Sapla Samanın Karıştığı Bir Dünya Burası. Hububatı Keşfedenlere Ne Mutlu!
Bir siyasi parti, yerel seçimlere katılacak adaylarını belirlemede yapay zekâdan yararlanmış. Bu bilgi, kamuoyuna düşünce rakip partiler tarafından alay konusu edildi.
Ben, işin siyasi tarafında değilim. Yapay zekâ, günümüzün ve geleceğimizin bir gerçeği, bundan kaçınmak mümkün değil. Yapay zekâ sistemi algoritma üzerine kurulmuş. Algoritma, bir bilim dalı ve disiplin olarak yeni, aslında insanın olduğu her yerde var.
İnsanın ilerlemesi; kendi bedenini, işlevlerini, değerlerini keşfetmesiyle başladı. İnsanoğlu; kas, kafa ve gönlün birer güç merkezi olduğunu gördü, anladı.
İnsanın toprakla ilişkisinde kas gücü önemli bir sermayeydi. Ayağı, bacağı, eli, kolu, bedeni güçlü olanlar, toplumda değer görüyorlardı. Olimpiyatlardaki yarışlar halen bu güçlerin gösterisi üzerine yapılmaktadır. Başarılı güreşçi, başarılı yüzücü, başarılı boksör vb olmak, tamamen fiziki güçle ilgilidir.
Düşünmenin membaı beyin gücünün değeri, insanın daha sonraki sürecinde anlaşıldı. Beyin-bilgi ilişkisi teknolojiyi doğurdu, teknoloji, hayatımızın bir gerçeği; hatta patronu olarak kas gücünü geriye attı. İçinde bulunduğumuz çağda, kas gücü, beyin gücünün aparatı durumundadır.
Beyin gücünün eseri olan teknoloji hayatımızı hem kolaylaştırmakta hem de bizi, maalesef, yönetmektedir.
Yapay zekâ, beyin gücünün, insanlığı getirdiği son noktasıdır. Kontrolsüz güç, güç değildir. Beyin gücünün sonucu ortaya çıkan ürünler denetlenemezse veya kontrol edilemez noktaya gelinirse ne olur? Bu sorunun cevabını, kimse bilmiyor. Pascal’ın “Kuvvete dayanmayan adalet, aciz; adalete dayanmayan kuvvet, zalimdir.” sözünü hatırlamakta fayda var.
İnsanoğlu, ilk günden beri var olduğu halde, bir güç merkezi olarak kalbi, hep öteledi. Kalp; sevginin, merhametin, aşkın, kardeşliğin, cömertliğin, yardımlaşmanın, iyilik duygularının merkezidir, kaynağıdır. Kas, gücünü arenalarda; beyin, teknoloji sahasında; kalp de kendini sanatta, sosyal ilişkilerde, edebiyatta gösterir. Musikinin, edebiyatın, güzel sanatların, folklorun her bir türü kalp ya da gönül gücünün eseridir.
İş hayatımın bir döneminde bir patronum olmuştu. Sohbetimizde, sosyal ilişkilerinde dengesiz birine gıyabında “O, son derece akıllı biridir.” demişti. Niye böyle söylediğini sorunca “Para kazanmayı biliyor.” cevabını vermişti.
Herkesin bir “başarı” putu var. Siz buna ilahı da diyebilirsiniz. Kimine göre, para kazanmayı bilen, kimine göre bedenindeki herhangi biz uzvun gücünü iyi kullanan, kimine göre de zekâsının gücünü gösterebilen ve bu güçle diğer insanlara karşı ezici olarak öne çıkabilen kişiler başarılı sayılıyor. Ancak, bu başarılar, insanlığı hiç mutlu etmedi, insanlığın gözyaşını dindirmedi, akan kanın miktarını azaltmadı. Filistin hala feryat ediyor, bu feryadı duyması gereken kulaklar duymuyor, görmesi gereken gözler görmüyor. Güç merkezi olan kalpler, çaresiz, değersiz.
Yapay zekânın egemen olacağı, bizi yöneteceği belki de nesnesi yapacağı zamanlara hızla ilerliyoruz. Bunu inkâr etmek, bundan kaçınmak mümkün değil. İnsanoğlu, kendi efendisini, kendi putunu yaptığını anladığında vakit çok geç olabilir. “Kalp” adlı güç merkezini yeşertmek zorundayız. İnsanlığın insanca yaşaması bu güç kaynağının harekete geçirilmesiyle mümkündür.
Algıların, değerlerin tanımı yenide yapılmalı, bunların insan ve toplum hayatındaki önem sırası yeniden belirlenmelidir. “İnsanı insan yapan, bedeni değil, ruhudur; ruhu ruh yapan aklı değil, kalbidir; kalbi de kalp yapan hisleri değil, niyetidir.” der Nevzat Tarhan. Peygamberimiz, “Vücutta bir et parçası vardır, şayet o sağlamsa bütün vücut sağlam olur; o bozulursa bütün vücut bozulur. İyi bilin ki, işte o et parçası, kalptir.” demiştir.
İnsanoğlunun, güç kaynağı olarak “Kalp”in merkeze alındığı bir değerler sistemine ihtiyacı var. Diğer güç merkezleri sadece birer motor, kalp lokomotif olmalıdır.
Ülkemizde uygulanan tektipleştirici eğitim sisteminde hep sayısal zekâ önemsendi, sosyal zekâ sahipleri küçümsendi. Bir yanlışlıktı bu. Bu yanlışlık hala devam ediyor. Psikologlar, şimdilerde sosyal zekânın öneminden bahsediyorlar. Geç de kalınsa doğruyu dillendiriyorlar. Ancak sosyal zekânın da bireysel ilişkilerle sınırlandığını görüyorum. Sosyal zekânın kapsamını genişletmekte fayda var. Sanatta, insan ilişkilerinde, kültürde her türlü beceri birer sosyal zekâ eseri olarak kabullenilmeli, bunun da tükenmeyen madeni olan kalp, diğer adıyla gönül merkeze alınmalıdır.
İnsanın mutluluğu yapay zekâda değildir, yapay zekâyı gelişmişlik ölçüsü almak, bir yanılgıdır. İnsanın mutluluğu doğal zekâ olan kalptedir. Gelişmişlik ölçüsü, Yaratan’ın bir lütuf olarak bizde var ettiği kalbi kendimize kılavuz yapmaktır. Kalbin verdiği ilhamla cisimleşen eserlerle hayatımızı süslemektir.
Sapla samanın karıştığı bir dünya burası. Hububatı keşfedenlere ne mutlu!
Türkiye’de Bazı Yanlış Eğilimler
Türkiye milli hassasiyetini yitirmiş bazı siyasetçilere teslim edilemeyecek kadar önemli bir ülkedir. Ümit kesilen bazı siyasetçilerin davranış ve beyanlarının aslında bir faydası da vatandaşın bu partilerin iç yüzünü görmesi ve fark etmesi olabilir. Ülkenin nasıl bir kaosa sürüklenmek istendiğine vatandaş şahit olabilir. Her TC vatandaşı ülkenin beka sorunu ile ilgilenmek durumundadır. Çoğu kere kaos yaratıcıları içimizdedir; ama biz onları hep dışarıda ararız.
