15.5 C
Kocaeli
Pazartesi, Temmuz 6, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 187

Konudan Konuya (42)

   Her şey iki yönlüdür. Müsbet – Menfi: Müsbet Felsefe – Menfi Felsefe, Müsbet Milliyet – Menfi Milliyet / Irkçılık gibi. Hiçbir şey hakkında ne tamamen kabul, ne de tamamen ret durumuna düşmeyelim. Her şeyin doğrusuna doğru, yanlışına yanlış diyelim.

   “Huz ma safa, da’ ma keder.” / “Her şeyin iyi, güzel ve doğru olanını al. Kötü, çirkin ve yanlış olanını bırak.” düstur ve prensibimiz olmalı

   Çünkü dünya zıtlar dünyasıdır: Güzel – Çirkin, İyi – Fena, Doğru -Yanlış vb.

x

    Yeri gelince herhangi bir millet adının zikredilmesi tabii karşılanırken; -ne hikmetse- Türk milletinin adı söylenince, hemen o kişiye ırkçı gözüyle bakılıyor!

    Nedir bu milletin adına karşı gösterilen tahammülsüzlük, hazımsızlık ve saygısızlık?

    Bu millet Müslümandır. Zaten Türk demek, Müslüman demektir. Başka hiçbir millet adında bu iki mânânın kendisinde birleştiği başka bir millet yoktur. Mesela Arabın Hristiyan olanı da var Müslüman olanı da. Fakat Türk, Müslüman değilse Türk de değildir. Yani Türklüğünü muhafaza edemez. Macarlar gibi. Nitekim Avrupalının aklına, Türk deyince Müslüman, Müslüman deyince Türk gelir.

     “Türk” denen bu millet adının hazmedilmemesi, o raddeye vardı ki, İstanbul’un fethi bu millete nasip olduğu için, İstanbul hakkındaki hadîsi bile reddedenler var! Bu nasıl bir taassup aman Ya Rabbi?

x

     Açılan dükkânda her şey olsa da, terazi bulunmasa, iş yapabilir mi?

     Açılan kumaş mağazasında her kumaş olsa da, metre bulunmasa, alış veriş olur mu?

     Akîde / inanç çerçevesi bilinmeden, büyüklerin sözleri ve eserleri anlaşılabilir mi?

     Hakikat ve hurafelerin birlikte bulunduğu bir ortamda; doğru ve yanlışları tartacak bir hak terazimiz yoksa, nasıl fikir alış verişinde bulunabiliriz?

     Unutmayalım ki, hak ve doğru bir, yanlışlar sayısızdır. Yanlışlarla uğraşırken, birini doğru diye kabullenebiliriz! Oysa doğruyu bilenin yanlışı bilmeye ihtiyacı yoktur. Onu hemen tanır ve reddeder. Meselâ: İki kere iki dört eder. Bu bir gerçektir. Artık iki kere üçün veya iki kere beşin vb.  dört etmediğini bilmeye ihtiyaç yoktur. İki kere ikinin dört olduğunu bilen, bunun dışındakileri zaten reddeder. Evet doğru ve gerçeği bilmeyen, herhengi bir yanlışı doğru diye kabul edebilir. Fakat doğruyu bilen yanlışla karşılaştığında onu hemen reddeder. Çünkü hak ve doğru bir tane, yanlışlar sayısızdır. Öyleyse hak ve doğruları bilmeye çalışalım; eğri ve yanlışlarla vaktimizi zayi etmeyelim.

     x 

     Hz. Hüseyin: “Ey insanlar! Bedir, Uhud, Hendek savaşlarını hatırlayın. Allah Rasulü o savaşları, ‘Beni seveceksin, beğeneceksin, kabul edeceksin, bana biat edeceksin’ diye yapmadı. Tam tersine o savaşlar, Rasulullah’ı kabul etmek istemeyen ve ortadan kaldırmaya çalışan zorbalara karşı var olma savaşıydı. Rasulullah, ‘Bana tapının, benim önümde eğilin, bana çıkar sağlayın!’ dememişti. O, ‘Çalmayın, çırpmayın, adaletsiz davranmayın.’ diyerek sadece Allah’ın sözlerini hatırlatmıştı. Üstelik bu sözleri hatırlayan ve emirlerine uyan kişinin kendi kemâliyle buluşması ve ölümsüz bir hayata kavuşması söz konusuydu. O nedenle cihad sadece dışınızdaki düşmanlara karşı değil, içinizdeki düşmanlara karşı da geçerliydi, içinizdeki en büyük düşmanınız ise, doymak bilmeyen hırsınız, bitmek bilmeyen sahiplenme arzularınız, öfkeniz, kinini, kibriniz ve cehaletinizdi, asıl onlarla savaşılması gerekiyordu. Dedem Rasulullah, Mekke fethinden sonra, ‘Küçük cihad bitti, şimdi büyük cihad başladı.’ derken bunu kastetmişti.” (Vehbi Bardakçı, Kerbela, s. 352)

x

     Hz. Muhammed, insanlara ne olduklarını söylemedi. Ne olmaları, nasıl olmaları icap ettiğini söyledi. Çünkü bir düşman çok, bin dost azdır. Bir düşmanın yapacağı fenalığı, bin dost önleyemez. Zira düşman, yapacağını sinsi ve gizli olarak yapar. Dolayısıyla önlenmesi imkânsız bir mahiyet arzeder.  

Gölgede Bir Lider Mütâreke Döneminde Prens Sabahattin ve Muhiti

Prens Sabahattin; Sultan Abdülmecid Han’ın damadı, annesi ise Sultan İkinci Abdülhâmid Han’ın kız kardeşi Seniha Sultan’dır.  Gençliğinde çok iyi öğretim-eğitim gördü. Arapça, Farsça, Fransızca öğrendi. Piyano ve resim dersleri aldı. Gençlik yıllarında iken Osmanlı Devleti’nin içine düştüğü felâketlere çâre bulma arayışlarına girişti. Babasının İkinci Abdülhâmid Han ile arası açılınca, babası ile birlikte Pâris’e kaçtı. Orada Jön Türklerle birlikte Sultan Abdülhâmid Han aleyhinde çalıştı. Jön Türklerle anlaşmazlığa düşünce; ‘Ferdî teşebbüs ve Adem-i Merkeziyet’ olarak anılan merkez teşkilatına bağlı olmayan yerinden yönetim birimlerinin bağımsız karar almasını mümkün kılan bir alt idâre şeklini savunan bir cemiyet oluşturdu. Terakki Gazetesi’ni yayınladı. 1908 yılında İkinci Meşrutiyet ilân edilince, diğer arkadaşları gibi İstanbul’a döndü. 1909-1918 yılları arasında hüküm süren Sultan Mehmed Reşad Han’a hitâben yazdığı makalede; düşmanın dışarıda değil içeride olduğunu, merkeziyetçi yönetimin devleti yok edeceğini belirttiği ve Sadrazam Mahmud Şevket Paşa’nın öldürülmesiyle neticelenen suikaste adının karıştığı için tefkif edildi. Serbest kalınca 1913 yılında yine Paris’e gitti. Birinci Dünya Savaşı’nın ve İttihat Terakki yönetiminin sona ermesi üzerine 1919 yılında İstanbul’a döndü.  Millî Mücâdele’ye destek vermesine rağmen Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasından sonra, Osmanlı Hânedânı mensuplarının tamamı ile birlikte yurt dışına sürgün edildi. Sürgün hayatı çok ağır şartlarla devam etti. 1948 yılında İsviçre’nin ücra bir köyünde vefat etti. Naaşı İstanbul’a getirilerek Eyüpsultan Kabristanı’nda toprağa verildi.

Târihçi yazar Doç. Dr. Ramazan Erhan Güllü, Prens Sabahattin’in hayat hikâyesini ve savunduğu fikirleri Hakîki Türk Milliyetçilerine ithaf ettiği 13,5 X 21 santim ölçülerindeki 368 sayfalık eserinde bütün teferruatı ile anlatıyor. Eserdeki bölüm başlıklarından seçmeler:

*Osmanlı Aydınında Devleti Kurtarma Refleksi. *Fikir Akımları ve Liberalizm. *Liberalizm ve Milliyetçiliği Uyuşturma Çabaları. *Mütâreke Dönemine Kadar Prens Sabahattin’in Hayatı ve İlmî/Siyâsî Faaliyetleri. *Muhalif Bir Hânedan Mensubu Olarak Prens Sabahattin. *Jön Türk Hareketi İçerisinde Bir Sultanzâde. *Meşrutiyet Dönemi Siyâsî Hayatında Prens Sabahattin. *İlmî ve Amelî Programı: Meslek-i İçtimaî. *Prens Sabahattin’in Paris Barış Konferansı Sırasında Türkiye Lehine Çalışmaları.*Mondros Mütârekesi Sonrası Prens Sabahattin’in Talep, Beklenti ve Siyâsî Söylemleri.

Siyâsî Hayatta Prens Sabahattin Etkisi:

*Prens Sabahattin Yanlısı Basın, Cemiyet ve Fırkalar. *Prens Sabahattin ve Meslek-i İçtimâî Taraftarı Gazete ve Dergiler. *Osmanlı Sulh ve Selâmet Cemiyeti. *Selâmet-i Osmâniyye Fırkası. *Sulh ve Selâmet-i Osmâniyye Fırkası. *Hürriyet ve İtilaf Fırkası ve Dâmat Ferit Hükümetiyle İlişkiler. *İzmir’in İşgali Sonrası Fırkanın Siyâsî Tutumu. *1919 Seçimlerinde Sulh ve Selâmet-i Osmâniyye Fırkası ve Fırkanın Sonu. *Trabzon ve Havâlisi Adem-i Merkeziyet Cemiyeti. *İttihat ve Terakki Muhalifi ve Liberal Milliyetçi Bir Fırka: Millî Ahrar. *Fırkanın Kuruluşu ve Temel Fikirleri. *Millî Ahrar ve Heyet-i Temsiliye Arasındaki İlişkiler. *Fırkanın Dağılışı

Prens Sabahattin’in İstanbul’a Dönüşü Sonrası Faaliyetleri ve Anadolu Hareketi ile İlişkileri

*Dönüşündeki Siyâsî Beklenti, Söylem ve Tavrı. *Dönüşü Hakkında Kamuoyundaki Tartışmalar İstanbul’a Dönüşü. *Dönüşüne Kamuoyunda Tepkiler ve Mebus Adaylığı. *Alemdar Gazetesi’nde Prens Sabahattin ve Meslek-i İçtimâî. *Siyâsî Durum Hakkında İlk Beyanları. *Güncel Durumla İlgili Görüşlerini Açıkladığı Muhtıra/Beyannâme: Vicdân-ı Millî’ye Hitâb. Prens Sabahattin’in 3 Şubat 1920 Târihli Muhtırası/Beyannâmesi… *Beyannâmeye Kamuoyunda Tepkiler. *Millî Mücâdele’nin Başarıları ve Zaferi Karşısında Prens Sabahattin. *Sürgün Yılları ve Vefatı.

