7.7 C
Kocaeli
Pazartesi, Mayıs 4, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 184

Ey İnsanlık Gazze’yi Unutma

Gazze’de gerçekleşen zulmü, soykırımı yavaş yavaş gündemimizden çıkarmaya başladık gibi. Haberlerde can yakıcı manzaraları gördüğümüzde, zihnimizin gündemine başka şeyleri alarak Gazze’den uzaklaşıyoruz artık.

 Sanki uzayan bu ıstırap sahnelerinden kaçar gibiyiz. İnsanoğlu unutmayı sever, hele canını acıtan olayları daha tez unutur. Kendisi çekmediği sürece tarih boyu bu böyledir.

Ben bile Gazze’yi birkaç kez yazdığım için tekrar yazmaya çekinir oldum. Birilerini sıkıyor muyum duygusuna kapılmaya başladım.

İşte İsrail’in istediği dönüşüm de budur. Zihinlerimiz bu vahşete yavaş yavaş alışarak olağan bir şeymiş gibi algılamaya başladı.

Zulmü işleyenler çirkinliklerinden bıkmazken, Müslümanlar, “bu kadar üzülmek yeter” gibi düşünmeye başladı. Oysa Gazze’de ve Filistin’de yaşananlar bir düş değil. İnanılması imkânsız acı gerçekler. 122 günde 27 bin masum sivilin kaybı söz konusu. Bunların bir kısmı açlıktan, susuzluktan, tedavi edilememekten dolayı hayatlarını kaybetti.

Ey Müslüman!… Ey insani vasıflarını hala kaybetmemiş onurlu insanlar!…

İsrail zulmüne aç, susuz, kimsesiz, yaralı, çaresiz, umutsuz, korunaksız, sabırla direnen, metanetle acılara katlanan, gülerek sonunu bekleyen, müjdeyle ölüme giden bir millet var.

Bu acı gerçeği, hafızanıza çıkmamak üzere lütfen kazıyınız. Merhamet ve acıma duygularınızın dumura uğramasına fırsat vermeyiniz. Üzerinizdeki ölü toprağını silkeleyerek atınız. Yüreğinize giden merhamet ve şefkat kanallarını tıkamayınız.

İşte Gazze’den ve Filistin’den son manzaralar:

Kardeşini defneden yaralı genç gülümseyerek, “Hasbünallah ve nimel vekil” i mırıldanıyor, “elhamdülillah ki şehit oldu” diye seviniyor. Sonra da; “Sıra bana da gelecek inşallah” diye tevekkülle Rabbine sığınıyor.

Bebeği bombardımanda parçalanan bağrı yanık adam, çocuğunu havaya kaldırarak ,”canımı sana verdim Ya Rabbi, benden razı mısın? Razıysan elhamdülillah”diyor.

6 çocuğu şehit olmuş biçare bir anne,  “Allah bize yeter…” diye dua ediyor.

10 yaşındaki küçük kız, “Allah bizi sevdiği için imtihan ediyor” diye acı acı gülümsüyor.

İki adam arabada su içerken gülerek, “Bu su, burada içtiğimiz son içeceğimiz. Devamını Cennette içeceğiz. Cennette görüşmek üzere” diye teslimiyet duygularıyla birbirlerine sarılıp vedalaşıyorlar.

Üzerlerine tanklar yürürken, gençler gülerek yerel danslarını yapıyorlar.

Kadınlar namaz kıyafetlerini giymiş, helalleşerek son dualarını etmiş şekilde çocuklarını yanlarına almış şehit olmayı bekliyorlar.

Elleri kelepçelenmiş, ölüme götürülen gençler, tebessümle zafer işareti yapıyorlar.

12 yaşındaki bir erkek çocuğu, dedesinin uzattığı bir parça helva için, “Dede oruçluyum. Oruçlu ölmek istiyorum” diyerek reddediyor.

Bombardımana tabi tutulan 65 yaş üstündeki neneler, dedeler olayı yaşarken, ezbere Kur’an ayetleri okuyarak kendilerini teselli ediyorlar.

10-12 yaşındaki çocuklar daha küçüklerin merakla bakan gözleri önünde, “öldüklerinde tanınsınlar diye” isimlerini kollarına yazıyorlar. Az sonra ölümü tadacaklarının bilinci içinde, soğukkanlı tavırlarıyla.

Evinin enkazının üzerinde oturan bir genç, “Ne yaparlarsa yapsınlar burayı terk etmeyeceğiz. Burası bizim memleketimiz” diye direniyor.

Bomba seslerinin altında bir çocuk elinde şemsiyesi simit satıyor. Ayakları sel sularının içinde. Başından sular akmakta. Bu vahim manzara delikanlı için o kadar olağan ki. Daha bilmediğimiz ve bilemediğimiz niceleri.

Bakın Filistinli Musa İcazi, Türkleri soran bir İsrail polisine ne demektedir:

İsrail polisi soruyor; “Diğer insanlar Kudüs’e,  Mescidi Aks ya geldiğinde gezeceği yerlere gidip sonra oteline dönüyor. Türkler öyle değil. Sen Türkiye’de okudun Türkçe bilmektesin, onları bilirsin. Türkler neden diğer Müslümanlardan farklı? Buraya geldiklerinde ev sahibi gibi davranmaktalar. Okullara giderler, Filistin hastanelerine giderler. Filistinlilerle konuşur kısa zamanda kaynaşırlar, Mescidi Aksaya girerken İsrail Polisine ters ters bakarlar.”

Musa Hicazi, “Siz ne zaman buraya geldiniz” diye soruyor. İsrail Polisi de, “ Otuz yıl önce geldim” demesi üzerine, Musa Hicazi; “Onlar dört yüz seneden beri buradalar. İzleri var. Yaptıkları eserler var. Buralar onların mülkü. Diye cevap veriyor.

Filistinliler bize, aylardır insanlık ve Müslümanlık dersi vermektedirler. Vatan topraklarının nasıl müdafaa edileceğini, metanetin, dayanışmanın, yurt sevgisinin, zulme, yokluğa, acılara nasıl sabredildiğinin örneklerini görmekteyiz Gazze’de.

Annesini Yahudi’den korumak için elindeki taştan başka silahı olmayan çocuğu, İsrail askerine diklenen yedi yaşındaki kız çocuğunu izlediniz mi? “Allah” dedikleri için her şeylerini kaybetmiş şehitlerin çocukları bunlar….

Ey Müslüman!… Gazze kan ağlamakta. Filistin’de insanlığın bittiği bu anlarda, insanlar tükenmekte. Önce zalimler, suyu, gıdayı, ilacı, havayı ve umudu yok etti. Şimdi de kentler ve insanlar tükeniyor.

Göz pınarlarınıza Gazze’nin acılarını ortak ediniz. Vicdanınızı ve merhametinizi devre dışı bırakmayınız. Bu vahşete bakın, görün, empati yapın. Yeterince üzülün… Rahatça ağlayın… Bu zulmü reva görenlere en azından duygusal tepkide bulunun…

Yarınki tarih, arşivlerde yerini aldığında, yok edilen bir milletin acılarına ortak olmanın gönül rahatlığını böyle hissedebilirsiniz. Aksi takdirde bu sorumluluğun vicdan azabı yakamızı bırakmayacaktır.

Sevgiyle kalın…

Tarumar Edilen Vatan!

Türkiye cennet misali toprakların üzerinde, dört iklimi yaşayan, ovaları, dağları, ormanları verimli, suları yeterli, her tarafı denizlerle çevrili harika bir ülkedir.

Ancak bu ülke tarih boyu yönetenlerce ve bu yönetenleri seçip işbaşına getiren ve alkışlayan halk zümreleri tarafından talan edilmiştir.

Bunun iki sebebi olabilir. Birincisi talancılar bu ülkeyi kendi ülkeleri olarak görmedikleri için iliklerine kadar sömürmüşlerdir ve sömürmeye devam etmektedirler.

İkincisi topluma hâkim olan aç gözlülük, para hırsı ve menfaat gözeticilik nedeniyle ülkemizin talan edilmesidir. Yani talan edenler bir türlü paraya doymamıştır.

Devlet aygıtı da, bu iki tip insan grubunun eline geçince kısır döngü kaderimiz olmuş bu durum bize kader diye satılmıştır.

Düşünün bir kere; fay hattının üzerine sekiz on katlı hatta on beş katlı apartmanlar yapmak ne demektir? Merkezi yönetim, belediyeler, müteahhitler, planlara imza atan mühendisler hiç utanmamışlar mıdır?

Dere yataklarında, heyelan, bölgelerinde yapılaşmaya göz yummak hatta teşvik etmek hangi insanlık davranışı ile bağdaşır? Vatanını ve milletini seven insanlar böyle yapar mı? Ahlak bunun neresindedir?

Binlerce maden, ruhsatı ile orman ve tarım alanlarının yok edilmesi doğa katliamı talan değilse nedir?

Güzelim koylarımızın betonlaştırılması, denizlerimizde yaşayan canlıların insafsızca yok edilmesi, kanalizasyon ve pis suların akarsulara, göllere, denizlere akıtılması ve bunlara dur denilmemesi vatanın tarumarı değil midir?

Yatay mimari ve planlama ile bu ülke hepimize yetecek iken şehirlerin betonlaştırılması ve depreme karşı savunmasız hale getirilmesi talancıların bu ülkeye ihaneti anlamına gelmez mi?

Şimdi 6 Şubat depremlerini ve bu depremlerde yitirdiğimiz canları konuşacağız… Sonraki yıllarda da başımıza gelmesi muhtemel depremlerden sonra da onları konuşacağız! Ne akıl ama değil mi?

Ancak sıra bir türlü kendimizi sorgulamaya gelmeyecek! Böylece vatan talancıları ile de hesaplaşmayacağız… Kendimizi avutup kendimizi aldatacağız!

Soruyorum sizlere; beylik laflara karnınız doymadı mı?

Vatanın son zerresine kadar talanla tarumar edilmesini seyretmeye devam mı, edeceksiniz?

Öyle ise yazık bizlere!

Elbette her şey takdiri ilahidir amma gereken tedbirleri almakta ilahi bir emirdir.

Buna hemen başlamalıyız… Vatanı tarumar edenlerle hesaplaşmalı ve bu suretle ülkemizin geleceğini kurtarmalıyız.

