8.8 C
Kocaeli
Pazartesi, Mayıs 4, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 196

İstiklâl Marşı Şairimiz Mehmet Akif Ersoy’u Ölüm Yıldönümünde Rahmetle Anıyoruz!

İstiklal Marşı‘nın yazarı şair Mehmet Akif Ersoy, geleneksel edebiyatın olduğu kadar, Batı kültürünün değerleriyle etkileşimi kabul ediyordu, fakat Doğu’ya ya da Batı’ya öykülenmeye karşıydı. Mehmed Akif Ersoy’un şiir anlayışı Batılı, hatta o dönemde Batı’da bile örneklerine az rastlanacak ölçüde gerçekçiydi.

Kafiyenin geleneksel Osmanlı şiirinde bir bela olduğunu savunan, resim yapmanın yasak sayılmasının somut konumların betimlenmesini aksattığı ve bu nedenle şiirin olumsuz etkiler altında kaldığını savunuyordu.

Mehmed Akif Ersoy, Fuzuli’nin ‘Leyla ile Mecnun’ adlı eserinin plansız olduğu için yeterince başarılı olamadığını dile getiriyordu.

İSTİKLAL MARŞI’NIN KABULÜ

https://www.facebook.com/plugins/video.php?height=314&href=https%3A%2F%2Fwww.facebook.com%2FLodosumTuttuPoyrazimSoguk%2Fvideos%2F500725240479431%2F&show_text=false&width=560&t=0

MEHMET AKİF ERSOY’UN HAYATI

20 Aralık 1873 tarihinde İstanbul’un Fatih ilçesinin Karagümrük semtinde Sarıgüzel Mahallesi’nde dünyaya geldi. Mehmet Akif Ersoy aslen Arnavuttur.

Annesi Buhara’dan Anadolu’ya göç etmiş bir ailenin kızı olan ‘Emine Şerif’ Hanım; Arnavut kökenli babası ‘Mehmet Tahir’ Bey ise Kosova’nın İpek kenti doğumlu, Fatih Camii medresesi hocalarından İpekli Tahir Efendi’dir. ‘Nuriye’ adında kız kardeşi vardı.

Mehmet Akif Ersoy’un nüfusa kaydı, doğumundan sonra babasının imamlık yaptığı ve ilk çocukluk yıllarını geçirdiği Çanakkale’nin Bayramiç ilçesinde yapıldığı için nüfus kağıdında doğum yeri Bayramiç olarak görünür.

MEHMET AKİF ERSOY’UN EĞİTİM YILLARI

İlköğrenimine Fatih’te Emir Buhari Mahalle Mektebi’nde o zamanların adeti gereği 4 yıl, 4 ay, 4 günlük iken başladı. 3 yıl sonra iptidai (ilkokul) bölümüne geçti ve babasından Arapça öğrenmeye başladı. Orta öğrenimine 1892 yılında Fatih Merkez Rüştiyesi’nde başladı. Bir yandan da Fatih Camii’nde Farsça derslerini takip etti. Dil derslerine büyük ilgi duyan Mehmet Akif Ersoy, rüştiyedeki eğitimi boyunca Türkçe, Arapça, Farsça ve Fransızcada hep birinci oldu. Bu okulda onu en çok etkileyen kişi, dönemin ‘hürriyetperver’ aydınlarından birisi olan Türkçe Öğretmeni Hersekli Hoca Kadri Efendi oldu.

Rüştiyeyi bitirdikten sonra annesi medrese öğrenimi görmesini istiyordu ancak babasının desteği sonucu 1885’te dönemin gözde okullarından Mülkiye İdadisine kaydoldu. 1888’de okulun yüksek kısmına devam etmekte iken babasını kaybetmesi ve ertesi yıl büyük Fatih yangınında evlerinin yanması aileyi yoksulluğa düşürdü. Babasının öğrencisi Mustafa Sıtkı aynı arsa üzerine küçük bir ev yaptı, aile bu eve yerleşti. Artık bir an önce meslek sahibi olmak ve yatılı okulda okumak isteyen Mehmet Akif Ersoy, Mülkiye İdadisi’ni bıraktı. O yıllarda yeni açılan ve ilk sivil veteriner yüksekokulu olan Ziraat ve Baytar Mektebine (Tarım ve Veterinerlik Okulu) kaydoldu.

GÜREŞ, YÜZÜCÜLÜK, ATLETİZM İLE İLGİLENDİ

Dört yıllık bir okul olan Baytar Mektebi’nde bakteriyoloji öğretmeni Rıfat Hüsamettin Paşa pozitif bilim sevgisi kazanmasında etkili oldu. Okul yıllarında spora büyük ilgi gösterdi; mahalle arkadaşı Kıyıcı Osman Pehlivan’dan güreş öğrendi. Başta güreş ve yüzücülük olmak üzere uzun yürüyüş, koşma ve gülle atma yarışlarına katıldı, şiire olan ilgisi okulun son iki yılında yoğunlaştı. Mektebin baytarlık bölümünü 1893 yılında birincilikle bitirdi.

Mezuniyetinden sonra, Fransızcasını geliştirdi. 6 ay içinde Kur’an’ı ezberleyerek hafız oldu. Hazine-i Fünun dergisinde 1893 ve 1894’te birer gazeli, 1895’te ise Mektep mecmuasında ‘Kur’an’a Hitap’ adlı şiiri yayımlandı, memuriyet hayatına başladı.

MEHMET AKİF ERSOY’UN MEMURLUK YILLARI

Okulu bitirdikten hemen sonra Ziraat Bakanlığı’nda (Orman ve Vaadin ve Ziraat Nezareti) memur olan Mehmet Akif Ersoy, memuriyet hayatını 1893-1913 yılları arasında sürdürdü. Bakanlıktaki ilk görevi veteriner müfettiş yardımcılığı idi. Görev merkezi İstanbul’du fakat memuriyetinin ilk dört yılında teftiş için Rumeli, Anadolu, Arnavutluk ve Arabistan’da bulundu. Bu sayede halkla yakın temas halinde olma imkanı buldu. Bir seyahati sırasında babasının doğum yeri olan İpek Kasabası’na gidip amcalarıyla tanıştı. 1898 yılında Tophane-i Âmire Veznedarı Mehmet Emin Beyin kızı İsmet Hanım ile evlendi. Bu evlilikten Cemile, Feride, Suadi, Emin, Tahir adlı çocukları dünyaya geldi.

Mehmet Akif Ersoy, edebiyata olan ilgisini şiir yazarak ve edebiyat öğretmenliği yaparak sürdürdü. Resimli Gazete’de, Servet-i Fünûn dergisinde şiirleri ve yazıları yayımlandı. İstanbul’da bulunduğu sırada bakanlıktaki görevinin yanı sıra önce Halkalı Ziraat ve Baytar Mektebinde (1906) kompozisyon (kitabet-i resmiye), sonra Çiftçilik Makinist Mektebinde (1907) Türkçe dersleri vermek üzere öğretmen olarak atandı.

2. ABDÜLHAMİD REJİMİNE MUHALİF OLDU

Mehmet Akif Ersoy, 2. Meşrutiyet ilan edildiğinde Umur-ı Baytar-iye Dairesi Müdür Muavini’ydi. Osmanlı Padişahı 2. Abdülhamid’in istibdat rejiminin şiddetli bir muhalifiydi, hatta 2. Abdülhamid’in yüzünü gördüğünde bile midesinin bulandığını hatıralarında anlatır. Bunun etkisiyle, Meşrutiyet’in ilanından 10 gün sonra arkadaşı rasathane müdürü Fatin Hoca’nın yönlendirmesiyle, 11 arkadaşıyla birlikte İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne üye oldu. Fakat Mehmet Akif Ersoy, üyeliğe girerken edilen yeminde yer alan “Cemiyetin bütün emirlerine, bilâkayd ü şart (kayıtsız şartsız) itaat edeceğim” cümlesinde geçen ‘kayıtsız şartsız’ ifadesine karşı çıktı, ‘sadece iyi ve doğru olanlarına’ şeklinde yemini değiştirtti. Cemiyetin Şehzadebaşı İlmiye Mahfelinde Arap edebiyatı dersleri veren Mehmet Akif Ersoy, Kasım 1907’de, Umur-i Baytariye Müdür Muavinliği görevini sürdürürken Darülfünun’da edebiyat-i Osmaniye dersleri vermeye başladı.

