Avrupa Ülkelerinde ve Türklerde Milliyetçilik Hareketleri
Milliyetçilik, sadece bir ideoloji değil, bir yaşayış ve duruş tarzıdır. Maddi ve manevi açılardan milletlerin kendi ülkelerinin menfaat ve çıkarlarını her şeyin üstünde tutma anlayışıdır. Başka bir ifade ile; kendi milletini ve kültürünü yaşatmak ve onları yüceltmek için yapılan çabalar, benimsenen ilkeler, milletin devletine sadakat duyguları içinde bağlanması, güçlü bir gelişme içinde zorlukları bertaraf ederek milletini diğer milletler nazarında eşit ve hür duruma getirmek, milletin bütün fertlerini tasada, kederde ve kıvançta ortak ve bölünmez bir bütün yaparak, adalet duygusu içinde yaşamalarını sağlamaktır.
Geçmişte olduğu gibi, bugün de milliyetçiliğe düşman olan ve içlerine bir türlü sindiremeyen bazı çevreler, laf ebeliği yaparak milliyetçiliği küçümseme cüretine kapılmışlardır. Oysa; milliyetçilik alay edilecek, hor görülecek ve küçümsenecek bir düşünce sistemi değildir. Toplumlara ders veren, onların düşünce ufuklarını aydınlatan, benliklerini pekiştiren ve karakterize eden sosyolojik bir gerçektir. Her devirde olduğu gibi bugün de “ Yükselen Bir Değer “ olmaya devam edecektir. Tarihte, coğrafyada, siyasette veya hepsini içine alan kültürde milliyetçilik yapmak yadırganmamalıdır. Çünkü kendi vatanını, bayrağını, insanlarını, dilini, tarihini, ananelerini, gelenek ve göreneklerini sevmekten daha güzel ve daha ulvi ne olabilir?
Mazlum ve ezilen toplumlar, ancak milliyetçilik sayesinde esaretten ve kölelikten kurtularak hürriyet içinde yaşama sevincine kavuşabilirler.
Avrupa’da ideolojik mahiyette milliyetçilik Fransa’da 1789 Fransız İhtilali ile birlikte başlamış, daha sonra da Avrupa’da milli devlet kavramı ortaya çıkmış ve bu akım hızlı bir şekilde güçlenmiştir. Napolyon Bonapart’ın bütün Avrupa’yı fethetme hareketi, diğer Avrupa ülkelerinde milliyetçiliği harekete geçiren önemli sebeplerden biri olmuş, 20. Yüzyıl’dan itibaren tüm dünyada politik düşünce tarzı haline gelmiş ve milletlerin kendi kaderlerini tayin etmede önemli bir rol oynamıştır. Avrupa’da ilk milliyetçilik hareketi Almanya’da görülmüş, aynı yıllarda ( 1814 – 1815 ) Rus işgalindeki Polonya’da güçlü bir milliyetçilik akımı ortaya çıkmıştır. Yunanistan Osmanlı İmparatorluğu’na karşı, Avrupa’nın milliyetçi devletleri tarafından desteklenmiştir. Sırplar, 1948 tarihinde Avusturya İmparatorluğu’na karşı isyana kalkışmışlar, Macarlar, milliyetçilik akımını Orta Avrupa’ya kadar taşımışlardır. Rusya’da meydana gelen Panslavizm akımı, milliyetçiliğin yayılmasına vesile olmuştur.
Avrupa’da milliyetçilik hareketlerinin günümüzde de devam ettiğini belirterek; milliyetçiliğin yok edilemeyeceği gerçeğini ortaya koyabiliriz.
Türklerde milliyetçilik hareketlerinin, Türklerin tarih sahnesine çıkması ile başladığını ve söz konusu olan İhtilal ile ortaya çıkmadığını, fakat Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde bazı kişi ve çevrelerin bu İhtilâlden etkilendiklerini de söylemek durumundayız. Batı’da milliyetçilik Fransız İhtilâli ile başlar, ancak Türklerde Kaşgarlı Mahmut’un Divanu Lugati’t -Türk adlı eserinde belirtildiği gibi Göktürk Yazıtları’nda, Türk Milliyetçiliği’ni ifade eden yazıların olduğu görülüyor ve yukarıdaki ifadeleri doğruluyor. Bu yazıtlarda genel olarak, Türklerin devlet anlayışı, yönetim sistemi, kültürel özellikleri, tarihi, sosyal ve milli devlet anlayışı vedevlet yönetim şekli yer almaktadır. Göktürk Kitabelerinde taşlara kazılarak yazılan Bilge Kağan’ın şu sözleri çok önemlidir: “ Ey Türk milleti, üstte gök yıkılmaz, altta yer delinmezse, devletini, töreni kim bozabilir? “ Türkiye’de milliyetçilik hareketi Yusuf Akçura tarafından 1904 yılında kaleme alınan Üç Tarz- Siyaset adlı makalenin yayınlanmasıyla başladı. Daha sonra Ziya Gökalp’in önderliğini yaptığı Türkçülük hareketiyle ve daha sonra Cumhuriyet döneminde ön plana çıkmış, 1944 tarihinde yargılama ve tutuklamalara kadar gitmiştir.
Bazı ilim, fikir, düşünce ve siyaset adamlarının milliyetçilik hususundaki düşüncelerini belirtmek gerekirse; Mustafa Kemal Atatürk şöyle söylüyor: “ Milleti millet yapan düşünce gücünün temelini milliyetçilik teşkil etmektedir. Milliyetçilik, milli benlik, milli birlik, milli ahlak, milli ekonomi, uygarlık ahlakı, milli duygu ve insani duygunun birleşmesinden meydana gelmiştir.” Prof. Dr. Mustafa E. Erkal da: “ Milliyetçilik, kendi milliyeti dışındakileri aşağılamak, dışlamak değil; başkaları ile Dünyayı eşit, adil, anlamlı ve istismar edilmeden paylaşabilecek şuur ve olgunluğa erişmedir.” diye yorumluyor. Anthony D. Smith de şu yorumu yapıyor: “ Çağın ruhunu yansıtmaktadır ve daha eski sembol ve fikirlerle de bağlantılıdır.” Milliyetçilik ile ilgili görüş ve düşüncelerini açıklayan kişilerin yorumlarına devam edelim. Prof. Dr. Erol Güngör, tarih ve dilin milliyetçilik için çok önemli olduğunu “ Kültür Değişmesi ve Milliyetçilik “ isimli kitabında belirterek şunları söylüyor: “…Dilimizin kaynağı eskilerdedir; dinimizin kaynağı eskilerdedir; soyumuzun kaynağı eskilerdedir…”
Sonuç olarak; makalemizi Mustafa Kemal Atatürk’ün Türk Milliyetçiliği hususundaki şu veciz sözleriyle bitirelim:
“ Türk Milliyetçiliği, ilerleme ve gelişme yolunda ve milletlerarası temas ve ilişkilerde, bütün çağdaş milletlere paralel ve onlarla bir uyum içinde yürümekle beraber, Türk toplumunun özel karakterini ve başlı başına bağımsız kişiliğini korumaktır.” Mustafa Kemal Atatürk bu yorumu ile kısaca; Batı’nın ilminden, irfanından, teknolojisinden, dayanışmasından faydalanalım ve ancak, Türk Kültürünü ve Benliğini de her şeyin üstünde tutalım ve koruyalım diyor.
