7.8 C
Kocaeli
Pazartesi, Mayıs 4, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 185

Bu Dünyadan Bir de Prof.Dr. Orhan Türkdoğan Geçti

            Değerli ilim adamı, hocaların hocası rahmetli hocamızın vefatı başkaları hesabına ülkesiyle kavgalı olmayan herkesi çok üzmüştür. Ancak dünyanın gerçeği bu… Dönme dolap dönüyor; inenler ve binenler ile toplum yenilenerek devam ediyor. Her canlı ölümü tadacaktır; kesin ilahi kanun budur… Onun için herkes arkasından iyi, faydalı ve takdir edilebilecek eserler bırakabilmelidir. Hocamız bunu gerçekleştirmiştir. Zaman iyi değerlendirilmelidir. Konuşulanlar ve hayat hikâyeleri, mesleki bilgiler kayıt altına alınmalı ve korunmalıdır.

            Rahmetli Prof.Dr. Orhan Türkdoğan son derece kibar, nazik, güler yüzlü, meslektaşlarına saygılı ve hoşgörülü bir büyüğümüzdü. Gerçek bir ilim adamı nasıl olmalı diye sorulsa, bunun cevabı Hocamız ve benzerleridir. Prof.Dr. Orhan Türkdoğan geride birçok kitap, makale ve araştırma bıraktı. Türkiye’yi karış karış dolaştı. Halkla bire bir görüştü; bundan büyük zevk aldı. Çünkü kendisi de halktan biriydi.

            Türkdoğan hoca bir inmeyen bayrak gibi idi. Türkiye, cumhuriyet ve Türklük düşmanı, milli devlet ve üniter yapıyla kavgalı iç ve dış bazı çevrelerin intikam duygusuyla Osmanlı ve Cumhuriyet Türkiye’si aleyhine haksız ve geçersiz iddialar ileri sürmeleri karşısında gerçekleri dile getirici, kamuoyunu aydınlatıcı çabaları unutulur gibi değildir. Haklı olarak Türkiye’yi etnik parsellere ayırmadan başka bir şey düşünmeyenleri hedef almıştır. Asistan olarak İÜ İktisat Fakültesi İçtimaiyat Enstitüsü’ne girdiğimden beri kasıntı ve aristokrat tipi canlandıran, halka yabancı hocalardan hiç hoşlanmadım. Bu tipler maalesef öğrenciyi küçümseyen, fırsat buldukça öğrenciyi aşağılayan, küçük düşüren, onlara zaman dahi ayırmayan örneklerdi. Saygı ve sevgi karşılıklıdır. Öğrenci ve öğretim üyesi arasında bu gerçekleştirilmediği sürece derse devam ve başarı düşebilir.

            Ziya Gökalp sonrası Türkiye’de bir Türk sosyolog bulamama ayıbı içinde olanların yabancılardan medet ummaları çok çirkindir. Mevcut sosyologlarımızı inkâr kuyruklu bir yalandır. Bazılarının anlaşılmaz bir şekilde yerli ve milli sosyologlarımızı dışlamaları aslında kendi kendilerini dışlamadır. Bu yanlış yolda gidenler değerli ilim adamı Orhan Türkdoğan’ın eserlerini ne ölçüde karıştırmışlardır? İÜ İktisat Fakültesi Sosyoloji ekolü, İÜ Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü, Ankara’da Hacettepe Sosyoloji Bölümü, Dil Tarih Coğrafya Fakültesi ve Gazi Üniversitesindeki bölümlerdeki çalışmalar nasıl dışlanabilir? Kaldı ki, ülkelerin toprak bütünlüklerine, sosyal yapılarına yapılan saldırılar, ülke sınırlarının değiştirilmeye çalışıldığı ve etnik tuzakların döşendiği bir dönemde, sosyoloji de küreselleştirilmeye karşı milli devlet, üniter yapı ve milliyetçiliğin önem kazandığı bir dönemden geçiyoruz. Herkesin kendi dalında bir şeyler yapması ve eserler vermesi bizleri ancak sevindirir. Ancak değişik dallara fazla girerek ve yanlışlar yaparak, gülünç duruma düşüp kimse itibar kaybetmemelidir. Yine hocaların hocası Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu hocamız sık sık bilgili, yeterli donanımlı farklı dal ve branşlarda bir öğretim üyesinin yetişmiş olmasını yeterli bulmazdı. Bu ilim adamı edindiği bilgi ve tecrübe birikimini nerede, nasıl ve kime karşı kullanabileceğinin farkında ve şuurunda olmalıydı. Rahmetli Türkdoğan Hoca da bu çizgiyi sürdürmüştür. Kimse beyin göçü kapsamında kaybedilmemelidir. Yerli ve milli üretim aşkı yoksa; sonuçta eğitim sektöründe artan eğitim maliyetinden ve ancak azalan hasıladan bahsedilebilir.

            Aydınlar Ocağı Genel Merkezi düzenlediği bir ödül töreninde rahmetli hocalarımız Prof.Dr. Orhan Türkdoğan ve Prof.Dr. Turan Yazgan’a hiç bitmeyen hizmetlerinden dolayı Türkiye’nin Ayyıldızları ödüllerini vermiştir. Bu gibi bütün değerli hocalarımızın hayatta olsun, olmasın genç nesillere tanıtılması ve örnek model olarak genç meslektaşlarımıza ve ilgililere gösterilmesi bilimde süreklilik bakımından büyük önem taşımaktadır.                                  

Türkiyeli Derin Devlet!..

“İnşallah bu Türkiyeli Derin Devlet, Osmanlı yıkılırken yaptığı hataları önümüzdeki zaman diliminde de, yapmaz!”

Türkiye’de uzun zamandır süren bir “derin devlet” tartışması var. Kimine göre bir “derin” devlet var, kimine göre de yok!

Bir zamanlar bu konuda en itibar ettiğim görüşü, Mehmet Ağar söyledi. Derin devletin olup olmadığını anlamak için, cumhuriyet döneminde Musul ve Kerkük’ten başka bir toprak kaybının olmamasına bakmak gerektiğini ve toprak bütünlüğünün derin devletin varlığı ile korunduğunu ima etti. Yani ona göre, böyle bir derin devlet varmış! Ama şimdi Ege’deki adalarımızı Yunanistan’a bırakan bir güç var Türkiye’de! Buna ne diyeceğiz?

Bu derin devlet mevzusu açılınca, etrafımızda bulunanlar birbirine şaşkın şaşkın soruyor: kim bunlar?

Gerçi gazeteci yazar Levent Gültekin son yıllarda bir şeyler anlatmaya çalışıyor ama o dâhil doğru düzgün, bir cevap veren yok bu konuda! Rahmetli Cüneyt Arcayürek’in yazdıklarını da, atlamamak lazım! Yani malum Rıfailer daima mevcut!

Tabii bütün bunları aklıma getiren yeni bir güncel olay da, TBMM’de Hatay milletvekili Can Atalay’ın milletvekilliğinin Anayasa askıya alınarak düşürülmesi oldu!

Böyle bir soruya yani derin devletin olup olmadığı sorusuna toplumun tüm kesimlerince net cevaplar verilememesi, herhalde olduğu iddia edilen derin devletin bir başarısı…

Bana göre, her ciddi devletin olduğu gibi Türkiye’nin de derin bir devleti var. Olmaması da düşünülemez zaten! Ancak bu devletin tanımlanmasında ve çalışmasında büyük sıkıntılar var.

