7.7 C
Kocaeli
Pazartesi, Mayıs 4, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 192

Konudan Konuya  (40)

      Yüzüncü yılını idrak etti, nice tehlikeler atlatarak Türkiye Cumhuriyeti’miz;

      Daha nice yüzyılları kat’ etmek üzere, büyük bir azimle yola çıksın niyetimiz.

     “Hürriyet”, “Şura”, “Adâlet” gibi kavramlar; İslâm’ın da öz malı.

     “Meşrutiyet”, “Cumhuriyet” ve “Demokrasi” onların yansıması.

     Rahman’ın kullarına doğuştan bir hediyesi olan “Hürriyet”;

     Alır ancak nefes; maddeten ve mânen yapar oldukça ubûdiyet.

     Şahsî riyasete karşı sarılacak, en büyük dayanak ve hüccet;

     Nurdan bir set gibi, önünde durmakta ve duracak olan İslâmiyet.

     Meşrutiyet, Cumhuriyet ve Demokrasi için atılan kararlı adımlar;

     Milletin meşru ve haklı gayretiyle; Türkiye Cumhuriyeti ile noktalandılar.

x

   “Eğer bugünden yirmi yıl kadar sonra Türkiye’de dinî hayat, hâlâ İslâmî kalabilirse ve millet açıkça güçlü bir İslâmî yapılanmaya sahip olduğu için, iftihar ediyor olursa, Hz. Muhammed’in getirdiği mesajların hükmünün son bulmadığı, onun kökten değişen koşullar altında dahi varlığını koruyabilecek esaslara sahip olduğu ispatlanmış olacaktır.” (Henry E. Allen)

x

     Liyakatsiz ve başarısız avukata bakarak, hukuk suçlanmaz.

     Bilgisiz doktor yüzünden, tıbba cephe alınmaz.

     Dinin gereğini yanlış anlayıp yanlış hareket edenler var diye dine karşı çıkılmaz.

     Başkasına itimat etmeyen, nefsiyle bizzat kendisi teşebbüs etmeli. Okumalı, araştırmalı, ehlini bulmalı. Hiçbir şeyi bir kalemde silip atmamalı. Allah, Kâinat ve İnsan üçlüsünü esas tutmak asıl olmalı.

x

     Bir şeye rağbet verip isteklendirirken veya korkutup sakındırmak isterken, ondan daha mühim ve önemli bir şeyi; değerinden düşürmeye sebep olacağımızı da hesaba katmalıyız. Çünkü mübalâğa ihtilalcidir.

x

     Ey insan! Dünyayı ve kâinatı / evreni tanımak için, -hele bir de maddî durum müsait ve uygun değilse- dünya seyahatine çıkmana lüzum yok. Bunun için -varsa da- servetler harcamaya hacet yok. Hayatını ve sağlığını tehlikeye atmaya hiç gerek yok.

     Çünkü ne ararsan, sende ara, sende bul.

     Hz. Ali’nin dediği gibi:

    “Ey insan kendini küçük görme. Sende âlemler iç içe daireler suretinde yer almıştır.”      

     Bedenin; maddî kâinatı sergilemekte. Ruhun; gayb âlemlerini ihtiva etmekte / içermektedir.

     Unutma ki, Allah’ı tanımak; insanı yani kendini tanımaktan geçer. Çünkü Allah’ın bütün isim ve sıfatları insanda tecelli etmekte, yansımakta ve görünmektedir.

     Çünkü ey insan! Sen Allah değilsin. Fakat sen O’ndan yani Allah’tansın. Hâşâ elbette O’ndan bir parça değilsin. Zira Allah maddeden münezzehtir. Ama Allah; kendisinde olan herşeyi anımsatacak bir tecelliyi sende aksettirmektedir. Çünkü sen, Allah’ın isim ve sıfatlarını aksettiren / yansıtan bir ayna hükmündesin. Kaldı ki, ayna; görülenlerin menba ve kaynağı değil, sadece Allah’ın isim ve sıfatlarını aksettiren, kendisinde tecelli ettiren bir mazhardır. Gerçi tüm kâinat Allah’ın isim ve sıfatlarına büyük, muhteşem bir âyinedir. Fakat sen başkasın. Ancak kâinattaki herşey; ayrı ayrı âyinelik yaparken; sen kâinatın yaptığını tek başına yapmaktasın. Keyfiyetçe bütün kâinata bedelsin.

Giderek Zorlaşan Hayat

     Tarih sayfaları 2000’li yıllarda yaşayanları insanlık âleminin en şanssız nesilleri olarak yazacaktır. Çünkü milenyum yıllarının başlamasıyla birlikte bu evrende yaşanan olayların acımasızlığı insanların üzerine bir kâbus gibi çökmüş, yaşam mücadelesi veren milyonları adeta yok etmektedir.

      Dünyanın hemen hemen her yerinde savaş var. Savaş yoksa bile türlü kargaşalarla birlikte ekonomik anlamda giderek zorlaşan bir hayat mücadelesi var…

    Böylesine olumsuzluklarla, acımasızlıklarla dolu karmakarışık bir mücadeleyle çalkalanan dünyamızda ülkemizin etkilenmemesi mümkün mü?

    Bu olumsuzlukların günlük hayatımızdaki etkilerini her gün yaşıyor, bu olumsuzluklarla mücadele etmeye çalışıyoruz.

   Her sabah gün başlarken kimilerimiz işine gitmek için, kimilerimiz okula yetişmek için, kimilerimiz dost ziyaretine gitmek için, kimilerimiz ev yaşamının sıkıntısını üzerinden atmak için sokağa çıkıyoruz.   

  Şöyle bir etrafınıza bakınız lütfen…

  Sokaktaki insanlarımızın yüz ifadelerinde ne görüyorsunuz?

   Hayata küsmüş, çevresiyle ilgilenmeyen, ellerindeki cep telefonlarıyla adeta bütünleşmiş, hiç ama hiç gülümsemeyen, giysilerinin içine adeta hapsolmuş, bezginliği ile etrafında olumlu ne varsa hepsini görmezden gelen insanlardan başka kim var?

   Aynı mahallede, aynı apartman da oturup da, birbirlerine selam dahi vermeyen, acil yardıma ihtiyacı olanlarına dahi yüz çeviren, komşuluk hatırının ne demek olduğunu bilmeyen insanlarla dolu, sokaklarında değil kuş sesleri, çocuk seslerinin bile kalmadığı bir yaşam…

   2000’li yıllar öncesinde en azından insanlar birbirlerine selam verir, yardıma ihtiyacı olanlara sırt çevirmezdi.

   Sokaklarında neşe içinde oynayan çocukların, meyve ağaçlarıyla dolu bahçelerin, bu ağaçlarda cıvıldayan kuşların, o sokağın çomarının, sarmanının sevildiği beslendiği, onlara her türlü hoşgörünün gösterildiği, kızlarımızın kadınlarımızın yüzlercesinin cinayetlere kurban gitmediği, doğanın doğa canlılarının katledilmediği, fakir fukaraya sessizce hiçbir gösterişe kaçmadan yardım edildiği bir toplum yaşardı bu ülkede.

  Bu özelliklerimizle dünya bizi tanırken, parmakla gösterirken, şimdilerde bir tanesine bile rastladığımızda, demek ki hala varmış diyoruz; manşet haber oluyor her yerde…

   Tamam, dünyamızda yaşanan her kargaşa bizleri de etkiliyor!

   Ama bunun bir sınırı olması gerekmez mi? Bu sınırı düzenlemek ülke yönetiminde olanların görevi değil mi?  

   Toplumumuzu derinden etkileyen, yaşam kalitemizi düşüren her ne varsa bunları ortadan kaldırmak, tabii ki ülkemizin yönetiminde söz sahibi olanların en önemli görevidir.

   Her gün başka bir sıkıntı ile oluşan gündemi milyonlar yaşıyor, o sıkıntının ağırlığı altında nefes almaya çalışıyor.

  Böylesi bir gündeme en çarpıcı örnek, günümüzdeki emeklilerimizin verdiği yaşam mücadelesidir.

  Yeni yılın maaş artışını beklerken, açıklanan artış oranlarıyla yaşadıkları hayal kırıklığı ile ne yapacaklarını şaşırdılar!  

  İşçisi emeklisinin de, memur emeklisinin de maaş artış yüzdesi farklı…

  Neden?

  Bu insanlarımız hayatlarının son dönemindeyken biraz olsun rahat, güzel bir yaşamı hak etmediler mi?

  Milyonlarca emeklimizin içinden hala yüz binlercesi çalışıyor, az da olsa yaşam bütçesine katkı sağlamanın peşinde…

  Avrupalı emekliler hayatın tüm güzelliklerini yaşarken, bizim emeklilerimiz nasıl ayakta kalırız onun derdinde…

  Emeklilerimizin kimisi ucuz et, ekmek, gıda kuyruğunda, kimisi kar kış sıcak demeden elinde kâğıt mendil, yara bandı satarak aile bütçesine katkı sağlamanın çaresizliğinde…

  Evlatlarına harçlık veremeyen babalara, torunlarına bir gofret dahi alamayan dedelere ne demeli?

  Sorarım, bu devirde kimi emeklilerimizin 7500 lira ile geçinebilmesi tam bir mucize değil de ne?

   Vermiş olduğum örnek, giderek zorlaşan hayatımızda yaşananlardan sadece bir tanesi…

   Eğitimi, ticareti, tarımı, üretimi, adaleti, sosyal yapıyı, terörü, dış ilişkileri… Bunlarla ilgili türlü olumsuz örnekleri sıralasak sayfalar yetmez…

  Pekiyi, yaşamımızın hiç mi güzel tarafı yok?

  Tabii ki var.

  Bunların en önemlisi savaşın yaşanmadığı, türlü olumsuzluklara, güçlüklere karşı omuz omuza mücadele verdiğimiz güzel bir vatanımız var. En büyük gücümüz, yaşadığımız en güzel şey de budur bence.

  Kardeşçe yaşadığımız bu güzel vatanda bugüne değin her türlü güçlüğü nasıl bertaraf ettikse 2000’li yılların bu güçlüklerini de yeneceğiz.

Yeter ki umudumuzu kaybetmeyelim.

Yeter ki kardeşçe yaşamaya devam edelim.

Yeter ki çok ama çok çalışalım.

Yeter ki hayatta en hakiki kılavuz ilimdir diyelim.

Yeter ki her seçim döneminde oy verip, en doğru olanı seçelim.

Yeter ki hâkimiyetin kayıtsız şartsız milletin olduğunu unutmayalım…

Ülkemizde “Sosyal Devlet” Arayışları Var mı?

Sosyal devlet; “… ferdin huzur ve refahını gerçekleştiren ve teminat altına alan, kişi ve toplum arasında denge kuran, emek ve sermaye ilişkilerini dengeli olarak düzenleyen, özel teşebbüsün güvenlik ve kararlılık içinde çalışmasını sağlayan, çalışanların insanca yaşaması ve çalışma hayatının kararlılık içinde gelişmesi için sosyal, iktisadî ve malî tedbirler alarak çalışanları koruyan, işsizliği önleyici ve millî gelirin adalete uygun biçimde dağılmasını sağlayıcı tedbirler alan adaletli bir hukuk düzeni kuran ve bunu devam ettirmeye kendini yükümlü sayan, hukuka bağlı kararlılık içinde ve gerçekçi bir özgürlük rejimini uygulayan devlet demektir.

Sosyal hukuk devletinden, güçsüzleri güçlüler karşısında koruyarak gerçek eşitliği yani sosyal adaleti ve toplumsal dengeyi sağlamakla yükümlü devlet anlaşılır.

Çağdaş devlet anlayışı, sosyal hukuk devletinin, tüm kurumlarıyla Anayasa’nın sözüne ve ruhuna uygun biçimde kurulmasını gerekli kılar. Hukuk devletinin amaç edindiği kişinin korunması, toplumda sosyal güvenliğin ve sosyal adaletin sağlanması yoluyla gerçekleştirilebilir. Anayasa’nın Cumhuriyetin nitelikleri arasında yer verdiği sosyal hukuk devletinin dayanaklarından birini oluşturan sosyal güvenlik kavramının içerdiği temel esas ve ilkeler uyarınca toplumda yoksul ve muhtaç insanlara devletçe yardım edilerek onlara insan onuruna yaraşır asgarî yaşam düzeyi sağlanması, böylece, sosyal adaletin ve sosyal devlet ilkelerinin gerçekleşmesine elverişli ortamın yaratılması gerekir.” demektir.

Gördüğünüz gibi “Sosyal Devlet” böyle tarif ediliyor! Bu sosyal devlet tarifinin ülkemizdeki iktidarların anladığı ve uyguladığı sosyal devlet anlayışı ile uzaktan yakından ilgisi yoktur. Bir başbakan (siyasete devam ediyor) döneminde, evlenene çeyiz, doğurana altın ve izin artışı gibi bir şeyler açıklandı. Bunlar sosyal devlet anlayışının bir tezahürü değil maalesef geleneğimizde olan ulufenin popüler dağıtım şeklidir.

