8.8 C
Kocaeli
Pazartesi, Mayıs 4, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 195

Somutlar Soyutlara Karşı

Zekâ testlerine merak salmıştım. Eğitimci olarak ilgimi çekiyordu. Fakat daha da önemlisi, milletler arasındaki zekâ bölümü yani IQ farkları ilgimi çekiyordu. Bu konuya Türk’üm Özür DilerimMillet ve Milliyetçilik kitaplarımda da değinmiştim, fakat Alt Akıl- Aptallar ve Diktatörler (Panama 2017) kitabımda özellikle inceledim.

İki yazar, İskoç Richard Lynn ve Fin Tatu Vanhanen, milletler arasında ciddî ve ırka dayalı zekâ seviyesi farkı bulunduğunu iddia ederler. Ciddî, ölçülebilir bir dayanakları da vardı: Ülkelerin zekâ düzeyleriyle kişi başına yurtiçi hasılaları arasında ilgileşim vardır. Ne kadar zekâ, o kadar refah! Bu bulgularına dayanarak da gelişmiş ülkelere nasihat veriyorlardı: Eğitmekle, öğretmekle geri kalmışların hâlini düzeltemezsiniz. Hani balık verme, balık tutmasını öğret derler ya… Lynn ve Vanhanen tam tersini söylüyordu: Onlar balık tutmayı öğrenemez. Boşuna uğraşmayın. Elinizden geldiğince balık verin. 

Zekâda ırkçılık

Bu iki yazar düpedüz ırkçılık yapar ve buna rağmen araştırmaları hâlâ bilim dergilerinin hakemlerinden geçer ve yayımlanır. Bilimsel ırkçılık! Öyle ki, bir ilgileşim daha bulmuşlar. Ülkeler Afrika’dan ne kadar uzaktaysa, halklar da o derece zeki oluyorlar. Yani IQ’su en düşük ırklar, en “ilkeller” Afrikalı. Onlardan ne kadar uzaksanız o kadar zekisiniz. Kuzeye çıkan insanların, soğukla mücadelelerinden ötürü seçime uğradığını da yazdılar. Yani daha zekilerin soğuğa karşı daha etkili önlemler keşfedip bu keşfi yapamayan aptallara oranla daha çok çoluk çocuk sahibi olduklarını söylediler. Dolayısıyla kuzeydeki soğuk iklim halkları, Afrika gibi sıcak ülkelerdekinden daha zeki hâle geliyordu. 

Gerçekten Sahra Altı Afrikası, yani Büyük Sahra’nın güneyindeki ülkelerde IQ 70 civarında ölçülüyor. Malavi gibi 60’a kadar düşen ülkeler bile var. Bu sayılar hesaplanırken İngiltere’ninki 100 kabul ediliyor. Türkiye 90 civarında, hatta altında. Bu, Avrupa ortalamasının alt sınırı. Singapur gibi 100’ün üstünde ölçülen ülkelerle karşılaştırırsanız bir standart sapmadan fazla düşük çıkıyoruz. 

Bu sonuçların ırkçı olmayan izahı şöyle: Eğitimle ilgisi olmaması gereken IQ’nun eğitimle bal gibi ilgisi var. Daha da önemlisi, içinde yaşanılan toplumun medeniyet seviyesiyle de ilgisi var. Bu sonuçların kesin ve çarpıcı delilleri var. 60 IQ’lu Malavili çocuklar bilgisayar oyunlarıyla bile olsa, eğitildiklerinde, zeka bölümlerinde 20 puana kadar artış gözleniyor. Aynı nüfusun okuyan ve okumayan, toplum içinde yaşayan ve toplumdan uzak kalan grupları arasında da büyük zekâ farkları beliriyor. 

IQ ve soyut

“Neden böyle?”nin cevabına ışık tutan bilim adamlarından biri de meşhur Rus nörolog ve psikoloğu Alexander Luria. Sovyet döneminde şehirli, yerleşik köylü ve göçebe gruplar üzerinde araştırma yapmış. O da şehirliden köylüye, köylüden göçebeye ve okumuştan tahsilsize değişen zihin becerileri gözlüyor. Luria’nın diğer IQ incelemelerinden bir farkı var. O iki defa niçin diye sormuş. Tamam… IQ medeni çevreyle ve tahsille değişiyor. Peki, bunun sebebi ne? Luria’nın bulduğu şu: Zekâdaki azalmanın altında yatan değişken, abstreyi kavrama kabiliyeti. Bizim düşük IQ’lu bulduklarımız abstre, yani mücerret, yani soyut kavramlarca fakir. Bir çember şekli gösterilip “Bu ne?” diye sorulduğunda, “Çember.” diye cevap veremiyorlar. “Tabak” diyorlar. Dikdörtgene, “Kapı” diyorlar. 

On yıllar önce bir arkadaşımın kızı aritmetikte güçlük çekiyordu. Ona yardım etmeye çalışırken çarpıcı bir şey keşfettim: Çocuğa iki 25 kaç eder diye sorduğumda, susup kalıyordu. Fakat soruyu, “İki yirmi beş kuruş kaç para eder?” diye sorunca derhal, “Elli kuruş.” cevabını alıyordum. Rakamların kendileri soyut, fakat onlar para olunca somuttular. Çemberle tabağın, dikdörtgenle kapının somuttan soyuta gidişi gibi. 

Somutsun sen somut kal

Şu ikililere göz atın. Bunlardan birincisi soyut, ikincisi somuttur: Kurum ve kişi, şirket ve kişi, parti ve kişi, fikir ve kişi, kural ve kişi, kanun ve kişi, yasak ve ahlâk, yasak ve din. 

İlk üçü birbirine çok yakın. Kurumlara değil, başlarındaki kişilere odaklanıyoruz. Merkez Bankası yok, laf dinleyen veya dinlemeyen başkanı var. Şirket yok, sahibi var. Bu yüzden bakanlık görevlileri, bazen vergi borcu tahsili için anonim şirketlerde bile ortakların peşinde koşuyor; şirket ortağı diye. Uzun yıllar partilerimizi liderlerinin adıyla isimlendirdik. Bugün de liderler, partilerin temsil ettikleri siyasi konumdan önemlidir. Bu yüzden liderler gerektiğinde siyasi konumlarını bir gecede değiştirebilir. Fikirleri onların savunuculuğunu yapan kişilerin isimleriyle anarız. Milliyetçiliğin bile “Atatürk” cinsini bulduk. Ahlâk soyuttur. Doğruluk, dürüstlük soyuttur. Cinsiyet somuttur. Onun için ahlâkı cinsiyete indirgeriz. Muhafazakarlığı da. Din ki ahlâkla sıkı sıkıya ilişkilidir, soyuttur. Onu da yasaklara ve merasimlere indirgeriz. Çünkü yasaklar somuttur. Merasimler de. 

Konudan Konuya  (39)

     İslâm’ın da öngördüğü hürriyet / özgürlük, meşveret / danışma, istişare ve şura’ya;

     Öncelik ve kanun hâkimiyeti çerçevesinde;

     Zamanın hükmüne riayet / uymak ve İttihat-ı İslâm / İslâm Birliği;

     Rehber, düstur, prensip ve ilkelerimiz olarak;

     Millet ve devlet hayatımızın başköşesinde yerlerini almayı sürdürmeli.

     İstikbal / gelecek endişesini, düşünce ufkumuzdan söküp atmalıyız.

x

     Halka önder olacak kişiler;

     Hem araştırmacı âlim / bilgin olmalılar.

     Ki ispat ve ikna edebilsinler.

     Ayrıca, hikmet sahibi / işin önünü sonunu, fayda ve zararlarını belirleyebilecek çapta;

     Âlimler olmalı ki, tereyağından kıl çeker gibi bir kolaylıkla;

     Doğru yolu halka gösterebilsinler.

x

     TBMM milletin kalbidir.

     Meşveret, şura, istişare; kısaca danışma yeridir.

     Milletin; fikirlerini serbestçe ortaya koyduğu mekândır.

     Saygın değerini titizlikle korumalı.

     Çünkü bir devlet;

     Medeniyetin maddî gücü sayılan hürriyet düşüncesiyle ancak

     Ayakta kalabilir.

     Özellikle, ince düşünceden mahrum olan câhil âlimlerle,

     Âlim olan câhillerin gereksiz tutuculuklarından uzak durmakla.

x

     “Bulanık olanı bırak, duru olanı al.” hükmünü;

     Daima göz önünde bulundurmalı.

x

     Bütün güzel ahlâkı bünyesinde toplayan dinimiz ile,

     İnsan olmamızdan kaynaklanan fıtrî / yaratılıştan gelen

     Kabiliyetimiz sayesinde,

     Gelişmemiz ve ilerlememiz için,

     Aşamıyacağımız hiçbir engel yoktur.

x

     Yeter ki,

     Hürriyet’i yanlış anlama ve yanlış yorumlarla;

     Kötüye kullanarak, elimizden kaçmasına

     Fırsat vermeyelim.

x

     Milletçe ayakta durmanın;

     Milletin birbirini sevmesi ile oluşan

     Ve devam edecek olan

     Birlik Cenneti’nde olmanın

     Tadına varalım.

     Elimize kolay geçmemiş bu sonucun;

     Asla sonunu getirmemenin

     Sonsuz bilinciyle

     Şad ve mutlu olmanın

     Şuuruna varalım.

Kültürel Etkinlikler Ve Yerel Yönetimler

“Kitaplarda dostlar gibi az fakat iyi seçilmiş olmalıdır”

Aralık ayının ilk haftasında tanıtım panolarımızda Mevlana’nın 750. ölüm yıl dönümü vesilesiyle

Şeb-i Arûs anma törenleri bilgilendirmesi, beni geçmişe 1985 yılında götürdü. Kocaeli Aydınlar

Ocağımız 1985 Aralık ayında böyle bir etkinliği yapmıştı. Yazdığı mesnevi ve diğer eserleriyle bugün bile insanlara ışık tutan Mevlana’nın bilinmesi önemlidir. Bu sebeple Kocaeli Aydınlar Ocağı yönetimi böyle bir kültürel etkinlik yapılmasının faydalı olacağını düşünmüştü. Seka’daki kapalı spor salonunda gerçekleştirilen bu etkinlik İzmit halkının ilgisini çekmiş ve dopdolu bir salonda icra edilmişti. O gün o salonu dolduran insanlarımız etkinliği sunan Dr. Şefik Postalcıoğlu’nun tanıtımı ve takdimi ve de gelen semazen ekibinin göz ve gönül doyuran sema ayini ile unutulmaz bir gün yaşamışlardı.

