12.7 C
Kocaeli
Pazartesi, Temmuz 6, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 189

Yesevî Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı ERDOĞAN ASLIYÜCE  

Pir-i Türkistan Hoca Ahmet Yesevî Hazretlerini anlatıyor

Oğuz Çetinoğlu: Kısa bir Ahmet Yesevî yorumu yapar mısınız?

Erdoğan Aslıyüce: Bütün Kaynaklar onun 7 yaşında yetim kaldığını ifâde ediyor. Babası ölünce annesi de Sayram’da bulunan dayılarının yanına yerleşir ve orada vefat eder.

Sayram şehri Kaşgarlı Mahmud’un ölümsüz eseri Divanu Lügat-it Türk’te ; ‘Sayram: İsbicab veya Akşehir dahi denen Beyza şehrinin adı. Bu şehre Sayram dahi denir.’ Diye ifâde edilmektedir.

Dünyâya geleceği daha Hz.Peygamberimiz zamanında haber verilen ve İslâm büyüklerinden olacağı müjdelenerek Türk destan geleneklerine uygun olarak ve zengin kerâmetlere beslenerek ilk mürşidi olan Arslan Baba’dan ‘nefis’ terbiyesi alan Büyük Âlim Yusuf Hemadani’den (ö.1140) mânevî dereceler olarak şeyhine halife olup Buhara’da postuna oturduğu halde yerini Abdullah Gücdüvani’ye bırakıp kendisi Türkistan’a gelip dergâhını kurarak kararan gönülleri aydınlatmaya başlar.

O dönemde Yesi’deki konar-göçer Türk topluluklarının tek Tanrı inancının da olanlarla, Hıristiyan, Zerdüşt, Budist ve değişik inançlarda olanları İslâm’a dâvet eder…

Hoca Ahmed Yesevî, Arapça, Farsça bildiği halde Buhara’nın aksine Yesi’de derslerini Türkçe verir.

Uluğ Türkistan coğrafyasının klasik ve kutlu anlatım biçimi olan hece vezinli şiirlerine ‘Hikmet’ adı vererek hiçbir sanat endişesi taşımadan fikrî, dinî açıklamalarını Türkçe yaparak öğretme görevini yürüterek bütün Türk topluluklarının vazgeçilmezi olmuştur.

Kısaca söylemek gerekirse Türk milletini İslâm diniyle tanıştıran, Türk diliyle barıştıran kişi olmasından dolayı ‘Pir-i Türkistan’ diye anılan Türk-İslâm dünyâsının millî ve mânevî birliğini sağlayan büyük insanlardan birincisi Hoca Ahmed Yesevî’dir.

 Çetinoğlu: Ahmed Yesevî, Türk dünyâsının birliği ve mutluluğu için çalışan bir ulu kişi idi.  Bu yönü ile Türk milliyetçisidir.  Aynı zamanda tasavvuf ehlidir. Yâni mükemmel bir Müslüman’dır. Oysaki İslâmî hassasiyeti olan bazı dostlarımız; ‘kavmiyetçilik’ olarak algıladıkları milliyetçiliği, İslâmiyet’e aykırı buluyorlar. Buna karşılık bâzı Türk milliyetçileri de, Şamanizm özentisi içerisinde olmalılar ki, İslâmiyet’e şaşı bakıyorlar. 

Yesevî felsefesinin ışığında; milliyetçilik ve İslâmiyet ilişkisini tahlil eder misiniz?

 Aslıyüce: Hoca Ahmed Yesevî, Türkistan coğrafyasında Türk Tasavvuf şuurun uygulanmasında ilk büyük tesiri getiren bir ulu kişidir.

Yesevî, sanat endişesine hiç bağlı kalmadan şiirini sırf dinî, tasavvufî bir propaganda vasıtası gibi kullanmıştır.

Yesevîlik’in etkisinin büyüklüğünü ondan kaynaklanan Bektaşilik ve Nakşilik’in etkilerini de göz önünde tutmamız gerekir.

Ayrıca Hoca Ahmed Yesevî’nin yaşadığı coğrafyanın büyük çoğunluğu Türk olan ahalisine rağmen, birlik beraberlik yoktu. Çünkü toplum, henüz İslâmiyet’i ve onun getirdiği yeni dünyâ görüşünü tam mânâsıyla n anlayabilmiş ve benimseyebilmiş değildi.

İşte her şeyden önce birbirleriyle ihtilaflı olan değişik  inançlara sâhip olup Tek Tanrı inancı, Budizm, Şamanizm ve Paganizm’in kalıntılarını hâlâ yaşıyorlardı.

Bütün bunlara rağmen; Yusuf Hemadanî Buhara’da dergâhında Hoca Abdullah Berki (ö. M. 1160-61) ’nin ölümü üzerine şeyhlik Hoca Ahmed Yesevî’ye kaldığı halde, yerini Abdulhalik Gücdüvani’ye bırakarak Yesi şehrine döner ve orada Türkçe söyleyip, Türkçe yazarak Türk milletini hem diliyle hem de diniyle tanıştıran ve barıştıran olarak görevine devam etmiştir.

Bu arada Hz. Peygamberimizin hayatını çok iyi öğrendiği İslâm-ı Ehl-i Sünnet itikadını hiçbir tefrikaya sebep olmayacak şekilde düzenleyerek Allah katında kendine düşeni yapmamış olmakla suçlanacağını biliyor ve iman ediyordu.

Bu sebeple Yesi’de yakılan ocakta hoşgörüyle hiçbir din, mezhep ve ırk farkı gözetmeksizin bütün insanlığa hizmet etmeyi ve kararan gönülleri aydınlatarak kazanmayı kendine şiar edinmiştir.

Hoca Ahmed Yesevî, Hz. Peygamberimiz ve sahabelerin yaptığı gazalardan, kendinin nefsiyle yaptığı savaştan bahsedip ‘Hu Şemşirin kolga alıp nefsini kır’ der. Yani kılıç gibi keskin Allah adını anarak nefsini kır derken sanki Allah Allah sedâlarıyla gazileri savaşa yollar. Savaşla ilgili bir kıt’ası da şöyledir;

           Bu dünyâda yügrük atka mingüçiler

Harb küninde mübarizlik kılguçılar

            Elmas pulad kılıç kurnı çapkıçılar

            Ecel kilse begu hanı koymas imiş

Bu dünyâda yüğrük ata binenler, harp gününde savaş edenler, elmas çelik kılıç kuşağı kuşananlar, ecel gelince beyi, hanı koymaz imiş’ diyen Hoca Ahmed Yesevî bir yandan gazileri fethe yüreklendirirken bir yandan da ölümün herkese geleceğini hatırlatıp;  ‘Ölürseniz Tanrı yolunda ölün’ demek ister.  İslâm’ı yaymak için hak yolunda ölmek Türk-İslâm gazilerinin en büyük ideali olmuştur. Ahmed Yesevî Türkistan Türklüğünü kuzeye ve batıya yapacakları akınlar için hikmetleriyle teşvik edip yönlendirmiştir.

HocaAhmed Yesevî;

Yol azığınızı düzün, güçlüklere karşı hazırlıklı olun, yarı yolda kalmayın!’  Diyerek, Anadolu yollarına Oğuz boylarını fethe göndermiştir.

Şüphesiz ki, târih boyunca birçok şom ağızlı da çıkmıştır. Her olayı bağnaz ve tutuculukla yorumlamıştır.

Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’in 49.suresi olan El-Hucuret suresi 13. âyetinde;

Ey insanlar! Sizi bir erkekle bir dişiden (Âdem ile Havva’dan) yarattık. Hem de sizi soylara ve kabilelere ayırdık ki birbirinizi tanıyasınız (kim olduğunuz sorulunca, bağlı bulunduğunuz soy veya milletinizin adını söyleyesiniz). Biliniz ki, Allah katında en iyiniz takvası en ziyade olanınızdır (şeref, soy ve neseple değildir). Şüphe yok ki Allah Âlim’dir. = Herşeyi bilendir, Hâbirdir, Herşeyden haberdardır.

Zinhar Türk’üm demeyin dinden çıkarsınız!’ diyenler kendi soylarını ve aşiretlerini ilân etmişlerdir.

İslâmiyet’e şaşı bakıp Şamanizm özentisi olanlar öncelikle Şamanizm’in Mançurya’dan geldiği ve bir din anlayışı olmadığını da bilmeleri gerekir.