Şimdi yazacaklarıma münasip bir tarafıyla gülecek olanlar biliyorum, vardır. Çünkü onlar beni bilgisizlikle yani doğal olarak cahillikle suçlayacaklar. Ve bu derin devletin, Türkiye ve Türk Milleti için ne kadar önem arz ettiğini ve kahramanlıklarla nasıl ayakta durduğumuzu ve de bu günlere hiç kolay gelinmediğini söyleyecekler.

Eyvallah! Hiç birine itirazım yok…

Ancak benim adlandırmama göre ülkemizde bir “Türkiyeli Derin Devlet” var. Bu yapı; Osmanlı’dan hatta Anadolu Selçuklusundan bu yana devam ediyor diye, düşünüyorum. Yani “Türk Derin Devleti” değil, “Türkiyeli Derin Devlet”…

Adlandırma yaptığım bu derin devletin içinde, elbette bir “Türk Çekirdeği” bulunuyordur. Eğer bu günlere sağ-salim gelindiği söyleniyorsa ve iddia ediliyorsa, derin devletin içindeki bu “Türk Çekirdeği”nin; derin devletin içindeki diğer Türkiyeli unsurlar ve dış güçler arasında yaptığı balans sayesindedir diye tahmin ediyorum. Tahmin ediyorum diyorum çünkü her şey tam bir muamma!

Derin devletin içindeki, Türk ve Türkiyeli unsurların yüzyıllardır güç dengesi için birbirlerine karşı verdikleri mücadele, maalesef genelde hep Türk Milletinin aleyhine sonuçlar verdi … Aksi olsaydı soykırımlara uğramaz ve boşu boşuna milyonların üzerinde kilometrekare toprak kaybetmezdik.

Son dönemde yaşadığımız olaylara da bakınca (örneğin anayasa yapımı, ülkenin sığınmacılar ile işgali ve demografinin değiştirilmesi, İsveç’in NATO’ya üyeliği, Ege Adalarımızın işgaline göz yumulması, Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçiş vs gibi) “Türkiyeli Derin Devletin” olaylara hâkim olduğunu ve yönlendirme yaptığını düşünüyorum.

Gün geçmesin ki; görüntüsüyle kafamızı karıştıran ve midemizi bulandıran bir olay olmasın. Ama arkasından hemen, bu olayların, geleceğimizi aydınlık kılacak hale dönüşeceğine dair her yerden bir propaganda geliyor. Acaba olaylar mı yoksa güzel bir gelecek iddiası mı gerçekleri ifade ediyor?

Son iki yüzyıldır yaşananlara ve yaşananların bugünkü olaylara ilişkin benzerliklerine ve de sonuçlarına bakarsak, bizlere “yanlış”a ikna olalım diye çalışmalar yapıldığını görebiliyoruz.

Türkiye gelişti deniliyor ama kapitülasyonlar benzeri ekonomik işgalden ve vatandaşlığımızın kolayca satıldığından kimse bahsetmiyor!

Cumhurbaşkanı Erdoğan; Türkiye’de hukukun yetersizliğinden ve yargı kararlarından şikâyet ederek, içinde anayasal değişiklikleri de ihtiva eden bir çok hukuki düzenlemeye el attı. Ama toplum, hâkim ve savcıların verdiği kararları hala tenkit ediyor. Yargı organları arasındaki çatışma ile başka şeylere örneğin yeni bir anayasa yapmak gibi bir şeye zemin mi hazırlanıyor?

Siyaset Türkiye’de müstakil ve muktedir mi? Yoksa ipler bahsettiğim “Türkiyeli Derin Devlet”inin mi, elinde?

Türkiye’de son yüzyıldır ve özellikle cumhuriyet döneminde bahse konu olan “Türkiyeli Derin Devlet” bundan önce Osmanlı’ya hâkim olan derin devletle büyük benzerlikler gösteriyor ve haliyle çok etkili oluyor… Ancak buna karşılık her şey Türklerin aleyhine seyrediyor! Başka türlüsü de beklenemez zaten…

Öyle olmasaydı, Türk Milletinin ve Türk Devletinin teminatı ya da başka bir deyişle sigortası olan Türk Silahlı Kuvvetleri; Ergenekon, Balyoz, Casusluk davaları gibi benzer yargılamalarla kolu kanadı kırılmış ve morali sıfırlanmış hale düşürülebilir miydi? FETÖ’ye onlarca yıldır kim yol verdi? Sakın bu iktidar demeyelim!

Yapılan onca yanlışa ve kasdi uygulamara rağmen, psikolojik operasyon araçları, dış güçlerle irtibatlı bu “Türkiyeli Derin Devleti”n elinde olduğundan, toplumda gelişmelerin anlaşılmasının önüne geçiliyor!

Bu sebeple Türk Milleti, başına gelen onca olumsuz hadiseye rağmen kendine gelemiyor… Yoksa eşek değiliz ya anlayamayacak ne var?

Bu bir siyasi parti sorunu da değildir. Mesela bir zamanlar CHP Milletvekilleri Birgül Ayman Güler’e, Kamer Genç’e, MHP’li Ali Güngör’e kendi partileri içinde yapılan linçler bunun çoğaltılabilir örnekleridir. Aynı şeyler,  bölücülerle yapılan müzakerelerin “barış” adı ile sunulması ve bunun için cemaat ve tarikat dâhil tüm unsurların devreye sokulmasında da yapılmıştır.

Türkiye’nin son yüzyılda yaşadığı toplumsal kırılmalara ve istismara sebebiyet veren en önemli olaylar olan; Menderes’in ve 20’li yaşların başındaki Deniz Gezmiş ile arkadaşlarının asılması, 1 Mayıs 1977’de insanların üzerine ateş açılması, PKK terörünün izlediği süreç, 12 Eylül 1980’ne giden günler, 28 Şubat post modern darbesi, 2001 ekonomik krizi, AKP’nin iktidara getirilmesi ve iktidarda tutulması, adli soruşturmalara “Ergenekon” adının verilmesi ve askerlerin hapse atılması ve her fırsatta “yeni anayasa” sopası ile ülkenin sahibi olan Türk Milleti’nin hükümranlığının sorgulanmasıdır ve nihayetin de 15 Temmuz silahlı kalkışması ve benzerleri dikkatle incelenmelidir.

Bu gibi tüm hadiseler de, “Türkiyeli Derin Devleti”n rolü mutlaka ortaya konulmalıdır. Hiç bir şey “her şey Türk Milleti’nin hayrına yapılmıştır” sözü ile kolayca geçiştirilemez!

Yine Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, çocuk sayısı konusunda laf söylerken demografik yapının değiştirilmesine dair bir “tuzak”tan bahsetmesinin muhatabı kimdir? 

Bu açıdan bakınca, benim akla da, bilgiye de ve doğru yoruma da ihtiyacım var. Tabii ki; Türk Milletinin de!

Bilmiyorsam, gelin anlatın. Ancak gelişen olayların ve sonuçlarının, Türk Milleti ve Türk Devleti aleyhine bir durum içermediğine, beni nasıl ikna edeceksiniz bilmiyorum?

Netice olarak şunu söyleyebilirim ki; Türkiye’nin ortalıkta gezen istatistiki değerlerine bakıp, bunları alt alta toplarsanız, toplamın Türk Milleti açısından hiç de iç açıcı olmadığı sonucuna varırsınız.

Bundan yola çıkarsak bize “sizi bu topraklarda yaşatıyoruz, daha ne istiyorsunuz” diyebilecek olanlara cevabımız: “nasıl ve hangi bedellerle yaşadığımızı biliyormusunuz?” olur…

Daha çok şey söylenir ve yazılır amma; kanaatimce hülasa Türkiye’de bir derin devlet vardır. Bu devlet “Türkiyeli Derin Devlet” olarak adlandırılmalıdır ve bana göre de “milli” değildir. Ancak her şeye karışarak müdahale ettiğinden geleceğimizi de doğrudan belirlemektedir. Türk Milleti bu konu üzerinde düşünmeli ve tartışmalıdır. Çünkü gelecek Türk Milleti’ne aittir.