Şehrimizin STK’larından biri olan Kocaeli Aydınlar Ocağı kurulduğu günden beri Mehmet Akif gibi tarihi şahsiyetlerimizin anılması, Türk müziğinin günümüzdeki zirve isimlerinden Ahmet Özhan, Yıldırım Gürses gibi sanatçılarımızın şehrimize getirilmesi, hat ve ebru gibi klasik Türk sanatlarının tanıtılmasına yönelik sergilerin açılması gibi birçok etkinlikler yapmıştır. Halk eğitim salonu, Sabancı Kültür Merkezi veya kendi toplantı salonlarında muhtelif konularda bilgilendirmeye yönelik toplantılar yaparak şehir insanının kültür hayatına katkı veren etkinlikler yapmış ve yapmaya devam etmektedir.

Bu tür etkinlikler 2000’li yıllara kadar yerel yönetimlerimizin öncelik vermediği ve imkân ayıramadığı alanlar olduğu için derneklerin fedakâr çalışmalarıyla yapılmaktaydı. Şimdi ise özellikle yerel yönetimimizin Kocaeli Büyükşehir statüsü olmasından sonra kültür ve eğitim etkinliklerine çok daha fazla imkân verilmektedir. Bu faaliyetler hala yoğun göç alan şehrimizin şehirleşme sürecine katkı veren güzel ve önemli etkinliklerdir. İzmit merkezde ve Gebze’deki sivil toplum merkezleri bu alanda çalışan kuruluşlar için büyük kolaylıklar sağlamaktadır. Yine belediyelerimizin her ilçede gençlerimiz için açtığı bilgi evleri, akademik lise, gençlik merkezi gibi yerler insanımızın zamanlarını daha verimli ve güzel geçirmesine fırsat veren mekânlardır. İzmit Belsa’da ki Leyla Atakan Kütüphanesi, Başiskele’de Kitaphane bol kitapları ile ve sağladığı çalışma ortamı ve zaman zaman salonlarında yapılan söyleşileriyle şehir insanına faydalı hizmetler vermektedir. Geleneksel değerlerimizden olan hat, ebru ve süsleme sanatlarının bilinip tanınmasına yönelik çalışmaların da olduğu KO-MEK ve İZ-MEK gibi yerel yönetimlerimizin çalışmaları da ayrı bir zenginliğimizdir. KO-MEK çatısında 44 kurs merkezinde 378 branşta eğitim verildiği bilgisi anlamlıdır. Açıldığı yıl olan 2005’te 4000 kişiye, 2022’de 100 bine yakın ve bugüne kadar ise 600 bine yakın insanımıza çeşitli alanlarda eğitim, bilgi ve beceri kazandırıp sertifika verildiği bilgisi bu alanda büyük işler yapıldığının göstergesidir.

Yerel yönetimlerimizin bizzat veya kent konseyleri aracılığı ve STK’larla birlikte kültürel ve eğitim faaliyetlerine imkân ve destek vermesi önemlidir. Tüm bunlar şehrimiz insanının doğru, güzel ve faydalı zaman geçirmesine fırsat bulabilmesine imkân vermektedir. Bunlar insanımızın ruh ve beden sağlığına destek olmaktadır. Şehrimizin sağlıklı şehir standardını yükselten çalışmalardır.

Bizlere düşen sorumluluk, araştırıp sevebileceğimiz konularda zaman ayırıp bunlardan faydalanmaktır. Bu hizmetlerde emeği olanlara şükran duyarken, kitaplara ve kültürel etkinliklere önem veren, sağlık ve esenlik içinde yaşayanlardan olmak dileklerimle.

Federasyondan Sonra Sıra Dilde ve Bayrakta mı?

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın “Başlangıç” bölümü; “Türk Vatanı ve Milletinin ebedi varlığını ve Yüce Türk Devletinin bölünmez bütünlüğünü belirleyen bu Anayasa, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu, ölümsüz önder ve eşsiz kahraman Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı ve onun inkılap ve ilkeleri doğrultusunda;” ifadesiyle başlar ve “FİKİR, İNANÇ VE KARARIYLA anlaşılmak, sözüne ve ruhuna bu yönde saygı ve mutlak sadakatle yorumlanıp uygulanmak üzere. TÜRK MİLLETİ TARAFINDAN, demokrasiye âşık Türk evlatlarının vatan ve millet sevgisine emanet ve tevdi olunur” ifadesi ile biter.

                Anayasanın “Devletin bütünlüğü, Resmî dili, bayrağı, milli marşı ve başkenti” başlıklı 3. maddesi ise şöyledir: “Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir. Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır. Milli marşı “İstiklal Marşı”dır. Başkenti Ankara’dır.” Anayasa, “Değiştirilemeyecek hükümler” başlıklı 4. maddesinde ise şöyle der: “Anayasanın 1 inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2 nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.”

                Daha düne kadar HDP, HADEP ve yeni DEM Parti adlarla Kürt kimliği etrafında siyaset yapan partilerin temsilcileri, Anayasanın 42. maddesinde ”Türkçeden başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez” dendiği halde  “anadilde eğitimi” savunuyorlardı. Anayasanın 66. Maddesindeki “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür” ifadesinden rahatsız olup Anayasadan “Türk kimliğinin kaldırılmasını” istiyorlardı. Böyle konuları sık sık gündeme getirerek diğer siyasi partilerin ve toplumun tepkilerini ölçüyorlardı.

                Şimdi siyasal İslâmcı örgütlere yakınlığı bilinen ve İslâmcı Kürtleri temsil konumunda bulunan HÜDA PAR, bir yerlerden güç alarak, doğrudan doğruya Anayasanın değiştirilemez denilen maddelerini tartışmaya açıyor. HÜDA PAR Genel Başkanı ve İstanbul Milletvekili Zekeriya Yapıcıoğlu 26 Aralık 2023 tarihinde TBMM’nde 2024 Bütçesi görüşülürken yaptığı konuşmada   “Biz olumlu ve olumsuz tüm yönleriyle eyalet sistemi, özerklik ve federasyon gibi yönetim modelleri üzerinde serbestçe tartışılabilir diyoruz” ifadelerini kullanıyor.

                Maalesef bu haddini bilmez ifadelere, birkaç siyasinin cılız karşı çıkışından başka güçlü bir tepki ortaya konmamıştır. Hâlbuki bölücü fikirler taşımayan bütün partilerin ve milletvekillerinin topyekun bu sözlere “Burada bu şekilde konuşamazsınız” şeklinde gür bir sesle karşı çıkmaları gerekirdi. Türk milletinin 81 ilde fert ve örgüt olarak hukuk çerçevesinde tepkisini ortaya koyması gerekirdi.

                Bunlar son günlerde gündeme getirilen “YENİ ANAYASA” tartışmasına giden yolun işaret fişekleridir. Bu tartışma açılınca, bütün siyasal İslâmcı ve bölücü fikirler taşıyan partiler, Cumhuriyet’ten rövanş almak isteyen STK’lar (!) harekete geçecek. “Üniter yapı, millî devlet, Cumhuriyet, laiklik, Türk kimliği, eğitim dili” tartışmaya açılacak. “1921 Anayasası’nı baz alalım” ifadelerinin altında da bu tartışmaları körüklemek niyeti var.

                HÜDA PAR bu ifadesi ile doğrudan doğruya Anayasanın 3. maddesinin ilk cümlesindeki “Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür” ifadesini yani Türkiye’nin üniter yapısını tartışmaya açıyor. Eğer bugün bu tartışmanın açılmasına izin verirsek yarın sıra maddenin devamındaki “devletin resmî dili, bayrağı, milli marşı ve başkenti”ne gelecek.

                EY TÜRK MİLLETİ! İçinde bulunduğun bu rehavetten, vurdumduymazlıktan, adam sendecilikten, bana necilikten bir an önce sıyrıl, “Demokrasiye âşık Türk evlatlarının vatan ve millet sevgisine emanet ve tevdi olunan” Anayasana sahip çık ve Türk devletinin niteliklerini ortadan kaldırmak isteyenlere karşı dur.

Bilim Ve Sanattan Uzak Milliyetçilik Olmaz

Gelişmiş bir toplum olmanın ilk şartı bilim, uygar bir toplum olmanın ise sanat alanında ileride olmaktır.

Günümüz Türkiye’sinde kendilerini milliyetçi, muhafazakâr, Müslüman, yerli millî veya solcu olarak tanımlayan bütün kesimlerin çoğunluğu, maalesef, bilime mesafeliler ve sanat ve estetik kaygısından uzak durumdalar.

Bu yüzden gelişmiş ülkeler sıralamasında sadece ekonomik açıdan değil, güç ve itibar açısından da daha ileriye gidemiyoruz.

M. Akif’in “asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı” mısraında kastettiği anlamı Milliyetçilik, solculuk gibi kavramlar için de genişletmemiz lazım.

Bunu yapmanın ilk adımı, çağımızın “bilim ve sanatın alabildiğine özgür olması gerekir” anlayışını benimsemekle atılabilir.

****

Bilim Ortamı

Ekonomide “orta gelir tuzağı” denilen 10 bin dolar kişi başına milli gelir seviyesini aşamadığımız gibi bilimde de az gelişmiş (geri kalmış) ülke kategorisinden çıkamıyoruz. Son yıllarda sinema alanında tekil başarılar dışında sanat dünyasında da bir kısırlık söz konusu.

Az sayıda dünya çapında bilim insanlarımız var. Onlar da genellikle yurtdışında kendilerine sağlanan bilim ortamları sayesinde bu mertebeye gelebildikleri için buralarda hizmet vermeye devam ediyorlar.

Bireyi bir tohum, yetiştiği ortamı da tarla kabul edebiliriz. Görülen o ki; tarlamız verimsiz ve gübre, sulama ve ilaçlama gibi hizmetler yapılmadığından bakımsız. Bu tarladan nitelikli ve bereketli ürün çıkmıyor.

Bakımsız ve verimsiz tarlada şans eseri fidanlar çıktığında, bunların bir kısmını alıp kendi tarlalarına nakleden ve her türlü bakımını eksiksiz yapan yabancıların elinde cılız fidanlar müthiş verimli ağaçlara dönüşmekte.

****

Türkler ve genel olarak Müslümanlar 500 yıldan fazla bir zamandır güçlü genetiği olan tohumlardan bile verim elde edemiyor. Çünkü bilim ve sanatın yaratıcı gücünü kullanamıyor.

Tarihte övündüğümüz büyük bilim adamları ve eserlerini bütün dünyanın takdir ettiği sanatkarlarımızın yoğun olduğu dönem 750- 1250 yılları arasında 500 yıllık bir dönem olması tesadüf değildi.

