15.2 C
Kocaeli
Pazartesi, Temmuz 6, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 191

Kanunla mı Emirle mi?

Birkaç yıl önce Almanya Türk Ocağının daveti üzerine Köln’e gitmiştim. Bu şehre ikinci ziyaretimdi. Köln’ü sevmiştim: Müzelerinin, antikacılarının, sergi salonlarının, kitapçılarının zenginliğini. Tabii bir de hâlâ eski şişesiyle sattıkları “Kolonya”sından olmalı… Fakat en çok şaşırtan ve hoşuma giden şu gözlemimdi: Bir Pazar günü bir engelli, tekerlekli sandalyesiyle tek başına şehrin merkezinde geziyor, vitrin bakıyordu. Tekerlekli sandalyeyle tek başına! Benim Ankara’mda sağlam adam kaldırımlarda yürüyemez; çünkü kaldırıma park etmiş arabalar vardır, mutlaka vardır. Sözde tekerlekli sandalyelerin çıkış ve inişi için yapılmış eğimli bölümler de kapatılmıştır. Siz kaldırımların yayalar için yapıldığını zannediyorsunuz değil mi?

Kaldırımda yürümek istiyorum!

Anneler bebeklerini arabaya koyup gezdiremez. Mümkün değildir. Köşelerde karşıdan karşıya geçerken korkarak başınızı tam köşeye park etmiş arabanın kıyısından uzatarak gelen var mı diye kontrol edersiniz. Çünkü kaldırımlara işlemeyen park yasağı, köşe başlarına hiç işlemez. Sokak tek yönlüyse de siz yine ters yöne de bakın. Çünkü bizde tek yönlülüğün tabelaları konur ama işlemez. 

Başkentte trafik kuralları ve de trafik polisi yok gibidir. Hiç olmazsa benim oturduğum Gaziosmanpaşa semtinde. Mesela Boğaz Sokak’ın ilk blokunda bir kaldırım kâmilen otomobillerce işgal edilmiştir. Her gün kaldırım ihlalinden değil, boydan boya işgalinden bahsediyorum; Şeraton’un Lugal Oteli’nin önündeki kaldırımdan. Şehit Ömer Haluk Sipahioğlu Sokağı, eski Noktalı Sokak sözde tek yöndür ama galiba ters yöndeki trafik düz yöndekinden fazladır. Koca Nenehatun Caddesi de tek yönlüdür, caddenin park yasağı olan solu kâmilen park eden arabalarla doludur; tabii sağı da, sonra kaldırımları da… İnsaflı olayım, orda işgal değil ihlal var. Yürüyebilirsiniz ama bebek arabası olmaz. O kadar uzun boylu değil.

Trafik polisini görürsünüz. Ne zaman? Bir büyük adam geçecekse. O zaman o kayıp polis ortaya çıkar ve sokakları, caddeleri trafiğe kapar. 

Sözüm trafik polisine ve aslında onun yönetimine. Hırsızı, uğursuzu, teröristi canı pahasına kovalayan polisimize değil. 

Trafik denetleme – vergi toplama

Çankaya Mahallesi, Gaziosmanpaşa… Elçiliklerin en yoğun olduğu çevreler… Yabancılar hâlimizi ağızları açık seyreder. Bir yabancı usta şoför, bizde trafiğe çıksa muhtemelen ilk saatinde kaza yapar. Bir Amerikan’ın yazılı hakaretini hatırlıyorum, “Park yeri kavramını henüz keşfetmemiş bir millet!”. 

Durumu yıllar önce Bölge Trafik Denetlemeye, bir e-postayla bildirmiştim. Cevaplarında, trafik yönetmeliğinden bir paragrafı kesip yapıştırmışlardı. Periyodik denetimler yaparlarmış. Otuz senedir buradayım; henüz bu açık ihlallere periyodik denetimle müdahale edildiğine rastlamadım. Belki denetim periyodu elli veya yüz yılda birdir. 

Gelelim vergi meselesine. İnternet’te Kamu Araştırmaları Vakfı Başkanı Prof. Dr. Ulvi Saran’ın 2020’de yayımladığı bir grafik var. AB’de ve Türkiye’de toplam vergi tahsilatı içinde dolaylı ve dolaysız vergilerin payı üzerine. AB’de, dolaylı ve dolaysız vergiler toplam içinde sırasıyla %65 ve %35. Türkiye’de %27 ve %73. 2023 yılında dolaylı vergiler – moda tabirle – pik yapmış ve %76’ya yükselmiş. Demek ki devletimizin doğrudan tahsil ettiği vergi oranı %24. AB’de %65! Dolaylı vergi, biliyorsunuz, fiyatın içine gömülen, tahsili için beyan edilmesi gerekmeyen, dolayısıyla fazla bir gayret de istemeyen vergi. Bunda da kaçakçılık yapılır; hizmetlerde daha kolay, mallarda biraz daha karmaşık “kravatsız” alışverişlerde. Eskiden bir dükkândan çıktığınızda fişinizi görmek isteyen denetçiler olurdu. Uzun zamandır onlara da rastlamıyorum. Trafik polisine rastlamadığım gibi. 

Devlet zafiyeti

Artık kanıksadığımız bu hâlleri tekrar aklıma getiren, Tele1’de geçen hafta yayımlanan, Mehmet Ali Güller’in yönetimindeki bir açık oturum ve orada siyaset bilimci Dr. Haldun Solmaztürk’ün konuşmasıydı. Solmaztürk Paşa, cinayetlerden 2023 depremindeki beceriksizliklere kadar birçok olayı çözümlerken “devlet zafiyeti” teşhisini koyuyordu. Açık oturumda, bildiğimiz fakat kanıksadığımız için pek konuşmadığımız bir gerçek seslendirildi. Avrupa’da birçok devlet hizmetinde, mesela trafikte, polis, mevzuatı uygular. Bizde emri uygular. Trafikten toplantı ve gösteri yürüyüşlerine kadar kural budur. 

Emir de herkese uygulanmaz. Mesela İngiltere’de başbakan, alkollü araba kullanmaktan ceza alır! Kanun uygulanmıştır. Bizde bunu aklınızdan bile geçiremezsiniz. Türkiye’de, yukarıda saydığım trafik ihlallerinin her biri için emir beklenirse o ihlaller otuz yıl da kırk yıl da yapılmaya devam eder. Kanuna saygı sıfırlanır. Çünkü halk her gün kanuna uyulmadığını gözleriyle görür ve kendisi de uymaz.

Bakın hatırladım: Bir büyük adam Şeraton’a gelecekti ve o gün, bir trafik polisi ekibi, çevredeki bütün yanlış park etmiş arabaları çektirdi. Emir almışlardı zahir. 

Yaralarımız çok ve derin. Devlet zafiyetine devam edeceğim. 

Kanunla mı emirle mi? – Milli Düşünce Merkezi (millidusunce.com)

Kocaeli’mizin Sağlık Hizmetlerinde 1900’lü Yıllar(2)

“Geçmiş, şu an için bir hazine, gelecek için bir rehberdir.” Laosi

Askeri hastanelerimiz: İzmit 1890’lı yıllarda üst üste salgın hastalıklar yaşamıştır. Çünkü Romalılar zamanında yapılan ve şehrin temiz su ihtiyacını karşılayan paşa suyu hattının bakımı yeterince yapılamamaktadır. Bu konudaki daha detaylı bilgiyi Süleyman Paşa Hamamı ve Paşa Suyu tebliğimin olduğu “Süleyman Paşa ve Kocaeli tarihi sempozyumu ” kitabında bulabilirsiniz. Bu salgınlar sebebiyle 1894’de Hıfzıssıhha müfettişi Bonkowski paşa bir rapor hazırlamış ve bu raporda şehrimizin sağlık hizmetlerinin çok yetersizliğinden bahisle bir hastane yapımı ihtiyacına da işaret etmiştir. Bu rapora istinaden İzmit’te ilk askeri hastanenin temeli 1904’te atılmış ve 1909’da hizmete açılmıştır. 1909’da Sultan Reşat İzmit ziyaretinde burayı da görmüş ve 50 TL bağış yapmıştır. O yıllarda yapılan resmi binaların bulunduğu ve sultan Abdülhamit tarafından hazırlatılan kitapta bu binanın resmi bulunmamaktadır. Tıp tarihi hocası Prof. Dr.Süheyl Ünver’in İzmit’teki önemli kurumların resimlerinin bulduğu kitapta da hem burası hem de 1914’te açılan Gureba hastanesinin resimleri de maalesef yoktur.

Şehrimiz birinci Cihan harbi ve kurtuluş harbi sebebiyle yoğun göç alan bir yerdir. Bu sebeple bu hastaneler ihtiyaca cevap verememiş ve İstanbul’dan bir de seyyar askeri hastane gönderilmiştir.

