“Bakıyorum da, herkes 29 Ocak’ı anar olmuş! Sevindim…”
Türk Milleti, tarihi sorunlar içinde boğuşup duruyor ve bu sorunların içinden akıl ve bilgi yolu ile değil de, yumurta kapıya geldiğinde kaba kuvvet ile çıkmaya çalışıyor.
Vereceğimiz örnekte bunun bariz bir göstergesi…
Sizlere bir “6-7 Eylül” ile “29 Ocak” karşılaştırması yapmak istiyorum.
Çoğunluğunuzun 6-7 Eylül olaylarından haberdar ama buna karşılık 29 Ocak’tan pek bir bilginizin olmadığı malumumuz!
Hâlbuki 6-7 Eylül olaylarının üzerinden 69 yıl geçmiş iken, 29 Ocak olaylarının üzerinden sadece 35-36 yıl geçti. Yani demek istediğim şu, 6-7 Eylül olayları meydana geldiğinde yaşayanların büyük bir kısmı öldü ve çoğunluğumuz henüz doğmamıştık bile… Ama çarpıtarak anlatıp bize hiç unutturmuyorlar
Ancak bizlerin fiilen yaşadığı 29 Ocak 1988-1990 olaylarını, bırakın unutmayı duymadık bile ama buna karşılık 6-7 Eylül olayları film şeridi gibi önümüzde duruyor daha doğrusu durduluyor!
Gizli bir elin, bizi 29 Ocak olaylarından habersiz bırakırken, 6-7 Eylül olaylarını pişirip pişirip önümüze getirdiğini görüyoruz. Bunda da çok başarılılar. Ancak bu yıl (2024) 29 Ocak’ı başta Türk Ocakları olmak üzere birçok kuruluşun hatırlaması ve toplantılar tertip etmesi, birçok kişinin yazılar kaleme alması biz Türkler açısından oldukça sevindiricidir.
En basit bakış açısı ile 6-7 Eylül olayları Türkiye’de, 29 Ocak olayları Yunanistan’da oldu. Bu bile olayın gizlenmesinin en büyük nedenidir ve ülkemizdeki sansürcü gücün etkisini göstermesi bakımından ilginçtir!
29 Ocak olaylarında Batı Trakya Türklerine verilen maddi zararın boyutu, 6-7 Eylül’de meydana gelen olaylardaki zarardan daha büyüktür.
Fikirlerinin tamamı yakınına katılmasam da Prof. Dr. Baskın Oran bile; 29 Ocak olayları ile 6-7 Eylül’ün birçok benzerlikler gösteren kitlesel bir saldırı olayı olduğunu belirtiyor.
O dönem, İstanbul’daki Patrikhane’nin başındaki zatın muadili olan İskeçe Müftümüz rahmetli Mehmet Emin Aga ve daha birçok kişi öldüresiye saldırıya uğradı ve müftümüz günlerce Türkiye’de GATA’da tedavi gördü.
Şimdi size soruyorum; Patrik efendi Bartholomeos Türkiye’de böyle bir saldırıya uğrasa, dünya üzerimize çullanır mı, çullanmaz mı? Biz ise buna karşılık ne yapmışız: 29 Ocak’lardan Türk kamuoyunu habersiz bırakmışız! Rahmetli Mehmet Emin Aga’nın başına gelenleri anlatmamışız!
29 Ocak’ları hain aydın tipi bilmez (aslında bilir ama konuşmaz ve yazmaz) ama kendine Türk Aydını yakıştırması yapanlarda bundan pek bir habersizdir. Siyasetimizi ise hiç sormayın, biz Türkler o cephede zaten perişan haldeyiz!
Peki, olaylar bittikten sonra ne oldu? Türkiye, 6-7 Eylül olaylarında meydana gelen hadiselerden doğan zararı tazmin etti ve gereken tedbirleri aldı. Yunan tarafı ise Batı Trakya Türklerine karşı uyguladığı insanlık dışı politikaları aynen sürdürüyor. Batı Trakyalı Türklerin zararlarının tazmin edildiğini de duymadım… Varsa bilen yazsın!
Ne yazık ki; Yunanistan’daki Batı Trakya Müslüman Türk Azınlığının “29 Ocak Milli Direniş Günü” adını verdiği bu günü yaratan koşullar, günümüzde de hatta ağırlaşarak aynen devam etmektedir.
29 Ocak 1990’dan sonra Yunanistan’da ne oldu derseniz; Yunanistan asimilasyon politikalarına devam etti, 60.000’nin üzerinde Batı Trakya Türkünü hukuka uygun olmayan bir şekilde vatandaşlıktan çıkardı ve en önemlisi Türk Dünyasında bir yıldız gibi parlayan Batı Trakya Türklerinin lideri Dr. Sadık Ahmet’i planlı bir trafik kazası ile şehit etti.
Durmadı, Türkiye’ye; Ruhban Okulunu aç, Patrikhanenin Ekümenikliğini tanı, vakıf mallarını iade et, Kıbrıs ve Ege’deki taleplerimi karşıla diye baskı yaptı. Yetmedi Pkk’ya kamplar açtı ve askeri – diplomatik destekler verdi. Şimdi de Ege’deki Türk Adalarını işgal etmeyi ve silahlandırmayı sürdürüyor!
Bunlara karşı biz ne yaptık! 29 Ocak olaylarını konuşamadık bile… Halen her şey aleyhimize seyrederken ABD’nin isteği ile Yunanla oynaşmaya devam ediyoruz. İçeride tribünlere oynarken kapalı kapılar ardında tavizler veriyoruz!
Türkiye ile Yunanistan arasında sorunlar vardır ve olacaktır da… Ancak biz, bu sorunları bilmeli ve tedbirlerimizi ona göre almalıyız. Batı Trakya Müslüman Türk Azınlığını asla yalnız bırakamayız (rahmetli İskeçe Müftüsü Ahmet Mete“biz sizin rahatınız için burada rehiniz ve kimse bize bunu yaparken rehinliğe razımısınız diye sormadı bile” derdi”) ve bırakmamalıyız. Çünkü onlar bizim için inanılmaz çileli bir hayat sürüyor ve her 29 Ocak’ta “Biz Türküz” diye haykırıyorlar.
Buradan Batı Trakya Müslüman Türk Azınlığına sesleniyorum: “29 Ocak Milli Direniş Günü”nüz kutlu olsun. Unutmuyoruz ve unutturmayacağız!
Kıbrıs Rum kesiminde, iki Rus mafyasının karşılıklı otomatik silahlarla birbirine saldırmasını duyunca şaşırmadım. Netice ne oldu, gelişmeler nasıl noktalandı bilinmiyor ama ipuçları şunu gösteriyor; Adada mafya kol geziyor. Hem de yerli-yabancı para babaları. Daha önce de Girne Çatalköy’de de Halil Falyalı ve sürücüsü Murat Demirtaş, evine yakın bir noktada otomatik silahlarla çapraz ateşe tutularak öldürülmüştü.
Güney Kıbrıs’ta yayınlanan Politis Gazetesi “Merkezi Cezaevi Yeraltı dünyasının karargahı oldu” diye kara paraya ve mafyaya manşet attı. Güney Kıbrıslı yetkililer de örgütlü suçun çok tehlikeli bir hale geldiğini, cezaevindeki tutukluların cep telefonuyla görüntülü aramalar yaptıklarını ve dolayısıyla bir önlem paketi hazırladıklarını açıkladılar. Kathimerini Haftalık Gazetesi de gelişmenin vahametini “Polis yeraltı dünyasının rehini” başlığıyla duyurdu.
Sebebine gelince; dünyadaki gelişmiş devletlerin, diğer ülkeleri sömürmeye devam etmesi yüzünden çıkan veya çıkarılan savaşlar, otoriter yönetimler, hukuksuzluk, insan haklarının askıya alınması, işsizlik, hastalık, hayat pahalılığı vs gibi önemli konular çoğu ülkede insanların ve toplumların göç ederek bu meseleyi çözebileceklerine inanmaları. Ayrıca başka alternatiflerinin olmadığını düşünmeleri.