“Ocak 2013’den 01 Şubat 2024’de kadar bu konuda değişen bir şey yok! Sadece Türkler açısından her şey daha da kötüye gidiyor. Bize hissettirmeden bir vatan kaybettirmek istiyorlar ama yok öyle yağma”.

Vefat ve Başsağlığı

Ziya Gökalp ve Ord. Prof. Dr. Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu çizgisinde, Türk toplumunda milletleşme sürecinin tamamlanması ve Türk milleti için milli endişe ile gece – gündüz demeden çalışan, tarihi perspektif ve bütüncü yaklaşımla araştırma teknikleri kullanarak, çeşitli alanlarda teorik ve uygulamalı çok sayıda eser ve araştırmaya imzasını atan, Aydınlar Ocağı Genel Merkezi’nden Türkiye’nin Ayyıldızları ödülünü alan, yaptığı hizmetlerle Milliyetçi Fikrin Ölmez ve Abide Şahsiyetleri arasında yerini alan, hocaların hocası, ünlü sosyolog Prof. Dr. Orhan Türkdoğan vefat etmiştir. Allah gani gani rahmet eylesin, ruhu şad, mekânı Cennet olsun. Aile fertlerine, Türk ilim hayatına, yakınlarına ve sevenlerine sabır ve başsağlığı dileriz.
Cenazesi, 02 Şubat 2024 Cuma günü, İkindi Namazını müteakiben Eyüpsultan Camii’nden kaldırılacaktır.

Aydınlar Ocağı Genel Başkanı
Prof. Dr. Mustafa E. Erkal

Rasyonel ve İnsancıl Yönetim

Mayıs 2023’te tekrar Cumhurbaşkanı seçilen R. Tayyip Erdoğan ekonomi ve içişleri bakanlarını değiştirdi.

Ekonominin başına getirilen, Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek göreve geldikten sonra yaptığı ilk açıklamalarda, “Türkiye’nin rasyonel (akılcı) bir zemine dönme dışında bir seçeneği kalmamıştır. Kurala dayalı bir Türkiye ekonomisi özlenen refaha ulaşmamızda önemli olacaktır. Şeffaflık, öngörülebilirlik, uluslararası normlara uygunluk temel hedefimiz olacaktır” dedi.

Bu açıklama aslında kendinden önce ekonominin rasyonel yani akılcı bir şekilde yönetilmediği ve kurallara uyulmadığının itirafı idi.

Hele hele “şeffaflık, öngörülebilirlik ve uluslararası normlara uygunluk” kriterlerinin hedef alınacak olması bu kriterlerin de hiç uygulanmadığının bir ifadesi olarak değerlendirildi.

Şimşek bakan olduğunda, TÜİK rakamlarına olan güvensizlik tavan yapmıştı. Elbette ki yeni bakan yanlış rakamlarla doğru karar verilmesinin mümkün olmadığını iyi biliyordu. Bahsettiği kriterlere uyulması ve gerçek verilerin şeffaf şekilde açıklanması taahhüdünü içeren sözleri hem vatandaşlar ve hem de finans çevrelerinin güveni için önemliydi.

****

Oysaki devletin bakanlık verdiği kişilerin de yetkili kurumların da akılcı politikalar uygulaması ve kurallara uyması yasal görevleriydi.

TÜİK’in verilerinin de şeffaf ve uluslararası normlara uygun şekilde belirlenmiş olması gerekiyordu. Ama TÜİK hala verilerine güvenilmeyen bir kurum.

Çalışan ve emeklilerin maaş zammı TÜİK’in enflasyon oranlarına göre yapılıyor. Bu yüzden sabit gelirlilerin satın alma gücünün her geçen gün düşmekte olması bu güvensizliğin ana kaynağı. Satın alma gücü düşen sabit gelirliler TÜİK verileriyle haklarının çalındığını düşünüyor.

Uzmanlar hala “TÜİK rakamlarının gerçeği yansıttığını ve devletin (TÜİK’in, TCMB’nın) verilerinin şeffaf olduğunu söylemek için çok erken olduğu” kanaatindeler.

Demek ki önceki bakanlar döneminde yasalarla tanımlanmış görevler yapılmamış, kurallara uyulmamış, keyfi bir devlet yönetimi uygulanmıştı. Yeni ekonomi yönetiminin bu girilen yoldan çıkması da kolay olmuyordu.

*****************************

Bakana Göre Değişen Uygulama

İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya göreve başladıktan sonra çok sayıda çete/ mafya/ terör örgütü operasyonlarının yapıldığı ve yasadışı organizasyonların çökertildiğine dair bilgiler almaya başladık.

O kadar çok operasyonda, o kadar çok sanık yakalanmıştı ki… Herkes “devlet bunları önceden biliyor olmasa bu çapta operasyonlar ve bu büyüklükte yasadışı çetelerin etkisizleştirilmesi mümkün olmazdı. O halde bu operasyonların yapılması için bakanın değişmesi mi gerekiyordu?” diye sormaya başladı.

Daha önceki bakanın görevde olduğu dönemde yasadışı örgütler, kaçakçılar ve mafyatik insanlarla boy boy resimleri çıkmıştı. Yeni bakan Yerlikaya’nın yasadışı örgüt yönetici ve mensuplarıyla bir resmi görülmedi.

****

İstanbul Valisi Davut Gül, Habertürk TV’de, yeni bakan Ali Yerlikaya’nın yönetim anlayışı ile ilgili, ilginç bir açıklama yaptı:

Ali Yerlikaya’nın “İçişleri Bakanı olmasıyla beraber, Bakanlığın belli konulardaki bazı kararları tekrar gözden geçirildi. Sayın Bakanımızın İstanbul’da ‘Cumartesi Anneleri’yle ilgili genel yaklaşımı daha insani, daha insancıl. Polislerle vatandaşları karşı karşıya getirmek istemeyen genel çerçevesi vardı. Diyalogla ve bakanımızın koyduğu kriterlerle mesele çözüldü” dedi.

Demek ki önceki bakan döneminde yasal eylem haklarını kullanan vatandaşlara devletin yaklaşımı, şimdiki gibi “insancıl” değilmiş. Mesele “polislerle vatandaşı karşı karşıya getiren bir çerçevede” ele alınıyormuş.  

Ama biz yıllardır popülist ama hukuk devletinde yeri olmayan şu tür ifadeleri duyduk: “Bakan olarak emniyet güçlerimize tekrar talimat veriyorum. Uyuşturucu satıcısını bulduğunuz an ayaklarını kırın, Uyuşturucu satıcısının ayağını kırmayan polis görevini yapmamış demektir.”

“Yıkılamaz” diye mahkeme kararı olan metruk binalar için, Bakanın muhtarlara söylediği “Arkadaş sen gece yık mahkeme kararı arkamızdan gelsin” sözü de unutulmadı.

Peki, bunları söyleyen kişi böyle dedi de uyuşturucu ile mücadele etti mi? Ettiyse başarılı oldu mu? Olduysa yeni bakan bu kadar uyuşturucu operasyonu yapmak zorunda kaldı?

****

İki yeni bakanın, kendinden önceki aynı görevi yapan bakanlarla, bu kadar yaklaşım farkı olması iyi bir şey olabilir. Fakat binlerce yıllık devlet geleneği olan bir ülkede, kurumların şahıslara göre bu kadar zıt politikalarla yönetiliyor olması kabul edilemez.

