Siyasette Kadının Yeri
Kadınların seçme ve seçilme hakkına en erken kavuştuğu ülkelerden biri Türkiye’dir. Üstelik bu kadınlarımızın mücadele ederek, bedel ödeyerek kavuştuğu bir hak değildi.
Oysa bugün en medeni ülkeler dediğimiz Avrupa, ABD gibi memleketlerde kadınların siyasi haklarını büyük bedeller ödeyerek adeta söke söke aldığını biliyoruz.
Türk kadını 3 Nisan 1930’da belediye seçimlerine, 1933’te muhtarlık seçimlerine katılma hakkını kazandı. 5 Aralık 1934 tarihinde de milletvekili seçme ve seçilme hakkını elde etti.
1924 Anayasasına göre “18 yaşını dolduran her Türk erkek” seçme ve seçilme hakkına sahipti. 1934’te yapılan değişiklikle SEÇME HAKKI “Milletvekili seçmek, yirmi iki yaşını bitiren kadın, erkek her Türk’ün hakkıdır” diye; SEÇİLME HAKKI da “Otuz yaşını bitiren kadın, erkek her Türk milletvekili seçilebilir” şeklinde düzenlendi.
Böylece 1934’e kadar sadece erkeklerin sahip olduğu seçme ve seçilme hakkı kadınlara da tanınmıştır.
Bu haklar Mustafa Kemal Atatürk’ün ileri görüşünün eseri olarak Türk kadınına adeta bir hediye gibi verildi. Atatürk zamanın Meclisinde çok ciddi karşı çıkanlar olmasına rağmen birer devrim niteliğinde olan bu değişiklikleri yaptı.
Türkiye’de kadınların seçme ve seçilme hakkına sahip olması birçok Batı ülkesinden önce gerçekleşti. Bu hak kadınlara İtalya’da 1948, Fransa’da 1944, Japonya’da 1950, İsviçre’de 1971 yılında tanınmıştır. Düşünebiliyor musunuz? Medeni kanununu aldığımız İsviçre‘de kadınlar siyasi haklarına Türk kadınından 37 sene sonra kavuşabildiler.
Bu haklar verildikten bir sene sonra yapılan -1935 seçimlerinde- 395 milletvekilinin 18’i kadın milletvekili idi. (Yüzde 4,6) Bu oran 1943’te yüzde 3,7 oldu. Bu oranlara erişilebilmesi kadınlara uygulanan pozitif ayrımcılıkla mümkün olabildi.
Çok partili sisteme geçilince siyasi rekabet pozitif ayrımcılığın kalkmasına yol açtı. 1950 seçiminde 487 milletvekilinin içinde sadece 3 kadın milletvekili seçilebildi. (Yüzde 0,6)
1957’den 1999’a kadar TBMM’de kadın milletvekili oranı yüzde 2’nin altında kaldı.
1999- 2007 arası bu oran yüzde 9 mertebesine, 2011-2015 arası yüzde 14’ün biraz üstüne çıktı.
Son olarak 7 Haziran 2018 seçiminde 600 milletvekilinin 103’ü kadın (yüzde 17),
14 Mayıs 2023 seçiminde ise 600 milletvekilinin 121’i kadın milletvekili (yüzde 20,2) oldu.
Görülüyor ki Türkiye’de seçilen kadın milletvekili sayıları ve oranları belli bir yükseliş trendinde. Ancak bu genel ortalamayı yükselten esas faktör YSP (HDP veya son adıyla DEM Parti) Bu partinin 61 milletvekilinden 30’u kadın. Böylece kadın temsil oranı %49 ile diğer partilere göre en yüksek seviyede.
AK Parti‘nin bir önceki seçimde %17,9 olan kadın milletvekili oranı %18,7′ye çıktı. CHP’nin, geçen dönem %12,2 olan kadın milletvekili oranı %17′yi buldu.
İYİ Parti’nin, geçen dönem %6,9 olan kadın milletvekili oranı %13,7‘ye yükseldi. MHP’nin ise %10 olan kadın milletvekili oranı daha da düşerek %8 oldu.
************************************
Meclis’te Kadın Oranının Artmasının Önemi Kalmadı
Meclis’te kadın milletvekili sayısı ve oranının artmış olmasına sevinmeli miyiz?
Nüfusun yarısını teşkil eden kadınlarımız TBMM’de önceki senelere nazaran daha çok temsil edildiklerine göre daha demokratik bir ülke olduk diyebilir miyiz?
Toplumun genelini daha çok temsil eden bir Meclisimiz var diye umutlanmalı mıyız?
Sevinmemizi engelleyen iki sebep var:
- İdeal temsil oranı yüzde 50 olsa da kadınların eğitim durumu, işgücüne katılım oranının düşüklüğü, çocuk bakma ve ev işleri gibi sorumlulukları, ekonomik açıdan bağımsız ve zengin kadın oranının düşük olması ve yüzyıllardır yerleşmiş “devlet işlerini erkek görür” zihniyeti gibi engeller yüzünden bu orana ulaşmak kolay değil. Bu yüzden yüzde 30’un üzerinde bir temsil oranı kabul edilebilir sayılmakta. Türkiye’de de hiç olmazsa bu orana ulaşılmalı.
Oysaki kadınların Meclis’te temsil oranı bakımından dünya sıralamasında Türkiye 132. Sırada.
- Cumhurbaşkanlığı sistemi içinde yapılan son seçimlerde kadın milletvekili sayısında artış olmasını önemsizleştiren bir durum var. Bu sistemde milletvekillerinin ülke yönetimi hakkında karar verici özelliği hemen hemen kalmadı. Yani Meclis’te daha fazla temsil edilseler bile bu kadınların karar verme süreçlerine daha fazla dahil oldukları anlamına gelmiyor.
Çünkü Meclis’te çıkarılan kanunların hepsi Saray’da bürokratlar tarafından hazırlanıyor, milletvekillerinin bazılarının usulen imzaları alınıyor. Sonra partinin Grup Başkanvekilinin işaretine göre oylar veriliyor. Bu tür oylamalarda oyu verenin kadın mı, erkek mi olduğunun hiçbir öneminin olmayacağı açık.
************************************
Karar Verme Makamlarında Durum
Kadınların en az temsil oranı kadar karar verme süreçlerinde etkin olan makamlara gelme oranı da çok önemlidir.
Mesela Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı Kabinesinde sadece bir kadın bakan var. Kadın bakanlara nedense hep Kadın ve Aileden Sorumlu Bakanlık görevi veriliyor.
Oysaki Avrupa’da 13 ülkede kadın bakan oranı yüzde 50’nin üzerinde. Kadın bakan oranı yüzde 30 ve üzerinde olan dünyada 60 ülke var. Sadece 21 ülkede 1 kadın bakan varken, 9 ülkede hiç kadın bakan yok.
Meclis Başkanımız erkek. 81 ilde sadece 4 ilin belediye başkanları kadın. Bunun ikisi HDP, biri AKP, biri CHP’den seçildi.
Yerel seçimlerde seçilen Belediye Başkanı ve Belediye Meclis üyesi olan kadınların oranı son derece yetersiz. Özellikle kadın eli değmesinin somut etkilerinin görülebileceği yerlerdir yerel yönetimler. Buralarda kadınların daha az temsil edilmesinin buraların imar uygulamalarıyla rant dağıtılan, parsel parsel satışlarla birilerine servet transferi yapılan makamlar olmasının etkisi var mıdır bilemiyorum.
Bürokraside önemli karar verici Anayasal Kurumların Başkanı, Genel Müdür, Daire Başkanı gibi makamlarda da kadın oranı son derece düşük.
Bu çok yavaş sosyal gelişmeyi hızlandırmak için de maalesef ciddi bir çaba yok.
NOT: Bu konuda geniş bilgilenmek ve çözüme dair görüşleri dinlemek için 29/02/2024 (bu akşam) saat 20’de Nokta TV’de Prof. Dr. Sevil Sargın ile sohbetimizi izleyebilirsiniz.
Devlet Bilinci
Osmanlının yıkıntıları arasından çıkartılarak kurulan Cumhuriyetin icra ettiği başlıca inkılâplardan biri de Diyanet Başkanlığının kurulmasıdır. Camilerimizde, mescitlerimizde, icra edilen mevlitlerde, hutbelerde din görevlilerinin yaptıkları dualarda Cumhuriyetimiz ve kurucuları ile alakalı her nedense bir söz duyamazsınız genelde.
*
Örneğin;
–Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ve silah arkadaşlarının ruhları şad olsun.
–Yüce Allah milletimiz arasında ve bütün insanlık âleminde Mustafa Kemal sevgisinin daha da artmasını nasip eylesin.
–Yarabbi Cumhuriyetimizi payidar eyle! Gibi.
*
Sahi Türkiye’de din adamlarının / hocaların büyük bir bölümü neden Atatürk’e karşı olumsuz duygular beslerler? Ona dua etmekten neden imtina ederler? Diye düşünürsünüz.
*
Kurucusu olduğu Diyanet İşleri Başkanlığı Atatürk’e neden sırt çevirir?
Neden milli günlerde camilerde okunan hutbelerde Atatürk’ün adı anılmaz?
*
Oysa bağımsızlığımızı Atatürk ve Silah arkadaşlarına borçluyuz.
O bizi esaretten kurtarmakla kalmadı, yaptığı büyük devrimlerle de ufkumuzu açtı. Milletçe ilerlememiz için gerekli olan pek çok düzenlemeyi hayata geçirdi.