10 Mart 2024, İstanbul
Faydalanılan Kaynaklar:
Suavi Aydın, Modernleşme ve Milliyetçilik, Gündoğan Yayınları, İstanbul
Erol Güngör, Türk Kültürü ve Milliyetçilik, Ötüken Yayınları ( 8. Baskı ),
İstanbul, 1992.
Erol Güngör, Kültür Değişmesi ve Milliyetçilik, Ötüken Yayınları, İstanbul,
2010.
Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, Türk Kültür Yayınları, İstanbul, 1975.
Mustafa E. Erkal, Etnik Tuzak, Derin Yayınları ( 5. Baskı ), İstanbul,
1978.
Mustafa E. Erkal, Çok Kültürlülük Virüsü ve Milliyetçilik, Aydınlar Ocağı
Yayını, İstanbul, 2020.
Mustafa E. Erkal, Etnik Tuzak, Kimlik ve Açılımlar, Derin Yayınevi, 2010, İstanbul.
Cemil Meriç, Bu Ülke, İletişim Yayınları, ( 5.Baskı ), İstanbul, 1985.
Anthony D.Smith, “ Milliyetçilik ve Küresel Kimlik “, Türkiye Günlüğü,
Mart-Nisan, 1998.
Orhan Türkdoğan, Osmanlı’dan Günümüze Türk Toplum Yapısı, Çizgi
Yayınevi, Konya, 2015.
Muharrem Ergin, Orhun Abideleri, Boğaziçi Yayınevi, İstanbul, Kasım 2012.
Prof. Dr. SADIK KEMAL TURAL’dan Edebiyat Bilimine Katkılar
Atatürk Kültür, Dil ve Târih Yüksek Kurumu: (AYK) Başkanlığı yapmış olan Prof. Dr. Sâdık K. Tural’ın telif ettiği Edebiyat Bilimine Katkılar isimli eserinin birinci cildi, 14,5 X 20 santim ölçülerinde sert kapaklı cilt içerisinde 374 sayfadır. Yeniliklerle donatılan 3. Baskısı 2015 yılında okuyucuya sunulmuştu.
Kitapta güçlü bir dirâyetle ele alınan konuların başlıkları:
*Edebiyat Bilimi Kavramı ve Türkiye’deki Durumuna Dâir Notlar
*Târihçinin Edebiyat Dünyâsından Alması Gerekenler veya Metoda Âit Düşünceler
*Gerçek, Hakîkat ve Edebiyat Eserlerinde Gerçek Kavramları Üzerine Bir Deneme
*Edebiyat Biliminin Yöntemleri veya Daha Aydınlık Bir Yol
*Edebiyat Araştırmacılarının Meseleleri Üzerine (Söyleşi)
*Bir Proje yahut H. Ağca Hoca’ya Teşekkür
*Kavramlar ve Terimler Ortak Düşünüşün Anahtarlarıdır
*Edebiyat ve Toplum İlişkisi Üzerine Düşünceler
*Edebiyat Eseri ile Çevre Arasındaki Bağlar
*Hikâye Kavramı ve Hikâyeciliğimiz Üzerine
*Ahmet Kaplan’ın, Hikâye Tahlilleri
*Roman Teorisi Üzerine Düşünceler
*‘Edebiyat Târihi’ Kavramı Etrafında
*Yeni Osmanlılar ve ‘Osmanlıcılık Cereyânı’ Meselesi
*Prof. Dr. M. Kaya Bilgegil, Şâir Şinâsî, Hâl Tercümesi Üzerine Küçük Bir Araştırma
*Kavramlar ve Kişi Adları Dizini
Sadık K. Tural, edebiyat profesörü olmakla birlikte başta sosyoloji, eğitim ve terbiye, ilâhiyat, beşerî ilişkiler, millî kimlik, tasavvuf, felsefe ve târih konularında da söz ve bilgi sâhibidir. Türk dünyâsı ile yakından ilgilidir. ‘Edebiyat Bilimine Katkılar’ isimli eserinin 1. Cildinde bu düşünceyi doğrulayacak sayfalar hayli zengindir.
Eserden tadımlık bir bölüm:
Türk kelimesi en dipteki atanın adı olmalı; başka soylar bu kökenden gelen toplulukların hepsine ya, Türk-Tatar, ya Türk-Moğol demiştir. Bu topluluklar ise, kendilerini, ya bir coğrafyaya, ya bir efsâne kahramanına veya siyâsî birlik kazandıran insanın adına dayalı isim ve unvanlarla adlandırıp, takdim etmişlerdir. Bu benimsemeler ve adlandırmalar, ilkel kimliklerdir. Bu yüzden Türkçe, Türk atanın çeşitli coğrafyalarda yaşamakta olan torunlarının kullandıkları dilin adı olmak yerine, sadece Anadolu Türklüğünün anlaşma ağız ve lehçelerinin ismi olarak tanınmaktadır.
Türk dilli halklar, dünyâ coğrafyasında, 200 milyondan birazdan biraz fazla. Türklerin yerleştiği coğrafyaların içinde 1990 sonrasında sayıları 12’yi bulan bağımsız cumhuriyet oluştu. Bu cumhuriyetlerin yanı başında ise, millî benlik ve kimliklerini arayan çeşitli devletlerin içinde yaşamakta olan Türk kökenli topluluklar bulunmaktadır.
Türk soylu veya Türk dilli hakların târihini, etnolojisini araştırmak gerçekten kolay değildir. Türk arkeolojisi veya Türk etnolojisi henüz bütünüyle bâkir bir alandır.
Türk dilli yahut soylu halkların göstergeleri dile dayanan iletişim kurmayı da, değer ve davranış aktarımını da öğrenip zihniyet dünyâsına ait genel hükümler verilebilir mi? ‘Evet verilebilir.’ demeliyiz. Öncelikle öğrenilmesi gereken, bu genel hükümleri farklı sayılacak alanlardan toplayıp bilgi birikimi oluşturmaktır. Zihniyet kavramının çerçevesi, kültürel kimlik ve kültürel benliğin toplamıdır. Zihniyete ait benimseyiş ve tepkiler, bir yandan resmî belgelere yansıyan târihin ve târihî bilginin, bir yandan inancın yahut dinî bilginin, bir yandan sanat târihinin ve mimarinin, diğer yandan da, zevkin, kanaatin ve felsefenin göstergelendiği sözlü ve yazılı edebiyat eserlerinin bünyesindeki çok özel bir dünyâdır.
