22.7 C
Kocaeli
Pazartesi, Temmuz 6, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 186

Fikir Damlaları  (15)

     – Hileyi terk, en büyük hile.

     – İsim değişikliği ile, hakikat ve gerçek değişmez.

     – “Eûzü…” çekmekle, Müslümanlar -Allah hâriç- en çok Şeytan’ın adını zikretmiş oluyor.

       Bu demek değildir ki, onu seviyorlar!

     – İbadet, imanın göstergesidir. Bir bakıma mânâ, maddeleşerek görünmüş oluyor.

     – Başkasına itimat etmeyen, kendisi teşebbüs etmeli. Kişi ve yazarlara değil;

       Kitaplara, kaynaklara, Hadis ve Kur’an’a; bizzat kendisi başvurmalı.

     – Müzik dinlemek için, mûsikiyi bilmek şart değil.

       Otobüse binmek için şoför, uçağa binmek için pilot,

       Top oynamak için futbolcu olmak gerekmediği gibi.

     – Konuşmak mümkün olsa, Balık suyu inkâr eder. Çünkü her tarafı su ile kuşatılmıştır.

       Bâzı insanlar da Allah’ı inkâr eder! Çünkü, içinde bulunduğu kâinat ve tabiat dedikleri

       Mevcudatın; Allah’ın taşa toprağa bürünmüş isim ve sıfatları olduğunu düşünmezler!

       Tıpkı, Yunus Emre’nin “Ete kemiğe büründüm, Yûnus diye göründüm.” misalinde olduğu gibi.

     – Ana – babanın tenkitlerinden bunalan kimi çocuklar, zor durumda kaldıklarında:

       Beni peydahlarken bana mı sordunuz? Doğurmasaydınız diye üste çıkmaya çalışırlar!

       Düşünmezler ki, ana baba; dünyada olmayan çocuklarına nasıl sorsaydılar acaba?

     – Din afyondur! Evet, anlaşılmayan veya yanlış anlaşılan din, afyon etkisi yapar.

     – “Âlemin merkezi, insanın kendisidir.” (Hamdi Yazır)

       Çünkü koskoca kâinatta, sadece insan var oluşunun farkında ve idrâkindedir.

     – Kader yanlış anlaşılıyor! Bizler Allah’ın istediğini yapmıyoruz.

       Ne yapacağımızı bilen Allah’ın, bizim ne yapacağımızı yazdığı,

       Aslında kendi istediklerimizi yerine getiriyoruz.

       Bu dünyada isteyen biz, yaratan Allah. Tabii muhakemesini âhirete bırakıyor.

       Allah ihmal etmiyor, imhal ediyor, mühlet veriyor.

       Yoksa Allah, suç işlememizi, fenalık yapmamızı hiç ister mi?

       Doğru ve eğri yolu göstermiş, tercih ve seçme yeteneğimizle bizi başbaşa bırakmış.

       Hadi bakalım göreyim sizi, ortaya koyun tercihinizi diyerek,

       Nasıl bir imtihana tabi tutulduğumuzu Peygamberleri vasıtasıyla bizlere bildirmiş.

       Tabii, kaderin anlaşılmayan tarafları da var, fakat o başka bir mes’ele.

     – İnsan topraktandır ve toprağı yer!

       Şüphesiz toprağı; meyve, sebze, tahıl ve etlere dönüşmüş hâliyle.

       Böylece, bir şeyden herşeyin yaratıldığına ve herşeyin de bir şeye devşirildiğine; 

       Şâhit olmuş oluyor.

     – Önce plân, program, karar yani mânâ, sonra madde olarak ortaya çıkış.

     – Madde mânâdan sonra meydana geliyor.

     – Okumak mânâ ise, öğrendiğini yapmak; madde olarak mânânın zuhurudur.

     – Yapmadan önce karar, sonra gelmeli tatbik.

       Yani önce mânâ, sonra onun maddeye bürünüşü.

     – Okumak ve bilmek, her türlü maddî oluşum ve yapılaşmanın temel potansiyeli.

       Onu gerçekleştirmek ve görünür hâle getirmek ise, onu hayata geçirmenin ta kendisi.

     – Bir müslümanın zerre kadar imanı oldukça, Allah katında kabili hitap.

        Allah, ömrünün sonuna kadar ondan ümidini kesmez.

        Kendisine lâyıkı veçhiyle dönmesini bekler.

        Çünkü insanın bir zerrecik imanı bile,

        Keyfiyetçe tüm eksik ve noksanlıklarına üstün gelir, onlara galebe çalar.

                                                         x

        Taassup ne büyük, ne muazzam engel!

        Ona sahip çıkar ancak, olanlar tembel!

Yenikale ve Şehitleri…

“Utanç ve sevinç… “

Türk Dünyası İnsan Hakları Savunucusu Celal Öcal geçenlerde beni aradı ve 05 Mart 2024 tarihinde yapılacak “Sancakkale Dayanışma Grubu” tarafından düzenlenen Yenikale (Sancakkale) ve şehitleri anma toplantısına davet etti.

Ben bunu ilk defa duydum. Biraz da gönülsüz Celal Öcal’a söz verdim diye İzmir Narlıdere ilçesi sınırlarında bulunan şehitlikteki törene kalktım gittim.

O gün orada Celal Öcal ve Prof. Dr. Necmi Ülker tarafından anlatılanları dinleyince bir Türk olarak hem kendimden utandım hem de bu olaydan haberim olduğu için çok sevindim.

Yenikale eski adıyla Sancakkale Güney Deniz Saha Komutanlığı’nın içinde ve ziyarete kapalı. Ancak bu çalışmadan öğrendik ki, Sancakkale Türk tarihinde ve İzmir’in savunmasında çok önemli bir yer… Ve bizler tarafından 368 yıllık bir bilinmezliğe sahip!!

Sancakkale yani Yenikale 368 yıllık bir Türk kalesidir ve elbette Türkler tarafından bilinmeyi gerektirir ama ne gezer!

