7.7 C
Kocaeli
Pazartesi, Mayıs 4, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 188

Kocaeli Aydınlar Ocağı “Panel”e Davet

Muhterem efendim…

Kocaeli Aydınlar Ocağı olarak 27 Ocak 2024 Cumartesi günü saat 14:00’de Sivil Toplum Merkezi’nde (Tramvay yolu üzeri) gerçekleştireceğimiz, KAO Yönetim Kurulu Üyemiz Prof.Dr. Serdar FİLİZ’in moderatörlüğünde Prof.Dr. İsmail ÖZBAY ile Gazeteci / Yazar Ali Osman ÖNDER’in konuşmacı olarak katılacakları “Karbon Ayak İzi” konulu panele katılımınızdan onur duyarız.

Amerika’nin İstediği Kadar Milliyetçi Olmak!

İsveç ‘in NATO’ya kabulünün şerefine…

Türklerin yüzyıllardır kafası karışık. Kendilerini ne kabul etsinler bir türlü karar verememiş durumdalar! Türkler mi, Araplar mı, Ümmetmiler yoksa karıştıkları mikro etniklere mi mensuplar bir türlü karar veremiyorlar… Bu sadece teorik bir değerlendirme değil. Aynı zamanda saha da gördüğüm bir gerçeklik.

Türklüğün çok önemli hususiyetleri var. Tarihimiz, insanlık tarihine şekil vermiş. Hani diyorlar ya; Türk’ü tarihten çıkartırsan geriye bir şey kalmaz, bu çok doğru bir tespit.

Hep tekrar ettiğim bir gerçek var. Prof. Dr. Orhan Türkdoğan; Büyük Selçuklu, Anadolu Selçuklu, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti devletlerinin şüphesiz Türk devleti olduklarını ancak hiç bir zaman Türkler tarafından sevk ve idare edilmediklerini yazmıştır. Böyle olunca Türk devletlerine hakim olan gayrı Türkler ancak Türklere ihtiyaç olunca Türkleri ve Türklüğü hatırlamışlardır. Nerede derseniz en basiti ile askerlik işlerinde diye cevap verebiliriz. O da erat düzeyinde! Komutanların Türklüğü de tartışmalıdır…

Konumuz ise ABD ve onun değişmez müttefiki İngiltere’nin Türk coğrafyasına ilişkin politikaları ve Türkiye üzerinden yürütmeye çalıştıkları Türkçülük hareketleridir.

Türkiye, Atatürk’ün ölümünden beri Türk Dünyası ile Türk topluluklarına karşı soğuktur. Ülkesinde bile Türkçülük hareketlerini bastırmış ve günümüze kadar kontrol altında tutmayı başarmıştır.

Türkiye’nin Türklükle ilgili hamlelerinin, ABD ve İngiltere’nin emperyalist planlarına göre şekillendiğini söylersek her halde yanlış yapmış olmayız…

Türkiye’de Türkçüler yıllarca Türk Dünyası ile ilgili uyarılar yapmış fakat devleti idare eden unsurlar bu seslere kulak tıkadıkları gibi aksine bastırma yoluna gitmişlerdir.

Türkiye’nin Türkçülüğü Ülkücülük adı altında hatırladığı dönem 1960’lı yıllardır. O dönem Sovyet tehditinin azdığı bir dönemdir. Türkiye, NATO’nun Güneydoğu Avrupa noktasında ABD’nin sınır bekçiliğini yapan bir konumdadır. Muhtemel bir sıcak savaş için Türkçüler, Ülkücülük adı altında örgütlendirilir. Komünizmle mücadele için kurulmuş dernekleri kuran ve yönetenlere bakın nerede ise tamamı ABD ve İngiltere politikaları kapsamında çalışmış yada kullanılmışlardır. Sonrasında da Türkçüler iktidara yaklaşınca ABD destekli 12 Eylül yönetimince zindanlarda dumura uğratılmışlardır.

ABD bir yandan Türkiye’deki Türkçüleri hedefleri doğrultusunda kullanırken diğer yandan hem Türkiye Cumhuriyeti’nin hem de Türkçülerin Türk Dünyası ile ilgilenmesine izin vermemiştir.

Ayni dönemde Irak Türkleri Kerkük ve Musul’la tanınan Türkmeneli topraklarında çok büyük sıkıntılar düçar olmuştur. Suriye Türklerini ise Suriye’de iç savaş çıkana kadar Türkiye’de konuşmak adeta yasaktır. Halbuki 1920’li yılların sonunda Halep’te 30 civarında günlük Türkçe gazete çıkmaktadır. ABD ve ortağı İngiltere bu bölgelere kendi menfaatleri için gelip yerleşince bizde oradaki Türkleri daha fazla duyar olduk…

Buna Balkan topraklarında yaşayan soydaşları, Kırım ve Kıbrıs Türklerini de, eklemek lazım… Şimdi de bizi Libya’ya yönlendiren güç; orada Kuloğlu ve Koloğlu Türklerinin olduğunu bunların nüfusunun da Libya nüfusunun %15’ni oluşturduğunu bize anlatıyor. Adama sormazlar mı; bugüne kadar bu bilgiden niye yoksunduk diye!

Keza Türkçüler, İran nüfusunun yarısının Türk olduğunu anlatıp dururdu. Herkes bunu bir hayal olarak niteler ve gülüp geçerdi. Milli eğitim sistemimiz ise Dünya Türklüğü açısından dişe dokunur tek bir laf etmezdi. Şimdi ABD ortakları İngiltere ve İsrail ile birlikte İran’ı dağıtmak ve parçalamak istiyor. Bunun içinde Güney Azerbaycan’daki Türkleri dürtüyor. Traktör futbol takımının oynadığı maçlardaki görüntüleri sosyal medya aracılığıyla yayarak Türkiye Türklüğünü de ajite ederek politik hedefleri kapsamında kullanmaya çalışıyor. Biz de duygusal bir ırkız ya hemen zokayı yutuyoruz.

Aynı politika Doğu Türkistan üzerinde oynanıyor. ABD ve küresel ortaklarının Çin’le bir kavgası var. Bu kavga birileri üzerinde diri tutulmaya çalışılıyor. Uygur Türkleri ABD’nin politikaları yüzünden Çin’in katmerlenen insanlık dışı uygulamalarına maruz kalıyor.

Türklük, Türkiye dahil her yerde sıkıntı içindedir. Bu sıkıntıların ortadan kaldırılması için Türkler tarafından özgün politikalar ve stratejiler ortaya konulmalıdır. ABD ve ortaklarından bir medet umulmamalıdır. Eğer Türklerin yaşadığı insan hakları ihlalleri için ABD’den medet umulacaksa biliniz ki, Türklerin akibeti bugünkünden daha feci olacaktır.

Türkiye’de Türkçülüğün kaderini bir CIA Ajanının insiyatifine bırakan, Türk Dünyasına ABD’nin örgütlediği FETÖ’nün okulları ile girmeye çalışan ve işi düştüğü zaman Türklüğü hatırlayan bir devlet anlayışı ile Türk’ü rahata kavuşturmanın imkanı yoktur.

Doğu Türkistanlı, Güney Azerbaycanlı, Kırımlı başta olmak üzere Türk Dünyasına mensup kardeşlerime niye ABD ile birlikte hareket ederek hakkınızı arıyorsunuz? diye sorduğumda yapılanın doğru olmasa bile başka çarelerinin olmadığı cevabını alıyorum. Bu da bizim yani Türkiye Türklüğünün kendisini sorgulamasını gerektiren bir durum ortaya çıkarıyor.

Şahsen ABD ve onun ortağı İngiltere ile birlikte Türkçülük yapmam. Onlarla birlikte Türklüğün hakkını aramanın nerede ise imkansız olduğunu bilirim. Günlük avuntuları da, Türklüğe faydaymış gibi değerlendirmem.

Türklerin bilmesi gereken en önemli şey; Türk’ün etrafında dönüp duran kavganın tek nedeninin Türklüğün dünya üzerinden silinmesine dönük bir mücadele olduğudur. Her Türk’ün ABD’nin tuzaklarına düşmeden adımlarını buna göre atması gerekmektedir… ABD’ye diklenenlerin de, samimi olmadıklarını bugüne kadar yaptıklarından dolayı görüyor ve düşünüyorum.

İsveç’in NATO’ya girişi TBMM’de onaylanınca ve bir dün söylenilenlere bir de bugün yapılana bakınca eskiden bu yazdıklarımı hatırladım! İtalya Başbakanı Meloni’ye verildiği söylenilen Afrikalı sığınmacılar ile ilgili sözlerde, sizin için bilmem ama benim için dehşet verici!

Üretmek veya Üretmemek, İşte Asıl mesele Bu!

Borç bulur muyuz, bulamaz mıyız? Bulursak kaça buluruz? Sıcak para gelir mi? Sıcak para gelsin diye faizleri ne kadar yükseltmeliyiz? Yaklaşan ödemeleri nasıl döndüreceğiz?

Televizyonlarda, gazetelerde bunlar konuşulur. Bunlardan da önemlisi, asgari ücret zammı. Emekli maaşları  zammı. Ne kadar, yüzde kaç, seyyaneni de var mı, cumhurbaşkanı hepsinin üstüne bir şeyler daha koyar mı? Sonra emeklilikte yaşa takılanlar. Galiba artık takılmıyorlar. Yoksa hâlâ takılanlar mı var? Biraz daha erken emekli olsalar. Biraz daha az pirim ödeseler… 

Sık sık tekrarladığım bir anayasa değişikliği teklifim var. Hani torba anayasa değişikliği yapacağız ya, cumhurbaşkanı istediği kadar çok seçilebilir, vs… Bir de bunu ekleyiversek: “Her Türk vatandaşına,doğumunda, kimlik kartı ile birlikte bir emekli cüzdanı ve ana-babasının seçeceği bir üniversite diploması verilir.” Böylelikle biz dünyanın en eğitimli ulusu oluveririz. 

