15.2 C
Kocaeli
Pazartesi, Temmuz 6, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 192

Bu Kitap Okunmaz mı?

     Furkan-ı Hakîm / her âyeti bir maksat, bir gaye ve bir hedefe işaret eden Kur’an-ı Kerîm; mâna cennetlerinden koparılarak derlenmiş, binbir çeşit, renk renk çiçek demetlerinden ibarettir.

     Bütün enbiya / nebîler, evliya / velîler ve asfiya / Büyük İslâm Âlimleri’nin kitaplarının icmaını / tamamının içeriğini bünyesinde toplar.

     Semavat / sema ve gökler ve ulvî / yüce ecramın / yıldızların, arz / dünya ve süflî / sıradan mevcudat ve varlıkların Hâlıkı / Yaratanından gelmiş olup, bizlere âlemlerin Rabbini tanıtır. 

     İ’cazı / mucize oluşu, benzerini yapmanın imkânsızlığı sebebiyle; tahrif / bozulmaktan ve onu bozmak isteyişlerden korunmuştur.

     Her bir sûresi; bütün Kur’an sûrelerinin maksatlarını ve ehemmiyetli / önemli kıssalarını mücmel / kısa ve öz olarak tazammun eder, içine alır.

     Kur’an; hikmet ve mantık esaslarıyla; Allah’ın varlığı, birliği, İslâmiyet’in doğruluğundan  bahseden kelâm sıfatını içeren; âyetleri açık, vâzıh ve âşikâr olan Kur’an-ı Mübîndir.

     Herkes için âlem içinde, hususî bir âlem vardır. İşte Kur’an; herkes için meşrebi gereğince kendisini terbiye ve tedavi edecek olan, hususî bir kitap mahiyetindedir. Nitekim âlem kitabının bazı âyetleri, bazısını tefsir ettiği gibi; Kur’an’ın bir kısmı da, diğer bir kısmını tefsir edip, açıklar.

     Kur’an gözü açık bir dalgıç gibidir. Mânâ okyanusunun derinliklerinde olan her şeyi görür ve gösterir. Basîret gözü açık olan görür ki, Kur’an’da öyle bir göz vardır ki, o göz bütün kâinatı, açık bir sayfa gibi görür.

     Âyetleri, insanın nazarlarını ülfet ettikleri âdiyata / sıradan sandıkları şeylere yöneltir. Böylece, Kur’an yıldızları; ülfet perdesini deler geçer. Kur’an, beşerin kulağından tutup, başını eğdirir ve ona aynı âdiyat / sıradan saydıkları içinde, ülfet altındaki harikulâdelikleri gösterir. Onları görmesini sağlar.

     Kur’an; âyetleriyle dünyayı, atılmış yün gibi hallaç pamuğuna çeviriyor. Beyyinat / bürhan ve delilleriyle onu şeffaflaştırıyor. Neyyiratıyla / saçtıkları nurlarla onu eritiyor. Sayha ve çağırışlarıyla mevhum / asılsız ebediyetini parça parça ediyor! Şimşekleriyle, tabiatı tevlid eden / doğuran gafleti ortadan kaldırıyor. Çünkü Kur’an: “De ki: Eğer Rabbimin kelimeleri için deniz mürekkep olsa, -velev bir mislini daha yardımcı getirsek bile-  Rabbimin kelimeleri tükenmeden deniz tükenirdi.” (Kehf: 109) Zira Kur’an: Âlemlerin Rabbi olması itibarıyla, âlemlerin ilâhı olması unvanıyla, sema / göklerin ve arz / yerlerin Rabbi ismiyle, ayrıca mutlak rububiyeti cihetinden, umumî saltanatı yönünden, geniş rahmeti canibinden, ulûhiyet azametinin haysiyeti yönünden, İsm-i Azam’ın muhitinden, arş-ı azamın / Cenab-ı Hakk’ın en büyük arşının / Allah’ın kudret ve saltanatının tecelli yerinin muhatına  / kuşattıkları yerlere kadar Allah’ın kelâmıdır.

     Bil ki, beyanı mucize / acze düşürücü olan Kur’an’ın ifadesinde çok şefkat ve merhamet var. Çünkü muhatapların ekserisi geniş halk kitlesidir. Onların zihinleri ise basittir. Nazarları dahi dakik / ince şeyleri görmediğinden, onların basit fikirlerini okşamak için, semavat ve arzın yüzlerine yazılan âyetleri tekrar ediyor. O büyük harfleri kolaylıkla okutturuyor. Mesela semavat ve arzın hilkati ve semadan yağmurun yağdırılması ve arzın dirilmesi gibi, bilbedahe / apaçık okunan ve görünen âyetleri ders veriyor. O büyük harfler içinde, küçük harflerle yazılan ince âyetlere nazarı  nadiren çevirir, ta zahmet çekmesinler.

     Hem Kur’an üslûbunda öyle bir cezalet / güzellik ve selaset / akıcılık ve fıtrîlik / yaratılışa uygunluk var ki, güya Kur’an bir hâfızdır. Kudret kalemiyle, kâinat / evren sahifelerinde yazılan varlık denen âyetleri okuyor. Sanki Kur’an, kâinat kitabının kıraatı / okunmasıdır. Nizamlarının tilavet ve okunuşlarıdır. Ezelî nakkaşının / kâinatı nakış nakış dokumuş olan Yaratıcı’nın şuunatını / işlerini okuyor, fiillerini yazıyor.  

     İşte böyle bir kitap okunmaz mı?

     Okuyana şifa-yab olmaz mı?

     Hadi öyleyse sarılalım kulpuna,

     Yönelelim O’nun ebed yurduna.

Anlamadık Bir Türlü!

Gazi Mustafa Kemal Atatürk; 06 Mart 1922’de yani Türkiye Cumhuriyeti kurulmadan önce TBMM’de yapılan gizli oturumda şöyle diyor: “Hepiniz bilirsiniz ki, Avrupa’nın en önemli devletleri Türkiye’nin zararıyla, Türkiye’nin gerilemesi ile ortaya çıkmışlardır. Bugün, bütün dünyayı etkileyen, milletimizin yaşamını ve ülkemizi göz altında bulunduran, en güçlü gelişmeler, Türkiye’nin zararıyla gerçekleşmiştir. ( Günümüzde de öyle olmuyormu?) Eğer, güçlü bir Türkiye varlığını sürdürseydi denebilir ki, İngiltere’nin bugünkü siyaseti var olmayacaktı. Türkiye, Viyana’dan sonra Peşte ve Belgrad’ta yenilmeseydi, Avusturya/Macaristan siyasetinin sözü edilmeyecekti. Fransa, İtalya, Almanya’da aynı kaynaktan esinlenerek hayat ve siyasetlerini geliştirmişler ve güçlendirmişlerdir.”