Siyasi partiler Türk Milletinin bir partisi olduklarını unutmadan siyaset yapmak durumundadırlar. Ama gel gör ki, bunların önemli bir bölümünden çoğumuzu hayrete düşürebilecek sözler duyarız. Türk Milletinin bir partisi olamayanlar Türkiye partisi de olamaz. Türk kimliğini milli kimlik olarak kabullenmeyip içlerine sindiremeyenler, demokrasiyi istismar edenler, Türkiye partisi olmamalarına rağmen, kamuoyunda öyleymiş gibi kabule zorlanırlar. Kendisini yerli ve milli gören bir partiden birisi çıkar “Anayasadan Türk kimliği çıkarılmadan Türkiye demokratikleşemez” deme sapıklığında bulunur. Bir diğeri “Türk olmadığımızı partimiz sayesinde öğrendik” diyebilir. Bir başkası “Türkiye sadece Türklerin değildir” diyebilecek kadar saçmalar. Ama göreve gelince değişmek zorunda kalır. Etnisiteleri ayrı ayrı birer milliyet unsuru gibi görme ve millet olarak kabul etme yanlışı yönetenlerde bile mevcuttur. Bu yanlış ve çirkin beyanları ifade edenler nasıl bir muamele ve işlemle karşılaşacaklar diye beklersiniz; ancak her birinde konu kapatılma cihetine gidilir. Önce CHP Genel Başkanlığı’nda gözü olan, ardından Cumhurbaşkanlığı’na kendini layık gören bir eski belediye başkanı bir konuşmasında malum ezberleri saydıktan sonra Ermenileri de İstanbul’un sahibi olarak kabul eder. Milliyet ile etnik gurubu birbirine karıştıran, yapay milliyetler yaratma peşinde olan anti-Türk çıkışlar yapanlara herhangi bir işlem yapılmaması millet olarak hepimizi yaralar. Bizler bu partileri de Türk partisi olarak kabul edenlerden olduğumuz için bu türlü bilgisizce ve kontrolsüz sarf edilen cümlelerden de tabii ki rahatsız oluruz.
HADEP ve yeni adıyla bölücülüğü demleme partisi olarak siyaset oyunu oynayanların da Türk partisi olmaları gerekir. Bu partiye oy veren ve %10’ları bulmasını sağlayan vatandaşlarımız arasında da zannedildiği gibi Kürt menşeli olmayan vatandaşlarımız oldukça fazladır. Rejimle kavgalı ve iktidar muhalifi birçok seçmenin bu partiye oy verdikleri görülmektedir. Etnisitelerin değil; Türk milletinin yasal partileri olur. Kendilerini Türk saymayan ve anayasanın 66. maddesini içine sindiremeyip Türk’e karşı Türkiye’de ırkçılık yapmayı politika sanan, terörle iç içe olanların partisi yasal bir oluşum olarak nasıl kabul edilebilir? Bu demokrasimizin önemli bir defosudur. Hukuki zaafların ve çelişkilerin sürdüğü ülkemizde yasa dışı her şeyi yapabilenlerin, kamu vicdanında hukuk yoluyla yasal kabul ettirilme çabaları yargının bir ayıbıdır. Demokrasi bunların yasallığa zorlanmasıyla güçlenmez. Bu bir siyasi ve hukuki çelişkidir. Faaliyetleri her ciddi demokratik ülkede asla kabul edilemeyecek olanların Türkiye’de sahip oldukları haklar, Türkiye’de siyasi istikrarsızlığın asıl sebebidir. İspanya’da bırakın destek olmayı terörü kınamayan, terörle iç içe girmişliği temsil edenlerin demokratik hak ve hürriyetleri kullanmaları lüks sayılmakta ve kabul edilmemektedir. Demokratik birçok ülkede ise; bunları demokratik hakları kullanmaları, seçim yardımı alma lüksleri kabul edilemez. Ama burası Türkiye’dir. Bilhassa seçim dönemlerinde Türkiye’de etnikçi siyaset bütüne karşı parçayı okşayıcı ifadeler Türkiye’ye karşı bir ihanettir.
Milli Mücadeleyi yapan aziz varlıklarımız, şehit ve gazilerimiz Anadolu coğrafyasında tarihi tersine çevirerek dıştan kumandalı gecekondu devletçikler kurmak için yola çıkmamışlardır. Türk partisi veya malum çirkin ezberde olduğu gibi Kürt, Çerkez, Boşnak, Arnavut parti etiketleri demokrasiyi ve ülkenin birlik ve bütünlüğünü bozmak isteyen kaos yaratıcılarının eseridir. Bunlar Milli Mücadelenin adeta rövanşını almaya çıkmış dıştan kumandalı ve içten destekli, hilale karşı haçın malzemesi olanlardır. Hilal – haç mücadelesi sürdükçe, hilali TC şerefle temsil ettikçe, yeni bir takım işbirlikçiler ve Şeyh Sait özentilerini seyredeceğiz. Bazı büyük şehirlerimizde İngiliz uşağı olarak Milli Mücadelecilerle çatışanların ismini meydanlara vermenin demokratikleşme ile hiçbir ilgisi yoktur.
Türkiye’nin nüfus yapısını bozucu yanlışlardan arınmalıyız. İslam kardeşliği oyununa gelmemeliyiz. İpini koparan Türkiye’de. Bunun zararlarını ileride birlikte göreceğiz. İktidarın bazı yüksek yargı kararlarından haklı şikâyetleri varsa; ihtiyaca uygun ve özgürlükleri de koruyarak yasalar getirmelidir. Türkiye yeniden Milli Mücadele vermeye zorlandığı bir ortamda, aşırı iyimser olup 24 saat çiftetelli oynayacak değiliz. Yeşil komünistler Türkiye’ye Anadolu İslam Cumhuriyeti ismini uygun görürken, iktidara bağlı Diyanet İşleri Başkanlığı 29.Ekim.2023 Cuma hutbesinde Atatürk’ü, silah arkadaşlarını ve şehitlerimizi nedense rahmetle anamaz. Ama biz yine de birlik, beraberlik, istikrar arayıp dururuz. Herkes TC’ye karşı olan sorumluluğu hissedebilmelidir.
Konferansa Davet
24 Şubat Cumartesi günü saat 14:00’de, Sivil Toplum Merkezi’nde (İl Müftülüğü Karşısı, Tramvay Yolu Üzeri) Elektrik Yüksek Mühendisi Alper TÜRKTEN’in konuşmacı olacağı “Yenilenebilir Enerji ve Türkiye’nin Enerji Politikaları” konulu bir konferans düzenlenecektir. Bütün dostlarımız davetlidir.
Tevhid İki Kısımdır
Ne oldu bu millete, ne oldu? En ufak bir mes’elede sinirleniyor, kaba kuvvete başvuruyor! Bununla da yetinmiyor! Eline ne geçerse, onunla hücuma geçiyor! Bıçak çekmeler, silâhını ateşlemeler, küfürlü bağırıp çağırmalar; peşpeşe birbirini kovalıyor! Sonuçta yaralanmalar, ölümle sonuçlanmalar, acı bir manzara olarak karşımıza çıkıyor! Tabii son pişmanlık fayda vermiyor! Kimi hastahane, kimi hapishane köşelerine düşmüş oluyor!
