8.8 C
Kocaeli
Pazartesi, Mayıs 4, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 194

Ötüken Neşriyat’tan 4 Kitap: İki Hikâye, Bir Şiir, Bir Roman

Edebiyat, insanın duygu ve düşüncelerini yazılı veya sözlü olarak güzel bir biçimde anlatılması sanatıdır. Bu sanatın iki ana dalından biri olan ‘nesir’ dalının; roman, hikâye, masal destan grubuna, son yıllarda hikâyenin üvey kardeşi olarak ‘anlatı’ adı ile yeni bir dal eklendi.

Anlatı isimlendirmesi, hikâye kelimesinin yerine de kullanılıyor. Ancak anlatı metinlerinin hikâyeden farklı olduğu görülüyor. Hikâyelerde yaşanmış veya yaşanması mümkün olan olay veya olaylar zinciri vardır. Anlatı olarak sunulan kitap ve metinlerde ise olay veya olaylar zincirine rastlanmıyor. Veya başı ve sonu olmayan olay / olaylar naklediliyor.

Şu hususu belirtmek gerek: hikâye yazmak, anlatı yazmaktan daha kolaydır. Okuyucu, hikâyede olayın / olayların nasıl biteceğinin merakı ile elindeki metni okur. Anlatıda ise, okuyucuyu sayfalara çekip almak ve orada tutmak mahâret ister. O mahâret sergilenebiliyor ki, anlatı kitaplarına kitapçı raflarında, yayınevi listelerinde sıkça rastlanıyor.

Bâzen hikâye ve anlatının aynı kitapta yer aldığı da görülebiliyor. Anlatı insan yaratıcılığının ve toplumu etkileme sanatının bir yüzüdür.

1-DENİZ AĞAÇLARI – KEMİK YÜZLERİ

Feyza Ay’ın yazdığı kitap, 12 X 19,5 santim ölçülerinde, 136 sayfadır.

‘Yerçekimsiz Kronotop’ başlıklı yazının ilk paragrafı:

Her şeyi ezberlemenin omzuna yüklediği uyuşuklukla etrafına bakındı. Gece üç-dört civarında buraya gelmişti. Ayaklarının arasından hatta ayaklarını içine alarak ağır ağır geçen çiy bulutlarını hissediyordu. Aşağı sarkıttığı bacaklarına baktı, ormanın derinlerinden gelen ötüşe eş ritimde sallanıyorlardı. Ağaçkakan gibi değil sapan lastiği gibi gerdikçe bırakılan tekrarlar yaptı. Zaten ayakları bir kuşun hızına yetişemezdi. Kaşlarını çattı. Alt dudağının sağ kenarını dişledi. Ayaklarına şüpheyle baktı. Deneyecekti. Nefesini tutup tüm gücüyle hareket ettirdi, sağ sol sağ sol sağ sol sağ. Olanca kası, artık kaç gram varsa, kasıldı. Öne doğru iyice eğildi, dişleri arasındaki eti unuttu, bırakmazsa koparıverecek, yarım dudakla yaşayacaktı. Sura üflenen nefesi, olduğu gibi ciğerlerine doldurmadan önce, çok çok kısa bir zaman önce, bir damla kanın deriden daha fışkırmadan kızarması kadar önce, yelkovan tamı bulurken tedirgin beklemek kadar, tren kapısına sıkışmadan içeri atlamak kadar önce, toprakla burun buruna geleceğini hissetti. Burnu sızladı, vücudunda âcil durum sirenleri çaldı. İlk nereye kaçacağını nereye sığınacağını düşünmedi. Durdu. Durmasaydı tepe taklak olacak, birkaç daldan düşüp çalıların arasından geçtikten sonra kendini yerde bulacaktı. En iyi ihtimalle kırıksız, ufak tefek sıyrıkla kurtulacaktı. Derisi yüzülür, derisinin farklı bir rengini keşfederdi. Onun için alışılmadık bir durum sayılmazdı. Geçen haftaki yaraları daha kabuk bağlamamıştı. (s: 23)

Okuyucu, geniş muhayyileli yazarın anlatıyı çeşnilendirmesinin memnuniyeti ile metni bitirdiğinde okuduklarından aklında ne kaldığını düşünmek ihtiyacı hissetmeyecektir. Hoşça vakit geçirmiştir ve bu, ona yetmektedir.

FEYZA AY: 1995 yılında Sinop’ta doğdu. Eğitim fakültesinden mezun olduktan sonra On dokuz Mayıs Üniversitesi’nde Dilbilim ve Türkçe eğitimi alanında yüksek lisans yaptı. Türkçe öğretmeni olarak görev yapıyor. Yazdığı öykü ve denemeleri Söğüt, Post Öykü, Hece Öykü, Geçerken, Dâima Edebiyat ve Edebice dergilerinde yayımlandı. Hâlen Söğüt Dergisi yayın kurulunda editoryal faaliyetlerine devam ediyor. Anlatı sanatının bir diğer dalında, çizimleriyle farklı ifâde yöntemleri ortaya koymaya

çalışıyor. Çizerliğini yaptığı çocuk kitaplarıyla birlikte kapak tasarımı ve dijital eserleriyle de grafik alanında çalışmalarına devam ediyor.

2- GÜMRAH

İbrâhim Daş’ın Gümrah isimli şiir kitabı 12 X 19,5 santim ölçülerinde ve 92 sayfadır.

Eserde yer alan 35 adet şiirin başlıkları/isimleri:

Öflez, Susku, Kerem Yüzü, Nahnü Kasemna, Tek Hece Avlağı, Hoşundu, Derkenar, Songül, Kuz Kovan, Başıbozuk Büyümek, Sırça Kubbe: Umut, Sapa Zamîr, Sınık Yara’ya Örgü, Külbahar, Kesiğine Küs, Pamuk İpliği Oyulga, Talikayı Terk: Yularsız Yomut, Ziyan Ziyâ, Sem’ender Belâ, Aykırı Ağıt, Çerçevemde Bir Melâl: İtiraz, Teşnekâr, Damnatio Memoriae, Gümrâh, İpotek Poetik, Konsiyans, Çönge Çıdam, Çintemani, Ateş Bacayı Sarkaç, Kâm Alamayan Kam’ın Boz Bulanığını Kamanço Ettiğidir, Miğferimde Düş Deliği, Mihverimde Kam Sesleri, Bozanak Topaç, Mukavemet

1918-2008 yılları arasında yaşayan yenilikçi şâirlerden İlhan Berk, şiirlerini (?!) ‘Mısırkalyoniğne’ isimli bir kitapta toplamıştı. Kitabın isminin bile başlı başına bir şiir olduğunu belirtiyordu. İbrâhim Daş’ın kitabının adı değilse bile kitapta yer alan şiirlerinin yarıdan fazlasının ismi İlhan Berk’in iddiasını hatırlatıyor.

Sevenleri, beğenenleri vardır mutlaka. Miktarı bilinmeyen meraklıları da…

Kitapta yer alan ilk şiirin adı/başlığı: Oflez…

7 adet lügat/sözlük kitabında ‘oflaz’ kelimesinin mânâsı; ‘güzel, hoş ve iyi’ olarak açıklanıyorsa da hiçbiri ve Google, ‘Oflez’ kelimesinin mânâsını bilmiyor. Belki böyle bir kelimenin bulunduğundan haberdar bile değiller…

Şiirin tamamını vermekte bir engel olmasa gerek:

Tütünden sararan alınyazında, yiten günün gecenin izi kalır. Işığı kararan yol ayazında, yere bir kez çökenin dizi kalır. Suya düşen umudun yorgun argın, o gün bugündür yağmurlara dargın. Buzdan yansa tenin, çözülse sargın, türkü tutar, ruhunda sızı kalır. Bilinmez üç vaktin ardı neresi Dönmez aklını başına deresi İkisi olmayanın bir keresi dağlanırken elinde cızı kalır

……

-Yere bir kez çökenin dizi kalır.

İBRÂHİM DAŞ: 14 Eylül 1998’de İstanbul’un Kâğıthane ilçesinde doğdu. Sivaslı bir ailenin tek çocuğu, şu an yüksek lisans öğrencisi. Kısık Sesler, Söğüt, Ayarsız, Gündöndü dergilerinde şiirleri, Kitap Şuuru bünyesinde mütevazı kitap tahlilleri ve Millî Mecmûa, Çelebi dergilerinde mütevazı makaleleri yayımlandı. Gümrah, İbrahim Daş’ın ilk şiir kitabıdır.

3-YARALI BÂDEM AĞACI

Ayşe Ünüvar’ın 12 X 19,5 santim ölçülerindeki 141 sayfalık eserinde 21 hikâye var. Hepsi hikâye tadında… Klâsik hikâyelerde olduğu gibi, karşılıklı konuşmalar var:

Karayağız bir oğlan çocuğu öğleye doğru gelip çardağa oturdu. Bir sıkıldı iki döküldü. Dallarıma dallarıma sıçramaya, sulu çağlaları koparıp şapur şupur yemeye başladı. Ses etmedim. Birazdan bağrığı yiyecekti biliyorum. Derken başgardiyanın düdüğü ötmez mi? Çocuk dalmış, çil yüzü dallarımdan görünmez olmuş ha bire yiyor da yiyor. Sonra kalın, kıllı bir kol uzanıp kulağından tuttu kara yağız oğlanı:

‘İn aşağı edepsiz, kapısız köyden mi geldin? Kimsin sen? Bir izin almak, sormak, ‘yiyebilir miyim?’ demek yok mu?’

Çocuk aşağı düşercesine atladı ve ilk işi sulu sulu sırıtmak oldu. Başgardiyan kulağından tutarak bağırdı:

‘Kim aldı bu veledi bahçeye?’

Ses çıkmayınca düdüğünü öttürdü. Koşup gelen bıyığı yeni terlemiş, daha dün işe girmiş gardiyanın etekleri tutuştu:

‘Başefendi buyurun,’ derken sesi titriyordu.

‘Kim bu çocuk? Ne işi var mahpushane bahçesinde? Hanginiz aldı bunu içeri?’

‘Ben görmedim başefendi.’

Diğeri de yetişip ‘ben de almadım,’ derken yanı başımıza koşup gelen bir kadın göründü:

‘Çocuk benimdir başefendi, şey etmeyesin memur beylere,’ dedi.