Kurtuluş Savaşı döneminde bu hastane İstanbul hükümeti tarafından kurulan kuvva-i inzibatiye ‘nin emrine verilmiştir. Kuvva-i inzibatiyenin kısa sürede dağılması üzerine bu hastanelerin araç ve gereçleri Gülnihal vapuru ile İstanbul’a götürülüp depo edilmiştir ve hastanede hizmet dışı kalmıştır. Bu binalar ise Yunan askeri birliklerince kullanılmış ve burayı terk ederken de yıkıp tahrip etmişlerdir. Nitekim 1920’de Dr. Elliot ve arkadaşlarının bakım ve tamir ederek açtıkları 95 yataklı Amerikan hastanesi adı altında çalıştıkları yerin bunlardan biri olabileceği düşünülür.

İzmit mevki hastanesi: Sağlık hizmetlerinin yürütürebilmesi maksadı ile 6 Ekim 1922’de Eskişehir’den 16 nolu seyyar hastane şehrimize getirilimiştir. Bir bölümü 1914’de açılmış olan fakat 1918 de tahsisat yokluğu sebebiyle çalıştırılamayan Gureba hastanesinin bir bloğuna yerleştirilir. Bir bölümü de kozluk mahallesindeki Ermeni kozahane binaları ve o bölgedeki suvari ahir binaları elden geçirilerek 150 yataklı bir hastane olarak hizmete sokulur. Buranın ilk başhekimi Memduh Bey olup İzmit mevki hastanesi olarak bilinir. Operator Avni, Radyolog Riza Tahir, Doktor Binbaşı Galip, Seyyar röntgen uzmanı Dr. Ziya bey burada çalışan hekimlerdendir. Bu hastane 1928 yılında Tepe mahallesinde yeni yapılan binalarında hizmetini sürdürmüştür. Bu hastanemiz 1940’da II. Cihan harbi döneminde İzmit’e Kayseri’den 6.

Kolordunun gelmesiyle yetersiz kalmış ve bu sebeple piyade alayının kışla binaları da hastaneye verilmiştir. Böylece hastanenin kapasitesi 500 yatağa çıkmıştır. 1948 yılında ise tekrar 200 yataklı bir hastane haline getirilerek şu anda Gültepe’deki astsubay, orduevi ve askeri lojmanların bulunduğu yerde 1976 yılına kadar hizmetini sürdürmüştür. Bu hastanenin son baş hekimi göz uzmanı Dr. Ali Şener olup kendisi Derince Askeri hastanesinin de ilk baş hekimidir.

Askeri hastanelerimiz bulundukları yerlerde ordu mensupları yanında halkında sağlık hizmetlerine katkı veren yerlerdir. Buradaki hekimler bölge halkının hastalandıklarında başvurdukları güvenli isimlerdir. İzmit Mevki hastanesinin de böyle hekimleri vardır. Bunlardan yakın tarihte çalışıp bulabildiklerim şu isimleri sayabilirim. Dr. Ali Şener göz, Nevzat Çevik diş, Niyazi Coşkun enfeksiyon, Metin Şahingül genel cerrahi, Erdal Şahiner çocuk hastalıkları, Dr. Hüsnü cildiye dalında şehrimizde sağlık hizmetlerinden istifade edilen isimlerdir. Ölenlerin her birini rahmetle anarken kalanlara sağlık ve afiyetler dilerim.

Derince Askeri Hastanesi:(devam edecek…)

Yüreğime Düşen Cemre

Bu ay üç misafir bekliyoruz. Üç saçaklı kızlar cemreler. Hava sıcaklığının artması olayına vesile olan cemreler. 19-20 Şubat havaya, 26-27 Şubat suya, 5-6 Mart da toprağa düşer. Hepsi de bir hafta arayla düşer.

Cemre düşmesi ilkbaharın gelişine müjde niteliğindedir. Cemre, Arapça bir sözcüktür, ateş anlamına gelir.

Bir varmış, bir yokmuş. Zamanın birinde üç kız kardeş varmış. Nerde üşüyen çocuklar varsa, oraya sırayla giderlermiş. İlk cemre havaya düşermiş. Hava ayazı, buzu keser, ılık ılık esen bir rüzgâra dönüşürmüş.

İkinci cemre suya düşermiş, sular buz gibi akmaz, havadan aldığı yarım güneşin ısısından soğuk sularının ayaz damarını keser, sular biraz daha ılık akmaya başlar.

Üçüncü cemre toprağa düşer. Toprağın yüzü gülümser, üzerinde kar, buz olmaz, olsa bile çabucak erir. Yumuşacık olan toprak, kucağına düşecek tohumları bekler.

Cemreler hangi ülkeye gitseler baharı müjdelerler. 21 Mart da üç saçaklı cemrenin ana kraliçeleri nevruz gelir. Anlayacağınız şubat ve mart ayı mevsimin ateşinin yükselmesine vesile olur.

Üç kız kardeş cemreler el ele verirler, hava, su, toprak halay çeken folklorculara benzerler. Bir birlerini motife ederek, doğa olayının kendini tanımlamasına vesile olurlar.

Cemreler düştüğü yeri şenliğe çevirir. İlk kuşlar başlar cıvıl cıvıl ötmeye. Göç kuşları cemreler nereye düşerse oraya göç etmeye başlarlar. Hava ayazını keser. Sular, özellikle kar suları şırıl şırıl dağlardan akar gelir. Toprak pamuk gibi yumuşacık olur.

Nevruz Bayramının gelişine hazırlık yapar cemreler. Tarlalar yeşillenir, güneş bir gülümser, bir şiir gibi konuşur.

Ve zamanın olgunlaştırdığı her cemre usulca düşecek umudun döl yatağına.

Ahmet Telli

Misafir dediğime bakmayın cemrelere, misafir demem her yıl aynı ayda gelip gittiği için misafir diyorum. Hediyeleri ile gelen böyle misafire can kurban.

Müjde gibi gelir cemreler. Havaya, suya, toprağa düşen cemreler allı, morlu, yeşilli elbiselerini giyer. İnsanlar sevinçle karşılarlar cemreleri. Tabiat uyanır uykusundan, karıncalar uyanır rüyasından. Ağaçlar tomurcuklanır, asma ağacının dalına su yürür. Laklakcı leylekler sıcak ülkelerden cemrelerin düştüğü memleketlere gitmek için hazırlık yaparlar.

Cemreler, göçmen kuşlar, tomurcuklanan dallar, uykusundan uyanan karınca, kapının aralığından bakan kelebek, şırıl şırıl dereler, koyunlar, kuzular nevruza ulaşmak için gün sayarlar. Yüreğimde gün sayar göçmen kuşların, Yaren leyleğin dönüşüne, mart kuzularının meleyişine ve dünya ya gözümü açışıma…

Üçünüz birden gelin hüzünlü yüreğime

Düş cemrem düş umut ol hepimize

İlk kalplerimizden başla düşmeye

Düş cemrem havaya, suya, toprağa

Müjdeler getir yetim çocuklara

Halayın başını ben çekerim söz sana

Nevruz da buluşalım, şiir ile aşk ola

Hedefleri Türksüz Bir Türkiye

                AK Parti henüz yeni kurulduğunda Yeniçağ Gazetesi yazarlarından Arslan Bulut, AK Parti’nin bir “Proje Partisi” olduğunu yazmıştı. Değerli yazar Arslan Bulut’un o günlerde ne demek istediğini AK Partili yetkililerin konuşmalarından ve Türkiye’yi getirdikleri noktayı düşündükçe şimdi onu daha iyi anlıyoruz.

                Arslan Bulut’un 01 02 2014 tarihli CNN yorumcusundan aldığı yazısından: “Geçtiğimiz yıllarda Erdoğan’ın işçi sınıfı ve dindarlar arasında sağlam bir tabanını koruyarak altı seçimi ardı ardına kazandığına işaret eden bir BBC yorumcusu: “Yıllar önce Erdoğan, basit ve kaçınılmaz bir gerçeği gördü, yani o iki grubun sayısının Türkiye’nin liberal ve laik eliti aştığıdır, o geniş tabana tutunan, iktidara tutunur”  BBC yorumcusu devamla: “İşçi sınıfı denilen ve kendisini bugüne kadar ezilmiş, mağdur hisseden kitle, Kur’an ölçülerine göre gerçekten dindar mı yoksa dine tutunarak ekonomik olarak ayakta kalmaya mı çalışıyor? AKP işte bu sorunun cevabını buldu ve bir taraftan küçük ama önemli yardımlarla bu kitlelerin mutlu olmasını sağladı, diğer taraftan da onları geleneksel ama derinliği olmayan, taklitçi bir dindarlığın çerçevesi içinde tuttu. Önemli olan bu kitleden oy almaktı.

                AK Partiyi ayakta tutan kimmiş; işte bizi bizden daha iyi tanıyan bir yabancının tespiti: “taklitçi, gelenek halinde yaşanılan ama derinliği olmayan dindarlık ve küçük ama önemli yardımlarla mutlu olan Tük toplumunun önemli kesimi.