‘Sonuç’ başlıklı bölümde Doç. Dr. Ramazan Erhan Güllü’nün görüşleri: (Özetlenmiştir)

Prens Sabahattin’in görüşleri çoğunlukla ‘liberal’ olarak tanımlanmakla birlikte klasik liberal fikirlerle uyuşmayan birçok görüşünün olduğu da görülmektedir. Bu açıdan Prens Sabahattin’in siyâsî ve sosyal görüşünün kendi ifâdesiyle ‘adem-i merkeziyet ve teşebbüs-i şahsi’ düşüncesinin ilmî programı kabul ettiği Meslek-i İçtimaî taraftarlığı olarak tanımlanması daha doğrudur. Ancak destekçilerinin çoğu kendilerini ‘liberal’ olarak tanımlamışlardır. Literatürde de Prens Sabahattin liberal düşüncenin savunucusu hatta Türkiye’de bu fikrin öncüsü olarak yer almıştır.

Onu ön plâna çıkaran tek şey aslında İngiltere taraftarlığıydı. Dayısı Sultan Vahdettin’in mütârekeden hemen sonra kendisini İstanbul’a çağırmasının arkasında İngiltere ile olumlu bir siyâset arzusu olduğu gibi, Sultan sonradan siyâseten güvenmediği yeğenine karşı -başka bir İngiltere yanlısı olarak- bir defa daha Dâmat Ferit’i tercih etmişti. İlk döneminde Dâmat Ferit Paşa’nın ülkede her geçen gün etkisini artıran Millî Mücâdele hareketi karşısında otorite kuramaması Prens Sabahattin’i bir alternatif hâline getirmişti. Bununla birlikte döndüğü dönemde İstanbul’da dahi rüzgârın Millî Mücâdele’den yana esmesi sebebiyle Prens Sabahattin ve taraftarları son derece etkisiz kaldılar. İstanbul seçimlerinde mebus seçilebilecek kadar oy alamayarak bir heyecan dalgası oluşturamayan, sosyal programını siyâsîleştiremeden ve teşkilatlanmada problem yaşayan Prens Sabahattin ve kadrosu, bir anlamda Sultan Vahdettin’in beklentilerini de boşa çıkarmıştı. Ayrıca önceki yıllardan beri devam ettirdiği darbeci ve saldırgan siyâset Prens’i hanedan için güvenilmez bir konuma taşımıştı. Sultan’ın bu tutumunun son derece haklı olduğu da anlaşılıyor. Zira Prens Sabahattin’in gençlik yıllarından beri devam ettirdiği darbe teşebbüsleriyle dolu politik mücâdelenin, sâdece Sadâret’i değil Sultanlığı da hedeflediğini söylemek yanlış olmayacaktır. Görüşleri itibâriyle Prens’in, hânedana son verecek bir ‘Cumhuriyet’ taraftarlığından ziyâde doğrudan kendisinin Saltanatla geçtiği bir yönetim beklentisi içerisinde olduğu anlaşılmaktadır. Prens unvanını ısrarla kullanması ve Avrupa’daki faaliyetlerinde kullandığı ‘Abdülmecit’in torunu’ imzası dahi bunu imâ etmektedir. 1903 darbe teşebbüsünden beklentisi de muhtemelen İngiliz destekli bir darbe ile Sultan İkinci Abdülhamid Han’ı devirip yine İngiltere desteğiyle tahtın vârisi ilan edilmekti. Bu yüzden darbe teşebbüsünün beklenmedik başarısızlığı Prens Sabahattin’i siyâsî olarak büyük hayal kırıklığına uğratmıştı. Hatta ısrarla Meşrutiyet döneminden itibâren kurdurduğu siyâsî fırkalarla ilişkisinin olmadığını vurgulaması da siyâset üstü bir konumda durarak Saltanat varisliği iddiasını devam ettirmek istemesi şeklinde değerlendirilebilir.

Prens Sabahattin, siyâsî alana hiçbir zaman bir lider olarak çıkmaması gibi, kendisinin hiçbir zaman hiçbir açıklamasında dile getirmediği ‘liberal milliyetçilik’ söylemini taraftarları aracılığıyla etkin hâle getirerek kendi lehine çevirmeye çalışmıştı. Kendisi, Meslek-i İçtimaî’sinden asla vazgeçmeyen, siyâsî bir yöne evrilmesi kaçınılmaz olan idârî bir adem-i merkeziyet müdafaasıyla kendi Sadâretinde -veya işin sonunda kendi Saltanatında- yönetilen bir Türkiye hayalindeydi. Ancak Mütâreke dönemi şartlarında siyâsete hâkim olmak için bu söylem tek başına yeterli değildi. Ortaya çıkan Kuva-yı Milliye hareketinin İstanbul siyâsetindeki en önemli etkilerinden birisi, İttihat ve Terakki muhalefetinin milliyetçilik eleştirisiyle yürütülemeyeceğiydi. İstanbul’un resmen işgaline kadar bu söylemin siyâsetteki etkisi çok açıktı. Kuva-yı Milliye ve Mustafa Kemal Paşa ile de temas hâlinde olma arzusundaki Prens’in milliyetçilik söyleminden uzak durması beklenemezdi. Artık Prens’in politik hedefi, millî Türk devleti sınırları içerisinde bir adem-i merkeziyetti. Ancak bu millî devletin sınırları, gayrimüslim unsurların konumları ve idârî durumları her zamanki gibi belirsizdi ve Prens’in birliktelik söylemi içerisinde bu hususlar geçiştirilmekle yetiniliyordu. Liberal milliyetçiliğin Prens Sabahattin taraftarlarınca bir geçiş süreci söylemi olarak kullanıldığı söylenebilir. Dönemin şartları ıskalanmayarak milliyetçilerin alınabildiği kadar desteği alınacak, sonrasında oluşacak şartlarda temel fikir yine Meslek-i İçtimâî olacaktı. Söz gazetesi ve Müşahede Dergisi’ndeki yazılarda, Türk Ocaklarının İttihat ve Terakki ile ilişkileri eleştirilirken Ocak’ın siyâsî konumunun nasıl olması gerektiğine dâir öneriler, gerçek bir milliyetçiliğin nasıl olması gerektiği hususunda tanımlamalar, milliyetçi aydınlarca hayrette karşılansa da dönemin şartlarına uygun hamlelerdi.

Siyâsî alanda ise Prens’in kurdurduğu cemiyet ve fırkalarda liberal milliyetçilik söylemini en fazla kullanan ve açıkça böyle bir iddiayla ortaya çıkan oluşum Millî Ahrar Fırkası’ydı. Cemiyetten fırkaya dönüşen Sulh ve Selâmet-i Osmâniyye Fırkasında Prens Sabahattin taraftarları büyük oranda cemiyetten fırkaya intikal eden ekibi oluşturuyorlardı. Siyâsî süreç de fırkaya tamamen hâkim olmalarına elvermemiş, oradan koparak fikirlerini daha net savunabildikleri bir fırka teşkil etmişlerdi.

Kendisiyle birlikte hareket eden Mâhir Said Bey ve diğer arkadaşlarının 1919 seçimleri sonrası fırka içerisindeki tavırları, Millî Ahrar’ın da Prens Sabahattin’in yanında olmaya devam edenler ve etmeyenler şeklinde bir bölünmeye gittiğini göstermektedir. Aynı süreçte kendisi de Ankara ile birlikte hareket etmek için teşebbüslerde bulunsa da başarılı olamamıştır. Bu yüzden de Sabahattin Bey’in İstanbul merkezli bir siyâset arayışını devam ettirdiği görülmektedir.

İstanbul’a dönüşü sonrası söylem ve faaliyetleri, Prens Sabahattin’in başlangıçtan itibâren İstanbul merkezli bir siyâset arayışını doğrulamaktadır. İlgi çekici olan bir husus, destekçilerinin Cumhuriyet döneminde yazdıkları hâtıra, kitap ve yazılarda ısrarla Prens Sabahattin’i en baştan itibâren Millî Mücâdele yanlısı ve Ankara Hükûmeti’ni destekleyen bir siyâsî figür olarak lanse etmek istemeleridir. Bunun esas sebebi, 1924 yılında hanedânın sürgünüyle Sabahattin Bey’in de ülkeden çıkarılmış olmasının yanlış olduğunun vurgulanmak istenmesidir. Destekçilerine göre Prens Sabahattin ömrünü sürekli haksız sürgünlerde geçirmiş ancak hepsinde gerek fikirleri gerek şahsî ve siyâsî tutumuyla haklı ve mağdur olan bir düşünce adamıdır. Hânedanla birlikte sürgünü de aynı âkıbete sebep olmuştur. Özellikle Nezahet Nurettin Ege ve Ahmed Bedevî Kuran’ın yazdığı yazılarda bu hususta yanlış ve karmaşık bilgilerin yayılmasına sebebiyet vermiştir. Sabahattin Bey’in söylemleri ve tavrı açıkça göstermektedir ki baştan itibâren Millî Mücâdele karşısındaki tutumu ‘orta yolcu’dur. İstanbul’un resmen işgaline kadar olan dönemde, Millî Mücâdele’nin başarılı olma ihtimalini yok saymamış ve açıktan olmasa da Kuva-yı Milliye ile temas kurmuştu. Bu tavır kendisine karşı olumlu bir tavra da dönmüştü. Ancak Millî Mücâdele tarafında olduğunu gösterecek bir hamlede bulunmamıştı. Ülkedeki farklı unsurlara dâir beyânları ve ‘her milletin kendi kaderini tâyin etme mücâdelesini’ destekleyen ifâdeleri, Rumlarla ilgili düşünce ve yaklaşımları dikkate alınırsa Millî Mücâdele’yi yürüten kadro ile aynı anlayışla hareket etmediği görülecektir. Elbette Millî Mücâdele’nin başarıları ve en sonunda kazandığı zaferle Sabahattin Bey’in söylemleri de değişmiştir. Ancak Ankara Hükûmeti’nin bu son söylemleri samîmi bulmaması da haksız bir durum gibi görünmemektedir.