İzmir’de 1914-1922 yılları arasında yaşananları bir kitap (İleri Yayınları) ile anlatan Celal Öcal, Sancakkale ve İzmir savunması ile ilgili olarak “bu konuların ne İzmir Valiliği’nin yayınlarında, ne İzmir yıllıklarında, ne Büyükşehir Belediyesi’nin Kent Ansiklopedisi’nde ne de askeri kaynaklarda yer almamıştır. “ demesi çok düşündürücüdür. Ne üzücü değil mi?

Yine Celal Öcal devamla “yıllarca bizi Mondros Mütarekesi ilan edildi. Yunan İzmir’e çıktı, Hasan Tahsin ilk kurşunu attı diyerek bir çok tarih bilgisinden mahrum bırakan çevrelerin, 1914-1918 yılları arasında neler olduğunu da, bize anlatmadıklarına… “ vurgu yapmaktadır.

Bu iki seksenlik delikanlı yani Celâl Öcal ve Prof. Dr. Necmi Ülker, yaptıkları çalışmalarla, biz Türkler tarafından bilinmeyen 368 yıllık bir tarihi kaleyi ve oralarda bulunan şehit kabirlerini gündeme getirmeyi başardılar.

Bu yıl dördüncüsü yapılan bu toplantıya 35-40 kişi geldi ama önümüzdeki yıl 05 Mart tarihinde vefalı Türk büyük bir kalabalıkla gelecek, bu anmaya Türk Ordusu ve İzmir Büyükşehir Belediyesi de kurumsal kimlikleri ile katılacak, Türk askeri şehitlerin anısına bir resmi geçit töreni yapacaktır diye inanmak istiyorum!

Bilelim ki, Sancakkale Türk’ün bir Gazi kalesidir! Şehitleri ile beraber anılmayı ve hatırlanmayı fazlasıyla hak etmektedir…

Tarihçilerimiz bu konuya el atmalı ve İzmir savunmasının can pahasına nasıl gerçekleştirildiği tüm detayları ile gün yüzüne çıkarılmalı ve halkla paylaşılmalıdır. Buna Milli Savunma Bakanı olarak Yaşar Güler, Genelkurmay Başkanı Org. Metin Gürak ve Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Adnan Özbal öncülük etmelidir.

Türk Milletinin tarihi kahramanlıklarla ve kahramanlarla doludur. Onları unutmak ve gizlenmesine sebep olmak bana bir Türk olarak utanç veriyor…

O zaman kalkın ayağa Sancakkale (Yenikale) ve şehitlerini hakkıyla analım ve gelecek nesillere emanet edelim.

Bilenler bilmeyenlere ve duymayanlara şimdiden Sancakkale’yi anlatmaya başlasın!

Vefatının 100. Yılında Ziya Gökalp – (23 Mart 1876 – 25 Ekim 1924)

(2)

“Bedenimin babası Ali Rıza Efendi, hislerimin Namık Kemal, Fikirlerimin babası Ziya Gökalp’tir.” –  Mustafa Kemal Atatürk

Ziya Gökalp’in ailesi

                Ziya Gökalp’i Ziya Gökalp yapan etkenlerin en başında kültür ve bilgi birikimi yönünden çok zengin bir aileye ve geniş bir çevreye sahip olduğunu iddia edebiliriz.

                Gökalp’ın dedesi, Mustafa Sıtkı Efendi çevresinde tanınan fikir ve sanat adamıydı. Birçok memuriyetlerde bulunmuş ve bir aralık “Mir’at-ül-iber” yazarı Said Paşa’nın maiyetinde çalışmıştı. Sıtkı Efendi’nin iki oğlundan biri Ceza Mahkemesi Reisliğinde bulunmuş Hacı Hasib Efendi, diğeri Gökalp’in babası Mehmed Tevfik Efendiydi.

                1851 senesinde doğmuş olan Mehmet Tevfik Efendi, ilk edebiyat ve okuma zevkini babasından almış, genç yaşında Arapça ve Farsçayı öğrenmişti. Doğu edebiyatı hakkında geniş bir bilgi birikimi vardı. Eğitimini tamamladıktan sonra memuriyete geçmiş ve bir müddet sonra “Vilayet Evkaf birçok başyazı ve makale yazmıştı. Zengin bir kütüphaneye sahip bulunan Tevfik Efendi, vaktinin çoğunu okuma ve yazmayla geçirmekteydi. 1883 tarihli “Diyarbakır Salnamesi”ni hazırlatmış ve bir yıl sonra da “Diyarbakır Tarihi”ni yazmıştı. “Maarif Nezareti”, bu salnameyi takdir ederek mükâfat olmak üzere kendisine “mütemayiz” rütbesini verdi ve daha sonra da vilayetin “Nüfus Nazırlığı”na tayin edildi. Tevfik Efendi 1890 tarihinde vefat ettiğinde Gökalp, Askeri Rüştiye’nin son sınıfında bulunmaktaydı.

                Gökalp, bir yazısında babasından bahsederken; “Babam o zamanın başka babalarına benzemezdi. Dindarlıkla hür düşünüşü nefsinde telif eden bu zat batıl fikirlerin eskilerinden de yenilerinden de kurtarabilmişti”. Yine babasının gençlerin bir taraftan Fransızcayı, diğer taraftan da Arabî ve Farasî’yi iyi öğrenmesi gerektiğini ve böylece hem Batı bilimlerine hem de Doğu bilgilerine vakıf olmaları gerektiği konularında tavsiyelerde bulunurdu.

Öğrenim Hayatı

                Gökalp okuduğu Mekteb-i İdadi-i Mülki okulunda, müdürü İsmail Hakkı Bey’den Fransızca dersleri almıştır. Amcası Hasib Bey’den ise Arapça ve Farsça öğrenmiştir.

