7.8 C
Kocaeli
Pazartesi, Mayıs 4, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 186

Şehitlerimiz Bizim İçin Çok Değerli

Şehitlerimiz bizim için çok değerli rahat ve güvende yaşanıyorsa, sokaklarda, tatillerde hatta meclislerde rahatlarsa şehitlerimizin hakkı bunda çok fazla neden mi? biz buralarda keyifle yaşıyorsak en azından güvenle yaşıyorsak onlara borçluyuz, onların ailelerine borçluyuz. Bu güne kadar kaç şehidimiz var ve onların ailelerini dikkate alın ..Bu arada şehit sayısını yazmak tan hiç hoşnut değilim sayı ne olursa olsun onlar şehit ve bu ülke için hayatını kaybetti .

Şehitleri anmamak ne demek, onlar Türk bayrağını, Türk birliğini, Türkiye’yi koruduğu için mi anmıyoruz? Bu ülkenin hangi köşesi olursa olsun doğusu, batısı, kuzeyi, güneyi vefa borcumuzu ödemek zorundayız, hiç biri keyfinden şehit olmuyor, aileler çocuklarımız genç yaşta şehit olsunlar ülkelerine ileri yaşlarda hizmet etmesinler diye sahip olmuyor.

Ne demek şehitleri anmamak ve rahmet okumamak, MHP Genel Başkanı Sn DevletBAHÇELİ görevini yerine getirmeden ziyade vatan şehitleri için şiddet uygulandığı söylenen Kaymakama sahip çıkıyor, olması gerekeni ve söylenmesi gerekenleri yapıyor. Ne demek şehitleri anmamak! Ulu önder Atatürk’ü anmamak, arkadaşlarını anmamak? Ayıp ve günah…

Artık şehitlerimiz ve ülkemiz üzerine yanlış hareketler yapmaktan vaz geçin ..Suriye , Afgan , Sudan vs ülkelerinden gelenler ve ülkemizi adeta kuşatmaya çalışanlar bizim kuşatacak ülkemiz yok , bizim sahip çıkacağımız ülkemiz var , kanımızın , canımızın son damlasına kadar sahip çıkacağız , çıkmalıyız .

Vatanını seven gençler ve insanlar buna asla izin vermezler , ülke için canını kaybedenlere şehit , kendi için ölenlere vefat deniliyor .. Bu ayırım bile çok önemli

Geçen hafta şehitlerimiz sonrasında ne mutlu bize ki hiç şehit haberi gelmiyor, gelmemesi doğru mu? Gerçekten şehit yok mu? Sınırda güvenliği sağladık mı? İHA..SİHA..TİHA.. görevini yerine getiriyor , artık sis yok mu ?İnşallah ..inanmak ve güvenmek istiyoruz vatandaş aynen böyle düşünüyor ..

Yetkili ve etkililer lütfen aklımız ve fikrimizle dalga geçmeyin ..

Batıda savaş olmaması , terör olmaması olmayacak anlamına gelmez , ölümün bu bölgelere gelmeyeceği anlamına gelmez , o bölgede ki şehitlerimize sahip çıkmaz , onlara bir anmayı bile çok görüyorsak başınıza gelince , tatiliniz yarıda kesilince , eğlenceniz yarıda kalınca , hakimiyetiniz bitince o zaman  mı anacağız ve ağıtlar yakacağız .. Teşekkür etmemiz gereken kişileri o zaman mı anacağız ..

Bu ülke ve vatan için toprağa düşen insanlar bizim için çok kutsal olmalı , çakma kutsallar değil ..el ayak öptürenler değil ..

Şehitlerimize Allah ‘tan rahmet , ailelerine sabır , yaralı ve gazilerimize acil şifalar diliyorum , bizim için en azından benim için çok değerlisiniz , Vatan bölünmez , Bayrak inmez ..

Ülkemiz sadece ve sadece bize ait bu gerçeği kimse değiştiremez , değiştirmeye kalkmasın ..Gerçek Vatanseverlerden söz ediyorum ..Dili ile değil gönlü ile sevenler ve koruyanlar ..AKSAKALLILAR ..

Zamanın Nesnesi Olursanız!

Zaman fiili gerçekliğini, evrendeki varlıkların hareketlerinin nispeti ile kazanır. İnsan hayatı açısından zamanın gerçekliği ise, daha pratik bir alt yapıya sahiptir. İnsan, içinde yaşadığı zaman sürecine yapıp etmeleri ile bir şekil vererek kendi hayatını ve olayları düzenler. Bu konuda aktif ve etkili olabildiği ölçüde zamanına hâkim olmuş demektir. Zamanın nesnesi olmakla öznesi olmak arasındaki fark burada yatar.

*

İnsanın ziyana uğraması, zamanı yönetmek yerine zaman tarafından yönetilmesi devamında ortaya çıkar. Zamanın yönettiği insan planlı bir hayat anlayışından yoksundur ve bu sebeple ‘’zaman dışı bir hayat’’ yaşar. Üretemez, üretemezliğin sermayesi haline gelir. Bu süreç içinde dakika ve saniyeler hızla tüketilirken kişi de’’tükenir’’ve ömür süresi bitmeden zaman tükenir, kişi yaşayan bir ölüye döner.

*

Zamana teslim olmanın en açık örneği onu ilahlaştırmaktır. Her şeyin öznesi olarak gördüğünüz zamanın elinde nesne durumuna düşerseniz kendinizi masum ve çaresiz hissedersiniz. Her şeyi ‘’zamana bırak’’irsiniz ve bundan hoşlanırsınız. Gerçekte bir kaçıştır bu, insanın kendi iradesinden ve haysiyetinden kaçıştır.

*

Bu anlamda değer üreten sistemleri de üretecek insanın kendisidir. Aslında mükemmel insan yoktur, insanın oluşturduğu mükemmel sistem içerisinde üreten mükemmelleşmiş insan vardır.

*

Demem o ki, ülkemizin içinde bulunduğu yaşaya gelen ekonomik dar boğazlardan, üretmeyen siyaset lakırdılarından, milletleşmenin önünü kesmekten bahisle değer üreten sistemlerin öznesini oluşturacak insanların önünü tıkamış siyasi yapılanmalara bilerek ya da bilmeyerek öncelik verişimizdendir.

*

Sistem bazında, kişiye odaklı ilkesiz siyaset bazında insanımızı durağanlığa, gerilemeye düşmekten koruyacak, maddi manevi her türlü yararlı işi üretecek, değer üretecek zamanı yöneten projelere imza atacak aydınlara, siyaset yapısına ne kadar da ihtiyacımız var.