Ayrıca yine destekçilerinin sürekli vurguladıkları, Prens Sabahattin’in Meşrutiyet döneminden itibâren savunduğu fikirlerin haklı çıktığı ve sürecin onun savunduğu görüşleri doğruladığı tezi de yanlıştır. Bu aktarımda özellikle Meşrutiyet döneminde Prens’in politikaları eksik ve taraflı zikredilmektedir.

Prens Sabahattin üst düzey bir devlet adamı veya fikirleriyle sosyal meselelere çözüm getirecek önemli bir entelektüelden ziyâde, İttihat ve Terakki muhalifi entelektüelleri ve bazı devlet adamlarını çevresinde toplamayı başarmış bir siyâsetçidir. Elbette doğrudan kendisine ve fikirlerine bağlı bir kadrosu da vardır ancak sayıca az ve sosyal tabandan mahrum bu kadronun Prens’i destekleme gerekçelerinin de Prens’in çok önemli görüşlerini hayata aktarma çabasından ziyâde ekonomik ve siyâsî birtakım gerekçelere dayandığını söylemek yanlış olmayacaktır. Yakın arkadaşı, husûsi kâtibi ve siyâsî faaliyetlerini kendisi adına organize eden kişi olan Satvet Lütfi Tozan’ın kişiliği ve iktisâdî/siyâsî ilişkileri bu konuda yeterli bir fikir verecek mâhiyettedir. Prens’in İngiltere taraftarlığının sâdece Anglo-Sakson medeniyetlere hayranlığından kaynaklanmayıp, babasından itibâren İngilizlerle recam ettirdiği ekonomik ilişkiler ağının siyâsî desteğe dönüşmesi arzusunun da bu taraftarlıkta etkisinin olması gibi.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr 

RAMAZAN ERHAN GÜLLÜ 1981 yılında Gaziantep’te doğdu. İlk ve orta öğrenimini Gaziantep’te tamamladı. 2004 yılında Çanakkale 18 Mart Üniversitesi Târih Bölümü’nden mezun oldu. 2006 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Târih Bölümü, Türkiye Cumhuriyeti Târihi Anabilim Dalı’nda başladığı yüksek lisans eğitimini, 2009 yılında ‘Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Gaziantep Ermenileri’ başlıklı teziyle tamamladı. Bu tez 2010 yılında ‘Antep Ermenileri: Sosyal, Siyâsî ve Kültürel Hayat’ başlığıyla yayımlandı. 2009 yılında yine aynı anabilim dalında doktora eğitimine başladı. Doktora çalışmasını 2013 yılında ‘Ermeni Meselesinin Ortaya Çıkış ve Gelişim Sürecinde İstanbul Ermeni Patrikhanesi’nin Tutumu (1878-1923)’ başlıklı teziyle tamamladı. Doktora tezinin genişletilmiş hâli 2015 yılında ‘Ermeni Meselesi ve İstanbul Ermeni Patrikhanesi (1878-1923)’ adıyla Türk Târih Kurumu tarafından yayımlandı. Bu kitap 2018 yılında Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) tarafından ‘Kayda Değer İlmî Telif Eser’ ödülüne lâyık görüldü. 2017 yılında, ‘Patrik Meletios Metaksakis ve İstanbul Rum / Ortodoks Patrikhanesi (1921-1923)’; 2018 yılında, ‘Türkiye’de Gayrimüslimlerin Yönetimi – Osmanlı’dan Cumhuriyet’e’ 2021 yılında ise ‘İstanbul Türklüğünün Muhafazası: İstanbul’un Kimlik ve Güvenlik Endişesi (1918-1941)’ başlıklı eserleri Ötüken Neşriyat tarafından yayımlandı. 2009 yılında doktora çalışmalarına devam ettiği İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Târih Bölümü, Türkiye Cumhuriyeti Târihi Anabilim Dalı’nda araştırma görevlisi oldu. Hâlen aynı anabilim dalında ‘Doç. Dr.’ unvanıyla öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. Aynı zamanda Atatürk Kültür, Dil ve Târih Yüksek Kurumu, Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığı Bilim Kurulu aslî üyesidir.

Gelinlik Kızlar Damatlık Delikanlılar Evde Kalıyor!

“Büyük tehlike…”

Türkiye’nin bin bir türlü sorunu var.

Ancak bu sorunlar çok önemli olmalarına rağmen gündemimize her nedense girmiyor!

Son günlerde bir yerel seçim döngüsüne sokulduk, bu yüzden varsa yoksa seçim konuşuyoruz… Sanki belediyelerde iktidar olacak partiler sorunları çözecek!

Ancak konuşmamız gereken çok önemli bir konu var.

Bu da Türkiye’nin sığınmacılar ve bu konuda iktidarın uyguladığı politikalar yüzünden ağır bir demografik saldırı altında olduğudur.

Bu yolla Türkiye, Türk Milletinin elinden alınmak (ramak kaldı) isteniyor!

“Yeni Anayasa”da bu işin taçlandırılmak istenmesinin diğer bir yönüdür…

Ancak buna karşı millet olarak topyekün durmak zorundayız… Siyasiler böyle yapıyor diye memleketimizi elimizle teslim edecek halimiz yoktur!

Bu demografik saldırı netice versin diye aile yapımızda saldırı altındadır.

Halbuki biz evlilik müessesesinin kutsal olduğuna inanan bir toplumuz. İşte şimdi bu evlilik müessesesi ülkemizde adeta çatırdamaktadır.

Gençler bilerek ve kasten düşürüldükleri “zihniyet bataklığı” nedeniyle evlilikten kaçınmakta, ya bekarlığı veya evlilik dışı yaşamayı tercih etmektedir. Bu örnekler ne yazık ki, çoğalmaktadır.

Ayrıca eski veya yeni eşleri tarafından şiddete maruz kalan veya cinayete kurban giden kadınlarımız evlenmeyi düşünen genç kızlarımız için kötü örnek olmaktadır. Devletimiz ve yargı organları bu konuda sert tedbirler alarak kadına şiddetin önüne geçmelidir.

Yine boşanma sayıları da önceki yıllara göre rekorlar kırmaktadır. Bu da üzerine toplumca eğilmeyiz gereken önemli bir husustur. Niye toplumca diyorum? Çünkü her şeyi devletten ve siyasetten beklememeliyiz. Gelişmeler bize toplum olarak kendimizin inisiyatif almamız gerektiğini gösteriyor!

Gençlerin evliliğe yönelmesini engelleyen diğer bir olumsuz neden de ekonomidir. Ekonomik sıkıntılar bir yuva kurulmasına engeldir.

Yani Türk toplumu evlilik müessesesini kurmakta ve korumakta aşırı bir zorluk içindedir.

Bu durum yeni nesillerin doğumunu ortadan kaldırmakta ve nüfus artış hızımızı sıfırlamaktadır.

Demografik saldırının bir boyutu da gençlerin türlü nedenlerle evlenemeyişidir. Bunun önüne geçilmelidir.

Devlet bu konuda yeni uyanmış halkımız ise sorunun acıtıcılığının hala farkına varamamıştır. Devletin evliliği teşvik için verdiği krediler bu nedenledir ama geç kalınmıştır.

Gençler evlilikten korkmayınız!

Evlilikte hayır vardır!

Unutmayın çocuklarınızın yegâne ve tek güvencesi önce Allâh’tır sonra da Türk Milleti ve Türk Devleti üzerine düşeni hakkıyla yapar…

Evlilik çağına gelmiş kızlarımız delikanlılarımız evleniniz ve çoluk çocuğa karışınız!

Unutmayın “bekarlık sultanlık” değildir!

Analar, babalar, dedeler, nineler, amcalar, dayılar, teyzeler, halalar; çocuklarınızı, torunlarınızı, yeğenlerinizi evliliğe teşvik ediniz…

Türk Milletinin bir evlâdı olarak feryâd ediyorum… Gelin memleketin demografi yoluyla el değiştirmesine hep birlikte engel olalım. Bunun içinde gençlerimizi evliliğe teşvik edelim.

Kurumlar Var İşlevsiz, Kurallar Var Geçersiz

Prof. Dr. İskender Öksüz devletin trafik kurallarını uygulayamaması, depremde üç gün boyunca müdahale edememesi, vergi toplayamaması gibi zafiyetlerinin sebebini sorguluyor:

“Devletin bu zafiyetleri kanun yokluğundan, mevzuat yetersizliğinden mi kaynaklanıyor? Katiyen. Hatta bizde, başka ülkelere kıyasla yukarıda saydığım ve saymadığım konularda bol mevzuat var” diyor.

Öksüz, Francis Fukuyama’nın, “Devlet İnşası” kitabında, “Devlet işlevlerinin kapsamı” yani devletin hangi konulara müdahil olduğu ve “Devlet kurumlarının gücü” yani devletin bu mevzuatı çalıştırıp çalıştıramadığı yönünden devletleri sınıflandırdığını aktarıyor. Fukuyama’ya göre,

ABD az mevzuata sahip, fakat kanun varsa uygulanan devletlerden.

Rusya’da hem mevzuat yetersiz hem de uygulama zayıf.

Türkiye ve Brezilya ise “çok kanun, zayıf uygulama” olan devletlerden.

Prof. Dr. İskender Öksüz çok basitçe anlatıyor:

“Trafik mevzuatımız mı zayıf? Hayır. Gayet yeterli ve ayrıntılı. Uygulanıyor mu? Siz söyleyin.

Vergi mevzuatımız nasıl? Gayet güzel? Beyan ediliyor ve tahsil edilebiliyor mu? Bu becerilseydi, vergi gelirimizin %76’sı dolaylı vergilerden oluşur muydu?

Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanıp uygulanmaması da ‘devlet kurumlarının gücü’ne girer.”

************************

Kurumları İşlevsiz Kılan Ne?

Prof. Dr. İskender Öksüz’ün makalesinde bu tespitleri okuyunca aklıma hukukçu Prof. Dr. Adem Sözüer’in tespiti geldi. (Sözüer, 2005 yılında yürürlüğe giren, Türk Ceza Hukuku Reformu’nun baş mimarlarındandır.)

Can Atalay’ın milletvekili seçildikten sonra hala tutuklu olmasını hak ve hukuk ihlali olarak değerlendiren Prof. Dr. Adem Sözüer bir TV programında özetle şöyle söyledi:

“Anayasa Mahkemesinin, Milletvekili seçilen Can Atalay ile ilgili olarak, verdiği ihlal kararı 27.10.2023 tarihli Resmî Gazetede yayınlandı. İhlal kararının gereğini yerine getirmesi gereken görevli ve yetkili Ağır Ceza Mahkemesinin Can Atalay’ı aynı gün tahliye etmesi ve hakkındaki davayı durdurması gerekiyordu. Ağır Ceza Mahkemesi bunu yapmadı.

