7.7 C
Kocaeli
Pazartesi, Mayıs 4, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 190

Kambur Kamburu Gördüğünde Rahatlar

Hukuk Fakültesinde iken bir hocamızın söylediği sözü hiç unutmadım: “Dünya tarihinde yokluk ve yoksulluktan dolayı isyanlar olmamıştır, isyanları başlatan adaletsizliktir.”

Bu söz “her adaletsizlik olan yerde isyan olacaktır” anlamına gelmiyordu.

Dr. Zülfikar Özkan ise “Beynin Mutluluğa Ayarlanması” isimli kitabında şu tespitleri naklediyor:

“İnsanı mutsuz eden, fazla şeye sahip olmaması değil, başkalarından azına sahip olmasıdır. Bir kambur, başka bir kamburu gördüğü zaman rahatlar.”

“İnsan istemeyi aklından geçirmediği malların yokluğunu kesinlikle hissetmez. Bununla birlikte yüz kat fazlasına sahip bir başkası, istediği şey onda olmadığı için kendini mutsuz hisseder.”

“Zenginlerin büyük serveti yoksulları huzursuz etmez. Buna karşılık zenginler bir niyetini gerçekleştiremediğinde sahip olduklarıyla avunmazlar. Zenginlik deniz suyuna benzer. Ne kadar içilirse o kadar susatır. Aynı şey şöhret için de geçerlidir. İsteklerimiz gerçekleştikten sonra onlara alışırız. Sahip olduklarımıza zamanla kayıtsız kalırız.”

“İnsan başkalarıyla iletişim kurarak rahatlamak istiyor. Bir insan kendisi gibi benzer acıyı çeken kişilerle bağlantısı olduğunda daha fazla acıya dayanabiliyor. Diğerlerinden soyutlandığı zaman acısına daha zor dayanabiliyor.”

Gerçekten 1999 Kocaeli depreminde diğer şehirlerden gelen hekimler depremzedelere terapi yapmaya çalışıyorlardı. Bir uzman doktor “çok ilginç, bizim insanımız bu toplu terapiyi her gün kendileri yapıyor. Bize ihtiyaçları yok. Çünkü hep deprem hakkında görüşerek terapiden beklediğimiz yararı sağlıyorlar” demişti.

***************************

Kitleler Tepkisiz

Türkiye’de kitlelerin üzerinden silindir gibi geçen ağır bir ekonomik tablo var. Toplum, küçük bir kesimi hariç, enflasyonun altında ezilmekte.

Buna rağmen bırakın kitlesel eylemleri, demokratik bir tepki dahi yok. Hatta iktidardaki AKP’nin oy oranının etkilendiğine dair bir veri de yok.

Türkiye’de nüfusun yüzde 60,4’ü dolayında kesiminin yani 51 milyon 600 bin kişinin açlık sınırının altında yaşadığı tespit edildi (Tüketici Hakları Derneği, 2023).”

BM 2023 Sürdürülebilir Kalkınma Raporu’nun verilerine göre, 82,3 milyon nüfuslu Türkiye’nin 14,8 milyonu yeterli gıda tüketemiyor.

Türk-İş verilerine göre dört kişilik bir ailenin yoksulluk sınırı 2023 Aralık ayında 47 bin lirayı aştı.

Ancak ücretlerin yarıdan fazlası asgari ücret mertebesinde. Asgari ücret ortalama ücret haline geliyor. Emeklilerin durumu tam bir facia. En düşük emekli maaşının 10 bin TL olacağı “müjdelendi.”

İşçi ve Bağkur emeklilerine verilen zam oranının yüzde 37,6 tutulurken memur emeklilerine yüzde 49,25 verilmesine tepki doğmuştu. CB Erdoğan İşçi ve Bağkur emeklilerine yüzde 5 ek zam verileceğini (toplam zam oranının yüzde 42,6 olacağını) “müjdeledi.” Sanki tepkiler azaldı gibi. Oysaki emekli maaşları asgari ücretin ve açlık sınırının altında kaldı.

****

Bu adaletsizlik karşısında SGK ve Bağkur emeklisi olup AKP’ye oy verenler tercihlerini değiştirir mi?

Bu kadar ağır tabloya rağmen kitlelerin iktidara demokratik bir tepki dahi göstermemesi normal mi?

Adaletsizlik ne kadar büyürse büyüsün, bizde bırakın isyanı, oy kaybına bile sebep olmaz mı?

Acaba “zenginlerin büyük serveti yoksulları huzursuz etmez” tespiti Türkiye’nin yoksullarını da tarif ediyor olabilir mi?

 “Yoklukta eşit” duruma gelenlerin oranı arttıkça, halkımız “kamburun kamburu görmesi gibi” rahatlıyor mu?

***************************

Uykusuz Musun, Susuz Musun?

Nasreddin Hoca, şehirlerarası yolculuk yaparken, yolunun üstündeki köyde bir köylüye konuk olmuş. Yatma zamanı gelince adam;

– “Hoca Efendi, uykusuz mu yoksa susuz musun?” diye sormuş.

Adamın yemekten söz etmediğini gören Hoca hiç bozuntuya vermeden;

– “Buraya gelirken pınar başında bir güzel uyumuştum” demiş.

Cumhurbaşkanı Erdoğan emeklilere de aynı yöntemle yaklaşıyor. Hiç yemekten söz etmiyor. “Ey vatandaşım aç mısın? Ne yiyip ne içiyorsun?” diye sormuyor.

“Beka, sabır, şehitlik, cennet” gibi kavramlarla konuşuyor.

Ama çok şükürler olsun ki kendisi 2024 yılını “Emekliler Yılı” ilan etme lütfunda bulunmuşlar.

****

Sabırsızlık Etmeyin

Şeyh efendi sofularına:

– Cennette elma; incir, nar, hurma var; bunlardan yiyip doyarsınız, bu dünyanın açlığına dayanmak gerek, diyormuş. Bir gün sofulardan biri Şeyhine:

– “Efendim, bugün bizde elli börek pişecek” diyerek onu yemeğe çağırmış̧. Şeyh yemek vakti sofunun evine gelip oturmuş. Bir az beklemiş, ama pişen bir şey yokmuş. Sonra dayanamayıp:

– Sofu, hani pişip gelen bir şey yok, ağzımızı sulandırdın bıraktın, demiş.

O zaman Sofu:

– Pirimiz, biz senin öbür dünyada bağışlayacağın inciri, elmayı bekleyip kapında yedi yıldır suyunu çektik, odununu getirdik. Siz ise bir günde pişecek yemeği bile bekleyemeden sabırsızlık ediyorsunuz, demiş.

****

Tazı Olur

Ağa, kahyasına gittiği yerden kendisine bir tazı getirmesini söyler. Fakat kâhya unutur ve tam ağanın yanına gireceği sıra aklına gelir. O sırada sokakta dolaşan besili bir köpeği alıp ağanın kapısına bağlar ve içeri girer.

Ağanın “tazımı getirdin mi?” şeklindeki sorusuna, kâhya:

– Evet getirdim, işte kapıda duruyor, der ve köpeği gösterir. Ağanın “Bu tazı değil, tazının kulağı uzun, beli zayıf olur” demesi üzerine, kâhya “Ey ağamız, bu sizin kapınızda biraz kalsa açlıktan zayıflar ve harika bir tazı olur” diye cevap verir.

Türk Gençleri Dünyayı Gezmeli

Bir insanın, en büyük zenginliklerinden biri mukayese edebileceği bilgilere ve görgüye sahip olmasıdır. Yalnız bir açıdan okuyor ve sınırlı bir coğrafyada geziniyorsanız; dünyayı, tarihi, uygarlıkları, siyaseti anlayamaz ve gelecek hakkında doğru öngörülerde bulunamazsınız…

Bundan dolayı, Türk Milleti ve özellikle Türk gençleri dünyayı Erasmus ya da Work And Travel denilen küresel ve emperyalist projeler ile değil milliliği kabul edeceğimiz bir strateji dahilinde gezmelidir. Hem de yer, yurt ve mekân ayırmadan!

Diyeceksiniz ki; her yerde Türk var. Doğru! Ancak bu Türklerin bir stratejisi yok. Hatta çoğunun milli bile olduklarından ve milli bir şuurla davrandıklarından söz edilemez.

Hâlbuki batımızda ve doğumuzda yer alan bizim haricimizdeki dünya hakimiyeti konusunda iddialı olan milletler, milli bir strateji ile dünyanın her yerini dolaşıyor, görüyor, dilini öğrenmeye çalışıyor ve böylece dünyayı kavrayarak gelecekte dünya üzerinde önemli bir yer edinmenin planlarını yapıyorlar. Şimdilerde ise biz bunu seyyah Youtuber’ler eliyle çalakalem yapmaya çalışıyoruz! O sebeple bu arkadaşları yani bizim seyyahları dikkatle takip ediyor yazıda anlattığım sebeplerden dolayı onlara çok önem veriyorum.

İlk uzak doğulu arkadaşım ile 1980 yılında Almanya’da lisan okulunda tanıştım. Bir Güney Kore’li idi. Kore Savaşı’ndan dolayı ona ilgi duymuştum. O da biz Türklere karşı sevgi doluydu.Ancak ülkesinden çok uzak olan Almanya’da ne işi var diye düşünmüş ve niye Almanca öğreniyor diye de şaşırmıştım. Öyle ya! Ben bir Türk genci olarak nereden bilebilirdim adamların nokta atış yaptığını. Biz böyle bir bilinçle yetişmemiştik ki!

 Henüz o tarihlerde, uzak doğu ülkeleri ve özellikle Çin, bugünkü ekonomik güçlerine ulaşmamıştı. Başta Çin olmak üzere geleceklerini kurgulayan uzak doğulu milletler, vatandaşlarını dünyanın her tarafına, oraları tanısınlar, öğrensinler diye gönderdi. Yüzbinlerce uzak doğulu genç dünyanın dört bir tarafındaki üniversitelerde okudu. Yeni diller öğrendiler. Toplumları tanıyarak onların psikolojilerine etki eden reflekslerini tespit ettiler. Sosyolojik saha çalışmaları yaptılar. Bunun onlara getirdiği faydalar bu gün izahtan varestedir.

Şimdi aynı milli stratejilerini devam ettiriyorlar. Nereye gitsem dünyanın dört bir yanından insanı ama uzak doğuluları ise aşırı yoğunlukta görüyorum. Bunu daha önce hristiyan batı yapmış ve dünyanın her tarafını seyyah ya da gezgin diyebileceğimiz insanlarla tanımış ve sonrasında da bunlarla emperyalist işgalin temellerini atmıştır.

Bunu bir kez daha, Bulgaristan’ın Filibe şehrinde Türklerden kalmış ıssız bir kalenin burçlarında rastladığım ve neredensiniz diye sorduğumda “Çin’in Shangai’danız” cevabını aldığım Çinlileri görünce daha iyi anladım.

İstisnalar hariç günümüzde hiç bir Türk, uzaklara gidip Çin’in Çinlilere ait bir eski eserinde, onun yaptığı gibi bir inceleme yapmaz. Çünkü Türk’ün ve onun olduğu tartışmalı devletinin, vatandaşlarını dünyayı tanımak anlamında yönelttiği bir milli stratejisi yoktur da ondan! Bu arada kimse bana Türk Hava Yolları’nın yaptıklarını anlatmaya kalkmasın

Türklerin bu konuda yaşadıkları en önemli hadise, ABD destekli eli kanlı Fetö terör örgütünün dünyanın dört bir köşesine Türk gençlerini modern köleler olarak kullanılmak üzere taşımış olmasıdır.

Buradan Türk Milletine ve özelliklede Türk gençlerine tavsiyem, mümkün olduğunca genç yaşlarda dünyayı gezerek tanımaları, yerel dillere varıncaya kadar çok sayıda dil öğrenmeleri, tanıştıkları toplumların sosyolojik ve psikolojik tahlillerini iyi yapmaları ve kurdukları kişisel irtibatları kaybetmeyerek nesilden nesile aktarmalarıdır.

Ancak 85 milyonluk bir ülkede 5 milyon civarında pasaport sahibi insan olduğu ve bunun ancak 1 milyon civarındaki insanımızın sıklıkla yurt dışına çıkabildiğini göz önüne alırsak bu konuda ne kadar büyük bir zorlukla karşı karşıya olduğumuz daha iyi anlaşılır.

Efendim, devletimizin ve milletimizin böyle bir stratejisi yoktur diyebilirsiniz. Olsun, gelin biz bir strateji oluşturalım ve dünyayı tanıyalım.