Avrupa Ortaçağın karanlığında iken bizim coğrafyamızda Farabî, İbnî Sînâ, Uluğ Bey, Birûnî gibi Matematik, Astronomi, Geometri, Tabiiyat, Tıp, Felsefe, eğitim ve bilim tarihinde yer tutan tanınmış bilim adamları yetişti. Balasagunlu Yusuf, Kaşgarlı Mahmut, Ahmet Yesevi ve İbn-i Rüşd gibi şahsiyetler yüzyıllar süren derin izler bıraktılar.

O dönemde bilimin gelişmesi için gerekli bilim ortamı Türk ve İslam dünyasında iken, Avrupa derin bir taassubun içindeydi.

Sonraki yıllarda durum tersine döndü. Din alimleri arasında temel bilimlere, felsefeye ve sosyal bilimlere karşı olan bir zihniyetin hâkim olmasıyla bilim ve teknolojiden uzaklaştık.

Oysaki Avrupa, din ile devlet yönetimini ayırarak, yaşadıkları aydınlanma dönemi sayesinde bilim ve sanat alanında müthiş bir ivme yakaladılar.

İçinde bulunduğumuz orta gelişmişlik tuzağından çıkmanın yolu yeniden bir bilim ve sanat ortamı yaratmaktır.

Bu işler öyle kısa zamanda olmuyor. Uzun, sistematik ve sabırlı bir çalışmayla bilim ve sanatın gelişeceği bir iklim oluşturmak zorundayız.

*********************************

Bilimi Geliştirmek İçin

Türk Dünyasında bilimi geliştirmek için ne yapmalıyız?

Nobel ödüllü bilim insanımız Aziz Sancar’dan ilk şartı okuyalım:

“Bilim adaletin, özgür düşüncenin ve sorgulamanın olduğu ortamlarda yeşerir. Öncelikle bu ortamı sağlamamız lazım.”

Formül aslında ne kadar basit değil mi? Ama uygulamak o kadar kolay olmuyor.

ADALETİ sağlamak demek, bir tanıma göre, “bir şeyi yerli yerince yapmak veya herkese ve her şeye hak ettiği şekilde davranmak demektir.”

Gücü eline geçiren muktedirlerin kimin, neyi, ne kadar hak ettiğine karar vermesi halinde adalet ortada kalmaz.  

Bunlar ortak vicdan ve akılla kabul edilmiş yasalarla belirlenir. Bu yasalara uymak başta devleti yönetenler olmak üzere herkesin görevidir.

Bu sebeple hak ve adalet yasaya uygun davranmak ve eşitliğe riayet etmek demektir.

Yasalar ve kurallar güçlü kimseler için geçerli olmuyor, güçsüzler için bir silah olarak kullanılıyorsa adaletten bahsedilemez. Bu ortamda bilim gelişmez.

Mevki, para veya (dini, siyasi vd) otorite gücü ile korkutulan bir kesim düşüncelerini açıklayamazsa; yöneticilerin yaptıklarını sorgulayamaz ve eleştiremezse orada bilim gelişmez.

****

Aziz Sancar bilimi geliştirmek için bir başka şartı daha hatırlatıyor: “Bilim adamlarına LİYAKATE dayalı imkân sağlanmalıdır. Tayin ve terfilerinde tek kriter LİYAKAT olmalıdır.”

“Mesela, benim çalıştığım Amerika’da dün yaptığına bakmazlar. Ben Nobel’i aldığımdan sonra yayına gönderdiğim ilk makalem reddedildi. Amerika’da çalışacaksınız, durmadan çalışacaksınız ve bir şeyler bulacaksınız. Bunun ölçüsü budur. Bilimle ilgili görevlere atamalarda da yine buna bakılır, dünyadan ve Amerika’dan en iyilerin bu görevlere getirilmesine çalışılıyor.”

Aslında bu şart da çok kolay gibi. Ama gel de uygula.

Birçok üniversitemizde fakülte dekanları ilgili branştan değil. Mesela Prof. Dr. Kemal Gözler, 2020 yılı itibarıyla, 22 Hukuk Fakültemizin dekanlarının veteriner, ilahiyatçı, kimya, tıp, maliye ve kamu yönetimi mezunları olduğunu yazmıştı.

New York Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Selçuk Şirin’in yaptığı çalışmaya göre, 71 üniversitemizin rektörünün atıf alan yayını yok. Oysaki “Bilim insanının görevi bilim yapmaktır. Dünya ortalamasında rektörlerin ortalaması 35 yayındır. Türkiye’de bu 5 olsaydı, kötü bir sonuç olurdu, ama sıfır.”

Kendisi bilim yapmayan veya yönettiği fakültenin branşından olmayan kişilerin liyakatli olması söz konusu olamayacağına göre bu tür atamaların olduğu üniversitelerden bilim üretimi beklemek doğru olabilir mi?

Aziz Sancar’ın bilimi geliştirmek için saydığı diğer şartları öğrenmek için Tanzer Ünal’ın 22 Aralık 2023 tarihli makalesini okuyunuz.

Ancak bu iki şartı bile yerine getirmeye niyetli olmayan bir zihniyetin hâkim olduğu ülkede bilimde ilerleme beklemek fazla iyimserlik olur.

Türk Müziğinde Makamlar, Usûller ve Seyir Örnekleri

M. Fatih Salgar, koro şefidir, müzisyendir, müzikologdur ve Türk Mûsıkîsi nazariyatçısıdır  ve de velût bir yazardır. Dede Efendi, Üçüncü Selim, Türk Mûsıkîsinde 50 Bestekâr, Mevlevî Âyinleri ve Hacı Ârif Bey isimli kitapları telif etmiştir.

Eser, Fâtih Salgar’ın Hocası Prof. Dr. Nevzad Atlığ’ın ‘Sunuş’ başlıklı yazısı ile başlıyor. Büyük müzisyen ve şef Atlığ; Râuf Yektâ Bey (1871-1935), Suphi Ezgi (1869-1962), Hüseyin Saadeddin Arel (1880-1956) ve Ord. Prof Dr. Sâlih Murad Uzdilek (1891-1967) tarafından şekillendirilen Mûsıkî sistemimizin kabul gördüğünü belirtiyor.

‘Önsöz’ başlıklı yazısında M. Fatih Salgar; ‘Türklerin târih sahnesine çıktıkları ilk günden bu yana san’ata, özellikle Mûsıkîye önem verdiklerini ve Mûsıkîyi kurmuş oldukları medeniyetlerin en önemli unsuru olarak gördüklerini’ belirttikten sonra; ‘Kopuz ile başlayan Mûsıkî mâcerâmızın târih boyunca bulundukları coğrafî alanlarda da özünü koruyarak sürekli bir gelişim kaydettiğni’ açıklıyor.

Önsöz’deki diğer kıymetli bilgileri şöylece özetlemek mümkündür:

*Klasik Mûsıkîmiz ile ilgili ilmî çalışmalarının geçmişi çok eskiye dayanmaktadır. Safiyüddin Abdülmümin Urmevi’nin (1216-1294), ‘Şerefiye’ ve 1230’lı yıllarda yazdığı ‘Kitâbü’l Edvar’ isimli eseri bu çalışmaların öncüsüdür.

*Daha sonra nazariyat çalışmaları hız kazanmış, günümüzde ise hemen hemen Mûsıkî eğitimi yapılan her yerde kendiliğinden Arel-Ezgi-Uzdilek sistemi kabul görmüştür.                                        

*Mûsıkîmiz ‘meşk’ silsilesi ile devamlılığını sağlamış ve en sağlıklı yol olarak benimsenmiştir.

*Bu kitap, Mûsıkîmizi öğrenmek isteyen kişilere temel Mûsıkî bilgilerini vermeyi hedefleyen bir anlayış çerçevesinde hazırlanmış ve bu temeli oluşturan makam ve usûl konuları, makam seyirleri, makam ve usûllere örnek olacak eserlerle desteklenmiştir.

*Olağanüstü bir zenginliğe sâhip olan Mûsıkîmizin en çok kullanılan makam ve usûllerinden bir bölümü bu çerçeve içinde ilgililere sunulmuştur.

*Daha kapsamlı bilgi edinmek isteyenler İsmail Hakkı Özkan’ın (1941-2010) ‘Türk Mûsıkîsi Nazariyatı ve Usûlleri’ isimli kitabından faydalanabilirler.

Fâtih Salgar’ın hazırladığı eserin mündericatı:

TEMEL BİLGİLER                                                                                                                                           

*Sesleri Birbirinden Ayıran Özellikler. *Nota. *Porte. *Anahtar. *Gam. *Değiştirme İşâretleri. *Aralık. *Koma. *Türk Mûsıkîsinde Perde Adları. *Türk Mûsıkîsi Sistemi ve İkili Aralıklar.*Türk Mûsıkîsindeki İkili Aralıkların İsimlendirilmesi ve Değiştirme İşaretleri. *Türk Mûsıkîsinde Makam Dizisi Oluşturan Özel Dörtlü ve Beşliler. *Makam Oluşturmaya Yarayan Diğer Dörtlü ve Beşliler.*Bazı Dörtlü ve Beşli İlişkileri. *Dörtlü ve Beşlilerin Başka Perdeler Üzerine Göçürülmesi. *Türk Mûsıkîsinde Akort. *Türk Mûsıkîsinde Diziyi Oluşturan Sesler (Dereceler) ve Görevleri. *Yeden Çeşitleri. *Kararlar. *Dizilerin Genişlemesi. *Seyir. *Donanım.

TÜRK MUSİKİSİNDE BESTE ŞEKİLLERİ

*Saz Mûsıkîsi. *Sözlü Mûsıkî.

A-Dinî Mûsıkî Şekilleri.

1-CÂMÎ MUSİKÎSİ.

2-TASAVYUF MUSİKÎSİ.

B-Din Dışı Mûsıkî Şekilleri.

TÜRK MUSİKÎSİNDE FASIL VE TAKIM

*Geçki

TÜRK MUSİKÎSİNDE MAKAM.

BASİT MAKAMLAR

*Çârgâh. *Bûselik. *Kürdî. *Rast. *Uşşâk. *Bayâtî (Beyâtî). *Isfahân.

HİCÂZ MAKAMLARI 

 *Hümâyûn. *Hicâz. *Uzzâl. *Zîrgûle’li Hicâz. *Hüseynî. *Muhayyer. *Gülizâr. *Nevâ. *Tâhir. *Karcığar. *Basit Sûznâk.

ŞED MAKAMLAR                                                                                                                                        *Mâhûr. *Acem Aşîrân. *Nihâvend. *Sultânî Yegâh. *Kürdî’li Hicazkâr. *Zîrgûle’li Sûznâk. *Hicazkâr. *Evcârâ. *Sûz-i Dil. *Şedd-i Arabân (Şedarabân).