Dudağı yarıya kadar uçuk bağlamış bu kadın varıp tuttu çocuğun elinden:

‘İçeri görüşe geldim. Babası damda buncağızın. İki yıl oldu adam vurduydu da. Almadılar bunu görüşe, ‘şuracıkta oturuver / dediydim.’

‘Tamam be kadın tamam, al çocuğunu da sâhip çık, babası gibi düşmesin mahpus damlarına!’

Çok sonraydı, duyduğumla içime gömdüğüm bir oldu bu sırrı. Aynı mahkûm aynı sesle:

‘Kandım ben!’ dedi.

‘Anlat,’ dedi öteki. (Devamı kitabın 67. Sayfasında)

…………………….

AYŞE ÜNÜVAR: Ayşe Ünüvar, Küpe Dağı eteklerinde leblebi kokulu, Seydişehir’de doğdu. Lisansını Felsefe, yüksek lisansını Psikolojik Danışma ve Rehberlik alanında tamamlayarak öğretmenlik mesleğine başladı. Yüreğime Cemre Düştü, Kör Kalbe Aşk Dokunmaz, Bekleyiş, Kuşlar da Düş Görür adlı dört romanı, Cebimdeki Fesleğen, Hikâyemin İncindiği Yerdeyim adlı iki de hikâye kitabı bulunmaktadır. Ağaçlarla susmayı, sularla akmayı, dağlarla durmayı ve kalbiyle bakmayı düstur edinen yazar; bilenlere, erenlere, gelip de geçmeyenlere hürmeten karşısına çıkan her hikâyeyi şifadan saydı. Şifa ki müderris dedesinden kalan kalemin tükenmeyen mürekkebiydi…

4-KÜLHAN

Adnan İslamoğulları’nın 13,5 X 21 santim ölçülerindeki roman kitabı 431 sayfadır. ‘Bir kar tânesi olup Mekke’ye düşmek isterken, üşümeye terk edildiği Keş Dağı’nın buzdan gecelerinde kaybettiğimiz Muhsin Yazıcıoğlu’na… satırları ile başlıyor..

Yazar, romanın kahramanı Yusuf’un şahsında bir Türk milliyetçisin anlatıyor. Roman üslubunu ustaca kullanıyor. Muhtemelen hakîkatlerden uzaklaşıldığı da oluyor. Fakat romanın görgüsü en ince tığ ile işleniyor. Buna rağmen, okuyucuyu sıkmadan… yormadan… Çünkü Müslüm Gürses, Orhan Gencebay ve Ferdi Tayfur gibi arabeskin zirvedeki isimleri de sayfalarda arz-ı endam eyliyor. Başka hakîkatler ise aynen vuku bulduğu gibi: ‘Atatürk’ün Türk müziğini radyolarda yasakladığı’ gibi söylentiler ve bu sebeple halkın Mısır radyolarına yönlendiği, böylece Arabesk’in Türkiye’ye girip yerleştiği, Arabeskçi ses sanatkârlarının halkı Türk radyolarına yönlendirmek gibi maksatları olduğu ve sâire: Demokrat Parti’nin hiçbir ekonomik, sosyal ve alt yapı hazırlığı olmaksızın fütursuzca köyden şehire göç olgsunun başlatıldığı… Takrir-i sükûn kanunu… ve daha çarpıcı ifâdeler… Bach yorumları ve sâire… Bunlar yetmemiş olmalı ki Bolşoy Balesi, balerin Galine Aleksevna’nın sığınma hikâyesi… Ahmet Kabaklı ile Necip Fâzıl adının karıştığı ‘Sanat sanat için mi, sanat Allah için mi?’ Tartışması ve tartışmanın seyrini değiştirme çabaları ile meşgul olan Defne…

Bir hüküm: ‘Milliyetçilik yüzyılın başındaki temele ve zenginliğe dönmelidir’ düşüncesinin tahlili…

Eserin birçok yerinde sık sık okuyucuyu derin düşüncelere yönlendiren derinlemesine tahlillerden kısa bir örnek:

Milliyetçi aydınlar, teorik olarak da olsa sanatın bizzat kendisiyle değil, dine, ideolojiye ve siyâsete değen taraflarıyla ilgilendikleri için yalanlardan ve sahteliklerden kurtulamıyordu. Mimar Sinan’ın Süleymaniye Camii ile gurur duyuyorlar ama Goethe’nin ‘Mimarî müziğin taşa dönüşmüş hâlidir,’ sözünün ne anlama geldiği üzerinde kafa yormadıkları gibi bu sözü belki bilmiyorlardı bile. Mimarî nasıl mekânda vücut buluyorsa, müzik de zamanda vücut buluyordu. Mimarîde simetri ne ise müzikte ritim oydu. Üslup bir armoni olarak somutlaşıyordu mimaride. Bir ırmak taşlara çarpa çarpa gürül gürül akıp yüksek bir yerde coşkun bir şelâleye dönüştüğünde, birden keskin bir kutup soğuğu geliyor ve şelâle donuyorsa, işte mimarî de o akan ırmağın donmuş hâline dönüşmesiydi. Müziğin içinde akıp giden zamanın bir anda donması, müziğin taşa, mermere ve üsluba dönüşmesiydi. Milliyetçi aydınların bu tefekkürden uzak olması, milliyetçiliğin yüzyılın başındaki yüksek kalitesinden yüzlerce yıl uzaklaşmasıydı. Çünkü günümüzdekilerin hakîkat gibi bir dertleri yoktu. Siyâset, devlet ve ideoloji üçgeninde yaşamak onlara yetiyordu, şeytan üçgeni gibiydi, insanı yutuyordu.

İki ya da üç yıl önce Yeni Hizmet isimli milliyetçi bir dergide yazarının ismini hatırlamadığı bir yazı okumuştu:

Bütün güzel sanatlar; insanoğlunun kendisinden gayrı varlıklarda kaybettiği kendisini, eşref-i mahlûk idrâkiyle bulması, varlığına şah damarından daha yakın Mevla’sının mutlak güzel, mutlak doğru ve mutlak varlık oluşunun idrâkini sağlayan vasıtalardır. O, cümle yaratılmışlarda gizli-açık güzelliklerden hareketle yaratana olan aşkı, bu aşkın heyecanını, nihâyetteki vuslat arzusunu ülkü kabul ederek nakış nakış, beste beste, beyit beyit, satır satır, gönüllere sunar. Saadet asrının tebliğ edicisi sanatkârlar, her şeye materyalist açıdan yorum getiren Batı’nın madde kölesi ruhsuz -sözüm ona- sanatçılarından alacağı bir şey yoktur. Onların hümanizması benim eşref-i mahlûkat anlayışım karşısında diz çökmeye mahkûmdur.

Yazıyı yazan ne Batı’yı tanıyordu ne sanatın ne olduğuna ve sanat-din ilişkisine dâir bir fikri vardı. Ne dinin sanata veya sanatın dine katkısının ne olduğunu düşünmüştü ne de sanatın her şeyden bağımsız sâdece insana ait bir tanımını biliyordu. Sanatın sâdece hazdan ibâret olduğu ise, haz kelimesinden dolayı onun için ahlakî bir problem teşkil ediyordu, çünkü haz dendiğinde aklı fikri genital bölgelerde dolaşırdı. Bildiği bir tek şey vardı, o da sanatın Tanrı’ya, dinî ve millî değerlere hizmet etmesi gerektiği ve sanatın tüm ilham kaynağının Tanrı ve yarattığı o muhteşem kâinat olduğuydu. Böyle olunca da

sanat bir haz kaynağı ya da hazzın ve güzellik fikrinin ürünü değil sâdece propaganda malzemesi olmaktan başka bir şey ifâde etmiyordu. Bu durumda toplum, içinde bulunduğu cendereye herhangi bir plastik sanatla değil, sâdece arabeskle ve arabeskçilerin sözleriyle itiraz edebiliyordu. Ayrıca illâki arabeskçi olmak da gerekmiyordu. Ülkece içerisinde bulundukları durum ne bir eksik ne bir fazla baştan sona arabeskti aslında. Yusuf bunu izah etmeyi de denedi elbet. Tabîi ki herkes yazabilir ve belki söyleyebilirdi bunları ama bu insanlar herkesin adına söylüyordu.

Ve kitabın arka kapak yazısı:

Mumdan bir gemi limanda açık denize açılmak üzere son yolcularını bekliyordu. Onlar ateş denizindeki mumdan gemiye binmek ve yanmak için ateşe doğru koşuyordu. Önlerindeki duvarı zafer takı zannedip süratle duvara doğru koştukları gibi, karanlıkta kendilerine uzatılan yılanı ip zannedip tutundukları gibi, ateşin yaydığı ışığı da yollarını aydınlatacak şehrayin sanıyorlardı.

En fazla ne olabilirdi, yanabilirlerdi. Ateşten korkmuyorlardı ki yanmaktan neden korksunlardı? En fazla ne olabilirdi, suya ulaşamazlardı. Susuzluktan korkmuyorlardı ki, onlarınki zâten müzmin susuzluktu. En fazla ne olabilirdi, gölgeliğe varamazlardı. Kuyunun dibinden geliyorlardı, zâten gözleri de karanlığa alışkındı. En fazla ne olabilirdi ki, silinip giderlerdi bir gölge gibi. Kimse onlardan bahsetmemişti ki zâten. Ne bir romanları yazılmış ne bir filmleri çekilmişti. Sanki hepsi ‘Bizim Çocuklar’ müstearının içinde kimliksiz yaşıyorlardı. Yazılmak gibi bir dertleri yoktu ki silinip gitmek umurlarında olsundu.

Mumdan gemilere binmişler, ateş denizinde ilerliyorlardı. Yanmak, erimek ve ateş denizinde kor olmak mukadderattı onlar için.

Adnan İslamoğulları Külhan’da yalnızca ülkücü-milliyetçi câmianın röntgenini çekmekle kalmıyor, aynı zamanda ‘Yeni Türkiye’nin parke taşlarının nasıl döşendiğini de gözler önüne seriyor. Kuyunun karanlığı ile Külhan’ın ateşi arasında bırakılan Türk milliyetçiliğinin dramatik siyâsî serencamını tıpkı uzun metraj, siyah-beyaz bir film gibi yine ustalıkla işlerken, büyük bir özenle ördüğü romanının sâhici karakterlerine yine ustalıkla ruh üflemeyi ihmal etmiyor. Zengin Türkçesi ve şahâne üslubuyla okurunu bir dil şöleninin içerisinde ağırlıyor âdeta.