Bir İnsanlık Dramıyla Geldi 21 Yüzyıl
İlk akla gelen bittabi ki göçmenlerdir. Sağlıksız şartlarda denizden adaya doğru yola çıkan mültecilerin bazılarının sahilde cesetlerine ulaşılıyor. Diğerleri ne oldu bilinmiyor, henüz meçhul. Güney Kıbrıs Rum kesimindeki Ayia Napa’da 30 kişinin bulunduğu bir mülteci teknesinin sahile gelmesiyle güvenliğin alarma geçtiği bildirildi. Bu resmi açıklamalardaki gelişmeler. Dahası bilinmiyor, nerede, ne kadar göçmen var, botları ne oldu, içindeki insanlardan kaçı kurtuldu vs. İnsanlık dramıyla geldi 21.YY. dünyamıza!
Ukrayna’ya Rusya’nın işgal ve ilhak amaçlı saldırısı böyle mesela. Savaştan kaçan çok sayıda Rus ve Ukraynalı insan Kıbrıs adasına yerleşmeye, ev almaya ve oturmaya çalışıyor. Çoluk çocuk adaya taşınmış. Hem Rum, hem Türk kesiminde resmi bir açıklama olmasa da Rus ve Ukraynalıların aldıkları ev sayısı önemli bir yekun teşkil ediyor.
İsrail’in Filistinlilere açtığı savaş sonrası, bir ateş yumağı halindeki Gazze’den Adaya gelen yok ama, Kızıldeniz’den İsrail’e giden gemilere mani olmak isteyen ve Yemen’deki Hussileri vuran savaş uçakları Kıbrıs’taki İngiliz Agratur Üssünden kalkıyor. Zaten İsrail açıklarında ABD ve Fransız Savaş gemileri bu iş için de hazır bekliyor. Nitekim İngilizlerle birlikte vuruyorlar. Öyle ki bu yalanı tekzip eden Husiler, İsrail ile bağlantısı olmayan 64 geminin son haftada Kızıldeniz’den geçtiğini açıkladı.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun mağdur ve mazlum Filistin halkına başlattıkları Gazze savaşının bütün cephelerde devam edeceğini ve en az altı ay daha süreceğini, Filistinlilerin ayrı ve müstakil bir devlet kurulmasına müsaade edilmeyeceğini açıklamasının ardından Kıbrıs Adası daha bir önem kazandı.
İsrail, Rusya ve Ukraynalılar Adadan Yer Alıyor
Bölgeden adaya Filistinli gelmiyor ama İsraillilerin sayısının adada 50 bini geçtiği, çok büyük arsalar aldığı, siteler kurduğu, 2000’i aşkın iş yeri bulunduğu öyle rahat iddia ediliyor ki resmi bir açıklama da bunu yalanlamıyor. İsrailliler nereden, ne kadar yer almış gazetelerde ve sosyal medyada satır satır yansıtılıyor. İsraillilerin Kuzey Kıbrıs’ta aldığı arsaların genelde ülkelerine bakan kesimde olduğu anlatılıyor ve bu kanaat halk arasında oldukça da yaygın. Adadaki konuşulanlara göre; Rumlar 1960-1974 arası bal ayı yaşadı, Türkler ise 1974-2004 rahat ettiler, imkana ve sulha kavuştular. Barış harekâtı sonrası çoğu halka ganimet olarak bazı topraklar, evler verildi. Rahmetli Denktaş savaş ganimetine sıcaktı ama tapularıyla birlikte söz konusu kişilere verilmesine şiddetle karşıydı. Merhum KKTC Kurucu Cumhurbaşkanı Ruf Denktaş “Bu yerler onlara verilsin, ama tapuları devlette kalsın” istiyordu, “ilerdeki herhangi bir soruna karşı hazırlıklı bulunulmasından yana” idi. Nitekim bu sorun artık çok önemli hale geldi ve komisyonlar kuruldu, işin içinde çıkılamıyor. Mahkemelere gidiliyor, tazmimatlar talep ediliyor. Sorun uluslararası arenalara götürülüyor. KKTC ve Türkiye aleyhinde kullanılıyor. En önemli sorun da Rumlara ait tapulu malların satılması iddiası. Bugün böyle bir mesele güncelliğini koruyor, tartışılıyor, çözüm aranıyor. Peki Kuzey Kıbrıs’ta malını satan Kıbrıslı Türk aldığı parayla bir yatırım mı yapıyor?. Hayır. Bir müddet sonra hazır para zaten bitecek.
Kara Para mı Aklanıyor?
KKTC Muhalefet partilerine göre; yabancıyla mülk satışı ve nüfus planlaması konusunda düzenleme yapılmazsa bir müddet sonra “varlık” tartışılır hale gelecek.
Bu husus Türkiye açısından da önemli ve tehlikeli bir gelişme.
Bugün adada neredeyse her milletten insan var. Özellikle dünyanın muhtelif ülkelerinden üniversitede okumaya gelen öğrenciler mevcut. Bu öğrencileri kullanan ve kara para aklamak için bazılarına ev ve araba aldıranlar da madalyonun bir başka yüzü. Bu yüzden adada dünyanın en lüks arabaların satıldığı ve kullanıldığı gibi, ev, daire satışları da cazip bir noktada. Bu alışverişlerde ciddi bir kara para aklanıyor.
Uyuşturucu adanın her iki kesiminde de çok ciddi bir sorun. Çoğu yerden uyuşturucu fışkırıyor. Güney’den KKTC’ye geçişte bile uyuşturucuyla yakalananlar bir hayli.
Trafik kazaları da öyle. Son bir haftada 72 trafik kazası meydana gelmiş.
KKTC’de kaçak yaşayanların sayısı da az değil.
Hiç olmaz gibi düşünülen hırsızlık bile hortladı.
Adada en önemli sektör inşaat.
Hastanelerde uzun sıralar oluşabiliyor, ancak parası olanlar özele gidebiliyorlar.
Polis, 5 ilçede gerçekleştirdiği denetimlerde 1761 sürücüle ceza yazmış, 16 kaçak tespit edilmiş ve 105 araç trafikten men edilmiş. Bürokrasi ise ağır ve hantal işliyor.
2015-2023 yılları arasında büyük bölümü hizmet sektöründe olmak üzere 2.381 esnaf kapısına kilit vurmuş. Hayatını devam ettirenler de müşteri kaybına uğradıklarını iddia ediyor. “50 Yıllık utancımız narenciye” diye yorumlar yapan gazeteler “Narenciye sektöründe yaşananlar hazır yiyiciliğimizin güzel bir örneğini oluşturuyor” diye de hatırlatıyorlar. KKTC’de kendi yetiştirdikleri portakal ve mandalina gibi ürünler tarla ve bahçelerde çürürken, marketlerde kilosu 20-30 liradan satılıyor ve ihracatta sıkıntı yaşanıyor. Buna karşılık diğer tarım ürünleri olan domates, patlıcan, salatalık, kabak 50, kivi, muz, ayva 60, biber 80, armut 90 TL. üzerinden etiketlenerek satılıyor. Çünkü üretim yapılmazsa enflasyonla mücadele de edilemiyor. Hayat pahalılığı, üretim yetersizliğinden kaynaklanıyor ve dolayısıyla üretici desteklenmeli. Bazı siyasiler sistemin doğru olmadığını savunurken, bazıları da hukuksuzluğun gerçek olduğunu ileri sürüyor.
Güven Bunalımından Siyasetçi mi Sorumlu?
Bunlar yapılırken çoğu insan rüşvetin yaygın olduğuna inanıyor. Dolayısıyla güven bunalımı yaşanıyor ve insanlar tüm olumsuzluklardan siyaseti sorumlu tutuyor. Eski Başbakan ve Meclis Başkanı Dr. Sibel Siber Halkın Sesi’ndeki haberinde hükümete ağır suçlamalarda bulundu ve “Böyle bir yapıda, demokratik hukuk devleti kuralları işlemez ve hiç birimiz güvende olamayız” dedi.
Öte yandan Güney Kıbrıs’ta Rum yönetimi bir yandan da silahlanıyor. Amerika ve Avrupa Birliği’nin desteğini alan Rumlar, silahlanmada herhangi bir beis görmüyor gibi davranıyorlar. Sadece bu değil elbette. Rum Kilisesi Başpiskoposu Yeorgios Rum halkına “uyanık olması” çağrısında bulunarak “Kıbrıs’taki Hellenizmin hayatta kalması için sürekli tetikle kalınmalıdır” diyebiliyor.