Mukayese yapma bilgisi ve yeteneği olmayanların gelecek zamanı “Türk Asırları”na dönüştürmesi mümkün değildir. Hamasetle ve “Türk’ün Türk’e Propagandası” ile bu iş yürümez. Bu sebeple her bir Türk insanı ve de özellikle Türk genci dünyayı iyi tanımalı, insanlık ve medeniyetler tarihini okumanın yanında görerek ve hissederek algılamalı ve bunu da Türk Milleti’nin hayrına kullanmayı başarabilmelidir. Kabuğu kıramamak kıramamak ya da kabuğun içine sıkışıp kalmak, Türk Milletine ve Türk gençliğine bir şey kazandırmaz…

Tatar Türkleri

 Tatarların konuştuğu dil, Türkçe büyük ve küçük ses uyumuna uygun matematiksel kurallara haiz tam Türkçe bir dil.

Bir Türk Milliyetçisi olarak dileğim, ağırlıklı olarak ekonomide ticarette işbirliği, siyasal bağlamda ‘’Türk Dünyası Birliği’’nin adım adım gerçekleşmesidir.

*

Tataristan’ın şair-yazarı Razil Veliyev’in açıklamasıyla;

“Son dönemde aydınlarımız arasında bir tartışma yaşanıyor. Biz Tatar mıyız, Türk müyüz? Ben geçmişte bu konuyu hiç düşünmemiştim, kafa yormamıştım. Çünkü kendimi sadece Tatar olarak düşünmüştüm. Kendimi Tatar olarak biliyordum.

*

Ama 1985 yılında Türkiye’yi ziyaret ettikten sonra gördüm ki Türklerle bizim dilimiz bir. Adetlerimiz, kültürümüz, dinimiz bir. O zaman sormaya başladım. Ben kimim? Ben Tatar mıyım, Türk müyüm?

*

Sonra Orta Asya ülkelerine Özbekistan’a, Kırgızistan’a, Kazakistan’a, Türkmenistan’a gittim. Kafamdaki soru işaretleri artmaya başladı. Ben Tatar mıyım, Türk müyüm?

*

Sonra Altaylara gittim ve orda da ortak yanlarımız keşfettim. Artık biliyorum ki biz Tatarlar, Türkler, Kırgızlar, Kazaklar, Türkmenler ve diğer Türkî halklar bir ananın bir babanın çocuklarıyız. Bu çocuklar arasındaki akrabalık bağı ne olabilir? Tabii ki kardeş olacaklar. Demek ki bizim kanımız, canımız, ruhumuz tek ve ortak bir kökten kaynağını almıştır.

*

Şimdi daha iyi anlıyorum ki biz gerçek akrabalarız. Fakat biz aynı babadan ve anadan olsak da her çocuk gibi hepimizi ayrı özellikler var. Farklı adlarımız var.

*

Örneğin benim adım Razil, kardeşimi adı Ramzil, kız kardeşimin adı Raviye. Biz birbirimize benziyoruz. Ama yine de farklıyız. Farklı şartlarda yaşıyoruz. Aynı durum bizim halklarımız için de geçerli. Mesela Türkiye’de yaşayan kardeşleri doğa bile etkilemiş olabilir.

*

Deniz var, dağlar var, diğer komşu halklar var. Onlarla dostluk kurup akrabalık kurup etkilenmiş olabilirler. Özbekistan’daki kardeşlerimiz tamamen farklı şartlarda yaşıyor ve onların da karakterleri o şekilde oluşuyor.

*

Altay’dakiler de öyle. Her halkın karakterine doğa bile etki ediyor. Yaşam şartları etki ediyor. Tabii bunlara diğer unsurları da eklemek gerekiyor. Komşular gibi. Ama biz yine de akrabayız. Canımız, ruhumuz bir ve bunu unutmuyoruz. Tabii ki biz kardeşler olarak biraz farklı olabiliriz. Ama bu bizim kusurumuz ya da eksikliğimiz değil, zenginliğimiz.

*

Eğer her kardeşin kendi özellikleri, kendi yetenekleri varsa, kendi kültürü, edebiyatı varsa ve bunlarla hayatını zenginleştirebiliyorsa bu bir değerdir. Bu bizim tüm Türk halklarının da ortak zenginliğidir ve bizim güçlü bir aile olduğumuzu gösterir.”

*

Rusya Türklerinin Türklük şuuruna sahip olmaları, bir başka ifadeyle millet merhalesine geçmeleri yolunda gayret sarf edenlerden biri olan Rızaeddin Fahreddin(of), 17 Kasım 1905’de “Bizler Tatar mı Değil mi?” başlıklı mükemmel ve mükemmel olduğu kadar da devrin şartlarında radikal sayılabilecek bir makale kaleme almıştı. Tarihi gerçekleri halkın da anlayabileceği sadelikte ifade eden Fahreddin(of), makalesinde kısmında şu tespitlerde bulunmaktaydı:

*

“İlk asırlarda Türkler: Hun, Avar, Uygur, Hazar ve Bulgar, Peçenek ve son zamanlarda da Selçuk, Kırgız, Başkurt, Türkmen, Osmanlı, Azerbaycan, Bulgar gibi birkaç fırkalara ayrılmış ise de, böyle ayrılık bazen siyasi ve bazen de yalnız oturdukları orun (yer) cihetince olmuştu.

*

Bir ata ve bir ana balaları olan Türkler, Astırahan etrafında olduklarında, Hazer Denizi münasebetiyle ‘HAZER’, İdil ve Ural boylarında oturdukları vakit ‘BULGAR’ diye atalnup (adlandırılarak) yürürler idi. Yoksa bunların örf ve âdetleri maişet ve tilleri (dilleri) cihetinden bir farkları da yok idi. Şöyle ki, Ufa Vilâyeti’nde olan bir Başkırt, Anadolu’nun istediği yerine varsın, kendi tilini ve kendi örf ve âdetini görür ve söyleşir, Azerbaycanlı bir Türk, Kaşgar’a vardığında yine işbu hale tesadüf eyler….

*

Türkî olan bir kavmin, Türkî olan ikinci kavim üzerine ihtilat etmesinden üçüncü bir kavim zuhur etmesi lazım gelmez. Öyle ise Finler üstüne gelen Hunlar, Avarlar, Hazer ve Bulgarlar, Tükyular ve gayriler ne kadar köp (çok) olsalar olsunlar, hemişe (daima) TÜRK OLARAK KALIRLAR….

*

Tatarlar bu yerlere geldiklerinde, bizim babalarımız olan Türklerin, kürşileri (komşuları) olan kavimlerin arzu edecek revişde (tarzda) medeniyetleri var idi…. Deşt-i Kıpçak’ta, Moğol ve Tatar Hükûmeti munkariz (tükenmiş) olduğu günde, babalarımız olan BULGAR VE HAZER TÜRKLERİ, milyonlar ile hesab edildikleri halde vatanımızda yaşarlar idi. Öyle ise bizler TATAR DEĞİL, HALİS TÜRKLERİZ”.

*

Kaynaklar:

Ahmet Yeşiltepe’nin 29 Haziran 2014 de NTV de yayınlanan Zaman Yolcusu Türklerin İzinde Belgeseli. 2. Sezon Bölüm 6.

 ‘Keşke’si Olmayan Bir Geçmiş

Akkan Suver; gazetecidir, siyâsetçidir, sivil toplum gönüllüsüdür, yazardır ve diplomattır. Bunca farklı meşgale arasında bir de tez hazırlamış, savunmasını başarı ile tamamlayıp ‘Dr’ ünvânı almıştır. Eskilerin tâbiri ile ve müspet mânâda olmak üzere kırk tarakta bezi vardır.  

Keşke’ kelimesi halk arasında: ‘Olup bitenin beğenilmemesi’ veya ‘yapılmış olunmasından pişmanlık duyulan’ durumlarda kullanılır. ‘Keşke öyle yapmasaydım…’ denilir. Öyle anlaşılıyor ki Dr. Suver, yaptığı her işin neticesinden memnundur, her şey beklediği gibi olmuştur. Yaptığı hiçbir işten pişman değildir.  Ne güzel… Her başarı bir bedel ödemeyi gerektirir. Elde edilen netice, ödenen bedelden kıymetli ise yeni teşebbüslere kapı açılır. Toplumlar böyle gelişir.

Akkan Suver, kendisini bahtiyar eden tecrübeleri okuyucuya aktarmak suretiyle mensubu bulunduğu millete hizmet etmiş bulunuyor. Tebrike şâyan bir davranış. Hayatını anlattığı eserinin ilk cümleleri saadetinin kısaca ifâdesidir: ‘Dün yaşadığım günleri gene yaşayacağıma inanarak aynı heyecan, aynı sabırsızlık, aynı hızla yoluma devam ediyorum.’ Hemen ardından gelen cümlede, işin sırrı veriliyor: ‘Yükseklere, doruklara ulaşmak, iddialı olmak gibi bir hırsım olmadığından kendi dünyamda yaşamanın huzuru içindeyim.’

Huzurun belli başlı düşmanlarını, satır aralarında bulmak mümkün: ‘Kalabalıkların yalnızlığı, inançların sâhipsizliği, vefânın insafsızlığı, anlayışın katılığı ve insanın doymak ve dinmek bilmez harisliği… ve devamında: ‘hayata sitem etmek, kırgınlık, düşmanlık, içten pazarlık…’  Bunlara, temiz kalplerde bulanmaması gereken; kıskançlık, kin, nefret, intikam, hasetlik ve benzeri duyguları ilâve etmek mümkündür. İnançlı insanlarımızın güzel bir sözü var: ‘Şikâyetler mihneti, şükürler nimeti artırır.’ Bu sözün doğruluğunu ispat edecek sözlerimiz de var: ‘Hiçbir dert, hiçbir hastalık, hiçbir belâ, hiçbir musîbet yoktur ki daha büyüğü, daha beteri olmasın!’ Ve bir başkası: ‘Allah’tan gelen sefâya da cefâya da eyvallah demek gerek.’

Elbette ‘bunları söylemek kolay, uygulamak zor…’ Diyenler olacaktır. Onlar, pişmiş, sapı ve kabuğu ile çekirdekleri ayıklanmış armudun ağızlarına düşmesini beklemeye devam edebilirler.

Gazetelerimizin bu günkü durumuna bakıp, Sayın Suver’in gazeteciliğiyle iftihar etmiş olmasını yadırgamasınlar. Günümüzde İstanbul’a yayınlanıp Türkiye’nin her yerine dağıtımı yapilân gazetelerin toplam baskısı (tirajı) 30-40 sene önceki tek bir gazetenin tirajı kadardır. Tirajla birlikte gazetecilerin itibârında da önemli kayıplar vardır. Bunun sebepleri biliniyor. Çâreleri de… Fakat herkes durumdan memnun ki, değiştirilmesi düşünülmüyor.

Hâriçten gazeli kesip ve de… ‘Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer’ sakızını çiğnemekten vazgeçip  Akkan Suver’in kitabına dönersek efendim…

Akkan Suver, 13,5 X 21 santim ölçülerindeki resimli ve şık görünümlü 191 sayfalık eserinde; doğup büyüdüğü semt olan Samatya’yı, gazeteciliğini, diplomatlığını, Sivil topluma adadığı yılları, İstanbul’un orta yeri Beyazıt semtini film şeridi gibi gözler önünden geçirdikten sonra Kurucusu ve yöneticisi olduğu ‘Yeni Düşünce’ adıyla yayın hayatına giren; sonradan haftalık gazeteye dönüşen dergiyi anlatıyor: 

12 Eylül olmuş, sağın da, solun da üzerinden tank geçmişti.

Başbakan Süleyman Demirel, CHP lideri Bülent Ecevit gözaltındaydı. Necmettin Erbakan ve ekibi hapisteydi. Doğu Perinçek ve Aydınlık grubu da içeri alınmıştı. Mensubu bulunduğum MHP kadrolarının büyük bir çoğunluğu da hapisteydi

O günlerde MHP’nin iki adet günlük gazetesi vardı: Hergün ve Millet gazeteleri. Millet gazetesi tasfiye hâlindeydi. Hergün ise Sıkıyönetim tarafından süresiz olarak kapatılmıştı.

MHP câmiasını görülecek duruşmalardan haberdar ederek, o zor günlerde tersliğe uğrayan arkadaşlarımıza can suyu olacak ve en azından onların seslerini duyuracak bir yayın organına ihtiyaç vardı.

Bu ihtiyaç duyulan yayın organını çıkarmam konusunda Rahmetli Türkeş beni cesâretlendirdi ve haber yollayarak yola çıkmamı istedi.

MHP öz diyarında adeta öksüz gibiydi.

Savcı akıllara ziyan bir iddianame hazırlamış, 220 şahsiyet hakkında idam istemişti.