Çetinoğlu: Ahmed Yesevî, derin ve engin Peygamber muhabbeti ve öğretileriyle ‘Sünni Müslüman’ sıfatına uygun bir yapıya sahip. Buna rağmen Alevîler sâhipleniyorlar. Yesevî Hazretleri, ‘İslâmiyet’in  özel bir yorumu’ olarak kabul edebileceğimiz  Alevîlikle ilişkilendirmek mümkün olsa bile, tamamen Alevîliğe terk edilebilir mi?

Aslıyüce: Şüphesiz ki, Hoca Ahmed Yesevî’deki engin peygamber sevgisini Fuat Köprülü bir Yesevî dervişini kaynak göstererek şöyle ifâde eder:

Hz. Peygamberimizin gazvelerinin birinde Ashabı Kiram çok acıkmış ve Hz. Peygamberimizden yiyecek istemişler, Hz. Muhammed (s.a.v)’in duası üzerine Cebrail (a.s.) cennetten bir tabak hurma getirdi. Ancak dağıtım sırasında bu hurmalardan biri yere düştü. Cebrail (a.s.) bu düşen hurmanın gelecekte ümmetin hayırlılarından olacak Ahmed’in nasibi olduğu bildirdi. Bunun üzerine Hz. Peygamber, sahabesi içinden kimin bu emâneti Ahmed’e vereceğini sordu. Arslan Baba bu göreve tâlip oldu ve Hz. Peygamber düşen hurma tanesini eliyle Arslan Baba’nın  ağzına yerleştirdi. Hemen hurma üzerinde bir perde zâhir oldu ve Hz. Peygamber, Arslan Baba’ya Ahmed’i nasıl bulacağını târif ve tâlim ederek onun terbiyesi ile meşgul olmasını emretti.

Arslan Baba aldığı emir üzerine Uluğ Türkistan’ın Sayram şehrinde Ahmed’i 7 yaşında buldu:

Okula giden bir çocuk gördü ve selam verdi. Çocuk selâmı iâde etti ve sordu:

– ‘Ey Baba hani emânetim?’ dedi.

Arslan Baba şaşırdı.

– Sen bunu nereden biliyorsun?

Bana Allah bildirdi.

Arslan Baba adının Ahmed olduğunu öğrenince emâneti sâhibine verdi.

Yedi yaşına kadar birçok yüksek mânevî rütbelere yükseldikten sonra Arslan Baba’nın terbiyesi ile yüksek bir olgunluk mertebesine erişen Ahmet, yavaş yavaş şöhret kazanmaya başladı. Olgunluk çağında 27 yaşında da büyük âlim Yusuf Hemadini’ye (ö.1040) intisap etti.

İmam-ı âzam, Ebu Hanife (599-670), Buhari (810-869), Büyük Türk Bilgini İmam Mâtrudî (852 ?-944) ve  Yusuf Hemedânî gibi büyük İslâm bilginlerinin izinden yürüyen Ahmed Yesevî, hakîkat mertebesine ulaşabilmek için ibâdet ve riyâzeti tavsiye eden, ancak Hak yolunun meşakkatli olduğunu ifâde ederek önce nefsin öldürülmesi gerektiğini nefsinde tatbik ederek Ehli Sünnet yolundan ayrılmadan itikadî  olarak ta Mâtrudî yolunu tâkip etmiştir. Yesevlik  13. yüzyılda Yesevî dervişleri vasıtasıyla Anadolu coğrafyasına gelmiştir. Anadolu’daki onlarca Yesevî yolcularından bazıları Hacı Bektaş-ı Veli, Sarı Saltuk, Ahi Evren, Geyikli Baba, Şeyh Sadreddin Konevi ve diğerleridir. Somuncu Baba ve Hacı Bayram-ı Veli de aynı altın halkanın temsilcileridir.

Hoca Ahmed Yesevî Hazretleri bir gün Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli’ye buyurdu:

     ‘Eğer her zaman Cenab-ı Hak ile konuşmak istersen şu rübaiyi dilinden düşürme:

Sensiz benim bir dem karara mecalim yok,

İyiliklerini saymaya imkânım yok

Tenimdeki her tüy eğer dillense

Binde bir şükrümü yerine getirmeye imkânım yok

Hayatın boşluğa tahammülü olmadığı gibi Hoca Ahmed Yesevî’ye Hacı Bektaş-ı Veli bağlıları sâhip çıkmışlardı. Hem iyi de etmişler yoksa tamamen unutulacaktı.

Kimin kime sâhip çıkması hiç önemli değildir. Hoca Ahmed Yesevî’yi Divan-ı Hikmet’nden, Hacı Bektaş-ı Veli’yi de Makalat’ından tanımalıyız.

Hoca Ahmed Yesevî, İslâm’ın inanç, ibâdet ve ahlâk ilkelerini hep savunmuş ve bunları Türklere sevdirmiştir.

Divan-ı Hikmet de Yesevî’nin İslâmiyet anlayışının göstergesi değil mi?

            ‘Sünnetleri muhkem tutup ümmet oldum Ebu Bekir, Ömer, Osman, Murtaza’ya Emri

Maruf, Nehy-i Münker bilip kılsa namaz, oruç, tövbe üzre varanlar Fâsık, Fâcir havalanıp yere basmaz oruç, namaz, kaza kılıp, misvak asmaz Resullah sünnetinde değer vermez günahları günden güne artar dostlar şeriatı, tarikatı bileğimde sen oruç, namaz Kadir’imin farzı olur. Gördüğü anı inanan Ebu Bekr-i Sıddık’tır. İkinci yar olan adâletli Ömer’dir. Üçüncü yar olan hayâ sahibi Osman’dır. Dördüncü yar olan Hak Aslanı Ali’dir.’

Türkler arasında Emevi ve Abbasi zulmünden kaçanlar, Türklere Ehl-i Beyt’in uğradığı haksızlıkları dinledikçe sempati duymuşlardır. Müminlerin tamamı da Ehl-i Beyt’i sevmişlerdir. Yesevîlik bütün Türklerin zevkine ve ruhuna hitap etmiştir. Yesevîlik’in sevilmesi mânevî değerlerimizde birleşmede en önemli rolü oynamıştır.

Çetinoğlu: Pîr-i Türkistan Ahmed Yesevî’nin Anadolu’nun Türkleşmesi – Müslümanlaşması için Mevlana Celâleddin-i Rumi, Hazretleri, Yunus Emre ve Hünkâr Hacı Bektaş Veli’yi görevlendirdiği belirtilir. Bu konuya da itirazlar var. İnançlı bir Yesevî muhibbî olmanız hasebiyle yorumunuzu alabilir miyim?

Aslıyüce: Pir-i Türkistan Hoca Ahmed Yesevî’nin Anadolu’nun Türkleşmesi ve Müslümanlaşmasındaki rolü sorunuza şöyle cevap vermek isterim:

Anadolu coğrafyası taa M.Ö. 2200 târihinden beri Türk’tür. Konuyu uzatmamak için sâdece birkaç örnek vereceğim. İlhanlı hükümdarı Gazan Han tarafından Târihçi Reşidüddin’e 1297’lerde yazdırılan Oğuzname’ye göre M.Ö: 680’de Oğuzhan Anadolu’da idi.

M.S. 395 yılında sadece Doğu Karadeniz ve Kelkit Vadisi’ne yerleştirilen Kıpçaklar  100.000 çadır (100.000 X 5= 500.000 kişi) idi. Yine Sibirya’ya adını veren Sabirler 508 târihinde Anadolu’da 100.000 kişilik ordu çıkarıyordu.

Malazgirt Savaşı’ndan önce 1048’de Pasinler Savaşı’nda Doğu Roma Ordusunu perişan eden İbrahim Yınal tam 100.000 kişi esir, 15.000 araba yükü ganimet almıştı.

Anadolu’nun Müslümanlaşması olayında Mevlana Celaleddin-i Rumi’yi bir kenara bırakırsak en önemli unsur Ahi Evren ve Hacı Bektaş-ı Veli çok önemli görevler üstlenmişlerdir.

Anadolu’nun Müslümanlaşmasında âşık Paşazade’nin ifâdesiyle;

            Anadolu Gazileri

            Anadolu Ahîleri

            Anadolu Abdalları

            Anadolu Bacıları

çok önemli itici güç olmuştur.

Ahî Evren’in Anadolu’da ticârî hayatın mimarı olarak otuz meslek kuruluşunu teşkilatlandırdığını biliyoruz.

Hünkâr-ı Hacı Bektaş-ı Veli’de konar-göçer Türk boylarının yerleşik hayata geçmesinde en önemli rolü oynamıştır.

Efendim, ülkemizde maalesef müspet olan birçok konuya bilip bilmeden itiraz olduğu gibi bu konunda da itirazların olması normaldir.