Farklı zamanların, farklı mekânların, farklı siyasî yapıların ürünü olan edebiyat metinleri, çok çeşitli eserlerin bünyesinde yaşayıp gidiyor. Geniş bir coğrafyada farklı mekânlarda, farklı zamanlarda, farklı siyasî yapıların içinde varlığını devam ettirerek benliğini ve kimliğini korumaya çalışan Türk kökenli toplulukların, sevgileri, öfkeleri, hüzünleri, sevinçleri, övünçleri, merhametleri ve nefretleri dile yansıdı, dille ayrı bir iletişim alanı oluştu. Bu eserlerin dünyâsında gerçekten temsil edici ortaklıkların işâretini taşıyıcı güçte olanları, Türk dünyâsının dil medeniyetini, dil servetini, edebiyat hayatını ve edebiyata yansıyan değerler dünyâsını gösterir.
Dil denen çok işlevli, çok yönlü aracın edebî değer sayılan her parçasına ayrı bir duyarlılıkla yaklaşarak edebiyat dünyâmızın ortaklıkları da, târih içindeki değişmeleri de coğrafya, inanç ve yönetim/rejim değişikliklerinin etkileri de ortaya konulmalıydı. Bu ihtiyaçtan yola çıkarak, Türk kökenli toplulukların edebiyat saydığı, edebî değer yüklediği dile ait bütünlüklerin verdiği imkânla Türk adlı toplulukların en derindeki zevk ve zihniyet değerlerine ulaşabilir miydik? Türklük, bir biyolojik benzeşme veya aynılıktan daha çok ve daha öncelikli olarak, zamana ve mekâna vurulan damgalar değil midir? Bu damgaların en önde gelenlerinden birisi, edebiyat sayılan metinlere yansımış bulunan kültürel kimlik göstergesi olan ortak/benzer değer ve davranışlar değil midir? Türk kültür târihini yazma yolunda sağlığını ve ömrünü sebil etmiş olan kültür târihçimiz Bahaeddin Ögel’in eserleri, edebiyat metinleri verileriyle tamamlanamaz mı?
Türk kavramının bir üst kimlik/ad olduğunu ve Türk Dünyâsı kavramlarını târihî realite olarak idrak etme ve ettirmenin yolu nedir? Târihçiler kendilerine düşeni, sanat târihçileri kendi alanlarına girenleri 1995 sonrasındaki bilişmeler ve yardımlaşmalarla ortaklaşılan bilgiler yönünde, yeni bir terkibe dönüştürmeli değil midir?
Bu sorulardan yola çıkarak bir ortak çalışma yürütülemez mi idi? Bunu denemeli idik…
Temel kavramlardan, temel türlerden, temel ifâdelere, zevk yansımalarına kadar, Türk dünyâsı kavramını bir gerçeklik yapan ortaklığın izleri edebiyat ürünlerinde aranmalıydı. Bu arama, bulma yeniden bütünleştirilmesi dikkat, öncelikle Türkiye’de sonra da Türk cumhuriyetlerinde ve dünyâda bir bütünlük içinden görülmeliydi. Bu niyetle yirmi yıl evvel Türk Dünyâsı Ortak Edebiyatı adıyla bir çalışma projesi oluşturmuş ve Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığım sırasında, bu projeyi dört ayrı alt grup hâlinde hayata geçirmek istemiştim.
Not: İktibas edilen bölüm içerisindeki; ‘ulaşabilir miydik’ kelimesinin ‘ulaşmalıydık’, ‘damgalar değil midir? ifâdesinin ‘damgalardır’, ‘davranışlar değil midir’ ifâdesinin ‘davranışlardır’, ‘tamamlanamaz mı?’ kelimesinin ‘tamamlanmalıdır’, ‘dönüştürülmek değil midir?’ ifâdesinin ‘dönüştürülmektir’, ‘yürütelemez mi’ ifâdesinin ‘yürütülmelidir’ şeklinde kabul edilmesi, Sayın Tural’ın düşüncelerine aykırı olmasa gerek.
Edebiyat Bilimine Katkılar isimli eserin 2. Cildi, 211 sayfadır. 2023 yılında basılmıştır. Bu ciltte yer alan konuların başlıkları:
*İnsan, Dil Ve Edebiyat İklimi Üzerine
*Edebî Değer Kavramının Arka Planı Üzerine
*Sanatçının İç Dünyası Farklıdır
*Tahkiyeli İfâdenin Adı, Tartışmalı Öğesi
*Filozof, Şâir, Romancı Yüzyılımızın Yeni Velisi Cengiz Bey
*Günerkan Aydoğmuş’un Başarısı
*Çınar Ata’nın Yeni Romanı: Asla Boyun Eğme
*Sohbetler Adlı Eserin Düşündürdükleri
*Deneme Kavramı ve İsmet B. Binatlı’nın Kitabı Üzerine….
*Bir Proje İçin Hüseyin Ağca Hoca’ya Teşekkür
*İki Aydının Anlamlı Çalışması: Bilmeceler
*Kişi Adları Dizini
AKÇAĞ YAYINLARI:
Tuna Caddesi Nu: 8/1 Kızılay Ankara. Telefon: 0.312-4321998 Belgegeçer: 0.312-432 28 52
e-posta: akcag@akcag.com.tr // www.akcağ.com.tr
Prof. Dr. Sadık K. Tural’ın aynı ismi taşıyan eserinin ikinci cildinden seçilmiş bir bölüm:
Cengiz Aytmatov, bir gerçek ediptir. O bilgiyi bilgeliğe, bilgeliği tahkiyeli eserlere yansıtmanın sırlarını öğrenip kullanmış bir klâsiktir. Son elli yılda yazdıklarında Kırgızların hayatını anlatıyor gibi görünse de, öncelikle Türk Dünyâsı’nın, sonra da insanlığın ufuk çizgisinde her zaman karşılaştığımız ve karşılaşacağımız durumlar ve onların yorumlarını anlatan Aytmatov, insanlığın büyük oğullarındandır.
Cengiz Aytmatov, sevmek fiilinin ne olduğunu Gülsarı’da ve Cemile’de anlattı. Bıkıp usanmayan bir sevgi pınarı olan Cengiz Bey’in yüreği, her romanına, her hikâyesine yansıdı. Sevmek, çocuklara delilere ve şarlatanlara göre değildir. Sevmek, fedakârlıktır. Sevmek, acıyla pişmek ve olgunlaşmaktır. O bir aşk destanı yazmanın yirminci yüzyıldaki büyük ustasıdır.
Sevmenin uyandırdığı duyguları, insana yerdiği acıları, şiir denilen bir dünyaya şâirler taşırlar. Cengiz Aytmatov; Cemile, Selvi Boylum ve Gülsarı’da şiirli bir dille fakat hikâye ve romanın imkânlarıyla sevgi destanları yazdı.