Bunlardan sonra gelecek bakanların tekrar eski bakanlar gibi “akılcı ve insancıl olmayan yöntemler” uygulamayacağının garantisi var mıdır?

Devletin “akılcı ve insancıl bir anlayışla” yönetilmesi şansa bağlı olmamalı. Her kim göreve gelirse gelsin akılcı, kurallara dayalı bir yönetim sergilemek zorunda olmalı.

Kurumsal yapılarda ortak aklın ürünü olan uygulamaların kökleşmiş olması gerekir. 

Vatandaşın devletine güvenmesi, devleti ile karşı karşıya gelmemesi devlet başkanının tesadüfen iyi veya kötü bakanları seçmesine bağlı olmamalı.

Hukukun üstün olduğu gelişmiş toplumlardakine benzer bir yönetim talep ediyoruz.

Evrensel normlarla uyumlu yazılı kurallarımız var. Fakat uygulanmıyor.

Anayasa Mahkemesi kararlarının bile uygulanmadığı bir ülkede bu hal şaşırtıcı değil.

Kim göreve gelirse gelsin hukuk, bilim ve ahlak kurallarına göre yönetmek zorunda kalacağı bir sisteme ihtiyacımız var.

Sizin Mahallede Şeriat İslam mıdır?

Bazı konularda korku var; mahalle baskısı had safhada.

Geçen hafta Sayın Akşener, “Şeriat İslam’dır.” demiş. Kıyamet koptu. Nasıl kıyamet? Siyasal İslamcı kesimden pek ses çıkmadı. Çünkü Akşener onlardan değildi ve söylediğinin doğru mu yanlış mı olduğunun önemi yoktu. Aynı sebepten, söylediklerinin lehlerine olmasının bile önemi yoktu. Sonuçta onlar, “Es-sükût hayrül min el dırdır.” deyip sustular. 

Karşı mahalle küplere bindi. Susmadılar. Konuştular, yazdılar. Fakat bindikleri küplerden “Hayır şeriat İslam değildir.” veya “Evet şeriat İslam’dır.” gibi sesler çıkmıyordu. Söyledikleri şundan ibaretti: Şeriat olsa sen parti kuramazsın. Şeriat olsa sen başı açık gezemezsin. Şeriat olsa hırsızların eli kesilir. Şeriat olsa 9 yaşında, 6 yaşında kızlar kocaya verilir. Şeriat olsa sen babanın mirasından yarım pay alırdın.

Hasan Onat Hoca’ya rahmet

Bu patırtıyı şöyle özetleyebiliriz: Şeriat berbat bir şeydir. Amma herhâlde İslam berbat bir şey değildir. Onun için biz şeriata vuralım. Dolayısıyla sana vuralım. Yoksa İslam da mı berbat bir şeydir? Ama böyle dersek siyaseten yanlış olur… 

Bir Allah’ın kulunun, iddianın kendisini “Şeriat İslam’dır” sözünü ele aldığını hatırlamıyorum. 

Sonra aklıma rahmetli Prof. Dr. Hasan Onat hoca geldi. Genç yaşta kaybettiğimiz bu güzel insanla bu konuda bir hatıram, bir anekdotum var. Onun Millî Düşünce Merkezi’ndeki bir konuşmasından sonra olmalı, ayaküstü sohbetimizde, bir cümleye başlar gibi olmuştum: “Şeriat…” dedim. Arkasını getirmeme izin vermedi, “Din değildir.”i yapıştırdı. Sohbetimiz devam etti ama geçmiş gün, konuyu hatırlamıyorum. 

Evet, Prof. Onat “Şeriat din değildir.” derdi. O hâlde “Şeriat İslam’dır.” da yanlıştır. Hiç kusura bakmayın, bu konuda ben Sayın Akşener’i değil, rahmetli Hasan Onat’ı dinlerim. 

Arap topraklarında Roma hukuku

Niyetim “Şeriat nedir?”i tartışmak değil. Ne şeriat denilen yapıdaki aşikâr Roma Taşra Hukuku unsurlarını ne de Mecelle’nin, “Ezmanın tagayyürü ile ahkâmın tebeddülü inkâr edilemez.” hükmünü tekrar edeceğim. Şeriat İslam’sa, ahkâm tebeddül eylerse İslam da mı tebeddül ediyor? 

Niyetim bilenlerin sessizliğine işaret etmek. Niye sessizler dersiniz? Çünkü şeriat dindir diyenleri tenkit etmek siyaseten doğru bir hareket değildir. Siyasal İslamcılar üstünüze çullanır ve kim bilir başınıza neler gelir. 

Hadi böyle bırakmayayım. Şu Roma Hukuku işini biraz açayım; yoksa ben de dayak yerim.  Danimarkalı tarihçi, Oxford, Cambridge ve Princeton gibi ünlü İslam bilimleri merkezlerinde hocalık yapmış, mütevveffa (2015) Patricia Crone’un “Tanrı’nın Kanunu” kitabını okumuştum (God’s Rule: Government and Islam – Six Centuries of Medieval Islamic Political Thought, Columbia University Press, 2004). Crone, kitapta şeriatta bir konuyu, köle hukukunu inceliyordu. Köle hukuku karmaşık bir konu; kölenin mirasından, kölenin işlediği suçtan sahibinin sorumluluğuna kadar öyle kolay olmayan yönleri var. Crone, açık bir sonuca işaret ediyor. Şeriattaki köle hukuku, Roma’nın Taşra Hukuku’na dayanıyor.

Şeriat din de İslâm da değildir 

Ee? Şeriatın köle hukuku Roma Taşra Hukuku’na dayanıyorsa ne olacak? Hiçbir şey olmayacak. İslam’dan önce İslam’ın doğduğu bölgede Bizans ve Sasani etkisi hüküm sürüyordu ve insanların törelerini, kanunlarını o etkiler altında inşa etmeleri kadar normal bir şey yoktu. Fakat bir sonuç daha var: Şeriat denilen kurallar, yasaklar, zorunluklar mecmuası, satır satır İslam’dan çıkmadı. Şeriat İslam’dan önce de vardı. İslam’dan sonra da; dine aykırı olmamak kaydıyla, coğrafyadan coğrafyaya, devletten devlete, millî kültürden millî kültüre değişti. Dolayısıyla Onat Hoca’nın dediği gibi şeriat din değildir; şeriat İslam da değildir. 

Değerli ilahiyatçılarımız. Siz bunları biliyorsunuz. Belki de İslam ilahiyatının zirve merkezleri Türkiye’nin ilahiyat fakülteleridir. Hiç olmazsa Profesör Fazlur Rahman bu fikirdedir. O hâlde toplumdaki yanlış anlamaları, polemiksiz, sadece bilime dayanarak düzeltme vazifesi de sizlere düşmez mi?

Şeriat dindir; şeriat İslam’dır konusu sizin aydınlatma görev alanınıza giren önemli bir konudur ama buna benzer daha birçok yalan yanlış iddia ortada dolanıp duruyor. Bu meselelerin mahallelere bırakılması doğruların anlatılmaması, dine de siyasete de millete de yarar sağlamaz. Buyurun: Şu anda bayağı bir kalabalık, hırsızların elinin kesilmesinin, köle ve cariye edinmenin, 6-9 yaşında çocukların evlendirilmesinin İslam olduğunu zannediyor. Rahat mısınız?

