Eski Ülkü Ocakları Genel Başkanı Sinan Ateş’in ölümünün üzerinden(30 12 2022) tam bir yıl geçti. 22 kişinin tutuklandığı olayın derin ve çok boyutlu olması, insanı hayretten hayrete düşürüyor.
Bilirkişiden çıkan telefon kayıtlarına göre rahmetli Sinan Ateş öldürülmesinden 9 ay önce takibe alınmış. Olaya kimler karışmamış ki?
Adi bir torbacıya öldürttürülen Sinan Ateş olayı ile ilgili T24’ten alınan bilgilere göre eski MİT mensubundan tutun da emniyet mensupları, hukukçular ve siyasilere kadar birçok kişinin olayda adı geçiyor. Eski MHP Milletvekili Olcay Kılavuz’un Ankara’da kullandığı evde yakalandığı ortaya çıkan Tolgahan Demirbaş’ın telefonundan çıkan kayıtlara göre; Emniyet Komiserinden Sinan Ateş’in adres bilgileri isteniyor ve aylar öncesinden rahmetlinin “ipinin çekildiği”nin ses kayıtları çıkıyor.
Gazi bir baba’nın evladı merhum Sinan Ateş’in Hanımı ve Annesi göğüslerini döve döve Geciken adaletin adalet olmayacağını, cinayetin faillerinin hepsini tanıdıklarını, ama bunların halâ ellerini kollarını sallayarak ortalıkta dolaştıklarını haykırıyorlar. Adres olarak ta MHP’yi gösteriyorlar.
Ülkü Ocaklarının kuruluşundan günümüze kadar içinde bulunmuş bir Ülkücü olarak iç hesaplaşmadan dolayı adam öldürülmesine bu yaşıma kadar ne duydum ne de şahit oldum. Ancak 1970’li yıllarda TİKKO, Marksist-Leninistler ve Mao’cular arasında iç hesaplaşmalar nedeniyle öldürülenlerin bulunduğunu ve bunlardan birisinin de Mustafa Kuseyri olduğunu biliyorum. 1984 yılından sonra ortaya çıkan PKK’lılarında kendi aralarında anlaşmazlıkları yüzünden bazı infazları gerçekleştirdiklerini biliyoruz.
O halde neler oluyor bize:
Bugün yaşadığımız olayların, bizi 300 yıl gerilere götüreceğine asla inanmazdım ama görülüyor ki tarih, Sinan Ateş olayıyla bir defa daha tekerrür ediyor. 1789 Fransız devriminden önce ortaya çıkan Yakobenizm’e göre: “Meşruiyetin birincil kaynağı hukuk değil, ideoloji ve ilkeleridir. Rakip (yani “karşı devrimci”) görüşler ise, yok edilmesi gereken ihanet ve sapmalardır.” Görüşlerini benimseyen, Fransa Kralının idamına kadar birçok kişinin de kellesini alan Maximilien Robespier: “Söz konusu devrimse eğer, babamı dahi öldürürüm” sözleriyle tarihe geçmiştir.
Yine meşhur Rus yazar Fiyodor Dostoyevski’nin yazdığı “Ecinniler” kitabında: 21 Kasım 1869’da, bir nihilist anarşist terör grubunun lideri Sergey Neçayev, gruptan ayrılmak isteyen üniversite öğrencisi Ivanov’u Moskova’da bir pusuda tuzağa düşürerek öldürmüş olduğunu anlatıyor. Dostoyevski’nin Rusya’daki devrimci-terörist sosyalizmle bağlarını koparması işte bu vahşi olaydan sonra gerçekleşiyor.
Yukarıda paylaştığım ve bizi 300 yıl gerilere götüren olaylar, ihtilaller ve devrimlerin habercileriydiler. Peki, ama 100 yıllık cumhuriyet, yaklaşık 200 yıla varan Türk Demokrasi tarihinde yaşanılan bu tür vakıalar kabul edilebilir cinsten olaylar mıdır? Her şey ortada, deliller ortada, failler belli ama neden adalet yerine getirilmez? Çünkü yönetilemiyoruz da ondan.
Açıklayayım:
Yargıtay Onursal Başkanı Prof. Dr. Sami Selçuk: “Ana Yasa Mahkemesi Kararı Madde 153’e göre: “Anayasa Mahkemesi’nin kararları yanlış ta olsa tartışmasız kesin uygulanır” diyor. Buna rağmen Can Atalay davasında ne alt kademe mahkemesi ne de Yargıtay AYM kararlarına uymadıkları gibi, bir de Anayasa Mahkemesi üyeleri hakkında suç duyurusunda bulunuyorlar. Açık-seçik 158/3. Maddesine göre de: “Diğer mahkemelerle Anayasa Mahkemesi arasındaki görev uyuşmazlıklarında, Anayasa Mahkemesi kararları esas alınır.” Denilmesine rağmen.
İşin enteresan olan tarafı ise, partili cumhurbaşkanının mahkemeler arasında hakemliğe talip olması.
Türkiye tam bir uyuşturucu ve kara para aklama cennetine dönüşmüş. Alman, Rus, Sırp uyuşturucu tacirleri Türkiye’yi mesken tutmuşlar. İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya temizleye temizleye bitiremiyor.
Türkiye’nin alt ve üst gelir gurupları arasında ekonomik manada büyük uçurumlar olmasına, halkın büyük çoğunluğunun Pazar artıklarıyla geçinmesine rağmen hala ihracatta şu kadar rekor kırdık diye her akşam algı yaratılması, diğer taraftan bunca hayat pahalılığına rağmen TUİK rakamlarının gerçeklerden uzak, hayat pahalılığını oldukça düşük göstermesi,
Mersinli üreticilere bir taraftan tarlalarınızı ekiyorsunuz diye üretime teşvik primi verilirken, diğer yandan “sen bu araziyi neden ektin” diye hapis cezası veriliyor ve tapulu arazisini eken köylülerin her biri 1,5’ yıl hapis cezasına çarptırılıyor. İki Bakanlık(Tarım ve Çevre ve Şehircilik Bakanlıkları) arasındaki trajı-komik duruma bakar mısınız?
Cumhuriyet kurulduğundan buyana 20 senede Suriye de Süleymanşah arazisini ve Ege Denizinde 20 Ada 2 kayalığımızı Yunan işgaline terk etmemize rağmen, Boğaz Köprüsünde İsrail’i kınama bahanesiyle Hilafet Sancaklı mitingler düzenleniyor.
Bu liste çok daha uzayıp gider. Böyle bir ülkede Adaletten, refahtan, insan hak ve hürriyetlerinden söz edilebilir mi? 07/01/2024
Oğuz Çetinoğlu: Bir devletin, içeride güven ve huzuru sağlamadan, milletlerarası ilişkilerde sözü geçerli ve ‘güçlü devlet’ ‘sıfatı ile anılmasının mümkün olamayacağı ifâde ediliyor. Güven ve huzurun olmazsa olmaz şartları nelerdir?
Av. Nuri Gürgür: Bir ülkenin ‘nasıl’ yönetileceğini gösteren demokrasilerin omurgası yâni vazgeçilmez unsuru düzenli şekilde yapılan, yasama ve dolayısıyla yürütme organlarında görev alanlarının seçmenlerin tercihiyle belirlendiği seçimlerdir. Seçimlerin hukuk kaidelerine anayasa ve kanunlarda belirtilen hükümlere bağlı olarak serbestçe yapılması, katılan partiler ve adaylar arasındaki yarışın hukuk devletinin ‘olmazsa olmaz’ı anlamına gelen ‘bağımsız ve tarafsız’ adâlet sisteminin gözetiminde eşit şartlarda yürütülmesi demokrasilerin kalite göstergesidir. Devlet adı verilen siyâsî, sosyal, iktisâdî ve askerî organizasyonun yönetimi ‘kuvvetler’ diye târif edilen ve anayasada belirtilen üç organ; yasama, yürütme ve yargı arasında paylaşılır. Bunların yetkileri, oluşumları anayasa ve kanunlarla belirtilmiştir.
Günümüzde model olarak algılanan demokrasiyle yönetilen Batılı ülkelerin bu safhaya gelmeleri kolay olmadı; yüzyıllarca devam eden fikrî, felsefî, siyâsî ve sosyal/ekonomik gelişmelerin, iç-dış çatışmaların sonunda bunu başardılar. Yaşadıkları süreç bir taraftan onlara tecrübe ve devlet organlarında gelişim sağlarken diğer taraftan toplumda demokrasi kültürünün gelişmesine zemin hazırladı. Kurumlarla alâkalı yapıların ihtiyaçlara uygun tarzda, verimli bir anlayışla düzenlenmesi, yöneticilerinin vasıflı, bilgili kimseler arasından seçilmesinin sonucunda zamanla her bir kurumun özel geleneği oluştu, kamu yönetiminde, yasama, yürütme ve yargı güçlerinin işleyişinde düzen ve istikrar sağlandı.