Çetinoğlu: Alevî vatandaşlarımız,  yalnız Ahmed Yesevî’yi değil, Yunus Emre’yi de kendilerine mal ediyorlar. Bu konuda diyecekleriniz var mı?

Aslıyüce: İfade ettiğimiz gibi Alevî vatandaşlarımız Hoca Ahmed Yesevî gibi Yunus Emre’yi de kendilerine mal ediyorlar.

Alevîlerin hemen hemen hepsi Oğuz Türklerinin çeşitli oymak ve aşiretlerindendir. Yani Türk oğlu Türk’türler.

Hoca Ahmed Yesevî ile Yunus Emre de Türk oğlu Türk olduklarına göre Alevî kardeşlerimizin iki Alperen derviş gaziye de sâhip çıkmaları gayet normaldir.

Hayatın boşluğa tahammülü yoktur. İyi ki o kardeşlerimiz sâhip çıkıyorlar. El Burini’ye, El Farabi’ye biz sâhip çıkmadığımız için Acemler sâhip çıkıyor.

ERDOĞAN ASLIYÜCE   Kırıkkale ili, Delice ilçesi, Büyükyağlı kasabasında 1946 yılında doğdu. Babası Ümmetoğulları’ndan Mehmet, annesi Pırıklı köyü eşrafından Hasan Aykanat’ın kızı Nuriye Hanımdır. İlkokula köyünde başladı. Kırıkkale Atatürk İlkokulunu bitirdi. Ortaokulu Kırıkkale’de tamamladı. Liseyi Konya Karatay Lisesi’nde dışarıdan bitirdi. Çalışma hayatına 1970’de MKE- Silah ve Tüfek Fabrikası’nda Kırıkkale’de başladı. Kırıkkale, Seydişehir, Bursa ve Konya’dan sonra 1982’de İstanbul Türk-Metal Sendikası kurucu başkanı oldu. 1996 yılında Türk-Metal Sendikası’nın İstanbul Şube Başkanlığı’nı bırakana kadar aktif sendikacı olarak tanındı.   1972 yılında gönüldaşlarıyla Kırıkkale’de Dur Yolcu Gazetesini, 1980’de de Konya’ da arkadaşlarıyla Konevi Dergisi’ni çıkardı. 1987’de İstanbul’da çıkardığı aylık İstanbul Metal İşçileri Dergisi’ni 54 sayı devam ettirdi.   1 Mart 1993’te İstanbul ’da Hoca Ahmed Yesevî Vakfı’nı kurdu. Küçükayasofya semtindeki Hüseyinağa Medresesi’nin Bakanlar Kurulu kararınca vakfa tahsisini sağladıktan sonra burayı restore edip Hoca Ahmed Yesevî Vakfı Kültür Merkezi yaptı.1994’te Yesevî Yayıncılık şirketini kurdu. Ocak 1994 târihinden itibaren aylık Sevgi Dergisi Yesevî’yi yayınlamaktadır. Dergi, halen yayınına aralıksız devam etmektedir.Yine 1994’te Türk Dünyâsı İncelemeleri Dergisi BİR’i yayın hayatına kazandırdı. Türkiye’nin çoğu ilini köy köy gezdi. Yurt dışında Japonya, Çekoslavakya, İngiltere, Kanada, ABD, Azerbaycan, Kazakistan, Türkmenistan, Yunanistan, Bulgaristan, Makedonya, Yugoslavya (Sancak), Romanya, Tuva, Hakasya, Altay Ülkesi, Tataristan, Başkurtistan, Altay Cumhuriyeti, Hollanda, Almanya, İsviçre, Tayland, Sudan, Taiwan (eski milliyetçi Çin), Hongkong, Kırgızistan, Özbekistan, İsrail, Arnavutluk, Moldovya, Gagavuz Yeri, Pridnestrovya, Singapur, Suriye, Yakutistan ve Bosna Hersek’i gezdi. Bu ülkelerde görüp yaşadıklarından 28 kitap yazdı. Gezilerinde, klasik seyyahlar gibi sadece gördüklerini değil, o yerin târihini, sosyal yapısını, siyasî analizini ve tam bir gerçeklikle güzellikleri ve çirkinliklerini aktardı. Bu tarzıyla kendine has bir gezgin tipini oluşturdu.   Erdoğan Aslıyüce’nin 50’ye yakın kitabı yayınlanmıştır.  

Konferans’a Davet

24 Şubat Cumartesi günü saat 14:00’de, Sivil Toplum Merkezi’nde (İl Müftülüğü Karşısı, Tramvay Yolu Üzeri) Elektrik Yüksek Mühendisi Alper TÜRKTEN’in konuşmacı olacağı “Yenilenebilir Enerji ve Türkiye’nin Enerji Politikaları” konulu bir konferans düzenlenecektir. Bütün dostlarımız davetlidir.

İmam ve Tanrı

Keskin zekâ ürünü fıkralar genelde bir gerçeğin altını çizer. Bu fıkrada olduğu gibi.

*

Bir köyün camisinde, imam cemaate vaaz vermektedir. Ansızın içeri

Dalan bir köylü, köyü sel basmakta olduğunu haber verir. Bütün cemaat hemen

Kendilerini dışarı atıp kaçar. Sadece imam, bütün ısrarlara rağmen köyü

terketmeyi reddeder ve Tanrı’nın kendisini koruyacağını söyleyerek camide kalır.

*

Kısa bir süre sonra sular camiye ulaşır, imam çaresiz minareye çıkar. Sular minarenin ilk katına yükselirken bir tekne imamı kurtarmaya gelir. Ancak dini bütün imam, Tanrı’nın kendisini koruyacağını söyleyerek tekneye binmez. Sular yükselir. İmam ikinci kata çıkmak zorunda kalır. Bir tekne daha gelir, ancak imam yine Tanrı’nın kendisini koruyacağına inancının tam olduğunu söyleyerek tekneye binmez. Sular iyice yükselir. İmam artık minarenin en tepesindedir. Bir helikopter yaklaşır. İçindekiler, durumun kötü olduğunu anlatarak, imama helikoptere gelmesi konusunda ısrar ederler. İmam helikoptere binmeyi de reddeder. Bir süre sonra sular iyice yükselir ve imam boğularak ölür.

*

Kendisini ahiretin kapısında melekler karşılar.

Melek: ‘Hoş geldiniz, buyurun…’

İmam: ‘Cennete girmek istediğimden emin değilim..’.

Melek: ‘Neden?..’

İmam: ‘Tanrı’ya biraz kırgınım….’

Melek: ‘Ne oldu ki?’

İmam: ‘Ben hayatımı ibadet ederek geçirdim, insanlara hep iyilik yaptım, günahtan uzak durdum. Yaşadığım köyü sel bastı, herkes kaçtı ama

Tanrı’nın beni kurtaracağına inandığımdan ben kaldım. Görüyorsunuz ki şimdi buradayım….’

Tam bu sırada yukarıdan Tanrı’nın sesi duyulur.

‘Salağa, iki tekne, bir helikopter gönderdik.. Kurtarmak için daha ne yapacaktık? Böylesine geri zekâlının benim katımda da yeri yoktur..’

*

Yukarıdaki fıkrayı milletimize uyarlamaya kalkacak olursak.

Muhtemelen Tanrı o gün geldiğinde bu ülke insanlarına şöyle

Seslenecektir;

‘Ben bu ulusa örnek alsınlar ve onu izlesinler diye Mustafa Kemal’i gönderdim. Musibetlerden kurtuluş yolunu, onun eliyle bunlara göstermeye çalıştım. Ama onlar hâlâ benden medet umuyorlar… Eh ben daha ne yapayım?

Her kurtuluş için bir Mustafa Kemal gönderemeyeceğime göre her biri bir

Mustafa Kemal olmayı öğrenmeliler…’

Ne dersiniz o gün bu gün mü acaba? Başarabilir miyiz?

*

Bu millet, Atatürk’çü olduğunu vurgulayarak aydın geçinen menfaatperestleri ve mensubu olduğu halkına küçümseyerek bakan sosyal yobazları:, Atatürk’ü dinsiz, ayyaş gösteren menfaatperest milliyetsiz din yobazlarını tasfiye edebilirse; kendileri de birer Mustafa Kemal olur.

*

Bu ülkenin kurucu kadrosunun lideri Atatürk’ün yaptığı hayati inkılâplardan biri de Diyanet Başkanlığının kurulmasıdır.

Ne yazık ki Atatürk mirasının bütün nimetlerini nankörce, melunca, patlayasıya-çatlayasıya yiyen kanı bozuk, beyni uyuşuk bir kısım dindar geçinen hainlere tanık olabiliyoruz.