Unutmayın, talancılar asla bizi talandan kurtaramaz!

Bu düşüncelerle depremde kaybettiklerimizi rahmetle anıyor sizleri de uyanmaya davet ediyorum.

Cadı Avlarından Cadılar Bayramına

Avrupa’da, Katolik Engizisyon yargılamalarında, dokuz milyon insanın büyücülükle suçlanarak asıldığı veya diri diri yakıldığı biliniyor.

Cadılık ve büyücülük inancı, her toplumda görülse de, 12. Yüzyıldan sonra özellikle 16. ve 17. Yüzyılda bu inançlar Avrupa’da çok yaygın ve tehlikeli bir boyuta taşınmıştı.

Sadece cahil bir halk kesimi değil, herkes cadılığın gerçek olduğuna inanıyordu. Protestan ve Katolik din adamlarının yanında, devlet adamlarından aristokratlara, köylülerden şehirdeki esnaflara kadar hemen herkes.

Avrupa’da cadı avlarının en büyük kaynağı olan eser Heinrich Kramer ve Jacob Sprenger adlı iki Katolik engizitörü tarafından yazılan “Cadıların Çekici” adlı kitaptı.

Bu eser cadılıkla kadınlar arasında güçlü bir bağ kuruyor, cadıların nasıl tespit edilmesi gerektiğini ve nasıl sorgulanacağını anlatıyordu. Cadılara itiraf etmeleri için işkence edilebileceğini, cadıların ölümle cezalandırılması gerektiğini savunuyordu.

Bu eser yayınlanmasından çok sonra da matbaanın yaygınlaşmasıyla tüm Avrupa’da cadı avcılığının kaynağı olmuştur.

Matbaanın icat edilmesinin böyle olumsuz sonuçlarının da olması talihin ve tarihin garip bir cilvesi olsa gerektir.

****

Engizisyon, papalık veya kraliyetin kabul ettiği inançlara aykırı düşüncede olanların soruşturması anlamına geliyordu. Papalık doğrudan kendisine bağlı sorgucular (engizitorlar) teşkilatı kurmuş, “cadı avlama, yargılama ve imha kılavuzu” diyebileceğimiz protokoller oluşturmuştu.

Engizisyon duruşmalarında jüri yoktur, avukat yoktur. Duruşma, sadece sorgucu ve kafirlikle suçlanan şahıs arasında geçer. Bir de zabıt kâtibi olarak noter bulunurdu.

Mesela 1278’de Fransız Cathar mezhebinden 200’ü aşkın “kafir” ateşe atılarak yakılmış, odun ve sair masraflar kurbanların ailelerine ödetilmişti.

Mahkemede tövbe eden “kafir” yüksek güvenlikli hapishanelerde prangalı hücre mahkumiyetiyle cezalandırılırdı.

İlginç olan bir diğer husus ise öldürülen dokuz milyon insandan sadece beş tanesinin büyü, sihir, efsunlama gibi işlerle uğraştığı kanıtlanabilmişti.

1736 yılında cadılık bir suç olmaktan çıkarıldı. Ancak uygulamalar Portekiz’de 1821, İspanya’da 1834, Vatikan’da 1965’e kadar devam etti.

Demek ki Avrupa’da günümüzün seküler ve rasyonel hukuk anlayışına geçiş hiç de kolay olmamıştı.

*********************************

Salem Cadı Mahkemeleri

Avrupa’daki bu uygulamanın bir benzerinin ABD’deSalem Cadı Mahkemeleri”nde de yapılmış olduğunu, çok yakında kaybettiğimiz, yazar/ düşünür Alev Alatlı’nın “Fesuphanallah– Nasihatname-1” adlı eserinde okudum.

Bu eser ve devamı olan “Hafazanallah– Nasihatname-2” adlı eserler bir bakıma “Batı’yı anlama kılavuzu.”

Alev Alatlı bu eserlerde Avrupa ve ABD tarihi ile Batı’daki meşhur kurumların doğuşu ve gelişmesine dair ilginç bilgiler veriyor. Batı medeniyetine ve dünyayı yönettiğine inanılan büyük ailelerin tarihine ilişkin çok sayıda pencereler açıyor. Her bir pencereden incelenecek çok sayıda konunun ipuçlarını görüyorsunuz.

****

1692 yılında, ABD’nin New England bölgesinde bir kasaba olan Salem’de, biri Papaz Parris’in kızı ve diğeri yeğeni olan onbir yaşındaki iki kızın eşzamanlı ruhsal sarsıntı geçirmesiyle başlayan olaylar dizisi bir film senaryosu gibidir.

Çocukların tuhaf davranışlar göstermeye başlaması üzerine bir doktor çocukları muayene etti. Ancak çocuklarda fiziksel bir rahatsızlık bulunamadı. Bunun üzerine, o dönem Avrupa’da son derece yaygın olan cadılık suçlaması gündeme geldi. Yalnız yaşayan, yoksul ve yaşlı olan, farklı bir etnik kökenden gelen 3 kadın cadı olmakla ve kızları bu hale getirmekle suçlandı.

Olayları başlatan iki kıza özenen bir düzine çocuk yaşta genç kız kendilerinin de cadılar tarafından taciz edildiklerini iddia edip, isimler verdiler. Alacak verecek meseleleri, arazi anlaşmazlıkları olan hasım aileler birbirlerini suçlar Kısa zamanda aralarında papazların da olduğu 400 kişi gözaltına alındı, 200’ü tutuklandı. Sanıkların 40’ı da cadı olduğunu itiraf etti.

Sonra olaylar kontrolden iyice çıkar. İhbarlar bir toplumsal histeri haline gelir. Hapishaneler dolar, taşar.

Kurulan mahkemede hukukçu bile olmayan yargıç, yanına bir papaz ve sözde jüri alarak yargılamaya girişir.

Yargılamalarda “masumluk karinesi” diye bir şey yoktu. Suçlananlar kendilerinin cadı olmadıklarını kanıtlamalılardı. “Kadının evde kalmış olması, derisindeki beni, doğum lekesi, siğil, topallık, kamburluk ve birinin kişiyi rüyasında cadı olarak gördüğünü söylemesi bile cadı olmanın delili sayılırdı.”

Sonuçta “şeytanın büyüsüyle” iştigal etmekle suçlananlardan 19 kişi idam edilir, 1 kişi işkence altında ölür. Bazıları da hapiste iken ölürler.

1976’da Science dergisinde yayımlanan araştırma, Salem’deki köylülerde görülen sanrı, kusma ve kas spazmları gibi semptomların bir gıda (çavdar mahmuzu) nedeniyle oluştuğunu gösterdi.

***********************************

Bir Çağda Birden Fazla Çağ Yaşanır

Alev Alatlı bu acı ve ilkel olayların yaşandığı tarihlerde Bacon, Galileo, Newton gibi abide şahsiyetlerin de yaşadığını hatırlatıyor.

“Diyeceğim, bir çağda birden fazla çağ yaşanır. Nizam-ı alem ihtişam ve sefalet üzerinedir, yavrum” diyor.

****

Türkiye’nin yargı sistemi içindeki aktörlerin arasında devasa zihniyet farkları var. Toplumun farklı kesimleri arasında da.

Ülkemizde de halen aynı anda farklı çağlarda yaşayanlar olduğunu söyleyebiliriz. Muhteşem insanlarımızla birlikte yaşayan sefil yaratıklar yok mu?

****

Alev Alatlı “CADILAR BAYRAMI” (Halloween) hakkında şunları söylüyor:

“Neyi kutluyorlarsa artık, 31 Ekim’de başlayan bu “Halloween” Salem’de bir ay sürer. 1992’de infazların 300. Yıldönümünü “kutladılar.” Ciddi söylüyorum kullandıkları sözcük “celebration.”

****

ABD’de bulunduğum bir sırada “Cadılar Bayramı” kutlamaları vardı. Hediyelik eşyalar, resimler, şekerlemeler, oyulmuş kabaklar ve cadı kuklalarıyla süslenmiş işyerlerinden evlere kadar herkesin ve her kesimin bir bayram havası içine girdiğini gözlerimizle gördük.

“Böylesine acı tarihi olaylar ‘bayram’ olarak kutlanır mı, neden kutlanır?” anlamam mümkün olmadı.

Belki de bu kadar ilkel bir hukuk sisteminden günümüzün en iyi hukuk sistemlerine evirilmelerini kutluyorlardır.

Mustafa Kemal Paşa’nın Ortadoğu Politikası

Tarih boyu kan, gözyaşı, ihanet ve her türlü entrikaya sahne olmuş Ortadoğu hakkında bilinmeyenleri ve Mustafa Kemal Paşa’nın Ortadoğu Coğrafyası hakkındaki görüş ve düşüncelerini bu yazımızda gün yüzüne çıkarmaya çalışacağız.

                Ne yazık ki tarih kitaplarımızda Mustafa Kemal Paşa’nın Ortadoğu meselesi hakkında ki görüşlerine yeterince yer verilmemektedir.

                Gerek petrolden önce, gerek petrolden sonra Ortadoğu, her zaman haçlı ordularının ve Batılı Emperyalist devletlerin hedefinde olmuştur. Özellikle 19. Yüzyılın sonlarına doğru Ortadoğu’da petrolün keşfinden sonra ki, bu tarih, Osmanlı’nın son yıkılış dönemine rast gelir. İngiltere, Fransa ve Almanya artık bu topraklar üzerinde hâkimiyet kurmaya başlarlar.

                Osmanlı yıkılmış, Osmanlıya ait Ortadoğu topraklarının büyük kısmı İngiliz ve Fransızların sömürgesi haline gelmiştir. Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş aşamasında gerek Suriyeli ve gerekse Iraklı yetkililer, heyetler halinde Atatürk’e gelerek adeta Osmanlıya yaptıkları ihanetin bedelini ödemek istercesine İngiliz ve Fransızlardan memnun olmadıklarını, bizlerle birlikte olup onlarla savaşmak istediklerini bildirmişlerdir. Atatürk bu iki devletin yetkililerine: “Hayır, sizler önce kendi ülkenizde bağımsızlık savaşını verin kazanın, İngiliz ve Fransızları kendi ülkelerinizden kovun, sonra federasyon veya konfederasyon şeklinde biz sizinle birleşebiliriz.” Demiştir.