Kıbrıslı Türk Taksicilerin Larnaka ve Baf Havaalanlarından yolcu alarak KKTC’ye getirmelerinin engellenmesi için de çalışmalar yapılıyor. Bu konuda bir yasa tasarısının Rum kesiminde tepki görünce beklemeye alındığı tahmin ediliyor. Ayrıca Türk kesiminden, Rum tarafına her gün çalışmak, malına mülküne bakmak üzere 3000 Kıbrıslı Türk’ün geçişlerinde zorluklarla karşılanması için de çalışmalar yapıldığı gelen haberler arasında.
Bu arada ikili oynayan Rusya üç Rum Dışişleri Bakanlığı yetkilisinin ülkeye girişlerini yasaklarken, Güney Kıbrıs’ta aşırı sağ yükselişte. Güney Kıbrıs’ta merkez sağ partilerin problemleri, hükümetin kötü imaj yükü, mülteci sorunu, Kıbrıs sorunundaki durgunluk toplumda süren apolitik tavır; aşırı sağın yükselmesine neden oluyor.
Nokta
KKTC’de hükümeti oluşturan kanadın büyüğü UBP ile Türkiye’de cumhur ittifakının en önemli kanadı AKP arasında stratejide ve uygulamada önemli benzerlikler var. Geçenlerde Lefkoşa Dr. Suat Günel Camii’nin açılışına iştirak eden Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz ile daha sonra Kuzey Kıbrıs’a konuk olan Ticaret Bakanı Prof. Dr. Ömer Bolat’a adanın sorunları ve özellikle İsraillilere mal satışı görüşüldü, bilgilendirildi mi bilinmiyor ama sorunların dondurularak bekletilmesi de yeni arayışlar getirebilir.
Oğuz Çetinoğlu: Peygamber Efendimiz’in ebedî âleme doğuşundan sonra devlet yönetiminin ehil ellere teslim edilmesi maksadıyla gösterilen hassasiyet, hoyrat diller ve kalemler tarafından ‘makam-mevki kapma yarışı’ olarak anlatılıyor. Siz durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: Kuvvetle muhtemeldir ki o saçma iddiayı, bir veya birkaç oryantalist ortaya atmıştır, bizdeki basîretsiz, ‘İslâmî konularda kâfirin ne dediğinin sinek vızıltısı kadar hükmü olmayacağınının’ bilincinde olmayan bâzı ZAVALLI ilâhiyat profesörlerinin papağan gibi bu saçmalığı dilimize aktarmasıyla akıllara geldi. ‘Kişiyi nasıl bilirsin?’, ‘kendim gibi’ mantığıyla ortaya atılmışa benzeyen bu iddia, ciddîye alınmağa değmez. Önce; bu iddiayı ilk olarak KİM ortaya atmıştır, ona bakmak gerekir. Gâvur, kendisindeki iktidar sürtüşmesinin, Müslümanların seçkin sahâbîleri arasında da olması gerektiğini zanneder, ‘misyon’unun gereğini yapar; onun iddiasını dilimize aktaran ZAVALLI, Prof. etiketli Müslümana ne demeli, bilmiyorum; Müslüman, bu kadar basîretsiz olabilir mi? ahmaklık derecesine varan bu safdilliğe, iyi niyete, gâvurun İslâm konusunda ne dediğine bakma şaşkınlığına, ne demeli, bilmiyorum.
Gelelim konuya: Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Medîne-i Münevvere’de Gerçek Âleme intikal etti, Mekke-i Mükerreme’de değil.
Medîne, İslâm Devleti’nin merkezi idi. Medîne’nin sâhipleri de, Ensâr, yâni Medîne’li Müslümanlar, İslâmın yayılmasında Cenâb-ı Hakk’ın kendilerini görevlendirdiği, büyük hizmetleri olan, gayretli Müslümanlar idi.
İslâm; nizâm demek, Devlet işlerinin aksatılmadan yürütülmesi gerek. Medîne’li Müslümanlar, Medîne’deki en büyük kabîlenin başkanı olan Sa‘d b. ‘Ubâde’nin, işleri yürütmesini uygun bulmuşlardı. Allah’ın buyruklarına uygun olarak Devleti Sa‘d b. ‘Ubâde’nin yönetmesinde, İslâm’a bir aykırılık da yoktur. El Ahkâmus Sultâniyye yazarı El Ferrâ’ Ebû Ya‘lâ Muhammed b. El Huseyn; ‘bir Müslüman, Müslümanların başına geçer de, Allah’ın hükümlerine göre onları yönetir, İslâm beldesini korursa, Allah’a ve Kıyâmet Günü’ne inanan bir Müslümanın, ona bey‘at etmeksizin bir gece geçirmesi câiz değildir’ der. Hayât, devâm ediyor, işlerin yürütülmesi gerek. Yâni, Sa‘d b. ‘Ubâde’nin, yönetim sorumluluğunu yüklenmesi, yanlış olmazdı.
Hazret-i Ebû Bekir Radiyallahu Anhu, yanınna Cennet’le muştulanmış olan Hz. Ömer ve Ebû ‘Ubeyde b. Cerrâh Radiyallahu anhumayı alarak o gölgeliğe gitti ve Ensârın hizmetlerini saydı. Ancak Arap kabilelerinin, Kâbe’den ve Mekke’nin durumundan dolayı Kureyş kabilesiyle ilgili kökleşmiş saygı duygularını, dağılmayı, türlü temâyülleri önlemek için, böyle bir otoritenin gerekliğini belirtti ve KENDİSİ ADAY OLMADI. Hz. Ömer veya Hz. Ebû Ubeyde’den birine bey‘at etmelerini istedi. İkisi de Hz. Ebû Bekir varken böyle bir görevi istemediler ve Hz. Ömer’in bey‘atıyla Hz. Ebû Bekir’e diğer sahâbîler de bey‘at ettiler. Gâvur oğlu gâvurların ve onların gafil, zavallı yerli çömezlerinin dikkat etmediği anlaşılan, o BOŞ, KOF iddiaları gülünç hâle getiren şu
OLAYI GÖRELİM:
Hz. Ebû Bekir R.A. sorumluluğu YÜKLENMİŞ, HALÎFE olmuştu; ertesi gün, omuzuna attığı kumaş parçasıyla, PAZARA, ALIŞVERİŞe gidiyordu! Bütün servetini cihâd için sarfetmiş, geçimi için, ticâret yapacaktı! Öyle saltanat, debdebe söz konusu değildi. “Devlet Başkanı olarak, sorumlulukların var, geçimin için Beytul Mâl’den gereken parayı alırsın” dediler de bu işten vaz geçirdiler.
Ha, bu gâvur oğlu gâvurlar (1856 da çıkarılan o fermânın artık hükmü kalmadığından, hakaret kasdetmeksizin, gayrımüslimi, bir sıfatıyla, İslâm gerçeğini, örtmesiyle anıyorum, o kadar)
İslâm Hükûmetlerindeki vezîr kelimesini de minister diye çevirirler, öyle yazarlar, kullanırlar. Bir defa, yetkide paralellik yoktur: minister; belli bir konunun yönetimindedir: iç işleri, mâliye, vb. Vezîrlerin öyle görev bölümü yoktur. Daha da mühim olanı: Kelimenin taşıdığı anlam: Vezîr, ‘vizr’ (yük) yüklenen, SORUMLU kişi demektir; bu oryantalistler, hemen her şeyi karıştırıyorlar: kültüre yabancılıklarından, kimi zaman da kasden.
Hz. Ebû Bekir’in BÜYÜKLÜĞÜ, DEVLET ADAMLIĞI şu tutumunda kendini gösteriyor:
Bâzı Arap kabileleri, ‘namaz kılmağa devâm ederiz, ama zekât vermeyiz’ dediler. Bunun üzerine onları hizâya getirmek için ordu hazırladı. ‘Namaz kılanlara karşı savaşa mı gireceksin*’ dediler. Öyle ya; namaz kılanlardan, her iki taraftan da yüzlerce kişi savaşta hayâta vedâ edecekti! Ne kadar zor, düşündürücü bir durum!
Hz. Ebû Bakir, kararlılıkla, azimle cevâp verdi: ‘Rasûlullah S.A.V. zamanında zekât olarak verdikleri bir ip parçasını bile eksik verirlerse, evet, harbederim!’
