İlâhiyat Profesörü Sayın Prof. Dr. MEHMET MAKSUDOĞLU ile İSLÂM TÂRİNİNİN NETÂMELİ KONULARI’nı Konuştuk.

64

Oğuz Çetinoğlu: Peygamber Efendimiz’in ebedî âleme doğuşundan sonra devlet yönetiminin ehil ellere teslim edilmesi maksadıyla gösterilen hassasiyet, hoyrat diller ve kalemler tarafından ‘makam-mevki kapma yarışı’ olarak anlatılıyor. Siz durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: Kuvvetle muhtemeldir ki o saçma iddiayı, bir veya birkaç oryantalist ortaya atmıştır,  bizdeki basîretsiz, ‘İslâmî konularda kâfirin ne dediğinin sinek vızıltısı kadar hükmü olmayacağınının’ bilincinde olmayan bâzı ZAVALLI ilâhiyat profesörlerinin papağan gibi bu saçmalığı dilimize aktarmasıyla akıllara geldi. ‘Kişiyi nasıl bilirsin?’, ‘kendim gibi’ mantığıyla ortaya atılmışa benzeyen bu iddia, ciddîye alınmağa değmez. Önce; bu iddiayı ilk olarak KİM ortaya atmıştır, ona bakmak gerekir. Gâvur, kendisindeki iktidar sürtüşmesinin, Müslümanların seçkin sahâbîleri arasında da olması gerektiğini zanneder, ‘misyon’unun gereğini yapar; onun iddiasını dilimize aktaran ZAVALLI, Prof. etiketli Müslümana ne demeli, bilmiyorum; Müslüman, bu kadar basîretsiz olabilir mi?  ahmaklık derecesine varan bu safdilliğe, iyi niyete, gâvurun İslâm konusunda ne dediğine bakma şaşkınlığına,  ne demeli, bilmiyorum.

Gelelim konuya: Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Medîne-i Münevvere’de Gerçek Âleme intikal etti, Mekke-i Mükerreme’de değil.

Medîne, İslâm Devleti’nin merkezi idi. Medîne’nin sâhipleri de, Ensâr, yâni Medîne’li Müslümanlar, İslâmın yayılmasında Cenâb-ı Hakk’ın kendilerini görevlendirdiği, büyük hizmetleri olan, gayretli Müslümanlar idi.

İslâm; nizâm demek, Devlet işlerinin aksatılmadan yürütülmesi gerek. Medîne’li Müslümanlar, Medîne’deki en büyük kabîlenin başkanı olan Sa‘d b. ‘Ubâde’nin, işleri yürütmesini uygun bulmuşlardı. Allah’ın buyruklarına uygun olarak Devleti Sa‘d b. ‘Ubâde’nin yönetmesinde, İslâm’a bir aykırılık da yoktur. El Ahkâmus Sultâniyye yazarı El Ferrâ’ Ebû Ya‘lâ Muhammed b. El Huseyn; ‘bir Müslüman, Müslümanların başına geçer de, Allah’ın hükümlerine göre onları yönetir, İslâm beldesini korursa, Allah’a ve Kıyâmet Günü’ne inanan bir Müslümanın, ona bey‘at etmeksizin bir gece geçirmesi câiz değildir’ der. Hayât, devâm ediyor, işlerin yürütülmesi gerek. Yâni, Sa‘d b. ‘Ubâde’nin, yönetim sorumluluğunu yüklenmesi, yanlış olmazdı.

Hazret-i Ebû Bekir Radiyallahu Anhu, yanınna Cennet’le muştulanmış olan Hz. Ömer ve Ebû ‘Ubeyde b. Cerrâh Radiyallahu anhumayı alarak o gölgeliğe gitti ve Ensârın hizmetlerini saydı. Ancak Arap kabilelerinin, Kâbe’den ve Mekke’nin durumundan dolayı Kureyş kabilesiyle ilgili kökleşmiş saygı duygularını, dağılmayı, türlü temâyülleri önlemek için, böyle bir otoritenin gerekliğini belirtti ve KENDİSİ ADAY OLMADI. Hz. Ömer veya Hz. Ebû Ubeyde’den birine bey‘at etmelerini istedi. İkisi de Hz. Ebû Bekir varken böyle bir görevi istemediler ve Hz. Ömer’in bey‘atıyla Hz. Ebû Bekir’e diğer sahâbîler de bey‘at ettiler. Gâvur oğlu gâvurların ve onların gafil, zavallı yerli çömezlerinin dikkat etmediği anlaşılan, o BOŞ, KOF iddiaları gülünç hâle getiren şu