Yayın organı konusunu ete ve kemiğe büründürmek için dışarıda bulunan arkadaşlarla görüşmeler yapmağa başladığımda ilk görüşmemi Laleli’de bir halıcı dükkânında sonradan Milletvekili ve Bakan olacak olan Ali Doğan ve o zaman Doçent olan Necmettin Hacıeminoğlu ile yaptım. Hacıeminoğlu kapanan Hergün Gazetesi’nde yazıyordu. Görüşme olumlu geçti. Hacıeminoğlu beni Mustafa ve Sevgi Kafalı ile tanıştırdı. Onlar da, Milliyetçiler Demeği eski Başkanı Said Bilgiç’le beni yan yana getirdi. Bu şahsiyetlerin hepsi MHP’liydi.

Bu arada Alparslan Türkeş’den bir başka haber geldi: Celal Bayar’ı ziyâret etmemi, iddianameyi anlatmamı, düşüncelerini ve kanaatini öğrenmemi istiyordu. Celal Bayar’dan randevu aldım. Gazeteci olarak kendilerini tanıyordum. Gittim, MHP iddianâmesini özet hâlinde sundum. Dinlediler ve geçmiş olsun dilekleriyle aynen: ‘Önemli olan böyle dâvâlarda kelleyi kurtarmaktır. Sonrası düzelir. Ben sayısız defa idamla yargılandım. Siyâsî dâvâda canlı kalmak yeterlidir,’ dediler. Ben görüşmenin olumlu geçmesi üzerine, bir yayın organı çıkartmak niyetinde olduğumu, münâsip görürlerse, kendileriyle ilk sayımızda mülâkat yapmak arzusunda olduğumu arz ettim. Kabul ettiler. Dolayısıyla ilk sayının çekirdek kadrosu oluşmağa başlamıştı. Said Bilgiç eski Demokrat Parti milletvekili olduğu için Celal Bayar’la görüşmemden mütehassis olmuştu.

Gazeteci olarak Ahmet Kabaklı, Ergun Göze, Tekin Erer ile de görüştüm. Onlar da ‘evet’ dediler. Kültür ve sanat alanı da önemliydi. O konuyu da Sevgi Kafalı çözdü. Beni Melin Haser ve Sevinç Çokum hanımefendilerle tanıştırdı.

Önce aylık, sonra da haftalık dergi olarak yayınlamaya karar verdik. Dergiye isim olarak ‘Yeni Düşünce’ adını verdik.

O günlerde siyah-beyaz bir televizyon vardı. O da TRT televizyonuydu. Akşam haberlerinden sonra yayınlanmak üzere televizyon ilânları hazırladık. Dergi cuma günleri piyasaya çıkacaktı.

Çarşamba, perşembe günleri ‘Çıkıyor’ cuma günü de ‘Çıktı’ şeklinde ilânlarımızı hazırladık. Ne var ki ilk ilânımız yayınlandıktan sonra TRT diğer ilânlarımızı yayınlamadı, paramızı iade etti. Ama çıkacağımızı ve çıktığımızı Tercüman, Türkiye, Son Havadis gazeteleri duyurdular, dergi piyasaya çıkınca da yazılarımızdan kaynak göstererek alıntılar yaptılar. Yeni Düşünce böylelikle basın dünyâsına girmişti. Dergiyi Hürriyet Dağıtım dağıtıyordu. Tiraj ilk sayıda kırk bindi. Tamamına yakını bir haftada tükendi. Üçüncü aya geldiğimizde haftalık olduk. Kırk bin tiraj oturmuş, aşağı yukarı otuz altı, otuz yedi bin civarında satışa ulaşmıştık. Tebrik mektuplarının sayısı azımsanmayacak çoğunluktaydı. Bunlardan biri de Osman Yüksel Serdengeçti’den gelmişti: ‘Yahu, Akkan Yeni Düşünce diyorsun, ama bu bizim eski düşüncemiz.’

15 Nisan 1981’de yayın hayatına giren Yeni Düşünce önce aylık bir dergi olarak ortaya çıktı. Kısa bir süre sonra on beş günde bir çıkar olduk. Hemen arkasından da haftada bir yayımlanmaya başladık.

12 Eylül darbesi sonrası şartların müsâadesi nispetinde Yeni Düşünce’ de hayır ve hakkı dile getirmiş, mazlumların sesini yansıtmış, dış ve iç fesat yuvalarının da gerçek niyetlerini sergilemiştik.

Yeni Düşünce büyük bir servetin değil, anamızın ak sütü kadar temiz birikimlerle ve kısıtlı imkânlarla yola çıkmış bir yayın organıydı. İsteği ise devletimizin; vatanımızı hedefe alarak geçmiş tehlikeleri göğüsleyecek güce ulaşması, vatandaşlar arasında tam bir kardeşlik bağının tesisi ve hürriyetlerimizin elden gitmemesiydi. Zira 12 Eylül öncesi karanlık günler yaşamıştık. Pek çok genç ve yetişmiş adam sağ veya sol adına öldürülmüştü.

Târihe not düşmek adına beş dostumdan söz etmek istiyorum. Gazeteci-Yazar İlhan Egemen Darendelioğlu. Bir dönem milletvekilliği de yapan İlhan Egemen Darendelioğlu samîmi bir dâvâ adamıydı. Ofisinin kapısında kurşunlandı.

Şâir ve gazeteci İsmail Gerçeksöz. Almanya’da yaşayan İsmail Gerçeksöz’ü İstanbul’da evinin kapısı önünde toprağa düşürdüler.

 Blade Aybars Tekin, öğretmenlikten mahrum bırakıldığı için işçi olmak zorunda kaldı. Sendika temsilcisiyken otomobilinin içinde çapraz ateşle öldürüldü.

Recep Haşatlı., MHP’nin İstanbul İl Başkam’ydı. Bir akşamüstü pusuya düşürülerek öldürüldü.

Gün Sazak efsâne bir iş adamı ve döneminde Gümrüklere doğruluk ve işlerlilik kazandıran bir bakandı. Evinin kapısı önünde, eşinin yanında sırtından kurşunlandı.

Bu saydığım isimleri bugün pek tanıyan var mı? Bunların dışında nice genç, nice düşünce insanı, nice gazeteci, nice profesör toprağa düşürüldü. Hayat devam ediyor.

O günün şartlarında Yeni Düşünce’de benimle birlikte yürüyen, tavırlarıyla, destekleriyle, yazılarıyla karşılıksız olarak yanımda yer alan bazı arkadaşlarımı de anmak isterim.

Dr. Suver bu cümlesinden sonra berâber çalıştığı Cemal Kutay, Mustafa Kafalı ve eşi Sevgi Kafalı, Necmettin Hacıeminoğlu ve eşi Meral Hacıeminoğlu ile kızı Oytun, Erol Güngör, Sevinç Çokum, Said Bilgiç, Sadri Sarptır, Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu, Melin Haser, Ahmet Bican Ercilasun, Gümrük ve Tekel Bakanı şehit Gün Sazak ve eşi Nilgün Sazak’ı, hususiyetleri ve hizmetleriyle yâd ediyor,         Yeni Düşünce’nin yayın hayatında müstesna yerleri olduğunu belirtiyor. Değerli şahsiyetlerden bir kısmının hayatlarından kesitler sunuyor:

Said Bilgiç’i bir hatırasıyla da yâd etmek isterim. 1950’li yıllarda milletvekilidir. Arkadaşı Osman Yüksel Serdengeçti yazdığı bir yazıdan dolayı hapistedir. Said Bilgiç hapishâneye arkadaşını ziyârete gider. Serdengeçti ona, ‘Yahu Said bu ne biçim iş, sen mebus, ben mahpus!’ der.

Aradan yıllar geçer. 1960 İhtilali’nden sonra Said Bilgiç Demokrat Parti Milletvekili iken mahkûm olur ve Kayseri Cezaevi’ndedir. Tâlihin cilvesi bu defa Osman Yüksel Serdengeçti Adâlet Partisi’nden milletvekilidir. Kalkar Kayseri’ye Said Bilgiç’i ziyârete gider. Kapıdan girer girmez de, ‘Yahu Said bu defa sen mahpus, ben mebus, biz seninle dışarıda hiç mi buluşamayacağız?’ der.

Gün Sazak, Gümrük ve Tekel Bakanlığı’na getirilmesiyle memleket sathında parlamento dışından bakan olup, bunu hizmetleriyle parlamentoya kabul ettiren ender siyâsîlerden biriydi, Siyâset içinden gelen ve kırk yıllık meclis alışkanlığı bulunan bir ailenin ferdi olan Gün Sazak kaçakçılığa karşı açtığı şuurlu mücâdele ile partili, partisiz herkes tarafından kabul edilen haklı bir şöhrete ulaşmıştı. Ankara’da evinin kapısı önünde arabasının bagajına eğilmiş vaziyetteyken, sırtına sıkılan kurşunlarla şehit edilen Gün Sazak’ın eşi Nilgün Sazak bir Türk Hanım ağası olarak onun yüksek hâtırasına saygılı bir ömür sürdü, Yeni Düşünce’den de ilişkisini devam ettirdi.

Bunların yanı sıra, kalemleriyle zaman zaman yanımızda yer alan Ahmet Kabaklı, İbrahim Kafesoğlu, Ergun Göze, Tekin Erer, Mustafa Erkal, Reşat Akkaya ve Tarık Buğra’yı zikretmeden olmaz. Onların da emekleri her türlü takdirin ve övgünün üzerindedir. Gene gelen geçen zaman içinde benimle beraber yürüyen Zikri Akın’ı, Halit Ocak’ı, Nazif Okumuş’u, Hüseyin Tannkulu’nu, Timuçin Mert’i, Ahmef Güner’i, Vehip Sinan’ı, Ergun Kaftancı’yı da anmak isterim.

Yeni Düşünce gerçek anlamda bir basın emeğidir. Bir gazetecilik başarısıdır. Bu başarıda sayısız insanın emeği vardır. Bana inanan arkadaşlarımın tamamının unutulmaz dostlukları saymakla bitmez.

Yeni Düşünce’yi anlatırken MHP duruşmalarından söz etmeden olmaz.

O zor günlere bu kitapta kalem ucuyla dokunmak isterim. Duruşmalarıyla, avukatlarıyla, sanıklarıyla, hâkim ve savcılarıyla yaşanan akıl dışı olayları bugün hatırlayan pek kaldı mı? Sanmıyorum. 12 Eylül’ün Ankara mahkemelerinin kasvetli duruşma salonlarında gazeteci olarak bulundum. Elbette 587 tutuklunun yaşadığı ıstırabı yaşamadım. Ama onların çektiği çilelere şâhit oldum.

Ve bu duruşmalar sırasında Yeni Düşünce onlarla öylesine özdeşleşti ki her tahliye olan ilk ziyaretini bize yaptı. Celal Adan’ın, Namık Kemal Zeybek’in ziyâretleri bugün gibi gözümün önündedir.

Dr. Suver, eserinin 85. sayfasından itibâren MHP Dâvâsı’nda hâkim ve savcıların acemilikleri ve millliyetçi düşünce aleyhtarlıkları sebebiyle düştüğü gülünç durumları, sebebiyet verdikleri haksızlıklarıve duruşmaları tâkip eden Fransız Avukatları, teferruatlı bir şekilde anlatıyor. Bunlardan bir örnek:

Fransız avukatları beraberinde Üsteğmen Nihat Demirel ve Yüzbaşı Yalçın Kaya ile birlikte kabul eden Nurettin Soyer, avukatlara mahkemeyle ilgili bilgileri verdikten sonra Türkiye’deki bütün olayların faili olarak MHP’lileri gösterip ‘220 idam gerçekleşirse ülke rahat eder’ deyince Fransız avukat Mario Stassi kendisine bir soru yönelterek; ‘Bu bir ihsası rey olmuyor mu?’ dedi. Nurettin Soyer ise bu soruya soru ile cevap verdi: ‘Peki, siz niçin bu dâvâyı tâkip ediyorsunuz?’

Konuşma karşılıklı sorularla devam etti:

 -Siz hiç hayatınızda 186 klasörlük bir dâvâ açtınız mı? Siz hiç 220 idam isteğiyle ilgili dâvâ ile karşılaştınız mı?

-Hayır.

-Nuremberg dâvâlarında bile bu kadar idam, bu kadar klasör yoktu. Böylesine yüksek hacimli bir dâvâyı tâkip etmek bizim hakımız ve vazifemizdir.

-Ben anlaşmaları bilmiyorum. Eğer anlaşma varsa, yabancı avukat olarak sizleri duruşma salonuna alırım.