Dosyayı görevsiz ve yetkisiz Yargıtay 3. Ceza Dairesine havale etti. Yargıtay C. Başsavcılığı veya 3. Ceza Dairesi’nin “bu bizim işimiz değil” deyip, dosyayı Ağır Ceza Mahkemesine geri göndermesi gerekiyordu. Göndermediler.

Yargıtay 3. Ceza Dairesi Anayasa Mahkemesinin ihlal kararını yok saydı. Hatta İhlal Kararı yönünde oy kullanan AYM üyeleri hakkında suç duyurusunda bulundu.

Görüldüğü gibi devletin kurumları var ve anayasada görevleri açıkça tanımlanmış. Ama kurumlar bir tek kişinin iradesine bakarak kuralları uygulamadılar.

Adem Sözüer’in sözleriyle, sonuçta kurumların işlevsiz olduğu, görevlerini yap(a)madığı ve kuralların uygulanmadığı bir devletimiz olduğunu bir kere daha öğrendik.

************************

Kurallı Toplum Emirli Toplum

Kanada menşeli bir firmanın Erzincan İliç’te kurallara uymadan altın çıkardığı madende büyük bir facia yaşadık. 9 vatandaşımız siyanürlü toprak altında kaldı, müthiş bir çevre felaketi söz konusu.

Bu sıralarda sosyal medyada, Kanada’da 34 yıldır yaşayan bir vatandaşımızın yaklaşık 25 sene önce başına gelen olay çok ilgi çekti.

Mayıs ayında, şehir içinde çok olan kısa boylu geniş saçaklı ağaçlar çok güzel çiçekler açmıştır. Vatandaşımız bu ağaçlardan birinden bir dal kırıp, elinde çiçekli dal ile sık gittiği bir restorana girer. Her zaman tebessümle karşılayan garsonlar, restorandaki diğer müşteriler tuhaf bir yüz ifadesiyle bir çiçeğe bir adama bakarlar. 20 dakika kadar sonra Belediyeye ait çevre koruma arabası ile gelen görevliler dalı ölçer ve 40 cm’lik dalı kopardığı için vatandaşımıza 40 dolar ceza yazarlar.

****

Kanada’da bir dalı kıran kişinin diğer vatandaşlar tarafından ihbar edilmesi, binlerce benzer ağaç olduğu halde 40 cm’lik bir dalın kırılmasına göz yumulmaması ve devlette kuralların işletilmesini bizim anlamamız zor.

Prof. Dr. İskender Öksüz, bahsettiğim yazısında, tam da bu durumu açıklayan bir genelleme yapıyor:

Kurallara göre işleyen toplumlarda, ülkenin sahibi vatandaşlardır. Trafikten vergiye, kuralları ihlal ederseniz, yetkililerden önce arkadaşlarınız sizi uyarır.

Çünkü mevzuat, topluma, tek tek vatandaşlara aittir. Polis de tahsildar da icra da toplumun kanunlarına, yani topluma hizmete memurdur. Kuralların ancak emirle yerine getirildiği toplumlarda ihlaller, kendilerine zarar vermedikçe vatandaşı ilgilendirmez. Hatta insanlar, bırakın ihlale müdahaleyi, ihlale yardımcı bile olur. Çünkü kurallar toplumun değil, emir verenin kurallarıdır. Kurallı toplumda insanlar birbirine bakar. Emirli toplumda bütün dikkat yukarıya ve sadece yukarıyadır.”

Erzincan’da, Kaz Dağlarında ve yurdumuzun diğer cennet köşelerinde, maden çıkaran şirketlerin tabiatı hoyratça mahvetmesini önleyecek kurallarımız var. Ama kuralların uygulanmadığı anlaşılıyor. Tabiatı korumak için çok az sayıda vatandaşımızın direndiği yerlerde devletin jandarma gücünü kullanarak direnişleri kırmasına çoğunluk seyirci kalıyor. Çünkü herkes sadece yukarıya bakıyor…

************************

Etik Kurallar Ve Devlet Baba Anlayışı Da Darbe Aldı

Sadece yasalarla (mevzuatla) belirlenen kurallar değil, etik kurallar ve gelenekler konusunda da “kurallı bir toplum” değiliz. Oysaki binlerce yıllık devlet tecrübesi olan, belli dönemlerde dünyaya nizam verme iddiası ve gücüne erişmiş Türk milletinin yerleşik etik kurallarının olmadığı söylenemez.

Geleneklerimize göre; devlet başkanı “baba” gibi, vatandaşlar ise “babanın evlatları” gibi görülürdü. Devlet başkanından vatandaşları arasında fark gözetmemesi beklenirdi.

Devleti yönetenler “Oy yoksa hizmet yok!” ve “biz yoksak doğalgaz yok” diyemezdi. Derse, halk “tehditle oyumu alamazsın” diyebilirdi. Şimdi demiyor, diyemiyor.

Devleti yönetenlere kamu varlıklarını, vatandaşların ruh ve beden sağlığını koruma görevi verilmiştir. Buna rağmen, yeraltı ve yerüstü zenginliklerimizin adeta talan edilmesine izin veren, milyonlarca insanımızı açlık ve yoksulluk içinde yaşatan, yetişmiş insan gücümüzü yurtdışına kaçırtan yetkililere vatandaşımız tepki vermiyor.

Cumhurbaşkanı “2024 yılında tek bir çivi bile çakılmasa, emeklilere 7 bin liralık zam yapacak durumda değiliz” diyor. Fakat O’na oy verenler kendisinden ve Saray ahalisinden israfa son verilmesini talep etmiyor veya edemiyor.

Vefatının 100. Yılında Ziya Gökalp – (23 Mart 1876 – 25 Ekim 1924)

(1)

“Tarlada, tezgâhta çalışan biziz. Bu devlet, bu millet, bu vatan biziz… Sevmiyoruz seni, ortadan çekil, Hükümran millettir hükümdar değil.” Ziya Gökalp

                23 yıldır başımızda bulunan AKP İktidarı, her sözün başında derinlikten oldukça uzak bir “Yerli ve Millilik”ten dem vuruyor. Eğer gerçekten bugün için Türkiye Cumhuriyeti’nin başında “Yerli ve Milli” bir hükümet olsaydı; tarihe mal olmuş canlı ve cansız değerlerimize sahip çıkılır, vatan toprakları çok sayıda endemik bitki çeşitliliğine sahip Balıkesir/Edremit’te Kazdağları ve Erzincan/İliç’teki maden işletme bölgesinde olduğu gibi çokuluslu şirketler tarafından talan ettirilmezdi.

                Kevgire dönmüş Doğu ve Güney sınırlarımızdan 15 milyon kaçak sığınmacı giremez, Ege denizinde göz göre göre 20 Ada ve 2 kayalığımızın Yunanistan tarafından işgal edilmesine göz yumulmazdı.

                Eğer gerçekten ülkemizin başında “Yerli ve Milli” bir hükümetimiz olsaydı, tarihi şahsiyetlerimiz unutturulmaz, kültür ve medeniyetine sahip çıkan her devlet gibi onlara gereken ihtimam ve değer verilirdi.

                İşte bu değerlerimizden birisi de 100 yıl önce vefat etmiş Ziya Gökalp’tir. Ziya Gökalp devletin kuruluş ruhuna fikri yönde katkıda bulunmuş, Türk milliyetçiliğinin fikri yönden babası sayılan tarihi bir şahsiyettir. Bir Türk milliyetçisi olarak isterdik ki; 2024 yılı “Ziya Gökalp Yılı” ilan edilsin, adına sempozyumlar ve konferanslar düzenlensin, adına pullar çıkarılsın, paraların üzerinde resmi olsun.

                Ziya Gökalp’e bir Türk Milliyetçisi olarak kendimi minnet borçlusu hissediyor ve elimden geldiği kadar kendisini siz okuyucularıma seri yazılar halinde tanıtmaya çalışacağım.

O Halde Kimdir Bu Ziya Gökalp Diye Kendisini Tanımaya Başlayalım:

                 Gerek yaşarken gerek ölümünden sonra Ziya Gökalp’ın etnik kökeni hakkında birçok tartışma olmuştur. Bu tartışmayla ilgili ilk iddia, Ziya Gökalp Malta’da sürgündeyken Osmanlı Dâhiliye Vekili Ali Kemal tarafından atıldı. İddiası Gökalp’ın babasının Kürt olduğu yönündeydi. Gökalp ise Ali Kemal’in bu iddiasına Malta sürgününde yazdığı ve Kastamonu’nun Açıksöz gazetesinde yayımlattığı bir şiir ile cevap vermiştir.

                İşte Ziya Gökalp Malta sürgünüyken babasına Kürt diyen Ali Kemal`e cevaben yazdığı şiiri..

Ali Kemal`e

Ben Türküm! Diyorsun, sen Türk değilsin!

Ve İslâm`ım! Diyorsun, değilsin İslâm!

Ben, ne ırkım için senden vesika,

Ne de dinim için istedim ilâm!

Türklüğe çalıştım sırf zevkim için,

Ummadım bu işten asla mükâfat!

Bu yüzden bin türlü felâket çektim,

Hiçbir an esefle demedim: Heyhat!

Hattâ ben olsaydım: Kürt, Arap, Çerkez;

İlk gayem olurdu Türk milliyeti;

Çünkü Türk kuvvetli olursa, mutlak,

Kurtarır her İslam olan milleti!

Türk olsam olmasam, ben Türk dostuyum,

Türk olsan olmasan, sen Türk düşmanı!

Çünkü benim gayem Türkü yaşatmak,

Seninki öldürmek her yaşatanı!

Türklük hem mefkûrem, hem de kanımdır:

Sırtımdan alınmaz, çünkü kürk değil!