*

Öncelikli görevimiz ”Türkiye’nin düşünen kafalarını milli değerler bazında büsbütün yeni bir imanla donatmak. Bütün millete taze bir maneviyat vermek” olmalıdır.

*

Demokratik sistemin özü, ortak aklın sistemleştirilerek kendini temsilen iktidara getirdiği temsilcilerine tanıdığı yetkilerin denetime açık olması esasına dayanır. Hukuk sisteminin üstünlüğüne dayanır. Kişi, topluma karşı ne kadar yetkili ise o kadar da sorumludur.

*

Gazi meclisimizin kuruluş gerekçelerinin unutturulmaya yönelik ortak aklın yerini tekil akla bırakacak garipliklerin tartışıldığı bir mekâna dönüştürüldüğü sefaleti seyreder durumdayız.

Kimlik ve Pasaport

     Yurt içinde gezip tozarken, herhangi bir zaman ve yerde, polis sizi sorguya çekebilir. Kim ve neci olduğunuzu sormak ihtiyacı duyabilir. Kimliğinizi sormak zorunda kalabilir. Bu durumda yanınızda hüviyetiniz / kimlik kartınız, yani nüfus cüzdanınız yoksa, başınız derde girebilir. Kendinizi temize çıkarmakta zorlanabilir. Üzücü durumlarla karşılaşabilirsiniz. Fakat hüviyetinizi göstermeniz hâlinde; sizin şüphelenebilecek bir şahıs olmadığınızı ispat ederek; serbestçe işinize, yolunuza devam edebilirsiniz.

     Keza, yurt dışına gitmek istediğinizde, cebinize pasaportunuzu koymalısınız. Yoksa, olmadık yerde polis sizi sorguya çeker. Pasaportunuz yoksa, başınız derde girer. Sorgulanmak üzere merkeze götürülebilirsiniz. Fakat bu gibi durumlarda, pasaportunuz bulunduğu takdirde, endişeye mahal olmadığını anlar, rahat bir nefes alırsınız.

     Çalışmadığınız bir fabrikaya, hüviyetinizi ibraz etmeden giremezsiniz. Öğrencisi olmadığınız okula kabul edilmezsiniz. Bilet almadığınız bir tiyatro ve sinemaya alınmazsınız. Kısaca mensubu olmadığınız bir yere adım atamaz, rastgele bir şekilde, serbestçe girmenizi sağlayacak ve bunu tevsik edecek / belgeleyecek bir kart veya aidiyet ve mensubiyetinizi gösterecek resmî bir kimliğiniz yoksa, canım istiyor diye hiçbir yere girip çıkamazsınız.

     İçinde yaşanılan dünya, kimsenin özel mülkü değil. Tabii içindeki canlı cansız hiçbir şey, hâşâ insanın yarattığı varlıklar değil. Her şey insanın maddî – mânevî potansiyeline sunulmuş, sayısız nimet ve imkânlar. İstifade edip etmemesi, onlara el atıp atmaması hususunda, eline müspet – menfi bir İlahî emirler zinciri verilerek, her şey ihtiyar ve tercihine bırakılmış. Hiçbir şey ihmal edilmemiş, fakat belli bir zamana bırakılmıştır. Renkli, sesli, hareketli olarak, kayıt kuyuda alınanlar zamanı gelince, hesaba çekilmek üzere; önüne serilecektir.

     İnsanın eline İlahî bir pasaport, İlahî bir hüviyet, her kapıyı açacak bir İlahî parola verilmiş. O’ndan, varlığın karşısına bu parola ile çıkması, ona göre hareket etmesi istenmiştir.

     İlahî parolası “Bismillah”tır. Her meşru kapıyı açan bir anahtardır. Her hayrın başında söylenmesi gerekir. İslâm nişanıdır. Bütün mevcudatın hâl diliyle söyledikleri bir anahtar, bir açar hükmünde olan bir kelâmdır. Evet “Bismillah” parolası; çok büyük, tükenmez bir kuvvet, bitmez bir berekettir. Allah’ın adıyla, O’nun izniyle hareket edildiğini gösteren, kutsal bir kelimedir. Bu sözü diline başlangıç edene, her şey “Buyur.” der. Kendisine yol açar, izin verir. Lisanı hâlle “Hepimiz insanın emrine âmâdeyiz. İnsanın karşısında el pençe divan durmuşuz.” demektedirler.

     “Bismillah” parolası / dünya izin belgesi ile ömür seyahatine çıkarılmış olan kul; elindeki bu emniyet belgesi ile, emn ü amân içinde ömür yollarında selâmetle / korkusuz bir şekilde ve rahat-ı kalble yolculuk yapabilir. Emel ve maksûduna doğru ibretli bir seyahatle, ulaşma imkânına sahip bir hayat sürmeye devam eder. Yoksa tek başına olduğunu hissedip, sahipsiz olduğunu sanarak, sayısız düşman ve ihtiyaçları karşısında perişan olur.

     Evet, kimlik kartı olmayan kimsenin, yurttaki gezip tozmalarında huzursuz, tedirgin ve şaşkın olduğu. Yurt dışına çıkan kimse pasaportsuz ise, her an yakalanma korkusuyla yaptığı yolculuğun; kendisine zehir olduğu gibi, aynı şekilde dünya memleketinde seyir halinde olan insan; “Bismillah” ifadesine bürünmüş olan kimlik ve pasaportunu, zikren göstermeyi ihmal ederse, kısa ömründe huzursuz, tedirgin bir ömür geçirmeye mahkûm olur.

     İşte insan, dünyada bir seyyahtır. Aczi, fakrı sayısızdır. Düşmanı, ihtiyaçları nihayetsizdir. Madem öyledir. Dünyanın Ebedî Mâliki, Ezelî Hâkimi’nin ismini almalı. Her olayın karşısında titremekten kurtulmalı.

     “Bismillah” sözü öyle mübarek bir definedir ki, insanın nihayetsiz aczi, fakrı; onu nihayetsiz kudret ve rahmet sahibi olan Yüce Allah’a rapteder / bağlar.

     Evet, büyük bir rahmet ve kudret sahibi olan Allah’ın dergâhında; insanın aczi, fakrı; onun için, Allah katında en makbul bir şefaatçi olur.

     Bu kelime ile hareket eden, o adama benzer ki, askere kaydolur, devlet namına hareket eder. Hiçbir kimseden korkmaz. Kanun namına, devlet namına der. Her işi yapar. Her şeye karşı dayanır.

Niye Sorunları Çözemiyoruz! Yeni Bir Sınıfsal Tasnif!

