22.7 C
Kocaeli
Pazartesi, Temmuz 6, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 185

Türk İstiklâl Savaşı’nın Destanı:İstiklâl Marşı

            Millî marşlar, milletlerin zor ve sıkıntılı günlerinde, varlık-yokluk mücadelesi verdikleri dönemlerde millete bir moral ve ümit kaynağı olarak doğarlar. Türk Millî Marşı olan İstiklâl Marşı da Türk milletinin, vatanını ve bağımsızlığını kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya bulunduğu bir dönemde, Mustafa Kemal’in önderliğinde verilen Millî Mücadele’nin içinde 103 yıl önce doğmuştur. Bu marşın mimarı, Türk milletinin bütün vasıflarını nefsinde toplayan, manevî duyguları, vatan ve millet sevgisi dorukta olan, bir inanç ve şahsiyet âbidesi Millî Şairimiz Mehmet Âkif Ersoy tarafından yazılmıştır. İstiklâl Marşı, aynı zamanda Türk İstiklâl Savaşı’nın bir millî destanıdır.

            Mustafa Kemal’in önderliğinde 19 Mayıs 1919’da Samsun’da başlayan Türk İstiklâl Savaşı’nda, Anadolu’nun işgaline karşı mücadele veren Türk milletine ve ordumuza moral ve umut vermek için bir millî marş yazılması hususu gündeme geldi. Özellikle Başkomutan Mustafa Kemal (Atatürk) Paşa ve Genelkurmay Başkanı İsmet (İnönü) Paşa, millî marşın varlığının önemi üzerinde durdular. Bunun üzerine Maarif Vekâleti 1920’de İstiklâl Marşı yazılması için bir müsabaka açtı. Müsabaka sonunda seçilecek şiirin şairine 500 lira mükâfat verileceği duyuruldu. O günlerde Ankara’da 140 liraya bir çiftlik almak mümkün olduğuna göre, bu çok büyük bir mükâfattı.

            Müsabakaya 724 şiir katıldı. Edebiyatçılardan oluşan seçici kurul, bu şiirlerden hiçbirini millî marş olmaya değer bulmadı. Burdur Milletvekili Mehmet Âkif, bu müsabakaya “Millî marş para ile yazılmaz” düşüncesiyle katılmamıştı. Hâlbuki giyecek paltosu bile yoktu. Arkadaşının paltosuyla Meclis’e gidip geliyordu.

            Bu konuyu öğrenen Atatürk, Maarif Vekili Hamdullah Suphi (Tanrıöver) Bey’e bir talimat vererek Akif’in bu endişesinin giderilmesini istedi. Hamdullah Suphi Bey, Akif’e hitaben yazdığı şu mektupla onu yarışmaya katılmaya davet etti: “Pek aziz ve muhterem efendim, İstiklâl Marşı için açılan müsabakaya iştirak buyurmamalarındaki sebebin izâlesi için pek çok tedbirler vardır. Zatı üstadânelerinin matlûb şiiri vücuda getirmeleri maksadın husûlü için son çare olarak kalmıştır. Asıl endişenizin icap ettiği ne varsa hepsini yaparız. Memleketi bu müessir telkin ve tehyiç vâsıtasından mahrum bırakmamanızı rica ve bu vesile ile en derin hürmet ve muhabbeti arz ve tekrar eylerim.”

            Hamdullah Suphi Bey bu mektubu, şairin yakın dostu Hasan Basri Çantay’a verdi. Çantay, uzun süre uğraştıktan sonra şairi, bu müsabakaya katılmaya ikna etti. Bunun üzerine kaleme sarılan Âkif, ikamet ettiği Taceddin Dergâhı’nın manevî ikliminde ve Ankara’nın o soğuk ve o heyecanlı günlerinde, mum ışığında Türk milletinin duygu ve imanını dile getiren millî marşımızı yazmaya karar verdi.

            Bu marşa milletimizin ve ordumuzun ihtiyacı olan bir umut ve moral sözcüğüyle başlaması gerekiyordu. Âkif, bundan sonrasını yakın arkadaşı Eşref Edib’e şöyle anlatıyor:

            “Boş odaya girdiğimde, benim bugünkü sıkışıklığımı başka bir Müslüman daha yaşadı mı diye düşündüm. Ülkenin her yanı düşmanla boğuşuyor diye düşünürken, Peygamber Efendimizin, Hz. Ebubekir’le Mekke’den Medine’ye Hicreti’ni hatırladım. Ebu Cehil’in yanında binlerce insan vardı. Sevr mağarasına sığındıklarında, Ebubekir’in Peygamberimizin hayatı için endişelendiğini fark edince, “Korkma Ebubekir, Allah bizimledir” deyişini hatırladım. Peygamberimizin daha büyük bir zorlukta teslim olmayışı aklıma geldi ve marşı yazmaya ‘Korkma!’ diyerek başladım.”

            Millî Şairimiz Mehmet Âkif Ersoy’un yazdığı İstiklâl Marşı, 1 Mart 1921 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde, dönemin Maarif Vekili Hamdullah Suphi Bey tarafından, kürsüden okunmaya başlandı. Marşın vatan, millet, bayrak, hürriyet ve bağımsızlık aşkı dolu mısraları okundukça, salonda büyük bir alkış tufanı koptu. Meclis’te büyük coşku ve heyecan yaratan şiir, dört defa ayakta dinlendi. 12 Mart 1921 tarihinde de yapılan oylamayla Milli Marş olarak kabul edildi.

            Mehmet Âkif söylediği gibi, marş için kazandığı 500 liralık para ödülünü almayarak, savaşlarda şehit düşenlerin dul ve yetimlerine yardım eden Darül Mesai isimli kuruluşa bağışladı.

            Âkif, İstiklâl Marşı’nda 261 kelime kullanmıştır. Bu kelimelerin 170’i Türkçedir, 91’i Türkçeleşmiş Türkçedir. Türkçeleşmiş kelimelerin 76’sı Arapçadan, 15’i Farsçadan gelmedir.

            Âkif’e göre dil konusundaki ölçü, millettir. Milletin dili, milletin zevki, milletin anlayışıdır. O, fikirlerinin herkes tarafından anlaşılması için sade Türkçe kullanmıştır. O, en yüksek fikirlerin Türkçe ile ifade ile edilebileceğini savunmuştur. O, dil konusunda diyordu ki: “Türkçenin millî bir vakarı olmalıdır. Böyle olmadıkça medeni bir dilimiz var diyemeyiz. Dil, bizi ayakta tutan, şahsiyetimizi koruyan, kültürümüzü bugünden yarına taşıyacak olan sihirli gücümüzdür.” 

            Hasan Basri Çantay’ın ifadesiyle «Âkif, Türk olarak yazdı, Türk olarak düşündü, Türk olarak yaşadı ve nihayet Türk olarak öldü.»

            Mehmet Âkif’in yazdığı İstiklâl Marşı, Türk milleti ve ordumuz için bir moral, heyecan ve ümit meşalesi oldu.  O yıllarda işgali protesto için yayınlanan ve millî ruhu besleyecek millî heyecanı ayakta tutacak “mefkûre kartlarında” hep bu marşın mısraları yer almaktadır. Kuvayı Millîye’nin posta pulları dahi bu marşın mısralarıyla süsleniyordu.

            Türk ordularının bütün savaşları sırasında, subay ve askerlerimizin, şehitlerimizin ceplerinden bu şiir çıkıyordu. “İstiklâl Marşı’nın sesi, düşmandan İzmir’i alan büyük kuvvetler arasında” sayılıyordu. Nitekim Türk ordularının İzmir’e doğru yürüyüşe geçtikleri sıralarda, İzmir’e girdiğimizde, Edirne’nin kurtuluşunun beklendiği günlerde hemen bütün gazetelerin birinci sahifeleri bu marşın mısralarıyla doludur.

            İstiklâl Marşı hakkında Atatürk şunları söylemiştir: «… Bu marş bizim inkılâbımızı anlatır. İnkılâbımızın ruhunu anlatır. Bunu ne unutmak, ne de unutturmak lâzımdır. İstiklâl Marşı’nda istiklâl davamızı anlatması bakımından büyük bir manası olan mısralar vardır. Benim en beğendiğim yeri de şurasıdır:

            “Hakkıdır hür yaşamış bayrağımın hürriyet                                                                                                                              Hakkıdır Hakk’a tapan milletimin istiklâl”

Benim bu milletten asla unutmamasını istediğim mısralar işte bunlardır. Hürriyet ve istiklâl aşkı bu milletin ruhudur.»