Çetinoğlu: Ülkemizdeki duruma bakarsak efendim…
Av. Gürgür: Ülkemizde idâre sistemi konusu, modern Batılı ülkelere benzeme arzusu, monarşik yönetimin Kanun-i Esasî’nin ilân edilerek meşrutiyete çevrilmesine çalışıldığı 1876 yılından başlayarak bu günlere kadar sürekli gündemde oldu. Cumhuriyet döneminde üç defa anayasa yapıldı; ama hâlâ sivil bir anayasa yapılması konuşuluyor. İki yüz yıldır yönetim yapımızda yapılan reformların özelliği bunların ‘alttan’ yâni milletin kendisinden değil, ‘yukarıdan’ iktidarı elinde bulunduran belirli bir grup tarafından yapılmış olmalarıdır. Türkiye’de 2016’dan sonra en radikal sistem değişikliğinin yapılarak ‘Türk Tipi Başkanlık Sistemi’ne geçilmesi de bu tarzda oldu. 2017’de Ak Parti-MHP liderlerinin mutabakatıyla hazırlanan tasarı Meclis’te iki partinin oy çoğunluğuyla kabul edildi; halkımızın çoğunluğu referanduma sunulan değişikliğin anlamını iki partinin ve Erdoğan’ın ibra edilmesi gibi algılayarak oy kullandı. Böylece Türkiye 2018’de, yasama organının çoğu yetkilerinin ve yargı organının kontrolünün büyük ölçüde tek kişiye verilmesi sonucu Başkanlık adı altında ABD’de bile olmayan katılıkta kuvvetler birliğine geçmiş oldu. Bununla yetinilmeyerek çıkarılan 3 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesiyle bütün kamu kurumlarının üst düzey yöneticilerinin tâyin ve değişiklik yetkileri de tek kişinin irâdesine bağlı kılındı. Kurumların personel ve yönetim yapılarının, üniversitelerin rektörlüklerinin liyakat, meslekî bilgi ve tecrübe, profesyonel kalite ölçülerine göre değil, siyâsî sadâkat, bağlılık ve güvenilirlik gibi faktörlerle oluşturulmasının sonuçları ortada.
Çetinoğlu: 2018 yılındaki oylamanın, ‘kırılma naktası’ olduğu ileri sürülüyor. Tahlilini yapar mısınız?
Av. Gürgür: Geçen yıl Adâlet ve Kalkınma Partisi (AKP) milletvekili olarak 2 dönemdir Meclis’te olan önümüzdeki dönemde de liste başı olarak seçilmesi garanti görünen eski bir dostumla ülkemizde yargının durumu ve hukûkî meselelerimizle ilgili sohbet ediyorduk. Çok vasıflı, okuyan, yazan kaliteli bir münevverimizdir.
Başkanlık sistemine kuvvetler ayrılığının, yargı bağımsızlığının, hâkim teminatının olması gibi hususların Meclis’in yetkilerinin denetim imkânını budanmamak şartıyla kategorik olarak karşı olmadığımı, ancak bizdeki tarzının örneği ABD olan sistemle isim benzerliğinin dışında bir alâkasının olmadığını ifâde ederek bu sistemi tenkit ediyordum. O’na şunu da sordum: “Senin gibi hukuk devletinin önemini, kuvvetler ayrılığının demokrasinin ayrılmaz bir parçası olduğunu bilen bir insan olarak, yasama organını bile tek bir kişinin irâdesine teslim eden bu sisteme, maddelerin görüşülmesi sırasında nasıl olup da ‘evet oyu’ verdiğini anlayamıyorum. Niçin ‘evet’ dedin?”
Cevabı şu oldu: “Benim de bâzı arkadaşların da içine sinmemişti. Fakat 15 Temmuz kalkışması olmuştu. O günlerdeki psikolojik ortamda ‘hayır’ diyemezdik.”
Bir milletvekili evet oyuvermesinin izahını böyle yapıyorsa, anayasa ile alâkalı sistem değişikliğinin oyların yarıdan üç puan fazlasıyla kabul edilmesine hayret etmemek gerekiyor. Fakat dört yıllık uygulamanın sonuçlarına bakıldığında sistem bu gün yeniden referanduma sunulsa sonucun ne olacağının cevabını herkesin kendi vicdanında vermesi doğru olur diye düşünüyorum.
Çetinoğlu: Şöyle düşünenlerin olduğu da biliniyor: “Batılı ülkelerde siyâset ‘çok şey’dir. Bizde ise ‘her şey’ olarak kabul görür.” ‘Parti disiplini’ kavramını da unutmamak gerekir.
Peki Efendim, şüphesiz ‘çok güçlü’ olarak anılanların dışındaki devletlerde de bizdekine benzer sıkıntılar var. Yine de onlardan farklı durumdayız. Bu farkın sebebi olarak neler söylenebilir?
Av. Gürgür: Batı dünyasıyla en önemli farkımız kurumların yapısında ve kalitesinde ortaya çıkıyor. Onlarda siyâsî istikrarsızlık, yönetim boşluğu yaşansa bile kurumların işleyişi düzenli şekilde devam ediyor. Çünkü yöneten kişiler bu makamlara siyâsî destekle değil, kabiliyet ve liyâkat üstünlükleri sebebiyle geliyorlar. Dolayısıyla ‘yukarısı ne der’ diye düşünmeden bildiği doğruları uygulamaya koyabiliyorlar. Kamu personeli seçimlerinde mülâkatın kaldırılması vaadi bile kurumlarla alâkalı yapımızdaki kalite probleminin sebepleri herkes tarafından biliniyor. Buna rağmen yıllardır ısrarla devam ettiriliyor.
ABD’de Trump yeniden seçilmek için elinden geleni yaptı, Kongre binasını işgale kalkıştı. Ama demokrasi bütün kurallarıyla ayakta kaldı; askerî, idârî, ekonomik kurumlar aksamadan işlemeye devam etti. Yargı, hukukun gereği neyse onu yaptı. FBI Trump’ın evlerinde yaptığı aramalarda hukuka aykırı tarzda gizli belgeler bulunca savcı dâvâ açtı. Türkiye’de istikrarlı bir demokratik düzen, ekonomik refah, gelişmiş bir sanayi ve tarım, kaliteli bir bilim ve eğitim, kamu kaynaklarını belli müteahhitlere aktaran rantiye düzenine son vermek istiyorsak, kurumlarla alâkalı yapılarımızı siyâsî partilerin arka bahçeleri, yandaş havuzları olmaktan çıkaracak köklü reformları daha fazla gecikmeden yapmalıyız. Bağımsız ve tarafsız yargı denetiminin varlığının yönetimde düzenin, güven ve istikrarın, toplumla bağlantılı adâletin ‘olmazsa olmaz’ı anlamına geldiğine samîmiyetle inanılırsa ve yapılmak istenirse bunu sağlamak zor olmaz.
Çetinoğlu: Vatanseverliğinizden kaynaklanan cesâretinizle ‘doğru bildiklerinizi’ değil, ‘bildiğiniz ve bilinen doğruları’ söylediniz Aziz ve necip milletimize tercüman oldunuz. Teşekkür ederim.
Av. NURİ GÜRGÜR: 1940 yılında Erzincan vilâyetinin Kemaliye ilçesinde doğdu. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 1963 yılında mezun oldu. Öğrenciliği sırasında 1958-1961 yılları arasında Türk Ocağı Gençlik Kolunda kurucu ve yönetici olarak görev yaptı. 1961 yılında bir grup arkadaşıyla Üniversiteliler Kültür Kulübü (Derneği)’ni kurdu. Bu dernek uzun yıllar milliyetçi gençlerin fikir ve kültür çalışmaları yaptıkları önemli ve etkili bir alan oldu. 1961-1963 yılları arasında Millî Türk Talebe Birliği (MTTB) adlı öğrenci kuruluşunda Ankara İcra Kurulu Başkanlığı görevini yürüttü. Bu yıllarda Son Havadis Gazetesi ve Düşünen Adam Dergisi’nin Meclis Muhabiri, Ankara Ticaret Postası Gazetesi’nin köşe yazarı olarak gazetecilik yaptı. 1967 yılında başladığı Avukatlığı 1970 yılında ticârete başlayıncaya kadar devam etti. 1968 yılından 1971’e kadar Üniversiteliler Kültür Derneğinin yayın organı olarak çıkarılan Ocak Dergisi’nin yazar ve yönetmenliğini yaptı. 1969 yılından itibaren Devlet Dergisi’nin yazarları arasında yer aldı. 1975 yılında MHP Genel İdare Kuruluna girdi ve partide 1976 – 1978 yılları arasında Genel Sekreter Yardımcısı olarak görev yaptı. Türk Ocakları’nın yeniden faaliyete geçirilmesi ve Türk Yurdu Dergisi’nin yeniden yayınlanması çalışmalarında yer aldı, derginin yazı kurulunda görev yaptı. 1993 – 1994 yıllarında Türk Ocağı Ankara Şubesi Başkanı oldu. 1996 Kurultayında Türk Ocakları Genel Başkanlığına seçildi. 2011 yılında yapılan Kurultay’da, Başkanlık görevine tâlip olmadı. Genel Merkez Yönetim Kurulu Üyesi olarak hizmetlerine devam etti ve Türk Yurdu Dergisi’ne başmakaleler yazdı. Türk Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı’nın Kurucuları arasında yer alan Nuri Gürgür 1989 -1992 yıllarında Vakıf Mütevelli Heyeti’nde görev yaptı. 1995 yılından bu yana Ankara Ticaret Odası Meclis üyesidir. 1999 yılında Ankara Ticaret Odası Meclis Başkanı seçildi. Bu görevi 2018 yılına kadar devam etti. TÜBİTAK Bilim Kurulu Üyesi olarak görev yaptı. Yorumlar ve Yankılar, Milliyetçilik Üzerine, Yüzyılın Eteklerinde ve 60’lılardan Vatan Kurtarma Hikâyeleri ile Yüzyıldan Yüzyıla / Olaylar – Yorumlar – Görüşler isimli basılı eserleri vardır. Türk Yurdu Dergisi ile çeşitli gazete ve dergilerde yazıları yayınlanmaktadır.