                Böyle bir toplum sadece inandığı kişi tarafından sürekli kötülenen geçmişi yaşar. İçinde yaşadığı ortamı, nereye sürüklendiğini, sonunun ne olacağını düşünmez. Onun dini duygularına, maneviyatına hitabeden kişi onun lideridir, kendisi düşünmez onun yerine lider düşünüyordur, ne söylese doğru olan odur. Onun söylediklerinden de oldukça mutlu olur.

                Sokakta böyle bir kişinin Türklüğüne, kutsallarına karşı bir söz edecek olsanız elinden gelse sizi boğmaya çalışır ama kendi yandaşları bir şey söylediğinde onun sözlerinde mutlaka bir keramet arar, herhangi bir art niyet aramaz. Eğer arayacak olsalardı şu verilen demeçlere, yapılan konuşmalara ne derlerdi?

  • AKP Genel Başkan Yardımcısı Ali İhsan Yavuz, “AK Parti bir Türk partisi değildir. AK Parti bir Kürt partisi de değildir. Ak Parti bir Türkiye partisidir. Erdoğan’ın olduğu yerde etnisiteye dayalı bir yaklaşım sergilenebilir mi?”  
  • Tarım Bakanı İbrahim Yumaklı: “Türkiye’nin 2050 yılındaki nüfusu 105 Milyon, gelecek bir o kadar misafirimizi de düşünürsek 210 Milyon. Bu nüfusun gıda ve ihtiyacını karşılamamız gerekecek.”
  • AKP 26 01 2013 Yılında terör örgütü ile müzakere masasındayken, AK Parti İstanbul İl Başkanı Aziz Babuşcu, “AK Parti iktidarından önce Hepimiz Türk’tük. Etnik farklılıkları bahane ederek farklı isteklerde bulunmak yasaktı. AKP sayesinde Türk olmaktan kurtulduk
  • Yasin Aktay: “Türk diye bir ırk yoktur.”
  • Türkleri Orta Asya’ya göndermek isteyen Ak Parti Genel Başkan Yardımcısı Mustafa Şen: ”Suriye’den gelenlere sordum. Diyorlar ki: İlk olarak bizden önce gelenler geldikleri yere gitseler, biz de yol yordam öğrensek, sonra biz gitsek‘’ diyen Mustafa Şen’e Prof.Dr. Ümit Özdağ’dan Tokat gibi cevap: “Türk yurdunda Türk varlığını kendince tartışmaya açmak kimsenin haddine değildir. İzansızca ve nadanca yapılan bu konuşmalar milletin hafızasına kazınmaktadır. Açıktır ki, bu düzey ve muhteva ancak memleketin kimliği ile problemi olan tutarsız bir düşünce yapısıyla ve tarih bilgisizliğiyle mümkündür.”

                Tarım Bakanı İbrahim Yumaklı’nın: “Türkiye nüfusu 2050 yılında 105 Milyon, gelecebir o kadar nüfusu da düşünecek olursak 210 Milyon olacak” sözü gerçekten tüyler ürperten, herkesin aklını başına alıp düşünmesi gereken bir söz. Yetmedi mi, Suriye’den, Afganistan’dan, Afrika’nın çeşitli ülkelerinden gelenler daha kimlere davetiye çıkaracaksınız, siz kimin hesabına çalışıyorsunuz? Erdoğan, Tarihçi Prof. Dr. İlber Ortaylı beraberliğinde İtalya Başbakanı Meloni ile görüşmesi esnasında İtalya’daki göçmen Afrikalılar konusu görüşülür ve İtalya’daki göçmen nüfusun Türkiye’ye getirilmesinde iki lider mutabık kalır. Görüşme sonrasında açıklamalarda bulunan İlber Ortaylı: “İtalya’daki Afrikalı göçmenlerin Türkiye’ye getirilme konularının konuşulduğunu” belirtti.

                İşte sırf oy almak ve ayakta kalmak maksadıyla taraftarlarını “Yerli ve Milli” nutuklarla avutanların Türk Milletini getirdikleri ve getirecekleri niyetler belli. Ama bu kriptolar şunu unutmasınlar ki; Türk Milleti öyle 3-5 yıllık zaman diliminden etkilenecek kadar köksüz bir insan topluluğu değildir. Kökleri tarihin binlerce yıllık derinliklerine inen koca bir çınar ağacıdır.

                Merhum tarihçilerimizden Yılmaz Öztuna’nın “Büyük Türkiye Tarihi” adlı eserinden: “Kızıl Elma, Türk mefkûresidir. Erişilemez bir ülküdür. Bir zamanlar Bizans’tı, sonra Viyana olmuştur. Fakat daima bir tatlı belirsizlik içindedir. Türk akıncısı, Türk korsanı (denizci) Kızıl Elma için can verir. Evliya Çelebi’ye göre Kızıl Elma Roma’dır. Türklerin Roma’da olması demek, Hıristiyanlığın sonu ve Pax Ottomana’nın dünya ölçüsünde gerçekleşmesi demektir. Kızıl Elma idealini Hıristiyanlar da bilmektedir (c.8/s.376)”.

Kanuna da Ahlaka da Uygun Olmalı

Geçen hafta, deprem bölgesinde yapılabilen konutlar bir kısım hak sahiplerine dağıtıldı. Bunlardan iki tanesi tartışma yarattı. Evlerden biri AKP Urfa Milletvekili Cevahir Asuman Yazmacı, bir diğeri ise yine AKP’den üç dönem milletvekilliği yapmış olan Şamil Tayyar’a verildiği basına yansıdı.

Depremzedelerin tamamına yakını çadır veya konteynırlarda ve çok zor şartlarda yaşarken bu evlerin milletvekili veya emeklisi maaşı alan iki tanınmış siyasetçiye verilmesi vicdanlarda kabul görmedi. Her iki milletvekili de ağır eleştirilere uğradı.

Evlerin depremzedeler arasında kura çekilerek verildiği söylense de tepkiler dinmedi. Hiç geliri olmayan, emekli maaşı ile geçinen veya asgari ücrete mahkûm depremzedeler dururken en az 110 bin TL maaş (emeklilikle birlikte alanlar 230 bin TL maaş) alanların hak sahibi olarak müracaat etmiş olması bile vicdansızlık olarak görüldü.

Bunun üzerine Şamil Tayyar “Ev benim üzerime kayıtlıydı ve ağır hasar raporu vermişlerdi. Bir süre sonra da yıkıldı. Hak sahibi olarak deprem konutuna başvurduk. Kurada çıkan evi de kardeşim aldı” dedi. Daha sonra da “hak sahipliğinden feragat ettiği” açıkladı.

AK Parti Milletvekili, iş insanı Cevahir Asuman Yazmacı ise sadece milletvekili maaşı ile geçinen biri değildi. İş insanı olan bu milletvekilinin otelleri ve restoranlarının olduğu biliniyordu.

Olay hakkında ilk açıklamasında “Her vatandaş gibi benim de hakkım”, ikinci açıklamasında “Daireyi bir depremzedenin kullanımına sunacağım” diyen Yazmacı, yaptığı üçüncü açıklamayla “konut hakkından feragat ettiğini” duyurdu.

Bu iki milletvekilini “hakkından feragat etmeye” zorlayan şey kendi vicdanlarının baskısı değil, kamuoyunun tepkisi ile seçim öncesi oy kaybetme endişesi yaşayan partisinin de talimatı olabilir.

Açıkça yasaların hatta anayasanın bile çiğnenmesine tepki göstermeyen halkımızın bu tepkisi şaşırtıcı olsa da ümit verici idi.

Yasalara uygun olarak yapılmış bir eylemin dahi ahlaki olamayacağını gören bu toplumsal vicdana saygı duydum.

**************************

Her Yasal Hak Helal Değildir

Geçen haftaki köşe yazımda Alev Alatlı’nın bir sözünü hatırlatarak şöyle demiştim:

Erdoğan’ın “bizimle yol arkadaşlığı yapan ablamızdı” dediği merhum Alev Alatlı’nın, Külliye’de söylediği, şu sözünü hatırlarından çıkarmasınlar.

“Aslolan helalleşmek olmalıdır. Helalleşmek mahkemede dava kazanmaktan (ve seçim kazanmaktan… RS) daha üstün olmalıdır. Çünkü her yasal olan hak helal değildir ve olamaz.”

Biz helal olmadığı gibi yasal olmadığını bildiğimiz iş ve eylemler hakkında da suskunuz. Yasal kılıfına uydurularak elde edilen ve de helal olmayan “başarılar” her şeyi örtebilir sanılmasın. “Milletim beni affetsin” demek bir helalleşme sayılmasın.

****

Alev Alatlı’nın bu cümlesini, fikirlerine çok değer verdiğim arkadaşım Reyhan Demirel “helâlleşme” hukuktan, yargıdan nasıl ‘üstün’ olur?” diye eleştirdi ve “önce hukukun üstünlüğünü savunması gerekirdi” dedi.