Yukarıda uzun uzadıya tarifini verdiğimiz “Sosyal Devlet” anlayışının, hiç bir uygulamasının insanımıza nerede ise yansımadığını üzülerek görüyoruz.

Toplum katmanları arasında huzurlu bir ilişki kalmamıştır. Zengin daha zengin olmuş fakirde daha fakirleşmiştir. Fakirleşen halka, fasülye, nohut, bulgur ve kömür dağıtmak, doğurduğu zaman çocuk sayısına göre çeyrek altından tam altına kadar ödüllendirmek, okula giden çocuklarına eğitim yardımı altında sadaka gibi para vermek, çeyiz parası yardımı yapmak “Sosyal Devlet” anlayışının bir gereği olarak kabul edilemez…

Ülkede Cumhuriyet tarihi boyunca ve de özellikle son 20 yıl içinde; ne çalışanlar korunmuş, ne işsizliği giderici tedbirler alınmış, ne de arttığı söylenilen milli gelir adaletli dağıtılmıştır. Milyonlarca hanenin devletin ve belediyelerin yardımı ile açlığını gidermesi Türkiye’nin “Sosyal Devlet” anlayışı ile yönetildiğini göstermemektedir.

Güçsüzü yargı önünde koruyamayan, emeklisini ezen, yaptığı yardımlar karşılığında siyasal destek bekleyen ve yardım yaparken de halkın onurunu hiçe sayan bir anlayış, “Sosyal Devlet” olarak kabul görebilir mi?

Ancak bu sosyal devlet ilkesi, ülkemizde, Osmanlı’dan bu yana hep yazılı metinler üzerinde kalmış ve hayata geçirilmemiş ya da geçirilememiştir.

Gelmiş geçmiş tüm iktidarların, uyguladığı politikalarla fakirleştirdikleri halka, zaten halka ait olanı bir maharetmiş gibi kendilerine menfaat sağlamak için dağıtması (emekli maaşlarında yapılacağı söylenilen artışlar gibi!) bir sosyal devlet anlayışı değildir.

Cumhuriyet tarihinde daha önce hiç böyle bir şey yani devletten ve devleti kontrol eden siyasi iktidarlardan, son dönemde gördüğü kadar maddi destek görmemiş olan halk; bunu bir “Sosyal Devlet” anlayışının gereği zannetmektedir. Yani öyle veya böyle, halka bu yardımlarla bu güne kadar en çok dokunan iktidar ne yazık ki, bu iktidar olmuştur ve olmaya da devam etmektedir. Halk; yardım veya başka bir ad altında kendisine maddi yardımlarla dokunulmasından pek memnundur. Bunu gören iktidar, özellikle seçim öncesi dönemlerde, aslında her biri bir ulufe olan sosyal yardımları profesyonel bir şekilde halka sunmaktadır. Sahadaki iktidar propagandistleri de bunu halka karşı çok güzel kullanmaktadır.

Yapılacak iş, “Sosyal Devlet” anlayışının ne olduğunu halka anlatmaktır. Bu zordur ama yapılması gereken ve doğru olan budur. Ya da kısa vadede halka popülist yaklaşarak bu iktidarın verdiğinden daha fazla vereceğinizi anlatmak ve de vermektir. Malum “iki anahtar” diyerek halka, ev ve araba vaat edenlerin peşinde bu halk, sadece iki anahtarı düşünerek vaat sahiplerinin peşinden koşmuştur. Ama ben gerçek manada “Sosyal Devlet” arayışındayım. Siz de öyle olun derim!

Bunlar aklıma nereden geldi biliyor musunuz? Bunca ekonomik sıkıntıya rağmen halkın, hala bizi bu sıkıntıya sokanların ülkeyi düze çıkaracaklarını inandığını ortaya koyan araştırma sonuçlarından! İnanılır gibi değil, değil mi?

Saraydan Sürgüne

Devletler insanlar gibidir; doğar, büyür, yaşlanır ve ölür. Osmanlı Devleti uzun yıllar dünya târihinin büyük gücü olmuş ve hemen her yerde ve her konuda etkisini göstermiştir. Dostluğu güvenilir, düşmanlığından çekinilir olmuştur. Ne var ki; etrafında bulunan toplumlar değişen zaman şartlarında ilmî gelişmelerden daha fazla faydalanma yollarını keşfetmişler ve Osmanlı’nın önüne geçmişler, Osmanlı gelişmeleri tâkip edememiş ve gerekli tedbirleri alamamıştır.

Yüzlerle ifâde edilen atlıların çadırdan başlatıp saraya ulaştığı yürüyüş tersine dönmüş, saraydan sürgüne giden yollara düşülmüştür. Osmanlı; tâbir uygunsa, Türkiye Cumhuriyeti’ni doğururken ölen bir anne gibidir. Bu sebeple târihimizi en iyi şekilde bilmek ve istifâde etmek bizim birinci dereceden vazifemizdir.

Saraydan Sürgüne uzanan yolda; sıraya dikkat edilmek suretiyle, devletin nasıl duraklama, gerileme ve çöküş dönemlerine girdiği anlatılıyor. Mümkün olduğunca, Osmanlı’ya derin bir şekilde tesir eden hâdiselere yer verilmeye ve padişahların şahsiyetleri tanıtılmaya çalışılıyor. İnanılan istikamette, yaptıkları hoş görülmeyen şahsiyetlerin tenkit edilmesi de ihmal edilmiyor.

Yazarın ifâdesiyle eserin, kuru târih bilgileri veren asık suratlı bir kitap olmaması için, tabîi konuşma üslûbu tercih edilmiştir.

Nâzım Tektaş’ın telif etiği, OSMANLI TÂRİHİ serisinin 2. Kitabı olaneser, 13,5 X 21 santim ölçülerinde ve 623 sayfadır.

HAYAT YAYINLARI:

Nişancı Mahallesi, Dâvutpaşa Caddesi Nu: 26/1 Eyüp 34050 İstanbul. Telefon: 0.212-613 11 00 Belgegeçer: 0.212-613 11 55 www.hayatyayingrubu.com  e-posta: hayat@hayatyayinlari.com

KIASA KISA… KISA KISA…

DÜNYÂ DÜNYÂ İÇİNDE

Ayşe, kuzeninin yanındaki bir sedire uzandı. Sonra ne olduysa oldu ve kendisini anneannesinden kalma sandığın başında buldu. Sandıktan sararmış bir kâğıt çıktı. Kâğıtta çok tuhaf bir târif vardı. Bir yemek târifi olamazdı.

Öyleyse neydi?

Ayşe çok meraklandı. Sonra da arkadaşı Hakan’la bu esrârengiz târifi uygulamaya koyuldu. Böylece hayaller ile rüyâlar birbirine karıştı. Kendilerini farklı dünyalarda buldular.

Filiz Özdem’in hazırladığı, Buket Topakoğlu’nun resimlendirdiği çocuk kitabı 13,5 x 19,5 santim ölçülerinde 88 sayfadır.

YAPI KREDİ KÜLTÜR SANAT YAYINCILIK:

İstiklal Caddesi Nu: 161-161/A Beyoğlu 34433 İstanbul. Telefon: 0.212-252 47 00

Belgegeçer: 0.212-293 07 23 www.ykykultur.com  e-posta: ykypazarlama@ykykultur.com

SARAYIN SESİ HALKIN NEFESİ

Kitabın ön sözünde eserden bahsedilirken şu bilgiler veriliyor: ‘Osmanlı dönemi mûsıkî hayatını konu alan bu çalışma, Osmanlı mûsıkî kavramlarının zengin içerikleri ve çağrışımları yönünde çoğalıp genişleyerek, aynı zamanda türkülerin derin târihini de ihtiva eden kapsamlı bir esere dönüştü. Çünkü Osmanlı’nın özünde Türk,  mûsıkînin özünde türkü vardı. Türkü, Türklere has ezginin adıydı ve Türk’ün de türkünün de lisanı Türkçeydi.’

Bayram Bilge Tokel’in hazırladığı eser, 13,5 X 19,5 santim ölçülerinde ve 408 sayfadır.

KAPI YAYINLARI:

Ticarethâne Sokağı Nu: 53 Cağaloğlu, İstanbul. Tel: 0 212-511 53 03 

e-posta: bilgi@kapiyayınlari.com /   www.kapiyayinlari.com 

İKTİBAS

CUMHURİYETİN İLK YÜZYILI 1923-2023:

Hafızası zayıf bir millet olduğumuz yönündeki bütün iddiaları geri itmeye ve hâfızamızı yoğurarak şuur hâline getirmeye yardımcı olacak bir kitap.

Yıllardır târihimiz üzerindeki emeğini eksik etmeyen ve bakışını yaşadığımız coğrafyayla sınırlandırmayıp dünyâ yüzeyine yayan değerli târihçimiz Prof. Dr. İlber Ortaylı bu sefer bizleri Cumhuriyetin kurulması ile yeni bir perspektif edinen modern Türkiye’ye götürüyor. Gazeteci İsmail Küçükkaya soruyor, Prof. Ortaylı cevaplandırıyor. Cevaplar sözlü veriliyor gibi görünse de aslında târihçimizin zihnî plânlaması ile vücut bulmuş. Meselelere belli bir bakış alanından yaklaşılmış.

Kitabın târih ibresi Türk’ün kim olduğu sorusundan başlayarak Cumhuriyetin milliyetçi karakterine, cihanşümul bakış açısından Türkiye Cumhuriyeti’nin bugününe ve yarınına kadar geniş bir alanı dile getiren soruları doğuruyor ve sorular cesur yorumlarla cevap buluyor.

Türkiye târihinin şuur kaybı yaşadığı bölgeleri eşeleyen kitap, gelecekteki Türkiye görünümünü oluşturmaya yönelik çalışma yapmak isteyenler için de bir kültür ve hatırlatma haritasıdır.

Cumhuriyetin İlk Yüzyılı’nda konuşulmamış bir şey bırakılmamış’ desek yeridir.

Sunuş yazısında Prof. Dr. Ortaylı şöyle diyor:

Türklerin son iki asrı bütün Doğu dünyâsında ve Balkanlar’da dikkatle gözden geçirilmesi gereken büyük bir târihî yolculuktur. Bu sebeple de Dünyâ Târihi’nin önemli bir parçasıdır ve dikkatle üzerinde durulmalıdır.’

Kitapta, Cumhuriyet’in İlk Yüzyılı’na yeni devletimizin yapı taşlarının döşendiği Osmanlı Devleti’nin modernleşme döneminden başlanıyor.

İşlenen konuları şöylece özetlemek mümkün:

*Atatürk ve silah arkadaşlarının yetiştiği Sultan İkinci Abdülhamid Han’ın modernlik arayışı içinde geçen yıllar, ama aynı zamanda istibdad günleri ve buna karşı isyan edip hürriyet arayan genç Osmanlı subaylarının mâceralı hayatları…

*Millî Mücâdele dönemi, hürriyet havasının hâkim olduğu Cumhuriyet’in ilk iki yılı ve tek partili zorlu zamanlar, ardından gelen çok partili siyâsî hayatın başladığı 1950’li yıllar…

*1913 Bab-ı Âli Baskını’yla başlayan darbeler dönemi…

*Yeni devletin ilk gününden itibâren çözmeye çalıştığı kadim problemler: Kürt meselesi, irtica yaygaraları ve eğitim konusu…

*İslâmcılıktan milliyetçiliğe, merkez sağdan sosyal demokrasiye bütün siyâsî akımlar…

*1876’dan 1924’e ve 1982’ye anayasa metinlerimiz… Bizleri 2023’e taşıyacak yeni anayasa hazırlıkları…

*Asırlık dış politikamız, ikili ilişkilerimiz, milletlerarası kuruluşlardaki teslimiyetimiz, Kıbrıs Barış Harekâtı, AB macerası ve Ortadoğu politikalarımız…

*Şehirleşme, üniversiteleşme, gecekondulaşma, ekonomik büyüme, yolsuzluklar, gündelik hayattaki nitelik ve kalite kaybı gibi en güçlü sosyolojik dinamik ve gelişmeleri…

*Yani bizi biz yapan ve bugünlere taşıyan önemli târihî dinamikler…

 13,5 X 21 santim ölçülerinde, 336 sayfa hacimli kitap 1923’ten 2023’e uzanan, bir geçmiş ve gelecek muhasebesidir.