Evet, kimi de namazdan kırpıntı yapmak istiyordu. Hz. Ebû Bekir, biraz tereddüt gösterse idi, o zamandan günümüze kaç BİN TÜRLÜ İSLÂM uygulanışı çıkardı? Tasavvur bile edilemez; İslâm, tanınmaz hâle gelir, herhâlde sâdece adı kalırdı (Cenâb-ı Hakk koruyacak; o ayrı konu, insanî sorumluluktan söz ediyoruz.)
İşâret etmekte fayda var: o şartlarda, o zemînde, Hz. Ebû Bekir’in Hilâfeti böyle gerçekleşti; Hz. Ali Kerremallahu Vechehu teçhîz, tekfîn işleriyle meşgûldu, onun adaylığı söz konusu olsaydı, -genç adam, şehir, kendi şehri değil, oraya gelmiş, evet kahramanlıkları var, ama,-kendisini Ensara, şehrin sâhiplerine kabûl ettirmesi, kolay olmasa gerekti.
Bu saçma konuyu gâvurların ortaya attığını sanıyorum, dilimize aktarılınca, ortaya atan da unutulup zamanla ‘yerli’ hâle geliyor, tuhaf bir şekilde, milliyetçiliğin de bilinçaltından dürtüklemesiyle, ‘Araplar, böyle yaptı’ya evriliyor: kökünden, esâsından YANLIŞ!
Seyyid Mustafa Nuri Paşa, Sultân İkinci Abdulhamîd Han devrinde Defter-i Hakanî Nâzırlığı yaptı,
Netâyicul Vukû‘at adlı çok güzel, 4 ciltlik analitik bir Osmanlı târihi yazmıştır. Orada der ki: ‘biz, 100 yıl önceki, 200 yıl önceki olayları, bu günden bakarak anlayamayız. İsâbetli olarak değerlendiremeyiz.’
E.E. Kellett de, benzer şekilde şöyle der: ‘Doğrusu, son yüz yıl, kendinden önceki yüz yıl bilinmeden doğru dürüst anlaşılamaz. O yüz yıl da kendinden önceki bilinmeden anlaşılamaz; bu, böylece sürer gider.’ (The Appreciation of Literature, s: 79.)
*Geçmiş olaylar değerlendirilirken, bu görüşlerin dikkate alınması, asla göz ardı edilmemesi gerekir.
*Konu, sahâbîler, hem de en seçkin sahâbîler arasında geçiyorsa, işin boyutu ÇOK DEĞİŞİR:
a) İncelenecek olanlar, en büyük velinin bile üstünde kabul edilen, Rasûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’i görmüş olmak, sohbetinde, bulunmuş olmak mazhariyetine sâhip üstün insanlar,
b) inceleyecek olanlar, (bırakalım kâfir oryantalistleri,) İslâm’a bağlılığı, takvâ derecesi onlarınkiyle karşılaştırılamayacak kadar enti püften insancıklar… İnsan, haddini bilmeli!
Marmara Üniversitesi, İlâhiyat Fakültesi’nde İslâm Târihi okuttuğum sırada, bu konuda öğrencilere söylediğim sözü aynen tekrarlıyorum:
‘Sahâbîler, askeriî derecelemeye koyarsak, orgeneral rütbesindedirler. Bizler ise, İslâm için hiçbir şey yapmış değiliz, er rütbesini bile hakketmiş olabileceğimiz şüpheli. Sahâbîler arasındaki olayları tartışmağa kalkmamız şuna benzer: Birinci Ordu karagâhında, orgeneraller, harîta üzerinde, Yunanistan’la muhtemel bir savaşta, ne yapmamız gerektiğini görüşüyorlar. Bir orgeneral: ‘Ege üzerinden, doğru Atina’ya girip işi bitirmeliyiz’ diyor, diğer bir orgeneral ise, “Yunanistan’ı işgal etsek bile, milletlerarası durum, onu ilhak etmemize ‘olur’ demez, iyisi mi, Doğu Trakya’yı, biraz fazlasını, Arnavutluğa kadar alalım, müzâkere ile bir kısmını bırakırız, Doğu Trakya’yı kurtarmış oluruz’ diyor. O sırada, aşağıdaki ocaktan kahveleri getirmiş olan onbaşı, kulağına çalınan bu görüşleri, kahve ocağında erlere naklediyor ve ‘benim görüşüme göre …’ diye başlayıp hikmetler yumurtluyor. Biz, onbaşı da değiliz, er olabileceğimiz bile kesin değil. Haddimizi bilmeliyiz.”
Çağımızdan misâl verelim: Avrupa’ya öğrenci gönderiyoruz. Giden öğrencilerden biri, İngiltere’de, İngiliz danışmanına, İngiliz târihi ile ilgili bir doktora tezi üzerinde çalışmak istediğini söylesin. Bakalım ne cevap alacak? Kaldı ki, İngiliz târihi, öyle, inanç, kutluluk havası taşıyan bir târih de değildir. Geçmişine saygılı, bilinçli bir topluluk, kendi geçmişinin ele alınıp orasından burasından didiklenmesine izin vermez. Bizim, bol keseden ‘aydın’ unvânı verdiğimiz diploma hamallarımızın çoğu zanneder ki, İngiliz târihi de, yabancılar tarafından, İngiltere’de araştırma konusu yapılabilir…
Öyle mi acaba?
Çetinoğlu: 1367 yıl önce yaşanmış olan Hz. Ali ile Hz. Aişe ve sahâbeden Zübeyr arasında yaşanan Cemel Vakası’nın günümüzde tartışılmasının maksadı her ne ise mâkul karşılanabilir mi?
Prof. Maksudoğlu: Bu konuları tartışmanın hiçbir faydası olacağını sanmıyorum; olsa olsa, İslâm’ı da zâten iyi değil, hemen hiç öğrenmemiş olan gençlerin, İslâm’ın ilk nesli olan sahâbîler hakkında saygısının törpülenmesine hizmet eder. Bu konuyu, çağımızda oryantalistler gündeme taşımış olmalı, onları ciddîye alma hastalığından, gafletinden kurtulamayan yerli akademisyenler de bu oltaya takılmış olmalı. Şaşkınlık, tedâvisi, son derece güç bir illettir.
Asıl mühim olan nokta ise: soruda belirttiğiniz gibi, 1367 önceki, sahâbîler arasında geçmiş bir olayın, günümüzde, İslâm’la ilgisinin derecesi bile belli olmayan haddini bilmezler tarafından, -sanki her şey halledilmiş de, sıra bu konulara gelmiş gibi- gündeme getirilmesi.
Anne ve babası bir konuyu tartışan zamâne çocuğun, ‘benim görüşüme göre’ diye söz söylemesindeki acıklı gülünçlükten öte bir durum…
Bize de, Dünyâ ve Âhiret hayâtımıza da zerre kadar faydası olmayan, üstelik fitne uyandırmağa zemîn hazırlayacak bir tutum.
Bazı çok bilmiş zavallıların, bu sözlerimden dolayı, hakkımda ne diyeceklerinin, ne düşüneceklerinin zerre kadar değeri yoktur.
Çetinoğlu: Müslüman, Müslümanlık, İslâm, İslâmiyet kelimelerinin büyük harfle değil de küçükharfle başlatılması nasıl karşılanmalı?
Prof. Maksudoğlu: Büyük harfle başlamalıdır. Küçük harfle başlatanlar; ya dikkatsizdirler veya kötü niyetli, inançsız, ‘mürted’ durumuna gelmiş kişilerdir. Bilinçsiz Müslüman olabilecekleri gibi, kripto Yahudi de olabilirler. Küçümsenmeyecek sayıda kripto Yahudi yurttaşımız var ve bu yurttaşlarımızın bâzıları, medya gibi etkili yerlerde bulunmaktadırlar.
Çetinoğlu: Peygamber Efendimiz zamanında Cuma Hutbesinin iki rekât farzdan sonra okunduğu; Emevilerin bu düzeni, ‘önce hutbe sonra namaz’ şeklinde değiştirdiği iddia ediliyor. Gerekçesi ise şöyle açıklanıyor: ‘Hutbede, Hz. Ali aleyhinde ifâdeler bulunuyordu. Bunu dinlemek istemeyen Müslümanlar, farzı kıldıktan sonra câmiyi terk ediyordu. Emevi yönetimi ise cemaatin hutbeyi dinleyip Hz. Ali nefreti oluşmasını istiyordu.’ Bu isteğin tahakkuku için önce hutbe, sonra farz… denildi. Bu gün de 4 rekâtlık ilk sünnet hesaba katılmaz ise, Emevi sistemi devam ettiriliyor.