MÜREKKEB MAKAMLAR

 *Segâh. *Hüzzâm. *Bayâtî Arabân. *Acem Kürdî. *Şehnâz. *Sabâ. *Dügâh. *Eviç.  *Bestenigâr. *Ferahnâk. *Şevkefzâ.  *Ferahfezâ. *Yegâh

TÜRK MUSİKİSİNDE USÛLLER

*Nîm Sofyân. *Semâî. *Sofyân. *Yürük Semâî, *Sengîn Semâî, Ağır Sengîn Semâî Usûlleri. *Türk Aksağı. *Devr-i Hindî. *Devr-i Turan (Mandıra). *Düyek. *Müsemmen (Katikoftî). *Aksak. *Evsat. *Raks. Aksağı. *Oynak.   *Curcuna, *Aksak Semâî.  *Ağır Aksak Semâî. *Lenk. * Fahte.

*Devr-i Revân (Âyîn Devr-i Revânı). *Çenber Usûlü. *Devr-i Kebîr. *Remel. *Hafif. *Muhammes. *Berefşân. *Sakîl. *Hâvî. *Darb-ı Fetih. *Zencir.

Temel Bilgiler’ başlığı altında yer alan birkaç kavramla alâkalı açıklamalar:

Ses: Cisimlerin titreşmesiyle oluşan fizikî olaydır. İnsan kulağı, 20-20 000 /sn. titreşimlerini duyabilir. Ölçülü ve âhenkli titreşime sâhip sesler, Mûsıkî için elverişli olan seslerdir.

Sesleri Birbirinden Ayıran Özellikler:

1-Yükseklik: Sesler arşındaki incelik kalınlık farkıdır.

  2-Şiddet: Sesler arşındaki kuvvetlilik, hafiflik farkıdır

3-Tını: Sesleri armonikleriyle ilgili olarak birbirinden ayıran özellikleridir. 

4-Süre: Seslerin zaman içinde sâhip oldukları devamlılıktır.

Nota: Mûsıkîyi yazılı olarak tespit etmeye yarayan işâretlerdir.

Porte: Notaların yazılmasına yarayan birbirine eşit uzaklıkta beş paralel çizgi ve dört eşit aralıktan oluşan şekildir. Çizgiler ve aralıklar aşağıdan yukarıya doğru numaralandırılır. Portenin en alt ve üstü de dâhil olmak üzere 11 nota yazılabilir. Tîz ve pest taraftan kullanılacak olan sesler ilave

Anahtar: Notaların isimlendirilmesini sağlayan özel işâretlerdir. Türk Mûsıkîsinde 2. çizgideki sol anahtarı kullanılır. 

Gam: Herhangi bir notadan başlayarak 8 komşu notanın inici veya çıkıcı olarak peş peşe sıralanmasıdır.

Değiştirme İşaretleri:Diyez, bemol ve bekardır. Diyez, önüne geldiği notayı kendi değeri kadar tizleştirir. Bemol, önüne geldiği notayı kendi değeri kadar pestleştirir. Bekar ise diyez veya bemolle değiştirilmiş notayı, diyez veya bemolden kurtarır.

Aralık: Sesler arasındaki kalınlık incelik farkıdır. Aralığın yönü pestden tize doğru ise ‘üst aralık’ tizden peste doğru ise ‘alt aralık’ adı verilir. Aralığın şekli belirtilmemişse ‘üst aralık’ olduğu anlaşılmalıdır. Aralıklar üst veya alt aralık olarak, kendisi dâhil, gittiği sese kadar sayılarak son verilen rakamla isimlendirilir. Meselâ: Dügâh (la)-Nevâ (re) aralığı: la (1), si (2), do (3), re (4) üst dörtlü aralıktır. Dügâh (la) -Hüseynî Aşîrân (mi) aralığı ise alt dörtlü aralıktır.

 Koma: Mûsıkîde tam ikili aralık birbirine eşit dokuz parçaya bölünmüş ve bu küçük parçaların her birine ‘Koma’ denilmiştir. Türk Mûsıkîsinde tam sesler batıda olduğu gibi 9 komadan oluşmuş fakat si-do ve mi-fa aralıkları batı müziğinden farklı olarak 4,5 koma değil 4 koma olarak değerlendirilmiştir.

Seyir: Makamlarımızın oluşumundaki en önemli ayrıntılardan biri de ‘seyir’ dediğimiz, makamın özelliklerini yansıtan ve hâkim olduğu ses bölgesini belirten özel yapıdır. Üç türlü seyir vardır:

1-Çıkıcı seyir: Durak perdesinin veya yakın seslerinin merkez alındığı seyirlerdir.

2-İnici-çıkıcı seyir: Güçlü veya yakın seslerinin merkez alındığı seyirlerdir. Bu türden makamlar genellikle tîz tarafa, bazen de pest tarafa yönelmeye uygun makamlardır.

 3-İnici seyir: Tîz durak ve genişlemiş bölgeyi merkez alan seyirlerdir. Bu bölgelerde gezindikten sonra karara yönelir.

Donanım: Bir eserin notasında, anahtardan sonra birtakım diyez ve bemoller görürüz. Bu diyez ve bemoller, başka bir işâretle değiştirilmedikleri sürece eserin sonuna kadar geçerlidirler. Makamlarımızı oluşturan dörtlü ve beşlilerin almış oldukları işâretler temel alınmak suretiyle de, her makamın kendine has bir ‘Donanımı’ oluşturulmuştur. Donanıma batı müziğinde olduğu gibi önce bemoller, daha sonra diyezler yazılır. Bemol sırası si-mi-la-re-sol-do-fa; diyez sırası ise fa-do-sol-re-la-mi-si şeklindedir. (Uygulamada bazen sıralama farkı olabilir.)

Türk Müziği Makamlarından Seçmeler:

Eserin 283. sayfasında bu başlık altında 100 adet makam ismi veriliyor ve her biri 1 ilâ 5 satırla açıklanıyor.

Bâzı örnekler:

1-Acem: Acem perdesindeki Çargâh beşlisine, yerindeki Bayâti makamının eklenmesiyle meydana gelir. 14-Bahr-i Nâzik: Seyir esnâsında zaman zaman segâh makamının kullanıldığı Hicaz makamıdır. Çıkıcı-inicidir. 22-Can Fezâ: Yerindeki Şevk-u Tarâb makamına Hüseynî Aşîran perdesinde bir Kürdî dörtlüsünün ilâvesiyle meydana gelir. İnici-çıkıcıdır. 25-Dilkeş-Hâverân: Yerindeki Hüseynî makamı dizisine, Irak perdesinde bir segâh dörtlüsünün ilâvesiyle meydana gelir. İnicidir. 32-Eviç Bûselik: Eviç makamının, Bûselik beşlisiyle bitmiş şeklidir. İnicidir. 35-Ferahnümâ: Kürdî makamı dizisinin Yegâh perdesine göçürülmüş inici şeklidir. 38-Gülzâr: Yerindeki Rast makamının Hüseynî Aşîrân perdesinde Uşşak dörtlüsüyle karar vermesiyle oluşur. Çkııcı-inicidir. 43-Hisâr: Hüseynî perdesinde Zirgûle’li Hicâz dizisinin bir bölümüne (Hümâyûn da olabilir) yerindeki Hüseynî / Âcemli Hüseynî makamının ilâvesiyle meydana gelir. İnici-çıkıcıdır. 49-Isfahânek: İsfhân makamı dizisine, Sabâ dürtlüsünün katılması ile oluşur. Karar çoğunlukla Sabâ’lıdır. 50-Kûçek: Sabâ ve Hüseynî makamlarının karışık kullanılmasından oluşan bir makamdır. Karar Sabâ’lı olup çıkıcı veya inici-çıkıcı kullanılmıştır. 51-Lâlegül: Yerindeki Hüzzâm ve Şedd-i Arabân makamlarının birleşmesinden meydana gelmiştir. İnicidir. 53-Mâhûr Hân: Yerindeki mâhûr makamının seyrine, yerindeki Hüzzâm makamının ilâvesiyle meydana gelir. İnicidir. 56-Neveser: Rast perdesindeki Nikrîz beşlisine, Nevâ’da bir Hicâz dörtlüsünün ilâvesiyle meydana gelir. İnici-çıkıcıdır. 65-Pençgâh:Pençgâh-ı Asıl’ ve ‘Pençgâh-ı Zâid’ şekilleri olan bir makamdır. Pençgâh-ı Asıl, Bayâtî, Nevâ, Rast ve Acemli Rast makamlarının bir arada kullanılmasından meydana gelen bir makamdır. İnici-çıkıcıdır. 69-Rehâvî: Yegâh perdesine Rast’ı düşen inici-çıkıcı bir Rast makamı olup Beyâti geçkisi yapan bir şekli de mevcuttur. Çıkıcıdır. 76-Sâzkâr: Yerinde Segâh, Uşşak ve Rast makamlarının bir arada kullanılmasından meydana gelen bir makamdır. İnici-çıkıcıdır. 91-Şîvenümâ: Yerinde Sabâ ve Ferahfezâ makamlarının birleşmesinden meydana gelmiştir. İnicidir. 95-Tarz-ı Nevîn: Çârgâh perdesindeki Zîrgûle’li Hicâz dizisi, yerindeki Acem Aşîrân makamı dizisi ve Rast perdesindeki Kürdî makamı dizisinin ilâvesiyle meydana gelir. İnicidir. 97-Vech-i Arazbâr: Nevâ perdesindeki inici Bayâtî dizisine, Çârgâh’ta Rast beşlisi ve Segâh perdesinde Segâh dörtlüsünün ilâvesiyle meydana gelir. Karar Segâh olup, inicidir. 100-Zîrefkend: Muhayyer perdesinde Bûselik beşlisi, Gerdâniye’de Çârgâh dizisi, Hüseynî’de Bûselik dizisi, yerinde Çârgâh dizisi ve Hüseynî Aşîrân perdesindeki Sabâ dizilerinin birleşmesinden meydana gelmiştir. İnicidir.

Eserin diğer sayfalarında Klâsik Türk Müziği’nin zirvedeki bestelenmiş pırlantalarının sözleri ile birlikte notaları yer alıyor. 