SİYÂSET DÜNYÂMIZDAN DİKKATE DEĞER İKİ HÂDİSE:
OĞUZ ÇETİNOĞLU
Makine Yüksek Mühendisi Sayın X Bey, Sanayi Bakanı Sayın Mehmet Turgut tarafından kendisine bağlı bir İktisâdî Devlet Kuruluşuna tâyin edilmiş genel müdürdür. Günün birinde Sayın Bakan’ın seçim bölgesinden bir grup insan gelir. İçlerinden biri; Genel Müdürlükte emeklilik sebebiyle boşalan kadroya, kızının tâyin edilmesini talep etmektedir. Genel Müdür, mümkün olamayacağını söyler. Israrlar karşısında sebebini anlatır. Gelenler Bakan Bey’e gider. Sayın Bakan, genel Müdüre telefon edip, gelmesini söyler. İkisi baş-başa kaldığında konuşurlar:
–Seçmenlerime ‘olmaz’ demişsiniz.
–Evet Efendim. Çünkü sizin yazılı emriniz var. Boşalan kadrolara ancak içeriden kaydırmalarla tâyin yapabiliyoruz.
–Siz bir çâresini bulursunuz.
–Gelirken düşündüm, bir değil iki çâre buldum.
–Nedir?
–Birincisi yeni bir yazı ile emrin iptal edildiğini bildirirsiniz. Fakat bu durum devlet ciddiyetiyle bağdaşmaz. İkinci çâre: Ben istifa ederim, yerime tâyin edeceğiniz kişi bir şekilde problemi çözer.
Bakan, durur ve düşünür, yeniden düşünür ve Genel Müdür arkadaşını şöyle bir tartar: Ciddî, çalışkan, dürüst ve karakter sâhibi bir insan. Devlete ve millete bağlı ve bütün gücü ile çalışıyor. Doğru bildiği bir konuda, belli prensipler içinde kalmak istiyor ve bu kadar direniyorsa, saygı duymak gerektiğine karar verir. Sonra da gülerek ve Genel Müdür’ü okşarcasına şöyle der:
–Bu kızın tâyini o kadar da önemli değil, hemşerilerim küsecek ve kızacaksa bana küssün, bana kızsınlar. Ne ben verdiğim emri geri alayım, ne de sen istifa etmeyi düşün. Bu kızcağız da başka yerde iş arasın. Sen haklısın ve işine devam etmelisin.
(Mehmet Turgut: Hâtıra Nev’inden Notlar. Boğaziçi Yayınları, s: 263-267 İstanbul 2000) (Özetlenerek alınmıştır) (Sayın Genel Müdürün adı özel bir sebeple verilmemiştir. Dileyen yukarıda belirtilen kaynaktan okuyabilir.)
İkinci Hâdise:
Konu ile bağlantılı olmamakla birlikte, derinden düşündürücü ve çarpıcı bir örnek teşkil etmesi sebebiyle yaşanan bir olayı nakletmekte fayda görülebilir.
Sonraki dönemlerden birinde sanayi bakanı Sayın X ile bakanlığına bağlı Türkiye’nin en büyük sanayi kuruluşlarından birinin genel müdürü arasındaki konuşma, menfi yönde ibretliktir:
-Liste hâlinde gönderdiğim adamları işe almamışsınız!
-Sayın Bakanım, bir hafta önce isimlerini verdiğiniz 25 kişi, 15 gün önce gönderdiğiniz kişiler gibi işe alındı. Personel fazlamız var.
Gönderdiğim kişiler partimiz için çok çalıştı. Ben, onların sâyesinde bu makamdayım. Mutlaka işe alınmaları gerekiyor.
-Son olacaksa emrinizi yerine getiririm Efendim. Fakat müsaadelerinizle bir hususu arz edeyim: Türkiye’ye gelmeden önce çalıştığım Almanya’da, bağlı bulunduğum bakan bey telefon ettiğinde; ‘Üretim ve ihracatı artırın, mâliyet fiyatlarını düşürün, kaliteyi yükseltin. Fabrikanız daha çok kâr etmeli. Sizden daha fazla gayret bekliyorum, başaracağınıza inanıyorum…’ kabilinden sözler söylerdi. Ben bu şekilde uyarılar dinlemeye alışkınım. -Sen yorulmuşsun. İstifânı ver de git dinlen!
-Peki Efendim.
(Not: Hâdisenin öznesi genel müdürden (muhtemelen ebedî âleme intikal etmiş olması sebebiyle) yayın için izin alma imkânı bulunmadığından ismi verilmemiştir. Sayın Bakanın ise vefat ettiği bilinmektedir. Gıybet olur endişesiyle ismi verilememiştir)
Yeni yıla girip Mart ayı yaklaşınca herkesi ilgilendiren soru şu. Yerel seçimleri kim kazanacak?
Bilindiği gibi seçimin eski Yunan’da başladığı söylenir. Ancak eski Yunan’da vatandaşlık tanımı oldukça dardı ve köleler, kadınlar, toprak sahibi olmayanlar oy kullanamazdı. Sonuçta Atina nüfusunun ancak çok küçük bir yüzdesinin seçimlere iştirak ettiği bildirilir.
Peki, 31 Mart 2024 tarihinde yapılacak yerel seçimi kim kazanacak? Seçim sonuçları belli mi? Bilindiği gibi dernek, oda, baro ve benzeri kurumlarda yapılan seçimlerden başka bir de Türkiye çapında yapılan seçimler vardır. Uzmanlar ise ülke çapında yapılan seçimlerin de genel ve yerel diye ikiye ayrıldığını belirtiyor. Genel seçimlerde milletvekilleri ve cumhurbaşkanı seçiliyor. Asrın başında cumhurbaşkanı genel seçimle seçilmezdi. Milletvekilleri ise cumhurbaşkanını seçerdi. Gerek milletvekilleri gerekse cumhurbaşkanı için yapılan seçimlere genel seçim deniyor. Ancak yerel seçimler bunlardan farklı. Gerçi yerel seçimler de ülke çapında yapılıyor. Onun için bunlara da “genel seçim” demek hatasına düşebiliriz.
Hangisi genel, hangisi yerel
Konuştuğumuz uzmanlar, genel seçim, yerel seçim ayrımını doğru yapmak için dikkat edilmesi gereken noktaları açıkladılar. Bir seçimin genel mi yerel mi olacağı, kimlerin seçtiğine göre belli olmuyor. Nitekim genel seçimlerde de yerel seçimlerde de bütün seçmenler oy kullanılıyor. Bir seçimi genel veya yerel yapan şey, kimlerin oy kullandığı değil, kimlerin hangi konum için seçileceği.
Genel seçimlerde ülke genelinde söz sahibi olacak kurum ve kişiler seçiliyor. Yerel seçimlerde ise seçilenler, isminden de anlaşılacağı gibi yerel yönetimlerde söz sahibi oluyorlar. Nitekim genel seçim dediğimiz milletvekili seçimlerinde seçilen milletvekilleri ülke çapında geçerli olacak kanunları yapar. Cumhurbaşkanı ise ülkenin tamamını yönetir. Dolayısıyla gerek milletvekili seçimleri gerek cumhurbaşkanı seçimleri genel seçimlerdir.
Peki, kim kazanış yapacak?
Yerel seçimlerde ise, muhtar seçiyorsanız seçtiğiniz muhtar sadece muhtar seçildiği mahallede yönetme yetkisine sahiptir. Belediye başkanları ise sadece seçildikleri belediyelerde söz sahibidir. Uzmanımız bu konuya da açıklık getirdi. Bütün belediyeler aynı değildir. İlçe belediyeleri ve büyük şehir belediyeleri vardır. İlçe belediyelerinin görevi, ilçeleriyle sınırlıdır. Büyük şehir belediyeleri ise bütün büyük şehirden sorumludur. İlçe belediyelerinin bir başka görevi ise, eğer büyük şehir belediyesinin başında bir muhalif varsa, onu çalışamaz, kıpırdayamaz hâle getirmek için elinden geleni yapmaktır.
Peki, 31 Mart’ta yapılacak yerel seçimleri kim kazanacak?
* * *
Artık yeter! Devam edemeyeceğim. Hangi haberlerin taklidini yaptığımı anlamışsınızdır. Buraya kadar okuyan okuyucularımı gönülden tebrik ederim. İlk bir veya iki paragraftan sonra bırakanları iki defa tebrik ederim. Ama itiraf edin, bu tip “haber”leri okumaya artık antrenmanlısınız. Ben yazmaya o kadar antrenmanlı değilim. Ama elimden geleni yaptım. “Peki”lerimi, “ise”lerimi az biraz ustalıkla kullandığımı sanıyorum. Fakat insan bile bile hatalı Türkçe yazamıyor. Mesela, “seçilir” yerine “seçiliş yapar”, “çıkar” yerine “çıkış yapar” falan demem lazımdı. “An itibarıyla”, “noktasında” gibi Türkçe’ye yeni kazandırılan ifadeleri de biraz daha sık kullanmalıydım. Pasif cümle kurmakta da eksikliyim. “Uzmanlar açıkladı” çok basit bir ifade. Bunun yerine “Uzmanlar tarafından açıklama yapıldı…” daha lüks bir cümle. Bir daha sefere daha dikkatli olurum.