                Bu sırada İngiliz istihbaratının Kahire temsilcisi Halep’ten topladığı bilgileri Londra’daki istihbarat merkezine bildiriyor. İstihbarat temsilcisinin topladığı bilgilere göre: “Yerel halk biz İngilizlerin Ortadoğu’da ki uygulamalarından çok rahatsız, Türkiye’de Mustafa Kemal’in başlattığı kurtuluş mücadelesinin aynısını onlarda yapmak istiyorlar. Sevilmeyen bir Avrupa devletinin mandası altında kalmaktansa Osmanlı ile birleşme niyetindeler.”

                Lozan anlaşmaları üzerinde kıyasıya mücadele sürerken, Misak-ı Milli sınırlarımız içinde kalan Hatay, Musul ve Kerkük masaya gelir, Irak zaten İngilizlerin sömürgesi altında olduğu için İngilizler Musul’u Irak’a bırakmak isterler. Uzun mücadeleler sonrasında İngilizlerle anlaşma sağlanamaz ve Mustafa Kemal’in direktifleriyle Musul meselesi ileriki bir tarihe bırakılarak Lozan Anlaşması imzalanır.

                1924 Senesinde İstanbul Haliç’te “Haliç Konferansı” diye adlandırılan İngilizlerle Musul konulu bir konferans düzenlenir. Fakat İngilizlerle bu konferansta da anlaşma sağlanamaz.

                Anlaşma sağlanamayınca Musul meselesi Birleşmiş Milletler Cemiyetine gider. Birleşmiş Milletler cemiyeti Musul hakkında Türkiye aleyhinde karar verir ve Musul’u Irak’a bırakır. Mustafa Kemal Paşa: “Hayır, Musul bizimdir, bizde kalacaktır” der ve Birleşmiş Milletler kararını tanımaz.

                Bunun akabinde İngilizler Türkiye’ye bir NOTA verirler. Türkiye’den Hakkâri vilayetini isterler. Çünkü oranın halkı Müslüman değil, Nesturî Hristiyan’ıdır derler.

                Mustafa Kemal Paşa Musul ve Hakkâri konusunda kararlıdır ve İngilizlerle savaşmayı göze alır. Tam olayların bu safhasında savaş meydanlarında omuz omuza birlikte çarpıştıkları bazı subaylar ordudan istifa eder, milletvekili seçilir ve Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası adı altında parti kurarlar. Bu fırka mensupları Mustafa Kemal Paşa’nın görüşlerini değil, daha ziyade İngiliz yanlısı bir duruş sergilerler.

                Bir müddet sonra bu parti içine Lawrence misali sızan irticacı Kürtler(Şeyh Sait gibi), Nesturiler isyan çıkarmışlardır. Mustafa Kemal Paşa bu isyanları bastırır ve 1925 yılında bu fitne yuvası Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasını kapatır ve üyelerinin birçoğu yargılanır. Parti kapatıldıktan sonra Mustafa Kemal Paşaya suikast hazırlanır ve öldürülmek istenir. Bu teşebbüs te gerçekleşmeden açığa çıkarılır ve teşebbüs sahipleri İstiklal Mahkemelerinde yargılanıp birçoğu idam edilir.

                Bu çıkan isyanlar neticesinde Musul konusu maalesef akamete uğrar. Ancak Mustafa Kemal Paşa Hatay konusunda son derece kararlıdır ve 1937 yılında bir toplantı düzenler. Bu toplantıda bir tarafına Sadabat Paktı Genelkurmay Başkanlarını, diğer tarafına Balkan Paktı Genelkurmay Başkanlarını karşısına da Fransız Sefirini alarak(O yıllarda Suriye Fransızların sömürgesi altındaydı) adeta Fransız Sefirini azarlarcasına: “Bakın bu iki yanımdaki şerefli devletlerin Genelkurmay Başkanları da şahittir ki Hatay’ı size bırakmam, size Hatay’ın bir karış toprağını bile vermem.” Demiştir.

                Sonrasında Suriye Dışişleri Bakanıyla görüşüp: “Batıdan bir devlet gelecek benim sınırlarımın hemen bitişiğinde bir sömürge oluşturacak ve iki devlet arasında hakemlik yapacak…hepimiz Müslümanız, namusum üzerine yemin ederim ki, ben buna müsaade etmem edemem! Fransızlar akıllarını başlarına toplasınlar. Siz de bu Fransız sömürgesinden bir an evvel kurtulun sonra biz sizinle anlaşırız.” Diyerek Hatay meselesine noktayı koymuştur.

                Hatay Mustafa Kemal Paşa için o kadar önemlidir ki Kâtib-i Umumisine şunları söylemiştir: “Hiçbir çare kalmazsa Cumhurbaşkanlığından istifa ederim, arkadaşlarımla beraber Suriye topraklarına gizlice sızarak Hatay için gerilla savaşını başlatırım.” Kararlılığını dile getirmiştir.

                Ezcümle şunu söyleyebiliriz ki; bugün ABD’nin Arap Baharı ve Büyük Ortadoğu Planına karşı Türkiye tarafından Mustafa kemal Paşa’nın Ortadoğu planı uygulansaydı Türkiye’nin ve Ortadoğu’nun kaderi bugünkünden çok daha farklı olurdu.

                *Not: Yazı hazırlanırken Atilla İlhanın görüşlerinden faydalanılmıştır.

Alev Alatlı: Akıl, Ahlak, Adalet, Adap, Aşk

Onu ilk defa 90’lı yıllarda yüz yüze tanıdık. “Orda Kimse Var mı?” serisine başlamıştı ve ülkücüleri daha yakından tanımak istiyordu. Öncelikle Sancı’nın yazarı Emine Işınsu’yu, sonra da beni. Kalktı, Ankara’ya geldi. O zaman Ankara’da güzel mekânlar vardı, onlardan birinde, adresini isminde taşıyan Budakaltı’nda uzun bir akşam yemeği yedik. Bu başlayıp biten bir sohbet olmadı. Defalarca, belki haftada birkaç kez telefon aracılığıyla devam etti. Derken sıra Schrödinger’in Kedisi’ne ve benim kuantum teoriciliğime geldi.

Alev Alatlı’ya uzun süre danışmanlık yapamazdınız. Çünkü yoğun merakıyla, olağanüstü çalışkanlığı ve okumasıyla pek kısa zamanda konuyu kavrar, alıp götürürdü. Kuantum teorisi derken Azerbaycanlı Türk bilim adamı Askerzade’nin “fuzzy logic”ini ne yapmıştı? İçselleştirmişti. Teorinin Türkçe adını kendi koydu: Saçaklı mantık. Sonra, mekaniğin değil toplumun ve insanın dünyasına uygulanır hâle getirdi saçaklı mantığı. Anlayışça ilkelleşen toplumların “ya siyahtır ya beyaz” mantığına isyandı bu saçaklı mantık. Bir miktar öyleyse, bir miktar da böyle demekti. 

Nasıl bilirdim

Kitaplarını, ödüllerini, söyleşilerini dostları anlatacaklardır. Ben bizzat gözlediklerimi ve öznel değerlendirmelerimi yazacağım. 

Kimliğini sorarsanız Türk’tü. Bu Türklükte saçaklı mantık yoktur. İftihar vardı. Fakat değer saydığı başka mirasları da edinmişti. Asker çocuğuydu. Bu önemliydi. Rumeli göçmeni bir ailedendi. Bu da önemliydi. Vatan kaybetmenin ne demek olduğunu bilen bir kültürdendi. Romanlarındaki Günay Rodoplu’nun Rodopluluğu oradandır. 

Herkesin aşılmaz dediği dağa tırmanacağını söyler ve etrafındakilerin şaşkın bakışları arasında o dağı aşıverirdi. Satmaz denilen “Bizim English” dergisini böyle bir atılışla çıkarmış ve yanılmıyorsam yüzbin tirajlara ulaştırmıştı. Kitapları da benzer “yok satmaz”ları ardında bırakarak yaratılmıştı, Kapadokya Ünversitesi’ni de. Yönettiğim “Türkçe Yazı Atölyesi”nin roman konulu dersine onu misafir konuşmacı olarak davet etmiştim. O olmaz denilen yayın başarılarını gençlere öyle bir övünç ve aşkla aktardı ki… Her birine, “Ben de yapmalıyım. Ben de yazmalıyım. O dağı ben de aşmalıyım.” heyecanını duyurdu. Dersten beklenen de budur değil mi?

Bir sevgi hâlesi

Kapadokya Üniversitesi’nin umdesini, “Akıl, Ahlak, Adalet, Adap” diye belirlemişti. Şimdi sitesine baktım, orada sonuna bir de “Aşk” ekleNmiş. Gerçekten aşk olmadan hiçbir şey olmaz, hiçbir şey yaratılmaz. Sitesine mutlaka gidin ve nasihatini, vasiyetini okuyun. 

Birkaç yazımda bahsettiğim, iki ketleme çemberini onda kuvvetle hissederdiniz ve tabii ki kavramı benden iyi anlatırdı. Toplum içinde, ilişkileri içinde, insanı, iki çember sarar. Bunların dışına çıkılmamalıdır. Dışardaki çember hukuk çemberidir. Onun dışına çıkarsanız hukuk sizi cezalandırır. Fakat içerde, daha dar bir ahlak çemberi vardır: Alatlı özetlemişti: “Aslolan, hakkın helal edilmesi olmalıydı. Helalleşmek olmalıydı. Helalleşmek, mahkemede dava kazanmaktan daha üstün olmalıydı. Çünkü, her yasal hak, helâl değildir.” Kanunların her izin verdiği helal değildir!

Safsatayı, paçozluğu, bayalığı sevmezdi. Fakat düşüneni, çalışanı, iddia sahibini severdi. Sizi saran sevgi halesini hemen hissederdiniz. Bu sevgi aurasıdır ki siyasî görüşleri çok farklı insanları bir araya getirir ve onların da birbirini sevmesine katalizör olurdu. Tek kriteri vardı: “Türkiye dendiğinde burnunun direği sızlamalı.” 