            Âkif, İstiklâl Marşı’nı “O benim değil, milletin malıdır” diyerek Safahat isimli eserine almamış, kahraman Türk ordusuna armağan etmiştir.  Vefatından kısa bir süre önce kendisini ziyaret eden gençlerin İstiklâl Marşı’nın değiştirilmek istendiğini söylemeleri üzerine Âkif şunları söyler: 

            “Ankara… Ya Rabbî, ne heyecanlı, helecanlı günler geçirmiştik… Hele Bursa’nın düştüğü gün…Ya Sakarya günleri… Fakat bir gün bile ümidimizi kaybetmedik, asla yese düşmedik. Zaten başka türlü çalışılabilir miydik? Ne topumuz vardı ne tüfeğimiz… Fakat imanımız büyüktü:

            Doğacaktır, sana vaadettiği günler Hakk’ın!…

            Kim bilir belki yarın, belki yarından da yakın…

            Bu, ümitle, imanla yazılır. O zamanı düşünün… İmanım olmasaydı yazabilir miydim. Zaten ben, başka türlü düşünüp, başka türlü yazanlardan değilim. Bu elimden gelmez. İçimde ne varsa, bütün duygularım yazılarımdadır…

            O günler ne samimi, ne heyecanlı günlerdi. O şiir, milletin o günkü heyecanının bir ifadesidir. Binbir fecayi karşısında bunalan ruhların ıstıraplar içinde halâs dakikalarını beklediği bir zamanda yazılan o marş, o günlerin kıymetli bir hâtırasıdır. O şiir bir daha yazılmaz.. Onu kimse yazamaz.. Onu ben de yazamam.. Onu yazmak için o günleri yaşamak lazım. O şiir artık benim değildir. O, milletin malıdır. Benim millete karşı en kıymetli hediyem budur.

            Allah bu millete bir daha istiklâl marşı yazdırmasın!…”

            İstiklâl Marşımızın kabulünün 103. yılını kutluyorum. Marşın manevi mimarı Millî Şairimiz Mehmet Âkif Ersoy’un ruhu şâd, mekânı cennet olsun.

Ramazan Ayında Siyaset

31 Mart’ta yapılacak olan yerel seçim çalışmalarının Ramazan ayına denk gelmesinden iktidar partisi AKP’nin çok memnun olduğu kanaatindeyim. 2018 Milletvekili ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerini bir baskın seçim şeklinde erkene alırken de Ramazan’a denk getirmişlerdi. Çünkü Ramazan ayında yapılacak seçim çalışmalarının kendi lehlerine olacağını hesaplamışlardı.

Diyanet teşkilatı içindeki din görevlileri ile tarikat ve cemaatlerin geniş kitlelerle en etkili iletişim kurabildikleri aydır Ramazan. Bu ayda insanlarımız mübarek ayın feyiz ve bereketinden daha fazla nasiplenmek arzusu içinde olurlar. Bu yüzden Ramazan’da dini nasihatlerin içine serpiştirilmiş siyasi mesajlara daha açık hale gelirler.

“Din görevlisi” veya “hoca” denilen şahısların çoğunluğunun AKP ile gönül veya menfaat birliği kurmuş olduğu bilinen bir gerçek.

“Siyasal İslamcılar” bu camia içinde çok aktif çaba içindeler. Ama gerçek İslam’ı anlatma derdinde olan hocalar yeterince etkin değiller.

İktidar partisi bu dev teşkilatı siyasi amaçla bir propaganda gücü olarak kullanmakta.  Ayrıca tarikat ve cemaat liderleriyle kurduğu iyi ilişkiler sonucu şeyhlerin, hocaefendilerin, gavsların, şıhların, melelerin mürit ve bağlılarına telkinleriyle blok oylar kazandığı biliniyor.

Oysaki ibadethanelerimizin, manevi terbiye vermesini beklenen mekanların siyasi görüş, mezhep ve meşrep farklılığına bakmaksızın manevi birlikteliğin sağladığı yerler olması lazım. Hocaların kendilerini dinleyenlere daha iyi insan, örnek Müslüman olmak için eğitim ve telkinler vermesi gerekir.

Bu resmî veya yasal statüsü belirsiz organizasyonların, iktidarın birer uzantısı gibi hareket etmesi, din adı kullanılarak devleti ele geçirme, siyasi güç ve nüfuz sağlama çabalarına zemin hazırlamakta.

Zaman içinde manevî değerler dünyevî amaçlara ulaşmak için sadece birer araç olarak kullanılmakta ve bu organizasyonlar birer menfaat birlikteliğine dönüşmektedir. Bu durumda bu gruplara ve içinde görev alan kişilere halkın güveni azalmaktadır.

*********************************

İslam’ın Şartları

İslam dininin şartlarını bazı din bilimciler şöyle sıralıyor: 1- Adalet (Adil olmak) 2- Emanet (Güvenilir olmak) 3- Ehliyet (Ehil kişileri göreve getirmek) 4- Maslahat (Kamu yararını gözetmek) 5- Meşveret (Danışarak iş yapmak)

Bu şartlar bizzat Allah tarafından Kur’an’ı Kerim’de bildirilmiş. “Birinci şart için Nahl Suresi 90. Ayet İkincisi için Nisa Suresi 58. Ayet, Üçüncüsü için Muminun Suresi 8. Ayet, Dördüncüsü için Nisa Suresi 135. Ayet, Beşincisi için Şura Suresi 38. Ayet kaynak olarak alınmıştır.”

Bunların yerine sadece “namaz, oruç, hac, zekat” gibi ibadetleri öne çıkaranların, sayılan bu şartları unutturmasına izin vermemek lazım.  Namaz, oruç, hac, zekat ve infak ibadettir.

Bu asla ibadetler önemsiz demek değildir. Bu ibadetler kişiye yukarıdaki beş şartı öğretir.

İbadetler onları gereğince yapan kişilerin İslam’ın şartlarını özümsemesine yardımcı olur.

Allah, “Ya Muhammed! Sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin” (Kalem, 4) diyor.

Hz. Peygamber “ben güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim” buyuruyor. “Güzel ahlak” başka toplumlarda da vardır. Ancak Hz. Peygamber’in yaşayışı ve sözleriyle tamamladığı ahlak seviyesine erişmek için gereğince yapılan ibadetlere ihtiyaç vardır.

 ****

Kelime-i Şehadet ise bir iman şartıdır. “Allah’tan başka İlah yoktur. Muhammed O’nun kulu ve elçisidir” dediği halde para ve güce tapanlar var. Hz. Peygamberin yerine “doğrudan Allah’tan mesaj veya ilham aldığını” söyleyen birilerini öne çıkaranlar da var. Bunların İslam inancında olduğu söylenemez.

Fatiha Suresi’nde geçen “İyyake’nabudu ve iyyake’nestain = (Ey Allah’ım!) Ancak Sana kulluk/ibadet eder ve ancak Senden yardım dileriz” diye her namazımızın her rekatında söz vermemiz isteniyor.

Demek ki, halkının Hz. Musa’ya “Sen haklısın Ya Musa ama bizim karnımızı Firavun doyuruyor!” dediği gibi düşünmek insanı imanlı yapmıyor.

*********************************

Adil ve Dosdoğru Olmak

Müslümanlar olarak Ramazan ayında oruç tutarak bedenimizin bazı ihtiyaçlarını kısıtlıyoruz. Mademki Allah’ın bizim aç, susuz kalmamıza ihtiyacı yok, oruç’tan maksat belli: Bedeni ihtiyaçlarımızı kısıtlamak suretiyle aslında nefsimizi terbiye etmeye çalışıyoruz.

****

Kur’an’da “İnnallahe ye’mürü bi’l-adli…” yani “Allah adaleti emreder…” buyruluyor.

Hud suresi 112’de, “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” deniyor. Bunlar açık ve kesin buyruklar…

Siyasi iktidarı ele geçirmek, iktidarda iseniz ne pahasına olursa olsun orada kalmak, devletin gücü ve imkanlarını kişisel olarak kullanmak, kamu malını şahsı veya yakınlarına aktarmak, yargı erkini siyasi rakiplerini sindirmek için kullanmak bu kesin buyruklara aykırıdır.  Bunlar venefse hoş gelen diğer günahlardan korunmak için de oruç ve namazlarımız etkili olmalı.

İbadetlerimiz, bu günahlara zemin hazırlayan, yalan söylemek, iftira ve hakaret etmek, seçim rüşveti vermek gibi diğer günahlardan da sakındırmalı.

Allah’ın buyrukları doğrultusunda yazılan bu sözlerin muhatabı sadece böyle günahları işleyenlerden ibaret değil.

Bu tür günahları işlediğini bildikleri halde bunlara destek veren, gücünü artıran, yardımcı olanlar da Allah’ın emrine karşı gelmiş sayılırlar.

Çünkü Allah, “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve doğrularla beraber olun. (Tevbe, 119)” diye uyarıyor.

“Bizi görünüşleriyle, ibadetleriyle, sık sık dillerinden düşürmedikleri Allah ile aldattılar demenin ahirette bir faydası olmayabilir.

  • Adil olmayan, kamu görevlerini güvenilir olmayan kişilere devreden,
  • Millete hizmet makamlarına ehliyetli/ liyakatli insanlar yerine “bizden” dedikleri liyakatsiz insanları getirenler,
  • Kamu yararı yerine belli kişi ve kesimlerin menfaatini gözetenler ve
  • Ortak akıl (meşveret) yerine bir kişinin aklına tabi olanların Müslüman olup olamayacağını değerlendirmeye çalıştığımda ürperiyorum.

Rad suresi (Türkçesi: Gök gürültüsü bölümü) 11. Ayeti hatırlıyorum: “Bir toplum kendini değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez…”

****

NOT: Bütün okuyucularımın mübarek Ramazan ayını kutluyor, iç huzuru, mutluluk ve berekete vesile olmasını diliyorum.