Para sayan eller dert görmesin

Gerçek dünyaya dönersek: Bu televizyon “haber”lerinin ve yorumlarının en hoşuma giden tarafı, emekli maaşından enflasyon rakamlarına kadar ortasından, kıyısından, köşesinden ekonomiyi ilgilendiren her haberde ekranda hep aynı görüntüler dönüyor: Hızlı hızlı banknot sayan eller. Herhâlde eller yeterince çarpıcı değil diye para sayma makinaları. Takır takır para sayıyorlar. Bir de banknot matbaasından para basma manzaraları. Ebat kâğıtların üstünde yüzlerce banknot basılmış, herhâlde giyotine gidiyor. (Telaşlanmayın. Matbaacılıkta ebat kâğıt veya kitap kenarlarını kesen bıçaklara giyotin denir. Bu giyotinlerin Fransız ihtilalindekilerle ilişkisi yok.) Sonra başka bir kanalda başka bir ekonomi haberi ve yine paralar sayılıyor. Ne yaratıcılık değil mi? Yıllardır bu hızlı para sayan elleri seyrediyoruz ve galiba bıkmıyoruz; gece araba farına takılan tavşan gibi hipnotize oluyor, dalıp gidiyoruz. Acaba, itiraf etmesek de o paralar bizim ve biz sayıyoruz hayaline mi kapılıyoruz ?   

Türkiye ekonomisi dendiğinde, bizim problemlerimiz bunlardan ibaret mi? Diyelim borç bulduk. Diyelim uygun faizle bulduk, diyelim sıcak para geldi… Başarılı mıyız? İç siyasetin propaganda bombardımanına bir an kulağımızı tıkarsak, dünyanın bizi kıskandığı veya yakında aya gideceğimiz hikâyelerini bir an duymazdan gelirsek şu gerçek karşımızda: Kişi başına gayrisafi yurtiçi hasılada dünyada 64. sıradayız! 

Asıl başarı

Yukarıda saydığım borç, sıcak para, faiz işleri denize düşmüş adamın boğulmamak için tutunmaya çalıştığı enkaz parçaları gibidir. Onlara tutunmak başarı değildir. 

Başarı denize düşmemektir. Asıl başarı, tükettiğimizden çok üretmektir. Daha da somutlaştırayım: Asıl başarı cari fazla vermektir. Yani harcadığımızdan çok kazanmaktır asıl mesele. Bu bir şahsın, bir evin ekonomisi için de doğrudur, bir şirketin de bir ülkenin de. Ne yazık ki on yıllardır bunu beceremiyoruz. Üretemiyoruz. Ürettiklerimiz de yükte ağır, pahada hafif şeyler. Düşük teknoloji, orta teknoloji ürünleri. İşte bu çıkmazı aşamazsak hep çırpınacağız, hep borç, hep sıcak para arayacağız. 

Erbakan’dan, Necip Fazıl’dan miras, akıl almaz bir “Faiz sebep, enflasyon sonuçtur.” vecizesi ile ekonomimizi kayalıklara oturttuk. Fakirleştik. Nesilleri harcadık. Geleceğimizi borçlandırdık. Şimdi, ilk hedefimiz dezenflasyondur, diyoruz. Yani fiyat artışlarının sınırlandırılması. Çok anormal bir hâlden daha az anormal bir hâle dönüşü, ideal edinmişiz. 

Dezenflasyon acı reçetedir. Piyasada dönüp dolaşan parayı sıkarsınız. Kredi muslukları kapanır. Yatırımlar yavaşlar veya durur. Paranın bol olduğu ve kolay bulunduğu ortamlarda yeşeren teşebbüsler batar. İşten çıkarmalar olur, işsizlik artar. Acı ilaçtır ama enflasyona göre ehveni şerdir. Aslında iktidara bir ipucu vereyim. Böyle zamanlarda IMF’nin, borç vermekten başka bir yararı da vardır. Vatandaşın canı yandıkça, “Kahrolsun IMF!” propagandası yaparsınız. Siz aradan sıyrılırsınız. IMF’nin ille de İhale Kanunu isterim diye tutturacağına da takmayın. Sonunda IMF gider ve siz ihale kanununu tekrar bugünkü gibi “cancağazımın istediğine veririm, istemediğime vermem” hâline döndürürsünüz. 

Üretmeye mecbursunuz

Diyelim başardık. Fiyat artışları durdu veya yavaşladı. Ya cari denge? Ya tükettiğimizden fazla üretmemiz? Ya ürettiklerimizin içinde yüksek teknolojinin, yeniliğin payı? Asıl hedef fiyat artışlarının frenlenmesiyken bunlara bakamazsınız. Parayı sıkılaştırır, yatırımları durdururken üretim artışına zor gidersiniz. 

Ama eninde sonunda tükettiğinizden çok üretmeye, iyi üretmeye, başkalarının üretemediklerini üretmeye veya onların ürettiğini onlardan kaliteli ve/veya ucuza üretmeye mecbursunuz. Mecbursunuz! Asıl uçma kaçma, yabancıları kıskandırma böyle olur. Gerisi yalandır, palavradır, göz boyamadır. Üretmek veya üretmemek, işte asıl mesele bu! – Milli Düşünce Merkezi (millidusunce.com)

YUSUF AKÇURA ve Rusya Türklüğü

Kazan Türklerinden yazar, târihçi ve siyâsetci sıfatları olan Türk milliyetçisi Yusuf Akçura (1876-1935); Türkiye’de Kuleli Askerî Lisesi, Kara Harp Okulu ve Harp Akademisi’nden, Fransa’da Pâris Üniversitesi Siyâsî Bilgiler Fakültesi’nden diploma almıştır. Türk Târih Kurumu ve Türk Ocakları’nın kurucularındandır.  ‘Dilde, işte, fikirde birlik’ sloganı ile bütün Türkleri birleşmeye dâvet eden Gaspıralı İsmâil Bey’in (1851-1914) teyzezadesidir.

Yusuf Akçura’nın kısa hayat hikâyesi: Moskova’nın doğusundaki Ulyanovsk’ta (eski adıyla Simbir) dünyâya geldi. Kazan’a göç etmiş Kırım Türkleri’nden aristokrat bir ailenin mensubu idi. Babası çuha fabrikası sâhibi fabrikatör Hasan Bey’dir. 2 yaşında iken babası vefat etti. Annesi ile birlikte yedi yaşında iken İstanbul’a göç etti. Annesi, İstanbul’da Dağıstanlı Osman Bey ile evlendi. Harp Okulu’nun 2. sınıfında iken Türkçülük hareketlerine katılmaktan dolayı 45 gün cezâ aldı. Erkân-ı Harbiye sınıfına ayrıldıktan sonra askerî mahkeme tarafından müebbet olarak Fizan’a sürgün edildi ve askerlikten uzaklaştırıldı. İttihat ve Terakki Partisi’nin teşebbüsü ile şehir içinde serbest dolaşma izni aldı ve kendisine bazı resmî görevler verildi. Kendisiyle birlikte sürgün edilmiş olan Ahmet Ferit Bey (Tek) ile Fransa’ya kaçtı. İstanbul’a dönmesi yasak olduğu için 1903 yılında amcasının yanına Kazan’a gitti, öğretmenlik yaptı, gazetelerde yazılar yazdı. Türkçülük fikrini yaymak maksadıyla ‘Kazan Muhbiri Gazetesi’ni çıkardı. Gaspıralı İsmail Bey, Alimerdan Bey, Abdürreşit Kadı İbrahimof gibi Türkçülerle birlikte 1905’te ‘Rusya Müslümanları İttifakı’ adında bir parti kurdu. Kuzey Türkleri bu parti sâyesinde ilk defa Rus meclisine temsilci gönderdi. Tevkif edilmek için arandığı sırada Osmanlı Devleti’nde İkinci Meşrutiyet ve yurt dışına sürgün edilenler için af ilân edilince İstanbul’a döndü.  Darülfünun’da ve Mülkiye Mektebi’nde târih dersleri verdi. Bütün ısrarlara rağmen İttihat ve Terakki Partisi’ne girmedi. Türk Derneği’nin kurucuları arasında yer aldı. Dernek kapatılınca Türk Yurdu Derneği kuruldu. Derneğin yayın organı olan Türk Yurdu Dergisi’nde 17 yıl boyunca idâreci olarak çalıştı. Yusuf Akçura, Rusya’daki Türklerin haklarını korumak için de siyasî organizasyonlar tertipledi. 1920’de Millî Mücâdele’ye katılmak üzere Anadolu’ya geçti. 1923 yılında İstanbul mebusu seçildi. 1933 yılında profesör oldu. Kars Milletvekili iken kalp krizinden vefat etti.

Yayınlanmış eserlerinden bâzıları: Türkçülüğün Târihi (Ötüken Neşriyat), Üç Tarz-ı Siyâset (Kırmızı Kedi), Muâsır Avrupa’da Siyâsî ve İçtimâî Fikirler ve Fikrî Cereyanlar (Yeni Zamanlar Yayınları), Mektuplarla Suriye Filistin-Kudüs Seyahati ve Siyonizm (İşâret Yayınları), Müverrih Leon Cahun ve Muallim Barthol’a Göre Cengiz Han (Ötüken Neşriyat), Osmanlı Devleti’nin Dağılma Devri (Akçağ Yayınları), Türk Cerman ve Slavların Münâsebetleri Târihi (Dönem Yayıncılık), Siyâset ve İktisat (Sinemis Yayınları), Şark Meselesi (Kaynak Yayınları), Türk Devriminin Programı (Kaynak Yayınları), Zamanımız Avrupa Siyâsî Târihi Ötüken Neşriyat). 