2. Meşrutiyet’in Mehmet Akif Ersoy’un hayatında en büyük etkisi, meşrutiyetle birlikte yayın dünyasına adım atması oldu. Daha önce bazı şiirleri ve yazıları birkaç gazetede yayımladıysa da eser yayımlamaya uzun süre ara verdi. Meşrutiyetin ilanından sonra, arkadaşı Eşref Edip ve Ebül’ula Mardin’in çıkardığı ve ilk sayısı 27 Ağustos 1908’de yayımlanan Sırat-ı Müstakim dergisinin başyazarı oldu. İlk sayıda Fatih Camii şiiri yayımlandı. Ebül’ula Mardin ayrıldıktan sonra dergi, 8 Mart 1912’den itibaren Sebilü’r-Reşad adıyla çıkmaya devam etti. Mehmet Akif Ersoy’un hemen hemen bütün şiir ve yazıları bu iki dergide yayımlandı. Gerek dergilerdeki yazılarında, gerekse İstanbul camilerinde verdiği vaazlarda Mısırlı bilgin Muhammed Abduh’un etkisiyle benimsediği İslam Birliği görüşünü yaymaya çalıştı.

1910 yılında gerçekleşen Arnavutluk İsyanı onu çok üzdü ve arkasından gelecek kötü olayları sezdi. Balkanlar’da artan düşmanlık duygularını ve doğabilecek isyanları önlemek için bir şeyler yapma arzusu duydu ancak Balkan Savaşı ile hüsrana uğradı. 1914’ün başında iki aylık bir seyahate çıkarak Mısır ve Medine’de bulundu. Mısır seyahati hatıralarını ‘El Uksur’da’ adlı şiirinde anlattı.

1913’te kurulan Müdafaa-i Milliye Cemiyeti’nin halkı edebiyat yoluyla aydınlatma amacı güden neşriyat şubesinde Recaizade Ekrem, Abdülhak Hamid, Süleyman Nazif, Cenap Şahabettin ile beraber çalıştı. 2 Şubat 1913 günü Bayezid Camii kürsüsünde, 7 Şubat 1913 günü Fatih Camii kürsüsünde konuşarak halkı vatanı savunmaya çağırdı.

TEŞKİLAT-I MAHSUSA’YA GİRDİ

Balkan Savaşı’ndan sonra, ilk olarak Umur-i Baytariye görevinden (1913), sonra yayınlarının hükûmetle uygun düşmemesi nedeniyle aldığı ikaz üzerine Darülfünun müderrisliği görevinden ayrıldı (1914). Yalnızca Halkalı Ziraat ve Baytar Mektebi’ndeki görevine devam etti.

Harbiye Nezareti’ne bağlı Teşkilat-ı Mahsusa’dan gelen teklif üzerine İslam birliği kurma gayesi güden Almanya’ya (Berlin’e) Tunuslu Şeyh Salih Şerif ile birlikte gitti (1914). İngilizlerle birlikte Osmanlı’ya karşı savaşırken Almanlara esir düşmüş Müslümanların kamplarında incelemelerde bulundu ve farkında olmadan Osmanlı’ya karşı savaşan bu Müslüman esirleri aydınlatmaya çalıştı. Fransız ordusundaki Müslümanlara yönelik yazdığı Arapça beyannameler cephelere uçaklardan atıldı. Almanya’da iken yazdığı Berlin Hatıraları adlı şiirini dönünce Sebilürreşad’da yayımladı.

İstanbul’a döndükten sonra 1916 başlarında Teşkilat-ı Mahsusa tarafından Arabistan’a gönderildi. Görevi, bu topraklardaki Arapları Osmanlı’ya karşı kışkırtan İngiliz propagandası ile mücadele etmek için “karşı propaganda” yapmaktı. Mehmet Âkif, Berlin’deyken heyecanla Çanakkale Savaşı ile ilgili haberleri takip etmişti. On dört ay süren savaşın zaferle sonuçlandığı haberini Arabistan’da iken aldı. Bu haber karşısında büyük coşku duydu ve Çanakkale Destanı’nı kaleme aldı. Arabistan dönüşünde iki ay Lübnan’da kalan Mehmet Âkif, “Necid Çölleri’nden Medine’ye” şiirinde bu seyahatini anlattı.

MİLLİ MÜCADELE’Yİ DESTEKLEDİ

Lübnan’da yaşayan Mekke Emiri Şerif Ali Haydar Paşa’nın daveti ile 1918’de bu ülkeye giden Mehmet Akif Ersoy, Lübnan’da iken Şeyhülislamlığa bağlı Dârü’l-Hikmeti’l-İslâmiye Cemiyeti başkâtipliğine atandı. Ahmet Cevdet, Mustafa Sabri, Said Nursi gibi isimlerin kurduğu ve Osmanlı Devleti ile diğer İslam ülkelerinde çıkacak dini meseleleri halletmek, İslam aleyhindeki gelişmelere yanıt vermek amacıyla kurulan bu örgütte çalışırken bir yandan da Said Halim Paşa’nın ‘İslamlaşmak’ adlı eserini Fransızcadan Türkçeye çevirdi.

Bu dönemde Anadolu toprakları işgale uğradı, Türk halkı Kurtuluş Savaşı’nı başlatarak direnişe geçti. Bu harekete katılmak isteyen Mehmet Akif Ersoy, Balıkesir’e giderek 6 Şubat 1920 günü Zağnos Paşa Camii’nde çok heyecanlı bir hutbe verdi. Halkın beklenmedik ilgisi karşısında daha birçok yerde hutbe verdi, konuşmalar yaptı ve İstanbul’a döndü. Bu arada Sebilürreşad idarehanesi, Milli Mücadele’ye katılmak için Anadolu’ya geçenlerle İstanbul’daki yakınlarının gizli haberleşme merkezi haline geldi. Mehmet Akif Ersoy, Kurtuluş Savaşı’nı desteklemesi nedeniyle 1920’de Dârü’l-Hikmeti’l-İslâmiye Cemiyeti’ndeki görevlerinden azledildi.

Mehmet Akif Ersoy’un Kurtuluş Savaşı yıllarında Ankara’da ikamet ettiği ve İstiklâl Marşı başta olmak üzere çok sayıda şiirini yazdığı Taceddin Dergahı

KURTULUŞ SAVAŞI’NA KATILDI

İstanbul’da rahat hareket etme olanağı kalmayan Mehmet Akif Ersoy, görevinden azledilmeden az önce oğlu Emin’i yanına alarak Anadolu’ya geçti. Sebilü’r-Reşad’ı Ankara’da çıkarması için Mustafa Kemal Paşa’dan davet geldi. TBMM’nin açılışının ertesi günü olan 24 Nisan 1920 günü Ankara’ya vardı. Milli Mücadele’ye şair, hatip, seyyah, gazeteci, siyasetçi olarak katıldı. Ankara’ya varışından bir süre sonra ailesini de yanına aldırdı.

Ankara’ya geldiği günlerde, Mustafa Kemal Paşa Konya vali vekiline telgraf göndererek Mehmet Akif Ersoy’un Burdur milletvekili seçilmesini sağlamasını istedi. Haziran ayında Burdur’dan, temmuz ayında ise Biga’dan mebus seçildiği haberi meclise ulaştı. Mehmet Akif Ersoy, Burdur mebusluğunu tercih etti. Böylece 1920-1923 yılları arasında vekil olarak Birinci Meclis’te yer aldı. Meclis kayıtlarında adı “Burdur Milletvekili ve İslam Şairi” olarak geçti.

Ankara’ya varır varmaz ona verilen ilk görev, Konya Ayaklanması’nı önlemek için halka öğütler vermek üzere Konya’ya gitmekti, büyük gayretine rağmen Konya’da kesin bir sonuca ulaşamadı ve Kastamonu’ya geçti. Halkı, Kurtuluş Savaşı’na destek vermeye teşvik etmek için Kasım 1920’de Kastamonu’daki Nasrullah Camii’nde verdiği ateşli vaaz, Diyarbakır’da basıldı ve tüm vilayetlere ve cephelere dağıtıldı.

Mehmet Akif Ersoy, Anadolu’ya geçerken Eşref Edip’e de arkasından gelmesini söyledi. Eşref Edip, Sebilü’r-Reşad dergisinin klişesini de alıp İstanbul’dan ayrıldı. Son olarak 6 Mayıs 1921 günü derginin 463. sayısını yayımladı. Mehmet Akif Ersoy derginin 464-466. sayılarını Eşref Edip ile beraber Kastamonu’da yayımladı, 464. sayı o kadar ilgi gördü ki birkaç kere basılıp Anadolu’ya ve askere dağıtıldı. 467. sayıdan itibaren yayıma Ankara’da devam ettiler. Derginin etkisi o kadar büyüktü ki, yaydığı yoğun duyguların hakimiyetindeki Türk halkları etkilenmesinden korkan Rusya, gazetenin ülkeye girişini yasakladı.