Emine Işınsu Roman Ödülü Jürisinde

Emine Işınsu Roman Ödülü jürisindeydi. Genç veya orta yaşlı kalemleri teşvik etmeyi görevi görürdü. Roman Ödülü sırasında üst üste cereyan eden üç anekdotu anlatayım: 

Ödüle 141 roman geldi. Tamamı internette bulutta, bütün jüri üyelerine açıktı. Fakat bizim bir de genç edebiyatçılardan oluşan ön jürimiz vardı ve onlar olağanüstü bir çabayla aday roman sayısını sekize indirmişlerdi. Alev Alatlı’ya telefona durumu ve sekiz romanın adını bildirdim. Sonra da işini daha da kolaylaştırırım diye ağzımdan şöyle bir soru kaçtı: “Ön jüri bu sekiz arasından da üçünü daha çok beğenmiş. Onların adını vereyim mi?” Kesin ve telaşlı bir sesle cevabımı aldım: “Sakın söyleme!” Helal değildi söylemek. 

Nihayet jüri Ülkü Demiray’ın Cümbezin Kızı üzerinde oy birliğine vardı. Alev Hanım sonuç belli olur olmaz, beni beklemeden Ülkü Hanım’a telefon etmiş. Düşünen, kalemiyle, kafasıyla üreten insana duyulan sevgi ve o sevginin verdiği heyecanla! Karşı tarafta da heyecan. Beş- on dakika sonra Ülkü Hanım’ı aradığımda, telefonda ağlıyordu. Ülkü Hanım’ı sonradan tanıdım. Alev Hanım’a mutlaka gidip elini öpmek istiyordu. Romanındaki kahramana benzetiyordu onu: O benim Ninannem! 

Son anekdot, kitabın arka kapağına yazılacak yazı üzerine. Alev Hanım kendi değerlendirmesini yazmıştı. Bir de “Ödüle 141 roman geldi. Bu eser diğerleri arasında öne çıktı.” diye yazsak mı diye sordum. Şiddetle karşı çıktı: “Bu, diğer katılımcıları üzer. Onlar o kadar emek ve zaman vermişler. Kazananı kendi değeriyle yüceltelim. Diğerleriyle kıyaslayarak değil.” 

Her dokunduğunun onu derhal sevmesinin sebebi budur işte. Sevgisi, “helal” anlayışı ve sevdiği insanlara yüreği titreyerek yaklaşması. 

Rahat uyu sevgili dost. 

Konudan Konuya  (41)

    -İnsanın keyfiyet, nitelik, kıymet ve değerini müşahhas / somut olarak görmek istiyorsan; insanın tarih boyunca yazdığı sayısız kitapları ve onlardan oluşan kütüphane ve kitaplıkları, göz önüne getir. Çeşitli konularda ele aldığı eserleri, bir düşün. Gözlerinin kamaşmayacağı mümkün mü? Böylece insanın nasıl bir mânâ / anlam hazînesi, nasıl bir fikir defînesi ve ilim deryası olduğunu heyecanla görmemek kabil mi? Dağlar kadar bir kitap yığınıyla karşılaşırız. Bütün bu kitaplar; zâhiren / görünüşte insanın maddeten küçücük top büyüklüğündeki bir et parçasından ibaret olan beyninin; harf, kelime ve cümlelere bürünerek dışa vurmuş hâli, malûmat ve bilgileridir. Böylece insan, sadece kâinatın maddeten bir hülâsası / özeti olmakla kalmıyor; aynı zamanda mânen de kâinat ve evrenin; onu temsil eden rûhu olduğu anlaşılıyor. Öyleyse insanı hor görmemeli. Hz. Ali’nin dediği gibi, insanda âlemler tayyedilmiş / dürülmüştür. Yani insan bedeniyle kâinatın tüm maddesini, mânâsıyla kâinatın bütün anlamını temsil etmektedir. Velhâsıl insan; Yüce Allah’ın özene bezene yarattığı, kâinatın biricik nazar boncuğudur.

     -Filimler, diziler bir âlem! Evet, dizilerde vurmak, kırıp dökmek, öldürmek, çalmak çırpmak, yakıp yıkmaktan geçilmiyor! Öğretici olmaktan, ders vermekten, yol göstermekten eser yok! Halbuki, bâtıl fikirleri iyice tasvîr; saf zihinleri idlâl eder / bozar. Yani yanlış ve bozuk fikirlere yer vermek, onları ortalığa saçıp dökmek; temiz ve saf zihinleri bozmaktan başka bir işe yaramaz.

     -Alttan zirveye çıkış; ayrılıklar, çileler ve zorluklar çekmeden olmuyor. Rahat bir şekilde çıkanlar da, ne hazindir ki, bundan lezzet almıyor alamıyor. Çünkü her şey zıddıyla anlaşılıyor, idrâk ediliyor. Ancak bu şekilde elde edilişten zevk alınıyor. Unutmayalım ki, Peygamber çocuğu olan Hz. Yûsuf, Mısır’daki yükselişe, yüksek mevki sahibi oluşuna; kardeşlerinin canına kastetmek isteyişlerinden, onu kuyuya atmalarından, kervancıların onu kuyudan çıkararak Mısır’da bir köle olarak satmalarından, iftiraya uğramaktan; bu yüzden zindana atılmaktan ve daha nelerden sonra kıymeti bilindi. Değeri anlaşıldı. Baş tâcı edildi. Evet, karanlık olmasaydı, ışığın ne olduğu bilinmezdi! Ayrılık olmasaydı, vuslat ve kavuşmanın sevinci tadılmazdı. Acıkmak olmasaydı, yemekten lezzet alınmazdı. Ramazan sofralarındaki tad; başka zamanlarda alınabiliyor mu? Elbette sıkıntı istenmez. Ama geldiği zaman, elden geleni yapıp, asla şikayet etmeden, sabır ve gayretle ondan kurtulmaya çalışmak gerek. Vermek istediğini alıp, hayat tecrübesine bir yenisini daha eklemenin hazzına varmak lâzım.

     -Çocukları çocuk olarak değil, yarının büyükleri olarak görüp, ona göre hitap ederek / seslenip konuşmak gerek. İnsan olarak içlerinde var olan potansiyel ve kabiliyetlerin ortaya çıkarılmasının; kendilerine bağlı olduğunu. Bunun da okumak, dinlemek ve derse çalışmaktan geçtiğini, güzel bir şekilde, sevecen bir tavırla belirtmek ve göstermek icap eder.

     -Okuldan sonraki hayatın sunacağı mevki, makam ve güzelliğin bilinç ve şuurunda olmayan öğrencinin ders çalışmakta gözü yoktur! Aklı fikri teneffüstedir. Zilin bir an önce çalmasını dört gözle ve heyecanla bekler. Çünkü arkadaşlarıyla oynamak, zıplamak, koşmak ve mânâsız, gayesiz boş konuşma imkân ve fırsatını bulacaktır. Ders dinleme sıkıntısından kurtulmuş, bir süre de olsa, mecburiyetten / zorunlu okuma, yazma ve ödev yapma külfetinden kurtulacaktır. Oysa  mezuniyetten sonraki güzel, rahat ve renkli hayat; ona düşündürüldüğünde; yani ders yükümlülüğünü derk edip anladığı takdirde, çalışmaktan çok memnun olacağı muhakkaktır.

     -En çok sevip saydığımız, başımız üstüne koyduğumuz, en yükseklere kondurduğumuz, yürekten sevip saygı gösterdiğimiz, fakat ne hikmetse hiç elimize almadığımız, alıp da okumadığımız, okuyup da anlamadığımız bir kitap var: Kur’an. İşte içine düştüğümüz tezatların en büyüğü bu. Kur’an: Bir kitap ama pîr kitap. Bin bir kitaba kapı açan bir kitap.

Bir kitap ama yok yok içinde.

Ne ararsan var onda hepsi de.

     -Allah nerede? Ruh bedenin neresinde ise, Allah da kâinatın orasında. Ruh bedenden münezzeh, fakat her yerinde olduğu gibi, Allah da mekândan münezzehtir. Ruh bedenin her yerinde olduğu gibi, Yüce Allah da her yerde hazır ve nazırdır.

Alev Alatlı Ebedi Aleme Göç Etti

Çok değerli düşünce insanı ve yazar Alev Alatlı’ya Allah’tan rahmet diliyorum. Eşi az bulunur cins bir kafa olduğuna şüphe yok. Boyle aydınlar çok az yetişir.

İçinde Alaev Alatlı’nın çok değer verdiğim cümlelerinin de geçtiği eski bir yazımdan bir kısmını paylaşıyorum:

TÜRKİYE DÜZ AKILLA ANLAŞILMAZ

Arslan Bulut’un Türk Milleti / Türkiye’ye dair yazdıklarına benzer bir tespiti Alev Alatlı’nın şu cümlelerinde gördüm:

“Ülkemizi ille de bir şeye benzetecekseniz, her budağından sürgü atan salkım saçak bir böğürtlen çalısına benzeteceksiniz Türkiye’yi. Bir sürgünü çiçeğe dururken, diğerinin kurumakta, ötekisinin meyve vermekte olduğunu görün. Tek bir sürgüne takılıp kalmayın, bütüne bakmayı adet edinin.

Unutmayın ki, düz akılla anlaşılmaz, pergele, cetvele gelmez, kendisine has bir kimliği vardır Türkiye’nin. Batmaz. Batarsa, okyanuslar taşar.”

Alev Alatlı’nın Gumilev’in kuramına inanıp inanmadığını bilmiyorum. Ama O’nun tarif ettiği Türkiye Gumilev’in bahsettiği kendine özgü etnoslardan biri olsa gerektir.

BİZE DÜŞEN GÖREV

Arslan Bulut yazılarından birinde “Türkiye’de son dönemlerde sahneye konulan oyun, Türk Milleti’nin ruhunu zapt etmeye yöneliktir. Ekonomik güce dayanıp sanat ve medyayı da kullanarak bir milletin ruhunu zapt etmek mümkün müdür? Bilimsel tespit olarak mümkün değildir. Çünkü bir milletin ruhu, sadece ekonomik güçle veya sanatla, medyayla oluşmamıştır…” demekte.

Fakat bütün ümidimizi biyosfere veya O’nu yaratan Tanrı’ya bağlayıp üzerimize düşen görevleri ihmal edersek herhalde doğru davranmış olmayız. Arslan Bulut da “sonuç olarak, milletin geleceğine dair zerrece endişem yok, ancak bütün arzum, herkesin üzerine düşen görevi yerine getirmesidir…” diyerek uyarısını yapıyor.