Büyük insan devam ediyor “… Avrupa’nın bütün ilerlemesine, yükselmesine ve uygarlaşmasına karşılık, Türkiye gerilemiş, düştükçe düşmüştür. (Bundan sonrası çok önemli!) Türkiye’yi yok etmeye girişenler, Türkiye’nin ortadan kaldırılmasında çıkar ve yaşam görenler, zararlı olmaktan çıkmışlar, aralarında çıkarları paylaşarak, anlaşmış ve birleşmişlerdir. Ve bunun sonucu olarak, bir çok zekalar, duygular, fikirler, Türkiye’nin yok edilmesi noktasında yoğunlaştırılmıştır. Ve bu yoğunlaşma, yüzyıllar geçtikçe oluşan kuşaklarda adeta yıkıcı bir gelenek biçimine dönüşmüştür. Ve bu geleneğin, Türkiye’nin yaşamına ve varlığına aralıksız uygulanmasıyla, sonuçta Türkiye’yi yenilemek, (“Yeni Türkiye”yi mi kast ediyor acaba?) Türkiye’yi uygarlaştırmak gibi bir takım nedenlerle Türkiye’nin iç yaşamına, iç yönetimine işlemiş ve sızmışlardır…”

Atatürk, milli uyanıştaki gecikmenin Türk Milletine ne kadar pahalıya mal olduğunu da 1923’te sarf ettiği şu sözlerle açıklamıştır. “… Biz, (Türkler) milliyet fikirlerini tatbikte çok gecikmiş ve çok ilgisizlik göstermiş bir milletiz. Bunun zararlarını fazla faaliyetle telafiye çalışmalıyız… Özellikle bizim milletimiz (Türkler!), milliyetini ihmal edişinin çok acı cezalarını çekmiştir. Osmanlı İmparatorluğu içindeki çok çeşitli toplumlar hep milli inançlara sarılarak, milliyetçilik idealinin kuvveti ile kendilerini kurtardılar. Biz ne olduğumuzu içlerinden sopa ile kovulunca anladık. Kuvvetimizin zayıfladığı anda bizi hor ve hakir gördüler.( Bu günkü gibi olmasın?) Anladık ki, kabahatimiz kendimizi unutmuş olduğumuzmuş!”

Bu arada David Kushner, Türk ve Türkiye ismi ile ilgili olarak o dönemlerde: “Avrupalılar, Osmanlılardan ve Osmanlı İmparatorluğu’ndan bahsederken uzun süredir, Türkler ve Türkiye adını kullanıyordu” der. Yine ünlü hikayecimiz Ömer Seyfettin, “Türk, Türkler, Türklük, Türkiye kelimeleri ağza alınmıyor hatta en muktedir muharrirler (bizdeki gazeteciler ) “Memalik-i Osmaniye”ye Avrupalıların Türkiye demesine çok kızıyorlardı” diye ekliyor. (Türkiye adı üzerinde 2024 yılı itibariyle tartışma halen sürüyor)

Atatürk’ün; Türk ve Türklerle ilgili 28 Aralık 1919’da söyledikleride çok önemlidir; “Milletimiz aleyhinde söylenenler bütünüyle iftiradır… ( Herhalde Ermeni Tehciri ve Etrak-ı bi idrak gibi şeyleri kast ediyor!) Milletimizin büyük kabiliyetleri, tarihen ve mantıken sabittir.”

Atatürk’e göre “Türk Milleti; kendinin ve memleketin yüksek menfaatlerinin aleyhine çalışmak isteyen bozguncu, vatansız ve milliyetsiz (bugünkü gibi) beyinsizlerin saçmalamalarındaki gizli ve kirli emelleri anlamayacak bir topluluk değildir”

Yine büyük insan: “İnsanları mutlu etmenin tek yolu, onları birbirlerine yaklaştırarak onları birbirine sevdirmektir” diyor.

Görüyorsunuz; Avrupa Birliğine, pkk bölücülüğüne, yolsuzluğa, istismarcılığa, Osmanlı lalesi yalakalığına, reklam arasına, Türkiye ismine, Türkiye’ye “Yeni” yakıştırmasına, Kara Parti’nin (Türklerin partisi değilmiş! Geçen gün yine tekrar ettiler) icraatlarına, milliyetsizliğe, toplumsal barışa ve geleceğe dair, çağları delen mesajlar hep onun aklında varmış ve bizlere hepsini aktarmış.

Atatürk’ü anlamak; Türk olmak, Türk Milliyetçisi olmak ve iyi insan olmaktır. Bir de Atatürk’e sövenlere bakın! Bir de Atatürk’ün neredeyse yüzyıl önce önümüze getirip koyduğu konuları, günümüzde ısrarla Türk Milletinin aleyhine kullananlara bakın! Benzer insanların konuştuğu aynı şeyler değil mi?

Pes vallahi… Sadece biz Türkler anlasa idik kafiydi! Gayrı Türklerin bitmez tükenmez mücadelesini görünce bir tek onların Atatürk’ü iyi anladıklarını görüyorum. Ne yazık ki, Türkler bu konuda da sınıfta kalmış durumda!(2024)

Dilber’i ve AYM’yi Kapatmak Lâzım

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli yine “kendisinden beklenen” sözlerle gündemin ön sıralarında yer almayı başarıyor.

Bahçeli “Anayasa Mahkemesi artık milli güvenlik sorunudur. Mahkeme başkanı ve mahut üyeler devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün, toplumsal huzur ve güvenliğin muarızı haline gelmişlerdir. Böyle gidemez, böyle bir mahkeme yapısı Türkiye’de yüksek yargı organları içinde yer alamaz, almamalıdır” dedi.

Anayasa Mahkemesinin bireysel başvurulara ilişkin yetkilerini daraltma hazırlığında olan AKP’ye (iktidara) uygun zemin hazırlama amaçlı bu tür beyanlar boşuna söylenmiyor.

“Erdoğan Anayasa uymuyorsa biz Anayasayı O’na uyduralım” diyerek Türkiye’yi tek adam yönetimine iten birinden bu aşamada beklenen buydu.

Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu Başkanvekili Mehmet Uçum’un açıkladığı bir yasa değişikliği çalışması var. Bu çalışmada “AYM’nin bir yargılamanın sonucunu doğrudan değiştiren karar vermesi uygulaması ortadan kaldırılmalıdır” deniyor.

Taha Akyol bu hazırlık için son derece isabetli bir değerlendirme yaparak, “AYM’nin bireysel başvurular üzerine verdiği bir ihlal kararı, evet, herkesi bağlamaz… Ama o ihlali yapmış olan “tüm erkler bakımından bağlayıcılık” vasfına sahiptir. O yanlış kararı veren mahkemeyi bağlar, onaylayan Yargıtay’ı bağlar, uygulayan Meclis’i bağlar…

Bunu kısıtlayacak bir kanun, iktidar partisi isterse yasalaşır ama Türkiye’nin hukuk devleti puanını çok daha aşağılara düşürür” diyor.

Yani bu kadar cüretkarlık karşısında “buna gücünüz yetebilir ama yönettiğiniz devletin ve sizin itibarınız kalmaz” diye uyarıyor.

******************************

Nerdeeen Nereye

MHP’nin ve AKP’nin programında ve vaatleri arasında Cumhurbaşkanlığı Sistemine geçiş gibi bir hedef yokken Türkiye Erdoğan’ı tek adam yapan bir rejime geçti.