Bütün bu hâdise ve olayların fâilleri Müslüman, Mü’min ve Müslim kimseler! Elbette bütün bunlara sebebiyet verenler; dinden, imandan olmuyor; fakat büyük günah işlemiş durumuna düşüyorlar!
Bu nasıl Müslümanlık? Yapılanlar İslâma yakışıyor mu? Diye düşünmekten kendimizi alamıyoruz. Evet tahkîkî / hakîkî değil de, taklîdî / sözde iman / inanç sahibi oluşumuz; bu çeşit yanlış söz ve hareketlere yönelmemizin baş sebebi.
Çünkü:
Allah’ın bir olduğuna inanmak demek olan tevhid iki çeşittir. Birisi âmiyane / basitçe, üstünkörü tevhiddir ki, “Allah’ın şeriki / ortağı yok ve bu kâinat O’nun mülküdür” der. Ne lâyıkıyla Allah’ı tanımak ister! Ne doğru dürüst Peygamberi bilir? Ne de inandığı, başı üstünde tuttuğu Kur’anı merak eder! Bu kısım tevhid sahiplerinin, fikirce gaflet ve dalâlete düşmeleri korkusu vardır. Bu gibiler, gaflet ve dalâletle / İslâma aykırı bakışlar edinerek; Müslümana yakışmayan tavır ve hareketlerde bulunabilir.
İkincisi hakikî tevhiddir ki, “Allah birdir, mülk O’nundur, vücut O’nundur, her şey O’nundur” der. Lâyetezellel / sarsılmaz, güvenilir ve devamlı bir itikada / inanç ve imana sahip olur. Bu kısım tevhid sahipleri her şeyin üstünde, Cenab-ı Hakkın sikkesini / alâmet ve nişanını görür ve her şeyin cephesinde bulunan mührünü, damgasını okur. Ve bu sayede Allah’a karşı; huzurî / bizzat yanında veya karşısında bulunuyor gibi, bir tevhid melekesi / daimî bilgisine malik olurlar. Böylece dalâlete düşmez / hak ve hakikatten sapmazlar. Evham / vehim, zan ve kuruntuların taarruzundan kurtulurlar.
İşte bu şekilde hakikî tevhid sahibi olan kimse, Allah’ın; bütün amellerinin sûretlerini aldırıp yazdırdığını, fiillerinin neticelerini muhasebe için hıfzettirdiğini bilen kimse, Allah’ın yasaklarını çiğneyebilir mi?
Bu âlemin Yaratıcısının; başka ve bâkî / daimî bir Âlemi olduğunu ve kullarını oraya sevk edip hesap soracağını bilen bir kul, Allah’ın emirlerine karşı gelebilir mi?
Bu âlemin mutasarrıfı / tasarruf edeninin tam bir hafiziyeti olduğunu; öyle ki, küçük büyük hiçbir şeyi eksik bırakmadan; her şeyin içine yazıldığı kitap olan Kitab-ı Mübin’de kaydettirdiğini bilen bir kul; Allah’a âsî gelebilir mi?
Allah’ın en küçük bir hâdise ve olayı, en basit bir işi ve en ehemmiyetsiz bir hizmeti bile yazdırdığını; üstelik mülkünde cereyan eden her şeyin sûretini aldırdığını bilen bir Müslüman; O’na karşı çıkabilir mi?
İşte bu hafiziyetin / muhafaza edip korumanın; özellikle mahlûkatın en itibarlısı ve en şereflisi olan insanın; en büyük ve en ehemmiyetli amellerinde bir muhasebenin / bir hesaba çekmenin olacağına işaret ettiğini gören bir insan; Allah’ın buyruklarını çiğneyebilir mi?
“(Kendisine tebliğ edilen dini tasdik etmeyen, hakikati yalanlayan, kibirlenen, çalım satan; bunların yanında inandığını söylerken, inancının gereğini yapmayan) insan (öldükten sonra dirilmeyeceğini ve) kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır?
(Böyle zanneden varsa, kendi yaratılışı üzerinde bir kere daha düşünsün.)
(Kıyamet: 36, Veli Tahir Erdoğan)
Evet; “İnsan zanneder mi ki, başıboş kalacak?”
Yarın sorguya çekilmeyecek! Öyle değil:
Büyük küçük her şeyden hesaba çekilecek,
Haşre ve ebede gidecek.
K ı z ı l d e r i l i l e r
Konuya Türk Milliyetçisi Azerbaycan Cumhur Başkanı merhum Ebulfez Elçibey’in bir sözü ile girelim;
‘’Türk değilim diyene karşı sakın ısrar etmeyin. Allah’ın bahşettiği şerefi istemeyen şerefsize, biz zorla şeref verecek değiliz. ’’Sen Türk olduğunu unutsan da; düşman asla unutmaz.’ ’
*
Macaristan’ı ziyaret eden Türk heyetini Macar heyeti böyle karşılıyor: “Geliniz, Türkler, karındaşlar!”
*
Dışişleri eski bakanlarından merhum İ. Sabri Çağlayangil, bir röportaj vesilesiyle şunları söylüyor.
1956 da Bursa Valisi iken, bir inceleme için bizi Amerika’ya göndermişlerdi. Kızılderilileri merak ettim. Mevcutlarını sordum. 400 bin kişi dediler. “Hepiniz bu kadar mısınız? Daha çok olmalısınız?” dedim.
Tabii bu sorunun cevabını Amerika’da almak, Amerikalıdan almak mümkün değildir. Beni o zamanlar Missisipi Nehrinin membasında “Çıpı” aşireti diye bir Kızılderili aşiretine görürdüler. Bu Kızılderili aşireti Kızılderili olmadığı halde, o güne kadar beş kişiye Kızılderili ismi vermişler. Beni de Kızılderililiğe davet ederek aşiretlerine kaydedip, “Çiçu İsuya” ismini verdiler.
Sordum nedir bunun manası diye; dediler ki: “Büyük Birader.”
*
Bir merasim yaptılar. Bana geyik derisinden bir elbise giydirdiler ve meşhur tüylü başlıklarını takarak bir tören yaptılar. O zamanlar 80 yaşında olan ve iki üniversite bitirmiş bir aşiret reisi vardı. Törene gelmiş olan Amerikalılara dedi ki:
“Bu memleket bizimdi, siz bizden zorla aldınız. Zulmederek aldınız. Fakat bir şikâyetimiz yoktur. Çünkü bu memleketi dünyanın en medeni, en çağdaş yurdu haline getirdiniz. Ama bu ülkeyi bizden aldığınız sıralarda, bizim medeniyetimiz sizden çok üstündü. Fakat bugün aşiretimize kabul ettiğimiz Valinin mensup olduğu millet o zamanlar bizimkinden de ileri bir medeniyet seviyesindendi. Yaşı küçük de olsa biz bu Türk valisine, ‘Büyük Birader’ ismini bu yüzden verdik.”