Sakın ola ki size işçi, köylü, zengin, yoksul, emekli, esnaf, sanayici gibi sosyal katmanlardan bahsedeceğimi sanmayın. Benim bahsedeceğim sınıflama başka bir türde insan sınıflaması olacak.

Ülkemizde ekonomik güce göre belirginleşen toplum sınıfları elbette mevcut. Karl Marx’ın dediği gibi insan ilişkilerinin temel belirleyici unsuru “para” yani ekonomik ilişkiler olduğuna göre, paranın belirlediği toplum sınıflarının hayatımızda bulunması kaçınılmaz doğal bir sonuç.

Ancak bizim ülkemizde insan ilişkilerini belirleyici başka bir sınıflama daha yapılması gerekir diye düşünüyorum. Bu sınıflama;

1.Ülkesini, milletini, devletini sevenler ve hayatlarını buna göre tanzim ederek yaşayanlar;

2.Ülkesini, milletini, devletini, bayrağını, İstiklal marşını sevmeyip, sürekli ihanet olgusu içinde yaşayanlar;

3.Ülkesini, milletini, devletini, bayrağını ve İstiklal marşını sevse bile, gaflet içinde olan, herkesle iyi geçinen, menfaatlerini her şeyin üstünde tutan, gününü gün ederek yaşayanlar.

Birinci kategoride yer alanlar, genel nüfus içinde hiç de azımsanmayacak bir orana sahip olmalarına rağmen; organize olamadıklarından ve sadece fedakârlık yaparak görevlerini tamamlamalarına rağmen sosyal ve siyasal yaşamda geri çekilmelerinden dolayı etkisizdirler.

Aslında her türlü yük onların sırtındadır. Severek askerlik yaparlar, isteyerek vergi verirler, devlet malına bir zarar gelsin istemezler, milli ve manevi değerleri her türlü tehlikeden korumaya çalışırlar vs. liste daha uzayıp gider.

Ellerine yetki ve güç geçince de bu gücü, millet ve milletin teşkilatlanmış şekli olan devlet hayrına kullanırlar. Her türlü tehlike karşısında şuurlu ve uyanık olsalar da kolaylıkla organize olamadıkları ve sürekli engellendikleri için iktidar olma olasılıkları düşüktür. Buna rağmen ellerinden geldiğince, mensubu oldukları Türk milletine ve devletine karşılıksız hizmet etmeye çalışırlar.

İkinci kategoride bulunanlar azınlıktadır. Ancak çok organizedirler. Kendi hedeflerine ulaşma noktasında sahip oldukları şuur ve bu yolda gösterdikleri azim, gayret ve çalışkanlık takdire şayandır. Ellerine geçirdikleri her mevkii de çabucak ve çok iyi bir şekilde örgütlenirler. Bunun için kolay ve güçlü destek bulurlar. Kültür, sanat, medya, iş, bürokrasi ve siyaset dünyasının köşe başları bunlar tarafından tutulmuştur. Bukalemun gibidirler ve niyetlerini hiçbir zaman afişe etmezler.

Koskoca bir ülkeyi bir plan dâhilinde gıdım gıdım yok olmaya doğru sürüklerler. Bunu hissedemezsiniz bile!

Kendilerini demokrat, mazlum ve mağdur, insan hakları savunucusu, bulunmaz sanatçı, kültür adamı, cemaat önderi gibi gönül okşayıcı ve yumuşatıcı kılıflara sokmakta büyük maharet sahibidirler.

Zamanı geldiğinde ipi çeken cellat olmak arzusu onları her zaman için diri ve canlı tutar.

Allah; bu memleketi ve aziz Türk milletini böyle birileri varsa onların elinden kurtarsın ve bir daha da bunlar gibilerin eline asla düşürmesin.

Üçüncü kategoride yer alanlar ise nüfusun büyük çoğunluğunu teşkil eder.

İkinci kategoride yer alanların hâkim olduğu ve etkisinin yoğunlaştığı dönemlerde yetişip yaşadıkları için çoğunlukla başlarına gelecek olanların farkında değildirler.

Bu kategoride yer alanların % 99’u şuursuzdur. Ne yapacaklarını bilmezler. Zaten böyle yaşamaları için ikinci kategoride yer alanlar ellerinden geleni yapmaktadır.

Menfaatlerini çok severler, dünyevi zevkler ve kişisel nefis tatmini bunlar için öncelikle giderilmesi gereken hususlardır. Bunun için herkesle diyalog kurabilir ve işbirliği yapabilirler. Önemli olan ülkenin uçuruma sürüklenmesi değil onların kazanacakları günlük menfaatlerdir.

Yarınları düşünmek kime ne kazandırır, felsefesi geçerli olduğundan bu günü iyi yaşamak bu kategoride yer alanların en büyük arzusudur.

Çoğunlukla olayları seyrederler ve iktidar gücünü eline geçirenlerin yanında yer alırlar. Bilmezler ki; günümüzde azınlığın yönetimi demek olan iktidar, aslında çoğunluğun zenginliğini kullanmaktadır. Ama olsun varsın “gemisini kurtaran kaptan” olmak onlara yeterde artar.

Evet, ülkemizde insanlarımızı bilinenin dışında, yukarıda bahsettiğimiz şekilde üç sınıfa daha ayırmak mümkündür. Bu toplumsal sınıflar arasında meydana gelecek yer değiştirmeleri; ülkemizin, milletimizin ve devletimizin geleceğini belirleyecektir.

Mesela üçüncü kategoride yer alanlarla birinci kategoride yer alanlar birleşirse milli devlet güvenli bir şekilde sürecek demektir. Ancak ikinci kategoride yer alanlar üçüncü kategoride yer alanları kontrolleri altında tutmaya devam ederlerse büyük bir ihtimalle gelecek sorunlu olacaktır.

İkinci kategoride yer alan ve kendilerine Türk Milleti ile Türk Devletini yıkarak ortadan kaldırmayı hedef olarak seçmiş olanların, sınıf değiştirme ihtimalleri yoktur. Bu kategoride yer alan şuurlu azınlık; sosyal ve siyasal yaşama her geçen gün artan bir dozla mührünü vurmaktadır.

Geleceğimizin Türk milletinin lehine şekillenmesi üçüncü kategoride yer alan insanlarımızın bir an önce gerçeğin farkına vararak, birinci kategoride yer alan insanlarımızla bilinçli ve planlı bir davranış içerisine girmelerinden geçmektedir.

Üçüncü kategoride tanımladığımız insanlarımız, ikinci kategoride yer alanların kurduğu tuzaklara düşmeye devam etmeleri halinde geleceğimiz daha da kararacaktır.

Nitekim kararmaya da devam etmektedir!