1921’de Ankara’da Taceddin Dergahı’na yerleşen Mehmet Mehmet Akif Ersoy, Burdur milletvekili olarak meclisteki görevine devam etti. O dönemde Yunanların Ankara’ya ilerleyişi karşısında meclisi Kayseri’ye taşımak için hazırlık vardı. Bunun bir dağılmaya yol açacağını düşünen Mehmet Akif Ersoy, Ankara’da kalınmasını, Sakarya’da yeni bir savunma hattı kurulmasını önerdi. Teklifi tartışılıp kabul edildi. Taceddin Dergahı’nda kaldığı ev Mehmet Akif Ersoy Müzesi olarak hizmet veriyor.

Mehmet Akif Ersoy, milli marş olarak kabul edilen İstiklal şiirini Birinci Meclis’te okuyor / 12 Mart 1921

İSTİKAL MARŞI’NI YAZDI

Aynı dönemde Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Bey’in ricası üzerine arkadaşı Hasan Basri Bey kendisini ulusal marş yarışmasına katılmaya ikna etti. Konulan 500 liralık ödül nedeniyle başlangıçta katılmayı reddettiği bu yarışmaya, o güne kadar gönderilen şiirlerin hiçbiri yeterli bulunmamıştı ve en güzel şiiri Mehmet Akif Ersoy’un yazacağı kanısı mecliste hakimdi.

Yarışmaya katılmayı kabul etmesi üzerine kimi şairler şiirlerini yarışmadan çektiler. Şairin orduya ithaf ettiği İstiklal Marşı, 17 Şubat günü Sırat-ı Müstakim ve Hâkimiyet-i Milliye’de yayımlandı. Hamdullah Suphi Bey tarafından mecliste okunup ayakta dinlendikten sonra 12 Mart 1921 Cumartesi günü saat 17.45’te ulusal marş olarak kabul edildi. Mehmet Akif Ersoy, ödül olarak verilen 500 lirayı Hilal-i Ahmer bünyesinde, kadın ve çocuklara iş öğreten ve cepheye elbise diken Dar’ül Mesai vakfına bağışladı.

MEHMET AKİF ERSOY’UN MISIR YILLARI

İstiklal Madalyası ile ödüllendirilen Mehmet Akif Ersoy, 1922 yılında sağlık gerekçesi ile milletvekilliğinden istifa etti. Mart 1923’te ortadan kaybolan yakın arkadaşı Trabzon Milletvekili Ali Şükrü’nün, Mustafa Kemal’in Muhafız Alayı Kumandanı Topal Osman tarafından öldürüldüğünün anlaşılması üzerine kendine yeni bir yurt bulması gerektiğini hissetti. Bir süredir kendisini Mısır’a davet eden Mısır Hıdivi Abbas Halim Paşa’nın davetine uydu ve böylece kışlarını Mısır’da geçirmeye başladı. Onun ülkeden ayrılışını, 1924’te hilafetin kaldırılması veya 1925 yılında çıkarılan Şapka Kanunu ile açıklayanlar oldu.

Mehmet Akif Ersoy, gitmeden önce Kur’an’ın mealini hazırlamak için Diyanet İşleri Başkanlığı ile anlaşma imzaladı. Kur’an çevirisini yapabilecek tek adam olarak görüldüğünden Kur’an’ı Türkçeye tercüme işine girişmesi için 1908’den itibaren yoğun bir ısrar vardı. Tercüme işine kesinlikle yanaşmayacağı anlaşılınca bir Kur’an meali yazmak hususunda güçlükle razı edildi.

En ünlü eseri Safahat, 1924 yılında Türkiye’de basıldı. Birkaç sene yazları İstanbul’da, kışları Mısır’da geçiren Mehmet Akif Ersoy, 1926 kışından sonra Mısır’dan dönmedi. Kahire yakınlarındaki Hilvan’a yerleşti. Burada adeta inzivaya çekilerek Kur’an meali üzerinde çalışmayı sürdürdü ancak ülkede ulusal din projesinin (Türkçe ezan-ibadet) hayata geçirilme projesini öğrenince kendi çalışmasının bu projede kullanılmasından çekinerek 1932’de mukaveleyi feshetti. Diyanet İşleri Başkanlığı hem tercüme hem yorumlama işini Elmalılı Hamdi Efendi’ye verdi. Mehmet Akif Ersoy, kendi yazdıklarını dostu Yozgatlı İhsan Efendi’ye (Ekmeleddin İhsanoğlu’nun babası) teslim etti ve ölür de gelmezse yakmasını nasihat etti.

Mehmet Akif Ersoy, Mısır yıllarında Kur’an çevirisinin yanı sıra Türkçe dersleri vermekle meşgul oldu. Kahire’deki ‘Câmiat-ül Mısriyye’ adlı üniversitede Türk Dili ve Edebiyatı dersleri verdi (1925-1936).

MEHMET AKİF ERSOY’UN TÜRKİYE’YE DÖNÜŞÜ VE VEFATI

Siroz hastalığına yakalanan Mehmet Akif Ersoy, hava değişikliği iyi gelir düşüncesiyle önce Lübnan’a, sonra Antakya’ya gitti fakat Mısır’a hasta olarak döndü. 17 Haziran 1936’da tedavi için İstanbul’a döndü. 27 Aralık 1936 tarihinde İstanbul’da, Beyoğlu’ndaki Mısır Apartmanı’nda 63 yaşında hayatını kaybetti. Cenazesi Edirnekapı Mezarlığı’na defnedildi. Mezarı iki yıl sonra, üniversiteli gençler tarafından yaptırıldı; 1960’ta yol inşaatı nedeniyle kabri Edirnekapı Şehitliği’ne nakledildi. Mezarı, Süleyman Nazif ve arkadaşı Ahmet Naim Bey’in mezarları arasında yer aldı.

Mehmet Akif Ersoy’a 1 Haziran 1936 tarihi itibarı ile 478 lira 20 kuruş emekli maaşı bağlandı. Bu maaş 1936 yılı Ekim ayından itibaren ödenmeye başlandı, toplu olarak 2 bin 976 lira aldı. Emekli cüzdanının son sayfasında ise ‘600 lira borç’ ibaresi yazılıdır. Bu borç düştükten sonra ise kalan kısım ailesine verildi ve Mehmet Akif Ersoy bundan iki ay sonra yaşamını yitirdi.

MEHMET AKİF ERSOY’UN EDEBİ HAYATI

Mehmet Akif Ersoy, şiir yazmaya Baytar Mektebinde öğrenci olduğu yıllarda başladı. Yayımlanan ilk şiiri ‘Kur’an’a Hitap’ başlığını taşır. 1908’den itibaren aruz ölçüsü kullanarak manzum hikayeler yazdı. Hikayelerinde halkın dert ve sıkıntılarını anlattı. Balkan Savaşı yıllarından itibaren destansı şiirler yazmaya başladı. İlk büyük destanı, ‘Çanakkale Şehitlerine’ başlıklı şiiridir. İkinci büyük destanı ise Bursa’nın işgali üzerine yazdığı ‘Bülbül’ adlı şiiridir. Üçüncü olarak da ‘İstiklal Marşı’nı yazarak İstiklal Savaşı’nı anlattı.

‘Sanat, sanat içindir’ görüşüne karşı çıkan Mehmet Akif Ersoy, dini yönü ağırlıkta bir edebiyat tarzı benimsedi. Edebiyat dili olarak Milli Edebiyat akımına karşı çıktı ve edebiyatta Batılılaşma konusunda Tevfik Fikret ile çatıştı.

Mehmet Akif Ersoy’un cenazesi / 28 Aralık 1936 Mehmet Akif Ersoy kimdir? Ne zaman öldü, kaç yaşındaydı? 2. Abdülhamid’e muhalifti (cumhuriyet.com.tr)

Hikmet, Ne Büyük Nimet

     Herhangi bir hareket, fiil ve eyleme geçmeden önce, onun hakkında getirisi götürüsüyle her çeşit düşünce, plân ve programın göz önüne alınması, en ince teferruat ve ayrıntılarına kadar düşünülüp taşınılması; Hikmet’in kapısını çalmaktır.

     Bu bakımdan atılacak her türlü adımın; elde edilen her çeşit bilginin; fayda, yarar ve sağlamlığı hakkında verilecek karar; o şeyin Hikmet’i icabı yapılan araştırmanın bir sonucudur. Bu ise, körü körüne bir adım atılmadığının; ince elenip sık dokunduğunun göstergesidir.