*
Ben çok duygulandım ve mukabelede bulundum. Beni bir Kızılderili müzesine götürdüler. Gördüklerime hayret ettim. Bizim kilimlerimiz, bizim kaplarımız, cezvelerimiz, hatta Anadolu’da yün eğirmek için kullanılan bizim iğlerimiz. Ben şaşkınlıkla “bunlar bizim” dedim.
Adam gülerek, “biz büyük hicrette, Orta Asya’dan Alaska’ya oradan da buraya gelmişiz” dedi. Adamın yüzüne baktım, gerçekten bizim gibiler, Amerikalıya benzemiyorlar.
*
‘’Ben bir defa daha gurur duydum. Türkün cihana nasıl yayıldığını gözlerimle gördüm. Meğer bizi onlar kendi kökleri olarak görüyorlarmış.’’ diyecekti merhum bakanımız.
*
Andımızı yasaklayanlar, kaldıranlar, Türküm diyemeyenlere; Andımızın okunmasını istemeyen, Türk kültür genlerinden mahrum yetkililere duyurulur.
Ne mutlu Türk’üm diyene
Yapay Zekâ Çağında Türkiye
OpenAI isimli yapay zekâ şirketi “Sora” markalı video üretim teknolojisinin tanıtımını yaptı. Bu teknolojiyi anlatan birkaç video izledim. Dünyanın bambaşka bir yere gittiğini, öngörülmesi çok güç hatta imkânsız bir geleceğin çok yakınımızda olduğunu gördüm. Açıkçası bu teknolojik gelişmeden dolayı sevinmemiz mi yoksa korkmamız mı gerektiğini bilemedim.
Bu yapay zekâ modeline verdiğiniz metin komutlarıyla, gerçekçi ve yaratıcı sahneler oluşturabiliyorsunuz. Ortaya çıkan videolar son derece gerçekçi, gördüğünüz olağandışı görüntülere bile inanabilirsiniz.
Üstelik sizin bir komutla yaptırdığınız bu videolar için ne oyuncu ne diğer nesneler ne senarist ve ne de yapımcı gerekiyor.
Aslında eskiden “görmeden inanmam” dediğiniz her şey için artık “görsem de inanmam” dedirtecek müthiş bir teknoloji bu.
İsterseniz İstanbul’da evinizde iken, Güney Amerika’da dansçılarla beraber dans ederken veya kutuplarda penguenler arasında çekilmiş videonuzu yaptırıp, sosyal medyada hava atabilirsiniz.
İsterseniz rakip siyasi parti liderini terör örgütü lideri ile Kandil’de şakalaşırken ve bir anlaşmaya imza atarken gösteren, son derece gerçekçi seslendirilmiş videolar üretebilirsiniz. Montaja gerek yok yani… Gerçek bir film gibi dev ekranlarda gösterip, seçim meydanlarını sallayabilirsiniz.
Hatta sadece bugünkü hali üzerinden değil filmin öznesi olan kişi veya kişilerin yıllar öncesi veya yıllar sonrası muhtemel görüntüleriyle de videolar oluşturulabiliyor. İsterseniz Emin Çölaşan’ı Fethullah Gülen’le kucaklaşırken gösteren videolar bile üretebilirsiniz.
Nil nehri kenarında kutup ayısıyla oynarken veya bulutlar üzerinde kitap okurken çekilmiş videolara da şaşırmayacaksınız.
Zaten diğer yapay zekâ uygulamaları ile şimdiden ölmüş sanatçıların kendi sesinden daha önce söylemedikleri; sözlerini, vokalini ve müziğini yapay zekanın yaptığı şarkıları dinleyebiliyoruz.
Bu tür teknolojilerin nereye evirileceğini öngörmek kolay değil. Bu kullanıcıların niyetleri ve bu konuda yapılması muhtemel kısıtlayıcı düzenlemelerin etkinliğine bağlı olacak…
******************************
Bir Şirket ve 7 Trilyon Dolar Yatırım
Yapay zekâ ile uğraşan ABD menşeli şirketler arasında kıyasıya bir rekabet var. Yapay zekâ firması OpenAI’nın yeni programı Sora’yı tanıtmasından sadece üç saat önce de Google şirketi “Gemini” adlı yapay zekâ modelinin tanıtımını yapmıştı. Yine OpenAI tarafından geliştirilen, yapay zekâya dayalı sohbet robotu olan ChatGPT zaten kullanımda. Robot, kendisine sorduğunuz soruları karşınızda bir insan varmış gibi cevaplayabiliyor.
Nvidia Corporation adında Kaliforniya merkezli bir teknoloji şirketi var. Bu şirket “yapay zekaya dayalı bilgi işlemde dünya lideri.” Bütün yapay zekâ şirketlerinin ve oyun bilgisayarlarının altyapısını oluşturan grafik işlemcileri üretiyor. Nvidia Corporation’un piyasa değeri (içinde Google, Youtube dahil her biri dünya devi olan şirketlerin oluşturduğu ana şirket) Alphabet’in piyasa değerini geçti.
OpenAI Nvidia’ya bağımlı olmaktan kurtulmak için grafik kartların üretimine yatırım yapacağını açıkladı. Bunun için 7 trilyon dolar (Türkiye’nin yıllık milli gelirinin 10 katı kadar) yatırım almak istiyor. 7 trilyon dolar yatırım yapacak olanların dünyadan ne kadar para kazanacağını tasavvur bile edemiyorum.
******************************
Çin’de Yapay Zekâ Uygulamaları
Çin’de şimdiden 1 milyar 300 milyon kimlik bilgisi ve biyometrik fotoğrafı içeren veri tabanıyla eşleştirilen bir yüz tanıma sistemi uygulanıyor. 400 milyon kameranın bağlı olduğu sistemle devlet Çin’de yaşayanları takip ediyor.
Bu sistem elbette “suçluları” yakalama konusunda büyük bir kolaylık sağlamakta. “Kamuya açık alanlara yerleştirilen yüz tanıma sistemleriyle aranan zanlılar, dakikalar içinde tespit edilerek güvenlik güçleri tarafından yakalanıyor.”
Ancak vatandaşlarının özel hayatını da yok etmeye varan bir uygulama bu.
Ayrıca “Ülkede gerçek kimlik bilgileriyle kayıt zorunluluğu olan sosyal medya hesaplarından yapılan paylaşımlar, kişilerin bilgi ve rızası olmadan mahkemelerde delil olarak kullanılıyor.”
Çin’de ABD menşeli sosyal medya platformlarının kullanılması yasak. Yaklaşık 1 milyar aktif kullanıcı sayısına sahip sosyal medya platformu “WeChat” üzerinden hükümet yetkililerinin kişisel verilere erişebilmesi mümkün. Böylece insanların en yakınlarıyla yaptığı mahrem görüşmeler bile bir anda mahkemelerde aleyhe delil olarak kullanabiliyor.