19,7 X 20 santim ölçülerinde 288 sayfalık eserden alınan 4 sayfalık bilgi kırıntısından anlaşılıyor ki Türk Mûsıkîsi, başlı başına bir ilimdir. Sıkmayan, yormayan, bedeni dinlendiren, gönüllere ferahlık veren bir ilim…

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

 İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

 Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr 

DERKENAR:

Türk musikisi öylesine etkileyicidir ki; Ermeni, Rum ve Musevî bestekârlar kendi müziklerini bir tarafa bırakmışlar, sanat hayatlarının ve Türk müziğinin en güzel bestelerini kültürümüze armağan etmişlerdir. Azınlıklardan Artin Ağa (?-1890), Kanunî Nubar Efendi (1885-1954), Kemânî Nubar Tekyay (1905-1955), Bimen Şen (1897-1943), Artaki Candan (1885-1948), Serkis Nurluyan (?-1888), Osep Ebeyan 1873-1959), Markar Ağa (?- 1880), İsak Varon (1882-1962), Kemânî Tatyos Efendi (?-1913), Karmik Germiyan (1872-1947), Manol Ağa (?-1902), Nikoğos Ağa (1830-1890), Bogos Hamamcıyan (1872-1945), Civan Kiryazis (?-1910), Hristo Kiryazis (?-1915), Aleko Bacanos (1888-1950), Yorgo Bacanos: 1900-1977), Leon Hancıyan (1857-1947) gibi isimler müziğimizi renklendirmişler, zenginleştirmişlerdir.

Rumlann Türk müziği ile ilgileri 17. Yüzyılda başladı. Türk müziği üzerine çalışan ilk Rum, 1690 yılında ölen Tanburî Angelos’tur. Keman ve Kemençe üstadı Yorgi, Sultan Birinci Mahmud Han zamanında Osmanlı sarayında bulunmuştur. 18. Yüzyılda Rum kilise çalgıcıları; ‘Rum-Osmanlı Müziği‘ olarak isimlendirilen bir tür oluşturdular. Mora’lı Petros, Galata Mevlevihânesi’nde müzik eğitimi gördü ve Osmanlı müziğinin bâzı özelliklerini kendi kilise müziklerinde kullandı. Zaharya da Rum kilise müziğinoeki bâzı ezgileri Türk müziğine taşıdı. Sultan Üçüncü Selim Han döneminde Osmanlı Sarayı’nda bulunan ve 1799 yılında ölen İlya, fasıl müziği besteledi.

% 90 oranında görme özürlü Civan Kiryazis’in 19 şarkısı günümüze ulaştı. Kardeşi Hristo Kiryazis’in 31 şarkısı, ağabeyi Andon Kiryazis’in saz eserleri ve peşrevleri TRT repertuvarındadır.

Silivrili Rum Çingene Bacanos ailesi, birkaç kuşak boyunca Türk müziğine temsilci vermiştir. Grigori Bacanos kanun, oğlu Labmros lavta, Lambros’un oğulları Aleko Bacanos, yakın zamanlarda ölen müzisyenlerdendi. ‘Gel ey denizin nazlı kızı…’ kelimeleriyle başlayan şarkının bestekârı Yorgo Bacanos iyi bir müzisyendi. Kemençeci Nikolaki 1915’te öldü. Diğer Rum bestekârlar: Kemanî Andon, Lavtacı Andon, Kemanî âmâ Corci, İlya Kapudağlı, Kemençeci Vasilaki ve azınlıklar içerisindedek büyük bestekâr Zaharya gibi isimler, Rum bestekârlardan hatırlananlardır.

Türk müziği ile ilgilenen ilk azınlık grubu Musevilerdir. 1555-1625 yıllan araasında Şam, Safed ve Gazze’de yaşayan İsaac Najara şâir idi. Şiirlerinde fon müziği olarak Türk müziğinin saz eserlerini kullanmıştır. Aynı yıllarda Türk fasıl eserleri Musevî duâlarında kullanıldı. Najara’nın öğrencisi Aftalyon Museviler için ilâhi besteledi. Aynı işi yapan Yahudi Hârun, aynı zamanda Türk müziği için de besteler yaptı. Türk Müziği ile ilgilenen diğer Musevi Müzisyenler şunlardır: Tamburi Haham Musi: Ölümü:1770. Haham Nesim Silviya. Ölümü: 1920. İzmirli Santo Şiklar ve İstanbullu Moshe Cordova. Mısırlı Udî İbrahim (Avram), Tamburî İshak: 1745-1814, İzmirli Hanende İshak el-Gazi, (1899-1950), İshak Varon ise (1884-1962) yılları arasında yaşadı.

Türkler için müzik; doğumda kulağa okunan ezandan, ölümde verilen salâya kadar bütün bir ömrü doldurur. Şehirlerde, saray çevresinde ve konaklarda kâr, beste, semai, şarkı; câmilerde ezan, duâ, tekbir, temcit, münacat; tekkelerde naat, âyin, durak, ilâhi, nefes, niyaz; köylerde türkü, bozlak, uzun hava, zeybek, oyun havası, kırık hava, koşma, yiğitleme, güzelleme, taşlama; sınır boylarında serhat türküleri; kışlalarda Allah Allah nidâları, marşlar ve mehter müziği, beşiklerde ninniler, tabutlarda ağıtlarla hayatımız devam eder.

(Oğuz Çetinoğlu: Türklerin Muhteşem Târihi. s: 220-221. Bilgeoğuz Yayınları, İstanbul 2015)

Atatürk’ün Ankara’ya Gelişinin 104. Yıldönümü

Share

Dostlar,

Bu gün, 27 Aralık 2023, Gazi Mustafa Kemal Paşa‘nın Kurtuluş Savaşı’nı örgütlemek üzere Anadolu’ya geçtiği 19 Mayıs 1919’dan yaklaşık 7,5 ay sonra Ankara’ya gelişinin 104. yıldönümü.

Bilindiği gibi Osmanlı Devletinin kurtuluşuna İstanbul’da olanak bulamayan Mustafa Kemal Paşa, çözümü Anadolu’da halkı örgütlemede görmüş, 16 Mayıs 1919 günü Samsun’a hareket etmişti.. İşte bu 7,5 ayın kısa öyküsü aşağıda..
*****
1. Dünya Paylaşım Savaşı sonunda Osmanlı Devleti yenilmiş sayıldı (30 Ekim 1918, Mondros Ateşkesi ve 10 Ağustos 1920 Sevr Andlaşması). İtilaf Devletleri her yeri işgale giriştiler. Hain padişah Vahdettin’in Sadrazamı Tevfik Paşa’nın Paris’te bağıtladığı (imzaladığı) Sevr Antlaşmasına göre, Anadolu’nun da paylaşılması kararlaştırıldı. Urfa, Antep, Maraş, Adana, Antalya ve başkent İstanbul işgal edildi. Yunanlar İngiltere’nin güdümünde 15 Mayıs 1919’da İzmir’e girdi. Vatanı bu hazin işgalden ve parçalanmadan halkla el ele vererek kurtarmak için İstanbul’da çözüm üretilemeyeceğini görünce, Mustafa Kemal Paşa 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktı. Kongreler öncesinde kararlılık göstergesi ile

22 Haziran 1919’da kritik Amasya Genelgesini yayımladı:

  • Vatanın geleceği tehlikededir;
    bu durumdan kurtuluş milletin azim ve kararlılığı ile olacaktır.”

Daha sonra Erzurum’a geçen Atatürk, 23 Temmuz 1919’da Erzurum Kongresini,
4 Eylül 1919’da Sivas Kongresini topladı. Bu halk kongrelerinde Ulusal İstence (milli iradeye) dayalı hükümet kurulması temel hedef oldu. Tüm illere telgraflar çekilerek halkın kendi adına karar verecek temsilcileri seçmesi istendi. Bu temsilcilerin toplanacağı güvenli bir yer gerekliydi.

  • Ankaralılar Atatürk’ü ve Temsil Heyeti’ne (Heyet-i Temsiliye) seçilenleri Ankara’ya davet ettiler.

Gazi Mustafa Kemal Paşa Kurtuluş Savaşının en iyi Ankara’dan yönetileceği inancındaydı. Anadolu’nun ortasında ve cephelere eşit uzaklıktaydı. Tüm illerde haberleşme ve ulaşım olanağı yoktu. Bu gerekçelerle Gazi ve Temsil Heyeti üyeleri 27 Aralık 1919 günü Dikmen sırtlarından Ankara’ya girdi.

27 Aralık 1919 Cumartesi… Hava açık, ılık… Birkaç gün evvel sepeleyen kar tutmamış.
Halk, Çankaya bağlarının batısındaki Kırşehir yoluna açılan yokuş boyunca akın akın yollarda… Kulaklar minarelerde. O tarihsel anı, selalarla bütün Ankara’ya müezzinler duyuracaktı. Gazi Paşa’yı karşılamaya gelenler arasında bölük bölük seğmenler, göz alıcı, hepsi de çakı gibi… Kimi atlı, kimi yaya… Kiminin sağ omzunda baltaları asılı… Kiminin Martini tüfekleri çapraz… Şal kuşaklarında hançerler parlıyor, gözleri gibi… Usta davulcular gelmiş; Abdal Hasanlar, Deli Hasanlar, Kara Mahmutlar, Mohaç’tan, Çaldıran’dan ya da başka er meydanlarından… Sabırsız bir bekleyiş… Saat:15.10… Selalar duyuldu. Yokuş başına doğru yüklendi Ankara… Bir sevinçli telaş, bir büyük coşku… Uzaklarda bir motor gürültüsü vardı. Sonra korna sesleri… Evet geliyordu, yiğit – yengin (muzaffer) Mustafa Kemal Paşa.

Yedi ay önce Bandırma Vapuruyla Samsun’a çıkan Ordu Müfettişi (Orgeneral Mustafa Kemal Hazretleri) değildi bu gelen. Anadolu Bağımsızlık – Özgürlük Hareketini başlattığı için son Osmanlı padişahı hain Vahdettin’in “İdam Fermanı”nı boynunda taşıyan, istifa edip bütün rütbelerini sökmüş,

  • Sine-i Millette ferd-i mücahit” olarak Mustafa Kemal’di.

Yaralı ve anavatanı Anadolu’dan da sürülmek hatta yok edilmek istenen bir halk, Türk milleti, O’nun önderliğinde buradan şahlanacaktı. Samsun’da bir hurdalıktan alınan, her parçası bir başka yerden bulunmuş, üstü açık, köhne otomobil yaklaşınca coşku (heyecan) doruğa varmıştı. Gülümsüyordu Mustafa Kemal, henüz 38 yaşındaydı ama yüzünde nice savaş meydanının tandırında yoğrulmuş bir olgunluk vardı. Mavi gözleri çelik pırıltısıyla yanıyor, kalpağının iki kenarında, şakaklarında uçuşan başak rengi saçları, güzel yüzüne çelik bir anlam yüklüyordu. Yokuş başında Seğmenlerin önünde durdu, otomobilden indi. Onlara doğru ağır ağır yürüdü. Esas duruşa geçtiler. Tek can idiler. Bütün gözler O’nun gözlerinde düğümlüydü. Vakur ve sert bir sesle:

–          Merhaba efendiler! dedi.
–          Sağol Paşa Hazretleri…
–          Arkadaşlar! Buraya neden geldiniz?
–          Millet yolunda can vermeye geldik!
–          Fikrinizde sabit misiniz?
–          Andolsun!