OLAYI GÖRELİM:

Hz. Ebû Bekir R.A. sorumluluğu YÜKLENMİŞ, HALÎFE olmuştu; ertesi gün, omuzuna attığı kumaş parçasıyla, PAZARA, ALIŞVERİŞe gidiyordu! Bütün servetini cihâd için sarfetmiş, geçimi için, ticâret yapacaktı! Öyle saltanat, debdebe söz konusu değildi. “Devlet Başkanı olarak, sorumlulukların var, geçimin için Beytul Mâl’den gereken parayı alırsın” dediler de bu işten vaz geçirdiler.

Ha, bu gâvur oğlu gâvurlar (1856 da çıkarılan o fermânın artık hükmü kalmadığından, hakaret kasdetmeksizin, gayrımüslimi, bir sıfatıyla, İslâm gerçeğini, örtmesiyle anıyorum, o kadar)

İslâm Hükûmetlerindeki vezîr kelimesini de minister diye çevirirler, öyle yazarlar, kullanırlar. Bir defa, yetkide paralellik yoktur: minister; belli bir konunun yönetimindedir: iç işleri, mâliye,  vb. Vezîrlerin öyle görev bölümü yoktur. Daha da mühim olanı: Kelimenin taşıdığı anlam: Vezîr, ‘vizr’ (yük) yüklenen, SORUMLU kişi demektir; bu oryantalistler, hemen her şeyi karıştırıyorlar: kültüre yabancılıklarından, kimi zaman da kasden.

Hz. Ebû Bekir’in BÜYÜKLÜĞÜ, DEVLET ADAMLIĞI şu tutumunda kendini gösteriyor:

Bâzı Arap kabileleri, ‘namaz kılmağa devâm ederiz, ama zekât vermeyiz’ dediler. Bunun üzerine onları hizâya getirmek için ordu hazırladı. ‘Namaz kılanlara karşı savaşa mı gireceksin*’ dediler. Öyle ya; namaz kılanlardan, her iki taraftan da yüzlerce kişi savaşta hayâta vedâ edecekti! Ne kadar zor, düşündürücü bir durum!

Hz. Ebû Bakir, kararlılıkla, azimle cevâp verdi: ‘Rasûlullah S.A.V. zamanında zekât olarak verdikleri bir ip parçasını bile eksik verirlerse, evet, harbederim!’

Evet, kimi de namazdan kırpıntı yapmak istiyordu. Hz. Ebû Bekir, biraz tereddüt gösterse idi, o zamandan günümüze kaç BİN TÜRLÜ İSLÂM uygulanışı çıkardı? Tasavvur bile edilemez; İslâm, tanınmaz hâle gelir, herhâlde sâdece adı kalırdı (Cenâb-ı Hakk koruyacak; o ayrı konu, insanî sorumluluktan söz ediyoruz.)

İşâret etmekte fayda var: o şartlarda, o zemînde, Hz. Ebû Bekir’in Hilâfeti böyle gerçekleşti; Hz. Ali Kerremallahu Vechehu teçhîz, tekfîn işleriyle meşgûldu, onun adaylığı söz konusu olsaydı, -genç adam, şehir, kendi şehri değil, oraya gelmiş, evet kahramanlıkları var, ama,-kendisini Ensara, şehrin sâhiplerine kabûl ettirmesi, kolay olmasa gerekti.

Bu saçma konuyu gâvurların ortaya attığını sanıyorum, dilimize aktarılınca, ortaya atan da unutulup zamanla ‘yerli’ hâle geliyor, tuhaf bir şekilde, milliyetçiliğin de bilinçaltından dürtüklemesiyle, ‘Araplar, böyle yaptı’ya evriliyor: kökünden, esâsından YANLIŞ!

Seyyid Mustafa Nuri Paşa, Sultân İkinci Abdulhamîd Han devrinde Defter-i Hakanî Nâzırlığı yaptı,

Netâyicul Vukû‘at  adlı çok güzel, 4 ciltlik analitik bir Osmanlı târihi yazmıştır. Orada der ki: ‘biz, 100 yıl önceki, 200 yıl önceki olayları, bu günden bakarak anlayamayız. İsâbetli olarak değerlendiremeyiz.’