Dilimiz onunla aydınlandı. Yazımız onunla güzelleşip gelişti.
Eğitimde, bilimde ve fende onun devrimleriyle atılım yaptık.
Kadın erkek eşitliği, çağdaş yasalar, çağdaş toplum yaşamı hep onun sayesinde hayatiyet buldu.
*
Hal böyleyken neden bu nankörlük?
Mustafa Kemal Atatürk’ü rahmet ve saygıyla anmak milli bir vazife değil midir?
Hatta insanî ve İslamî bir vazife değil midir?
*
Ne var ki,1925’lerde vuku bulan Şeyh Said isyanlarında olduğu gibi İngilz’in pompalamasıyla halkı isyana teşvik eden propagandaların, yakıştırma sözlerin dini çevrelerde/ cemaat arasında bugün de fısıldandığını görüyoruz.
Dün olduğu gibi bugün de, İngiliz’in rolünü üstlenmiş ABD’nin resmi sınırlarımızın bitişiğinde işledikleri mafya içerikli oynanan oyunların 1925’lerde yapılanlardan farkı var mı?
*
Dün olduğu gibi bugün de din bezirgânlarının Atatürk hakkında, dinsizdi / ateist’ti gibi yakıştırmalarının asıl amacı üzerinde sağlıklı analizler yapabiliyor muyuz?
Ne yazık ki bilinen Emperyal güçlerin desteğiyle ve iç taşeronlarıyla birlikte ülkemizin üniter yapısını federasyona çevirmek ve parçalanmasını kolayca sağlamak amaçlı kurulan PKK örgütüyle yıllardır savaşıyoruz.
*
Acı bir gerçektir ki, Ülkemiz ANADOLU’ nun son kalemiz olduğunu; ülküsüne sahip olamayan, amacından sapmış/ saptırılmış, kendini tanımayan, tarihini yanlış yazan ve tarihini okumayan bozuk zihniyetlerle toplumda peydahlanmış ve ülkeyi parçalamaya yönelik bir algı operasyonunun yapıldığını biliyoruz ve yaşıyoruz…
*
Bakıyorsunuz kimileri de Atatürk’ün çok samimi bir Müslüman olduğunu hatta Hz. Muhammed’in soyundan gelen bir SEYYİD olduğunu ileri sürüyor.
*
Ben bu iddiaların hiçbirinin gerçeği yansıtmadığını biliyorum.
Atatürk’ün neye inanıp inanmadığının da çok önemli olduğunu düşünmüyorum.
Bu nedenle hiçbir şeyin onu saygı ve rahmetle anmaya asla engel olmaması gerektiğine inanıyorum.
*
O büyük Türk milletinin ve bütün insanlık âleminin en değerli evlatlarından olup milletimizin ebedi başkomutanı ve ölümsüz önderidir. Günümüzde hala kurduğu bağımsız Türkiye Cumhuriyetini fiilde yöneten O dehanın olduğunu biliyoruz görüyoruz.
*
Bağımsız bağlantısız ve Laiklik kavramı üzerine kurulmuş Cumhuriyetimizin kurulma sürecini esastan bilir Cumhuriyetin bize kazandırdığı nitelikleri kavrayabilirsek daha insaflı ve gerçekçi oluruz, gönülden kutlarız Atatürk’ün ‘’En Büyük Eserimdir’’ dediği Cumhuriyetimizi
*
Milli bir devlet olan Türkiye Cumhuriyeti,23 Ekim 1923’ün yıldönümlerinde yalnız rejimin kutlamasını yapmaz. Bu tarih aynı zamanda Yeni Türk Devleti’nin de kuruluşudur.
*
Çok uluslu Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşü sonucunda, adeta yıkıntılar arasından taze bir bilinçle yeniden oluşturulan bir irade, bir ruhtur. Aydınlanmadır, akıldır ve bir kültürleşme projesidir. Fikirlerin bir yüzü vardır; Cumhuriyet Mustafa Kemal Atatürk’ün iradesinde tezahür eder.
*
Atatürk’ün yüzünü Batı’ya çevirmesini eleştirenler, Türklerin tarih boyunca ilerleyişinin Batıya doğru olduğunu unuturlar. Yüzümüzü Batı’ya çevirmek, Batı’nın güdümüne girmek değildir. Entelektüel seviyeye, bilime, eleştirel düşünceye, insani kalkınmışlık düzeyine yüzümüzü çevirmektir. Kaldı ki, nereye yüz çevirecektik, Ortadoğu’ya mı?
*
Kutladığımız Cumhuriyet Bayramı, bize, devlet bilincinin ve devlet geleneğinin ne demek olduğunu da hatırlatır.
Ülkemizin üzerinde kurulduğu ANADOLU son kalemizdir; ülkemizin kurucu kadrosunun yöneticisi ATATÜRK ün aleyhinde yapılan konuşmaların eylemlerin bir yıkım projesi olduğunu bilelim.
Cumhuriyet, yok olmakla karşı karşıya kalmış bir devletin ve bir milletin diriliş öyküsüdür.
Cumhuriyetin 100 Yılında Türk Târihçileri
‘Türkler târih yaparlar fakat târih yazmazlar’ diye bir söz var ise de eskimiştir, hükümsüz kalmıştır. Selçuklu ve özellikle Osmanlı döneminden başlayıp, Cumhuriyet döneminin ilk yıllarından günümüze kadar devam eden bir silsile hâlindeki târihçi ilim adamlarımız, târih yazarlığında öğretiminde ve sevdirilmesinde çok mühim ve üstün başarılar elde etmişlerdir.
Târih-i Cihângüşa’nin yazarı Ata Melik Cüveyni (1226-1283), Âşık Paşazâde (Amasya, 1400 – İstanbul,1484) ‘Târîh-İ Âl-İ Selçuk’ isimli eserin yazarı Yazıcıoğlu Ali (Doğum ve vefat târihi bilinmemektedir. Eserini Osmanlı Pâdişahı İkinci Murad’ın (1404-1451 / Pâdişahlığı: (1421-1444) talebi üzerine yazmıştır. Gelibolulu Mustafa Ali (1541-1600), Ahmed Cevdet Paşa (1822-1895), Ahmet Refik Altınay (1881-1937), Ahmed Cevad Paşa (1891-1900), Enver Behnan Şapolyo (1900-1972), M. Tayyip Gökbilgin (1907-1981), Osman Turan (1914-1978) ve Prof. Dr. Tuncer Baykara’nın kaleme aldığı kitapta adı geçen târihçilerimiz vardır. Türk târihini târih şuuru ile en mükemmel şekilde yazıp aziz ve necip milletimize armağan etmişlerdir. Târihinizin yazımında hiçbir noksanlık yoktur. Yorumlar aslına uygun, tafsilatlı ve güven vericidir.
***
Târihçi Prof. Dr. Tuncer Baykara, târihçi tanıdıkları ile alâkalı hâtıraları eşliğinde onların hayat hikâyelerini yazdığı kitap, 13,5 X 21 santim ölçülerinde 237 sayfadır. Eserde târihçi olmamasına rağmen sosyal hayatta yeri olan şahıslara da yer verilmiştir. Kitabın bir başka özelliği de şahısların sâdece olumlu yönleri ele alınıyor. En sonunda bir olumsuzluk ortak şahsiyeti ortaya çıkarılıyor. Olumsuzluk ortak şahsiyetinde, Prof. Baykara da dâhil olmak üzere pek çok kişinin, kendilerinden bir şeyler bulacağı belirtiliyor.
Eserde 74 târihçi anlatılıyor. 218-237. Sayfalarda Mustafa Oral’dan bahsedilirken isimleri geniş kitleler tarafından bilinen Merhum Dr. Necip Hablemitoğlu ve eşi Şengül Hablemitoğlu ile Prof. Hasan Köni ve Prof. Aydın Taner’le birlikte 8-10 târihçinin adı geçiyor.
Her biri 1-8 sayfalık bölümlerde tanıtılan târihçiler: İsmail Hakkı Uzunçarşılı (1889-1976), Abdulkadir İnan (1889-1976), Zeki Velidi Togan (1890-1970), Mükrimin Halil Yinanç (1898-1961), Cavit Baysun (1899-1968), Besim Darkot 1901-1990), Ziyâeddin Fahri Fmdıkoğlu (1701-1974), Ömer Lutfi Barkan (1902-1979), Akdes Nimet Kurat (1902-1971), Orhan Şâik Gökyay (1902-1994), Hüseyin Nihal Atsız (1905-1976), Enver Ziya Karal (1906-1982), Cemal Tukin (1907-1977), Ahmet Cevat Eren (1910-1976), Ekrem Akurgal (1911-2002), Ahmet Temir (1912-2003), Murat Şükrü Elçin (1902-2008), Midhat Sertoğlu (1913-1995), İbrahim Kafesoğlu (1911-1984)-, İbrâhim Artuk (1914-1993), Emel Esin (1914-1987), Halil İnalcık (1916-2016), Mehmet Altay Köymen (1916-1993), Baymirza Hayıt (1917-2006), M. Fahreddin Kırzıoğlu (1918-2005), Polat Turfanî (1916-1970), Ercümend Kuran (1920-2009), M. Kaya Bilgegil (1921-1987), Türükoğlu M. Cevdet Gökalp (1922-1994), Bahaeddin Ögel (1924-1989), Hüseyin Gazi Yurdaydın (1923-1999), Faruk Sümer (1924-1996), Nejat Göyünç (1925-2001), Şerafettin Turan (1925-2015), Bozkurt Güvenç (1926-2018), Abdurahman Çaycı (1927-2015), Cengiz Orhonlu (1927-1976), Talat Tekin (1927-2015), Ali Sevim (1916-2013), Orhan Koloğlu (1929-2020), Mestan Yapıcı (1926-2094), Muzaffer Arıkan (1928-2019), Muammer Kemal Özergin (1930-1986), Yuluğ Tekin Kurat (1931-2001), Nejat Kaymaz (1931-2021), Mustafa K. Kafalı (1934-2019), Yaşar Yücel (1934-2017), Yılmaz Önge (1935-1992), Mehmet Çavuşoğlu (1937-1987), Hakkı Dursun Yıldız (1938-1994), Işın Demirkent (1938-2005, Mahmut H. Şâkiroğlu (1939-2013), Ali Haydar Bayat (1941-2006), Attila Çetin (1942-2015), Turgut Günay (1942-1957), Enver Konukçu (1942-2022), Hayranî Kodaman (1942-2021), Zafer Toprak (1946-2023), Melek Delilbaşı (1947-2022), Ali İhsan Gencer (1947-2008), M. Cihat Özönder (1947-2007), Afif Erzen (1913-2000), Nejat Diyarbakırlı (1928-2017) ve … Mustafa Oral’ın gözlemleriyle… Ankara’nın Bir Kısım Târihçileri…
‘Yabancı Dostlarım’ başlığı altında: İrene Melikof (1917-2009), İldiko Eczedy (1938-2004), Masao Mori (1921-1996), Keit Hopwood (1960-2006), Dimitri Vasiliev 1946-2022).