Külhan, farklı bir roman… Muzaffer İlhan Erdost, 1950’li yıllarda şiirde ‘ikinci yeni’ akımını başlatmıştı. Adnan İslâmoğulları romanda yeni bir anlayışın öncüsü… olabilir mi acaba?

Külhan: Türk hamamında, hamamın altında bulunan, tabanından hamamı ve suyunu ısıtan, kapalı ve geniş ocak…

ADNAN İSLAMOĞULLARI 7 Ocak 1962 târihinde Bursa’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini Bursa’da tamamladı. Yarım kalan üniversite eğitiminden sonra Ankara’da Bizim Ocak dergisi ve Gençlik Kültür Sanat Ocaklarında vazife aldı. 1992 Temmuzu’nda yayımlanamayan Bizim Ocak dergisinin özel 100. sayısına kadar dergide yazdı. Aynı şekilde Gündüz gazetesi, Nizam-ı Âlem, Alperen, Gelecek, Muhalif gibi bütün teşkilat dergilerinde sayısız yazı yazdı. Ülkücü harekete dâir denemeler, tahliller, edebî denemeler, portreler, ‘Fakiy- r-i pür Taksiyr’ müstearıyla kara mizah yazıları olmak üzere farklı türlerde yazılarıyla ülkücü camianın yakından tanıdığı ve okuduğu bir yazar olarak en son, 21 Ağustos 2010 – 11 Temmuz 2018 tarihleri arasında Yeniçağ gazetesinde kalem oynattı. Evli, Yûnus ve Ersagun isimli iki erkek çocuk babası olarak Bursa’da yaşamaktadır.

Aşırı Özgüven ve Kibrin Sonu

Daron Acemoğlu ve Simon Johnson’un yazdığı “İktidar ve Teknoloji” kitabında Süveyş Kanalı’nın hikayesi de anlatılıyor. Sonra bu olayı anlatan birkaç bilimsel makale daha okudum.  Gördüm ki; bu olaydan ve o çok zor projeyi hayata geçiren Fransız Ferdinand Lesseps’in Panama Kanalı’ndaki başarısızlığından da çok önemli dersler çıkarılabiliriz.

“Kızıldeniz ile Akdeniz arasında kanal açarak Hint Okyanusu’na açılmak” fikri ta firavunlar döneminden beri vardı.  Osmanlı döneminde ise Süveyş Kanalı’nın açılması fikri Sultan 2. Selim’le başlar ve Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa döneminde de tartışılır.

Fransız diplomat Ferdinand Lesseps Mısır’da görev yaparken Mısır’ı yönetenlerle tanışır ve 1854 yılında projeyi kabul ettirmeyi başarır. Hidiv Said Paşa Lesseps’in kurduğu şirkete projeyi yapması ve Mısır’a yıllık yüzde 15’lik gelir payı vermesi karşılığında, 99 yıllığına işletme imtiyazı verir.

Lesseps ikna gücü çok yüksek bir diplomat olsa da mesele birçok devleti ilgilendirmekte idi. Ayrıca finans temini ve teknolojik zorlukları vardı. Projeye zamanın süper gücü İngiltere karşıydı. Osmanlı Devleti kendi valisinin verdiği bu imtiyaza rağmen çekimser kaldı.

“Bu aşamada Osmanlı Devleti, Rusya ile 1853-1856 Kırım Harbine devam etmekte olup, İngiltere ve Fransa ile müttefik konumdadır. Bu nedenle kanal projesinde ciddi ve kesin bir adım atmamıştır. Osmanlı Devleti çekimser kalarak, müttefiklerinden herhangi birini küstürmek istememiştir.”

Osmanlı Devleti projeye onay vermemesine rağmen 1861’de kanal kazılmaya başlandı. “Kanalın uluslararası geçişlere açık olacağı ve hiçbir ülkeye imtiyaz tanınmayacağı” ilan edildi.

****

Süveyş Kanalı projesinin her aşamasında büyük sorunlar yaşandı.

Lesseps, projeye para bulmak için bir şirket kurarak hisseleri satışa çıkardı. 200 milyon Frank’lık bir sermaye ile kumpanya şirketi kurulmuş oldu. Hisse senedi alıcıları genelde Fransız’dı. İngiltere, Rusya, Avusturya ve ABD’de yatırımcılar hisse senedi almadı. Fakat Mısır Hidiv’i Said geri kalan hisseleri aldı. Ayrıca İmparator Napolyon’dan 100 milyon Frank borç alındı.

Projede toplam 2.400.000 kişi inşaatın kazı çalışmalarında görev aldı. İnşaatın ilk üç yılında her an yaklaşık 60 bin erkek fiilen kanal işinde çalışıyordu. On binlerce Mısırlı işçi ve köylü, kötü çalışma koşulları ve salgınlardan dolayı öldü.

“Mısır devletinin sağladığı işgücü angarya sisteminden geliyordu. Bunlar çok ağır şartlarda ve zorla çalıştırılıyordu.”

İngilizler Lesseps’in köle çalıştırdığını iddia ediyor, Osmanlı topraklarında padişah tarafından angaryanın yasaklandığını, Mısır’daki bu durumun yasadışı olduğunu savunuyordu. Uluslararası hakem angaryanın sonlandırmasına ve fakat buna karşılık Hidiv’in Lesseps’e yüklü bir tazminat ödemesine karar verdi.

İşgücünün büyük bölümünü kaybeden Lesseps’in imdadına teknoloji dâhileri yetişti. Sualtı tarama ve kazma konusunda yeni makineler icat eden iki Fransız mühendisin makineleri çalışmaları hızlandırdı.

1869 yılında on yıllık bir çalışmadan sonra kanal açıldı.

Süveyş Kanalı’nda, su kanallarının çoğunda görülen, kilit sistemi kullanılmamıştır. Süveyş’in coğrafi yapısı buna izin verdiğini tespit eden Lesseps gemilerin geçişinin uzun zaman almaması için kilit sistemi yaptırmamıştır.

Kilit Sistemi su yolunun gidiş ve gelişinde olmak üzere her iki ucunda birer kilit (kapı) bulunan bir su havuzudur. Havuzun su seviyesi ayarlanarak yüksek ve alçak olan denize bakan kapılar açılır ve gemiler istenen tarafa nakledilir.

Süveyş Kanalı tercih edilen bir su yolu oldu. Birkaç yıl içinde kanaldaki gemilerin üçte ikisi İngilizlere aitti. 1875’te Mısır hükümeti elindeki hisseleri İngilizlere sattı ve böylece kanalın en büyük ortağı İngilizler oldu.

Sonuçta şirketin hissedarları büyük kârlar elde ettiler. Lesseps “harika bir diplomat ve mucit olmanın yanında bir finans dehası olarak” saygı görüyordu.

****

NOT: Süveyş Kanalı 1956’da Cumhurbaşkanı Nasır tarafından millileştirildi. Bugün Mısır ekonomisinin en büyük gelir kaynağı Süveyş Kanalı’dır.

Kanalın açılışından sonra, Hint Okyanusu kökenli binlerce yabancı deniz canlısı Akdeniz’e girerek ekosistemi önemli ölçüde olumsuz etkilemektedir

*********************************

Süveyş’te Zafer, Panama’da Hezimet

İki Amerika arasından bir kanal geçirme fikri 1879 yılında masaya yatırıldı. Panama’da bir kanal yapılması görüşü ağır bastı. Lesseps Kolombiya devletinden Mısır’da yaptığına benzer bir imtiyaz belgesi aldı.

Lesseps uluslararası mühendisleri ve yatırımcıları ikna etti. Süveyş’te kazandığı “başarıdan” dolayı özgüven patlaması yaşadığı için, ortak akıl aramak yerine, kendi vizyonu ve fikirlerini kabul ettirmeyi tercih etti.

“Cüret edenin kazandığına, vizyonu gerçeğe dönüştürmek için hırslı olmak gerektiğine” inandığı için çok iyimser hesaplar yaptı. Gereken finansın hesaplanmasındaki hataları; Panama’nın coğrafi yapısını çok iyi incelemeden, Süveyş’teki gibi, kilit sistemi olmayan bir kanal düşlemesi ve salgın hastalıkları hiç önemsememesi gibi büyük stratejik hatalar yaptı.

Defalarca uyarılmasına rağmen, Orta Amerika’daki sağlık sorunlarını hatırlatan raporlara “düşmanları tarafından yayılan dezenformasyon” olarak baktı. 1881-1889 arasında kanal inşaatında hastalıklardan tahminen 22 bin kişi öldü.

Deniz seviyesinden geçecek (kilitsiz) bir kanalın gerçekçi olmadığı ortaya çıktı. Lesseps kilit sistemli bir ara plana razı oldu. Eiffel’in hazırladığı yeni planı yapamadan iflas etti.

Birkaç yıl sonra Lesseps gözden düşmüş bir şekilde öldü. Oğlu ve diğer ortakları dolandırıcılıktan hapse atıldı. Hisse alan yatırımcılar büyük zarar etti.

****

Lesseps’in “özgüveni ve hedefe odaklanmışlığı aynı zamanda en can alıcı zaafları olmuştu.  Vizyonu başarısızlıklarını fark etmesine ve değişen koşullara ayak uydurmasına mâni olmuştu.”

Panama Kanalı’na 1904 yılında Amerikalılar el attı. Amerikalılar salgın hastalıklarla mücadele ettiler, geçmiş tecrübelerden ders çıkardılar. Hata yapınca yeni yöntemler denediler. “Önlerinde Lesseps’in vizyonu gibi bir duvar olmadığı için” başarılı oldular.

****

Aziz Sancar “benim çalıştığım Amerika’da dün yaptığına bakmazlar. Ben Nobel’i aldığımdan sonra yayına gönderdiğim ilk makalem reddedildi” dedi.

Bizim gibi ülkelerde ise “dün yaptıklarıyla” başarılı bulunanlar ilerlememizi kesen duvar olmaya devam ederler.

Türk Siyasetinde Cazibe Merkezi İYİ Parti Olabilir mi?

Yazımın sonuna aldığım yazıyı sosyal medyada tartışmak üzere bir arkadaşım paylaştı. Konu sosyal medyanın bir köşesinde 3-5 kişinin tartışmasından daha fazla öneme sahip olduğundan, bir genelleme yaparak köşemde kendime göre bir değerlendirmede bulunacağım.