Ben de kendisine şu açıklamayı yaptım: Alev Alatlı’nın bahsettiği hukukun üstünlüğünden de bir üst basamak. Yasalara uygun olduğu halde vicdana uygun olmayan durumlar için söylemiş.

Alev Alatlı bu cümlenin arkasında şöyle örnekler de vermişti:

İflas eden kardeşinizin haraç mezat satışa çıkan evini satın almanız yasal hakkınız olabilir ama helal değildir. Raf ömrünü uzatmak için ekmeğin içine kanserojen madde koyan fırıncının yaptığı, formülü ambalajın üzerine koyduğu sürece yasal dolayısıyla suçsuz ama helal değildir.

Yasaların tanıdığı haklardan insanlık ya da Allah adına feragat etmenin garipsenmediği bir yeni düzen getirmek zorundayız.”

****

Milletvekillerine verilen deprem evleri konusu, Alev Alatlı’nın sözlerini açıklayan iyi bir örnek.

Bu milletvekillerinden beklenen “yasaların tanıdığı haklardan insanlık ya da kutsallarımız/ değerlerimiz adına feragat etmesi” idi.

Ama bu iki milletvekili “yasal olan haklarından” kamuoyu tepkisinden sonra ve muhtemelen parti talimatı ile feragat etmek zorunda kaldılar.

Seçim öncesinde olmasak, halkımızın bu tepkisi böyle etkili olmazdı, diye düşünüyorum.

Yasalar ve Anayasa kuralları açıkça çiğnenirken, seçimlerde rakiplerine hakaret, tehdit cümleleri yanında montaj videolarla propaganda yapılırken, ülke kaynakları insafsızca soyulurken gerekli ve yeterli tepkiyi gösteren bir kamuoyu vicdanı olsaydı bu halde olmazdık.

Kamu gücü ve kaynaklarının bireyler ve parti menfaati için hoyratça kullanılmasına tepki gösterebilseydik, “itibardan tasarruf olmaz” mazeretine sığınılarak yapılan israf ve şatafata karşı çıkabilseydik, hukuk devleti olmanın yanında, ahlaklı ve sorumlu birer vatandaş olmanın huzurunu yaşardık.

Artık, “Milletim beni affetsin” ve “helallik istiyorum” sözlerinin içinin doldurulmasını, içten ve gerçek bir helalleşme talebinin, insanlık ve kutsallarımız adına yapılmasını beklemenin faydasız olduğunu biliyoruz.

Bu talebin olması için toplumsal vicdanın harekete geçmesinden başka çaremiz yok gözüküyor.

Bunca karamsarlık içindeyken bile, deprem konutları verilen milletvekillerine toplumsal vicdanın tepkisi ruhumda bir umut esintisi oluşturdu.

Haydi milletim, bu esintiyi kuvvetli bir rüzgâra dönüştür!

Yerel Seçimler Öncesinde Türk Milletine Uyarılar!

“Gerçi ne dersek diyelim pek umursamıyor ama biz yine de diyeceklerimizi yazalım!”

İnsan hayatının; ekonomisini, eğitimini, kültürünü, inanç sistemini, mutluluğunu, huzurunu, güvenliğini, hak ve hukukunu, mülkiyetin korunup korunmayacağını siyaset belirler.

Gördüğünüz gibi siyaset, insan hayatında çok geniş bir yelpaze de etkin olan bir unsurdur.

Dünya üzerinde siyasetin önemini anlamış olan güçler, siyaseti hakkıyla yapmak ve siyasetin doğasından kaynaklanan kuralları uygulamak için azami gayret gösterirler.

Siyaset sadece ülke sınırları içinde yapılmaz. Siyaset, milli hedefler ve planlar sebebiyle yurt dışına da taşar.

Her bir gücün, konuşlandığı toprakların sınırları dışına, siyasetini taşırması doğaldır. İnsanlık tarihi, bu mücadelenin yani siyaset mücadelesinin, yerküreye dağılımından ve bunun toplamından ibarettir diye de söylenilebilir.

Rahmetli Dündar Taşer’in de söylediği gibi, yeryüzünde milli hedeflerini gerçekleştirmek için siyasetini, sınırları dışına taşıyabilecek güçte olan millet sayısı, bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar azdır.Ve bu milletler birbirinin rakibidir. Bu yarışta kim rakibini ya da rakiplerini oyundan düşürürse, onun siyasetinin etki sahası, diğerine nispeten daha da büyüyecektir.

Günümüzde yaşanan gelişmelerin ana nedeni budur…

Yoksa “ihtiyar dünya”mız, siyasetin bu acımasızlığı olmasa, hepimize yetip de artacak imkanları insanlık âlemine sunacak bir yeterliktedir.

Uluslararası siyaset, dünyayı etkilediği gibi Türk Milletini ve Türkiye’yi de etkilemektedir. Çünkü biz bir bütünün parçasıyız ve bu nedenle etkilenmemiz düşünülemez.

Türkler, ne yazık ki; çerçevesini çizdiğimiz bu siyasetin yüzyıllarca dışında kalmış yada bırakılmıştır. Bu siyaset dışılığın tesadüfen geliştiği söylenilemez.

Türklere rakip olan milletler, siyasetlerinin gereği olarak, Türklere karşı planlı ve hedefli bir siyasi mücadele yürütmüşlerdir. Ve halende bu siyasi çalışmaları, Türklere karşı sürmektedir.

Türkler, milli bir siyaset anlayışını ortaya koyamaz haldedir. Bunun sebebi, yukarıda anlattıklarımız nedeniyle, Türk siyasetinin, gayrı Türkler eliyle mankurtlaşmış Türklere birilerince (!) işgal ettirilmiş olmasıdır.

Bu durum, siyasetçilerin kendi ağızlarından da itiraf edilmektedir. Yani bir pervasızlık durumu söz konusudur!

Siz milli eğitiminizi, kültür politikalarınızı, maliyenizi, dış işlerinizi, savunmanızı, gençliğinizi yabancılarla işbirliği edenlere teslim ederseniz, ortaya milli bir siyasetin çıkmayacağını kundaktaki bebek bile anlar!

Günümüzde de aynı sorun yani Türk siyasetinin etnik özürlüler tarafında işgali, ağırlaşarak devam etmektedir. Türk Milleti bunun yarattığı sıkıntılardan habersizdir. Haberi olanlarda büyük bir umursamazlık içindedir. Oysa bu durum millet ve devlet varlığımızı tehdit eden en ağır sorunlarımızdan birisidir. Türk Milleti, kendinden olmayan mevcut siyasi yapıları, tasdik makamı olmaktan süratle kurtulmalıdır.

Türk siyasetinin, Türk olmayanların elinde olması ülkemizde yaşadığımız her şeyin belli aralıklarla yeniden tekrarlanmasına sebebiyet veren bir kısır döngü yaratmaktadır. Ülkemizde yaşanan başı bozukluğun en büyük sebebi de, siyasetimize Türk çocuklarının hâkim olmayışıdır. Bu yüzden Türkler, yüzyıllardır siyaseten enayi yerine konulmaktadır…

Bunun farkında olmayan ve dolayısıyla önemini anlamakta sıkıntı çeken her nesil, başımıza gelenleri farkedemeden ve olayları açığa vuramadan ömrünü tamamlamaktadır.

Bugün bile, etrafınıza baktığınızda yaşamımızı doğrudan etkileyen siyasi figürlerin, Türklüğün ne kadar dışında olduğunu kolayca görürsünüz.

Türk siyaseti işgal altındadır. Bu sebeple, Türkiye, uluslararası güçlerin yüzyıllardır cirit attığı bir coğrafya halindedir. Milli ve bağımsız bir siyasetin izlenememesinin yegâne nedeni, dış güçlerin ülkemizdeki elemanları eliyle siyasetimize yön vermeleridir. Bunun da yaşamımıza ağır ve olumsuz bir faturası vardır.

Hâlbuki her siyasetçimiz, Türk Milletine hizmet edeceğine dair namusu ve şerefi üzerine yemin etmektedir. Eğer yeminlerine sadık kalsalar, bu halde mi olurduk diye ben soruyorum… İsterseniz siz de sorun!

Siyasetimiz Türkleştirilmediği takdirde, yüzyıllardır üzerimize yapışmış olan sorunlarımız daha da ağırlaşarak devam edecektir. Kısır bir döngü haline gelmiş olan bu siyaset yapımız, mutlaka kırılmalıdır. Toplumumuz bu konuda uyarılmalıdır. Tarih yolunda geleceğe doğru gidişimiz, vahim bir hal almadan, bu gerçekle yüzleşilmelidir.