Son zamanlarda ülkemiz insanlarının ahlakı, iş yapma tarzı, dürüstlüğü, din anlayışına dair olumsuzlukları tespit eden düşünen insanlarımız var. Bu davranış biçiminin siyasete yansımasının ülkemizin kaderini olumsuz etkilediğine dair tespitler de çok önemli.

Ancak kötü örnekler üzerinden yapılan genellemelerle moral bozmak yerine, Atatürk’ün Türk Milletini anlatırken kullandığı yöntemin uygulanmasını daha doğru buluyorum.

Atatürk döneminde de, Türkler arasında korkak olanlar, asker kaçakları, ahlaksız insanlar da vardı. Ama O, “Türk Milleti cesurdur, çalışkandır, kahramandır, dürüsttür, ahlaklıdır” gibi cümleler kullandı.

“İlham ve kuvvetimin kaynağı milletin kendisidir. Bir sosyal heyetin mutlaka mâşeri (ortak) bir fikri vardır. Varlığımızı, istiklâlimizi kurtaran bütün fiiller ve hareketler, milletin müşterek fikrinin, arzusunun, azminin yüksek tecellisi ve eserinden başka bir şey değildir.”

“Yemin ederek size temin ederim ki, bizim milletimizin Kuvve-i Maneviyesi, bütün milletlerin Kuvve-i Maneviyesinin fevkindedir” dedi.

09 Mart 2020

Ruhittin Sönmez

Batının Yükselişi ve Osmanlı

 Tarihimizi öğrenmek, geleceğimizi şekillendirmek için gerekli olan bilgilere ve becerilere sahip olmamızı sağlar.

Geçmişten ders alarak, daha iyi bir gelecek inşa etme adına.

Ortak bir geçmişe sahip olduğumuzu fark ederek, birlik ve beraberliğimizi güçlendirebiliriz. Toplumsal farkındalığımızı artırarak, daha adil bir dünya için mücadele edebiliriz.

*

Bir Türk Devleti olan Osmanlının genel durumu hakkında okuduklarımızdan, derlediklerimizden edinimlerimizi ve Batı Medeniyeti ile mukayeseli bir özetle günümüze ışık tutacak, ders verecek dramatik bir demeti bir hatırlatma ile sunmaya çalışalım: Eski filozoflar derler ki; ‘’milletleri uyutmak için ya içi boş büyük hayallerle oyalayın veyahut küçük idealler peşinde koşturun’’.

*

Biz konumuza dönelim;

Avrupa, Orta Çağda uygarlıktan yoksun, çok geri bir zihniyetin tutsağıydı. Aynı dönemde günümüzdeki anlamıyla uygarlık sadece İslam toplumlarında vardı. İspanyada yeşeren Endülüs uygarlığında olduğu gibi. Bu uygarlıkta Müslümanlar taştan yapılmış tam korunaklı harika evlerde yaşarlardı.

*

 Aynı dönemde Paris’te insanlar Sen nehri kıyısındaki barakalara sığınmışlardı. Yoksuzlukları da diz boyuydu… Ama böylesi bir perişanlığı yaşayan o zihniyette geri Avrupa; 16. yüz yılda birden bire silkindi, kendini yeniledi; bilim ve sanat yolunda değil yürümek; çılgınca koşmaya başladı.

*

Nasıl olmuştu bu olay? ‘’Batı’’olarak andığımız dünyadaki gelişmişlik kendiliğinden ortaya çıkmadı. Bu gelişmişliğin temelleri, yeniden doğuş anlamındaki Rönesans döneminde atıldı. 14. yüzyıl sonlarında başlayıp, 15. ve 16. yüzyıl sonuna kadar süren bu dönem, Avrupa’nın aklını bilim ve sanat yolunda, gerçekten doludizgin koşturdu.

*

Size hiç abartı olarak gelmesin; bir gerçek var ki, Doğunun bilgi desteği, Rönesans’ı doğurdu! Eski Çağ’ın, özellikle Adalar Denizi (Ege) çevresi bilginlerinin eserleri Orta Çağ boyunca-putperestlik dönemi eseridir diye Avrupa’da yasaklanmıştı. Ama İslam bilginleri bu sürede o eserlerin çoğunu Arapçaya çevirmişlerdi. İşte o Arapça metinler Haçlı Seferleri yoluyla ve Endülüs İslam Uygarlığı kanalıyla Avrupalılarca elde edilip, Latinceye çevrildi. Bu ‘’akıl ürünü’’ bilgi akışı karanlık Avrupa’nın (Batı’nın) beynini aydınlatmaya başladı.

*

 Bu arada İtalya’da Şair Francesko Petrarca (1304–1374)’nin Eski Çağ yazmalarına ilgiyi başlatması, şiirleriyle insancıl bir fikir akımını beslemesi, ‘insan’ merkezli güzel sanatların gelişmesini körükledi. Söz gelimi; Leonardo da Vinci, o görkemli Mona Lisa tablosunu yaparken, insan anatomisi üzerinde çalışıyor; insanın nasıl kanat takıp uçabileceği konusunda da kafa yoruyordu.

 Ve elbette; Johann es Gensfleisch Gutenberg’in ( 1394–1468) matbaasının seri ürün vermesi bilgiyi yaydı. Özellikle Alman Luther’in 1526’da İncil’i Latincenin boyunduruğundan kurtarıp, halkın anlayacağı dile çevirmesi ‘akıl coşkunluğunu’ sağladı.

*

Bilgiye verilen bu değer, Avrupa düşünce ikliminde müthiş bir değişiklik yaptı. İnsanlar, çevresini, yönetim anlayışını, yaşamı sorgulamaya başladılar. Düşünce özgürlüğüne karşı bir engel olarak gördükleri Kilise’nin dayatmalarını tartışır oldular.

*

 Bu arada coğrafi keşifler ve ticaretin gelişmesi sonucu zenginleşen tüccarlar( burjuvalar); kiliseye karşı kralları desteklediler. Kıralar artık, ‘af dilemek’için İtalya’ya gidip, kara kışta Papa’nın kapısı önünde donma tehlikesi geçirerek, beklemeyeceklerdi!

*

Burjuvanın krallar safında yer alması, siyasi otoritenin bir ölçüde bağımsız davranmasını doğurdu. Böylece krallar, kilise baskısı karşısında daha dik durmaya başladılar. Bu durum özgür bir iklim yarattı. Krallar, kiliseye rağmen bilimi korudu. Tutucu-karanlık beyinler- din adına- arada bir akla, özgürlüğe ‘’kelepçe’vurmaya kalksalar da zulümleri süreklilik kazanamıyordu. Öyle ki Papalığın burnu dibindeki Padua Üniversitesi çok rahatça bilimsel çalışmalar yapabiliyordu.

*

Sonuç olarak; Avrupa-Batı, ticaret devriminden sonra sanayi devrimini de başardı… Sanayi, teknik bilgilerle beslendi. Daha sonra ‘ yüksek’teknolojiyle şaha kalktı. Bugün kullandığımız harikaların çoğu 19. yüzyılda doğdu, emekledi, yürüdü…20. yüzyılda ve günümüzdeyse çılgınca koşmaya başladı.

Hiç duracağa da benzemiyor

*

Hedefi, muasır medeniyeti yakalamak olan Türk Milleti’nin götürülmek istendiği durumu, İbni Haldun bugünü görürcesine ne güzel de özetlemiş:

‘Bil ki devlet, olmazsa olmaz iki temel üzerinde kuruludur. Birincisi asker—ordu—olarak ifade edilen güç, kuvvet ve asabiyettir. İkincisi ise askeri ayakta tutan ve devletin ihtiyaçlarını gideren mal ve paradır. İşte devlette görülecek bozulma bu iki temelden başlar

*

. Hükümdar, iktidarda kendisine ortak olanları yönetimden uzaklaştırıp iktidarı kendi tekeline alır. Sonra da onları alçaltarak yerlerine, kendisine bağlı bir asabiyet oluşturur. Ancak bu yeni asabiyet içine gömüldüğü lüks ve safahat sebebiyle yok olmanın eşiğine gelir, yiğitlik ve cesaret unutulup başkaları tarafından korunan kimseler haline gelir. Bu yüzden ülkenin sınırlarının korunması da zorlaşır. Bu durum onlara karşı halkı cesaretlendirir ve uzak bölgelerde devlete isyanlar başlar. Sonuçta devlet ikiye veya üçü bölünür. Yönetim, kurucu asabiyete boyun eğdirenlerin eline geçer…’’

*

Başka bir hastalık tablosu, ‘’ Kendi milli ve dini kimliğini benimseyememiş insanlar, hem kendilerine, hem içinde bulundukları topluma zarar verir. Çünkü halkın temel değerleriyle çatışma içine düşmüşlerdir. Bu hastalığın tedavisi şarttır. Hangi görüşe sahip bulunursanız bulunun, bu geçekliği kabul etmek aklın ve bilmin gereğidir. O halde milli ve dini kimliği birbirine aykırı unsurlarmış gibi ele almak, birbirinin alternatifi gibi takdim etmek, bu yüzden çağın şartlarına uyum sağlayamamak da aynı derecede hastalıktır ve tedavi edilmelidir. Türkiye’nin sosyal problemlerinin çözümü sosyal psikolojide aranmalıdır.’’

*

Hafızamızın bir yerine kaydedelim: 

Bin yılları aşkın siyasi bir tarihin adı olan Türk Milleti Kavramını suni kimliklere ayırmaya çalışan Batı, baş döndürücü hızla ilmi sahada ve sanatta, teknolojide ilerlemeye devam ederken, binlerce yıllık devlet geleneği olan ve Osmanlı İmparatorluğunun devamı Türkiye Cumhuriyeti Devletinin üniter yapısı tasfiyesi gündem oluşturmaya devam ediyor… Bu durum, hedeflenen sonuçları alınamayan 1.Dünya Savaşının devamıdır; Serv tamamlanmış değildir…

*

Açıklamaya çalıştığımız gibi, Avrupa-Batı, M.S. sonra 6. yüzyılda -aklı öteleyerek- girdiği Orta Çağ karanlığından 16. yüzyılda -aklını coşturarak- kesin olarak çıkmıştır. Doğu-İslam dünyası ise özellikle M.S. 8. yüzyılla girdiği aydınlık dönemini 13. yüzyıldan itibaren sonlandırmaya başladı… Doğu’nun ‘zihniyette’ çöküş sürecine girişinde halkın bir suçu yoktu. Halk her zaman olduğu gibi sessizdi. Halkın öncüsü, sözcüsü; ‘aydın’ bilinen kişiler; yöneticilerdi.