                İYİ Parti henüz kurulma aşamasındayken basın ve medya tartışmalarında parti, merkez sağa konumlandırılıyordu. Hâlbuki hareketin önde gelenleri ve yerelde bizler, böyle bir konumlandırmaya karşı çıkıyor, merkezin ne sağında ne de solunda değil; aksine tam merkezin göbeğinde yer almasını arzu ediyorduk ve gelinen süreçte öyle de oldu.

                Kurulduktan çok kısa süre sonra partiye her kesimden(merkezin sağından ve solundan) büyük katılımlar oluyordu ve gelişen olaylar, partinin merkezde konuşlandırılmasının haklılığını teyit ediyordu. Meselâ Partiye ilk gelenler arasında: CHP’den İzmir Milletvekili Aytun Çıray, Anavatan Partisi eski bakanlarından Prof. Dr. Ahad Andican, yine Tarihçi Prof. Dr. Yusuf Halacoğlu, Prof. Dr. Özcan Yeniçeri ve Prof. Dr. Ümit Özdağ gibi isimler bir anda Türkiye’nin gündemine oturdu. Her ne kadar bu kişiler şu anda partilerinden ayrılmış olsalar da, İYİ Parti bunları ve bunlar gibi liyakatli isimleri tekrar kazanmaya muktedir tek parti olarak görünüyor.

                Türk siyasi tarihi sürecinde popülist politika izleyen muhafazakâr partiler, kısa zamanda büyük vaatlerle işbaşına geliyor, 10-15 senelik sürecin sonunda bu partiler artık seçmeni harekete geçirecek yeni hamleler, yeni argümanlar üretemedikleri için gerilemeğe kan kaybetmeğe başlıyorlardı.(Adalet Partisi, Anavatan Partisi ve Doğruyol Partisi) Partili Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan sonrası Adalet ve Kalkınma Partisi AKP’nin de bu partilerden farkı olmayacağı ve hatta o partilerden daha önce erimeğe, parçalanmaya ve bölünmeğe gideceği aşikâr olarak görünüyor.

                İşte bu sebeplerden dolayı İYİ Parti’nin geleceğini diğerlerinden daha parlak görmekteyim. Zira İYİ Parti’nin sırtında hiçbir kamburu yok, seçmen kitlesinin büyük çoğunluğu eğitimli ve aydın kesimden oluşuyor. Meclisteki Milletvekilleri ortalamasında en tahsilli ve en liyakatlileri yine İYİ Parti de bulunuyor.

                Milliyetçi Hareket Partisi’nin 1970’li yıllarında yazılan “Dokuz Işık Doktrini” kitabını okuyanınız mutlaka vardır. İşte orada, “Tarım Kentleri” bölümünde köyler arasında şehirleşmeğe en müsait köy, merkez alınarak bir cazibe merkezi oluşturulur. Civar köylerde imkânsızlıktan dolayı okul, hastane,  tarıma dayalı sanayi sitesi, çarşı-Pazar olmadığı için bu saydıklarımın hepsi bu cazibe köy merkezine kurulur ve gittikçe diğer köylerde işte bu cazibe köy etrafında konuşlanmaya başlarlar. Böylece tek bir merkez köyden başlayarak bütün köyler kalkınmış olur.

                İşte İYİ Parti mevcut partiler arasında büyüyüp gelişmeğe en müsait bir parti olarak görülüyor. Umarım İYİ Parti Genel Merkezi de, bunları ve hatta daha fazlasını görüyor ve düşünüyordur.

                Yukarıda ele aldığım şablonda İYİ Parti, toplumun her kesimine(Muhafazakârlara, aydınlara merkezin sağına ve soluna top-yekûn hitap edecektir ve bundan bütün Türkiye kazançlı çıkacaktır.

                2024 Yeni Yılı’nın ülkemize bolluk, bereket ve huzur getirmesini dileyerek bütün okurlarımın yeni yılını kutluorum.

“İYİ Partinin muhafazakâr seçmen üzerinde daha fazla etkili olması beklenirken, bu iddiasına henüz yaklaşamadığı görülüyor.

 Daha çok “MHP ve CHP’nin kızgın ve kırgınlarıyla, artık iktidar isteyenleri bünyesinde toplayan İYİ partinin bundan sonra muhafazakâr seçmeni etkileme potansiyeli, ülkede var olan siyasi denklemin değişip değişmediğine hükmedecek.

  Ülkenin siyasi geleceği Milliyetçilikle iç içe geçmiş muhafazakâr seçmen üzerinde doğuracağı etkiyle doğrudan ilişkilidir.

 Aksi halde muhafazakâr bloğun kendi içindeki rakamlar ve dağılımlar, değerlendirmeye alınmayan diğer siyasi partiler arasında yeni paylaşıma tabi olacaktır. Bu değişim milliyetçi kimliğe sahip partiler içinde geçerli bir tehdit oluşturmaktadır.”

Bilim Yanlışlana Yanlışlana Nasıl İlerler?

Bilim yanlışlayarak ilerler. Bu formülün telif hakkı, Karl Raimond Popper’a ait. Muhtemelen daha önce de benzer düşünceler dillendirilmiştir.

Bu ne demek oluyor? Bilim durmadan kendi kendini yanlışlıyorsa bu zayıflık değil midir? Bu durumda bilimin söylediklerine nasıl güveneceğiz? Hani en hakiki mürşit bilimdi? Bir gün bir yönü, diğer gün öbür yönü gösteren mürşit, mürşit midir?

Hemen paniğe kapılmayın. Bilim o kadar çaresiz değil. Doğaya ait gerçekleri bulup anlamak için bilim, hâlâ elimizdeki tek alet.

Evet/hayır deneyleri

Sözde din adına bilim düşmanlığı yapanlar vardır. Şöyle ki hadi bakalım bilim şunu da bilsin, ne haber bilim dediğiniz şey şu alanda çaresiz kaldı, gibi laflar ederler. Sanki bilim küçülürse din büyür. Gençliğimde hatırlıyorum, liste bile yayımlarlardı: İnsanoğlu şunları asla öğrenemeyecek. Bu listede anne rahmindeki çocuğun cinsiyeti de vardı. Bugün bunu öğrenmenin en az iki yolu var. Neyse, aklı başında dindarlar bunlara pek kredi vermez zaten.

Bilimin yanlışlamalarına dönelim. Bilim bir konuda gözlemler yapar. Popper, bu “bir konu”nun rastgele seçilmediğini, bir problemi çözmek için ele alındığını söyler. İlk gözlemlerden bazı sonuçlar çıkarır ve o sonuçlara göre bu sefer daha bilinçli gözlemler yapar. Merak edilen şey gözlenmeye hazır değilse o şeyi gözlemek için deney düzenlenir. Sonuçta elimize bir bilgi derlemesi geçer. O bilgilere bakarak bir genelleme yaparız. Buna tüme varım diyoruz. Daha iyisi, o bilgilere dayanarak, o alanda doğanın işleyişi hakkında bir teori kurarız.

Tümevarım ve teori, onu kuranı derhal karşı ateşe açık hâle getirir. Bilim camiası, “İddia doğru mudur?”, “İşler gerçekten teorinin öngördüğü gibi mi yürüyor?” diye sormaya ve araştırmaya başlar. Yeni bir teori karşısında en belirleyici test, eğer tasarlanabilirse “Evet/ hayır!” cevabını verecek testtir.

Genel izafiyeti gözlemek

Mesela, Einstein’ın genel izafiyet teorisini destekleyen deney yok gibidir. Genel izafiyete göre kütleler, içinde bulundukları uzay-zaman yapısını kendilerine doğru eğip büker. Hani lastik tramplen üzerine konulan bir güllenin etrafında çukur oluşturması gibi. Teori doğruysa büyük bir kütlenin yanından geçen ışık ışınları da o kütleye doğru eğilip bükülmelidir. Mesela ışınları, Güneş’in çok yakınından geçerken bir yıldıza bakabilir miyiz? Işınlar Einstein’ın dediği gibi bükülüyor mu? Daha da önemlisi, tam Einstein’ın dediği kadar mı bükülüyor? Kolay bir gözlem değil mi? Hiç de öyle değil. Çünkü Güneş’in parlaklığı, bırakın yakın yıldızları, gökteki yıldızların tamamının ışığını örtüyor.

Deneyi gece yapalım! Bunu şaka diye yazdım tabi… Nasrettin Hoca’nın düşen parasını, düşürdüğü yerde değil de sokak lambasının altında araması gibi bir şey. O ölçmeyi yapabilmemiz için bizim baktığımız yerden, ışınları Güneş’i âdeta yalayarak geçecek konumda bir yıldız ve tabii Güneş lazım. Belki tahmin etmişsinizdir, bu imkân ancak Güneş tutulması sırasında olur. Tam Güneş tutulmasında, birden yıldızlar beliriverir. Yıldızlar belirir ve serin bir rüzgâr eser. Yaşadığımı anlatıyorum.

İşte o gözlemi yapmak için bilim adamları on yıllar boyu, tam Güneş tutulması olan bölgelere üşüştüler. Zor bir gözlemdi. Fakat bir evet/ hayır deneyiydi. Işık sapmazsa Einstein yanlışlanacaktı. Sapar ve onun öngördüğü kadar saparsa doğrulanacaktı. Her şeyin istenildiği gibi olması, teleskobun, Güneş’in ve yıldızın yani göz-gez-arpacık ve hedefin bir çizgiye gelmesi gerekiyordu. Sonunda başardılar. Sonra tekrar başardılar. Ve bir daha başardılar. Gözlemi ve ölçmeyi yapanlar, tekrar tekrar bulduklarını yayımladı. Böylece Einstein’in genel izafiyet teorisi de deney desteğine kavuşmuş oldu. Özel izafiyet zaten deney desteğine sahipti.

Yanlışlanan teori çöpe mi gider?

Şimdi yanlışlamaya dönelim. Einstein’ın öngördüğü gibi ışık sapıyor. Newton’un öngördüğü gibi elma yere düşüyor. Işık, birincinin tahmin ettiği miktarda sapıyor; elma, ikincinin tahmin ettiği hız ve ivmeyle düşüyor. Bunlara ait bilgiler ve ölçümler birikiyor. Yenileri aranıp ölçülüyor. İşte bu sürekli arama ve ölçmeler sırasında bir gözlem, bir ölçme, beklenen sonucu vermezse! Veya teorilerin öngördüğünün dışında başka bir davranış belirirse! İşte yanlışlama burada devreye girer.