***
‘Hocaların Hocası’ olarak anılan Ord. Prof. Dr. Zeki Velidî Togan hakkında yazılan ve diğerlerine göre uzunca olan metin, (kısaltılmış olsa bile) kitaptaki diğer yazılar hakkında en mükemmel örnektir:
Zeki Velidi Togan:
1960 sonrasında onu ilk dersinde görmüştüm. Ayrıca 1960 senesinin güz ayları olmalı. 1998-9’lu yıllarda Edirne Üniversitesi’nden bir doçentin, onun bir Sovyet casusu olduğu yolundaki sözler söylediği kulağıma eriştirildi. Yıllar sonra bir Edirne’ye gittiğimde o kişiye bunu sordum; şaşırdı ve ‘ağzımdan çıkmayan böylesine bir sözü neye taşırlar bilemem’ dedi ve böyle bir düşüncesi ve kanaati olmadığını tekrar tekrar belirtti. Günay Kut’un (2004 sonlarında) anlattığı iki hususu ekleyeceğim. Günay Hanım’ın hocası Fahir İz, Zeki Velidi Hoca’mla çok iyiler idi. Çünkü ikisi de dünya ölçüsünde bilim insanları idi. Bir ara Zeki Velidi, genç araştırıcı Günay Hanım’a tavsiye etmiş. ‘Aman kızım dikkatli ol. Bazen bir ek bile çok önemlidir. Mesela Kazak şairlerinden birisi için Pertev ‘öldü’ demiş. Hâlbuki o ‘öldürüldü’. Demek ki -dürül- eki önemlidir.’
10 Aralık 1890 târihinde bugün Rusya Federasyonu’na bağlı Başkurt Muhtar Cumhuriyeti’nde Küzen avulu köyünde Ahmedşah ile Ümmülhayat’m evladı olarak dünyaya geldi. Babası köyünde bir küçük medrese sahibi idi. Dayısı Habib Neccar’ın ise komşu Ütek köyünde daha geniş bir medresesi vardı. Doğu kültürüne hâkim olan çevreden gelen, annesi Farsça da bilmekte idi, Zeki Velidi, Türkistan sahası ile kültür ilişkileri bulunan ailesi dolayısıyla Arapçayı babasından, Farsçayı da annesinden küçük yaşlardan itibaren öğrenmeye başlamış idi.
Zeki Velidi, klasik eğitimini köyünde ve Ütek’teki medresede yaptı. Sonrasında babası kendisini evlendirmek ve köyünde yerine geçirmek istiyordu. Fakat Zeki Velidi’yi köy ortamı tatmin etmiyor, ‘uzaklar’da tahsiline devam etmek istiyordu. Bu amaçla köyünden kaçtı. Kazan’da eğitimine devam etti. Bu sırada Rusça da öğrendikten sonra Kazan’daki Rus müsteşrikleri (doğu araştırıcıları) ortamına da girdi.
Zeki Velidi 1911 sonlarında, öğretim kadrosuna girdiği Kazan’daki Osmaniye Medresesi’nde okutulmak üzere, atalarından gelen târihî eğilimlerin de etkisiyle bir târih kitabı yazdı: Türk ve Tatar Târihi, 1912 târihini taşır. Böylece Zeki Velidi, bir târih kitabı da olan araştırıcı bir kimse olarak hem Kazan’da, hem de Osmanlı ülkesinde kendisini gösterdi. Bu eseri târihçiler ve özellikle Rus doğu-bilimcileri arasında tanınmasını sağladı.
Zeki Velidi, daha yirmili yaşlarında iken ilim hayatına girdi. Kazan Üniversitesi’yle temasları sonrasında Türkistan’a ilmî araştırmalar yapmak, yeni yazma eserler bulmak üzere gönderildi. Cihan Harbi patlak verdiğinde, Rusça başta olmak üzere imtihanlarını vererek öğretmen olunca askerlikten muaf oldu. Bu işte W. Barthold’un yardım ve desteğini gördü. Bu arada Zeki Velidi, Rus Meclisi (Duma)’daki Müslüman üyelere yardımcı olacak Moskova’daki büroya seçilerek oraya gitmiş bulunuyordu.
1917 Şubat İhtilali Zeki Velidi’yi Moskova’da buldu; Rusya’daki yeni siyasi ortam sebebiyle Türkler açısından çok faal bir siyasetin içine girdi. Çünkü Rusya sâhasındaki Türk boyları için güzel bir imkân açılmış gibiydi. Fakat bu Türk boyları arasında önderlik çekişmeleri de vardı. Zeki Velidi, mensubu olduğu Başkurtların kaderini İç Asya’daki büyük Türk kitlesi (Kazaklar, Türkmenler, Özbekler ve Kırgızlarla) birlikte arıyordu. Oysa Başkurtların Batısında Kazan dolaylarında da önemli bir Türk kitlesi vardı.
1917 Ekim/Kasım ihtilali sonrasında ise durum daha da karıştı. Rusya’nın birliğini korumak isteyenlerin yanında Türk boylarının bağımsızlık istekleri de vardı. Beyaz Ruslar, Rus birliğini savunduklarından Zeki Velidi, o sıralarda uygun görünen Lenin-Stalin’e yanaştı. Başkurtların idaresi bir süre böylece devam etti. Ancak onların Rusya birliği için ötekilerden farkı olmadığını anlayınca Zeki Velidi, Türkistan’a çekildi. Orada Basmacıların arasında Türkistan bağımsızlığı için savaştı. Çünkü böylece Başkurtlar da büyük Türkistan’ın batı ucunda yer alabilecekti.
Enver Paşa ve öteki Türkiye Türklerinin de katıldığı bu çabalar sonuç vermeyince Zeki Velidi, bu sıralarda hep yanında olan Abdulkadir İnan ile birlikte 1923’te önce İran’a, oradan Afganistan’a geçti. İran’da, Meşhed Kütüphanesi’nde bulduğu İbn Fadlan Risalesi’ni değerlendirip yayınlamak istiyordu. Zeki Velidi’nin aklı daha çok ilim hayatında olduğundan buralarda en çok kitaplıkları inceledi. Türkiye’ye girmeleri mesele olunca Avrupa’ya geçtiler. 1923-24 yıllarında Avrupa’da hem ilim hem de siyâset alanında temaslarda bulundular.
1925 senesinde devrin Maarif Vekili (Millî Eğitim Bakanı) Hamdullah Suphi (Tanrıöver) Bey’in dâveti ile Türkiye’ye geldi. 3 Haziran 1341 = 1925’te TC vatandaşı oldu. Nüfus cüzdanını cebine koyalarak Gazi M. Kemal Paşa’yı ziyâret etti. Ankara’daki ilk görevi Tâlim ve Terbiye Dâiresi üyeliği idi.
Zeki Velidi, İstanbul kitaplıklarını ziyâret edip, oradaki yazma eserleri inceledi. Türk târih ve medeniyeti hakkındaki bâkir bilgileri araştırmak istiyordu. Onun bu isteğini Atatürk de uygun karşıladı. İstanbul Darülfünunu, Edebiyat Fakültesi’ne Türk târihi muallimi olarak tâyin edildi. Onun İstanbul Üniversitesi’nde, o zamana kadar mevcut olmayan bir alanda, Türk târihi alanında devrin deyimi ile ‘muallim’, yani profesör olması Türkiye Cumhuriyeti’nin yeni ‘Türk’ merkezli durumunun da bir göstergesidir. Zeki Velidi, İstanbul Darülfünunu, yâni üniversitesinde dersler veriyor, yayınlar yapıyordu.
