Vefatının 12. Yılında Rauf Denktaş’ı Rahmetle Anıyoruz
Rauf Raif Denktaş (27 Ocak 1924 – 13 Ocak 2012), Kıbrıs Türkü siyasetçi ve yazardır. Denktaş, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kurucusu ve ilk cumhurbaşkanıdır. 1983’ten 2005’e kadar toplamda 21 yıl 5 ay 9 gün cumhurbaşkanlığı yapmıştır.
İlk yılları
Rauf Denktaş, 27 Ocak 1924 günü Baf kasabasında doğdu. 1,5 yaşındayken annesi Emine Hanım’ı kaybetti.Babası hâkim Mehmet Raif Bey’di, Rauf ailenin dördüncü ve en küçük çocuğuydu. Altı yaşına kadar eğitiminde anneannesi ve babaannesinin yanında, Osmanlı döneminde zaptiyelik yapmış olan dedesi Şeherli Mehmed yetiştirilmesinde rol oynadı. Çocukluk yıllarında, özellikle tatillerde Aybifan’da ailesiyle vakit geçiren Denktaş, hatıratında bu köyü “köyüm” olarak niteler. Denktaş, 1930 yılında eğitim için İstanbul’a gönderildi. Arnavutköy’de ilkokuldan liseye kadar eğitim veren Fevzi Ati Lisesi’nde yatılı okumaya başladı. Ortaokuldan sonra Kıbrıs’a döndü ve 1941 yılında Lefkoşa İngiliz Okulu’ndan mezun oldu. Mezun olmasının ardından Fazıl Küçük’ün Halkın Sesi gazetesinde yazılar yazmaya başladı. Daha sonra bir süre Mağusa’da tercümanlık, mahkemelerde memurluk ve İngiliz Okulu’nda öğretmenlik yaptı. 1944 yılında hukuk eğitimi için Lincoln’s Inn’de okumak üzere Birleşik Krallık’a gitti. 1947 yılında adaya döndü ve avukatlığa başladı. Sonraları savcılığa geçti ve 1956 yılında başsavcılığa yükseldi.
Siyasi yaşamı
Mücadele yılları
27 Kasım 1948 tarihinde Kıbrıs Türklerinin düzenlediği ilk mitingde Fazıl Küçük ile beraber hatiplik yaptı. Halka ilk hitabını bu vesileyle ve 24 yaşındayken yaptı. Türk cemaatinin iki önemli ismi Faiz Kaymak ve Fazıl Küçük arasında ara bulucu rolünü üstlenip, toplumun çıkarlarının takipçisi oldu. Faiz Kaymak’ın teklifi ve Fazıl Küçük’ün tasvibiyle Kıbrıs Türk Kurumlar Federasyonu Kongresi’nde başkanlığa seçildi. Savcılık görevinden emeklilik hakkını kazanmasına altı ay kala, Birleşik Krallık yönetimini zorlukla ikna ederek istifa etti ve cemaat sorunlarıyla uğraşmaya başladı. 1949 yılı yaz aylarında avukatlık yapmaya başladı. Yine aynı yıl Aydın Hanım’la evlendi. 1955 yılında Enosisle mücadelede ve EOKA karşısında Kıbrıs Türklerinin direnişine yön verdi. 1958 yılında hükûmetteki görevinden istifa etti. Arkadaşlarıyla 1 Ağustos 1958 tarihinde Türk Mukavemet Teşkilatını (TMT) kurdu.
1958 yılında iki toplum arasında başlayan çatışmalarda, Türkler protestolar gerçekleştirdi. Zürih-Londra antlaşmaları öncesinde Fazıl Küçük ile birlikte Ankara’ya Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ile görüşmeye gitti. Bu görüşmede adaya Türk askerinin gönderilmesi teklifini dile getirdi. 1959 Zürih ve Londra Antlaşmaları ile 1960 Antlaşmaları ve Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası’nın hazırlanmasında çaba gösterdi. Aynı yıl Türk Cemaat Meclisi üyeliği ve Türk Cemaati İcra Komitesi Başkanlığı’na seçildi. 16 Ağustos 1960 tarihinde 650 kişilik Türk Alayı Mağusa Limanı’na ayakbastı. 1963 olaylarından sonra temaslarda bulunmak üzere Ankara’ya gitti. Temaslarını tamamlayarak bir sandalla Kıbrıs’a geçti ve Türk direnişini örgütlemeye başladı.
7 Ocak 1964’te Londra Konferansı’na katılmak üzere adadan ayrıldı. Görüşmelerin sonuca ulaşamaması üzerine 15 Ocak’ta Ankara’ya dönen Denktaş, 17 Şubat’ta New York’a gitti ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi görüşmelerine katıldı. 18 Mart tarihinde tekrar Ankara’ya dönene dek, Makarios başkanlığında ve tamamen Rum kontrolünde olan Kıbrıs Cumhuriyeti Bakanlar Kurulu, Denktaş hakkında devlete hakaret ve başka suçlar nedeniyle tutuklama ve yargılama kararı aldı Bunun üzerine Denktaş mecburi olarak Ankara’da kaldı.[7] Gizlice Erenköy’e çıkarak Erenköy Direnişi’ne katıldı, sonra tekrar Ankara’ya döndü. Türkiye’de kaldığı dönemde Ankara’daki siyasi çevrelerle Kıbrıs konusundaki vizyon farkının derinliğini gözlemledi. Kıbrıs konusundaki gelişmeleri ve düşüncelerini Türkiye kamuoyuna aktarmak için basın toplantıları ve konferanslar düzenledi. 29 Ekim 1966 tarihinde, Türkiye’nin Kıbrıs politikasının çok pasif kaldığı, taksim için yeterince çabalanmadığı görüşünü aktardığı 12’ye 5 Kala kitapçığını yayımladı ve tüm milletvekillerine dağıttı. Türkiye’nin dış politikasına sert bir eleştiri teşkil eden bu kitapçık, Türkiye Dışişleri Bakanlığı tarafından hoş karşılanmadı. 1967 yılında adaya gizlice girerken tutuklandı. Yoğun girişimler sonucu Türkiye’ye iade edildi. 1968 yılında adaya giriş yasağı kaldırılınca Kıbrıs’a döndü.
Siyaset dönemi
Denktaş konuşma yaparken
1970 seçimlerinde Türk Cemaat Meclisi Başkanlığı’na seçildi. 18 Şubat 1973 tarihinde Fazıl Küçük görevinden ayrılması üzerine Kıbrıs Cumhurbaşkanı Yardımcısı seçildi. Bu görevinden 28 Şubat 1973 tarihinde istifa etti ve aynı gün Kıbrıs Türk Yönetimi Başkanı seçildi. Kıbrıs Harekâtı’nın ardından 13 Şubat 1975 tarihinde Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin ilanından sonra devlet ve meclis başkanı görevlerini de yürüttü ve anayasa uyarınca 1976 yılında yapılan ilk genel seçimlerde devlet başkanlığına seçildi. 1981 yılında ikinci kez devlet başkanı oldu. 15 Kasım 1983 tarihinde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ilanından sonra tekrar cumhurbaşkanlığına seçildi. 22 Nisan 1990 tarihinde yapılan erken seçimde ikinci kez cumhurbaşkanı seçildi. 1995’teki seçimlerde de cumhurbaşkanı seçildi. 2000 yılındaki seçimlerde %43,67 oranında oy aldı ve seçim ikinci tura kaldı; ama ikinci tura kalan diğer aday olan Derviş Eroğlu’nun çekilmesi üzerine seçimden galip olarak çıktı.[9] 2004 yılında BM genel sekreteri Kofi Annan’ın Kıbrıs Sorunu’nun çözümü için hazırladığı Annan Planı’na karşı çıktı,[10] buna rağmen plan Kıbrıslı Türkler tarafından kabul edilse de Kıbrıslı Rumların reddetmesi üzerine hayata geçmedi. 17 Nisan 2005 tarihinde yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday olmadı ve 24 Nisan 2005 tarihinde görevi yeni seçilen cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat’a devretti.
Sosyal yaşamı
Politika hayatı yanı sıra, aynı zamanda yazar kimliğiyle de önemli bir şahsiyet olan Rauf Denktaş, 1985 yılının son aylarından bugüne, Yeni Asya Yayınları arasında çıkan kitapları bulunuyor. Ayrıca Denktaş, çok meraklı bir fotoğrafçı özelliği ile de bilinmekte, fotoğraf makinesini elinden bırakmamaktaydı. Rauf Denktaş, Halkın Sesi gazetesinde yazılar yazmakta ve ART isimli televizyon kanalında Pazartesi günleri Denktaş’ın Gündemi adlı, görüşlerini anlattığı programı sunmaktaydı.
Ölümü
Rauf Denktaş’ın cenazesi, defnedilmeden hemen önce Cumhuriyet Parkı’nda
8 Ocak gecesi organ yetmezliği teşhisi ile Yakın Doğu Üniversitesi Hastanesi’ne kaldırılan Rauf Denktaş, tedavi gördüğü hastanede 13 Ocak 2012 tarihinde 88 yaşında öldü. Vefatının ardından Türkiye ve KKTC’de ulusal yas ilan edildi.[12] 17 Ocak 2012 günü, yapılan devlet töreniyle Lefkoşa’daki Cumhuriyet Parkı’nda defnedildi. https://tr.wikipedia.org/wiki/Rauf_Denkta%C5%9F
R A U F RAİF D E N K T A Ş
Büyük Devlet Adamı, Eşsiz Vatanseveri,
Ebedî Âleme İntikalinin 12. Yılında Hasretle Anıyoruz:
Kıbrıs Gazisi Emekli Yarbay ATTİLA ÇİLİNGİR Anlatıyor.