E.E. Kellett de, benzer şekilde şöyle der: ‘Doğrusu, son yüz yıl, kendinden önceki yüz yıl bilinmeden doğru dürüst anlaşılamaz.  O yüz yıl da kendinden önceki bilinmeden anlaşılamaz; bu, böylece sürer gider.’ (The Appreciation of Literature, s: 79.)

*Geçmiş olaylar değerlendirilirken, bu görüşlerin dikkate alınması, asla göz ardı edilmemesi gerekir.

*Konu, sahâbîler, hem de en seçkin sahâbîler arasında geçiyorsa, işin boyutu ÇOK DEĞİŞİR:

a) İncelenecek olanlar, en büyük velinin bile üstünde kabul edilen, Rasûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’i görmüş olmak, sohbetinde, bulunmuş olmak mazhariyetine sâhip üstün insanlar,

b) inceleyecek olanlar, (bırakalım kâfir oryantalistleri,) İslâm’a bağlılığı, takvâ derecesi onlarınkiyle karşılaştırılamayacak kadar enti püften insancıklar… İnsan, haddini bilmeli!

Marmara Üniversitesi, İlâhiyat Fakültesi’nde İslâm Târihi okuttuğum sırada, bu konuda öğrencilere söylediğim sözü aynen tekrarlıyorum:

‘Sahâbîler, askeriî derecelemeye koyarsak, orgeneral rütbesindedirler. Bizler ise, İslâm için hiçbir şey yapmış değiliz, er rütbesini bile hakketmiş olabileceğimiz şüpheli. Sahâbîler arasındaki olayları tartışmağa kalkmamız şuna benzer: Birinci Ordu karagâhında, orgeneraller, harîta üzerinde, Yunanistan’la muhtemel bir savaşta, ne yapmamız gerektiğini görüşüyorlar. Bir orgeneral: ‘Ege üzerinden, doğru Atina’ya girip işi bitirmeliyiz’ diyor, diğer bir orgeneral ise, “Yunanistan’ı işgal etsek bile, milletlerarası durum, onu ilhak etmemize ‘olur’ demez, iyisi mi, Doğu Trakya’yı, biraz fazlasını, Arnavutluğa kadar alalım, müzâkere ile bir kısmını bırakırız, Doğu Trakya’yı kurtarmış oluruz’ diyor. O sırada, aşağıdaki ocaktan kahveleri getirmiş olan onbaşı, kulağına çalınan bu görüşleri, kahve ocağında erlere naklediyor ve ‘benim görüşüme göre …’ diye başlayıp hikmetler yumurtluyor. Biz, onbaşı da değiliz, er olabileceğimiz bile kesin değil. Haddimizi bilmeliyiz.”

Çağımızdan misâl verelim: Avrupa’ya öğrenci gönderiyoruz. Giden öğrencilerden biri, İngiltere’de, İngiliz danışmanına, İngiliz târihi ile ilgili bir doktora tezi üzerinde çalışmak istediğini söylesin. Bakalım ne cevap alacak? Kaldı ki, İngiliz târihi, öyle, inanç, kutluluk havası taşıyan bir târih de değildir. Geçmişine saygılı, bilinçli bir topluluk, kendi geçmişinin ele alınıp orasından burasından didiklenmesine izin vermez. Bizim, bol keseden ‘aydın’ unvânı verdiğimiz diploma hamallarımızın çoğu zanneder ki, İngiliz târihi de, yabancılar tarafından, İngiltere’de araştırma konusu yapılabilir…

 Öyle mi acaba?

Çetinoğlu:  1367 yıl önce yaşanmış olan Hz. Ali ile Hz. Aişe ve sahâbeden Zübeyr arasında yaşanan Cemel Vakası’nın günümüzde tartışılmasının maksadı her ne ise mâkul karşılanabilir mi?

Prof. Maksudoğlu: Bu konuları tartışmanın hiçbir faydası olacağını sanmıyorum; olsa olsa, İslâm’ı da zâten iyi değil, hemen hiç öğrenmemiş olan gençlerin, İslâm’ın ilk nesli olan sahâbîler hakkında saygısının törpülenmesine hizmet eder. Bu konuyu, çağımızda oryantalistler gündeme taşımış olmalı, onları ciddîye alma hastalığından, gafletinden kurtulamayan yerli akademisyenler de bu oltaya takılmış olmalı. Şaşkınlık, tedâvisi, son derece güç bir illettir.