Devlet Bahçeli “İki yanlıştan bir doğru çıkmaz, tekeden süt sağılmaz, balda tuz bulunmaz, suda ateş yanmaz, Recep Tayyip Erdoğan’dan da Cumhurbaşkanı olmaz. Siyasi görüşü, fikri aidiyeti mezhebi ve yöresi ne olursa olsun ister AKP’li, ister MHP’li, ister CHP’li olsun, her vatan evladı Cumhurbaşkanı olabilir, ne var ki Erdoğan olamaz” diyordu.

Sonra müthiş kıvrak bir manevra ile AKP’yle işbirliği yaptı. Referandumla sistem değişikliği yapılmasını sağlayarak Erdoğan’ı Cumhurbaşkanı yaptı.

Son seçimlerde “Bizim adayımız belli kararımız nettir. 2023 yılında cumhurbaşkanı adayımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’dır” dedi. Hatta seçim öncesi gündeme damga vuran sözleriyle, “Hans, Sam, Tony, Johnny, Herkel, Frank alayı birden Türkiye’de Recep Tayyip Erdoğan’ı silmeye (?) kalksalar, başaramazlar. Anadolu çocuğu Recep Tayyip Erdoğan alayına yeter” diye savunma noktasına geldi.

Şimdi de Anayasa Mahkemesi’ni kendi yetki ve güç alanını kısıtladığını düşünen Erdoğan için alan temizliği yapıyor.

Sistemin, Anayasa Mahkemesi denetiminden de uzak, tam bir tek adam rejimine dönüşmesi için gayret ediyor.

******************************

Kıvırtmak Beka Sorunu

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin arabesk müziği, Ferdi Tayfur’u ve Seda Sayan gibi bazı magazin programlarını izlemeyi sevdiği biliniyor. Ama bazı magazin programlarını ve sanatçıları eleştirdiği de oluyor.

Bahçeli mesela Nur Tuğba Namlı ile magazin programı sunan Hakan Ural’a yeni sezon için ‘başarılar’ mesajı gönderdi. Fakat Cem Yılmaz’ı “şarlatanlıktan öte bir meziyeti olmayan sözde komedyen” diye eleştirdi.

Son olarak KanalD’de yayınlanan, senaryosunu Yılmaz Erdoğan’ın yazıp başrolünü oynadığı, “İnci Taneleri” dizisindeki “Dilber” karakterini de bir komplo olarak değerlendirdi:

“Astronot Alper Gezeravcı kardeşimizin uzaya gittiği, Türkiye’nin başını yükseklere çevirdiği şu dönemde; bir dizi film vasıtasıyla Dilber karakterinin servis edilmesi de bir başka örtülemez çelişki ve zamanlama itibarıyla manidar bir komplo emaresi taşımaktadır.”

İtiraf ediyorum ki astronotla, uzayla “Dilber” karakteri arasındaki çelişkiyi bırakın bağlantıyı dahi anlayabilmiş değilim. Anlayanlar kusura bakmasın.

Acaba, “Devlet Bey’in herhalde bir bildiği vardır” diye mi düşünmeliyim?

Uzun yıllardan sonra ilk defa dizi izlemeye başladım. Hem de iki dizi birden ama kanalında yayınlandıktan sonra YouTube üzerinden, reklamsız. Biri FoxTV’de “Kızıl Goncalar” diğeri KanalD’de “İnci Taneleri.” İzlediğim bölümleri başarılı buldum.

“İnci Taneleri” adlı dizide, bir pavyonda dans eden ve konsomatris olarak çalıştırılan Dilber’in uzun dans sahneleri var. (Bu kadar uzun olmasını ben de sevmedim). Muhtemelen Bahçeli, dizide bu dansları yaparken giydiği dekolte kıyafetiyle vücudunu yılan gibi kıvırtan Dilber’in gençlere kötü örnek olacağını düşünmüştür.

Oysaki sözü geçen kanal ve diğer havuz medyasında yer alan, aile içi bozuk ilişkileri deşifre eden rezil programlar Dilber’den daha da ahlak bozucudur.  Bu programları yapanlar da Türk Milletine komplo kuruyor olamaz mı?

Bahçeli’nin gözünde Dilber’i bu kadar öne çıkaran ne?

Bu diziyi yayınlayan kanalın patronu da Yılmaz Erdoğan da esasen iktidara yakın insanlar. Demirören’e iktidarın kıyakları malum. Yılmaz Erdoğan da “akil insanlar”dandı.

“İktidar ortağı sayılabilecek bir parti liderinin bu türlü küçük ricaları aslında hiç reddedilmeden yerine getirilir” diye düşünürdüm. Demek ki yanılmışım. Veya Bahçeli belki de rica etmek yerine ayar vermeyi tercih etmiştir.

Siyasette kıvrak manevralar yapanları “usta politikacı”, “bilge lider” olarak niteleyen bir toplumda yaşıyoruz. En iyi kıvırtan politikacılara güveniyor, oy veriyoruz. 

Dilber’in kıvrak kalça kıvırtmaları gençlerin ahlakını ne kadar bozar ve bir beka sorununa yol açar mı bilemem.

Fakat ilkelerini, istikametini, vaatlerini sürekli değiştiren kıvrak manevralı politikacıların bir beka sorunu yaratacağından eminim.

Atatürk’ün “Hayatta En Hakiki Mürşit İlimdir” Vecizesi

Gazi Mustafa Kemal’in 22 Eylül 1924 günü Samsun İstiklâl Ticaret Mektebinde, öğretmenler tarafından verilen çay ziyafetinde, Samsun öğretmenleriyle konuşması 25 Eylül 1924 Hâkimiyeti Milliye gazetesinde yayınlanmıştır. Bu konuşmada hepimizin bildiği “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir fendir. İlim ve fennin haricinde mürşit aramak gaflettir, cehalettir, dalalettir” vecizesini söylemektedir.  Bu vecizenin özgün metindeki halini  hatırlamak bizler için isabetli olacaktır. Çünkü günümüz insanı metnin ilk hali yani Mustafa Kemal Paşa’nın konuştuğu halini değil de bugüne uyarlama adına; sadeleştirme yahut bazı kelimelerin değiştirilmesi sonucu anlam kaymalarına uğramış şekliyle karşılaşmaktadır. Hatta Atatürk’ün vermek istediği mesaj ve düşünce mirası amacından uzaklaşmaktadır. Giriş hitabından sonra konuşmanın 25 Eylül 1924 Hâkimiyeti Milliye gazetesindeki yayınlanmış hali şu şekildedir:

Dünyada her şey için, maddiyat için, ma’neviyât için, hayât için, muvaffakiyet için en hakikî mürşid ilimdir, fendir. İlim ve fennin hâricinde mürşid aramak gaflettir, cehâlettir, dalâlettir. Yalnız; ilmin ve fennin yaşadığımız her dakikadaki safhalarının tekâmülünü idrâk etmek ve terakkiyâtım zamânında tâkib eylemek şarttır. Bin, ikibin, binlerce sene evvelki ilim ve fen ve lisânın çizdiği düstûrları, şu kadar bin sene sonra bugün aynen tatbika çalışmak elbette ilim ve fennin içinde bulunmak değildir. Çok mes’ud bir his ile anlıyorum ki, muhataplarım bu hakikatlara nüfûz etmişlerdir[1]”.