Yoksa çağların ötesini bizlere gösteren “Büyük Önder Atatürk”, memleketi teslim edeceğiniz adamın aslını araştırın diye boşuna dememiştir. Unutmayın, bize sadece Türk çocuklarından fayda vardır. Türk gibi gözükenler bizi aldatmıştır. Gelin artık aldanmayalım! Bu konu her şeyden öte biz Türkler için çok önemlidir…

Atatürkçü Teğmenleri TSK’dan İhraç Etmek, Anayasayı İhlal Etmektir!

     Tuzla Piyade Okulu’nda 10 Kasım 2023’de bir teğmenin yakasına Atatürk resmi takmamasıyla çıkan tartışma ve gerilim yüzünden ATATÜRKÇÜ TEĞMENLER de TSK’dan ihraç edildi. İşledikleri suçlar nedeniyle, TSK’dan ihraç edilmesi gereken SARIKLI AMİRAL ile MİLLİ İSTİHBARAT TEŞKİLATI (MİT) KANUNU’NU İHLAL EDEN SUBAYLARA üç yıldır hiçbir işlem yapılmazken ATATÜRKÇÜ TEĞMENLER’in üç ayda jet hızıyla TSK’dan ihraç edilmesi Türk Kamuoyunda infial yarattı.

     Kara Kuvvetleri Yüksek Disiplin Kurulu, Genelkurmay Başkanlığı ve Savunma Bakanlığı, Atatürk resmi takmayan ve ona destek veren teğmenler hakkında TSK’dan ayırma / ihraç işlemi yapması gerekirken, genelleme yaparak ATATÜRKÇÜ TEĞMENLER’i de TSK’dan ihraç etmiştir.

ATATÜRK’ÜN MANEVİ ŞAHSİYETİNE SAHİP ÇIKMAK ANAYASAL GÖREVDİR, DİSİPLİN SUÇU DEĞİLDİR

     Savunma Bakanlığı, 09 Şubat 2024’de yayınladığı basın açıklamasında, “disipline aykırı ve askeri hiyerarşiyi bozan, bozabilecek hiçbir kişi, olay ve duruma müsamaha gösterilmeyeceğini” belirtmiştir. Ancak, Anayasamızın 2. Maddesine göre, “Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devletidir.” Yani, Teğmenlerin, Atatürk’ün manevi şahsiyetine sahip çıkması anayasal görevdir, disiplin suçu değildir

     Savunma Bakanlığı’nın ayırma / ihraç kararı için gerekçe gösterdiği kanunlar ve yönetmelikte, ATATÜRKÇÜ TEĞMENLER’in ayırma / ihracını gerektiren hiçbir madde yoktur.

     TSK Disiplin Kanunu Madde 20’ye göre, Silahlı Kuvvetlerden ayırma cezasını gerektiren disiplinsizlikler şunlardır: Aşırı borçlanmak ve borçlarını ödeyememek, Ahlaki zayıflık, Hizmete engel davranışlarda bulunmak, Gizli bilgileri açıklamak, İdeolojik veya siyasi amaçlı faaliyetlere karışmak, Uzun süreli firar etmek, Disiplinsizliği alışkanlık hâline getirmek, İffetsiz bir kimse ile evlenmek veya böyle bir kimse ile yaşamak, Gayri tabii mukarenette bulunmak(Çarpık ilişkide bulunmak), Terör örgütleriyle ilişkisi olmak. Madde 21’e göre, ayırma cezası vermek için asker kişinin son bir yıl içinde 18 disiplin cezası puanı ve son beş yıl içinde 35 disiplin cezası puanını içeren disiplin cezası alması gerekir.

     TSK Yüksek Disiplin Kurulları Yönetmeliği, kurulların teşkili, görev ve yetkileri ile Silahlı Kuvvetlerden ayırma cezasının verilmesine ilişkin usul ve esasları düzenlemiştir.

     Askeri Ceza Kanunu Madde 30’a göre, adliye mahkemelerinde bir seneden fazla hapis cezası ile hükümlülük halinde TSK’dan çıkarma / ihraç cezası verilir.

     TSK Personel Kanunu Madde 50, “d” fıkrasına göre, mahkemelerde bir yıl veya daha fazla hapis cezası ile mahkumiyet halinde TSK’dan çıkarma / ihraç cezası verilir.

     ATATÜRKÇÜ TEĞMENLER’e  whatsapp yazışmaları ve askeri hiyerarşiyi / silsileyi bozmak nedeniyle sadece TSK Disiplin Kanunu Madde 16’da belirtilen Kınama cezası verilebilir. Kınama’nın ceza puanı 1,5 olup TSK Disiplin Kanunu Madde 21’e göre TSK’dan ayırma / ihraç cezası vermek için yeterli değildir.

     Anayasa Madde 38’e göre, “Kimse, işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı cezalandırılamaz.” Yukarıda sunulan ve yürürlükte bulunan kanunlara göre, Atatürk’ün manevi şahsiyetine sahip çıkmak suç değildir.Karar verenlere Türkçe ve İngilizce olarak hatırlatalım, Kanunsuz suç ve ceza olmaz”, No punishment without law. ATATÜRKÇÜ TEĞMENLER’in TSK’dan ayrılması / ihraç edilmesi için imza atan her subay Anayasa’nın 38. Maddesini ihlal etmekten sorumludur. Aklı selim galip gelmeli, ATATÜRKÇÜ TEĞMENLER’in ayırma / ihraç kararı kaldırılmalı ve görevlerine dönmeleri sağlanmalıdır. Aksi halde, kararda imzası bulunan her subay Anayasayı ihlalden sorumlu olacaktır. Türk Ceza Kanunu Madde 66’ya göre, Anayasayı ihlalin dava zaman aşımı süresi 30 yıldır. 

     Kara Kuvvetleri Yüksek Disiplin Kurulu ve Savunma Bakanlığı’nın kararında direnmesi halinde, ATATÜRKÇÜ TEĞMENLER’in, TSK Disiplin Kanunu Madde 43 ve İdari Yargılama Usulü Kanunu Madde 7’ye göre altmış gün içerisinde ayırma / ihraç kararının iptali için Ankara İdare Mahkemelerinde dava açma hakları vardır.

MİLLİ İSTİHBARAT TEŞKİLATI (MİT)  KANUNU İHLAL EDENLER TSK’DAN NEDEN İHRAÇ EDİLMEDİ ?…

     Milli İstihbarat Teşkilatı Kanunu Madde 13’e göre, MİT’e yapılan atamalar Resmi Gazete’de yayımlanmaz ve gizli tutulur. Aynı kanunun 27. Maddesi’ne göre, MİT mensuplarını herhangi bir yolla ifşa edenlere 3 yıldan 7 yıla kadar hapis cezası verilir.      

     Resmi Gazete’nin 25 Ağustos 2021 tarih ve 31579 sayılı nüshasında yayınlanan General Atama Listesi’nde MİT Kanunu’nun 13. ve 27. maddeleri ihlal edildi. General Atama Listesi’ni hazırlayanlar ile listede imzası / parafesi olanlar arasında Genelkurmay General Amiral Şube Müdürü, Personel Daire Başkanı, Genelkurmay Personel Başkanı Vekili Orhan Gürdal, Genelkurmay İkinci Başkanı Vekili Selçuk Bayraktaroğlu, Kara Kuvvetleri Komutanı Musa Avsever, Genelkurmay Başkanı Yaşar Güler ve Savunma Bakanı emekli general Hulusi Akar da var. Basın üzerinden uyarmama ve aradan üç yıla yakın bir süre geçmesine rağmen, MİT Kanunu’nu ihlal eden ve suça konu olan General Atama Listesi hâlâ yerinde duruyor. 1632 sayılı Askeri Ceza Kanunu Madde 30 ve 926 sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri Personel Kanunu Madde 50’ye göre, işlenen bir suçtan dolayı bir yıldan fazla hapis cezası alan asker kişiler Türk Silahlı Kuvvetleri’nden ihraç edilir. MİT Kanunu’nu ihlal edenlere alt sınır olan ve üç yıldan başlayan hapis cezası verileceği için 31579 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan General Atama Listesi’ni hazırlayanlar ile listede imzası / parafesi olanlar TSK’dan ihraç edilir.

     Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı bu güne kadar MİT Kanunu’nu ihlal edenler hakkında soruşturma açmadı ve sorumlular yargılanmadı.

ATATÜRKÇÜ TEĞMENLERİN TSK’DAN İHRACINI ONAYLAYANLARIN İCRAATLARI

SELÇUK BAYRAKTAROĞLU

*Bayraktaroğlu, 2020’de, OYAK Yönetim Kurulu Üyesi sıfatıyla, Total-M Oil’in 450 milyon dolara satın alınması kararına imza attı ve AKP Yandaşı Demirören Şirketini nakit sıkıntısından kurtardı. Anılan satın alma nedeniyle OYAK Üyeleri zarara uğradı ve üyelerin emekli maaşları düştü.