Sen Benim Şiirimsin

Sen benim gözümde nesin biliyor musun

Balta girmemiş orman

Güneş alan pencere

Çiçeğe durmuş ağaç

Buz gibi kuyu dibinde bakraç

Buram buram alın terimsin

*

Sen benim gözümde nesin biliyor musun

Efil efil esen rüzgâr

Çisil çisil yağan yağmur

Işıl ışıl parlayan beyaz kar

Ayazda kalmış nar

Külün içinde harsın

*

Sen benim gözümde nesin biliyor musun

Yosun tutan taşım

Ağrımayan başım

Gözümdeki iki damla yaşım

Çatılmayan kaşım, uykuda düşüm

Ağustos ayında üşüdüğümsün

*

Sen benim gözümde nesin biliyor musun

Bir bardak şekersiz demli çayım

Kırk yıl hatırı olan acı kahvem

Gülüşünden bal damlayan gamzem

Ihlamur çiçeğim

Şifalı zemzemimsin

*

Sen benim gözümde nesin biliyor musun

Allı fistandan basmam

Oyalı mekikli yazmam

Gümüş dizili fesim

Omzumda ipek şalım

Ak alnıma yazımsın

*

Sen benim gözümde nesin biliyor musun

Ucu kırık kalemim

Sayfa sayfa defterim

İçi ayraç koyulu kitabım

Boğazımda düğümüm

Kelime kelime döküldüğümsün

*

Sen benim gözümde nesin biliyor musun

Çıkılamayan dağ

Gidilemeyen yol

Pusulasız açık deniz

Gölde turna katarı

Gökte ipsiz uçurtmamsın

*

Sen benim gözümde nesin biliyor musun

Dağ başında yörük çadırı

Coşkun akan nehir

Kurnasız köy çeşmesi

Kıvrım kıvrım akıp giden ırmak

Tohumu kucaklayan toprağımsın

*

Sen benim gözümde nesin biliyor musun

Başımda papatyadan taç

Boynumda asılı zeytinden kolyem

Nazar boncuklu lastikli tokam

Kırlangıçlı dövmem

Yeşilden hızmamsın

*

Sen benim gözümde nesin biliyor musun

İki kara gözüm

Ciğerimde özüm

Asma dalında iki salkım üzüm

Makassız kesilen kefen bezim

Kulağına usulca seslendiğim duamsın

*

Sen benim gözümde nesin biliyor musun

Doğudan batıya yol haritam

Dünyada sekizinci harikam

Hüma kuşum Zümrüdü Ankam

Sol yanımda yürek yamam

Damarımda akan kanımsın

*

Sen benim gözümde nesin biliyor musun

Gurbet tüten türküm

Nihavent makamında şarkım

Nefes nefese sipsim

Duvarda asılı sazım

Bitmez tükenmez şiirimsin

“SOYAĞACI”[1]

Soyağacı” “Emekli Kıdemli Albay Mak. Müh. Öznur YILMAZ”ın “Türk Toplumuna Ayna Tutan” romanlarından birinin adıdır. Eser şu ithafla başlamaktadır: “ Bir yatılı yurtta 45 erkek çocuğunun istismar edilmesine “bir kereden bir şey olmaz” diyen bütün şuursuzlara ithaf edilmiştir. Neslin nasıl bozulduğu ile ilgili bilinçlenmek “tek seferin çok sefer olduğunun” farkına varılabilmesi için boğazımıza düğümlenen hadiselerin çoğu yok sayılarak yazılmıştır. Çünkü “Vatanı korumak çocukları korumakla başlar”  Gazi Mustafa Kemal Atatürk.

Roman “Welcome to Soyağacı”nın şemasıyla devam etmektedir:

         “Ferman”la evli olan “Hanife”nin “Welcome to “Missouri” ABD zırhlısından ismi bilinmeyen bir Amerika askeri ile tek gecelik ilişkisinin sonuçlarını anlatır. Ailenin birinci kuşağı 1946 yılı ile temsil edilmektedir. Bundan sonraki gelecek kuşakların “büyük dedesi” ismi bilinmeyen bu “Amerikan askeri” olacaktır.  Eşi tarafından aldatılan “Ferman”dan herhangi bir çocuk dünyaya gelmeyecektir. Burada anlatılmak istenen ister kadının eşini isterse erkeğin eşini aldatmasının ilerleyen kuşaklarda nasıl korkunç sonuçlar doğuracağının ortaya çıkmasıdır. Romanda işlenen ana fikirtek seferin çok sefer olduğu” ve bununla “toplumun en kutsal kurumu olan ailenin” nasıl bir girdabın içine sürüklenme “ihtimalinin”(!) (soyağacı-pedigri-akrabalık ilişkileri) korkunç sonuçlarının ortaya konulmasıdır.

Roman, biyolojik, psikolojik, sosyolojik ve patolojik bir ilişkiler ağının herhangi bir ailedeki soy ağacı ile  “korkunç yüzleşmesi”ni anlatmaktadır. Hanife’nin Amerikan askeri ile tek gecelik eşini aldatmasından sonra  ailenin 1968-1969 yılları arasında 2. kuşağı diyebileceğimiz Amerikalı babadan doğan “Şöhret” isimli kızlarının  68 kuşağından erkek arkadaşı “Murat”tan bir çocukları dünyaya gelmesidir. “Murat” dinî ibadetlerini aksatmayan bir devrimci ve Amerikan Emperyalizmine karşı 6. filo’nun Türkiye’ye gelmesinde gençlik olaylarına karışan bir delikanlıdır. “Murat” ve “Şöhret”in öğrenci iken ilişkisinden dünyaya gelen bebekleri İranlı arkadaşlarına teslim edilmiştir. İranlı arkadaşları devrimci görünmelerine rağmen istihbarat teşkilatlarına çalışmaktadırlar.  Olaylar sırasında “Murat” öldürülürken “Şöhret” onu korkakça terk eder.

“Murat” ve “Şöhret”in çocukları Meryem (Mary)  bebekken kaçırılır ve Londra’da büyür. “Şöhret”in okul arkadaşı ve sevgilisi “Murat”ın öldürülmesinden sonra “Şöhret” “Kudret” isimli biri ile evlenmiştir. Şöhret ve Kudret’ten ise “Sadi” isimli şımarık bir çocuk dünyaya gelmiştir. Kaçırılmış ve Londra’da büyüyen Meryem’in başından bir evlilik geçmiştir. Meryem’in David isimli kişiden Adam (Adem) isimli bir çocuğu vardır. Yani “Adam”,  “Şöhret”in torunu “Sadi”nin yeğenidir. Sadi ile Meryem (Mary) sosyal medyadan tanışır. “Sadi” sosyal medyadan küçük çocuklu kadınları kandıran bir pedofildir. Kadınlara düşkün ve pedofili (cinsel anlamda çocuk istismarcısı) olan “Sadi” Londra’da “Meryem”le kardeşi  olduğunu bilmeden evlenir.

“Meryem” Londra’da “Sadi” Türkiye’de büyümüştür. Fakat “bir gecelik aldatmadan bir şey olmaz” diyen düşüncenin 1990’lardaki 3. kuşağı ensest (genetik, ahlaki, hukuki ve dini bakımdan evlenmeleri yasak olan yakın akraba konumundaki bireylerin cinsel ilişkide bulunmaları)  bir evlilikle sonuçlanmıştır. 4. kuşak 2000’lerde bir pedofili olan dayısı tarafından istismar edilen masum ve korumasız “Adem”le devam edecektir. “Hanife” “Ferman” ve ismi bilinmeyen  “Amerikalı asker” birinci kuşağı oluşturduktan sonra “Kudret” ve “Şöhret”ten devam eden “Soyağacı”nda hastanede bebeklerin karışması dâhil farklı ailelerde büyüyen çocuklar da romanda görülecektir. Bu romanda bir insan anne veya baba olsun kutsal değerlerini korumak için bir hassasiyet göstermezse meydana gelecek sonuçların gelecek kuşaklarda ensest ihtimalinin ne kadar yüksek olduğunu ortaya koymaktadır.


[1] Öznur Yılmaz, Welcome 6. Filo, Soysuzlar İçin SOYAĞACI, Göl Kitap Yayıncılık, İstanbul, 2021.

Gelecekte Bir Gün Kıbrıs…

     ‘’ Dünya kamuoyu bu sabahın erken saatlerinde Kıbrıs adasından yapılan açıklama ile şaşkına döndü. Çünkü çok ama çok uzun zamandan beri bir türlü çözüm bulunamayan ‘’Kıbrıs Meselesi’’ en nihayetinde bir çözüme ulaşmıştı…

     Adada mevcut her iki yönetimden gelen açıklama bundan böyle adadaki tüm problemlerin çözüme kavuştuğu yönündeydi.

    Pekiyi, bu nasıl olmuş; hiçbir zaman çözümü olmaz denilen bu adadan gelen sorunlar çözüldü haberi nasıl gerçekleşmişti?

   Şimdi yapılan açıklamanın içeriğine bakalım:

   ‘Nesiller boyunca bir arada yaşadığımız ancak 50’li yıllardan sonra türlü sorunlarla birlikteliğimizin bozulduğu, uğruna savaştığımız bu adada bundan böyle tüm sorunları geride bıraktık. Detaylı açıklama daha sonra yapılacaktır. Dünya kamuoyuna saygıyla duyurulur.’