Türklük hâdimine “Türk değil!” diyen,

                Ziya Gökalp: 1922 – 1923 yılları arasında memleketi Diyarbakır’da otuz üç sayı çıkardığı Küçük Mecmua adlı dergisinin 25 Aralık 1922 tarihinde çıkan sayısında yer alan ”Millet Nedir?” adlı yazısında kendi soyuyla ilgili şu demeci yayınlamıştır:

… Ben gençliğimde tahsil için ilk defa İstanbul’a gittiğim zaman, bu ilmî tahkikata başlamak mecburiyetinde kaldım. Çünkü orada eskiden kalmış fena bir itiyada göre, bütün Karadeniz ahalisine Laz, bütün Suriyeliler ve Iraklılara Arap, bütün Rumeli halkına Arnavut dedikleri gibi, bizim gibi doğu illeri ahalisinden bulunanlara da Kürt milliyetini izafe ettiklerini gördüm. O zamana kadar kendimi hissen Türk sanıyordum. Fakat bu zannım ilmî bir tahkikata müstenit değildi. Hakikati bulabilmek için bir taraftan Türklüğü, diğer cihetten Kürtlüğü tetkike başladım. Evvelemirde lisandan başladım. Diyarbakır şehrinde, ana lisan Türkçe olmakla beraber, her fert biraz Kürtçe de bilir. Lisandaki bu ikilik iki suretten biriyle izah edilebilirdi Ya Diyarbakır’ın Türkçesi bir Kürt Türkçesiydi, yahut Diyarbakır’ın Kürtçesi bir Türk Kürtçesiydi. Lisanî tetkiklerim gösterdi ki Diyarbakır’ın Türkçesi Bağdat’tan ta Adana’ya, Bakü’ye, Tebriz’e kadar uzanan tabiî bir lisandan yani Akkoyunlu ve Karakoyunlu Türklerine mahsus olan Azerî lehçesinden ibarettir. Bu lisanda hiçbir sun’îlik yoktur. Binaenaleyh, Kürtlerin tahrif ettiği bir Türkçe değildir. (Diyarbakır lisanının Azerî Türkçesi olması, şehirlerin Osmanlı hükümetinin tesiriyle Türkçe konuştuğu iddiasını da esasından çürütür. Çünkü öyle olsaydı, bu şehirlerde konuşulan lisanın Osmanlı lehçesi olması lazım gelirdi.)

Diyarbakırlıların mahdut kelimelerden mürekkep olarak söyledikleri Kürtçeye gelince, bu lisanın köylerde konuşulan düzgün Kürtçeden farklı olduğunu gördüm. Kürtçe, Farisî’nin akrabası olduğu halde, dilbilgisi itibarıyla hiç ona benzemez. Çünkü Farisîde bulunmadığı halde, Kürtçede hem tezkir ve(erillik ve dişillik, hem de Arapça ve Latincede olduğu gibi ”i’rab” vardır. Demek ki Kürtçe, Türk lisanına nispetle daha mürekkep, daha karışıktır. Türkler kendi lisanlarında tezkir, te’nis, i’rab gibi ahvale müsadif olduklarından, Kürtçenin bu gibi hususiyetlerine nüfuz edememeleri iktiza ederdi. Filhakika, vakıalar bu suretle cereyan etmiş, Diyarbakırlılar Kürtçenin tezkir, te’nis, i’rab kaidelerini tamamıyla hazfedip (kaldırıp), Kürt dilbilgisini Türk dilbilgisine uydurarak sun’î bir Kürtçe icat etmişlerdir. Bu Kürtçeye ”Türk Kürtçesi” namını vermek gayet doğru olur. Lisaniyat noktainazarından gayet mühim olan bu vakıa, Diyarbakırlıların Türk olduğuna en büyük delildir. Bundan başka Diyarbakırlılar bu lisanı yalnız Kürtlerle konuştukları zaman kullanırlar. Kendi aralarında yalnız Türkçe konuşurlar. Diyarbakırlıların güya bildikleri bu düzme Kürtçenin kelimelerine gelince, bunlar da gayet mahduttur Bu sebeple, boşlukları Türkçe kelimelerle doldururlar. Zaten, birçoğunun bildiği Kürtçe kelimeler ”gel, git” gibi birkaç tabire münhasırdır).

Diyarbakırlıların Türk olduğunu ispat eden delillerden birini de mezhep sahasında buldum. Diyarbakır’ın hakikî ahalisi umum Türkler gibi Hanefi’dirler. Kürtler ise umumiyetle Şafii’dirler. Bu iki alâmet-i mümeyyize yalnız Diyarbakır halkına mahsus değildir. Şark ve cenup vilâyetlerimizdeki bütün şehirlerin ahalisi, Kürtçeyi Diyarbakırlılar gibi tahrif ederek söylerler ve Hanefi olmak alametiyle Şafii Kürtlerden ayrılırlar. Bunlardan başka, elbise, yemek, bina ve mobilya gibi harsa ve âdetlere taalluk eden hususlarda da derin farklar vardır. Bu alâmetler bana Diyarbakırlıların Türk olduğunu gösterdiği gibi, babamın iki dedesinin birkaç batın (kuşak, nesil) evvel Çermik’ten yani bir Türk muhitinden geldiklerine nazaran ırken de Türk neslinden olduğumu anladım. Mamafih dedelerimin biri Kürt yahut Arap muhitinden geldiğini anlasaydım, yine Türk olduğuma hüküm vermekte tereddüt etmeyecektim. Çünkü milliyetin terbiyeye istinat ettiğini de içtimaî tetkiklerimle anlamıştım. Zannederim ki bu taharrilerimle yalnız kendim için değil, bütün vilâyât-ı şarkîye ve cenubîye şehirlileri ve şimdiye kadar Türk kalan köylüleri için, son derece mühim bir meseleyi halletmiş oldum.”

Devam Edecek

Yazar MÜJGÂN SUVER ile UKRAYNA – RUSYA savaşı üzerinden ‘AVRUPA’NIN GELECEĞİ hakkında konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Marmara Grubu Vakfının her yıl tertiplediği Avrasya Ekonomi Zirvelerinin yirmi yedicisinde beklenmedik bir olay yaşandı:  Kürsüde Ukrayna’dan gelen genç bir milletvekili konuşmasına başlamadan önce Ukrayna Bayrağını açtı. Salonda alkışlar yükselirken bayrağı öperek mukaddes bir şal gibi itinayla omuzlarına koydu. Konuşmasında, vatanını savunmak için savaşmak mecbûriyetinde bırakılmış bir milletin gururlu temsilcisi olarak, iyinin kötüye karşı savaşını anlattı.

Buradan hareketle Ukrayna-Rusya Savaşı’nın, Avrupa’nın geleceğini etkileyeceği söylenebilir mi?

Müjgân Suver: Düşünüyorum da Rusya’nın Ukrayna’ya büyük taarruzunun üzerinden tam iki yıl geçti.

Birleşmiş Milletler Teşkilâtına göre en az 10.000 Ukraynalı sivil öldü. 6,5 milyon kişi sığınmacı hâline geldi.  3,7 milyonu ülke içinde yer değiştirmek mecbûriyetinde kaldı. Rusya’nın 24 Şubat 2022’de Ukrayna’ya büyük taarruz başlatmasından beri ortaya çıkan felâketin bilançosu böyle. Kayıpların sayısına ilişkin tahminler yüz binlerle ifade edilirken, Zelenski kısa bir süre önce 31 bin Ukraynalının öldüğünü söyledi.

Çetinoğlu: Ukrayna başlangıçtaki gibi askerî olarak ilerleme kaydedemiyor. Böyle devam etmesindense Ukrayna’nın kırmızıçizgilerinden tâviz vermesi mi, yoksa tâviz vermeden son kurşun son Ukraynalıya kadar savaşa devam etmesi mi ülkesi için daha hayırlı? Bu husustaki düşüncelerinizi lütfeder misiniz?

Suver: Genç Ukraynalı milletvekilinin konuşmasından anlıyoruz ki, Ukrayna cepheyi istikrara kavuşturup, ardından ikinci bir karşı taarruza geçmesine imkân tanıyacak yeni silahları teslim alıncaya kadar ordusunun dayanacağına inanıyor. Ancak Batı Ülkelerindeki gündemi endişeyle takip edenlerin gördüğü gibi riskler de söz konusu.

Çetinoğlu: Konuyu açar mısınız?

Suver: Bu yıl Batıda seçim yılı. ABD’de iktidara Trump’un, Avrupa’da sağcıların gelmesi durumunda, Rus güçlerinin baskısıyla Batı’nın yardımları arasında bir boşluk meydana geldiği takdirde, Zelenski’nin bekle ve gör yaklaşımı cephenin çökmesine yol açabilir.

Bu durumda ateşkes görüşmeleri tamamıyla çok farklı şartlar altında yapılır. Sınırlar Dinyeper hattına kadar çekilebilir.

Çetinoğlu: Ukrayna’nın kırmızıçizgilerinin değişme ihtimali olduğunu mu düşünüyorsunuz?

Suver: Barışa giden yolda yapılacak müzâkereler de Ukrayna’nın bâzı kırmızıçizgilerinin yeniden çizilmesine yol açabilir. Bu durum, özellikle Kırım’ı ve doğuda işgal edilen toprakların bir bölümünü etkileyebilir. Bir saldırgan ve zorbayla müzâkere etmek kulağa pek hoş gelmese de savaşın devam etmesi bölgedeki insânî felâketi daha da kötüleştirebilir.

Diğer yandan Putin’in revizyonist projesinin teşkil ettiği risk yalnızca Ukrayna, Litvanya, Polonya, Estonya veya Bulgaristan’ı değil, tüm Avrupa’yı ve komşularını da ilgilendiriyor. Bu riskin 2014 yılında Kırım’da alınmasıyla, işin 2022’de ‘özel askerî operasyona’ kadar vardığını gördük.

Ukrayna’ya empatisi azalmış görünen Batı bu tutumunu devam ettirir ve târihin tersine dönmesine izin verirse, bugün askerî, maddî ve lojistik destek isteyen Ukraynalıların düştüğü yerde kendini buluverir. İşte bu yüzden bu yardımlar devam etmeli. Çünkü Batı ile birlikte hareket eden ülkelerin savunduğu salt adâletsiz bir toprak ihtilafına karşı mücâdele veren halk değildir. Ukrayna kaybederse yalnızca Ukrayna halkı özgürlüğünü ve kimliğini kaybetmiş olmayacak, zafer kazanmış Rusya, komşuları için de ölümcül bir tehdit hâline gelecek.

Dolayısıyla, Avrupa’nın varoluşuyla ilgili bir karar vermesi gerekiyor: Ya Kremlin’in Avrupa’yı parçalamasına izin verecek veya ona karşı koyabilecek bir güce dönüşecek.

Çetinoğlu: Batı hangisini tercih edebilir?

Suver: Rusya ve Ukrayna’nın tek gayesi savaşı kazanmakken, Batı’nın önceliği tamamen farklı: Kendi sınırları içinde kopacak bir savaşı önlemek… Bu sebeple Avrupa’nın yılgınlığa ve kayıtsızlığa kapılmaması gerekiyor. Ülkece ve Avrupalılar olarak bölünme yerine birlikten, ortak savunmadan yana duruş sergilenmeli.

Çetinoğlu: Yâni?

Suver: Avrupa barışının geleceği Ukrayna’da belirlenecek.