Sıtkı Aydınel’in Gazi Mustafa Kemalin Samsun Öğretmenleri İle Konuşması, (22. IX. 1924) başlıklı yazısındaki yorumları ve kendi okumalarımızı göz önüne aldığımızda Atatürk’ün bu konuşmasının ilgili paragrafının ve diğer paragraflarının özgün metinden çok farklı noktalara getirildiği görülmektedir. Bu metin birçok eser veya internet sitesi ile karşılaştırıldığında bu değişikliklerin olduğu görülecektir. Hatta Sıtkı Aydınel’ in tespiti ile fazla yazılmış veya hiç yazılmamış olan cümleler dahi vardır. Bu çok önemli hatalar, Atatürk’ün fikirlerinin eksik veya yanlış anlaşılmasına sebep olabilir. Doğaldır ki, Atatürk gibi büyük bir devlet adamı ve çok iyi bir hatibin sözlerindeki her kelime, her cümle düşünülerek, seçilerek kullanılmıştır. Bunlardan birinin çıkarılması, yanlış yazılması asla kabul edilemez[2].

Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri I-III, Atatürk Kültür Dil ve Tarih Kurumu, Atatürk Araştırma Merkezi’nin yayınındaki[3] ikinci paragrafta yapılan bir hatayı buna örnek verirsek; Atatürk’ün kendi söylediği cümle şu şekilde verilmektedir: “Dünyada her şey için medeniyet için, hayat için muvaffakiyet için en hakiki mürşit ilimdir, fendir”. Bu cümledeki “medeniyet” kelimesi bir kelime yanlışlığından ibaret değildir. Bunun aslı “maddiyat için ma’neviyât için”dir. İkisi arasındaki fark bir hayli büyüktür. Doğru olanı Atatürk’ün düşünce sistemindeki felsefeyi de yansıtır. Atatürk “maddiyat için ma’neviyât için” demekle ilmin ve fennin sadece maddi değil, manevi alanda da bir rehber olması gerektiğini vurgulamıştır. Kültür unsurlarından biri de dindir. Atatürk bu ifadesiyle, toplumumuzda ön planda tutulan dinin de rehberinin ilim olması gereğini ortaya koymuştur. Gerçekten de pek çok konuşmalarında hurafeleri içeren, gerçekleri yansıtmayan dinî yorumları, bağnazlığı asla kabul etmemiştir[4].

Atatürk incelemelerinde yapılması gereken en sade ve orta yol özgün metin ile bugünkü Türkçeye sadeleştirilmiş şekillerinin karşılıklı olarak okunulmasıdır. Bu Atatürk’ün kendi metinlerdeki Türkçe zenginliğinin fark edilmesine hem de onun düşünceleri ile kurulacak köprülerin sağlamlığına katkıda bulunacaktır. Gazi Mustafa Kemal Paşa, Büyük Zafer’den sonra, Başkomutan ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı olarak Anadolu’ya ilk gezisini 1923 yılı Mart ayının ortalarında yapmıştır. 13 Mart 1923’de başlayan yurt gezisinde Eskişehir, Adana, Mersin, Tarsus, Karaman, Konya, Akşehir, Afyon, Kütahya illeri ve ilçelerini ziyaret etmiştir. 20 Mart 1923 günü Konya’yı ziyaret etmiştir. Gazi Mustafa Kemal Paşa’yı tren istasyonunda karşılayan Konyalı gençler, O’nu Türk Ocağı’na davet etmişlerdir. Gazi Mustafa Kemal Paşa daveti kabul etmiş ve belediye başkanının kendisi şerefine verdiği yemekten sonra, eşi Latife Hanım ile birlikte Türk Ocağı’na gitmiştir. Konya Türk Ocağı Reisi Süreyya (Berkmen) Bey tarafından kısa fakat etkili bir konuşma yapılmış daha sonra Mustafa Kemal Paşa konuşmasına başlamış ve devam etmiştir. Mustafa Kemal Paşa konuşmasını bitirdiğinde Türk Ocağı üyelerinden Dr. Eyüb Sabri Bey, Gazi’nin yanına giderek izin istemiş ve küçük bir kağıdın içine yazmış olduğu, “Milletimizin  inkı­lâbına muhalefet eden ve kendisini din irşadiyle mükellef telakki eyliyen bir sınıf var, bu sınıfa karşı ne gibi tedabir alınmıştır?” (Gençliği ve umdeyi takip ile yürümek azminde bulunuyoruz ve yürüyoruz. Fakat kendisinde irşat kuvveti gören bazı kimseler bu umdenin hilafında bulunacak olurlarsa buna karşı ne düşünülüyor ve ne yapılacak?) (Milletimizin inkılâbına muhalefet eden ve kendisini din uyarıcılığıyla sorumlu kabul eden bir sınıf var, bu sınıfa karşı ne gibi önlemler alınmıştır?)[5] sorusu üzerine Mustafa Kemal ayağa kalkarak önemli bir girişten sonra fikirlerini şu şekilde açıklamıştır:  “Her şeyden evvel şunu en iptidai bir hakikati diniye olarak bilelim ki, bizim dinimizde bir sınıfı mahsus yoktur. Ruhbaniyeti reddeden bu din inhisarı kabul etmez. Mesela ulema, behemehal tenvir vazifesi ulemaya ait olmadıktan başka dinimiz de bunu kat’iyetle meneder. O halde biz diyemeyiz ki, bizde bir sınıfı mahsus vardır. Diğerleri dinen tenvir hakkından mahrumdur. Böyle telakki edersek kabahat bizde, bizim cehlimizdedir. Hoca olmak için, yani hakayiki diniyeyi halka, telkin etmek için, mutlaka kisvei ilmiye şart değildir. Bizim ulvi dinimiz her müslim ve müslimeye amme taharrisini farz kılıyor ve her müslim ve müslime ümmeti tenvir ile mükelleftir[6].

Efendiler, bir fikri daha tashih etmek isterim. Milletimizin içinde hakiki ulema, ulemamız içinde milletimizin bihakkın iftihar edebileceği alimlerimiz vardır. Fakat bunlara mukabil kisvei ilmiye altında hakikati ilimden uzak, lüzumu kadar taallüm edememiş, tariki ilimde layıkı kadar ilerliyememiş hoca kıyafetli cahiller de vardır. Bunların ikisini birbirine karıştırmamalıyız”[7].

Metnin bugünkü Türkçeye uyarlanmış hali:

“Her şeyden önce şunu en basit bir dini gerçek olarak bilelim ki, bizim dinimizde özel bir sınıf yoktur. Ruhbaniyeti reddeden bu din, tekelciliği kabul etmez. Örneğin bilginler, mutlaka aydınlatma görevi bilginlere ait olmadıktan başka dinimiz de bunu kesinlikle yasaklar. O halde biz diyemeyiz ki, bizde özel bir sınıf vardır. Diğerleri dinen aydınlatma hakkından mahrumdur. Böyle kabul edersek kabahat bizde, bizim bilgisizliğimizdedir. Hoca olmak için, yani dini gerçekleri halka, telkin etmek için, mutlaka ilmi elbise şart değildir. Bizim yüce dinimiz her erkek ve kadın Müslümana toplum araştırmasını farz kılıyor ve bunlar toplumu aydınlatma ile sorumludur. Efendiler! Bir fikri daha düzeltmek isterim. Milletimizin içinde gerçek âlimler, âlimlerimiz içinde milletimizin halkıyla övünebileceği bilginler vardır. Fakat bunlara karşı ilmi elbise altında ilmin gerçeğinden uzak, gereği kadar öğrenim görememiş, ilim yolunda gereği kadar ilerleyememiş hoca kıyafetli cahiller de vardır. Bunların ikisini birbirine karıştırmamalıyız”[8].