Peki, kim kazanacak?
Peki, bu yazıyı nasıl bitirirdim? (Nasıl ama bu “peki”!) Şuna ne dersiniz…
Peki, 31 Mart yerel seçimlerini kim kazanacak? Bilindiği gibi seçimlerin sona ermesinden sonra sandıklar açılır ve kullanılan oylar sayılır. Bulunan sayılar ise tutanak denilen kâğıtlara işlenir ve sandık üyeleri tarafından imzalayış yapılır.
Uzmanlar, seçimlerin yapıldıkları ilçe veya büyük şehre göre farklı partilerin kazanabileceğini, fakat her ilçe veya büyük şehirde en çok oy alan adayın seçimi kazanmış sayılacağını, eğer kazanan muhalif ise seçimin tekrarlanabileceğini belirtti.
Elimden geleni yaptım, fakat elimden gelmeyenler de var. Mesela bu yazıyı üçe bölüp “Devamı” diye bağlantı veremiyorum. Hâlbuki iyi bir “çok tıklatan yazı” en az üç, olmazsa dört sayfa değiştirmeli. Yine de başarılı bir yazı. Bu yazı yayımlandıktan sonra Google’da “yerel seçim” diye arama yapın, daha iyisi “yerel seçim” “genel seçim” diye arama yapın, şıppadanak bu yazı çıkar. Daha kötüsü yazılıp yayımlanana kadar. Belediye seçimini o kazanacak – Milli Düşünce Merkezi (millidusunce.com)
Mehmet Arif Nihat Asya (7 Şubat 1904, Çatalca, İstanbul – 5 Ocak 1975, Ankara), Türk şair, öğretmen ve siyasetçidir.
Cumhuriyet dönemi Türk şiirinin önemli temsilcilerindendir. Sade bir üslupla millî değerleri ve dini heyecanları işleyen şiirler yazmıştır. “Bayrak, Bir Bayrak Rüzgâr Bekliyor, Fetih Davulları, Selimler, Kubbeler, Süleymaniye” en tanınmış şiirleridir. Bayrak şiirinden dolayı Türk edebiyatında Bayrak şairi olarak da anılır. 9. dönem TBMM’de milletvekili olarak görev yapmıştır.
Yaşamı
Arif Nihat Asya’nın Ankara Karşıyaka Mezarlığında bulunan kabri.
1904’te Çatalca’nın İnceğiz köyünde doğdu. Asıl adı Mehmet Arif’tir. Tokatlı Zîver Efendi ile Tırnovalı Zehra Hanım’ın tek çocuğu idi. Şairin bilinen en büyük dedesi Kapusuz Hacı Ahmet, Tokat’a bağlı Kapusuz köyünden İstanbul’a göçmüş ve orada debbağlıkla uğraşmış olan bir âhî ustasıdır.
Henüz bebekken babası veba hastalığından hayatını kaybetti; annesi yeni bir evlilik yapıp Filistin’e gitmesi üzerine üç yaşından itibaren akrabalarının yanında yetiştirildi.
Öğrenim hayatı Örçünlü Köy Mektebinde başladı. Babaannesinin ölümünden sonra onun bakımını üstlenen halası ile birlikte Balkan Savaşı’ndan kısa bir süre önce İstanbul’a göçtü; Kocamustafapaşa ve Haseki mahalle mekteplerinde öğrenim gördükten sonra I. Dünya Savaşı yıllarında Gülşen-i Maarif Rüştiyesi’ne devam etti. Bu dönemde hâkim olan milliyetçi duyguların etkisiyle şiire başladı. Bazı destancıların Haseki’de okuyarak sattıkları harp destanları onu şiire yönelten ilk örneklerdi. Orta tahsilini parasız yatılı olarak Bolu ve Kastamonu liselerinde tamamladı. Millî Mücadele’ye destek verenlerin durağı haline gelen Kastamonu’daki öğrencilik dönemi onun kişiliğini ve sanatını etkiledi. Bu döneme şiire ilgisi arttı, hocası Enver Kemal Bey’in yönettiği Gençlik adlı dergide ilk şiirlerini yayımladı.
Öğrenimine Dârü’l-Muallimîn-i Âliye (sonraki adı Yüksek Muallim Mektebi, bugünkü İstanbul Üniversitesi Yüksek Öğretmen Okulu) Edebiyat Bölümü’nde devam etti. İlk şiir kitabı olan Heykeltıraş, 1924 yılında bu okulda öğrenci iken yayımlandı. Yüksek Muallim Mektebi son sınıfındayken ilk eşi olan Hatice Semiha Hanım’la evlendi. Bu evlilikten iki çocuğu oldu.
1928’de mezun olduktan[2] sonra edebiyat öğretmeni olarak Adana’ya tayin oldu. Adana Kız Lisesi ve Erkek Lisesi’nde öğretmenlik ve idarecilik yaptı.
Adana’da öğretmenlik yaptığı dönemde 1933 yılında Üsküdar Mevlevihanesi’nin son şeyhi Ahmet Remzi Akyürek’le tanışan Arif Nihat, dervişlik çilesini çekip Mevlevilikte şeyhlik makamına kadar yükseldi. Millî şiirlerin yanı sıra tasavvufi şiirler yazdı. Şair, 1940 yılında, Adana’nın düşman işgalinden kurtuluşunun kutlandığı 5 Ocak günü yapılan tören için Bayrak adlı şiiri ile tanındı ve Bayrak Şairi olarak anılır oldu. Şiir, önce Görüşler dergisinde yayımlanmış; daha sonra da Bir Bayrak Rüzgâr Bekliyor adlı şiir kitabının 1946’da çıkan ilk baskısında yer almıştır.
1941 yılında ilk evliliğini sonlandıran şair, kimya öğretmeni Servet Akdoğan ile ikinci evliliğini yapmış ve bu evlilikten de bir kız, bir erkek çocuk sahibi olmuştur.[6]
Malatya Lisesi’ne müdür olarak atanıp Adana’dan ayrılan şair, Malatya Lisesi Müdürü iken Maarif Vekili Hasan Ali Yücel ile yaşadığı sert tartışma nedeniyle huzursuzluk yaşadı. Üç yıl kadar Malatya’da çalıştıktan sonra yeniden edebiyat öğretmeni olarak Adana Erkek Lisesi’ne döndü. 1948’de Edirne Lisesi’ne sürgün edildi.
1950 Türkiye genel seçimlerinde Demokrat Parti’nin listesinden Seyhan (Adana) adayı oldu. Seçimleri Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne girdi. Dönemin sonunda aktif politikayı bırakma kararı alarak öğretmenliğe döndü. Kısa bir süre Eskişehir Lisesi’nde öğretmenlik yaptı. Çok uzun bir zaman kalmamış olmasına rağmen şiirinde Eskişehir’in çok yer alması ve bu şehirde çok benimsenmiş olması onun 5. dönem Eskişehir milletvekilliği yaptığı, Bayrak şiirinin Eskişehir’de yazıldığı gibi yanlış bilgilerin günümüzde birçok kaynakta yer almasına yol açmıştır. Arif Nihat Asya, 1955 yılından itibaren Ankara Gazi Lisesi’nde ve Ankara Polis Koleji’nde edebiyat öğretmenliği yaptı. Kıbrıs’ta görevlendirilip iki yıl da Lefkoşa Erkek Lisesi’nde görev yaptıktan sonra 1962’de Ankara’ya döndü ve Gazi Lisesi’nden emekliye ayrıldı.
Emekliye ayrıldıktan sonra Yeni İstanbul ve Babıali’de Sabah gazetelerinde yazılar yazdı. Aralık 1974’ün sonlarında hastalanarak hastaneye kaldırıldı. 5 Ocak 1975’te öldü. Kabri, Ankara Karşıyaka Mezarlığı’ndadır.
Edebi yaşamı
Milliyetçi şiirleriyle tanınan Arif Nihat Asya, yurdun güzelliklerini, doğasını anlatan, kimi zaman yergici ama Türklüğü yücelten şiirler yazmıştır. Şiirlerinde halk ve divan edebiyatı nazım şekilleri yanında modern edebiyatın nazım şekilleri de yer almıştır. En çok kullandığı nazım şekli ise Rubaidir; rubailerden oluşan beş ayrı kitap yazmıştır. İşlemiş olduğu başlıca temalar kahramanlık ve tarih duygusu, din, aşk, tabiat ve memleket güzellikleridir. Şiirleri arasında, Ebced hesabı’yla tarih düşürdüğü manzumeler de önemli bir yer tutar.
