Fütüvvet ve Ahilik

75

Arapça bir kelime olan fütüvvet; kerem, seha ve cömertlik bir başka deyişle; eli açıklık, gözü tokluk, vergililik ve yiğitlik yani olgun kişilik demektir. Terim olarak ise, kişinin herkese yardım etmesi, haksızlığı önlemesi, kişinin ayıbını görmemesi, kötü söylememesi, mala, cana, onura el ve dil uzatmaması anlamına gelir. Bu sonuncu anlamda fütüvvetin tekiline “fetâ”, çoğuluna “fityân” denilmiştir. Böylece; fütüvvet ehli “fetâ, fityân”, bunların şeyhleri “abû-l-fityân, seyyid-al-futuvva” Farsçada fütüvvet ehli “fütüvvet-dâr, civanmerd, fetâ” adlarıyla anılmış ve yollarına Arapçada “al-futuva”, Farsçada “fütüvvet” denilmiştir. İyi, olgun ve huyları herkesçe beğenilen kişi demek olan eli açıklık, güven vericilik, alçak gönüllülük, doğruluk, iyilikseverlik gibi meziyetleri bulunan fetâlar, eski çağlardan beri saygıdeğer kişilerdir. Yiğit bir delikanlı (fetâ) da bulunan övülmeye lâyık vasıfların bütünü ve özellikle cömertlik (seha, kerem) olmaktadır. Demek oluyor ki; fütüvvet ehli olan yiğit (fetâ), Allah a itaat eden, kötülüklerden çekinendir. Önceleri bu nitelikleri bulunan kişiler tek tek, “filan yerdeki fetâ”, “falan yerdeki fetâ” diye anılıyordu. Fütüvvet, öncelikle gençlerin muhtaç olduğu bir disiplin ifâdesi olarak karşımıza çıkar. Bunun zamanla teşkilâtlandığını görüyoruz. Bu şekilde “fütüvvet” daha çok ticaret ve sanat erbabı arasında yaşayan bir “gençlik ülküsü” hâline gelmiştir. Esnaf teşkilâtı ile bunların riâyet etmeleri lâzım gelen usûl ve kaidelerden bahseden eserlere ise “fütüvvetnâme” denilmiştir. Böylece “fütüvvet” kelimesi, esas itibariyle tasavvufa dayanan, fakat aynı zamanda İktisâdi teşekkülleri de kavraması ve sanat erbabını teşkilâtlandırması bakımından ekonomik bir hüviyet de taşıyan ehl-i fütüvvet tarafından daha geniş anlamlara gelen bir terim olmuştur. Fütüvvet ehline göre mürüvvet; fütüvvetin esasıdır, fütüvvet ise mürüvvetin sonudur. Bu bakımdan her mürüvvet ehli, fütüvvet sahibi değildir, fakat her fütüvvet ehli, mürüvvette en ileri dereceye varmıştır. Bu fütüvvet ehli, ahilerdir. “Fütüvvet”in esasları; iffet, şecaat, hikmet ve adâlet iken, zamanla bunlardan sekiz esas daha ayrılmıştır. Bunlar; iffetten tevbe ve cömertlik, şecaatten tevazu ve emniyet, hikmetten doğruluk ve hidâyet, adâletten vefâ ve nasihattir. Sûfîye terimlerinde fütuva, çeşitli alanlarda tecelli eden bir rûh hâletini ifade eder. Bu yüzden fütüvvet kelimesi, ahilik ile birlikte kullanılmaktadır. Prof. Taeschner, fütüvveti “Gençler birliği kooperasyonu” diye tarif etmiştir (Anadol, 1991: 1-2). Fakat burada Neşet Çağatay’ın şu tespiti zikredilmelidir: “Ahi fütüvvetnamesinin kimilerinin Farsça yazılmış olması ya da Türkçe fütüvvetnamelerde birçok Farsça deyimlerin ve terimlerin bulunması, eski fütüvvetname yazarı sûfîlerin sözlerinden, edeplerinden aktarmaların yer alması, fütüvvetname kopya edenlerin, fütüvvetnamelerin sonuna eski fütüvvetname yazarının birinin adını eklemeleri gibi işlemler, F. Taeschner’i ve onun gibi düşünenleri yanılgıya sürüklemiştir (Çağatay, 1990: 16). Gerek Selçuklu hakimiyeti sırasında, gerekse bu imparatorluğun kalıntısı üzerine kurulan Türk beylikleri devrinde fütüvvet, ayrı bir gelişme gösterdi. XIII. yy. ortalarında Anadolu’daki fütüvvet mensuplarının kendilerini “ahi” olarak isimlendirmeleri ile fütüvvet teşkilâtından ayrılmış oldular. O zamana kadar fütüvvet kuralları diye bilinen, övülen güzel huylara, Türk konukseverliğinin de eklenmesi ile Anadolu’daki Türk sanat ve meslek erbâbının ortak ilkeleri ve davranışları olarak “ahilik” adı altında yepyeni bir kuruluş ortaya çıktı. Bu ahilik, bütün Anadolu’yu, ele geçirilişlerinden sonra Kırım’ı ve Balkanlar’ı da içine alan ve köylere kadar yayılan bir kurum hâlinde örgütlendi. Ahiliğin, XIII. yy. ortalarında veya daha sonra Anadolu’da Ahi Evren Şeyh Nasirüddin Ebû’l-Hakayık Mahmut b. Ahmet el-Hoyi (1172-1262) tarafından kurulduğu kabul edilir(Anadol, 1991: 46).