Ukraynalı genç milletvekili konuşmasını bitirirken: ‘Savaşla geçen iki yılda kendimizi kadere emânet etmeyi öğrendik. Etrafımızda ölüler görmeye alıştık, birdenbire ölebileceğimiz fikrine teslim olduk. Korkunç haberlere artık o kadar da sert tepkiler vermiyoruz, duygu derimiz kalınlaştı. Belki de giderek soldu, çünkü dehşetle geçen her günle birlikte hepimiz yavaş yavaş ölüyoruz. İçimizdeki insanî olan, normal olan şey ölüyor. Herkes savaşın kurbanı hâline geldi hem savaşta ölenler ve hem de henüz hayatta kalacak kadar şanslı olanlar…’ Bu sözler uzun süre kulaklarımda yankılanıp durdu.

Çetinoğlu: Son cümlenizle barış havarisi (barışın oluşumuna destek vermeye gönüllü) rolü oynayan batıya ciddî bir mesaj verdiniz. Teşekkür ederim.

MÜJGÂN SUVER: Marmara Grubu Vakfı AB ve İnsan Hakları Platformu Başkanı Münih Ludwid Maximilien Üniversitesi’nde yüksek tahsilini tamamlayan pedagog Müjgân Suver, Münih Devlet Pedagoji ve Âile Araştırmaları Enstitüsü’nde çalıştı. Bavyera’da yabancı statüsünde çalışanların ve onların çocuklarının Alman toplumuna entegrasyonunu sağlayacak eğitim modellerinin oluşturulmasında ve uygulanmasında faaliyetler yürüttü. Münih Kent-Pedagoji Enstitüsü’nde, ‘iki dilde, iki kültürde eğitim modelleri’ konusunda eğitimcilerin eğitilmesinde, uzman akademisyen olarak görev aldı… Göç ve göçmenler, entegrasyon problemleri, yabancı hakları konularında danışmanlıklar verdi. Münih’te çalışan yabancıların ‘güvenilir kişisi’ seçilerek şehir meclisinde danışman üye olarak yer aldı. 2000 yılından beri Marmara Grubu Vakfı AB ve İnsan Hakları Platformu başkanlığını yürütüyor. Avrupa Birliği, demokrasi, sürdürülebilir kalkınma, teşkilâtlı sosyal sorumluluk, kadın liderler, kadınların ekonomiye kazandırılması, sosyal cinsiyet eşitsizliği, eşitlik ve uzlaşma kültürünün geliştirilmesi konularında projeler yürüten Müjgân Suver, aynı konularda çalışan Sivil Toplum Kuruluşları, platformlar ve çalışma gruplarıyla da ortak savunuculuk faaliyetleri yürütmektedir. KAGİDER’in kurucu üyesi, TÜSİAD – Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Çalışma Grubu uzman üyesi, Eşitlik, Adalet ve Kadın Platformu Organizasyon Komitesi üyesi, Yanındayız Derneği Danışma Kurulu Üyesi, Denge Denetleme Ağı Koordinasyon Grubu Sözcüsü olan Müjgân Suver, İzmir GÖZLEM Gazetesi yazarlarındandır. Müjgan Suver’in; Almanya’da ‘Okullarda İki Dilde İki Kültürde Eğitim’, ‘Alman Çocukları İçin Almanca’, ‘Trafik Ve Çocuk’, Türkiye’de farklı yılları kapsayan ‘Ulusal Kadın Politikaları – Eylem Planı’ isimli iki kitabı, issiz kadınları istihdama kazandırma hedefinde hazırlanmış ‘Arıcılık ve Organik Bal Üretimi’, ‘Temel İşletme ve Pazarlama’ konulu iki kitabi, dergi ve gazetelerde yayınlanmış birçok makalesi bulunmaktadır.

Panele Davet

Kocaeli’nin şehir planlama, mimari, silüet, trafik, toplu ulaşım, otopark, alt yapı, deprem ve doğal afetlere karşı alınması gereken tedbirler, sosyal sorumluluklar, kültür ve sanat alanlarında ne tür projelere ihtiyacı var?

Kocaeli nasıl daha güzel bir şehir haline getirilebilir?

Sivil toplum, yerel seçimler öncesi şehri yönetmeye aday kişilerden nasıl bir Kocaeli beklediğini anlatıyor. Üstelik amatör şehir sevdalılarının değil bizzat konunun uzmanlarının dilinden.

Kocaeli’yi seven, Kocaeli’de yaşamak ve daha önemlisi ömrünün geri kalanını Kocaeli’de geçirmek isteyen herkesi panelimize davet ediyoruz.

Özellikle de şehri yönetmeye aday kişileri…

Siyasi parti ayırt etmeksizin, Kocaeli’yi yönetmek isteyen namzetlerin sivil toplumun ihtiyaçlarına ve sesine ne kadar önem ve kulak verdiklerini de bu vesileyle test edelim.

9 Mart Cumartesi saat 14:00’de, Kocaeli’yi seven herkesi Fuar İçi Sivil Toplum Merkezi’ndeki panelimize bekliyoruz. 

Toplumsal Ahlak! “Çöküş …”

“Öğrenmek zekânın, yapmak ahlâkın işidir.” Nurettin Topçu

Toplumsal ahlakın ciddi bir çöküş içinde olduğunu görmek için çok akıllı olmaya gerek yok. Bazı aydınlar bu konuda ciddi uyarılar yaparken aydınların birçoğu ise bu sorunu görmezden geliyor. Hatta aydınların ahlaki çöküşünün toplumun diğer katmanlarına göre daha çok daha fazla olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki; buna “aydınların ihaneti” deniliyor.

Toplumun önderleri aydınlardır. Eğer aydınlar çözmek zorunda oldukları hastalıklara kendileri kapılmışlarsa toplumun o hastalıklardan kurtulmasını beklemek çok büyük bir hayal olur. Bizim de halimizin özeti kısaca budur!

Toplumun ahlaki bir çöküş içinde olduğunu ispatlamak için bir kaç örnek sunacağım. Yaşadığım köyün bağlı olduğu ilçeye Cuma namazlarını kılmak için gidiyorum. Niye köyde kılmıyorsun diye sorabilirsiniz. İlçede gittiğim caminin imamı daha az çıldırtıcı da, ondan! ( Ama ikisi de değme siyasetçi!)

Her Cuma, bu caminin avlusunda bir köylü tereyağı sattığını söyleyerek bir tezgâh kuruyor. Ben de haftalardır gözlemliyorum kimse tereyağı almıyor. Nihayet son hafta bu köylüden tereyağı almaya karar verdim ve bir kilo tereyağı aldım. Ben tereyağını aldıktan sonra cami avlusundan çıkarken yanıma cemaatten biri yaklaştı ve yağı niye aldığımı, bu yağın tereyağı olmadığına dair bir şeyler söyledi. Ben de denemek istedim cevabını verdim. Geldim; evde denedik hakikaten tereyağ değildi. Ne olduğunu sorarsanız yenilemeyecek bir karışım olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Ancak ne olduğu yapılacak tahliller sonrası ortaya çıkar.

Şimdi bu köylüyü hem de cami avlusunda böyle bir hilekarlığa iten nedir diye düşünelim. Her hafta o caminin avlusuna, Müslümanlar için mübarek saatlerde gelip tezgâh kuruyor. Müftü Efendinin merkezi yayınla verdiği vaazı dinliyor. Cuma’nın hutbesini duyuyor. Ama benim gibi insanların duygularını istismar ederek orada cami avlusunda yanlış işler yapıyor. Caminin sorumlusu imamda ne beni nede onu uyarıyor. (Durumu bilen cemaatten de ses yok!) Hepimiz iyi şeyler yaptık zannediyoruz. Hâlbuki köylünün, cami imamının ve cemaatin içinde bu tereyağı denilen şeyle ilgili gerçekleri bilenlerin suskunluğu ahlaki çöküş konusunda birbirimizi kandırmaktan başka bir şey değil.

Oğlunun parasını İhlas Finans’a kaptırdığını söyleyen bekçi emeklisi Lütfü Bayındır “Faiz haram diye 20 Bin Euro’yu yatırdık. Oğlumun helal parasını çaldılar.” diyor. Kimse ona demiyor ki; katılım bankacılığında nasıl oluyor da hep karlar güncel faizle eşit olarak veriliyor diye. İslami referanslı Katılım Bankacılığının bir aldatmaca olduğu çok bariz bir şekilde belli. Niye o zaman kendimizi aldatıyoruz?

Türkiye’de işlenen suç istatistiklerini Adalet ve İçişleri Bakanlıkları açıklasın ve bizde öğrenelim. (Bu teklifim 01 Mart 2024 içinde geçerli!) İşlenen suçların inanılmaz ölçüde arttığı cezaevlerinin ulaştığı doluluk oranlarından bellidir. Çocuklara ve kadınlara (geçen gün bir günde 7 kadın eski yeni eşleri tarafından katledildi ve hiç sesimiz çıkmadı!) cinsel istismar ve şiddet had boyuttadır…

İktidar fırsatçıların artırdığı fahiş (Ramazan fırsatçıları gemi azıya aldı!) fiyatlardan dolayı hafiyeliğe (Bakanlıklar denetimi gün itibariyle artırdı!) soyunmuştur. Yine bir Anadolu kasabasında doların artması üzerine pazar tezgâhlarına yansıyan fiyatlardan dolayı köylüye sormuştum; “ne oldu da, fiyatları bu kadar yükselttiniz, dolar yüzünden mi?” diye o da pişkin pişkin bana cevap vermişti “bizim dolarla işimiz yok” diye ama fırsatçılığı da kaçırmamışlardı.

Bu millet değil miydi, onca uyarılara rağmen kurs, burs, yurt bedava ve iş garantisi var diye fetö terör örgütünün peşinden koşan? Halen aynı maksatla benzer tarikat ve cemaatlerin peşinde koşmuyorlar mı?

Menfaatler bu ülkede insanları ihanet bataklığına sürüklemedi mi? Bu bir toplumsal ahlak sorunu değil mi?

Memleketimizde yüz binin üzerinde cami var. Kuran kursu sayısı binlerle ifade ediliyor. İmam Hatip okulları ise eğitime egemen oldu. Diyanet bütçeden hortum gibi para çeken dev bir kuruluş. Yüzbinlerce insan ahlak yönünden toplumu irşad etsin diye istihdam ediliyor ama ahlaki çöküş toplumu kemirdikçe kemiriyor! Neden acaba? Bir yerde yanlış mı, yapıyoruz?

Paranın imanının olmadığını bildiğimizden zenginimizin yaptığı gayrı ahlaki davranışlara pek bir şey diyemeyiz ama toplumsal ahlakın git gide bozuluşunda onlarında azımsanmayacak bir payı var.