Ahmet Kanlıdere’nin telif ettiği 17,5 X 24 santim ölçülerinde sert kapaklı cilt içinde 448 sayfalık ‘Yusuf Akçura ve Rusya Türklüğü’ isimli eserin mündericatı:

Akçura’nın Ailevi Kökenleri, Askerî Rüştiye, Kuleli ve Harbiye Yılları, Paris Yılları, Rusya’ya Dönüşü, Verâset Meseleleri ve Fabrikadaki İşi, Muhammediye Medresesindeki Muallimliği, Siyâsî Faaliyetlere Girişi, Ufa’daki Ulema Kongresi, Rusya Müslümanlarının Birinci Kongresi, Kazan Muhbiri Gazetesinin Çıkışı, 1905 Devrimi ve Hareketli Günler, Kazan Vilâyet Hapishanesinde, Duma’da Müslüman Grubu, Rusya Müslümanlarının Üçüncü Kongresi, Sadri Maksudî ile Dostluğu, Rus Kızı ‘Nihal’ ile Tanışması ve İlk Evliliği, Sıkıntılı Zamanlar, Stolıpin Darbesi, Moskova, Litvanya ve Polonya Seyahati, İstanbul’a Gelişi, Moskova ve Petersburg Gezisi, Balkan Savaşı, Cihan Harbi ve Hâriçteki Türkler, Rusya’ya Son Seyahati, Mütâreke Yılları: Turan İdeali Nasıl Hayal Oldu?, Yusuf Akçura ve Ziynetullah Nevşirvan, Türk Yılı 1928 Pan-Türkizmin Son Sözü mü? Atatürk ve Akçura, Son Yılları, İsmail Gaspıralı ve Yusuf Akçura, Türklük Fikrinin Doğuşu, Pan-Slavizm, Türkler ve Ruslar, Eğitim Reformu, Akçura’nın İslâm Anlayışı, Dinî Islahatçılık, Kadın Meselesi, İktisâdî Materyalizm, Üç Tarz-ı Siyasetin Yayımlanma Serüveni,  Osmanlılık, İslmlık, Türklük, Osmanlıcı – Türkçü Münâzarası, Şark Meselesi, İslâm Dünyâsı’ndaki Komünist Hareketler: Mazdekîlik, Bâbekîlik ve Alevîlik, Târih-i Siyâsî: Yakın Çağ Avrupa Taârihi. Târih Yazıcılığı ve Osmanlı Târihi, Biyografi Yazıları ve Kitap Kritikleri.

Eserin sonundaki 385-398. sayfalar Frenklerin ‘İndeks’ olarak andıkları ‘Dizin’ hizmetine tahsis edilmiştir. Kuşe kâğıda renkli olarak basılmış 401-448. sayfalarda Yusuf Akçura ile alâkalı fotoğraflar bulunmaktadır.

Eserden tadımlık bir bölüm:

Yusuf Akçura’nın İslâm Anlayışı

Akçura, çocukluğunda muhafazakâr bir ortamda yetişmiştir. Yıllar sonra arkadaşına gönderdiği bir mektubunda bu durumu şu sözlerle anlatır: ‘Ben validemin İstanbul’da çarşı pazarda gezerken bir parçacık saçı gözükse kıyâmetler koparırdım.’ Rüştiyede okurken dinî münâzaralara meraklı olduğunu, hattâ Rum çocuklarıyla dinî konularda; kıyasıya tartışmalar yaptığını biliyoruz.  1888’de annesiyle birlikte Kazan taraflarına yaptıkları seyahatini anlatırken annesinin Fahreddin Hazret adında; âmâ bir şeyhe bağlı (mürit) olduğundan söz eder. Turlata adındaki bir köyde yaşayan bu şeyhin evi yöre halkı için bir çekim merkezidir. Başkurtların İslâm’la pek alâkası olmayan eski gelenekleri üzere yaşadıklarını, inançlar sağlam olsa da amellerinin zayıf olduğunu, köydeki câmiye gireni pek görmediğini, Rus göçmenleri yüzünden Başkurtlar arasında içki alışkanlığını yaygınlaştığını öğrendiğinde çok üzülür.  Hıristiyanlığı kabul etmek mecbûriyetinde kalan fakat içten Müslümanlığını ve İslâmî ibâdetlerini devam ettiren Kazan Türkleriyle karşılaşır. Onların Müslüman olarak yazılmak istedikleri halde Çarlık hükümetinin buna resmen izin vermediğini duyunca müthiş bir kızgınlık duyar. Kasım şehrinde akrabalarını ziyâret ettikleri sırada Rus himâyesine giren hanlık mensuplarının Kazan Hanlığı’nın ele geçirilmesinde Ruslara hizmet ettiklerini okuduğunda fenâ halde canı sıkılır. ‘Euzibillah’ diyerek derin nefret duydum ve tel’in ettim’ der. Han çocuklarından birinin Rusluk ve Hıristiyanlık ruhunda yetiştirilmek üzere papazların eline teslim edildiğini öğrendiğinde Ruslara karşı nefreti bir kat daha artar.

Lise yıllarındaki dindarlığını şu sözlerle ifâde eder: ‘Daha pek genç, henüz lise talebesi iken, Litvanya Müslümanları hakkında ilk mâlûmâtı almıştım. İnsan çocukluktan kurtulmakta iken hayatın çirkin hakîkatlerinden ziyâde muhabbeti, o sonsuz ve ilâhî zevki, hayâli zevki duymaya başlar. Ben de öyle bir çağımda idim. Din ve millet ideallerini yeni öğrenmiş gençliğimin bütün şevk ve heyecanıyla, dinime, milletime mensup olanları candan seven, fedâkâr bir muhabbet duymaya başlamıştım.’

…………..

Onu Paris yıllarından tanıyan Sadri Maksudî de: ‘Bu devirde Akçura Paskal gibi dindardı’ demiştir. Akçura bu dönemde kaleme aldığı yazılarını dindarâne üslûpla yazar. 1906’da Kazan Vilâyet Hapishânesinde iken, Cuma günleri Müslüman arkadaşlarıyla beraber ibâdet eder. Cuma günü imamın vaazını dinlerken, imamın okuduğu bir sûrenin kendisini son derece duygulandırdığını, Kur’an âyetlerini duymaktan anlatılması mümkün olmayan bir semâvî zevk duyduğunu söyler.

Rusya dönemindeki yazılarında dinî söylemin öne çıktığı dikkati çekmektedir. Meselâ, toprak meselesiyle ilgili olarak: ‘Eğer meselenin çözümlenme şekli şeriata aykırı olursa Allah indinde bunun hesabını verecek olan ulemâdır’ der. Bir başka yerde ‘mebuslarımızın kararları şeriata ve millî menfaatlerimize uygun mudur?’ diye sorar. Kurban Bayramı ve Hac ibâdeti hakkında yazdıkları ise tam bir dindar Müslümanın duygularını yansıtır: ‘Bu mübârek günde Harem-i Şerifte getirilen tekbirlere bütün Âlem-i İslâm yine tekbir ile cevap veriyor. Bu sedâ ile bütün Âlem-i İslâm bugün birleşiyor. Oh, ne kadar yüce manzara! Ne kadar mukaddes din! Ne kadar kuvvetli bir nizam, bir râbıta!’

Akçura 1913’te Kudüs ziyâretinden sonra Hicaz’a gidip hac ibâdetini yerine getirir. Fakat bu sırada gördükleri, imânını artıracak yerde onu dinden uzaklaştırır. Onu Mekke’den dönüşü sırasında gören Ahmed Ferid: ‘Hicaz’da şâhit olduğu maddî Arap hayatı ona seccadesini ve namazını kaybettirmişti’ der.

Ne olursa olsun, yazılarında İslâm dini hakkında dâima hürmetkâr bir dil kullandığı, hattâ birçok yazısında samîmi dindar bir Müslüman tavrıyla yazdığı görülür. Meselâ, 1913’te, Kurban Bayramı vesilesiyle kaleme aldığı bir yazısında bayramların milletin yaşamasında son derece önemli olduğunu vurgular: İnsanların birbirlerine sokulmak ihtiyaçları olduğunu, bayramların da bu ihtiyacı karşıladığını, bayramlardaki musâfaha sâyesinde en çözülmez zannedilen düşmanlık düğümlerinin eriyiverdiğini, bayramların cemiyet makinasının yağı gibi olduğunu söyler. Bununla ilgili bir hâtırasını da aktarır:

“On-on beş yıllık mecbûrî bir kayboluştan sonra İstanbul’a geldiğim zaman birçok iyi şeyler gibi Türk toplumunda bayramın da uçup gitmiş olduğunu gördüm: Hürmet beslediğim bir zâtın elini öpmek için bayramın ilk günü konağına gitmiştim: ‘Evde yok, avda’ dediler! Bir refîk-i sanatımın hânesinden: ‘Yalova’da’ cevabını aldım. Diğer birisi ise mutlak olarak ‘evde yok’ idi. İstanbul’un münevverülfikir sayılanları bayramdan kaçıyorlar demekti. Ve buna içim çok sızladı: ‘Bir toplumun en güçlü bağları böyle çözülmüş olursa o toplum nasıl yaşayabilir?’ diyordum.’