Asıl mühim olan nokta ise: soruda belirttiğiniz gibi, 1367 önceki, sahâbîler arasında geçmiş bir olayın, günümüzde, İslâm’la ilgisinin derecesi bile belli olmayan haddini bilmezler tarafından,         -sanki her şey halledilmiş de, sıra bu konulara gelmiş gibi- gündeme getirilmesi.

Anne ve babası bir konuyu tartışan zamâne çocuğun, ‘benim görüşüme göre’ diye söz söylemesindeki acıklı gülünçlükten öte bir durum…

Bize de, Dünyâ ve Âhiret hayâtımıza da zerre kadar faydası olmayan, üstelik fitne uyandırmağa zemîn hazırlayacak bir tutum.

Bazı çok bilmiş zavallıların, bu sözlerimden dolayı, hakkımda ne diyeceklerinin, ne düşüneceklerinin zerre kadar değeri yoktur.

Çetinoğlu: Müslüman, Müslümanlık, İslâm, İslâmiyet kelimelerinin büyük harfle değil de küçükharfle başlatılması nasıl karşılanmalı?

Prof. Maksudoğlu: Büyük harfle başlamalıdır. Küçük harfle başlatanlar; ya dikkatsizdirler veya kötü niyetli, inançsız, ‘mürted’ durumuna gelmiş kişilerdir. Bilinçsiz Müslüman olabilecekleri gibi, kripto Yahudi de olabilirler. Küçümsenmeyecek sayıda kripto Yahudi yurttaşımız var ve bu yurttaşlarımızın bâzıları, medya gibi etkili yerlerde bulunmaktadırlar.

Çetinoğlu: Peygamber Efendimiz zamanında Cuma Hutbesinin iki rekât farzdan sonra okunduğu; Emevilerin bu düzeni, ‘önce hutbe sonra namaz’ şeklinde değiştirdiği iddia ediliyor. Gerekçesi ise şöyle açıklanıyor: ‘Hutbede, Hz. Ali aleyhinde ifâdeler bulunuyordu. Bunu dinlemek istemeyen Müslümanlar, farzı kıldıktan sonra câmiyi terk ediyordu. Emevi yönetimi ise cemaatin hutbeyi dinleyip Hz. Ali nefreti oluşmasını istiyordu.’ Bu isteğin tahakkuku için önce hutbe, sonra farz… denildi. Bu gün de 4 rekâtlık ilk sünnet hesaba katılmaz ise, Emevi sistemi devam ettiriliyor.

Bu hususta, işin doğrusunu öğrenebileceğimiz güvenilir kayıtlar var mı? Yoksa, İslâmiyet’e zarar verecek tartışmaları gündeme getirmek için çalı diplerini eşeliyip mazarrat arayanların işgüzarlığı mı?

Prof. Maksudoğlu: Bu iş; tam tersi doğru olarak Şi’îlerde devam etti. Öyle ki, Sünnî Osmanlı ile Şî‘î Îran arasında, harplerden sonra yapılan barış andlaşmalarında, hutbelerde ilk üç Halîfe ve Hazret-i Âişe Vâlidemiz aleyhinde sözler bulunmaması için madde konulmuştur. Şâh-ı Merdân Hz. Ali Kerremallahu Vechehu’yu, Ehl-i Beyt’i sevmeyen, onlara saygı duymayan bir tek bilgili Sünnî gösterilemez; hutbelerde nîçin Hz. Ali hakkında kotü söz söylenecekmiş? Hiç sanmıyorum.

Çetinoğlu: Birkaç yıldır gündemde değilse de yakın zamanlarda ‘Alevî Çalıştayı’ adı ile (neticesiz) toplantılar düzenleniyordu. Demektir ki; Ülkemizde bir Alevî meselesi var. Meselenin çıkış sebebi de Alevîliğin Alevîler tarafından da Sünniler tarafından da yeterince bilinmemesi olsa gerek. ‘Alevîlik nedir, ne değildir?’ Şeklindeki bir soruyu kısaca 5-10 cümle ile ve efrâdını câmi, ağyarını mâni ölçüsü ile anlatır mısınız?