Mustafa Kemal’in gözleri yaşardı.. (şu dakikalarda bizim de, yine…)

Zincir kabul etmeyen bu halk O’nun peşinde, gerekirse ölüme bile göz kırpmadan gidebilirdi. Ankara ve çevresinin tüm halkı Atatürk’ü ve Temsil Heyeti üyelerini coşkun sevgi ve sevinç gösterileri içinde davul-zurna ile karşıladı. Eskimiş bir otomobilden inen bir çift gök rengi gözün derinliklerinde vatan ufuklarından tutsaklık bulutlarının dağılışını görmüşler, yurdun kurtuluşuna inanmışlar ve O’nu sonsuza dek “Reis” tanımışlardı.

Yassı deri kalpağının altında zayıf bir yüz, kaç ay, kaç yıl ve yıllar boyu milleti için rahat yüzü görmemiş, çelikleşmiş, sarı bir çehre ve içe işleyen sıcak bir bakış… Boz palto altında sivil yol elbisesi, kumandanca yürüyüş…

Mustafa Kemal Paşa Ankara’ya böyle geldi, halay çekildi, Seğmenler gösteriler yaptı. Bu içten karşılama Gazi Paşa’yı çok duygulandırdı. Teşekkür etti. İçinde bulunduğumuz durumu, bundan nasıl kurtulacağımızı özetleyen bir konuşma yaptı.

Ata’nın Ankara’ya gelişi, Kurtuluş Savaşı için önemli bir dönemeçti. TBMM’nin açılması, Ordu kurulması vb. çalışmalar Ziraat Mektebinde başlatıldı. Ankara, Kurtuluş Savaşı’nın merkezi oldu. Sonsuza dek Başkentlik görevini üstlendi.

DÜNYADA İLK ANTİ-EMPERYALİST KURTULUŞ SAVAŞI,
GÖRKEMLİ BAŞARI ile SONUÇLANDIRILDI..

Her 27 Aralık’ta seğmenler at sırtında gösteriler yapar, Başkent Ankara bayraklarla süslenir,
Atatürk Koşusu yapılır. Okullarda törenler düzenlenir. Halk şenliklerle bu mutlu günü kutlar.

  • Önceki yıl ise, sözde “pandemi” gerekçesiyle, AKP = RTE, Atatürk Koşusunu yasakladı!! Bu yıl Koşu yapıldı. Bu gibi yasakçı ve ulusalcı olmayan politikaların, Andımızın okunmasını bile yasaklayan…. AKP = RTE iktidarının hak ettiği yanıtı, Ulusumuzun demokratik yöntemlerle, 31 Mart 2024 yerel seçimlerinde, hem de tekme – tokat vereceği inancındayız.

Kurtuluşun şanlı öncülerini 104 yıl sonra saygı, özlem ve bağlılıkla anıyoruz ve hep anacağız.

  • Göz bebeğimiz Türkiye Cumhuriyetimizi, AYDINLANMA DEVRİMLERİ ile taçlandıracağız!

Kutsal Emaneti sonsuz geleceğe onurla – şanla taşıyacağız…

Hoş gelişler ola Mustafa Kemal Paşa, hoş gelişler ola..

ATATÜRK’ÜN ANKARA’YA GELİŞİNİN 104. YILDÖNÜMÜ.. | Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, BSc, LLM

İstiklâl Marşı Şairimiz Mehmet Akif Ersoy’u Ölüm Yıldönümünde Rahmetle Anıyoruz!

İstiklal Marşı‘nın yazarı şair Mehmet Akif Ersoy, geleneksel edebiyatın olduğu kadar, Batı kültürünün değerleriyle etkileşimi kabul ediyordu, fakat Doğu’ya ya da Batı’ya öykülenmeye karşıydı. Mehmed Akif Ersoy’un şiir anlayışı Batılı, hatta o dönemde Batı’da bile örneklerine az rastlanacak ölçüde gerçekçiydi.

Kafiyenin geleneksel Osmanlı şiirinde bir bela olduğunu savunan, resim yapmanın yasak sayılmasının somut konumların betimlenmesini aksattığı ve bu nedenle şiirin olumsuz etkiler altında kaldığını savunuyordu.

Mehmed Akif Ersoy, Fuzuli’nin ‘Leyla ile Mecnun’ adlı eserinin plansız olduğu için yeterince başarılı olamadığını dile getiriyordu.

İSTİKLAL MARŞI’NIN KABULÜ

https://www.facebook.com/plugins/video.php?height=314&href=https%3A%2F%2Fwww.facebook.com%2FLodosumTuttuPoyrazimSoguk%2Fvideos%2F500725240479431%2F&show_text=false&width=560&t=0

MEHMET AKİF ERSOY’UN HAYATI

20 Aralık 1873 tarihinde İstanbul’un Fatih ilçesinin Karagümrük semtinde Sarıgüzel Mahallesi’nde dünyaya geldi. Mehmet Akif Ersoy aslen Arnavuttur.

Annesi Buhara’dan Anadolu’ya göç etmiş bir ailenin kızı olan ‘Emine Şerif’ Hanım; Arnavut kökenli babası ‘Mehmet Tahir’ Bey ise Kosova’nın İpek kenti doğumlu, Fatih Camii medresesi hocalarından İpekli Tahir Efendi’dir. ‘Nuriye’ adında kız kardeşi vardı.

Mehmet Akif Ersoy’un nüfusa kaydı, doğumundan sonra babasının imamlık yaptığı ve ilk çocukluk yıllarını geçirdiği Çanakkale’nin Bayramiç ilçesinde yapıldığı için nüfus kağıdında doğum yeri Bayramiç olarak görünür.

MEHMET AKİF ERSOY’UN EĞİTİM YILLARI

İlköğrenimine Fatih’te Emir Buhari Mahalle Mektebi’nde o zamanların adeti gereği 4 yıl, 4 ay, 4 günlük iken başladı. 3 yıl sonra iptidai (ilkokul) bölümüne geçti ve babasından Arapça öğrenmeye başladı. Orta öğrenimine 1892 yılında Fatih Merkez Rüştiyesi’nde başladı. Bir yandan da Fatih Camii’nde Farsça derslerini takip etti. Dil derslerine büyük ilgi duyan Mehmet Akif Ersoy, rüştiyedeki eğitimi boyunca Türkçe, Arapça, Farsça ve Fransızcada hep birinci oldu. Bu okulda onu en çok etkileyen kişi, dönemin ‘hürriyetperver’ aydınlarından birisi olan Türkçe Öğretmeni Hersekli Hoca Kadri Efendi oldu.

Rüştiyeyi bitirdikten sonra annesi medrese öğrenimi görmesini istiyordu ancak babasının desteği sonucu 1885’te dönemin gözde okullarından Mülkiye İdadisine kaydoldu. 1888’de okulun yüksek kısmına devam etmekte iken babasını kaybetmesi ve ertesi yıl büyük Fatih yangınında evlerinin yanması aileyi yoksulluğa düşürdü. Babasının öğrencisi Mustafa Sıtkı aynı arsa üzerine küçük bir ev yaptı, aile bu eve yerleşti. Artık bir an önce meslek sahibi olmak ve yatılı okulda okumak isteyen Mehmet Akif Ersoy, Mülkiye İdadisi’ni bıraktı. O yıllarda yeni açılan ve ilk sivil veteriner yüksekokulu olan Ziraat ve Baytar Mektebine (Tarım ve Veterinerlik Okulu) kaydoldu.

GÜREŞ, YÜZÜCÜLÜK, ATLETİZM İLE İLGİLENDİ

Dört yıllık bir okul olan Baytar Mektebi’nde bakteriyoloji öğretmeni Rıfat Hüsamettin Paşa pozitif bilim sevgisi kazanmasında etkili oldu. Okul yıllarında spora büyük ilgi gösterdi; mahalle arkadaşı Kıyıcı Osman Pehlivan’dan güreş öğrendi. Başta güreş ve yüzücülük olmak üzere uzun yürüyüş, koşma ve gülle atma yarışlarına katıldı, şiire olan ilgisi okulun son iki yılında yoğunlaştı. Mektebin baytarlık bölümünü 1893 yılında birincilikle bitirdi.

Mezuniyetinden sonra, Fransızcasını geliştirdi. 6 ay içinde Kur’an’ı ezberleyerek hafız oldu. Hazine-i Fünun dergisinde 1893 ve 1894’te birer gazeli, 1895’te ise Mektep mecmuasında ‘Kur’an’a Hitap’ adlı şiiri yayımlandı, memuriyet hayatına başladı.

MEHMET AKİF ERSOY’UN MEMURLUK YILLARI

Okulu bitirdikten hemen sonra Ziraat Bakanlığı’nda (Orman ve Vaadin ve Ziraat Nezareti) memur olan Mehmet Akif Ersoy, memuriyet hayatını 1893-1913 yılları arasında sürdürdü. Bakanlıktaki ilk görevi veteriner müfettiş yardımcılığı idi. Görev merkezi İstanbul’du fakat memuriyetinin ilk dört yılında teftiş için Rumeli, Anadolu, Arnavutluk ve Arabistan’da bulundu. Bu sayede halkla yakın temas halinde olma imkanı buldu. Bir seyahati sırasında babasının doğum yeri olan İpek Kasabası’na gidip amcalarıyla tanıştı. 1898 yılında Tophane-i Âmire Veznedarı Mehmet Emin Beyin kızı İsmet Hanım ile evlendi. Bu evlilikten Cemile, Feride, Suadi, Emin, Tahir adlı çocukları dünyaya geldi.

Mehmet Akif Ersoy, edebiyata olan ilgisini şiir yazarak ve edebiyat öğretmenliği yaparak sürdürdü. Resimli Gazete’de, Servet-i Fünûn dergisinde şiirleri ve yazıları yayımlandı. İstanbul’da bulunduğu sırada bakanlıktaki görevinin yanı sıra önce Halkalı Ziraat ve Baytar Mektebinde (1906) kompozisyon (kitabet-i resmiye), sonra Çiftçilik Makinist Mektebinde (1907) Türkçe dersleri vermek üzere öğretmen olarak atandı.