Atatürk’ün âlimlerle, cahilleri ayırdığı yüzlerce örnekten biri şudur:  “İsmail Hakkı İzmirli zaman zaman Atatürk’ün en önemli ve en temel fikirlerinin aksini savunmuş ilahiyat sahasında bir bilim insanıdır. Ama Atatürk ona engel olmamış baskı yapmamıştır. Hatta yaş haddinden emekli olması gerektiğinde vekiller heyeti kararıyla görevinin uzatılmasını Atatürk sağlamıştır.  Atatürk kendisine ne kadar karşı olursa olsun namuslu samimi bilgin insanlara asla rahatsızlık vermeyen bir şahsiyet ve idrake sahiptir”[9].

Atatürk’ün icraatlarının, konuşmalarının ve eserlerinin dikkatli, analitik ve felsefi yaklaşımlarla incelenmesi onun düşünce dünyasını ve  o dünyanın kaynaklarının Türk milleti  tarafından daha iyi tanımasını sağlayacaktır. Sıtkı Aydınel’in özellikle hatırlattığı Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’da öğretmenlerle konuşmasında söylediği ve kısaca “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” olarak bütün Türk toplumunun benimsediği sözlerinin doğrusunun, yukarıda belirtildiği gibi olduğu hususunda hiçbir şüphe yoktur. Bu vesile ile “Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri”nin tümü böyle derinlemesine bir tetkikle yeniden ele alınmalı ve kaynak tenkidi yapılmalıdır. Diğer konuşmalarında da, bu tarz hatalar mevcuttur[10]. Atatürk Araştırma Merkezi yayınlarında bile bazen okuyucu ve araştırmacı değişikliklerle karşılaşıyorsa buna daha fazla özen ve dikkat gösterilmelidir. Hem özgün hem de sadeleştirilmiş metnin paylaşılması tekrar vurgulayalım en sağlıklı yöntem olacaktır.


[1] Sıtkı Aydınel’ Gazi Mustafa Kemalin Samsun Öğretmenleri İle Konuşması, (22. IX. 1924),Atatürk Yolu Dergisi 3, sy. 09 (Eylül 1992). 1992-Cilt: 3 Sayı: 09, 1-10, s. 2.

[2] Sıtkı Aydınel’ a. g. m., s. 7.

[3] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri I-III, Derleyenler: Sadi Borak-Utkan Kocatürk, Atatürk Kültür Dil ve Tarih Kurumu, Atatürk Araştırma Merkezi, 1997, Ankara, s. 202.

[4] Sıtkı Aydınel’ a. g. m., S. 6-7

[5] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri I-III, a. g. e., s. 147., Eren Akçiçek – Mehmet Karayaman, Atatürk’ün Türk Ocakları’nı Ziyaretleri ve Yaptığı Konuşmalar, İzmir, 2007, s. 98. https://www.atam.gov.tr/ataturkun-soylev-ve-demecleri/konya-gencleriyle-konusma

[6] Hz Peygamber (O’na selam olsun)  hadis-i şerif’lerinde “İlim öğrenmek kadın erkek her Müslümana farzdır” buyurmuştur. (İbn Mâce, Mukaddime, 17). Atatürk’ün İslamî derinliği her konuşması ve icraatında kendisini göstermiştir.

[7] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri I-III, a. g. e., s. 148.

[8] Eren Akçiçek – Mehmet Karayaman, Atatürk’ün Türk Ocakları’nı Ziyaretleri ve Yaptığı Konuşmalar, İzmir, 2007, s. 99.

[9] Yaşar Nuri Öztürk, Dinde Reform Değil İslam’da Tecdit (Peygamberin Yüklendiği Görev), 1. cilt, Yeni Boyut Yayınları, İstanbul, 2018, s.348-349.

[10] Dr. Sıtkı Aydınel’ a. g. m., S. 8

Bak, Gör, Düşün!

Gözümüzle gördüğümüz kâinat, uçsuz bucaksız evren;

Aslında çok muazzam, çok büyük bir bürhan / delil. Hakikat ve gerçeğin;

Özellikle insanlara, müşahhas / somut bir sunucusudur.

Bakıp da görmediğimiz, duyup da işitmediğimizden ötürü,

Çok zaman farkında olmadığımız hâl dili olan gayb lisanı;

Görünen maddî âlemle muhteşem bir müsebbih, yani Allah’ı tesbih edici.

Ve bu hâliyle, O’nun bütün kusur ve noksanlardan uzak olduğunu, bizlere ilân edip durmakta.

Âdeta en mufassal / çok yönlü bir muvahhid olarak, Allah’ın birliğine inanmanın;

En büyük, en geniş ve en derin ifadesi.

Mânen kör, yani basiretsiz olan biz gâfil kulların, bıkmadan usanmadan dikkatini çekmekte.

Hem de bunu, Rahman ve varlıktaki Rahmetin sahibi olan Allah’ın birliğini

Zâkir / zikredici olarak yapmakta. Tüm mahlûkata, hâl diliyle ilân edip duyurmakta.

Evet, bütün hücrelerin zerrat / zerre ve atomları, bütün erkân / esas, kaide ve âzâlar;

Birer zâkir / zikredici lisan olup, “Lâ ilâhe illa Hüve.” /

“O’ndan başka ilah yoktur.” (Âl-i İmran: 18) demekteler.

Gerçi o dillerde tenevvü / çeşitlilik, o seslerde meratip / mertebeler var.

Fakat o zikir, o savt / o sesler bir noktaya parmak basmakta. Allah’ın tek ve bir olduğuna.

Kâinat büyük bir insan hükmünde. Küçük büyük bütün âzâ ve organlarıyla,

Yani tüm mevcudatiyle Allah’ın isim ve sıfatlarına âyinelik / aynalık yaptıkları gibi,

Aynı zamanda, onların lisanı hâlle ettikleri; Allah’ı anış zikirlerine de tercüman olmaktalar.

Nitekim âlem, hâl diliyle. Ruh sahipleri, zikir halkaları içinde, Nur’un / mânevî ışığın maşrık’ı /

Doğduğu yer olan Kur’an’ı okuyarak “Lâ ilahe illa hüve.” zikriyle kendilerinden geçiyor.

Çünkü bu şanı yüce Furkan / Kur’an, o tevhidi dile getiren, muazzam bir bürhan / bir delil.

Bütün âyetleri sâdık birer lisan. O âyetlerin şua ve ışınları, imanın birer parıltıları.

Eğer kulağını yapıştırsan Furkan’ın sinesine, derinden tâ derine; sarîhan /

Açıkça işitirsin bir sadâyı ki der: “Lâ ilahe illa hüve.” / “O’ndan başka ilah yok.”