                 İdadideki öğrenimi sırasında, Diyarbakır Belediye Hekimi ve okulun tabii ilimler hocası Dr. Yorgi Bey toplum incelenmesi ve reform konularında yardımcı olmuştur. Fen Bilgisi hocası Dr. Yorgi Bey, bir toplumda reform yapmadan, rejim değişikliğine gitmeden yapılanların kalıcı olması için o toplumun en iyi şekilde incelenmesi ve tanınması için bilgi sahibi olmanın gerekliliği konusunun önemine dikkat çekmiştir. Burada şunu da kaydetmekte fayda var ki, Ziya Gökalp, aileden aldığı dini eğitimle, Dr. Yorgi’den aldığı müspet eğitim sonucunda bunalıma düşmüş ve intihara kalkışmıştır. Kafasına sıktığı tek kurşun narkoz kullanılmadan çıkarılmıştır.

                Naim Bey de hangi ilkelerin, görüşlerin bir milleti uygarlığa götürebileceğinin araştırılarak millete telkin edilmesinin gerektiği, açık bir program dâhilinde elde edilen kazanımların ve meşrutiyet değerlerinin halk desteği sağlanarak korunması gerektiği noktasında Gökalp’ın görüşlerinin oluşmasında, onun sosyolojiye, milliyetçi Doğu ve Batı düşüncesini birlikte değerlendirme anlayışına yönelmesine yol açmışlardır.

                Ziya Gökalp idadiden mezun olunca İstanbul’a gider ama maddi yetersizlik yüzünden eğitimine ücretsiz olan Baytar Mektebinde devam eder. Buradaki öğrenimi sırasında ülkedeki hürriyetçi hareketlere katılmış insanlarla tanışmak için gayret gösterdi. İbrahim Temo ve İshak Sükûti ile tanıştı. Jön Türkler’den etkilendi. İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne katıldı. “Yasak yayınları okumak ve muhalif derneklere üye olmak” nedeniyle 1898’de tutuklandı ancak okuldan atılmamıştır. 1900 yılında Diyarbakır’a sürgüne gönderilmiştir. Diyarbakır’daki evinde yine yasaklı kitap bulundurmaktan gözaltına alınmıştır, daha sonra tekrardan gözaltına alınıp 1 yıl hapis cezasına çarptırılmıştır. Hapisten çıktıktan sonra amcasının vasiyeti ile amcasının kızıyla evlenmiş, amcasından kalan miras ile ekonomik açıdan rahat bir hayat sürmüştür.

                1908’e kadar Diyarbakır’da küçük memuriyetler yaptı. O dönemde bölgenin güvenliği için kurulan ve başında Kürt asıllı İbrahim Paşa’nın bulunduğu Hamidiye Alayları hırsızlık ve soygun olaylarına karışınca yöre halkını örgütleyerek eyleme yöneltti. 3 gün boyunca Diyarbakır Telgrafhanesini işgal ederek buradan saraya İbrahim Paşa ve adamlarını cezalandırmaları için telgraflar çekmeye başladı.

                Doğu ile Batı arasındaki kilit bağlantı noktalarından olan Diyarbakır Telgrafhanesinin işgali işinin içine Batılı devletlerin de karışmasına sebep oldu. Onların da saraya yaptığı baskı neticesinde bölgeye bir araştırma heyeti gönderildi. Fakat bir süre için sinen İbrahim Paşa ve adamları daha sonra aynı kanunsuzluklara yeniden başlayınca Ziya Gökalp ve arkadaşlarının önderliğindeki halk bu sefer 11 gün süre ile telgrafhaneyi yeniden işgal ettiler. Bu direnişin sonunda İbrahim Paşa ve adamları bölgeden uzaklaştırılmışlardır.

                1904-1908 arasında Diyarbakır Gazetesi’nde şiir ve yazılarını yayımladı. İbrahim Paşa’nın halka yaptığı zulümleri “Şaki İbrahim Destanı” adlı eserinde anlattı.

                II. Meşrutiyet’ten sonra İttihat ve Terakki’nin Diyarbakır şubesini kurdu ve temsilcisi oldu. “Peyman” gazetesini çıkardı.

                Gökalp 1909’da Selânik’te toplanan İttihat ve Terakki Kongresi’ne Diyarbakır delegesi olarak katıldı ve örgütün Selanik’teki merkez yönetim kurulu üyesi seçildi. Selanik’te kalmayı sürdürerek çevresinde bir kültür hareketi yaratmaya çalıştı. Lise programlarına sosyal bilimler dersi koydurtarak bu dersin okullarımıza girmesini sağladı. İttihat ve Terakki Selanik Şubesi’ni Gençlik Teşkilatının başına geçen Ziya Bey, çevresindeki gençlere toplumbilim ve felsefe dersleri verdi. Tevfik Sedat, Demirtaş, Gökalp gibi takma adlar kullanarak Selanik’te yayımlanan bir felsefe dergisinde yazılar yazdı. Dünyadaki Türkleri birleştiren, güçlü bir Türk devleti kurulmasını tasarlayan Ziya Bey, bu ülküyü dile getirdiği “Altun Destanı”nı 1911’de “Genç Kalemler Dergisi”nde yayımladı.

Devam Edecek

                 Deniz

Dünyanın o bilindik efsunlu rengi soldu

Gönül sensizlikte yitik kaçak bir yolcu

Ufukta sis var dalında mecalsiz düşler

Dalgalara vuruyor kan revan gölgeler

*

İçimden rüya misali bir deniz geçti

Pare pare çığlıklar fırtınalar geçti

Sokaklarım viran oldu koptu kıyamet

Yüreğimdeki kor bir yudum sana hasret

*

Sensizlik gözlerimde tükenen bir nefes

Kulaklarıma yalnızca dalgalar olur ses

Şakaklarımda tutuşan yakamozlar sen

Yollarına savrulan beni ah bir görsen

*

Ey deniz vuslat çok uzun zamansa kısa

Divane gönül yokluğa mahpus mu yoksa

Sahile vurdu yüreğim yol ver geçeyim

Müebbet der dilin yetmez mi çektiğim

*

Artık ben ölümüm sen de o sonun vakti

Kıyında can vererek can bulmaya geldim

Çoktandır toprağa küskün mülteci yüzüm

Mavinde beyaz bir köpük olmaya geldim

*

Ömrün geri kalanı düşülsün hesaptan

Varsın dakikalar bir bir sayılsın aydan

Neticede umut değil mi yolun sonu

Filikam boş ama bak ağım senle dolu

Zulme Karşı Güçlü Olmak, Güç Kullanmak

Denir ki: “Zulüm, payidar olmaz.” Yine denmiştir ki: “Zulüm ile abat olanın, sonu berbat olur.”