Atatürk’ün, bazı dünya ilim adamlannca sonradan geldiler diye Anadolu üzerinde hak sâhibi sayılmayan,Türklerin, Yunanlılardan önce de bu topraklarda başka insanların yaşadığı, onların pekâlâ Türklerin atası olabileceklerine dâir bir düşüncesi vardı. Bu düşünce eğer gerçekleşirse Türk’e Anadolu’da yabancı diyenlerin de burada yabancı oldukları gösterilecekti. Bu amaçla İç Asya’da bir deniz ve etrafında parlak bir hayat olduğu, denizin kurumasıyla o canlı hayatın bittiği ve MÖ 5.000-3.000’lerde oradan insanların dağılıp bazı yörelere bir medeniyet götürdükleri gerçek olamaz mıydı? Bir kısım Türk araştırıcıları ve târihçileri buna olabilir derken, Zeki Velidi, Türkistan’ın kurumakta olan bir diyar olmadığı düşüncesiyle tarihî kaynaklarda bunun izlerinin görülmediğini ileri sürdü. 1932’deki Türk Târih Kongresi’nde kendisinin ilmî ve fikrî görüşleri oldukça sert eleştirilere uğradı.
Zeki Velidi bu durum karşısında zâten doktora kurlarının kayıtlı olduğu Viyana’ya giderek orada doktorasını tamamladı. 1935’te İbn Fadlan üzerindeki çalışması ile ‘Dr.’ oldu. Avusturya ve Almanya üniversitelerinde ders okuttu; TC vatandaşı olduğundan soyadı olarak da Togan’ı seçti. Cihan Harbi’nin yaklaşması üzerine Türkiye’ye, üniversitedeki görevine dönmek isteği 1939’da gerçekleşti. Devrin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Genel Kurmay Başkanı (Mareşal Fevzi Çakmak) ve Millî Eğitim Bakanı (Haşan Ali Yücel)’in destekleriyle yeniden ilmî araştırmalarına büyük bir hızla devam etti. Yeni eserler kaleme aldı: Ali Şir Nevâi gibi…
Fakat 1944 Mayıs’ındaki iç-siyaset etkili Irkçılık Turancılık iddiasında baş sorumlulardan olarak tutuklandı. Askerî Yargıtay’ın bozma kararı üzerine yeniden yargılandı ve beraat etti. Ancak üniversitedeki görevine 1948’de dönebildi.
Zeki Velidi, bu târihten vefatına kadar İstanbul Üniversitesi’nde eğitim-öğretimle meşgul oldu. 1951’de Müsteşrikler (Orientalistler) Kongresi Başkanı olarak, ilmî hayatındaki itibarın zirvesindedir. Bu büyük milletlerarası ilim hareketinin başkanlığını da başarıyla gerçekleştirdi. Bunda o sırada dış ışileri bakanı olarak görev yapan arkadaşı, diğer büyük Türk bilgini Fuat Köprülü’nün de büyük payı olmalıdır.
1964 ve asıl 1966 sonrasında Türk Kültürü El-Kitabı çıkarmak faaliyetinin içindedir. Türk’ün kültür varlığını, dünyânın en yetkili bilginlerinin kaleminden yazıp İngilizce olarak çıkacak bu eserle meşgul oldu. Hazırlıklarını epeyce ilerletti ve bir kısım yayınlar da yaptı.
26 Temmuz 1970’te vefat etti, iki gün sonra Karacaahmet Mezarlığı’nda toprağa verildi.
Benim, hocalarımın arasında muhakkak ki en iyi bildiğim ve tanıdığım bilginlerden birisidir. Nasıl bilemem, kendisine erken bir zamandan beri (1956) hayranlık duyuyordum, 1960’da kendisini görmüş, fakat ancak 1963 sonrasında talebesi olmuştum. 1964’ten itibaren o da beni, Tuncer Baykara’yı tanıdı; yıldızımız öylesine barıştı ki bu tanışıklık ve yakınlık, âdeta bir baba-oğul gibi vefatına kadar devam edip gitti.
Hocamın üzerimdeki emeğini, hayatı hakkında bir kitap yazarak da ödemek istemişimdir.
*1930 sonrasında Zeki Velidi’nin inatçı ve uysal olmayan kişiliği sebebiyle Türk târihinin bir askerî ve siyasi devi olan Mustafa Kemal Paşa ile çatışmıştı. 1932’deki Târih Kongresi sırasında yukardan esen akımlara göre fikrini ve vicdanî kanaatlerini terk etmedi. Kongrede, kendisine karşı hiç de hoş olmayan gösteriler de sergilendi. Ve sonrasında o, kendisine saygı ve hayranlık duyulmasına yol açan bir davranış sergileyerek üniversitedeki görevinden istifa edip eğitimini tamamlamak üzere Avrupa’ya gitti. Onun böylesine yiğitçe davranışından etkilenen, dönemin bir başka seçkin ilim adamı Fuat Köprülü ise ‘ne yapayım, Zeki Velidi zâten göçebe, onun evi sırtında; ama benim viran olası hanemde evlad ü iyâlim var’ dediğini naklederler.
* Zeki Velidi Hocam, 1970 Nisan’ında ilk ameliyatı sonrasında iyileşir gibi olduğunda, odanın içinde geziniyordu. Hatta bu sırada sağ-sol sağ-sol diye uygun adımla ve ellerini de bir asker gibi kaldırarak birkaç defa tur atmıştı.
*Zeki Velidi bağımsız fikirler ve görüşlerin sâhibidir. Kaynaklara, yâni bilginin gerçek olduğu yerlere hâkimdir. Bu sebeple o başka meslektaşlarının ve târihçilerin ortaya koyduğu verileri doğrudan kabul etmez. Bütün bilgileri ve eleşteri (=tenkid) süzgecinden geçirir.
Zeki Velidi Togan’ın en önemli mesâisi ve çabası Türk’ün karanlık târihini ve medeniyetini gün ışığına çıkarmak yolunda olmuştur. 1912’deki Türk ve Tatar Târihi’nde bu husus ilk izlerini gösterir; fakat 1964’lerde başlayıp 1970 yılında ölümüne kadar uğraştığı iş; ilmî ölçüde bir Türk Kültürü El-Kitabı’nı yayına hazırlamak çerçevesinde olacaktır.
Bir başka büyük Türk târihçisi Ömer Lutfi Barkan tarafından ‘âlimane bir eser’ diye tanımlanan Umumî Türk Târihine Giriş, Türk târihine toplu bir bakış olarak önemini ve etkisini hâlen de devam ettirmektedir. Çünkü bu eser ile Türk, en eski zamanlarından iyi bilinen 16. yüzyıla kadar olan dönemi içinde bir bütün olarak ele alınmıştır. Gerçi bu eserde, tartışmalı veya Togan’m kendisince önem verdiği dönemlere daha fazla aşırlık verilmiştir. Her ne olursa olsun, bu eser Türk târihini bir bütün olarak ele alan mükemmel bir eserdir.
Bu eser yayınlanınca, öteki Türk târihçileri de kendi Türk târihiyle ilgili kitaplarının basılmasını da etkilemiştir. Hüseyin Namık Orkun’un Türk Târihi kitabı gibi, Sadri Maksudi Arsal aynı zamanda bir târih kitabı da sayılabilecek olan Türk Târihi ve Hukuk adlı eserini 1947’de bastıracaktır.
1950’deki siyâsî iktidar değişikliği günlerinde basılan Târihte Usul, Türk târihçiliğinin metot kitabı ihtiyacını, çok uzun yıllar karşılamıştır. Bugün dâhi Türk târih araştırıcıları için en önemli el-kitabı olarak önemini korumakta, hatta genel Türk târihi alanında yegâne kitap vasfındadır. Onun Türk destanlarına ait çalışmaları Türk târih ve edebiyatında 1930’lardan itibâren etkili olmuştur. Çalışmalarının tam bir neticesini kitap olarak yayınlayamamışsa da hayatının son aylarında Oğuz Destanı’nın Reşideddin’in eserinde yer alan şeklini tamamlamış ve ölümünden sonra talebesi Tuncer Baykara tarafından yayımlanmıştır.
Hayatının son yıllarında yayımladığı Hâtıralar’ı (ilk baskısı 1969, İstanbul, 2. baskı, Ankara 1999) bazı Türk lehçelerine ve Rusça başta olmak üzere yabancı dillere ve kısmen Japoncaya da çevrilmiştir. Bu eserin alt başlığı ‘Türkistan ve Diğer Müslüman Doğu Türklerinin Millî Varlık ve Kültür Mücâdeleleri’ başlığını taşımaktadır. Bu eserde, Rusya sâhasında bir köy çocuğu olarak dünyâya gelen Zeki Velidi, hem siyâset ve ilim alanında dünyânın önde gelen bir şahsiyeti olmasının hikâyesini, kendi ağzından vermektedir. O böylece hem 1917 İhtilali sonrasında Rusya’daki Türklerin kavgaları, hem de Türklüğün kültür meseleleri için ‘kaynak’ eser meydana koymuştur. Zeki Velidi bu eseriyle, artık başkalarının yazdıklarını tâkip eden bir araştırıcı değil, doğrudan kendi gördükleriyle ve bildikleriyle târihe kaynaklık etmektedir.
Sonuç olarak Zeki Velidi Togan, dünya ölçüsünde bir büyük âlimdir; ama o aynı zamanda bir Türk’tür. O haysiyetine düşkün olduğu gibi, öteki milletlerin bilginleriyle de yakın ilişki kurabilen bir insandır. Prof. Kari Jahn, onun hakkındaki bir yazısında, Rusya sâhasında doğup yetişen, Türkistan üzerine araştırmalar yapan geniş ufuklu târihçiler arasında, onu bir kuşağın son ve en genç temsilcisi sayar. W. Barthold (1869-1930), W. Minorski (1877-1966) ve Zeki Velidi Togan.