Arka kapak yazısından bir bölüm:

Akçura hakkında birçok eser ve makale yazılmış olsa da Rusya döneminde yazdıklarının çok azı incelenmiştir. Prof. Dr. Ahmet Kanlıdere, Akçura’nın (Ahmed Ferid’e, Müfide Hanım’a ve diğer bazı dostlarına gönderdiği) mektupları ve tebrik kartlarını okumak gibi zahmetli bir işi üstlenmiş, onun Rusya’dayken yazdıklarını tespit ve tahlil etmenin yanında, mektuplardaki bilgileri gün ışığına çıkarmıştır. Bu mektuplar, başka yerde bulamayacağımız birçok bilgiyi, samîmi itirafları, iç dünyasında yaşadığı çatışmaları ‘makyajsız bir şekilde’ ortaya koymakta, çağdaşlarıyla olan ilişkilerine, hayatındaki bazı karanlık noktalara ışık tutmakta ve fikrî gelişiminin anlaşılmasına yardım etmektedir. Bu yeni bilgi ve belgeler sâyesinde bâzı düşünce yanlışları da tashih etmek mümkün olmaktadır. Kısacası, bu eser, Yusuf Akçura’nın Rusya’daki faaliyetlerini ve Kuzey Türklüğü hakkındaki çözümlemelerini derinlemesine anlamak için bir başucu kitabı olmayı hak etmektedir.

Prof. Dr. Ahmet KANLIDERE: 1982’de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yeniçağ Târihi Kürsüsü’nden mezun oldu. 1983’te Boğaziçi Üniversitesinde başladığı yüksek lisans eğimini Marmara Üniversitesi Târih Bölümü’nde tamamladı. 1988-1996 yıllarında M. Phil. ve doktorasını New York’ta, Columbia Üniversitesi Orta Asya Araştırmaları Ana Bilim Dalında yaptı. Yurda döndükten ve dört yıl Marmara Üniversitesinde çalıştıktan sonra 1999-2000 eğitim-öğretim yılında Kazakistan’daki Ahmed Yesevi Üniversitesi’nin Çimkent şubesinde dersler verdi. 2004-2007 arasında Taşkent’te kültür müşâviri olarak görev yaptıktan sonra Marmara Üniversitesine döndü ve 2009’da profesör oldu. 2016-2018 arasında Târih Bölümü başkanlığını yürüttü. Hâlen aynı üniversitede Genel Türk Târihi Ana Bilim Dalı başkanı olarak görevine devam etmektedir. Başlıca eserleri: Reform within İslâm: The Tajdid and Jadid Movement among the Kazan Tatars (1809-1917) (1997); Kadimle Cedit Arasında: Musa Cârullah (2005); Orta Asya Türk Târihi (ed.) (2011); 19. Yüzyıl Türk Dünyası, ed. (2013); Çağdaş Türk Dünyası, ed. (İ. Kemaloğlu ile birlikte (2014); Sosyalizmden Türkçülüğe Kazanlı Ayaz İshakî (1878- 1954) (2019); Yusuf Akçura, Damolla Âlimcan el-Barudî Tercüme-i Hâli, haz., (2019); Ötüken’den Kırım’a Türk Dünyası Kültür Târihi, ed. İ. Kemaloğlu ile birlikte (2020); Doğu ve Batı Arasında Bir Tatar Mollası: Zahir Bigi’nin Hayatı, Romanları ve Seyahatnâmesi (2021); İdil-Ural ve Türkistan’da Fikir Hareketleri: Dinî Islahçılık ve Ceditçilik (2021); Muallim, Muharrir, Müverrih: Yusuf Akçura (2022); Rusya’daki Türk Esirlerin Kurtarıcısı, Hilâl-i Ahmer Temsilcisi: Yusuf Akçura (2023). 

DERKENAR

KAZAN HANLIĞI

Kazan Hanlığı; 1437 yılında Uluğ Muhammed Han (1405-1445) tarafından kuruldu. O; Altın Orda Hanlığı (1241-1502) hanı iken Küçük Muhammed Han’ın silâhlı darbesi karşısında tutunamayınca Kırım’a gitti. Orada da tutunamayacağını anlayınca, ordusu ve taraftarlarıyla birlikte günümüzde Rusya Federasyonu’na bağlı Tataristan Muhtar Cumhuriyeti adıyla anılan topraklarına yerleşti. Burada kısa zamanda gelişerek ve güçlenerek; 750.000 km2’lik alana hükmetti. Günümüzdeki Tataristan, Başkurdistan, Çuvaşistan, Udmurt ve Mari muhtar ülkeleri hâkimiyeti altında idi. Ayrıca Çarlık Rusyası’nın çekirdeğini teşkil eden Moskova Kinezliği’ni de vesâyeti altına almıştı. Kendisini Altın Orda Hanı olarak görerek, Altın Orda toprakları ile Kinezlikleri de idâresi altına almayı planlamıştı.

İlk adım olarak 1439’da büyük bir ordu ile Moskova kapılarına kadar dayandı, 1444’de tekrar harekete geçerek, 7 Haziran 1445’de Suzdal civarında meydana gelen meydan savaşında büyük bir zafer kazandı. Esir edilen Vasiliy, bütün şartları kabul ederek esâretten kurtulabildi Moskova’nın durumunu ve tazminat işlerini kontrol için Vasiliy ile birlikte 500 Kazanlı memurunu Moskova’ya gönderdi. Bölgenin en stratejik mevkii olan toprakları oğlu Kasım’a vererek Kasım Hanlığı’nı kurdu.  Böylece Rusya’yı kontrol ve gerektiğinde işgal etme imkânını elde etti.

Uluğ Muhammed Han’ın 1445 yılındaki son seferinden dönüşünde, 40 yaşında iken âniden ölmesi üzerine Altın Orda’nın diğer bölgelerini birleştirme tasavvuru gerçekleşmedi. Ondan sonra tahta geçen ve 1445 yılından 1462 yılına kadar Hanlığı yöneten Mahmûd ve 1462’den 1467 yılına kadar hükümdâr  olan  Halil Han  zamanında Moskova ve diğer komşularla münasebetin, normal şartlar altında devam ettiği anlaşılıyor.

 1467 yılından sonra gelen hükümdarlar Uluğ Muhammed Han’ın mücâdeleci ve savaşçı ruhunu devam ettiremediler. 1552’de Kazan, 1556’da Astrahan, 1582’de Sibir hanlıkları 1604’de Sibirya’nın tamamı, 1628’de Yenisey, 1681’de Kasım hanlıkları, 1731’ke Kazakistan’ın bir bölgesi, 1783’te Kırım Hanlığı, 1859’da Kuzey Kafkasya, 1865’te Taşkent, 1868’de Buhara, 1873’te Hive, 1876’da Hokant Hanlıkları, 1884’de Türkmenistan, 1920’de Azerbaycan Rus İmparatorluğu tarafından işgal ve ilhak edildi. Böylece Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği kuruldu Rusya Türklüğü kavramı oluştu.  

Toplum Düşmanlığı ve Sözde Dosttan Gelen Saldırılar

Güçlü ülkelerin dünyayı yeterince küreselleştirememesi milli menfaatlere bağlı kalmayı öne çıkarmıştır. Dönem dönem farklı her koz ve silah milli devletlere karşı kullanılır oldu. Somut örnekleriyle görüleceği üzere kan kaybeden küreselleştirme onu hedefleyenleri daha da hırçın hale getirdi. Bir dönem ideolojik şartlandırma ile insanlar çatışır hale getirildi. Önü açılmış devletlere yönelen açık ve kapalı saldırılar vatanını ve toprağını savunanlar ile teslim etmeye hazır cepheler yaratıldı. TC ve onun rejimi hedef alındı. Rejim değişikliği ile uğraşanlar, bir bakıma kullanılanlar “faşist devlet yıkılacak elbet” gibi yazılarla üniversite duvarları kirletildi. İdeoloji çökmesine rağmen, Sovyet modeli komünist bir sistem bazılarınca arzulandı. Atatürk burjuva Kemal olarak isimlendirildi. Milli Mücadele ve onun mutlu sonucu olan Cumhuriyetimiz tahkir edildi. Gazi Mustafa Kemal Atatürk adam olsaymış Sovyet modeli bir devlet kurarmış. Kurmadığına göre O da burjuvaziden yanaymış. Oysa son yıllarda değerini daha iyi fark ettiğimiz Atatürk binlerce yıllık kara kuvvetleri geleneğine her zaman bağlı kalmış, bağımlılığı ve manda yönetimini reddetmiştir. İdeolojik çatışmalarla bekleneni alamayanlara, ABD güdümlü darbelerden sonuç çıkaramayanlara, iç kavga çıkarma yolu tavsiye edilmişti. Etnik ve mezhep çatıştırmaları bunun malzemesi olacaktı. Daha sonra Türk Toplumunun milli ve manevi değerleri, gelenekleri hedef tahtasına oturtuldu. Batının da şikâyetçi olduğu hastalıklı modeller çağdaşlaşma zannedildi. Ahlaki değerler ve aile yapıları enflasyon mikrobu ve başarısızlıklar karşısında hedef alınarak yıpratıldı. Geleceğe güven ve ümit sarsıldı. Çözülme örnekleri arttı ve sosyal bağlar zayıfladı. Toplumda intihar, boşanma, kadına şiddet, trafikte ve değişik alanlarda saldırganlık, yargıya güven azaldı. Toplumumuz tehlikeli bir travma geçirdi ve geçiriyor. Yargıya güven azaldı. Kendi işini kendin gör gibi çok yanlış bir yola sığınıldı. Yanlış rol modellerle İslam’a bile kan kaybettirildi. Beklenenin tersi oldu.