     Bundan dolayıdır ki, hem ilim hem amel, yani bilinenin hayata dikkatli bir şekilde geçirilmesi Hikmet’in ta kendisidir. Demek ki, Hikmet; fikir, görüş ve doğruyu bulup tespitte tam isabettir. Velhasıl Hikmet; bilgi ve hareketin birlikte ve kesin bir kararla harekete geçirilmesidir.

     Böylece Hikmet, bir şeyin özünü kavramak ve onu iyice içselleştirmektir. Yani ilim ve iradenin el ele vermesi; madde ve mânânın kucaklaşması, bir bakıma sebep sonuç ilişkilerinin gösterimi ile gaye ve amaçları en iyi biçimde, tabiî rotasında seyrettirmesini sağlamaktır.

     Hikmet; aynı zamanda bilmek ve anlamak olup; kesin bilgiye varmanın en güzel, en ulvî / en yüksek bir araç ve vesilesidir. Anlamak deyip de geçmeyelim. Anlamak yani idrâk edip derk etmek; işin akılla ilişkisinin farkına varmaktır.

     Hikmet, sadece kendini değil başkalarını da hesaba katmaktır. Hattâ varlıkları kendi aslî konumları doğrultusunda kullanmasını bilmek ve gereğini, ona göre yapmaktır. Kısaca demek lâzımsa, her şeyi yerli yerine oturtmaktır. Bu açıdan bakıldığında Hikmet’e adâletle iş görmek de diyebiliriz.

     Hikmet’i bir bütün olarak görmek ve ele almak istiyorsak; kâinata / evrene şöyle bir göz atalım yeter. Çünkü  kâinat; baştan başa Hikmet’in sergilendiği sınırsız bir alandır.

     Herşey -tabiri caizse- düşüne taşına, binbir maksat ve gaye güdülerek yerine konmuştur. Bundan ötürüdür ki, kâinatta en küçük bir tesadüfe rastlamak, asla mümkün değildir.

     Evet kâinat; Hikmet’in taşa toprağa bürünmüş; karşımızdaki müşahhas / somut, maddî bir hâli.

     Kur’an ise, Hikmet’in binbir maddeye bürünmüş olarak karşımızda yer alan kâinatın; kelime ve harflere bürünmüş kelâmî, lâfzî ve mânevî bir kitabıdır.

     Evet,

     Kâinat; maddî / somut bir Hikmet yumağı,

     Kur’an; mânevî / soyut bir Hikmet topağı,

     Her ikisi aynı gerçeğin ikizi.

     Aynı bütünün sönmez birer yıldızı.

     Toparlarsak Hikmet’i;

     Bir şeyin;

     Efrâdını / fertlerini câmi / toplayan

     Ağyârını / içinde yer almaması gerekenleri mâni / engelleyen

     Bir şekilde anlamaktır.

     Hikmet ne büyük bir nimet;

     Aldırır, doğru bir vaziyet.

     Aksi takdirde, insan için;

     Ne büyük bir eziyet!

     Hikmet, dünden alarak ibreti,

     Sunar insana, güzel bir öğreti.

Okullarını Terk Eden Üniversiteliler

2021’de 338 bin 926, 2022’de 389 bin 564 öğrenci üniversiteleri terk etti. Bu veriyi Yükseköğretim Kalite Kurulu (YÖKAK)  raporunda yer alan, “Mezunlar Hariç Üniversiteden Ayrılan Öğrenci Sayısı” tablosundan aldım.

Aynı rapora göre, 2021 ve 2022’de üniversiteyi bırakan öğrenci sayısı, ülkedeki 50 ilin nüfusunu geçerek, 728 bin oldu.

Raporda 2021’de 4231, 2022 yılında 10 bin 902 öğrencinin Kocaeli Üniversitesi’ni bıraktığı görülüyor.

Bu veriler üretildiğine göre… Plansızlık, kalitesizlik ve verimsizliği gösteren bu rakamların işaret ettiği gerçeklere uygun önlemler alınmış olması gerekirdi, değil mi?

2015 yılında 100 bin civarında başlayan üniversiteden ayrılan öğrenci sayısı her yıl gittikçe artmaya devam etmiş ve son üç yılda 340 bin- 390 bin arası rakamlara çıkmış. Demek ki bir tedbir alınmamış veya etkili olmamış.

Bu verilerin alt açılımlarını tahmin edebiliyoruz.

Üniversitelerin birçok bölümü, öğrencilerin mezun olduktan sonra bir iş bulmalarını ve insanca yaşamalarını sağlayacak bir ücret almalarını sağlayamıyor. Yine birçok bölümün mezunu kendilerini hayata hazırlayan bilgi ile teçhiz edilemediği için, işverenlerce eleman alımında tercih edilmiyor. Bunlar genellikle işsizler ordusuna katılmak üzere mezun oluyorlar.

Üniversiteyi okuyan öğrencilerden bir kısmı bu gerçeği mezun olmadan görüyor. Üstelik mezun oluncaya kadar kendilerine yapılan yatırımların (aile desteklerinin) boşa gideceğini fark ediyor. Fayda/ maliyet analizi yapınca birkaç yıl daha üniversitede öğrenci olmanın mantıksız olduğu kanaatine varıyorlar.

Üstelik son senelerde özellikle büyük şehirlerde hayat o kadar pahalandı ki birçok aile bunun altından kalkamıyor. Dünyada evlatlarına en fazla yatırım yapan ebeveynler Türk anne babalardır. Onlar da bu masraflara dayanamayıp çocuklarını geri çağırıyor.

Zaten bu yılki YKS’de büyükşehirlerdeki üniversiteleri tercih edenlerin sayısında azalma olmuştu. “Tercih sayısı İstanbul’da 798 bin, Ankara’da 320 bin, İzmir’de ise 214 bin gerilemişti. Üç büyük şehir dışında “üniversite şehri” olarak bilinen Eskişehir, Bursa, Antalya, Mersin, Sakarya, Samsun gibi kentleri tercih eden öğrenci sayısı ise 1 milyon 122 bin azalmıştı.”

Ortalama ücretin asgari ücret seviyesine yaklaştığı, asgari ücretin açlık sınırının altında kaldığı bir ülkede bu olanlar sürpriz değil.

Aileleri açlıkla boğuşan, kendileri öğün atlayarak yaşamaya çalışan öğrencilerin, eğitim kalitesi yerlerde sürünen, iş kapısı aralama ümidi vermeyen okullardan ayrılması beklenen bir sonuçtur.

Ülkemiz açısından bu sonuçlar Eğitim Sistemimizin üniversite ayağının da iflas ettiğinin bir göstergesidir.

*********************************

Kuantum Teorisini Anlayan Müftünün Tepkisi

Prof. Dr. İskender Öksüz zaman zaman, güncel siyasi tartışmaların dışına çıkıp, zihnimizi bilim felsefesine hazırlayan yazılar yazıyor.

Son yazısında şu bilgileri veriyor: “Newton kanunları, bizim algıladığımız, boyutların metre mertebesinde, ağırlıkların kilogram mertebesinde olduğu evrenimizde hâlâ geçerli. Hâlâ çalışıyor. İnşaat yaparken, uçak veya füze uçururken, gemi yüzdürürken hâlâ Newton’un denklemleriyle hesap yapıyoruz.  

Fakat atomların evreninde, Newton’un kanunları çalışmıyor. O kâinatta kuantum mekaniği, kuantum teorisi işe yarıyor.

Bize göre düşünmesi bile zor büyüklükteki uzay dediğimiz evrende de Newton kanunları değil, Einstein’ın özel ve genel izafiyet teorileri geçerli.

Atomların evrenine mikro kâinat, galaksilerin evrenine makro kâinat diyoruz. Birinde geçen kanunlar diğerinde geçmiyor.”

Kuantum teorisinde bir elektronun aynı anda iki delikten geçtiği kabul ediliyordu. Bu deneyle de ispatlandı.

Dahası bir cisim aynı anda iki yerde birden bulunuyordu. Yetmez… Bir cisim aynı anda birçok yerde bulunuyor.

Başka? Biz maddeyi “uzayda bir yer kaplayan” diye başlayan bir tarife alışığız. Oysaki kuantum fiziği hiçbir parçacığın; yani elektronun, protonun, nötronun ve onların da yapısındaki temel parçacıkların hacim diye bir özelliği olmadığını söylüyor.