Şiirlerinde günlük Türkçeyi bir sanat dili haline getirerek kullanan Arif Nihat’ın rahat, özentisiz ve sade bir üslubu vardır. Şiiri üzerinde Yahya Kemal’in açık tesiri görülmektedir. Sosyal ve siyasal konuları, yurt gözlemlerini, arkadaşlarını, yakın çevresini, tarihi konuları, dini meseleleri, aşkı, tabiatı konu alan nesir türünde eserleri bulunur. Arif Nihat Asya – Vikipedi (wikipedia.org)
Cumhuriyet dönemi Türk şiirinin önemli temsilcilerindendir. Sade bir üslupla millî değerleri ve dini heyecanları işleyen şiirler yazmıştır. “Bayrak, Bir Bayrak Rüzgâr Bekliyor, Fetih Davulları, Selimler, Kubbeler, Süleymaniye” en tanınmış şiirleridir.[3]Bayrak şiirinden dolayı Türk edebiyatında Bayrak şairi olarak da anılır.[4] 9. dönem TBMM‘de milletvekili olarak görev yapmıştır.
1904’te Çatalca’nın İnceğiz köyünde doğdu. Asıl adı Mehmet Arif’tir.[5]Tokatlı Zîver Efendi ile Tırnovalı Zehra Hanım’ın tek çocuğu idi.[6] Şairin bilinen en büyük dedesi Kapusuz Hacı Ahmet, Tokat’a bağlı Kapusuz köyünden İstanbul‘a göçmüş ve orada debbağlıkla uğraşmış olan bir âhî ustasıdır.[6]
Henüz bebekken babası veba hastalığından hayatını kaybetti; annesi yeni bir evlilik yapıp Filistin‘e gitmesi üzerine üç yaşından itibaren akrabalarının yanında yetiştirildi.[7]
Öğrenim hayatı Örçünlü Köy Mektebinde başladı. Babaannesinin ölümünden sonra onun bakımını üstlenen halası ile birlikte Balkan Savaşı‘ndan kısa bir süre önce İstanbul’a göçtü; Kocamustafapaşa ve Haseki mahalle mekteplerinde öğrenim gördükten sonra I. Dünya Savaşı yıllarında Gülşen-i Maarif Rüştiyesi‘ne devam etti. Bu dönemde hakim olan milliyetçi duyguların etkisiyle şiire başladı.[7] Bazı destancıların Haseki’de okuyarak sattıkları harp destanları onu şiire yönelten ilk örneklerdi.[3] Orta tahsilini parasız yatılı olarak Bolu ve Kastamonu liselerinde tamamladı. Millî Mücadele‘ye destek verenlerin durağı haline gelen Kastamonu’daki öğrencilik dönemi onun kişiliğini ve sanatını etkiledi.[7] Bu döneme şiire ilgisi arttı, hocası Enver Kemal Bey’in yönettiği Gençlik adlı dergide ilk şiirlerini yayımladı.
Öğrenimine Dârü’l-Muallimîn-i Âliye (sonraki adı Yüksek Muallim Mektebi, bugünkü İstanbul Üniversitesi Yüksek Öğretmen Okulu) Edebiyat Bölümü’nde devam etti. İlk şiir kitabı olan Heykeltıraş, 1924 yılında bu okulda öğrenci iken yayımlandı.[7] Yüksek Muallim Mektebi son sınıfındayken ilk eşi olan Hatice Semiha Hanım’la evlendi.[6] Bu evlilikten iki çocuğu oldu.
1928’de mezun olduktan[2] sonra edebiyat öğretmeni olarak Adana‘ya tayin oldu. Adana Kız Lisesi ve Erkek Lisesi’nde öğretmenlik ve idarecilik yaptı.[3]
Adana’da öğretmenlik yaptığı dönemde 1933 yılında Üsküdar Mevlevihanesi‘nin son şeyhi Ahmet Remzi Akyürek‘le tanışan Arif Nihat, dervişlik çilesini çekip Mevlevilikte şeyhlik makamına kadar yükseldi. Millî şiirlerin yanı sıra tasavvufi şiirler yazdı. Şair, 1940 yılında, Adana’nın düşman işgalinden kurtuluşunun kutlandığı 5 Ocak günü yapılan tören için Bayrak adlı şiiri ile tanındı ve Bayrak Şairi olarak anılır oldu.[4] Şiir, önce Görüşler dergisinde yayımlanmış; daha sonra da Bir Bayrak Rüzgâr Bekliyor adlı şiir kitabının 1946’da çıkan ilk baskısında yer almıştır.[6]
1941 yılında ilk evliliğini sonlandıran şair, kimya öğretmeni Servet Akdoğan ile ikinci evliliğini yapmış ve bu evlilikten de bir kız, bir erkek çocuk sahibi olmuştur.[6]
Malatya Lisesi’ne müdür olarak atanıp Adana’dan ayrılan şair, Malatya Lisesi Müdürü iken Maarif Vekili Hasan Ali Yücel ile yaşadığı sert tartışma nedeniyle huzursuzluk yaşadı.[6] Üç yıl kadar Malatya’da çalıştıktan sonra yeniden edebiyat öğretmeni olarak Adana Erkek Lisesi’ne döndü. 1948’de Edirne Lisesi’ne sürgün edildi.[6]
1950 Türkiye genel seçimlerinde Demokrat Parti‘nin listesinden Seyhan (Adana) adayı oldu. Seçimleri Türkiye Büyük Millet Meclisi‘ne girdi. Dönemin sonunda aktif politikayı bırakma kararı alarak öğretmenliğe döndü. Kısa bir süre Eskişehir Lisesi’nde öğretmenlik yaptı. Çok uzun bir zaman kalmamış olmasına rağmen şiirinde Eskişehir‘in çok yer alması ve bu şehirde çok benimsenmiş olması onun 5. dönem Eskişehir milletvekilliği yaptığı, Bayrak şiirinin Eskişehir’de yazıldığı gibi yanlış bilgilerin günümüzde birçok kaynakta yer almasına yol açmıştır.[6] Arif Nihat Asya, 1955 yılından itibaren Ankara Gazi Lisesi‘nde ve Ankara Polis Koleji‘nde edebiyat öğretmenliği[8] yaptı. Kıbrıs‘ta görevlendirilip iki yıl da Lefkoşa Erkek Lisesi’nde görev yaptıktan sonra 1962’de Ankara’ya döndü ve Gazi Lisesi’nden emekliye ayrıldı.
Emekliye ayrıldıktan sonra Yeni İstanbul ve Babıali’de Sabah gazetelerinde yazılar yazdı. Aralık 1974’ün sonlarında hastalanarak hastaneye kaldırıldı. 5 Ocak 1975’te öldü. Kabri, Ankara Karşıyaka Mezarlığı‘ndadır.
Milliyetçi şiirleriyle tanınan Arif Nihat Asya, yurdun güzelliklerini, doğasını anlatan, kimi zaman yergici ama Türklüğü yücelten şiirler yazmıştır. Şiirlerinde halk ve divan edebiyatı nazım şekilleri yanında modern edebiyatın nazım şekilleri de yer almıştır. En çok kullandığı nazım şekli ise Rubaidir; rubailerden oluşan beş ayrı kitap yazmıştır. İşlemiş olduğu başlıca temalar kahramanlık ve tarih duygusu, din, aşk, tabiat ve memleket güzellikleridir.[3] Şiirleri arasında, Ebced hesabı‘yla tarih düşürdüğü manzumeler de önemli bir yer tutar.
Şiirlerinde günlük Türkçeyi bir sanat dili haline getirerek kullanan Arif Nihat’ın rahat, özentisiz ve sade bir üslubu vardır.[3] Şiiri üzerinde Yahya Kemal‘in açık tesiri görülmektedir.[3] Sosyal ve siyasal konuları, yurt gözlemlerini, arkadaşlarını, yakın çevresini, tarihi konuları, dini meseleleri, aşkı, tabiatı konu alan nesir türünde eserleri bulunur.
Japonya Başbakan(1941-1944) Hideki Tojo İkinci Dünya Savaşında ülkesi mağlup kabul edilince yüksek mahkemece suçlu bulunarak 66 yaşında, altı diğer yöneticiyle birlikte idam edilmişlerdi(23 Aralık 1948).Külü de Pasifik Okyanusuna serpilmişti.
“Uzak komşu, yakın dost” esprisi içinde TC Cumhurbaşkanlığı Klasik Türk Müziği Korosu Sanatçıları Taha Aras ve Aybike Demir Okan böylesi bir dayanışmasının yansıması olarak TURİNG’teki Müzikli Maarif Takvimi konserinde birlikte meşhur bir Japon şarkısını Japonca okudular. Çok da alkış aldılar. Japonlar bilindiği gibi özellikle Mehter Müziğine özel bir sevgileri ve alakaları bulunuyor. Mehter Takımının Japonya’daki konserleri çok büyük bir alaka görüyor. Japonlar mehter takımını izlemek ve onlarla resim çektirmek için kılı kırk yarıyorlar. Bu sevginin bir yansıması olarak da son Müzikli Maarif Takvimi programında yapımcı sanatkâr Mehmet Güntekin Aralık Ay’ı konserine böyle bir sürpriz eklemişti. Gerçekten keyif ile izledik.