Cengiz Aytmatov, ‘Gün Uzar Yüzyıl Olur’ romanıyla insanın insana, insanın tabiata ve tabiattaki bitkiler ile hayvanların insana hayâ ve sorumluluk düşüncesine bağlı ezelî ve edebî değerlerini, roman ve hikâyeye dönüştürdü.
Türk diline ve dünya dillerine kavramını yerleştiren O’dur. Ak Gemi’den, Kıyamet’e kadar roman ve hikâyelerin hepsi insanı insan olmaya yabancılaşmadan alıkoymanın mesajlarını taşır. ‘Gün Uzar Yüzyıl Olur’ ve ‘Kıyamet’ romanları merak, sevgi, hayâ, başarma ve sorumluluk kavramlarının değerler dünyası hâlinde romana taşınmasıdır. O etnolojik olanı, felsefî olanla bütünleştiren edebî değere dönüştüren filozoftur.
Gerçeğimsi (itibarî) bir dünya kurmak edebiyatın işlevidir: Gerçekler dünyâsının geçmişte ve içinde yaşanan zamanda vücud bulmuş olanlardan seçme ve ayıklamalar yaparak okuyucu veya dinleyicide etki yaratacak bir anlatım kurmaya roman denir. Bilginler, insandaki merak ve başarma duygusunu tatmin edip sorumluluk duygusuna yön verirler. Cengiz Aytmatov gibi büyük yazarlar, roman ve hikâyeleriyle şiir ve tiyatrolarıyla insanda hem sevgi uyandırır hem utanma duygusu hem seviyeli merak hem başarma ve sorumluluk duygusu hem adâlet bilinci… İnsan olmak zordur ve emek ister. Bilginler ve bilgeler ile onların çok özel bir örneğini oluşturan büyük şâirler, roman, hikâye ve piyes yazarları insanlaşmaya katkıda bulunurlar.
Tolgonay, Tanabay, Edigey, Danyar, Cemile, Asel dünyada yaşayan, her yerde karşılaşabileceğiniz kişilerdir. Aytmatov’u okuyup kavrayanlardan merhum Muhtar Avezov kırk yıl evvel şu tespitte bulunmuş: ‘Gerçekten en sevinçli şey Aytmatov’un Kırgız nesrindeki farklılığı insanı tanımasındadır. Kardeş edebiyatlarımızda insan huyu, çoğunlukla kuru sözlerle anlatılır. Bazen yazar kendi kahramanlarına uydurduğu hareketleri, hayalî yorumlarını katar. C. Aytmatov povesti psikolojik, tabii, güzel ve basittir.’ Diyordu. (Literatumaya Gazeta, 23 Ekim 1958)
Cengiz Aytmatov’un romanlarından çokça örnekler vermek, alıntılarla metni uzatmak istemiyorum. Onun eserinin yapı ve anlam tabakalarını şemalaştırmak mümkün ama bu da işi uzatır. Ben ana kavramları bir bilgilendirme yolu, uyandırma yöntemi biçiminde, roman ve hikâye ile tiyatro Yapısına dönüştüren bir bilge, bir veli (şeşen), bir şaman (hayçı, kam), bir dana gibi bize okutan odur. Evet… Cengiz Bey bir bilge, bir veli, bir dana, bir şaman, bir filozoftur.
Aytmatov, atalarından, zamandaş olan millettaşları ile insanlardan utanan bir insan… Adâletsizlik, vicdansızlık, merhametsizlik, şefkatsizlik, muhabbetsizlik, bilgisizlik, câhillik, şehvetperestlik, yoksulluk yüzünden kendinden utanan, zamandaşlarından utanan, en mühimi de daha önceden yaşayan atalarından, toprak altındaki ata-babalarından utanan, onlara karşı sorumluluk duyan insanlardan biri Cengiz Ağa’dır.
KAFAJANS YAYINLARI: Süleyman Hacıabdullahoğlu Caddesi Nu: 37/2 Çankaya, Ankara Telefon: 0.312-447 17 77 www.kafajans.com.tr
| Prof. Dr. SADIK K. TURAL 07.07.1946 târihinde Kırıkkale’de doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini doğduğu şehirde tamamladı. Fark derslerini vererek Samsun İlk Öğretmen Okulu’nu bitirdi. Dil Târih ve Coğrafya Fakültesi’nde başladığı Yüksek Öğrenimini Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde pekiyi derece ile tamamladı. Millî Eğitim Bakanlığı Yayımlar Genel Müdürlüğü’nde çalıştı. Ocak 1972’de, Hacettepe Üniversitesinde, önce okutman, sonra asistan oldu. 1978 yılında edebiyat doktoru, Mart 1983’te doçent, Ağustos 1988’de profesör unvanlarını kullanmaya hak kazandı. Hacettepe, Gazi, Selçuk, Abant İzzet Baysal Üniversitelerinde lisans, yüksek lisans ve doktora dersleri verdi; bitirme, master ve doktora tezleri yönetti. 1984-1988 yılları arasında, Başbakanlık Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) Müsteşarlığı’nda kültür planlamacısı olarak görev yaptı. İLESAM adlı meslek kuruluşunun Bakanlar Kurulu kararı ile kurucular kurulunda, sonraki genel kurullarda ise, yönetim kurulunda seçimle yer aldı; denetim ve haysiyet kurullarında da seçilerek görev yaptı. Türkiye ile çeşitli devletler arasındaki kültür anlaşmalarında DPT temsilcisi olarak yer aldı. 1989’da, 10 ay Almanya’da ‘Türk Çocuklarında Kültürel Kimlik Meseleleri’ projesinde başkan olarak çalıştı. Kültür Bakanlığı’nın yayın komisyonlarında üye olarak bulundu. Eylül 1993’te Atatürk Yüksek Kurumu’na bağlı, Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığına atandı. Mayıs 1996’da UNESCO Millî Komisyonu üyeliğine seçildi, iş yoğunluğundan, 2004’te istifa etti. Eylül 2000 târihinde Atatürk Kültür Dil ve Târih Yüksek Kurumu Başkanlığına atandı; Nisan 2009 târihinde kendisi yurt dışındayken, ilgili devlet bakanının teklifiyle bu görevinden alındı ve yirmi gün sonra atandığı Başbakanlık Müşavirliğinden 1 Mart 2011 târihinde emekli oldu. Çeşitli yerli, yabancı kuruluş ve devletlerin ödül, madalya, teşekkür, plaket ve beratına lâyık görüldü. Manas’ın 1000’inci yılı münâsebetiyle, Türkiye ve Bişkek’te yapılan bilimlik toplantılardaki Türk