Toplumun en altında bireyde başlayan ahlaki yozlaşma önce aileye, sonra yakın çevreye ve nihayetinde topluma sirayet ediyor. Neredeyse herkes yaptıkları kötü ve kabullenmez davranışlardan dolayı birbirini haklı ve mazur görmeye başlıyor. Yani tecavüze uğrayan kadını kısa etek giydiğinden dolayı suçlayıp tecavüzcüyü mazur görmek gibi!

Toplumda yaşanan bu ahlaki çöküntü bir kısır döngü yaratıyor ve iş siyasete kadar dayanıyor. Toplumu bu ahlaki çöküntü hastalığından kurtaracak olan ihlaslı ve samimi vatansever aydınlar ile bunların öncülük edeceği siyaset ve siyasetçilerdir. Bu sorumluluktan bu vasıflara sahip aydınlar kaçamazlar. Bizde ise bu sorumluluktan kaçıldığını gözlemliyoruz…

Herkesin vatan ve milliyet sever aydın olmadığını biliniz. Bu nedenle siyasette bu tip aydın ve siyasetçi arayınız. Toplumsal ahlak çöküşünden kurtulabilmek için bu özellikleri taşıyan insanların mücadelesine ihtiyaç vardır. Eğer söylediklerimize inanmıyorsanız herkes kendine bir ayna tutarak öz eleştiri yaparak işe başlasın!

“Birileri değişmeyen tek şeyin değişim olduğunu söylemiş ancak bunun aksini ispatlayan bir şey var o da Türkiye! Yıllar geçiyor Türkiye değişmiyor… O zaman sormak hakkımız: neden?”

Yağmur Bulutuna Sahip Yazar Şerif Aydemir

Telif Hakları Derneği Başkanı ve İlesam İstanbul Temsilcisi Cafer Vayni telefon açtı ve “Türk Edebiyat Vakfı ile müştereken Ustalara Vefa programı başlatıyoruz. İlki de Öykü yazarımız Şerif Aydemir olacak. Sizin konuşma yapmanızı kendisi de, biz de istiyoruz.” deyince bittabi akan sular durdu. Ustalarımıza geç bile kaldık. Çünkü kültürde de artık kendine sadakati öne çıkaran bir çete var. Ruhuma Saplanan Şehir, Yazık Olmuş Yarsız Ömrü Geçene, Mendilim Sende Kalsın, Çiçekten Harman Olmaz, Koryolanus Faciası ve son olarak Yaşamak Geçti Başımdan kitapları yayınlanan Şerif Aydemir Ustayı hatırlamak, gündeme taşımak bir vefaydı, hatta bir erdemdi. Hakkı teslimdi.

Cağaloğlu’ndaki kitap dolu, iki masa, birkaç sandalye, bir telefon, bir kılima, bir mini buzdolabından müteşekkil, ikinci kattaki ESKADER’de yalnızlığına ortak olmak için gittiğimde canı sıkkın görünüyordu. Anlattı;

“Falan geldi buraya, feşmekan için bir anı kitabı hazırlayacakmış, bir yazı istedi. “Feşmekan için kimler yazacak” diye sordum, saydığı isimlerden çoğu feşmekanı ismen tanıyor, kendisi de fazla tanımıyordu. Ancak feşmekana yaklaşmak için fırsattı hazırlayan için. Öyle de oldu. Ben yazmayı reddettim. Çünkü feşmekanı daha fazla ve öncelikli tanıyanların yazması gerek dedim. Onların hiçbirine de gidilmemişti, değerlendirmeden çekiniyorlardı. Hep olumlu yazılsın, madalyonun bir yanı gösterilsin istiyorlardı.”

Şerif Aydemir’den bu ne şık bir tespit, ne hoş bir ders. Söz konusu feşmekan zata zaten altı ayda bir anı kitabı yayınlanıyordu.
Evet o feşmekanı ben de çok iyi tanıyordum, 20 sene kadar içtiğimiz suya kadar beraberdi, hane halkından fazla birbirimizi görüyorduk. Benim de haberim yoktu. Teklif gelse analitik düşünce açısından elbette kaleme alırdım bittabi. Sadece bana değil, yıllarca beraber oldukları hiç kimseye haber bile verilmemişti.

Objektife, Flu Hırçınlığı

Şerif Aydemir Ustaya Vefa toplantısında elbette konuşurum. Kendisiyle yurtiçi ve dışında beraberliklerimiz, seyahatlerimiz, konferanslarımız oldu. İstanbul’a yeniden taşındığım 2008’den bu yana neredeyse her gün görüşüyor ve konuşuyor, müzakere ve münakaşa yapıyorduk. Benim bazı yaklaşımlarıma fazla olmasa da itirazları oluyordu. Kabullenmiyordum ama saygı gösteriyordum. Bu yüzden Şerif Aydemir’le hukukumuzda bir değişikli yoktu, tam tersi kuşatılarak artan bir sevgi vardı.

Fatih Ali Emiri’de, 124 filmiyle sinema tarihine imza atan sanatçı usta İzzet Günay’a Saygı gecesinde Şerif Aydemir sinema konjonktürüne geçecek bir tebliğ sundu. İçeriği, kuşatması, Türkçesiyle, sanki bir klasik İzzet Günay kitabı olmuştu tebliğ. Herkes alkışladı. Konuşmacılar ve izleyiciler arasında önemli isimler var; Çiğdem Tunç, İhsan Kabil, Engin Çağlar, Prof.Dr. Gülper Refik, Cengizhan Orakçı gibi önemli aydınlarımız, sanatçılarımız, akademisyenlerimiz ve şairlerimiz mevcuttu.

Konuşmasını yapan, görüşlerini daha önce aktaran sinema eleştirmeni, gazeteci, yazar, İstanbul Kültür Sanat Vakfı Yürütme Kurulu üyesi, SİYAD Kurucusu ve Onur Başkanı Atila Dorsay birden hiddetlendi, celallendi, haksız ve saygısızca Şerif Aydemir’e sözle saldırdı, yakışıksız şeyler söyledi ve tacizde bulundu. Adeta “sinema değerlendirmelerini ancak ben yaparım, siz de kim oluyorsunuz, siz yapamazsınız”a getiriyordu saldırı sebebini İzmirli, ama İstanbul’da yaşayan Atilla Dorsay! Elazığlı Şerif Aydemir’in cevabı ise bir İstanbul Efendisi olarak “cevapsızlık” oldu. Dorsay daha da kızdı bu sessizliğe. Celallenmeyi sürdürdü. Sabır abidesi, inanç sahibi, birikim ve donanımıyla Şerif Aydemir lisan-ı haliyle yetti de artı bile.

 Gençlik Fışkıran Edebiyat Vakfı

Carl Gustav Jung “Düşünmek zor zanaattır” diyor. Belki de en zoru. Şerif Aydemir bunu bile bile “Oku” ve “Düşün” mektebine hala devam ediyor. Çünkü Ahmet Kabaklı, genç üniversiteli kaynayan Türk Edebiyat Vakfı’nı böyle temellendirmişti, bu mektebi kurarken. Böylece buradan çok sayıda akademisyen, müteşebbis, yazar ve münevver çıkmıştı. Bunların tümü de irsi bağdan çok, fikri bağla düğümlenmişlerdi Türk Edebiyat Vakfı’na. Dolayısıyla hala birer gönüllü ve fahri varis gibidirler. Haftanın çoğu günü etkinliklere, sohbetlere açık olan Türk Edebiyat Vakfı’na uğramayan bir üniversite öğrencisi kendisini o gün derse girmemiş, vizelere hazırlanmamış, dolayısıyla dönem imtihana çok çalışması gerektiği biçiminde hissederdi.

Doğu Türkistan dahil Türk Dünyasının çoğu liderini, yazarını ve akademisyenini Türk Edebiyat Vakfında tanıdık, sohbet ettik. Bir defasında Ankara TRT Haber Merkezinde iken Ahmet Kabaklı Hoca telefon etti. “Mehmetciğim, kardeşim; iki hanım öğretmen arkadaşımı sana gönderiyorum. Bakanlık bizim dergi abonelerini tasarruf gerekçesiyle kesmiş. TBMM Bütçe Karma Komisyonu’nda görüşülürken alakanı rica ediyorum Türk Edebiyat Vakfı Ankara Temsilcisi olarak.” Dedi. Beni de onore ediyordu esasında. Nihayet problemi çözdük.

Şerif Aydemir Usta işte böyle bir Hoca’nın, Ahmet Kabaklı’nın mektebinden biri, burasının diplomasına yahut icazetine sahip.

İki Tarafı da Anlamak

Covit 19 salgını sırasında önemli bir sivil toplum ve meslek kuruluşumuz olan ESKADER’in başındaydı. Bu dönemi başarıyla atlattı. Kapısına kilit vurdurmadı. Hiçbir yerden gelir girdisi olmamasına rağmen, teşkilatının çözülmesini önledi ve onca masrafın üstesinden geldi, istişarelerle örnek oldu.

Carl Gustav Jung “Düşünmek zor zanaattır” der. Şerif Aydemir de zor olanı seçmiş. Çünkü yanındaki her canlıya değer verir. İskenderiye Kütüphanesinin kapısında yazıldığı gibi “Okumanın bizi güçlüklerin gazabından koruyacağı” şuuruna sahip. Bir gün benim elimden tutup Cağaloğlu’ndaki Ötüken Temsilciliğine götürdü “Ağabey bu kitabı mutlaka okuman gerek” diye aldı, hediye etti. Yağmur bulutuna sahip bir yazar Şerif Aydemir. Hakk dostu ile Hak ile başlayan “Not Defterimden Süzülenler” olarak yağdı daha sonra; yağıyor, yağacak.

Şerif Aydemir gün görmüş, öyle büyümüş, idrak ile delikanlı olmuş, gelişmiş ve inançla bütünleşmiş bir müellif. Birlikte olmayı hep öncelemiş. Dolayısıyla hiç yalnızlık hissetmiyor. Unvan, makam, imkan, şöhret, para, pul düşünmemiş.

Doğuyu tanıyor ve biliyor, batıyı yakın takibe almış. İbret alınması gerekiyorsa yorumlamış, ders çıkarmış. Ufuk gösteriliyorsa oraya koşmuş. Şerif Aydemir’e Şeyh Sadi de, Mehmet Akif de, öte yandan Suat Derviş de, Sabahattin Ali de mutlaka bir şeyler söylüyor. Arif olduğundan iki tarafı da anlıyor.