Öbür mahalleye not: İlahiyat fakülteleri sizin sandığınız gibi yobazlık merkezleri değildir. Yobazların en hazzetmediği yerlerin başında bu fakülteler gelir. Oralara hâkim olmak için ellerinden geleni yaparlar. 

Not: Yazımı yazdıktan sonra dostlarım bana Prof. Dr. İsrafil Balcı’nın konuşmasını işaret etti:

Görevini hakkıyla yapan bir bilim insanı. Dinleyiniz. 

Sizin mahallede şeriat İslam mıdır? – Milli Düşünce Merkezi (millidusunce.com)

Kocaeli’nin Sağlık Hizmetlerinde 1900’lü Yıllar

“Tarih insanlığın öğretmenidir” Çiçero

Hekimlik 1800’den sonra büyük yeniliklerle hızla gelişmiştir. Mikroskop’un bulunup bakterilerin görülmesi, aşıların bulunup tedavi ve korunmada kullanılması, antisepsi anlayışındaki yeni buluş ve imkanlar önemli gelişmelerdir. Bunlar cerrahi alanında da güvenilirliği artırmış ve cerrahlara daha geniş çalışma imkanları sunarak yeni ameliyat alanlarını da sağlımıştır. Hekimlik daha önce Hipokrat (M.Ö 4. Y.Y), Galen (M.S 1. Y.Y) , İbni-Sina (M.S 10. Y.Y) gibi büyük hekimlerin başvurduğu kan, balgam, sarı safra, kara safra olarak tanımlanan 4 unsurun dengesi üzerinden tabiplerin yorumlar yaparak uygulama yaptırdığı şekilde yürütülmekteydi. Tıp eğitimide bunlar üzerinden yapılırdı. Ayrıca hekimlerin bitki ve muhtelif maddelerin iyileştirici etkileri üzerindeki gözlem ve deneyimleri uygulamaların temelini oluşturmaktaydı.

Anadoluya gelince Selçuklu dönemindeki Sivas Divriği Şifahanesi, Kayseri Hafsa Sultan Şifahanesi; Osmanlı döneminde ise İstanbul Fatih Daruşşifası, Süleymaniye tıp medresesi, Edirne-Manisa-Amasya’daki şifahaneler, sağlık hizmeti yanında tıp eğitim veren önemli merkezlerdi. Sağlık sistemi ise İstanbul’da Hekimbaşı, Cerrahbaşı ve Kehhal başı (göz) tarafından yürütülürdü. Yeterli eğitim almış olanlar, bunların görevlendirmeleriyle bulundukları yerlerde hizmet verirlerdi. Eğitimde usta çırak usulü geçerliydi. Hacamat, sülük gibi tedavi edici yollarda uygulanırdı. Ayrıca hekim olmayan fakat inanç üzerinden sağlık hizmeti verdiğine inanılan insanların muska, okuyup üfleme gibi usuller de insanların başvurduğu yollardı. Kabiliyetli berberler diş çekimi, bilen birinden usta çırak usulü yetişmiş kırık çıkık işlerindeki insanlar halkın sağlık ihtiyaçlarında başvurduğu adreslerdi.

Osmanlı devletimizde yeni anlayıştaki tıbbi gelişme 14 mart 1827’de sultan II. Mahmut zamanında askeri tıbbıyenin açılışı ile başlar. Burada ordu için hekim yetiştirilmesi amaçlanmıştı. 1867’de de siviller için de Mektebi Tıbbiye-i Mülkiye açılmıştır. Önce askeriyede başlayan yeni anlayıştaki tıbbi hizmetler daha sonra önce İstanbul’da ve daha sonra dönemin önemli merkezi şehirlerinde açılan memleket ve gureba hastaneleri ile sivil halkında istifade ettiği şekle dönüşerek yaygınlaşmaya başlamıştır.

Kocaeli’mize gelince yeni anlamda sağlık hizmeti verilen ilk adres Hereke halı fabrikasıdır. Bu fabrikamızın kuruluşu olan 1843’den itibaren sağlık hizmeti verildiği, 1890’da ise bu amaçla bir dispanser açıldığı belgelerde görülmektedir. 1899’dan itibaren ise hastane şeklinde hizmetin sürdürüldüğü bilgisi sağlık tarihimizin iş yeri hekimliği ve işçi sağlığı yönü ile de anlamlıdır. İzmit merkezde ise bu anlamdaki ilk çalışma şimdiki defterdarlığın bulunduğu yerdeki tarihi binada açılan Oblateler dispanseridir. Burası Fransız assomtiyonist ( bir Katolik grubu) misyonerlerinin kadın üyelerinin hizmet verdiği yerdir. 1890 sayımına göre İzmit merkezinin yarıdan fazlası çoğunluğu rum ve ermeni gayrimüslimlerin oluşturduğu Osmanlı vatandaşlardır. Bu sebeple olsa gerek bölge Amerikan Bourd misyonerleri ve Fransız misyonerlerinin ilgi alanındadır. Nitekim o dönemdeki Bahçecikteki eğitim çalışmalarınıda bu gözle değerlendirmek lazımdır. Bu tür çalışmalar sebebiyle İstanbul yönetimi de bunlara karşı hem eğitim hem de sağlık alanındaki hizmetlerde bu bölgelere önem ve öncelik vermeye çalışıyordu. Nitekim İzmit’te de bu tarihlerde bir askeri hastanenin hizmete sokulmasına yönelik çalışmalar başlamıştır.

Askeri Hastaneler(Devam edecek…)

Not: Bu yazıma katkıları sebebiyle Prof. Dr. Nermin Ersoy ve Doç. Dr. Aslıhan Akpınar’a teşekkür ederim.

Devlet mi Önemli, Devlet Başkanı mı?

Dikkatinizi çekmiştir. Son iki yılda devletin resmi bildirilerinde, kamu spotlarında, yandaş medyada, bakanların, iktidar partisi yetkilileri ve milletvekillerinin her beyanatında, mutlaka Cumhurbaşkanından bahsediliyor.

“Sayın Cumhurbaşkanımızın liderliğinde ve O’nun talimatlarıyla” diye başlayan övgü, minnet ve sadakat duygularının beyanı adeta bir ritüel olarak tekrarlanıyor.

İçişleri Bakanı S. Soylu’dan ve başka bazı kamu görevlilerinin, “Türk Milletine ve devletimize sadık kalacağım” demesi gerekirken, Sayın Cumhurbaşkanına karşı hayatımın sonuna kadar sadık kalacağım” dediğini duyduk.

Eskiden Azerbaycanlı kardeşlerimizle yaptığımız toplantılar ve sohbetlerde duymaya alıştığımız “Hörmetli Cenab Prezidentimizden İlham ve destek alaraq” diye başlayan övgü cümlelerini de aşan bir uygulama bu. Azerbaycan’da Prezident’e övgü biraz abartılsa da, “dövlet” önemini hiç kaybetmeyen bir kavramdır.

Osmanlı tarihi boyunca padişahlar için “Şevketlü, kudretlü, mehâbetlü, azametlü hünkârım hazretleri” gibi sözlerle başlayan uzun övgü, minnet ve sadakat ifadeleri kullanılırdı.

Cumhuriyet döneminde “mülkün (devletin) sahibi” olan “padişah” yerine, milletin temsilcilerinin seçtiği “Reis-i Cumhur” geldi. Devlet Başkanına hitap tarzı Osmanlı’dakine nazaran çok sadeleşti.

Atatürk için, “Reis-i Cumhur Gazi Paşa Hazretleri”, İsmet İnönü için “Başvekil İsmet Paşa Hazretleri” gibi hitaplarda bulunulmuşsa da, Türk Devleti ve Türk Milleti kavramları daima şahısların üstünde bir değer olarak kullanılmıştır.