Heyeti Başkanlığı ve kutlamalardaki diğer katkıları sebebiyle “Kırgızistan Devlet Ödülü” (1995) ile Kırgızistan Bilimler Akademisi üyeliğine layık görüldü. Oluşturulmasını ve başkanlığını üstlendiği 33 cilt olarak planladığı, 31 cildi basılan Türk Dünyâsı Ortak Edebiyatı projesi aracılığıyla, Türk dünyâsında edebiyat biliminin zenginleşmesine hizmetlerinden dolayı ‘Kazakistan Devlet Ödülü’ne ve ‘Akademiker Kültür Profesörü’ (1996) unvanına, Cengiz Aytmatov Akademisi ve Türkmenistan Bilimler Akademisi üyeliğine lâyık görüldü. Dünyâda 130 yıldır yapılagelen ICANAS (Şarkiyatçılar) toplantısının 38.’sini Türkiye’de gerçekleştirdi; diğer yandan, ICANAS Bilim Kurulu Üyeliği’ne seçilen ilk Türk bilim insanı oldu. Bu büyük toplantının bildirileri 33 cilt olarak yayımlandı. Sadık Tural, 16.600 adet kitap ile 11.100 adet süreli yayından oluşan kütüphanesini, adını taşıyacağı taahhüdüne dayanarak Çankırı Karatekin Üniversitesi’ne bağışladı. Sadık Tural, Almanca bilmekte olup, evli ve bir evlât babasıdır. |
“SOYAĞACI” – 2
Gayri Meşru İlişki (zina)
Arapça kökenli zina kelimesinin sözlük anlamı, “Aralarında evlilik bağı olmayan kişiler arasındaki cinsel ilişki”(TDK Sözlüğü) şeklindedir. Tüm dinler, ahlak öğretileri ve bilimsel gerçeklerin insan doğasına uygun görmediği zinayı günümüzde bazı insanlar kaçamak, çapkınlık, aldatma vb. kavramlarla hafifletmeye çalışmakta ve maalesef toplumda bunu farkına varmadan kabullenmektedir. Hâlbuki bunun adı kısaca “zina”dır. Türkiye dâhil olmak üzere dünyada aile kurumunun yıkılmasına neden olan toplum sosyolojisine aykırı bu patolojik (anormal) durumun bir an evvel dikkate alınması ve çözüm yolları üretilmesi gerekmektedir.
Türkiye’de zina 27 Aralık 1997 tarihinde erkekler için, 13 Mart 1999 tarihinde kadınlar için suç olmaktan çıkmıştır. Avrupa Birliği uyum yasaları çerçevesinde 2004 tarih ve 5237 sayılı yeni Türk Ceza Kanunu’na zina fiili suç olarak alınmamıştır. Sadece çiftlerden biri şikâyetçi olursa boşanma nedenidir. Diğer taraftan İslam dünyasında bu kavramdan uzak durduğunu iddia eden bir kesimde zinanın tam ortasındadır. Hatta onlar cariye (köle kadın) kurumundan bahsetmektedir. Cariyelik ve kölelik, cahiliye toplumlarında yüzlerce hatta binlerce yıl öncesinin, insan haysiyeti ile bağdaşmayan son derece insanlık dışı, kadını ve erkeği istismar eden kurumlarıdır. Günümüzde hâlâ bunu meşrulaştırmak isteyen düşünceler ve uygulamalar bulunmaktadır. Bazı coğrafyalarda “Muta Nikâhı” adı altında “günlük, haftalık, aylık vd. süreli nikâhlar” da bunlardan biridir[1].
Nur suresi 3. ayeti kerimede İslam dini net bir hüküm vermiştir: “Zinâ eden bir erkek, zinâ eden veya Allah’a ortak koşan kadından başkasıyla evlenmez. Zinâ eden bir kadınla da zinâ eden veya Allah’a ortak koşan bir erkekten başkası evlenmez. Zinâ edenlerle ve Allah’a ortak koşanlarla evlenmek mü’minlere haram kılınmıştır”. Bu ayet, bir rivayete göre Suffe ehli diye bilinen fakir erkek müminlerin Medine civarında zina yapan kadınlarla evlenmek istemeleri üzerine inmiştir (İsmail Yakıt Nûr Suresi 3. Ayet Açıklaması). Bu ayette “mü’minlere haram kılınmıştır” ifadesine dikkat edilmesini vurguladıktan sonra “Kur’an’daki Müslüman ve mü’min” farkını da hatırlatmak gerekiyor. Aksi halde bazı müslümanlar bunalıma girebilecektir!
“Müslüman, Allah’a şirk koşmaksızın iman edip sadece O’na teslimiyet ve kulluğu kabul etmek demek olan İslam dininden olan demektir. Müslüman’ın erkeği “Müslim”, kadını ise “Müslime” diye isimlendirilir. Bu özel ifade aşamasıyla Müslüman kişi, ilk aşamada sosyal yönden İslam dini toplumuna dahil olmuştur ve henüz iman edecek kişi ve Muhsin, Mümin ve Makbul /İnsan-ı Kamil olacak kişi adayı düzeyindedir. Diğer bir ifade ile, Müslüman olduğunu söylemek, ancak İmanlı oluşa, Muhsinliğe ve Müminliğe yönelmenin sadece başlangıcında olmak demektir. İşte bu ayırıma uygun olarak Hucurat-14 ncü ayette, Müslüman ile İman edenin, Ahzab-35’nci ayette de Müslüman ile Muhsin ve Mümin’in ayrı oldukları vurgulanmaktadır[2].
Ahzab suresi 35. Ayette: Ey insanlar! Şunu iyice bilin ki, sizlerden de Müslüman erkekler ve kadınlar, Mümin erkekler ve kadınlar, sabırlı erkekler ve kadınlar, sözlerine sadık olan erkekler ve kadınlar, güçlüklere sabreden erkekler ve kadınlar, Allah’ın rızasını gözeten erkekler ve kadınlar, yardımsever erkekler ve kadınlar, oruç tutan ve kendini olumsuzluklardan uzak tutabilen erkekler ve kadınlar, iffetlerini koruyan erkekler ve kadınlar, şirk-ortak koşmadan sadece Allah’ı ön planda tutup anan erkekler ve kadınlar var ya, işte Allah onların da hepsine bağışlanma ve karşılık olarak büyük bir ödül hazırlamıştır”.
“Burada, erkek ve kadınlara eşit olarak hitap edilmektedir. Yine dikkat edilirse Müslüman ve Mümin ifadeleri ayrı tutulmuştur. Hücurat-14-17 nci ayetlerde de Müslüman ve İman edenin de ayrı ifadeler olduğu açıklanmıştır. Müslüman, Allah inancı olan, Mümin ise, her biri birer ibadet olan salih /muhkem-kesin hükümlere uygun olumlu ameller işleyen kişi demektir[3]”.