KRONİK KİTAP:

Şakayıklı Sokağı Nu: 8, Levent, Beşiktaş – İstanbul. Telefon: 0.212-243 13 23

Belgegeçer: 0.212-243 13 28 e-posta: kronik@kronikkitap.com  // www.kronikkitap.com 

Prof. Dr. İLBER ORTAYLI:

1947 yılında Avusturya’nın Bregenz şehrindeki bir göçmen kampında Kırım Türklerinden bir ailenin çocuğu olarak dünyâya geldi. İlk ve orta öğrenimini İstanbul ve Ankara’da tamamladı. 1965’te Ankara Atatürk Lisesi’nden mezun oldu. 1968 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi ile Ankara Üniversitesi Dil ve Târih Coğrafya Fakültesi Târih bölümünü bitirdi. Viyana Üniversitesi’nde Slavistik ve Orientalistik okudu.

Yüksek lisans çalışmasını Chicago Üniversitesi’nde Prof. Halil İnalcık ile yaptı. 1978 yılında Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden ‘Tanzimat Sonrası Mahallî İdâreler’ adlı tezi ile doktora derecesi aldı. 1979 yılında ‘Osmanlı İmparatorluğu’nda Alman Nüfuzu’ adlı çalışmasıyla da doçent 1989’da profesör oldu.

Viyana, Berlin, Paris, Princeton, Moskova, Roma, Münih, Strazburg, Yanya, Sofya, Kiel, Cambridge, Oxford ve Tunus üniversitelerinde misafir öğretim üyeliği yaptı, seminerler ve konferanslar verdi. Yerli ve yabancı ilmî dergilerde 16. yüzyıl ila 19. yüzyılı Osmanlı târihi ve Rusya târihi ile ilgili makaleler yayınladı. 1989-2002 yılları arasında Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde İdâre Târihi Bilim Dalı Başkanı olarak görev yaptı. 2002 yılında Galatasaray Üniversitesi’nde göreve başladı, 2 yıl sonra Bilkent Üniversitesi’ne geçti. 2005 yılında Topkapı Sarayı Müdürlüğü görevini üstlendi. 2011 yılında yaş haddinden emekli olduktan sonra Galatasaray Üniversitesi’nde târih dersleri vermeye başladı.

İlber Ortaylı, Milletlerarası Osmanlı Etütleri Komitesi yönetim kurulu üyesi ve Avrupa İranoloji Cemiyeti üyesidir.

Türkçe, Osmanlıca, Kırım Türkçesi, Arapça, Farsça, Almanca, Fransızca, İtalyanca, Latince, Yunanca, Rusça, Slovakça, Romence, Sırpça, Hırvatça ve Boşnakça bilmektedir.

Eserlerinden Bâzıları

*Tanzimat’tan Sonra Mahalli İdareler, *Türkiye’de Belediyeciliğin Evrimi (İlhan Tekeli ile birlikte., *Türkiye İdâre Târihi, *Osmanlı İmparatorluğunda Alman Nüfuzu, *Gelenekten Geleceğe, *İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı,  *Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Yerel Yönetim Geleneği, *İstanbul’dan Sayfalar, *Studies on Ottoman Transformation, *Hukuk ve İdâre Adamı Olarak Osmanlı Devletinde Kadı, *Türkiye İdâre Târihine Giriş, *Osmanlı Aile Yapısı, *Târihin Sınırlarına Yolculuk, *Osmanlı İmparatorluğu’nda İktisadî ve Sosyal Değişim, *Osmanlı Mirasından Cumhuriyet Türkiye’sine (Taha Akyol ile birlikte, *Osmanlı Barışı, *Barış Köprüleri Dünyâya Açılan Türk Okulları, *Osmanlı’yı Yeniden Keşfetmek 1, *Kırk Ambar Sohbetleri, *Osmanlı’yı Yeniden Keşfetmek-2, *Eski Dünyâ Seyahatnâmesi, *Avrupa ve Biz, *Batılılaşma Yolunda, *Osmanlı’yı Yeniden Keşfetmek-3, *Mekân Ve Olaylarıyla Topkapı Sarayı.

DERKENAR:

ATTİLÂ İLHAN VE TÜRKÇE

Atilla İlhan Paris’te Türkolog Prof. Carlieri  ziyâretindeki bir hâtırasını şöyle dile getiriyor:

Üniversite öğrencisi Fransızlarla ‘takıştık’. Kral 1. François’nın, uğradığı Cermen mağlûbiyetinden sonra, Kanûni Sultan Süleyman Han’dan yardım istediğine inanmıyorlar. Marsilya’ya iki kalyon gönderdiğine filan! Hele Padişahın, krala yazdığı mektubu, aklımda kaldığı kadarıyla, nakledince, küplere bindiler o zaman…

Bir Türkolog bulun da, yüzleşelim!’ dedim.

İşte Prof. Carlier, buldukları Türkolog… Sâkin, kendi hâlinde bir zat! Beni kibarca karşıladı, düzgün Türkçesiyle ‘safa geldiniz’ dedi. Olayı, Türkçe olarak benden dinledi, gülümsedi, öğrencilere dönüp:

Demek inanmıyorsunuz? Bu târihî bir gerçektir dedi.

Hayır inanmıyorlardı, o kadar ki, adamcağız kütüphaneden, ciltli kocaman bir kitap çıkarıp göstermek mecbûriyetinde kaldı. Orada üstelik padişahın mektubunun, sûreti de var. Hani adama,’Ben ki…’ diye başlayıp, bilinmez kaç unvanını sıraladıktan sonra;

Sen ki Françeska eyâletinin beyi François’ın! dediği!

Ben, tam çıkacağım, kolumdan tutuyor. Eğilip, sır söyler gibi, alçak bir sesle:

‘Delikanlı, Türkçeye ne yaptınız?’ diye soruyor. Dilimin döndüğünce ona, ‘Dil Devrimi’ni izâha çalışıyorum, Türkçenin Arapça ve Acemce’nin istilâsına uğradığını, vs.. vs.. vs…

Meğerse neymiş?..

Beni mütebessim dinlemişti. Susunca, aynı fısıltıya yakın sesle, o söze başladı. Bilmediğim, o zamana kadar işitmediğim şeyler söylüyor:

-‘Ümmet toplumlarında dil – dolayısıyla kültür- dine göre değişirmiş. Onca böyle büyük üç adet ümmet toplumu ve sentezi var; birisi, Batı/Hıristiyan toplumu, ikincisi Doğu/Müslüman toplumu; üçüncüsü, daha doğudaki, semâvî olmayan dinler topluluğu! Ümmet toplumunda, başat dil, dinin kendini ifâde ettiği dil: Batı’da bu, Yunanca/ Latince olarak görünüyor; Osmanlı’da, Arapça / Farsça olması, son derece normal; zira Müslümanlığın ümmet dili, bu iki dil…’

Batı ülkeleri, Fransa, İtalya ve İspanya, nasıl millet diline geçerken, Yunanca / Latince kökenli birçok kelime, hatta kuralı aldılar kullandılarsa; Türkler de, Selçuklu / Osmanlı ümmet sentezinden, millet sentezine geçerken, dillerinde elbette Farsça / Arapça kelimeler bulunacaktır ve bunda yadırganacak şey yok; ya da asıl yadırganması gereken, ‘özleştirme’ adı altında dilin budanıp kuşa çevrilmesi: Zira böyle yetiştirilen genç kuşakların, ecdadın dilini anlaması imkânsızdır. Bu da, kendi kurdukları (Selçuklu / Osmanlı) medeniyet sentezinden kopmalarına, boşlukta kalmalarına yol açar!’

Hayret -biraz da dehşetle- dinliyordum; elimde olmaksızın, belki de onu ‘madara etmek’ maksadıyla, sözünü keserek sordum:

Peki, şimdi siz Fransızca’daki Yunan/Latin kökenli kelimeleri atsanız, ne olur?’ Cevabı unutulur gibi değildir:

Atamayız, çünkü geriye kalsa kalsa, yüz, bilemedin iki yüz kelime kalır. O da konuşmaya yetmez.’

Dönem, Cumhurbaşkanlığı sanat danışmanı Nurullah Bey ‘in (Ataç) ‘alenen ve resmen’;

Yunanca ve Latinceye geçmeliyiz, onlar gibi olmalıyız, onlara benzemeliyiz! dediği dönem.  Bunu söylediğim zaman, Prof. Carlier’den aldığım cevabı, tahmin edebilirsiniz:

 -‘Biz bunu sömürgelerde uyguladık. Kimliklerini, kişiliklerini yitirdiler!’

Kaynak: www.turkalemiyiz.com  (Erişim târihi: 31.08.2023 / 11.25)

Fütüvvet ve Ahilik

Arapça bir kelime olan fütüvvet; kerem, seha ve cömertlik bir başka deyişle; eli açıklık, gözü tokluk, vergililik ve yiğitlik yani olgun kişilik demektir. Terim olarak ise, kişinin herkese yardım etmesi, haksızlığı önlemesi, kişinin ayıbını görmemesi, kötü söylememesi, mala, cana, onura el ve dil uzatmaması anlamına gelir. Bu sonuncu anlamda fütüvvetin tekiline “fetâ”, çoğuluna “fityân” denilmiştir. Böylece; fütüvvet ehli “fetâ, fityân”, bunların şeyhleri “abû-l-fityân, seyyid-al-futuvva” Farsçada fütüvvet ehli “fütüvvet-dâr, civanmerd, fetâ” adlarıyla anılmış ve yollarına Arapçada “al-futuva”, Farsçada “fütüvvet” denilmiştir. İyi, olgun ve huyları herkesçe beğenilen kişi demek olan eli açıklık, güven vericilik, alçak gönüllülük, doğruluk, iyilikseverlik gibi meziyetleri bulunan fetâlar, eski çağlardan beri saygıdeğer kişilerdir. Yiğit bir delikanlı (fetâ) da bulunan övülmeye lâyık vasıfların bütünü ve özellikle cömertlik (seha, kerem) olmaktadır. Demek oluyor ki; fütüvvet ehli olan yiğit (fetâ), Allah a itaat eden, kötülüklerden çekinendir. Önceleri bu nitelikleri bulunan kişiler tek tek, “filan yerdeki fetâ”, “falan yerdeki fetâ” diye anılıyordu. Fütüvvet, öncelikle gençlerin muhtaç olduğu bir disiplin ifâdesi olarak karşımıza çıkar. Bunun zamanla teşkilâtlandığını görüyoruz. Bu şekilde “fütüvvet” daha çok ticaret ve sanat erbabı arasında yaşayan bir “gençlik ülküsü” hâline gelmiştir. Esnaf teşkilâtı ile bunların riâyet etmeleri lâzım gelen usûl ve kaidelerden bahseden eserlere ise “fütüvvetnâme” denilmiştir. Böylece “fütüvvet” kelimesi, esas itibariyle tasavvufa dayanan, fakat aynı zamanda İktisâdi teşekkülleri de kavraması ve sanat erbabını teşkilâtlandırması bakımından ekonomik bir hüviyet de taşıyan ehl-i fütüvvet tarafından daha geniş anlamlara gelen bir terim olmuştur. Fütüvvet ehline göre mürüvvet; fütüvvetin esasıdır, fütüvvet ise mürüvvetin sonudur. Bu bakımdan her mürüvvet ehli, fütüvvet sahibi değildir, fakat her fütüvvet ehli, mürüvvette en ileri dereceye varmıştır. Bu fütüvvet ehli, ahilerdir. “Fütüvvet”in esasları; iffet, şecaat, hikmet ve adâlet iken, zamanla bunlardan sekiz esas daha ayrılmıştır. Bunlar; iffetten tevbe ve cömertlik, şecaatten tevazu ve emniyet, hikmetten doğruluk ve hidâyet, adâletten vefâ ve nasihattir. Sûfîye terimlerinde fütuva, çeşitli alanlarda tecelli eden bir rûh hâletini ifade eder. Bu yüzden fütüvvet kelimesi, ahilik ile birlikte kullanılmaktadır. Prof. Taeschner, fütüvveti “Gençler birliği kooperasyonu” diye tarif etmiştir (Anadol, 1991: 1-2). Fakat burada Neşet Çağatay’ın şu tespiti zikredilmelidir: “Ahi fütüvvetnamesinin kimilerinin Farsça yazılmış olması ya da Türkçe fütüvvetnamelerde birçok Farsça deyimlerin ve terimlerin bulunması, eski fütüvvetname yazarı sûfîlerin sözlerinden, edeplerinden aktarmaların yer alması, fütüvvetname kopya edenlerin, fütüvvetnamelerin sonuna eski fütüvvetname yazarının birinin adını eklemeleri gibi işlemler, F. Taeschner’i ve onun gibi düşünenleri yanılgıya sürüklemiştir (Çağatay, 1990: 16). Gerek Selçuklu hakimiyeti sırasında, gerekse bu imparatorluğun kalıntısı üzerine kurulan Türk beylikleri devrinde fütüvvet, ayrı bir gelişme gösterdi. XIII. yy. ortalarında Anadolu’daki fütüvvet mensuplarının kendilerini “ahi” olarak isimlendirmeleri ile fütüvvet teşkilâtından ayrılmış oldular. O zamana kadar fütüvvet kuralları diye bilinen, övülen güzel huylara, Türk konukseverliğinin de eklenmesi ile Anadolu’daki Türk sanat ve meslek erbâbının ortak ilkeleri ve davranışları olarak “ahilik” adı altında yepyeni bir kuruluş ortaya çıktı. Bu ahilik, bütün Anadolu’yu, ele geçirilişlerinden sonra Kırım’ı ve Balkanlar’ı da içine alan ve köylere kadar yayılan bir kurum hâlinde örgütlendi. Ahiliğin, XIII. yy. ortalarında veya daha sonra Anadolu’da Ahi Evren Şeyh Nasirüddin Ebû’l-Hakayık Mahmut b. Ahmet el-Hoyi (1172-1262) tarafından kurulduğu kabul edilir(Anadol, 1991: 46).