Bir Araştırma Şirketine (IPVM) göre, “Her bir birey için hükümet kişisel bilgileri, siyasi faaliyetlerini, ilişkilerini topluyor… Bu kişinin davranışlarının anlaşılması, ne tür bir tehdit oluşturabileceğinin tespit edilmesi için her türlü veriyi topluyor. Her türlü muhalefeti imkânsız kılıyor ve hükümete vatandaşlarının davranışlarıyla ilgili gerçek tahminler yaratıyor. Bir hükümetin bu tür analizler yapma kapasitesine sahip olacağını George Orwell bile hayal edememiştir.”
******************************
Türkiye’nin Gündemi
Türkiye’de yüksek teknolojiler geliştirmek için ciddi bir çaba yok. İmalat sanayii ihracatındaki yüksek teknoloji ürünlerinin oranı yüzde 3’ün altında. Sadece savunma sanayiinde SİHA’lar ve bazı silahların geliştirilmesiyle avunuyoruz.
Katma değerli üretim yapabilmek için yüksek teknolojiye, nitelikli iş gücüne, araştırma ve geliştirme faaliyetlerine ihtiyacımız var. Bu alanlarda ve bilimsel yayın, patent gibi konularda dünya sıralamasındaki yerimiz çok gerilerde.
Yüksek teknolojileri üretebilecek insan gücüne sahip çıkmıyoruz. “Giderlerse gitsinler” diyebildiğimiz değerli insan kaynağımızı yurtdışına kaptırıyoruz.
Yeraltı ve yerüstü kaynaklarımızı da yabancılara kaptırdığımızı Erzincan’daki altın madeninde yaşanan facia ile öğrendik. Yeni bir haber, 5 Şehir Hastanemiz Danimarkalı bir şirkete satıldı.
Ama olsun, biz ahirete yatırım yapıyoruz: On liseliden biri İmam Hatip Lisesinde okuyor. Kur’an Kurslarımız ve camilerimizin sayısı tüm ülkelerden fazla. Tarikat ve cemaatlerin özel okullarının, “sıbyan mekteplerinin” sayıları hızla artıyor. Orta öğretimde imamların ders vermesi yaygınlaşıyor.
Buralarda “gerçek dinin” öğretildiğini söyleyemeyiz. Ama bunları yapanlar her yaştan insanlarımızı ahirete hazırladıklarını iddia ediyorlar.
Dinimizle ilgilenenler derdimizle ve dünyadaki gelişmelerle ilgilenmiyorlar.
Fakir halkın çocuklarını İmam Hatip ve Kur’an Kurslarına yönlendirenler, nedense, kendi çocuklarını yurtdışında okutuyorlar.
Yitik Renkler

Sessizliğimi yırtan baykuş sesleri
Gece gece usulca kayan yıldız
Su kıpırtısında dans eden ışık
Yanlış replik, yanlış ezber, yanlış zaman
Sar başa kendini her seferinde baştanbaşa
Yalnızlığıma dadanmış yazıp yazıp sildiğim mektuplarda
Rengi değişmeyen tüm cümlelerin sonu ayrılıkla bitiyor
Noktanın görevi firar, virgülün başı yere kadar eğik
Yalnızlık diyorum
Yalnızlık bende çakılı kadro bilmiyorsun
Hani rüzgâr iniltisine beste yapar gibi “vuuuuuu”
Hani biçilmiş buğday tarlasının anız yanığı gibi “cızzz”
Gürültülü kelimelerle içinden bağırıp
Dışından susmak gibi
Göçmüş dağın sağlam kalmış kıyısında kalakaldım
Kendimi dinliyorum dünya savaşlarını dinler gibi
Çekirge kadar geveze hayallerim toz toprak
Sokak lambası kadar başı dik duruyorum karanlıkta
Toplayamadıklarımdan dökülüyorum tane tane
Durma ne olursun
Koy kor yangınlarımı taş kalbine
Çal bir kibrit seyret yanışımızı alev alev
Dumana tütmek yakışır dedin de gittin ya
O dumanın ateşi sendin külü ben
Yalın yalnızlığımı savur dök okyanuslara
Hırçın bir dip dalgada bulayım kendimi yeniden
Batık geminin güvertesinde yosunlara tutunarak
Ah yalnızlığımız
Salkım saçak darlığım dargınlığım
Gelmediğinden geçtim dokunsaydın bari kâğıda kaleme
Hani yazsaydın deniz manzaralı bir şiir gönderseydin
Ben kâğıttan gemilerimi karada yüzdürürdüm
Sen oradan fiyakalı bir ıslık çalsaydın
Ben buradan yalnızlığımın kulaklarını tıkardım
Sen oradan bir rüzgâr çıkarsaydın
Ben buradan uçurtmalarımı uçururdum
Sen oradan bir türkü tutsaydım bizim adımıza
Ben buradan “Yana yana kül oldum.” söylerdim
Gelmedin yalnızlığımı ilikledin yakama
Ah gelmedi hiç iki yakam bir araya
Yitti maviyi yüreğinde taşıyan masum çocuk
Soldu pamuk şekerinin mavisinden çaldığım renk
Kuşların kanatlarına yüklediğim umut kırıldı
Göçüm içe içe yürüyor kervansız yolum kayıp
Kimsesizliğim omuzlarıma düştü dağınık saçlarım gibi
Tarak vurmadım içinde sen varsın diye
Siyah kurdele bağladım yas var göğümde
Yağmur ol da gel
Yağ yalın yalnızlığıma
Güneşi ben çizerim ıslanmış yanağıma
Sevinmek bende hep çocuk kalsın
Bir sebep bul sebebim ol sevinmek için
Gülüşlerim yalın yalnızlığımın yarasını sarsın
Siyaset Niçin Yapılır?
“Yerel seçimler için son uyarılar…”
Hollanda’da yaşayan gazeteci İlhan Karaçay geçenlerde sosyal medya hesabında bir fotoğraf yayınladı.
Bu fotoğrafta yer alanlar Hollanda bakanlar kurulu üyeleri ile devlet müsteşarları idi ve hepsi günlük kıyafetleri ile toplantıya katılmışlardı.
O da sorduğu sorularla; bu fotoğrafı nasıl okumak gerektiğinin cevaplarını bulmaya çalışıyordu.
Bizim ülkeden bakınca bu fotoğraf üzerine “siyaset niçin yapılır?” sorusunu sormak ve onun cevabını vermek gerekir diye düşünüyorum…
Bu gün çok özendiğimiz ve standartlarına ulaşmaya çalıştığımız Avrupa’nın birçok ülkesinde siyaset; siyaset yapanlar için bir angaryadır ve sadece ülkeye hizmet odaklıdır. Siyasetçilerin çoğunluğu meslek sahibi ve liyakatlidir. Yani siyaset yapmasalar da, geçimlerini temin edecek ve şahsi istikbâllerini güvence altına alacak bir işleri vardır. Avrupa’da siyasetçiler ve bürokratların çoğunun makam arabası ve lojmanı yoktur. Kendi evlerinde oturur, görevlerine şahsi araçları veya toplu taşıma araçları ile gelip giderler. Harcamak için kendilerine verilmiş bütçeyi şahısları için kullanmaları veya görevlerini suistimal etmeleri hemen istifa etmelerini gerektirir. Aksi olursa ülke ayağa kalkar, o siyasetçiyi veya bürokratı doğduğuna pişman eder ve tabiri caizse toplumdan dışlarlar.