Bu gün hiçbir demokraside ve devlet hayatında görülmeyen şeyler Türkiye’de yaşanmaktadır. Çünkü kurulu düzen milli değildir.

Ülkeyi yönetenlerin yıllardır adı sadece yazılı metinlerde kalan “Milli Devleti yıkmak için devlet kurumlarını ve anayasayı zafiyete uğratma yolunda her türlü çabayı gösterdiğini üzülerek izliyoruz.

Üniter milli devlet yapımıza karşı yürütülen dış destekli iç mücadeleyi hepimiz ibretle seyrediyoruz.

Onun için toplum yapımızı oluşturan sosyal sınıflarımızı başka bir açıdan ve farklı bir şekilde tanımlamak gerektiğini ve Türkler için yeni bir strateji oluşturmak gerektiğini düşünüyorum.

Bunu yazdıktan sonra da bilmeyenlere veya farkında olmayanlara bir kez daha Türk milletinin vasıflarını, ünlü Arap âlimi İbni Hassul’un yazdıkları ile belirtmek istiyorum “Bütün milletler içinde cesaret ve şecaatta Türkler’den daha ileride, büyük gayelerin tahakkuku için onlardan ileri giden başka bir millet yoktur. Yüce Allah onları Arslan suretiyle yaratmıştır. Yüzleri enli ve burunları basıktır. Bilekleri güçlü ve kuvvetlidir.”

İşte bu Türk yeniden başarmak zorundadır! Türk tarihi de bize defalarca yere düştükten sonra yeniden ayağa kalkmayı anlatmıyor mu?

Batı’nın Yunanistan Sevdası

ABD bölgemizde geleceği şekillendirecek çok önemli projeleri adım adım uygulamakta.

Bir plan içinde, Türkiye’yi bölgede etkisizleştirilmek ve Yunanistan’ı NATO’nun en değerli ülkesi ve etkili bir bölgesel güç haline getirmek istiyor.

Bu planın en önemli unsuru Avrupa’yı besleyen Rusya doğalgazı yerine İsrail, Katar ve ABD gazının ikame edilmesi.

Doğu Akdeniz’den çıkarılacak gazın Avrupa’ya nakli için Dedeağaç limanının 18 km açığında devasa yüzer depolar kuruyor. Yıllık 6 Milyar metreküp kapasiteli bu depolara Katar’dan ve ABD’den sıvılaştırılmış doğalgaz da getirilecek. Sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG) bu tesiste yeniden gaz haline getirilip Avrupa pazarına gönderilecek.

Dedeağaç’taki ABD’nin yeni büyük askeri üssü bu sistemleri korumak için yapıldı. Ayrıca ABD Girit adasındaki askeri üssünü büyütmeye başladı ve Larissa havalimanında modernizasyon yaptı.

Bütün bu gelişmeleri iyi okumak ve geleceğe hazırlanmak gerekiyor.

Bunun için tarihten ders çıkarmak, aynı emperyalist sistemin İngiltere liderliğinde 105 sene önce uygulamak istediği planı bilmek gerekir.

******************************

Kurtuluş Savaşını Neden Yaptık?

Turgut Özakman’ın “Şu Çılgın Türkler” kitabından (sayfa 295-296) okuyalım:

Sakarya Savaşı’na hazırlık aşamasıdır. Bir kısım mevzilerin ve birliklerin denetimini yapan Mustafa Kemal Paşa, Fevzi Paşa, Salih Bozok, Birinci Grup Komutanı Albay İzzettin Çalışlar, piyade ve süvari tümenlerinin komutanları Abdurrahman Nafiz Bey ile Osman Zati Bey bir köyün çınar altında soluklanırlar.

“Başkomutan beklenen savaşın büyük önemine değindi.

İngiltere hem Doğu Akdeniz’e, Hindistan yoluna, İran, Irak ve Kuveyt petrollerine egemen olmak, hem de emperyalizme baş kaldırmış olan Türkleri, dünya Müslümanları istiklal hevesine kapılmasınlar diye iyice cezalandırmak, Sevr Antlaşması’yla da bir daha baş kaldıramayacak hale getirmek istiyordu. Bunu gerçekleştirmek için Yunanlıları kullanıyordu. Yunanlıların arkasında İngiliz emperyalizmi durmaktaydı. Bilinen, bilinmeyen kısa ve uzun vadeli İngiliz çıkar ve hesapları için akacak Yunan kanının bedeli olarak, Yunanistan’a İzmir ve Doğu Trakya’yı vermişti.

Demek ki Sakarya’da tam bağımsızlık isteği ile emperyalizm çarpışacaktı. Bunun içindir ki bu savaş yalnız Türklerin değil, bütün mazlum milletlerin savaşı olacaktı.

Yunanlılar İzmir ve çevresi ile Doğu Trakya’dan başka, İstanbul’a da sahip olmak istiyorlardı. Bunun gerçekleşmesi için Sevr Antlaşmasını Ankara’ya zorla kabul ettirmek zorundaydılar.

Demek ki Sakarya’da Misak-ı Milli ile büyük Yunan ülküsü de çarpışacaktı.

Bu savaşta milliyetçilerin yenilmesini bekleyen ve isteyen bazı Osmanlılar da vardı: Padişah, padişahçılar, hilafetçiler, yobazlar, işbirlikçiler, casuslar, hainler ve ayrılıkçılar. Bu gafil, dar, sığ, hain kafaları yetiştiren düzen de yaşayabilmek için ümidini Yunan galibiyetine bağlamıştı.

Demek ki aydınlığa çıkabilmek için Sakarya’da bu kara düzenin ümidini de kırmak gerekiyordu.

****

Başkomutan, “İşte bu nedenlerle bu savaştan kesinlikle galip çıkmak zorundayız” dedi, geliştirdiği yeni savaş yöntemini ayrıntılı olarak açıkladı, açıklamasını şöyle bitirdi:

“Toprağımızın her karışı, her noktası için kanımızı dökeceğiz. Böylece üstün düşman kuvvetlerini şaşırtarak, yorarak, yıpratarak, ezerek, eriterek, aç bırakarak, sonunda onu, taarruza devam azim ve kudretinden yoksun bir hale getireceğiz. Subay ve erlerinize bu savaş yöntemini çok iyi anlatın.”

Komutanlar titrediler. Bu sadece bir yöntem değil, daha başka, daha büyük, daha anlamlı bir şeydi.

Salih Bozok yeni yöntemi ilk kez dinlemişti. M. Kemal Paşa’ya baktı. Zihni uzun yıllar öncesine kaydı.

M. Kemal Paşa’dan aldığı bir mektuptaki cümleyi hatırladı. “Bilirsin ben askerliğin her şeyinden ziyade sanatkârlığını severim.”