Ahilerin, fütüvvetnameleri, ufak tefek değişikliklerle ve eklemelerle kendilerine tüzük olarak aldıkları doğrudur ama iki kurumun nitelikleri ayrıdır. İyi ahlâkın, konukseverliğin, yardımseverliğin ve sanatın birleşimi olan ahilik, fütüvvetçilikten tamamıyla ayrı özelliktedir, orijinaldir. Ahiliği doğuran nedenler ve zorunluklar ne olursa olsun böylesine gelişmiş mükemmel bir kurumun birdenbire ortaya çıkamayacağına ve Türkistan’daki ticaret ve sanat yaşantısının gelişkinliğini bildiğimize göre bu örgütün, oralardaki Türkler arasında, onlar daha Anadolu’ya gelmeden çok önce yaygın bulunması gerekir. Arap âleminde eskiden beri fütüvvetten çok söz edildiği halde, doğuda Türkler’in yaşadığı bölgelerde fütüvvet sözcüğünün hiç geçmemesi, buna karşılık oralarda yiğitlik, eli açıklık, konukseverlik anlamına gelen civanmertlikten, sipahilerin meziyetlerinden söz edilmesi çok dikkate değer bir olaydır. Oralarda toplumun dertlerine çare olabilecek yaygın ve etkin bir kurum hiç bir zaman olmamış, böyle bir örgüt de kurulmamıştır(Çağatay, 1990: 17).

Ahiliğin Prensipleri olarak fütüvvetnamelerde ahilikte uyulması gereken birçok prensip sıralanmıştır. Söz konusu prensipler genel bir tasnife tâbi tutulduğunda bunların; ahlak, ibâdet, iş ve görgü kuralları içinde değerlendirilebileceği görülmekte­dir. Ahilerin uyması gereken “âdâb” veya “erkân” olarak adlandırılan ve ku­ralların sayısı fütüvvet-nâmelerde yüz yirmi dört olarak ifade edilmektedir (Şeker, 2011: 97). Fakat şurası unutulmamalıdır ki “Ahilik, fütüvvetin gelişmiş bir biçimi değildir. Her şeyden önce bir sanat ya da meslek sahibi olan ahi, fütüvvetnamelerinde yazılı ahlâk ve iyi toplum kurallarını benimsemiş kişidir. Ama, sanat ya da bir meslek sahibi olmayan bir kişi, fütüvvet kurallarının hepsine uysa dahi olamaz. Bir meslek ya da sanat sahibi kişi, fütüvvet kurallarından çok azını bilmiş olsa dahi ahidir”(Çağatay, 1990: 27).

Fütüvvet-nâmelerde anlatılan ve daha çok manevî bir üst eğitimi hedefleyen umdelerin yanında hemen her derecedeki insanı ilgilendiren bazı temel kurallar da vardır ve bunları şöyle sıralamak mümkündür(Şeker, 2011: 99): Helal kazanç için çalışmak, İlim sâhibi olmak, Edepli olmak, Güzel ahlak sahibi olmak,     Namazı vaktinde kılmak, İçki içmemek, Zinâya yaklaşmamak, Kumar oynamamak, Yalan söylememek, İffetli olmak, Ayıp örtücü olmak, Arkadaşını iyi seçmek, Bâtıl şeyleri terk etmek, Halka yemek yedirmek, Güler yüzlü olmak, Kötü nazarla bakmamak,          Kötü ve çirkin sözler söylememek, Avret yerlerini örtmek, Çarşı-pazar âdâbına uymak, Alış-veriş âdâbına uymak, Bir meslek sâhibi olmak, Hastanın hâlini sormak, Tâziyeye gitmek, Kabir ziyâreti yapmak, Mescid âdâbına uymak (Şeker,2011:  100-107). Bu görgü ve ahlakî kurallar yanında ahilerin çok yönlü özellikleri ve işlevleri de bilinmektedir.

Anadolu’da Selçuklu yıkılış ve Osmanlı kuruluş dönemlerinde büyük Türk dü­şünürleri halkı, askeri, ticari ve sosyal anlamda Bizans ve diğer harici istilalara karşı güçlendirme ve örgütlendir­me çabasına giriştiler. Âşık Paşa oğlu tarihinde ve benzerlerinde, Osmanlı ordusu içinde, onlarla düşmana karşı omuz omuza döğüşen gönüllü yardımcı birlikler arasında Ahi Zaviyeleri’nde, ulusal duygu ve askerî talimlerle yetiştirilmiş olan Ahi birlikleri de “Ahiyan-ı Rum” diye anılmaktadır. Bu gönüllü birlikler arasında “Gaziyan-ı Rum”, “Bâciyan-ı Rum”, “Abdalan-ı Rum” adlı birlikler de vardı. Selçuklu başkenti Konya’da oturmakta olan Mevlânâ Celâleddin Rûmî (1207-1273) Selçuklu sarayında ve şehirde bulunan aydın ve aristokrat toplumu, ortak bir amaç çevresinde toplayarak bi­linçlendirmeye çalıştı. Nevşehir’e yerleşen Hacı Bektaş (1210-1270), göçebe Türk top­lulukları arasına girip onların ulusal duygularını kamçılayarak Türk dilinin, müziğinin, folklorunun, edebiyatının ve kültürünün, Bizans ve İran etkileri altında bozulmasını ve eriyip gitmesini önledi. Yine aynı sıralarda Kırşehir’e yerleşmiş bulunan bir başka büyük Türk düşünürü ve ekonomisti Ahi Evran Şeyh Nasırüddin Ebu’l-Hakayık Muhammed b. Ahmed (1172-1262) toplumun sosyo­ekonomik ve sosyo-kültürel düzeni ile uğraştı. O, Horasan, Hârezm ve Türkistan bölgelerinden gelen Türk esnaf ve sanatçıların ahlâk, yardımseverlik ve sanat birleşimi olan “Ahi kuruluşu” içinde bir­leştirip örgütlendirdi (Çağatay, 1990: 31).

Ahiliğin günümüze yansımaları açısındanRefik Soykut’un, İnsanlık Bilimi-Ahîlik eserindeki şu vurgu önemlidir: “Ahîler ve ahîlik; ülkede halinden memnun, geleceğinden emin, inanmış ve yararlı işlere yönelmiş mutlu kişilerin oluşturduğu bir esnaf kitlesi, güçlü ve yaygın bir orta sınıf yaratmıştır. Çağımızın, hasreti çekilen “sanat, ticâret ve iş ahlâkı” yanında, kooperatifçilik, sendikacılık, sosyal güvenlik, standart üretim, kalite ve fiyat kontrolü gibi başlıca sorunları asırlar boyu rahatlıkla ve başarı ile çözümlemiştir.” (Soykut, 1980: 23) diyerek, ahiliğin tarih içinde ifa ettiği fonksiyonunun günümüzdeki karşılığına ve değerine dikkat çekmektedir. Ahiliğin kurucusu olarak kabul edilen Ahî Evran’ın (1172-1262) esnaf ve sanatkârları bir birlik altında toplayarak sanat ve ticaret ahlakını, üretici ve tüketici haklarını güven altına almak suretiyle, politik ve ekonomik çalkantılar içindeki insanların yaşama ve direnme gücüne sahip olmalarını sağladığı bilinmektedir. Günümüz dünyasında da hemen her alanda sosyal ve ekonomik problemlerin çözümünde ahilik ve fütüvvet geleneğinin kurallarından yararlanılabilir (Şeker, 2011: 107-108).

Sonuç olarak Türk milletinin tarihindeki sayısız başarılı kurumlardan biri olan Ahilik geleneği günümüzdeki folklorik kutlamaların ötesine taşınmalıdır. Çünkü o Türk hikmetinin ve uygarlığının pratik hayata yansıması ve uygulamalarından biridir. İktisat tarihçi ve iktisat felsefecilerinin bunu günümüze/çağımıza yeni baştan okutmaları gerekmektedir. Ahilik müzelik bir kurum değildir. Ahilik sosyal DNA’larından yeniden inşa edilebilecek kültürel genetik mirasımızın gelecek kuşaklara bir emanetidir.

Kaynaklar

1-Cemal Anadol, Türk İslam Medeniyetinde Ahilik Kültürü ve Fütüvvetnameler, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1991.

2-Mehmet Şeker, Türk-İslâm, Medeniyetinde Ahilik ve Fütüvvet-Nâmelerin Yeri, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2011.

3-Neşet Çağatay, Ahilik Nedir, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1990.

4-Refik Soykut, İnsanlık Bilimi-Ahîlik, Ankara 1980.

Orta Çağ Avrupası Gibi

Tarihi olayları o dönemin şartları içinde yorumlamak gerekir. Ancak “tarih tekerrür ediyorsa” o dönemlerde yaşanan bazı olayların sebep ve sonuçlarından ders çıkarmak mümkün olmalıdır. Çünkü insanoğlunun zekâsı, davranışları öyle düşündüğümüz gibi çok da değişmemiştir.

Daron Acemoğlu ve Simon Johnson’un yazdığı “İktidar ve Teknoloji” kitabında ortaçağ Avrupa’sındaki teknolojik gelişmelerin ve verimliliği artıran uygulamaların toplumun genelinde bir refah artışına yol açmadığı anlatılıyor.

Günümüzdeki teknolojik gelişmelerle kıyaslanması mümkün olmasa da mesela su ve yel değirmenlerinin devreye girmesiyle işçi başına verimlilik elle çalışan değirmenlerin 20 katına kadar çıktı.

1000-1300 yılları arasında tarım teknolojilerinde yaşanan diğer gelişmelerle birlikte özellikle İngiltere’de tekstil sektörü gelişti. Bu sektör ileride yaşanacak sanayi devriminde kilit rol oynadı.

Fakat verimlilikteki bu artış, işçilerin maaşları ve yaşam şartlarını iyileştirmediği gibi çoğunluğun yoksulluğunu daha da arttırdı.

Çünkü çiftçiler daha fazla çalışmalarına rağmen, dolaylı ve dolaysız vergilerle mahsulün çok büyük bir kısmını efendilerine vermek zorunda idi. Çok çalışan ve yeterli beslenemeyen köylülerin ortalama yaşama süresi 25 yıla kadar düşmüştü.

Çünkü Ortaçağ Avrupa’sında bir işgücü piyasası yoktu. Değirmenler arasında bir rekabette söz konusu değildi. Çalışan köylülerin lordlara ve din adamlarına karşı itiraz etmeleri mümkün değildi. Baskı ve zorla çalıştırılıyorlardı.

1300’lerin ilk yarısında yoksulluk, beslenmeme ve temizlik sorunları yüzünden salgın hastalıklar patlak verdi. Mesela İngiltere’de ortaya çıkan kara veba sonrası İngiliz nüfusun üçte biri ile yarısı kadar bir kısmı öldü.

“Peki, değirmenlerin, nalların, dokuma tezgahlarının, el arabalarının ve maden işletmeciliğindeki ilerlemenin getirdiği ekstra üretim nereye gitti?”

Bir kısmı şehirlerde artan nüfusu beslemek için kullanıldı. Ama üretim fazlasının çoğu büyüyen dini hiyerarşik yapıya gidiyordu. Onlar da katedraller, manastırlar, kiliseler inşa ettiriyordu.

Tahminlere göre 1300’lere gelindiğinde başrahipler, piskoposlar ve diğer yüksek ruhban sınıfı, tüm tarım arazilerinin üçte birini elinde tutuyordu.

Sevgili okuyucularım bu tarihlerin Osmanlı Devleti’nin kuruluş yılları olduğunu düşünmenizi istiyorum.

*******************************

Ruhban Sınıfın Gücü

Ortaçağda yapılan katedraller, kiliseler gibi muhteşem dini yapılar genellikle taştan yapılıyordu. Ama insanların çoğu derme çatma barakalarda yaşıyordu. Yapımı 50-100 yıl süren bu dini yapıların inşaatında insanlar çok kötü şartlarda çalışıyordu.

1200’lerde hangi cemaatin en uzun ve en görkemli yapıyı inşa edeceği konusunda rekabet yaşanıyordu. Bu yapıların inşa ve işletme masrafları halktan toplanan vergilerden karşılanıyordu.