*

Atatürk’ü itibarsızlaştırmanın, daha dün Türk’ün tokatını yiyen emperyal güçlerin projesi olduğunu biliyor musunuz?

Nasıl Kıydınız Bu Topraklara

                Bir karış toprağını dahi veremeyeceğimiz ecdadın kan dökerek vatan yaptığı topraklar, milletin dişinden tırnağından artırarak inşa ettiği Atatürk, Keban, Karakaya barajlarını besleyen Fırat nehrine akan Karasu ırmağına sadece 350 metre mesafede fay hattının geçtiği bölgede Siyanür, Sülfürik asit gibi 21 çeşit zehirli gazlar kullanılarak devlet izniyle altın madeni çıkarılıyor. Hatırlatmak isterim 1939 yılında bu bölgede 7.9 şiddetinde deprem olmuştu.

                Bugün Erzincan İliç’te Siyanür ile altın çıkarma sonucunda 20 Milyon ton, yaklaşık 400 Bin kamyon toprak kayması oldu.

Bu olaya sebep olanların başında, bölgede altın madeni aranmasına müsaade eden, ÇED Raporunun altında imzası olanlardan biri zamanın Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum.

                Kim bu Murat Kurum?

                En son Nüfus Sayımına göre nüfusu 16 Milyon olan İstanbul’un Mevcut iktidarın Belediye Başkan adayı. Erzincan topraklarını çölleştiren, binlerce ağaç katliamına sebep olan, 21 çeşit zehirli gazın bölgeye teneffüs ettirilmesine sebep olan Murat Kurum.

                Erzincan’ın o mümbit toprakları ki, binlerce endemik bitki zenginliğine sahip, koyun ve keçisi sütünden elde edilen Türkiye’nin en iyi “Tulum Peyniri”nin üretildiği yer.

                Murat Kurum bugün hiçbir şey olmamış gibi İstanbul’un Cadde ve sokaklarında, kapalı salonlarında gayet pişkin bir vaziyette İstanbulludan oy istiyor.

                Bugün aynı kişinin yerinde dünyanın her hangi bir medeni ülkelerinden birinde Erzincan’dakine benzer olay olsaydı?

                Mesela: hiçbir dine mensup olmayan Japonya’da: İntihar ederdi.(Hatırlatırım Osman Gazi Köprü inşaatında çalışan Japon mühendis, köprüde yaptığı proje hatasından dolayı köprüden atlayarak intihar etmişti.

                Ya elin gâvur’u dediğimiz ülkelerin Başbakanları, Cumhurbaşkanları olsaydı?

                Mesela: Almanya eski Başbakanı Williy Brandt, sırf sekreteri Doğu Alman casusu çıktı diye 1974 yılında istifa etmişti.

Mesela: 2022 yılında İngiltere Başbakanı Boris Johnson, Covid sınırlamaları sırasında Başbakanlık Ofisi’nde kendisi için verilen doğum günü partisine katıldığı iddiasıyla görevinden istifa etti.

                Ya bizde; Büyük sineklerin örümcek ağını delip geçtiği, ancak küçük sineklerin ağa takıldığı gibi, ne kadar büyük hatalar yaparsa yapsın devlet ricalinin aklına istifa müessesesi hiç gelmez.

                 Ancak şeriata laf etti, halkı kin ve düşmanlığa sevk etti bahaneleriyle insanlar tutuklanır.

                Memleketim, “Kurtlar Sofrası”na düşmüş. Emperyalizmin geri kalmış ülkeleri nasıl sömürdüğü örneğinde olduğu gibi yerli işbirlikçileriyle birlikte ülkem talan ediliyor. Erzincan-İliç’teki Maden Ocağının %20’sine sahip Çalık Holding. CEO’su, Cumhurbaşkanı damadı. Bundan daha iyi “İş Birlikçi Sömürü Düzeni” olur’ mu?

                Merhum Dilaver Cebeci’nin yazdığı “Türkiye’m” Şiirini besteleyip, yıllarca onun rantından beslenenlerden bu konu hakkında tek bir ses çıkıyor ‘mu?

Baş koymuşum Türkiye’min yoluna

Düzlüğüne, yokuşuna ölürüm,

Asırlardır kır atımı suladım.

Irmağının akışına ölürüm.”

Sizce neler ifade ediyor bu sözler? Bu şiirin türküsünü yıllarca seçim mitinglerinde, Ocaklarda söyleyen veya çalanlardan Erzincan-İliç’teki maden faciasına karşı söylenmiş tek bir söz duydunuz mu?

                “Irmağının akışına ölürmüş” hadi canım sende.

İnsan Hakkında Tespitler

    -Hakikat, gerçek ve garip şeyleri keşif için insanda; öyle bir şevk, öyle bir merak vardır ki, bu uğurda canını, malını feda etmekten çekinmez.

     Nitekim keşif için, kutuplara gitmekten, Afrika içlerine dalmaktan, hatta feza ve uzaya tehlikeli ve zorlu yolculuklar yapmaktan kendini alamaz!

    -İnsan, hayvan gibi yalnız içinde bulunduğu an ve hâle tutkun ve sadece onunla meşgul değildir. Aynı zamanda müstakbel / gelecek korkusu da taşımaktadır. Üstelik mazi / geçmişin hüzün, keder ve gamları ile de, dolup taşmaktadır. Hâlbuki:

    “Biliniz ki, Allah’ın dostları için ne bir korku vardır, ne de onlar mahzun olurlar / üzülürler. Onlar iman eden ve Allah’ın emir ve yasaklarına karşı gelmekten sakınan takva ehlidir. Dünya hayatında da, ahirette de onlar için müjde vardır. Allah’ın sözlerinde değişiklik olmaz. En büyük kurtuluş işte budur.” (Yunus: 62 – 64)

    -Zamanın seyli ile beraber gelip geçen günlerden, senelerden, asırlardan gece ve gündüzün değişmesi ile pek çok gaybî ve uhrevî netîceler ortaya çıkmaktadır.

     Ve bilhassa âlemin fihristesi hükmünde olan insan fabrikasında dokunan mensucat ve dokunanlar; o hakikatleri tenvir eder / aydınlatır.

     Öyle ise, bu fâni dünyada mevt / ölüm, fena / fânilik; gaybî devirlerde safî, apaçık bir bekaya intikal ederek bakî kalır. Nitekim insanın ömür dakikaları insana avdet edip dönerler. Ya gafletle muzlim / karanlık olarak gelirler veya aydınlatıcı hayır, iyilik ve güzellikler ile avdet ederler.

    -İnsan fıtraten / yaratılışı bakımından mükerrem / aziz, saygıdeğer olduğundan hakkı arar. Bazen bâtıl / boş ve mânâsız şeyler eline gelir. Hak zannederek sahip çıkar! Hakikati kazarken, istemiyerek dalâlet / boş inanç ve düşünceler başına düşer. Hak diye ona sarılır.

    -İnsanı fikren dalâlete / yanlışa atan sebeplerden biri de, ülfet / alışkanlık hâline getirdiği şeyleri; kendince malûm ve bilinen hususlar olarak sanmasıdır!

     Hâlbuki ülfetden dolayı bildiğini sandığı şeyler; harika kudret mucizeleri oldukları halde, onları dikkate almıyor! İşte bu yüzden inceden inceye tetkik etmeye lüzum görmüyor!

    -Ey insan sen! Büyük bir emanetin hâmili / taşıyıcısın. Çünkü sen; arzın halifesisin! Yeryüzünde bazı konularda Allah adına hareket edebilensin.

    -İnsan gerçi câhildir. Ama ona öyle bir istidat ve kabiliyet verilmiştir ki, âleme bir nümune ve örnek olmaya, haklı bir şekilde liyakat kazanmıştır.

     Hem o insanda, öyle bir emanet vardır ki, ona vedia / koruması icabeden bir keyfiyet olarak verilmiş olup; onunla gizli defineyi, hakikat ve gerçeği bulur, açar.

     Hem o insandaki kuvvetlere, istidat ve kabiliyetlere bir sınır konmamıştır. Bundan dolayı insan, çok yönlü bir şuur ve bilinç sahibidir.

     İşte bu yüzdendir ki, Ezel Sultanı olan Allah’ın azamet ve haşmetinin şaşaasını / muhteşem görüntüsünü idrak edebiliyor. Derk edip anlayabiliyor.

     Mâşukun / âşık olunanın hüsnü / güzelliği, âşığın nazarını gerektirdiği gibi, Ezelî Nakkaş olan Allah’ın rububiyeti de, insanın nazarını celbeder. Ki, hayret ve tefekkürle takdir, tahsin ve beğenilerde bulunsun.

     Zaten yaratılışın asıl gaye ve hikmeti de bu değil mi?