*Bayraktaroğlu’nun 09 Ocak 2020-Ağustos 2023 arasında Genelkurmay İkinci Başkanı olarak görev yaptığı dönemde Yunanistan, Muğla Limoniye Adası ile Muğla Plati Kayalığı’nı işgal etti. Bayraktaroğlu, işgallere seyirci kaldı.

*Bayraktaroğlu, 2021’de MİT Kanunu’nu ihlal etti.

*Irak kuzeyinde Pençe-Kilit Harekâtı bölgesinde, 22-23 Aralık 2023’te 12 askerimiz, 12 Ocak 2024’de de 9 askerimiz şehit oldu. Kara Kuvvetleri envanterinde bulunan ve terörist sızmalarını tespit edip önleyen TUSAŞ SİHA’lar kullanılmadı. 04 Ocak 2024’te Kara Havacılık Komutanlığı ve İnsansız Hava Araçları Sistemleri Tugayı’nı ziyaret eden Bayraktaroğlu, Baykar/Bayraktar SİHA’ların önünde poz verdi. Koskoca hangarda Kara Kuvvetlerinin envanterinde bulan TUSAŞ SİHA yoktu.

*Kara Kuvvetlerinin korumakla sorumlu olduğu adalarda, Yunanistan, 08 Ekim 2023’te Belediye Başkanlığı seçimlerini yaptı. Bayraktaroğlu, adalarımızdaki Yunan seçimlerine seyirci kaldı.

METİN GÜRAK

*Gürak, 2018-2020 yılları arasında Genelkurmay İkinci Başkanı olarak görev yaptı. Temmuz 2019’da basın üzerinden önceden uyarmama rağmen Yunanistan Ağustos 2019’da Küçük Çuha Adası’nı işgal etti. İkinci Başkan Gürak, işgale seyirci kaldı. İşgali gösteren videonun bağlantısı aşağıdadır.https://www.youtube.com/watch?v=iYM2Uzfoyrc

*Gürak, Ağustos 2023’te Genelkurmay Başkanlığı görevine başladı. 03 Ocak 2024’te Yunan Genelkurmay Başkanı Konstantinos Floros elini kolunu sallayarak işgal altındaki 4 adamıza gelerek Türkiye’ye meydan okudu. Gürak bu duruma seyirci kaldı. Yunan Genelkurmay Başkanı Floros’un askeri helikopterle geldiği adalarımıza Türk Genelkurmay Başkanı Gürak cesaret edip gidemiyor.

YAŞAR GÜLER*Yaşar Güler’in Genelkurmay İkinci Başkanı, Jandarma Genel Komutanı, Kara Kuvvetleri Komutanı ve Genelkurmay Başkanı olarak görev yaptığı dönemde Yunanistan elini kolunu sallayarak 4 adamızı ve 1 Kayalığımızı işgal etti. Güler işgallere seyirci kaldı. Güler, 2021’de MİT Kanunu’nu da ihlal etti.

TÜRKİYE BÖYLE REZALET GÖRMEDİ. SAVUNMA BAKANI VE GENELKURMAY BAŞKANI, ÇAPULCU/ PEŞMERGE BAŞI VE POSTAL YALAYICI MESUD BARZANİ’Yİ ZİYARET ETTİ !…

     Özel Kuvvetler Komutanlığı, 2007’de Barzani’nin PKK’ya yardımını belgeledi. Video görüntülerinde, Barzani’nin çapulcu peşmergeleri pikaplara yükledikleri silah, mühimmat, giyecek ve yiyecekleri Kandil Dağı’nın eteklerine getiriyor, PKK’lı teröristlerde gelen malzemeleri katırlara yükleyerek Kandil Dağı’nın zirvesine taşıyorlardı.

     2007-2009 yılları arasında Genelkurmay Eğitim Daire Başkanlığı yapan Yaşar Güler de videoyu izleyen subaylar arasındaydı.

     2008-2010 yılları arasında Genelkurmay İletişim Daire Başkanlığı yapan Metin Gürak da Barzani’nin PKK’yı desteklediğini biliyor.

     Postal yalayıcı Barzani’nin peşmergeleri, Nisan 2003’te Kerkük’e girerek tapu ve nüfus dairelerini yağmaladı. Barzani, 25 Eylül 2017’de de, Irak kuzeyinde yaşayan Türkmen vatandaşlarımızı esaret altına almak için bağımsızlık referandumu yaptı.

     2017 sonuna kadar TÜRKSAT Kanalı üzerinden yayın yapan Barzani’nin kanalı Rudaw TV, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde bulunan 26 ilimizi kendi sınırları içinde gösteriyordu.

     Bütün bunlara rağmen, Savunma Bakanı Yaşar Güler ve Genelkurmay Başkanı Metin Gürak, 07 Şubat 2024’te çapulcu, peşmerge başı postal yalayıcı Mesud Barzani’yi Erbil’de ziyaret etti. Ziyareti gösteren ve şehitlerimizin kemiklerini sızlatan fotoğraf Savunma Bakanlığı resmi internet sitesinde yayınlandı. Bir zamanlar Başçavuş’un karşısında esas duruşta duran Barzani’nin ayağına şimdi Bakan ve Orgeneral gidiyor. Nereden, nereye !

YENİ TÜRKİYE FOTOĞRAFI; GENERALLER, EMEKLİ BAŞÇAVUŞ’UN YANINDA ESAS DURUŞTA !…

     2010-2023 Yılları arasında MİT Müsteşarı / Başkanı olarak görev yapan Emekli Başçavuş Hakan Fidan, 15 Temmuz hain darbe girişimine katılan FETÖCÜ Albay, general ve amiraller hakkında TEMİZ RAPORU verdi. Hakan Fidan, Genelkurmay Başkanlığı’na gerçek durumu rapor etseydi, FETÖCÜ hainler terfi listesine alınmaz, terfi ettirilmez ve Türkiye 15 Temmuz hain darbe girişimine maruz kalmazdı. Fidan, MİT görevi sırasında adalarımızın işgaline de seyirci kaldı.

     2023’te Dışişleri Bakanı olarak atanan Hakan Fidan, 07 Şubat 2024’te Libya’ya yaptığı ziyaret sırasında bölgede görevli generaller Fidan’ın yanında esas duruşta poz verdi. Generallerin sivil kökenli bakanın yanında bile bu şekilde poz vermesi yönergelere göre uygun değilken, asker kökenli Bakan Emekli Başçavuş Hakan Fidan’ın yanında Generallerin esas duruşta poz vermesi tam bir rezalettir. Yeni Türkiye Fotoğrafı Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesine zarar vermektedir.

VATAN SAHİPSİZ DEĞİLDİR. TÜRKİYE CUMHURİYETİ, ATATÜRK MİLLİYETÇİSİ GENÇLERİN OMUZLARINDA YÜKSELMEYE DEVAM EDECEKTİR !…

Ümit YALIM

Milli Savunma Bakanlığı Eski Genel Sekreteri

Enfes Bir Şiir Kitabı: AKŞAM SENFONİSİ

Diş Hekimi Mustafa Akbaba aynı zamanda bir kültür insanıdır. Ocak 2008’den Kasım 2021’e kadar 84 sayılık seçkin bir koleksiyon olan Nevzuhur Dergisi’ni iki ayda bir yayın programı ile okuyucuya bir kültür hizmeti olarak sunmuştur. Bu kadarla yetinmemiş, hiçbir karşılık beklemeksizin posta masrafını da üstlenmek suretiyle okuyucuya ulaştırmıştır. 

İskoçyalı filozof Thomas Carlyle (1795-1881); “Milletler kahramanlarıyla yaşarlar. Kahramanlık yalnızca savaş alanlarında elde edilen bir meziyet veya unvan değildir. Milletinin kültür değerlerini inceleyen, sâhip çıkan, tanıtan, yaygınlaşmasını ve gelişmesini sağlayan ve yaşatan, vatan sevgisini yeni nesillere aşılayan, yol gösteren, eğiten, iyi örnek olan insanlar da ‘kahraman’ olarak anılmaya lâyıktır. Hem de asıl onlar ‘kahraman’dır. Çünkü savaştaki kahramanlar da onların öğrettikleriyle, zihinlerine ve gönüllere yerleştirdikleri, kültür hamûlesi ile cehâletten kurtulmuşlar, o kültürün zihinlere yerleştirdiği vatan sevgisiyle ‘kahraman’ sıfatına lâyık olmuşlardır.” diyor.

Bu düşünceler, milletimiz için de geçerlidir. Biz hem ilim ve kültür sâhasında hem de savaş alanlarında, dünyâ çapında kahramanlar yetiştirmiş bir milletiz.