İsrail, ayağına kurşun sıkıyor. Gelecek nesillerinin, atalarından utanç duyacağı işler yapıyor. Bugünkü İsrailli yöneticiler, Gazze’de orantısız güçle uyguladığı vahşeti, katliamı çocuklarına, torunlarına izah edemeyecekler, o çocuklar atalarının bu yüzkarası günahlarının hesabını yüzyıllarca veremeyecekler.

Ateş, düştüğü yeri yakar; Gazze üç aydır yanıyor. Otuz bin şehidi, yüz elli bin yaralısıyla  hem varlık ve özgürlük mücadelesi veriyor hem de insan olabilmiş ve insan kalabilmiş beşeriyete elimizden düşürmeyeceğimiz savaş romanı yazıyor. O romanın her sayfası kahramanlık örnekleri, zulüm trajedileri ile dolu. Yıkılan evler, işkence gören erkekler, tecavüze uğrayan kadınlar, aç ve susuz bırakılan çocuklar, hastalıktan ölen insanlar…

Halife Harun Resid’in oğlu Me’muna, çocuk iken hocası sebepsiz yere vurur.  Me’mun, “Neden bana vurdun?” diye sorar. Hocası, “Sus.” der. Birkaç kez tekrarlasa da hocası ona hep “Sus!” der. 20 yıl geçer Me’mun halife olur. İlk iş olarak hocasına “Bana niye sebepsiz yere vurmuştun?” diye sorar. Hocası tebessüm ederek, “Onu hala unutmadın mı?” der. Halife Me’mun “Vallahi asla unutmadım.” diye cevap verir. Hocası tarihe ibret olarak not düşülecek şu sözleri söyler: “Zulme uğrayanın asla unutmayacağını öğrenesin ve kimseye zulmetmeyesin diye yaptım. Sakın ha kimseye zulmetme; çünkü zulüm, yıllar geçse de kalpte sönmeyen ateştir.”

İsrail’in bugünkü orantısız, acımasız, yüz karası zulmünü tarih, silinmeyecek şekilde yazmıştır, bunu nesiller birbirine hep anlatacaklar, hafızalarında yaşatacaklar, bu zulmün faillerini dünya ayakta durdukça lanetleyeceklerdir.

Tarih doğru bilgi, sosyoloji sağlam bilinç ister. Yüksek irade, doğru zaman ve mekandaki sabırlı duruş, isabetli tespit ve kararlar, inanıyorum ki, bugün abat olanların sonunu berbat edecektir.

Vietnam Savaşı boyunca bir adam, Beyaz Saray’ın önünde her gece tek bir mum yakarak protesto yapmaktadır. Bir gece bir gazeteci: “Bayım bu küçük protestonuzun bir şeyi değiştirebileceğine gerçekten inanıyor musunuz?” diye sorar. Adam şöyle cevap verir: “Buraya onları değiştirmek için gelmiyorum. Buraya geliyorum ki, onlar beni değiştiremesinler. Bu vahşete seyirci kalarak, bir parçası olmamak için, gerçeği bilmeye ve anlatmaya devam edeceğim. Vicdan ve merhametimi söküp atmaya çalışan bu acımasız dünyaya karşı direnmek için bunu her gün yapacağım.”

Vicdanın dini, ideolojisi, mezhebi, milliyeti yoktur. Kirlenmemiş kalplerin taşıdığı vicdanlar, bir gün insanlığın egemen sesi olacaktır. Amerikalı askerin, “Özgür Filistin” diyerek kendini ateşe vermesini, insanlık, hafızasında temiz vicdan örneği olarak hep yaşatacaktır.

İsrail’in zulmüne, maalesef, dünyadaki egemen yöneticilerin seyirci kaldığını görüyoruz. Bu, acizliktir, korkaklıktır, vicdansızlıktır, insan türünün kendine karşı hainliğidir. Yüz akı diyebileceğimiz insanların ortaya koyduğu protestolar, yetersiz kalmakta, İsrail’i zulmünden asla vazgeçirememekte, gaflette olan körleri ve sağırları uyandıramamaktadır. Sonuç alıcı eylemler ortaya koymak lazım. Zor, oyunu bozar. Çive çiviyi söker. Benim anladığım şudur: İsrail güçten anlamaktadır, korkmaktadır

Bir kartala saldırma cesaretini gösterebilen tek uçan canlı, kargadır. Kartalın sırtına konar ve onu gagalamaya başlar. Kartal, karga ile savaşma gereğini duymaz sadece daha yükseğe çıkar. Bilir ki kartal yükseldikçe karga oksijen alamaz, kartalın  sırtından düşer.

İsrail, karga rolündedir, insanlığa, mazlumlara zulmüne devam etmektedir. Onu oksijensiz bırakmak, kartalın yaşaması için elzemdir. Anlaşmalara uymayan, ricalara kulak tıkayan, şantaj ve tehditlere aldırmayan, kendisine karşı uygulanan boykotları ciddiye almayan İsrail’e uygulanacak tek yöntem kalmıştır, o da kendisine karşı güç kullanmaktır. “Nush ile uslanmayanı eylemeli tekdir / Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir.” demiş Ziya Paşa.

Dünya zor bir sınavdan geçiyor. Kime üzüleceğiz, acıyacağız? Ölenlere mi, öldürenlere mi? Zulüme alkış tutanlara mı, zulüm karşısında sessiz kalanlara mı? Acıma duygusunu yitirenlere mi, acımaktan başka bir şey yapamayanara mı?

Tolstoy’u hatırladım. “Acı duyabiliyorsan  canlısın, başkalarının acısını duyabiliyorsan insansın.” der “İnsan Ne ile Yaşar” isimli eserinde.

Başkasının acısını duymak da yetmiyor. Bunun hesabı ağır. İnsanların, zulme karşı güçlü olması, güç kullanması lazım.