Cümlenin anlamını şimdi kavramıştı.

Bir savaşın kazanılması için başkomutanın bilgi ve birikiminin, kurmay zekasının ve savaşı kazandıracak zihni hazırlığının ne kadar önemli olduğunu biz kavradık mı?

******************************

Düşmanın da Zayıf Tarafını Görmek Gerekir

4 Şubat 1919 tarihinde, Alemdar gazetesinin yazarlarından Refii Cevat (Ulunay), Mustafa Kemal Paşa ile Şişli’deki evinde bir görüşme yapar.

Paşa, gazetecinin sormayı bile düşünmediği “Bu vatan içine düştüğü bu felaketten nasıl kurtarılır, istiklaline nasıl kavuşturulur?” sorusunu kendisi sorar ve cevabını verir:

“Bugün herhangi bir teşkilatçı Anadolu’ya geçer de milleti silahlı bir direnişe hazırlarsa bu yurt kurtarılabilir.

Refii Cevat, “Nasıl olur Paşa’m?” diye yerinden fırlar. Paşa sakindir:

“Doğrudur. Görünüş tamamen aleyhimizde. Ama düşmanlarımız olan bu büyük devletlerin bir de iç yüzleri var. Siz sanıyor musunuz ki savaşı kazanmakla müttefikler aralarındaki bütün sorunları çözmüşlerdir. Aralarındaki asıl rekabet şimdi başlayacaktır. Asırlarca birbirleriyle boğuşan Fransızlarla İngilizleri ortak düşman tehlikesi birleştirdi. Şimdi o eski rekabet, bıraktıkları yerden tekrar başlayacaktır. İtalya’nın da başı dertte. Onlar da her an bir iç karışıklık yaşayabilirler. Sonuçta, Anadolu’da başlayacak bir millî direnişle hiçbiri mücadele edecek durumda değildir. Böyle bir mücadelenin tam sırasıdır.”

Refii Cevat Ulunay bu olayı arkadaşlarına anlatırken “Bu deli değil, zırdeliymiş” der. Çünkü “O günlerde böyle düşünen tek adam oydu.”

Çünkü sadece O kendi zayıf taraflarımızı değil, güçlü taraflarımızı ve düşmanın zayıf yönlerini de iyi incelemişti.

****

İKİ SORU: ABD’nin Türkiye gibi güçlü bir müttefik yerine Yunanistan ve PKK gibi müttefikler edinmesinde karşı tarafın da bize olan ihtiyacını iyi değerlendirememiş olmamızın etkisi yok mudur?

Yunanistan 2014 yılından beri Ege’deki 20 adamızı işgal ve ilhak etti. Bu durum ABD’nin uygulamaya çalıştığı planın bir parçası mı idi? Bunun karşısında Türkiye’nin sessiz kalması ABD’nin Türkiye yerine Yunanistan’ı tercihini etkilemiş ve Yunanistan’ı cesaretlendirmiş olamaz mı?

Değişen ne oldu TBMM İsveç’e Evet Dedi?

Bir yılı aşkın bir süredir Türkiye’nin uzun uzun tartıştığı meselelerden biri de hiç şüphesiz ki, İsveç ve Finlandiya’nın NATO’ya alınıp alınmaması olmuştur.

                Öncelikle NATO ne zaman kuruldu ve kuruluş gerekçesi ne idi kısaca tarihe göz atalım isterseniz:

NATO, Avrupa ülkeleri ve Kuzey Amerika’daki bazı ülkeler tarafından oluşturulmuş bir savunma ittifakıdır.

                NATO 1949 yılında Washington anlaşmasının imzalanmasıyla kurulmuştur. Bu antlaşma, Avrupa ülkeleri, Kanada ve ABD arasında bir savunma işbirliği anlaşmasıdır. Bu anlaşmanın amacı, Sovyetler Birliği ve Varşova Paktı ülkelerinin potansiyel yayılmacı saldırılarına karşı kurulan bir ittifaktır.

                Kuzey Atlantik Anlaşması Örgütü, kısa adıyla NATO, 1949 yılında Belçika, Kanada, Danimarka, Fransa, İngiltere, İzlanda, İtalya, Lüksemburg, Hollanda, Norveç, Portekiz ve ABD’den oluşan 12 kurucu üye tarafından hayata geçirildi. 1952’de Türkiye ve Yunanistan’ın üyeliğinin onaylanmasından sonra örgüt genişlemeye devam etti.

                Sovyetler Birliğinin potansiyel yayılmacı ve istilacı caydırıcılığına karşı kurulan NATO İttifakı; 25 Aralık 1991 tarihinde Sovyetler Birliği Devlet Başkanı Mihail Gorbaçov’un istifa etmesinin ardından Sovyetler Birliği’ni teşkil eden cumhuriyetlerin bağımsızlığını kazanmalarıyla 26 Aralık 1991’de Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği resmen dağılmıştır. O halde bugün NATO neden halâ genişleme sürecine devam etmektedir diye sorulacak olursa; bunun en basit gerekçesi, ABD, İsrail ve Avrupa’nın güçlü devletlerinin dünya üzerindeki çıkarlarını korumak içindir.

                Şimdi yazımızın başlığına tekrar dönecek olursak:

                 ABD’nin NATO’ya almak istediği bu iki ülke hakkında NATO’ya alınmaması konusunda söylemediğini bırakmayan Cumhurbaşkanı Erdoğan, önce Finlandiya’nın NATO’ya girişine razı olmuş, geçen hafta da İsveç’in NATO’ya girmesine Türkiye Büyük Millet Meclisinin onayından geçirerek izin verilmiştir.

                Cumhurbaşkanının yurtiçinde adeta dışarıya karşı meydan okurcasına İsveç ve Finlandiya için: “Ben Türkiye Cumhuriyeti’nin başında olduğum müddetçe NATO’ya giremezler.

                “Bunlar bize silah noktasında yaptırım da uyguladılar. Biz bir sokulduğumuz delikten bir daha sokulmayı düşünmüyoruz. Yunanistan’da biz bunu yaşadık. Biliyoruz ki İsveç’te Finlandiya’da bize aynı numarayı çekecekler” Sözlerinin yenmesine acaba İsveç ve Finlandiya’dan ne gibi tedbir ve garanti alınmıştır da bu iki devletin NATO’ya girişine onay verilmiştir?

            – Bu üyeliğe biz “evet” dediğimizden sonra İsveç, Stockholm sokaklarında yarın yine bebek katili terörist Öcalan’ın posterlerinin sallanmayacağının garantisini vermiş midir?