    -Bazı insanlar zerrede boğulurlar. Bazısında da dünya boğulur. Bazılar da, kendilerine verilen anahtarlardan birisiyle; kesretin en geniş bir âlemini açar. Fakat içinde boğulur. Tevhid ve vahdet sahiline zorla vâsıl olur.

     Demek, insanın ruhanî seyrinde çok tabakalar vardır. Bir tabakada insanlara tevhid huzuru pek sühuletle / kolaylıkla nasip ve müyesser olur.

     Bir tabakasına da gaflet, vehim ve kuruntular öyle yayılır ki, çokluk içinde boğulmakla tam mânâsıyla tevhidi unutmuş olur.

     Düşüşü yükseliş, gerilemeyi ilerleme, bilmemekle beraber bilmediğini de bilmemeyi, kesin bir biliş sanır!

Güvenilir İnsan Olmak

Halkın politikacıları ve özellikle devlet adamlarını “güvenilir insan” olarak görmesi çok önemlidir. En azından gelişmiş ülkelerde bu böyledir. Bu ülkelerde vatandaşlar -kendileri bu vasıfları taşımasa da- ülkeyi yönetenlerin doğru sözlü olmasını, verdiği sözlere sadık olmasını her şeyden çok önemserler.

Türkiye bu ülkeler sınıfına girmiyor olmalı… Devlet adamlarının ve siyasetçilerin yalan söylemesini, önceki fikir ve beyanlarının tam tersini söyleyebilmesini, işbirliği yaptıklarıyla rakiplerinin yer değiştirmesini bizim halkımız çok önemli saymıyor.

Oysaki dinimiz İslam’ın peygamberi daha Allah’ın elçisi olmadan önce “güvenilir Muhammed (Muhammed ül emin)” olarak anılırdı. Bu sebeple ilk Müslümanlar görmedikleri, duymadıkları bir ilahın kendisine bildirdiğini söylediği mesajlara (vahye) inanmışlardı. 

Bu bakımdan bana göre Hz. Peygamberin Müslümanlara bıraktığı en önemli sünneti “güvenilir insan” olmaktır.

Bugün tıpkı manası “Barış” olan “İslam” deyince Müslümanlar arası savaşlar, terör, vahşet sahneleri ve insan haklarına aykırı iş ve eylemlerin uygulayıcıları akla geldiği gibi; Müslüman denince de yalan söyleyen, aldatan, hileci, merhametsiz, güvenilmez insan tipi gözümüzde canlanır oldu.

****

Dünyada böyle de Türkiye’de farklı mı? Desteklediğimiz liderlerden “emin” yani güvenilir insan olmasını isteyenimiz ne kadar? 

Sözünü tutmayan, seçimden önceki söylediklerinin seçimden sonra tam tersini yapan, halkını kandıran, yalan söyleyen, adaletsiz kampanyalar, devletin/ kamunun gücünü ve imkanlarını şahsı ve partisi için kullananlara en ufak bir tepki göstermiyoruz. 

“Adalet, eşitlik, demokrasi” diyenlere, “Kul hakkı”nı hatırlatanlara “onların elinde bu imkanlar olsa yapmayacaklar mı?” diye savunuyoruz.

Bizi yönetenlerden -mesela Alman veya Japon Başbakanları kadar- sade ve mütevazı yaşamasını talep etmiyoruz.Tam tersine onlara güç ve azamet gösterisi, lüks, şatafat ve israf içinde olduğunda daha çok saygı gösteriyoruz. 

Hepimiz biliyoruz “çok mal haramsız, çok laf yalansız olmaz.”

Buna rağmen en zengin ve en çok konuşana rağbet ediyoruz.

***************************

Ne Mutlu Bize

Türkiye ekonomik açıdan çok ciddi bir krizde imiş.

Emekli maaşları asgari ücretin çok altında kalmış, asgari ücret ise yoksulluk sınırının çok altında imiş. Ortalama ücret neredeyse asgari ücretle eşitlenmiş.

Her geçen gün zengin daha zengin, fakir daha fakir oluyormuş.

Dün aldığımız aynı şeyi bugün daha pahalıya alıyoruz. Ama olsun… Bugün aldığımız yarın alacağımızdan daha ucuz.

Boşanmalar artıyor, evlenmeler azalıyormuş.

Gençlerin yüzde 80’i başka memlekette yaşamak istiyormuş…

Olsun… TÜİK halkımıza sormuş ve Türkiye’nin %52,7’sinin mutlu olduğunu bulmuş. En mutlu kesim hiç okul okumamışlar, en mutsuzlar yüksek tahsilli olanlarmış.

 “Dünya Mutluluk Raporu”nda ise, 137 ülkenin değerlendirildiği mutluluk sıralamasında, Türkiye krize rağmen 6 sıra yükselerek, 106. sırada yer almış. 

“Mutluluğunuz daim olsun efendim…” 

Eskişehirli İnşaat Mühendisi Mehmet Ali Kalkan İle Şiir Ufkunda Hârika Bir Cevelan…

Ufuklar Ardı Bizim

Gök Aradık Tuğlara’ isimli şiir kitabının yazarı Eskişehirli İnşaat Mühendisi Mehmet Ali Kalkan, Tuğlarına aradığı göğü, ufuklar ardında bulmuştur.

Şiir inşa etmekte de mâhir olduğunu eserine isim olarak tercih etiği şiirinde ispat ediyor:

Sinesi saf ne güzel,  

İnsanın merdi bizim.   

Gül’ce sarraf ne güzel   

Kelamın yurdu bizim.

Günü gelir kurur su,

Günü gelir durur su,

Günü gelir korur su,   

Ufuklar ardı bizim.

Nefeslenirken uçlar,     

Gönüllenir alıçlar,       

Kından çıkar kılıçlar,    

 Övülmüş ordu bizim.

Dâne, harmanın derler,   

Hüküm fermanın derler,

Çakal ormanın derler,       

Dağların kurdu bizim.

Bazen ayak baş olur,

Bazen kuru yaş olur, 

Bazen toprak taş olur,

Dünyanın derdi bizim… 

1960’lı yıllarda Nurullah Ataç, ‘Hep yenilerden ve yeniliklerden yana oldum’ derken, İlhan Berk’de bir kitabına isim olarak verdiği ‘Mısırkalyoniğne’ kelimesinin bile çok mükemmel bir şiir olduğunu ilân ediyordu. Yenilik şiirlerinden bir örnek:

Göğül odasından bir pavurya başını çıkardı 

-Sol ne kadar uzak, dedi.  

libya sefine beyoğlutası / bir deniz ermeni gerindi.  

Bir 3 eden 2’den daha gerçek bir 1 yoktur, dedi Fomeret.

  Pavurya gidip göğün hendeğine ağdı.  

  Ben yalnızlık doluydum. Lo’ya verdim ormanlarımı.         

San ağzı sularımı aldı durdu. Sen geçiyordum, korkuncu,

cinneti denemek istiyordum.                                          

Yanında arka pencereler gibi çıkıntılıydı ermeni esmerliğim.

  sıkıntılı bir hıristiyanlıktı çıplaklığımız. 

-Su uyuyordu güzel ve iri.   

Sabahın ışıklı suyuna demir attı sefine. 

Bunalımın güzelim elleri boşlukta kaldı.      

 Denizin pencereleri sürgülüydü            

Ben beni bekliyordum

Bir uzun taşlıktı gözlerin yahudi evleri gibi.

Günümüzde bu tür şiirler o kadar çoğaldı ki… Gelinen noktada, şiir okuyucusundan çok şâir var. Şiirimizin başı sağ olsun. Mehmet Ali Kalkan giller çoğalsın…

Mehmet Ali Kalkan iyi bir şâir olduğu kadar nesirde de başarılı, mizahta da…

 Halep oradaysa arşın burada… Ötüken Neşriyat’ın Söğüt Dergisi’nde yazıyor:

Ârif Nihat Asya ağabeyine hâlini arz etmek ister, şöyle başlar:

Ağabey buradan sual edersen

Türkçe gagalandı, isimlere bak

‘Terazi kendini tarttı mı? dersen

Boş kefe yukarıda kısımlara bak.

Sokakta gezerken tabelalarda neredeyse Türkçe isimlere rastlayamaz olduk. Dedelerimizi mezardan getirmek mümkün olsa nereye geldiklerini bilemezler, bildikleri zaman da bizi dinlene dinlene döverler herhâlde.