Türkiye’yi Türksüzleştirme Projesi

“Bu ülkede nüfus artmıyor çünkü ekonomik durum ve beklentiler çok feci durumda. Millet çocuk yapacak bir ortam göremiyor.

Ülkeden beyin göçü hızla sürerken ülkeye vasıfsız ve savaşçı nitelikte eğitimsiz bir göç alınıyor. Maalesef ki bunlar bizden de değiller: Yani ne Uygurlar ne Türkmenler ne de Özbekler.

Türkiye Yüzyılı aslında Türkiye’yi Türksüzleştirme projesi.

Yapısal çöküş yaşayan ülkemiz maalesef cehalet içinde sefalet yaşıyor ama aslında büyük felakete doğru koşar adım ilerliyor. Ve birileri de bunu milliyetçilik ve din adına Ülkeyi kurtarmak olarak sanıyor. Tam da BOP içeriğine uygun şekilde.”

Bu cümleleri İbrahim Kahveci’nin köşe yazısından aldım.

**************************

Kur’ansız ve Hz. Muhammedsiz İslam

Bu satırları okuyunca ta 06.12.2009 tarihinde yazdığım “Alisiz Alevilik, Muhammedsiz İslâm Derken Şimdi de Türksüz Türkiye” başlıklı yazım aklıma geldi.

Neredeyse 15 sene önce yazdığım bu yazıda dile getirdiğim üç konudan “Alisiz Alevilik” konusunda pek bir gelişme olmadı. Ama KUR’ANSIZ VE HZ. MUHAMMEDSİZ İSLAM ile TÜRKSÜZ TÜRKİYE” yaratmak isteyenler çok mesafe aldı.

Dinimizin temel kaynağı olan Kur’an-ı Kerim yerine risale veya başka kitap okunması teşvik edilmekte. “Kur’an ayetlerinin yüksek semasından indiği” söylenen bazı kitapçıklar Kur’an’la eşdeğer tutulmakta. Siyasi nedenlerle veya Arap kültür ve geleneğinden etkilenerek bir şekilde rivayet zinciri içine sokulan ve fakat ayetlerle bildirilen hükümlere aykırı “sözde hadislere” itibar etmemiz istenmekte. Peygamberimizden fazla hoca efendi, şeyh, gavs veya üstadın hayatından bahsedilerek, dini bu kişiler üzerinden algılamamız sağlanmakta.

 “Bu şekilde varılmak istenen hedef: “Islam without Quran and Mohammed” (=Kuran-ı Kerim’siz ve Hz. Muhammed’siz İslam)dır.” 

Halkımızın en saf ve dindar kesimini “gerçek İslam’dan” uzaklaştıran bu stratejik planın aracıları da genellikle bir kısım tarikat ve cemaat organizasyonları oluyor.

Tarihimizde İslam’ın ve Türk Kültürünün yayılmasında çok önemli ve değerli görevler üstlenmiş tasavvuf ehlinin yerini, halkın gönül dünyasını zenginleştirmek yerine, gayesi mali ve siyasi güç olmak olan kapalı yapılar aldı.

Dergahın kapısından aklını, vicdanını, iradesini teslim ederek giren robotlaşmış kitleler birçok siyasetçinin de işine geliyor. Bir kişiyi ikna ederek onbinler veya yüzbinlerce kişinin oyunu garanti altına almak daha kolay çünkü.

Bu organizasyonların çoğu (bir iddiaya göre hepsi) ya iç istihbaratın veya dış istihbarat örgütlerinin kontrol ve denetimi altındadır.

FETÖ tecrübesi bir yabancı istihbarat örgütü denetimindeki cemaatin nasıl dünyanın en köklü ordusunun komuta kademesini tasfiye edebildiğini, devletin bütün kritik makamlarını yönetir hale gelebildiğini ve darbeye teşebbüs edecek kadar güçlenebildiğini gösterdi.

Fakat iktidarın bunlardan ders çıkardığını söylemek zor.

**************************

Türksüz Türkiye

15 sene önce ‘Türksüz Türkiye’ yaratma gayretleri hakkında da yazmıştım: Bir kısım siyasetçi, aydın ve yazarlar tarihin en büyük medeniyetlerinden birini kurmuş olan Türk Milletinden olmayı pek içlerine sindiremiyorlar. Türk milletinden bahsederken Kürt, Arap, Çerkez, Laz, Ermeni, Roman gibi etnisiteyi ön plana çıkaran kavramları kullanmakta. Ortak kimliğimizi ifade eden Türk kavramını da bu etnisitelerle eşit bir etnik kavram olarak sıralamaktalar.

Bu zümre ‘Türk’ kelimesinden pek hoşlanmamakta, sürekli Türk devletinin tarihte yaptığını ileri sürdükleri hatalar karşısında, mensubu oldukları etnisitelerden özür dilemesi gerektiğinden bahsetmekteler. ‘Tarihimizle yüzleşmek’ adına yürütülen kampanyalarla Türklerin bırakın kimliği ile gurur duymasını, utançtan başını kaldıramaz hale gelmesi için inanılmaz bir gayret sarf ediyorlar” demiştim.

****

Bunları yazdığımda daha AKP iktidarının 7. Senesiydi. O zaman siyasal İslamcıların önünde çok önemli güçler vardı: Türk Silahlı Kuvvetleri zaman zaman siyasete müdahale edebilecek kadar güçlüydü. Yargı iktidarın kontrol ve denetiminde değildi. Basın/Medyanın çoğu muhalifti. Parlamenter Sistem içinde denge ve denetim mekanizmaları siyasi iktidarın sistem dışına çıkmasına imkan vermiyordu. İktidar taraftarı olmayan güçlü bir sermaye vardı.

AKP içinde merkez sağdan gelen milliyetçi bir kesim henüz asimile edilmemişti. MHP, BBP gibi ülkücü siyasi organizasyonlar AKP’ye biat etmemişlerdi. Bu kesim devletin manevi sahibi gibi idi.