Kısacası Zeki Velidi Togan, Türklüğün ve aynı zamanda insanlığın gurur duyacağı bir ilim adamıdır.
| TUNCERBAYKARA 1940 Denizli’nin Yatağan ilçesinde doğdu, müderris iki dedenin torunu, Denizli Köy Muallim Mektebi 1930 mezunu Asım Baykara’nın oğludur. Köyünde ilkokulu, Niğde, Acıpayam ve Urla’da ortaokulu bitirip İzmir Atatürk Lisesi’nden 1959’da mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi’nde başlayan kimya mühendisliği tahsilinde başarılı olamayınca 1962’de Edebiyat Fakültesi’ne girdi ve orayı bu kitaptaki hocalardan eğitim görüp 1966’da bitirdi. Aynı yıl başlayan doktora eğitimine Zeki Velidi Togan nezdinde başladı. Onun 1970’te vefatından sonra İbrahim Kafesoğlu ile tamamladı. 1967 senesi sonlarında Erzurum Atatürk Üniversitesi mensubu oldu, doktorasını tamamlamak üzere İstanbul’da görevlendirilerek 1971 senesi başında Dr. olarak Erzurum’a döndü. 1972-1973 senesinde askerliğini Polatlı ve Burdur’da ifa ederken ‘Cumhuriyetin 50. Yılına Türk Silahlı Kuvvetlerinin Armağanı’ kitabı için Ankara’ya tâyin. Terhisinden sonra Hacettepe Üniversitesi’ne girdi. Orada Dr. öğretim görevlisi ve Doçent olarak çalıştı. 1987 senesinde YÖK tarafından profesör olarak Ege Üniversitesi’ne gönderildi. 1998-1999 ders yılında Kırgızistan’da Bişkek’teki Türk- Kırgiz Üniversitesi’nde târih bölümünü oluşturdu. İzmir’e dönerek orada çalışmasına devam etti. 2007’de emekliliğini müteakip üç sene kadar (2009-2012) Uşak Üniversitesi’nde rektör olan talebesine destek olarak görev yaptı. 1985 yılında Türk Târih Kurumu azası olmuştu. Hâlen kurumun şeref üyelerinden biridir. İstanbul’da doktora talebeliğinin geçtiği, Küçükyalı’da Zeki Velidi Yurdu’nda, onun adını taşıyan evin bir dâiresinde oturmaktadır. Çeşitli zamanlardaki hayat hikâyeleri yanında, 2004 yılında ‘Ben Kendim’ adını taşıyan kitabı vardır. Çeşitli konulardaki eserlerinin sayısı kitap olarak 50, makale vs. olarak 500’e yaklaşmıştır. En son durum iki sâdık profesör talebesi Nahide ve Sabahattin Şimşir’in kaleme aldıkları Tuncer Baykara, İstanbul, 2021, Post Yayınları kitabına yansımıştır. |
Muaviye’nin Yezid’e Öğütleri
Ne tuhaf, zaman değişiyor, mekân başkalaşıyor. Ama her iki durumda, insan aynı kalıyor. Değişmiyor. Makam hırsı, insanların peşini hiç mi hiç bırakmıyor. Hangi asır, hangi mekân ve hangi milletten olursa olsun; insan, müspet – menfî vasıflarıyla her zaman, dünya sahnesinde rol sahibi. Hırs ve menfaat peşinde ber-devam! Makam güdücüsü olmaktan bıkmaz ve usanmaz bir halde! Gayri meşru yollardan mevki elde etmekten vazgeçmeyen duruşu, her zaman yürürlükte.
x
Aslında bütün bunları;
İbret ve ders alarak atlatması,
Geçici dünya menzilini;
Geride bırakması için,
Çalıp vakti gelen paydos zilini,
Çıkarmaya çalışması gerek;
Dünyadan çıkış iznini.
Dövmeye lüzum kalmasın diye
O aşınmış dizini.
x
Gerçi, “Bâtıl fikirleri iyice tasvir, safî zihinleri idlâldir (bozar).” Fakat düşmanı yenmenin yolu, onu iyice tanımaktan geçtiği için, bu menfî öğütleri zikretmek lâzım. “Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla” kabîlinden. İşte mevki, makam ve siyaseti; şahsın kendisi için menfî şekilde nasıl kullanılacağını ifade eden çeşitli tespitler:
x
“Oğlum! Söyleyeceklerimi iyi dinle. Sana bırakacağım en kıymetli hazine bu söyleyeceklerimdir. Beni iyi dinler ve anlarsan benden daha güçlü olursun…(Bazı) adamları sonuna kadar kullan. Onların aklından da yararlan, akılsızlığından da…Oğlum! Akıllı adamın aklından, akılsız adamın da akılsızlığından yararlan. İkisi de senin işine yarar. Sen istediğin kadar haksız ol, fakat haklı görünmenin bir yolu vardır…Halkı memurlarınla korkutacaksın! Öyle korkutacaksın ki, memurlarını görünce kaçacak delik arayacaklar. Ama onlar iğnenin deliğine de girse, memurların bulup çıkaracak. O zaman anlayacaklar ki, halifenin askerinden kaçmak asla mümkün değildir. Ama bu bir yere kadar. Sonsuza kadar sürmez bu korku. Haddi hududu iyi çizmek gerekir. Bir yerde durmasını bileceksin. Yoksa isyan başlar. Haa, o zaman suçu fermanda bulmasınlar diye kılıcını kendi memuruna çevireceksin. Üçünü – beşini görevden alıp cezalandıracaksın. En kötülerinin bir-ikisinin de kellesini uçuracaksın. ‘Sen benim halkıma nasıl zulmedersin bre münafık!’ diye halkın önünde onları azarlayacaksın. İşte o zaman süt gibi ak pak olursun oğlum. Sonra memurlarınla halkı tekrar korkutacak, isyanlar çıkmaya başlamadan tekrar böyle yapacaksın. Böyle böyle döndüreceksin çarkı. Anladın mı?” (s. 330 – 331)…
Meclisin ileri gelenlerinden Serhun: “Evet, baban rahmetli Kûfe’den Hicaz’a kadar halka baskı yaparak ve ‘En iyi hatip kılıçtır’ diyerek senin halifeliğini zorla kabul ettirdi…Rahmetli babanız bir eliyle baskı yapardı yapmasına, fakat öbür eliyle de dağıtırdı…Elinin birine kılıç alırsa, ötekine de mutlaka Kur’an alırdı. Yani babanız bir denge adamıydı, halkı nasıl dengede tutacağını ince matematiksel hesaplar üzerine oturtmuş siyasî zekâsı parlak bir zat-ı muhteremdi…Kendisi bu parlak zekâsı sayesinde…Baban şeydi…Cömertti yani. İkramlı sofralar kurardı. Düşmanlarına karşı sabırlıydı. Sıffın’da yenilgiye uğramış olduğu hâlde, zekâsı ve hilesiyle yenilgiden kurtuldu. Halife Ali’yi yenemedi, ama kendisini de mutlak bir yenilgiden kurtardı. Eğer zekâsını kullanıp mızrakların başına Kur’an mushaflarını takmasaydı ve o hakem olayını icat etmeseydi, Halife Ali senin babanı önüne katıp seksen bin kişilik ordusuyla birlikte Sıffın denilen yerden taa Şam’a kadar kovalardı. Vallahi kovalardı efendim. Halife Ali’nin nasıl bir savaşçı olduğunu herkes bilir. Düşmanları da bilir…” (s. 337 – 338)
(Vehbi Bardakçı, Kerbela)
Akıl Var İdrak Yok!
“Anlayacağınız bir zihniyet sorunumuz var … Onu için bunları tekrar da fayda var! Tokat yemekten şamar oğlanına dönüşmüş topluma yerel seçimler öncesinde uyarılar yapmaya devam ediyoruz…”
Türk Milleti yüz yıllardır karşı karşıya olduğu bir “zihniyet meselesi” dolayısıyla nesilden nesile aktarılan ve birbirine benzer acı olaylar yaşıyor.
Bu nedenle Türk Milletini bu acılardan kurtarmak ve istikbalde rahat etmesini sağlamak için binlerce yıllık bu probleme el atmak zorundayız
Ancak toplumun geneli tarafından henüz keşfedilmemiş olan bu “zihniyet meselesi” dış güçler ve ülkeyi yönetmek isteyenler tarafından çok iyi analiz edilmiştir. Adeta millet olarak atacağımız her adım öncesinden bunlar tarafından bilinmektedir.
Zihniyetimiz yanlışta olsa nerede ise karakterimiz haline gelmiştir. Bu nedenle eğer zihniyetimizde bir problem var ise bu karakterimize de önemli oranda yansımaktadır. Ancak kanaatimce karakter ve zihniyet arasında çok derin uçurumlar vardır. Yani zihniyet bozuk olsa bile karakter düzgün olabilir.
Türk Milleti unutkandır. Çoğumuza akşam ne yediğimiz sorulsa doğru cevaplar veremeyebiliriz. O sebeple 10 yıl veya 100 öncesini hatırlamak bile mümkün değildir. Acılar, başımıza gelenler ve ödediğimiz bedeller kolayca unutulur. Savaşlar ve depremler bunun en yakın örnekleridir.
Türk Milleti nerede ise aptallık derecesinde saf ve iyi niyetlidir. Olayları gerçeklik ekseninden ziyade duygusallık çerçevesinde değerlendirir. Buna son örnek ise varlığını tehdit eden Suriyeli sığınmacılar konusunda Ensar-Muhacir’in dayatması ile susturulmuş olmasıdır.