Bir de ‘aynen’ kelimesi türedi ki herkesin ağzında: ‘Geldin mi?’ diyorsun cevabı ‘Aynen.’, ‘Gidiyor musun?’ diyorsun, cevabı ‘Aynen.’ ‘Hasta mısın?’, ‘Aynen’, ‘İyi misin?’, ‘Aynen..’ Böyle beş-on kelimemiz daha olursa yandık… Bilgisayarda gençlerin birbirine yazdıklarını veya yazmadıklarını daha söylemedik.

Yağmur Tunalı Ağabey, sayfasına Ârif Nihat Asya’dan bir dörtlük koymuş. Ârif Nihat Asya Eskişehir Atatürk Lisesi’nde bir yıl üç ay yedi gün öğretmenlik yapmış ya, herhalde o dönem yazmış.

‘Hülya dolu Porsuk’un güzel kızları var…

Sessizleri, eşsizleri, yalnızları var…

Akşam beni bekleyin!’ dedim… gördüm ki Akşamları beklemez sabırsızları var.’

Biz de Eskişehir’de doğduk, büyüdük ve hâlâ yaşıyoruz ya, şöyle yazdım altına:

‘Sen kalk yıllarca Eskişehir’de yaşa, akşama kadar nasipsiz dolaş dur. Denk gelmesi için Ârif Nihat Asya olmak lâzım demek ki?’ Eskişehir için yazdığı bir başka rûbâi de şöyle:

‘Nazarda dilek vardı, edalarda sihir

 Sevdim seni her şeyinle Eskişehir.

Gül gül tüten akşamla ne şahaneydi,

Ufkunda duman dağları, koynunda nehir.’

Koynundaki nehir Porsuk’tu ama ufkunda duman olanlar da inanıyorum ki köyümün dağları idi.

Rahmetli babam köyden merkeplerle şehre dut satmaya geliyormuş. ‘Köprübaşına yaklaştığımızda mis gibi ekmek kokusu gelirdi fırından. Pazar ekmeğini alır, köy ekmeğine katık yapar öyle yerdik.’ diyordu.

Âşık Pervanî (İsmail Çelik) Ağabey Artvin Yusufeli’nden gelip Eskişehir’de fırıncılık yapmıştı. Pervanî Ağabey’e ekmeklerin, simitlerin şimdiki hâlini sormuştum ‘Mayalarımız bozuldu.’ demişti kısaca.

Yemek koyduğumuz çinko, bakır, toprak kaplarımız da yoktu artık. 

Kullandığımız kozmatik malzemeler yüzünden gökyüzüne delik açmıştık. Gökleri uydu çöplüğüne döndürmüştük.

‘Unuttuk ekmeğin, unun hasını

Melâminden yaptık çorba tasını 

Şükür deldik ozon tabakasını

Gökyüzünde gezen cisimlere bak…’

Unumuzu eleyip duvara astığımız eleklerimiz, kalburlarımız, gözerlerimiz vardı. Elekçi karısı gibi gezenlerimiz de olurdu.

Elediğimiz unun kepeği, eleğimizin üzerinde kalırdı ama her üstte kalan alttakinden değerli olmazdı.

Dersini çalışanlara ‘inek’ demeye başladık. Çalışmayı adeta suç hâline getirdik. İnek kelimesinin yanma bizim için önemli bir kelimeyi, ‘Şaban’ı ekledik.

Kastamonu’da Hacı Şaban-ı Veli vardı bizim kutup yıldızlarımızdan. Nasrullah Câmii de oradaydı.

Mehmet Âkif Ersoy, Kurtuluş Savaşı yıllarında burada vaaz vermiş, İstiklâl Marşı TBMM’de kabul edildikten sonra ilk defa burada okunmuş. Ârif Nihat Asya da o yıllar Kastamonu’da imiş. Orhan Şâik Gökyay da Kastamonu doğumlu. Burada berâber Mehmet Âkif Ersoy’la tanışmışlar.

Düşünenlere de ‘hindi’ dedik. Düşünmek ve çalışmak iyi şeyler değildi yâni.                               Gezmek, eğlenmek daha revaçtaydı.

Gökyüzünde gezen yıldızlarımız vardı. Ama atalarımızın ‘Demir Kazık’ dedikleri Kutup Yıldızı sâbitti. Etrafında saman taşırlardı, gide gele Samanyolu’nu yapmışlardı.

Ama Sitare’nin yeri ayrıydı. Dilâver Cebeci Ağabey o muhteşem Sitare şiirinin bir yerinde şöyle diyordu.

‘Seninle konuşurken Sitare

Aklıma yıldızlar dökülüyor

Bir çâresiz Zühre oluyorsun Babil caddelerinde

Ateş gözlü kâhinler koşuyorlar arkandan

Binlerce meşalenin ışığı kımıldıyor saçlarında

Gökyüzü salkım salkım’

Sonra biz yıldızları ‘star’ hatta pop star bile yaptık. Sonra da sahnelere bırakıverdik. Göklerde sonsuzluk vardı, yerde sınırlar. Biz de bakışlarımızı ‘star’lara çevirdik.

Televizyonlar, sahneler vıcık vıcık bunlarla doldu. Mantar gibi yerden bittiler. Birini daha tanımadan başka starlar yerlerini alıyordu. 

Bunların kim olduğu, kiminle olduğu, ne yaptıkları, nerede gezdikleri çok önemliydi. Açıktan kameralar, gizliden kasetler iş yapıyordu. Neredeyse kaseti olmayanları yadırgamaya başlayacaktık.

Bunları da Ârif Nihat Ağabey’e söylemeliydik.

Çalışanlar inek, düşünenler hindi,

Yıldız ‘star’ oldu sahneye indi,

Tv’ler, kasetler çok moda şimdi,

Gel bir de verilen rüsumlara bak.

Evimiz sobalıydı, tonlarca Kütahya kömürü alır, zorluklarla bahçedeki kömürlüğe tenekelerle, çuvallarla taşır, bir türlü de ısınamazdık. Komşular da yardım ederlerdi birbirlerine. Çamaşır makinemiz, buzdolabımız, gazlı ocağımız yoktu. Bir gaz ocağımız vardı, annem beş kuruş verir tıkanan deliğini açmak için iğne almaya giderdim. Geçenlerde annem ‘Hinci yimek yapme ne va, dört gözlü ocakla va.’ diyordu. Suyu bahçedeki tulumbadan çekerdik. Kışın buz tutmasın diye suyunu kaçırır sonra da ihtiyaç olduğunda sobanın üzerindeki suyla yeniden çıkarırdık tulumbanın suyunu. Sofralarımızda mutluluğuna bağdaş kurardık. Ekmeğimizi bitirmediğimizde kızar ‘Elücünü pitir, sonra arkandan gelir.’ derdi. Biz de ekmek parçası üzülmesin, arkamızdan gelmesin diye yer bitirirdik. Yerdeki gazete parçalarını alır, yüksek bir duvardaki deliğe veya üzerine koyardık, yazılmışa saygımız vardı çünkü.

Çoraplarımız, elbiselerimiz yamalıydı. Çeşit çeşit iğnelerimiz, iplerimiz, dikiş yüzüğümüz vardı. Yorgan iğneleri ile yorganlarımızı giydirir, çatal iğneyle sevdiklerimizi tuttururduk. Yaratılanı yaratandan ötürü severdik.

Telefonumuz yoktu, televizyonumuz, bilgisayarımız yoktu. Hatta saat, radyo bile herkeste bulunamazdı. Sünnetlerde kol saati almak ayrıcalıktı.

Bizim köylü bir aile şehre gelip yerleşmiş. Kocaman bir çalar saatle radyo almışlar ellerine para geçince. Kadın bir gün oturmaya gitmiş, çalar saat ile radyoyu çantasına koymuş. Epey sohbetten sonra kadın çantasından kocaman çalar saati çıkarmış ‘Aaa açansın vakti gelmiş.’ demiş. Sonra da radyoyu açmış.

Şimdi bırakın radyoyu her odada, hatta mutfakta televizyon… Kişi sayısından fazla ‘cep telefonu’ var. Hepimiz az veya çok istediklerimizi alabiliyoruz, paramız var. Aile sayısı kadar otomobil.

Köylerde bile şimdi at, eşek, öküz, koyun, keçi, tavuk vs. kalmadı gibi. Televizyonda çalışan bir arkadaşım ‘Dizi yapacaktık koca Türkiye’de öküz bulamadık.’ diye anlatmıştı.

Yazın tâtil yerleri, sâhil kenarları, kışın kayak yapılan yerler dolu. 

Yamalı elbiselerimiz, çoraplarımız, sobamız yok. Hattâ yama yapabilecek, soba yakabilecek insanlarımız da çok az. Elektrik, doğal gaz kesilirse inşallah aç kalmayız, hasta olmayız. Hamur yoğurup ekmek yapabileceklerimiz vardır inşallah.