“Bedevîler “İman ettik” dediler. De ki: “Siz îman etmediniz amma, (bari) müslüman olduk deyin. İman henüz sizin kalblerinize gir(ib yerleş)memişdir. Eğer Allaha ve peygamberine itaat ederseniz O, sizin amel (ve hareket) lerinizden hiçbir şey eksiltmez. Çünkü Allah (mü’minleri) çok yarlığayıcı, çok esirgeyicidir” (Hucurat/14. Ayet).
Ayette, Müslüman olduğunu söylemenin, sadece Müslüman olduğunu sözle ifade etmek olduğu açıklanmaktadır. Böylece de iman etmenin oldukça farklı birer aşama olduğu anlaşılmaktadır. Hucurat 16. Ayet (Ya Muhammed! Onlara ayrıca, “Siz yeni kabul ettiğiniz dini Allah’amı öğretmeye kalkıyorsunuz? Ve kendinizi hemen iman ettik diye düşündünüz. Halbuki Allah göklerde olanı da, yeryüzünde olanları da bilir. Ve şüpheniz olmasın ki Allah, her şeyi en iyi bilendir” diyerek Allah’ın gücünü pekiştir. Bu konuya Bakara-177 nci ayette değinilmekte ve İmanın 5 gaybı olan Allaha, Ahrete, Meleklere, Kitaplara ve Peygamberlere tüm benliği ile iman etmek yanında, imanı içselleştirmek için pratik yaşamda da, muhkem-kesin hükümlere uygun olumlu /salih ameller için çaba içinde olmak da gerekmektedir. Diğer bir ifade ile iman, pratik uygulamalar demek olan salih amellerle birlikte gerçekleştirilerek içtenleştirilmelidir. Zaten Teğabun-5 nci ayette, Allah’ın biz insanların sadece O’nu tanıdığımızı sözle ifade etmemize ihtiyacı olmadığı hatırlatılmıştır[4].
[1] Geniş Bilgi İçin: TDV İslâm Ansiklopedisi, 2006, İstanbul, 32. cilt, s. 174-180.
[2] Gazi Özdemir, Allah’ın Tek Dini İslâm’a Davet Kur’an, Şira Yayınları, İstanbul, 2013, s.753.
[3] Gazi Özdemir, Allah’ın Tek Dini İslâm’a Davet Kur’an, Şira Yayınları, İstanbul, 2013, s.614.
[4] Gazi Özdemir, Allah’ın Tek Dini İslâm’a Davet Kur’an, Şira Yayınları, İstanbul, 2013, s.740-741.
Ramazan ve Devekuşu
Devekuşuna “Uç” demişler, “Ben deveyim; uçamam.” demiş. “Öyleyse koş.” demişler, “Ben kuşum; koşamam.” demiş.
Ne anlayacağız, devekuşunun verdiği cevaplardan? Devekuşu, işini bilen, uyanık bir tip mi; korkak, tembel, işe yaramaz biri mi?
Devekuşu, niçin başını toprağa gömer; kendini mi gizler yoksa kendini gizlerken bir taraftan da hayata tutunmaya mı çalışır? Kendini mi, çevresini mi kandırır?
Devekuşu benzeri bir toplumuz, desem bana kızar mısınız?
İçinde bulunduğumuz Ramazan ayı, bende “devekuşu”nu çağrıştırdı.
Ramazan dolayısıyla nereye baksak bir ilahiyatçıyla karşılaşıyoruz. Ramazan’ın güzelliklerinden, kişiye kazandırdıklarından, Cennet’ten, Cehennem ’den bahsediyorlar. Tarihçiler ve edebiyatçılar da kendi çaplarında kısmen gündemde kalabiliyorlar. Sosyologlar ortalarda görünmüyor. Hekimlerin bile bu ay dolasıyla bir şey söylediği bir ortamda sosyologlar niçin birkaç laf etmezler? Halbuki Ramazan, bireysel temizlenmenin ötesinde, toplumsal hareketlilik ve bir eylem ayıdır.
Ramazan’ın eylem tarafını görmezden geliyoruz, devekuşu gibi işimize gelen tarafını görüyoruz.
Sözlükte, “günün çok sıcak olması, güneşin kum ve taşları çok ısıtması, kızgın yerde yalınayak yürümekle ayakların yanması” gibi anlamlara gelen ramazan kelimesinde “temizlik, kızgınlık, keskinlik” anlamları vardır. Kızgınlık, olgunlaştırır; ateş, pişirir. Biz Ramazan’da olgunlaşıyor muyuz, pişiyor muyuz?
Eşya sözcüğü Arapça olup “şey” kelimesinin çoğuludur, şeylerdir. Mal, mülk, zaman, mekân, insan, güzellik, kötülük veya bunların sonuçları birer “şey”dir. “Şey”, hangi kelimenin yerine kullanırsanız odur, belgisiz zamirdir.
Ramazan ayı ile birlikte bazı kavramlar günlük hayatımızda daha fazla kullanılıyor: İftar, sahur, fidye, zekât, fitre, hatim, mukabele, teravih gibi. Bu kavramların karşıladığı davranışlar, hayatımızda görünür hale geliyor. Oruç, hatim, mukabele ve teravih ile ibadetlerimizi; sahur, iftar ile zamanımızı; fitre, zekât, fidye ile maddi birikimlerimizi tanzim ediyoruz. Sermayemizin muhasebesini yapıyoruz.
Her muhasebe sıkıntılıdır, insanı yorar, terletir, korkutur. Muhasebenin kolay geçmesi için iyi bir ön hazırlık gerekir. Seküler düzende bu hazırlığı yapmakta zorlanıyoruz.
“Kuş”muyuz, “deve”miyiz sorusu bizim kimliksizliğimizi gösteriyor. Bireysel hayatta Müslüman, toplumsal hayatta seküler olmak, insanları yoruyor. Seküler anlayışın insan, zaman, madde tanımı veya tanzimi bir Müslümanın ihtiyaçlarını çok kere karşılamıyor hatta engelliyor. Namazını kılmak, orucunu tutmak isteyen insanlar, bu ibadetleri için belirlenmiş zamanlarını çok kere kullanamıyorlar. Kaç göç yaparak vaziyeti idare etmek isteyenler, hayatının birazında “deve”, birazında “kuş” olmak zorunda kalıyorlar. Tam anlamıyla ne deve ne kuş, al sana harika bir “devekuşu”.
Zekât, fitre, sadaka, mukabele, hatim gibi ibadetleri de ramazan ayına mahkûm eder hale geldik. Bunlar, aslında bir Müslüman’ın yılın fırsat bulduğu her gününde yapması gereken ibadetler. Ramazan ayında daha fazla yapılması teşvik edilmiş. Bu ibadetlerin yapılmasında da bir hareketlilik yaşanıyor.