Bu tür açıklamalar ile çokluevren veya paralel evren hipotezleri bizim için soyut ve anlaşılması zor konular. “Bir sınıflandırmaya göre, çokluevreni meydana getiren evrenler birbirine bağlıdır ve belirli fizik ve matematik kuralları ile tanımlanmış tek bir sistemin parçasıdır. Bu modelde evrenlerin ortak bir kökeni olduğu ve birbirleri ile ilişkide oldukları varsayılır.”

Acaba ahiret, cennet ve cehennem gibi kavramlarını anlamak için “paralel evren hipotezi” bir açıklama aracı olabilir mi?

****

İ.Ü. Kimya Fakültesinde iken, 1975 yılında, “Teorik Kimya” dersimizde bu konuları anlatmaya çalışan profesörün bile kafasında bunları oturtmamış olduğunu hissetmiştim.

“Atom altı parçacıkların hem tanecik ve hem de dalga özelliği taşıdığını, kuantum sistemlerde ölçümde belirsizliğin olduğunu, bir atom altı parçacığa ait konum ve momentumunun, aynı anda aynı kesinlikle/hassasiyetle ölçülemeyeceğini” anlamak kolay değildi.  Hocamızın “sadece belli bir anda atom altı parçacığın şu konumda bulunma ihtimalinden bahsedilebileceğini” anlattığında yaşadığımız dünyaya dair bir sonuç çıkaramamıştım.

İşte Prof. Dr. İskender Öksüz bu durumu şöyle açıklıyor: “Bizim bütün “makul”lerimiz, ömür boyu başımızdan geçenlerden inşa ettiğimiz bir tümevarımdır. Fakat bizim gözlemlediğimiz dünyalar, var olan bütün dünyalar; ömrümüz de bütün zamanlar değil.”

Prof. Dr. İskender Öksüz 1970’lerde Diyanet’in teklifiyle il müftülerine kuantum fiziği eğitimi verip bu tür bilgileri anlatmış.

Eğitim sonunda, İstanbul İl Müftüsü şunları söylemiş: “Evladım, Allah senden razı olsun. Hep merak ederdim. Cennetin yedi kapısı var derler, sonra da Rıdvan cennetin kapısında bekler diye anlatırlar. Ben düşünürdüm, bir Rıdvan yedi kapıda birden nasıl bekliyor diye. Şimdi rahat ettim.”

Demek ki, mesela cenneti “erkeklere cinsel partner olarak her ilişkiden sonra yeniden bakire haline gelecek hurilerin verileceği yer” gibi dünyevi istek ve heveslerin gözlüğüyle tasavvur etmek doğru değil.

Dinin temel kavramlarına bile bilimin ışığında açıklamalar yapabilirsek, önce “dindar” olanların kafası rahat edecek.

CHP Nereye Koşuyor?

14-28 Mayıs Cumhurbaşkanlığı ve Genel seçimleri yenilgisin den sonra Millet İttifakının 2 büyük partisinden İYİ Parti ittifaktan yollarını ayırarak Türk siyasetinde tek başına hareket etmek ve 2024 Yerel Seçimlerine tek başına girme kararı aldı. Bu olay, Mayıs 2023 tarihinden bu yana kamuoyunun gündeminden hiç düşmedi. Televizyonda tartışmaların odak noktasında bugün olduğu gibi her zaman İYİ Parti vardı.

                İyi Parti MYK’sından çıkan İttifaktan ayrılma kararını destekleyenler oldu, desteklemeyenler oldu. Alınan bu karardan sonra herkesin malumu olduğu üzere İYİ Partiden 8 Milletvekili istifa etti, yurdun çeşitli il ve ilçe teşkilatlarından da gerek yönetim kurulu üyeliklerinden gerekse İYİ Parti tabanından kopmalara şahit oluyoruz.

                Aslında tarih kendini yeniden tekrarlıyordu. 20 Ekim 1991 genel seçimlerinde Refah Partisi ve Islahatçı Demokrasi Partileriyle Milliyetçi Çalışma partisinin bir ittifak içinde girdiği genel seçimlerde seçimler bittikten sonra bir kısım Milliyetçi Çalışma Partisine mensup üyeler refah partisinde kalmışlardı.(Ben o tarihte Kocaeli-Körfez MÇP İlçe Başkanıydım.)

                Partilerinden ayrılanların unuttukları bir şey vardı. Her parti, iktidar olmak ve tek başına ülkeyi yönetmek için kurulur, yoksa başka partilerle işbirliği yapıp onların konfor alanlarından yararlanmak için parti kurulmaz.

                Kaldı ki bugünkü CHP ile aynı ittifak içinde bulunmak, ateşten gömlek giymek kadar tehlikeli bir yol almıştır. Bolu Belediye Başkanı Tanju Özcan, Kemal Kılıçtaroğlu’nun: “Deniz Baykal CHP’yi MHP ile CHP arasına konumlandırdı, ben ise CHP’yi HDP ve CHP arasında konumlandıracağım.” Sözlerini söylediğini nakletmiştir.

                Özgür Özel ise, CHP’nin başına geldikten çok kısa bir süre sonra 2 büyük hata yapmıştır. CHP’nin altı okundan birinin Milliyetçilik olduğunu unutarak Diyarbakır’da Şeyh Sait Bulvarının açılışına gereken tepkiyi göstermemiş ve: “Şeyh Said isyanının kendi konjonktüründe Cumhuriyet’e karşı ayaklanma olduğunu biliyorum. Ama bu ayaklanmanın bastırılması sırasında oluşmuş sorunlar, bugün bazı torunların kalbini acıtıyorsa saygılı olmak gerekir. Ama tarihten ders çıkarmak lazım.” Sözleriyle vicdanları yaralamıştır. Herkesin bildiği gibi Özel’de biliyor ki; Şeyh Sait bir vatan hainidir, İngiliz uşağıdır. O hainin isyanı yüzünden Lozan görüşmeleri sürecinde Musul ve Kerkük Türkiye’nin elinden çıkarılmıştır.

                Özel’in 2. Büyük hatası ise Türk Silahlı kuvvetlerinin Kuzey Irakta gerçekleştirdiği Pençe-Kilit Harekâtında peş peşe gelen 12 şehidimiz için Türkiye Büyük Millet Meclisinde İYİ Parti’nin hazırladığı teröre karşı işbirliği bildirisinin altına DEM Partiyle birlikte imzalarını atmamışlardır.

                Böyle bir CHP ile Fikri düşüncesini Türk Milliyetçiliği ideolojisinden alan İYİ Parti’nin yan yana gelmesi mümkün müdür?

                Partisinin Tunceli İl Kongresinde konuşan DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan: “Öcalan’a yönelik tecrit ve Kürt sorunu devam ettikçe Tekirdağlı da Trabzonlu da rahat olmayacak. Bakın genç insanlar yaşamını yitiriyor. Kürt sorunu devam ettikçe ne Dersim’de ne Türkiye’de huzur, umut, demokrasi olur” ifadelerini kullanan bir partinin gölgesinin düştüğü yerde İYİ Parti nasıl bulunur?

                Biliyorum Cumhuriyet Halk Partili sağduyulu partililerin de bugünkü CHP yönetiminin bu tavrından çok rahatsız olmalarına rağmen, gene de İYİ Parti’nin önümüzdeki yerel seçimlerde CHP ile ittifak yapmayıp tek başına seçimlere girmelerini eleştiriyorlar ancak sorarım sizlere Tuncay Bakırhan’ın yukarıdaki sözlerini içlerine nasıl sindiriyorlar?

                Şu durum kesin olarak bilinmeli ki, teröre karşı İYİ Partinin AKP ve MHP ile aynı bildiriye imza atmış olması, sakın AKP ile işbirliği yapıyorlar anlamına getirilmesin. AKP ve MHP ile sadece vatanın birliği bütünlüğü konusunda bir beka sorunu varsa ancak o zaman birlikte hareket edilir. İYİ Parti yöneticileri de çok iyi biliyorlar ki, kendileri AKP ile bir işbirliğine gidecek olsalar bile tabandan bir kişiyi dahi götüremezler.

Asteğmen Mustafa Fehmi Kubilay’ın şehit edilmesi

Tam adıyla Mustafa Fehmi Kubilay, 1930 yılında Menemen’de yedek subay sıfatıyla askerlik görevini yapmaktaydı. Şeyh Esat’ın Manisa’da Nakşibendi tarikatını yaymakla görevlendirdiği Laz İbrahim tarafından yönlendirilen, Manisa tarafından gelen çember sakallı, sarıklı ve cüppeli dördü silahlı 6 kişi, 23 Aralık 1930’da sabah namazını takiben camiden aldıkları Yeşil Sancağı yola dikerek silah zoruyla etraflarına adam toplamaya başladılar. Elebaşılar arasında, Giritli Derviş Mehmet, Şamdan Mehmet, Sütçü Mehmet Emin, Nalıncı Hasan, Küçük Hasan vardı. Derviş Mehmet camide namaz kılanlara kendini “Mehdi” olarak tanıttı ve dini korumaya geldiklerini söyledi.