            Anayasadan laikliği, milli kimliği silme, Atatürk’le kavgalı olmak öne çıkarıldı. Kendilerine önemli görevler düştüğünü zanneden gafiller Siyonizm’e, kapitalizme, sebataistlere meydan okuyanlar, Atatürk’ün resimlerinin duvarlardan indirilmesini aynen bazı AB yetkilileri gibi talep ettiler. Fetö’nün sağcı ve solcu yerli takipçileri halkı aldatabilmek için aynen milli devletimizin kuruluş döneminde yapıldığı gibi halka hoş gelecek propaganda ile dini duygularla oynadılar. Yapılmak istenen sonuçta Hilal’e karşı Haç’a hizmet olduğu ortaya çıktı. Türk milletini aptal zannettiler. Dini görünüm altında neredeyse her gurup ve topluluğu tam incelemeden savunup desteklemeyi marifet sayan bazı siyasiler nasıl bir kumar oynadıklarının farkına bile varmadılar. Sözde geçici sığınmacılarda olduğu gibi ülkeyi ilerde çok zora sokacak teşebbüslere çekinmeden tavizler verdiler. Tarih boyu önümüze döşenen mayınlı tarlanın yeni mayınlarla yeniden döşenilmesine anlaşılmaz bir hoşgörü gösterdik.

Cumhuriyetle ve milli devletle, milli kimlikle kavgalı malum çevreler son günlerde insan katili ve cani, ABD teşvikçisi İsrail’in Filistin’de Müslüman kardeşlerimize yapılanlardan faydalanmayı da fırsat bildiler. Bazı siyasiler de siyasi çıkar uğruna bu çevreleri korudular. Bakıyorum ki, 2020’lerin Türkiye’sinde yakın tarihte çıkardığı isyanlar dolayısıyla Kerkük ve Musul’un kaybedilmesine sebep olan, Lozan ve asker düşmanı, İngiliz uşağı katil Şeyh Said’ler yaratılmak isteniyor. Dün Milli Mücadele ve Cumhuriyetin düşmanlarının devamları yine aramızda görülmeye başlandı. Adamlar aileyi koruyoruz sahtekârlığı altında aslında kafalarında gizledikleri cinsel arzu ve şehvete okul çağına gelmiş, kız çocuklarını okulsuz, bilgisiz kullanma utanmazlığına yönelmektedirler. Bunlara göre, çocukların çok erken yaşta evlenmelerini ve cinsel işkenceye tabi tutulmalarına karşı çıkanlar “Allah’la savaşmak ve onunla kavgalı olmak” peşindedirler. Genç evliliklere kimse karşı değil; ama bu gençlik yaşı kızlarda 8-10 yaşında başlamıyor. İslami görüntü altında dışardan veya içerden İslam düşmanlığını seçenleri ve değişik roller oynayanları iyi takip etmek durumundayız. Yanlışlar karşısında siyasetçilerden emir almadan diyanet mensuplarının konuşamamaları da dikkat çekiyor.

            Diğer taraftan, telefonlarımıza kadar izinsiz sokulan, sokaklarda hayvanlara has çirkinlikleri insanlara tavsiyeden utanmayan ve yeni bir buluş ve özgürleşme olarak takdim edilen sapıklıklar da toplum düşmanlarınca pazarlanıyor. Sosyal medyada müstehcenlik öyle aldı yürüdü ki bunlar gençleri yanlış yönlendirmektedir. Ülkeyi yönetenler muhalefet, iktidar mücadelesinden biraz sıyrılıp toplum yapımızı bozucu bu tip saldırılara da zaman ayırmalıdırlar. Sosyal dokumuzu bozucu, aileyi reddedici örnekler, cinsel sapmaları özgürleşme olarak kabul eden sapma davranışlar ve bunları teşvik eden müttefiklerce kurulan LGBT ve benzer dernekler birçok ülkede olduğu gibi kapatılmalı, sahiplerine iade edilmelidir.      

Yaşasın Emekliler Yılı!

“Demiri demirle dövdüler, Biri sıcak biri soğuktu,

İnsanı insanla dövdüler biri aç biri toktu./ Pir Sultan Abdal”

                Türkiye de ekonomik tablo her geçen yıl giderek bozuluyor. Daha önceki yazılarım da yine yazdım, 2002 yılında bugün ki iktidar işbaşına geldiğinde Türkiye’nin ekonomik durumu Güney Kore ile aşağı yukarı aynı seviyeler de idi. 2020 yılında Güney Kore de kişi başına düşen milli gelir: 31, 852 dolardır. Türkiye de kişi başına düşen milli gelir ise neredeyse bunun dörtte biri: 8,653 (Dünya ülkelerinin kişi başına düşen milli gelirler sıralamasında ise 2020 yılı itibarı ile Türkiye: 86. sırada)

                Maliye Bakanı Mehmet Şimşek işbaşına geldiğinde Türk Milletinde bir umut, olumlu bir hava oluşmuştu ama bugün görüyoruz ki, o umutlar da tükenmiş vaziyette. Hele 31 Mart 2024 yerel seçimlerinden sonrası için ekonomistlerin görüşü kap kara bir tablo gösteriyor.

                Bağımsız olması gereken Merkez Bankasına yapılan müdahalelerle normal seyrinde gitmesi gereken döviz kuru ve faiz kararları, milleti hepten fakirleştirmiştir. “Ben ekonomistim,” “nas var nas,” “sana bana ne oluyor” gibi sözlerle faizleri önce %8,5’lara kadar düşürüp, şimdi ise 42,5’e çıkarmak ekonominin hangi kitabında yazıyor?

                Seçim kazanmanın çeşitli yöntemleri vardır. Kimi iktidarlar birleştirici, bütünleştirici Mustafa Kemal Atatürk gibi kendi insanını motife eder, halkının güvenini kazanarak iktidarda kalmayı başarır. Kimi iktidarlar da bugün olduğu gibi milletin bir kısmını kendisine konsolide eder, diğer kısmını ötekileştirerek, sanal düşman yaratmak suretiyle iktidarda kalmayı başarır. İşte bizim iktidarımız da tam da bunu, 22 yıldır başarıyor.

                Hükümet, bu ayırımcılığı Emekli Aylıklarına yapılan son ayarlamalarda da yapmıştır. Bu ayrımcılık, hayatlarının son demlerini insanca yaşamak isteyen iki gurup emekliyi dahi birbirine düşman haline getirmiştir.

                Yakın geçmişte EYT’liler Normal emeklilik haklarından faydalanmak isterken hükümet onların bu haklarını vermemek için uzun müddet direndi. Ancak 2023 Genel Seçimleri yaklaştığında muhalefet partilerinin de baskılarıyla EYT’lilerin de normal eşit emeklilik haklarından yararlanmaları yönünde seçim yatırımı için ücret ayarlamasına razı oldu.

                Fakat bugün görüyoruz ki, EYT’lilere verilen haklar, milyonlarca normal emekli maaşı alan emeklilerden kesilerek onlara verildiği görülüyor ve iki kesim emekli karşı karşıya getiriliyor.

                Yine anlaşılmadık diğer bir konu, SSK ve BAĞKUR emeklilerine %37 + %5 zam verilirken, Memur Emeklilerine seyyanen 8 Bin TL, + buna ilaveten %48 maaşlarında artış sağlanıyor. Peki, ama emekli sınıfları arasındaki bu farkın akılla mantıkla bir izahı var mı, izahı olmayan bir şeyin mizahı olmaz mı? Olur, ancak bu mizah bir kesim emekli için maalesef kara mizah oluyor.

                Diğer bir adaletsizlik, emekli maaşlarıyla Asgari ücret arasındaki dengenin yıllar geçtikçe tersine dönmüş olması. Aşağıdaki tabloda AKP İktidarı işbaşına geldiğinde en düşük emekli aylığıyla asgari ücret arasındaki farklar açık seçik görülürken yıllar geçtikçe emeklilerin mağduriyetinin büyüdüğü görülüyor.

                SSK ve BAĞKUR Emeklilerine yapılan bunca haksızlığa rağmen Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın tensipleriyle 2024 Yılı: “Emekliler Yılı” ilan edildi. Kutlu Olsun Türkiyem!

En Düşük SSK Emekli Aylığı (TL) Asgari Ücret (TL)

ARALIK 2002       257,528                184,938

OCAK 2003          332,528                225,000

OCAK 2004          364,681                303,500

OCAK 2005          424,000                350,000

OCAK 2006          463,000                380,000

OCAK 2010          668,28   576,000

OCAK 2015          1.071,69               1.000,54

OCAK 2019          1.000,00               2.020,00

OCAK 2020          1.000,00               2.324,00

OCAK 2021          1.500,00               2.825,90

Bir Avukat Süleyman Kürşat Baytaz Vardı

Kilisli bir maruf aileden idi merhum Avukat Abdullah Mazhar Baytaz. Nakşibendi ekolüne mensup Şıh Efendi’nin sülalesinden geliyordu. Nitekim mezarı da Şıh Efendi Külliyesindedir. Cenaze namazı da külliyenin bitişiğindeki Çekmeceli Camii’nde kılınmıştır (29 Nisan 2011). İstanbul’daki Yazıhanesi Sultanahmet’te eski Adliye Sarayı’nın çaprazında Divanyolu Caddesi üzerindeki no 157 Erçevik İş Hanında no 107’de birinci kattaydı.