Fakat dikkat ediniz! Beklenmeyen sonuç, o güne kadarki bilgi birikimini yok etmiyor. Yanlışlanan(?) Toplanan veri, toplanan ölçüm ve deney sonuçları orda duruyor. Yanlışlanan onlar değil. Yanlışlanan o sonuçları izaha çalışan teori. Kaldı ki şimdi tam doğru olmadığını anladığımız teori, istisnanın keşfedildiği, aykırılığın gözlendiği ana kadarki bilgilerimizi doğrulamıştı. Demek yanlış ama bütün bütün yanlış değil.

Esrar derinleşiyor!

Son bir not: Newton’un yer çekimini, başına düşen elmanın ilhamıyla keşfettiği şehir efsanesiymiş. __________________

Son son not: “100. yılında Türkçülüğün Esasları” başlıklı yazımda, Yeni Ufuk Dergisi çevresindeki Türk milliyetçisi gençlerin düzenlediği sempozyumda konuşanları sayarken, önemli bir tebliğciyi, Berkan Sözer’i yazmayı unutmuşum. Muhtemelen Berkan aynı zamanda ev sahibimiz olduğu için atladım. Özür. Bilim yanlışlana yanlışlana nasıl ilerler? – Milli Düşünce Merkezi (millidusunce.com)

Cibilliyetsizler

Dünyanın en saygın ve önde gelen dergilerinden ‘’Time’’ gazi Mustafa Kemal’i kapak yaptı. Derginin yazarları ve İngiliz tarihçi Arnold J.Toynbee şu değerlendirmelerde bulunmuşlardı:

‘’ Mustafa Kemal Paşa, hiç şüphesiz çağdaş tarihin büyük şahsiyetlerinden biridir. Türk’ün, Anadolu’da kendi efendisi olabileceğini ispatlamıştır. O, yabancı güçlerin boyunduruğundaki halkını bu bataklıktan kurtardı. Bağımsızlık düşüncesini aşıladı. Ve şimdi Türkiye’nin kazandıklarına sahip çıkmaya azimli olarak, Batı’nın gizli güçlerine karşı duruyor.

*

Fransız Prof Dr.Fiessinger gazetecilere söylevinde;

‘’Bu kadar dinamizmin, bu kadar zekâ ve canlılığın bir arada toplanması pek enderdir. Zamanımızın birçok büyük adamlarıyla temas ettim, fakat Büyük Şefiniz Atatürk, bunlardan hiçbiriyle bir tutulamaz.’’

*

Mustafa Kemal bir demecinde diyor ki ‘’itiraf ederim ki düşmanlarımız çok çalışıyor’’ ve devamla;

‘’…Düşmanlarımız Osmanlı Devletini yıkarak ana unsur olan Türk milletini de yok etmek istiyorlardı. Hâlbuki Türk milleti yeni bir iman ve kesin bir milli karar ile yeni bir devlet kurmuştur. Bu devletin dayanağı esaslar ‘’Tam İstiklal’’ ve ‘’Kayıtsız Şartsız Milli Hâkimiyet’ten ibarettir. Millet bu hâkimiyetin bir zerresinden vazgeçmeyecektir; gözünü açmıştır.

*

Bizim dinimiz milletimize değersiz, tembel ve alçak olmayı öğütlemez. Tam tersine Allah’da Peygamber de insanların ve milletlerin izzet ve şerefini korumalarını emrediyor. Her yerde olduğu gibi buradaki görüşme ve ilişkilerden de anladım ki, millet, hâkimiyetini koruma konusunda büyük bir karar ve güç göstermektedir. Gerçeği gören ve anlayan milletimiz elbette, bundan sonra candan ve gönülden çalışacak, rahatlık ve mutluluğa sahip olacaktır.’’

*

Türkiye Cumhuriyetinin yüzüncü yılını kutlama eylemlerinden biride ülkenin tanınmış iki rakip futbol takımının yüzüncü yıl kupasını kazanma adına ilgililerin düzenlediği karşılaşmanın Suudi Arabistan’ın Riyad şehrinde yapılmasına karar verilmiş.

Bu ezeli rakip iki takımız Galatasaray ile Fenerbahçe arasında Riyad’da oynanacak Süper Kupa finali iptal edildi. Krizin İstiklal Marşı’ndan değil, futbolcuların giydiği Atatürk armalı forma ve taşımak istedikleri “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” pankartından kaynaklandığı ifade ediliyor.

*

Süper kupa finalinin iptali, tamamen toplumsal duyarlılıkların iki kulübümüze telkin ettiği düşüncelerin sonucudur.

En vahimi siz ülkeyi yönettiğinizi sananlar; ülkemizin kurucu kadrosunun önderi dünyanın saygı duyduğu Başbuğumuz Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’Ü Suudilerin cibilliyeti bozuk liderlerinin dillerine dolamanızdır.

Yanlış politikalarınız böylece Riyad’dan döner.

Hayallerle, Umutlarla Dolu Bir Dilek Feneri…

        ‘’Mutlu bir hayat yaşamak istiyorsanız! Hayatınızı bir amaca bağlayın, kişilere veya olaylara değil…’’ (Albert Einstein)

  İşte 365 günüyle yeni bir yıl daha duruyor karşımızda!

  Her günü boş sayfalarla dolu yeni bir yaşam defteri gibi…

  Alın elinize hayat kaleminizi, yeni yılın ilk gününden itibaren yazın o boş sayfalara satır, satır.  İçinde, alabildiğiniz her ders olsun yaşamınızdan!

  Başarısıyla, başarısızlığıyla, acısıyla, gözyaşlarıyla, sevinciyle tüm yaşananları, yaşadıklarınızı yazın ilk sayfaya; son sayfanın noktasını ise kader koysun!

 Sizce sığar mı o sayfalara yaşanacak ne varsa? Anlatabilir mi yaşadığımız dünyanın, ülkemizin gerçeklerini vicdanımızla kaplı bu yeni defter?

  Bugün yeni yılın ilk günü:

  Kaplamış yer yeryüzünü bembeyaz örtüsüyle kar!

  Kapatmış tüm ayıpları, acımasızlıkları, kederi ve hüznü…

  Alın başınızı ellerinizin arasına, kapatın gözlerinizi:  

  Bir hayal kurun!

  Yeni yılın ilk gününe sığınsın, sığsın o hayaller…

  İçinde en çok da sevgi, saygı, barış ve huzur olsun. Ardınızda kalsın 2023’ün tüm olumsuzlukları, 2024’ün ilk güneşiyle aydınlansın içiniz. Isıtsın yaşadığımız evreni. Unuttursun nefreti, kini. Sıcacık duygular taşsın içimizden,  sarsın ülkemizin her yerini…

   Bir hayal kurun!

  İçinde dostluğu, kardeşliği olan…

  Yaşansın yaşamımızın her karesinde bu güzel birliktelik, sarsın ülkemizin kuzeyini, güneyini, doğusunu, batısını.  Şen kahkahaları duyulsun çocuklarımızın, içi özgürce yaşam hayalleriyle dolan!

 Bir hayal kurun!

 Açın yüreklerinizdeki sevgiyi, dostça, kardeşçe tutuşan ellerimizle çevrelensin sınırlarımız. Sevginin izi düşsün yaşadığımız topraklara, birlikteliğimiz en büyük gücümüz olsun. Yüreklerimiz yeniden coşsun barışa, kardeşliğe, huzura koşsun…

 Bir hayal kurun!

 İnsanı insan yapan tüm nitelikleriyle bezeli…

Savaşın olmadığı barış içinde yaşanan, doğanın katledilmediği, doğa canlılarının yok edilmediği, kadın haklarına özen gösterildiği, özgürce yazan kalemlerin, özgürce konuşan bilgelerin, yaşamın tüm renkleriyle coşan sanatın, sanatçının olduğu bir dünya olsun adı…  Ve böyle bir dünyada yer bulun kendinize.

 Sonra…

 Öylesine bir hayal kurun ki!

 Teröre odaklı eylemlerin durduğu,

 Silahlara destek veren tüm dış güçlerin yok olduğu,

 Her patlama sonrasında şehitlerimizle yanıp, kavrulan yüreklerin olmadığı,

Sokaklarında yeniden kardeşlik türkülerinin söylendiği, yolsuzlukların önlendiği, hayat pahalılığının durduğu, demokrasinin işlediği, yargının bağımsız olduğu, eğitim sisteminin düzeldiği, kutuplaşmanın bittiği, komşularımızla barış içinde olacağımız,  hakkın, adaletin, barış ve huzurun olduğu güçlü bir ülke olsun bu hayalinizin içinde. 

 İşte bizim vatanımız, Türkiye’miz budur diyebildiğimiz:

 Türkü’yle, Kürd’üyle, Laz’ıyla, Çerkez’iyle, Arap’ıyla, Alevi’siyle, Sünni’siyle aynı gövdenin parçası olan, aynı hamurla yoğrulan, tarihi birlikteliğiyle övünüp, dünyaya meydan okuyan, umutlarla bezeli bir ülke yaratalım; bu umutlarla sımsıkı sarılalım ülkemize.Aslında bu umutlar hayal olmamalı, hiçbirisi hayaller ülkesinde kalmamalı!

  Bu ülke benim, senin, bizim, hepimizin ortak vatanı. Bölücülere, kem gözlülere inat; bir ve beraber olmamızın gücüyle her türlü zorlukları alt ettiğimiz Türk Milletinin bir ferdi olmanın gururunu taşıdığımız, canımızdan aziz bellediğimiz ülkemize olan borcumuzu, ancak bu umutları gerçek yaparak ödeyebiliriz.

 Bu gün 2024’ün ilk günü…

 Bu hayalleri, bu umutları uzun, uzun düşünün…

 Şimdi, açın gözlerinizi:

 Bir dilek feneri uçurun vicdanınızdan; bu hayaller, bu umutlar gerçekleşsin diyerek…

 Unutulmasın ki!

‘’Yeni hayaller, umut edebilmeye başladığımızda hayat bulur…’’

Dr. Metin Eriş ile Kültürümüz Hakkında…

Türkiye’deki rejimin demokrasiden çok liderokrasi olduğunu iddia eden Dr. Metin Eriş, kültürümüzle ilgili konularda çarpıcı açıklamalarda bulundu: ‘Kültür değerlerine sâhip çıkamayan milletler; erimek, yok olmak tehlikesiyle karşı karşıyadırlar.’