Bir gün İsveç’in Malmö kentinde gezerken bir evi gösterdiler. Üç katlı bir apartmandı. İkinci katında eski İsveç Başbakanı oturuyormuş. Başbakanken de, bisikletine biner halk arasında dolaşır ya da köpeklerini gezdirmek için tek başına dışarı çıkarmış. Ne rahatsız eden var ne de onun halktan bir çekincesi! Çünkü standardımızı ulaştırmaya çalıştığımız Avrupa’da durum bu! Örnekleri çoktur…
Türkiye’de ise siyaset ve bürokrasi ise bir geçim ve zenginleşme kapısıdır. O sebeple siyasetçi veya bürokratlar “kürk”e yani kıyafete, arabaya, lükse, oturulan konuta önem verirler.
Yoksul bırakılmış halk ise onların bu şatafatına bakarak onlara önem verir. Böylece bir kısır döngü oluşur. Siyasetin ve bürokrasinin gücüne süreklilik kazandırması kamu bütçesini ve devlet gücünü suistimal etmesi ile eş oranlıdır.
Ne kadar lüks bir arabaya binerse, ne kadar pahalı bir kıyafet giyerse, ne kadar güzel bir sarayda oturursa siyasetçi ve bürokrat yoksul ve fakir halktan o kadar çok itibar görür. Bu ülke de cumhurbaşkanlığı yapmış olan biri “benim memurum akıllıdır işini bilir” ölçüsünü de, devletin başı olarak koymamış mıydı?
Bugün gazetelerde bir haber var. DW Türkçe’nin iddiasına göre bir kayyum vali, kamu yararına kullanmak üzere kendisine bırakılan bütçeden hükümet üyelerine 600 bin TL’lik hediyeler almış. İşte bize siyasetin niçin yapıldığını anlatan somut bir örnek…
Şimdi biz ülkemizde siyaset yapmayı ya da bürokrasi de bulunmayı sadece halka hizmet odaklı bir noktaya getirmediğimiz sürece burnumuz pislikten kurtulmayacaktır. Ülkenin binlerce yıllık makus talihini yenmek siyasette ve bürokrasi de bulunmayı sadece halka hizmet hadisesine dönüştürmekten geçiyor…
Milletlerarası Politika Uzmanı Gazeteci Yazar SUAT GÜN, FİLİSTİN MESELESİ’nin Geleceğine Işık Tuttu.
(İKİNCİ BÖLÜM)
Oğuz Çetinoğlu: Filistin-İsrâil meselesi çözüme kavuşturulamazsa bölgede barış ve huzur olmaz. Çözüm, adı var kendi yok Kaf Dağı’nın ardında mı?
Suat Gün: Bu coğrafyada iki devlet arasında çözüm olmaz. İsrâil kurulduğu günden bu güne kadar terör ve zulüm üretmiştir, devlet gibi hareket edecek bir misyonu yoktur. Nihai çözüm tek devlettir. Bölgede ya İsrâil var olacaktır ya da Türklerin hâkimiyetindeki İslam coğrafyası var olacaktır. Tehdidi şimdiden görüp çıkaracakları genel bir savaşa hazırlık yapmak mecburiyetindeyiz.
Çetinoğlu: ABD, İngiltere, Almanya ve Rusya ile ‘süper güç’ olarak anılan ülkelerin duruma müdâhil olmaları ihtimali var mı? Varsa, hangi şartlar altında?
Gün: Amerika, İngiltere, Almanya gibi ülkeler İsrâil’in yanında hareket etmiştir. Bu ülkelerin hiçbir zaman Filistinlilerin ve Müslüman dünyanın yanında hareket etmesi beklenmemelidir. Amerika’da ve Batı Avrupa’da seçimle iş başına gelen bütün liderler hemen hemen tamamı İsrâil lobisinin küresel sermayenin kontrolünden geçtikten sonra bu makamlara gelmektedir. Yıldızını parlatmak istedikleri siyâsetçileri, ellerindeki muazzam medya gücü ile parlatıyorlar, itibardan, iktidardan düşürmek istediklerini, istedikleri zaman eleştirerek, suç dökümleri ortaya çıkararak, aşağıya indiriyorlar. Lewinsky skandalı, Wikileks Belgeleri bunun açık delilidir.
Epstein skandalı, ortaya saçılınca birçok Amerikan başkanı devlet adamı üst seviyedeki yöneticilerin Avrupa’daki yöneticilerin birçoğunun İsrâil lobisi tarafından (Mossad) çocukları ve küçükleri hedef alan fuhuş tuzağına düşürdükleri görülmektedir.
Rusya, Suriye ile askerî İşbirliği ve güvenlik anlaşması imzalamıştır. Bu antlaşmaya göre Rusya Suriye hava sahasını koruyacaktır, hiçbir devletin izinsiz girmesine müsâade etmeyecektir. Bu anlaşma yalnız ve yalnız Türkiye’ye karşı işlemektedir. İsrâil istediği zaman Suriye hava sahasına girmekte kendi ifâdelerine göre İran hedeflerini bombalamakta veya kendince tehdit gördüğü Suriye hedeflerini vurmaktadır. Rusya bu duruma hiçbir müdâhalede bulunmamaktadır. İsrâil’e karşı neden böyle yaptığını da hiç kimseye izah etmemektedir. Yâni Suriye Hava Sâhası Türkiye’ye karşı kapalıdır İsrâil’e karşı sonuna kadar açıktır. Sizce burada gizli bir şey yok mudur?
Çetinoğlu: Filistin, tek başına savaşa devam ediyor. İsrâil’in ve destekçilerinin tek hedefi, Filistin’i haritadan silmek mi?
Gün: İsrâil destekçisi devletler esâsen; başta Amerika olmak üzere Amerika’yı yöneten İsrâil lobisinin elinde esirdir. Rothschieller İngiltere’de etkindir. Bu devletlerin politikasına yön vermektedirler. Sadece Filistin’i haritadan silmek tek hedef değildir, İsrâil 1980’lerde yaptığı İDOD YUNON planıyla bütün Ortadoğu parçalamaya iç harbe sürüklemeye ve Arz-ı Mevud’u kurmaya azimlidir. Türkiye’nin 22 vilâyeti de bu Arz-I Mevud denilen hedefin kapsamı içindedir. Bizim açımızdan esas nokta şudur: İsrâil Batıyı yedeğine alıp zorluyorsa; bölgede huzur, asayiş ve emniyeti bozuyorsa bu asla kabul edilebilir bir durum değildir. Netice şudur ki; bölgenin büyük devletleri Türkiye, İran, Pakistan, Mısır gibi ülkeler bunu asla kabul etmeyecektir. Er geç bölgede bir savaşa sebep olacaktır. Filistin’in haritadan silinmesi demek sıranın Lübnan’a, Ürdün’e, Suriye’ye gelmesi demektir. Bütün Ortadoğu’yu işgal etmek için, Türkiye ve İran’ın belinin kırılması hedefini kapsar. Bu da er geç İsrâil’e karşı karşıya geleceğimizi gösterir.