Gariplik ve tezatlar öylesine tuhaf yanlışlıkları beraberinde getiriyordu ki CHP’li bir senatör, MHP’li gösteriliyor ve gene bu CHP’li senatör sanki tutukluymuş gibi iddianâmede yer alıyordu. Bakınız bu değerlendirmeye Türkeş’in ve avukatlarının tepkisi nasıl gerçekleşti:

İddianame okunuyordu ve 206. sayfasına sıra geldi.

Savcı Nurettin Soyer başladı okumaya: ‘MHP eski Senatörü Niyazi Ünsal’ın 26.11.1977 târihinde Ârif Tekin’e gönderdiği ve 011 klasöründe yer alan mektuptaki (hapisten çıkardığımız adamlar yanımıza gelmeye çekiniyorlar. 6 ayı bir gün geçen ceza alanı, 4,5 yıl ceza alanı öğretmen yaptırdım) cümlesi yasadışı ve ürpertici çabaları hiç bir açıklamaya gerek kalmayacak şekilde bütün çıplaklığıyla gözler önüne sermektedir.”

Bu sözleri Savcı Soyer söyler söylemez başta Alparslan Türkeş olmak üzere bütün sanıklar ve sanık vekilleri oturdukları yerden ‘MHP değil CHP’ diye bağırdılar.

Gürültüler devam ederken Türkeş’in söz aldığı görüldü. Türkeş yaptığı kısa konuşmada Savcı’yı uyardı.

Biz 945 sayfalık baştan aşağı iftira dolu olan bu iddianâme ile idam istemiyle buraya getirildik ve başka bir partinin senatörünün gayet âdice yazdığı bir mektubu bu iddianame ile Savcılık bize mal etmiş ve efkar-ı umumiyeye böyle vermiş. Basında da böyle yayınlanmıştır. ‘

Bu arada Savcı Soyer ‘Düzelttim. Yanlış olmuş’ diye söze karışınca Türkeş’in devam ettiği görüldü:

‘Peki bununla itham ettiği sanıklara ‘düzelttiğini’ niçin resmen tebliğ etmedi? Şimdi burada düzelttim diyor ama bu bize resmen tebliğ edilmedi. Madem ki bunu düzeltmiştir kamuoyuna da basına da bunu açıklamalı ve bize de resmen tebliğ etmelidir. İddia Makamı bu dâvâda acz içindedir. Bu iddianame dikkatsizlik içinde hazırlanmıştır. İddia Makamı bunu burada itiraf etmiştir. Bu sözleri onu gösteriyor. Çünkü bu kadar hayatî bir dâvâyı tahkike memur olan bu değerli savcılar heyeti Niyazi Ünsal denen senatörün hangi partinin senatörü olduğunu bilmez ise bunun CHP Senatörü olduğu halde MHP senatörü olarak kabul edip MHP’li sanıkların yarısının kellesini talep ederek bir iddianame hazırlar ise bu Türk adâleti adına üzüntü verici bir şey olur.

Bu sözleri zapta geçmiştir. Ve Savcılar Heyeti’nin ne derece dikkatsiz olduklarını, bu tahkikatı yaparken ne derece peşin hükümlü ve bilgisiz olduklarını tespit etmiştir. Bunu yüksek dikkatlerinize sunmayı adâletin tecellisi konusunda vereceğiniz karar için önemli kabul ediyorum.’

Yalnız bu sözler, bu tespit dahi 12 Eylül mantığının MHP’yi yargılamağa yeltenişindeki zorlamayı göstermeğe yeterlidir. Devam eden sayfalarda, iddia makamının yaptığı yanlışlara, sanık avukatlarının tespit ettiği diğer hatâları yer alıyor.  Hem de sayfalar boyunca…

Dikkat çekici bir durum: İddianâmedeki bazı bilgilerin yanlış olduğunu ileri süren sanık avukatının savunma hakkı; ‘mahkemenin disiplinini bozdu’ gerekçesiyle gasp ediliyor ve duruşma salonundan dışarı atılıyor. Fakat duruşmayı tâkip eden bâzı dinleyicilerin, sanıklar aleyhindeki çirkin ve gürültülü tezâhüratı sebebiyle kimse salondan çıkarılmıyor, hatta ikaz de edilmiyor. Bütün bu bilgiler, Mamak duruşmasının zabıtlarından aynen alınmıştır.

Dr. Akkan Suver’in duruşmalar hakkındaki hükmü: ‘MHP ve ülkücü kuruluşlar dâvâsı adlî olduğu kadar, hattâ daha fazla siyâsî ve sosyal neticeleri iyi hesap edilmesi gereken bir dâvâdır. 12 Eylül 1980 günü düşüncesi yok edilmek istenen Türkeş’in fikirleri daha sonra 1990’lı yıllarda devlet politikası olacak ve 1997 yılında vefat ettiğinde devletin resmî töreniyle defnedilecektir.

Nereden nereye?!

Dr. Akkan Suver, ‘Bir Devrin Hâfızâsı’ denilebilecek eserinde, özel hayatında, siyâsî, sivil toplum kuruluşu ve diplomatik hayatında önemli yeri olan kişileri ve onlarda olan sağlam dostluklarını da anlatıyor. Birkaçının isimleri: İsmet İnönü, Celal Bayar, Süleyman Demirel, Haydar Aliyev, Alparslan Türkeş, Rauf Denktaş, Nevzat Yalçıntaş ve diğerleri…

Keşkesi Olmayan Bir Geçmiş’ isimli eser, ele alındığında, okunması bitirilmeden bırakılamayacak bir kitap…

H2O  YAYINCILIK VE İLETİŞİM HİZMETLERİ LTD. ŞTİ.  Barbaros Mahallesi, Tophânelioğlu Caddesi Gülbeste Çıkmazı Nu: 10/2 Üsküdar İstanbul. Telefon: 0.216 428 82 25 Zeytinburnu İstanbul. www.h2okitap.com     

<><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><> 

Not: Eserin yeni baskısı yapılırken, kitapta ismi geçen şahısların hangi sayfa / sayfalarda yer aldığını gösteren; Frenklerin ‘İndeks’ veya ‘endeks’ dedikleri, bizim ise ‘Dizin’ diyebileceğimiz listenin bulunması uygun olur. Hattâ İnönü, Bayar, Demirel gibi herkesin tanıdığı isimler hâriç olmak üzere, şahısların doğum-vefat târihleri ile kısa hayat hikâyelerinin verilmesinde fayda vardır. Eserin meselâ 100 sene sonra da okunacağı düşünülerek en tanınmış kişiler için de bilgi verilebilir.

Dr. AKKAN SUVER: 1942 yılında İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunudur. Son Saat Gazetesi’nde gazetecilik hayatı başladı. Daha sonra Dünyâ gazetesinde editör yardımcısı olarak görev yaptı. Fransızca yayınlanan La Gazete adlı gazetenin baş editörü oldu. Güneş, Hergün, Orta Doğu, Tercüman, Türkiye ve Dünyâ gazetelerinde görev yaptı. Uzun yıllar Yeni Düşünce gazetesini yayınladı. 1987 ve 1995 yılları arasında Milliyetçi Hareket Partisi’nde siyâset yaptı. 1997 yılında kendi kararıyla siyasi faaliyetlerden çekildi. Türkiye Boks Federasyonu’nda başkan yardımcısı oldu. 1990 ve 2000 yılları arasında Dünya Boks Birliği İlmî Komite üyeliği yaptı. 1997 yılında Marmara Vakfı Başkanı oldu. Beş adet kitabı yayınlandı. Kendisine Bakü Tefekkür Üniversitesi tarafından milletlerarası ilişkiler dalında fahri doktor unvanı verildi. 2006 yılında Türkiye Azerbaycan ilişkilerine yaptığı katkılardan dolayı Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev tarafından Azerbaycan Hükümeti’nin en yüksek madalyası olan ‘Terakki Madalyası’ verildi. 2006 yılı Ağustos ayında Avrasya Ekonomi Zirveleri’ni Moğolistan taşımasından dolayı Moğolistan Cumhurbaşkanı Nambar Enkhbayar tarafından ‘Cengiz Han Madalyası’ ile ödüllendirildi. Karakurum şehrinde düzenlenen ‘Dünya Moğol Meclisi’ ne başkan yardımcısı olarak seçildi. 28 Mayıs 2008 târihinde Karadağ Cumhuriyeti İstanbul Fahri Başkonsolosu oldu. 4 Mart 2009 târihinde Romanya’nın başşehri Bükreş’te açılan Milletlerarası Karadeniz ve Hazar Denizi Ortaklık ve İşbirliği Vakfı’nın Başkan Yardımcısıdır.

Tarih Bilmek Başına Gelecekleri Bilmek Demektir!

1876 ile 1909 yılları arasında padişahlık koltuğunda oturan 2. Abdülhamit döneminde Türk Milletinin ve Türk devletinin karşı karşıya olduğu sorunların bazılarına bakarsak şunları görürüz;

Makedonya meselesi, Girit meselesi, Batı Rumeli meselesi, Arnavutluk meselesi, Bosna Hersek meselesi, Sancak Yeni Pazar’ın meselesi, Ermenistan meselesi, Yemen meselesi, Trablusgarp (Libya) meselesi, Irak ve Basra Körfezi’nde İngiliz nüfusunun yükselişi ve buna bağlı meseleler, Kerbela ve Necef’te Şi’alık meselesi, Sencar’da Yezidiler meselesi, Dersim meselesi, Siyonizm ve Yahudilerin Filistin’e doluşması meselesi, Suriye’de Fransız nüfusu meselesi, Ege’deki adalar meselesi gibi! Bu listeyi uzatmak ve detaylandırmak mümkün.

Ancak bir şey dikkatinizi çektimi bilmem, sanki aynı sorunlar bu gün yine önümüzde durup bizi meşgul ediyor. Bu bir kader mi?

Ama kesin olan şu ki; Türk Milleti bunları görememekte ve siyasi tercihlerini, bu sorunları önceliğine koyarak yapamamaktadır.

Bu meselelerin çoğunluğu Türk Milletinin toprak ve can kaybı ile sonuçlanmış ve şimdilik milletçe farkında olmadığımız için rafa kaldırılmıştır. Şimdilik diyorum, çünkü bizim gibi tarihin tozlu sayfalarını karıştırıp duranlar bazı şeylerin unutulmasına engel oluyor ve belki kaybettiklerimiz yeniden milli meseleler haline gelir diye ümitleniyoruz!

Gördüğümüz gibi Makedonya, Girit, Batı Rumeli, Bosna Sancak, Arnavutluk, Yemen, Libya, Irak, Filistin, Suriye ve Ege’deki Türk Adaları kaybedilmiştir.

Bu kaybediliş o topraklarda yaşayan yerel halklara karşı olsa gam yemeyeceğim. Bu topraklar, dün emperyalist bugünde küreselci dediğimiz devletlere karşı kaybedilmiş ve o tarihten bu yana bu bölgelerde yaşayan insanlara huzur ve refah bir daha nasip olmamıştır.

Ancak Türk Milletine ve devletine ait olan bu topraklarda, günümüzde yaşananların daha da ağırlaşarak yaşanacağı günlerin geleceği, kuşkusuz kaçınılmaz bir gerçek olarak önümüzde durmaktadır. Bu düşüncelerimi yıllardır tekrarlıyor ve üzülerek görüyorum ki, haklı çıkıyorum!

Allah bize akıl fikir vermiş ama 100 yılı aşmış sorunların varlığında bir türlü yüzmeyi öğrenememiş insanlar olarak bu sorunların içinde tekrar tekrar boğulup duruyoruz.

2024’deki tablo Ege’deki diğer adalarımıza el koyuyorlar, Suriye ve Irak kan gölü, “Büyük İsrail”i kurmak için can hıraş çalışıyorlar, Ermeni meselesi sürüyor, işbirlikçiler eli ile Dersim hala kaşınıyor, İran Şi’a yayılmacılığını devam ettiriyor, Libya’ya BOP’la yeniden el koydular, ABD başta olmak üzere İngiltere, İsrail ve AB ara hedef olarak Kürdistan diye bir devlet kurmaya çabalıyor ve Makedonya’dan (yani Balkanlardan) Müslümanlar (buna Filistin’de dahil) temizlenmek isteniyor. Bir de yeni anayasa yapacağız diye şimdilik alt perdeden (sırasını bekliyorlar) atanlar var!

Burada sizlere bir hatırlatma yapmak isterim. Yüz yıl önce Makedonya’nın kaybı ile devletin toprak bütünlüğünü bulduğuna inanan ve bu yüzden felaketi bir nimet olarak sunanların ve de bundan mutluluk duyanların varlığı, günümüzde de ülkemizin doğu ve güneydoğusu açısından aramızda aynen varlığını (bir siyasi parti genel başkanının dediklerine bakarak) sürdürmektedir. Bu ne yaman bir çelişki ve tarihi yanılgıdır, anlamadım bir türlü!