(ÜÇÜNCÜ BÖLÜM)
Oğuz Çetinoğlu: Muhterem Denktaş’ın aktif siyasetten çekildikten sonraki hayatı hakkında neler söylemek istersiniz?
Attila Çilingir: Sayın Denktaş; Cumhurbaşkanlığı görevini teslim ettikten sonra köşesine çekilip, birilerinin istediği, umut ettiği gibi sessiz, sedası bir emeklilik süreci yaşamadı. Aktif siyâseti bıraktıktan hemen sonra, Lefkoşa Köşklü Çiftlikteki çalışma ofisinde kendisini ziyâret ettiğimde; bundan sonrası için nasıl bir yol izleyeceğini öğrenmek adına sorduğum sorulara, vermiş olduğu bilgi dolu cevaplarında verdiği mesajlar şöylece özetlenebilir:
-Kıbrıs Milli Davamızın doğrularını, bu konuda milletçe elde etmiş olduğumuz hukuki haklarımızı, hem Ada’da, hem de Türkiye’de yine millete anlatmaya devam edeceğim.
-Özellikle siyasilerin bu konuyla ilgili atacakları her yanlış adıma karşı çıkacağım. Bu yanlışların sebeplerini yine Türk Milleti ve Kıbrıs Türk Türkleriyle paylaşacağım, çözüm adına ortaya konulan ‘Birleşik Kıbrıs’ çatısı altında tek egemenlik, tek devlet, tek kimlik konusunun Ada’daki, Türklerin sonu olacağını ifâde etmekten vazgeçmeyeceğim. .
Sayın Denktaş; bu söylediklerini son nefesine kadar uyguladı. Kıbrıs konusuna damgasını vurmuş bir devlet adamı olarak, tecrübelerini paylaşmak adına AB sürecinde Annan planına karşı, sonrasında ise; 2008 yılından itibâren taraflar arasında yeniden başlayan Kıbrıs Müzakerelerinde yapılan yanlışları Türkiye’de Türk Milletine, adada kendi halkına anlatmak için her platformu kullandı.
Asla pes etmedi. O bir direnişçiydi. O; müreffeh geleceği için yemin ettiği, bunun için yıllarca çalışıp, çabaladığı vatan topraklarında bütün kurumlarıyla yaşayan son Türk Devletinin hem kurucusu, hem de savunucusuydu. O sebepledir ki, köşesine çekilip, emekli hayatı yaşamayı tercih etmedi. Günü geldi ‘Anavatanım’ dediği Türkiye’yi yönetenlerden: ‘Kıbrıs dâvâsı Denktaş’ın şahsî davası değildir. Artık Kıbrıs konusunda tâvizler vermenin zamanı gelmiştir.’ Cümlelerini duyduğunda çok üzüldü.
Hele, hele ‘Git sen kendi ülkende konuş! Dâvânı git kendi halkına anlat…’ sözlerini işittiğinde yüreği paramparça oldu, kırıldı ama cevap dahi vermedi. Çünkü o anavatanına ve yönetimine sonsuz bir sevgi ve saygıyla bağlıydı.
Annan planı döneminde Kıbrıs Türk Halkının zihnini bulandırmak adına verilen o parlak vaatlere, Kıbrıs Türk Halkına ‘evet’ demeleri için yapılan onca baskıya rağmen, o hep direndi. Halkına ve Türkiye’ye yapılan yanlışları anlatmaya devam etti.
Annan planı döneminde ‘Kıbrıs’ı verelim kurtulalım.’ Diyenlere: o günlerde, öylesine bir cevap verdi ki… O cevap, ömrünü bu davaya adayan bir lidere, bir devlet adamına yakışır nitelikteydi: ‘Ben vermem. Verecekse Türkiye versin! Bu şerefsizlikse alnıma yazın…’ diyecekti.
Rahmetli Denktaş ile ilgili olarak, bugüne kadar çok şey söylendi, yazıldı çizildi. Hakkında çok kitap yayınlandı. Yaptıklarıyla, yapamadıklarıyla yine pek çok kitaplar yazılacaktır.
O Büyük İnsan; Türk Milletinin ve Kıbrıs Türk Türklerinin gönlünde anıtlaşan liderlik vasıfları ve tarihe mal olmuş başarılarıyla, Doğduğu toprakların ‘o yasemin kokulu gecelerini asla unutmayan’, ‘Karkot Deresinin’ özgürce akan sularının yoğurduğu çocukluk ve gençlik anılarıyla coşan tabiat ve tabiattaki canlıların âşığı, hayatı boyunca gönlünü yakan hürriyet ve bağımsızlık ateşini; Mustafa Kemal Atatürk’ten, Anavatanı Türkiye’den, Torosların ardından doğan güneşin ışıltısından alan ve en nihâyetinde Anadolu’dan, Mehmetçikten gelen hürriyet nefesini; Beşparmak Dağlarında soluyan bir direnişçi, büyük bir lider, Kıbrıs adasında son Türk Devletini kuran, Türk Dünyasının büyük bir kahramanı, ‘Baba Türk Denktaş’ olarak anılacaktır…
Vatan; ona ve dava arkadaşlarına, bu uğurda Şehadet mertebesine ulaşan tüm şehitlerimize, o süreçte görev alan tüm Gazilerimize minnettardır.
Ruhu şad olsun.
| ATİLLA ÇİLİNGİR: 1967 yılında Teğmen rütbesiyle Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK)’da göreve başladığı zaman, Kıbrıs olayları adada bütün hızıyla devam ediyor, Yunanistan’ın da desteğini alan Rumlar; adada yaşayan Kıbns Türklerine her türlü mezâlimi yapıyor, gerçekleştirdikleri toplu katliamlar, uyguladıkları ekonomik ambargolarla Kıbrıs Türklerini adadan göçe zorluyorlardı… O dönemde Türkiye Cumhuriyeti Devletinin 1960 yılında imzalamış olduğu, Birleşmiş Milletler Teşkilatı tarafından da onaylanmış garantörlük anlaşması gereğince, Ada’da buluan ‘Şanlı Kıbrıs Türk Kuvvetleri Alayında’ görev almak için defalarca dilekçe veren Teğmen Çilingir; 1974 yılının 20 Temmuz Cumartesi sabahı kendisini Kıbrıs’ta savaşın içinde buldu. Bölük komutanı olarak Kıbrıs Savaşlarının her iki safhasında da bu görevine başarıyla devam etti, ‘Gazi’ unvanı ile nurlandırılarak Türkiye’ye döndü. 1974-1975 ve 1985-1987 yıllarında Kıbns’ta görevli olduğu yıllardan sonra da, adada yaşanan olayları yakinen tâkip eden Çilingir; 2004-2011 yılları arasında Kıbns Türk Kültür Demeği’nin İstanbul Şubesi yönetim Kurulunda da görev yaptı. Bu uzun süreçte ‘millî dâvâmız’ olarak bilinen Kıbns konusuna sâhip çıkarak, Kıbrıs Türklerinin kazanılmış târihî ve hukûkî haklarını savunmak maksadıyla değişik platformlarda görev aldı. Sempozyumlara, panellere, televizyon programlarına konuşmacı olarak katıldı, makaleler yayınladı. Yakinen takip ettiği Kıbns konusu başta olmak üzere, ülke meseleleriyle ilgili güncel yazılarına, konferanslarına devam etmektedir. T.S.K.’dan 1990 yılında, kendi isteği ile emekli olduktan soma; Kıbrıs konusuyla ilgili kaleme almış olduğu; Özgürlük Nefesi (K.K.T.C Cumhurbaşkanlığı yayını 1995), Girne’den Doğan Güneş (1997), Unutanlar, Unutturulanlar ya da Hatırlayamadıklarımız (2004), Elveda Kıbrıs Ama Bir Gün Mutlaka (2006), Andımız Olsun ki Bu Topraklar Bizim (2007), Tarihten Gelen Çığlık (2010), Kıbrıs / Yes Be Annem (2002-2016) ve O Gece (2019) isimli kitaplarıyla; Ülkemizin son 65 yılında öne çıkan, yaşanmış önemli olayları anlatan: 10’ların İzleriyle Türkiye (2014), Kırılmadık Ne Kaldı?-Zaman Asla Kaybolmaz (2015) isimli kitapları da bulunmaktadır… Sivil iş hayatına Türkiye Sigorta Sektöründe başlayan Atilla Çilingir Koç YKS bünyesinde uzun yıllar görev yaptıktan sonra, halen dünyanın 18 ülkesinde hizmet veren, sağlık bilişim şirketlerinden birisi olarak ülkemizde de faaliyet gösteren; CompuGroup Medical Bilgi Sistemleri A.Ş bünyesinde, görevine devam etmektedir. Pek çok üniversitenin Bankacılık-Sigortacılık Fakültelerinde, Yüksek Okullarında, vermiş olduğu seminerler, konferanslar ile sektöre bu yönde de hizmet vermeye devam eden Çilingirin: Sigorta sektöründe 26 yıldan beri vermiş olduğu hizmetlerini anlatan; Sigortalı Hayatın Gerçekleri (2012) isimli bir kitabı daha bulunmaktadır. Atilla Çilingir; bugüne kadar kitaplarından elde etmiş olduğu telif gelirleriyle; Sosyal sorumluluk projeleri kapsamında: 2010 yılında K.K.T.C. Lefkoşa Şehit Aileleri ve Malul Gazileri Demeğine ‘Tarihten Gelen Çığlık’ isimli kitabının telif gelirini bağışlamış, 19 Şubat 2013’de Van’da yaşanan büyük depremden sonra Van’ın Muradiye İlçesi Akbulak Köyü İ.M.K.B (İstanbul Menkul Kıymetler Borsası) Yatılı Bölge İlk Öğretim Okulunda CGM’nin de katkılarıyla; içinde 20 adet bilgisayarı bulunan, adını taşıyan bir BT (bilgi teknolojisi) sınıfı açmış. 02 Haziran 2017 tarihinde de, Mapuder-A.D.D Samsun Şubesi Başkanlığı’nın İşbirliği ve CGM’nin de katkılarıyla; adını taşıyan, içinde 2500 kitabı, 2 adet bilgisayarı bulunan bir kütüphânenin açılışını yapmıştır. |