Buraya ne zaman giderseniz bir hukuk mahvili, bir edebiyat mektebi, bir yurt severler sohbet meclisi gibiydi. Herkes kendi kabiliyetine göre istifade edecek bir şey bulurdu. Para pul en son konu bile değildi, hiç konuşulmazdı. Avukat Abdullah Mazhar Baytaz mağdurları ve mazlum insanları nerede ise kendi arar bulur, onların avukatlığını üslenirdi. Özellikle 1968 talebe hareketlerinin son safhada olduğu dönemde gözaltına alınan, emniyette bekletilen, tutuklanan üniversite talebelerinin fahri avukatıydı. Alpaslan Türkeş’in de yakın dostu idi. Kendisini de ben bu vesileyle tanımıştım zaten. Hele benim Kilisli olduğumu, kimlere mensup bulunduğumu öğrenince daha sıcak ve samimi sohbetlerimiz oldu yazıhanesinde. Ancak ben Ankara’ya taşınıp TRT’ye geçince adeta bir ara verdik sohbetlere. Tam 32 yıl kaldım Başkent’te.

Hukuk Değer, Hukukçular Kıymet

Buna rağmen zaman zaman zaman zaman her İstanbul’a geldiğimde mutlaka Sultanahmet’e iner, Avukat Abdullah Mazhar Baytaz Ağabeye uğrardım. Yanında da Kilis’in yine maruf ailelerinden ve eski milletvekilimiz şair, Buğday Venüsü adında şiir kitabı yayınlanan eczacı Orhan Tokuz (1927-2008) bulunurdu. Sohbet sonrası bizi ilk götüreceği yer ise, Sirkeci’den ayrılan Fatih’teki Çolak Mehmet’in Kebapçı Dükkânıydı, adeta ziyafet çekerdi. İstanbul’da Kilisli avukatlardan, Necip Fazıl Kısakürek’in yayınladığı Büyükdoğu’nun Yazıişleri Müdürü Yazar ve Avukat Hüseyin Rahmi Yananlı Ağabey rahmetli ile de görüşür, sohbet ederdim. Hüseyin Rahmi Yananlı’nın da bende nasibi çoktur doğrusu. Kilis Orta Mektebinde iken bile her yaz sılay-ı rahim eylediği köyü Tılhabeş’ten sonra gelir, Kilis Emirgan Çay Bahçesinde saatlerce birlikte olur, yurt ve dünya meselelerini konuşurduk. Avukat Hüseyin Rahmi Yananlı’nın çok sayıda 40 yakın eseri sadeleştirdi ve yayınladı. Kıymetli Mustafa Kirençci’nin Büyüyen Ay Yayınevi Kilisli Muallim Rıfıt Bilge, Türkçü Necip Asım gibi, bir başka Kilisli fikir adamı Hüseyin Rahmi Yananlı’nın neredeyse bütün eserlerini neşretti. Birkaç örnek vermek gerekirse Varlığın Sevinci, Noktanın Sırrı, Prof. Lombus’un Maceraları, Bir Fikir Savaşçısının Romanı, Hakikat ve İnsan, Allah Vardır ve Birdir, Damla ve Deniz, Ariflerin Dili eserlerinden bazıları.

Bir başka Kilisli avukat ise Şair yanı da olan, şiir kitapları da bulunan Mehmet Erdoğmuş idi. Huzur Ağacı adında bir de yayınlanmış şiir kitabı vardı. Cağaloğlu’na uğrayınca onlara uğramazsam olmazsa olmazdı. Her üç hukukçumuz biri ülkücü, biri muhafazakâr ve biri de liberaldi. Üçü de birbirinden yürekleri güzel insandı.

Aydınlar Ocağımızın Vefası

Rahmetli Abdullah Mazhar Baytaz’ın cenazesi İstanbul Levent Camii’nde kılınmıştı. Kalabalık bir cemaat vardı. Bu vesileyle eşi Suzan hanıma ve oğlu Avukat Süleyman Kürşat Beye taziyelerimi bildirdim. Cenaze daha sonra toprağa verilmek üzere Kilis’e gönderildi. Nurlarda uyusun Abdullah Mazhar Baytaz, mekânı cennet olsun.

Bir Türkçünün, bir ülkücünün oğlunun ismi de söz konusu yıllarda genelde Kürşat olurdu. Abdullah Mazhar Beyin Oğlu da Kürşat idi. Uzun boylu, yakışıklı, kibar, donanımlı ve birikimli bir hukukçuydu. Aydınlar Ocağımızın vaz geçilmeziydi babası gibi. Sadece birkaç defa görüştüm kendisiyle. Zaten Erçevik İşhanındaki Abdullah Mazhar Baytaz’ın yazıhanesini de Bakırköy Kartaltepe Ahu Sokaktaki ofisine taşıdı. Babasının hatıralarına sahip çıktı. Bakırköy bana hep ters gelmiştir. Dolayısıyla Kürşat Baytaz ile fazla görüşemedik ama ortak dostlarımız onu hep hatırlarlardı. Günün birinde vuslata erdi. Gencecikdi. “Her insan ölümü tadacaktır” kutsi emrine uyarak dünyamızdan ayrıldı. Babası gibi nurlarda uyusun. Rabbim ailesine, yakınlarına, dostlarına sağlık ve sabır versin.

Büyük şehirlerde yaşamanın iletişim eksikliğinden mi, imkânsızlıklardan mı, duyarlılıkların törpülenmesinden mi, dünyevileşmenin cazibesinden mi bazen çok ihmalkar oluyoruz, bazen gören kör, duymayan kulak oluyoruz, bazen de bir başkasının ilgilendiği kayıtsızlığıyla rahat rahat zamanın nasıl ömrümüzden çaldığını fark bile etmiyoruz. Sosyal medyada dolaşırken bir de baktım Avukat Süleyman Kürşat Baytaz ile çok şık şık değerlendirme vardı.

Naif, Nazik ve Kibar Bir Hukukçu

Heyecanlandım doğrusu aydın sorumluluğu taşıyan bir Kilisli olarak. Hem de İstanbul Hukuk Fakültesi çift dönemden sınıf arkadaşı(1977) Eskişehir 4.Noteri Selim Ateş. Sağ olsun Hukukçu Selim Ateş, arkadaşını büyük bir vefa göstererek anıyor ve şöyle değerlendiriyordu Aydınlar Ocağı Genel Merkezi internet sitesinde;

“İstanbul’da avukatlık mesleğini icra ederken bürosunda geçirdiği bir kalp krizi sonrasında aramızdan ayrılıp genç denecek bir yaşta ebedi âleme geçiş yapan Avukat Kürşat Baytaz için bir diğer arkadaşı tarafından kaleme alınmış tarifnamesidir Bir dostun, dosttan da öte bir Can’ın Ardından: Avukat Süleyman Kürşat Baytaz! Bir dostun ardından dökülen gözyaşları, yürekleri yakan bir hüzünle dolu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin 1977 yılı girişli çiftlerinden, sevgili dostumuz Avukat Süleyman Kürşat Baytaz’ı bir sonbahar günü (23.11.2023 günlerden perşembenin olduğu bir günde) kaybetmenin derin üzüntüsü içindeyiz. Kürşat’ın aramızdan ayrılışı, sadece bir hukukçu değil, aynı zamanda dürüstlüğüyle, saygısıyla, empatisiyle, hoşgörüsüyle, cömertliğiyle, sorumluluk anlayışıyla, sabrıyla, teşekkürleri esirgemeyen tavrıyla, adalet duygusuyla ve tüm insanlarla kurduğu sıcak iletişimiyle bilinen bir dostun kaybıdır, tüm bu vasıflarıyla örnek bir insan olarak hatırlanacak. Kürşat’ın naif tavrı, nazikliği ve kibarlığı, etrafındaki insanlara duyduğu gerçek bir sevginin izlerini taşıyordu. İnsanlar arasında kurduğu köprüler, sadece mesleki başarıları değil, aynı zamanda onun insanlarla kurduğu derin ve anlam dolu ilişkilerin bir yansımasıydı. Dürüstlük, Kürşat’ın temel ilkelerinden biriydi. Her daim doğru yolda ilerlemeyi, etik değerlere sıkı sıkıya bağlı kalmayı amaç edinmişti. Bu özelliği, meslek yaşamında da ona güvenilirliğini kazandırmış, hem müvekkillerine hem de meslektaşlarına ilham kaynağı olmuştu. Saygılı ve hoşgörülü yapısıyla tanınan Kürşat, insanlar arasında köprüler kurma konusunda üstün bir yeteneğe sahipti. Herkesle iletişim kurarken saygı ve hoşgörüyü elden bırakmaz, farklı düşüncelere saygı gösterir ve bu sayede etrafındaki insanlarla güçlü bağlar kurar, birlikte çalıştığı kişiler arasında sevilen bir figür haline gelirdi.