Takvim, zamanı saniyeden yüzyıllara kadar dilimleyen ve adlandıran sistemin adı. Günlere, aylara, mevsimlere, kullandığımız takvime göre uyuyor ve bunları isimlendiriyoruz. Dünyada şu an güneş ve ay hareketlerine bağlı olarak düzenlenen iki takvim sistemi var: Hicri ve miladi takvim. Dini hayat, hicri takvime, seküler hayat da miladi takvime göre yaşanıyor. İki takvim arasındaki farklılık, Türkiye insanının günlük hayatına yansıyor, ona zorluk yaşatıyor. Bir Müslüman, zamanı namaz ve oruç saatine göre tanzim etmek isterken, seküler sistem mesai saatini esas alıyor buna göre toplumsal hayatta geçerli olan zaman algısı, Müslüman zaman algısını baskılıyor. Kaynayan kazan kapak tutmaz, demiş atalarımız. Kazan kaynıyor, düzen tutmuyor.
Ramazan, bize hayatımızı fıtratımıza uygun şekilde tanzim etmenin fırsatını kısmen sunuyor, en azından bunun gereğini hatırlatıyor. Ramazan’da, zamanımızı, imkanlarımızı, hesabımızı inancımıza ve vicdanımıza göre tanzim edebilmenin huzurunu ve sorumluluğunu yaşıyoruz. Sorumluluk ve huzurda sürdürülebilirlik esastır. Fıtrat ve vicdan yalnız Ramazan’da ortaya çıkmaz, hayatın her yerinde ve vaktinde bizimledir. Öyleyse yeni bir tanzime gerek var.
Ahmet Haşim, zamanla ilgili farklı iki hayat tarzının toplumda ve kişide oluşturduğu rahatsızlığı “Müslüman Saati” adlı denemesinde 1921’de şu cümlelerle dillendirmiş:
“Saat”ten kastımız, zamanı ölçen âlet değil, fakat bizzat zamandır. Eskiden kendimize göre yaşayışımız, düşünüşümüz, giyinişimiz ve kendimize göre dinden, ırktan ve an’aneden hayat alan bir zevkimiz olduğu gibi, bu hayat üslûbuna göre de “saat”lerimiz ve “gün”lerimiz vardı. Müslüman gününün başlangıcını şafağın parıltıları ve sonunu akşamın ışıkları tayin ederdi. Şimdi heyhat, eski “saat”le beraber akşam da fecir de bitti. Birçoklarımız için fecir, artık gecedir. Ve birçoklarımızı güneş, yeni ve acayip bir uykunun ateşlerinden, eller kilitli, ağız çarpılmış, bacaklar bozuk çarşaflara dolaşmış, kıvranırken buluyor. Artık geç uyanıyoruz. Çünkü hayatımıza sokulan yeni ve fena günün eşiğinde çömelmiş, kin, arzu, hırs ve haset sürülerinin bizi ateş saçan gözlerle beklediğini biliyoruz..
Artık fecri yalnız kümeslerimizdeki dargın ve mağrur horozlara bıraktık. Şimdi Müslüman evindeki saat, başka bir âlemin vakitlerini gösterir gibi, bizim için gece olan saatleri gündüz ve gündüz olan saatleri gece renginde gösteriyor… Çölde yolunu şaşıranlar gibi biz şimdi zaman içinde kaybolmuş kimseleriz.”
Ahmet Haşim’in dediği gibi, zaman içinde kaybolduk, kimliğimizi yitirdik. Kuş ya da deve… Veya devekuşu. Kimliğimiz için karar verme zamanıdır, aynı zamanda Ramazan.
Patagonya’da Tarikat Gerçekleri!
Bugün Ramazan ayının ilk günü… İnananlara mübarek olsun, sağlık içinde tamamlanmasını Allah tüm Müslümanlara nasip etsin…
Bu yazıda anlatılanlara gelince aklınıza sakın Türkiye gelmesin! Geleninde zaten aklından zekasından şüphe ederim …
“Bir varmış bir yokmuş, kalbur saman içinde ben dedemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken…” diyelim ve adı “Patagonya” olan ülkede geçen hikyeyi anlatmaya başlayalım.
Peşinen söyleyelim ki; anlatacaklarımızın ülkemizde yaşananlarla ve gerçek kişilerle alakası yoktur. Zaten bende halk arasında dinlediğim bu masala kulak misafiri oldum ve onlardan duyduklarımı sizlerle de paylaşmak istedim.
Vaktin birinde, artık dünyada mı yoksa başka bir alemde mi olduğunu bilmediğim adı “Patagonya” olan bir ülke varmış. Bu ülkeye “Patagonya” denmesinin sebebi her şeyin yoldan çıkması, nefislerin azması, yanlışların doğru kabul edilmesi ve neredeyse bu ülkede yaşayanların birbirlerini yiyecek hale gelmesi imiş… Dedim ya ben anlatanların yalancısıyım!
Bu ülkedeki insanlar fikren ve zikren öylesine bölünmüşler ki; herkesin hayatını idame ettirmesi için kendine bir yol veya argo tabirle bir “dümen” tutturması gerekirmiş…
Bunun için bir araya gelen topluluklar oluşmuş ve kendilerine göre de bir yol tutturmuşlar.
Bunlardan en bilinmeyini ise “Rüşvetiye Tarikatı” imiş… Bu “tarikat” sözcüğü sizi yanıltmasın. Bizim bildiğimiz anlama gelmiyor. Burada Allah’a ulaşılacak yola girmek değil dünyaya yapışılacak usulleri anlamak gerekiyormuş.
Başında da “Götüren Baba Hazretleri” varmış. Bilenler onunda “Hamuduna Kadar Süpüren Baba”dan el aldığını söylüyormuş. Bu tarikatın ve başındaki muhterem zatların, Nasreddin Hoca’nın kürk misalindeki gibi kelli felli, iyi giyimli, eğitimli, iş güç sahibi toplumda itibarlı müritleri varmış… Aralarında kadılar, hekimler, vezirler, müderrisler, inzibatlar, mühendisler vs. bulunurmuş.
Zikirlerine de daima “Haram, Helal Ver Allahım… Senin Kulun Yer Allahım” diye başlarlar ve günlük, aylık, yıllık pastaları nasıl bölüşeceklerine dair sohbetlerle, faslı sürdürürlermiş…
Tarikatın başındaki “Götüren Baba Hazretleri”, yoluna girenlerce çok sevilirmiş. Çünkü toplanan hasılatı adilane ve emeğe uygun bir şekilde müridleri arasında çok güzel pay edermiş. Bu sebeple halkın arasında Götüren Baba Hazretlerine bir laf edilecek olsa, müridlerin kendileri, hanımları ve çocukları hemen ona siper oluverirmişler…
Tabii bugünkü teknoloji olmadığından o zamanın, bu tarikatı faaliyetlerini muazzam bir şekilde sessizce sürdürürmüş. Rakip çıkmasına asla izin vermezlermiş. Baktılar tehdit, baskı, şantaj sökmüyor hemen içeriye davet ederler “Gel bak sen de bir lokma al da, tadına bak şunun…” derlermiş.