*

 O çağda İslam dünyasının ‘aydını’ ise din bilgini-ulema idi.

İslam dünyasında zihniyette çöküşün, yani aklın ötelenmesinin İmam Gazali (1058-1111) ile başladığı kabul edilir. Gazali, “Filozofların Yanılgısı” (Tehafütü’l Felasife) adlı kitabıyla İbn-i Sina’nın -bir anlamda Aristo’nun- akla, felsefeye verdiği değeri eleştirir. Gazali-özet olarak- “İman-inanma karşısında akıl güçsüzdür” der.

*

 Gazali 11 ve 12. yüzyıl İslam coğrafyasının çok etkin bir din bilginidir. Saygı duyulan birisidir. Ancak Gazali’nin, sözünü ettiğimiz eserinden sonra İslam dünyasında aklın ‘kuşatıldığı’ söylenir. Ve Gazali’yi bu konuda eleştirenler de vardır.

*

 Söz gelimi yüz yıl sonra Endülüs’te İbn-i Rüşt, Gazali’nin kitabına karşı “Tutarsızlığın Tutarsızlığı” (Tehafütü’t Tehafüt) adlı eseriyle ortaya çıkar ve Gazali’yi yoğun biçimde eleştirir. Onun ‘tutarsızlığına’ örnekler verirken “Hem akla değer vermiyorsun, hem de mantığa başvuruyorsun” der. Der amma, yüz yıldır Gazali okunmaktadır ve ok yaydan çıkmıştır bir kez…

*

Doğu-İslam dünyası bir anlamda Osmanlı devletidir… Fatih Sultan Mehmet Han döneminde Ali Kuşçu, Tokatlı Lütfi İstanbul medreselerini “Matematik akıl” ile coşturmaktadırlar. Sonra bir şey olur… Ulu Fatih hem Gazali’yi, hem de İbn-i Rüşd’ü okumuştur

*

. Bir gün Hoca zade ile Alâeddin Tusi’den, “Akıl mı üstün, yoksa inanış mı? Bu iki kitabı okuyup, yanıtlamalarını” ister. Hoca zade ve Alâeddin Tusi kitapları okuduktan sonra Fatih’e “Akıl üstün değil, inanmak üstündür” derler… İşte Osmanlı’da çöküş başlangıcının adeta ‘işaret fişeği’ böylece atılmış olur… Çok geçmez Fatih’in değerli kütüphanecisi büyük matematikçi Tokatlı Lütfi, “zındıklık, dinsizlik” iftirasıyla, sözde din adamı olacak ulemaların fetvasıyla 2. Beyazıt zamanında, Ocak 1495’de boynu kılıçla vurularak idam edilir…

*

Böylece, Osmanlı’da şeyhlerle, nakillerle uğraşan; özgün fikir üretiminden kaçan sözde din adamları, devleti etkilemeye başlar. Gün gelir, günümüzün NASA’sı konumundaki, Takiyüddin Mengüberdi’nin Tophane bayırına kurduğu müspet bilim yuvası ‘Rasathane’, devrin Şeyhülislamı’nın “Gökleri incelemek uğursuzluk getirir” yalanıyla 22 Ocak 1580 gecesi içindeki aletleriyle beraber Yeniçerilere yıktırılır.

*

 Artık aklın, bilimin değil, cehaletin borusu ötmektedir! Savaşları sözde din adamlarının iradesi yönetecektir… Felsefe, tarih, astronomi kitapları yasaklanır… Matbaa Müslüman’dan esirgenir… İşte bu kör zihniyettir ki Osmanlı’yı; Doğu’yu çökertir!

*

İşte yeryüzündeki son Türk imparatorluğu olan Osmanlı’nın, benzeri doğmayacak bir kahramanın ölümü gibi kan ve ateş selleri arasında yıkılıp gitmesinden sonra o harabelerden dipdiri bir üniter Türk devleti çıkaran Atatürk’ün Cumhuriyet’i ifade eden veciz sözlerinin bugünlerde hatırlanması lazım gelir:

‘’Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli yüce Türk kahramanlığı, yüksek Türk kültürüdür’’

*

Evet, Osmanlı’nın bakiyesi üzerine kurulan Milli Devletimiz, Cumhuriyetimizle yeniden diriliş süreci başlar. 1980’li yıllardaki İslam Konferansı Genel Sekreteri Habib Şattı “Türkiye, ekonomi, bilim ve endüstri alanında tüm İslam ülkeleri içinde en ileri yerdeyse; bunu Atatürkçü çağdaşlaşma modeline borçludur” derken, aklı olanın karşı çıkamayacağı katı bir gerçeği ifade eder. Şu da var ki, Osmanlı’da yeşeren o kör zihniyet günümüzde de sinsice yaşatılmak istenmektedir. Bunu görüyoruz.

*

Milletler hür yaşamayı, bağımsız olmayı, vatan sevgisini ve vazife aşkını tarihten öğrenirler. Bu bakımdan bizim de Tarih’e, en fazla da milli tarihimize her milletten fazla önem vermemiz gerekir.

*

Tarihte büyük ve medeni bir millet olan Türk’ün geçmişi ile bugünkü nesil arasındaki bağları düzene sokmak, gençlerin milli karakterlerini tarihi gıda ile beslemek, milli ve siyasi terbiyelerini güçlendirmek, vatanımızın ve milletimizin asırlara göre değişen ve değişmeyen tarihi dostlarını ve düşmanlarını tanımak bugün her zamankinden fazla önem arz etmektedir.

Prof. Dr. ORHAN PROF. TÜRKDOĞAN Hocamızla 25 Nisan 2009 târihinde yaptığım röportajı, aziz hâtırâsını tâzim maksadıyla sunuyorum. 

ŞİÎ-ALEVÎ-BEKTAŞÎ KAVRAMLARI

Ve Ayrışmaları Sona Erdirecek Akılcı Formüller.

Oğuz Çetinoğlu: İnsanlarımızın büyük çoğunluğu; Şiîlik, Alevilik ve Bektaşilik arasındaki bağlar konusunda net ve doğru bilgilere sâhip değil. Konuya buradan girebilir miyiz Hocam? Gerçekten aralarındaki çizgiler belirsiz mi?

Prof. Dr. Orhan Prof. Türkdoğan: Şiilik, deyim olarak, İslâm dînî sisteminden ayrılık anlamında kullanılır. ‘Şia’ ayrılık demektir. Günümüzde İran’ın inanç sistemi Şiilik’tir. Alevilik ise, genel anlamda Türk İslâm kültür kodu içinde milletimize özgü bir deyimdir. Çoğu defa batılı standartlara uyarak bizler de Alevilik deyimi yerine Şia terminolojisini kullanmaktayız. Açıkça gözleneceği üzere, İran Şiası ile Türk Aleviliği arasında bir ayrışım yapmaktayız. Türk Alevilik inanç sistemi; Türk toplum değerleri, inanç ve normlarının oluşturduğu kendine özgü bir yapılaşmadır. Bu sebeple, İran şiasından önemli açıdan bir farklılaşmayı ortaya koyar.

Uzun yıllar boyunca Alevî aydınları, din adamları yetişmemiş ve Alevilik gelenekli dedelerin elinde kalmış ve dogmatik bir kimliğe dönüşmüştür.

16. yüzyıldan başlayan bu eğilimler 20. yüz yıla kadar kapalılık kimliğini sürdürmüştür. Bu uzun süre içinde, Türk Aleviliği kanın tazelenmesi anlamında bir atılım yapamamış,  ilkel bir düzeyde kalmıştır. Günümüzdeki Aleviliğin anladığım kadarıyla bir kültürel yenilenmeye, bir arınmaya ihtiyacı vardır.

Çünkü yüzlerce yıl esir konumunda tutulmuş bir inanç sistemi kuşaktan kuşağa Sünni kültür kodlarına karşı bir tepkiye dönüşmüştür. Günümüzde Türk Aleviliği Cami’ye gitmeyi, orucu-namazı dışlamıştır. âdetâ, İslâm kültür koduna Türk Aleviliği,  bir tepki unsuru olarak yüceltilmiştir.  

Bektaşilik; Osmanlı’nın esir konumunda tuttuğu Alevilik inanç sisteminde -çağın gereğine uygun olarak- yeni bir norm ve biçim kazanmıştır. Artık, Bektaşî inanç sisteminde Alevilik dogmatizm kalıplarından kurtulmaya ve bir esneklik kazanmaya başlamıştır. Bektaşilik, akılcı ve dar kalıplara karşı bir açık zihniyet ve davranış kalıplarının yansımasıdır. Hacıbektaş Veli şöyle sesleniyordu:

                              Hararet nardadır, sacda değildir,

                              Akıllar baştadır taçta değildir.

                              Allah’ ı ararsan kalbinde ara,

                              Kudüs’te, Mekke’ de Hac’da değildir.

Bilindiği üzere, Alevilik, İbrani anlayışı gibi doğuştandır. Ancak Alevî anne-babadan doğanlar  Alevî kabul edilir. Oysa, Bektaşilik bu tür katı nastan uzaktır, sonradandır. Bu sebeplele, Bektaşilik daha demokratik bir niteliğe sâhiptir. Alevilik, günümüz antropolojik deyimi ile kapalı bir sistem olduğu halde, Bektaşilik tamamen açık sistemdir.

Çetinoğlu: Alevî fraksiyonları; Hz. Ali’ye Allahlık izâfe etmekten Câferilerde olduğu gibi Sünni akidelere iyice yaklaşanlara kadar geniş bir yelpâzeye yayılıyor. Bu durumda,  ‘Hangi Alevilik’ diye soranlar haklı mı?