Arkalarında 70 bin kişilik Halife ordusu olduğunu, öğle saatlerine kadar şeriat bayrağı altında toplanmayanların kılıçtan geçirileceğini söyleyerek tehdit ettiler. Diktikleri bayrağın çevresinde dönmeye, tekbir getirmeye, zikretmeye ve “Şapka giyen kafirdir! Yakında yine şeriata dönülecektir.” diyerek bir isyan hareketi başlatmak istediler. Kasabaya halife ordusunun geleceği iddiası halkı korkuttu.

Olayların ilçedeki askeri birlikte duyulmasıyla, bir bilgiye göre; alay komutanı, yedeksubay Kubilay’ı olay yerine gönderdi. Kubilay bu hareketi bastırmak için bir manga askerle olay yerine geldi. Askerlerin yanından ayrılarak tek başına onların arasına girip teslim olmalarını istedi. Gruptan biri ateş ederek Asteğmen Kubilay’ı yaraladı. Karşıdan bunu gören askerler ateş açtılar. Fakat tüfeklerinde öldürücü etkisi olmayan manevra fişekleri vardır. Derviş Mehmet “bana kurşun işlemiyor” diyerek halkı kandırmaya çalıştı.

Kubilay yaralı halde cami avlusuna sığındıysa da, Derviş Mehmet ve arkadaşları peşi sıra geldiler. Derviş Mehmet, çantasını açıp testere ağızlı bağ bıçağını çıkardı ve yaralı Asteğmen Kubilay’ın başını kesti. Kesik başı yeşil bayrağın sopasına dikmeye çalıştılar ancak başaramadılar. Birisi ip getirdi ve Kubilay’ın başı yeşil bayrağın dikili olduğu sopaya iple bağlandı. Olay yerine yetişen Bekçi Hasan ateş edip gruptan birini yaraladı. Ancak açılan ateş sonucu o da öldü. Arkadaşının yardımına koşan Bekçi Şevki de açılan ateş sonucu öldü.

Bu aşamada askeri birlik olay yerine geldi ve komutan “Teslim olun!” çağrısı yaptı Ancak olay çatışmaya dönüşür ve askeri birlik ateş etti. Göstericilerden Derviş Mehmet de dahil bazıları ölürken, bazıları katı. Kaçanların hepsi daha sonra yakalandı.

Olayın Ardından Neler Yaşandı?

Kubilay Olayı, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin 1925’deki Şeyh Said İsyanından sonra tanık olduğu En önemli olaylardan biridir. Devlet Kubilay’ın şehit edilmesine sert tepki gösterdi. 27 Aralık 1930 günü Dolmabahçe Sarayı’nda Mustafa Kemal Paşa’nın başkanlığında bu konuda bir toplantı yapıldı. Kaynakların ifadesine göre, Mustafa Kemal Paşa, Kubilay Olayına çok kızmıştı. Daha birkaç yıl önce Yunan İşgalinin acısını tatmış bir muhitte bu olayın meydana gelmesi üzerine, bazı kaynaklara göre, ilçenin haritadan silinmesini emretti. Ertesi gün de, “Böyle emirler verirsem, uygulamayın, sonra bir daha sorun”, dedi. 28 Aralık 1930’da orduya gönderdiği başsağlığı telgrafında, “Mürtecilerin gösterdiği vahşet karşısında Menemen’deki ahaliden bazılarının alkışla tasvipkar bulunmalarının bütün cumhuriyetçi ve vatanperverler için utanılacak bir hadise” olduğunu belirtti.

Sıkı Yönetim

31 Aralık 1930 günü Menemen ilçesi ile Manisa ve Balıkesir’in merkez ilçelerinde 1 Ocak 1931’den itibaren 1 ay süre ile Fahrettin Altay komutasında sıkıyönetim ilan edilmiş ve 1. Kolordu Komutan Vekili General Mustafa Muğlalı başkanlığında bir Divanı Harp kurulmuştur.

7 Ocak 1931’de bu kez İzmir’de yine Mustafa Kemal Paşa başkanlığında ikinci bir toplantı yapıldı. Olaya doğrudan veya dolaylı katılan 105 sanık (anayasayı cebren tağyir, eyleme iştirak, azmettirme veya Mehdi Mehmedin Mehdiliği için harekete geçtiğini bildikleri halde zamanında Hükümete haber vermedikleri ve tekkelerin seddinden sonra ayini tarikat icra ettikleri suçlamalarıyla) 15 Ocak 1931’den itibaren Divanı Harp’te yargılanmaya başlandı,

General Mustafa Muğlalı başkanlığında kurulan Divan Harp Mahkemesinde 24 Ocak 1931 günü iddianame okundu ve 29 Ocak 1931 günü mahkeme 36 (ölmüş olan bir sanık ile 37) kişinin idama mahkûm edilmesine, 40 kişinin sorumsuzluğu nedeniyle salıverilmesine, 27 sanığın beraatine, 41 kişiye çeşitli hapis cezaları verilmesine hükmetti ve karar Meclis’in onayına sunuldu. İdam hükümlülerinin 6’sının yaşı küçük olduğundan, onların ölüm cezaları ağır hapse çevrildi. TBMM Adalet Divanı ayrıca iki idamlığın cezasını 2 yıl hapse çevirdi.

Kalan 28 sanık, 3 Şubat 1931 gecesi Menemen’de idam edildi. Bazıları Kubilay’ın başının kesildiği yerde asıldı. Mahkûmlardan biri idam sehpasının önünden kaçtı. İki hafta sonra yakalandı ve ertesi gün idam edildi Olayın hemen ardından Menemen’de devrim şehidi iki bekçi ve Kubilay adına anıt dikildi. Anıtın üzerinde şöyle yazar:

“İnandılar, dövüştüler, öldüler. Bıraktıkları emanetin bekçisiyiz.”

Sıkıyönetim, 28 Şubat 1931’de Manisa ve Balıkesir’den, 8 Mart 1931’de de Menemen’den kaldırıldı. https://www.sozcu.com.tr/sehit-kubilay-kimdir-menemen-olayi-ne-zaman-meydana-geldi-wp2143316

Şeyh Sait

İlgili bu zatla alakalı yazılanların konuyu işleyerek hatırlatmalarıyla görüyoruz ki bugün “Şeyh Sait” ismi Diyarbakır şehrinin bulvarına verilmiş ve adına da güzellemeler düzenlenmiş şaşırtıcı bir vakıa..

*

Bilindiği kadarıyla bahse konu bu zat sürü sahibi idi. Yüzlerce hayvanları vardı.

Elazığ, Palu kazasındandı. Nakşibendî tarikatının ileri gelenlerinden olup, “Şeyh”,”Şıh” unvanıyla ağalığını kullanıp binlerce hayvanı kolayca edindi. Ancak Palu da yeterli otlak ve mera bulamayınca hayvanlarını otlatmak için Hınıs bölgesine gitti. Oralarda yeterli otlak ve mera bulmak mümkündü.

*

Bu meralarda davarlarını otlatarak satmak için güney bölgelere inmeye başladı. Özellikle Halep’e sık sık gidip geliyordu. Bu hayvan ticareti sayesinde özellikle Halep’te Kürt ihtilalcileriyle ve Hilafet yanlılarıyla buluştu tanıştı.

*

1916 yılında bölgede, Kafkas Cephesinde 1’nci Tümen Komutanlığı yapan Alman Binbaşı Hans Guhr anılarında Şeyh Sait’i tanıdığını, ancak sıradan ve çok akıllı olmadığını söylüyordu. (Kaynak; E.Tümgeneral Hans Guhr “Anadolu’dan Filistin’e Türklerle omuz omuza” Türkiye İş Bankası Yayınları)

*

Hans Guhr’un ifadesinden anlaşılacağı üzere Şeyh Sait bir isyanı yapabilecek yetenekte değildi.

Arkasında biri veya birileri vardı. Planlanan bir isyanın başına geçirilmişti.

Peki, kim planlamıştı ve arkasında kimler vardı?