| MERHUM RAUF DENKTAŞ 27 Ocak 1924 tarihinde Kıbrıs’ın Baf bölgesinde doğdu. 1,5 yaşında iken annesini kaybetti. Babası hâkim Raif Bey’dir. Anneannesi ve babaannesi tarafından büyütülen Denktaş, 1930 yılında eğitim için İstanbul’a gönderildi. Arnavutköy’de ilkokuldan liseye kadar eğitim veren Fevzi Ati Lisesi’nde yatılı okumaya başladı. Ortaokuldan sonra Kıbrıs’a döndü ve liseyi Kıbrıs’ta bitirdi. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra hukuk eğitimi için İngiltere’ye gitti. Mezun olduktan sonra avukatlığa başladı. 1949 yılı yaz aylarında savcı olarak görev üstlendi. Aynı yıl Aydın Hanım’la evlendi. 27 Kasım 1948 tarihinde Kıbrıs Türklerinin düzenlediği ilk mitingde Dr. Fazıl Küçük ile beraber hatiplik yaptı. Türk Cemaati’nin iki önemli ismi Faiz Kaymak ve Dr. Fazıl Küçük arasında arabulucu rolünü üslenip, toplumun çıkarlarının takipçisi oldu. Faiz Kaymak’ın teklifi ve Dr. Fazıl Küçük’ün tasvibiyle Kıbrıs Türk Kurumlar Federasyonu kongresinde başkanlığa seçildi. Savcılık görevinden İngiliz yönetimini zorlukla ikna ederek istifa etti ve Cemaat meseleleriyle meşgul oldu. 1955’te terörist bir hüviyete bürünen Enosis ile mücadelede ve EOKA karşısında Kıbrıs Türklerinin direnişine yön veren Denktaş, 1958 yılında hükümetteki görevinden istifa etti. Arkadaşlarıyla birlikte 1 Ağustos 1958 tarihinde Türk Mukavemet Teşkilatı’nı kurdu. 1959 Zürich ve Londra Antlaşmaları ile, 1960 antlaşmaları ve Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası’nın hazırlanmasında emeği geçti. Aynı yıl Türk Cemaat Meclisi İcra Komitesi Başkanlığı’na seçildi. 1958 yılında Rum tedhişçiler, Türk köylerine saldırınca, Türkler bu olayları protesto etti. Zürich-Londra Antlaşmaları öncesinde Dr. Fazıl Küçük ve Rauf Denktaş, Ankara’ya Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ile görüşmeye gitti. Bu görüşmede Denktaş Ada’ya Türk askeri gönderilmesi teklifini dile getirdi. 16 Ağustos 1960 tarihinde 650 kişilik Türk Alayı Magosa Limanı’na ayak bastı. 1963 olaylarından sonra Denktaş temaslarda bulunmak üzere Ankara’ya gitti. Temaslarını tamamlayan Denktaş bir sandalla Kıbrıs’a geçti ve Türk direnişini teşkilatlandırmaya başladı. 1964 Londra Konferansından sonra Makarios tarafından istenmeyen adam ilan edildi. Yeşilada’ya girmesi yasaklandı. Gizlice Erenköy’e çıkarak savaşa katıldı. 1967’de adaya ikinci defa gizlice girerken tutuklandı. Türk hükümetinin ısrarlı istekleri sonucunda Türkiye’ye geri verildi. 1968’de adaya giriş yasağı kaldırıldığından Kıbrıs’a döndü. 1970 seçimlerinde Türk Cemaat Meclisi Başkanlığı’na seçildi. 28 Şubat 1973’e kadar Kıbrıs Cumhurbaşkanı Muavini ve Kıbrıs Türk Yönetim Başkanı olarak ülkesine hizmet etti. 13 Şubat 1975’te Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin ilanından sonra devlet ve meclis başkanı görevlerini de yürüten Denktaş, anayasa uyarınca 1976’da yapılan ilk genel seçimlerde devlet başkanlığına seçildi. Sonraki dönemlerde de seçilerek görevini 2005 yılına kadar devam ettirdi. 2005 yılında yapılan seçimde aday olmadı, görevini Mehmet Ali Talât’a devretti. Sayın Denktaş, Cumhurbaşkanlığından ayrıldıktan sonra konferanslarla, gazete ve dergilere yazdığı makalelerle ve kaleme aldığı kitaplarıyla, hayatını adadığı Kıbrıs dâvâsına hizmet etmeye devam ederken, 13 Ocak 2012 tarihinde Kıbrıs’ta ebedî âleme intikal etti. Mekânı cennet olsun, kabri nurlarla dolsun. SAYIN RAUF DENKTAŞ’IN YAYINLANMIŞ KİTAPLARI: Saadet Sırları: (1941-1942), Ateşsiz Cehennem: (1944), Criminal Cases: (1953-54), A Handbook of Criminal Cases: (1955), 12’ye 5 Kala: (1964-1966), The Cyprus Problem: (1968), The Akritas Plan: (1968), A Short Discourse on Cyprus: (1972), Gençlerle Başbaşa: (1981), The Cyprus Triangle: (1982), Gençlerle Hasbihal: (1982), Cyprus Problem in a Nutshell: (1983), Gençlere Öğütler: (1985), Kadın ve Dünya: (1985), Kuran’dan İlhamlar: (1986), İmtihan Dünyası: (1986), Yarınlar İçin: (1986), UN Speeches on Cyprus: (1986), Seçenekler ve Kıbrıs Türkleri: (1986), Cyprus, An hdietment and Defence: (1987), The Cyprus Problem 23rd Year: (1987), My Vision for Cyprus (1988), Atatürk, Din ve Laiklik: (1989), Gençlerle Sohbet: (1990), Kıbrıs’ta Bitmeyen Kavga: (1991), Kıbrıs Dâvamız: (1991), İlk Altı Ay: (1991), What is the Cyprus Problem: (1991), A Challenge on Cyprus: (1990-1991), Denktaş As A Photographer, Images From Northern Cyprus: (1991), The Cyprus Problem and the Remedy, Lefkoşa (Nicosia): (1992), From My Albüm: (1992), O Günler, Lefkoşa: (1993), Images From Northern Cyprus: (1993), Vizyon: (1994), Kapılar: (1995), Observations on the Cyprus Dispute: (1996), Kıbrıs Meselesinde Son Durum: (1996), Rum Yunan İkilisi / İstenmeyen Cumhuriyetten Nereye?: (1996), Karkot Deresi: (1996), Rauf Denktaş’ın Hatıraları: (Toplam 10 Cilt. 1964-2000). |
(BİTTİ)
Türk Milleti’nin Başı Sağolsun
Pençe-Kilit Harekatı bölgesinde PKK terör örgütü mensuplarıyla çıkan çatışmada şehit olan kahraman askerlerimize Allah’tan rahmet, yaralı askerlerimize acil şifalar diliyorum. Milletimizin başı sağ olsun. Kocaeli Aydınlar Ocağı
Ateşli Hastalıkları Ve Grip
“Önce zararli olma” Hipokrat
Sonbahar ve kış günlerinde genellikle birçok kişinin ateş, boğaz ağrısı, burun akıntısı ve öksürük gibi şikâyetlerle geçirdiği duruma grip denilmektedir. Çoğunlukla muhtelif virüslerin sebep olduğu, bazen 1-2 günde düzelen soğuk algınlığına da yanlışlıkla grip denilmektedir. Grip ise kişiyi 3-5 gün işinden alıkoyan, ateşle birlikte bitkinlik, adale ağrıları ile, genel yorgunluk yapan, akciğerlere inip genel sağlık durumunu bozan viral bir hastalıktır. En fazla enfluenza virüsleri bunun etkenidir.
Ayrıca insan korona virüsleri, RSV denilen virüsler de buna sebep olur. Bulaşıcılığı ile de salgınlara sebep olabilir. Kuş giribi, domuz gribi ve 2019 da başlayıp 3 yıl bizlere karantina şartları yaşatan Covid-19’ da böyle bir viral hastalıktır.
Ateş çoğunlukla virüs ve bakterilerin sebep olduğu bir enfeksiyon belirtisidir.