Savaş ve göç gibi büyük sorunlar ortaya çıkmadan devlet aklı devreye girer, devletin kurum ve kuruluşlarının ortak aklı ile karar alınırdı. Cumhurbaşkanı siyasi değil, tarafsız bir statüde idi.

Şimdi bu “Eski Türkiye” yerine “tek Adam’ın” bütün erk ve kurumlara hakim olduğu “Yeni Türkiye” var.

“Eski Türkiye”, bu özellikleri sayesinde, Kıbrıs Zaferini kazanmıştı.  8 Yıllık İran-Irak savaşında iki ülkeye eşit mesafede kalan “Eski Türkiye” hiç göç almamış, ordusunu kullanmamış ve zarar görmemişti. Hatta her iki tarafa bol ihracat yaparak kârlı bir süreç yaşamıştı.

****

Fakat AKP iktidarının kendini güçlü hissetmeye başladığı bir sırada Suriye iç savaşı gündeme geldi. Bu olayda devletin ortak aklı yerine “Emevî Camisinde namaz kılma” gibi ayağı yere basmayan ideolojik yaklaşımın bedeli ağır oldu.

ABD/ İsrail projesi olarak Suriye’den 10 milyon civarında ne idüğü belirsiz insanlar ülkemize itildi. Asıl hedef ülkemizdeki demografik yapıyı bozmak 10-20 sene içinde PKK sorunundan daha tehlikeli güvenlik sorunları yaratmak. BOP kapsamında Türkiye’den koparılmış bir garnizon devlet çıkarmak.

Nüfus olarak azaltılmış, eğitim seviyesi düşürülmüş, aklını iradesini kullanamaz hale getirilmiş Türkler “Yeni Türkiye’de” etkinliklerinin her geçen yıl gittikçe azaldığını görecekler.

En iyi yetişmiş evlatlarını yurtdışına kaptıran, ekonomik açıdan bunaltıldığı için nüfusu artmayıp eksilmeye geçen Türkler ülkenin asli unsuru olarak kalamayacaklar. İstenen bu.

Bunların yerine eğitimsiz ve savaşçı nitelikli ithal güruhlar desteklendikleri için ve müthiş doğurganlıklarıyla ülke nüfusu içindeki paylarını hızla yükseltecektir. 

İbrahim Kahveci “Türkiye Yüzyılı aslında Türkiye’yi Türksüzleştirme projesi” derken haksız mı?

Fehim Bey Yokuşu

Girne

Kuzey Kıbrıs’ın nadide sahil kenti Girne Ozanköy’de her gün önünden geçtiğim Fehim Bey Yokuşu kafama takıldı. Devamı da Mesut Hasip Efendi Sokak. Hatırı sayılır dik bir yokuş Fehim Bey Yokuşu. Üstelik iki arabanın zor geçebileceği kadar genişlikte. Ozanköy Camii tarafından gelenler çok daha dikkatli olmaları gerekiyor Fehim Bey Yokuşuna tırmanırken. Çünkü yol çatındaki aynaya dikkat edilmezse sorunlar yaşanabiliyor. Girişi dere, ilerisi tepe olan Fehim Bey Yokuşu sonrası Girne Ozanköy’de sürekli azalan köy evlerinin yanında, aşırı lüks villalara gidiyor. Yokuştan, Mesut Hasip Efendi Sokaktan inerseniz o yol sizi yine pahalı evlerin yapıldığı Çatalköy’e götürür. Köyler artık en fazla iki katlı evlerin ve deniz gören lüks villaların ve sitelerin yapıldığı, yeşil alanın sürekli azaldığı mekanlara dönüşüyor. Siyaset hayatı da buna çanak tutuyor. Keşke politikacılarımız, savaşta(1945) yıkıma uğrayan Almanya uygulamasını şöyle bir gözden geçirseler, hatta teknik okullarda mezuniyet tezi, master ve doktora konusu yapsalar.

Fetva Yokuşu, Fehim Bey Ve Biz

Önemli bir kavşakta Fehim Bey Yokuşu’na adını veren Fehim Bey kimdi?

Türk Edebiyatında yokuş adı ve Fehim Bey ismi hatırlanınca iki eser akla gelir.

Birincisi Abdülhak Şinasi Hisar’ın (1887-1963) Fehim Bey ve Biz romanı. Roman kahramanı Bursa’nın maruf ailelerinden birinin oğlu. Galatasaray Lisesi mezunu. Babıali ve Londra deneyimleri var. Romanın konusu ise modernleşme eksenindeki toplumun sosyal, siyasal, sanatsal ve bireysel dönüşümlerini ve krizlerini anlatır. Keyifle başlayıp, artan lezzetle okuyabileceğiniz bir roman. Memduh Şevket Esendal’ın(1883-1952) “Ev Ona Yakıştı” gibi öykülerini içeren hikaye kitapları gibi.

İkincisi, kıymetli dostum Prof.Dr.Durali Yılmaz’ın Fetva Yokuşu adlı romanı. Eser yeniçeri ocağının sanki gayri resmi tarihi gibi. Adını İstanbul Süleymaniye’deki Fetvahane’nin değişiminden alarak idam cezasına çarptırılan yeniçerilerin infazında kullanmak üzere yaptıkları cellattaşı etrafında olaylar gelişiyor. Bir dönemin ve yıkımların sonucu gerçekleşen toplumsal değişme Fetva Yokuşunda ele alınıyor. Önemli ve mutlaka okunması gereken bir roman.

Başka yokuşlu edebi eser var mi? Elbette var! Maruf bir yazarımız, gazeteci, Akbaba-kara mizah dergisinin sahibi, tiyatro yazarı, Beş Hececiler ekolünün önemli Şairi Yusuf Ziya Ortaç (1895-1967) Bizim Yokuş adındaki eserinde Babıali’yi ve yazarları anlatır.

Sarp Yokuş’ta Çınar Ata, Pir-i Türkistan, Sultan-Ül-Evliya Hacı Ahmet Yesevi’yi öne çıkarır.