Tahminlere göre 1100-1250 arası Fransa’da toplam milli gelirin yüzde 20’si yapılan dini binalar için kullanılmıştı.

Oysaki bu rakamın yarısı üretimi ve refahı artırmak için kullanılsa bütün kutsal dinlerin emirlerine daha uygun davranılmış olur, insanların daha sağlıklı, mutlu ve uzun ömürler yaşaması mümkün olurdu.

(Avrupa’nın kiliseyi devlet işlerinden uzaklaştırıp aydınlanma yaşadığı ve sanayi devrimi ile kalkındığı bir dönemde, Osmanlı Devleti’nde son padişahların cami ve saray yaptırma hevesleri ile ekonomiyi çökertmiş olduğunu hatırlayınız.

O dönem Avrupa toplumunda değirmenleri yani üretim araçlarını manastırlar ve lordların işletmesi normal kabul ediliyordu. Günümüzde yaptırdıkları saraylar ve camilerle ekonomiyi çökerten padişahların övgüyle anılması da ilginçtir.)

Ortaçağda manastırlar vergiden muaftı. Zamanla ruhban sınıfın elindeki arazi miktarı artarken Kral ve aristokratların (feodal lordların) payı iyice düştü. 1300 yılına gelindiğinde kralın toplam arazideki payı yüzde 2’ye düştü.

Siyasi otorite ile dini gruplar arasındaki işbirliği bir süre sonra sert mücadelelere dönüştü.

*******************************

Halk Nasıl İkna Ediliyordu

Halkın büyük çoğunluğu neden toplam nüfusun yüzde 5’i mertebesindeki aristokratlar ile ruhban sınıfının kendilerini köle gibi çalıştırmasına isyan etmiyordu?

İstisnai direniş hareketleri olmuşsa da kalıcı olmuyordu. Çünkü halk son derece dindardı. Bu durum rahipler ve tarikatların ikna gücünü artırıyordu. Kilise mevcut üretim yapısını ve hiyerarşinin varlığını savunuyordu.

Yasaları çıkaran elit kesimdi. Yasalar elit kesimin veya kilisenin yanındaydı. Yargı yetkisi ya feodal elitlerin yürüttüğü yerel mahkemelerin elindeydi veya kilisenin yürüttüğü dini mahkemelerin.

Feodal güç ve kilisenin ikna kabiliyeti kitleleri itaate hazırladı. Bu sebeple korkunç eşitsizlik ve adaletsizlik uzun yıllar devam etti.

(AKP’li yönetici ve milletvekillerinden sıkça duyduğumuz “itaat et, rahat et!” sloganı haksızlık ve zulme karşı isyan etmeyi öğütleyen İslam’ın ölçülerine karşıdır. Ancak Ortaçağ Hristiyanlarının inancına daha uygundur.)

Avrupa’da eski ortaçağ şehirlerinde muhteşem katedraller ve kiliseleri gezerken, bu yapıların temelinde milyonlarca insanın emeği, teri, kanı, hakkı ve çilesi olduğunu unutmamak gerekir.

*******************************

Çıkarılacak Dersler

Esasen Avrupa kendi tarihinden gerekli dersleri çıkardı. “Güç bozar, mutlak güç mutlak bozar” sözünün doğru olduğunu gördüler.

Devlet gücünü ele geçiren her kim olursa olsun, denetleyen ve dengeleyen (yasama, yargı, medya ve STK’lar gibi) güçlerin olması gerektiğini anladılar. Bu sebeple “kuvvetler ayrılığı” sistemini benimsediler.

Devletin en temel kamu hizmetlerini (güvenlik, eğitim, sağlık gibi) herkese eşit olarak ve mümkünse ücretsiz olarak vermesi ilkesini işletmeye çalışıyorlar.

Din adamları, cemaat ve tarikatların devlet yönetiminden uzak olmasını sağladılar ve büyük maddi güçler elde etmelerine izin vermediler.

Çalışan kesimin serbestçe bir işgücü piyasası oluşturmasını, sendikalarla haklarını örgütlü olarak savunabilmelerini sağladılar. Üretimden hak ettikleri payı alabilmeleri için gerekli ortamı hazırladılar.

Bağımsız bir medya ve güçlü Sivil Toplum Kuruluşları ile yürütme erkini etkin bir şekilde denetleyen bir sistem oluşturdular.

Yargıyı gerçekten bağımsız ve tarafsız yaptılar. “Hukukun üstünlüğü” ilkesini yaşatmak için gereken her şeyi yaptılar.

Biz ne kadar ders çıkardık ve geldiğimiz noktada Ortaçağ Avrupa’sını hatırlatan uygulamalar var mı? Karar sizin…

Nedir Bu Yapay Zekâ?

Bir yapay zekâ heyecanıdır gidiyor. Sizin mahalleye henüz gelmediyse belki yanlış mahalledesiniz.

Kamuoyu bilim ve teknik alanındaki konularla pek ilgilenmez. İstisnalar, belki atom ve hidrojen bombaları bir de Rusların Sputnik uydusuydu. Bunlardan sonra uzay ve füze çağına girdiğimiz dillendirilmeye başlandı. Şehir içi otobüsleri, hatta evlerdeki elektrikli süpürgeler atom gücüyle çalışacak; uzaya, gezegenlere gidecektik. İnternet bir patlama hâlinde değil de dünyayı yavaşça saran bir bulut gibi geldi.

Fazla heyecanlanmadık ama hayatımız gerçekten değişti. Atom çağı, uzay çağı gelmedi, internet çağı geldi.

Yapay zekâ konusunda bu derece heyecanlanmamız da atom ve füzedeki gibi abartılı olmasın? Yoksa internet gibi bu da hayatımızı değiştirecek mi?

BİLDİĞİNİZ BİLGİSAYAR PROGRAMLARINDAN DEĞİL

Ne yani; birçok iş bilgisayar programlarıyla çözülmüyor mu? Bankadan para çekmemizi, uçak, tren, otobüs bileti almamızı sağlayan şeyler bilgisayar programları değil mi? Bankanızı telefonla aramaya kalktığınızda sizi karşılayıp “Bankacılık işlemleri için bire, kredi kartı işlemleri için ikiye, dolandırıcılık işlemleri için altıya basın.” diyen kayıt da bir cins yapay zekâ değil mi? (Genellikle pek zeki olmasa da.)

Hayır değil. Bu saydıklarımın her biri algoritma tabanlı bilgisayar programları. Onlardaki zekâ programı hazırlayanın başta verdiği, algoritmaya koyduğu zekâdan ibaret. Algoritma, bir reçetedir. Bizim Al-Harezmi’nin adını taşıyan bir yapı. Banka örneğinde şuna basılırsa şunu yap, öbürüne basılırsa bunu yap diyen bir reçete var karşınızda.

Yapay zekâ bilgisayar algoritmalarından, programlardan epey farklı.

Yapay zekâ deyince birçok metottan, birçok yöntemden bahsedilebilir. Fakat ortalığı sarsan, insanları heyecanlandıran, 2022 sonbaharında Chat-GPT ile ortaya çıkan cinsi. Sinir ağları denilen bu metot, insan beynini taklit ediyor. Bir tarafta dış dünyadan veri girişinin yapıldığı noktalar var. Hadi bunlara nöron diyelim. Diğer uçta da çıktıların kullanıcıya aktarıldığı noktalar. Birincileri yapay zekânın kulaklarına, gözlerine benzetebiliriz. Çıkışları da, eğer sözlü ise ağzına, yazılıysa ellerine… İkisinin arasında asıl “beyin” bulunuyor. Burada çok sayıda düğüm noktası var ki bunlara da nöron diyebiliriz. Sonra bu nöronları birbirine bağlayan sinirler.

NİÇİN ŞİMDİ?

Yapay zekâyı hangi konuda eğitiyorsanız, o konuya ait sorular soruyorsunuz. Sistemin verdiği doğru veya yanlış cevaplara göre sinirleri güçlendiriyor veya zayıflatıyorsunuz. Her sinir taşıdığı sinyali bir sayıyla çarpıp bir başka sinire ulaştırıyor. İşte bu güçlendirme- zayıflama o sayının büyütülmesi veya küçültülmesi ile yapılıyor. Sonuçta kaç nöron, kaç sinir ve ne kadar eğitim verdiğinize göre akıllanan bir sistem doğuyor.

Kaç nöron? Kaç sinir? GPT 4’te 100 milyar nöron var. İnsan beynindekinden biraz fazla. Bunlar 100’den fazla tabakaya dağılmış. Nöronlar 100 trilyon sinirle bir birine bağlı. GPT’nin eğitimi sırasında 100 trilyondan fazla sayıyı en zeki zekâyı elde edene kadar ufak adımlarla değiştiriyorsunuz. Bir deneme için katrilyonlarca hesap yapmanız lâzım.

Yapay zekânın niçin on yıl, yirmi yıl önce değil de şimdi ortaya çıktığı bu sayılarda gizli. Nöron, sinir falan dediğime bakmayın, bütün olay yine bir bilgisayarın içinde olup bitiyor. Katrilyonlarca hesabı makul bir sürede becerebilen bilgisayar gücüne son on yıllarda ulaştık. Chat GPT’ye soru sorduğunuz zaman anında cevap alıyorsunuz. O cevabın arkasında böyle katrilyonlarca hesap yatıyor. Sinir ağları, teoride de pratikte de geçen asırdan beri biliniyor. Fakat bahsettiğim trilyonlara, katrilyonlara ulaşması ancak bilgisayarların bu hızları yakalamasıyla mümkün oldu. Yapay zekânın yeteneklerinin artış hızı yavaşlamayacak. Çünkü kuantum bilgisayarları devreye henüz giriyor.

BİR DALGA GELİYOR

Google, inşa ettiği son kuantum bilgisayarı bir süper bilgisayarla karşılaştırmış. Süper bilgisayarın 47 yılda yapacağı hesaplamayı kuantum makinesi saniyeler içinde yapıp bitirmiş.

Fakat sinir ağları, kuantum bilgisayarları olmadan da etkileyici işler başarıyor. GPT 4, 26 dil konuşuyor.

İnsan dillerine ilaveten 8 bilgisayar dili de biliyor. Talimatınızla yazı yazabildiği gibi yine sipariş üzerine bilgisayar programı da yazıyor. GPT 3,5’a 40 soruluk üniversite giriş Türkçe testini vermiştim. 15 doğru yapmıştı. Sonra GPT 4 ile denedim. 36 doğruya doğru gitti. Bizim öğrenciler bu sonucun yarısını zor yakalıyor. GPT 4, Amerikan baro sınavında da en iyi yüzde on arasında bir sonuç almıştı! Yani ABD’deki hukukçuların %90’ından iyi!

Evet, yapay zekâ çağına giriyoruz. Büyük değişiklikler geliyor. Mustafa Süleyman’ın aynı isimli kitabının başlığındaki gibi (The Coming Wave) bir dalga geliyor. Bizi yükseltecek mi, boğacak mı göreceğiz. Öyle bir asır, yarım asır sonra, torunlarımız falan değil, bugün yaşayanlar da görecek. Her şey 2030’a varmadan belli olacak. Nedir bu yapay zekâ? – İskender Öksüz (karar.com)

I. Dünya Savaşı’nda Kafkas Cephesinde: Sarıkamış Savaşı(26 Aralık 1914- 6 Ocak 1915)

Kafkas Cephesinde: Sarıkamış Savaşı

Osmanlı Rus-Sınırı
Karadeniz olayı üzerine Ruslar Anadolu’nun kuzey-doğu sınırında saldırıya başlamışlardı. Bu bölgede Osmanlı-Rus sınırı Ayastefanos (Yeşilköy) ve Berlin Antlaşmalarıyla saptanmış bulunuyordu. Karadeniz’in kuzeyinde bir noktadan hareketle güney doğuya zikzak bir biçimde ilerlemekte olan sınır, Artvin, Oltu ve Baradız’ın güneyinden geçerek bundan sonra daha da güneye kayıp doğuya yönelmekte ve Ağrı’nın doğusunda bir noktada İran sınırına ulaşmakta idi. Ve buna göre de Batum, Ardahan ve Kars da Rusya’da kalmaktaydı.

Birinci Dünya Savaşı’nda bu sınırın ötesinde yani Rus topraklarına ve berisindeki Türk topraklarına yapılacak olan hareketlere “Kafkas Hareketleri” denilmesi, Kafkasya’nın coğrafya alanını pek de karşılamamaktadır. Aslında bu hareketler Kafkasya dağlarının güneyinde ve Anadolu’nun doğusunda yer almaktadır.