  İşte bu kısacık açıklama bile özellikle dünya devleri başta olmak üzere, tüm ülkelerin dikkatinin Akdeniz’in tam da orta yerindeki bu stratejik adaya çevrilmesine neden oldu.

  Elbette böylesi bir açıklama durup dururken yapılmamıştı!

   Açıklama öncesinde adada neler yaşanmış, adayı yönetenler arasında böylesine önemli bir mutabakat nasıl sağlanmıştı? Bu konu tam bir muamma idi! Ama her ne yaşanırsa yaşansın sonunda çözüm sağlanmıştı.

  Adadan yapılan bu kısa açıklamanın ardından her iki tarafın garantörleri anavatanlarından Türkiye ve Yunanistan’dan yapılan açıklamayı teyit eden, yaşananlardan dolayı memnuniyet ifade eden açıklamalar geldi. Adanın diğer garantörü İngiltere her zamanki gibi bir açıklama yapmadı!

  Daha sonraki süreçte adadan haber alındıkça bu çözümün temelinde tamamen halkın kendi iradesi olduğu ortaya çıktı.

 Çözüm adına ortaya konulan hiçbir siyasi girişim, uluslararası kuruluşların önerileri fayda etmeyince halk kendi çözümünü kendisi sağlamış, her iki tarafın yapmış olduğu gizli referandum neticesinde ortaya çıkan sonuç; Kıbrıs meselesini tamamen ortadan kaldırmıştı.

 Çok gizli damgasıyla evlere gönderilen referandum oylamasında halka iki şey sorulmuştu:

  • Kıbrıs konusunun çözüme ulaşması için yönetenlerin müzakereleri devam ettirmesini istiyor musunuz?
  • Kıbrıs konusunun çözüme ulaşması için kendi düşüncenizi üç cümle ile açıklayınız…

   Bu iki soruya verilen cevapların ezici çoğunluğu aşağıdaki gibiydi:

‘’ Bundan böyle müzakere süreci istemiyoruz. Halkın kararı: Adada mevcut yaşam aynı şekilde devam etmelidir. Şu anda kim nerede yaşıyorsa, hangi konutta oturuyorsa orada kalmalıdır. Geçmişe dönük hiçbir tazminat talebinde bulunulmayacaktır. Adada yaşayanlar olarak hür ve müstakil yaşam tercihimize karışılmamalıdır. Her iki taraf da birbirlerinin devletini tanıdıklarını açıklamalı, adada yan yana yaşayan komşu iki devletin var olduğu dünya kamuoyu ile paylaşılmalıdır.’’

  İşte bu açıklama ile çözüme son nokta konulmuştu…

  Pekiyi, bu açıklamanın getirdikleri nelerdi:

  • En önemlisi adada mevcut iki devlet birbirlerini tanıyarak komşu olarak yaşayacaklarını beyan ediyorlardı.
  • Diğer önemli husus her iki tarafta şu anda nerede yaşıyorsa, hangi konutta oturuyorsa orada yaşamaya devam edecekti.
  • Ve çözümü sağlayan bir diğer önemli husus, geçmişte yaşananlara dönük hiçbir tazminat talebinde bulunmayacakları taahhüt ediliyordu.
  • Her iki tarafta yaşam tercihlerini istediği gibi kullanabilecek. İsteyen adanın kuzeyinde, isteyen güneyinde yaşayacaktı.

    Bu çözümün nedeni, nasılı yoktu. Halk böyle istemiş sonunda da çözüm mucizesi gerçekleşmişti.

    Çözüm en çok da adanın kuzeyinde varlığını sürdüren, her geçen gün daha da güçlenen KKTC’de sevinç çığlıkları, günler boyunca sürecek kutlamalar ile karşılandı.

    Adalı Türklerini en çok sevindiren hususlar şunlar olmuştu:

  • Bundan böyle dünyanın her yerinde kabul görecek olan kimlik kartlarıyla, KKTC damgalı pasaportlarıyla göğüslerini gere, gere dolaşacaklardı.
  • Yıllardan beri üzerlerine çöken Rum ambargolarından kurtulmuşlar; her türlü ticareti serbestçe yapıp, her alanda yapılacak etkinliklerde kendi evlatlarıyla temsil edilecek, dünyanın her yerinde yapılacak müsabakalara kendi bayrağıyla, milli marşıyla katılacak, dünyanın dört bir yanından kendi havaalanlarına serbestçe inen turistleri misafir edebileceklerdi.
  • Artık onlar için yaşamın geleceği pırıl, pırıldı. Genç nesilleri aydınlık yarınlar bekliyordu…

(Not: Sn. Denktaş yaşamış olsaydı bu yazı sonrasında bana söyleyeceği şeyi duyar gibiyim: ‘Aziz dostum, yine hayal gücünü konuşturmuşsun. Rum tarafı böylesi bir çözüme evet der mi hiç?)   ’’

Değerli okur:

       GELECEKTE BİR GÜN KIBRIS, başlığı ile kaleme almış olduğum bu yazımın tırnak içindeki bölümü anladığınız gibi bugün için tamamen bir hayal, bir rüyaymış gibi duruyor!

     Elbette bir gün Kıbrıs’ta çözüme ulaşılacak. Bu çözümü bizden önceki nesillerin göremediği gibi yakın bir zaman diliminde bizim nesillerimizin de göremeyeceği kesin. Belki de mevcut durum tırnak içindeki metinde yapılan açıklama gibi çözümün ta kendisi olacak.

     Böyle bir yazıyı kaleme almamın nedeni adada yaşayan Kıbrıs Türk’ü kardeşlerimizin hak ettiklerine dikkat çekmek içindir.

      Eğer gelecekte bir gün adada çözüm sağlanacak, ‘’Gelecekte Bir Gün Kıbrıs’’ olacaksa; bu Kıbrıs’ta yaşayacak olan Türkler de sıraladığım tüm kazanımlarıyla birlikte var olmalı, 1983 yılında kurdukları kendi devletlerinde hür ve müstakil yaşamalıdırlar…

Hangi Dağa Çıkalım?

Bütün dünyada millî eğitim örgütlerinin iki görevi vardır: Biri ve pek de millî olmayanı; öğrencilere matematik, temel coğrafya, tabiat bilimlerini öğretmektir. Bu eğitim değil, öğretimdir. Öyle değil, toplama, çıkarma yapma becerisini kazandırmak da eğitimdir, diyorsanız dediğiniz gibi olsun. Ama millî eğitimin asıl görevi, temel görevi, eğitim görevi ve nihayet adındaki “millî”nin sebebi, yeni nesillere Türk milletinin ortak yüksek kültürünü vermektir.

“Milletin ortak yüksek kültürü”, ne olduğu büyük çapta söylenişinden anlaşılan bir ifade ama sosyolog Ernest Gellner’in bunu ayrıntısıyla anlattığını da ekleyeyim. Gellner, ortak yüksek kültürü, milleti millet yapan unsur olarak tarif eder. Ortak yüksek kültür, en önce, milletin lisanıdır. Türk milletinin ortak yüksek kültürü, asırlar boyunca Bilge Kaan’dan, Kaşgarlı’dan, âşıktan divana, Yunus’tan Fuzulî’ye, Evliya Çelebi’ye, Cumhuriyet dönemi yazarlarına kadar, birike birike, üst üste kona kona inşa edilen o muhteşem yapıdır. Onunla anlatılan tarihtir. Tarihteki altın çağlarımız, başarılarımız, zaferlerimiz ve onlar kadar önemli ve anlatılması gereken yanlışlarımız, mağlubiyetlerimiz, kayıplarımızdır. Gayet tabii halk türkülerinden klasik Türk müziğine kadar musikimizdir. Bütün bunlara ilaveten maddi kültür mirasımız, mimarimiz, sanatımızdır.

Eğitmeyen eğitim, öğretmeyen öğretim

Sayın Millî Eğitim Bakanımız, ÇEDES projesi kapsamında, tarikatlarla yaptıkları protokolleri savunurken onların gençlerin dağa çıkmalarını önlediğini söylemişti. Bu, aslında millî eğitimin, o aslî millî eğitim görevini yerine getiremediğinin itirafıdır. Bu toplumun ortak yüksek kültürü, nesillere aktarılabilse ne kimse dağa çıkar ne kimse yer altına iner. Benim bu itiraftan anladığım, millî eğitimimizin, nasıl on iki yıl yabancı dil dersi verip yabancı dil öğretemiyorsa, bir o kadar yıl da Türkçe, tarih, sosyal bilgiler dersleri verip hiç birini hakkıyla öğretemediğidir. Belki de asıl sebep, neyin millî olup neyin millî olmadığı; millînin neyin millîsi olduğu üzerindeki tereddütlerdir. Sebep her ne ise “gençlerin dağa çıkmasını” önlemek için tarikatlara müracaat gerekiyorsa, şart hâline gelmişse millî eğitim sınıfta kalmış demektir.

Haksızlık etmeyelim. Eğitemeyen millî eğitim problemi, son millî eğitim bakanının yarattığı bir sıkıntı değildir. Onlarca yıldır bu sıkıntıyı yaşıyoruz.

Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun, millî eğitimin millî olan kısmındaki tereddüt ve çözülmenin başlangıcını geçen asrın kırklı yıllarına kadar götürüyor. O güne kadar neyin millî neyin gayrı millî olduğu konusunda bir sıkıntı yokken, art arda gelen iktidarlar tereddüde düştü. Tepe ne yapması gerektiğinden emin olamayınca, teşkilatın da çözülmesi gayet tabiidir. Eğitimin millî kısmı o günlerde irtifa kaybetmeye başladı. Millî olmayan matematik, tabiat bilimleri kısmı da çoktan seçmeli sınavlara hazırlık bağımlılığıyla çöküşe geçti.

“Bir kitap okudum hayatım değişti”

İlgimi çeken yeni kitaplardan biri, Sadi Yumuşak’ın Laboratuvar Günlükleri. Üç ay önce Liberte’den çıkmış. İzmirli hemşehrim Sadi ile aramızda yaklaşık 15 yıllık bir faz farkı var. O, 1975-1990 arasında “bilimsel sosyalist” yani komünist oluşunu anlatıyor. Daha başlardayım fakat beni hemen çarpan ve zihnimi o günlere götüren, “1975: Bir Kitap Okudum, Hayatım Değişti” başlıklı birinci bölümdü. Yıl 1975’tir ve Türkiye’nin en iyi okullarından birinde, Bornova Koleji’nde okuyan  zeki, pırıl pırıl bir genç, Georges Politzer’in o incecik kitabını okuyunca “dağa çıkmaya” karar veriyordu! Bu ne savunmasızlıktır. Bu ne iç cihazlanma eksikliğidir ve bu ne millî eğitimsizliktir!

Bir sohbetimizde, Sovyetlerin Türkiye üzerine çöken ideolojik işgalini konuşurken, Galip Erdem ağabeyimiz şöyle demişti: “Siz bizim komünist gençlerin Kapital falan okuduğunu mu sanıyorsunuz. Manifestoyu bile okuyanı azdır. Onları komünist yapan Politzer’in Felsefenin Başlangıç İlkeleri’dir.” Ben de bu durumdan vazife çıkararak Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi’ni yazmıştım. Yıllar sonra birçok okuyucum bana benim kitabı okuyunca hayatlarının değiştiğini söyledi. Millî Eğitim görevini yerine getirse ne Politzer’i ne de beni okuyan gencin hayatı değişirdi.

Bugün tarikatlardan ders almayan gençler dağa çıkıyormuş! Demek ki çözüm bulunmuş. Ben bunu, “Bari o dağa değil de bu dağa çıksınlar!” taktiği olarak algılıyorum.

Orda kimse var mı?

Sadi Somuncuoğlu’nun sık tekrarladığı bir tespiti, devletin PKK’nın ve FETÖ’nün fikriyle değil, militanı ile mücadele ettiğiydi.

“Ehli vecize” değilim ama Atatürk’ten tekrarlayayım-kaçıncı tekrarım hatırlamıyorum-: “Çocuklarımız ve gençlerimiz yetiştirilirken, onlara, bilhassa mevcudiyetiyle, hakkıyle, birliğiyle taarruz eden bilumum yabancı anasırla mücadele lüzumu ve efkârı milliyeyi kemali istiğrakle her mukabil fikre şiddetle ve fedâkârane müdafaa zarureti telkin edilmelidir. Yeni neslin bütün kuvayı ruhiyesine bu evsaf ve kaabiliyetin zerki mühimdir. Daimî ve müdhiş bir cidal şeklinde tebarüz eden hayatı akvamın felsefesi, müstakil ve mesut kalmak isteyen her millet için bu evsafı kemali şiddetle taleb etmektedir.”

Huuu! Orda kimse var mı?

SUAT GÜN ile ‘KÂFİR’ Kelimesinden Hareketle Ufuk Turu…

Oğuz Çetinoğlu: Kâfir’ kelimesi lügatlerde; ‘tanımayan, bilmeyen, Allah’ın varlığını ve birliğini kabul etmeyen, On’a ortak koşan veya beşerî sıfatlar yükleyen’ olarak açıklanmaktadır.  Sizin görüşleriniz nedir?

Suat Gün: Kâfir hakîkati örtendir, hakkı gizleyendir. Bir de ‘inkârcı’ kelimesi var: ‘münkir’ olarak da anılır.  Hakîkati kabul etmeyendir, reddedendir. Kâfir hakîkati bile bile gizler. Münkir aklen yetersiz olduğu için hakîkatin varlığını göremez. Münkir esasen bilgi ve zekâ bakımından yetersizdir. Bu yetersizlik dolayısıyla eğriyi doğrudan ayırt edemez, aynı zamanda varlıklar ve nesneler hakkında doğru hükümler veremez. Bunlar arasındaki bağlantıyı kavrayamaz. Kâfir hepsini bilir ama yanlışta bilerek ısrar eder.

Çetinoğlu: Daha geniş bir açıklama gerekirse…

Gün: Yüce Allah’ın varlığı gün gibi aşikârdır, hiçbir şekilde reddedilmesine dâir bir delil bulunamaz. Aksine bir düşünce savunulamaz.

Maddenin hareketi, cisimlerin birbirleriyle olan bağlantısı, birbirlerine tesiri varlıkların, şaşmaz bir şekilde hareketi insan tarafından tasavvur edilemeyecek bir gücün açık belirtisidir. Dolayısıyla gerçek akıl sâhipleri bu bağlantıyı ayırt eder, bunun arkasındaki esas gücün kim olduğunu hakkıyla takdir eder. Bugün fizik ve kuantum fiziğindeki gelişmeler, elementlerin yapısı bunları meydana getiren atomlar, atom ve parçacık fiziğinde yapılan araştırmalar sonucunda insan bilgisi yepyeni bir noktaya gelmiştir. Kâinatı anlama ve sırlarına vakıf olmada yeni bir aşamaya geçmiştir. Eski Yunan âlimlerinin söylediği şu idi; ‘Madde parçalanamaz bölünemez zannedilen en küçük parçacıklardan meydana gelmiştir. Bu parçacıklara da atom adı verilmektedir.’

İlk çağlardaki bir âlimin eline bir avuç toprak alıp bunu bir çekiç vasıtasıyla parçalaması veya havanda dövmesi sonucunda toz dediğimiz küçük parçacıklara bölünmektedir. O zamanın âlimleri bu parçacıkların daha da ufalanmayacağı sonucuna varmışlardı. Buna da atom adını vermişlerdi. 2000 sene boyunca insanlık atomların bölünemeyeceğini zannetmişti. Taneciklerden meydana gelmiş toprak yığını sanmıştı. Daha 20 yüzyıl başlarına kadar bu yanlış bilgi devam etmiş hatta Dalton’un atom teorisi maddenin atomlardan oluştuğunu ve bunların nihai olarak bölünmeyecek en küçük parçacıklardan meydana geldiğini savunuyordu. Tıpkı Aristo’nun bütün kâinatın dünyanın etrafında döndüğünü sanması gibi…

Parçacık fiziğinde ki ilerlemeler, bunun böyle olmadığını ortaya çıkarttı. Bir de bakıldı ki atomlar merkezde bir çekirdek etrafında dönen elektronlar, çekirdeğin bünyesinde ağırlığı olan ve olmayan nötron, proton ve pozitronlardan meydana geliyor. Ve bunlar arasında o derece büyük boşluklar var ki elektronlar bu çekirdeğin etrafında dönerek bir kabuk meydana getiriyor ve bu kabuk parçalanamaz zannettiğimiz atomları oluşturuyor. Çekirdekteki parçacık sayısı arttıkça farklı farklı elementlere dönüşüyordu. Fiziki ve kimyevi özellikleri değişiyordu.

Uzun yıllar atomu meydana getiren bu parçacıkların nasıl bir şey olduğunu anlamak üzerine yoğunlaştık. Aaa bir de baktık ki;  bu parçacıklar da daha alt küçük parçacıklarından oluşuyor. Buradaki fizik kanunları kuantum kanunlarına göre işliyordu. Bu kanunlar da sâbit değildi.

Çetinoğlu: Peki, bu parçacıkların kaynağı neydi, bu parçacıklar nasıl meydana geliyordu?

Gün: İşte parçacık fiziği üzerindeki yoğunlaşmadan sonra şu anlaşıldı ki; madde; dalgaların birbirlerine çarpmasıyla küçük kum tanelerine benzer,  ‘kuark1 adını verdiğimiz parçacıklardan oluşuyordu. Bu kuarklar her istikametten gelen sonsuz sayıdaki dalganın birbirine çarpmasıyla tümsek benzeri bir yapı oluşturuyor. Bu yapıların birbirleriyle kaynaşması neticesinde kuark dediğimiz parçacıklar oluşuyor. Kuarklar birbirleri ile birleşerek nötron, proton elektronlar oluşturuyor. Bunlardan da atom oluşuyor.  Peki, maddenin kaynağı olan atom neden meydana geliyordu? Her yönden esen rüzgâr gibi dalgaların birbirine çarpmasıyla kuarklar, kuarklardan atomlara, atomlardan elementlere ulaşan bir yapı oluşturuyor yâni varlık âlemi başlıyordu.

Çetinoğlu: Varlık Âlemi’ nedir?

Gün: Her noktadan her yönden esen sürekli dalgadır!  

Çetinoğlu: Varlık âleminin başlangıç noktası nedir?

Gün: Dalga.

Çetinoğlu: Dalganın mebdei?