O sestir gâyeten / son derece ulvî / yüce, nihayet derece ciddî, hakikî pek samimî;

Hem nihayet mûnis / cana yakın ve mukni / ikna edici, akla uygun.

Hem de, bürhan / delille mücehhez / techiz edilmiş, donatılmış.

Şu nurlu delilin, altı ciheti / altı yönü şeffaf. Üstü münakkaş / nakışlarla süslü.

Müzehher / çiçeklerle donanmış mucizeli sikke içinde, parlayan bir hidayet nûru:

Tevhidi / Allah’ın birliğini, daima söyler durur.

Altında nescolmuş / dokunmuş zarif, ince ve nazik mantık ve bürhan / delil.

Sağında aklı istintak eden / konuşturan, her tarafı mürefref / ince ve zarif.

Ezhan / zihinler “Sadakte.” / “Doğru söyledin. (Seni tasdik ederim).” Der: “Lâ ilahe illa hüve.”

Yemin / sağ taraf olan şimal / kuzeyinde, vicdanı istişhad eder / şahit olarak gösterir.

Emamı / ön tarafında hüsn ve hayır / güzellik ve iyilik var.

Hedefinde saâdet. Onun miftahı / anahtarı, her dem söylediği tevhid.

Emam / ön taraf olan verası / ötesinde, ona mesnet / dayanak semavîdir ki,

Vahy-i mahz-ı Rabbanî / varlıkları yaratan, besleyen ve terbiye eden, sırf Allah sözü.

Bu şeş cihet / bu altı yön, ziyade / parlak ve ışıklı.

Büruc / burçlarında tecellî ettirir, zikreder tevhidi.

Evet, sârık / hırsız vesvese, vehim ve kuruntuyla kapıyı çalan şüphe,

Ne haddi var ki, o mârık / o dinsiz; girebilsin, bu bârık / bu aydınlık Kasr’a.

Hem şârık / nur saçan sûreler, sur gibi şâhik / yüksek ve yüce,

Her kelime bir nâtık / konuşan melek ki, der tevhidi.

O Kur’an-ı Azimüşşan / Şanı Büyük Kur’an, öyle bir tevhid bahri / tevhid denizi ki;

Bu gerçeği anlatmaya, fazlasıyla yeter, bir tek İhlas Sûresi.

Ezanın Türkçe Okunması Hakkında

Ezan Hz. Muhammed zamanında Müslümanlara çağırmak için ihtiyaçtan ortaya çıkan bir metindir. Hiçbir ruhani ve ilahi özelliği yoktur. Bir ibadet değil sadece çağrıdır

*

. Osmanlı zamanında da ezanın ve dinin Türkçeleşmesi tartışılmış. Ali Suavi gibi aydınlar camilerde Türkçe hutbe okumuş, 1885 yılında Şehzade başında Türkçe ezan okunmuş, Ziya Gökalp ve Mehmet Akif gibi aydınlar kuranın manasının önemine vurgu yapmış, Meşrutiyet sonrası Türkçe namaza bile teşebbüs edilmiş fakat halkın hazır olmadığı düşünülerek vazgeçilmiş fakat kuranın Türkçesi yayınlanmıştır.

*

Ezanın Türkçeleşmesi de diğer devrimler gibi Osmanlı zamanında tartışılmış, deneme yapılmış fakat başarılamamıştır. Cumhuriyetin farkı Osmanlı zamanında gerçekleştirilemeyen devrimleri gerçekleştirmiş olmasıdır.

*

 Cumhuriyet devrimleri için ‘’dinsizlik’’ Atatürk’e ‘’din düşmanı’’ demeden önce geçmişe, torunu olmakla övündüğünüz Osmanlıya bakın. Eğer sövecekseniz önce Osmanlıya sövün. Bu devrimler dinsizlik ise 600 yıl şeriatla yönetildiğini iddia ettiğiniz Osmanlı da mı dinsizdi yoksa evliya dediğiniz halife unvanı taşıyan padişahlar mı din düşmanıydı?

*

Atatürkçü kimliğiyle tanıdığımız din sosyologu merhum Yaşar Nuri Öztürk hoca diyor ki; Çeşitli vesilelerle bu konudaki düşüncemi defalarca dile getirdim. Bir kez daha söylüyorum: Ezan bir paroladır. İslam dünyasının ortak parolasıdır. Parolalar tercüme edilmez. Ben, ezanı Pekin’de de, Paris’te de, İstanbul’da da dinlesem orada bir cami olduğunu ve namaz vaktinin girdiğini anlarım ve anlamalıyım.

*

 Bunun neyini tercüme edeceksiniz? Ezan tercüme edilsin diye avaz avaz bağıranlar, ne hikmetse, Kuran’ın tercüme edilmesinden ve çocuklarımızın Tanrısal mesajı kendi dillerinde okumalarından hiç söz etmezler. Bunlara sormak lazım: Amacı, namaz vaktini duyurmak olan ezan, orijinal şekliyle okunduğunda neyi anlamıyorsunuz ve Türkçe okunduğunda neyi anlayacaksınız?

Yapmayın, etmeyin! Ezanın Türkçesi filan olmaz. Böyle bir şeye ihtiyaç yok. Komik fantezilerle uğraşarak zamanınızı boşa harcamayın.

*

Diyanet’in bu ‘‘sünnete uygun ezan” girişimi sonuçlanınca, merkezi yerlerden birinde bir sabah ezanı okumaktan tarifsiz bir zevk

Duyacağımı da belirtmek isterim.

*

Verilen bilgi ve görüşlere göre, kanaatimizce; orijinal diliyle okunan EZAN ın dili evrensel bir beyandır; dili İslam Ülkelerinin ortak dilidir; parolasıdır. Ezan dini değildir; dolaysıyla günah veya sevap lafızlarının burada yeri yoktur. Ezan, kamuya açık namaza bir çağrıdır. Bütün Müslüman ülkelerde orijinal diliyle okunması tabiatıyla doğru olanıdır.

*

Asıl sorun, Müslüman insanımızın Kur ‘an’ın manasını kavrama ihtiyacı duymadan ezbere okumasıdır. Örneğin, sünnetleriyle vacibiyle farzlarıyla beş vakit namazını kılan bir Müslüman; günde kırk defa Fatiha süresini okur; ancak Fatiha suresinin anlamını bilmez; araştırmaz; öğrenmez.

*

Samimiyetle inanır ancak dinin asıl vurguladığı değerlerinin öngördüğü eylemlerinden bihaberdir; tabir caizse mankutlaşmıştır; uyuşturulmuştur;

Anlayışı kıt, şekilperest, bilgisiz, İslam’ın özünü, gayesini anlamayan, kanaatlerine uymayan bu tipler herkesi dinsizlikle suçlarlar.

*

Merdiven altı eğitimle oluşturulan algı operasyonlarıyla Ülkenin kurucu lideri Başbuğ ATATÜRK’Ü ayyaş, sarhoş, dinsiz diye çamur atmayı, karalamayı sürdürürler;

*

Ezanın Türkçe okunmasında; Türk milliyetçisi sosyolog Ziya Gökalp’ın da telkinleriyle, din adı altında bedevi kültürünün sarmaladığı Türk kimliğini o kültürden temizleyerek Türk milletinin asıl kimliğine dönüşmesini sağlamaktı. Amaca ulaşma sürecinde sosyolojik hataların yapılması doğadır; düzeltilir

*

Sonuçta.