2. ABDÜLHAMİD REJİMİNE MUHALİF OLDU

Mehmet Akif Ersoy, 2. Meşrutiyet ilan edildiğinde Umur-ı Baytar-iye Dairesi Müdür Muavini’ydi. Osmanlı Padişahı 2. Abdülhamid’in istibdat rejiminin şiddetli bir muhalifiydi, hatta 2. Abdülhamid’in yüzünü gördüğünde bile midesinin bulandığını hatıralarında anlatır. Bunun etkisiyle, Meşrutiyet’in ilanından 10 gün sonra arkadaşı rasathane müdürü Fatin Hoca’nın yönlendirmesiyle, 11 arkadaşıyla birlikte İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne üye oldu. Fakat Mehmet Akif Ersoy, üyeliğe girerken edilen yeminde yer alan “Cemiyetin bütün emirlerine, bilâkayd ü şart (kayıtsız şartsız) itaat edeceğim” cümlesinde geçen ‘kayıtsız şartsız’ ifadesine karşı çıktı, ‘sadece iyi ve doğru olanlarına’ şeklinde yemini değiştirtti. Cemiyetin Şehzadebaşı İlmiye Mahfelinde Arap edebiyatı dersleri veren Mehmet Akif Ersoy, Kasım 1907’de, Umur-i Baytariye Müdür Muavinliği görevini sürdürürken Darülfünun’da edebiyat-i Osmaniye dersleri vermeye başladı.

2. Meşrutiyet’in Mehmet Akif Ersoy’un hayatında en büyük etkisi, meşrutiyetle birlikte yayın dünyasına adım atması oldu. Daha önce bazı şiirleri ve yazıları birkaç gazetede yayımladıysa da eser yayımlamaya uzun süre ara verdi. Meşrutiyetin ilanından sonra, arkadaşı Eşref Edip ve Ebül’ula Mardin’in çıkardığı ve ilk sayısı 27 Ağustos 1908’de yayımlanan Sırat-ı Müstakim dergisinin başyazarı oldu. İlk sayıda Fatih Camii şiiri yayımlandı. Ebül’ula Mardin ayrıldıktan sonra dergi, 8 Mart 1912’den itibaren Sebilü’r-Reşad adıyla çıkmaya devam etti. Mehmet Akif Ersoy’un hemen hemen bütün şiir ve yazıları bu iki dergide yayımlandı. Gerek dergilerdeki yazılarında, gerekse İstanbul camilerinde verdiği vaazlarda Mısırlı bilgin Muhammed Abduh’un etkisiyle benimsediği İslam Birliği görüşünü yaymaya çalıştı.

1910 yılında gerçekleşen Arnavutluk İsyanı onu çok üzdü ve arkasından gelecek kötü olayları sezdi. Balkanlar’da artan düşmanlık duygularını ve doğabilecek isyanları önlemek için bir şeyler yapma arzusu duydu ancak Balkan Savaşı ile hüsrana uğradı. 1914’ün başında iki aylık bir seyahate çıkarak Mısır ve Medine’de bulundu. Mısır seyahati hatıralarını ‘El Uksur’da’ adlı şiirinde anlattı.

1913’te kurulan Müdafaa-i Milliye Cemiyeti’nin halkı edebiyat yoluyla aydınlatma amacı güden neşriyat şubesinde Recaizade Ekrem, Abdülhak Hamid, Süleyman Nazif, Cenap Şahabettin ile beraber çalıştı. 2 Şubat 1913 günü Bayezid Camii kürsüsünde, 7 Şubat 1913 günü Fatih Camii kürsüsünde konuşarak halkı vatanı savunmaya çağırdı.

TEŞKİLAT-I MAHSUSA’YA GİRDİ

Balkan Savaşı’ndan sonra, ilk olarak Umur-i Baytariye görevinden (1913), sonra yayınlarının hükûmetle uygun düşmemesi nedeniyle aldığı ikaz üzerine Darülfünun müderrisliği görevinden ayrıldı (1914). Yalnızca Halkalı Ziraat ve Baytar Mektebi’ndeki görevine devam etti.

Harbiye Nezareti’ne bağlı Teşkilat-ı Mahsusa’dan gelen teklif üzerine İslam birliği kurma gayesi güden Almanya’ya (Berlin’e) Tunuslu Şeyh Salih Şerif ile birlikte gitti (1914). İngilizlerle birlikte Osmanlı’ya karşı savaşırken Almanlara esir düşmüş Müslümanların kamplarında incelemelerde bulundu ve farkında olmadan Osmanlı’ya karşı savaşan bu Müslüman esirleri aydınlatmaya çalıştı. Fransız ordusundaki Müslümanlara yönelik yazdığı Arapça beyannameler cephelere uçaklardan atıldı. Almanya’da iken yazdığı Berlin Hatıraları adlı şiirini dönünce Sebilürreşad’da yayımladı.

İstanbul’a döndükten sonra 1916 başlarında Teşkilat-ı Mahsusa tarafından Arabistan’a gönderildi. Görevi, bu topraklardaki Arapları Osmanlı’ya karşı kışkırtan İngiliz propagandası ile mücadele etmek için “karşı propaganda” yapmaktı. Mehmet Âkif, Berlin’deyken heyecanla Çanakkale Savaşı ile ilgili haberleri takip etmişti. On dört ay süren savaşın zaferle sonuçlandığı haberini Arabistan’da iken aldı. Bu haber karşısında büyük coşku duydu ve Çanakkale Destanı’nı kaleme aldı. Arabistan dönüşünde iki ay Lübnan’da kalan Mehmet Âkif, “Necid Çölleri’nden Medine’ye” şiirinde bu seyahatini anlattı.

MİLLİ MÜCADELE’Yİ DESTEKLEDİ

Lübnan’da yaşayan Mekke Emiri Şerif Ali Haydar Paşa’nın daveti ile 1918’de bu ülkeye giden Mehmet Akif Ersoy, Lübnan’da iken Şeyhülislamlığa bağlı Dârü’l-Hikmeti’l-İslâmiye Cemiyeti başkâtipliğine atandı. Ahmet Cevdet, Mustafa Sabri, Said Nursi gibi isimlerin kurduğu ve Osmanlı Devleti ile diğer İslam ülkelerinde çıkacak dini meseleleri halletmek, İslam aleyhindeki gelişmelere yanıt vermek amacıyla kurulan bu örgütte çalışırken bir yandan da Said Halim Paşa’nın ‘İslamlaşmak’ adlı eserini Fransızcadan Türkçeye çevirdi.

Bu dönemde Anadolu toprakları işgale uğradı, Türk halkı Kurtuluş Savaşı’nı başlatarak direnişe geçti. Bu harekete katılmak isteyen Mehmet Akif Ersoy, Balıkesir’e giderek 6 Şubat 1920 günü Zağnos Paşa Camii’nde çok heyecanlı bir hutbe verdi. Halkın beklenmedik ilgisi karşısında daha birçok yerde hutbe verdi, konuşmalar yaptı ve İstanbul’a döndü. Bu arada Sebilürreşad idarehanesi, Milli Mücadele’ye katılmak için Anadolu’ya geçenlerle İstanbul’daki yakınlarının gizli haberleşme merkezi haline geldi. Mehmet Akif Ersoy, Kurtuluş Savaşı’nı desteklemesi nedeniyle 1920’de Dârü’l-Hikmeti’l-İslâmiye Cemiyeti’ndeki görevlerinden azledildi.

Mehmet Akif Ersoy’un Kurtuluş Savaşı yıllarında Ankara’da ikamet ettiği ve İstiklâl Marşı başta olmak üzere çok sayıda şiirini yazdığı Taceddin Dergahı

KURTULUŞ SAVAŞI’NA KATILDI

İstanbul’da rahat hareket etme olanağı kalmayan Mehmet Akif Ersoy, görevinden azledilmeden az önce oğlu Emin’i yanına alarak Anadolu’ya geçti. Sebilü’r-Reşad’ı Ankara’da çıkarması için Mustafa Kemal Paşa’dan davet geldi. TBMM’nin açılışının ertesi günü olan 24 Nisan 1920 günü Ankara’ya vardı. Milli Mücadele’ye şair, hatip, seyyah, gazeteci, siyasetçi olarak katıldı. Ankara’ya varışından bir süre sonra ailesini de yanına aldırdı.

Ankara’ya geldiği günlerde, Mustafa Kemal Paşa Konya vali vekiline telgraf göndererek Mehmet Akif Ersoy’un Burdur milletvekili seçilmesini sağlamasını istedi. Haziran ayında Burdur’dan, temmuz ayında ise Biga’dan mebus seçildiği haberi meclise ulaştı. Mehmet Akif Ersoy, Burdur mebusluğunu tercih etti. Böylece 1920-1923 yılları arasında vekil olarak Birinci Meclis’te yer aldı. Meclis kayıtlarında adı “Burdur Milletvekili ve İslam Şairi” olarak geçti.

Ankara’ya varır varmaz ona verilen ilk görev, Konya Ayaklanması’nı önlemek için halka öğütler vermek üzere Konya’ya gitmekti, büyük gayretine rağmen Konya’da kesin bir sonuca ulaşamadı ve Kastamonu’ya geçti. Halkı, Kurtuluş Savaşı’na destek vermeye teşvik etmek için Kasım 1920’de Kastamonu’daki Nasrullah Camii’nde verdiği ateşli vaaz, Diyarbakır’da basıldı ve tüm vilayetlere ve cephelere dağıtıldı.

Mehmet Akif Ersoy, Anadolu’ya geçerken Eşref Edip’e de arkasından gelmesini söyledi. Eşref Edip, Sebilü’r-Reşad dergisinin klişesini de alıp İstanbul’dan ayrıldı. Son olarak 6 Mayıs 1921 günü derginin 463. sayısını yayımladı. Mehmet Akif Ersoy derginin 464-466. sayılarını Eşref Edip ile beraber Kastamonu’da yayımladı, 464. sayı o kadar ilgi gördü ki birkaç kere basılıp Anadolu’ya ve askere dağıtıldı. 467. sayıdan itibaren yayıma Ankara’da devam ettiler. Derginin etkisi o kadar büyüktü ki, yaydığı yoğun duyguların hakimiyetindeki Türk halkları etkilenmesinden korkan Rusya, gazetenin ülkeye girişini yasakladı.

1921’de Ankara’da Taceddin Dergahı’na yerleşen Mehmet Mehmet Akif Ersoy, Burdur milletvekili olarak meclisteki görevine devam etti. O dönemde Yunanların Ankara’ya ilerleyişi karşısında meclisi Kayseri’ye taşımak için hazırlık vardı. Bunun bir dağılmaya yol açacağını düşünen Mehmet Akif Ersoy, Ankara’da kalınmasını, Sakarya’da yeni bir savunma hattı kurulmasını önerdi. Teklifi tartışılıp kabul edildi. Taceddin Dergahı’nda kaldığı ev Mehmet Akif Ersoy Müzesi olarak hizmet veriyor.