Suriye ve Irak’ta meydana gelen olaylar, Türkiye sınırında ABD ve müttefikleri eli ile Pyd-Pkk’ya ait özerk bir bölge ve ordu yaratılması, ülkemize Suriyeli ve diğer ülkelerden mülteci akınları bana bunları düşündürtüyor.

Size ne düşündürtüyor bilemem. Belki de hiç bir şey… Öyle ya siz siyasi tercihinizi bunların farkında olmadan yaptınız ve sorumluluğu üzerinizden attınız. Gerisi artık siyasetçilere kalmış öylemi? Ya da Makedonya örneğinde olduğu gibi verelim topraklarımız gitsin. Böylece sıkıntıdan kurtuluruz.

Yok arkadaş toprak vererek öyle kolay kurtulamazsın. Bak yüzyılı geçmiş ama gerçekler peşini bırakmadan arkandan seni kovalıyor. Bir gün bu gerçeklerle yüzleşeceksin, hem de o gün çok yakın!

Askerlerimiz Şehit Edilirken Bayraktar’ın Siha’ları Neredeydi?

     Irak’ın kuzeyinde Pençe-Kilit Harekâtı bölgesinde, 22-23 Aralık 2023’te 12 askerimiz, 12 Ocak 2024’de de 9 askerimiz şehit oldu. Kısa aralıklarla askerlerimizin şehit olması Milletimizde büyük infial yarattı. Acımız büyük. Emekli askerler, siyasetçiler, akademisyenler ve gazeteciler farklı yorumlar yapıyor. Ancak, Milli Savunma Bakanlığı’nın envanterinde yüzlerce İHA (İnsansız Hava Aracı), TİHA (Taktik İnsansız Hava Aracı) ve SİHA (Silahlı İnsansız Hava Aracı) varken teröristlerin üs bölgelerine nasıl sızdığı sorgulanmıyor.

     AKP Yandaşı siyasetçiler, akademisyenler ve gazeteciler ile güvenlik uzmanı olduğunu iddia eden emekli askerler yıllarca Baykar/Bayraktar şirketinin ürettiği İHA, TİHA ve SİHA’lar ile şirketin Yönetim Kurulu Başkanı Selçuk Bayraktar’a övgüler düzerek algı operasyonları ile efsane yarattılar. Ancak, anılan şirketin ürettiği hava araçları, Irak’ın kuzeyinde soğuk, karlı ve sisli havada uçamayınca efsane çöktü. Yandaş elemanlar, görüş şartlarının çok kısıtlı olmasını, bölgedeki kar yağışını ve sis olmasını gerekçe göstererek “İHA ve SİHA’ların kullanılması imkânsızdı” demeye başladılar. Şimdi biz de, Milletimizin nasıl yanıltıldığını belgeleri ile açıklayalım. Baykar Şirketi’nin 22 Nisan 2022 tarihli ve “Bayraktar AKINCI TİHA ve Bayraktar TB2 SİHA, Pençe Kilit Operasyonu’nda 7/24 görevde” sloganlı twitter mesajı, MSB’nin aynı gün paylaştığı twitter mesajı ile birlikte yayınlandı.

     İnsansız Hava Araçları için 7/24 görevde demek, fırtınalı, yağmurlu, karlı, sisli ve soğuk havalarda yani her türlü hava koşulunda sürekli olarak uçuş yapıyor ve görüntü alıyor demektir. Biz de soralım, “Bayraktar AKINCI TİHA ve TB2 SİHA, Askerlerimiz şehit edilirken neredeydi?”

     Baykar Şirketinin paylaştığı söz konusu twitter mesajı tamamen hayal ürünü olup kamuoyunu yanıltmak maksadıyla hazırlanmış bir mesajdır. Çünkü şirketin ürettiği hava araçlarında, soğuk havalarda uçuş yapmak için gerekli olan buz önleme sistemi yok. Ayrıca, fırtınalı, yağmurlu, karlı ve sisli havalarda bulut üstünden görüntü almak için gerekli olan radar da yok.

     Muhatapları tarafından tekzip edilmeyen açık kaynaklara göre Türk Hava Kuvvetleri’nin envanterinde 420 adet, Türk Kara Kuvvetleri’nin envanterinde 122 adet olmak üzere toplam 542 adet Baykar/Bayraktar TİHA/SİHA var. Ancak, anılan şirketin ürettiği yüzlerce hava aracı Irak’ın kuzeyinde soğuk ve görüş mesafesinin düşük olduğu havalarda kullanılamıyor.

Terörist Sızmalarını Tespit Edip Önleyen Tusaş’ın Siha’ları Neden Kullanılmadı, Neden Kullanılmıyor?

     Muhatapları tarafından tekzip edilmeyen açık kaynaklara göre Türk Kara Kuvvetleri’nin envanterinde 54 adet, Türk Hava Kuvvetleri’nin envanterinde 22 adet olmak üzere toplam 76 adet TUSAŞ (Türk Havacılık ve Uzay Sanayi A.Ş.) SİHA var.

     TUŞAŞ ANKA ve TUSAŞ AKSUNGUR SİHA’lar, MİLSAR Radarı ile bulut üstünden ve sisli bölgelerden görüntü alıyor, kanat ve kuyruk bölgelerinde yer alan Buz Önleme Sistemi ile -54 dereceye kadar her türlü hava koşulunda görev yapıyor. (Bölgedeki en düşük hava sıcaklığı -40 derecedir.) Ayrıca, anılan hava araçları, 15 knot (28 km.) yan rüzgârda ve 20 knot (37 km.) ön rüzgârda kalkış ve iniş yapıyor.

     Milli Savunma Bakanlığı, 12 askerimizin şehit olduğu terör saldırısında, “Sisten görüş 5 metreye düşmüş, İHA/SİHA’ların kullanılması imkânsızdı” diyerek olayı savuşturmaya çalıştı. Söz konusu gerekçe, Bayraktar AKINCI TİHA ve Bayraktar TB2 SİHA’ları için geçerli olup TUSAŞ SİHA’ları için geçerli değildir. Şimdi bizde Bakanlığa soralım, MİLSAR Radarı ile bulut üstünden ve sisli bölgelerden görüntü alan, Buz Önleme Sistemi ile her türlü hava koşulunda görev yapan TUŞAŞ ANKA ve TUSAŞ AKSUNGUR SİHA’lar neden kullanılmadı, neden kullanılmıyor?” Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler bu konuda Türk Kamuoyuna açıklama yapmak zorundadır.

Baykar Şirketi ve Şirketin Yönetim Kurulu Başkanı Selçuk Bayraktar Şehit Ailelerine Tazminat Ödemelidir!

     Açık kaynaklara göre, Türk Kara Kuvvetleri ve Türk Hava Kuvvetleri’ne toplam 76 adet TUSAŞ SİHA alınırken, Baykar/Bayraktar TİHA/SİHA’lardan toplam 542 adet alınmış. Soğuk ve görüş şartlarının sınırlı olduğu havalarda uçamayan Baykar/Bayraktar TİHA/SİHA’larının, TUSAŞ SİHA’larının 7 misli miktarda satın alınması dikkat çekiyor. Her iki şirketin imal ettiği hava araçları mukayese edildiğinde Baykar şirketi lehine açık bir kayırma olduğu görülüyor.

     TUSAŞ ve BAYKAR’ın internet sitelerinde yayınlanan performans kriterlerinde bu durum açıkça görülüyor. TUSAŞ ANKA havada 30 saat kalırken Bayraktar TB2 havada 27 saat kalıyor. TUSAŞ ANKA 30 bin feet irtifaya çıkarken, Bayraktar TB2 ancak 25 bin feet irtifaya çıkıyor. TUSAŞ ANKA’nın motoru yerli ve turbo dizel olup 172 Beygir Gücündedir. Bayraktar TB2’nin motoru ise yabancı ve benzinli olup 105 Beygir Gücündedir. Ukrayna’ya satılan ve kontrolden çıkan TB2, füze ile vurularak düşürüldü. Ukrayna bölgesinde kullanılan 100’den fazla TB2, Rus Hava Savunma Sistemleri tarafından düşürüldü.

     TUSAŞ AKSUNGUR havada 50 saat kalırken Bayraktar AKINCI havada 24 saat kalıyor. TUSAŞ AKSUNGUR, yaklaşık 3 Bin kilometrelik harekât yarıçapına sahip olup, Akdeniz, Ege Denizi ve Karadeniz üzerinde 2 günden fazla süreyle devriye dolaşıp tekrar Dalaman’daki Üssüne geri dönüyor.

     Verilen somut örnek ve belgelerden anlaşılacağı üzere Baykar Firması’nın ürettiği AKINCI SİHA’lar düşük performanslı olup, TUSAŞ’ın ürettiği AKSUNGUR SİHA’ların çok gerisindedir. Ticaret Bakanı Ruhsar Pekcan, eşine ait şirketten bakanlığa dezenfektan satıldığı için görevden alınmıştı. Erdoğan’ın Başkomutanlığını yaptığı Silahlı Kuvvetler’e damadının ortak olduğu şirketten milyon dolarlık SİHA’lar satılıyor. Şimdi biz de soralım; Eski Ticaret Bakanı Ruhsar Pekcan’ın yaptıkları ile Tayyip Erdoğan’ın yaptıkları arasında ne fark var?  

     Baykar Şirketinin TSK’ya sattığı TİHA ve SİHA’lar iddia edildiği gibi 7/24 görev yapamıyor ve teröristlerin üs bölgesine sızmasını engelleyemiyor. Askerlerimize koruma sağlayamayan Baykar Şirketi ve şirketin Yönetim Kurulu Başkanı Selçuk Bayraktar, Pençe-Kilit Harekât bölgesindeki Şehitlerimizin ve yaralılarımızın ailelerine tazminat ödemelidir.

3 Adet Bayraktar TİHA İçin 120 Milyon Dolar Ödendi mi?

     İHA/TİHA ve SİHA üreten şirketlerin ihaleleri Milli Savunma Bakanlığı (MSB) üzerinden yapılıyor. Çünkü, MSB Fiyat, Maliyet ve Analiz Dairesi, devletin soyulmasını engellemek için titiz ve ayrıntılı bir çalışma yaparak silah sistemlerinin gerçek birim maliyetini belirliyor. Ancak, 2010 yılında, Kara Kuvvetleri için yapılan 3 adet TİHA ihalesinde, MSB devre dışı bırakılarak ihale şartları Savunma Sanayi Müsteşarlığı (SSM)  tarafından belirlendi.

     Basın üzerinden, 03 Mayıs 2023’den itibaren; Kara Kuvvetleri için ihtiyaç duyulan 3 adet Taktik İHA ihalesinin 2010 yılında, BAYKAR Firmasına verildiği, ihale bedelinin 120 milyon dolar olduğu, ihale bedelinin %25’inin firmaya peşin olarak ödendiği iddiası doğrumu dur? Bu iddia doğru ise, 1 adet F-16 Savaş Uçağı’nın satış fiyatı 20 milyon dolar iken, 1 adet Taktik İHA’ya 40 milyon dolar ödenmesi yani 2 Savaş Uçağı ücreti ödenmesi etik midir? sorularını sordum. Sorularımın muhatapları cevap vermeyerek ve aşağıda bağlantısını verdiğim yazıları tekzip etmeyerek zımnen ve hukuken iddiaları kabul etmiş oldu.

    Dönemin SSİK (Savunma Sanayi İcra Komitesi) Başkanı Tayyip Erdoğan, SSİK Üyesi İlker Başbuğ, Savunma Sanayi Müsteşarı Murad Bayar, Kara Kuvvetleri Komutanı Işık Koşaner ve Baykar Şirketi, ticari sır v.b. gerekçelerin arkasına sığınmadan bu konuda Türk Kamuoyuna açıklama yapmak zorundadır. Anılan şahıslar ve şirket bu konuda açıklama yapmazsa söz konusu iddialar bir kez daha doğrulanmış ve zımnen ve hukuken kabul edilmiş olacaktır.

Terörle Mücadeleden, Terörle Müzakereye

     Türkiye’nin Irak kuzeyindeki askeri varlığının hukuki dayanağı 1926 Türkiye, İngiltere ve Irak arasında yapılan Ankara Antlaşması ve 1946 Türkiye ve Irak arasında yapılan Dostluk ve İyi Komşuluk Antlaşması’dır.