Bu hususta, işin doğrusunu öğrenebileceğimiz güvenilir kayıtlar var mı? Yoksa, İslâmiyet’e zarar verecek tartışmaları gündeme getirmek için çalı diplerini eşeliyip mazarrat arayanların işgüzarlığı mı?
Prof. Maksudoğlu: Bu iş; tam tersi doğru olarak Şi’îlerde devam etti. Öyle ki, Sünnî Osmanlı ile Şî‘î Îran arasında, harplerden sonra yapılan barış andlaşmalarında, hutbelerde ilk üç Halîfe ve Hazret-i Âişe Vâlidemiz aleyhinde sözler bulunmaması için madde konulmuştur. Şâh-ı Merdân Hz. Ali Kerremallahu Vechehu’yu, Ehl-i Beyt’i sevmeyen, onlara saygı duymayan bir tek bilgili Sünnî gösterilemez; hutbelerde nîçin Hz. Ali hakkında kotü söz söylenecekmiş? Hiç sanmıyorum.
Çetinoğlu: Birkaç yıldır gündemde değilse de yakın zamanlarda ‘Alevî Çalıştayı’ adı ile (neticesiz) toplantılar düzenleniyordu. Demektir ki; Ülkemizde bir Alevî meselesi var. Meselenin çıkış sebebi de Alevîliğin Alevîler tarafından da Sünniler tarafından da yeterince bilinmemesi olsa gerek. ‘Alevîlik nedir, ne değildir?’ Şeklindeki bir soruyu kısaca 5-10 cümle ile ve efrâdını câmi, ağyarını mâni ölçüsü ile anlatır mısınız?
Prof. Maksudoğlu: Bildiğime göre, Alevîlik, (Alicilik demektir), siyâsî anlaşmazlıkta Hz. Ali’ye taraftar olan, onu destekleyenlere Şî‘a (taraftar), Hz. Ali taraftarlığı şeklinde başlamış, sonra, zamanla isim değiştirmiştir. Bizdeki, Türklerdeki Alevîlik, daha çok, Bektâşîlik şeklinde görülüyor ki, Hacı Bektaş Velî, menkıbeye göre, Türkistan’dan serçe kuşu şeklinde gelip Suluca Karahöyük’e yerleşmiştir. Hacı olduğuna göre, o büyük zâtın Mekke-i Mükerreme’yi, o günün güç ulaşım şartlarında ziyâret ettiği anlaşılıyor. Onun halifesi Balım Sultan, Hristiyanlıktan İslâm’a geçtiği için, birtakım eski alışkanlıklarını Bektaşîlik tarîkatına soktuğu kabûl edilir. Meselâ, içki, gibi, meselâ teslisi (üçleme’yi hatırlatan) Allah-Muhammed-Ali söylemi gibi.Yoksa, Hacı Bektaş Velî’nin içki içtiğini kim kabûl eder? Hacı Bektaş Veli, içki içiyor, öyle mi? buna gerçekten inanan var mı? Olacak şey değil. Anlatıldığına göre, Yunus Emre, ona intisâb edecekti, onun müridi olacaktı da, Hacı Bektaş Veli, onu, Tapduk Emre’ye gönderdi. Yunus Emre’ye Şeyh olacak zâtın içki içmesi nasıl düşünülebilir?
Bu yanlışı düzeltmek Dedelere düşer. Alevî denilen kardeşlerimiz, iyi niyetli, çoğu bazı Sünnîlerden daha dürüst adamlardır. Dedeler, Alevî kardeşlerimizin öyle gusülsüz dolaşmalarını da düzeltmelidir. Hemen belirtelim: ‘Sepet dolusu patlıcandan biri düşüp kirlense, sepetteki patlıcanların hepsinin yıkanması gerekmez’ yanlış söylemine yanıt çok basittir: ‘o, kirlenmiş patlıcan, yıkanıp temizleneceği yerde, yıkamak zahmetine katlanılmamak için, feda edilebilir, atılabilir, bedenin kirli kısmı?’.
Dedelerin, küskünleri barıştırmak, toplum içinde âhengi sağlamak gibi, çok faydalı işler yaptığı biliniyor, yola gelmeyenleri ‘düşkün’ yaparak hizaya getirmeleri de takdîre değer bir olaydır. Bu işi ancak Dedeler halleder: Semah âyini yine devâm eder, Mevlevîlerin 18 çark atmaları gibi, bir âyindir, bir yandan da, Şâh-ı Merdân ki, Küfe Câmiinde imam iken, namaz kıldırırken şehîd edilmiştir, Alevî kardeşlerimizi, namaza, onlar başlatabilirler. Hazret-i Hasan, Hazret-i Hüseyin ve 12 imamın kalanı, bütün efendilerimiz (Evet, 12 İmam, hepimizin efendileridir) NAMAZ KILDILAR. Aksini söyleyen, ‘Emevî namazı’ saçmalığını ortaya atanlar YALAN söylüyor.
Biz, böyle biliyoruz; aksi isbat edilirse, görüşümüzü düzeltiriz. Aynı anlayışı, ilgili herkesten bekleriz.
Prof. Dr. MEHMET MAKSUDOĞLU Akademisyen, İlahiyat Profesörü, Dekan, Araştırmacı yazar. Eskişehir’de Kırım kökenli bir âile içinde 1939 yılında doğdu. İnkılâp İlkokulunu (1950), Eskişehir Lisesini (1956) ve Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesini (1960) bitirdi. İzmir İmam-Hatîp Lisesi’nde Meslek Dersleri Öğretmeni olarak Arapça, Farsça, İngilizce ve Hadîs öğretti. Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nde İslâm Târihi Asistanı oldu (Temmuz 1961). Tunus’ta (1961-63) doktora tezi ile ilgili malzeme topladı, dilbilgisini bildiği Arapça’nın pratiğini yapmak imkânını buldu. Dördüncü sınıfına kabûl edildiği Burgiba Yaşayan Diller Enstitüsü Arapça Bölümü’nü bitirdi. Türkiye’ye dönüp İstanbul, Başbakanlık Osmanlı Arşivinde belge inceledi, 1966 yılı Mart ayında ” Tunus’ta Osmanlı Hâkimiyeti” konulu doktorasını verdi. İngiltere’de, University of Cambridge’de Faculty of Oriental Studies’de (1967-70), Türkçe öğretti, orientalistlerin nasıl yetiştirildiklerini gördü. Türkiye’ye dönüp Diyânet İşleri Başkanlığına bağlı olarak İzmit, Ankara ve İstanbul’da vâizlik yaptı, askerlik görevini Yedek Subay olarak yaparken bir askerî okulda Târih ve İngilizce öğretti (1970-73). İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü’nde öğretim üyeliği yaptı (1973-82), İslâm Târihi ve Arapça öğretti. Askerlikte öğrendiği ‘dili, hep bir ağızdan tekrarlama’ metodunu, yazdığı Arapça kitaplarında uyguladı. Marmara Üniversitesi’nde 1983 yılında Yardımcı Doçent, 1986 da Doçent ve 1995 yılında Profesör oldu. İzinli olarak gittiği Malezyadaki International Islamic Universty’de 4 yıl (1991-95) Târih ve Medeniyet Bölümü başkanlığı yaptı, Osmanlı Târihi öğretti. Orada iken yazdığı Osmanlı History adı geçen üniversite tarafından bastırılıp (1999) textbook olarak kullanıldı. Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nde bir yıl daha öğretim üyeliği yaptıktan sonra Eskişehir Osmangazi Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi kurucu dekanı olarak Eskişehir’e gitti. 28 Şubat 1997 olayı gölgesinde YÖK tarafından öğrenci verilmeyen fakülteye Türk Dünyâsından (Kırgızistan, Kazakistan, Türkmenistan, Âzerbaycan, Kırım, Tataristan’dan 5 er erkek) öğrenci getirilmesi, bu öğrencilerin Eskişehir’de tatarca olarak eğitilmesini isteyen 4,5 sayfalık rapor-dilekçesini, akla gelebilecek BÜTÜN yetkili makamlara resmî yazı olarak gönderdi. Böylece, misyonerlerin ve mahzurlu görülen İslâmî görüşleri temsîl edenlerin faaliyetlerine karşı, Türk Dünyâsında İslâm’ın, Türkiyedeki gibi anlaşılması yolunda sağlam adım atılmış olacaktı. 2004-2005 öğretim yılında izinli olarak gittiği Kazakistan’ın Türkistan Beldesindeki Hoca Ahmed Yesevî Milletlerarası Türk-Kazak Üniversitesinde öğretim üyeliği yaptı. 2006 yılında yaş haddi sebebiyle emekli oldu. Hollanda Rotterdam Milletlerarası İslâm Üniversitesinde bir dönem öğretim üyeliği yaptı. Kitap hâlinde yayınlanmış eserleri: Hz. Muhammed Aleyhisselam (2010), Osmanlı History and Institutions 3 (2011), Uygulamalı Arapça (Mustafa Seçkin ile (2012), Arabic in English – Student’s Book (2013), Arapçayı Öğreten Kitap (2013), Arapça Uygulamalar Kitabı – Dile Hâkim Olmak İçin Alıştırmalar (Mustafa Seçkin ile, 2014), Herkes İçin Arapça – 1 (2017), Arapça Dilbilgisi (2017), Açıklamalı Kolay Arapça – (Cemal Muhtar ile (2019), Herkes İçin Arapça – 2 (2019), Hz. Muhammed Aleyhisselam’ın Hayatı (2019), Kendi Kendine Pratik Arapça Konuşma Kılavuzu 3 (2019), Analitik Osmanlı Tarihi (2020), Osmanlı’dan Günümüze Değişme Maceramız (2020), Arapça-Türkçe Öğretici Sözlük 3 (2021), Hatırladıklarım (2021), Osmanlı Devrinde Tunus (2021), Kırım Türkleri (2021), Herkes İçin Arapça – 3 (2021), Herkes İçin Arapça – 4 (2021), Osmanlı Tarihi 1289-1922 (2021), Arapçayı Öğreten Kitap 3 (2021), Arapça Okuma Kitabı 3 (tsz).