Dr. Akbaba’nın şiirleri gözbebeğimiz Türkçe’nin vakur havası ile kaleme alınmıştır. Yerli ve sıcak samimiyeti ile okuyanın içini ısıtan ifâdelerle doludur. ‘İkinci yeni’ anlayışını fersah fersah geride bırakan ‘en yeni’; yazarlarının ifâdesiyle ‘ultra (?!) yeni’ şiirlerin dangıl dungulluğundan kutuplar kadar uzak, belli belirsiz bir ‘seci’ çeşnisi olan vezinli kafiyeli nesir özelliğine sâhiptir.  Mısralarında; konuşma dilinden uzak, edebî sanatları amuda kaldıran, toplu taşıma vâsıtalarında, halk kültürüne kayık gibi papuçlarının tabanını göstererek bacak bacak üstüne atanların saygısızlığından eser yoktur.

Şiir katillerinin yazdıklarından bir örnek:  

Şiirimiz karadır abiler

Kendi kendine çalan bir davul zurna

Sesini duyunca kendi kendine güreşmeye başlayan

  Taşınır mal helalarında kara kamunun

Şeye dar pantolonlu kostak delikanlıların şiiridir

Aşk örgütlenmektir bir düşünün abiler

Eğer bunlar şiirse, ‘abilerine’ bir sorsun bakalım

‘Dest-bûsi ârzûsuyla ger ölürsem dostlar

Kûẕe eyleñ ṭopraġım ṣunuñ ânuñla yâre su

Diyen Fuzûlî’nin,

O gül-endam bir al şâle bürünsün yürüsün,

Ucu gönlüm gibi ardınca sürünsün yürüsün.

Diyen Enderunlu Osman Vasfi’nin,

İstesen bin dâstan söylersin ebrûlarla sen

Şöyle gitsen serv-i âzâdım akan sularla sen

Diyen Nedim’in,

Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik 

  Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik

Diyen Yahyâ Kemal Beyatlı’nın

Gökteki yıldızlar kadar sayısız

 Ah yurdumun kimsesiz ve yoksul çocukları

Anladım farkınız yok koparılmış başaktan!

  Alın bu gözleri benden, alın bu yüreği artık

  Utanıyorum yaşamaktan.

Diyen Yavuz Bülent Bâkiler’in

yazdıkları yanında, ultra yenicilerin saçmalara şiir denilebilir mi?

***

Dr. Mustafa Akbaba’nın, ‘Akşam Senfonisi’ İsimli Eserinin Sunuş Yazısı:

Şiiri; ‘Duyguların sabırla yoğurularak bir mûsikî âhengi içerisinde ifâde edilmesi’ şeklinde tarif edebileceğimiz gibi,     ‘ Duyguları konsantre edip estetik bir çerçeve içerisinde sunmak’ olarak da târif edebiliriz.

Elbette şiirin birkaç târifle sınırlandırılması düşünülemez, yüzlerce hatta binlerce târifi mümkün olabilir. Şiirle ünsiyeti olan her kimse kendince bir târif geliştirebilir. Mühim olan şiirin târifinin ne olduğu değil, şiirin kendisidir.

Yâni yazılanın şiiriyet özelliği taşıması, okuyanın da bundan tad almasıdır. Muhibbî’nin dilinden söyleyecek olursak;

“ Şi’r oldur okuyanlar bula şeker lezzetin Lezzetin bilmez ânın illâ ki akl-ı hurde-bîn.”

(Şiir odur ki okuyanlar ondan bir şeker lezzeti alsınlar / İncelikleri görmeyen bir aklın şiirden tad alması imkânsızdır. )

Değerli şiir severler; AKŞAM SENFONİSİ adını verdiğim kitabımla bir daha huzurlarınıza çıkıyorum. Değişik nebatatdan derlenmiş, rengi ve râyihâsı birbirine karışan çiçekler misâli, daha önce yayınlanmış veya yayınlanmamış olan şiirlerimden bir buket hazırlayıp şiir severlere takdîm etmekten mutluyum. Takdirini okuyucusuna bırakıyorum.

MUSTAFA AKBABA – ANTALYA-2022

Eserdeki seçkin şiirlerden örnekler:

AHMET ABİ

Geçerlerdi önceleri

Emekli beş altı arkadaş

Kiminin elinde otuzüçlük

Kiminin cebinde gazete

Kâh durup kâh yürürlerdi 

Parka doğru  

Yavaş yavaş.

Çok zamandır görmüyordum

Geçmiyorlardı artık

Yolcu mu olmuştu yoksa hepsi?  

Gelecek herkesin başına

Sayılı değil miydi

İnsanların nefesi?

Geçen gün işim vardı

Bir yere gidiyordum

Âşinâ bir sîmâ takıldı bakışıma

Onlardan Ahmet Abi

Çıkıverdi karşıma.

Görünce birden beni

Gözleri parıldadı 

Bir boynu bükülmüş 

Çiçek vardı yakasında

Sarıldı öptü hasretle

Kaldırım ortasında.

Tuttu ellerimden  

Bir hayli bırakmadı

Gözlerinde belirdi birazcık yaş  

Hâlbuki var aramızda              

Nerden baksan yirmi yaş.

Bir solukta çok şeyler

                                                                                                                                                                                           Çıktı dudaklarından  

Biraz yenide kaldı

Biraz mâzîde gezdi   

Bir çuval altın bulsa 

Bu kadar sevinmezdi.

Sormadım, söylemedi   

 Yılların arasını 

İmtinâ edip sözlerime

Deşmedim yarasını.

Gitmişler dostları 

Bu dünyadan   

Belli!…                                                                                                                                                                Îmâ edişinden anladım 

Gitmişler temelli…-Oğlum Mehmet ve vatan görevini yapan bütün evlâtlarımıza-

                                        MEHMEDİM

  Anadan, babadan, yârdan uzakta 

‘Şafak’ları bir bir sayan Mehmedim   

Vatan görevidir, her er yapmakta    

Günler gelir geçer, dayan Mehmedim…

Sanma ki bu hasret yalnız sende var 

Sanma ki bu hasret tek seni yakar

Seni seven herkes yollara bakar

Asker olduğunu duyan, Mehmedim.

Gurbetin acısı dokunduğunda

 Mektupları açıp okuduğunda

Ya da telefonla konuştuğunda

Gözlerine yaşlar koyan Mehmedim.

Üşenme, bir kalk bak şöyle aynaya 

Çok güzel yakıştın üniformaya 

Kaşığı sallayıp karavanaya

Yanında tayınla doyan Mehmedim.

 Vatandır Mehmedim ihmâle gelmez  

Kalleştir düşmanlar ar namus bilmez

Sıcak yataklarda daim yatılmaz

 Nöbet zamanıdır uyan Mehmedim.

AHVÂL- (3) 

Güneş ters mi doğuyor

Nerde kalıtım ve gen

Nerde altın masallar

Nedir bu güne kalan?

Her taraf çarpık çurpuk  

Ne kare ne dikdörtgen    

Görülmüyor intizam  

Her yer yamuksal* alan.

*Sonu (-sel) ve (-sal) ile biten, Türkçenin bünyesine bir yılan zehiri gibi yayılan uydurulmuş kelimelere şiddetle karşıyım. Şiirde ‘yamuksal’ kelimesi maksatlı olarak kullanılmıştır. (Mustafa Akbaba)

KİLİSLİ ŞÂİR HASAN ŞAHMARANOĞLU’NUN GAZELİNİ TAHMİS*

Naz etme ey sevgili kalmaz bu eyyam gider

Baktıkça endamına meyledip sevdâm gider

Visale ermek için kâm gelir hep kâm gider 

 “Şu güzelin ardından sanki bir parçam gider   

Gönlüm coşarak ona yarım değil tam gider.”

Bir kez görenler seni düşürmez dillerinden    

 Vurulurlar şüphesiz gönül hanelerinden

 Nalelerinden başka ne gelir ellerinden?

“Aldınsa rengini sen buğday danelerinden

  Bu yanık tene benden binlerce selâm gider.”

Âşıkı bin can bulur var ise öleceği 

Başkasını arama gözlerin göreceği

 Kızıl şaraplar mıdır ol şûhun içeceği?

 “Bir dudak ki yüzünde çıldırır nar çiçeği  

Görse onu ham ervah, billâh pişmez ham gider.”

Bahar cömertliğini serpiyorken şalından

Çiçekler gülüyorken ayrı ayrı dalından    

Arı yolu şaşırır geçiyorken yanından

“Gözlerinin rengini aldınsa çam balından

Bakıp da dalmak için gün döner akşam gider.”

Benzemiyor kimseye, kimseye şu gülüşün

 Tasvire sığmaz asla kırılıp dökülüşün  

Gönlü perişan etti şöyle bir yan dönüşün

“Çıldırtır beni şimdi sekerek yürüyüşün

Durma yürü ey güzel sonra bu ilham gider.”

Akbaba yıllar oldu şiirlerde gezeli 

Yazılan mısraları imbiklerden süzeli 

Böyle tahmis eyledi bu istisna gazeli

 “Sor Hasan bu sevgili hangi kentin güzeli?

Bilmezsem gönlüm yanar, gam üstüne gam gider.”