Bilindiği gibi Müzikli Maarif Takvimi Türkiye ve Dünyadaki yaşanan ay içindeki gelişmeleri, bir sanatçı veyahut bir şarkı ile ötüştürerek açıklamalı bir etkinlik olarak kültür hayatımıza girdi. Çok da iyi oldu. Benim yüreğimde TURİNG Başkanı Dr. Bülent Katkak binlerce gence kucak açarak onları kucaklayan, kuşatan, uzmanlıklarını geliştiren, atölyelerle hobilerini yeşerten, iddialı hale getiren, yurtiçi ve dışı tecrübe kazandıran, ufuk açan, hafta sonları çeşitli etkinlik ve gösterilerle dinlendiren ve bilgilendiren, kitap ve muhit kazandıran bir rektör gibidir, bir üniversite hocası gibidir. Eğer Sevgili Bülent Katkak olmaza müziğimizdeki bu yenilikleri bilmeyecek ve öğrenemeyecektik.
Gençlerle Çok Yakınız Geleceğe
Dahası da şöyle;
Müzikli Maarif Takvimi Aralık(2023) Konserinde Tabay-ı Sadıka, İlk Ses Kaydı, Şairler Bestekârlar, Kadınlarımız, Leyla Saz, İzmir, Yeni Harfler, Harfler Marşı, Esafil-i Şark ve Uzak Komşu Yakın Dost başlıkları ile sınıflandırılmıştı.
Her zaman olduğu gibi programı Mehmet Güntekin sundu, biri kemençe, diğeri kanun ve sonuncusu ud sanatçılarından oluşan heyet çaldı, iki solist sanatçı eserleri seslendirdi. Salon alkıştan kırdı geçirdi programı ve sanatçıları.
Aralık ayında neler olurmuş; İstiklal Marşı Yazarı Mehmet Akif Ersoy ve Klasik Türk Müziğinin Hafızası Prof. Dr. Nevzat Atlığ vefat etmiş, bir gelenek olarak devam eden şeb-i aruz törenleri yapılıyor. Başta Ermenilerle anlaşma sağlanmış.
Kimseye etmem şikâyet/ Karardı söndü ikbalim/ Bahar oldu açtı sümbüller/ Darıldın mı Gülüm Bana ve Dünyaya geldim gülmek için adlı eserlerin bestekârı Tabay-ı Sadıkadan Ermeni Kemani Serkis Efendi 12 Aralık’ta (1885-1944) ölmüş. Ali Rıdvar Umar’ın güftesinden, Serkis Efendi’nin bestesi “Zannetme seni şimdi görüp gönlümü verdim/ Ey hüsn-ü ezel ben seni evvel de severdim” adlı şarkıyı Aybike Demir Okan seslendirdi.
İlk Ses Kaydını Edison bulmuş ama, Refik Ahmet Altınay’ın (1881-1937) dizelerini, Nasibin Mehmet Yürü (1882-1953) “Kederden mi neden bilmem sararmış reng-i ruhsarın/ Senin için bak ağlar yanar bu aşık-ı zarın” diye hicaz olarak bestelemiş ve kaydedilmiş.
Şairler Bestekârlar bölümü sanatçı dolu; Mehmet Akif Ersoy (1873-1936), Tiyatro sanatçısı Aziz Basmacının amcası, Selanik’ten Udu ile birlikte Hareket Ordusuna katılarak gelen Terzi kalfası Udi Ahmet (1868-1927) ve şair, filozof, maarif bakanı Rıza Tevfik Bölükbaşı’nın (1869-1949) hüzünlü dizeleri “Ağla sevdiceğim, gül ruhlelerinden” şiirinden hüseyni besteyi dinledik.
Prens Kızı; Gevheri Sultan, Sonra Leyla Saz
Kadınlarımız bölümüne geldik.
Batıdan çok önce, Türk kadınlarına seçme ve seçilme hakkı verildi(1935). Tanburi Refika Karabay, Raife Kemal Duyguer, Özdal Orhan (1941-1986), Meral Uğurlu(1939), Sultan Abdülaziziz’in oğlu Seyfettin Efendi’nin kızı Gevheri Osmanoğlu(1904-1980) hemen akla gelen müzikle alakalı sanatçılarımız. Padişah Sultan Abdülazizin çocukları Türk müziği ile alakadar olmuşlar. Gevheri Hanım gibi. Ancak Padişah İkinci Mahmut için aynı şey söylenemiyor. Bugün Cumhurbaşkanlığına bağlı Osmanlılardan kalan İstanbul Beyoğlu Hasköy Aynalıkavak Kasrı Müzik Enstrümanları Müzesi bulunuyor. Çok şık bir gelişme musiki tarihimiz için.
Yazar, şair, bestekar sanatçı Leyla Saz (1850-1936) babası Dr. İsmail Paşa’nın başhekim olması dolayısıyla saraya rahatlıkla girebilen, şehzadelerle birlikte eğitim gören, oynayan, şakalaşan, Osmanlıların son, Cumhuriyetin ilk dönemini yaşaya, eserler veren Leyla Saz’ın bir bestesini izledik sanatçılarımızdan: Nerdesin nerdesin acep gamla bıraktın da beni/ Aradım çok aradım ah a gözümün nuru seni”. Bu meşhur eseri mırıldanacağız ama mümkünü yok, salonda aynı zamanda kayıt yapılıyor. Çıt çıkmayacak.
DİN ADAMI BESTEKARLAR, YENİ HARFLER
Sıra geldi İzmir’e.
İmam Rakım Erkutlu (1869-1948) da Saadettin Kaynak gibi bir bestekar. Nerede günümüzde böyle din adamları. Arasan da bulunmaz. “Fecrin bütün eserarı parıldırken açıkta” adlı eserin bestekârı Ahmet Aksoy, Sanat Güneşi, Paşa lakaplı sanatçı Zeki Müren (1931-1996) ile Brigitte Bordot şarkısıyla Fransa’da meşhur olan Aydın Germencikli sanatçı Dario Moreno (1921-1968) ve Kendi Gök kubbemizin yazarı Yahya Kemal(1884-1958) Aralık ay’ı ile irtibatlı sanatçılar.
Yeni Harfler bölümüne gelince konserde ilk Latince yazıya geçişin tarihi 1928. Keşke çok hızlı değil de uhuletle geçilseydi yeni alfabeye. Eskimezi de muhafaza edebilseydik. Belki cehaleti yenmek daha erken olabilirdi. İttihat ve Terakki ile İstiklal Savaşı karşıtı gazeteci, siyasetçi, bakan Ali Kemal’in (1867-1922), yazar ve ilk Osmanlı aktivisti Fatma Aliye Hanım’ın (1862-1936) mezar taşına ilk defa latince alfabe kullanılıyor. Karı dırdırından öldüğünü bugün kullandığımız Türkçe ile mezar taşına yazdıran Es Seyyit Halil Ağa’nın (Hicri 1260) mezar taşı resmini Mehmet Güntekin ekrana yansıtınca gülmemek bir hayli zordu, herkes zorlandı doğrusu.
100 Yıl Sonra Bulunan Operet ve Darül Elhan
Mehmet Akif Ersoy’un şiirlerinden bestelenmiş bir repertuvar bir ayrı fasıl. Aynı zaman diliminde gerçekleşiyordu böylesi bir program da. Akif ile bağlantılı 100 yıllık bir operetin öyküsünü Beşir Ayvazoğlu, Nilgün Doğrusöz ve projenin sahibi sanatçı Hüseyin Kıyak’tan dinlemek ayrı ve çok yeni bir bilgilendirme. Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı’nın programında Şef İhsan Özer yönetimindeki, sanatçılar Yahya Geylan ve Canan Sezgin Geylan bu çalışma ile musiki tarihimizin sayfalarında yer aldılar. Bunu bir dip not kabul edelim ve Müzikli Maarif Takvimi’ni sürdürürsek;
Harfler Marşı’nı geldi sıra; İstiklal Marşı Bestekârlarından Zeki Öngür, Aşk ve kadın şairi, politikacı Yazar Celal Sahir Erozan (1883-1935), Bestekâr Cevdet Çağla (1900-1988),Türk Klasik Musiki Sanatçısı Musa Süreyya (1884-1932) ve Osmanlıda ilk müzik mektebi Nağmeler Evi manasındaki Dar-ül Elhan Aralık ayı örtüşen bazı isimler. Sanatçılarımızda Musa Süreyya’nın Nihavent eseri “Bir Gün O güzel şad edecek ruhumu sandım” ile, sözleri Celal Sahir Erozan’a ait, Cevdet Çağla’nın “Karanlık ruhumu aydınlatacaksın sandım/ İnleyen kırık kalbimi saracaksın sandım/ Ebedi aşkımı sen, anlayacaksın sandım” isimli eserleri icra edildi.
Bethoven ve Necip Fazıl
Esafil-i Şark-Doğunun sefilleri kimlermiş meğer? Şair Nazım Hikmet (1902-1963), Ressam Abidin Dino (1913-1993), Şair Necip Fazıl Kısakürek (1904-1983), Yazar Fikret Adil (1901-1973), Bestekar Mesut Cemil (1902-1963), Yazar Peyami Safa (1899-1961) vs. Sağdan ve soldan onca isim. Aralık ay’ında Yazar Çetin Altan (1927-2015) Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ten (1903-1987) gazetede yazdıklarından dolayı çarptırılan hapis cezasının affını istedi ve kabul edildi. Dergisi Büyük Doğu kapatılan Necip Fazıl da aynı durumda idi ama müracaat etmedi, akabinde çıkan af ile kurtuldu. Necip Fazıl Çile şiirini Alman bestecisi Bethoven’den (1770-1827) meğer etkilenerek yazdığını anlattı Mehmet Güntekin. İstanbul hikâyecisi ve tarihçi Reşat Ekrem Koçu((1905-1975) tamamlayamayarak hayata veda ettiği İstanbul Ansiklopedisi ile tarihçi Mükrimin Halil Yinanç (1900-1961) yine Aralık içinde not düşüyorlar.