Enfeksiyon etkenine karşı bağışıklık sistemimizin tepkisi diyebileceğimiz bir olaydır. Küçük, 2 yaş altı çocuklarda 39 derecenin üstüne çıkmasında o yaşların hassasiyeti sebebiyle havaleye sebep olabilmesi bakımından ayrıca önemlidir. Ateş derecesinin seviyesi ve gün içinde iniş çıkış yapması ve süre özellikleri hekime teşhiste yardımcıdır. Tifo, sıtma, tüberküloz gibi bazı önemli hastalıkların da önde gelen belirtisidir. Bazı tümör hastalıklarında ve kan hastalıklarında da ateş yükselmesi görülür. Dolayısıyla ile 1-2 günde normale dönmeyen ateş yükselmelerinde sebebinin araştırılıp tehşisin konulması ve buna uygun bir tedaviyle ateşin düşürülmesi daha doğru olur. Ateşli hastalıklarda bazı basit ve kolay tetkikler ile hekim kanaat sahibi olabilir. Tam Kan sayımı, CRP ve Sedimantasyon gibi tetkikler ateşin enfeksiyon kaynaklı ve ne tür bir enfeksiyon olduğu hakkında bilgi verir. Boğaz kültürü ve boğaz sürüntüsünden yapılan bazı testler ile etkenin tiplendirilmesi mümkündür. Bir iki saatte sonuç alınabilen testler ile bazı viral enfeksiyonların tehşisi imkan dâhilindedir. Bunlardan alınacak sonuçlara göre yapılacak tedavi daha faydalı ve başarılı olur. Bakteriyel enfeksiyonlarda uygun antibiyotik seçilip kullanılırken, viral etkenlerde herhangi bir antibiyotik kullanılmaz. Viral enfeksiyonların bazı tiplerin de antiviral ilaçlar hastalığın daha hızlı iyileşmesinde faydalı olmaktadır. Teşhis tedavinin doğru ve yerinde olmasını sağlar.
Ateşli hastalıklarda bazen daha ileri tetkikler gerekebilir. Bazen de hastane şartları teşhis takip ve tedavide gerekebilir.
Ateşli hastalıkların en fazla sebebi olan enfeksiyon hastalıklarında korunma tedbirleri ve koruyucu aşılar ayrı bir önem arz eder. Solunum yolu enfeksiyonlarında kişisel temizlik ve ortam temizliği bulaşmayı azaltır. El-yüz temizliği, şüpheli durumlarda ellerin sabunlanarak yıkanmaması, el sıkışma- öpüşerek selamlaşmadan kaçınma, öksürük-hapşırık gibi durumlarda ağzın kapatılması, tek kullanımlık mendil kullanılması, kalabalık ortamlardan kaçınma ve ortamların havalandırılması gibi tedbirler bulaşmayı azaltır. Grip dahil enfeksiyon hastalıklarında aşı önemli bir tedbirdir.
Sonbahar kış girişlerinde solunum yolu enfeksiyonları karşı yapılan aşılar hastalığa yakalanmayı önleyen veya hastalığın daha hafif atlatılmasını sağlayan bir imkandır. Bu sebeple 65 yaş üstündekilere, bağışıklı zayıf olan veya bağışıklığı zayıflatan şeker hastalığı gibi hastalığı olanlara, akciğerlerinde sağlık sorunu yaşayanlara mutlaka bu aşıların yaptırılması istenir. Sağlığımızın önemi bilinciyle bu ve benzeri konulara dikkat etmek sağlıklı yaşamamıza imkan verecektir. “Sağlıklı olmanız ve sağlıkla yaşamanız dileklerimle.”
R A U F RAİF D E N K T A Ş Büyük Devlet Adamı, Eşsiz
Vatanseveri, Ebedî Âleme İntikalinin 12. Yılında Hasretle Anıyoruz: Kıbrıs Gazisi Emekli Yarbay ATTİLA ÇİLİNGİR Anlatıyor.
(İKİNCİ BÖLÜM)
Oğuz Çetinoğlu: Aradan çok zaman geçti. İnsanoğlunun hâfızası nisyan ile malûldur. Siz Kıbrıs hakkında 12 adet kitap yazdınız. Gelişmeleri yakından tâkip ediyorsunuz. Her şey hâfızânızdadır:
Dedikodu mudur, hakîkat midir bilinmiyor. Avrupa Birliği; Annan Plânı için yapılacak referandumda Türklerin vereceği ‘Evet’ oylarının % 50’nin üzerinde olması hâlinde 259.000 Euro vermeyi taahhüt etmişti. Türk kesimi %65 ’Evet’ dedi. Taahhüt edilen bu para geldi mi? İleride, bol vaatlerle yeni bir referandum gündeme gelebilir. Kıbrıs Türklerinin vaatlere kanmasını önlemek bakımından bu hâdisenin hâfızalarda canlı tutulmasında fayda olduğunu düşünüyorum. Para geldi ise kimler tarafından nerede, nasıl kullanıldı?
Atila Çilingir: Annan planı döneminde verilen vaatlerin hepsinin içi boş çıkmıştır. O dönemde de Denktaş bu vaatlere aldanılmamasını söylediğinde sokaklar, malum çevrelerce; ‘’Barra Denktaş’’, ‘’Kurtar Bizi Annan’’ pankartlarıyla süslenmiş, şehitlerimizin adını taşıyan sokaklar bu nidalarla inlemişti! O süreçte Kıbrıs Türk Halkına ne AB den o para gelmiş, ne söylendiği gibi Ercan Hava alanından Turistlerin gelişine müsaade edilmiş, ne de başka bir yardım yapılmıştır. Ama AB sürecinde Kıbrıs Türk’ünün aklını çelmek adına pek çok Avrupa Vakfı Rumlarla işbirliği içinde olan kişi ve derneklere milyonlarca Avro yardımda bulunmuş, Kıbrıs Türk’ünün Annan planına evet demelerine katkı sağlanmıştır!
Çetinoğlu: Aynı referandumda Rumlar, hangi düşüncelerle % 76 oranında ‘Hayır’ oyu verdiler?
Çilingir: Bu tuzak planının referandum tarihinden bir gün önce Rum TV’sine çıkan Rum lideri Papadopulos. (EOKA terör örgütünün kurucularındandır…) kendi halkına şöyle hitap etmiştir. ‘’Ben benden önceki kurucu liderim Makarios’tan bir devlet teslim aldım. Bu devletin parçalanmasına asla müsaade etmeyeceğim’’ gözyaşları içinde dile getirdiği bu söylemi Rum halkını derinden etkilemiş, kendileri için çok şey ifade eden bu plana dahi ‘’hayır’’ demişlerdir. İyi ki hayır dediler. O plan kabul edilseydi. 2009 yılında adada ne Türk askeri kalacaktı, ne de Türkiye’nin garantörlüğü olacaktı! Tekrar kuzeye dönen Rumlar çoktan çoğunluğu ele geçireceği için tıpkı Girit’te olduğu gibi Kıbrıs Türk’ü de göreceği baskılar nedeniyle adayı terk etmiş, azınlık haklarına razı olmuş olacaklardı.
Çetinoğlu: Türk Mukavemet Teşkilâtı’nı kuran, Rumlarla vatan müdafaası için canla başla mücâdele eden, millî duyguları son derece yüksek Kıbrıs Türklerinde ne sebeple bir kırılma noktası meydana geldi ki Rauf Denktaş’ın çizgisinden ayrılmalar yaşandı?
Çilingir: Bakınız bu çok önemli soruyu, şu soruyla tamamlamak daha doğru olacak diye düşünüyorum. ‘Ne oldu da 2002 Yılı 17 Kasım sonrasında artık Kıbrıs konusunda tâviz verilebilir? Kıbrıs Denktaş’ın şahsi davası değildir! Sözleri Türkiye’de duyuldu?’’ Bu söylemler yapılır, AB ye girişimiz için tarih belirlendiği, Kıbrıs konusu AB ortamına taşındığı dönemde; Ankara sokaklarında gündüz saatlerinde havai fişekler iel kutlama yapılırken! Kıbrıs Türkleri bu söylemlerin şaşkınlığını yaşamıştı. Bugüne değin Türkiye ne dediyse Kıbrıs Türk Halkı onu yapmıştır. O günler unutulmamıştır ama bugüne baktığımızda Allaha şükürler olsun ki, Kıbrıs Milli davamızın kırmızıçizgileri ilk günkü gibi savunulmakta, mevcut siyasi iktidar adada yaşanan tarihi gerçekleri hukuki kazanımlarımız hala savunmakta, ne garantörlük hakkımızdan ne de Kıbrıs Türk’ünün güvenliğini savunan Türk askerinin adadaki varlığından vazgeçilmeyeceğini. Mavi vatan Akdeniz’deki hakkımız olan enerji kaynaklarındaki hem bizim hem de KKTC’nin haklarını sonuna kadar koruyacağımızı ifade etmektedir. Kıbrıs Türk Halkının büyük bir ekseriyeti hala vatan topraklarını, egemenliklerini, adada kazanılmış tüm haklarını savunmaya devam etmektedir. Küçük bir azınlığın Rumlarla iç, içe yaşayalım arzusu adada yaşanan gerçeği ifade etmemektedir. Bu nedenle de bahtiyarım.
Çetinoğlu: Peki Efendim! Mâdemki bu röportajı, Büyük Lider Rauf Denktaş’ın ebedî âleme intikalinin sekizinci seneyi devriyesi vesilesiyle yapıyoruz, sözü yine Denktaş büyüğümüze getirelim: ‘Cumhurbaşkanım’ diye andığınız Rauf Denktaş’ın vefat haberi ile yaşadığınız iç fırtınalarınızı anlatmak ister misiniz?
Çilingir: Denktaş’ın vefatı; o târihte beni öylesine etkilemişti ki, sanki öz babamı kaybetmiştim. Çünkü özellikle kendisiyle aktif siyâset hayatını bıraktıktan sonra aramızda çok önemli bir güven, sıkı bir dostluk bağı oluşmuştu.