*Türkiye, 90’lı yıllarda uyguladığı Alan Kontrolü yöntemi ve Çevreleme Stratejisi kapsamında Irak kuzeyinde tesis ettiği 50 km. derinliğindeki Tampon Bölge ile terör eylemlerini sıfırladı. Metina, Zap, Avaşin, Basyan ve Hakurk teröristlerden temizlendi.

Erdoğan ve AKP Hükümetleri döneminde;

*2004’te Irak kuzeyindeki Tampon Bölge kaldırıldı. Bölgede sınırlı miktarda askeri birlik bırakıldı.

*2007’de, Özel Kuvvetler Komutanlığı tarafından Barzani’nin PKK’ya yardımı belgelendi. Video görüntüleri Başbakan Erdoğan’a gösterildi.

*2009’da, TRT’de kürtçe yayın yapılmaya başlandı.

*2009’da, Barzani’nin PKK’ya yardımını belgeleyen Özel Kuvvetler Komutanlığı’nın Kozmik Odası’na CMK(Ceza Muhakemesi Kanunu) 47 ve CMK 125’e aykırı bir şekilde girildi.

*2009’da, Habur rezaleti yaşandı. Eli kanlı teröristler Çadır Mahkemeleri’nde sözde yargılanarak serbest bırakıldı.

*2010-2011 yılları arasındaki dönemde Ankara/Polatlı’da konuşlu 58. Topçu Tugayı, Kandil’deki hedefleri imha etmek üzere sınır bölgesine intikal ettirildi. Ancak, Tugay’a atış yaptırılmadı. Tugay atış yapmadan Ankara’ya geri döndü.

*Teröristlerle Oslo’da masaya oturuldu.

*2002-2012 arasındaki dönemde Irak kuzeyinde bulunan Mahmur kampında yaşayanların sayısı 4 binden 12 bine çıktı. Anılan kampta terör örgütüne terörist yetiştiriliyor.

*2002-2012 arasındaki dönemde Geçici Köy Korucusu sayısı 85 binden 55 bine düşürüldü.

*2002’de 6 olan şehit sayısı 2012’de 123’e yükseldi.

*Sözde Çözüm sürecinde, hendekler kazıldı, PKK paçavralarının ve bebek katili teröristbaşının resimlerinin taşınması suç olmaktan çıkarıldı.

*2014’de Barzani’nin çapulcu peşmergeleri Habur’dan giriş yaparak Suriye’nin Ayn El Arap bölgesine geçti.

*2014’te Barzani ile 50 yıllık enerji anlaşması imzalandı. Barzani bölgesinden çıkarılan petrol Kerkük-Ceyhan boru hattı üzerinden Akdeniz’e, oradan da tanker gemileri ile İsrail’in Hayfa limanına taşınıyor.

*2015’de, AKP Hükümeti ile HDP arasında Dolmabahçe Mutabakatı imzalandı.

*Çapulcu peşmergelerin maaşlarının ödenmesi için Barzani’ye 2 milyar dolar kredi verildi. Erdoğan, krediyi hangi bankanın verdiğini ve kredinin geri ödenip ödenmediğini bu güne kadar açıklayamadı.

*2019’da kırmızı bültenle aranan eli kanlı terörist Osman Öcalan TRT Kurdi’ye çıkarıldı.

*2024, Askerlerimiz şehit olmaya devam ediyor.

Terörü Bitirmek İçin Somut Çözüm Önerileri

*Türkiye’nin bekası için, Irak kuzeyindeki askeri varlığımız, geçici üsler yerine sabit üsler tesis edilerek devam ettirilmeli, 50 km. derinliğindeki Tampon Bölge yeniden tesis edilmelidir.

*Terörle mücadele eden askerlerimizin güvenliğini sağlamak ve terörist sızmalarını önlemek için üstün performanslı TUSAŞ ANKA ve TUSAŞ AKSUNGUR SİHA’lar, harekât icra edilen bölgelerde, 7/24 kesintisiz olarak uçurulmalıdır.

*Dağa çıkışın önlenmesi için Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde istihdam sağlanmalı ve cazibe merkezleri oluşturulmalıdır.

*Mahmur Kampı’nın boşaltılması sağlanmalıdır.

*Habur’dan geçen Türk TIR’ları hem Barzani’ye hem de Merkezi Irak Hükümeti’ne gümrük vergisi veriyor. Habur Hudut Kapısı kapatılmalı yerine 15 km. daha batıda olan ve doğrudan Türkmen Soydaşlarımızın yaşadığı bölgelere ulaşan Ovaköy Hudut Kapısı açılmalıdır. Ovaköy Hudut Kapısı’nın açılması halinde Barzani’ye gümrük vergisi verilmeyecek ve terör destekçisi Barzani soyutlanacaktır.

*Kerkük-Ceyhan Boru hattından akıtılan her damla petrol Mehmetçiğe kurşun olarak geri dönüyor. Barzani ile yapılan enerji anlaşması feshedilmeli ve Boru hattı derhal kapatılmalıdır.

*Barzani’ye olan bütün destek kesilmelidir.

*ABD, İsrail, İsveç ve diğer ülkelerin PKK/YPG terör örgütüne verdiği lojistik destek kesilmelidir.

*ABD’nin PKK/YPG’ye yaptığı yardımlar sona erinceye kadar İsveç’in NATO üyeliği veto edilmelidir.

*Türkiye’deki uyuşturucu kaçakçılığı önlenerek PKK’ya olan maddi destek engellenmelidir.

*Malatya-Kürecik Radarı kapatılmalıdır.

*ABD’nin İncirlik Üssü’ndeki faaliyetlerine son verilmelidir.

     Erdoğan ve AKP Hükümetleri döneminde, terörü bitirmek için önerilen somut önerilerin hayata geçirilmesini beklemek içi boş bir hayaldir. Terörü bitirmek için Milli ve Yerli Hükümetlere ihtiyaç vardır.

BİR KARIŞ VATAN TOPRAĞINI DÜŞMANA VERMEMEK İÇİN NİCE KAHRAMAN MEHMETÇİKLER ŞEHİT OLURKEN, TÜRKİYE’NİN BATISINDAKİ VATAN TOPRAĞI ADALARIMIZ SAVUNULMADAN YUNAN ASKERİNE TESLİM EDİLİYOR !

     Erdoğan ve AKP Hükümetleri döneminde 20 Türk Adası ve 2 Türk Kayalığı Yunanistan’ın egemenliği altına konuldu. İşgal edilen adalarımızda 6 bin Yunan askeri ve 7 binden fazla Yunan vatandaşı var. Türkiye batıdan bölündü ve Anayasamızın 3. Maddesi fiilen değiştirildi. Anayasal düzen ortadan kaldırıldı.

     Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğusu’ndakibir karış vatan toprağını düşmana vermemek için nice Kahraman Mehmetçikler şehit olurken, Türkiye’nin batısındaki vatan toprağı adalarımız savunulmadan Yunan askerine teslim ediliyor.

     Farkında mısınız?

Ümit YALIM

Milli Savunma Bakanlığı Eski Genel Sekreteri

https://tele1.com.tr/turk-ordusu-siha-uzerinden-siyasi-reklam-araci-yapilamaz-840175/

     Dönemin SSİK (Savunma Sanayi İcra Komitesi) Başkanı Tayyip Erdoğan, SSİK Üyesi İlker Başbuğ, Savunma Sanayi Müsteşarı Murad Bayar, Kara Kuvvetleri Komutanı Işık Koşaner ve Baykar Şirketi, ticari sır v.b. gerekçelerin arkasına sığınmadan bu konuda Türk Kamuoyuna açıklama yapmak zorundadır. Anılan şahıslar ve şirket bu konuda açıklama yapmazsa söz konusu iddialar bir kez daha doğrulanmış ve zımnen ve hukuken kabul edilmiş olacaktır.

Terörle Mücadeleden, Terörle Müzakereye

     Türkiye’nin Irak kuzeyindeki askeri varlığının hukuki dayanağı 1926 Türkiye, İngiltere ve Irak arasında yapılan Ankara Antlaşması ve 1946 Türkiye ve Irak arasında yapılan Dostluk ve İyi Komşuluk Antlaşması’dır.

*Türkiye, 90’lı yıllarda uyguladığı Alan Kontrolü yöntemi ve Çevreleme Stratejisi kapsamında Irak kuzeyinde tesis ettiği 50 km. derinliğindeki Tampon Bölge ile terör eylemlerini sıfırladı. Metina, Zap, Avaşin, Basyan ve Hakurk teröristlerden temizlendi.

Erdoğan ve AKP Hükümetleri döneminde;

*2004’te Irak kuzeyindeki Tampon Bölge kaldırıldı. Bölgede sınırlı miktarda askeri birlik bırakıldı.

*2007’de, Özel Kuvvetler Komutanlığı tarafından Barzani’nin PKK’ya yardımı belgelendi. Video görüntüleri Başbakan Erdoğan’a gösterildi.

*2009’da, TRT’de kürtçe yayın yapılmaya başlandı.

*2009’da, Barzani’nin PKK’ya yardımını belgeleyen Özel Kuvvetler Komutanlığı’nın Kozmik Odası’na CMK(Ceza Muhakemesi Kanunu) 47 ve CMK 125’e aykırı bir şekilde girildi.

*2009’da, Habur rezaleti yaşandı. Eli kanlı teröristler Çadır Mahkemeleri’nde sözde yargılanarak serbest bırakıldı.

*2010-2011 yılları arasındaki dönemde Ankara/Polatlı’da konuşlu 58. Topçu Tugayı, Kandil’deki hedefleri imha etmek üzere sınır bölgesine intikal ettirildi. Ancak, Tugay’a atış yaptırılmadı. Tugay atış yapmadan Ankara’ya geri döndü.

*Teröristlerle Oslo’da masaya oturuldu.

*2002-2012 arasındaki dönemde Irak kuzeyinde bulunan Mahmur kampında yaşayanların sayısı 4 binden 12 bine çıktı. Anılan kampta terör örgütüne terörist yetiştiriliyor.

*2002-2012 arasındaki dönemde Geçici Köy Korucusu sayısı 85 binden 55 bine düşürüldü.

*2002’de 6 olan şehit sayısı 2012’de 123’e yükseldi,

https://www.haberturk.com/cumhurbaskani-erdogan-barzani-ye-ne-abd-ne-rusya-bizim-gibi-yardim-etti-kadir-kiymet-bilmiyorlar-1643468

*2019’da kırmızı bültenle aranan eli kanlı terörist Osman Öcalan TRT Kurdi’ye çıkarıldı.

*2024, Askerlerimiz şehit olmaya devam ediyor.

Terörü Bitirmek İçin Somut Çözüm Önerileri

*Türkiye’nin bekası için, Irak kuzeyindeki askeri varlığımız, geçici üsler yerine sabit üsler tesis edilerek devam ettirilmeli, 50 km. derinliğindeki Tampon Bölge yeniden tesis edilmelidir.

*Terörle mücadele eden askerlerimizin güvenliğini sağlamak ve terörist sızmalarını önlemek için üstün performanslı TUSAŞ ANKA ve TUSAŞ AKSUNGUR SİHA’lar, harekât icra edilen bölgelerde, 7/24 kesintisiz olarak uçurulmalıdır.

*Dağa çıkışın önlenmesi için Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde istihdam sağlanmalı ve cazibe merkezleri oluşturulmalıdır.

*Mahmur Kampı’nın boşaltılması sağlanmalıdır.

*Habur’dan geçen Türk TIR’ları hem Barzani’ye hem de Merkezi Irak Hükümeti’ne gümrük vergisi veriyor. Habur Hudut Kapısı kapatılmalı yerine 15 km. daha batıda olan ve doğrudan Türkmen Soydaşlarımızın yaşadığı bölgelere ulaşan Ovaköy Hudut Kapısı açılmalıdır. Ovaköy Hudut Kapısı’nın açılması halinde Barzani’ye gümrük vergisi verilmeyecek ve terör destekçisi Barzani soyutlanacaktır.

     Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğusu’ndakibir karış vatan toprağını düşmana vermemek için nice Kahraman Mehmetçikler şehit olurken, Türkiye’nin batısındaki vatan toprağı adalarımız savunulmadan Yunan askerine teslim ediliyor.

     Farkında mısınız?

Ümit YALIM

Milli Savunma Bakanlığı Eski Genel Sekreteri

https://tass.com/defense/1601907

İnsan,  Kâinat ve Ene

     Gök ve Yer’in taşımaktan çekindiği ve korktuğu Ene / Benlik Duygusu; “EMANET” olarak insana verilmiştir.

     Çünkü kendisinin ve kâinat denen muazzam varlığın içinde bulunduğunun farkında olan tek varlık insandır.

     İnsan: “Düşünüyorum, o halde varım.” diyebilen yegâne varlıktır.