Prof. Maksudoğlu: Bildiğime göre, Alevîlik, (Alicilik demektir), siyâsî anlaşmazlıkta Hz. Ali’ye taraftar olan, onu destekleyenlere Şî‘a (taraftar), Hz. Ali taraftarlığı şeklinde başlamış, sonra, zamanla isim değiştirmiştir. Bizdeki, Türklerdeki Alevîlik, daha çok, Bektâşîlik şeklinde görülüyor ki, Hacı Bektaş Velî, menkıbeye göre, Türkistan’dan serçe kuşu şeklinde gelip Suluca Karahöyük’e yerleşmiştir. Hacı olduğuna göre, o büyük zâtın Mekke-i Mükerreme’yi, o günün güç ulaşım şartlarında ziyâret ettiği anlaşılıyor. Onun halifesi Balım Sultan, Hristiyanlıktan İslâm’a geçtiği için, birtakım eski alışkanlıklarını Bektaşîlik tarîkatına soktuğu kabûl edilir. Meselâ, içki, gibi, meselâ teslisi (üçleme’yi hatırlatan) Allah-Muhammed-Ali söylemi gibi.Yoksa, Hacı Bektaş Velî’nin içki içtiğini kim kabûl eder? Hacı Bektaş Veli, içki içiyor, öyle mi? buna gerçekten inanan var mı? Olacak şey değil. Anlatıldığına göre, Yunus Emre, ona intisâb edecekti, onun müridi olacaktı da, Hacı Bektaş Veli, onu, Tapduk Emre’ye gönderdi. Yunus Emre’ye Şeyh olacak zâtın içki içmesi nasıl düşünülebilir?

Bu yanlışı düzeltmek Dedelere düşer. Alevî denilen kardeşlerimiz, iyi niyetli, çoğu bazı Sünnîlerden daha dürüst adamlardır. Dedeler, Alevî kardeşlerimizin öyle gusülsüz dolaşmalarını da düzeltmelidir. Hemen belirtelim: ‘Sepet dolusu patlıcandan biri düşüp kirlense, sepetteki patlıcanların hepsinin yıkanması gerekmez’ yanlış söylemine yanıt çok basittir: ‘o, kirlenmiş patlıcan, yıkanıp temizleneceği yerde, yıkamak zahmetine katlanılmamak için, feda edilebilir, atılabilir, bedenin kirli kısmı?’.

Dedelerin, küskünleri barıştırmak, toplum içinde âhengi sağlamak gibi, çok faydalı işler yaptığı biliniyor, yola gelmeyenleri ‘düşkün’ yaparak hizaya getirmeleri de takdîre değer bir olaydır. Bu işi ancak Dedeler halleder: Semah âyini yine devâm eder, Mevlevîlerin 18 çark atmaları gibi, bir âyindir, bir yandan da, Şâh-ı Merdân ki, Küfe Câmiinde imam iken, namaz kıldırırken şehîd edilmiştir, Alevî kardeşlerimizi, namaza, onlar başlatabilirler. Hazret-i Hasan, Hazret-i Hüseyin ve 12 imamın kalanı, bütün efendilerimiz (Evet, 12 İmam, hepimizin efendileridir) NAMAZ KILDILAR. Aksini söyleyen, ‘Emevî namazı’ saçmalığını ortaya atanlar YALAN söylüyor.

       Biz, böyle biliyoruz; aksi isbat edilirse, görüşümüzü düzeltiriz. Aynı anlayışı, ilgili herkesten bekleriz.