Değerli Cumhurbaşkanımın etrafında çok insan vardı. Kimileri dâvâ arkadaşları, kimileri O’nun adından istifâde ile bir takım talep peşinde olan siyâsetçiler, kimileri O’nun engin deneyim ve bilgilerini öğrenmek isteyenler, kimileri sanat çevresinden, kimileri dış dünyadan, kimileri gazeteci ve yazar ama en çok da gençler…
Çetinoğlu: Onlara karşı davranışları nasıldı? Usulsüz taleplere rahatlıkla ‘Hayır’ diyebiliyor muydu?
Çilingir: Şu gerçeğin altını kalın çizgilerle çizmek gerekirse; Denktaş hiçbir dönemde kendisinden istifade etmek isteyen menfaatperestlere ödün vermedi. Kimi toplantılarında, kimi konferans ve ziyaretlerinde kendisiyle görüşmek, mülakat yapmak isteyenlerin adeta beyninin içini okur, sorulacak uygun olamayan sorulara dahi bir öncesinden verdiği cevap ile o soruyu geçersiz kılardı. Bu da onun müthiş bilgi kaynağı, mükemmel hafızası ve güçlü zekâsına dayanıyordu.
Çetinoğlu: Gençlerle arası nasıldı?
Çilingir: Can liderim Denktaş; özellikle gençleri çevresinde gördüğünde gözleri parlar, adeta onlarla gençleşirdi. Yanına gelen herkese istedikleri konuda yardım etmeye çalışır, hiç kimseyi geri çevirmezdi.
O öncelikle mükemmel bir insan ve hayatını savunduğu dâvasına adamış büyük bir liderdi. Ve mükemmel bir aile reisi, sevgi dolu bir eş, davası uğruna çocuklarına yeterince zaman ayıramadığının hüznünü, acısını kalbinde hisseden, son nefesine kadar bu hüznü taşıyan çok iyi bir baba… (Ki, bu özelliğinin en yakın ve canlı tanığı olmuş, 27 Aralık 1985 tarihinde bir trafik kazasında (bu kazanın oluş şekli üzerine çok yorum yapılmış, ispat edilemeyen pek çok şey ortaya atılmıştır…) Kaybettiği büyük oğlu Sevgili Raif Denktaş’ı; kaza sonrasında Lefkoşa Burhan Nalbantoğlu Hastanesine getirdiklerinde; o dönemde adada ki görevim sebebiyle, Sayın. Denktaş’ın, Değerli Eşi Aydın Hanım’ın bir anne ve baba olarak çaresizliklerini o büyük acılarını, onlarla birlikte yaşamıştım.
Kısacası Sayın Denktaş; insan olabilmenin bütün üstün niteliklerini kendisinde toplamış değerli bir fâniydi.
Çetinoğlu: Cumhurbaşkanlığı görevinden ayrıldıktan sonrası hakkında neler söylemek istersiniz?
Çilingir: Cumhurbaşkanlığı görevini bırakıp da, aktif siyâset arenasından çekildikten sonra, herkes onun bir kenara çekilip, emeklilik dönemi yaşayacağını sanmıştı!
Ama o; sevdalısı olduğu ata yadigârı o topraklarda bir devlet kurmuş, Kıbrıs adasının yakın târihini yazmış, halkının hür ve bağımsız yaşama hakkı için inançla direnmiş, mücâdele etmiş, bu uğurda ölmek pahasına yola çıkmış bir dâvâ adamıydı. O’na göre yapılacak daha çok şey vardı…
Çetinoğlu: Neler yaptı?
Çilingir: 17 Nisan 2005 tarihinde Cumhurbaşkanlığı görevini bıraktıktan sonra, kendisine tahsis edilen birkaç kişilik çalışma arkadaşıyla birlikte Lefkoşa Köşklü Çiftlikteki çalışma ofisinde başlayacağı yeni çalışma süreciyle birlikte; bilge kişiliğinden taşan târihî doğruları; öncelikle kendi insanlarıyla, sonrasında ise; Türk Milletiyle paylaşmaya devam edecekti.
Sayın. Denktaş, o süreçte belki de ilk defa bir Türkiye Cumhuriyeti Hükümetiyle görüş ayrılığına düşmüştü! Bunun hüznünü ve hayal kırıklığını daima hissetti.
O ki, Anavatan Türkiyesiz hiçbir şeyin başarılamayacağını târihin akışıyla gören, yaşayan, bu gerçeği çok iyi bilen, Kıbrıs konusunda ardında bıraktığı yarım asrı aşkın aktif siyâset sürecini, Türkiye’deki hükümetlerle uyum içinde yaşamıştı. Özellikle AB müzâkere sürecinin başlamasıyla birlikte, ortaya çıkan Annan planına karşı çıkması, bu süreçte KKTC’de yaşananlar, Kıbrıs konusunda yıllardan beri vermiş olduğu mücadelenin, savunduğu ilkelerin ve kendi siyâsî tercihlerinin, dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan’ın siyâsî görüşü ve tercihleriyle örtüşmediğini görmüş. Kıbrıs konusunda, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetiyle uyumsuzluk yaşandığı görüntüsünü vermekten kaçınmıştı.
Çetinoğlu: Cumhurbaşkanlığı seçiminde aday olmamak düşüncesinin ardında başka neler vardı?
Çilingir: Gerek kendisinden sonra Kıbrıs konusuna çözüm üretebilecek yeni siyasetçilerin önünü açmak için, gerekse, Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin bu müzâkere sürecinde elini kolaylaştırmak için aktif siyaseti bırakma kararı almıştı.
İşte bu özellik, bir devlet adamında olması gereken en önemli nitelikti. Bu nitelik, Sayın Denktaş’ta fazlasıyla vardı.
Bu niteliklerinden birisini anlatan küçük bir hâtırayı nakletmek isterim.
Çetinoğlu: Buyurunuz lütfen…
Çilingir: O büyük liderin kendisinden sonra seçilen 2’nci KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat’a görevini teslim etmeden önce, KKTC Devletinin 21’nci kuruluş yıl dönümünde;
15 Kasım 2004 tarihinde Lefkoşa’daki tören alanında; Cumhurbaşkanı olarak son defa Kıbrıs Türklerine, Türk Milletine, Rum tarafına ve bütün dünyaya seslendiği son törene yapmış olduğu konuşmasında; çok önemli mesajlar vermişti.
Benim de tören alanında bulunduğum o gün; Rahmetli can Liderim Denktaş, her zaman olduğu gibi tam zamanında tören alanına geldi. Törene katılan birlikleri denetlerken gözlerindeki bakışlar; Beşparmak Dağlarında efsaneleşen Mücahit Denktaş’ın 1963, 1964 direniş yıllarındaki kadar, 1974’te Mehmetçikle kucaklaştığı 20 Temmuz günündeki gibi kararlı ve dinçti.
Yıllar boyunca, Mücahitleriyle birlikte omuz, omuza mücadele veren; Saint- Hillarion’un zirvesinden Anavatan Türkiye’ye, Torosların mor lacivert görüntülerine özlemle bakan o gözler; ‘Cumhurbaşkanlığı görevim bitti ama daha henüz bu topraklara, Bu Gazi Topraklar uğruna hayatlarını feda eden şehitlerimize olan borcum bitmedi’ der gibi pırıl, pırıldı…
Gözlerini her kapayıp, açışında bu dava uğruna vermiş olduğu mücadele; sanki bir film şeridi gibi bakışlarının önünden geçer gibiydi…
Cumhurbaşkanı olarak huzurlarında ‘Mücadele ve Cumhurbaşkanlığı’ yemini ettiği ‘Ay Yıldızlı, Al Sancaklarımızı’ son defa selamladı. Gerektiğinde uğruna ölmek için ant içtiği,
Törene katılan birlikleri son defa denetledi. Mehmetçiğin, Mücahit’in hançeresini yırtarcasına söylediği ‘Sağ ol’ sesini son defa işitti…
Ve sonrasında şeref tribünün de yerini aldığında; gözleri dalgın ve hüzün bulutlarıyla kaplanmıştı. Kolay değildi, bu devleti ne mücâdeleler sonrasında kurmuş, bir evlat titizliğiyle büyütmüş, ardında kalan o uzun mücadele yıllarına, koskocaman bir ömür, türlü acılar ve zorluklar sığdırmıştı. Fakat sonunda başarmıştı.
İşte Devlet, İşte Millet. Tam karşısında duruyor, onu bir defa daha minnet ve şükran duygularıyla selamlıyorlardı.
Can liderim Denktaş; KKTC’nin 21’nci kuruluş yıldönümünde vatandaşlarının karşısına son defa Cumhurbaşkanı olarak çıktığında, ben de oradaydım. Tam iki koltuk arkasında…
Törende yapmış olduğu konuşma; aslında halkına, devletine vedâ, târih sayfalarına düşülen not niteliğindeydi.
Konuşmasını sonlandırırken; ‘halkı ve doğup büyüdüğü topraklar için yaptığı her şeyi helal etti. Halkından da helallik aldı…’ Bu duygu yoğunluklu konuşmasıyla halkını Cumhurbaşkanı olarak son defa selamladı, veda etti…
Konuşmasını sonlandırıp, yerine oturduğunda; güneş gözlüğünün ardına sakladığı gözlerinden akan iki damla yaşı kaç göz fark etmişti bilemem?