Ahilerin, fütüvvetnameleri, ufak tefek değişikliklerle ve eklemelerle kendilerine tüzük olarak aldıkları doğrudur ama iki kurumun nitelikleri ayrıdır. İyi ahlâkın, konukseverliğin, yardımseverliğin ve sanatın birleşimi olan ahilik, fütüvvetçilikten tamamıyla ayrı özelliktedir, orijinaldir. Ahiliği doğuran nedenler ve zorunluklar ne olursa olsun böylesine gelişmiş mükemmel bir kurumun birdenbire ortaya çıkamayacağına ve Türkistan’daki ticaret ve sanat yaşantısının gelişkinliğini bildiğimize göre bu örgütün, oralardaki Türkler arasında, onlar daha Anadolu’ya gelmeden çok önce yaygın bulunması gerekir. Arap âleminde eskiden beri fütüvvetten çok söz edildiği halde, doğuda Türkler’in yaşadığı bölgelerde fütüvvet sözcüğünün hiç geçmemesi, buna karşılık oralarda yiğitlik, eli açıklık, konukseverlik anlamına gelen civanmertlikten, sipahilerin meziyetlerinden söz edilmesi çok dikkate değer bir olaydır. Oralarda toplumun dertlerine çare olabilecek yaygın ve etkin bir kurum hiç bir zaman olmamış, böyle bir örgüt de kurulmamıştır(Çağatay, 1990: 17).

Ahiliğin Prensipleri olarak fütüvvetnamelerde ahilikte uyulması gereken birçok prensip sıralanmıştır. Söz konusu prensipler genel bir tasnife tâbi tutulduğunda bunların; ahlak, ibâdet, iş ve görgü kuralları içinde değerlendirilebileceği görülmekte­dir. Ahilerin uyması gereken “âdâb” veya “erkân” olarak adlandırılan ve ku­ralların sayısı fütüvvet-nâmelerde yüz yirmi dört olarak ifade edilmektedir (Şeker, 2011: 97). Fakat şurası unutulmamalıdır ki “Ahilik, fütüvvetin gelişmiş bir biçimi değildir. Her şeyden önce bir sanat ya da meslek sahibi olan ahi, fütüvvetnamelerinde yazılı ahlâk ve iyi toplum kurallarını benimsemiş kişidir. Ama, sanat ya da bir meslek sahibi olmayan bir kişi, fütüvvet kurallarının hepsine uysa dahi olamaz. Bir meslek ya da sanat sahibi kişi, fütüvvet kurallarından çok azını bilmiş olsa dahi ahidir”(Çağatay, 1990: 27).

Fütüvvet-nâmelerde anlatılan ve daha çok manevî bir üst eğitimi hedefleyen umdelerin yanında hemen her derecedeki insanı ilgilendiren bazı temel kurallar da vardır ve bunları şöyle sıralamak mümkündür(Şeker, 2011: 99): Helal kazanç için çalışmak, İlim sâhibi olmak, Edepli olmak, Güzel ahlak sahibi olmak,     Namazı vaktinde kılmak, İçki içmemek, Zinâya yaklaşmamak, Kumar oynamamak, Yalan söylememek, İffetli olmak, Ayıp örtücü olmak, Arkadaşını iyi seçmek, Bâtıl şeyleri terk etmek, Halka yemek yedirmek, Güler yüzlü olmak, Kötü nazarla bakmamak,          Kötü ve çirkin sözler söylememek, Avret yerlerini örtmek, Çarşı-pazar âdâbına uymak, Alış-veriş âdâbına uymak, Bir meslek sâhibi olmak, Hastanın hâlini sormak, Tâziyeye gitmek, Kabir ziyâreti yapmak, Mescid âdâbına uymak (Şeker,2011:  100-107). Bu görgü ve ahlakî kurallar yanında ahilerin çok yönlü özellikleri ve işlevleri de bilinmektedir.