                – Önümüzdeki Ramazan ayında her yıl olduğu gibi bu yılda Kutsal Kitabımız Kur-anı Kerime saldırıldığında bu saldırganın İsveç polisince korunmayacağının garantisi alınmış mıdır?

                İsveç’in NATO’ya girmesinin TBMM’de oylanmasından sonra gözler parlamentoya çevrilmiş ve hangi partilerin evet, hangilerinin hayır oyu verdiği gözler önüne serilmiştir.

                MHP Lideri Devlet Bahçeli, Gurup toplantısında İsveç için: “Kandil ne ise Stockholm de odur” demesine rağmen sırf ittifak ortağı ile ters düşmemek için İsveç’in NATO’ya girmesine evet diyeceklerini açıklamış ve oylamada MHP Gurubu olarak “EVET” oyu vermişlerdir.

                AKP ve MHP ile birlikte CHP’de İsveç’in NATO üyeliğine evet oyu vermiştir. İYİ Parti ise; “özübaşına” kendi hür iradesiyle hayır oyu vererek, ittifakların memleket yararına yanlış kararlarda alınacak olsa ne kadar bağlayıcı olduğunu gözler önüne sermiştir.

                Liderlik yurt içinde kendi yandaşlarınızın karşısına geçip atıp tutmakla olmuyor. Almanya’ya casusluk yapan PKK yandaşı Deniz Yücel için esip gürlediniz, sıkışınca bir gece içinde salıverip Almanya’ya uçurdunuz.

                Rahip Brunson hakkında yine öyle bir sürü hamasi nutuklardan sonra Donald Trump’un: “Malvarlığını açıklarız” sözünün neticesinde Rahip te salıverilip ABD’ye teslim edildi.

                Yunanistan’a sürekli “Bir gece ansızın gelebiliriz” nağralarından sonra ki(Yunan Başbakanı Miçotakis: “gece değil, gündüz gelin cevabıyla alay etmişti.) son Yunanistan ziyaretinde Yunanlı bir gazetecinin bu sözü sorduğunda: O sözü Yunanistan için değil, teröristler için söylediğini beyan etmiştir.

                İsrail’in Gazze saldırısı için yurt içinde yeri-göğü inleten, dünya devletlerini İsrail’e yaptırım uygulaması için çağrıda bulunan Erdoğan, CHP Ordu milletvekili Mustafa Adıgüzel’in açıklamalarına göre:  Türkiye İsrail’e 20 Milyon dolarlık silah ihracatı yapmış ve halâ da demir, çimento Uçak Benzini gibi ürünler ihraç ediliyor.

                Diyeceğim odur ki, gelişen her olaydan sonra ortalığı ayağa kaldırıp, asarım-keserimden sonra bir sonuç elde edemiyorsanız, kendi kişisel onur ve gururunuzun yanısıra milletimizin de gururunu aşındırıyorsunuz.

                Liderlik o dur ki!

                Sen öldükten sonra dahi göğüs göğüse çarpışarak üç defa yendiğin düşman askerinin seni saygıyla selamlamasıdır. Çanakkale savaşlarında Avustralya ve Yeni Zelanda “Anzak” ordularına Kolordu Komutanlığı yapmış ama Atatürk’e yenilmiş İngiliz Mareşali William Ridell Bidwood, Atatürk öldüğünde doktorlarının her türlü engellemelerini reddederek,(çünkü çok hasta) Ankara da bir balkondan şişmiş bacağını sandalyenin üzerine koyup, mareşallik asasına yaslanarak Atatürk’ün cenaze merasimini ayakta selamlamıştır.

Sosyal Güvenlik Kurumu

KISACA SGK İÇİNDE SADECE ve EMEKLİLER DEĞİL KİMLER YOK Kİ, KİMSESİZLER DE VAR. EN ÖNEMLİSİ DE KİMSESİZLERİN KIMSESI DEVLET VAR. YATIRIMCI VAR.

 SOSYAL GUVENLIK KURUMUNA BIR DE STRATEJIK ACIDAN BAKALIM

BIR PAZAR SOHBETI Bir yatırım başka bir yatırımcıyı, istihdamı, prim ödemesini ve emekliye, millete huzur ve güvence devlete güvenlik getirir. Hayata, yaşam düzeyine konfor sağlar. Nasıl mi?

Adına dikkat eder misiniz? Güvenlik kurumu. Neyi nasıl güvenlik altına, koruma altına alıyor.

Sosyal hayat tam da doğduğumuz günden hayata veda ettiğimiz güne kadar devam eder desek bile tam ifade etmemiş oluruz. Nasıl?

Yaşam, hayat boyu sosyal hayat, sosyal güvenlik ve kısaca güvenli yaşam dediğimiz bir döngü, süreç ne zaman başlar. Doğduğumuz da mi başlar.

Düşünelim bir kere sosyal güvenliği olan bir aile reisinin çocukları da SGK’nın güvenliği altında değil mi? Bu sosyal güvenlik beşikten mezara kadar ve biteviye dönen, döndükçe sosyal güvenlik sağlayan bir kurum.

Sosyal güvenlik kısaca öncelikle hak edilmiş çalışır iken de emekli olduktan sonra, yaşamaya değer sosyal hayat üzerine bina edilir olmalıdır. Bunu boyutları ve etkinliği nedir diye bir soru sorsak cevabı bu sayfalara sığmaz.

Bu sosyal güvenlik sadece isci ve işveren arasında güvenlikten ibaret mi.? Doğduğumuz günden hatta biraz da önce başlar. Aile sosyal güvenliğinden başlar, yararlanma, sonra iş hayatı ile kendimiz, ailemiz ve hatta aile efradımız yani çalışanın gelirinden yararlanan aile büyükleri ki bu hususu bir iş kazası sonucu hayatını kaybeden kaza zadenin aile büyüklerinin kusurlu bulunan tarafa açılan ” iş güvenliği kapsamı çerçevesinde vefat edenin gelirlerinden yararlanır başlığı altında, bu kaza nedeni ile gelir kaybına uğradıkları” hk tazminat davasında bilirkişilik yaptığımda konuya vakıf oldum. Bu sayfalara siğamiyacak kadar geniş ve hatta kutsal bir görevin sadece mensuplarının sorumlulukları ile sinirli olmadığı bir bağımsız kurum niteliğinde SGK’nın sosyal hayatımızdaki işlevini çok özet anlatmaya çalışacağım.