     Ona verilen akıl, zihin, şuur gibi nitelikler; diğer canlılardan hiçbirine verilmemiştir. Dolayısıyla kendini biliş, ortamı farkediş ve Yaratan’a karşı vaziyet alış; sadece insana has ve sadece insandan istenen ve beklenen hususlardır.

     Aynı zamanda bu vasıf ve nitelikler onu; diğer varlıklardan çok farklı, çok değerli, çok keyfiyetli ve çok nitelikli kılmıştır.

     İnsan deyip de geçme ey birader!

     Her şeyi ona gıpta ile baktırıyor kader.

     Çünkü, yaratılmışlar arasında “Ben”, “Benim”, “Bana” diyebilen tek varlık insandır.

     Çünkü, ancak “Ben” diyebilen, “Benim” diye tutturabilen, “Bana ait” diye sahiplikte bulunabilen biri; Yaratan’ın hitaplarını anlayabilir. Gönderdiği vahiy ve ilhamlara muhatap olabilir.

     İşte bu biliş, bu anlayış, bu idrâk ve bu şuur ve bilinçli oluşundan ötürüdür ki, büyük bir sorumluluk ona düşmektedir. Yani insan, Allah’ı bilip tanımakla mükellef ve yükümlüdür. Zaten bu mükellef oluş kabiliyet ve keyfiyetinden dolayıdır ki, Allah onu kendisine tek muhatap saymış. Bu yüzden onu eşref-i mahlûkat / yaratılmışların en şereflisi kılmış. Her şeyden değerli ve kıymetli addetmiş / saymış. Tabiri caiz ise, göz bebeği olmak gibi bir mevkiye yükseltmiştir.

     Bir karınca bile, üstünde bulunduğu -kendisinden habersiz- dağdan; canlı olması hasebiyle üstün tutulursa; akıl, zekâ sahibi insanın; Allah indinde, nasıl bir kıymet ifade ettiğini, varın siz düşünün.

     İnsan ki, her uzvuyla Allah’ın varlığından, isim ve sıfatlarından haber verir.

     Meselâ:

     “Allah’ın Görücü olduğunu nasıl anlarsın?” diye sorarsan: “Gözümden diye cevap veririm. Çünkü görmesi olmayan, bana göz veremez.”

     “Allah’ın İşitici olduğunu nasıl bilirsin?” diye sorarsan: “Kulağımdan diye

 cevaplarım. Çünkü işitmesi olmayan, beni kulak sahibi edemez.”

     “Allah’ın Levh-i Mahfuzu’nu bir bakıma Kara Kutusu’nu / maddî mânevî her şeyin görüntüsünü içinde bulunduran “Muhafaza Kutusu”nu neye dayanarak kabul ediyorsun?” dersen:

     “Beynimde bulunan minnacık bir et parçasında, tüm hayat safhalarımın; sesli, sözlü, renkli ve hareketli bir şekilde arşivlenmesinden. Çünkü her şeyi, her şeyiyle muhafaza etme vasfı bulunmayan biri; bana hafıza kutusu bahşedemez.”

     Velhasıl, insanda olan her şey; O değil ama O’ndandır. Hep ondan haber veriyor. Elbette Allah; madde ve mekândan münezzeh / uzaktır.

     Aslında insanın hafızası dediğimiz minicik, maddî et parçası içinde var kabul ettiklerimiz; o beyindeki et parçasından münezzeh olup, onunla hiçbir alâkası yoktur. Zira, hafızamızı açıp baktığımızda, kayıtlı bir şey görmek kabil ve olası değil. Tıpkı aynada görülen, ayna kaynaklı olmadığı. Aynanın bir tecelli yeri olduğu. Tıpkı sinema perdesinde gördüklerimiz perdeden kaynaklanmadığı gibi. Hafızamız da, bir aksettirici olmaktan öte, bir fonksiyon icra etmez.

     İşte Allah’ın zâtını değil ama, isim ve sıfatlarını kendisinde aksettiren ve bunun farkında ve iz’anında olan insana; bu özel hususiyet ve kıymeti kazandıran; ona emanet olarak verilen “Ene” / “Benlik Duygusu”dur. Çünkü ancak “Ben” diyen, “Sahibim” diyen, “Yaptım, Yapacağım” diyen biri, bu haslet ve özellikleri kendisine bahşeden Yüce Allah’ı bilebilir.

     İşte bundan dolayıdır ki, âlemi yaratan; Allah’ı bilme anahtarı diyebileceğimiz ENE’yi / Benlik Duygusu’nu insana vermiş. Bu iz’an ve şuur sadece insandan istenmiş. Bu hakikati bilsin, anlasın diye yüz bini aşkın peygamber, bunun için gönderilmiş. Bu gerçek onlarla hatırlatılmıştır. 

Nazım Hikmet Şiiri Okuyan Başbuğ Türkeş’ten Daha mı Milliyetçisiniz?

Gençlik dönemimde Nazım Hikmet Ran sağ (milliyetçi- muhafazakâr) kesimin içinde “vatan haini” olarak değerlendirilen biriydi.

Fakat yıllar sonra Azerbaycan’da irtibatta olduğumuz ve Türk milliyetçisi olduğundan kuşku duymadığım dostlarımızın müthiş bir Nazım Hikmet hayranı olduğunu gördüm.

Azerbaycan’da şiir sanatı bizden çok daha iyi bilinir, yaşanır ve hemen herkesin ezberinde onlarca şiir vardır. Hatta sadece Azerbaycanlı sanatçıları değil, Türkiye’de yetişen divan ve halk edebiyatının şair ve yazarlarını da bizden çok daha iyi tanırlar.

Ama Azerbaycanlı dostlarımın Nazım’a olan hayranlıkları sadece şiir sanatına ve sanatçının yazdığı şiirlerine değildi. Onlar, Sovyetler Birliği’nin Türk Milliyetçilerine karşı en ağır zulümleri yaptığı bir dönemde, Nazım’ın, kendisini hep TÜRK olarak tanıtmasını çok taktir ediyorlardı.

****

Bakü’de Irevan Devlet Dram Tiyatrosu’nun Müdürü, Yönetmeni ve baş aktörü İftihar Piriyev dostumdur. İftihar Bey geçtiğimiz yıllarda “Nazım” rolünü bizzat kendisinin oynadığı bir tiyatro eseri sergiledi. Onun için bu oyun en çok onur duyduğu eserlerinden ve rollerinden biriydi.

İftihar Bey İstanbul’da yapılan bir toplantıya katılmıştı. Nazım hakkındaki görüşlerini anlattığı ve tiyatro eseri hakkında bilgi verdiği bu toplantıda, maalesef, bu idealist Türkçü sanatçıya ülkücü gelenekten gelen bazı dostlarımız şiddetli ve haksız tepkiler göstermişlerdi.

Bana göre, Nazım Hikmet hatasıyla sevabıyla iyi bir Türk şairi. Yazdığı güzelliklerden milletimizi mahrum etmemek gerekir. Bu her fikrine katıldığım ve her şiirini beğendiğim anlamına gelmez.

Mesela Necip Fazıl da büyük bir şairdir. O’nun “Sakarya” şiirini ezbere okumayı severim. Fakat kişisel zaaflarını, sanatını güncel siyasetin emrine vermiş olmasını ve bazı hainleri “din mazlumu” göstermesini eleştiririm.

Sonuçta, değerlerimizi zamanının siyaset penceresinden yargılamaya devam etmeyi doğru bulmam. Değerlerimiz bizi ayrıştıran değil, birleştiren unsurlar olarak yaşatılmalı.

***************************

Bu Memleket Bizim

“Bu Memleket Bizim” Nazım Hikmet’in en çok tanınan ve sevilen şiirlerinden biridir:

“Dörtnala gelip Uzak Asya’dan / Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan / Bu memleket bizim.

Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak / Ve ipek bir halıya benzeyen toprak / Bu cehennem, bu cennet bizim.

Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın / Yok edin insanın insana kulluğunu / Bu dâvet bizim….

Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür / Ve bir orman gibi kardeşcesine / Bu hasret bizim… “

****

Bu şiirin özellikle ülkücüleri ilgilendiren siyasi bir boyutu da vardır. Ülkücü Hareketin ve Milliyetçi Hareket Partisi’nin kurucu lideri “Başbuğ” Alparslan Türkeş, Nazım’ın bu şiirini 1994 yılında parti kongresinde okudu.

Rahmetli Türkeş, “Niçin Nâzım Hikmet şiirini okudunuz?” sorusuna, “Bölücüler azıttı. Milli blok oluşturmalıyız. Bu blokta solcular, Nâzım’ı sevenler de bulunmalı. Onlara bir zeytin dalı uzattım. Beraber olmalıyız mesajı verdim” demişti.

Bugün Alparslan Türkeş’in fikirlerini devam ettirdikleri iddiasında olan partilerden ikisinin genel başkanları (MHP Genel Başkanı ile BBP Genel Başkanı) ise vatansever sol kesimin böyle bir milli blok içinde yer almaması için çalışıyorlar. Vatansever solcuları terör örgütü safına itmeye yarayacak demeçler veriyorlar.

***************************

Bahçeli Ve Destici’nin Ayrıştırıcı Dili

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ile BBP Genel Başkanı Mustafa Destici muhalefet partilerini terörle ilişkilendirmeye çalışan paylaşımlarla adeta yarışıyorlar.

Seçim öncesi Bahçeli,HDP neyse CHP ve İYİ Parti odur. Yeşil Sol Parti demek CHP ve İYİ Parti demektir. PKK hepsini birden kafese almıştır. Uyarıyorum, Kemal Kılıçdaroğlu’na verilecek her oy, Kandil’e gidecek” demişti. Buna benzer çok sayıda paylaşımı var.

Destici son paylaşımıyla bir adım öne geçti: Destici X’teki tweetinde “Türkiye Cumhuriyeti devletini ve Türk milletini terör eylemleriyle teslim almaya çalışanlar hüsrana uğrayacaktır. “Daha dün 14 Mayıs ve 28 Mayıs seçimlerinde hepiniz bir aradaydınız” cümlelerinin altına CHP, İyi Parti, Zafer Partisi, DP, Doğru Parti, AP, LDP dahil toplam 25 parti amblemi koydu. Bu partilerin arasında Hüdapar’ın olmaması ilginçti.

Adalet Partisi (AP) Genel Başkanı Vecdet Öz “Atatürk ve Cumhuriyet düşmanı Hizbu-Terör yanlısı, domuz bağı zanlısı HÜDA PAR’ı meclise taşıyor, ‘anayasanın ilk dört maddesi kaldırılsın’ diyerek rejime kalkışma suçu işleyen, genel başkanları Zekeriya efendiye ve şehit Gaffar Okan’ın katillerine sessiz kalıyor, sonra da utanmadan Gaffar Okan’ın afişiyle reklam yapıyorlar…” diyerek Destici hakkında suç duyurusunda bulundu.

****

Destici paylaşımı çok tepki doğurunca yeni bir ileti daha paylaştı: “Sadece 14 Mayıs ve 28 Mayıs seçimlerinde aynı CB adayını desteklemiştiniz diyorum” dedi.

Anlaşılan Destici’nin ölçütüne göre, Hüdapar Erdoğan’ı desteklediği için terörist veya destekçisi olmaktan kurtulabiliyor.

Erdoğan’a karşı olan adayı destekleyen İyi Parti, Zafer Partisi, DP dahil bütün partiler ise sırf bu tercihleri yüzünden terörle işbirliği içinde gösterilebilir.

Bu ayrıştırıcı dil Atatürk’ün, Alparslan Türkeş’in ve Muhsin Yazıcıoğlu’nun milliyetçilik anlayışına aykırıdır.

Bu zehirli dil MİLLÎ BLOK oluşmasını ve terör devleti kurmak isteyen güçlere karşı İÇ CEPHE’nin güçlendirilmesini engelleyecektir.

Atatürk’ün dediği gibi, ¨Asıl olan iç cephedir. Bu cephe bütün milletin oluşturduğu cephedir. Dış cephe, ordunun düşman karşısındaki silahlı cephesidir. Bu cephe mağlûp olabilir; fakat hiçbir zaman bir memleketi yok edemez. Memleketi temelinden yıkan iç cephenin çökmesidir. ¨

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ile BBP Genel Başkanı Mustafa Destici’ye diyorum ki; Maksadınızı ve haddinizi aşan bu ve benzeri cümleleriniz için Türk Milleti’nden özür dileyin.

Kavala, Atalay ve Düşman Ceza Hukuku

“Öncelikle Düşman Ceza Hukuku” nedir, nasıl doğmuştur, kimlere karşı uygulanır ona bir göz atalım.