KKTC’nin kurucu Cumhurbaşkanı Rahmetli Rauf Raif Denktaş 100. doğum yıldönümünde rahmet ve saygı ile anıldı. Kıbrıs Türk Kültür Derneği (KTKD) ve Aydınlar Ocağı Genel Merkezi tarafından düzenlenen toplantı İBB Zeytinburnu Sosyal Tesislerinde yapıldı. Şehitlerimiz de rahmet ve saygıyla anıldı.
Saygı duruşu ve İstiklal Marşı’nın okunmasından sonra açış konuşmalarına geçildi. KTKD Başkanı Zehra Bilge Eray, oturum başkanı Yakan Cumalıoğlu. A.O. Genel Başkanı Prof.Dr. Mustafa E. Erkal ve KKTC İstanbul Konsolos Temsilcisinin konuşmalarından sonra konuşmalara geçildi.
Sırasıyla Emekli Büyükelçi Ertuğrul Kumcuoğlu, Prof.Dr. Mustafa E. Erkal, Yakan Cumalıoğlu ve Hüseyin Macit Yusuf rahmetlinin çeşitli yönleri ve başarıları üzerinde durdular. Bilhassa hatıralar ve devlet adamlığı konusu ilgi ile izlendi.
Bilindiği gibi, rahmetli Rauf Denktaş bütün Türk Dünyası’nın milli davasını en iyi şekilde koruyan, savunan, kabul ettirebilen, ikna gücü yüksek, Rumlar’ın başa çıkamadığı müstesna bir liderdi. Birçok defa ölümle karşı karşıya gelmesine rağmen, davasını yılmadan, örnek bir şekilde savunurdu. Siyasete girişi de onun bunun paraşütü ile olmamış bir örnekti. Kendisi bir Cumhurbaşkanı nasıl olmalı sorusunun tam cevabıdır. Tevazu sahibi, halkın içinde yaşayan, ufku geniş liderdi. Dış politika ile ilgili tespitleri ve uyguladığı politikalar yanlış çıkmamıştır. O’nun tespitleri birçok politikacıya ders niteliğinde idi. Türksüz Kıbrıs düşünen Rumlar ve Türkiye’deki malum Türkiyeliler! tarafından hedef alınırdı. Ver kurtulcu teslimiyetçiler, işbirlikçiler ondan tabii ki hoşlanmazdı. Atatürksüz Türkiye, Türksüz Anadolu hedefleyenler, KKTC’yi Rumlar ve bazı Batılılar gibi içlerine sindiremeyenler, AB ve BM yetkilileri gibi Denktaş’tan kurtulmanın peşine düşerlerdi. Denktaş, diğer sözde Cumhurbaşkanlarından çok farklıydı. Eğer Denktaş olmasaydı ne KKTC doğabilirdi, ne de Kıbrıs’ta Türk bırakırlardı. Batı’nın emirlerine göre hareket etmez, milli devletten taviz vermezdi. O’na göre, bu alçaklık ve hıyanetti. Diğerleri ise; emperyalist çevrelerle aynı şeyleri düşünürlerdi. Kendi devletlerinin varlığını açıkça reddedenlerin Cumhurbaşkanlığı makamını utanmadan işgalleri aslında büyük bir çelişkiydi. KKTC’yi Türkiye’nin AB üyeliği önünde bir engel gibi gören cahiller ve işbirlikçiler aslında Türkiye’nin önündeki asıl engellerdir.
Denktaş’ı tenkit edenler günümüzde Denktaşlaşmak zorunda kalıyorlarsa bu onların kalitesizliklerini ortaya koyar. Utanılacak ve çirkin saldırılarda bulunanları o büyük insan, bunları ciddiye bile almaz Anavatan’ına hiç gücenmezdi. Utanmadan onun için “Git ülkende siyaset yap”, “Susturun bu adamı” diyebilecek kadar alçalanlar Denktaş’ın Dünya Türklüğünün lideri olduğunun bile farkında olmayan gazete paçavraları idi. Bunlar ve benzerleri Kıbrıs’ın stratejik önemini kaybettiğinden bile bahsetmişlerdir. Küreselleştirmeyi yanlış anlayanlar “Zaten sınırlar kalkıyor, ileride Kıbrıs’ta tek devlete geçilecek, milliyetçiliğe gerek yok diyen aşağılıklar tabii ki rahmetliyi de üzmüştü. FETÖ’nün sağcı ve solcuları Türkiye’yi iknaya gelen AB ileri gelenleri ile birlikte teslimiyetçi politikalar ortaya koyarlardı. Patron ABD olduğuna göre tezgahtarlar farklı olabilirdi. Ne gariptir ki stratejik önemi kalmadığı iddia edilen Kıbrıs’ta yabancılar üs kurma yarışındadırlar. Beklendiğinin aksine ne sınırlar kalkmış, birbirinden çok farklı ülkeler de birleşmemiştir. Küçüklü büyüklü birçok ülke milli menfaatlerine sahip çıkma yarışına girmiştir. Sömürülmekten kurtulma peşine düşmüşlerdir. Bazılarının anladığı gibi milliyetçilik hiçbir zaman ırkçılık değildir. O sadece duygusallık da olamaz. Milliyetçilik, bir ülkenin kendi dışındakilerin varlığını kabul ederek dünya nimetlerini eşit, adil, istismar edilmeden faydalanabilmesi şuurudur. Milliyetçiliğe ırkçılık diye bakanlar, onu kendileri için savunanların kullandığı birer malzeme olmuştur. Milliyetçilik, duygu ve düşüncenin işe ve pratiğe dönüşmesidir; sanattan, kültürden, ekonomiye kadar istismar kozunu bir türlü bırakamayan güçlü ülkeler toplum kesimlerini küreselleşme ve diğer bazı kavramlarla uyuşturma peşindedirler. Kamuoyunun taviz ve istismarları gerçekleştirecek zihniyete çevrilemediği örneklerde istedikleri elde edilemez. Dünya barışı için de önü açılmış ve gelişmekte olan ülkelerden fedakârlıklar yapmaları beklenir; oysa bunları yapacak olan süper güçlerdir. Dünya barışı onların elindedir. İstediklerinde sözde demokrasi, özgürlükler, dikta rejimlerinden kurtarılma iddialarıyla işgal edilir. Halk o hale getirilir ki, işgalciler diktatörden bizi kurtardı diye Irak’ta ve başka ülkelerde olduğu gibi ABD askerlerinin ellerini bile öperler. İnsanlık tarihi, kabul edelim veya etmeyelim milli menfaat çatışmalarının tarihidir. Milliyetçilik reddedilerek milli menfaatler korunamaz.