Gün: Yokluk âlemi kendiliğinden sürekli esen bir dalga meydana getiremez.  Çünkü varlığı meydana getiren şey her noktadan her yönden esen sonsuz sayıdaki dalga hareketidir. Dalga hareketi bir üfleyen olmazsa ve üfürenin devamlı üfürmesi olmazsa olmaz. Üfüren dalga olmazsa bu dalgalanma olmayacak ve madde meydana gelmeyecektir.

Çetinoğlu: Bu üfürülme meselesini incelediğimiz zaman ne görüyoruz?

Gün: Şunu görüyoruz: Maddeyi meydana getiren dalga her istikametten ve her noktadan birbirine çarparak kabarcıkları meydana getiriyor. Onlar da maddeleri meydana getiriyor ve birbirini iterek sürekli genişliyor. Yâni maddenin var olma sürecini meydana getiren genişleme mekân oluşturarak uzayı da meydana getiriyor. Yâni madde kendi boşluğunu da meydana getirerek genişliyor. Varlık sürekli yaratılarak mekânını ve yerini genişletiyor, değiştiriyor. Bu var olma fiili süreklidir. Mekân sürekli var edilerek genişletiliyorsa onu var eden güç mekânın dışındadır. Dolayısıyla mekânı ve yeri olmayan bir güç tarafından bu var etme süreci sonsuz sayıda tekrarlanmaktadır.  Buradan anlıyoruz ki o yaratıcının kendisinin bir mekânı yoktur ve O mekândan münezzehtir. O bütün mekânların dışındadır. Mekânları sürekli var ederek yaratmaktadır. Onun yaratması durduğu an, yâni kâinatı meydana getiren dalga kesildiği andan itibâren kâinat kendi içerisinde çökerek dökülür. Çünkü o sürekli var edendir. Çünkü o yarattıklarına benzemeyendir. Dolayısıyla maddenin kadim olmadığını, sürekli yaratıldığını yaratılanların dalga adını verdiğimiz hiçlikten oluştuğunu, o yüce gücün hiçbir zaman yarattıklarına benzemeyeceğini anlamış bulunuyoruz. Onun, sürekli dalga göndererek yarattığı kâinatın madde ve mekânını mütemâdiyen ayakta tuttuğunu, o ezelî ve ebedî olmazsa kâinatın mümkün olamayacağını, bütün bu kâinatın dışında kalarak yarattığını ilmen görmüş bulunuyoruz. Dolayısıyla O’nun cevheri; yoklukla, yoktan var edilenle asla mukayese edilemeyecek bir cevherdir.  Yüce Allah’ın yarattıklarına benzememe sıfatı yoklukla mukayese edilemezlik niteliğinden gelmektedir. Maddenin özünü oluşturan sonsuz ve sınırsız sayıdaki dalga kesintiye uğradığı andan itibaren varlık âlemi yok olur. Zahiri âlem ortadan kalkar.

—————————-

1Kuark: bir tür temel parçacık ve maddenin temel bileşenlerinden biridir. Kuarklar, bir araya gelerek hadronlar olarak bilinen bileşik parçacıkları oluşturur. Bunların en kararlıları, atom çekirdeğinin bileşenleri proton ve nötrondur.

Varlık âleminin varoluşu onu yaratanın başlangıcının ve sonunun olmamasından kaynaklanmaktadır. Varlık âleminin yaratılma fiziği gösteriyor ki şâyet başka tanrılar olsa, başka müdâhale eden varlıklar olsa, kâinatı meydana getiren dalga yapımına çeşitli yönlerden müdâhale olur ve varlık âlemi mümkün olmaz. O olmazsa varlık olmaz. Varlığın varlığı tamamen onun irâdesine ve onun kudretine bağlıdır. O sonsuz kuvvet ve kudret sâhibidir. Zamandan ve mekândan münezzehtir, yarattıklarına benzemeyendir.

Çetinoğlu: Kâinatın genişliği konusundaki söylentiler çok farklı…

Gün: İlk yaratıldığı andan itibaren kâinatın kaç milyar ışık yılı mesafesine kadar genişlediğini anlamakta büyük bir acizlik içerisinde bulunuyoruz. Onun, kâinat, yâni yer ve gök hepsi bir aradaydı onu birbirinden ayırdık, sürekli genişletiyoruz demesinden sonra anladık ki gerçekten kâinat genişliyor. Göğe başımızı kaldırıp baktığımız zaman bulut şeklinde gözüken yıldızların yıldız olmadığını onların Samanyolu gibi başka samanyolları olduklarını anladık. Bugünkü ölçümlere göre kâinatın yarıçapının 46 milyar ışık yılı olduğunu ve onun bize bildirdiği rabbinin yarattıklarını sayamazsınız ayetinin tecellisi olarak 8 trilyon tane Samanyolu olduğunu tahmin ediyoruz. Her samanyolunda 100 milyar ile 1 trilyon arası yıldız olduğunu, her yıldızın yörüngesinde yüzlerce gezegen döndüğünü öğrenmiş bulunuyoruz. Dolayısıyla bu yaratılanları saymamızın mümkün olmadığını anlamış bulunuyoruz. Uzayın en derin yerlerinde ne olduğunu, ışık ve sinyallerinin zayıflayarak bize kadar gelmediğini nereye kadar uzandığını bilmediğimizi görüyoruz. Yıldız ve gezegenlerin sayısını matematik bilgimize göre sayamayacağımız kadar bir âcizlik içerisinde bulunuyoruz. Hatta kendi güneş sistemimizin çekim alanı içinde bulunan gezegen sayısını, kimin hangi yörüngede döndüğünü bile bilmiyoruz. Onları yaratan gücün bütün bunları saniye sekmeden bir düzen içinde döndürdüğünü/gezdirdiğini gözlerimizle görüyoruz. Kendimizi ve aczimizi görmeden şımarıp duruyoruz. Kâinatta Dünyâmızın bir nokta büyüklüğünde bile olmadığını açıkça görüyoruz. Biz de bu varlık âleminde karınca kadar bile bir yer işgal etmiyoruz.

Çetinoğlu: Kâinatın sınırsızlığını idrak edemeyenler var…

Gün: Bugün ben gençlerimizin kâinatın yüce yaratıcısını idrak edememesinden derin bir üzüntü duyuyorum.  Neden ateist, deist oluyorlar? Neden gençlerimize Yüce Allah’ın sonsuz kudretini atom fiziğinden başlayarak izah etmiyoruz.  Neden onların yüce Allah’ı görür gibi inanmasına hizmet etmiyoruz? Neden gençlerimize hakîkat ilmini öğretmiyoruz?  Neden öğrendiğimiz fizik ve kimya bilgisini hakâkat ilminin ifâdesinde kullanmıyoruz?  Eğer gençlerimize hakîkati öğretmezsek ağır bir sorumluluk içerisinde kalacağımız ve âhirette de bunun hesabını veremeyeceğimizi neden düşünmüyoruz? Allah’ın zatı ve varlığı derinlemesine düşündüğünüz zaman güneş gibi açıktır ve kesindir. Onu görmek gören gözlerin işidir, aklen görenlerin kabiliyetidir.  Onu görmek yüksek aklın mârifetidir. Ahmaklar asla gözlerinin hâricindeki organlarla göremezler, yokluktan (yâni sürekli yaratılan) meydana gelen organlarla onun görmenin imkânsız olduğunu anlayamazlar. Esas görgünün, akılla görmek olduğunu, asıl görmenin ve hüküm yürütmenin aklen mümkün alacağını düşünemezler. Varlığı aklen görmek hakîkat ilmidir. Aklen görmek matematik analizinde ihtisaslaşmak gibidir, çarpım tablosunun ezberlemeyen çıkartma toplama bilmeyen bir matematikçinin binom formülünü2 kavraması mümkün değildir. İnkâr, bilgi ve akıl yetersizliğinin

……………………

2Binom açılımı: Matematikte binom açılımı, iki sayının toplamının üslü ifadesinin cebirsel açılımıdır. Teoreme göre, ⁿ formatında yazılmış bir polinom, b, c 0, b +c = n, axᵇyᶜ formatındaki terimlerin toplamı şeklinde yazılabilir. Bu ifadede b, c, n N, b 0, c 0, b+c=n, a> 0 koşulları sağlanmalıdır.

açık delilidir. İnkâr bilgi yetersizliğinden kaynaklanırsa düzeltilebilir, akıl eksikliğinden kaynaklanırsa asla düzeltilemez. Bilgi eksikliğinden kaynaklanan inkârı düzeltmeye mecburuz. Akıl eksikliğinden ve kibirden kaynaklanan inkârı düzeltemeyiz. Bu nedenle ahmaklığın en açık belirtisi hakkı inkârdır. İnkâr da cezâsız değildir!