Mehmet Akif Ersoy, milli marş olarak kabul edilen İstiklal şiirini Birinci Meclis’te okuyor / 12 Mart 1921

İSTİKAL MARŞI’NI YAZDI

Aynı dönemde Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Bey’in ricası üzerine arkadaşı Hasan Basri Bey kendisini ulusal marş yarışmasına katılmaya ikna etti. Konulan 500 liralık ödül nedeniyle başlangıçta katılmayı reddettiği bu yarışmaya, o güne kadar gönderilen şiirlerin hiçbiri yeterli bulunmamıştı ve en güzel şiiri Mehmet Akif Ersoy’un yazacağı kanısı mecliste hakimdi.

Yarışmaya katılmayı kabul etmesi üzerine kimi şairler şiirlerini yarışmadan çektiler. Şairin orduya ithaf ettiği İstiklal Marşı, 17 Şubat günü Sırat-ı Müstakim ve Hâkimiyet-i Milliye’de yayımlandı. Hamdullah Suphi Bey tarafından mecliste okunup ayakta dinlendikten sonra 12 Mart 1921 Cumartesi günü saat 17.45’te ulusal marş olarak kabul edildi. Mehmet Akif Ersoy, ödül olarak verilen 500 lirayı Hilal-i Ahmer bünyesinde, kadın ve çocuklara iş öğreten ve cepheye elbise diken Dar’ül Mesai vakfına bağışladı.

MEHMET AKİF ERSOY’UN MISIR YILLARI

İstiklal Madalyası ile ödüllendirilen Mehmet Akif Ersoy, 1922 yılında sağlık gerekçesi ile milletvekilliğinden istifa etti. Mart 1923’te ortadan kaybolan yakın arkadaşı Trabzon Milletvekili Ali Şükrü’nün, Mustafa Kemal’in Muhafız Alayı Kumandanı Topal Osman tarafından öldürüldüğünün anlaşılması üzerine kendine yeni bir yurt bulması gerektiğini hissetti. Bir süredir kendisini Mısır’a davet eden Mısır Hıdivi Abbas Halim Paşa’nın davetine uydu ve böylece kışlarını Mısır’da geçirmeye başladı. Onun ülkeden ayrılışını, 1924’te hilafetin kaldırılması veya 1925 yılında çıkarılan Şapka Kanunu ile açıklayanlar oldu.

Mehmet Akif Ersoy, gitmeden önce Kur’an’ın mealini hazırlamak için Diyanet İşleri Başkanlığı ile anlaşma imzaladı. Kur’an çevirisini yapabilecek tek adam olarak görüldüğünden Kur’an’ı Türkçeye tercüme işine girişmesi için 1908’den itibaren yoğun bir ısrar vardı. Tercüme işine kesinlikle yanaşmayacağı anlaşılınca bir Kur’an meali yazmak hususunda güçlükle razı edildi.

En ünlü eseri Safahat, 1924 yılında Türkiye’de basıldı. Birkaç sene yazları İstanbul’da, kışları Mısır’da geçiren Mehmet Akif Ersoy, 1926 kışından sonra Mısır’dan dönmedi. Kahire yakınlarındaki Hilvan’a yerleşti. Burada adeta inzivaya çekilerek Kur’an meali üzerinde çalışmayı sürdürdü ancak ülkede ulusal din projesinin (Türkçe ezan-ibadet) hayata geçirilme projesini öğrenince kendi çalışmasının bu projede kullanılmasından çekinerek 1932’de mukaveleyi feshetti. Diyanet İşleri Başkanlığı hem tercüme hem yorumlama işini Elmalılı Hamdi Efendi’ye verdi. Mehmet Akif Ersoy, kendi yazdıklarını dostu Yozgatlı İhsan Efendi’ye (Ekmeleddin İhsanoğlu’nun babası) teslim etti ve ölür de gelmezse yakmasını nasihat etti.

Mehmet Akif Ersoy, Mısır yıllarında Kur’an çevirisinin yanı sıra Türkçe dersleri vermekle meşgul oldu. Kahire’deki ‘Câmiat-ül Mısriyye’ adlı üniversitede Türk Dili ve Edebiyatı dersleri verdi (1925-1936).

MEHMET AKİF ERSOY’UN TÜRKİYE’YE DÖNÜŞÜ VE VEFATI

Siroz hastalığına yakalanan Mehmet Akif Ersoy, hava değişikliği iyi gelir düşüncesiyle önce Lübnan’a, sonra Antakya’ya gitti fakat Mısır’a hasta olarak döndü. 17 Haziran 1936’da tedavi için İstanbul’a döndü. 27 Aralık 1936 tarihinde İstanbul’da, Beyoğlu’ndaki Mısır Apartmanı’nda 63 yaşında hayatını kaybetti. Cenazesi Edirnekapı Mezarlığı’na defnedildi. Mezarı iki yıl sonra, üniversiteli gençler tarafından yaptırıldı; 1960’ta yol inşaatı nedeniyle kabri Edirnekapı Şehitliği’ne nakledildi. Mezarı, Süleyman Nazif ve arkadaşı Ahmet Naim Bey’in mezarları arasında yer aldı.

Mehmet Akif Ersoy’a 1 Haziran 1936 tarihi itibarı ile 478 lira 20 kuruş emekli maaşı bağlandı. Bu maaş 1936 yılı Ekim ayından itibaren ödenmeye başlandı, toplu olarak 2 bin 976 lira aldı. Emekli cüzdanının son sayfasında ise ‘600 lira borç’ ibaresi yazılıdır. Bu borç düştükten sonra ise kalan kısım ailesine verildi ve Mehmet Akif Ersoy bundan iki ay sonra yaşamını yitirdi.

MEHMET AKİF ERSOY’UN EDEBİ HAYATI

Mehmet Akif Ersoy, şiir yazmaya Baytar Mektebinde öğrenci olduğu yıllarda başladı. Yayımlanan ilk şiiri ‘Kur’an’a Hitap’ başlığını taşır. 1908’den itibaren aruz ölçüsü kullanarak manzum hikayeler yazdı. Hikayelerinde halkın dert ve sıkıntılarını anlattı. Balkan Savaşı yıllarından itibaren destansı şiirler yazmaya başladı. İlk büyük destanı, ‘Çanakkale Şehitlerine’ başlıklı şiiridir. İkinci büyük destanı ise Bursa’nın işgali üzerine yazdığı ‘Bülbül’ adlı şiiridir. Üçüncü olarak da ‘İstiklal Marşı’nı yazarak İstiklal Savaşı’nı anlattı.

‘Sanat, sanat içindir’ görüşüne karşı çıkan Mehmet Akif Ersoy, dini yönü ağırlıkta bir edebiyat tarzı benimsedi. Edebiyat dili olarak Milli Edebiyat akımına karşı çıktı ve edebiyatta Batılılaşma konusunda Tevfik Fikret ile çatıştı.

Mehmet Akif Ersoy’un cenazesi / 28 Aralık 1936 Mehmet Akif Ersoy kimdir? Ne zaman öldü, kaç yaşındaydı? 2. Abdülhamid’e muhalifti (cumhuriyet.com.tr)

Hikmet, Ne Büyük Nimet

     Herhangi bir hareket, fiil ve eyleme geçmeden önce, onun hakkında getirisi götürüsüyle her çeşit düşünce, plân ve programın göz önüne alınması, en ince teferruat ve ayrıntılarına kadar düşünülüp taşınılması; Hikmet’in kapısını çalmaktır.

     Bu bakımdan atılacak her türlü adımın; elde edilen her çeşit bilginin; fayda, yarar ve sağlamlığı hakkında verilecek karar; o şeyin Hikmet’i icabı yapılan araştırmanın bir sonucudur. Bu ise, körü körüne bir adım atılmadığının; ince elenip sık dokunduğunun göstergesidir.

     Bundan dolayıdır ki, hem ilim hem amel, yani bilinenin hayata dikkatli bir şekilde geçirilmesi Hikmet’in ta kendisidir. Demek ki, Hikmet; fikir, görüş ve doğruyu bulup tespitte tam isabettir. Velhasıl Hikmet; bilgi ve hareketin birlikte ve kesin bir kararla harekete geçirilmesidir.

     Böylece Hikmet, bir şeyin özünü kavramak ve onu iyice içselleştirmektir. Yani ilim ve iradenin el ele vermesi; madde ve mânânın kucaklaşması, bir bakıma sebep sonuç ilişkilerinin gösterimi ile gaye ve amaçları en iyi biçimde, tabiî rotasında seyrettirmesini sağlamaktır.

     Hikmet; aynı zamanda bilmek ve anlamak olup; kesin bilgiye varmanın en güzel, en ulvî / en yüksek bir araç ve vesilesidir. Anlamak deyip de geçmeyelim. Anlamak yani idrâk edip derk etmek; işin akılla ilişkisinin farkına varmaktır.

     Hikmet, sadece kendini değil başkalarını da hesaba katmaktır. Hattâ varlıkları kendi aslî konumları doğrultusunda kullanmasını bilmek ve gereğini, ona göre yapmaktır. Kısaca demek lâzımsa, her şeyi yerli yerine oturtmaktır. Bu açıdan bakıldığında Hikmet’e adâletle iş görmek de diyebiliriz.

     Hikmet’i bir bütün olarak görmek ve ele almak istiyorsak; kâinata / evrene şöyle bir göz atalım yeter. Çünkü  kâinat; baştan başa Hikmet’in sergilendiği sınırsız bir alandır.

     Herşey -tabiri caizse- düşüne taşına, binbir maksat ve gaye güdülerek yerine konmuştur. Bundan ötürüdür ki, kâinatta en küçük bir tesadüfe rastlamak, asla mümkün değildir.

     Evet kâinat; Hikmet’in taşa toprağa bürünmüş; karşımızdaki müşahhas / somut, maddî bir hâli.

     Kur’an ise, Hikmet’in binbir maddeye bürünmüş olarak karşımızda yer alan kâinatın; kelime ve harflere bürünmüş kelâmî, lâfzî ve mânevî bir kitabıdır.

     Evet,

     Kâinat; maddî / somut bir Hikmet yumağı,

     Kur’an; mânevî / soyut bir Hikmet topağı,

     Her ikisi aynı gerçeğin ikizi.

     Aynı bütünün sönmez birer yıldızı.

     Toparlarsak Hikmet’i;

     Bir şeyin;

     Efrâdını / fertlerini câmi / toplayan

     Ağyârını / içinde yer almaması gerekenleri mâni / engelleyen

     Bir şekilde anlamaktır.

     Hikmet ne büyük bir nimet;

     Aldırır, doğru bir vaziyet.

     Aksi takdirde, insan için;

     Ne büyük bir eziyet!

     Hikmet, dünden alarak ibreti,

     Sunar insana, güzel bir öğreti.