*Tahmis: Bir beytin önüne üç mısra eklemek suretiyle 5 mısralı kıta hâline getirme işlemi: beşleme. (O.Ç.)

Dr. MUSTAFA AKBABA 1948 yılında Antalya’da doğdu. İlk, orta ve lise tahsilini Antalya’da, yüksek tahsilini İstanbul’da yaptı. 1973 yılında diş hekimi olarak hekimler câmiasına katıldı. Vatanî görevini 1976 yılında 141. Dönem Hava Piyade Yedek Subay olarak Kütahya’da îfâ etti. Hâlen Antalya’da mesleğini serbest olarak icrâ etmektedir. Evli ve iki çocuk babası olup, iki torunu bulunmaktadır. Ruhunda şiir kıpırtıları 1964 yılında başladı. 1966 yılında yazmış olduğu ‘Gün Işıkları’ adını taşıyan şiirinden sonra nazım deryasının derinliklerine doğru yolculuğunu devam ettirdi. Daha sonra nesir üzerine de yoğunlaştı. Kültürümüze katkı sunmaya devam etmektedir. Eserleri: Gölge Misâli – ( Şiir) 1992 Mâzî Efsânesi – ( Şiir) 1994, Anadolu Hececileri – 4 (Şiir Antolojisinde 10 Şiir ile ) 2000 Gül Fantezisi – ( Şiir) 2001 İki Damla Yaş Biraz Tebessüm – ( Deneme ) 2005 Eylül Denizinde Bir Martı – ( Şiir) 2017.

FERFİR EĞİTİM VE YAYINCILIK LTD. ŞTİ.

 Cemil Meriç Mahallesi, Halk Caddesi Nu: 26/C İhlamurkuyu Ümrâniye, İSTANBUL Telefon: 0.537-717 15 65 e-posta: ferfirofis@gmail.com  //  www.ferfir.com

Bu Cuma Ne Gördüm, Ne Düşündüm?

Mevsim, kış; buna rağmen hava güneşli ve ılık. Sıradan bir Cuma günü. Cami civarında bir olağan dışılık: Zabıtalar ve polisler. Her zaman gördüğümüz tiplerinden farklı kişiler, bir sağa bir sola bakıyorlar. Neler oluyor burada, diye birkaç dakika seyrettim ortamı. Siyah giyimli insanlarla birlikte siyah renkli arabaların sayısı da dakika dakika artıyor.

Cami avlusuna girdim, olağanüstülüğün sebebini sordum, yarı resmi kıyafetli birine. Şehrimize gelen Bakan Bey, Cuma namazı için bu camiye gelecekmiş. Mesele, anlaşıldı: Devletimiz buraya teşrif ediyorlar. İyi, güzel; devletimiz halkımızla aynı zamanı ve mekânı paylaşarak Yaratan’a kulluk borcunu yerine getirecekler. Ancak bu kadar abartılı tedbir gerekir miydi? Yoksa devletimiz kendini halkından mı koruyordu? Güvenlik, insanın kimyasını bozacak derecede. İnsan ve kaynak israfı, güven aşınması bu görünüşün adı.

Emekli bir arkadaşla sohbete başladık. İri, siyah bir araba, boş olduğu halde, yanımızda zınk diye durdu. Kaçmasaydım ezilecektim. Arkadaşım, “Senin makam araban geldi.” dedi. Ona, musalla taşını gösterdim, “Benim makam arabam bir gün oraya gelecek.” dedim. Sustu, tebessüm etti.

Camiye o gün, biraz erken gitmiştim. Cami tenhaydı. Orta bölge özellikle boş bırakılmış gibiydi. Ön sırada kendime yer buldum. Sünnet kılındıktan sonra dönüp arkama baktım. Bakan Bey’le Vali Bey’in yan yana, farz namazına kalktıklarını gördüm. Etrafındaki korumalardan biri Vali Bey’e bir şeyler fısıldıyordu. Cuma’nın iki rekâtlı farzı kılındı, geriye bir daha baktığımda caminin orta kısmının birden boşaldığını fark ettim. Devletim, ibadette sadece farzları yapıyor demek ki, diye geçirdim içimden. Dışarıda ifa edilecek farzların, içerideki sünnetlerden daha mühim olmadığını iddia edecek değilim.

Namık Kemal ne demişti? “Ne mümkün zulm ile, bîdâd ile imhâ-yı hürriyet? Çalış, idrâki kaldır, muktedirsen âdemiyetten!” (İşkence ve zulüm ile hürriyeti kaldırmak mümkün değil, gücün yetiyorsa çalış, insanın düşünme yeteneğini insanlıktan kaldır.) Zihin bu, boş durmaz, insan zaten düşündüğü için beşer olmaktan kurtulup insanlığa terfi etmiş değil mi?

Bir insan olarak, ben de fincancı katırlarını ürkütecek düşünceler ürettim. Suç işlediysem bu bana değil, zihnime ait. Belki de insan olmanın suçu.

İmam, minberde imanın güzelliğinden ve gereğinden bahsetti. Metafizik konu, aynı zamanda bireysel. Halbuki minberde kim olmalıydı? Devlet olmalıydı, Cuma namazını da devletimin temsilcisi kıldırmalıydı. Cami, sosyal hayatın merkezinde yer alır. Cuma, inanların bir araya gelip dertleştikleri, konuştukları, sorunlarına çözüm ürettikleri, sosyal içerikli bir gündür. Minber de toplumsal konuların, yaşanılan bölgedeki sorunların konuşulduğu sosyal bir makamdır. Minber, sosyal olduğu kadar, siyasi bir makamdır. Siyaseti sosyal olaylardan ve olgulardan ayırmak zaten mümkün değil. Bahsettiğim, particilik anlamında değil, sosyolojik siyasettir. Yerel veya genel, yaşanan her türlü sıkıntı veya sevinç, birer sosyal vakadır, siyaset konusudur.

Halk; dinamik yapıya, ortak ülküye sahip olduğu müddetçe millet vasfıyla ayakta kalır. Milleti oluşturan bireyler birbirine güvenir, dayanışma içinde olur. Milletlerin efendisi, sahibi olunmaz; hizmetçisi olunur. Yöneticiler, hizmet ve temsil yeteneğinin yüksekliği oranında güçlüdürler, saygındırlar. Geçmiş ve geleceğe yönelik değer ve hedefleri paylaşan liderler, milletinin gönlünde yer alabilir. Zor zamanlarda millet olma niteliğini güçlü şekilde gösteren halkımızın bir araya geldiği Cuma ve Bayram günlerinde devleti temsil eden liderlerin veya onların illerdeki, beldelerdeki temsilcilerinin halkıyla kaynaşması, minberde kendilerine hitap etmesi, öne geçip namaz kıldırması, tahminimizin ötesinde bir sinerji oluşturacak; bu anlayış ve yönetim tarzı, milletimizde beklenenin üzerinde doping etkisi yapacaktır.

Hanımlar, “Kabul Günü” diye bir şey icat etmişler. Bu günlerde bir araya gelip dertleşiyorlar, ev sahibi misafirlerine ikramlarda bulunuyor, varsa sorunlarına çözüm üretiyorlar. Aynı zamanda hasret gideriyorlar. Cuma günü de devletin “Kabul Günü” olsa fena mı olur? O günde devletin temsilcileri, halkıyla kaynaşsa, halkın taleplerini dinlese, halkını yapılan işler konusunda bilgilendirse, ona hesap verse ne güzel olur. Bu tekliften kimsenin korkmasına, rahatsız olmasına, buna karşı çıkmasına da gerek yok. Paylaşılan kederler azalacak, sevinçler artacaktır. Toplumların en büyük gücü, fertlerinin birbirine olan güvenleridir, yekvücut olmasıdır. Bazı belediyelerin, seçim sonrası göstermelik başlattıkları, bir süre sonra yapmaktan vazgeçtikleri “Halk Günleri”nden bahsetmiyorum. Devletin “Kabul Günü”, geleneksel hale getirmeli, sosyolojik ritüel olmalıdır.

Yangın, kıvılcımla başlar. Kelebeğin kanat vuruşu, bazen okyanustaki dalgaların ilk adımıdır. İyilik bulaşıcıdır, güzellik yayılma yeteneğine sahiptir. Bir ilçedeki kaymakamın, bir ildeki valinin veya daha üst düzeydeki bir yöneticinin başlatacağı böyle bir uygulama, yarınlardaki güçlü Türkiye’nin verimli tohumu olacaktır. Öküz altında buzağı aramanın anlamı yok.

Bir Cuma düşüncesi olarak kayda geçsin istedim. Güzelliği yapan, kazanır; buna karşı çıkan kaybeder. Sesiz kalan, karpuz gibidir; karpuz, yata yata büyür ve çürür.

Kadir Durgun

Kadirdurgun1957@gmail.com https://youtu.be/1X6MBA8_fD0