Yokuş Yukarı İstanbul’da Sibel Öz ete kemiğe bürünmüş dersaadetin yeni dönemini konu eder. İstanbul Büyük Şehir Belediyesi Kültür Müdürlüğü’nün İstanbul’un sokaklarına kadar inerek her konuyu işlediği İstanbul Dizisi gerçekten muhteşem bir çalışma. Burada da çok sayıda yokuşlu sokak, kavşak, çeşme bulursunuz. O sokak isimlerini okuyunca bir dönemin tarihi, isimleri ve resimleri canlanıyor gözünüzün önünde.

Müze Ev veya Yaşayan Konak

Peki Girne Ozanköy Fehim Bey Yokuşu’na adını veren Fehim Bey kimdir? Neyin nesidir?

Kime sorsan köyde “Bizim yokuşun adı” deyip duruyor. Gazetecilik var ya serde, Fehim Bey Yokuşunun hemen başında bir eski konak var. Onlardan yardım istesem galiba olacak. Fehim Bey Yokuşunu çıkarken sol taraftaki mekân tamamen bu konağa ait. Yeni restore edilmiş, pırıl pırıl. Her şey orijinaline uygun yapılmış. Bembeyaz bir konak. Pencereler ve kapılar ceviz ağacından yapılmış kahverengi. Konak olduğu için buna bir küçük şehir de diyebilirsiniz. Normal ev kapısı üzerinde biri büyük iki demir halka var. İri olanı kapının yukarısına doğru monte edilmiş, küçük olan bir çocuğun bile elinin yetişebileceği kadar aşağıda. İri demir tokmak-halka çalınınca konaktakiler gelen konuğun erkek olduğunu anlayarak ona göre tedbir alıyorlar. Küçük halkadan ses gelirse çocuk ve hanım misafir olduğu anlaşılır.

Kapının bir tanesi işlemeli ve büyük. Çiftçilikle meşgul olan eski evlerde aynı zamanda konağın içi bir zahire ambarı gibi başta buğday, arpa ne varsa yahut kışın muhafaza edilmesi gerekenler kurutulmuş sebzeler, salça vs için özel kilerler bulunuyor.

Fırın da olmazsa olmazı.

Sadece ekmek için değil, aynı zamanda Adada Fırın Kebabı diye bilinen ancak kuyu kebabına çok benzeyen bir mutfak kültürü artarak devam ediyor. Beyaz kubbeli fırınlar hala adada devrede. Peki daha başka? Konak olduğuna göre müsait bir yerde hamam olacak. Belki bugün yeteri kadar kullanılmıyor ama konağın hamamı var. Nüfus kalabalık çünkü. Babaerkil aile olunca birkaç nesil birlikte yaşıyor, bazen de konak sahibinin tarlasında, çiftliğinde veya evinde çalışanların da konağın bahçesinde ikametlerine ayrılmış bir bölüm bulunuyor.

Eşim ile birlikte demir tokmağı çaldık ve içeri girdik.

Topraktan Bereket Fışkırıyor

Sesimiz duyulmayınca duvara iliştirilmiş bir zil çarptı gözümüze. Zile de bastık. Cevap gelmeyince tam büyük kapıyı aralayıp seslenecektik ki kapı birden açıldı ve karşımızda bir bayan “Buyur” etti içeriye. Müsait olup olmadıklarını, evi merak ettiğimizi, eğer mümkünse şimdi, değilse daha sonra gezmemize müsaade edilip edilemeyeceğini öğrenmek için geldiğimizi anlattık. Ev sahibinin sesi “Buyurun lütfen, buyurun, öyle şey olur mu?” deyince içeri dahil olduk.

Taş merdivenlerden bahçeye girdik. Bahçe namütenahi geniş. Her türlü ağaç mevcut. Hem portakal, mandalina, yenidünya, muz vs, hem de gölge verenler palmiye, akasya ağacı gibi. Çimler bakımlı. Konağın müştemilatı beyaz boyalı ve belli ki teker teker elden geçirilmiş bütün odalar, salon, mutfak ve müştemilat.

Bizi kapıda İlker Nevzat Bey ve eşi karşıladı. Torunları da yanındaydı.

İlker Nevzat Bey önde biz arkasında konağı soğuk olmayan bir kış günü gezmeye başladık. Girişteki salon muhteşem olunca siz diğer odaları bir düşünün. Kocaman odalar, hatta bir salon gibi diyebilirim rahatlıkla. Bir müze ev gibiydi. Tümü antikaya yakındı. İkinci bir kat daha vardı ama biz sadece zahmet olmasın diye giriş katını gezdik. Misafir odasına girince şömineyi yakmak istediler. Biz de “nerede oturuyorsanız, orada birlikte olalım” dedik. Öyle de yaptık. Oturma odasında şömine yanıyordu. Yanında odunlar sıra sıra dizilmişti. Duvarlarda Bedri Rahmi dahil ünlü ressamların tabloları vardı. Bir de piyano.

Önce tanıştık. Ben ve eşimi tanıttım.

 Sonra İlker Bey ve eşi.

İlker Nevzat Bey 26 sene Londra’da yaşamışlar. Kendisi hukukçu. İngiltere’de avukatlık yapmış. Eşi Rezzan Hanım mimar. Emekli olunca Adaya dönmeye karar vermişler. Laptalı olan eşi Rezzan Hanım Lefkoşa’da bir sanat galerisi açmış. Şaşırdım doğrusu. “Peki adada bir sanat galerisi çalıştı mı, pazarı oldu mu, sanatseverler geldi, tablolardan aldılar mı?” Hepsine olumlu cevap verdi Mimar Rezzan Hanımefendi. Yaş ilerleyince bırakmış sanat galerisini. İlker Nevzat Bey bana sordu “Ben kaç yaşında görünüyorum Mehmet Bey?” 83 veya 85 arasında olduğunu söyleyince “doğru” diye başıyla tasdik etti. Sonra sohbetimizi derinleştirdik bu Adalı Osmanlı Beyefendisi Kuzey Kıbrıslı Türk aile.

İş Bulan, Bekârları Evlendiren Hayırseverler Artık Tarih mi Oldu?