Osmanlıların Kafkasya’da giriştikleri savaşların amacı üç kademeli olarak gelişecektir: Birinci kademe 877-78 Savaşı sonunda Ruslara bırakılmış olan Batum, Ardahan ve Kars’ın geri alınmasıdır, ikinci kademe de daha önceki savaşlarda Ruslara kaptırılmış olan Kafkas halkını ve en çok Müslümanları Rus boyunduruğundan kurtarmaktır. Üçüncü kademeye gelince Hazar Denizi dolaylarında Orta Asya’da yaşayan Türklerle temasa geçerek Pan Turancılık planını gerçekleştirmektir. Bu üç kademeli amaçtan birincisi, aynı zamanda Doğu Anadolu vilayetlerinin savunmasını sağlayan bir nitelik taşıdığından gerçekçidir, ikincisi ve üçüncüsü ise gerçekten çok hayal ürünüydü.

Kafkasya’da Osmanlı Amaçları
Rusya’nın Kafkasya’dan Osmanlı İmparatorluğuna yönelmiş olduğu ve Birinci Dünya Savaşı’ nda da yönelteceği savaşların amacı da üç aşamalıydı. Birinci aşama Doğu Anadolu’yu istila ederek Güneyde İskenderun’dan Akdeniz’e ulaşmak. İkinci aşama Karadeniz’de Trabzon’u aldıktan sonra kıyı yolu ile İstanbul’a kadar uzanmaktı. Üçüncü aşamaya gelince, Doğu Anadolu yönünden ve Dicle-Fırat havzasından Basra Körfezi’ne çıkmaktı. Birinci ve ikinci aşamalarda Rusya, Balkanlarda yaptığı gibi Hıristiyan halkın ve en çok Ermenilerin avukatlığını yapmaktadır. Üçüncü aşamada ise çıkarları İngiliz çıkarları ile çatışmaktadır. Bu nedenle Rusya, uzlaşma devletleri tarafında bulunduğu için bu amaçtan vazgeçmiş gibi görünmekteydi.

Kafkasya’da Rus Kuvvetleri

Dünya Savaşı’nın başlarında Rusların Kafkasya’da önemli kuvvetleri yoktu. Ruslar da Almanlar gibi savaşın kısa süreceğine ve sonucun Avrupa’da alınacağına inanmakta idiler. Rus Başkomutanlığı’na göre İstanbul’a giden yol Berlin’den geçmekteydi450. Nitekim aniden Osmanlıların savaşa girecekleri kuşkusunun başlaması üzerine Kafkas ordusuna önem verilmeye başlandı. Ekim ayı sonunda bu ordunun bütün kuvveti, 100 tabur ile 117 bölük ve 250 toptan ibaretti. Bu, insan sayısı itibarıyla 100.000 er ve 15.000 atlı demekti. Bunların dışında geri hizmetlerde ve yedek olarak kullanılacak 150.000 kişilik bir kuvvet de vardı. Savaşın başlayacağı günlerde bu kuvvetlere 4 Ermeni taburu ile 2 Gürcü taburu katılacaktır451. Kafkas Ordusu görünürde Genel Vali Varantsov Dashkov komutasındaydı. Gerçekte ise komutan, Kafkasya’yı çok iyi tanıyan Kurmay Başkanı General Yudiniç idi. Genel Vali’nin karargahı ve kurmay heyeti Tiflis’te bulunuyordu. Kafkas ordusunun savaş planı, savunma esasına ve sınır yakınlarında bölgesel saldırı hareketlerine girişmek üzere düzenlenmişti.

Osmanlı Kuvvetleri

Yukarıda da belirtildiği gibi Ekim ortalarına kadar Osmanlı Başkomutanlığı kesin bir savaş planı düzenlememişti. 20 Ekim’de Bronzard tarafından esasları saptanan ve Enver Paşa tarafından kabul edilen savaş hareketleri planında,Kafkas cephesinde Osmanlı ordusunun Rus kuvvetlerini oyalamakla yetineceği belirtilmişti. Bu görev de 3. Orduya verilmişti. 3. Ordu, 8,9 ve 10. kolordularla nizamiye ve yedek süvari tümenleri ve sınır birlikleri ile kale birliklerini kapsamakta idi. Bütün bu kuruluş ve birlikler, savaş başlayacağı sırada sayı bakımından 190.000 insan gücü, 60.000 hayvan, 168 top ve 44 makinalı tüfekle derme çatma birkaç atlı birlikten ibaretti. 3. Ordu Komutanı Hasan İzzet Paşa, Kurmay Başkanı da Gazi Bey’di. Ordugahı da Erzurum’daydı.

Görünürde Osmanlı kuvvetleri Rus kuvvetlerine üstündü. Fakat bu üstünlük ancak sayı ve moral bakımdandı. Kaldıki 190.000 olarak gösterilen askerden eğitim görmüş ve savaşacak durumda olanlar bu miktarın yarısı kadardı. Üstelik de ordu yiyecek-giyecek ve taşıt araçlarından yoksundu. Doğu Anadolu’ nun da korkunç kışı başlamak üzereydi. Kar yüksek dağlara düşmüş, derece sıfırın altına inmişti. Bu durumda 3. Ordu Komu-tanlığı’nın ilk kararı, savunmada kalmaktı.

İlk Rus Saldırıları

1 Kasım’da, Karadeniz olayından üç gün sonra, Rus birlikleri sınır boylarında Osmanlı karakollarına saldırmaya başladılar. 2 Kasım’da General Bergman komutasında önemli Rus birlikleri Karaurgan, Oltu, Kağızman’dan hareket ederek sınırı aştılar. Zivin, Doğu Beyazıt ve Diyadin’i ele geçirdiler.

3. Ordu Komutanı Hasan izzet Paşa, Rusların üstün kuvvetlerle büyük saldırıya geçtiklerini sanarak önceki kararını yürütmek üzere birliklerine emir verdi. Buna göre ordunun bütün kuvvetleri Erzurum dolaylarında toplanacak ve Erzurum Kalesi’nden de faydalanarak burada savunma savaşı yapılacaktı. Ne var ki, 4 Kasım’da Rus birliklerinin yürüyüşü yavaşlamamış ve amaçlarının Erzurum istikametinde büyük bir saldırı geliştirmek olduğu yolunda tahminler zayıflamıştı.

Birinci Köprü Muharebesi

5 Kasım’da Hasan İzzet Paşa’ya Genel Karargah’tan Köprü Köy dolaylarına gelmiş olan Rus kuvvetleri üzerine saldırıya geçmesi emri verildi. 6 Kasım’da Rus ve Osmanlı kuvvetleri arasında temas hasıl oldu.

Ertesi günü savaş başladı. Rusların 22 taburuna karşılık Osmanlıların 26 taburu vardı. Ne var ki, Osmanlı birlikleri arasında bağlantı sağlanamadı. Düşman üzerine yürümekte olan Osmanlı birliklerinden kimileri keşif yapamadıklarından baskına uğradı. Eğitimsiz ve disiplinsiz asker, tüfeklerini ve çantalarını bırakarak kaçmaya başladı. Bu durumu düzeltmek için epeyi zahmet çekildi. 8 Kasım’a kadar devam eden muharebede iki taraf da kesin bir sonuç sağlayamadı. Yedekleri bulunmayan düşman birlikleri önceden hazırlamış oldukları savunma mevzilerine çekildiler.

İkinci Köprü Muharebesi

Hasan İzzet Paşa da düşmanı kovalamak niyetinde değildi. Mevzilerini kuvvetlendirmeye ve yeni saldırı için birliklerine çeki düzen vermeye koyuldu. Enver Paşa ise Birinci Köprü Muharebesi’nin yarattığı olumsuz havayı dağıtmak için de düşmanın kendisini toparlamasına meydan vermemek amacıyla Hasan İzzet Paşa’ya, bütün kuvvetleriyle düşmana saldırmasını ve bir kolordu kadar tahmin edilen kuvvetinin yok edilmesini emretti. Hasan İzzet Paşa böyle bir saldırı için hazırlıklı olmamakla beraber verilen emre uyarak, 10 Kasım’da düşmanın Köprü Köy dolaylarındaki mevzilerine saldırıya geçti. Osmanlı saldırısına Ruslar, bütün kuvvetleriyle karşı koymaya çalıştılar. Osmanlıların iki kolordusu karşısında kuvvetlerinin yüzde kırkını kaybedince geri çekilmeye başladılar. İki yanlarından izlenme devam etmekteydi. Çekilme Azap bölgesindeki eski mevkilerine kadar devam etti. 17 Kasım’da Osmanlıların bu mevkileri de ele geçirmek için yaptıkları saldırılar başarıya ulaşamayınca Hasan İzzet Paşa, savaş hareketlerini durdurmak zorunda kaldı.

Osmanlılarda Memnunsuzluk

3. Ordu’nun Rus kuvvetlerini yok etmekteki başansızlığı Enver Paşa’yı çok üzmüştü. İttihat ve Terakki Genel Merkezi ile Erzurum, Van ve Trabzon valileri ve Teşkilat-ı Mahsusa (Özel Teşkilat) da üzgün ve Enver Paşa’ya karşı küskündü. Bunlara göre dinamik ve cesur komutanlarla saldırıya geçildiği takdirde Rus Kafkas ordusu bozguna uğratıldıktan başka Kafkasya bile alınabilirdi. Sözü edilen başarısızlıktan Alman İmparatoru ile Genelkurmayı da her halde hayal kırıklığına uğramıştı. Şöhretini ve mevkiini ataklığına borçlu olan Enver Paşa, şöhretinin yıpranmasına katlanamazdı.

Kafkasya’yı İstila Planı

Bu başarısızlıklardan Kafkasya’yı istila etmek planı canlandı. Gerçi bu düşünce daha öncede tartışılmıştı. Fakat Genel Karargahtaki Türk kurmayları, harekete geçilmesi için Karadeniz’de üstünlük kurulmasını, Bulgaristan yolunun açılmasını ve ilkbahar mevsiminin beklenmesini şart koşmuşlardı. 17 Kasım’dan beri bu şartların gerçekleşmesi bir yana bırakılarak söz konusu planın esasları şu suretle saptandı: Kafkas Rus Ordusu, cepheden 3. Osmanlı Ordusu tarafından tesbit edilecek iran’dan ve Karadeniz’den gönderilecek kuvvetlerle iki yandan sarılacak. Iran kuvvetlerinden bir kısmı ile Teşkilat-ı Mahsusa birlikleri Türk yerli halkını ayaklandırarak Rus Kuvvetlerini arkadan vuracaktır. Bu esaslar, Enver Paşa ile Alman yardımcıları arasında tartışıldı ve varılan genel kanı şu oldu: Yapılacak hareketler imkansız olmamakla beraber tehlikelidir. Planın yürütülmesi ile ilgili olarak Wangenheim Alman yüksek komutanlarına şu tavsiyede bulundu: “Arkadaşça fakat ihtiyatlı davranmalı ve bütün sorumluluk Türk Genelkurmayı’na ve en çok Enver Paşa’ya yüHetilmelidir”453. Sözü edilen planın ilk başarı koşulu gizli tutulmasında idi. Bu nedenle plan, genel karargahtaki görevli Türk kurmaylarının bilgisi dışında hazırlanmıştı. Planın yürütülmesi için gerekli incelemelerin yapılmasına sıra gelince, Hafız Hakkı Paşa plandan haberdar edilerek onayı alındı. 24 Kasım’da Teşkilat-ı Mahsusa’dan Rıza Bey, birliğinin Artvin’i alması planının olumlu gerçekleşeceği yolundaki umutları kuvvetlendirdi. Bir gün sonra Hafız Hakkı Paşa sözde 3. Ordu’nun durumunu incelemek, as-lındaysa Enver Paşa planın gerçekleştirme koşullarını bildirmek üzere Mecidiye Kruvazörü ile Trabzon’a gönderildi.

2 Aralıkta Hafız Hakkı Paşa, Köprü Köy’deki karargahında Hasan izzet Paşa ile görüşerek onu Ruslarla karşı saldırı yapabileceğine inandırdı. Oysaki ne Kurmaybaşkanı ne de kolordu komutanları böyle bir saldırıya geçilebileceğine inanmamışlardı. Ordu araç ve gereçlerinin sağlanması şartını öne sürmüşlerdi. Hafız Hakkı Paşa bu hususu sezmiş, her ne bahasına olursa olsun saldırıdan yana olduğu için iki kolordu kumandanlığınında kendisine verilmesini istemişti. Henüz bir kolorduya değil, bir tümene bile komuta etmemiş olan Hafız Hakkı Paşa’nın bu isteği Enver Paşa’yı tedirgin etmişti. Kendi düşüncesi ürünü olan bir planın yürütülmesinde Hafız Hakkı’nın kazanacağı bir başarı, Enver’in şöhretini gölgelendirebilirdi.