Rahmetli Denktaş, Aydınlar Ocağımızın daveti üzerine 2004 yılında yaptığımız davet üzerine Trabzon’da yapılan 25. Şura’ya katılma lütfunda bulunmuş ve şurayı şereflendirmiştir. Şeref konuğumuz olmuştur. Karadeniz Teknik Üniversitesi’nde büyük anfiyi dolduran gençlere ve aydınlara tarihi bir konuşma yapmış ve Kıbrıs’ta dönen oyunları anlatmıştır.
KKTC’de yakın geçmişin tarihi gençlere en iyi şekilde TV programlarıyla öğretilmelidir. Unutulmasın ki; tarihini yeterince bilmeyenlerin coğrafyasını da başkaları çizer.
İlgili kaynaklardan yararlanarak konuya ilişkin yaptığım bir genellemeyi özetleyerek paylaşmak istedim. Ülkemiz insanı ve yönetimi adına yorum okuyucuya ait.
*
Nasıl ki ruhsuz beden ceset ise dinin ruhunu taşımayan bir dindar da ceset gibidir!
Peki dinin ruhu nedir?
Dinin ruhu ahlaktır.
Dinden ahlakı çıkartırsanız geriye ne kalır?
Sadece ritüel, şekilcilik kalır.
Ahlaksız bir dindar, ruhsuz beden durumundadır!
*
Mesela ruhsuz/ bilinçsiz bir namaz jimnastikten ibarettir.
Mesela ruhsuz bir abdest uzuvlarını yıkamaktan ibarettir.
Mesela ruhsuz bir oruç aç kalmaktan ibarettir.
*
Sadece Kur’an’da değil, diğer kutsal kitaplarda da geçen üç emir vardır.
Yalan söylemeyeceksin; çalmayacaksın; öldürmeyeceksin; üç emir bunlardır.
Abdestsiz dolaşmıyorsun, ama sürekli yalan söylüyorsun.
Günde beş vakit namaz kılıyorsun, ama sürekli yalan söylüyorsun ya da aldatıyorsun.
Orucunu aksatmadan tutuyorsun, ama sürekli yalan söylüyorsun.
Bu demektir ki sen dini şeklen uygulamakta, şeklen yaşamaktasın.
*
Abdestsiz dolaşmıyorsun, ama çalıp çırpmaktasın.
Günde beş vakit namaz kılıyorsun, ama çalıp çırpmaktasın.
Orucunu aksatmadan tutuyorsun, ama çalıp çırpmaktasın.
Bu demektir ki sen ruhsuz bir dindarsın.
Hele de abdestsiz dolaşmadığın, beş vakit namaz kıldığın, orucunu aksatmadığın halde bir de öldürüyorsan en büyük din tüccarısın.
*
Okuduklarımızdan bahisle;
Şimdi bu gerçeklerin ışığında İslam âlemine bir bakalım.
İslam Âleminde nasıl bir din yaşanıyor, onu ortaya koymaya çalışalım.
Sana yalan söylememen emrediliyor; ancak yalancılık İslam Âleminde almış başını gidiyor.
Müslümanlar birbirlerini kandırmak için sürekli yalan söylüyor.
Bu gördüklerimize öldürmek demek bile hafif kalıyor.
Müslümanların Müslümanları öldürmesi artık vahşet derecesine varmış bulunuyor
*.
Ondan sonra da Müslüman
Âleminde günde beş vakit ezan okunuyor.
Müslümanlar camilere koşup namaza duruyor.
Ramazan geldi mi de orucunu aksatmadan tutuyor.
Dindarlık bu mu?
*
Şeklini yerine getiriyorsun da nerde dindarlığın ruhu?
Dindarlığın ruhu ahlaktır.
Yalan söyleyenin, çalanın, öldürenin dindarlığı dindarlık mıdır?
Dindarlığın ruhu olan ahlak yoksa o dindarlığın ruhsuz bedenden ne farkı kalır?
*
Özellikle vurgulayalım ki;
Şuurla, bilinçle düşünen insanlar için Din, Adalettir- Liyakattir-Merhamettir- Samimiyettir- Dürüstlüktür- İlimdir- Çağdaşlıktır- Fayda üretmektir.
Bilinmeli ki, İnsan tek şuurlu varlık. Dünyaya gelir, kendisine verilen hayatı yaşar ve Allah’a geri döner. Bu zaman tek kullanımlıktır, tekrarı yoktur. Yaratan, insanı başıboş bırakmamıştır.
Veri – malumat – bilgi – bilim – bilgelik. Bu sıralama ta 90’lı yıllarda abone olduğum, e-posta ile dağıtılan bir internet bülteninin sloganıydı. İngilizce aslı, data – information – knowledge – wisdom idi. Bilgi ile bilgelik arasına “bilim”i ben yerleştirdim. Şimdi aynı sıralama, yapay zekâ çalışan arkadaşlarımın düşüncelerinde de ortaya çıkıyor. Yapay zekâ da bu merdiveni tırmanıyor ve biz, acaba şimdi hangi basamakta diye merak ediyoruz.
Öz Türkçe konuşacağız diye bazı kelimelere karşı direniyor ve sonunda o kelimenin ifade ettiği kavramı kaybediyoruz. “Malumat” bu kaybettiklerimizden biri. Çocukluğumda babamın bazı kimseler için “malumatlı adam” dediğini hatırlarım. Bu bilge kişi demek değildi. Tam malumatlı demekti; ne eksik ne de fazla. Dünyada “informatin age” dediklerinin doğru tercümesi de “bilgi çağı” değil, “malumat çağı”dır.
Veri veya eski ismiyle muta, İngilizcedeki “data”, ham rakamlar, isimler, sıfatlardan ibarettir. Onun malumat hâline gelebilmesi için asgari bir sınıflandırmadan, düzenlemeden geçmesi gerekir. Bilgi olması için çıta biraz daha yükselir. Bilginin bilime dönüşmesi daha zor; bilgeliğe dönüşmesi de her yiğidin harcı olmayan bir yükseliştir. Hiç de bilge olmayan birinci sınıf bilim adamları tanıdım.
Bilim bilgelik getirir mi?
Bilge olmayan bilim adamı! İşte ip burada kopar. Çünkü bir anlayışa, önemli ve saygı duyulması gereken bir anlayışa göre bilimin bilgelik getirmesi beklenir. Yunus Emre’yi hatırlayalım:
İlim ilim bilmektir İlim kendin bilmektir Sen kendini bilmezsin Ya nice okumaktır
Yunus burada ilim derken fizik, kimya, tıp falan mı kastediyor dersiniz? Hiç sanmam.
Yunus’un çağdaşı bir Hristiyan azizi var, Akinalı Tomas. O benim yukarıda verdiğimden daha kısa bir bilme hiyerarşisi yapmış: Anlama (intellectus), bilim (scientia) ve bilgelik (sapientia). Sonra da şöyle devam ediyor: “Eğitimin maksadı insanın zihnine entelektüel erdemler yerleştirmektir. Mantık yürütme ve matematik ispatları tekrar etme yoluyla insanda scientia oluşur. Tıpkı ‘catechesis’in religio oluşturduğu gibi.” Catechesis, Katoliklerde, dinî kuralların yüksek sesle tekrar edilerek ezberletilmesine verilen isim. Akinalı’ya göre religio, yani din böyle oluşurmuş.
Geometri öğren karakterin gelişsin
Yavaş yavaş fark etmişsinizdir; ne Tomas’ın ne de Yunus’un tarif ettiği, anlattığı şeyler bugün bilim dediğimize benziyor. Fizik öğrenirsem kendimi mi bilmiş olurum? Kimya, entelektüel erdem midir?
Derken daha eskilerde, eski Yunan’da daha da şaşırtıcısına rastladım. Tarihçi Cyril Edward Robinson, Sofistlerin, “Geometri öğrenmek insanın karakterini geliştirir.” dediğini söylüyor ve devam ediyor: “Bu yeni düşünce okulu (Sofistler), kişiliği geliştirmeyi, ahlâk değerleri aşılayarak değil, aklın gücünü eğitirek gerçekleştirmeyi hedefliyordu. Başka bir deyişle, Sofistlerin ders verdiği konuların asıl değeri pratik yararlarından değil, sağladıkları zihin disiplininden kaynaklanıyordu.”