Ülkemizde kültürel yozlaşmalar yaşandığına dikkat çeken Dr. Eriş, olumsuz gelişmelerden aydınları sorumlu tutuyor ve ‘Okumuş-yazmış olma vasfını aşamayan aydın kimliği sâhipleri, kendi değerlerini topluma dayatırlarsa, huzur ortamı oluşturulamaz, hiçbir alanda gelişme sağlanamaz.’ Diyor.

Oğuz Çetinoğlu: Uygun görürseniz mülâkatımıza kültür kavramının târifinden başlayalım. Kültürün genel kabul görmüş bir târifini yapar mısınız?

Dr. Metin Eriş: Doğrusunu isterseniz kültür kelimesi, gerek halk gerekse ilim dilinde çok yaygın kullanılmakla beraber, üzerinde tam bir mutabakatın olduğunu söylemek hemen hemen mümkün değildir. 20. yüzyılın ortalarında ABD’li iki antropolog Krober ve Kluckhan’ın yaptıkları bir incelemede, kültür ve kavramının tam 164 farklı tanımını derlemiş olduklarını söylersek, çok eski ve önemli bir geçmişe sâhip olmakla beraber ‘kültür’ kelimesi üzerinde uzun yıllar boyunca bir uzlaşma ortamının doğmadığını görürüz. Kısaca bu konuda bilim adamlarının bile zorlandığı görülür. Bu yüzden, kişiden başlayarak onun yaşadığı ve bütünleştiği ortam hususunda değerlendirmeler yapılarak kültürün târifinin yapılması cihetine gidilmiştir. Zamanla genel kabul görecek olan bir kültür târifine doğru yol alınacaktır ama burada da, sosyal ilimlerin tabiatı düşünüldüğünde çeşitli eğilimlerin, ideolojilerin ağırlıklı rol oynadığı görülür. Bu düşüncelerle her kişide var olduğunu kabul etmek durumunda bulunduğumuz evrensel ve özel vasıflar dışında bir de ‘her kişiyi’ bir gruplar dizisinin üyesi olarak tanımlayan vasıflar kümesinin bulunduğunu ve bunun kültürü oluşturduğunu belirterek, târifimi tamamlamak istiyorum: ‘Kültür zihniyetlerin bileşkesinde ortaya çıkan ve topluma kimlik kazandıran değer ve normlardır.’ Buradan hareketle ‘kültürü, bir topluluğu millet yapan ve diğer milletlerden farklı kılan bir hayat tarzı’ bir başka ifâdeyle ‘bir cemiyet, topluluk ve millet için sosyal akrabalık bağlarının ve değerler manzumesinin bütünü’ olarak târif edebiliriz.

Çetinoğlu:  Sizin, kültür kavramına yüklediğiniz özel bir mânâ var mı?

Dr. Eriş: Kısaca ‘kültür bir toplumun hayat tarzıdır.’ Diye ifâdelendirdikten sonra, kültürün bir topluluğun, milletin duygu, düşünce ve davranış kalıplarını ihtiva ettiğini; burada başta dil, târih, inanç dünyâsı, bilgi, san’at, örf ve âdetler, ahlâk gibi unsurların bulunduğunu, kısaca kişinin bir cemiyetin üyesi olması dolayısıyla kazandığı çeşitli değerler yanında sâhip olduğu diğer bütün maharet ve alışkanlıkları da ihtiva eden bir bütünden meydana geldiğini düşünüyorum.

Çetinoğlu: Türk kültürünün; Müslüman veya gayrimüslim…. Diğer milletlerin kültürlerinden farklı olarak ihtiva ettiği unsurlar nelerdir?

Dr. Eriş: Bu sorunuza Prof. Dr. Erol Güngör’ün bir târifinden yola çıkarak cevap vermek istiyorum. O’na göre; ‘Bir topluluğun ihtiyaçlarını karşılamak üzere benimsemiş bulunduğu hayat tarzı bütün maddî ve manevî unsurlarıyla birlikte, toplumun kültürünü teşkil eder.’ O halde Müslüman veya Müslüman olmayan, hattâ buna mezhep farklılıkları içinde bulunan Türk topluluklarının da ilâve ettiğimizde görürüz ki, diğer bazı milletlerin kültürlerinde de bulunmakla beraber, ‘âile anlayışı’ ve ‘devlet’ unsurları, Türk’ün bilinen târihî süreci içerisinde başka milletlerden daha farklı ve ağırlıklı bir mânâ taşımıştır.

Çetinoğlu: Kültürler bağımsız bir dünyâdır.’ Deniliyor. Kültürler ne kadar bağımsız? Öze ve temele dokunulamamış, değiştirilememiş olsa bile, farklı kültürler birbirlerini etkileyip törpülemiyorlar mı? Türk kültürü bu etkileşimden zarar görüyor mu?

Dr. Eriş: Kültürler şüphesiz toplumlara has özellikler sâhiptirler. Hattâ; ‘Yeryüzünde ne kadar millet varsa o kadar kültür vardır.’ Denilebilir. Fakat hiçbir zaman bağımsız bir karakter taşımazlar. Her kültürel yapı hem tesir edici, hem tesir alıcı bir hüviyete sâhiptir. Özellikle yaşanan coğrafyadan başlayarak dâhil olunan veya irtibat kurulan çevre, medeniyet ve/veya araçlar kültürler arasındaki etkileşimi sağlayan unsurlardır. Ayrıca bilinen bir başka gerçek, kültürler arasında grup grup akrabalıkların bulunduğudur. Böylece akraba kültürler arasında alışveriş daha kolay olmaktadır. Ancak bu demek değildir ki, farklı kültürler arasında da ilişki ve alışveriş olmasın. Burada üzerinde durulması gereken husus kültür alışverişinin serbest değişmeler tarzında olduğu gibi ‘mecburî’ tarzda da olduğudur. Serbest kültür değişimleri kültürlerin birbiriyle temaslarıyla ortaya çıkar ki, Türklerin çağlar boyunca devam ettirdikleri târihî seyir içinde bunu açıkça görürüz. Mecburî ve zorlama kültür değişmelerin belirli örnekleri içersinde başka ülkelerin hâkimiyetleri altına girmiş ülke halklarının, ‘işgal altındaki topluluklar, sömürge halkları ve/veya iletişim araçlarının kullanımı ile doğan örneklerde görüldüğü gibi’ mecbûrî veya zorlama değişmeler, serbest değişimden farklı olarak sun’i bir hüviyet taşırlar. Zira bunlar yönetimlerin ve/veya baskıcı güçlerin ‘medenileştirme, ideolojik değişime mecbûrî ve/veya kültürel sıçratma’ baskısıyla ortaya çıkarlar. Ben buna ‘Takma kafaya sokma akıl değişimi’ diyorum. Ülkemizde uzun yıllar devam ettirilmek istenilen de ne yazık bu ikinci davranışla yakın bağlantılıdır. Fakat halkın 1950’lerden başlayan direnci giderek kendi kültürel değerlerini yeniden arama-bulma noktasına doğru geliştirmiştir. Ancak ne yazık bu noktada, toplumun sağ veya sol diye nitelenen kesimlerinde, önemli sapma ve saplantıların ortaya çıkmış olduğu gözlenendir. Umalım, zamana uyan kök kültürümüzde uzlaşılsın…

Çetinoğlu: Zararları sıfır noktasına çekemesek bile, en aza indirmenin yolları nelerdir? Resmî ve özel kurumlar; yazılı, sözlü ve görüntülü basının, kültürümüz üzerindeki olumsuzluklara yönlendirici baskılarını önlemekte yeterli olabiliyor mu?

Dr. Eriş: Kültürel yozlaşma hususundaki zararları sıfır noktasına çekmek, herhalde insanın varolduğu bütün zaman dilimlerinde ve yapıda mümkün değildir. Ancak zararı azaltmanın yolu, eğitim sistemimizde yıllardır yaşanan ‘şartlı refleksle insan yetiştirme’ anlayışından vazgeçilmesi ile mümkün olabilir. Yâni öncelikle eğitimimizin ezberci yapısında ve neredeyse toto oynar gibi okul seçim anlayışından kurtulması gerekir. Ayrıca sınıflardaki öğrenci sayılarının 30’ları aşamayacak rakamlarda tutulması sağlanmalıdır. Derslerin, kültürümüzün ana unsurlarını veren tedrisat içeriğine sâhiplendirilmesi, öğretmen ve eğitmenlerin millî ve yörelerinin bilgileriyle de mücehhez kılınmaları, bu şuurun öğrencilere aktarmasının sağlanması ile yozlaşmadaki zarar azaltılabilir. Böylece düşünen, gören ve irdeleyen nesillerimizin, aralarında farklılaşmalar olsa da, kendi değerlerinin başkalarından geri değil, hattâ ileri olduğunu ve kültürel değerlerinin yaşatılmasının gerekliliğini kavramaları kolaylaşmış olur. Sapmalar olmaz mı? Tabii ki olacaktır. Ancak böylece ülkemizde var olan ve kendi kültürüne yabancılaşmış aydın (!) kadroların hemen ülkenin her kurumunda, özellikle de iletişim araçlarında yaptıkları basitleştirilmiş, bozguncu ve bozucu anlayışa rağmen kültürümüzün temel unsurlarını sâhiplenenlerin sayısı olumlu bir değişime doğru gelişme gösterecektir. Fakat üzerinde ısrarla durduğum gibi, öncelikle eğitimimizden yola çıkılmalıdır. İzin verirseniz bu noktada öğrencilik hayatımdan bir örnek vermek isterim. Lisede Sudi Bey adlı bir edebiyat hocamız vardı, bize Tevfik Fikret’i Aşiyan’da, Yahya Kemal Beyatlı’yı Emirgan’da, Abdülhak Şinasi Şinasî Hisar’ı Kandilli ve Kanlıca’da anlatarak öğretirdi. Bilmiyorum ne demek istediğimi anlatabiliyor muyum… 

Çetinoğlu: Kültürümüzde yozlaşmalar olduğu görüşüne katılıyor musunuz?