Bilinçli bir Türk milliyetçisi olarak merak ediyorum ve soruyorum:

Sahi Türkiye’de din adamlarının / hocaların büyük bir bölümü neden Atatürk’e karşı olumsuz duygular beslerler? Ona dua etmekten neden imtina ederler?

Kurucusu olduğu Diyanet İşleri Başkanlığı Atatürk’e neden sırt çevirir?

Neden milli günlerde camilerde okunan hutbelerde Atatürk’ün adı anılmaz?

*

Oysa bağımsızlığımızı ona borçluyuz.

O bizi esaretten kurtarmakla kalmadı, yaptığı büyük devrimlerle de ufkumuzu açtı. Milletçe ilerlememiz için gerekli olan pek çok düzenlemeyi yaşama geçirdi.

Dilimiz onunla aydınlandı. Yazımız onunla güzelleşip gelişti.

Eğitimde, bilimde ve fende onun devrimleriyle atılım yaptık.

Kadın erkek eşitliği, çağdaş yasalar, çağdaş toplum yaşamı hep onun sayesinde hayatiyet buldu.

*

Hal böyleyken neden bu nankörlük?

Mustafa Kemal Atatürk’ü rahmet ve saygıyla anmak milli bir vazife değil midir?

Hatta insanî ve İslamî bir vazife değil midir?

Lakin kimileri diyor ki o dinsizdi.

Kimileri diyor ki o ateistti.

Kimileri de bu iddiaları şiddetle reddedip onun çok samimi bir Müslüman olduğunu hatta Hz. Muhammed’in soyundan gelen bir SEYYİD olduğunu ileri sürüyor.

*

Ben bu iddiaların hiçbirinin gerçeği yansıtmadığını biliyorum.

Atatürk’ün neye inanıp inanmadığının da çok önemli olduğunu düşünmüyorum.

Bu nedenle hiçbir şeyin onu saygı ve rahmetle anmaya asla engel olmaması gerektiğine inanıyorum.

Atatürk’ün alehinde konuşmanın bir projenin parçası olduğunu da biliyorum

*

Bu vesileyle onu bir kez daha saygı ve rahmetle anıyor, ruhunun şad olmasını yüce Allah’tan niyaz ediyorum.

O büyük Türk milletinin ve bütün insanlık âleminin en değerli evlatlarından olup milletimizin ebedi başkomutanı ve ölümsüz önderidir.

Kısaca; O Büyük Önderin öncülüğünde Türk Milleti tüm benliğiyle yeniden tarih sahnesine çıktı.

Milletin dini, ahlaki, estetik, kısaca kültürel değerlerine fertler hür birer vatandaş olarak katıldı. Bazı arızaları, ihmal ve yanlışlıkları büyüterek meseleye parça parça bakmanın anlamı yoktur.

Deprem 2023 Seçim: 2024 ve Helâlleşme

                Son yıllarda siyasi parti liderleri adettendir, her seçim dönemi yaklaştığında vatandaşa yapacaklarından ziyade karşısındaki rakibini karalamak, adeta yerin dibine batırmak için meydanlara inerler.

                Aslında olması gereken ise seçim meydanları milletle hesaplaşma, millete hesap verme yüzleşme ve helâlleşme yerleri olmalıdır.

                Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü”ne Lâyık gördüğü, geçtiğimiz hafta kaybettiğimiz araştırmacı, yazar ve düşünür merhum Alev Alatlı bir salon konuşmasında(ki o salonda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve eşi Emine Erdoğan da vardı) Helalleşme konusunda bakın ne diyor:

 “Aslolan hakkın helal edilmesi olmalıdır. Aslolan helalleşmek olmalıdır. Helalleşmek mahkemede dava kazanmaktan daha üstün olmalıdır. Çünkü her yasal hak helal değildir ve olamaz. Suriçi ile Kobani’nin arasına çizgi çekmek 1. Dünya Savaşı galiplerinin yasal hakkıdır belki. Ama helal değildir. Keza iflas eden kardeşinizin haraç meraç satışa çıkarılan evini satın almanız yasal hakkınız olabilir ama helal değildir. İmar ruhsatı olan bir müteahhit şehrin ufkuna tecavüz ederken yasal olarak suçsuzdur ama yaptığı iş helal değildir. Yeni ve çok daha ucuz bir enerji türünün pazara girmesini önlemek üzere üretim haklarını satın alan ve dümen altı eden bir petrol şirketi yasal olarak suçsuzdur. Ama yaptığı iş helal değildir. Keza raf ömrünü uzatmak için ekmeğin içine kanserojen madde koyan fırıncı yaptığı formülü ambalajın üzerine koyduğu için yasaldır, dolayısıyla suçsuzdur ama yaptığı iş helal değildir. Ve son olarak bir kalem darbesiyle atar ergenleri, lümpen ergenleri sokağa döken yazar; alevler afakı sardığında suç mahallinde değilse, olayları evinden seyrettiğini ispat edebiliyorsa yasal olarak suçsuzdur. Ama helal değildir yaptığı.”

                Merhum Alev Alatlı’nın yukarıda “Helalleşme” konusunda yaptığı konuşmaların birçoğu Erdoğan ve hükümeti tarafından resmen çiğnenmiştir.

                 “Beşli Çete” diye adlandırılan müteahhitlere tanınan imtiyazlar konusunda milletle helâlleşilmişmidir,

                 Kadıköy’de henüz sandıklar açılmadan, oy sayımı yapılmadan “Atı alan Üsküdar’ı geçti kardeşim” sözüyle Kadıköy seçmeniyle helâlleşip, yüzleşme,

                Birleşik Arap Emirlikleriyle yapılan 18 Milyar Dolarlık “Enerji ve Doğal Kaynaklar” ihalesi belki yasal ölçüler içerisinde yapılmıştır ama üzerinden 100 yıl geçmiş “Kapitülasyon”  gerçeğiyle milleti tekrar karşı karşıya getirirken milletle hesaplaşıp, helâlleşilmişmidir?

                “Nas var nas sana-bana ne” oluyor diyerek Türkiye’yi 2 yılda dünyanın en büyük enflasyonuyla tanıştırırken milletle hesaplaşılmışmıdır,

                Dolar milyarderlerine “Kur Korumalı Mevduat faizi” uygularken, kanını emdiğiniz Türk milletinden helâllik aldınız mı?

                Çözüm sürecini uygularken, adaleti FETÖ’cülere teslim ederken belki yasal kılıflar uydurdunuz ancak yaptıklarınızı vicdanınıza sorup, milletle helâlleştiniz mi?

                Eski Başbakanlarımızdan ve Cumhurbaşkanımız merhum Süleyman Demirel’den şu veciz sözü birçok kez duymuşuzdur: “Kenâr-ı Dicle’de bir kurt aşırsa bir koyunu, Gelir de adl-i İlâhî sorar Ömer’den onu!”