            “Düşman Ceza Hukuku Teorisi, Alman Ceza Hukukçusu Prof. Dr. Günther Jakobs tarafından, 1980’li yıllarda geliştirilmiştir.

            Jakops teorisini kısaca şu şekilde açıklar: “Düşman, yani terörist prensip olarak ve aktif bir şekilde hukuk düzenine karşıdır ve düzenin rakibidir. Bu bireye karşı her şeyden önce çok etkili hareket edilmeli ve mümkün olduğunca çok önceden onun yolları kesilmelidir.”

                Jakobs, “failin devlet tarafından vatandaş olarak değil, bilakis düşman olarak algılandığını ve muamele gördüğünü, Devletin, faili özel hayatına saygı duyulması gereken bir vatandaş olarak değil, onu sürekli tehlike kaynağı olarak görüp karşılık vermekte olduğunu” ileri sürer. Ona göre düşman ceza hukuku, bir savaştır. Bu savaşın bütünlüğü ve etkisi, düşmandan beklenen kötülüğe bağlıdır.

                “Düşman ceza hukukunda, “masumiyet karinesi”, “şüpheden sanık yararlanır ilkesi”, “savunma hakkı”, “tabii hâkim ilkesi”, “yargı bağımsızlığı”, “suç ve cezanın şahsiliği”, “delillerin yasallığı”, “silahların eşitliği” gibi ilkeler askıya alınabilir.

                Toplumun tehlikeli failden korunma ihtiyacını bu şekilde sağlamaya çalışır. Bu amacı gerçekleştirmek için failin “kişi”, yani “vatandaş” olmaktan çıkarılması gerekir. “Kişi” olmaktan çıkarılacak kişiler kimlerdir? Bunlar, “vatan haini” ve “terörist” kabul edilen kişiler… Tüm bunlar “düşman” tanımının içine dâhil edilerek normal hukuk düzeninin dışına çıkarılırlar…

                Fail “vatandaş” ise, ceza hukukundan ve hukuk devleti ilkelerinden yararlanır. Fail “düşman” ise ceza hukuku ilkeleri askıya alınarak izole edilir, etkisiz hale getirilir ve ağır cezalar ile yok edilmeye çalışılır.

            Düşman ceza hukuku teorisinin en somut uygulaması 11 Eylül saldırıları sonrasında ABD tarafından Guantanamo Hapishanesine konulan tutuklularla ilgili yargılama ve infaz usullerinde görülmüştür. Bu tutuklular, savaş esiri olarak değil, düşman savaşçısı olarak nitelendirilmiş ve uluslararası hukuka aykırı bir şekilde işkence ve kötü muameleye maruz kalmıştır.

***

            T.C. Anayasası’nın 2. maddesine göre: “Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.”       

            Buna rağmen, Can Atalay bahanesiyle günlerdir Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay arasındaki kavga büyüyerek devam ediyor. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli AYM kararlarını siyasi olarak beğenmiyor, suçluyor olabilir ancak; nerdeyse Yargıtay da AYM’yi terör örgütü olmakla suçlayacak! “Yargıtay: “AYM’nin söylemi terör örgütleriyle uyumlu” olduğunu söylüyor söyleyebiliyor.

            Hâlbuki daha önce: (16. Daire, 2017/5155) tarih ve sayılı kararında: “terör örgütüne sempati duymak ya da örgütün amaçlarını, ideolojisini, değerlerini benimsemek, yayınlarını okumak, bulundurmak, örgüt liderine saygı duymak gibi eylemler örgüt üyeliğine için yeterli değildir.” Diye karar bildirmiştir.

            Henüz yakınlarda bir başka kararında ise, Yargıtay 3. Ceza Dairesi: “AYM kararları Yargıtay’ı da bağlar” diye kararı vardır. (4 Nisan 2023 gün ve K: 2023/966 Sayılı Karar)

            O halde içerde yatan bazı isimlere bunca husumet, bunca düşmanca tavırlar neden? Yaşları 80’nin üzerinde 90’nına merdiven dayamış, abdestini bile zor koşullarda yapan askerler, Osman Kavala, Can Atalay neden “Düşman Hukuku” muamelesi bunlara reva görülüyor?

            Osman Kavala, bir iş insanı 2017 yılından beri tutuklu bulunmaktadır. Hakkında açılan Gezi Parkı davasında beraat etmesine rağmen tahliye edilmemiştir. Ardından hakkında yeni bir dava açılmış ve 15 Temmuz darbe girişimiyle bağlantılı olmakla suçlanmıştır. Kavala’nın tutukluluğu AİHM tarafından haksız ve keyfi olduğu gerekçesiyle ihlal kararı verilmesine rağmen devam etmektedir.

            TİP Milletvekili Can Atalay hakkında AYM hak ihlali, tutukluluğunun sona erdirilmesi karar vermesine rağmen, Yargıtay 3. Dairesi bu karara uymamıştır.

            Üstelik Cumhurbaşkanı, Özgür Özel’e cevap verirken. “31 Mart seçimlerinde Özgür efendiyi de özgürleştireceğiz. Daha bismillah demeden, anayasal düzene kastetmekten 18 yıl ceza almış bir teröristi adeta Meclis’ten cezaevine tünel kazarak kurtarma peşinde düşüyor” diyerek Can Atalay’ı terörist ilan etmiştir.

            Sonuç olarak, düşman ceza hukuku, demokratik bir hukuk devletinde kabul edilemez bir anlayıştır. Ceza hukuku, vatandaş ve düşman ayrımı yapmaksızın herkese eşit ve adil davranmalıdır. Düşman ceza hukuku uygulamaları, insan haklarına, hukukun üstünlüğüne ve uluslararası hukuka aykırıdır. Türkiye’de de düşman ceza hukuku uygulamalarına bir an önce son verilmelidir.

Sevr’den Vazgeçtiler mi?

Stanford Shaw’un, 2434 sayfalık İmparatorluk’tan Cumhuriyete eseri, aradan geçen çeyrek asra rağmen hâlâ Türkçeye çevrilmedi. Ortada bir ayıp var ama kimin ayıbı? İngilizcesini Cumhuriyet’in 75. yılı diye Türk Tarih Kurumu basmış. Benim bildiğim, millî mücadelenin en ayrıntılı ve en çok kaynağa dayanan tarihi bu. Yalnız bizim arşivler değil, bütün ilgili ülke arşivlerinden yararlanılmış. Zaten alt başlığı, 1918- 1923 Dokümanter İnceleme. Bazı okuyucularım, Sakarya’nın 100. yılında bu eserden alıntı yaptığımı hatırlayacaktır.

Bu yazımın maksadı tarih değil. Bu yazımın maksadı bugün. 

Türkiye parçalanacak

Önce aşağıya, eserin ikinci cildinin hemen başında, giriş sayfası niteliğindeki parçanın çevirisini alayım: 

Paris Barış Konferansı: Osmanlı İmparatorluğu’nu Parçalama Teşebbüsleri

1919 başında, Paris taşrasındaki Versailles Şatosu’nda başlaması programlanan Barış Konferansı, Düveli Muazzama’ya, Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalayarak birbirlerine gizli anlaşmalarla vaat ettikleri geniş bölgeleri elde etme yolunda görülmemiş bir fırsat sunuyordu. Aynı konferans, geçen asırda ortaya çıkan çeşitli milliyetçi gruplara, cetlerinin mirası olduğunu iddia ettikleri fakat oralara, araya giren asırlar boyunca, başka halklar gelip yerleştiği için yıllarca süren şiddetli tahriklere rağmen elde edemedikleri toprakları ele geçirmek için ihtiyaç duydukları yabancı desteğini sağlayacaktı.  

Konferansta Almanya ve Avusturya ile varılan barış mutabakatları, bu ülkeleri ekonomik ve siyasi kaosa sürükleyecek ve Nazilerin yükselişine yol açacak derecede sertti ama Osmanlıya yaptıklarını bunlar için akıllarından bile geçirmediler. Sıra, Osmanlının önlerinde diz çöktürdükleri imparatorluğuna geldiğinde ülkelerinin büyük kısmını koparıp almaya, sonra da yoğun Müslüman nüfus üzerinde Hristiyan egemenliği kurmaya hakları olduğunu düşündüler. Hristiyan Avrupa, Haçlı Seferlerinden beri Müslümanlar ve İslam’a karşı hem ırk hem din temelli önyargılar geliştirmişti ki yirminci asrın sonuna kadar Avrupa Ekonomik Topluğunun politikalarında da etkisini gösteren bu bağnazlık, barış konferansının kararlarında şiddetle ve belagatle ifade edildi. Bu kararların önündeki tek engel, farklı iddia sahiplerinin hayalî cetlerinin, geçmişin farklı devirlerinde aynı topraklar üzerinde egemen olduğunu savunmalarıydı. 1918-1919 sonbahar ve kışında Konferans hazırlıkları sürerken ilgili gruplar iddialarını Düveli Muazzama’nın liderlerine sunarken tezlerindeki çelişkiler belirgin hâle geliyordu. Güçlü ülkelerin liderleri, sonsuz hikmetleri ile harp sonrası dünyasında kimin nereye hükmedeceğini belirlemede kendilerini son makam konumuna oturttu fakat adalet değilbağnazlıkla karar verdikleri için, gerçekte yirminci asrın yargılanmamış baş harp suçluları makamına yerleştiler.

Kaç asırlık bağnazlık

Shaw, 20. asrın başını, yüzyılın sonuna getirivermiş: “…yirminci asrın sonuna kadar Avrupa Ekonomik Topluğunun politikalarında da etkisini gösteren bu önyargılar…” Onun yazdığı dönemin AET’si bugünün AB’si.  Önyargı, bağnazlık diyor Shaw. Gerçekten AB, bizden  başka hiçbir ortaktan istemediği şartlar istemiş, kulağımızla duyduğumuz “Önce ertele sonra unut.” vecizeleri döktürmüş ve sonunda Merkel’in deyimiyle, Türkiye’nin AB’ye çapa atması politikasına, dönülmüştü. Çapa atma? Bizim kurallarımıza uyacaksın ama söz ve oy hakkın yok. Hani Amerika’nın İngiltere isyanına sebep olan yapı: “Temsil edilmeden vergilendirilmek” gibi. Bizim kabahatimiz yok mu? Var , var olmasına da bizimki eş dost kayırmacılığı, hukuksuzluk gibi yerleşmiş alışkanlıklarımızın kabahatleri; önyargılarımızın veya  bağnazlığımızın değil. Bunlar suç ama kendimize karşı suç. 

Şimdi soru: AB ve ABD, bu ırka ve dine dayanan bağnazlığı bugün terk etmiş midir? Çeyrek asır önce yazan Shaw, hayır diyor; Türkiye’ye karşı AET politikalarında sürdürüyorlar. 

Batı ehlileşti mi?

Bugün için ne diyorsunuz? Mesela AB ve ABD’nin Filistin’deki tutumu, Shaw’un ırk ve din esaslı bağnazlık iddiasını destekler mi yalanlar mı? 

Ve asıl soru: Sizce Batı Sevr’den bütün bütün vazgeçti mi? Etrafınıza bir göz atın. Ben paranoidim herhâlde, bol bol Sevr düşüncesi görüyorum. Hayır, İstanbul işgal edilmiyor. Yunan ordusu İzmir’e çıkmıyor ama bir ideolojik alt yapı hazırlığı var. Düşünün: Fransa Fransızlarındır, Almanya Almanların, İtalya İtalyanların, Amerika Amerikanların ama Türkiye Türklerin değildir. Fransız, Alman, İtalyan, Amerikan… Onlar millet; biz değiliz. Türk, bir milletin adı değil. Türk, Türkiye’de yaşayan çok sayıda etnik gruptan sadece biri… Aksini iddia etmek ırkçılıktır! 

Lawrence’ın dediği gibi Türklerin ordularını yenmek değil, gönüllerini ve zihinlerini, “hearts and minds”, ele geçirmek daha kolay. Başarılı da oluyorlar. Gönüller ve zihinler secde ederse millî egemenlik paylaşılır da el de değiştirir. Sonra buna isim buluruz: Anayasal vatandaşlık deriz, çözüm süreci deriz, BOP deriz… 2004’te yazısını ve haritasını BOP haritası diye sunduğumuz Yarbay Ralph Peters’in, o haritanın altındaki yazıda dediği gibi “Etnik temizlik etkili bir şeydir.” deriz. Deriz de deriz…
____
Yazıyı yazdıktan sonra şehit haberleri geldi. Şehitlere Allah’tan rahmet Türk milletine baş sağlığı dilerim. Ege’ye Yunan’ı çıkarmıyorlar ama Irak, Suriye sınırına terörist çıkartıp silahlandırıyorlar. Aynı Düveli Muazzama.