Dr. Eriş: Maalesef evet. Önce dilimizdeki yozlaşmayı görmemiz yeter sanıyorum. Öztürkçeleştirme adına yapılanları bir tarafa koymaya çalışsak bile kaldırılan inceltme işâreti ile Türkçe’mizin vardığı noktayı izah etmek herhalde kolay olmasa gerekir!.. Bugünse iletişim araçlarından başlayarak sokaklardaki dükkân tabelalarına yansıyan, bilgisayarlarda ve iletişimde kullanılan ifâdelerin kelime bile olduklarını söylemek ne kadar mümkündür!… Sözlü ve yazılı iletişimde, sokaklarda ve her yerde birkaç yüz kelimeyle konuşulanları, yanlış telâffuzları duyunca insanın ‘Yozlaşma yoktur.’ Diyebilmesi mümkün olabilir mi?… Dilden başlayarak ortaya çıkan yozlaşmayı kültürümüzün bütün unsurlarını taşıyabilirsiniz… İzin verirseniz sâdece bir kaç kültürel unsurun başlığını koyarak, bazı iyileşme emârelerine rağmen, nerede bulunduğumuzu okuyucularımızın idrakine bırakmak istiyorum… Dinî anlayıştaki şekilcilik, ahlâkî değerlerdeki sarsıntı, mûsikîmizdeki en basit ifâdesiyle arabeskleşme, san’atın bir çok dalları yanında özellikle mimarîmizde yok olmuş millî üslûp ve kısaca hayat tarzımız!.. Sorunuza kısaca ‘evet’ demem gerekiyordu: Fakat sanırım bazı başlıkları vermeliydim.

Çetinoğlu: Dr. Metin Eriş olarak bütün yetkiler elinizde olsa, diktatörce yasaklamalara başvurmadan, demokratik çözümler üreterek kültürümüzü yozlaşmaktan nasıl kurtarırdınız?

Dr. Eriş: Önce eğitim sistemimizin millî kültür unsurlarıyla donanmasını, çocuklarımızın düşünen, irdeleyen, gözleyen, araştıran ve kişilik sâhibi kimseler olmalarına imkân veren bir yapıda yetişmelerini sağlardım. Böylece kendi kültürlerinin hiç de batılı ve/veya başkaca kültürler karşısında itilip kakılacak, hor görülecek bir yapı taşımadığını kendi düşünce ve idrakleriyle görmelerini kolaylaştırmış olurdum. O zaman bugünün bütün kurumları, sanırım başta iletişim araçları kendileri için basitçi ve magazinleşmekten öte başka zeminler de olduğunu değerlendirmek mecburiyetini duyarlardı……

Çetinoğlu: Sizce medeniyet; kültürlerin kesişme noktası olan daha geniş bir alan mıdır?

Dr. Eriş: Kültür ile medeniyetin keşiştiği noktalar bulunmakla beraber aralarında fark olduğu muhakkaktır. Medeniyet insanı bilgiye, tecessüse, ilme, tekniğe dayanarak konfor ve hayat imkânlarını arttırmaya, hayat şartlarını iyileştirmeye sevk eden ama millî rengi olmayan evrensel faaliyet ve eserlerdir. Ancak şurası muhakkaktır ki kültür, ortaya koyduğu değerlerle medeniyetin gelişme ve ilerlemesine tesir ettiği gibi, medeniyet de kültürel değerlerin şekillenmesinde rol oynar. Ancak kültürel gelişme ve/veya değişimde de maddî olan medeniyet araçlarının belirli tesirlerinin olduğu görülür. Tıpkı medeniyetin ortaya çıkaracağı hayat seviyesinin, ferdin tutum ve davranışlarına tesir ederek dünyâ görüşü üzerinde değişiklikler meydana getirdiği gibi…

Çetinoğlu: Kültürler nereden beslenerek gelişirler? Sımsıkı sarılmak suretiyle kültürümüzü güçlendirebileceğimiz bir kaynak var mı?

Dr. Eriş: Kültürlerin beslenerek geliştirdikleri yapıyı hemen bir iki noktaya sıkıştırarak ifâdelendirmek mümkün değildir. Aileden başlayarak şekillenmeye başlayan birlikte yaşama anlayışı aşiretlere, millet ve devletlere doğru yol alırken şüphesiz önce anlaşma noktası olan dilden hareket etmişlerdir. Topluluklar için dil en köklü bağdır. Sonra, coğrafyanın tesiri içinde şekillenmiş olan örf ve âdetler… Ve zamanla bütünleşen târih, san’at, inanç gibi unsurlar bu beslenmenin ana diğer unsurları olurlar ki böylece bütün bunları birleştiren ana unsur ortaya çıkar, buna dünyâ görüşü ve bir adım ilerisiyle millî şuur demek doğru olanıdır. Sımsıkı sarılacağımız kültürümüzü güçlendireceğimiz temel kaynak ‘millî şuur’dur.

Çetinoğlu: Bilim veya ilim ile kültür ilişkisi nedir? Bilgiye dayalı olmayan kültür var mıdır? Ve de bütün bilimlerin çıkış noktası, alanı neresidir?

Dr. Eriş: Gelenek ve görenekler veya kültürün herhangi bir unsurundan yola çıkıldığında bunların herhangi birinin ilmî temele dayanmadan var olabileceğini veya varlığını sürdürebildiğini söylemek mümkün müdür? Tabiatıyla burada kastettiğimiz ilmî bilgiyi bugünkü değerleriyle değil, bulunulan o günkü, o çağdaki yapısıyla ele almak gerektiğidir. Yâni herhangi bir kültürel unsurun ilk adımı atılırken ilk ilmikte basit de olsa bir bilgi vardır ve bu gelişerek ivme kazanır. Tabiatıyla burada ilkel kültürlerin varlığını, bunların kendi yöntemleriyle bilgilendiklerini, buna ilim adı verilmese de, göz ardı etmemek gerektiğini söylemeliyiz. Özetle bütün bilimlerin çıkış noktası şüphesiz ilk denemelerdir…. O halde denemeler ilmin temelini teşkil ettiğine göre, basit ve/veya ilkel olsa da, bütün kültürlerin temelinde bir bilim anlayışının olduğunu söylememiz gerekir.

Çetinoğlu: Avrupa medeniyetinden söz ediliyor. Avrupa’nın bir ortak medeniyeti var mı? Hıristiyan medeniyeti, Avrupa medeniyetinden ayrı bir kavram mı?

Dr. Eriş: Avrupa medeniyetinin ve/veya buna belki batı medeniyeti adını da vermek kabildir, temelinde Grek-Latin-Hıristiyan hattâ Musevî unsurlar bulunmakla beraber, Avrupa’da 16. yüzyılda gündeme gelen Protestan anlayıştan günümüze uzanan şekillendiriciliğin önemli rol oynadığı görülecektir. Ancak batı dünyâsının sâdece kendine bağlayarak, bir başka ifâdeyle vehim içersinde, başka topluluklara sunduğu üzere medeniyetin sâdece batıya münhasır kılınması, herhalde en basit tâbiri ile inkârcılıktır. Zira medeniyetin oluşmasında, gelişmesinde ve yaygınlaşmasında rol alan önce Asya ve sonraları İslâm menşeli, çağları içindeki ilmî bilginin varlığıdır. Ayrıca tekrar tekrar vurgulamaya çalıştığım gibi kültürlerin millî, medeniyetin ise beynelmilel nitelikli olduğudur. Medeniyetin gelişmesinde günümüzde birileri öncülük rolü üstlenmiş olabilirler. Fakat dün bunun sâhiplerinin başkaları olduğunu, yarın da medeniyet yürüyüşünde başka birilerinin olacağını kabul etmek gerekir. Batı, Avrupa ve/veya Hıristiyan medeniyeti kavramlarından söz edildiğinde, daha önce de vurgulamaya çalıştığım gibi, bu medeniyetin kök kültüründe Greko-Latin-Hıristiyan unsurlar temeli teşkil eder. Fakat bu, medeniyetin alt yapısını sınırlandırarak sâdece bir kesime mal etmek anlamını taşımaz. Batı’nın bugün kendi dışındaki topluluklar üzerindeki yönlendirici, beyin yıkayıcı temel hareket noktası ise bu yöndedir. Yâni sanki medeniyet batılılara mahsusmuş intibaı sürdürülmektedir. Eğer mutlâka ayrıştırmak istenirse medeniyet değil kültür farklılıklarından söz edilmeli, ancak maddî değerlerden meydana gelen medeniyetinse beynelmilel olduğunun altı çizilmelidir.

Çetinoğlu: Türk milletinin, İslâm medeniyetine ait olduğu söylenebilir mi?

Dr. Eriş: Sanırım mesele, medeniyet kavramına nasıl baktığımızla yakından bağlantılı. Unutulmaması gereken hususun dinin bir kültür unsuru, değeri olduğudur. Bu yüzden İslâm kültürü veya Hıristiyan kültürü gibi tâbirler tek cepheli mânâ taşırlar. İslâm medeniyeti, Hıristiyan medeniyeti kavramları ise dinî unsurdan da tesir aldıklarından, daha kapsayıcı anlam ifâde ederler. Ve tabiatıyla 1000 yılı aşkın bir süredir büyük çoğunluğu ile Müslüman olmuş Türklerin medeniyetini, eğer medeniyet kavramını beynelmilellikten çıkarıp mutlâka bir başlıkla sınırlandırmak istersek, İslâm Medeniyeti halkası içersinde olduğunu söyleyebiliriz. Ama o zaman medeniyetin gerek İslâm, gerek Hıristiyan ve gerekse diğer din mensuplarına olan bağlarını da bölgeselleştirmek gerekir ki, ben kültür ile medeniyet kavramlarının karşılaştırılmaması gerektiğini savunuyorum.

Çetinoğlu: Kültür ve medeniyet kavramları çoğu zaman birbirine karıştırılıyor. Bu iki kavramın farklılıkları nasıl açıklanabilir?

Dr. Eriş: Kültür, her topluluğun kendine mahsus yaşayış ve davranış tarzıdır ve burada mânevî değerler ağırlıktadır.  Medeniyet ise uluslararası ortak değerler seviyesindeki anlayış, davranış ve yaşama vasıtalarının bütünüdür, ki daha çok maddî değerlerden mürekkeptir. Özetle kültür bir milletin hayatına ait unsurlar bütünü iken, medeniyet  milletlerarası boyuta sâhiptir.

Çetinoğlu: Türkiye’de bir kavram kargaşası yaşanıyor. Demokratikleşmekten bölücülüğe, irticadan laikliğe, temel hak ve hürriyetlerin anarşiye kadar pek çok kavram tartışılıyor. Bunlara genel kabul görecek bir târif getirebileceğine inanıyor musunuz? İnanıyorsanız her birini nasıl tanımlarsınız?