Şahsiyet Örğüsünün Keşfi

Bizim kesimde çoğu kimse birbirinin ailesini ve çocuklarını tanımaz. Ta musalla taşına kadar böyle devam eder, bağ kurmakta ihtiyaç da hissetmezler. Şerif Aydemir’in eşi ve çocuklarını değişik vesilelerle tanımış, sohbet etmiş, böylece ayrıcalık kazanmış bir dostuyum. Ben böyle medeni, insani ve İslami ilişkilerin artmasından yanayım. Dolayısıyla mesudum. Böyle bir eksikliği mutlaka gidermemiz gerek.

Şerif Aydemir, biriyle ilgili illa görüş belirtmez, olumlu veya olumsuz konuşmaz, ne iltifat eder, ne aleyhinize geçer; ama sizi saatlerce dinler, sorunlarınıza ortak olur, dertlerinizi paylaşabilir. Böylesi sorunlar sanırım genelde otoriterlikten, politik tıkanıklıktan, fikri kabızlıktan, mesleki ve meşrebi tutuculuktan, yeni gelişmelere gözü kapatmaktan geliyor. Şerif Aydemir’de bulunmayan, bulunamayan, yer edinemeyen hususlar bunlar. Sürçü lisan arayışınız bile nafile, bulamazsınız. Nurettin Topçu’nun hatırlattığı gibi ezberden öte şahsiyetin örgüsünü keşfetmiş bir kere. Belli ki dünyayı iyilik kurtaracak. Mutluluk ve refah dışardan alınan veya gelen bir şey değil. İnsanımızın inşa edeceği bir güzellik.

İnsan, Vatan, Aile, Ana Dil ve Çevreye Yatırım

Bernard Show’un tespitine göre her saniye kıymetlidir. Çünkü zamanın telafisi yoktur. Platon Akademisi’nin girişinde “Matematik bilmeyen giremez “ yazıyormuş. Belki bugün yaşasaydı tefekküre kılavuz olsun diye “insanı tanımayan, hayatı bilmeyen giremez” yazacaktı. İletişim Fakültesinde “metin çözümlemeleri” dersi verirken eleştirel tavır ve kâinatı okumayı tartışıyorduk.

Okul birincisi olması dolayısıyla Türk bayrağını göndere çektiren, ancak görüşleri yüzünden bir türlü profesör yapılmayan ahlakçı düşünürümüz Doç. Dr. Nurettin Topçu Hocanın isyan ahlakı ve ahlak aşkını müzakere ettik. Emrullah Efendi’nin Tuba Ağacı yaklaşımı mı, Anadoluculuk mu ıslahatı tamamlayacaktı? Kim bilir? Galiba her şey dönüp ferasette, üretimde, paylaşmada düğümleniyor. Çünkü değişim hızlı seyrediyor. Değişmeyen tek şey kimlik ve duruş. Dolayısıyla Şerif Aydemir’i okumamak bir nakise.

Şerif Aydemir’in görüşlerini belirttiği ilk kitaptan son eserine kadar bu vurguları yakalamak mümkün. Sadece bu mu? Hayır!  Cengiz Aytmatov’un oğlu Askar Aytmatov ile İstanbul’da da sohbet etmiştik. Bişkek’te beş yılda bir düzenlenen ve dünyanın maruf akademisyen, fikir adamı, yazar ve gazetecilerinin katıldığı Cengiz Aytmatov Forumu’nda dostluğumuz pekişmişti. Maruf Kırgız Türkü Yazar, diplomat, devlet adamı, eserleri 150 dünya diline tercüme edilen Türk Dünyasının yüz akı edip Cengiz Aytmatov’un bütün eserlerinin özetinde beş husus vurgulanır. Çevreye dönüş, aileye dönüş, insana dönüş, ana dile dönüş ve yaradana/rabbine dönüş. Bunlardan hangisi Şerif Aydemir’de yok ki? Sen çok yaşa usta e mi?

En Yüksek Makam

Şerif Aydemir’e göre; Bizim Hikâyemiz, çocukluklarımız, köyümüz, kasabamız görenekleriyle hala çağırıyor, “bende bir şeyler var, ara bakalım” diyor. Şehir’e geliyor bir öyküsündeki taksitli satışla Şerif Aydemir. Bunu daha da yüksek sesle dillendirdi Yaşamak Geçti Başımdan ile. Çünkü “en yüksek mevki insan olmak” endişesi taşıyor; İnsan olmak.

Şerif Aydemir yağmur bulutuna sahip; insan olmanın yazarı, öykücüsü ve dostu.

Kocaeli’mizin Sağlık Hizmetlerinde 1900’lü Yıllar(3)

“Tarih insanlığın öğretmenidir” Çiçero

Derince Askeri Hastanemiz: Gültepe’de ki askeri mevki hastanesinin binalarının eskimiş olması ve  yetersizliği yanında yerleşim yerlerinin içinde kalmış olması, yeterince çevre rahatlığı bulunmaması sebebiyle yeni ve  büyük bahçeli bir hastane yapılması düşünülmüştür. 15. kolordunun çalışması sonucu Derince’nin çıkışında E-5 cepheli 140 dönümlük bir alan bu maksatla seçilmiştir. Buraya 100 yataklı o günün şartları için modern bir hastane yapılarak 1976’da hizmete sokulmuştur. Gültepe Askeri hastanesi başhekimi olan Dr. Ali Şener buranın da ilk başhekimi olup hastaneyi buraya taşıyıp yerleştirmiştir. Derince askeri hastanemizde daha sonra başhekimlik yapmış olan Dr. Mesut Tuncer, Dr. Metin Denli ve Dr. Ali Tuna’nın daha sonra terfi ederek general rütbesinde ordumuzun daha üst düzeyde sağlık sorumluluğu yapmış olmaları anlamlıdır. Bu bölgeye daha sonra Sopalı SSK hastanesi de yapılmıştır.

Bu hastanemizin kadro ekibinden Dr. Tuncel Çaylı İzmit merkezde Yaşam Laboratuvarı ile hizmetini hala sürdürmektedir. Dr. Yüksel Bildirgen kadın doğum uzmanı, Dr. Erdoğan Kasnaklı göz uzmanı olarak kendi kendi alanlarında hizmet vermiş hekimlerimizdendir. Dr. Armağan Akbaş hariciye uzmanı, Dr. Ali Yavuz röntgen uzmanı, Dr. Hakkı Bozatlı yedek subay olarak buraya gelip önce SSK hastanemizde sonra açtığı tıp merkezi ve Bozatlı Hastanesi’nde dahiliye uzmanı olarak hizmet vermişlerdir. Dr Ali Hürmeydan, Dr İsmail Kuru yedek subay görevleri bittikten sonra Kocaeli Devlet hastanesine gelerek önce orada ve özel muayenehanelerinde, daha sonrada 40 hekim arkadaşlarıyla birlikte kurdukları Cankatan Tıp Merkezi ve Cihan Hastanesi ile sağlık hizmeti vermişlerdir. Dr. Metin Göklü önce İzmit SSK hastanesi ve muayenehanesinde sonra da kurdukları Konak Tıp Merkezi ve Konak Hastanesi’nde güzel hizmetleri ile bilinen isimlerdendir. Bunlar ve isimlerini bilmediğimiz diğer bazı hekimlerimiz halkımızın güvenini ve sevgisini kazanmış insanlar olup her birinin sağlıkta olanlarına iyilik ve ölenlerine rahmet dilerim.

Derince askeri hastanemiz askeri hastanelerin 2016’da kapatılması ile hizmetlerini sonlandırmıştır.

2018’de ise yıkılarak bu alan farklı şekillerde değerlendirmek üzere devredilmiştir. 60 dönümü sağlıklı yaşam merkezi olarak değerlendirilmek üzere Büyük Şehir Belediyesine, 40 dönümü ağız ve diş sağlığı merkezi yapılmak üzere tıp fakültesine, 20 dönümü derince kaymakamlığı için ve 20 dönümü de Derince belediye başkanı Zeki Aygün döneminde aile yaşam merkezi olarak planlanmış olup bu bölge Derince ilçemizin önemli bir alanına dönüşmektedir.

Gölcük Deniz Hastanemiz 1956’yılında Donanma Komutanlığı bölgesinde 100 yataklı bir hastane olarak açılmıştır. Öncelikle bu komutanlığa bağlı askeri personel çalışanlarına hizmet amaçlanmıştır. Zaman içinde hiperbarik oksijen dahil MR ve tomografi gibi teknolojik imkanları da olan modern bir sağlık kuruluşumuzdu. Askeri alanda olduğu için sivil halk için hizmet yönüyle kısıtlı bir hastanemizdi. 2016’da askeri hastanelerin kapanması ile önce sağlık müdürlüğü bünyesinde Gölcük Devlet Hastanesine bağlı bir birim olarak kalmış, 2018’de ise kapanmıştır. Bu hastanemiz Dr. Mehmet Onaylı (Gastroentrolog), Dr. Bahattin Erbaş Biyokimya Uzmanı (Erbaş laboratuvarı sahibi), Dr. Sühan Ünvar (çocuk hastalıkları uzmanı), Dr. Fahri Yılmaz (genel cerrahi uzmanı), Dr. Vehbi Alpman (nöroloji uzmanı, daha sonra amiral olup Kasımpaşa Deniz Hastanesinde çalışmıştır), Erdoğan Erdoğan Yürük (Fizik Tedavi Uzmanı), Dr. Tamer Söylemezoğlu ve Dr. Işık Bilek gibi muvazzaf subay hekimlerimizi kadrosunda bulundurmuştur.

Bunlar özel muayenehaneleri ile de Gölcük ve İzmit halkına sağlık hizmeti veren sevilen ve güvenilen hekimlerdendir. Ayrıca buraya asteğmen olarak gelmiş olan Dr. Kürşat Çağın gibi Özel Çağın Göz Hastanesi ile şehrimize marka değer katan isimlerde vardır. Ayrıca Prof. Dr. Timur Gürgan (Hacettepe Tıp Fakültesi Tüp bebek merkezi), Dr Faruk Karakaya (Medar Hastanesi kurucusu), Dr İsmail Becerik (Becerik Laboratuvarı), Dr. Kamil Erkan (SSK hastanesi Dahiliye uzmanı) gibi unutmamamız gereken isimlerde vardır. Bu hekimlerimiz gerek çalıştıkları kamu kurumlarında gerekse açtıkları özel yerlerle halkımızın sağlık ihtiyaçlarını güvenerek başvurdukları sevilen isimlerdendir. Burada çalışmış olan ve yazamadıklarımız dahil sağ olanlara sağlık ve afiyet, ölenlere rahmet dilerim.

Kızılayın sağlık hizmetleri (devam edecek…