Allah, din, peygamber, kutsal kitap gibi konularda akılcılıktan uzak neden olduğu bilinmez bir biat anlayışı içindedir. Camilerde Arapça yapılan duaları bilmeden amin der…en azından kendi dilinde dua edilmesinde bile ısrarcı olmaz. Hurafeye inanmaya yatkındır. Ancak cehennemden çok korkar ve cehennemden kurtulsun diye uyduruk şeyhleri Allah ile arasına aracı koyar. Hatta uydurulmuş din ile din arasındaki farkı çok iyi bilir ama dünyevi nedenlerle buna göre yaşamak işine gelmez… Yaptıkları veya yapmadıkları ile cemiyetin zarar gördüğünü bilir de sesini kolay kolay çıkarmaz.
Eğitimden bir türlü hoşlanmaz. Cehalet rahatsız etmez. Kadercidir!
Çalışkan değildir! Kolaycıdır! Ekmeğini doğrulttuğu zaman şükür eder işi rölantiye alır.
Mustafa Kemal Atatürk’ün Türk Milletine hitaben söylediği şeylerin çoğu aslında millette gördüğü değil görmeyi arzu ettiği şeylerdir. O kanunlarda yaptığı devrimler kadar aslında Türk Milletinin zihninde de bir devrim yaratmaya çalışmıştır.
Türk Milleti sorumluklarını hep başına gelmiş adamlara devretmiştir. Denetim görevinden kaçınmıştır. Halbuki “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” sözü dillerden düşmez ama ona göre de yaşanmaz. Bu ona çeşitli mihraklar tarafından da telkin edilmiştir. O da işine geldiği için kabullenmiştir.
Aslında yanlışın ne olduğunu pek ala bilir. Ancak çoğunlukla işine gelmediğinden bu yanlışları yapmaktan da geri durmaz. Bu durumu veya benzerlerini anlatan Nasreddin Hoca Fıkraları, Karagöz-Hacivat atışmaları, hiciv dolu şiirler, deyimler ve atasözleri çok meşhurdur.
Futbol takımı gibi taraf tutar. Yani yanlışlarında bile tutucudur denilebilir. Bu nedenle özeleştiri yapmaktan kaçınır ve topu başkalarının üstüne gönderir. Menfaatleri birçok aile, evlat, vatan, bayrak gibi kutsal sayılabilecek şeylerden önce gelir fakat bu konularda uyarıldığında da hamaset dolu itirazlarda bulunur.
Adaletin gerçekleşmesini ister ama adaletin bu dünyada tecelli etmeyeceğini düşünür. Bu nedenle hak arayışını genel de ahirete bırakır. Zulmü ve zalimi sevmez ama “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” mantığı ile pek de sesini çıkarmaz. Hak, adalet ve hukuk arayışında olanları da Don Kişot olarak niteler! Bilmez dediğimiz bu insan tipi kalkar size durumu İspanyol edebiyatının baş yapıtlarından biri olan roman kahramanı Don Kişot ile örnekler…
Günlük yaşar yarını düşünmez. Etraflı da düşünmez. Onun için Osmanlı zamanında “etrakı bi idrak” denilmişti. Yani aklı olanın idraki olmayabilirdi!
Ezan susmamışsa bayrak inmemişse sanki bir sorun yok gibi görür. Hâlbuki yıllardır ABD, İngiltere ve Fransa gibi ülkelerin sömürgesi olan İslam ülkelerinin de, bayrağı inmemiş ve ezanı susmamıştı… Mukayeseli değerlendirmelerden uzaktır. Belki de mukayese ne demek farkında bile değildir. Tarih, hukuk, teknoloji ve diğer mukayese etmesi gereken şeylerin önemini de kavramamış olabilir.
Dedim ya aslında bilimsel incelemelere konu olacak bir zihniyet meselemiz var. Hemen itirazlarda bulunabilirsiniz. Ben zaten itirazlarda bulunacak insanlar için bu konuyu gündeme getirmedim. Ben böyle bir zihniyete sahip değilim diyecek arkadaşları da saygıyla karşılıyorum. Lafım sözüm bu tür bir zihniyete sahip insanlarımızadır.
Eğri oturup doğru konuşalım deriz ama doğrular karşısında yanlış konuşmaya ve yapmaya da devam ederiz!
Başarmak ve böylece ülkemize ve de Türk Milletine faydamız olsun diyorsak zihniyetimizdeki arızaları gidermek ve kendimizi değiştirmek zorundayız. Bu konuda bilimsel çalışmalar yapanların topluma önderlik yapması gerekiyor. Haydi bakalım çıkın öne!
“Cennet Ucuz, Cehennem Gereksiz Değil”
(Not: Zalimler tarafında yer alan sosyal medya egemenleri daha önceki yazılarımda sansür uyguladıkları için bu defa, yazıya konu olan, insanlığın yüz karası bu sefih topluluk için “yahu” sözcüğünü kullanacağım, “-di”yi siz eklersiniz.)
Üç çocuk, üçü de kız; yaşları 3, 5, 9 gibi. Önlerinde, elbiseleri parçalanmış, yüzü kanlar içinde bir ceset. Büyük kız, ağlamaktan öte “Babamız, bakın, nasıl da bize gülüyor.” diyor diğer kardeşlerine. Babaları da sanki onları seyrediyor. Ortanca kız, babasına “Anneme selam söyle.” diye sesleniyor, bir taraftan da kanlı yüzünü öpüyor babasının. Küçük kız olanları anlamaya çalışıyor, gözü yaşlı, üstü perişan. Etrafta başka cesetler da var. Az önce bombalanmış evleri. Feryat figan, toz duman… Burası Gazze. İnsanlığın bittiği, vahşetin hortladığı yer.
“Yahu”yu tanımayanlar, Gazze cehennemine baksınlar.
Bir anne, kim bilir kaç çocuğunu şehit vermiş? Dimdik ayakta, haykırıyor. Bir baba, bombalanan evinin yıkıntıları arasından kurtardığı on yaşlarındaki oğlunun cesedini havaya kaldırmış, dünyaya sesleniyor: “Bu çocuğun günahı neydi? Bu günahsızlar niçin ölüyor? Allahuekber… Çok şükür bu da şehit oldu, ağabeyleriyle Cennet’te buluşacak.”
Yaşananlar trajik, sahne felaket, kan, barut, göyaşı. Bitmeyen bir acı, biteceği de yok. Dünya sahnesinde üç taraf var: Ölenler, öldürenler ve seyredenler.
“Acı” duygusunu yok etmiş ölenler. Ölmüyor, şehit oluyorlar. Direniyorlar, esir değiller; çünkü cesurlar. Esir olan, biziz. Sözlerin kifayetsiz kaldığını görüyorlar. Akıllarının işlemediği, vicdanlarının sustuğu, hırs ve öfkenin her türlü insani değeri kararttığı sözde insan varlıklarına karşı ne yapabilirler ki?
Gazze’de üç aydır otuz bin insan öldürülmüş, yüz binden fazla yaralı var. Ölen ve yaralananların çoğu çocuk ve kadın. “Yahu”, özellikle çocuk ve kadınları hedef alıyor, bir nesli kurutmak istiyor. Hedefleri, bozulmuş kitaplarındaki vaat edilen toprakları ele geçirmek. Buna engel olan hiçbir şeyin değeri yok. Kaldırdıkları her engel, “Yahu”nun cennetteki garantisi olacak. İnançları bu.
Kin, hınç, hırs duygularının, bir topluluğu bu kadar çirkinleştirdiğine, değersizleştirdiğine tarihin sayfalarında rastlamadım. Haksızlık, adaletsizlik, zulüm, acımasızlık kelimelerinin tam anlamıyla cisimleştiği yerdir Gazze ve bu işin failidir “Yahu”. “Yahu”, sen ne belaymışsın yahu!
Kur’an’da geçen “Yahu” topluluğu ile ilgili ayetleri anlayamazdım, ağır bulurdum. Rabb’imin yanlış sözü olur mu hiç? Al-i İmran suresinde “Onlar (Yahu..) nerede bulunursa bulunsunlar, Allah’ın ahdine ve insanların himayesine sığınmadıkça kendilerine zillet (damgası) vurulmuştur. Allah’ın hışmına uğramışlar ve miskinliğe mahkûm edilmişlerdir. Çünkü onlar, Allah’ın ayetlerini inkâr ediyorlar ve haksız yere peygamberleri öldürüyorlardı. Bu da onların isyan etmiş ve haddi aşmış bulunmalarındandır…”
İnkar, isyan, haddini aşmak; bir irsiyet eseri olarak Yahu’nun genlerinde mevcut.
“Müslümanlarla Yahudiler çarpışmadıkça kıyamet kopmayacaktır. Yahudi taşın, ağacın arkasına saklanacak. Bunun üzerine o taş, o ağaç Yahudi’yi kovalayan kimseye, Ey Müslüman, arkamda bir Yahudi var, gel onu öldür, diyecek.” diye rivayet ettiği söylenir Hz. Peygamber’in.
Ağacın, taşın bile kendisinden nefret ettiği bir toplum olmak ne kadar aşağılık durum. Bugün, bütün dünyanın, İsrail’in zorbalığı, ikiyüzlülüğü, anlaşma tanımazlığı, zalimliği karşısında pes ettiğini görüyoruz. Vicdan sahibi dünya insanlığının meydan gösterileri, “Katliama son” haykırışları İsrail yönetimine hiçbir şey anlatmıyor. Onun vahşi gücüne karşı kuvvetli bir şefkat yumruğu gerekiyor. O nerede? Heyhaat!