Prof. Türkdoğan: Alevilik olgusu, târihî süreç içinde gizliliğini devam ettirirken, temsil edildikleri toplumların sert ve yumuşak karakterlerine göre, kimlik değişimine uğramıştır. Bu sebeple, günümüzde Türk Aleviliği-‘Caferilik’ oyarak adlandırılan İran Şiasına ve Nusayrilik türü yapılaşmalara varıncaya kadar kimlik değişimlere uğramıştır. Şu anda, Safevî Şiası olarak da adlandırılan Türk Aleviliğine tepki olarak da İran Şiası / Ali Şiası önemli oranda ilerlemektedir.

Türk Alevilik sistemi, gelenekli İslâm öncesi Şaman karizmasına yönelik kültür kodlarını temsil ederken, İran Şiası da önemli atılımlar içindedir. İran Şiası Camiye, Namaz-Oruç ve benzeri İslâm norm ve değerlerine saygılıdır. Ancak, saflarına aldığı bütün etnik grupları asimile etmek suretiyle, bir kültürel özdeşleşmenin de içindedir. Türk Aleviliğini Safevi Şiası, kendi Alevilik anlayışını da Ali Şiası olarak kabul eden bu anlayış bir anlamda ‘benzeme, benzet’ ilkesini temsil etmektedir. Bu da kimlik yitirilmesine yol açmaktadır.

Türk Aleviliği, târihî süreçten ötürü esnekliğini yitirmiş, âdetâ cihanşümul bir din olan İslâm karşıtı bir kutuplaşmanın içine itilmiştir. Bu sebeple Alevilik sistemimizin yeniden düzenlenmesine, teşkilatlanmasına ihtiyaç vardır. Bu da Dede, Baba, Pir veya Dede-Baba gibi Alevî sektizmini temsil eden dînî liderlerin demokratikleşmesine bağlıdır. Yakın dönemimizde Âşık Veysel bu tür bir yaklaşımı gündeme getiren cihanşümul kişilerden biridir. Şöyle diyordu:

                                                Yezit nedir, ne Kızılbaş,

                                                 Değil miyiz hep bir kardaş.

                                                 Bizi yakar bizim ataş,

                                                 Söndürmektir tek çaremiz.

Çetinoğlu:  Diyanet İşleri Başkanlığı’nda Alevilerle ilgili bir bölüm ihdas edilirse hangi Alevilere yönelik olacak?

Prof. Türkdoğan: Sünni İslâm inanç sistemini temsil eden Diyanet, günümüz Aleviliğinin değişik anlayışlarına dayalı bir yapılaşmaya yönelemez. Allah-Peygamber ve Kur’ an akidelerine saygılı  ‘Ali’ profilini temsil eden bir Alevililik inanç sisteminin yeniden  iyileştirilmesine-yüceltilmesine ihtiyaç vardır.

Günümüz Alevilik-Bektaşilik kültür kalıplarının, her türlü dogmatik düşünceye karşı, akılcı ve aydınlanmacı girişimleri gündeme getirerek, İslâmî bir Rönesans hareketini başlatmaları gerekmektedir. Artık, Diyânet ve Alevilik çatışmaları bir son bulmalıdır…

Çetinoğlu: İran Hükümdârı Nâdir Şah, Osmanlı Pâdişâhı Sultan Birinci Abdülhâmid Han’a; Câferî Mezhebi’nin Osmanlılar tarafından dört hak mezhebe, beşinci olarak eklenmesi ve Kâbe’de bulunan dört mezhep rüknünden birinin Câferîliğe tahsis edilmesini talep etmişti. Osmanlı ulemâları bu talebi kabule şâyan bulmadılar. Şâyet kabul edilseydi, sağlanacak gelişmeler  konusunda bir tahmin yürütmek mümkün mü?

Prof. Türkdoğan: 1730’ da Nâdir Şah’ın bu teşebbüsü İslâm inanç sisteminde ileriye dönük bir enkarnasyon hareketidir. İsâbetli olmuştur. Böylece,  İslâm ülkelerinin kendilerine özgü gelenekli dînî değerleri ve kültür kalıplarıyla İslâm inanç sisteminin uyum sağlama yaklaşımları gerçekleştirilmiş ve sosyal çatışmalar önlenmeye çalışılmıştır. Osmanlı bu toplantıya katılmamakla büyük bir hatâ yapmış, ve günümüz çatışmalarına târihî  kimlik kazandırmıştır. 

Çetinoğlu:  Türkler arasında Alevî-Sünni ayrışması ne zaman, hangi olay veya olaylarla başladı?

Prof. Türkdoğan: Şiîlik, Hz. Ali taraftarlığı demektir. Hz. Ali’nin çocuklarının Kerbelâ’da şehit edilmesinden sonra Şiîler, Sünnî inançtan ayrılan bir mezhep oluşturmuşlardır.

Mezhebin taraftarları kendi aralarında bölündüler. Başlıcaları şunlardır:

1-Şia-i ulâ: Halifelik için Hz. Ali’yi destekleyenler.

2-Usul-i Şia: Bu grup ta 3’e ayrılır:

2.1-Hz. Ali’yi ashap’tan üstün sayanlar

2.2-Ashaba sövenler

2.3-Hz. Ali’ye Tanrılık isnat edenler.

Bu sonuncu grubun taraftarlarına Türkiye’de rastlanmaz.

İran halkı eskiden Sünni idi. Erdebil Okulu’nun kurulması ile Şiiliğin etkisi altına girdi. Gelişme yılları 1400’lü yıllardır. 1500’lü yılların başında Şiîlik resmî mezhep hâline geldi. Mezhep mensupları Anadolu’ya gelerek Şiîliği yaymaya başladılar. Bunlar ayrıca; İran’ın güçlenmesi için Osmanlı Devleti’ni zayıflatmaya da çalışıyorlardı. Bu tür faaliyetlere karşı koyan İlk Osmanlı pâdişâhı, Yavuz Sultan Selim Han’dır. Sultan’ın gayesi, Osmanlı Devleti’ne güç kaybettirecek, birliği bozacak hareketleri engellemekti. Engellemek için uygulanan asker gücüne dayalı tedbirlerdeki sertlik unsuru sebebiyle, devletin korunması gayesi unutturuldu, ‘Alevî kırımı’ olarak târihe intikal ettirildi. Bu sebeple Alevîler, Yavuz sultan Selim Han’ı sevmezler. Yavuz, Alevilere değil, Devletini yıpratmak isteyenlere karşı mücâdele vermişti. 

Çetinoğlu: Azerbaycan’da, Özbekistan’da, Türkmenistan’da ve diğer Türk cumhuriyetleri ile Kıbrıs’ta ve Kırım ile Rusya Federasyonu bünyesindeki Türk topluluklarında Sünni-Alevi ayrışımı var mı?

Prof. Türkdoğan: Sünni-Alevî ayrışması, dış tahriklerle, Anadolu Türklerinin karşısına çıkartılmış bir gailedir. Maksat Türk Devleti’ni yıpratmaktır. Sözünü ettiğiniz Türk yurtlarında az veya çok sayıda Alevî olmasına rağmen problem yaşanmamaktadır. Esâsen Türkiye’de de sorumluğunu müdrik Alevîler ve Sünniler arasında, çok yoğun tahriklere rağmen bir ayrışım söz konusu değildir. Ayrışım konusu, potansiyel bir tehlike olarak gündemde tutulmaya çalışılmaktadır. 

Çetinoğlu: Alevî-Sünni bütünleşmesi nasıl sağlanır?

Prof. Türkdoğan: Alevî-Sünnî bütünleşmesi için açıklanmış ve genel kabul görmüş bir formül yoktur. Konu ile ilgilenen uzmanların değişik görüşleri vardır. Bunları şöylece özetlemek mümkündür:

1-Alevîlik, itikadî bir mezheptir. İnsanlarda inanç-itikad ruhu öldürülemez. Bunun kabulü, birinin diğerini asimile etmesi anlamını taşır ki, mümkün değildir. Maksat ne olursa olsun, taraflar aşırılıklarını törpülemeli, yaklaşım için iyi niyet adımı atmalıdırlar. Bu olmuyorsa, insanî ölçülerde birbirlerinin inancına saygı göstermelidirler.

Aleviliğin gulat (1) olmayan kesimi, Ehl-i Sünnet mensupları ile asgarî müştereklerde birleşebilirler, bütünleşebilirler. Çünkü bunlar iman ve Kur’an şartlarına inanırlar. Bu yüzden Ehl-i Sünnet ile aynı çizgidedirler. Gulat kısmının bu uyuma katılması zordur,

2-Alevîlerin asimilasyon olarak kabul etmeyecekleri şekilde; eğitim yolu ile Kur’an-ı Kerim gerçeklerinin öğretilmesi yönü denenebilir. Hakîkatleri öğrenen gençlerin bu yolla uyumu sağlanır, ayrışma önlenemezse bile, farklılıkların probleme dönüşmesi tehlikesi ortadan kaldırılır.

3-Birbirimizin inançlarına, ibâdetlerine saygı göstermeliyiz. İllaki bütünleşme şeklinde inatçı bir yola sapmamalıyız. Önemli olan, bir arada barış ve huzur içerisinde yaşamaktır.

4-Amelde hepimiz Müslüman’ız. Bir ayrılık söz konusu ise bunu itikada aramak gerekir. İtikatta ayrılık ise İslâm’dan kaynaklanmamaktadır. Dış etkenlerin eseridir. Her iki grup birbirine saygılı davranmalı, düşünce ve inançlarını hoşgörü ile karşılamalı. Ayrılık konusu olan ve olabilecek konuların üzerine gitmemeli.

5- Din adamlarımızın büyük çoğunluğunu; Alevilik konusunda derin ve hatta orta seviyede bilgi sâhibi değil. Bütünleşme ancak, iki taraftan âlimler arasında görüşülüp konuşulmalı, karşılıklı anlayış içerisinde çözüm aranmalı.

6-İslâm’da bütün meseleler konuşup, umumun değilse bile ekseriyetin ittifak ettiği çözüme kavuşturulmuştur. Yeniden mesele çıkarmak kimsenin haddi değildir.