                Bugün Hazreti Ömer’in “İlahi Adalet” timsali bu sözünü yadsıyacak, kabul etmeyecek hiçbir seçilmişe rastlayamazsınız. Rastlayamazsınız diyorum; eğer o seçilmiş, bu sözün seçilmiş olanın omuzlarına ne kadar ağır yük yüklediğinin idrakine varırsa.

                Peki, 22 yıldır ülkenin başında seçilerek ayakta duran Recep Tayyip Erdoğan’ın şu sözlerinde “Hz. Ömer adaleti’nin” bir kırıntısına rastlayabilir misini?  “Merkezi yönetimle yerel yönetim el ele vermezse, dayanışma halinde olmazsa o şehre herhangi bir şey gelmez. Hatay’a geldi mi? Şu anda Hatay garip kaldı”

                Seçim kazanmak maksadıyla imar affı getirdiğiniz binalar, 6 Şubat depremiyle yerle bir olmuş, altında kalan ölüler ve diriler orta yerde duruyorken, helâllik istenip vicdan azabı çekileceğine, halkın karşısına geçip hâlâ oy için böyle sözlerle oy avcılığına çıkmak büyük cesaret doğrusu.

Atatürk’ün Entelektüel Biyografisi

Şükrü Hanioğlu’nun Atatürk’ün Entelektüel Biyografısi’ni okudum. Bunu bir haber gibi vermemin sebebi, eserin bin sayfa olması. Kitabı tabletimden okurken aldığım notlar otuz sayfa civarında tuttu. Yol açtığı düşünceler, çağrışımlar bir köşe yazısına sığmayacak. Bir müddet, birlikte Entelektüel Biyografi’yle haşır neşir olacağız. Hanioğlu aynı başlığı daha önce İngilizce dilindeki kitabında kullanmış ama o, Türkçesinin yarısı kadar. Şikâyet etmiyorum. Atatürk’e ve Hanioğlu’na bu çapta bir eser yakışırdı, yakışmış da. Gerçi, Ateşman okunabilirlik indeksinde %25 civarında kalıyor ve “lisansüstü mezunu” skorunu alıyor ama yine de rahat bir okuma. Ateşman indeksi, uzun cümleleri sevmez. Usta roman yazarlarında skor “lise mezunu” seviyesindedir. Mesela bu yazının ilk iki paragrafı %71,7 ve 7-8. sınıf verdi ama benimki akademik bir yazı değil ve karmaşık kavramları anlatma gayreti yok.

Anadolu’da Fransız ihtilali

Hanioğlu “Atatürkçü” değil, Atatürk aleyhtarı da değil. Gerçi zaman zaman “vulgar materyalizm” ve biraz serbestçe kullandığı “Darwinism” etiketleriyle heyecanlansa da. Bu heyecan, kuvvetler birliği ve tek parti- tek adam konularında doruğa çıkıyor. Bugünden değerlendirirsek haklı da. Fakat tarihçiler mümkün mertebe bugünden bakmamaya çalışır; değil mi?

Hanioğlu’nun Jön Türkler, İttihad ve Terakki, velhasıl Fransız İhtilali ve sonrası siyaset ve fikir akımları tarihindeki uzmanlığını, Entelektüel Biyografi’de de görüyorsunuz. Mesela bir bölümün başlığı, “Anadolu’da Müslüman Milliyetçiliğine Dayalı Fransız İhtilali.” Halk Fırkası’na da “Liderli İttihad ve Terakki” diyor. 

Bugünkü partilerimizle kıyaslandığında İttihad ve Terakki’nin lidersizliğinin, bu bakımdan, günümüz parti içi demokrasisinden daha ileride oluşu çarpıcı bir gerçek. Ben İttihad ve Terakki’de tepede daimî bir liderin bulunmayışını ilk defa Feroz Ahmad’den okumuştum. Hanioğlu anlatıyor: 

Lider kültü olmayınca liderler çıkıyor

“Yöneticilerinin, “hiçbir şahıs kültüne izin vermemesinin (gestattet keinen Personenkultus)” en önemli ilkesi olduğunu vurguladığı cemiyet, bu nedenle, “lider” değil “liderler” yaratmıştır.

“Osmanlı armasıyla benzerlikler arz eden ama ateşlenmiş topları aktivizmi vurgulayan armasını lider fotoğraflarının önüne geçiren İttihad ve Terakki Cemiyeti, mistik karakterli bir kültü kutsamıştır. Örgüte katılım ve yemin törenleri, dava uğruna ölümü göze alan fedailer, rütbe ve ünvanlarından bağımsız olarak birbirlerine ‘kardeşim’ şeklinde hitap eden üyeler, ‘cemiyet-i mukaddese’ etrafında yaratılan böylesi bir kültün altyapısını oluşturmuştur. Bu ise benzer örgütlerdekinden daha güçlü olmuştur. Örneğin, Lenin ve Stalin’in şahsiyetleri etrafında Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin, Atatürk için de Cumhuriyet Halk Partisi’nin önüne geçen lider kültleri yapılanırken, İttihad ve Terakki’de böylesi bir tekil, yanılmaz, yol gösterici ‘önderlik’ algısı şekillenmemiştir.

“Cemiyetin, bu nedenle, değişik alanlarda farklı liderleri var olmuştur.

“Talât Bey, Dr. Bahaeddin Şakir, Dr. Nâzım ve Kara (Îâşeci/Nargileci) Kemal organizasyon; Ziya Gökalp, Hüseyinzâde Ali (Turan) ideoloji oluşturma; Mehmed Cavid ise iktisat siyaseti belirleme alanlarında ön plana çıkmıştır. Askerî sahada ise ilk aşamada birinci ve ikinci sınıf ‘kahramanlar’ yaratılmış, daha sonra ise bunlardan Enver Bey ile bu sınıflama içinde yer almayan, planlama grubundan Cemal Bey sivrilmiştir.”

İttihad ü Terakki daha demokrat mıydı?

Gerçekten, bol bol demokrasi, sivil anayasa falan lafları ediyoruz ama parti içi demokrasiden söz eden yok. Lider kültünü yakalayıp o koltuğa oturmuşsanız ortalığı sallamaya gerek duymuyorsunuz demek ki. Fakat düşünürsek Türkiye’de iki parti, CHP ve ondan çıkan Demokrat Parti İttihad ve Terakki’nin varisi sayılır. Gerçi Hanioğlu CHP’nin bir ara “Liderli İttihad ve Terakki” olduğunu söylüyor ama bakınız, genel kurulla ve demokratik seçimle liderini değiştiren ve değiştirdikten sonra yeni ve eski liderlerin partide kaldığı tek örnek CHP. Demokrat Parti’de de rahmetli Menderes ve Celal Bayar iki önemli liderdi. Biri mutlak olarak diğerinin üstünde değildi.

Entelektüel Biyografi serisinin bu ilk yazısını, bir anekdotla bitireyim. Kadim dostum Taha Akyol, rahmetli Celal Bayar’a bir gazete röportajında şöyle sormuştu: “Efendim siz uzun yıllar hem CHP hem de DP’de görev yaptınız. Şimdi arkanıza baktığınızda kendinizi en çok hangisine ait hissediyorsunuz?”. Bayar’ın cevabı, işaret parmağını vurgu anlamında sallayarak, “İttihad ü Terakki” idi. 

Biyografiye devam edeceğim.