“Hadsize haddini bildirmek, yetime sadaka vermek gibidir.” diye güzel bir özlü sözümüz var. Haddi kim bildirecek? Kurulu nizamın güçlü devletlerinin bu katliam karşısındaki duruşları, riyakârlıkları bir kez daha görüldü. Müesses nizamın kurum ve kuruluşları, kör ve sağır oyunu oynuyor. İslam ülkelerinden beklenen insani ve İslami duyarlılık, kış uykusunda. Gazze dışındaki diğer Filistinliler, aslanın, suyunu bulandırmakla suçlamasından çekinen tavşan korkaklığında. Tarih, bu kadar olumsuzluğu yaşatan ve seyredenlerin ilahi adalet tarafından nasıl cezalandırıldığını bir gün yazacaktır.
Mazlumun dini, meşrebi sorulmaz. Ölenler de kalanlar da bizim insanımız. Haksızlık karşısında susmak, dilsiz şeytan olmaktır. İnsanları, toplumları harekete geçiren dinamikler tersyüz. İnsan gerçeğini şeytanlaştıran ölçülerin bizi iki dünyada da götüreceği yer belli.
Son söz: “Cennet ucuz, Cehennem gereksiz değil.”
Düşük Zekâ İle Yüksek Medeniyet Olmaz
Bilim adamları toplam 115 ülke vatandaşları arasında 1 milyon 691 bin 740 kişinin zekâ testine dayanarak bir rapor hazırlamışlar. Bu raporda ortaya çıkan sonuç çok üzücü ve düşündürücü: Türkiye IQ (zekâ seviyesi) sıralamasında 105 ülke arasında 73’üncü oldu.
Bilindiği gibi bir kişinin normal zekâsı 100 zekâ puanı baz alınıyor. 100’ün üzeri ortalama üstü; 100’ün altı ise ortalamanın altı olarak kabul ediliyor. 70 IQ’nun altı zihinsel engelli olarak tanımlanıyor.
Zekâ seviyesi sanıldığı gibi sabit kalmıyormuş. Bazı kişiler veya toplumlarda zekâ seviyesi artış gösterirken, bazılarında düşüş olabiliyormuş.
Uluslararası IQ Araştırması ve Tespiti’ne göre, Türkiye’nin IQ’su son bir yılda 1,5 puan düştü ve 95,63 oldu. Buna karşılık özellikle Avrupa ülkeleri ve Doğu Asya ülkeleri halklarının IQ’larında artış görüldü.
2023 yıl sonu itibarıyla, en zeki ülke vatandaşları 107.54 ortalama ile Güney Koreliler oldu. Güney Kore’yi 106.99 ile Çinliler, 106.84 ile İranlılar, 106.18’le Japonlar izliyor.
İlk 10’da yer alan diğer ülkelerde zekâ seviyesi (IQ oranı) Singapur’da 106.18; Avusturya, Kanada, Almanya, Slovenya, Moğolistan 102 puan mertebesinde.
İlk 10’da yer alan ülkelerde -Japonya hariç- zekâ ortalamalarında artışlar görüldü. Zekâsı en çok artanlar Fransızlar, İtalyanlar ve İspanyollar oldu.
Türkiye’nin büyük kısmı ise orta zekalı veya alt sınıra yakın görünüyor. Türkiye adına 42.801 kişi test edildi ve zekâ oranı bir yıl önceye göre 1,5 puan azaldı.
Bangladeş, Romanya, Filipinler, Azerbaycan, Moldavya, Peru gibi ülkeler zekâ ortalaması sıralamasında bizim üzerimizde. Listenin en altında IQ ortalaması 90’ın da altında olan Nikaragua, Guetamala, Kongo, Angola, Gabon gibi ülkeler bulunuyor.
***************************
Zekâyı Artıran ve Eksilten Ne?
Zekâyı etkileyen en önemli faktör genetik. Genetiğin etkisinin yüzde 75 mertebesinde olduğu, yüzde 25’inin ise çevresel ve diğer faktörler olduğu bildiriliyor. Başka bir araştırma da bunun yaşa göre değiştiğini vurguluyor. Yani küçük yaşlarda genetik etki yüzde 20’lerde gençlerde yüzde 40 olurken orta yaşlarda ise yüzde 60 olarak değişiyor.
Kuzey Koreliler -aynı genetik yapıya sahip oldukları halde- Güney Korelileri en zeki hale getiren faktörler neler olabilir? Kuzey Koreliler, nitelikli genetik mirasına rağmen, zekâ ortalamasında Güney Korelilerden neden bu kadar geri kaldı?
Mustafa Kemal Atatürk’ün 10. Yıl Nutkunda büyük bir gururla vurguladığı, “Türk Milleti zekidir” sözü yalan mıydı?
Aziz Nesin’in “Türk Milleti’nin yüzde 60’ı aptaldır” veya tepkiler üzerine “Türk Milleti’nin yüzde 40’ı zekidir” sözü doğru muydu?
Bu sorulara cevap bulabilmek için önce IQ’nun artırılabilir olduğunu bilmemiz ve zekâya etki eden çevresel ve diğer faktörleri incelememiz gerekiyor.
****
Zekâya eğitim ve beslenmenin etkisi çok önemli. Aynı genetik yapıdaki insanlardan iyi beslenen ve iyi eğitim alanların zekâları gelişiyor. Kötü beslenme ve kötü eğitim de var olan zekânın seviyesini aşağıya çekiyor.
Ortalama zekâsı yükselen ülkelerde beslenme ve eğitim kalitesinin yükselme trendinde olması sürpriz değil. Tabii ki kötü beslenen ve iyi eğitim almayan, düşünme ve hayal etme melekeleri körelen nüfusun arttığı Türkiye’de zekâ ortalamasının düşmesine de şaşırmıyoruz.
***************************
Çürük Sebze Tüketenden Olgun Zekâ Beklemek
Basında yer alan bir habere göre, Ankara’da bir markette içinde çürükler olan sebzeler “olgun sebze” etiketiyle düşük fiyattan satılıyormuş. Esasen bu uygulama, başta semt pazarları olmak üzere, çoğu yerde var ama “çürük” veya “bayat” yerine “olgun” sıfatının konulması bu konuda yeni bir aşama olsa gerek.
Hepiniz semt pazarları ve bazı marketlerin çöp olarak bıraktıklarından seçip evine götüren, fırınlardan ucuza bayat ekmek alan vatandaşlarımızı görmüş veya haberlerini izlemişsinizdir.
Et ve süt ürünleri, taze meyve ve sebze tüketmeyen milyonların olduğu bir toplumun dünya ile yarışması mümkün değildir.
“Almanya bizi kıskanıyor” propagandasına inananların çokluğuna bakınız. Türkiye’nin ortalama zekâ puanını aşağıya çeken, kötü beslenen ve kötü eğitimli nüfusun ne kadar çok olduğunu anlayabilirsiniz.
***************************
Düşünmeyen, Sorgulamayan, Biat Edenin Zekâsı
IQ yükseltmek için yapılması gereken bir diğer faktör beyninize egzersiz yaptırmaktır.
Yüksek IQ beynin yaratılışa uygun bir şekilde kullanıldığını gösterir.
Kitap okuma veya yazma, yeni bir dil öğrenme, yeni bir enstrüman çalmayı öğrenme; bilim, kültür, sanat alanlarında düşünme sorgulama gibi beyni geliştiren egzersizler IQ’yu geliştirir.
Sadece barınma, karnını doyurma, cinsellik gibi temel dürtülerle çalışan beyinler ile soyut düşünceyle egzersiz yapan beyinler farklı olur. Ekmeğin, sebzenin fiyatından başkasını düşünemeyen beyinlerin bilim, din, felsefe, siyaset konularında sorgulayan beyinlerin zekâ seviyesi ile yarışması mümkün olmaz.
Beynini yaratılışa aykırı kullanan; düşünmeyen, sorgulamayan; aklını, iradesini ve vicdanını birilerine teslim etmiş olanların zekâsı geriler.
Kanaatimce genetik miras olarak nitelikli bir beyne sahip olanlar bile, bir iki nesil iyi beslenmez, iyi bir eğitim almaz ve beyinlerini doğru kullanmazsa genetik yapısında bozulmayla karşılaşır. Kendinden sonrakilere aynı nitelikte genetik bir miras bırakamaz.
Toplumlar ve Beyinler
Doğada tekrarlanan şekiller, tekrarlanan modeller görürüz. Son zamanlarda bunlara “örüntü” adı da veriliyor. Örnek mi? Mesela deniz kıyıları. İster dünya haritasında kıtalarla okyanusların girinti- çıkıntılarına bakın, isterseniz yaklaşın ve denize kıyısı olan ülkelerin sahillerine, sonra daha da yaklaşıp haritada değil de gerçek bir sahildeki girinti çıkıntılara, en sonunda da diz çöküp kumsalın girinti çıkıntısına bakın. Hepsi aynı ‘örüntü’nün milyar kere büyük veya milyar kere küçük mertebelerde tekrarıdır. Geçen asrın sonlarında bu konu matematikçilerin de bilimden keyif alan amatörlerin de odağındaydı. Konunun ismi ‘fraktallar’ idi.