*

Lozan yeni imzalanmış, Türkiye’nin dış politikasında bir temel olabilmişti. Ancak dış politikada tüm sorunlar çözülememiş, Musul, mübadele ve Osmanlı’nın dış borçları müzakere yoluyla halledilmeye çalışılıyordu. Musul meselesinin çözümü için İstanbul’da toplanan Türk-İngiliz Konferansı sonuç vermemiş ve konu Cemiyet-i Akvam, yani o günün Birleşmiş Milletleri’ne havale edilmişti.

*

Dava, Musul halkının hangi tarafı tercih ettiğinin tespiti etrafında toplanıyordu. İngiltere bunun için hazırlıklara başlamıştı ve Musul halkının Türkiye’yi istemediğini ispata zorlamaya çalışıyordu. Öte yandan da Türkiye’nin içinde sorun çıkartıp, Türkiye’yi gerek uluslararası kamuoyuna ve gerekse Cemiyet-i Akvam’a kendi iç sorunlarını çözememiş bir ülke olarak göstermeye çalışıyordu. Yurt içinde bir Kürt isyanı çıkartırsa, Musul’daki Kürtler üzerinde de bir olumsuz kamuoyu yaratacak ve Türkiye’yi “istenmeyen ülke” durumuna sokacaktı. Böylelikle Birleşmiş Milletlerin, Musul’u Türkiye’ye vermesi zorlaşacaktı.

*

Ayrıca bu planla, çözülemeyen Osmanlı Borçları ve Mübadele konularında Türkiye’nin eli zayıflayacak, Doğu, Türkiye için kanayan bir yara haline dönüşecekti.

Bunun dışında Osmanlı dağılırken kurulan Kürt Teali Derneği de bölgede İngiltere himayesinde bir Kürt devleti kurulması hesabı yapmaktaydı.

Plan buydu.

*

Ancak Kürt isyanını tabana yaymaları zordu. I.Dünya Savaşında Rus ve Ermeni saldırılarından kaçan Kürtler sığındıkları Türk köylerden merhamet ve yardım gördükleri için o bölge insanını Türk Devletine karşı isyan etmesini sağlamaları oldukça zordu.

*

Kaldı ki Türklerle Kürtler yüzyıllardır ete kemiğe bürünmüş gibi kardeş gibi yaşamaktaydı. O zaman geriye bir seçenek kalıyordu, o da halkı şeyh ve şıhlarla isyan ettirmek. O yüzden bu planı devreye sokmak için de İngilizler Şeyh Sait’ten daha uygun başka birini bulamazlardı.

Hans Guhr’un dediği gibi zeki olmayan, sıradan, şeyh ve dinsel açıdan halkı kolay kandıracak birisi olmalıydı.

*

Bu amaçla düğmeye basıldı.

Şeyh Sait seçildi ve böyle bir zamanda ileri sürüldü. Şeyh Sait ve silahlı adamları Bingöl ili Genç kazasını basarak 16 Şubat’ta valiyi ve bazı devlet memurlarını esir aldı. Bir bildiri yayınlayarak halkı İslam dini adına ayaklanmaya çağırdı. Yayınladığı bildiride de ‘din uğruna savaşanların lideri’ anlamına gelen mühür ile “Emir’ül Mücahidin Muhammed Said El-Nakşibendî” sıfatını kullandı. Herkesi mevcut rejime karşı din adına savaşa çağırdı. Mevcut hükümeti ve rejimi “dinsiz” ilan etti ve halkı cihada çağırdı.

*

İlk başlarda Din/İslam adına bir isyan gibi gözükse de sonradan gerçek amacı olan Kürt isyan hareketine evrildi.

Mistan, Botan ve Mıhellemiler aşiretlerini de yanlarına katarak topladığı kuvvetlerle Bingöl üzerinden Diyarbakır’a yürüdü. Maden, Siverek ve Ergani’yi ele geçirdi. İsyanın bir diğer kolu da Muş Varto’da patladı. Ayrıca soğuk kış şartları isyanın bastırılmasına engel oluyordu.

İsyan bastırılamadı.

*

Şeyh Sait bununla yetinmedi, Elazığ başta olmak üzere çevre illere Cephesi Komutanı atadı. Elazığ sözde komutanı Şeyh Şerif adamlarıyla birlikte Elazığ’a girdi. Şehri denetim altına aldı. Ve Elazığ’ı yağmaladı.

*

Bu olaylardan sonra iyice cesaretlenen Şeyh Sait Mart ayı başında yaklaşık 10.000 kişilik bir kuvvet ile Diyarbakır’ı kuşattı. Türk askeri şehri savunsa da Şeyh Sait’in adamları şehrin içine girmeyi başardı. Durum çok ciddiydi.

*

Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk rahatsızlığı nedeniyle Heybeliada’da bulunan İsmet İnönü’yü acilen Ankara’ya çağırdı. İsmet Paşa’ya “Doğuda din elden gidiyor bahanesiyle İngiliz destekli ciddi bir ayaklanmanın başladığını” söyledi. Atatürk İsmet Paşa’ya durumu anlattı ama Başbakan Ali Ferhi Okyar’dı.

Ancak Ali Fethi Bey olayı isyan olarak görmemiş ve sıkıyönetimle durdurulacağına inanmıştı. Sorunun ciddiyetini önemsemiyordu. Ayrıca kurduğu partinin programına “Partimiz dini düşünce ve inançlara saygılıdır” maddesi koymuş, siyasal İslamcıları cesaretlendiren bir mesaj göndermişti.

*

Ne demekti bu cümle? Diğer partiler saygısız mıydı?

İşte dini kalkışmaların önemsenmeyişi ve hükümetlerin verdiği bu gibi cesaretlendirici konuşmalar ve mesajlar isyancıları harekete geçirdi.

Yabancıların da desteğiyle isyanları patlattı.

*

Ancak Mustafa Kemal siyaset meydanlarından gelmiyordu. Savaş meydanlarından geliyordu. Osmanlıyı yıkan en önemli faktörün gerici isyanlar olduğunu biliyordu ve bu güne bile ışık tutan şu sözlerle tavizsiz isyanın üzerine gidecekti.

“…’Parti, dinî düşünce ve inançlara saygılıdır’ ilkesini bayrak olarak eline alan kimselerden iyi niyet beklenebilir miydi? Bu bayrak, yüzyıllardan beri cahilleri, bağnazları ve hurafelere inananları kandırarak özel çıkarlar sağlamaya kalkmış olanların taşıdıkları bayrak değil miydi? Türk milleti, yüzyıllardan beri, sonu gelmeyen felâketlere, içinden çıkabilmek için büyük fedakârlıkların gerekli olduğu pis bataklıklara, hep bu bayrak gösterilerek sürüklenmemiş miydi?”

*

Mustafa Kemal’in tahmin ettiği gibi olaylar hızla artınca Başbakan Ali Fethi Bey’in istifasını istedi. Ve 3 Mart’ta hükümeti kurması için İsmet Paşa’ya yetki verdi. Bir gün sonra TBMM Takrir-i Sükûn Kanunu kabul ederek hükümete olağanüstü hâl yetkileri tanıdı. Ankara ve Diyarbakır’da İstiklal Mahkemeleri kurulması kararlaştırıldı.

*

Hemen Diyarbakır’ı kuşatan ve şehre giren Şeyh Sait kuvvetlerine karşı sokak savaşları başlatıldı ve şiddetli çatışmalar sonunda geri püskürtüldü. Geri çekilen Şeyh Sait ve kuvvetleri takip edilerek büyük bir kısmı yakalandı. Elebaşları ve Şeyh Sait İran’a kaçmaya çalışırken yakalandı.

Ve İstiklal Mahkemelerinde yargılanarak asıldı.

*

Sonuçta,

Cemiyet-i Akvam’da (Birleşmiş Milletler) olan Musul ve Kerkük elimizden çıktı. Bir şey yapamadık. Çünkü ancak iç isyanımızı bastırabildik. Güneydoğu ile birlik olup Hatay gibi Musul’a yürüyemedik.

İngiliz işbirlikçi bir gerici isyan, ata yurdu Musul ve Kerkük’ü almamıza engel oldu

Hani diyorlar ya “Musul ve Kerkük’ü Lozan’da verdik” O toprakları kaybetmemizin asıl nedeni budur.