O’nun ne kadar hassas bir kişiliği olduğunu bilen yüreğim; hayatı acılarla yoğrulan Can Liderimin yüreğinden kopup, benim de gözlerini nemlendiren o iki damla yaşı fark etmişti…
Ene ve Enaniyet
Günlük gazetelerde kavga, dövüş, bıçaklama, yaralama ve öldürme gibi üzücü haberlerden geçilmiyor! “Ba’de harabü’l-Basra.” / “Basra harâb olduktan sonra.” Yani olan olmuş, biten bitmiş olduktan sonra gelen yardımın faydası olmadığı gibi, müessif olaylara sebebiyet verenlerin pişmanlıkları, artık bir şey ifade etmez. Aylarca yahut yıllarca sürecek olan hapis veya sürgün cezalarını çekmekten, bunlara katlanmaktan başka, ne yazık ki, artık yapacak bir şey yoktur. Hapis belâsı, fonksiyonunu yitiren âzâlar, telafisi olmayan bedensel yara ve kayıplar; insana kalan ömründe dizlerini dövdürüp durur. Artık eski hâl muhal, geri gelmesi ise hayâl olur. Bütün bunlar aslında “Bir şeytan hastalığı olan ‘kibir ve inat’ sebebiyle” başına gelmiştir. Bunların da temelinde ENE / benlik duygusu ve ENANİYET / benlik taslamanın; yanlış bilinip yanlış anlaşılması vardır.
“Sen BEN’im kim olduğumu biliyor musun?”, “BEN sana gösteririm!”, “BANA bunu nasıl söylersin?” veya “Yaparsın?” gibi, o an için nefse hoş gelen, fakat sonunda söylediğine ve yaptığına insanı bin pişman edecek söz ve davranışlar vardır.
Halbuki, yanlış yer ve zamanda, şuursuzca kullandığımız ve bizi yersiz bir şekilde şahlandıran ve sonunda pişman eden ENE ve ENANİYET’imiz; bize Yüce Allah’ın büyük bir lûtfu ve emanetidir. Çünkü ENE, gizli hazineler hükmünde olan İlâhî isimleri anlamamıza yarayan bir anahtardır. Kâinatın kapalı olan tılsımının anahtarıdır. Fakat bize bu İlâhî sırları açarken, kendisi de, anlaşılması çok zor bir tılsımdır.
O ENE, mâhiyetinin bilinmesiyle, o garip muamma o acip tılsım / sır ve gizem olan ENE açılır ve kâinat tılsımını; âlem-i vücubun / Allah’ın künuzunu / hazinelerini dahi açar. Zaten âlemin anahtarı insanın elindedir ve nefsine takılmıştır. Yüce Allah, emanet cihetiyle, insana ENE namında öyle bir miftah / anahtar vermiş ki, âlemin bütün kapılarını açar. Ve öyle tılsımlı bir ENANİYET / benlik taslama vermiş ki, Kâinat Yaratıcısı’nın gizli hazinelerini onunla keşfeder.
Hikmet ve sanatla yaratan Allah, insanın eline, emanet olarak, Rububiyet / Rablığının sıfatlarını ve şuunat / emir ve fiillerinin hakikatlerini gösterecek, tanıttıracak işaret ve örnekleri içeren bir ENE vermiştir. Ta ki, o ENE bir vahid-i kıyasî / ölçü birimi olup, Rububiyetinin vasıfları ve İlâhî işleri bilinsin.
Meselâ: “Bu eve mâlik olduğum gibi, Hâlık da şu kâinatın mâlikidir.” desin. Cüz’î / azıcık ilmiyle onun ilmini fehmedip anlasın. Kisbî / ferdî çalışma ürünü olan sanatçığıyla; sanatla yaratan Allah’ın ibda-i san’atını / benzersiz güzellikteki sanatının farkına varsın.
Meselâ: “BEN şu evi nasıl yaptım ve tanzim ettim ise, dünya hanesini de, birisi yapmış ve tanzim etmiş.” desin. Bunun gibi, Allah’ın bütün sıfatlarını ve İlâhî işlerini bir derece bildirecek, gösterecek binler esrarlı haller, sıfatlar ve hisler; ENE’de mevcuttur.
Demek ENE, ayna gibi vahid-i kıyasî / ölçü birimi ve âlet-i inkişaf / keşif cihazı ve mânâ-yı harfî / kendisini değil de sanatkârını gösteren, mânâsı kendinde olmayan ve başkasının mânâsını gösteren gibi, insan vücudunun kalın ipinden şuurlu bir tel ve insanlık mahiyet ve gerçeğinin elbisesinden ince bir ip ve insanlık şahsiyet ve kimliğinin kitabından bir eliftir. Hem onun mahiyeti / iç yüzü harfiyedir / kendi başına bir anlam ifade etmez. Başkasının mânâsını gösterir. Rububiyeti hayaliyedir. Vücudu o kadar zayıf ve incedir ki, bizzat kendinde hiçbir şeye tahammül edemez ve yüklenemez. Belki, eşyanın / şeylerin derece ve miktarlarını bildiren mizanü’l-hararet / termometre ve mizanü’l-hava / barometre gibi mizanlar / ölçü ve teraziler çeşidinden bir mizandır ki, Vacibü’l-Vücud’un / Varlığı zorunlu olan Allah’ın mutlak ve muhit / kapsamlı ve her tarafı kuşatıcı ve hudutsuz sıfatlarını / vasıf ve özelliklerini bildiren bir mizandır.
Emaneti / eneyi hakkıyla eda eder ve o ENE’nin dürbünüyle, kainatın ne olduğu ve nasıl bir vazife gördüğünü anlar. Âfâkî / haricî, dıştaki malûmat nefse geldiği zaman ENE’de bir musaddık / tasdik edici görür. O ulûm, nur ve hikmet olarak kalır, zulmet ve abesiyete dönüşmez. Eğer o ENE, yaratılış gayesini unutup fıtrî görevini terk ederek kendine mânâyı ismiyle baksa, yani kendini mâlik sansa, o zaman emanete hıyanet eder. Evet, “Kendime malikim.” diyen adam, “Herşey kendine maliktir.” demeye ve öyle inanmaya mecbur kalır!
R A U F RAİF D E N K T A Ş Büyük Devlet Adamı, Eşsiz Vatanseveri, Ebedî Âleme İntikalinin 12. Yılında Hasretle Anıyoruz:
Kıbrıs Gazisi Emekli Yarbay ATTİLA ÇİLİNGİR Anlatıyor.
(BİRİNCİ BÖLÜM)
Oğuz Çetinoğlu: Atilla Bey sizinle Dostunuz, Cumhurbaşkanınız, Türklük âleminin Cumhurbaşkanı Büyük Devlet Adamı, Eşsiz Vatansever Rauf Denktaş’ı konuşacağız. Girişi siz yapar mısınız?
Attila Çilingir: Ebediyete intikalinin 8’inci yıldönümünde; o büyük Hürriyet Mücahidinin, Devlet Kurucusunun, Devlet Adamının, Türk Milletinden aldığı güç ve Kıbrıs Türk’üne olan sarsılmaz inancıyla vermiş olduğu mücadele sonucunda, ata yadigârı ‘o gazi topraklarda’, kan çanağından bir devlet çıkardığı gerçeğinin altını çizerek. Onu; minnet ve hasret duygularıyla anıyorum.
Mekânı cennet olsun. Vatan ona minnettardır.
Çetinoğlu: Teşekkür ederim. Gönlü vatan sevgisiyle dolu idi. Uzun yıllar yakınında bulundunuz. Az bilinen hasletlerinden üstün vasıflarından bahseder misiniz?
Çilingir: O; Toros Dağları’nın yüceliğine, Karkot Deresi’nin hür, sâkin ve gür akışına sevdalıydı. Son nefesine kadar Kıbrıs Türklerinin hür yaşaması ve bağımsızlığı için direndi, mücadele verdi ve sonunda kan çanağından bir devlet çıkardı.
Hayatının hiçbir döneminde Anavatan Türkiye’den, Türk Milletinden ve Mehmetçikten asla vazgeçmedi…
Çetinoğlu: O’na pek çok sıfatlar yakıştırıldı. Siz nasıl anıyorsunuz?
Çilingir: Rauf Raif Denktaş. Kıbrıs Millî Davamızın lideridir. Adı; Türk Dünyası Târihine altın harflerle yazılan bir devlet adamı, milletinin kazanılmış târihî ve hukûkî haklarını dirençle savunan bir hürriyet mücâhidi, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC)’nin Kurucu Cumhurbaşkanıdır. İyi bir hukukçu, şâir, yazar, fotoğraf sanatkârı, iyi bir eş, mükemmel bir baba, duygu dolu şahsiyetini tabiata, tabiattaki bütün güzelliklere ve değerlere ve de dostlara yansıtan bir büyük insandır.
Sıralamaya çalıştığım ve daha pek çok üstün vasıfları, meziyetleri şahsında toplayabilen, 88 yıllık ömrü boyunca, Türk Milletinin ve onun ayrılmaz parçası Kıbrıs Türkleri için gerçekleştirdiği başarılarıyla; adını târih sayfalarına, Türk Milletinin, Kıbrıs Türk’ünün başarıları için çarpan yüreklerimize kazıyan bir liderdir. Ata yadigârı Kıbrıs adasının son bayraktarıdır.
Çetinoğlu: Yılmaz, yorulmaz çetin bir mücadele adamı idi. Bu hususiyetlerinden de söz eder misiniz?
Çilingir: Mücadele yıllarında, Rumların sebep olduğu kan ve ateş bulutlarının sarmaladığı toplumuna umut veren, Türk Milletine olan inancıyla, Mehmetçiğe olan güveniyle, Rum’a asla ve hiçbir dönemde diz çökmeyen bir mücadele adamıydı. En zor durumlarda bile ümidini kaybetmemiş, kendisinin ve milletinin moralini doruklarda tutabilmiş inançlı bir insandı. Toros Dağları kadar heybetli, buna rağmen mütevazı bir gönül adamı idi.