Şimdi burada, çözmemiz gereken bir karmaşa var. Ben bilim dediğim zaman kastettiğimle, eski feylezofların, daha yeni Akinalı Tomas’ın ve bizim için daha da önemlisi Yunus’un kastettikleri aynı değilse karmaşa ciddi demektir.
Bilim ve fen
Burada Türkçedeki bir zenginlik imdada yetişiyor. Yukarıda “bilim” diye saydıklarım bizim eskiden “ilim” dediğimiz kavram. Fakat bizim ilme kardeş bir kavramımız daha var: Fen! Bu ayrımı yapabilirsek hiç olmazsa Yunus’un dediğini daha rahat anlarız. O ilimden bahsediyor, fenden değil. Fennin insanın karakterini geliştireceğinden, geometri teoremleri ispatlayarak daha erdemli hâle geleceğimizden de ciddi şüphelerim var.
O zaman bildiğimiz kimya, fizik, biyolojiden falan bahsederken bunlara “fen” diyelim. Zaten bunların işlendiği, araştırıldığı, öğretildiği fakültelere de Fen Fakültesi diyoruz; Bilim Fakültesi değil. Bu da Türkçenin zenginliği. İngilizcede aralarında ince fark bulunan böyle iki kelime yok. Google’a “fen” yazıyorum, “science” diyor; “bilim” yazıyorum, yine “science” diyor, “ilim” yine “science”.
Türkçe İngilizceden zengin mi? Bu örnekte öyle ama Türkçenin İngilizceden zengin olduğunu düşünmüyorum. Düşündüğüm bir şey var: Diller arasında bire bir tercüme yapamazsınız. Buradaki her bir kelimenin orada bir karşılığı olmayabilir. İnsanlar Türkçeden İngilizceye çeviri yaparken İngilizce daha fakirmiş gibi gelir. Ama İngilizceden Türkçeye çevirirken de Türkçe daha fakir görünür.
Sonuçta ilim kendin bilmek olabilir ama fen fakültelerinde okuttuğumuz o değildir.
Vefat haberini aldığımız, Ülkücü- Milliyetçi camianın önemli isimlerinden Av. Kazım Ayaydın’a Allah’tan rahmet sevenlerine sabırlar diliyorum. 1973-1975 yılları arasında Edirnekapı Öğrenci Yurdunda kaldığım sırada aynı yurtta kalan ve MHP İl Gençlik Kolları Başkanlığı yapan Kazım Ayaydın yurdun ses sisteminde adı en çok anons edilen kişiydi. (O zamanlar cep telefonu olmadığı için görüşmek için veya telefonla konuşmak için aranan kişiler danışmadan anonsla çağırılırdı.) Aklımda hep sakin ve gülümseyen yüzüyle kaldı. Mekanı cennet olsun. /Ruhittin Sönmez
Son zamanlarda yolsuzluklar ve çetelerin üzerine gidildiği, yapılan operasyonlarla çok sayıda suç çetesinin çökertildiği haberlerini okuyoruz. Fakat bu çökertilen çetelerin yasadışı yollardan kazandığı paranın toplamı hakkında bir bilgimiz yok.
Usta Gazeteci Orhan Uğuroğlu 20 Ocak 2024’te yazdığı köşe yazısında “İzmir’in Çeşme ilçesinde, yolsuzluk, rüşvet ve kara para aklama suçlarına yönelik düzenlenen operasyonda 4’ü gümrük memuru 6 kişi tutuklandı” haberini değerlendirmiş.
Şüphelilerin adreslerinde yapılan aramalarda dolar, Euro ve Danimarka Kronu olarak bulunan nakit döviz tutarının TL karşılığı 35 milyar 121 milyon 700 bin lira imiş. Bir de değeri gizlenen çok sayıda ziynet eşyası ele geçirilmiş.
Halkımızın çoğu, kafasında TL’den 6 sıfır atılmadan önceki milyar TL gibi bir değer tasavvuru olduğundan, haber konusu rakamın dehşetini algılayamıyor.
****
Sadece bir ilçede, 4’ü Gümrük memuru olan 6 kişinin karıştığı rüşvet ve yolsuzluklardan kazandıkları (o da nakit ele geçirilebilen kısmı) 35 Milyar TL’den fazla.
Orhan Uğuroğlu bu paranın büyüklüğünü gösterebilmek için iki resmi rakamı kıyaslamış:
Tarım ve Orman Bakanının açıkladığı tarımsal desteklemeye ödenen toplam para 2023 yılında 63,4 milyar lira olmuş.
Ticaret Bakanlığı’nın 2024 bütçesi: 54 milyar 137 milyon 952 bin lira.
Bir de bütün Türkiye’de ele geçirilen kaçak eşya ile kıyaslayalım:
Ticaret Bakanının açıklamasına göre, 2023’ün ilk 10 ayında (27 Ekim itibarıyla), 19 milyar 100 milyon lira değerinde kaçak eşya ele geçirildi. Bunun 3,6 milyar lirası, yaklaşık 8,8 tonunu uyuşturucu oluşturmaktadır.”
Yani bir yılda ele geçirilen uyuşturucu dahil kaçak eşya tutarından fazlası Çeşme ilçesindeki 6 kişinin adreslerinde yakalanmış.
****
Ben de çok tartışılan iki rakamla kıyaslamaya çalışayım:
Tank Palet Fabrikası’na Katarlıları sadece 50 milyon dolar yani (bugünkü kurla 1,5 Milyar TL)için ortak etmiştik.
Uzaya gönderilen astronotumuz için ilgili firmaya ödenen para ise 55 milyon dolar yani bugünkü kurla 1 milyar 657 milyon 700 bin lira.
Yani (4’ü gümrük memuru) 6 kişiden ele geçirilen haksız kazanç ile 21 astronotu daha uzaya gönderebiliriz.
***************************
SADECE ÇEŞME’DEN İBARET DEĞİLSE…
Yapılan resmî açıklamaya göre, Çeşme’deki operasyonda yakalanan sanıkların işlediği suçlar şöyle sıralandı:
Suç Gelirlerinin Aklanması, Görevi Kötüye Kullanma, Resmî Belgede Sahtecilik, Rüşvet, Bilişim Sistemlerine Girme…
Bu haberi okuyunca “bu suçlar sadece Çeşme ilçesinde işlenmiyordur herhalde” diye düşündüm. Gümrüklerin daha büyüklerinin olduğu il ve ilçelerde de böyle suç çeteleri varsa “vay halimize” demekten kendimi alamadım.
Sadece bir ilçede 6 kişinin karıştığı suçlardan kazandıkları yasadışı/ haram paranın (ele geçirilebilen) miktarı buysa ülkemizdeki yasadışı gelirlerin boyutunu tasavvur dahi edemiyorum.
Seçimlerden önce (suç örgütleriyle ilintili olduğu iddia edilen) bazı kişiler sosyal medya üzerinden iddia ve ifşaatlarda bulundu. Bunların açıkladığı kaçakçılık, yolsuzluk ve rüşvet örneklerindeki rakamlar o kadar büyüktü ki inanmakta zorluk çektik. Normal bir ülkede olsa iktidarları allak bulak edecek iddialar umursanmadı.
Fakat Çeşme’de yapılan operasyonda ele geçirilenlerle ilgili açıklanan rakamlar o iddiaların doğru olabileceğini göstermekte.
***************************
HAVUZ PROBLEMİ
Ta ortaokulda öğrendiğimiz havuz problemlerini hatırlayalım.
Bütçe dediğimiz havuzu doldurmak için, dolaylı dolaysız vergilerin kaynağından bağlanan su boruları var. Bir de devletin giderleri dediğimiz dipten suyu boşaltan borular. Devletler gelen ve giden suyu ayarlayarak havuzun suyunu belli bir seviyede tutmaya çalışır.
Fakat görünen o ki, bizim havuzda normal devlet giderlerinin haricinde yasadışı/ kayıtdışı boşaltma boruları bağlanmış.
Havuzun suyunu boşaltan dibinde bu kadar çok boru varken havuzun bir türlü doldurulamaması normal değil mi?
Havuzda su kalmayınca da, haliyle çalışanlara, emeklilere enflasyonun çok altında oranlarda, asgari ücretin ve açlık sınırının altında maaş verilebiliyor.