Tamburi Mesut Cemil vefat ederken, yanında Nazım Hikmet mi vardı? “Cemil Ölümde” şiiri öyle midir acaba? Nazım şöyle diyor o şiirde “ölüm döşeğindedir Cemil/ gökler geri alıyor” Cezaevi, aşk, duygu, tutku, özgürlük, siyaset, mücadele, acı, hasret ve memleket ve ideoloji şairi Nazım Hikmet’in çok şiiri bestelendi. Nazım’dan “İstanbul’u hasret” de öyle. Sanatçılarımız öyle bir seslendirdiler ki etkilenmemek, duygulanmamak elde değildi. Ben ilk defa dinledim İstanbul’a Hasret’i. Bir kere daha, bir kere daha dinlemez isterim.
Sakura Çiçeği ve Davul Konseri
Programın son bölümü “uzak komşu, yakın dost” idi. Bilgisayarının başında olan Mehmet Güntekin Japonya’nın simgesi olarak kullanılan, kültürünü anlatan, mükemmel güzeli ifade eden, hızlı ve acısız ölümü, yeniden doğuşu anlattığı kabul edilen Sakura ağacını ve çiçeğini ekrana getirdi. Mehmet Güntekin sonra buna hala aktif ama en son 1707-1708’de lav püskürten volkanik Fuji Dağını ekledi. Mehteri ve müziğini seven Japonların İstanbul Türk Dünyası Kültür Başkenti iken akın akın Türkiye’ye geldiklerini anlattı. En fazla da alakanın davul konseri olduğuna dikkat çekti. Onca dev davulların aynı anda ses vermesi demek bir başka etkileşim; gümbür gümbür. Ben hiç izlemediğim için bilmiyorum. Bunu Japonlara sormak gerek.
Bu konsere dostum mimar Mehmet Tuna Sonay ve Hukukçu Abdulkadir Özkesici ile birlikte izledik. Sayın Sonay ilk defa gelmişti. Öyle etkilenmiş ki bu konserden, defalarca dönüp dönüp teşekkür etti. Bu açıklamalı konser Müzikli Maarif Takvimi gerçekten muhteşemdi. Müziğimiz emin ellerde. Hele o genç solistlerimiz yok mu? Hepsi bir ateş paresi müziğin.
Bugün Av. Ruhittin Sönmez Beyin Kocaeli Nokta Tv’deki programında karikatür üzerine yaptığımız söyleşi YouTube kanalında yayınlandı. Başta programına beni davet eden Ruhittin Bey olmak üzere Kocaeli Nokta TV yönetimine ve çalışanlarına teşekkür ederim.
Hatay Milletvekili Can Atalay’ın başvurusu ile Anayasa Mahkemesi (AYM) 2. defa hak ihlali kararı verdi. Yine 2. defa bu ihlali kaldırması için kararın gönderildiği görevli İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi topu Yargıtay 3. Ceza Dairesine attı.
Yargıtay 3. Ceza Dairesi yine “ihlal kararının hukuki bir değeri ile geçerliliği yoktur. Bu nedenle bu karar yok hükmündedir, ihlal kararına uymayacağız” anlamına gelen yeni bir karar verdi.
Artık tuzun koktuğu bir aşamaya gelindiği görülüyor. “Tüm anayasal hakları ve anayasal düzeni yerle bir eden” bir karardır bu.
AYM ile Yargıtay arasında bir astlık üstlük ilişkisi yoktur. Her biri kendi görev alanına giren alanlarda karar verir. AYM bir temyiz mahkemesi gibi inceleme yapmaz ve Yargıtay kararını iptal edemez.
Ancak İnsan Hakları ihlallerinde bireysel başvuru hakkı kapsamında yapılan başvurularda AYM tek yetkilidir. Verdiği karar herkesi bu arada diğer yargı organlarını da bağlar.
AYM kararları da tartışılabilir, hatalı veya yanlış bulunabilir ancak tanımıyorum veya uygulamıyorum denilemez.
Tıpkı Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) seçimlere dair kararları gibi,AYM’nin kararları da yanlış dahi olsa uygulanmak zorundadır.
Mesela YSK’nın “Arkasında sandık kurulu mührü bulunmayan birleşik oy pusulaları geçerli değildir” yasa kuralına rağmen, mühürsüz oyları geçerli sayan hukuksuz kararı uygulandı.
Yine 2019 İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Seçiminin yenilenmesi kararı asla hukuki değildi, tamamen siyasi bir karardı. YSK’nın bu kararı Türkiye Cumhuriyeti hukuk tarihine kara bir leke olarak geçmiştir. Fakat bu YSK kararı da uygulanmıştır.
****
Mevcut yargı krizi sadece yetki tartışmasından ibaret değil. Aşağıda Yargıtay 3. CD kararından özetlediğim satırları okuyanlar Anayasa Mahkemesi hakkında sarf edilen sözler karşısında ürperecektir.
“AYM’nin Anayasayı ihlal ettiği, yetki gaspı yaptığı” hatta gerekçesinin “terör örgütlerinin söylemleriyle paralel olduğu” gibi suçlamalar korkunç.
MHP Genel Başkan Yardımcısı Feti Yıldız“Ortada büyük bir sorun var aslında. Bunun düzeltilmesi lazım” dedi.
Bence de ortada bir sorun var ve bu sorun bilerek yaratıldı.
AKP ve MHP kanadında bir anayasa değişikliği ile rejimde köklü bir değişikliğe gitme arzusu var.
Bu mesele bahane edilerek nihai hedefe ulaşmak istiyorlar sanıyorum. Yoksa her iki mahkemenin de hakimlerinin tamamına yakınını atayan Cumhurbaşkanı bu iş buraya gelmeden sorunu çözerdi.
Son hedefin ne olduğundan emin değilim ama hukuk devletinden hızla uzaklaştığımızdan eminim.
*****************************
Anayasa Mahkemesi Ne Dedi?
Anayasa Mahkemesi’nin 2. kez vermiş olduğu hak ihlali kararında, Can Atalay için suçlu veya suçsuz olduğu yönünde hüküm verilmedi.Atalay’ın dokunulmazlığı kalkıncaya kadar yargılanamayacağı yönünde karar verildi.
Kararda “AYM’nin ihlal kararlarından sonra yapılacak yeniden yargılamalarda Yargıtay’ın görevli olmadığı” ifade edilmişti.
a- Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 153/6. maddesi kapsamında Anayasa Mahkemesi kararlarının yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağladığı,
b- Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 148/3-4-5. maddesi kapsamında herkesin Anayasa’da güvence altına alınmış olan temel hak ve özgürlüklerden Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamında herhangi birinin kamu gücü tarafından ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkına sahip olduğu, bu kapsamda yapılan bireysel başvurularda ihlalin kaynağının bir Anayasa maddesine dayanması halinde, Anayasa Mahkemesi’nin Anayasa’yı yorumlama hakkının münhasıran kendisine ait olup, bu yorumun herkes tarafından sorgusuz şekilde kabul edilmesinin zorunlu olduğu,
c- Anayasa Mahkemesi’nin hak ihlali kararının, bir mahkeme kararına dayanması halinde, hak ihlalinin ortadan kaldırılması amacıyla hangi mahkemeye gönderileceğini belirleme hakkının mutlak olup, bu konuda Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin hak ihlali kararının sonuçları ile ilgili karar verme konusunda yetkisinin bulunmadığı…”
*****************************
Yargıtay 3. Ceza Dairesi Ne Dedi?
“Yargıtay, Anayasa Mahkemesi gibi yüksek mahkeme konumunda bulunduğundan ve Anayasa Mahkemesi ile Yargıtay arasında astlık üstlük ilişkisi mevcut olmadığından, kendi görev ve yetki alanını diğer yüksek mahkemelere karşı koruyabilir.”
“Anayasa Mahkemesi, Anayasa’nın sözüne ve özüne aykırı davranmıştır.”
“AYM kendisine yasal yetkilerini aşacak ve gereğinden fazla anlam yüklemek suretiyle ihlal kararı vermiştir.”
“AYM süper temyiz merci gibi davranarak, Dairemizin Gezi Parkı eylemlerinin meşru ve seçilmiş hükümeti ortadan kaldırmaya yönelik suç oluşturduğu kabulünü yok saymak suretiyle bu vahim eylemlerin, bir nevi toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı kapsamında kabul edilmesi gerektiği sonucuna matufen delil ve suç vasfı değerlendirmesi yapmak suretiyle kanun yolunda gözetilmesi gereken hususları da inceleme konusu yaparak yasal yetkilerini, Anayasal ve yasal düzenlemelere açıkça aykırı olacak şekilde aşmıştır.”