Sabır ve Çözüm Odaklı Tavır

Cömertliği ve sorumluluk anlayışıyla tanınan Süleyman Kürşat Baytaz, elindeki imkânları başkaları için kullanmaktan çekinmezdi. Sadece meslek hayatında değil, çevresindeki insanlara karşı da sorumluluklarını eksiksiz yerine getirirdi. İhtiyacı olanlara yardım elini uzatmaktan çekinmez, toplumsal sorumluluklarını her zaman ön planda tutardı. Sabrı ve teşekkürleri esirgemeyen tavırları, Kürşat Baytaz’ı çevresindeki insanlar için unutulmaz kılan özelliklerden biriydi. Zorlu durumlar karşısında daima sabırlı ve çözüm odaklı bir tutum sergiler, bu tutumuyla çevresine güven verirdi. Ayrıca, yapılan her türlü katkıyı takdir etmekten çekinmeyen bir kişilik yapısı vardı. Adalet duygusu, Kürşat’ın hukukçu kimliğinin vazgeçilmez bir parçasıydı. Adaletin herkes için eşit şekilde işlemesi gerektiğine olan inancı, mesleğine duyduğu saygının bir yansımasıydı. Bu düşünce yapısıyla, adalete olan inancını her zaman ön planda tutar ve mücadelesini kararlılıkla sürdürürdü. Tüm bu özellikleriyle Süleyman Kürşat Baytaz’ın ardında bıraktığı iz, sadece bir avukat, bir meslektaş, bir hukukçu değil, aynı zamanda yaşamı dolu dolu yaşamış, etrafındaki insanlara değer katan biriydi, aynı zamanda dost, bir insan olarak da anılacaktır. Onun ardında bıraktığı iz, dürüstlük, saygı, hoşgörü, cömertlik, sorumluluk, sabır ve adalet gibi değerlerin bir hatırası olacaktır.

Sevgili Kürşat’a Allah’tan rahmet, ailesine ve sevenlerine başsağlığı dileriz. Süleyman Kürşat Baytaz, her daim hatırlanacak ve sevgiyle anılacaktır. Ruhu şad, mekanı cennet olsun, Eşi Serpil Hanıma ve çocuklarına, sevenlerine, sevdiklerine, dostlarına güç ve sabır dilerim. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi 1977/Çift Dönemden arkadaşı Eskişehir 4. Noteri Selim Ateş”

Vefa ve Dünyevileşme

Sağ olsun Hukukçu Selim Ateş, arkadaşını büyük bir vefa göstererek anıyor ve böyle değerlendiriyordu Aydınlar Ocağı Genel Merkezi internet sitesinde; insanların vefalı dostları olması ne kadar şık bir gelişme. Çünkü her gün azalan bir özellik bu. Oysa bu özelliğin azalması değil, artması ve çoğalması gerekiyor. Çünkü insanlarda aşırı bir dünyevileşme, bitmek tükenmek bilmeyen bir hırs ve şehvet var. Peki ne olacak? İnsana yatırımdır bunun ilacı. Aynı Abdullah Mazhar Baytaz’da olduğu gibi. Onun oğlu Süleyman Kürşat Baytaz’da bulunduğu gibi.

Kıymetiniz nerede bulunursanız bulunsun birilerini bunun farkında, farkı fark edebiliyor. Dilerim bu tür insanlarımızın, kıymetlerimizin ve değerlerimizin sayısı artar. Baytaz Ailesine de bu vesileyle yeniden taziyelerimi bildiririm. Be Biz Kilisliyiz bizde adam çoktur!

Günün İnkılâpları

     İnsan her gün mühim / önemli beş büyük inkılâp / değişiklik yaşar. Onlara bizzat şahit olur.

     O vakitlerin nasıl İlâhî bir tasarrufun aynası olup, neleri aksettirdiğini,

     Nelere işaret ettiğini hayretle temaşa eder / seyreder.

     Büyük bir alçak gönüllülük içinde, kendinden geçer.

     O İlâhî tasarruf içinde, küllî / çok kapsamlı ihsan, nimet ve verişlerden gözleri kamaşır.

     Bu İlâhî cömertlik; insana verilen bu kıymet karşısında,

     Yaratan’ın bu şekilde tecellî ettirip yansıttığı celâline / büyüklüğüne karşı;

     Kavlen / sözle ve fiilen / amelen “Sübhanallah” diyerek, O’nu takdis eder / kutsar.

     Kemâline / mükemmelliğine karşı sözle ve fiilen / amelen “Allahü Ekber” diyerek

     Tâzim eder / saygı gösterip ulular. Allah’ın cemaline / lütuf ve ihsan verişine karşı

     Kalben, lisanen ve bedenen “Elhamdü lillah” diyerek şükreder.

     Çünkü Fecir / Tan yerinin ağarması zamanı; Tulûa / güneşin doğmasına kadar,

     Baharın başlangıcını, insanın ana rahmine düştüğü ânı,

     Arz / yer ve sema / göklerin altı gün / altı devre veya safha süren dönemin;

     Birinci gün veya devresini ve onlardaki İlâhî şuunatı / işleri,

     Zuhr / Öğle zamanı ise, yaz mevsiminin ortasını, gençliğin kemalini / olgunluk hâlini,

     Dünya’da insan olarak hilkatine / yaratılışına işareti, bütün bu saydığımız hususlarda;

     Allah’ın rahmet tecellilerini, sunduğu sayısız nimetleri,

     Asr / İkindi zamanı ise, güz mevsimini, ihtiyarlık zamanını,

     Asr-ı Saadeti / Hz. Muhammed’in saadet asrını;

     Onlardaki İlâhî şuunatı / işleri, Rahmanî nimetleri,

     Mağrib / Akşam zamanı ise, güz mevsiminin sonunda pek çok mahlûkatın gurubunu / batışını,

     İnsanın vefatını / ölümünü, dünyanın kıyamet öncesindeki harabiyetini,

     Allah’ın büyük tecellilerini idrâk ettirip algılatarak;

     İnsanın gaflet uykusundan uyanması gerektiğini,

     İşa vakti / Yatsı zamanı ise, karanlığın; gündüz görünen herşeyi siyah kefeniyle

     Görünmez kılmasını, kışın beyaz kefeni ile ölmüş yerin yüzünü örtmesini,

     Vefat etmiş / ölmüş olan insanın geride bıraktıklarının bile,

     Nisyan / unutulma perdesi altına girmesini, bu imtihan yeri olan dünyanın

     Bütün bütün kapanmasını, yok edici Allah’ın celalli / azametli tasarruflarını,

     Gece vakti ise, hem kışı, hem kabri, hem berzah / kabir âlemini bildirip anlatarak,

     Ruhun Rahmanın rahmetine, ne derece muhtaç olduğunu,

     Gecede teheccüd namazı / gece namazını kılmak ise,

     Kabir gecesinde ve berzah karanlığında, ne kadar lüzumlu bir ışık olduğunu,

     İkaz edip uyardığını hatırlatır. 

     Bütün bu inkılâblar içinde hakikî nimet verici olan Allah’ın, nihayetsiz nimetlerini ihtar ile,

     Ne derece hamd ve senaya / övgüye müstehak olduğunu / hak ettiğini ilân eder.

     İkinci sabah ise, haşir sabahını hatırlatır.

     Evet şu gecenin sabahı ve şu kışın baharı; ne kadar makul / akla uygun

     Ve lâzım ve kat’î / kesin ise, haşrin sabahı da;

     Berzahın / kabrin baharı da, o kat’iyyette ve kesinliktedir.

     Demek bu beş vaktin her biri; mühim bir inkılâp ve değişikliğin başıdır.

     Büyük inkılâpları ihtar edip hatırlatır.

     Bunun gibi, her şeyin ve herkesin kendisine muhtaç olduğu Samed olan Allah’ın işaretleriyle,

     Hem senevî / senelik, hem asrî asırlık, hem dehrî / zamana hâkim kudretin mucizelerini

     Ve rahmetin hediyelerini hatırlatır.

     Öyleyse bizlere, asıl fıtrî / yaratılıştan gelen vazife, görev ve ubudiyet / kulluk gereği olarak;

     Allah’ın bütün bu İlâhî tasarruf, tecellî ve sayısız nimetleri karşısında,

     İçten gelen rüku ve secdelere  varmamız gerekmiyor mu?

“Bay Özgür” Değil, “Özgür Efendi”

R. Tayyip Erdoğan’ın konuşma ve davranışlarında, Cumhurbaşkanı sıfatı yerine, AKP Genel Başkanı özelliği ağır basıyor.

Cumhurbaşkanı olarak (siyasi rakipleri de dahil) bütün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının onurunu /şerefini/ haysiyetini/ gururunu koruması gerekir. Bu hem insani ve hem de görevinin gereği olan bir yükümlülük.

Ama Erdoğan siyasi rakiplerini küçümsemekten çekinmeyen bir liderdir.

Siyasi liderliğini dindarlık üzerine inşa etmiş biri için dikkat çekici bir durum bu. Çünkü Hazreti Peygamber için müşriklerin bile “güvenilir Muhammed” (Muhammed ül emîn) dedikleri bilinir.

Yani rakipleriniz ve düşmanlarınız üzerinde bile saygı uyandıran bir devlet adamı olmak çok önemlidir. Bunun yolu da rakiplerinizin ve düşmanlarınızın da kişiliklerine, inançlarına, kutsallarına saygılı olmaktan geçer.

Mustafa Kemal Atatürk’ün galip geldiği savaşlardan sonra bile düşman tarafın komutanlarına, bayrağına, askerine saygılı tavrına dair örnekleri hatırlayınız. Bu yüzden yaşarken de sonsuzluğa uğurlandıktan sonra da düşmanlarımızdan ve çok uzakta olan dostlarımızdan da saygı gördü.

****

Erdoğan Ana Muhalefet Partisi CHP’nin önceki lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nu küçümsemek için “Bay Kemal” diye hitap ediyordu. Kemal Kılıçdaroğlu akıllıca bir hamleyle bu sıfatı benimseyip kendisi de kullanmaya başlayınca, Erdoğan bu defa “bay bay Kemal” demeye başladı.

Partili Cumhurbaşkanı Erdoğan Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) yeni genel başkanı Özgür Özel için “bay Özgür” diyemedi. Çünkü önceki tecrübe bu sıfatı kullanmanın CHP Genel Başkanının lehine döndüğünü görmüştü.