Prof. Dr. MEHMET MAKSUDOĞLU Akademisyen, İlahiyat Profesörü, Dekan,  Araştırmacı yazar. Eskişehir’de Kırım kökenli bir âile içinde 1939 yılında doğdu. İnkılâp İlkokulunu (1950), Eskişehir Lisesini (1956) ve Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesini (1960) bitirdi. İzmir İmam-Hatîp Lisesi’nde Meslek Dersleri Öğretmeni olarak Arapça, Farsça, İngilizce ve Hadîs öğretti. Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nde İslâm Târihi Asistanı oldu (Temmuz 1961). Tunus’ta (1961-63) doktora tezi ile ilgili malzeme topladı, dilbilgisini bildiği Arapça’nın pratiğini yapmak imkânını buldu. Dördüncü sınıfına kabûl edildiği Burgiba Yaşayan Diller Enstitüsü Arapça Bölümü’nü bitirdi. Türkiye’ye dönüp İstanbul, Başbakanlık Osmanlı Arşivinde belge inceledi, 1966 yılı Mart ayında ” Tunus’ta Osmanlı Hâkimiyeti” konulu doktorasını verdi. İngiltere’de, University of Cambridge’de Faculty of Oriental Studies’de (1967-70), Türkçe öğretti, orientalistlerin nasıl yetiştirildiklerini gördü. Türkiye’ye dönüp Diyânet İşleri Başkanlığına bağlı olarak İzmit, Ankara ve İstanbul’da vâizlik yaptı, askerlik görevini Yedek Subay olarak yaparken bir askerî okulda Târih ve İngilizce öğretti (1970-73). İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü’nde öğretim üyeliği yaptı (1973-82), İslâm Târihi ve Arapça öğretti. Askerlikte öğrendiği ‘dili, hep bir ağızdan tekrarlama’ metodunu, yazdığı Arapça kitaplarında uyguladı. Marmara Üniversitesi’nde 1983 yılında Yardımcı Doçent, 1986 da Doçent ve 1995 yılında Profesör oldu. İzinli olarak gittiği Malezyadaki International Islamic Universty’de 4 yıl (1991-95) Târih ve Medeniyet Bölümü başkanlığı yaptı, Osmanlı Târihi öğretti. Orada iken yazdığı Osmanlı History adı geçen üniversite tarafından bastırılıp (1999) textbook olarak kullanıldı. Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nde bir yıl daha öğretim üyeliği yaptıktan sonra Eskişehir Osmangazi Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi kurucu dekanı olarak Eskişehir’e gitti. 28 Şubat 1997 olayı gölgesinde YÖK tarafından öğrenci verilmeyen fakülteye Türk Dünyâsından (Kırgızistan, Kazakistan, Türkmenistan, Âzerbaycan, Kırım, Tataristan’dan 5 er erkek) öğrenci getirilmesi, bu öğrencilerin Eskişehir’de tatarca olarak eğitilmesini isteyen 4,5 sayfalık rapor-dilekçesini, akla gelebilecek BÜTÜN yetkili makamlara resmî yazı olarak gönderdi. Böylece, misyonerlerin ve mahzurlu görülen İslâmî görüşleri temsîl edenlerin faaliyetlerine karşı, Türk Dünyâsında İslâm’ın, Türkiyedeki gibi anlaşılması yolunda sağlam adım atılmış olacaktı. 2004-2005 öğretim yılında izinli olarak gittiği Kazakistan’ın Türkistan Beldesindeki Hoca Ahmed Yesevî Milletlerarası Türk-Kazak Üniversitesinde öğretim üyeliği yaptı. 2006 yılında yaş haddi sebebiyle emekli oldu. Hollanda Rotterdam Milletlerarası İslâm Üniversitesinde bir dönem öğretim üyeliği yaptı. Kitap hâlinde yayınlanmış eserleri:                                                                                                                       Hz. Muhammed Aleyhisselam (2010), Osmanlı History and Institutions 3 (2011), Uygulamalı Arapça (Mustafa Seçkin ile (2012), Arabic in English – Student’s Book (2013), Arapçayı Öğreten Kitap (2013), Arapça Uygulamalar Kitabı – Dile Hâkim Olmak İçin Alıştırmalar (Mustafa Seçkin ile, 2014), Herkes İçin Arapça – 1 (2017), Arapça Dilbilgisi (2017), Açıklamalı Kolay Arapça – (Cemal Muhtar ile (2019), Herkes İçin Arapça – 2 (2019), Hz. Muhammed Aleyhisselam’ın Hayatı (2019), Kendi Kendine Pratik Arapça Konuşma Kılavuzu 3 (2019), Analitik Osmanlı Tarihi (2020), Osmanlı’dan Günümüze Değişme Maceramız (2020), Arapça-Türkçe Öğretici Sözlük 3 (2021),  Hatırladıklarım  (2021), Osmanlı Devrinde Tunus (2021), Kırım Türkleri (2021), Herkes İçin Arapça – 3 (2021), Herkes İçin Arapça – 4  (2021), Osmanlı Tarihi 1289-1922 (2021), Arapçayı Öğreten Kitap 3 (2021), Arapça Okuma Kitabı 3 (tsz).