Dr. Eriş: Türkiye’deki kavram kargaşasının sırrı aydının (!) seviyesi ve kafa yapısından kaynaklanmaktadır. Çünkü Tanzimat’tan bu yana Türk aydını istisnalar hariç, taklitçi ve daha doğru bir ifâde ile şekilci olma vasfını hiçbir zaman aşamamıştır. Burada kendi benliğinden utanma, uzaklaşma ve siniklik yatar. Böylece kendinden korkan, ürken ve benliğini reddeden aydın anlayışı, medenî dünyâda ve yapıda kendi öz kimliği ile yer bulma yerine, şekilciliği aşamayan zorlama bir kültür değişimine bağlamıştır. Böyle bir zorlama ise, suni yapısıyla halkın çoğunluğu nezdinde kabul görmemiştir. Böylece Türkiye’de her sahada görülen halk-aydın ikilemi doğmuştur. Ki, felâketli günler dışında sosyo-kültürel yapı içinde var olan çatışmanın sırrı da buradadır. Halk, öz benliği ve kültürel değerleri ile varlığını sürdürmek isterken, çoğu okumuş yazmış olma vasfını aşamayan aydın kimliği sâhipleri bulundukları makamlarda, konumlarda, kısaca iktidar gücünde, kendi değerleriyle halkı sâdece yönlendirmekle de yetinmeyerek maddî veya manevî açıdan ona baskı da yapmışlardır. Zamanla demokratik ortamın verdiği imkânlarla halk arasından kendi kültür değerlerine sâhip olanların çoğalarak gün yüzüne çıkışıyla, toplum kabuğunu kırarak kültürel değerlerine daha sıkı sarılmaya başlamıştır. Böylece aydın-halk arasında örtülü süren mücâdele açığa vururken, değer hükümlerindeki kavram kargaşasının boyutları büyümeye başlanmıştır. Halbuki bahsettiğimiz kavramların siyâset dilinde kabul görmüş târifleri vardır. Fakat bizim aydınımız kendine mahsus bir tür olduğundan, bu ilmen kabul görmüşlerden ziyade sathî, şekilci, ideolojik ve hattâ işine gelenleri savunur olmuştur ve bu yüzden ideolojik saplantılar, darbeler bile kılıfına uydurulmuştur… Oysa, meselâ, gerçek anlamda demokrasiden söz edecek olursak, belki de konuyu ‘mefhumu muhalifinden’ ele alarak ‘Otokrasinin tam zıddıdır.’ Demek doğru ve yeterli olacaktır. Böylece Türkiye’mizde lideroksiyle sürdürülenin demokrasi olmadığı ayan beyan ortaya çıkmış olur. Bölücülüğü; ‘Millî benliği ve şuuru, kültürel hayat tarzını yabancılaşarak başkalarıyla işbirliği içinde parçalamaktır.’ Diye târif ediyorum. Böylece bölücülük her sahada olabilir. İrtica ve lâiklik kavramları ise sanırım ülkemizde en fazla istismar edilen ve kavram kargaşasına uğratılan kelimelerdir. Lâiklik, ülkemizde batı pozitivizminden aktarılarak yorumlandığında neredeyse ‘dinsizlik veya din düşmanlığı’ mâhiyetine doğru taşınmıştır. Oysa sanırım lâiklikten anlaşılması gereken onun bizatihî ahlâkî değer taşıyan bir olgu olmayıp, etik bir değer olarak dînî özgürlüğün temelini teşkil etmesidir. İrtica konusunda ise hep aklımdan şu hatıram geçer. Rahmetli Banguoğlu hoca ile bir sohbetimizde 1950 öncesi dönemle ilgili Meclis hatıralarını anlatırken, ‘Ne zaman ki ülkede resmî idarenin istemediği bir takım faaliyetler büyümeye başlar, o zaman İnönü’nün Meclis’te bulunan 3-5 kişilik bir söylev (!) ekibi derhal Meclis toplantısında gündem dışı söz alırlar ve şurada burada vuku bulduğu söylenen irticaî (!) bir takım olaylardan söz ederlerdi. Bu konuşmaların arkasından basın da hemen buna ayak uydurur ve gündem toz duman içersinde yeniden resmî idarenin yörüngesine kaydırılır, muhalefete de göz dağı verilmiş olurdu.’ Sanırım bu örnek çok şeyi anlatıyordur… İrtica Türkiye’mizde hâkim güçlerin, dilediklerinde ve dilediklerince kullandıkları bir mefhumdur. Bununla Türkiye’de mürteci yoktur demiyorum. ‘Bütün ülkelerde var olduğu ölçülerde vardır.’ Diyorum! Kısaca yobazlığı ise her konudaki ‘fikrî tahammülsüzlük’ olarak ifâdelendiriyorum. Temel hak ve hürriyetleri ise, ‘demokrasi anlayışımızdaki yapıyla özdeşleştirerek, birbirimize tahammül ve saygılı olmayı anlamak gerekliliği’ olarak değerlendiriyorum. Aksi ise, anarşi olmaz mı!….

Çetinoğlu: Yine kültüre dönersek; dil ve müzik… kültürümüzün ana unsurları. Bu iki unsurun, temel değerlerini koruyabiliyor muyuz?

Dr. Eriş: Kültürümüzün ana unsurları dil ve musikimizde, batılılaşma baskısının yoğun olarak yaşanıldığı ilk yıllara göre kendine dönme arayışları vardır. Fakat iletişim araçlarının yaygınlaşması basitçi anlayış içinde halka inme (!), arabesk, magazin adı altındaki kolaycılık yazı ile konuşma dilindeki yabancılaşmayı ve tabiatıyla beraberinde yozlaşmayı hızlandırmıştır. Bu noktada sanırım eğitim ve kültür müesseselerimize olduğu kadar, millî şuura sâhiplenmesi gereken bütün insanlarımıza, özellikle de münevverlerimize tek tek görev düşmektedir. Ama!..

Çetinoğlu: Sayın Eriş, çok teşekkür ederim. Derin tahlillerle çarpıcı belirlemeler ortaya koydunuz. Bazı kişilerin ezberlerini bozdunuz, Bilinen bâzı gerçekleri de farklı bir tarzda ifâde ettiniz. Çok faydalı bir röportaj oldu. Umarım, ilgililere ulaşır ve gereken mesajı alırlar.

     Dr. METİN ERİŞ

     1936 yılında Gaziantep’te doğdu. Gaziantep Dayı Ahmet Ağa ilkokulunda, İstanbul Birinci ilkokulda, Galatasaray Lisesi’nde, Avusturya Lisesi’nde okuduktan sonra İstanbul İktisadî ve Ticarî İlimler Akademisi’ni bitirdi. Askerlik görevini yedek subay olarak yaptıktan sonra; Vefa Akşam Lisesi, İstanbul İmam Hatip Okulu, Beyoğlu ile Bakırköy Kız Meslek liselerinde ve Bakırköy Ortaokulunda Lisan, Matematik ve Ticaret dersleri öğretmenlikleri yaptı. 1972 yılında İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde Siyâset İlmi Kürsüsü’nde ‘Doktor’ unvanını aldı.

     1969 yılında Sanayi ve Teknoloji Bakanı’nın Özel Kalem Müdürü olarak kısa bir süre çalıştıktan sonra BASF-Sümerbank Türk Kimya Sanayi Anonim Şirketi’nde Genel Müdür Yardımcısı olarak göreve başladı. 2002 yılında buradan emekli oldu.

     Kimya İşverenler Sendikası Yönetim Kurulu Başkan Vekilliği ve Türkiye İşverenler Sendikaları Yönetim Kurulu Üyeliği, İzmit Ticaret ve Sanayi Odası Meclis Başkanlığı, Kocaeli Çevre Vakfı Yönetim Kurulu Üyeliği, Gebze Dilovası Sanayiciler Vakfı Yönetim Kurulu Başkanlığı yaptı.

     Kurucu Üye ve Yönetim Kurulu Üyesi olarak hizmet verdiği sivil toplum kuruluşlarından bâzıları şunlardır: Milliyetçiler Derneği, Kültür Ocağı, Aydınlar Ocağı, Türk Edebiyatı Vakfı, İbn-ül Emin Mahmut Kemal İnal Vakfı ve İlim Yayma Vakfı.

     1985 yılında kurulan Türk Kültürüne Hizmet Vakfı’nda, 1986 yılından itibaren önce Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı, 1994 Aralık ayından 2010 yılına kadar Yönetim Kurulu Başkanı olarak hizmet etmiştir.

     Metin Eriş evlidir ve bir oğlu vardır.

Yayınlanmış kitapları:

Siyâset Târihimizde CHP: Özel Baskı, 1968. (Celal Bozkurt takma adı ile)

Asgarî Ücretler ve Türkiye’deki Durum: Şeker-İş yayınları, 1969.

İşverenin İşçi Karşısındaki Ödevleri: Şeker-İş Yayınları, 1970.

İşletmelerde Prodüktivite Unsuru Olarak Ücret: Sümerbank Dergisi ilavesi, 1971.

Amerikan-Rus Emperyalizmi: Boğaziçi Yayınları, 1974. İkinci Baskı 1978.

Kemalizm, Marksizm ve Ecevit: Boğaziçi Yayınları, 1976. (Celal Bozkurt takma adı ile)

Kamu İktisadî Teşebbüsleri ve Halka Açılımı: Boğaziçi Yayınları, 1983.

Gönül ve Dostluk Üzerine: Gebze Gazetecilik ve Mabaacılık, 1995.

Dünyâ ve Türkiye’yi Gözlemlerken Meselelerimiz: Boğaziçi Yayınlan 1997.

Ülkemde Demokrasi Arıyorum: Boğaziçi Yayınları, 1999.

Avrupa Birliği ve Küreselleşmeye Havet: Cem Ofset. 2007.

Gönlümde Taht Kuranlar: Kubbealtı Neşriyatı, 2009

Yelkovanın Ucundan Düşen Takvim Yaprakları:  (Hatıralar) Boğaziçi Yayınları. 2011 (İki Cilt)

İktisadî Kalkınmanın Kültürel Temelleri ve Türkler: (Oğlu Celal Kâmil Eriş ile birlikte) Başlık Yayınları, 2011

Bir Beldenin Doğuşu ve Dil Ovası: Dil Ovası Sanayiciler Vakfı Yayınevi. İKTAV Yayınları.

Ayrıca, çeşitli dönemlerde değişik gazete ve dergilerde, 500’e yakın makalesi yayınlanmıştır.