Enver Paşa 3. Ordu’da

Belki de bu nedenle 6 Aralık’ta Enver Paşa Bronzard Paşa ile Yavuz Zırhlısına binerek Erzurum’a gitmek üzere Trabzon yolunu tutmuştu. 8 Aralık’ta Trabzon’da karaya ayak basmış, oradan da Erzurum’a geçerek 13 Aralık’ta 3. Kolordu karargahının bulunduğu Köprü Köy’e ulaşılmıştı. 3. Ordu Komutanı Hasan İzzet Paşa ile yaptığı görüşmeler sonunda girişilecek saldırı hareketleri üzerinde onunla fikir birliğine varmıştı. 17 Aralık’ta da Erzurum’a dönmüştü.

Bu arada yapılacak büyük saldırı hareketleri ile ilgili olmak üzere yüksek komuta heyetinde önemli değişiklikler olmuştur. Enver Paşa’nın eniştesi ve İstanbul Merkez Komutanı Halil Bey, kurulacak bir tümenin başında İstanbul’dan Tebriz yönünde harekete memur edilmişti. Bu tümenin görevi, Tebriz üzerinden Dağıstan’a yürümek, Kafkas İslam memleketlerini Ruslara karşı ayaklandırmak ve 3. Ordu’nun karşısında bulunan Rus ordusunu arkadan vurmaktı.

Genel karargahta Haberleşme Şube Müdürü Kazım (Karabekir) Paşa da İran, Turan ve Hindistan’da faaliyetlerde bulunacak bir başka tümenin başına getirilmişti. Kazım Karabekir’in görevinin ayrıntıları, iran’a yürüyerek Tahran’ı işgal etmek, iran’ı, Rus etkisinden kurtarmak ve mümkünse Türkistan ile Afganistan’da ayaklanmalar çıkartarak bu yerlerde İngilizlerle Ruslara karşı propaganda faaliyetlerinde bulunmaktı. Genel Karargah kurmaylarından Ali İhsan Paşa’ya gelince o da 2. Ordu Kurmay Başkanlığı’na atanmıştı.
3. Ordu’daki değişiklikse şöyleydi: Enver Paşa İstanbul’dan hareket ettiği gün, X. Kolordu Komutanı Ziya Paşa’yı emekliye sevk ederek yerine Albay Hafız Hakkı Paşa’yı atamıştı. Bundan bir müddet sonra da Doğu Anadolu savaş bölgelerini iyi tanıyan IX. Kolordu Komutanı’nı saldırıya aykırı düşüncelerinden ötürü emekliye ayırmıştı. Enver’in bu çalımlı hareketlerinden ürken ve onun ordunun hiçbir ihtiyacını sağlamaya önem vermeden “Ya settar!” diye saldırıya geçmesinden kuşkuya düşen 3. Ordu Komutanı Hasan İzzet Paşa da 18 Aralık’ta “Ben bu hareketleri yürütmeye kendimde kuvvet ve güven görmemekteyim” diyerek454 istifa etmişti. Bir gün sonra da Enver Paşa, 3. Ordu Komutanlığı’nı üzerine aldı (19 Aralık).

Sarıkamış Savaşı

Enver Paşa’nın girişeceği ve Sarıkamış Savaşı adını taşıyacak olan savaş hareketlerinin amacı 1878’de Ruslara bırakılmış olan Kars, Ardahan ve Batum’u geri almaktı. Bu, fikir bakımından ulusal ve gerçekçi bir amaçtı. Almanlar bunun yerine Odessa’ya bir çıkartma yapılmasını veya Osmanlı kuvvetlerinin Galiçya’ya çıkartılıp Avusturya cephesinde savaşmasını önermişlerdi. Enver Paşa kabul etmemişti. Kabul etmemekte haklıydı, çünkü Ruslar er geç Kafkasya ve İran’daki durumlarından faydalanarak Doğu Anadolu’yu istila etmeye kalkışacaklardı. Enver Paşa Kafkasya üzerine tarafımızdan yöneltilecek bîr savaşta, bu bölgedeki Türk ve Müslüman halkının ayaklanıp, Osmanlılara destek olacağını varsaymaktaydı.

Savaş Koşulları

Savaşa katılacak Osmanlı kuvvetlerinin esasını 3. Ordu teşkil ediyordu. Üç kolorduyu kapsayan bu ordunun savaşa yarar kuvveti 90.000 kadardı. Biri Irak’tan, diğeri İstanbul’dan gönderilecek iki tümenle bu mevcudun 120.000’e çıkartılabileceği düşünülmüştü. Ayrıca Batum civarında da bir çıkartma yapılması da hesaplanmaktaydı. Rus kuvvetlerine gelince, Osmanlı 3. Ordusu cephesi karşısındakiler 60.000 kadardı.
Osmanlı kuvvetlerinin sayı üstünlüğüne eklenecek başka bir üstünlükleri daha vardı, O da askerin cesareti, yürüyüşe, yoksulluğa katlanma kudreti ve yaptıkları savaşın ulusal nitelik taşıdığı yolundaki kanılarıydı. Ne var ki, bu üstünlüğü gölgelendiren faktörler hiç de az değildi. Askerin çoğu büyük bir savaş planını gerçekleştirmek için manevralarla yetiştirilmiş değildi. Yiyecek, giyecek bakımından yeteri kadar donatılmış da değildi. Geri ve sağlık hizmetleri Tanrı’nın yardımına bırakılmıştı. Savaşılacak bölgede yol şebekesi, bir tek yolun dışında da yok gibiydi. Yollar da karla örtülüydü. Kimi yerlerde karın kalınlığı bir buçuk metreyi bulmaktaydı. Isı da -20, -25 derece arasında oynamaktaydı. Nihayet bütün bunlara Başkomutan Vekili ve 3. Ordu Komutanı Enver Paşa’nın da toptancılığı eklenmekteydi. Paşa cesur, vatansever ve zekiydi. Fakat büyük savaşlar yönetmek tecrübesinden yoksundu. Ne askere ne de komutanlara karşı hiçbir merhameti yoktu. Sınırsız ve sert bir disiplinle her şeyin çözülebileceği gibi bir mantığın kurbanıydı.

Osmanlı Saldırısı

Enver Paşa bu koşullar içinde 3. Ordu’nun bütun kuvvetleriyle saldırıya geçmeye karar verdi. Saldırı Rus kuvvetlerini bir çember hareketi ile savaşa zorlayarak yenmek esasına dayandırılır işti. Bu maksatla XI. Kolordu ve süvari tümeni Aras’ın güney ve kuzeyinde bulunan ve yaklaşık olarak bir kolordu ile bir süvari taburundan ibaret olan Rus kuvvetlerini gösteri saldırılarla oyalayarak yerinde mıhlayacak, bu esnada IX. ve X. Kolordularla da Bardız ve Oltu üzerinden düşmanın sağ kanadını çevirerek Araş vadisine atıp, Sarıkamış ve Oltu hattından uzaklaştıracaktı. 22 Aralık’ta çevirme saldırısı, plan gereğince başladı. IX. Kolordu Bardız; X. Kolordu Oltu yönünde ilerledi. Zayıf Rus kuvvetlerine karşı başarılar kazanıldı. Bu arada bir Rus saldırısı da püskürtüldükten sonra Osmanlı kuvvetleri Oltu ile Bardız’a girdiler. Bir yandan da Ardahan ve Kars üzerine yürüdüler. Ne var ki bu başarılar, sonra gölgelenmeye başladı. Enver Paşa’nın kuşatma kollarını 15 kilometre doğuya kaydırması, ordu ile kolordular ve birlikler arasında haberleşmenin normal bir biçimde yapılamaması, yorgun askerin bir gün bile istirahat ettirilmemesi saldırı gücünü yıpratmaktaydı.

Enver Paşa 25 Aralık’ta IX. Kolordu’nun bir tümeni ile Bardız’dan yoluna devam ederek, Sarıkamış’a 6 kilometre yaklaştı. Bir Rus birliği yolunu kapamaktaydı. Bu esnada Rus karargahında Sarıkamış’ı boşaltmak ve geri çekilmek tartışılıyordu. Ruslar X. Osmanlı Kolordusu’nun Allahüekber Dağı’ndan ilerlemekte olduğunu, XI. Kolordu’nun da kendilerine karşı saldırıya geçtiğini öğrenmişler ve kötümserliğe kapılmışlardı. Enver Paşa 26 Aralık’ta olumsuz sonuçlanan iki saldırıdan sonra X. Kolordu, nun gelmesini beklemeye başlamıştı. X. Kolordu’nun gelmesiyse hiç de kolay değildi. 25 kilometrelik Allahüekber yaylasında kar bir metreyi aşıyordu. Asker saatte ancak bir kilometre ilerleye-bilmekteydi. Gece ve gündüz yürünerek ve yolda soğuk, açlık ve yorgunluktan 10.000 can kırıldıktan sonra ancak 3000 kişi Sarıkamış’a ulaşabildi (27 Aralık). Bu koşullar altında 30 Aralık’ta Rusların 22 yaya taburuyla 12 süvari bölüğüne ve 22 topuna karşılık X. Kolordu’nun giriştiği iki saldırıdan önemli bir sonuç alınamadı. Bu sıralarda IX. Kolordu’nun gerisini örten tümen de mevzilerini bırakmak zorunda kalmıştı.

Osmanlı Çekilişi

4 Ocak’ta Sarıkamış’ın kuzey sırtlarında 20 kilometrelik geniş bir cepheyi tutan yaklaşık 7000 kişilik Osmanlı kuvvetine karşılık Ruslar 30.000 kişiyle saldırıya geçtiler. Saldırı planı Osmanlı kuvvetlerini doğudan ve batıdan kesmek, bir süvari tümeni ile de sol yanın gerisine sarkmaktı. Enver Paşa için bundan sonra çözülmesi gerekli olan sorun 3. Ordu kalıntısını geri çekmekti. Sarıkamış’taki kuvvetlerin komutasını, rütbesini Orgeneralliğe yükselttiği Hafız Hakkı Paşa’ya bırakarak cepheden ayrıldı (5 Ocak). Aynı gün IX. ve X. Kolordulara geri çekilme emri verildi. Bu emrin verilmesinde geç kalınmıştı. Geri çekiliş sırasında Bronzard kolundan yaralandı. Ali İhsan Paşa ve IX. Kolordu esir düştü. Hafız Hakkı Paşa’da atını dört nala sürerek canını zor kurtarabildi. X. Kolordu da ağırlıklarını ve bu arada 12 sahra topunu uçuruma yuvarlayarak geri çekilmeye devam etti. 8 Ocak’ta Enver Paşa, 3. Ordu Komutanlığı’nı Hafız Hakkı Paşa’ya bırakarak Erzurum üzerinden İstanbul yolunu tuttu. Bundan sonra Osmanlı kuvvetleri çekilmelerinde büyük kayıplar vererek, 18 Ocak’ta Sarıkamış’tan önceki mevkilerine döndüler. Düşman kuvvetleri de sarsılmış ve yorulmuş bulundukları için duraklamak zorunda kaldılar. Sarıkamış Savaşı artık sona ermişti.

Sarıkamış Savaşı Sonucu

Büyük ümitlerle girişilen Sarıkamış çevirme saldırısı üç hafta kadar sürmüş ve büyük kayıplarla sonuçlanmıştır. Enver Paşa, lakonik bir sözle bu olayı şöyle anlatmıştır: “Gittik, gördük, saldırdık, geri döndük”. Doğru, fakat ne bahasına! 3. Ordu’nun kahramanlıkları, Ruslardan çok yüksekti. Fakat kara kışın karşısında mevcudunun yarısını (70-80 bin kişi), toplarıyla silah ve taşıt araçlarının da yarısından fazlasını kaybetmişti. IX. Kolordu Komutanı ve karargâhı esir düşmüştü. Ordu Komutanı Hafız Hakkı Paşa tifüse yakalanmış, sonra da ölmüştü. Enver Paşa’ya gelince, geri çekilme sırasında bir aralık büyük bir bunalım geçirmiş, Türk ulusundan özür dileyen vasiyetnamesini yazarak intihar etmeye karar vermişti. Talat Paşa’nın etkisiyle ve zorlukla bu fikrinden vazgeçirilmişti. Ordunun nesnel ve moral kayıplarına, savaşılan bölgenin Türk ve Müslüman halkının kayıplarını da eklemek gerekir: Birçok köy savaş kuralları gereği yakılmış veya harap edilmiştir. Halk Rusların ve en çok Ermenilerin zulmünden korkarak varını yoğunu bırakıp, Erzurum doğrultusunda göç etmeye koyulmuştur.

Bu trajedi niteliğini taşıyan görüntüsüne rağmen Sarıkamış Savaşı, Balkan Savaşlarından ayrı bir ruh ile yönetilmiş ve yapılmıştır. Gençleştirilmiş olan komutanlar ve subaylar, yüksek bir disiplin ve vatanseverlik duygusu ile savaşmışlardı. Erlerde, birçok olumsuz olay dışında, bin bir güçlük ve yoksulluğa rağmen, ulusal bir savaş yaptıklarının bilinci ile görevlerini yerine getirmişlerdi. Sarıkamış Savaşı’nın olumlu sayılabilecek bir sonucu da nasıl olsa Osmanlılara karşı günün birinde saldırıya geçecek olan Rus Kafkas Ordusunu yıpratmış olması (30.000 kayıp) ve bu cephedeki saldırıların gerçekleştirilmesi olmuştur.