Önceki İçerikRahmetli KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Raif Denktaş Anıldı
Sonraki İçerikOcak 2024’de Kuzey Kıbrıs’tan Ada Fotoğrafı
Avatar photo
28 Kasım 1938 tarihinde Bafra’da doğdu. İlk ve ortaokulu doğduğu şehirde bitirdikten sonra Ankara Ticaret Lisesi ve Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’nde okudu. İş hayatına Ankara’da muhasebeci olarak başladı. Ankara ve Karabük’te; muhasebeci, mali müşavir ve profesyonel yönetici olarak devam etti. İstanbul’da, demir ticareti ile meşgul oldu. SSCB’nin dağılmasından sonra Türk Cumhuriyetlerinde sanayi yatırımları gerçekleştirmek üzere çok ortaklı şirket kurdu. Şirketin murahhas azası olarak Azerbaycan’da ve Kırım’da tesis kurup çalıştırdı. 2000 yılında işlerini tasfiye etti. İş hayatı ile birlikte yazı hayatı da devam etti. İlk yazısı 1954 yılında Bafra’da yayımlanmakta olan Bafra Haber Gazetesi’nde başmakale olarak yer aldı. Sonraki yıllarda İlhan Egemen Darendelioğlu’nun Toprak Dergisi’nde, Son Havadis ve Tercüman gazetelerinde yazıları yayımlandı. Türk Ocakları Genel Merkezinin yayımladığı Türk Yurdu dergisinde yazdı. İslâm, Kadın ve Aile, Yörünge, Ufuk, Emelimiz Kırım, Papatya, Tarih ve Düşünce, Yeni Düşünce, Yeni Hafta, Sağduyu, Orkun, Kalgay, Bahçesaray, Türk Dünyâsı Târih ve Kültür, Antalya’da yayımlanan Nevzuhur, Kayseri’de yayımlanan Erciyes ve Yeniden Diriliş, Tokat’ta yayımlanan Kümbet, Kahramanmaraş’ta yayımlanan Alkış dergilerinde, Dünyâ ve Kırım’da yayımlanan Kırım Sadâsı gibi gazetelerde de imzasına rastlanmaktadır. Akra FM radyosunda haftanın olayları üzerine yorumları oldu. 1990 – 2000 yılları arasında (haftada bir gün) Zaman Gazetesi’nde köşe yazıları yazdı. Hâlen; Önce Vatan Gazetesi’nde, yazmaktadır. Oğuz Çetinoğlu; Türk Ocağı, Aydınlar Ocağı, ESKADER / Edebiyat, Sanat ve Kültür Araştırmacıları Derneği ve İLESAM / Türkiye İlim ve Edebiyat Eseri Sâhipleri Meslek Birliği Üyesidir. Yayımlanmış Kitapları: 1- Kültür Zenginliklerimiz: (2006) 2- Dört ciltte 4.000 sayfalık Kronolojik Tarih Ansiklopedisi: (2008 ve 2012), 3- Tarih Sözlüğü: (2009), 4- Okyanusa Açılan Kapılar / Tefekkür Mayası Röportajlar: (2009). 5- Altaylardan Hira’ya Türk-İslâm Dostluğu: (2012 ve 2013), 6- Bilenlerin Dilinden Irak Türkleri: (2012), 7- Türkler Nasıl ve Niçin Müslüman Oldu: (2013), 8- Türkmennâme / Irak Türkleri Hakkında Bilmek İstediğiniz Her Şey: (2013). 9- Türklerin Muhteşem Tarihi: (Nisan 2014 ve Nisan 2015) 10- 115 Soruda Türk İslâm-Âlimi Mâtüridî (Röportaj): 2015) 11- Cihad – Gazi – Şehid: Kasım 2015. 12-Yavuz Bülent Bâkiler Kitabı (2016 Mehmet Şâdi Polat ile birlikte) 13-Her Yönüyle Kâzım Karabekir (2017 Mehmet Şadi Polat ile birlikte) 14-Dil ve Edebiyat Dergisi / İlk 100 Sayı Bibliygorafyası (2017 Mehmet Şâdi Polat ile birlikte) 15-Büyük Türk İslâm Âlimi Serahsî (2018), 16-Âyetler ve Hadisler Rehberliğinde Kutadgu Bilig’den Seçmeler (2018), 17-Edib Ahmet Yüknekî ve Atebetü’l-Hakayık (2018), 18- Büyük Türk İslâm Âlimi Mâtürîdî (2019), 19-Kâşgarlı Mahmud ve Dîvânu Lugati’t-Türk (2019). 20-Duâ / Huzura Açılan Kapılar. (2019) 10-Yesevi Yayıncılık, 12-Yakın Plan Yayınları, 13-Boğaziçi Yayınları, 14-Dil ve Edebiyat Dergisi, diğer kitaplar Bilgeoğuz Yayınları tarafından yayımlanmıştır.