Bu yüzden olsa gerek, Erdoğan bu defa “Özgür Efendi” sıfatını kullandı.

****

Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında (1934’te) bir kanunla lakap ve unvanlar kaldırılmıştı. 2867 sayılı kanunun ilk maddesi: Ağa, Hacı, Hafız, Hoca, Molla, Efendi, Bey, Beyefendi, Paşa, Hanım, Hanımefendi ve Hazretleri gibi lakap ve unvanlar kaldırılmıştır. Erkek ve kadın vatandaşlar, kanunun karşısında ve resmî belgelerde yalnız adlariyle anılırlar” şeklinde idi.

Bu lakap ve unvanlar resmi işlemlerde kullanımdan iyi ki kalktı. Fakat resmi olmayan bir şekilde yaşamaya devam ediyor.

Cumhuriyet döneminde genelde sosyolojik olarak okumuş, kariyer sahibi, zengin kimseler “bey” unvanıyla anılmakta. Fakat “efendi” genelde hizmetli, işçi, çiftçi gibi tahsil ve makam olarak “bey” sıfatına layık görülmeyen kesimler için kullanılıyor.

Bir de tarikat ve cemaatlerin mensupları, kendi liderleri için, “efendi hazretleri” onların çocukları ve yardımcıları için “efendi” sıfatını üstün bir saygı ifadesi olarak kullanıyorlar.

****

Karar Gazetesinde yazan Ahmet Taşgetiren Erdoğan’ı ve siyasi geleneğini iyi bilen bir yazardır. Erdoğan’ın “Özgür Efendi” hitabı için “basbayağı sokak ağzıdır bu. Evet, ben yakıştıramıyorum Cumhurbaşkanlığı iklimine bunu” diyor.

Seçim kazanmanın ilkelerden önce geldiğini bildiğimiz siyasetçilere bu tür dostça uyarılar lazımdır. Bunu yapabilecek çok az uyarıcı var. Dilerim Erdoğan ve diğer siyasiler bu uyarılardan ders çıkarsınlar.

Ancak Erdoğan CHP Genel Başkanına “Özgür Efendi” hitabını küçültücü bir sıfat olarak seçmemiş de olabilir. Belki de rakibinin “efendi” karakterinden etkilenerek söylemiştir.

Nitekim Özgür Özel de böyle yorumladı: “Yıllarca, aylarca düşünüp düşünüp bana söyleyebilecek söz olarak ‘efendi’ lakabını bulduysa bu bizim efendiliğimizdendir.”

******************************

Ne Yaptıysam Efendiliğini Alamadım

Sultan II. Mahmud’un devlet ricalinden mühürdarı, nişancısı ve sırdaşı, Halet Efendi denilen bir zat vardı. Zeki, hatip, fakat bir o kadar da kindar, gaddar ve çıkarcı idi. Çıkarlarına çomak sokanların amansız düşmanı olurdu.

Galata Mevlevîhânesi şeyhi Galib Dede’ye intisap etmiş ve kısa sürede Şeyh Galib’in gözüne girmeyi başarmış biriydi.

Hâlet Efendi, II. Mahmud üzerindeki nüfuzunu gittikçe arttırdı ve padişahın başdanışmanı oldu. Halk arasında “devlet kâhyası” diye anıldı; tayin ve azillerde büyük rol oynadı. Adı bir kısım yolsuzluklara ve devlet aleyhindeki bazı faaliyetlere karıştı. Kendisine rüşvet vermeyi reddeden ve Rum âsilerinin hakkından gelebilecek tek adam olan Tepedelenli Ali Paşa’nın katlinde önemli rol oynadı. Yenilik taraftarı veziriazamlardan Benderli Ali Paşa ile Hacı Salih Paşa’yı azlettirdi ve bir süre sonra Ali Paşa’yı öldürttü (1821). Şeyhülislâmlardan Mekkîzâde Mustafa Âsım Efendi ve halefi Çerkez Halil Efendi’nin de azillerinde etkili oldu.

****

Halet Efendi’nin elinden çok çekmişlerden biri de ricalden Defterdar Moralı Osman Efendi idi. Vakur, haysiyet sahibi ve şerefli olan bu zat Halet Efendi’nin tezgâhlarına âlet olmadığından, defalarca makamından, mansıbından olur. Sürgünlere gider, beş parasız kalır, ama bir kere bile eyvallah çekmez, doğru bildiğini söylemekten sakınmazdı.

Günün birinde Halet Efendi, Keçecizade İzzet Molla ile otururken Osman Efendi’nin geldiği söylendi. Halet Efendi hemen sofaya kadar koşarak karşıladı, izzet ikramda bulundu ve giderken de merdiven başına kadar inip uğurladı.

Olan biten karşısında İzzet Molla şaşkınlık ve hayretle şunları söyleyecekti: “Bilirim ki bu adamı bitiniz kadar sevmez, elinizden gelse bir kaşık suda boğarsınız. Ona etmediğiniz fenalık kalmadı, şimdi de bu kadar iltifat ettiniz. Sebebi nedir anlayamadım?” diye sorunca Halet Efendi şu cevabı vermişti:

“Evet, çok fenalık ettim, elinden valiliğini, memuriyetini, rütbesini, mevkiini hatta ekmeğini bile aldım. Lâkin üzerinde bir Efendilik vardır ki onu alamadım. Gördükçe de işte buna saygı göstermeye mecbur oluyorum.” (Örneklerle İslâm Ahlâkı/ Doç. Dr. M. Yaşar Kandemir)

Demek ki “efendi” olmak hiç de küçültücü değilmiş.

Bütün devlet ricalimiz ve siyasilerimiz “efendi” olsa ülkemizde siyaset çok daha kaliteli olurdu.

Kocaeli Aydınlar Ocağı 2 Yıl Ara ile 2 Ulu Çınarını Toprağa Verdi

Bahçecik E. Belediye Başkanı, dürüst, yüksek karakterli ve yiğit insan İbrahim Gencer Ağabeyimizi de kaybettik. Nihat Gürer Ağabeyimizin vefatından tam 2 yıl sonra O da aynı gün Hakka yürüdü. Bu iki ulu çınarımızı çok arayacağız. Allah rahmet eylesin. Mekânınız Cennet olsun. Ruhittin Sönmez

Dolu dolu birlikte geçen yılların sonrasında Nihat Gürer ağabey ile ilgili birkaç not!.. / Ahsen OKYAR

1970 yılların ortasında üç arkadaşım ile birlikte Kandıra’da Ülkü Ocaklarını kurmuştuk. MHP Kocaeli İl Başkanı olan Nihat Gürer ağabey ile 1975 yılında tanıştık. 1980 yılının Şubat ayında Kuruçeşme’de evime yakın bir yerde Dev-Sol’cuların silahlı saldırısına uğradım. 20 metre mesafeden atılan 7 adet kurşundan üç isabet aldım. Beni Yenidoğan’daki Sigorta Hastanesine götürdüler. Ailemden önce, bir düğünde bulunan ve haber alan Nihat Gürer Başkanımız ile kardeşi Meral Akşener hanımefendi ilk ziyaretçilerim olmuştu.

Nihat Gürer ağabey ile ilk yurt dışı gezimiz Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş hocamızın Kafile Başkanlığında 10 Eylül 1997 Çarşamba günü başladı. Batı Trakya – Yunanistan Gezisine; eski İçişleri Bakanı Abdulkadir Aksu, Dr. Alaattin Büyükkaya, Prof.Dr. Asaf Ataseven, Doç. Dr. Rehat Faikoğlu ve İzmit’ten dostlarımız ile birlikte 40 kişi katıldı. Otobüs ile gerçekleşen seyahat 15 Eylül’de sona erdi. Yanya, Kavala, Selanik, Gümülcine ve Ferecik’i gezip görürken, İskece eski Milletvekili Ahmet Faikoğlu, seçilmiş İskece Müftüsü Mehmet Emin Aga, Dostluk Eşitlik Barış Partisi Genel Başkanı Işık Ahmet, Gümülcine seçilmiş Müftüsü İbrahim Şerif ile de görüşme imkanı bulmuştuk. Melek yengemiz hanımefendi ile rahmetli Nihat Gürer ağabey seyahatin en neşeli kişileri olarak otobüsle gerçekleşen yorucu seyahatimizi kolaylaştırmışlardı.

3 Mayıs 1985 tarihinde Kocaeli Aydınlar Ocağının kuruluşunda, Kurucu ve ilk Yönetim Kurulunda da beraber görev almıştık. Yıllarca Aydınlar Ocağı faaliyetlerinin başında koşuşturmamız devam etmişti.

İzmit Ticaret Odası Başkanlığını yaparken, bende 1999-2005 yılları arasında Meclis üyesi ve Meclis Başkan Vekilliği görevinde bulunmuştum.

Petkim’den emekli olunca açtığı Sigortacılık Ofisinin de Mali Danışmanlığını yaptım.

40 yılı geçen tanışıklığımızda, Nihat Gürer her zaman bir ağabey, büyük ve Başkan olarak beni koruyup kolladı. Bir çok projede yer aldık. Acı ve sevinçlerimizi paylaştık. Ülkemizde neredeyse gitmediğimiz yer kalmadı.

Nihat Gürer ağabeyin hastalığı ve vefatı büyük üzüntü sebebi oldu. Allah’tan Nihat ağabeye nihayetsin rahmetini lutfetmesini dilerim. Melek yengemiz hanımefendi, birbirinden değerli evlatları ve kardeşleri başta olmak üzere bütün sevenlerine de sabır..