Çetinoğlu: Kıbrıs’a ilk defa ayak bastığınız 20 Temmuz 1974 târihine dönelim. Manzara ve durum ne idi?
Çilingir: 46 yıl önce Kıbrıs’ta: Kıbrıs Türklerinin Rumlar tarafından topyekûn imha edilmesini, adanın Yunanistan’a bağlanmasını, Lozan’da kurulan Türk-Yunan dengesinin bozulmasını önlemek adına; 20 Temmuz 1974 tarihinde garantörlük hakkını kullanarak adaya müdâhale kararı alan dönemin T.C. Hükümetinin, bu savaşa gönderdiği Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) Birlikleri içerisinde Bölük Komutanı olarak görev aldım. Rahmetli Denktaş’ı o yıldan beri tanıyorum.
Ama o büyük devlet ve dâvâ adamını, ‘İnsan Denktaş’ı’ iyice tanımam, ona daha yakın olmam; kendisinin Cumhurbaşkanlığı görevindeyken 1994 yılında, bana ait savaş hâtıralarımı yazdığım, ‘Özgürlük Nefesi’ isimli kitabımı Lefkoşa’da bastırması vesilesiyle oldu Cumhurbaşkanlığı görevini bırakmasıyla başlayacak, aynı dâvâyı savunmak için yemin eden ‘Kıbrıs Gazileri’ olarak, bu yakınlığımız O’nun son nefesine kadar devam etti.
Çetinoğlu: İlk karşılaşma ânınıza gidelim: Sizde uyandırdığı ilk intiba ve hissettikleriniz nelerdi… Bunları anlatır mısınız?
Çilingir: Rahmetliyi ilk kez 21 Temmuz 1974 akşamüzeri savaşın devam ettiği Kıbrıs’ın Boğaz bölgesinde görmüştüm. Kendinden emin, insana büyük bir güven veren, cana yakın bir görüntüsü vardı. Savaş ortamına rağmen yüzündeki gülümsemesiyle, ‘’Hoş geldiniz be kardaşlar, özgürlüğümüze de getirdiniz. Allah sizden razı olsun.’’ Sözcükleriyle o zaman kesitinde orada bulunan herkesin gönlünü kazanmıştı. Adada görev yaptığım 1985-87 yılları arasında da görevim gereği çok kez görüştük. Her defasında ‘’Gaziliğime’’ vurgu yaparak; ‘’Hoş Geldin Gazi Dostum’’ cümlesini kurar, büyük bir sevgi gösterirdi. Sadece bana değil tüm Kıbrıs Gazilerine aynı şefkat ve sevgiyle yaklaşırdı. Ama onu daha yakından tanıdığım, liderlik vasıflarına yakinen tanıklık ettiğim yıllar 2004-2012 yılları arasıdır. Çünkü Cumhurbaşkanlığı görevini Sn. M.A. Talat’a teslim ettikten sonra; yeniden mücadele yıllarındaki Mücahit Denktaş ruhuna geri döndü. Son nefesine kadar da kurucusu olduğu devletini, Türk Milletinin ‘’Milli Davamız’’ vasfını verdiği Kıbrıs konusu savundu. Gerçekleri hiç çekinmeden söyledi. Günü geldi sırf doğruları söylediği için Anavatanı bellediği Türkiye’den ‘’çek git kendi davanı adada anlat’’ dendiği zaman dahi Türkiye’ye, bu cümleyi kuranlara hiçbir zaman kırılmadı. Çünkü o biliyordu ki, Türk Milleti yavru vatan bellediği Kıbrıs’tan asla vazgeçmeyecekti. Ömrünün son sekiz yılında onunla birlikte geçen her anım benim için gurur duyacağım zaman kesitidir. Böylesine büyük bir devlet adamını yakinen tanımış olmam aileme bırakacağım en değerli mirastır. O hayatı boyunca vatanım, Türkiye’m ve Türk Askeri dedi.
Çetinoğlu: Sonraki yıllarda…
Çilingir: Sanki aramızda özel bir iletişim kurulmuştu. Her yazdığım makaleyi, Türkiye’den çalışma ofisine göndererek, o büyük insanın yorumuna arz ediyor; Kıbrıs konusuyla ilgili güncel ve tarihe ışık tutacak değerli görüşlerini alıyordum.
Öylesine nazik, öylesine öğretici ve öylesine bilgi doluydu ki, O’nun yanında geçen zamana unutamayacağım hâtıralar sığdırarak, böylesine tarihe mal olmuş bir devlet adamının çok yakınında bulunabildiğim için kendimi çok şanslı addediyorum.
Kıbrıs konusunda kendisinden öğrendiğim doğruları, Kıbrıs Millî Davamıza damgasını vuran olayları, tarihe yazan ve tarihe mal olmuş bir Türk Büyüğünden dinlediğim için, can liderimle birlikte geçirdiğim yılları, bu süreçten bana kalan hâtıraları, ömrümün en önemli, en değerli kazancı olarak görüyorum.
Unutulmasın ki, Kıbrıs adası elimizden kayıp gitmemiş, hâlâ üzerinde ay yıldızlı bayraklarımız şan ve şerefle dalgalanıyorsa; Kıbrıs Türkleri adada hür ve bağımsız bir devlet olgusu içinde yaşayabiliyor ise; bu millî ve ulvî değerleri, öncelikle bu uğurda hayatlarını seve, seve fedâ eden şehitlerimize, 50’li yıllardan son nefeslerine kadar, Kıbrıs’taki târihî ve hukûkî haklarımızın korunması ve geliştirilmesi için yılmadan çalışan, çabalayan; târihin hiçbir döneminde Rum tarafına tâviz vermeyen…
Dâima anavatanı Türkiye’ye ve Türk Milletine güvenen Kıbrıs Dâvâsının simge isimleri Dr. Fazıl Küçük, Rauf Raif Denktaş ve dava arkadaşlarına…
Ve tabii ki, bu uzun süreçte Kıbrıs konusunu Türk milletinin vazgeçilmez en önemli meselesi olarak gören, bu konuyu millî menfaatlerimize uygun bir şekilde her platformda yılmadan savunan siyasetçilerimize borçluyuz.
Çetinoğlu: Cumhurbaşkanlığı sırasındaki tavır ve davranışlarını tahlil eder misiniz?
Çilingir: Rahmetli Denktaş, kurucusu olduğu KKTC Cumhurbaşkanlığında görev aldığı yıllar boyunca etmiş olduğu yemine sadakatle bağlı kaldı. Daima Kıbrıs Türk Halkının adadaki kazanılmış tarihi ve hukuki haklılıklarını savundu. Hiçbir zaman kazanılmış bu haklardan ne vazgeçti, ne de bu hakların sulandırılmasına müsaade etti. Hele ki Türk askerinin adadaki varlığı ve Türkiye’nin Garantörlüğünün adada olmaması gerektiğinin müzakere masasına gelmesini değil kabul etmek, görüşmeler sürecinde söz edilmesine dahi müsaade etmedi. Görevde kaldığı sürece daima Kıbrıs Türk’ünün müreffeh geleceği için gayret gösterdi. Anavatan yöneticileriyle her zaman iyi geçindi.
Çetinoğlu: Batılı ülkeler ve ‘uzak batı’ diyebileceğimiz ABD’li siyâsetçiler, devlet adamları, Sayın Denktaş’ın uzlaşmaya kapalı bir insan olduğu iddiasındaydılar. Halbuki gerek Kıbrıs’taki siyâyetçiler gerekse Türkiye’deki devlet adamları ve siyâsetçilerle ilişkileri son derece düzgün ve seviyeli idi. Bu durumu nasıl yorumluyorsunuz?
Çilingir: Denktaş’ın adadaki gerçeklere, Kıbrıs Türklerinin kazanılmış hukuki ve tarihi kazanımlarına dayanarak; müzakereler süresince Rumların ada Türklerine azınlık haklarından bir fazlasını vermemelerine onun müzakerelere kapalı, Rumların her haksız talebine daima hayır demesi onun ‘’Mr. No…’’ olarak anılmasına neden oldu. Ama bilir misiniz bu haksız nitelenmesine karşın, bugüne değin Sn. Denktaş ne dediyse o oldu. Annan Planı döneminde de, sonraki müzakereler sürecinde de… Özellikle AB döneminde bir ara neredeyse Kıbrıs’tan vazgeçilmesi süreci yaşanırken, ada gerçeklerini görmezden gelen, göz ardı eden siyasilerimiz; günümüz dünyasında adeta Denktaş’ın savundukları doğruları savunmaktadırlar. Özellikle mavi vatan Akdeniz’de mevcut enerji yatakları üzerinde hak iddia ediyor, hakkımız olan sularda arama faaliyetleri yapabiliyorsak eğer? Bu haklılığımızı Denktaş’ın kurucusu olduğu KKTC devletinin bölgesel varlığına da borçlu olduğumuz unutulmamalıdır. Ya KKTC bu kritik süreçte var olmasaydı? Ya 1968 yılından beri süregelen Kıbrıs görüşmelerinde başlangıçtan beri Denktaş’ın savunmuş olduğu tarihi ve hukuki gerçekler olmasaydı? Bugün Kıbrıs elimizden kayıp gitmiş olmaz mıydı?
Çetinoğlu: Londra ve Zürih Anlaşmalarının Kıbrıs’ın varlığını korumasına etkilerini yorumlar mısınız?