*

Sorulması gereken ana soru;

Hükümete karşı ve mevcut rejime karşı halkı kışkırtan, halka bildiri yayınlayarak isyana çağıran bir isyankârdan;

Devlet yetkililerini ve devletin valilerini esir alan ve devlete karşı silahlı olarak ayaklanan bir hainden;

Bir şehri kuşatan ve yağmalayan, askerlerini subaylarını öldüren, kendi adamlarına bölge veren ve cephe komutanı olarak atayan, onlara toprak vadeden ve üstelik dünyanın en verimli bölgesini almamıza engel olan bir vatan haini isyancıdan bahsediyoruz,

*

Ama gel gör ki bugün “Şeyh Sait” ismi Diyarbakır şehrinin bulvarına verilmiş. Denildiğine göre adına nağmeler dizilmiş, güzellemeler de yapılmış. Şeyh Sait 100 sene önce kuşattığı Diyarbakır’ı ele geçirdi de bizim mi haberimiz yok?

Yanlış bildiğimiz ya da bilmediğimiz bu duruma izin veren İktidardan bir açıklama yapıldı mı?

*

Bu asil Türk milletinin genç ve yiğit evlatlarının Başbuğ Mustafa Kemal ve s silah arkadaşlarının önderliğinde verdiği sıcak savaşlarla Osmanlının küllerinden çıkarılmış bağımsız bağlantısız Laik üniter Türkiye Cumhuriyetini kurarak Türk Milletine vatan kılmış ana yurdumuzda, arka planını bilmediğimiz tuhaf şeyler mi oluyor? Ne dersiniz?

Çokkültürlülük Dayatması Milli ve Üniter Devletten Vazgeçmektir

Üniter ve milli devletimizi hedef alan bu tezgâh bölünmesi gereken ülkelere bir zenginlik olarak takdim ediliyor. Çokkültürlükçülük oyunu dünya egemenliği peşinde koşan ülkelerce de destekleniyor. Artık klasik ideolojik çatıştırmaların yerini etnik ve mezhep çatıştırmaları ile ülkelerin zayıflatılması amaçlanmaktadır. Ülkeleri etnik parsellere ayırmak ekonomilerini kontrol altına almak çokuluslu şirketlerin ve küresel sermayenin etkisi altına girmek çatışmadan o ülkeyi teslim alma yolunu açacak olan çokkültürlülük tüneline girmektir. Batılı ülkeler ise II. Dünya Harbinden sonra yabancı kaynaklı nüfusun eritilmesi ve yönlendirilmesi yolunda Almanya, Fransa, İngiltere, İspanya ve Hollanda başarılı olamamışlardır. Gettolaşma önlenememiştir. Milli bütünlüğe bir tehdit olarak beliren çokkültürlülük reddedilir hale gelmiştir.

Milletleşme dinamitlenerek, milli mütabakatlar, milli sembol ve idealler, devletin kurucu ilkeleri yok sayılamaz. Mandacı haysiyetsiz idare şekilleri Milli Mücadelede reddedilmiştir. Bunlar hedef alınsa idi; Sevr Antlaşması bize yeterdi. Bağımsızlık ve milli üniter devlet olma ideali esas alınmazdı. Milli Mücadele de bazılarının zannettiği gibi etnik gruplar ittifakı değildir. Kendilerini Türk hissetmeyenler ve Anadolu’yu vatan kabullenmeyenler zaten uygun yerlere çekip gitmişlerdir. Boy, kabile, aşiret, mezhep ve etnik taassuba dayalı sözde çoğulcu bir yapıda karar kılınmamıştır. Milletleşme demokrasinin altyapısını oluşturur. Bu olmadan rejim yerine oturamaz ve işletilemez. Kararsız toplum manzarası çizilir. Yeni yabancı işgalleri önleyecek milli güç kaybı doğabilir. Mesela, Irak’ta olduğu gibi mezhep ve etnik çatışmaya gömülenler; Amerikan işgalini ancak seyredebilmişlerdir. Irak’ta olduğu gibi ABD askerlerinin ellerini bizi kurtardınız diye öpenler görülmüştür. Milletleşme ve ortak milli şuur doğmadan emperyalizme de dur denemez. Neyse ki son yıllarda öğrene öğrene etnik ve çoğulculuğu esas alan tuzaklardan biraz uzaklaştık ama bu yolda devletiyle kavgalı olanlar hala göreve devam etmektedirler. Sorunlu danışmanları da pek değiştiremedik. Çok şükür hayali modellerden ve beklentilerden vaz geçerek hem terör örgütü ile hem de onun destekçisi güney komşumuz ABD ile mücadele ediyoruz. Aydınlarımız ve yetkililer yapılmış ciddi araştırma sonuçlarından pek haberdar değillerdir. Sonucu önceden belli gerçeklerle ve ülke çıkarlarıyla ters sözde araştırmalar piyasada dolaşıyor.

            Dünya’nın hiçbir ciddi devletinde parçaların ve %5-8 arasında değişen ülke düşmanlarının bütünün önüne birer siyasi mayın olarak dikilmelerine asla izin verilmez. Milletten yetki alanlar Türk Milleti’nin milli kimliğini sözde etnisite sayarak Anayasa’dan silmek, “Ne Mutlu Türküm Diyene” özdeyişini kaldırmak, TC ibaresini isimlerden kazımak, madalyalardan Atatürk resmini çıkarmak, Güroymak ilçesinin yerine Norşin’i koymak, Andımız’ı anlaşılmaz ve geçerli gerekçeye dayanmadan yasaklamak ve depoya atmak için rey almış değillerdir. Hiçbir siyasi iktidar hizmetinde bulunduğu millet ve devletin kuruluş amacı ve felsefesini İBB Başkanı gibi tartışmaya açmaya ne hakkı, ne de yetkisi vardır. Bu yanlışlar ve çapsızlıklar bol bol bayrak asmakla, Atatürksüz Atatürkçülük gösterileri ile örtülemez.

            Geniş anlamı ile milli irade, rahmetli Atatürk, silah arkadaşları ve Türk Milleti’nin bütününe dayanan Milli Mücadele ve onun tacı olan Cumhuriyet ile maalesef çökertilen Osmanlı’dan milli devlete geçme iradesidir. Bilmediklerinizi öğrenmek yerine bunun neyini tartışmaya açacaksınız? Demokrasi çözülmenin ve dağılmanın rejimi değildir. Milletleşme demokrasinin altyapısını oluşturur.

            Topluma dayatarak kabul ettirilmeye çalışılan çok yanlış vardır. Mesela Andımız konusunda KONDA tarafından yapılan bir araştırmada alınan cevaplar dikkat çekicidir: Kürt asıllı Türk vatandaşlarına yöneltilen sorulara verilen cevaplarda “Kürtlerle ters düşen bir şey değil; etnik fark hissetmiyorum” diyenlerin oranı %38’i aşmıştır.

            TESEV’in “Anayasaya dair tanım ve beklentiler” isimli araştırmasında (2012) Anayasada “Atatürk ilke ve inkılaplarına ve Atatürk Milliyetçiliğine yer verilmesini isteyenlerin oranı %82.3’tür. Yeni denen bazı Anayasa çalışmalarında, bunların tersine cüret edenler olmadı mı? Bazı yanlış uygulamalar ve eğilimler maalesef çoktur.

            Çokkültürlülük bir devletin dış zorlamalarla veya zorlamasız resmen vatandaşlarını ve farklı etniklikleri birbirine karşı hukuki ve siyasi anlamda ötekileştirmesidir. Siyasi tanımadır ve çoğulculaştırmadır. Ülkenin Fatih’teki Çarşamba Pazarı’na çevrilmesidir. Bazıları moda haline gelen çoğulculaştırma ile uğraşmak yerine, milletleşmenin güçlendirilmesi için, Türk Milletine mensubiyet şuurunun geliştirilmesi için çaba göstermelidirler.

            Rahmetli Ali Tayyar Önder 56. baskısı yapılan “TÜRKİYE’NİN ETNİK YAPISI” adlı son derece önemli eserinde çokkültürlülük tuzağını şöyle tanımlıyor: … Dünyayı çıkarları doğrultusunda yeniden yapılandırarak, kendileri için açık bir pazara dönüştürmeyi hedefleyen Batı’lı çokuluslu küresel sermayenin geliştirdiği, ulus devletleri etniklik temelinde bölmeye yönelik sistemli bir akımın adıdır (sh.35).

            Bizim verdiğimiz bir tanıma göre “Çokkültürlülük bir devletin dış zorlamalarla veya zorlamasız resmen vatandaşlarını ve farklı etniklikleri birbirine karşı hukuki ve siyasi anlamda ötekileştirmesidir. Siyasi tanımadır ve çoğulculaştırılarak emperyalizme alan açılmasıdır”.  Ülkesine asıl sahip çıkmaları gerekenlerin birçok önemli araştırmalardan habersiz olmamaları dileğimizdir.