Bir tanıdığım kredi kartı borcunu ödeyememiş, ne borcu diye sorunca yaz tatiline gittiğini söylemişti. Sonra da eşten dosttan aldığı paralarla kışın kar yağarken yazın serinlediği tatilin borçlarını terleye terleye ödemişti.

Bunları da söylemek lazımdı.

Kimse sormuyor ki evvel ne idim.

Kışın Uludağ var yazın Didim  

Sâdâbat ararız hepimiz Nedim

Yanımızda gezen hısımlara bak

Ebcet, harflere birer sayı olarak değer verilerek yapılan çalışmalardı. Meselâ Elifti, Be:2, Cim:3, Dal:4, Vav:5, Ye:10, Kef: 20, Kaf lOO, Rı:200 vs. gibi.

Han, çeşme, câmi gibi eserlerin yapıldığı târihleri, ölüm ve doğum târihleri, olayları vs. bu harfleri kullanarak ifâde edenler olmuştur. Ya bir mısranın, beyitin, dörtlüğün tamamını veya sesli-sessiz harflerinin veya bir kelimenin sayı değerlerinin toplamı bir târihi ifâde ederdi. Böylece o güne, yıla bir târih düşürürlerdi. Buna da ebcet düşürme demişler.

Ârif Nihat Asya’nın şiirlerinde de ‘ebcet düşürme’ çokça var. Servet Hanım’la evliliği için;

‘Ne şiirden ne şöhrettendir

  Mutluluk Ârif’e Servet’tendir’

Bu beyit ebcet hesabıyla evlilik târihleriydi. 1941.

Bizim ‘entel’lerimiz de var. Belki birkaç kitap okuyan, her şeyi bilen, konuşmalarının arasına üç beş yabancı kelime sokuşturan insanlar.

Gazetelerimiz eskiden yazı satarmış, şimdi resim satıyor.

Onları da söylemeliydik Ârif Nihat Asya Ağabey’e…

Enteller ‘her dilden anlarız’ der de,

Ebcet düşüreni ararlar yerde,

Yazı yok, kupon var gazetelerde,

Bir de bastıkları resimlere bak.

Beş Ocak Adana’nın kurtuluşuydu. Hatay 1938 yılında Atatürk’ün gayretiyle Türkiye’ye bağlanmıştı. 1938’de başlayan hadise 1939 yılında neticelenmişti. Bu yüzden 1940 yılının 5 Ocak’ı daha bir heyecanlı kutlanmalıydı. Bayrak şiiri bir 5 Ocak gecesi yazıldı, 5 Ocak’ta Adana’nın kurtuluşunda okundu ve Ârif Nihat Asya bir 5 Ocak’ta hakka yürüdü.

Yunus Emre’nin mezarı Eskişehir Sarıköy’de. Sakarya Nehri de bizim buralardan geçiyor. Hani Ârif Nihat Asya diyordu ya ‘Sen bu cilveyi Marmara’ya dökülecek gibi yapıp Karadeniz’e dökülen Sakarya’dan mı öğrendin a kız?’

İşte bir zat Yunus Emre’nin şiirlerinin olduğu bir tomarı buluyor, Sakarya Nehri’nin kenarına oturuyor, başlıyor okumaya. ‘Bu şeriata aykırı.’ diyor atıyor suya, bir şiir suya karışıyor. Bir başkası rüzgârın kanatlarında uçuyor. Böyle böyle şiirlerin üçte ikisi yele, suya karışıyor, o sırada bir beyte rastlıyor Molla Kasım.

‘Yunus Emre bu sözü eğri büğrü söyleme

Seni sigaya çeken bir Molla Kasım gelir.’

İrkiliyor Molla Kasım. İşte bundan sonraki şiirler bize diğerleri suya, rüzgâra, balıklara, kuşlara ait oluyor.

Beş Ocak ne? diye sorsan adama,

Bakâr yanındaki süslü madama,

Daha çok şeyleri söylerdim amma

Etraftaki Molla Kasım’lara bak…

Ne güzel hâtıraları var Ârif Nihat Asya’nın.

Cumhuriyetin Ellinci Yılı Şiir Yarışması’na Ârif Nihat Asya da katılmış. Şâirini göstermeden bir şiiri okutmuş Yavuz Bülent Bâkiler Ağabey, ‘Bu şiir Bekir Sıtkı’nın olmalı, çünkü söyleyiş onun söyleyişi, bu şiir benim şiirimden çok daha güzel bir şiir’ demiş ve ‘Benim şiirim beğenilirse Bekir Sıtkı’nın şiirine yazık olur. Burada önemli olan Cumhuriyete lâyık bir şiirin ortaya çıkarılmasıdır.’ Diyerek şiirini yarışmadan çekmiş.

Mesele Ârif Nihat-Bekir Sıtkı meselesi değildir.’ diyerek şiirini geri çekmiş.

Kitaplarını imzalarken kişinin, kitabın, günün adına, önemine göre yazarmış yazacaklarını.

Yeni çıkan bir kitabını imzalayacak; Halil Soyuer Ağabey’e ‘Burcun ne?’ diye sormuş Halil Ağabey, ‘Keçi burcu.’ demiş. Ardından da devam etmiş ‘Oğlaktı ama elli yaşından sonra oğlaklık mı kalır? Soranlara keçi burcundanım diyorum.’

‘Anladım.’ demiş Ârif Nihat, ‘Ben de kova burcundandım, şimdi o da fıçı olmuştur.’ Kitabı şöyle imzalamış; ‘Fıçı burcundan Keçi burcuna sevgiyle bir kitapçık daha.’

Eşi Servet Asya, bir röportajında şöyle demiş Emine Işınsu’ya: 

‘O törenlere… hani laf olsun diye bir kere dâvet etselerdi seni… Sen Ârif Nihat Asya’sın. Adanalıların sevgilisi, sen 5 Ocak’ın sevdalısı… Sen Bayrak şiirlerinin en güzelini Adana’da yazan, buyur bir kerecik, 5 Ocak törenine katıl deselerdi… Demediler. Hiç çağırmadılar Ârif’i. Bir şey söylemezdi ama ben bilirdim dâvet beklediğini için için… Hüzünlenirdi hep 5 Ocak’ta.’

5 Ocak 2022 târihi önemliydi, yâni Adana’nın Fransızların işgalinden kurtuluşunun yüzüncü yılı.

Adana’nın yetkilileri unutmuşlardır belki ama Adanalı arkadaşlar unutmamışlardı. Adana’daki on yedi sivil toplum kuruşunun temsilcileri kabri başına geldiler bu târihte.

Ârif Nihat Asya, Eskişehir Atatürk Lisesinde edebiyat öğretmenliği yapmıştı. Biz de Atatürk Lisesi edebiyat öğretmeni Şenol Hoca ve iki talebesi Barış ve Ali ile Eskişehir’den Ankara’ya yola çıktık. Karşıyaka Mezarlığı’ndaki kabri bulduk. ‘Ne şiirden, ne şöhrettendir, / Benim mutluluğum Servet’tendir’ dediği eşi ile yan yana yatıyordu.

Bizden önce gelenler vardı, bizden sonra gelenler oldu. Tanıştık, görüştük. Adana ekibi de geldi. Duâlar edildikten sonra Mehmet Hayati Özkaya bir konuşma yaptı. Adana’dan getirdikleri toprakları mezarının üstüne koydular. Bizim gençler de Atatürk Lisesinden getirmişti bir avuç toprak. Ben de köyümden getirmiştim.

Biz Ârif Nihat Asya gibi güzel insanlardan feyz aldık.

Biz Türk milletiyiz. Kökümüz sağlam. Bâzen dallarımız çatırdıyor, mevsimine göre olmayan hadiseler yaşıyoruz ama ayaktayız şükür. İbn-i Haldun ‘Su nasıl suya benzerse milletlerin geleceği de geçmişine benzer’ diyor. Zulüm payidar olmaz. Adâlet bir şeyi hak ettiği yere koymaksa, Türk Milleti hak ettiği yerde olacaktır muhakkak. Gece, yerini nasıl olsa gündüze bırakacaktır. Vakit, olmak vaktidir. Ârif olan zâten anlar. Hani İstiklal Marşı şâirimiz diyordu ya;

Âsım’ın nesli… diyordum ya… nesilmiş gerçek:

İşte çiğnetmedi nâmûsunu, çiğnetmeyecek.

En son bu kıtayla bitirelim;

Ârif’sin, bilirsin Hak zulmü yener,

Ay gelir, gün geçer, bu devran döner

Elbette sahnede son perde iner,

Asya’dan dal vermiş Âsım’lara bak.