Milletimizin kurtarıcısı ve devletimizin kurucusu Atatürk hakkında padişahlar için kullanılan sıfatlar kullanılmamıştır. Bilakis Atatürk demeçlerinde daima Türk Milletini öne çıkarmış, yapılan büyük ve faydalı işlerin “milletin azim, kararlılık, çalışkanlık ve fedakârlığının ürünü olduğunu” vurgulamıştır. Övgü, minnet ve sadakat ifadelerini, Atatürk Türk Milletine hitaplarında kullanmıştır.

1950’li yıllardan günümüze kadar, dünyadaki gelişmelere paralel olarak, devleti yönetenlerin geçici olarak kamuya hizmetle görevli kişiler olduğu kabul edilmekte. “Sayın Cumhurbaşkanı veya Sayın Başbakan” gibi yalın hitap tarzlarıyla anılmaktadır.

Devletin yaptığı hizmetler için “Reis-i Cumhur veya Başvekil Hazretlerine” değil, devlete şükran ve minnet duyguları ifade edilmiş, “Allah devletimize zeval vermesin” diye dua edile gelmiştir.

Çünkü devletin var olma sebebi millete hizmettir. Milletin faydasına olan hizmetleri, Cumhurbaşkanının lütfu veya ihsan-ı şahanesi değildir. Görevinin gereğini yapmaktan ibarettir. Çünkü onlar da sadece birer kamu görevlisidir.

Elbette Cumhurbaşkanlığı makamı çok değerli ve saygın bir makamdır. Cumhurbaşkanı (özellikle yeni sistemde) çok geniş yetki ve sorumlulukları üstlenmiştir. Ancak asıl olan, kalıcı olan devlettir, millettir.

Cumhurbaşkanı devletin sahibi değildir, devlet görevlisidir. Cumhurbaşkanının liderliği çok iyi ve O’nun talimatları fevkalade doğru da olsa, kullandığı kaynaklar milletin, temsil ettiği güç devletin gücüdür. Bu yüzden sadakat şahıslara değil, devlete ve millete olur.

Bu bakımdan devlet kavramı yerine Cumhurbaşkanını öne çıkarma gayretlerini, çağdaş demokrasi anlayışından uzaklaşma ve padişahlık özlemlerine bağlıyorum.

TBMM Tekin Bir Yer mi?

Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Genel Kurulu’nda, Türkiye İşçi Partisi (TİP) Hatay Milletvekili Can Atalay’ın milletvekilliği düşürüldü.

Bana göre yanlış bir karar ama konumuz bu değil…

TBMM’de çok kavgalar, küfürlü atışmalar, yumruklaşmalar gördük. Hatta bir milletvekilinin yediği yumruk sonucu öldüğünü hatırlıyorum. (Mehmet Fevzi Şıhanlıoğlu)

Ancak Can Atalay kararı, bütün bunlar bir yana bana 09 Şubat 1925’te TBMM’de patlayan silahlar nedeniyle Deli Halil Paşa’nın vurulması olayını hatırlattı ve bu Meclis tekin yer değil dedirtti!

Bu olay yani Deli Halil Paşa’nın vurulması ve beş gün sonra ölmesi ve de vurulduktan ölümüne kadar geçen sürede tedavisinin yapılmadığına dair iddialar bana Türkiye’de siyaset ile şiddetin ve siyasi entrikaların hep içe içe olduğunu göstermesi bakımından ilginç geldi.

Mustafa Kemal Atatürk ile eski silah arkadaşlarının yollarının ayrıldığı o stresli günlerde TBMM çatısı altında Deli Halit Paşa ile Ali Çetinkaya arasında çıkan bir tartışma sonucu özgür düşünce ve demokrasinin olması gereken bir yerde silahların çekilmesi bence düşündürücü hatta korkutucudur.

Bu olay, Meclis’teki muhalifler tarafından eleştiriye tahammülsüzlük olarak tanımlanmış ve adeta yeni bir Ali Şükrü hadisesi havası estirilmiştir…

Şimdi Can Atalay vakası üzerinden içeride ve dışarıda ne gürültüler koparılacaktır hep birlikte izleyeceğiz!

Deli Halit Paşa, vurulmasından beş gün sonra öldü. Adı üstünde sinirli ve asabi bir adamdı… Kavgacıydı! Buna karşın ahlaklı ve ahlakçı bir insandı. Yolsuzlukların üzerine giden bir insandı ve devlet töreniyle gömüldü!

Ölümü veya öldürülmesi son derece tartışmalıdır! Bu konudaki detaylı bilgilere tarihçi Prof. Dr. Emrah Sefa Gürkan’ın “Cumhuriyet’in 100 Günü” adlı kitabından (sayfa 325-328) ulaşabilirsiniz…

Bu örnek veya son yıllarda yaşadığımız Enis Berberoğlu, Can Atalay ve hatta yakın zamanda Meclis kürsüsünde konuşurken kalp krizi geçirerek vefat eden Saadet Partili Hasan Bitmez’in durumları bize TBMM’nin tekin bir yer olmadığını göstermesi bakımından ilginç örnekler…

Onun için milletvekili oldum diye sakın böbürlenmeyin sonum ne olur diye iyi düşünün!

Din – Dünya Ayrı mı?

     Dini, dünyadan tecrîd edip soyutlayarak ayırmak isteyenler; büyük bir yanılgı içindedirler.

     Evet, dinin yani İslâm’ın yüzde doksan dokuzu güzel ahlâk, yüzde biri siyasettir.

     Zaten Hz. Muhammed de mealen: “Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.” demiştir.

     Din, ebedî hayatı kazanmak için vaz’ edilmiş / ortaya konmuştur.

     Fakat kuldan istenenler; hem kendisi, hem de dünya için yapması gerekenlerdir.

     Dinin, insandan istedikleri hususlar; onun hem kendisi,

     Hem de yaşadığı içtimaî / sosyal ortam içindir.

     Çünkü din, “Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya, yarın ölecekmiş gibi âhiret için çalış.” diyor.

     Çalışması istenenlerin tümü ise, kendisi ve dünyanın tanzimiyle ilgilidir.

     Din; “Çalma, hırsızlık etme.” diyor. Bu, dünyayla alâkalı İlahî bir istek değil mi?

     Din; “Doğru ve dürüst ol.” diyor. Bu sosyal hayatın / dünyada yaşamanın bir gereği değil mi?

     Din; “Çevrendekileri kolla! Muhtaç olanı gör! İhtiyaç sahiplerini ihmal etme,

     Yardımlarına koş.” diyor. Bu dünya ile ilgili bir husus değil mi? Hz. Muhammed:

     “İki günü eşit olan, benden değildir.” derken,

     Bırakın dünden geri kalmayı, yerinde saymayı bile doğru bulmuyor.

     Hangi iş olursa olsun, onu hep ilerletmeyi öğütlerken;

     Bütün bunlar dünya ile ilgili işler değil mi?

     Din; “Dünyadan elini eteğini çek!

     İki günlük, fâni / geçici dünya için, çalışmaya değmez!” demiyor.

     Aksine “Dünyayı kesben değil, kalben terk et.”

     Yani “Dünyaya çalışmayı bırak!” değil.

     “Dünyaya bütün gücünle çalış. Ama dünyaya kalbinde yer verme.” demek istiyor.

     Çünkü dünya; ebedî hayatın hazırlık yeridir.

     Çünkü dünya Cennet’in gurbetidir.

     Gurbete, daha iyi imkânlarla geri dönmek için gidildiği gibi,

     Dünyaya  gönderilişimiz de, ebedî hayatı kazanmış ve hak etmiş olarak dönmemiz içindir.