Çetinoğlu: İran hakkında neler söyleyeceksiniz?
Gün: İran’ın 7 Ekim’de savaş başladıktan beri İsrâil’le çatışmaya girmekten kaçınacağı ortaya çıkmıştır. İran’ı durdurmak için Belücistan ve Güney Azerbaycan sorunlarını sahaya sürmüşlerdir. İran şu an Amerika’nın Irak’tan çekilmesine odaklanmıştır. Irak’taki Amerika İran için birinci derecede tehdittir. Nitekim Irak yönetimi Amerika’nın çekilmesini gayri resmî olarak talep etmiştir.
Çetinoğlu: Türkiye hakkında…
Gün: Gazze’deki çatışma bittikten sonra bölgeye Türkiye’nin asker göndermesi talep edilebilir. Türkiye’nin buraya gitmesi hâlinde bölgeye büyük ölçüde istikrar ve güven gelir, halkın haksız yere ezilmesi son bulur. Gazze gene çiçekleri ile ünlü bir cennet bahçesi hâline gelir. Amerika’daki İsrâil lobisi, Türkiye’nin Gazze’ye gitmesini istemediği takdirde bu çatışma devam eder. İsrâil Filistinlilerden arınmış bir apartheid devleti kurmaya odaklanırsa bölgede asla barış olmaz. İçinde Türkiye’nin de İran’ında olacağı bir mahallî savaş çıkması kesinleşir.
Çetinoğlu: İsrâil durmaz, ancak durdurulur. Peki, kim durduracak? ABD’de Filistin’e desteklemek isteyenler var.
Gün: Biliyorsunuz. Amerika’nın üniversitelerinde Filistin halkına destek gösterileri düzenlendi. Bu üniversitelerin rektörlerinin hepsini görevden aldılar. İsrâil; para, makam, cinsel sapıklık, bal tuzağı gibi yöntemlerle Amerikan yöneticilerini şantajla, tehditle kontrol etmektedir. Amerikan Finans sistemine hâkimiyetleri Amerikan Merkez Bankası’nın ellerinde olması İsrâil’in hedeflerine Amerika’yı kilitlemektedir. Amerika ve Amerikan halkını kontrol etmek için sahte dini ideoloji uydurulmuştur. (Evangelizm) Geçtiğimiz dönemde Saddam’a karşı yapılan Amerikan askerî harekâtını, Amerika’daki İsrâil lobisi sahte bilgi ve belgelerle kışkırtmıştır. Bir milyon insanı haksız yere şehit etmişlerdir. Aynı operasyonu İran’a ve Türkiye’ye karşıda yapma imkânı ihtimali mevcuttur. Yapacakları da kesindir. Buna hazır olmak gereklidir.
Çetinoğlu: Amerika – İsrâil ilişkilerinin geleceğini nasıl görüyorsunuz?
Gün: Amerika’daki İsrâil lobisinin uzlaşmaz bir tutum alacağı beklenmelidir. Evangelist hurafelerin tetikleyeceği, Arz-ı Mevud hülyâlarını besleyeceği beklenmelidir. Amerika’daki İsrâil lobisinin tuzu kurudur, eli taşın altında değildir. Para gücüyle her şeyin olup biteceğini zannetmektedir. Bu yüzden İsrâil’in başına en radikal en acımasız en zâlim en vicdansız adamları getirmektedir. İsrâil, Osmanlı tokadı yemeden asla adam olmaz. İsrâil’in yıkılışı Amerika’daki lobisi ile birlikte olacaktır. Evangalizm yavaş yavaş Amerika’da değerini kaybetmekte, gençler arasında ilgi görmemektedir. Hıristiyan/ Yahudi hurâfelerle afyonlanmış olan yaşlı Amerikan halkı bundan sonraki süreçte gençlerin sisteme katılmasıyla birlikte İsrâil’i desteklemeyecektir. Bu da yıkılışı hızlandıracaktır. Amerika’daki İsrâil lobisinin 2035’e kadar Ortadoğu’da genel bir savaş çıkartacağı kesinlik kazanmaya doğru gitmektedir. 2027 ile ondan sonraki gelen yıllar bu ihtimali her geçen gün daha da kuvvetlendirecektir.
Çetinoğlu: Lâhey duruşmalarını başlatan hareketin, Türkiye ve Müslüman ülkeler yerine Güney Afrika Cumhuriyetinden gelmiş olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Gün: İnsan hakları ihlâline karşı dâvâ açılması sürecinin Güney Afrika’dan gelmiş olması önemlidir. Neden bir Müslüman ülke bunu yapmadı veya yapamadı? Bunun sırrını Netanyahu bir ay kadar önce bir demecinde verdi. Arap liderlerini tehdit etti. Dedi ki; makamlarınızı bize borçlusunuz, beni konuşturmayın! Hiçbir Arap ülkesinden tek bir ses çıkmadı. Hepsi sindi, hepsi o kastedilen kişi ben değildim uykusuna yattı.
Avrupa’nın sömürgeci zulmünden çok zarar görmüş olan Güney Afrika ırkçı yönetimin ne demek olduğunu çok iyi biliyor, sömürgecilerden ne çektiklerini yaşayarak hatırlıyorlar. Sömürge sisteminin arkasındaki esas gücün de Amerika ve Londra’daki Yahudi sermâyedarlar olduğunu biliyorlar. Fırsat çıkmışken Güney Afrika târihin intikamını almaya teşebbüs etmiştir. Aslında kendisine karşı yapılmış olan haksızlıkların tecessüm etmiş haline karşı bir isyandır. Batıya sömürgeci duruşu aşılayan İsrâil lobisidir Geçen yüzyılda da İngiliz sömürgecilerin başında bulunan Cecil Rhodes, Churchill ve sömürge Savaşı’nın mimarı bütün askerî liderler Afrika’yı soyup soğana çeviren bütün muhteris politikacılar Yahudi’dir. Güney Afrika’nın târih ile hesaplaştığını sömürgeciliğe karşı fırsatı değerlendirdiği söylenebilir.
Çetinoğlu: Lahey duruşmalarından ne kadar zaman sonra ve nasıl bir sonuç beklenebilir?
Gün: Lahey duruşmaları uzun bir süreçtir. Bu süreçte birinci aşamada dâvâ kabul edilecektir. Soykırım yapıldığına dâir, mahkeme delilleri ele alıp dâvâ açılmasına hükmedecektir. Dâvâ açıldıktan sonra deliller toplanacak mahkeme bir hüküm verecektir. Mahkeme hüküm aşamasına geldiğinde İsrâil lobisi boş durmayacak, hâkimlerin aleyhinde gözden düşürücü belge toplayacaktır. Hâkimler tehdit edilecektir, tuzak kuracaktır, suç delilleri arayacaktır, rüşvet teklif edecektir. Bütün bunlar çâre olmazsa, kararın uygulanmasını Güvenlik Konseyinde Amerika Birleşik Devletlerine veto ettirecektir. Sonuç olarak bu dâvâ İsrâil lobisini büyük ölçüde frenler, ancak kırmızıyı görmüş İspanyol öküzü gibi saldırmaktan alı koymaz. Mahkemenin alacağı tedbir kararları İsrâil’i sarsar ama durdurmaz. Onlar güçten anlar.