SGK sadece çalışanın değil emeklinin de aile efradının gelecek yaşamin içindekileri kapsamıyor. Kısaca Beşikten mezara kadar değil ana rahmine düşen hayatın sosyal güvenliğinden başlayip; mezara kadar değil, mezardan sonra arkada kalanların hakları ve sosyal güvenliği ile yeniden, yeniden çoğalan, artan kimsesizlerin kimsesi olan devletimiz ve sosyal güvence başlangici ile sonsuza kadar devam eden bir önemli süreç. Ebed müddet devletimiziçin bu çok önemli kurumdur.

Doğmak, çalışmak, yaşamın sonu ile yeniden doğanlar güvenlik çemberi üzerinde,  güvenlikli bir denge ve hız ile irtifa kaybetmeden devam eden sosyal hayat sürecidir.

Temel esasları nelerdir.

1. Devlet, Adil ve ebed müddet devlet, yetmedi adaletli devlet.

2. Adil ve bir o kadar kendi hakkını savunduğu kadar diğerinin hakkına da saygılı, ahlaklı millet.

Bu ikisinin birlikte oluşturduğu ve aynı özellikleri taşıyan yönetim ve gerekli yönetici ile birlikte

Şimdi gelelim bu güzide ve bir o kadarda güvenli *sosyal  güvenlik kurumu*nun gelirleri nereden , kaynakları nelerdir.? Asıl ve can alıcı mühim soru budur.

Adam olmayanın ahlaki, ahlaki olmayanın adaleti, adaleti olmayanın da dürüst Adil ve esitlikcilik içerisinde işi, sorumluluğu güvenli olmaz. Güvenlik unsuru ve çerçevesini tamamlayabilir mi. Varsa ilave edilecek bir husus siz bilin. Emeklinin hali ne olacak sorusu Halen sorulacak mi?

Bu güzide kuruluşun gelirleri nelerdir.

1. Çalışanın ” ak akçe karar gün içindir” manası ile derin, geleceğin güvencesi ” yatırılan ve kaynağından kesilen primleri” yani çalışanın anasının ak sütü gibi alın teridir, ” yetmedi kanun gergi ” işvereni tarafından çalışan adına ödenmiş;  çalışanın emeği, yine çalışanın alın terinin hakkı muktesebi işverenin işçi adına ödediği primler.” Bu bir lütuf değildir. İkram değil, hak edilmiş alinterini ta kendisi ak-pak bir haktır.

SGK bu primleri ne yapar. Calışan, çalışanların ödediği primleri piyasa şartları, artan enflasyon, artan doviz kurları ve yine artan faiz karşısında, yani bu artışlarda ödediği primin erimeye karşı devletimizin koruyucu gücünde çalışanın emaneti,  değerini istenilmeyen piyasa müdahalelerinden,   çalışanın direkt dahli olmadan hak sahiplerinin birikimlerini korur. Bir diğer ifadeyle değerini koruyacak tedbirleri kendiliğinden alır.

Devletimizin Adil inisiyatifi ile kurum bağımsız bir kurum olarak hareket eder. Bunlar çalışanın ve emeklinin kendi öz malı ve varlıklarıdır. Ancak bu emanet büyük ve önemli bir sorumluluktur.

Şimdi gelelim SGK ve kurumunun kaynakları çalışanların ve şalıştıranların emeklerinden kesilen ak-pak güvence primleridir.

Bu prim kaynakları hangi önemli unsurları da bünyesinde bulundurmakta, Bu geleceği güvenceye almak için önemli tedbirleri alır. Piyasa şartlarına göre uyum sağlanır.

Geçenlerde çok önemli bir bürokrat ve devlet adamımız Sayın Necdet Topçuoğlu paylaştığı belirleyici gösterge, bilgiyi kendi adı ve izni ile paylaşmak istiyorum.

” Giderler, harcamalar da güvenliği ve sürdürülebilirliği sağlamak için en temel kaide”:

 HIZMETIN DEVAMI VE GÜVENLİĞİ İÇİN:

1. Kaynak olmalıdır. Ancak bu kaynak güvenli ve sürdürülebilir olmalıdır.

2. Kaynağın kullanılması da güvenli olmalıdır.

Sayın Topçuoğlu diyor ki: ülkemizde bir emeklinin maaşı 1.6 çalışanın ödediği primlerden oluşmaktadır. Hâlbuki gelişmiş ülkelerde bu oran bir emeklinin maaşı 6 çalışanın prim ödemeleri ile karşılanmaktadır.

Bu sonuç ile sosyal güvenlik görevini gereği gibi ve güvenli bir şekilde yerine getirmekte zorlanacaktır. Bu halde bir şekilde ödenen primler emekli maaşlarının ödenmesi riski ile hazineden karşılama yapacaktır. Bu işlem ayrıca bir yük teşkil edecektir. Hâlbuki:

Yukarıda oran ortaya çıkan sonucu ve durumu birde baska bir açıdan analizi

1. Böyle bir sonuç gelecekte SGK kaynak yetersizliği ile karşı karşıya bırakacaktır.

2. Gelişmiş ülkelere göre bir emeklinin maaşını 1.6 ile değil 6 çalışanın primleri ile karşılanan fonlama yapılırsa açığa çıkan sorun çözüm bulur. Ayrıca

2.1 ülkemiz de gelişmiş ülkelere nazaran ( 6 – 1.6 = 4.4)  yani 4.4 çalışan eksikliği ile bu sonuç aynı zaman da istihdam eksikliği, bir diğer ifade ile istihdam yetersizliği olarak karşımıza çıkacaktır. Demektir ihtiyaç olan prim ödemesi fonu 4.4 daha istihdam ve doğasıyla yatırım kaynağından fonlanırsa işsizliğe de bir çözüm getirmek demektir. . Bu sonuçla yerli, milli ve istihdam yaratacak ve açığı kapatacak ic, dış yatırım ve yatırımcı gereksinimi olacaktır.

3. Piyasa da değişken kur, faiz ve enflasyon şartlarına göre SGK gelecek güvencesi emekli kaynağı olan primlerin değerinin koruma altına alınması tedbirleri düşünülmelidir.

3. Sosyal güvenliğin geleceği kaygı verici olur mu? SGK kaynak yaratma da özerk davranabilir mi ?

Bu konu önemli ve bir o kadar da geniş insan hayatı, yaşam kalitesi, huzurun kaynağı, mutlu ailenin özlemi, yatırım ve istihdamın güvencesi, devletin en önemli ev ödevidir.

Emekli kendi ve bizatihi hak sahibi olduğu SGK ‘nin asıl sahibidir.

Yine de beşikten mezara kadar oku, anla algıla ve anlat.

Eskiler de eski olanlarda değil; yenilerde ve yeniliklerde buluşmak temennisi ile

 ÇOK AMA ÇOK, ÇALIŞMAZ ISEK ASLA, HIÇ OLMAZ.