     Nasıl ki okula, okul sonrası; güzel, rahat ve hoş bir ömür sürmek için gidiliyorsa,

     Dünya denen gurbete gönderilişimiz de,

     Dönüşte ebedî hayatta güzel, rahat ve hoş bir hayat yaşamamız içindir. 

     Demek ki, okula okul için gitmiyorsak, dünyada bulunuşumuz da, dünya için değil.

     Sonrası ebedî hayatta güzel, rahat ve hoş bir şekilde yaşayabilmek içindir.

     Nasıl ki, tarlaya kışı rahat geçirmek için gidiyorsak,

     Dünyada bulunuşumuz da, dünya sonraki hayatta güzel, rahat ve hoş bir hayat geçirmek içindir.

     Bu demek değildir ki güzel, rahat ve hoş bir hayata dünyada yer yok!

     Zaten dinin bütün yaptırımları; evvelemirde, öncelikle dünya hayatımızı;

     Güzel, rahat ve hoş bir şekilde geçirmemizi sağlamak üzere tanzim edilmiş

     Ve bunu gerçekleştirecek emir ve önerilerle, insanın karşısına çıkarılmıştır.

     Nitekim aşağdaki dörtlük boşuna söylenmemiş:

                                             “Din hayatın hayatı

                                               Hem nûru hem esası

                                               İhya-yı din ile olur

                                               Şu milletin ihyası.”

      Kaldı ki, bütün mes’elelerini akla ve ilme dayandıran islâmiyet; hedef olarak; helâl dairesinde kalarak, dünyayı ihmal etmeden hep ileriyi, hep geleceği göstermiş; daha güzel, daha rahat ve daha hoş bir hayat için ilk adımın; dünyada atılması gerektiğini belirtmiş.

Velhasıl, dünyada İslâm dairesinde, din ve dünya için çok çalışmadan, büyük gayretler sarfetmeden; insana yakışır bir hayatı, ebedî âlemde beklemek ve ummak boş bir hayaldir.

Başarının Sırları

Kendisini inşa eden değerlerle birlikte kendi değerini de bilen, şuur sâhibi bir insanın kitabından bahsedeceğim…

Zaman zaman tartışıldığına şâhit olmuşuzdur: Bilgi mi ödemli şuur mu?

Elbette şuur önemlidir. Çünkü şuurlu bir insan, kendisine lâzım olan bilgiye, mutlaka ve bir şekilde, bir yolunu bularak ulaşabilir. Sâdece bilgi sâhibi olan insanların, bilgilerini; çevresine, mensubu olduğu topluma ve hattâ kendisine zarar verecek şekilde kullandığı çokça görülmüştür. İdeal olan, hem bilgili hem şuurlu olmaktır.

Hazırladığı eserinden de anlaşılıyor ki Teoman Mutlu; dünyanın en kaliteli malı üretilmiş olsa bile, tanıtımı ve dağıtımı yapılamadığı takdirde kıymeti olmayacağını biliyor. Eskiler, ‘kıymetli malın tanıtıma ihtiyacı yoktur’ derlerdi.  O eskidendi. Günümüzde şartlar değişmiştir.  Sayın Mutlu farkındadır, bilmektedir ve fuarlarda boy göstererek kendisini kabul ettirmiştir. Prensibi açık ve nettir: ‘Eğer insanlar seni görmüyorsa, sen onların baktığı yerde durmuyorsundur.’

Annesi anlatıyor:

‘Teoman ısrarla bisiklet istiyordu, aldım. Keyifle bindi. Sevinçten uçuyordu. Evde çalışan işçiler, yardım talebinde bulundular. Aynı sevinçle onlara yardımcı oldu. Bisikleti kapı önünde bırakıp bir miktar malzemeyi alıp yukarı çıkardı. Aşağı indiğinde bisiklet yoktu. Çok üzüldü. Her taraf arandı, karakola gidildi, bulunamadı. ‘Üzülme oğlum, taksitlerini ödeyip bitirelim, yenisini alırım’ dedim.  6 ay sonra taksitler bittiğinde bisiklet almamı istemedi. Tam bu sırada telefon çaldı. ‘Akpınar Polis Karakolu! Teoman Mutlu’yu verir misiniz?’ denildi.  Dizlerimin bağı çözüldü. Çocuğumun karakolluk ne işi olabilirdi ki? Karakola gelmesi isteniliyordu. Gitti ve çalınan bisikletini aldı, geldi.’  (s: 57)

Allah iyilik yapanların hak ettiği karşılığı mutlaka verir.’ (Hud Sûresi, 115. Âyet)

Şüphe yok ki, bulunan bisiklet, karşılık beklenmeksizin yapılan iyiliklerin, zayi edilmeyen karşılığı idi.

Böyle bir şahsın yazdığı kitap, yaptığı işler ve başarılarla dolu hayatı okunur. Okunmalı. Üç-beş kişi de olsa, örnek alıp onun gibi olursa, onun gibi insanlarımız çoğalırsa, kazanan milletimiz olur.

İş hayatında yaptıkları ile örnek olan Teoman Mutlu, eserinin 54-70. Sayfalarında siyâset ile alâkalı görüş ve düşüncelerini anlatıyor. Siyâsetle ilgileneceklere ve ilgilenmekte olanlara, altın tepsi içerisinde sunulmuş mücevher kabilinden cümleler var:

Patronun teknik tavsiyelerini, babasının nasihatlerini dinleyen, onlara uyan kişiler muhataplarının güç sâhibi olmalarından dolayı değil, fakat sâhip oldukları otorite sebebiyle bunlara uyarlar.

Otoriteyi, zorlama, kuvvet, liderlik, ikna ve etkiden ayıran husus muhatabın rızâsına ve saklı muhakemeye, mantığa dayanan meşruiyettir. Otoriteyi kullananlar böyle bir hakka sâhip bulunduklarına; otoriteye tâbi olanlar ise, isteklere uymaya ve bunun, mantığı bulunduğu inancına sâhiptirler. Demek oluyor ki, aslında otorite bir kontrol hakkıdır, bu hak kendisine saygı gösterilen ve tâbi olunan mercie bağlıdır.

Otoritenin kaynağı çeşitli ve farklı olabilir. Bir kanun, belirli usuller, bir peygamberin sözleri, gelenek gibi, otoriteyi buna tâbi olanlar yaratırlar veya meşru hâle getirirler.

Hegemonya, hem sadece tek belirleyici grubun tekeline bağlı olmadığı gibi sürekli dönüşüm, uzlaşma ve fikirler koalisyonunu da beraberinde taşır.

Liderin kendisini kitlelere kabul ettirebilmesi için toplumdan fikirlerine, hareketlerine rıza görme mecburiyeti arar. Liderlik kazanılabilir ve kaybedilebilir. Kitlelere devamlı yeni pencereler açması beklenen lider, uygulamaları ve projeleriyle liderliğini toplum nezdinde yeniden kazanır. Aynı açıklamalar bugüne kadar ortaya atılan klişeleşmiş liderlik ve otorite tanımlarının aksine durağanlık taşımaz.

Başarılı bir iş adamı olan Teoman Bey, satır aralarında, başarılı olmanın yol yordam ve yöntemi ile alâkalı ipuçlarını veriyor: Büyük düşünmek, yenilikçi olmak ve netvork yapmak.

Sosyoekonomik bir faaliyet olan network, iş süreçleri ve iş ilişkilerini destekleyen bir uygulamadır. Birbiriyle ilişkili olan veya olmayan şirketlerin birbiriyle iş ilişkileri kurarak kurduğu karşılıklı faydaya dayanan bir sistemdir.