Âsım’lar yollarda şimdi.   

Güneş nasıl olsa doğudan doğacak.

Değil mi efendim?

‘Aynen’ yok…

MEHMET ALİ KALKAN 1958 yılında Eskişehir’de doğdu. İlk ve orta öğrenimini Eskişehir’de, yükseköğrenimini Adana’da bitirdi ve inşaat mühendisi oldu. Evli ve iki çocuk babasıdır. Mesleğini icra ederken bir yandan da edebiyatla ve özellikle halk şiiriyle ilgilendi.. Abdurrahim Karakoç, Yavuz Bülent Bakiler, Yetik Ozan (Dr. Turgut Günay), Dilaver Cebeci, Feyzi Halıcı, Ârif Nihat Asya, Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu gibi şâirlerden etkilendi. Âşık Pervânî, Âşık Reyhânî, Âşık Mevlüt İhsânî, Âşık Murat Çobanoğlu, Âşık İmâmî, Âşık Cemal Divânî, Hüseyin Sümmanoğlu’nun çeşitli zamanlarda sohbetlerinde, programlarında bulundu. Kalkan’ın şiire başlamasında babası çok etkili olmuştur. Babasının ona bir saz hediye etmesi ile türkülere merakı daha da artmıştır. Karacaoğlan, Seyrani, Yunus Emre, Pir Sultan Abdal, Emrah gibi âşıkları türküler aracılığıyla tanıyıp sevmiştir. Köyünde arkadaşlarıyla çobanlık yapması ve köyünün coğrafyasını detaylarıyla öğrenmesi de şiirlerini oluşturmasına yardımcı olmuştur. Tabiat, meyveler, hayvanlar, vatan sevgisi onun şiirlerine konu olmuştur. Şiir yazarken esin kaynağı olarak Türk kültürü ve tarihi ile ilgili okuduğu kitaplar ve kendi köyündeki coğrafya, yer adları, kültürel miras ögeleri etkili olmuştur. Şiirlerinde millî ve dinî konular da hâkimdir. Türk kültürü ve gelenekler, tarihî ve dinî olaylar; tabiat ve onun güzellikleri şiirlerinde görünen temalardır.

İyi İnsan Olabilmek

İnsanoğlu fanidir, bu gün var, yarın yoktur. Önemli olan örnek ve huzurlu bir hayat sürdürmek, kimseyi üzmeden kırmadan, kul hakkı almadan, ardında hoş bir sada bırakabilmektir.

İnsanın, örnek bir hayat yaşayabilmesi için de, iyi hasletlerle donatılması gerekir. Yani kötü huyları öğrenip, kötülerini kalbinden silmesi, kötü huylardan sakınması, iyi olanlarla kendini donatması gerekir.

İnsan dünyaya günahsız ve pak gelmektedir. Doğuştan iyi ve kötü huyları getirmez. Bu özellikler sonradan öğrenilir. Her ne kadar kalıtımla gelen bazı özellikler her insanda vardır denilse de(cibilliyet, maya gibi özelliklerden de bahsedilmektedir), esas karakteri oluşturan eğitimdir.

Eğitim; aile, okul ve çevredir. Çevre; sosyal gruplar, medya, internet, kitap, film, arkadaş grupları vb. gibi unsurlardır. Eğitimin bu ayakları olumlu, müspet ve pozitif ise, birey de olumlu bir karakter edinecektir. İyi bir insan olmak, güzel bir ahlaka sahip olabilmek için bu koşullar kaçınılmazdır.

Aksi takdirde, mesela kin bağlamak, haset etmek(başkasında bulunan nimetin onda olmayıp, kendinde olmasını istemek), kibir (kendini büyük bilmek, üstün görmek), suizan etmek( iyi insanı fena, kötü bilmek), cahil kalmak, edepsiz olmak gibi özellikleri edinmenin de insanı kötülüğe yönelteceği aşikârdır.

Doktor olmak, mühendis olmak, hâkim olmak vb. gibi meslekleri edinmek, iyi insan olmak anlamına gelmez. Öyle olsaydı, organ kaçakçılığı yapan doktorlara, banka soyan bilgisayar mühendislerine, rüşvetle haksız karar veren hâkimlere rastlanmazdı.

 Eğitimin içinde ahlak olmazsa edinilen bilgiler kötülük için kullanılabilmektedir. Nazi kamplarında, insanları gaz odalarında işkenceyle öldürenlerin hepsi eğitimli kişilerdi. Nitekim Filistinlilere soykırım uygulayanlar, çocukları, kadınları, yaşlıları insafsızca katledenler de güya dünyanın en medeni insanları.

Öyleyse iyi insan; eğitimli, çalışkan, ülkesine, ailesine, tüm insanlara ve kendisine yararlı olan, kimseye zararı olmayan, ötelemeyen, hoşgörülü, merhametli, sosyal, üretken, yaşama sevinci dolu, yapıcı ve pozitif ve sayamadığımız diğer güzel huylara da sahip bir insandır.

Nitekim; insaflı olmak, arkadaşlarının hatasını görmemek, hüsnü zan etmek, suizandan [kötü zandan] kaçınmak, insanları kırmamak, onlara yardımcı olmak, kendi kusurlarını görerek düzeltmeye çalışmak, güler yüzlü olmak, edepli olmak, gereksiz konuşmamak, adil olmak, güvenilir olmak, emanete riayet etmek, komşu ve arkadaşını korumak, kimseye kötülük yapmamak, sözünde durmak, vb. hasletler de iyi insanın özelliklerindendir.

Yine iyi insanlar, kimsenin malına, canına, namusuna göz dikmez. Çalışırken, alışveriş yaparken, kimsenin hakkını yemez. Herkese iyilik eder. Makam sahiplerine, zalimlere yaltaklanmaz. İlim ve ahlak sahiplerine saygı gösterir. Arkadaşlarını sever ve kendini sevdirir. Kötü kimselere nasihat verir. Onlara uymaz. Küçüklerine merhametli ve şefkatli olur. Misafirlerine ikram eder. Kimseyi çekiştirmez. Zararlı ve faydasız bir şey söylemez. Kimseye sert davranmaz. Cömert olur. Malı ve mevkii herkese iyilik etmek için ister. Riyakârlık, iki yüzlülük yapmaz. Kendini beğenmez, milletine, ülkesine ve diğer insanlara faydalı olur.

İnsanın ahlakı, arkadaşının huyu gibidir. Faydasız şeylerden, oyunlardan, zararlı şakalaşmak ve münakaşa etmekten sakınmalıdır. Vaktin kıymetini bilip ilim öğrenmeli ve yararlı işler yapmalıdır.

En vahşi hayvanlar bile terbiye ile ehlileştirilmektedir. Hiçbir zaman elma çekirdeğinden armut olmaz. Fakat elma fidanını büyüterek, gerekli aşı ve kültürel önlemlerle kaliteli elma vermesini sağlayabiliriz. Bunun gibi insanın tabiatında bulunan bazı kötü arzular yok edilemez, fakat terbiye edilebilir.

Kötü huyları, iyi huylar yok eder. Bu bakımdan kendini zorla da olsa iyi işler yapmaya alıştırmalı, bunları alışkanlık haline getirmelidir. İsa aleyhisselama, bu güzel ahlakı kimden öğrendiği sorulunca, “İnsanlara baktım. Hoşuma gitmeyen şeylerinden sakındım. Beğendiğimi ben de yaptım” buyurdu.

                Hazret-i Lokman’a, “Edebi kimden öğrendin?” denince, “edepsizden” buyurdu. Yani birinin yaptığı hareket bizim hoşumuza gitmiyorsa, edepsizlik olarak görüyorsak, onu biz de yapmamalıyız.

Biri bir kusurumuzu söyleyince sevinmiyorsak, başkalarının da kusurlarını söylememeliyiz. Biri bizi tenkit edince hoşlanmıyorsak, biz de başkalarını tenkit etmemeliyiz. O hâlde, bir söz söylerken, kendimizi karşımızdakinin yerine koymalı, empati yapmalıyız. Böyle bir söze tepkimiz ne olur diye düşünmeliyiz.

                Sıcak su buzu erittiği gibi, iyi ahlak da, hataları eritir. Sirke balı bozduğu gibi, kötü ahlak, hayratı, hasenatı, iyilikleri mahveder.

İyi insanlar, iyilik yapan, kötülükten kaçan insanlardır. İyilik, “hiçbir karşılık beklemeksizin yapılan yardım” anlamına gelmektedir.

Günleriniz iyilik yapmakla, kalp kazanmakla huzur içinde geçsin.

Sevgiyle kalın…