  SUAT GÜN Malatya’nın ilçesi Battalgazi’de doğdu. Atatürk İlk Okulu’nu ve Kubilay Orta Okulu’nu Malatya’da bitirdi. 1970’de Kuleli Askerî Lisesi’ne girdi. 1973’de mezun oldu. 1976’da Kara Harp Okulu’nu, 1977’de Topçu ve Füze Okulu’nu bitirdi ve orduya katıldı. İstifa ederek ordudan ayrıldı. 1987’de İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirdi. Aynı fakültenin Milletlerarası İlişkiler Bölümü’nde ‘Milletlerarası Politika’ alanında yüksek lisans yaptı. Ordudan ayrıldıktan sonra 2002 yılına kadar ticaretle uğraştı. İlk yazılarına 1987 yılında Türk Yurdu ve Malatya’nın Sesi Dergisi’nde başladı. 2002 yılından sonra Önce Vatan Gazetesi’nde köşe yazıları 2009 yılına kadar aralıksız yayınlandı. Sarı basın kartı sahibidir. Şafak Gazetesi- 34 Gündem Gazetesi, İş Gündem Dergisi, Marmara’nın Sesi Gazetesi ve İstanbul Times Gazeteleri yazılarını yayınlamaktadır. Flaş TV’de ‘Kim Haklı’ programına katıldı. Mesaj TV’de ‘Fikir Penceresi’ programını 50 hafta – MPL TV’de ‘Satranç Tahtası’ programını 200 hafta sundu. Ülke meseleleriyle ilgili olarak Ülke TV, Kanal 7, Çay TV, Kanal İstanbul, Bengisu TV, Kanal 9, ‘Türkiye’nin Sesi Programı’nda’, Meltem TV, Mesaj TV, Kanal 5, TRT, TRT Arapça, AKİD TV, Uzay TV, Kanal G, TGRT, 1AN Tv gibi televizyon kanallarında tartışmalara katıldı ve hâlen katılmaktadır. Aynı zamanda çeşitli dergi, gazete ve internet sitelerinde (Hicret Haber Com, Kudusde.org ) yazıları çıkmaktadır. Günlük köşe yazıları ÖNCE VATAN GAZETESİ’nde yayınlanmaktadır. Yazı arşivi gazetenin sitesi olan www.oncevatan.com ‘da bulunmaktadır. Strateji ve dış politika üzerine 12 edet yayınlanmamış 1 adet yayınlanmış ‘Filistin Savunması İnsanlık Dâvâsı’ adlı kitabı mevcuttur. Ayrıca (Ahi Evren, Kıyamet, Küçük Bilgin İmamı Azam, Selman!ı Farisi Yük Taşıyan Vali, Ashab-ı Kehf, Gazneli Mahmud’un Şükür Secdesi) isimli 6 adet senaryo bir adet tiyatro eseri yazmıştır. Son 10 yıl içinde 2000’in üzerinde makalesi gazete- dergi ve çeşitli internet sitelerinde yayınlanmıştır. Marmara Üniversitesi’nde takdimini yaptığı; ‘Anayasa Felsefesi’ne Giriş’, ‘Türk Devlet Felsefesi’ isimli sunumları bulunmaktadır.   ASAM’ın 2017 yılında tertiplediği 1. İslam Birliği Zirvesinde ‘İSLAM BİRLİĞİ İÇİN BİR VİZYON TEKLİFİ’ adlı sunumunu yapmıştır. İstanbul Yazarlar Birliği’nin üyesidir. DÜBAMDER ‘Dünya Basın Mensupları Derneği’ kurucu üyesidir. MABAMDER (Malatyalı Basın Mensupları Derneği) üyesidir. Malatya Platformu üyesidir. İstanbul Düşünce Enstitüsü’nün kurucu üyesidir. Avrasya Bir Vakfı’nda Müdürlük yapmıştır. Ensar Vakfı Akiller Divanı’nda her hafta ‘Haftalık Stratejik Raporu’ sunmaktadır. ASDER’e ve Ensar Vakfı Fatih Şubesi’ne üyedir. 50 civarındaki dernek ve vakıfla bağlantılıdır. 2015 yılında kurulan ‘Uluslararası Kudüs Derneği’nin’ Genel Başkanıdır.

Kadınlar Gününe Dair

    İkiyüzlü Batı, kadını ve kadın haklarını her zaman yalanına ve zulmüne perde yapmıştır. Gerçekten kadına değer verseydi Filistin de hunharca katledilen kadınları korurdu.

  Batı, kadını, kadın haklarını istismar ededursun, biz kendi kültürümüzden kadının değerini vurgulayan nakiller yapalım.

 Bizim kültürümüzde “kadın”,“katun”, “merkezde duran sultan” anlamındadır.

   Kadın denilince; cefakârlık, fedakârlık, vefanın aslı, sınırsız özveri, sevginin menbaı, hoşgörünün duruluğu, bacı, abla ve hakiki analık akla gelir.

     Kadın candır. Yuvayı sevgisi ile ilmik ilmik yapandır. Nadide, misk kokulu çiçeklerin suyu, biricik evlatlarının rol modeli, huyudur. Çocuklarının, eşinin ardından arkalarını ihtimamla toplayan, koruyup kollayan, komşusuna sıcacık çorba, sevdiklerine yüreğiyle sevgiler, sağlıklar, güzel günler yollayandır.

      Eşinin yarısı olmaktan öte; başarısını, işini, azmini, neşesini huzurunu tamamlayandır. Hırpalanan ilişkileri, akrabalar arasındaki gerginlikleri, ihmalleri, komşuların ahenkli uyumunu ihtimamla düzenleyendir..

     Hataları, küskünlükleri, kıskançlıkları, kopan sağlıklı ilişkileri sevgi ipliğiyle birbirine bağlayandır.

      Yaptığı güzelliklerle, iyiliklerle övünmeyen gizleyen, çektiği hüzün ve kederleri tebessümle perdeleyen meçhul bir kahraman, sıcacık bir umut, hayatın anlamı, bir ömrün uyumlu mimarıdır.

      Acılı günlerin sabır taşı, aç kalmış karınların şifalı aşı, derdi olanların samimi gözyaşıdır. Hüznü olanların sığındığı şifa limanıdır.

     Telaşlı anlarda paniklemeyen, sükûnetle moral olan, dik duran yıkılmayan, azimle gayretle yüreği mertlikle dolandır.

     Bir orkestra şefi gibi aileyi yönetendir. Krizleri çözen, kırıp dökmeleri ihtimamla derleyip, yeniden sağlayandır.

       O, işe giden aile çalışanlarının çorap ve giysilerini arkalarından toplamakla yetinmez. Kırılan potları, densiz sözleri, sevgiden yoksun sıradan sözleri, rencide eden gafları da bir bir güzelleştirir estetik hale getirir.

    Gafları değerli lafa, hüzünlü gönülleri mutluluğa çevirir.

   Haksızlığa uğrayan çocukları, babayı rencide etmeden kurtaran O’dur. “Sen’de haklısın der” herkese, mağduru ezdirmez kimseye. Baba da O’na sığınır zor anlarında, evlatta. Hatta akraba, hısım komşular da.

Gördüğünüzde bir nefes alımı kahve içerken rahata. O ailesinin iyiliğini düşünür hep, olsa da istirahatte.

  Ömrünü ailesi ve sevdikleri için koşulsuz veren, en acılı günlerde tek başına göğsünü geren, gamlardan, hicranlardan mutluluk çiçekleri derendir.

   O, bir psikolog, hakem, hâkim ve hekimdir. Çaresizliklerin dermanı, zor günlerde kendini riske atandır. Belki de dönmeyeceğini bilerek gerektiğinde takılarını eşine tebessümle uzatandır.

  Oysa O’da bir candır. Hatırlanmak değer görmek ister. Fakat söylemez, dillendirmez, beklemez. Can parçalarının mutluluğu için, acıları ile birlikte kalbine gömer. Ailesi için kendisini heder eder.

  Doyunca tarayamadığı saçlarında çilenin yıldızları gezer, alnında da sabrın çizikleri. Yaşlanmadan göçer, yaşlandığında da “can” dedikleri O’ndan vaz geçer.

    On kişiyi 65 metrekare eve sığdırmasını bilen o müstesna yürek, gün gelir evlatlarının kocaman evlerine sığamaz olur bazen. Yine de onların mutluluğu için yutkunur, umutlarını erteler, zoraki gülümser.

   Kadınlarımız, umut ışığı canlarımız. Hakkınız ödenmez, yeriniz dolmaz. Her ihmalimize rağmen yine de sevginiz yüreklerimizde hep tazedir, solmaz.

 Değerlerimiz, canparelerimiz, hep tamamlayanımızsınız. Siz olmazsanız hayatın tadı da olmaz. Bir gün değil, her gününüz, huzurlu ve mutlu olsun…

        Sevgiyle kalın.

Kadın Yüceltilirse Vatan Güçlenir

Sekiz Mart Kadınlar Günü Vesilesiyle;

Anaerkil bir yapı içeren Türk toplumlarında hakanların boyun eğdiği kadın anadır, kadın liderdir, kadın güçtür ve kadın devlettir İslam öncesi ve sonrası toplum yapısının dinamiklerinde.

*

Çünkü ne kadar kutsal bir görevdir bir insana can vermek, anne olmak ve anne sütü ile yavrularını aylarca başkaca hiçbir gıdaya gerek duymadan emzirerek doyurmak.

İnsana can vermek, kan vermek annelerin en kutsal görevidir.

Ve kadın olmak, toplumda erkeklerle eşit yaşam hakkı elde etmek, hak ettikleri saygı ve sevgiyi görmek kadınların en kutsal hakkıdır.

*

Kadınlar mutlak şekilde erkeklerden farklı ve üstündür bunu kabul etmek ve yaşamın bir parçası haline getirmek erkekler için olmazsa olmazdır.