Sarıkamış Savaşı’nın siyasal sonuçları da olmuştur. Bunların başında Rusların müttefiklerine Çanakkale’de Türklere karşı bir cephe açmak ve Osmanlı Imparatorluğu’nu aralarında paylaşmak fikrini kabul ettirmeleri gelir.

Sarıkamış Savaşandan sonra 3. Ordunun Kafkas Sarıkamış’tan Sonra Cephesi’ndeki yeni bir büyük saldırıya geçmesi artık söz konusu değildi. Bu ordunun 1915 yılı içindeki görevi Doğu Anadolu’yu savunmak olacaktı. Bunun için de ordunun yeniden örgütlenilmesine girişildi. Rus Kafkas Ordusu da bir yıl sonra Erzurum üzerine saldırıya geçmek için hazırlıklara başladı. Şu da var ki, Ruslar, 1915 yılında boş durmadılar. Birkaç sınır bölgesinde saldırılar yaptılar. Bir aralık da Malazgirt dolaylarına kadar gelmeye muvaffak oldularsa da püskürtüldüler. Bu son saldırılarında Ermenileri de ayaklandırıp savaşa sürüklemişlerdi.

KaynakOsmanlı Tarihi, IX. Cilt, İkinci Meşrutiyet ve Birinci Dünya Savaşı (1908-1918), Ord. Prof. Enver Ziya Karal, 414-424 ss.

İnsî Şeytan

     Her bir zamanın insî / insan cinsinden bir şeytanı vardır. Şeytanın insan suretindeki vekilidir.

     Gaddar / kahredici ve öldürücü bir ruh sahibidir.

     Fitnekârane / ortalığı karıştırıcı, fesat verici bir siyasetin güdücüsüdür.

     Dünyanın her tarafına kundak sokan bir Elhannâs / Şeytan’dır.

     İslâm Âlemi’ni ifsat etmek, bozguna uğratmak, karıştırmak ve karışıklık çıkarmak için çalışıyor!

     İnsanlardaki habis / kötü, pis menba ve kaynakları buluyor.

     Yaratılış ve huylarındaki zararlı tarafları keşfediyor. Onları fiilî propaganda ile işlettiriyor.

     Zayıf damarlarından girerek menhus / uğursuz emellerine âlet ediyor.

     Kiminin intikam hırsını, kiminin mevki makam hırsını, kiminin tamahını,

     Kiminin ahmaklığını, kiminin dinsizliğini, kiminin de taassubunu işletip

     Siyasetine vasıta ve âlet ediyor.

     “Siz kendiniz de dersiniz ki, musibete müstahak oldunuz. Kader zalim değil, adalet eder.

     Öyle ise, size karşı muameleme razı olunuz.” Der.

     Deriz ki: “İlâhî kader isyanımız için musibet verir. Ona razı olmak, o günahtan tövbe etmektir.

     Sen ise ey mel’un! Günahımız için değil, İslâmiyetimiz için zulmettin ve ediyorsun.

     Ona rıza veya istiyerek boyun eğmek, İslâmiyetten nedamet ve yüz çevirmek demektir.

     Evet aynı şeyi -hem musibettir- Allah verir, adalet eder.

     Çünkü, günahımız ve şerrimizden zecren / zorla vazgeçirmek için verir.

     O şeyi aynı zamanda beşer verir, zulmeder. Çünkü başka sebebten dolayı ceza verir.

     Nasıl ki İslâm düşmanı, aynı şeyi bize icra ediyor. Çünkü Müslümanız.”

     “Başka kâfirlere dost olduğunuz gibi bana da dost ve taraftar olunuz.

     Neden çekiniyorsunuz?” Der.

     Deriz ki: “Yardım elini kabul etmek başkadır. Düşmanlık elini öpmek başkadır.

     Bir kâfirin her bir sıfatı kâfir olmak ve küfründen meydana gelmek gerekmediğinden,

     İslâmın eski ve sataşan ve saldıran bir düşmanını def için,

     Bir kâfir yardım elini uzatsa kabul etmek İslâmiyete hizmettir.

     Senin ise ey mel’un kâfir! Senin küfründen çıkan durdurulmaz husumet elini öpmek değil,

     Dokunmak da İslâmiyete düşmanlık etmek demektir.”

     “Şimdiye kadar sizi  idare edenler fenalık ettiler, karıştırdılar. Öyle ise bana razı olunuz.” Der.

     Deriz ki: “Ey  Elhannas olan Şeytan! Onların fenalıklarının asıl sebebi de sensin.

     Âlemi onlara darlaştırdın, hayat damarını kestin.

     Meşru olmayan evlâdını onlara karıştırdın. Dinsizliğe yönelterek dini rüşvet isterdin.

     Onlara bedel seni kabul etmek, yalnız pis su ile kirlenmiş bir elbiseyi

     Domuzun sidiğiyle yıkamak demektir.

     Sen yalnız hayvancasına geçici; bayağı, âdi bir hayatı bize bırakıyorsun.

     İnsanca, İslâmca hayatı öldürüyorsun.

     Biz ise hem insancasına, hem Müslümancasına yaşamak istiyoruz. Senin rağmına yaşayacağız.”

     “Sizi idare eden ve bana hasım vaziyetini alanlar

     Dün Kuvayı Milliye ruhu, bugün ise uzantılarıdır.

     Maksatları başkadır. Niyetleri din ve İslâmiyet değildir.”

     Deriz ki: “Vesilelerde niyetin tesiri azdır. Maksadın hakikatini değiştirmez.

     Çünkü maksat, vesilenin vücuduna ihtiyaç duyar. İçindeki niyete bakmaz.

     Meselâ ben bir define veya su bulmak için bir kuyu kazıyorum.

     Biri geldi, kendini saklamak için bana yardım ederek kazdı.

     Suyun çıkmasına ve define bulunmasına niyeti tesir etmez.

     Su fiiline, kazmasına bakar. Niyetine bakmaz.                                                                                                              

     Bunun gibi, onlar bizi Kâbe’ye götürüyorlar, Kur’ân’ı yüksek tutmak istiyorlar.

     Bütün felaketimizin menbaı olan Menfî Avrupa muhabbetine bedel, husumetini esas tutuyorlar.

     Niyetleri ne olursa olsun bu maksatların hakikatini tağyir edemez / değiştiremez.”

   Kıbrıs Konusu Kabuk Bağladı

          ( Cevizin kabuğunu kırıp özüne inmeyen cevizin hepsini kabuk zanneder  – İmam-ı Gazzali )

           Neredeyse bir asır oldu ama gündemimizden hiç çıkmadı Kıbrıs adasında yaşananlar. Hiçbir zamanda çıkmayacak. Çünkü o ada atalarımızdan miras vatan parçası.

          Neler, neler yaşanmadı ki o vatan topraklarında. 307 yıl boyunca Osmanlının hak ve adalet dağıttığı bu stratejik ada; ne zamanki İngiliz idaresine geçti, o tarihten bugüne adada yaşanan sorunlar hiç bitmedi.

        1960’ta kurulan bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti ile her şey halloldu derken, asıl sorun o tarihte başladı…

       1950’li yıllardan beri ada bizim olacak diye yola çıkan Rumlar hiç rahat durmadı. Kıbrıs Türklerini topyekûn yok edebilmek adına her şeyi yaptılar ama ne zaman ki bu barbarlığa mani olabilmek adına Türkiye 1974’te adaya çıkarak konuya son noktayı koydu. Tam her şey halloldu derken, o tarihten sonra konunun çözümü için yapılan tüm müzakereler sonuçsuz kaldı.

     Kaç nesil geçti hala çözüm yok!

     Türkiye’nin AB müzakerelerine başlayabilmesi için Kıbrıs konusunda vermeye hazır olduğu tavizleri bile hatırlayan yok artık. Çünkü Rumlar adanın tüm idaresi kendilerine verilmediği sürece bu tavizlere bile hep hayır dediler.     

     Bundan 50 yıl önce uğruna savaştığımız, adanın %37 sini yeniden vatan yaptığımız, orada 40 yıldır yaşayan bir devlet kurduğumuz Kıbrıs adasında çözümsüz yıllar giderek çoğaldı. Çoğalmaya da devam ediyor.

   Artık Kıbrıs konusu neredeyse kalın bir kabuk bağladı.

    Bugünün Kıbrıs’ına bakıldığında güneyinde Rumlar, kuzeyinde Türkler iki ayrı devlette barış içinde yaşıyorlar.

   Müzakereler süreci çoktan unutulmuş. Rum tarafı AB’ye üye olmuş. Onların yönetimi uluslararası arenada yasal… Kuzeyde Türklerin kurmuş olduğu KKTC gayrı yasal, bu devleti Türkiye’den başka tanıyan yok!

   Günümüzde her iki tarafta yaşam oldukça farklı çünkü GKRY’deki vatandaşlar AB vatandaşı, KKTC’de yaşayan vatandaşların kimliğini tanıyan anavatan dışında hiçbir ülke yok!

   Yukarıda sıraladıklarım kabuğu kırılmamış bir cevizin özü gibi gerçek.

   Ya cevizin kabuğunda kalanlar?

   Rum tarafı artık bir AB ülkesi, Avrupa da ne varsa orada da her şey var. Avrupalının hakkı ne ise Rum’un hakkı da o…

   Bugün adanın kuzeyi ise artık aşağıdakilerle hatırlanıyor:

   Her mevsimde gidilebilen bir tatil cenneti… Lüks otelleri olan, ışıltılı kumarhaneleriyle şans dağıtan, parası olan ailelerin evlatlarını diploma sahibi olması için gönderdiği onlarca üniversitesi olan, ülkemizin pek çok ünlü sanatçısının özel günlerde konserler verdiği bir yer…

   50 yıl önce Kıbrıs Milli Davamız uğruna savaştığım, dört yıla yakın görev yaptığım bu adanın kuzeyi öylesine değişti ki! Ben bile tanıyamıyorum…

   Günümüzde adanın kuzeyinde yaşananların özüne yeniden döndüğümüzde:

   Kıbrıs Türklerine Rum tarafının uyguladığı insanlık dışı ambargolar hala devam ediyor!

    Ne ticarette, ne eğitimde, ne ulaşımda, ne turizmde, ne kültürde, ne müzikte, ne sporda Kıbrıs Türk’ünün bir başına müstakil olarak nefes almaya dahi hakkı yok! Bu konularda hiçbir uluslararası temas yapmasına da izin verilmiyor.

  Adanın kuzeyine gelen turistlerin kuzeyden güneye geçmelerine izin verilmiyor. Çünkü KKTC gümrüğünden geçen bir yabancının pasaportuna vurulan KKTC mührünü Rum tarafı kabul etmiyor. Hele ki, KKTC’ye gelen Türkiyeliler hiçbir şekilde güneye gidemiyor. Ama Rum vatandaşları özellikle kuzeyde kalan evlerini görebilmek için rahatça kuzeye geçebiliyor…

 Adaya yapılan dış yardımların tümü GKRY’ne yapılıyor. KKTC vatandaşları bu yardımlardan asla faydalanamıyor.

  Konunun özü böyle ama günümüzde bunların hiçbiri hatırlanmıyor. Aslında Kıbrıs konusu o kadar kabuk bağladı ki! Konuyla ilgili ne bir haber, ne de görsel bir gelişme paylaşılıyor…

  Bir zamanlar, uğruna savaştığımız, milli davamız diye baktığımız, AB sürecinde neredeyse her gün konuşup, konu ile ilgili yüzlerce sempozyum, açık oturumlar, konferanslar düzenlediğimiz, köşe yazılarıyla anlattığımız Kıbrıs konusuyla ilgili günlük yaşamın dışında gelişen hiçbir şey yok!

 Dedim ya Kıbrıs konusu artık kabuk bağladı!

 Bu kabuğun özüne şimdilerde hiçbir yetkilinin girmeye niyeti yok…

 Ama bir gün mutlaka konunun kabuğu kırılıp, özüne de girilecek. İşte o gün unutulmaması gereken şey o özün gerçekleri olacaktır.

 Kıbrıs bizim için bir vatan parçası gerçeği ise; bu gerçeğin kalıcılığı, Türkiye’nin adanın garantörlük hakkından vazgeçmemesi, Türk askerinin adadan ayrılmamasıyla mümkün olabilecektir.

 O gün geldiğinde yaşanan gerçekler unutulmadan inşallah konunun özüne inilir.

 Boşuna söylenmemiş:

 Cevizin kabuğunu kırıp özüne inmeyen cevizin hepsini kabuk zanneder…