Ailenin esas beyi, besleyeni, yetiştireni Musut Efendi. Bir bakıma köy ağası, zengin, bölgede ve Adada tanınmış biri.

Bağı, bahçesi, tarlası, atları, katırları, sığırları var. Hayırsever biri. Yedi tane yetim çocuk alır yanına, iş-güç sahibi eder; Fehim, Hüseyin, Hatice vs. İşte yokuşa adını veren Fehim Efendi de onlardan yani beslemelerden biri. Konağı, çiftliği, bağı, bahçeyi daha da bol ve bereketli hale getirir. Konağın tam karşısına bir mescit inşa eder. Burası daha sonra birkaç haneli eve dönüştürülerek kiraya verilmiş. Biraz ilerisinde de bir kilise bulunuyor. Mescidin yanına da bir misafirhane yaptırıyor Fehim Efendi. Uzaktan köye gelenlerin rahat etmesini sağlıyor. Yukarıya da bir hamam. Burası hala duruyor. Yanına da bir büyük su deposu.

Söz konusu yıllarda besleme Fehim Efendi marufluğu ve iş bilirliği yanında hayırseverliği de öne çıkmış. Evsizleri barındırıyor, işsizlere yanında iş veriyor, bekarların evlenmesine katkıda bulunuyor, ihtiyaç sahiplerine maddi yardım ediyor. Hastaları tedavi ettiriyor. Halka yol yordam öğretiyor.

Fehim Efendi’nin oğlu Nevzat Hasan’dan torunu İlker Nevzat Bey böyle anlattı dedesini. Adadaki Türklerde eskiden soy adı olmadığı için babasının ismi soyadı olarak kullanılıyormuş. Bir dönem bizde de öyle olmuştu. İlker Nevzat Bey İngiltere’den dönünce çocukları dedelerinin konağına sahip çıkmasını istemişler. Bunun üzerine harabe vaziyetteki konağı sil baştan orijinaline uygun yenilemiş. Oraya yerleşmiş. Girne’de ilk yaptığı işlerden biri de ailesine ait devlet arşivindeki bilgi ve belgelere ulaşmak olmuş. Aile mezarlıkları varmış bir zamanlar. Etrafındaki arazilerle birlikte devlete bağışlamışlar. Büyük ataları Mesut Hasip Efendi de Ozanköy Camii bahçesindeki mezarda meftun. Cami bahçesinde iki mezardan biri Mesut Hasip Efendi’ye ait.

Öyle anlaşılıyor ki Hukukçu İlker Nevzat Bey 1950’li yılların sonunda Adada başlayan eylemler veyahut, 1963 Türk Katliamı sonrası İngiltere’ye gitmiş. Oraya yerleşmiş ve orada yaşamış. Bugün İngiltere’de çok önemli bir Kıbrıs Türkü nüfusu meckuttur. Londra yönetimi işgal ve ilhak ettiği, sonradan oraya kendi malı gibi yerleştiği topraklardaki insanlara İngiliz pasaportu veriyor; Kıbrıs ve Hindistan ile Avusturalya vesaire gibi. İlker Nevzat Bey bu imkânı değerlendirmiş. Sonra 1974 Barış Harekâtı sonrasında ülkesine dönmüş. KKTC kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’la mesai arkadaşlığı yapmış, bir müddet de Ulusal Birlik Partisi’nden milletvekilliği görevinde bulunmuş.

İlhak Edilen Adada Bireysel ve Toplumsal Değişim

Kıbrıs Adası İngilizler tarafından Padişah 2. Abdülhamit zamanında kiralanmıştı. Ancak Londra hükümeti adayı hem de işgal, hem de ilhak etmiş. Kıbrıs’ı böylece yönetti. 1571’den bu yana bir Türk adası olan ada 11 Temmuz 1878’te İngilizlerce ilhak edilmiş oldu. 1957 yılında İngilizlerin organizesiyle adada Rum- Türk çatışması meydana geldi. 1960 yılında da Kıbrıs Cumhuriyeti ilan edildi, Papaz Makariyos cumhurbaşkanı oldu. Halka ayrıca İngiliz pasaportu da verildi. Rumlar, Türklere karşı 1963 yılında adada büyük bir katliama girişti. Toplu mezarlara gömüldü. Türklerin bir kısmı Türkiye’ye, bir kısmı İngiltere’ye ve bir kısmı da Avustralya’ya göç etti. Makariyos adada kalan Türklerin tapulu mallarını birkaç katı cazip fiyatla satın almak girişimi başlattı. Pasaport kolaylığı sağlayarak adadan ayrılmalarını teşvik etti. Buna inanıp gerçekleştiren oldu, toprağından ayrılmak istemeyenler köyünde-kentinde kaldı. İngiltere’deki Kıbrıslı Türkler adayı ihmal etmediler; en azından vatanlarını görmek, özlem gidermek, tatilini geçirmek gibi bir arzularını gerçekleştirdiler. Ancak Avustralya’ya göç edenler için bu fazla bir hayal oldu.

Belki de daha önce bir müddet Londra’da yaşayan Fehim Efendi’nin oğlu Nevzat Hasan’dan torunu Hukukçu İlker Nevzat Beyin hayatı böyle bir maceranın bir başka boyutu.

Ya Roman, Ya Öykü, Ya Film

Kıbrıs Adasında bir devrin yıkımlarını, değişimlerini, bireysel ve toplumsal krizlerini, göçlerini, hasretlerini, geri dönüşlerini anlatan bir değil onlarca roman ve bir o kadar dramalar, belgeseller yapılmalı, filmler çekilmeli. Belki vardır, onca uğraşmama rağmen ben ulaşamadım.

Ünlü TRT yönetmeni, kıymetli sinemacı, değerli prodüktör ve yapımcı Ünal Küpeli’nin bir zamanlar çektiği, büyük bir reating kırarak keyifle izlenen, dersler çıkarılan, ödül rekoru kıran Mardin-Münih Hattı filmi gibi, Lefkoşa-Londra Hattı filmi de çekilmeli, romanı yazılmalı, Fehim Bey Yokuşu da bu çalışmada yerini almalı.