Kadınlarımız, tarlada, fabrikalarda, şirketlerde, bürolarda erkeklerle aynı şartlarda hiçbir fark olmadan çalışmaktadırlar.

Doktor, mühendis, iş kadını, öğretmen, akademisyen, siyasetçi, işçi, memur, çiftçi, pilot, gazeteci, sanatçı ve hatta asker olur kadınlar ki erkeklerden hiç de aşağı kalmazlar.

*

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü kadınların erkeklerle eşit haklarla sahip olduklarını hatırlatan, öğreten çok önemli bir gündür.

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü; kadınların siyasi ve sosyal bilincinin geliştirmesi ve ekonomik, siyasi ve sosyal başarıları için kutlanmaktadır.

*

Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk seçme ve seçilme hakkını dünyanın birçok ülkesinden önce Türk kadınına tanıdı.

3 Nisan 1930 tarihinde belediyelerde, 26 Ekim 1933’te köy ihtiyar heyeti ve muhtarlık seçimlerinde, 5 Aralık 1934’te ise Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kadına seçme ve seçilme hakkı tanındı.

*

Ne yazık ki Kur’an’ın ve sünnetin ön gördüğü hayat ikliminden uzak kalmış, din diye Bedevi Kültürüyle, Acem Kültürüyle şuursuzca işlenmiş zihniyetlere özgürlük adı altında Batının Sokak kültürü de eklenince avamlaşan/ körleşen Türk insanı milli değerlerinin şuurundan bihaber olunca içine düştüğü dramlarla cebelleşir oldu. Bu sebeplerle olacak ki son yıllarda ülkemizde işlenen kadına yönelik cinayetlerin, cinsel sapıklıkların sıkça işlendiği Anaerkil Türk insanına uygun düşmeyen içler acısı durumları duyar olduk.

*

Güzel ahlakın tamamlayıcısı sıfatıyla görevlendirildiğini vurgulayan ahlak Peygamberinin verdiği nitelikli kavganın başlıcaları aile kavramını yücelterek oturtmak, kadına layık olduğu mevkii vermekti içinde bulunduğu cahiliye dönemi denen o ilkel bedevi kültüründe.

Yüce Rabbimiz eksiksiz yarattığı ve zatına muhatap aldığı insana sesleniyor ahlak Peygamberine indirdiği Kur’an aracılığıyla:

*

“Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir kadından yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdar olandır”

Kur’an’ın ayetlerinin peyler peyi indiği Peygamberimiz ise gelen ayetlere vurgu yaparak sesleniyor kendisine inananlara:

“Biliniz ki, sizin, hanımlarınız üzerinde hakkınız olduğu gibi, hanımlarınızın da sizin üzerinizde hakları vardır”.

*

O halde insan, akıllı, sorumluluk sahibi ve en şerefli varlık olmakla Allah katında özel bir değere sahiptir. Elbette insanoğlunun erkek ve kadın olarak farklı niteliklerle yaratılmasında sayısız hikmetler vardır. Ancak şu bir hakikattir ki, kadın ve erkek, insan olma itibariyle aynı şerefi paylaşır; kul olma itibariyle de aynı sorumluluğu üstlenir. Allah’ın rızasına uygun bir şekilde yaşamak; dünyada iyilik, adalet ve merhametin yayılması, kötülük, zulüm ve haksızlığın önlenmesi için çalışmak hem kadının hem de erkeğin vazifesidir. Nitekim Yüce Rabbimiz “Mümin olarak, erkek veya kadın, her kimse insanı onurlandıracak işlerde bulunmakla mükelleftir’’uyarısında bulunur.

*

Kur’an-ı Kerim’de kadının toplum içindeki konumundan, Allah katındaki değerinden ve haklarından bahseden çok sayıda ayet vardır. İnsanlığın annesi Hz. Havva’dan itibaren tarihte iz bırakan nice kadın Kur’an’da anlatılır. İmanı ve cesaretiyle Hz. Asiye, iffeti ve sabrıyla Hz. Meryem, sadakati ve teslimiyetiyle Hz. Hacer hepimize örnek gösterilir. Sevgili Peygamberimize ilk inanan ve onu bütün gücüyle destekleyen Hz. Hatice’dir. Yüreğindeki tevhit aşkıyla İslam yolunda ilk kadın şehit Hz. Sümeyye’dir. Peygamberimizin hanesinden ilmi, sünneti ve hikmeti insanlığa taşıyan ise Hz. Ayşe’dir. Bu nâdîde örneklerin ışığında dinimizin, milletimizin ve medeniyetimizin kadına bakışı daima onun saygınlığını ve haklarını korumak üzerinedir. Kadına dair nerede köhne bir anlayış ve zalim bir davranış varsa, o cahiliye döneminin kalıntısıdır.

*

Her insan en temel hakları ile doğar ve cinsiyeti yüzünden bu hakları bir insandan esirgemek İslam’a da insafa da sığmaz. Sırf kız olduğu için bir çocuğun doğumuna üzülmek, onu hor görmek, eğitimden mahrum bırakmak, zorla ve küçük yaşta evlendirmek zulümdür. Hâlbuki dört kız babası olan Sevgili Peygamberimiz kız çocuklarımızın bizim için rahmet ve mağfiret vesilesi olduğunu müjdeler ve: “…Her kim şu kız çocuklarını yetiştirirken birtakım zorluklara katlanırsa bu kızlar onun için cehennem ateşine siper olur” buyurur. Annelerimiz ise, bizim sevgi kaynağımız, dua kapımızdır. Emeğinin hesabını tutmayan, karşılık beklemeden veren, ayaklarının altına cennet serilen her anne, iyiliği ve ihsanı hak eder.

*

Erkek ve kadın için, aile kurmanın huzura kavuşmak anlamına geldiği hakikati bir ayette şöyle anlatılmaktadır: “İçinizden kendileri ile huzur bulacağınız eşler yaratıp, aranızda sevgi ve merhamet var etmesi, Allah’ın varlığının ve kudretinin delillerindendir. Şüphesiz bunda, düşünen bir toplum için dersler vardır.”

*

Eşimiz, dünya hayatının yükünü birlikte taşıdığımız, üzüntü ve kedere beraber katlandığımız dert ortağımızdır. Yuvamızı, sevincimizi ve mutluğumuzu paylaştığımız hayat arkadaşımızdır.

Peygamber Efendimiz kadın ve erkeği “Bir bütünün birbirini tamamlayan iki yarısı” olarak tanımlar. Birbirine sevgi ve güvenle bağlanan, birbirini koruyan ve destekleyen bir tutumu bizlere öğretir. Zira sağlıklı, huzurlu ve güçlü bir toplumu kadın ve erkek birlikte inşa eder.

*

Ne yazık ki bugün insanlık her konuda olduğu gibi, kadın hakları konusunda da çetin bir imtihandan geçiyor. Dünyanın birçok yerinde savaş, şiddet ve zorbalık herkesten çok kadınları vuruyor. Acıyla kıvranan, hapsedilen, göçe zorlanan kadınlar yardım bekliyor. Diğer yandan “Kadınlar hakkında Allah’tan korkun. Çünkü siz, onları Allah’ın emaneti olarak aldınız ve Allah’ın adını anarak (nikâh kıyıp) kendinize helâl kıldınız” buyuran bir Peygamber’in ümmeti olarak kimi zaman onun hassasiyetine sahip çıkamıyor. Hayatında tek bir defa bile kadına el kaldırmayan Ahlak Peygamberinin yolundan gitmemiz gerekirken, onlara karşı merhametli davranmamız gerektiğini unutuyoruz. Ne acıdır ki, şiddet, istismar ve kadın cinayetleri tırmanmaya devam ediyor. Bu vahim tablo karşısında, kadın söz konusu olduğunda merhamet, adalet ve hakkaniyetten asla taviz verilmemelidir. “Sizin en hayırlınız hanımlarına karşı en iyi davranandır” buyuran Peygamber Efendimizin davetine icabet müminim diyen her insanın temel görevidir.

*

Nasıl oluyorsa Diyanet Başkanlığının sessizliğinden yararlanan türedi bir kısım ilahiyatçıların yorumlarından dinin arındırılması gerekir kanaatindeyim.

–Bu zavallı bilgiçlerin, zihniyetlerini bel altından bel üstüne taşımaları gerekir.

–Bu çağ dışı bilgiçlerin, asansörde halvetle ilgilenmek yerine hak, hukuk, adaletle beyinlerini yormaları gerekir.

–Bu megaloman bilgiçlerin, erkek egemen bakışla kadınlara çerçeveler çizmek yerine biraz da kadın egemen bakışa öncülük vermeleri gerekir.

–Bu sözde bilgiçlerin, cinsellik diye tutturma yerine yetim hakkına, kamu hakkına, hayvan hakkına, çevre hakkına öncelik vermeleri gerekir.

–Bu zihniyeti karmaşık bilgiçlerin, kadın dövmenin inceliklerine kafa yordukları kadar kadın istismarına kafalarını yormaları gerekir.

–Bu sözde bilgiç beyinlerin, İslam’ı alay konusu haline getiren çağın idrakine uzak meseleleri bırakıp çağın idrakine uygun meselelerle beyinlerini yormaları gerekir.

Böylece Din İşleri Yüksek Kurulunun bu çerçevede konuya hâkim sesini yükseltirse büyük bir reforma imza atmış olur kanaati toplumu da rahatlatır.