Güvenli gelecek ve hoşluklar içinde kalın.

6-7 Eylül’ü Biliyorsunuz Ya 29 Ocak’ı?

“Bakıyorum da, herkes 29 Ocak’ı anar olmuş! Sevindim…”

Türk Milleti, tarihi sorunlar içinde boğuşup duruyor ve bu sorunların içinden akıl ve bilgi yolu ile değil de, yumurta kapıya geldiğinde kaba kuvvet ile çıkmaya çalışıyor.

Vereceğimiz örnekte bunun bariz bir göstergesi…

Sizlere bir “6-7 Eylül” ile “29 Ocak” karşılaştırması yapmak istiyorum.

Çoğunluğunuzun 6-7 Eylül olaylarından haberdar ama buna karşılık 29 Ocak’tan pek bir bilginizin olmadığı malumumuz!

Hâlbuki 6-7 Eylül olaylarının üzerinden 69 yıl geçmiş iken, 29 Ocak olaylarının üzerinden sadece 35-36 yıl geçti. Yani demek istediğim şu, 6-7 Eylül olayları meydana geldiğinde yaşayanların büyük bir kısmı öldü ve çoğunluğumuz henüz doğmamıştık bile… Ama çarpıtarak anlatıp bize hiç unutturmuyorlar

Ancak bizlerin fiilen yaşadığı 29 Ocak 1988-1990 olaylarını, bırakın unutmayı duymadık bile ama buna karşılık 6-7 Eylül olayları film şeridi gibi önümüzde duruyor daha doğrusu durduluyor!

Gizli bir elin, bizi 29 Ocak olaylarından habersiz bırakırken, 6-7 Eylül olaylarını pişirip pişirip önümüze getirdiğini görüyoruz. Bunda da çok başarılılar. Ancak bu yıl (2024) 29 Ocak’ı başta Türk Ocakları olmak üzere birçok kuruluşun hatırlaması ve toplantılar tertip etmesi, birçok kişinin yazılar kaleme alması biz Türkler açısından oldukça sevindiricidir.

En basit bakış açısı ile 6-7 Eylül olayları Türkiye’de, 29 Ocak olayları Yunanistan’da oldu. Bu bile olayın gizlenmesinin en büyük nedenidir ve ülkemizdeki sansürcü gücün etkisini göstermesi bakımından ilginçtir!

29 Ocak olaylarında Batı Trakya Türklerine verilen maddi zararın boyutu, 6-7 Eylül’de meydana gelen olaylardaki zarardan daha büyüktür.

Fikirlerinin tamamı yakınına katılmasam da Prof. Dr. Baskın Oran bile; 29 Ocak olayları ile 6-7 Eylül’ün birçok benzerlikler gösteren kitlesel bir saldırı olayı olduğunu belirtiyor.

O dönem, İstanbul’daki Patrikhane’nin başındaki zatın muadili olan İskeçe Müftümüz rahmetli Mehmet Emin Aga ve daha birçok kişi öldüresiye saldırıya uğradı ve müftümüz günlerce Türkiye’de GATA’da tedavi gördü.

Şimdi size soruyorum; Patrik efendi Bartholomeos Türkiye’de böyle bir saldırıya uğrasa, dünya üzerimize çullanır mı, çullanmaz mı? Biz ise buna karşılık ne yapmışız: 29 Ocak’lardan Türk kamuoyunu habersiz bırakmışız! Rahmetli Mehmet Emin Aga’nın başına gelenleri anlatmamışız!

29 Ocak’ları hain aydın tipi bilmez (aslında bilir ama konuşmaz ve yazmaz) ama kendine Türk Aydını yakıştırması yapanlarda bundan pek bir habersizdir. Siyasetimizi ise hiç sormayın, biz Türkler o cephede zaten perişan haldeyiz!

Peki, olaylar bittikten sonra ne oldu? Türkiye, 6-7 Eylül olaylarında meydana gelen hadiselerden doğan zararı tazmin etti ve gereken tedbirleri aldı. Yunan tarafı ise Batı Trakya Türklerine karşı uyguladığı insanlık dışı politikaları aynen sürdürüyor. Batı Trakyalı Türklerin zararlarının tazmin edildiğini de duymadım… Varsa bilen yazsın!

Ne yazık ki; Yunanistan’daki Batı Trakya Müslüman Türk Azınlığının “29 Ocak Milli Direniş Günü” adını verdiği bu günü yaratan koşullar, günümüzde de hatta ağırlaşarak aynen devam etmektedir.

29 Ocak 1990’dan sonra Yunanistan’da ne oldu derseniz; Yunanistan asimilasyon politikalarına devam etti, 60.000’nin üzerinde Batı Trakya Türkünü hukuka uygun olmayan bir şekilde vatandaşlıktan çıkardı ve en önemlisi Türk Dünyasında bir yıldız gibi parlayan Batı Trakya Türklerinin lideri Dr. Sadık Ahmet’i planlı bir trafik kazası ile şehit etti.

Durmadı, Türkiye’ye; Ruhban Okulunu aç, Patrikhanenin Ekümenikliğini tanı, vakıf mallarını iade et, Kıbrıs ve Ege’deki taleplerimi karşıla diye baskı yaptı. Yetmedi Pkk’ya kamplar açtı ve askeri – diplomatik destekler verdi. Şimdi de Ege’deki Türk Adalarını işgal etmeyi ve silahlandırmayı sürdürüyor!

Bunlara karşı biz ne yaptık! 29 Ocak olaylarını konuşamadık bile… Halen her şey aleyhimize seyrederken ABD’nin isteği ile Yunanla oynaşmaya devam ediyoruz. İçeride tribünlere oynarken kapalı kapılar ardında tavizler veriyoruz!

Türkiye ile Yunanistan arasında sorunlar vardır ve olacaktır da… Ancak biz, bu sorunları bilmeli ve tedbirlerimizi ona göre almalıyız. Batı Trakya Müslüman Türk Azınlığını asla yalnız bırakamayız (rahmetli İskeçe Müftüsü Ahmet Mete “biz sizin rahatınız için burada rehiniz ve kimse bize bunu yaparken rehinliğe razımısınız diye sormadı bile” derdi”) ve bırakmamalıyız. Çünkü onlar bizim için inanılmaz çileli bir hayat sürüyor ve her 29 Ocak’ta “Biz Türküz” diye haykırıyorlar.

Buradan Batı Trakya Müslüman Türk Azınlığına sesleniyorum: “29 Ocak Milli Direniş Günü”nüz kutlu olsun. Unutmuyoruz ve unutturmayacağız!