Anadolu’da Selçuklu yıkılış ve Osmanlı kuruluş dönemlerinde büyük Türk dü­şünürleri halkı, askeri, ticari ve sosyal anlamda Bizans ve diğer harici istilalara karşı güçlendirme ve örgütlendir­me çabasına giriştiler. Âşık Paşa oğlu tarihinde ve benzerlerinde, Osmanlı ordusu içinde, onlarla düşmana karşı omuz omuza döğüşen gönüllü yardımcı birlikler arasında Ahi Zaviyeleri’nde, ulusal duygu ve askerî talimlerle yetiştirilmiş olan Ahi birlikleri de “Ahiyan-ı Rum” diye anılmaktadır. Bu gönüllü birlikler arasında “Gaziyan-ı Rum”, “Bâciyan-ı Rum”, “Abdalan-ı Rum” adlı birlikler de vardı. Selçuklu başkenti Konya’da oturmakta olan Mevlânâ Celâleddin Rûmî (1207-1273) Selçuklu sarayında ve şehirde bulunan aydın ve aristokrat toplumu, ortak bir amaç çevresinde toplayarak bi­linçlendirmeye çalıştı. Nevşehir’e yerleşen Hacı Bektaş (1210-1270), göçebe Türk top­lulukları arasına girip onların ulusal duygularını kamçılayarak Türk dilinin, müziğinin, folklorunun, edebiyatının ve kültürünün, Bizans ve İran etkileri altında bozulmasını ve eriyip gitmesini önledi. Yine aynı sıralarda Kırşehir’e yerleşmiş bulunan bir başka büyük Türk düşünürü ve ekonomisti Ahi Evran Şeyh Nasırüddin Ebu’l-Hakayık Muhammed b. Ahmed (1172-1262) toplumun sosyo­ekonomik ve sosyo-kültürel düzeni ile uğraştı. O, Horasan, Hârezm ve Türkistan bölgelerinden gelen Türk esnaf ve sanatçıların ahlâk, yardımseverlik ve sanat birleşimi olan “Ahi kuruluşu” içinde bir­leştirip örgütlendirdi (Çağatay, 1990: 31).

Ahiliğin günümüze yansımaları açısındanRefik Soykut’un, İnsanlık Bilimi-Ahîlik eserindeki şu vurgu önemlidir: “Ahîler ve ahîlik; ülkede halinden memnun, geleceğinden emin, inanmış ve yararlı işlere yönelmiş mutlu kişilerin oluşturduğu bir esnaf kitlesi, güçlü ve yaygın bir orta sınıf yaratmıştır. Çağımızın, hasreti çekilen “sanat, ticâret ve iş ahlâkı” yanında, kooperatifçilik, sendikacılık, sosyal güvenlik, standart üretim, kalite ve fiyat kontrolü gibi başlıca sorunları asırlar boyu rahatlıkla ve başarı ile çözümlemiştir.” (Soykut, 1980: 23) diyerek, ahiliğin tarih içinde ifa ettiği fonksiyonunun günümüzdeki karşılığına ve değerine dikkat çekmektedir. Ahiliğin kurucusu olarak kabul edilen Ahî Evran’ın (1172-1262) esnaf ve sanatkârları bir birlik altında toplayarak sanat ve ticaret ahlakını, üretici ve tüketici haklarını güven altına almak suretiyle, politik ve ekonomik çalkantılar içindeki insanların yaşama ve direnme gücüne sahip olmalarını sağladığı bilinmektedir. Günümüz dünyasında da hemen her alanda sosyal ve ekonomik problemlerin çözümünde ahilik ve fütüvvet geleneğinin kurallarından yararlanılabilir (Şeker, 2011: 107-108).

Sonuç olarak Türk milletinin tarihindeki sayısız başarılı kurumlardan biri olan Ahilik geleneği günümüzdeki folklorik kutlamaların ötesine taşınmalıdır. Çünkü o Türk hikmetinin ve uygarlığının pratik hayata yansıması ve uygulamalarından biridir. İktisat tarihçi ve iktisat felsefecilerinin bunu günümüze/çağımıza yeni baştan okutmaları gerekmektedir. Ahilik müzelik bir kurum değildir. Ahilik sosyal DNA’larından yeniden inşa edilebilecek kültürel genetik mirasımızın gelecek kuşaklara bir emanetidir.

Kaynaklar

1-Cemal Anadol, Türk İslam Medeniyetinde Ahilik Kültürü ve Fütüvvetnameler, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1991.

2-Mehmet Şeker, Türk-İslâm, Medeniyetinde Ahilik ve Fütüvvet-Nâmelerin Yeri, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2011.

3-Neşet Çağatay, Ahilik Nedir, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1990.

4-Refik Soykut, İnsanlık Bilimi-Ahîlik, Ankara 1980.