Çilingir: Her iki anlaşmada gerek Türkiye, gerekse ada Türkleri için adada varoluş nedenlerini ortaya koyan uluslararası camianın kabul ettiği, bugün de geçerliliği devam eden anlaşmalardır. Her iki anlaşmanın imzalanmasında büyük emeği olan dönemin Türkiye Hükümetine özellikle Başbakan Menderes ve Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’ya minnet borçluyuz. Bakınız tarihi gerçekleri biz unutsak da tarihe yazılı gerçekler o süreci hiç unutmaz. Günümüzde adada yaşananlara bakıldığında Denktaş’ın yaptıkları kimi çevrelerce tenkit edilebilmekte, şu şöyle olmasaydı da denebilmektedir. Ama yıllar geçtikten sonra tıpkı Menderes ve Zorlu örneğinde olduğu gibi tarih sayfaları tüm gerçekliği ile yine karşımıza çıkacaktır. Bunu şu nedenle söyledim. Evet, adada büyük bir mücadele verilmiştir. Zaferler kazanılmış, yeni bir Türk devleti de kurulmuştur. Ama unutulmasın k, 1959-1960 Londra ve Zürih Antlaşmalarında kazanılan başarı olmasaydı, adada yaşayan Kıbrıs Türklerinin bu günleri görmesi de mümkün olmayacaktı. İşte Denktaş’ın Kıbrıs Türk’ü için verdiği mücadeleye bu çerçeveden bakmak gerekir.
(DEVAM EDECEK)
Sürüye Çoban
“Rauf Bey! Bir millet var, koyun sürüsü. Buna bir çoban lazım. O da benim.”
Bu söz son Osmanlı Padişahı Vahdettin’e ait.
Vahdettin, Mondros’ta Osmanlı Devleti’ne dayatılan ağır şartları kabul edilemez bulan heyete “Şartlar ne kadar ağır olursa olsun, ateşkes anlaşmasını (Mondros Mütarekesi’ni) imzalayınız” emrini vermişti.
Bu ateşkes antlaşması “kayıtsız şartsız düşmana teslim” anlamına gelmesine rağmen bir “zafer” olarak takdim edildi.
Antlaşma ile Osmanlı Devleti resmen sonlandırılmasına rağmen “Devletin bağımsızlığı, saltanatın hukuku, milletin onuru tümüyle kurtulmuştur” denildi.
Mütareke Meclis-i Mebûsan’da oy birliği ile onaylandı.
Mütareke için sanki bir mutlu bir olaymış gibi anma pulları çıkarıldı. 1 Kasım 1918’den geçerli olmak üzere Osmanlı Devleti ile İngiltere arasında nihai ateşkes ilan edildi.
28 Ocak 1920’de Meclis-i Mebûsan yani Osmanlı’nın son milletvekilleri Misak-ı Millî’yi kabul etti. 16 Mart 1920’de İstanbul resmen işgal edilmeye başlandı.
Milletin temsilcileri Padişah Vahdettin’den “İstanbul’un işgaline karşı çıkmasını” isterler. Ayrıca “Meclis kararı olmadan herhangi bir uluslararası belgeyi imzalamayın” derler.
İşte padişah Vahdettin, bu talepleri ileten milletvekillerine, “milleti koyun sürüsü, kendisini bu sürünün çobanı” olarak gördüğünü anlatan o cevabı verir.
*******************************
MUSTAFA KEMAL VE MİLLİ İRADE
Mustafa Kemal’in anlayışında Türk milleti sürü değil, kendisi de o sürünün çobanı değildir. “Millet ve biz yoktur, birlik halinde millet vardır. Biz ayrı millet ayrı değildir.”
Mustafa Kemal Atatürk’ün askeri ve siyasi başarılarının temelinde milli iradeye güvenmesi ve bu iradeyi yönlendirme becerisi yatar.
Millî mücadelenin başında Amasya Genelgesi’nde “Milletin bağımsızlığını yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır” cümlesinin yer alması bir işaret fişeği idi.
Erzurum Kongresi’nin açılış konuşmasında “milletin mukadderatına hâkim bir irade”, “Milli İradeye dayanan bir Milli Meclis” ile “gücünü milli iradeden alacak sorumlu bir hükümetin kurulması gerektiği” vurguları da önemliydi.
Atatürk askeri zaferler ve siyasi başarılarından bahsederken, kendi adını öne çıkarmamış ve hep milli başarılardan, milletimizin üstün vasıflarından bahsetmiştir.
“Bir millet, bir ülke için kurtuluş, esenlik ve başarı istiyorsanız, bunu yalnız bir şahıstan hiçbir zaman talep etmemeliyiz” demiştir.
Aslında milli mücadele zamanında Türk milletinin bir kısmında (uzun yıllar süren savaşlar, yoksulluk ve cehaletin etkisiyle) Mustafa Kemal’in yücelttiği vasıflar küllenmişti. Hatta içlerinde savaştan kaçanlar, ihanet edenler, suç işleyenler, devlet otoritesi ortadan kalkınca halka zulmedenler de oluyordu.
Atatürk bu tür olumsuz örnekleri asla genelleştirmemiş, Türk Milletinin özünde taşıdığı cevheri ortaya çıkarmaya çalışmıştı. Çünkü, çoğu savaş meydanlarında olmak üzere, onlarca milletin mensuplarını tanımış ve en büyük manevi zenginliğin Türklerde olduğunu görmüştü.
Cevheri kaplayan külleri “Türk milletinin karakteri yüksektir. Türk milleti çalışkandır. Türk milleti zekidir” gibi sözlerle temizlemiştir.
“Milletimizin yüksek karakterini, yorulmaz çalışkanlığını, fıtrî zekâsını, ilme bağlılığını, güzel sanatlara sevgisini, millî birlik duygusunu” övmüştür.
Bu yüzden coşkulu bir hitapla, “Yüksel Türk, senin için yüksekliğin sınırı yoktur” diyebilmiştir.
*******************************
LİYAKAT Mİ, İTAAT MI?
Osmanlı’nın son padişahı ile Milli devletimizin kurucu liderine ait iki anlayışın farkı açık: “Cumhuriyet fikri hür, vicdanı hür ve irfanı hür nesiller ister.” Fakat padişahlık rejiminde sürüdeki koyunların çobana itaat etmesi istenir.
Toplumu sürü yapmanın ilk adımı “aklını, iradesini ve vicdanını birilerine teslim etmek.” Bunun için “dergâh, tarikat veya partiden içeri adımını atarken aklını, iradeni, vicdanını kapının dışında bırakman gerekir” deniyor. Liderin, kanaat önderinin, şeyhin, hocaefendinin yanında “gassal önündeki meyyit (yıkayıcının önündeki ölü) gibi olmak” tavsiye edilmekte.
Türkiye Cumhuriyeti’nin 100 yıllık bir tecrübeden sonra bile, millet yerine bir kişiyi yüceltme, buna karşılık “milleti sürü haline getirme” zihniyetinin güç kazandığı görülüyor.
Her fırsatta subliminal bir mesaj olarak dile getirdikleri “itaat et rahat et” sloganı hayatın gerçeği haline gelmekte.
Birey olmanın vazgeçilmez şartı olan “fikri hür, vicdanı hür ve irfanı hür” olanlar her fırsatta maddi manevi sıkıntılara muhatap kılınırken; kimliksiz, liyakatsiz ve fakat sadakatli olanlar ödüllendirilmekte.
*******************************
KIZIL GONCALAR VE ÇOBANA SÜRÜ
Fox TV’de yayınlanan, Özgü Namal ve Özcan Deniz’in başrolünde yer aldığı Kızıl Goncalar çok başarılı bir çalışma idi. İlk bölüm yayınlandıktan sonra tarikatlar harekete geçti, RTÜK’e 31 binin üzerinde şikâyet ilettiler. RTÜK hemen “toplumun milli ve manevi değerlerine aykırılıktan” ceza yağdırdı.
Oysaki, benim de seyrettiğim ilk iki bölümde, dizi bir yandan tarikatlar içinde yaşanan gerçek olayları diğer taraftan laik kesimin hatalarını yansıtmakta.
RTÜK cezaları dizinin daha çok izlenmesine sebep oldu. Dizinin ilk iki bölümünün sosyal medya üzerinden izlenmesi 7 milyonu geçti.
Dizi için verilen cezalara çok eleştiriler oldu. En güzel eleştirilerden biri usta sanatçı Ahmet Mümtaz Taylan’dan geldi:
“Kızıl Goncalar tüm bileşenleriyle başarılı bir iş. ‘Her mahallenin ezberini bozabilecek’ bu tür cesur yapımlara yönelik sansürleme çabası da haksız ve yersiz. İktidar olmak zor değil. Ancak kültürel iktidara talipseniz donanım şart. Sansürle ve para saçarak ancak kendi mahallenizde yaşarsınız, yaşarız. Marifet birlikte yaşamakta.”
Birilerinin “Sultan Vahidettin Han” diyerek yücelttiği padişah “önder” olmayı değil, “sürüye çoban” olmayı yakıştırmıştı kendine.
Şimdi eksiği, kusuru bol olsa da bir “demokrasi” var memlekette.
“Milletin tamamı “sürü” olmayı kabul etmiyor. O halde çobanın mevcut sürüyü muhafaza etmesi ve sürüye katılımların artırılması gerekir” diye düşünen işgüzarlar mı devrede?
Bu kafaya göre “çoban var ama sürü yetersiz. O halde ÇOBANA SÜRÜ bulmak gerekiyor.”