“Anayasa Mahkemesi gibi bir yüksek mahkeme olan Yargıtay tarafından Anayasa Mahkemesi’nin görev ve yetki sınırlarının hatırlatılmaması halinde ise, anılan mahkemenin bundan sonraki adımının dosyanın esasına yönelik karar vermek ve bu bağlamda, suçun maddi ve manevi unsurlarını değerlendirerek yetki gaspı ile hüküm kurma yoluna gideceği anlaşılmaktadır.”
“Yargıtay, Anayasa Mahkemesi’nin verdiği ihlal kararının hukuki değerden yoksun olup olmadığını da belirleyebilir. Hukuki değerden yoksun olan bir ihlal kararına uyulup uyulmayacağını sorgulayabilir.”
“Anayasa Mahkemesi tarafından 21.12.2023 tarihli Şerafettin Can Atalay (3) başvurusu yönünden verilen hak ihlali kararında “tabii hâkim ilkesine”açıkça aykırı hareket ettiği belirtilerek; Dairemizi, sanki sonradan oluşturulan bir mahkeme olarak göstermesi, terör örgütlerinin söylemleri ile uyum göstermiştir.”
“Anayasa Mahkemesi’nin bireysel başvurular sonucu önüne gelen dosyalarda süper temyiz merci gibi davranmak suretiyle kendisi gibi yüksek mahkemeler olan Yargıtay ve Danıştay’ın, Anayasal yetki ve görev alanlarına müdahale etmesi halinde, ortada hukuki değerden yoksun ve yasal yetkiler aşılmak suretiyle verilen bir karar bulunacağından; ihlal kararının mahiyeti değerlendirildikten sonra, Anayasa’yı ihlal eden Anayasa Mahkemesi’nin ihlal kararına uyulmayacaktır.”
Allah’ım, biz millet olarak çok büyük günahlar işledik.
Çok büyük suçlara ya iştirak ederek ya da sessiz kalarak ortak olduk.
Seni kullanarak bizi aldatan ikiyüzlü, iki tipli, iki karakterli, iki ruhlu, iki meşrepli kimselere inandık, arkalarından gittik, destek verdik.
Senin Kitab’ında yazan hemen hemen her günahı ve kul yapımı Türk Ceza Kanunu’nda yazan istisnasız her suçu işleyen bir güruha millet olarak “Eyvallah!” dedik. Eylemlerine ceza vermek yerine karşılarında esas duruşa geçtik, daha da beteri destek verdik.
11 yaşındaki çocuk mitinge katıldı diye aylarca hastanede yattıktan sonra canını teslim etti. Biz bu 11 yaşındaki çocuğa “terörist” dedik, bu çocuğu da bu çocuğun acılı anne babasını da miting meydanlarında yuhaladık.
Kendilerine bir gelecek kurmak, hayatlarını kazanmak için okuyan, emek sarf eden, çalışan, çabalayan gençlerin hakkını yedik. Bu gençlerin hak ettikleri yerlere gelmemeleri için, onların hak ettiği yerleri hak etmeyen “eşe dosta” dağıttık. Gençlerimizin bu ülkeye dair hayallerini yıktık, ümitlerini yerle bir ettik, ülkeye aidiyet duygularını ortadan kaldırdık. Bu yapılan haksızlığa en ufak bir ses çıkarmadık, itiraz etmedik, aksine taraftar olduk. “Bir şey olabilmenin” yolunu emekte gayrette değil birilerine yakınlıkta görmeye başladık.
Helal parasıyla ticaret yapan insanlara ticaret hayatını dar ettik. Devletin kasasından birilerini zengin ettik. Ticaret meydanını devletin kasasından zenginleştirdiğimiz kimselere bıraktık. Bu yapılan haksızlığa da dur demedik aksine buna da taraftar olduk.
On binlerce insanı şucu bucu diye yafta takarak haksız yere mesleğinden ekmeğinden ettik, cezaevlerine gönderdik, malvarlıklarına çöktük. Kiminin aklını, kiminin canını kaybetmesine neden olduk. Haksızlık yapıldığını bile bile, göre göre haksızlığa alkış tuttuk, taraftar olduk.
Resmi kurumlarımız hatta bir kısım yargı organlarımız niteliklerini, fonksiyonlarını tamamen yitirdiler. Kanunları uygulamayan, üst mahkeme kararlarını uygulamayan, insanlara yargı eliyle zulmeden, hukuku kulak ardı edip talimatla karar verir oldular. Bu halleriyle adeta giyotin haline geldiler. Bizler buna karşı çıkmadığımız gibi yapılan haksızlıklara destek verdik.
Ülkemizi çocuklarımız için yaşanamaz hale getirdik.
Velhasıl Allah’ım biz millet olarak sana sırt çevirdik, yoldan çıktık, adaletten saptık, haram lokmaya temenna eder olduk, doğruyu yanlış yanlışı doğru görür hale geldik.
O kadar çok kul hakkına girdik ki, yaptığımız ettiğimiz zulümler senin tarihte daha önce helak ettiğin kavimlerin yapıp ettiği zulümleri geçti. Biz helakı hak eden bir kavim haline geldik.
Aslında sen gönderdiğin bazı işaretlerle bizi ikaz ettin ve etmeye devam ediyorsun.
Bazen bizim enflasyon dediğimiz hayat pahalılığıyla ikaz ediyorsun, bazen kamu hizmetlerinin sürüncemede kalmasıyla ikaz ediyorsun, bazen içinde bu vatanın nice yiğit ana kuzularını taşıyan şanlı bayrağımıza sarılı tabutlarla ikaz ediyorsun, bazen depremle ikaz ediyorsun, bazen toplumda infial uyandıracak başka başka olaylarla ikaz ediyorsun. Ama bizde bu ikazları anlayacak akıl da irfan da kalmadı Allah’ım.
Ey sonsuz küçüklükte ve sonsuz sıcaklıkta bir noktayı patlatarak içinde bulunduğumuz ve bize sonsuz gibi gelen Evren’i yaratan ve onu genişleten ve genişletmeye devam eden Allah’ım!
Ey Evren’in içinde bulunduğu ve genişlediği “şeyi” ve o Evren’in içinde bulunduğu “şeyin” içinde bulunan başka Evrenleri yaratan Allah’ım!
Ey Evren’in içinde bulunduğu “şeyin” içinde bulunduğu ve bizim tariften aciz olduğumuz o daha büyük “şeyi” ve o daha büyük şeyin de içinde olduğu daha da büyük şeyi ve böylece belki de sonsuza kadar giden çok daha büyük şeyleri yaratan Allah’ım!
Senin bunca büyüklüğün ve azametin karşısında küçük yaşayan, küçük hesapların peşinde koşan, insana yakışmayacak küçüklükler yapan bizleri affet.
Biz bugün millet olarak köşeye feci sıkıştık. Kurtulmak için başvurabileceğimiz her kapıyı her çareyi zorladık. Çare diye bir kısım insanların peşinden gittik ama peşinden gittiğimiz insanlar daha büyük problemlere açılan kapılar oldular sadece. Biz problem çözme amacıyla çırpındıkça, debelendikçe daha büyük problemlerin içine yuvarlandık. Kurtuluş çareleriyle aramıza aşmaktan aciz olduğumuz demirden dağlar girdi adeta.
Bugün millet olarak bizim müracaat edebileceğimiz Sen’den başka bir merci, Sen’den başka bir makam kalmadı. Sen’den başka çaremiz de yok. Bize kulak verecek ve sahip çıkacak Sen’den başka kimse yok.
Burada milletim adına, milletçe işlediğimiz tüm suçlarımızı ikrar ve itiraf ediyorum. Sana sırtımızı döndüğümüzü, yoldan çıktığımızı, adaletten saptığımızı, doğruyla yanlışı birbiriyle karıştırır hale geldiğimizi, hatta doğruyu yanlış yanlışı doğru olarak kabul ettiğimizi, aklımızı bir kenara bıraktığımızı, iş – makam – para – başarı – ihale vs. adı ne olursa olsun belli bir emekle helal yoldan elde edilmesi gereken her şeye haram yollardan göz diktiğimizi ikrar ve itiraf ediyorum. Bu saydığım suçları işleyerek başımıza gelen her kötülüğü fazlasıyla hak ettiğimizi de kabul ediyorum.
Ama bir kez daha, Sen’in o sınırsız büyüklüğüne sığınıyor ve her ne kadar millet olarak sana sırtımızı dönmüş olsak da önce bizimle barışmanı, sonra da bizim aklımızı başımıza getirmeni, gerçeği bütün çıplaklığıyla bu millete göstermeni ve sonra da içinde bulunduğumuz bütün belalardan, bütün sıkıntılardan bizi kurtarmanı diliyorum.
Bize kapılarını bir kez daha aç Allah’ım. Bizi bir kez daha merhametinle bağrına bas. Suçtan kirlenen yüzümüze bir kez daha gül. Ülkemizi bizim yeryüzündeki Cennetimiz haline getir. Bizi iyi insanlar haline getir, doğruyla yanlışı – hakla batılı ayırt eden insanlar haline getir, bütün insanlığa örnek insanlar haline getir, bizi başarılı insanlar haline getir. Ve bizi –bu milleti- içinde bulunduğu bütün problemlerden, problemin kaynağı olan kişilerden ve zihniyetten kurtar.