İnsan zihni genellemeleri seviyor. Gerçekten genellemelerde bir güzellik, bir estetik buluyoruz. Matematikçilerin, fizikçilerin uzun çalışmalar sonunda bulunan kısacık denklemlere ‘yakışıklı’ veya ‘seksi’ dediklerine çok şahit oldum. Öyle değil mi? Bizim dünyamızdaki mekaniğin tamamını çözen F = ma veya atom bombasının enerjisini anlatan E = mc2 yakışıklı ifadeler değil mi?
Zekâ bağlantılardır
Böyle şairane düşüncelere dalmışken bir genelleme de benim aklıma geldi. Benimki fraktallar, Newton veya Einstein denklemleri gibi bilimin bir parçası değil. Benimki uçuk. Dolayısıyla doğru olması ihtimali çok çok düşük. Fakat yakışıklı mı yakışıklı bir genelleme. Bir cins fraktal düşüncesi, doğanın kendini tekrarladığına dair ama şeklin de ötesinde.
‘Hadi söyle de kurtulalım’ dediğinizi duyar gibiyim. Söyleyeyim.
İnsan beyninde nöron denilen yapılar ve nöronları birbirine bağlayan sinirler- sinapslar var. Son çalışmalarda insan beynindeki nöron sayısı için 86 milyar rakamını veriyorlar. Bağlantı sayıları? Her nöron, diğer nöronlarla 10.000’e kadar sinapsla bağlanabiliyor. Beynimizdeki bağlantı sayısını bir katrilyon civarında tahmin ediyorlar. Ee, ne olacak? Şu olacak, okuma, konuşma, hayal kurma, empati duyma velhasıl insanın beyniyle yaptığı ne varsa şu nöron veya bu nöron sayesinde değil o katrilyonlarca bağlantı sayesinde gerçekleşiyor. Mesela empati için ‘ayna nöronları’ndan bahsediliyor. Aslında sözünü ettikleri, birbirine bağlanan bir demet. Okuma, konuşma ve benzerlerinin de böyle demetlerden oluşan merkezleri var.
Vurgulamak istediğim, düğüm noktaları gibi düşünebileceğimiz nöronlar kadar, aslında onlardan çok daha önemli olan aralarındaki bağlantılar. Katrilyon tane işbirliği.
Toplum ve beyin
Bu yapının son zamanlarda çok popüler bir yapay zekâ düzeneğine benzediği büyük bir sürpriz değil. Bunu yazmıştım da. Nöral ağlar denilen bu teknik ChatGPT, Bard gibi başarılı girişimlerin alt yapısını oluşturuyor.
Şimdi boşluğa bir adım atıyorum: İnsan toplumları da bireylerden oluşuyor. Bir de bu bireylerin birbiriyle bağlantıları var. Konuşarak, telefon ederek, bir iş yerinde birlikte çalışarak veya uzaktan ilişki kurarak. Toplumları insan vücuduna benzetmek eski ve demode bir sosyoloji yaklaşımı ama ben toplumu insan vücuduna değil, sinir ağlarına benzetiyorum. Nöronlar veya nodlar yerine fertler ve sinirler, sinapslar yerine onların her birinin başka insanlarla kurdukları iletişim kanalları. Muhakkak ki insanı insan kılan tek tek bireylerin becerileri, kabiliyetleri kadar ve aslında onlardan çok, oluşturdukları toplumun birlikte ortaya koyduğu beceri ve kabiliyet. İnsan toplum yaratığıdır. Bunun için lisanı icat etti. Sonra yetmedi, sinapsları çoğaltmak , iletişim kanallarının menzilini arttırmak için yazıyı icat etti. Sonra matbaayı, sonra internete kadar uzanan iletim- iletişim araçlarını. Dünyada şu anda yaşayan insanlarla sinaps kurmamız kolaylaştı. Daha önemlisi artık yaşamayanlarla ve ilerde yaşayacak olanlarla da!
Şimdi toplumları kurdukları iletişim kanallarının çokluğuna ve yönüne göre sınıflandırmaya da kalkabiliriz.
Toplumun aptalı akıllısı
Yönetilmeyi seven toplumlarda sinir bağlantıları, iletişim kanalları dikey yönde olacaktır. Alttakiler, birbirleriyle değil bir üstleriyle, onlar da bir üstleriyle iletişimi daha değerli görecektir. Çünkü velinimet yukardadır. O patrondur, efendidir, beyefendidir ve nihayet piramidin en tepesindeki büyük ağabeydir.
Birlikte yaratmayı seven toplumlarda nöron bağlantılarının çoğunun yatay olduğunu gözlersiniz. Düşey iletişime de ihtiyaç vardır şüphesiz ama üretkenlik daha ziyade yatay iletişimle gerçekleşir. Yönetim biliminde buna yatay örgütlenme diyorlar ve en verimli tarz olduğunu söylüyorlar. Yalnız maddî üretim için değil, sanat için de yatay ilişkiler belirleyicidir. Ressam ressamlardan, yazar yazarlardan gıda alır. Patronlardan değil.
İlişkilerin her yöne kurulduğu toplumlar insan beynine benziyor. Bütün dikkatin patrona yöneldiği toplumlar delilerin kafalarına geçirdiği huniye benziyor. Birincisi görece zeki, ikincisi biraz aptal oluyor.
Bizim toplumumuz bunlardan hangisine benziyor dersiniz?
Fraktal ilhamında bir adımım daha var: Genotip- fenotip ilişkisinde de tek tek genler kadar, belki onlardan da çok, genler arası etkileşim öne çıkmaya başladı. Belki başka bir yazıya. Toplumlar ve beyinler – Milli Düşünce Merkezi (millidusunce.com)
Bir Ama Pîr Konuşma
Bir ama pîr konuşma,
İnsanda mânevî oluşma.
Çıkarır insanı, ilahî huzûra.
Kimse bakmasın kusura.
Kulluk ancak böyle olur.
Ebedî âleme insan;
Bu sıfatlarla buyur edilir.
İşte Hz. Ali bu!
Allah’ın nadide kulu.
İnsanlar arasında ulular ulusu.
Eğilin de bakın tarihe;
Hz. Muhammed’den başka,
Böyle tutulan var mı ilâhî aşka?
Var mı Ali gibi yar?
Olan, onun gibi bahtiyar.
Gezsen de diyar diyar;
İlmin kapısı gibi bir yiğit;
Söyle Allah aşkına, nerde var?
Konuşuyor mânen aramızda.
Kulak verelim susun da biraz;
Dinleyerek can kulağıyla,
Tutulmuş olalım fazilet ağına.
Artık söz Hz. Ali’nin dudağında:
“Ey insanlar! İlimden daha büyük zenginlik, halimden daha yararlı izzet, edepten daha yetkin soy, gazaptan daha çetin zorluk, akıldan daha iyi güzellik, cehaletten daha kötü arkadaş, yalandan daha iğrenç kötülük, susmaktan daha koruyucu zırh ve ölümden daha yakın bir gayb yoktur.
“Kendi ayıbına bakan başkalarının ayıbını görmez ve ilgilenmez. Çünkü o kendi ayıbıyla meşguldür. Kendi rızkına razı olan, halkın elinde olana göz dikip zenginlik hırsına kapılmaz. Zulüm kılıcını kınından sıyıran onunla öldürülür ve kardeşine kuyu kazan kazdığı kuyuya düşer. Kendi aklını yeterli gören sürçer. Halka karşı kibirli olan zelil olur. Alimlerle oturup kalkan saygı görür. Ayak takımından kimselerle oturup kalkan aşağılanır. Gücünden fazla yük taşıyan âciz kalır.
“Ey insanlar! Akıldan daha faydalı mal, cehaletten daha düşkün fakirlik, tefekkürden daha üstün ibadet, bencillikten daha korkunç yalnızlık, iyilikten daha büyük vera (doğru hareket) sevgiden daha güzel sera (zenginlik) yoktur.
“Yaratılmışlar içinde en şaşırtıcı olanı insandır. Çünkü hem hikmetin ve hem de hikmete aykırı şeylerin kaynağıdır. Umutlandığında tamah eder ve tahrik edilen tamah onu helaka götürür. Umutsuzluğa düştüğünde ise üzülür ve üzüntü onu gazaba uğratır. Korktuğunda kederle kuşatılır. Kendini emniyet ve güvencede hissettiğinde ise gaflete düşer. Yeni bir nimete ulaştığında zenginliğiyle övünür, kibirlenir, yoldan çıkar ve isyan eder. Nimet yerine bir belayla karşılaştığında ise sabırsızlanır. Sabırsızlık onun önüne zorluk çıkarır, zorlukla karşılaştığında da zaafa duçar (uğramış) olur. Yeteri kadar yemediğinde hastalanır. Aşırı yediğinde ise nefes alamayacak kadar şişer. Gördünüz mü, her tefrit (geri kalış) ona zararlı olduğu gibi, her ifrat (aşırı oluş) da onu mahvediyor.
“Ey insanlar! Öyleyse siz ortada durun ve hiçbir konuda aşırı gitmeyin. Adalet iki ucun ortasındaki dengededir. Meselâ hileden sakının, çünkü hile alçak kimselerin huyudur. Her arayan bulamaz ve her yolculuğa çıkan geri dönemez. Seni terk eden kimseye ilgi gösterme. Kimseye uzak durma ve kimseye aşırı yaklaşma. Başkasında hata aramadan önce kendine bak…
“Ey insanlar! Amelini, ilmini, almasını, vermesini, vazgeçmesini, susmasını, işini ve sözünü sadece Allah rızası için halis yapan kimseye ne mutlu.” (Vehbi Bardakçı, Kerbela, s: 228 – 230)