Prof. Dr. ORHAN PROF. TÜRKDOĞAN:

Türk ilim ve düşünce hayatında sosyolog olarak öncü bir role sahip, Orhan Prof. Türkdoğan 18 Ekim 1926’da Malatya’da doğdu. Dedesi Hidâyet Efendi’nin Malatya’da Kadılık yapması ve sülalelerinde çok sayıda kadı yetişmesinden ötürü aile, ‘Kadızâdeler’ olarak anılır. Malatya’nın Hidâyet Mahallesi’ndeki Hidâyet Mektebi de dedesinin devlete bağışıdır. Babası Behçet Hidâyet İstiklal Madalyası sahibidir.

İlk ve orta mektep ile liseyi Malatya’da bitirdi. Lise yıllarında ağabeyinin öğretmenleri olan Nihal Atsız ve Orhan Şaik Gökyay ile tanıştı, onlardan ve edebiyat öğretmeni olan Ârif Nihat Asya’dan etkilendi.  Bu etkilenmelerin ürünü; 1945 yılında Gökhan Evliyaoğlu ve 18 Malatyalı gençle birlikte yayınladığı ‘Çadır’ adlı şiir kitabı, 1946-1948 yılları arasında Yakarış, Çağlayan, Orkun gibi dergilerde ve Malatya’da çıkan Bakış Gazetesi’nde yer alan yazılar oldu.

1946-1947 öğretim yılında Ankara Üniversitesi Dil ve Târih-Coğrafya Fakültesi Eti ve Sümer Dili ile Felsefe Bölümlerinin ikisine birden kayıt yaptırdı. Bir yıl bu bölümlere devam edip Eti dilini öğrendi. O dönemde yaygın olan tüberküloz hastalığına yakalandığı için tahsiline 5 yıl ara verdikten sonra 1951 yılında, aynı fakültenin Felsefe ve Sosyoloji Bölümlerine kayıt yaptırdı, buradan 1955 yılında mezun oldu.

Malatya Lisesine öğretmen olarak tâyin edildi. Burada 4 yıl görev yaptı. 1959’da Atatürk Üniversitesi’nde Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Kürsüsü’nde asistan oldu. Erzurum’a giderek araştırmalar yaptı ve  ‘Erzurum ve Çevresinde Sosyal Araştırmalar’, Kars’ta yaptığı incelemeler sonrasında ‘Malakanlar’ adlı  kitaplarını yazıp yayınladı. Doktora tezini İstanbul Üniversitesi’nde verdi ve kabul edildi.

1962’den 1964 yılının sonuna kadar ABD’nin Missouri ve Nebraska Üniversitelerinde, ‘Sosyoloji, Antropoloji, Toplum Kalkınması, Geri Kalmış Ülkelerin Sosyolojisi, Sağlık-Hastalık Sistemi, Yeniliğin Yayılması ve Köy Sosyolojisi’ gibi o dönemin modern sosyoloji akımlarını kapsayan dinamik konular üzerinde ders gördü. Bu arada ABD’de ‘Türkiye’de Yerli ve Göçmen Köyleri Üzerine Araştırma’ konusunda ön hazırlık yaptı. ‘Türkiye’de Köy Sosyolojisinin Temel Meseleleri’ başlıklı araştırması ile 1971 yılında ‘Profesör’ unvanını aldı. 1972 yılında Alman hükümetinin davetlisi olarak Stuttgart’ta Hohenheim Üniversitesi’nde misafir araştırmacı olarak bulundu.

1985 yılından 1995 yılına kadar on yıl süre ile Bolu’da görev yaptı ve Gazi Üniversitesi’ne bağlı Yüksek Okulu Fakülteye çevirerek, üniversitenin ilk çekirdeğini oluşturdu. Abant İzzet Baysal Üniversitesi bu çekirdekten meydana geldi.  ‘Sanayi Sosyolojisi’ adlı eseri yazıp yayınladı. 1995 yılında Gebze Yüksek Teknoloji Enstitüsü Rektörü Prof. Dr. Ahmet Ayan’ın dâveti üzerine, Enstitü’nün İşletme Fakültesi’nde göreve başladı. Davranış Bilimleri, Sosyoloji ve İlmî Araştırma Metodolojisi gibi dersleri dört yıl süreyle yürüttü ve 1999 yılında Enstitü’nün İşletme Fakültesi’nden den emekli oldu.

01 Şubat 2024 târihinde, 98 yaşında ebedî âleme intikal etti. Mekânı cennet olsun, kabri nurlarla dolsun.

Prof. Dr. Orhan Prof. Türkdoğan’ın; Kürşat Türkdoğan ve Dilşat Türkdoğan adında iki evladı vardır. Her ikisi de Prof. Dr. olarak görev yapmaktadırlar.

Prof. Dr. ORHAN PROF. TÜRKDOĞAN’ın, röportaj metninde ismi geçenler dışındaki yayınlanmış eserleri:

01- Salihli’de Türkistan Göçmenlerinin Yerleşmeleri: (Atatürk Üniversitesi Yayınları. Erzurum, 1969)

02- Erzurum Köylerinde Çiftçilerle Haberleşme Kanalları ve Yeniliğin Yayılması: A. Ü. Yayınları. Erzurum,1970)

03- Türkiye’ de Köy Sosyolojisi: İ.Q.Yayınları. İstanbul, 2005

04- Seçilmiş Bazı Yerli Ve Göçmen Gruplar Üzerinde Sosyal Değişme Örnekleri: (A. Ü. Yayınları. Erzurum, 1971)

05- Beşikdüzü ve Dursunbey Bölge Monografileri / Karşılaştırmalı Sosyal Araştırmalar: (A. Ü.  Yayınları, 1971)

06- Batı Almanya’nın Bir Kentinde Türk İşçilerinin Sosyo-Ekonomik Yapısı: (Erzurum, 1973)

07- Toplumsal Değişmede Yeniliğin Yayılması Sürecinin Tarım Sektörüne Uygulanması: (Erzurum, 1973

08- Doğu Köylerinde Sosyo-Ekonomik Farklılaşma: (Atatürk Üniversitesi Yayınları. Erzurum, 1973)

09- Türkiye’nin Kalkınma Yolu: Sosyo-Ekonomik Sistem Tartışmaları: Atatürk Üniversitesi, Erzurum, 1973

10- Tarımsal Yenilik Tekniklerinin Yayılması / Federal Almanya Örneği: (Atatürk Üniversitesi. Erzurum, 1973)

11- Doğu ve İnsan Meselesi: Atatürk Üniversitesi Yayınları. Erzurum, 1974)

12- Toplum Kalkınması: (Dede Korkut Yayınları. İstanbul, 1977)

13- Kemalist Modelde Fert ve Devlet Anlayışı: (Atatürk Üniversitesi Yayınları. Erzurum, 1977)

14- Çağdaş Türk Sosyolojisi / Araştırma-Yöntem ve Teknikler: (Atatürk Üniversitesi Yayınları. Erzurum, 1977)

15- Türkiye Açısından Özyönetim / Aydınlar-Siyasî Partiler-Sendikalar: (Türk Kültür Yayını. İstanbul, 1977

16- Yoksulluk Kültürü / Gecekonduların Sosyal Yapısı / Erzurum Örnek Olayı: Dede Korkut Y. İstanbul, 1977)

17- Sanayi Sosyolojisi / Türkiye’nin Sanayileşmesi: (Töre Devlet Yayınları, Ankara, 1981)

18- İkinci Neslin Dramı / Avrupa’daki İşçilerimiz ve Çocukları: (Orkun Yayınları. İstanbul, 1984)

19- Ziya Gökalp Sosyolojisinin Temel İlkeleri: (Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları. Ankara, 1987)

20- Sosyal Hareketlerin Sosyolojisi: (Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları. Ankara, 1989)

21- Kültür ve Sağlık-Hastalık Sistemi: (Millî Eğitim Bakanlığı Yayınları. İstanbul, 1991)

22- Alevi-Bektaşi Kimliği /Sosyo-Antropolojik Araştırma: (Timaş Yayınları. İstanbul, 1995)

23- Aydınlıktakiler ve Karanlıktakiler: (Timaş Yayınları. İstanbul, 1996)

24- Sosyal Şiddet ve Türkiye Gerçeği: (Timaş Yayınları. İstanbul, 1996)

25- Millî Kültür Modernleşme ve İslâm: Birleşik Yayıncılık. İstanbul, 1996 )

26- Etnik Sosyoloji: (Timaş Yayınları. İstanbul, 1997)

27- İşçi Kültürünün Yükselişi / İş Ahlâkı: (Timaş Yayınları. İstanbul, 1998)

28- Millî Kimliğin Yükselişi / Niçin Milletleşme?: (Alfa Yayınları. İstanbul, 1999)

28- Bilimsel Araştırma Metodolojisi: Timaş Yayınları. İstanbul, 2001)

29- Çağdaş Türk Sosyolojisi: (İ.Q.Yayınları. İstanbul, 2003)

30- Türk Târihinin Sosyolojisi: (İ.Q.Yayınları. İstanbul, 2004)

31- Kültür –Değişme ve Sosyal Çözülme: (İ.Q.Yayınları. İstanbul, 2004)

32- İslâmî Değerler Sistemi ve Max Weber: (İ.Q.Yayınları. İstanbul, 2005)

33- Kemalist Sistem ve Sosyolojik Boyutları: (İ.Q.Yayınları. İstanbul, 2005 )

34- Doğu ve Güneydoğu / Kabile ve Aşiret Yapısı: (İ.Q.Yayınları. İstanbul, 2005)

35- Ziya Gökalp / Ulus-Devlet Düşünürü: İstanbul, 2005)

36- Türk Ulus-Devlet Kimliği: (İ.Q.Yayınları. İstanbul, 2005)

37- Toplumsal Yapı ve Sağlık-Hastalık Sistemi: (İ.Q.Yayınları. İstanbul, 2006)

38-İstanbul Gecekondu Kimliği: (İ.Q.Yayınları. İstanbul, 2006)

39- Türk Toplumunun Kültürel Dinamikleri: (Kum Saati Yayınları. İstanbul, 2007)

40- Osmanlı’ dan Günümüze Türk Toplum Yapısı: Timaş Yayınları. İstanbul, 2008)

41- Türk Toplumunda Zazalar ve Kürtler: (Timaş Yayınları. İstanbul, 2008)

42- Türk Toplumunda Aydın Sınıfın Anatomisi: (Timaş Yayınları, İstanbul, 2008)