Çetinoğlu: 20 Ocak 2024 Cumartesi günü İsrâil’in Lübnan’ı bombalamasında yalnızca Hamas elemanlarının hedef alınması sebebiyle bir mazarrat çıkmasa bile Suriye’de İran’ı vurması neticesinde 4 İranlının öldürülmesi infiale sebebiyet vermedi. Nasıl yorumluyorsunuz?
Gün: İsrâil, Lübnan’daki saldırıda yalnız Hamas liderlerini vurması, Hizbullah’a ve İran’a karşı bir mesaj taşıyordu. Bizim savaşımız Hamas’a karşıdır, bak sizi hedef almıyoruz görüntüsü vermek içindir.
İran bâzen yönetimde tasfiye etmek istediği askerî ve politik liderleri düşman ülkelerce bertaraf edilmesini istemektedir. Geçtiğimiz aylarda Trump bir açıklamada bulundu, dedi ki; biz Kasım Süleymaniyi öldürdüğümüz zaman İran bize telefon açtı, mâkul bir saldırıda bulunacağını söyledi. Üslerimize zarar vermeden 15-20 tane füze attılar.
Demek ki İran’ın askerî ve siyâsî geleneğinde istemedikleri siyâsî ve askerî liderleri rakip gösterdikleri ülkeler eliyle tasfiye etmek yolu da mevcuttur. Batı ile yapılan rekabette, İran’ın politikasını anlamak, entrikalarına akıl erdirmek hakikaten çok zordur. Bu devletin politikasının temel araçlarından birisi takkiyedir, saman altından su yürütmektir, bulanık sularda yüzmektir. Gerçekten Acem politikasını anlamak ciddî satranç bilgisi gerektirir.
Çetinoğlu: Sorularla sınırlı kaldığınız için veremediğiniz mesajınız varsa, söz sizin, buyurunuz!
Gün: İsrâil Türkiye için birinci derecede tehdittir. Çok yakın tehdittir. ABD ve AB’yi kullanarak dünya politikasını belirleyebiliyor. ABD ve İsrâil’in yakın bir zamanda Türkiye’ye saldıracağını hesaba katarak yeni bir millî güvenlik doktrini hazırlamak gerekiyor. Bu çatışmanın Türkiye’ye sıçramaması için Gazze savunması desteklenmeli İsrâil yerinde durdurulmalıdır.
Benim son kanaatim şudur: Bölgede iki devletli çözüm de çözüm değildir. Ya İsrâil var olacaktır, ya İslam dünyası yok olacaktır. İkisi bir arada var olamaz. İsrâil gücünün sınırlarına gelmiştir. Çöküş süreci başlamıştır. Yenilerek tarihten çekilecektir.
| SUAT GÜN Malatya’nın ilçesi Battalgazi’de doğdu. Atatürk İlk Okulu’nu ve Kubilay Orta Okulu’nu Malatya’da bitirdi. 1970’de Kuleli Askerî Lisesi’ne girdi. 1973’de mezun oldu. 1976’da Kara Harp Okulu’nu, 1977’de Topçu ve Füze Okulu’nu bitirdi ve orduya katıldı. İstifa ederek ordudan ayrıldı. 1987’de İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirdi. Aynı fakültenin Milletlerarası İlişkiler Bölümü’nde ‘Milletlerarası Politika’ alanında yüksek lisans yaptı. Ordudan ayrıldıktan sonra 2002 yılına kadar ticâretle uğraştı. İlk yazılarına 1987 yılında Türk Yurdu ve Malatya’nın Sesi Dergisi’nde başladı. 2002 yılından sonra Önce Vatan Gazetesi’nde köşe yazıları 2009 yılına kadar aralıksız yayınlandı. Sarı basın kartı sâhibidir. Şafak Gazetesi- 34 Gündem Gazetesi, İş Gündem Dergisi, Marmara’nın Sesi Gazetesi ve İstanbul Times Gazeteleri yazılarını yayınlamaktadır. Flaş TV’de ‘Kim Haklı’ programına katıldı. Mesaj TV’de ‘Fikir Penceresi’ programını 50 hafta – MPL TV’de ‘Satranç Tahtası’ programını 200 hafta sundu. Ülke meseleleriyle ilgili olarak Ülke TV, Kanal 7, Çay TV, Kanal İstanbul, Bengisu TV, Kanal 9, ‘Türkiye’nin Sesi Programı’nda’, Meltem TV, Mesaj TV, Kanal 5, TRT, TRT Arapça, AKİD TV, Uzay TV, Kanal G, TGRT, 1AN Tv gibi televizyon kanallarında tartışmalara katıldı ve hâlen katılmaktadır. Aynı zamanda çeşitli dergi, gazete ve internet sitelerinde (Hicret Haber Com, Kudusde.org ) yazıları çıkmaktadır. Günlük köşe yazıları ÖNCE VATAN GAZETESİ’nde yayınlanmaktadır. Yazı arşivi gazetenin sitesi olan www.oncevatan.com ‘da bulunmaktadır. Strateji ve dış politika üzerine 12 edet yayınlanmamış 1 adet yayınlanmış ‘Filistin Savunması İnsanlık Dâvâsı’ adlı kitabı mevcuttur. Ayrıca (Ahi Evren, Kıyamet, Küçük Bilgin İmamı Azam, Selman!ı Farisi Yük Taşıyan Vali, Ashab-ı Kehf, Gazneli Mahmud’un Şükür Secdesi) isimli 6 adet senaryo bir adet tiyatro eseri yazmıştır. Son 10 yıl içinde 2000’in üzerinde makalesi gazete- dergi ve çeşitli internet sitelerinde yayınlanmıştır. Marmara Üniversitesi’nde takdimini yaptığı; ‘Anayasa Felsefesi’ne Giriş’, ‘Türk Devlet Felsefesi’ isimli sunumları bulunmaktadır. ASAM’ın 2017 yılında tertiplediği 1. İslam Birliği Zirvesinde ‘İSLAM BİRLİĞİ İÇİN BİR VİZYON TEKLİFİ’ adlı sunumunu yapmıştır. İstanbul Yazarlar Birliği’nin üyesidir. DÜBAMDER ‘Dünyâ Basın Mensupları Derneği’ kurucu üyesidir. MABAMDER (Malatyalı Basın Mensupları Derneği) üyesidir. Malatya Platformu üyesidir. İstanbul Düşünce Enstitüsü’nün kurucu üyesidir. Avrasya Bir Vakfı’nda Müdürlük yapmıştır. Ensar Vakfı Akiller Divanı’nda her hafta ‘Haftalık Stratejik Raporu’ sunmaktadır. ASDER’e ve Ensar Vakfı Fatih Şubesi’ne üyedir. 50 civarındaki dernek ve vakıfla bağlantılıdır. 2015 yılında kurulan ‘Milletlerarası Kudüs Derneği’nin’ Genel Başkanıdır. |