Bir başka ifâde ile netvork, ortak bir meslek veya aynı ilgi alanına sâhip iş insanlarının bir araya gelip iletişim kurmasıyla ortaya çıkan bir kavramdır.

 Ortak ilgi alanlarına sâhip iş insanlarının sosyal ortam, organizasyon veya etkinliklerde bir araya gelerek bilgi ve fikir alışverişinde bulunmasıdır.

Teoman Mutlu’nun eserinde gelecekle ilgili projeler yanında. târihin derinliklerinde nisyana terkedilmiş hâdiselere de yer veriliyor. Çünkü o biliyor ki, târih ilmi aynı zamanda geleceğimizi tanzim eder.

***

17 Ocak 1923’te Ankara’nın İstanbul temsilcisi Hâmit Bey (İstanbul’dan daha işgal kuvvetleri ayrılmamıştı.) gazetecilere haber verir. Mustafa Kemal onları İzmit’te beklemektedir. Belli başlı altı gazetenin başyazarı gidecektir. Bu belli başlı gazetelerin içinde çağrılmayan yalnız Tasvir-i Efkâr’ın başyazarı Velid Ebuzziya’dır. Yalman, hatıralarında Velid Ebuzziya’dan bahsederken ‘gerici’ der. Yalman da Vatan gazetesinin başyazarı sıfatıyla çağırılmıştır.

Yalman ve diğer gazeteciler merak içindedirler. Çok mühim bir şey olmasa Mustafa Kemal İzmit’e gelip kendilerini çağırmazdı. Mustafa Kemal, İzmit’te Sultan Abdülaziz’in seyahati sırasında yapılan saraya yerleşmiştir. Gazeteciler de oraya götürülür. Büyük salona girdiklerinde Meclisin zabıt kâtiplerinden birkaçını da not almak için sıralanmış görürler. Akşama doğru Mustafa Kemal salona girer. Yanında Halide Edip ve kocası, Meclisin İkinci Başkanı Dr. Adnan (Adıvar) da vardır. Yalman’dan okuyalım:

Konuşma şu sözlerle başladı:

Size bir sual soracağım. Her birinizin cevabını ayrı ayrı almak itiyorum: Hilâfetin istikbali hakkında ne düşünüyorsunuz?’

Sıra ile suale cevap verdik. Hepimizin söyledikleri, İstanbul’un bütün İslâm âlemine merkez olacak bir Hilâfet şehri hâlini alması, burada aydın bir ruh taşıyan dînî müesseseler bulunması, İslâm memleketlerinden binlerce öğrenci ve ziyâretçi gelmesinin sağlanması tarzında noktalar üzerinde duruyordu. Gazi, bizi sabırla dinliyordu. Cevaplarımız yarım saat kadar zaman almıştı. Sözlerimiz bittikten sonra Gazi’nin ağzından şu sözleri işittik:

‘İsmet Paşa’ya bu bahsi açtığım zaman o da sizin söylediğiniz tarzda şeyler söyledi, fakat hepiniz aldanıyorsunuz. Hilâfetin mutlaka kökünden ilga edilmesi (kaldırılması) lâzımdır.’

O salona birdenbire yıldırım düşmüş gibi bir his duyduk. Hilâfetin ilgası gibi bir fikrin herhangi bir kimsenin hatırının kenarından geçebileceğini düşünmek bile kudretimizin dışında bir şeydi. Bunun dokunulmaz, lüzumlu, ilgasının imkânsız bir şey olduğu fikri eskiden beri zihinlerimizde yerleşmiş bulunuyordu. Bir Katolik topluluğuna papalığın ilgasından bahsedilse, ne gibi tepki uyanabilirse biz de o yolda bir tepkinin etkisi altındaydık. Şaşırmış kalmıştık.’

Mustafa Kemal sonra gazetecilerden ‘rica’ eder: Bu düşünceyi candan benimsesinler, bu ‘ıslâhat hamlesi’nin zeminini hazırlamak için ona yardımcı olsunlar.

Mustafa Kemal, fikri işledikten, gazetecilerin bir kısmını yanına çektikten sonra radikal kararını uygulamıştır. (Çünkü dâvet ettiği altı gazeteci her zaman Mustafa Kemal’e itaat etmemiştir. İtaat etmeyenler daha sonra İstiklâl Mahkemelerine gönderilecek ve yargılanacaklar, bâzıları da sürgün cezası alacaktır.)

Hilâfet, 2 Mart 1924’te Mecliste çıkarılan bir kanunla kaldırıldığı gibi, hânedan mensupları da sürgüne gönderildi. (s: 77-79)

Mustafa Kemal’e atfedilen; ‘Benden sonra hiç kimsenin diktatör olamaması için ben bir miktar diktatörlük yapacağım’ sözünü muhtemelen bu vesile ile söylemiş olmalıdır.

Başarının Sırları isimli, fevkalâde dikkate ve okunmaya değer eserde Teoman Mutlu, mûcizevî Kurtuluş Savaşı günlerini özetledikten sonra kısa bir bölüm hâline ilmî hüviyete bürünüp okuyucuyu düşünce sistemleri arasında ufuk turuna çıkarıyor ve sözü; kurucusu ve genel başkanı olduğu Yerli ve Millî Parti’ye getiriyor.  

121. sayfada ‘Türkiye mi Anadolu mu?’ başlıklı yazı, dikkatle okunmaya değer.

133-136. sayfalarda dînî bilgiler, 137-141. sayfalarda Millî Eğitim konuları yer alıyor. İktisat Kongresi hakkındaki bilgiler, 141-150. sayfalardadır.

Ülkü ocaklarından feyz alan Teoman Mutlu; millet, milliyetçilik, Türkçe, soy birliği gibi konuların beka meselemiz olduğunu belirtiyor.  Bu sayfalarda yazar, Alparslan Türkeş ve Turgut Özal’dan sitâyişle bahsediyor. Sol kesim hakkındaki ifâdeleri mutedildir. Ham softa-kaba yobazları kesin bir dille takbih ediyor.

Yazar, bir siyâsî partinin kurucusu ve lideridir. 188-195. sayfalarda Yerli ve Millî Parti (YMP) hakkında milletimizi bilgilendiriyor. YMP’nin hususiyetleri kısaca özetleniyor. Öyle anlaşılıyor ki yazar, hazırladığı kitabın, bir siyâsî manifesto olmasını düşünmemiş. İnce ve takdire şâyan bir davranış…

Son sayfalarda Önce Vatan ile Çerkezköy Ekspres gazetelerinin Teoman Mutlu ile yaptığı röportajlar var.

Teoman Mutlu, başarılı bir iş adamı, ilgi alanı geniş, bilgi hamulesi dolgun bir münevverdir. Prensipleri ve kararlılığı ile yenilikçi ve kuşatıcı düşünceleriyle, teşebbüs kabiliyeti, azmi ve cesâretiyle dikkat çekiyor. Muhtemelen iş dünyâsındaki faaliyetlerini kardeşine devrettikten sonra siyâsetin ümit vaad eden bir aktörü olacak, gönül mangalında ısıttığı cümlelerle çevresine ufuklar açmaya çalışacaktır.

Yolu ve bahtı açık, sevdikleri ve sevenleriyle birlikte olur inşallah.

BİLGEOĞUZ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Tel: 0.212-527 33 65 Belgegeçer: 0.212-527 33 64 Whatsapp hattı: 0.553-129 86 86 E-posta: bilgekitap@gmail.com   WEB: www.bilgeoguz.com