Yani kısaca bu “Rüşvetiye Tarikatı” bir mutluymuş ki sormayın. Ekmek elden, su gölden misali… Eh “Patagonya” da koca bir ülke, yemekle de bitmiyor.
Ancak bu tarikattaki insanlar gün gelmiş iki arada bir derede kalmışlar. Bir tarafta tatlı bir hayat diğer tarafta da bu durumdan ne de olsa insan olarak üzülmeleriymiş…
Malum meşhur Diyojen bir gün hamama yıkanmak için gider. Suyun temiz olmadığını görünce hamamcıya sorar “Burada yıkandıktan sonra temizlenmek için nereye gitmeli” diye. İşte “Patagonya”nın “Rüşvetiye Tarikatı”na girmiş olan insanlarda gün gelir akıl baliğ olurlar. Bakarlar ki; gittikleri yol yol değil… Yıkanmak için yeni su aramaya başlarlar!
Bu insanlar; haksızlık ve adaletsizlik yapmanın, çalıp çırpmanın, “nereden bulursan bul” anlayışı ile yaşamanın, yolsuzluğu meşru görmenin ve kul hakkına uzanmanın hangi dönemde ve ülkede yaşarsan yaşa, insanlığın ayıbı olduğuna karar verirler… Böylece “Rüşvetiye Tarikatı”nın ve “Götüren Baba Hazretleri”nin sonu gelir. Ondan sonra da “Allah’ın hesabı devreye girer”.
Bu bir post modern masaldır ama her masalda bir gerçek yatar. İnsanlık tarihi boyunca her zaman su akıp mecrasını bulmuştur. Herkese tavsiyem “Helal ver Allah’ım” diye dua etmeleridir.
Meraklısına not; bu masallar ve benzerleri günümüzde Türkiye’de halk arasında her nedense çok anlatılmaktadır. Hem de çocuklara değil büyüklere!
Dedim ya, Ramazan’a girdik diye bizde 10 sene önceki masalsı bu hikâye ile belki kıssadan hisse çıkar diye bu mübarek günde yine paylaşayım istedim!
“SOYAĞACI” – 3
Diğer taraftan Müslüman erkekler tarafından Nisa Suresi 3. ayet erkekler için çok eşlilik ayeti olarak sunulmaktadır. Hâlbuki “Kur’an’da çok eşliliğin emredilmediğini, tavsiye edilmediğini ve hatta ruhsat da verilmediğini söylemek gerekir. Kur’an’ın indiği toplumda çok eşliliğin olması ve onun dönüştürücü ilk örnek olarak Kur’an metnine de girmiş olması emir, tavsiye veya ruhsat verildiği anlamına gelmemektedir. Tıpkı kölelik, cariyelik, içki veya zengin yoksul uçurumuna dair dönüştürücü hükümler getirmesi gibi, çok eşlilik ile ilgili olarak da tek eşe doğru gelişen bir seyir vardır ve yerleştirilmeye çalışılan kesinlikle budur. Üstelik çok eşliliğe ruhsat verildiği söylenen ayete girişte üç kez “yetimlerin malı” denmektedir dahası neden “verin” ve “yemeyin” denmektedir. Bunların çok eşlilikte ne alakası vardır? O dönemde Arap toplumunda mevcut olan çok evlilikte Arap erkekleri yanlarındaki yetimlerin mallarını alıp Hanımlarını onlarla geçindirmeye kalkmışlardır. Ayet tam bu anda gelmiş “yetimlerin malını” “verin” “onların malını” kendi mallarınıza katarak yemeyin demektedir. Bundan mütevellit sorun yaşadıkları çok eşlilik problemine değiniliyor ve yetimlere böyle haksızlık yapmaktan korkuyorsanız onların malına el uzatmayın aldıklarınızı geri verin onlara kendi malınız gibi davranamazsınız denmektedir. Peki bu durumda bu kadar çok kadını nasıl geçindireceğiz diye sorarsanız önce 4’e indirin sonra üçe sonra ikiye ve bire veya yanınızdaki esir kadınlardan “biri” ile evlenin. O zaman sıkıntıya girmezsiniz bu ilave yapıp durmaktan kaynaklanan haksızlıkların bir daha olmaması için size daha uygun denilmektedir. Bu ayette: Erkekler için çok eşliliğin yaygın olduğu bir topluma hitap edilmekte köleci bir topluma her fırsatta köleleri azat edin, zengin yoksul uçurumunun hat safhada olduğu bir topluma elinizdeki paraları “infak” edin denmektedir Başka bir tabirle tarihsel olandan evrensel olan tek bir eşliliğe geçmenin yerleştirilmesi ve yaygınlaştırılması amaçlanmaktadır[1].
Yine bu ayetlerin yorumlarında şu açıklamaları bilmek okuyucunun ufuklarını açacaktır: “Nisa suresi 2. ve 3. Ayetlerde: Nisa/2. Yetimlere mallarını tam verin. Kendi habis /kötü-pis /haksız elde etmiş olduğunuz mallarınızı onların temiz olanlarıyla değiştirmek ve mallarına el koyup, kendi malınızmış gibi yemek üzere sahiplenip evlenmeyin. Böyle yapmak, gerçekten büyük bir hak yeme suçudur. Nisa/ 3. Eğer böyle bir hak yeme durumu olacağından endişe eder ve adaletli davranmayacağınızdan korkarsanız, onlarla sakın evlenmeyin. Böylesine hak yeme amaçlı bir hata yapmaktansa, maddi gücünüze göre iki, üç, dördü gibi ne kadarına gücünüz yetiyorsa onların evlenmelerini sağlayın ve evlendirin. Çünkü nikâhlı bir eşiniz varken, onlardan siz alırsanız, adaletli davranamama korkusu yaşarsınız. Bu nedenle, korumanıza alma ile ilgili olmasına rağmen, bu tek bir kadınla evlenmeyi tercih etmenize yönelik önerimiz, haksızlığa ve adaletsizliğe sapmamanız için en uygunudur” buyurulmaktadır. “Hz. Muhammed zamanında Arap Bedevileri, sözde himayelerine alıp çok eşli nikâhla sahiplendikleri ve yapılan savaşlarda yetim kalmış kadın-kızların varlıklarını alıp kendi hanımlarına harcıyorlardı. Bu geleneğe son verilmesi için bu ayet inmiş ve daha sonra böylesi istismar edici evliliklere kimse yanaşmamaya başlamıştır. Çünkü bu ayetten önce artık savunma savaşları bitmişti. Hatta Hz. Muhammed de bu zamana kadar çok eşli evlilikleri geleneğe dayanarak yapmış ve İslam dininin yayılması amacıyla bu yöntemi kullanmıştır. Asırlardır erkekler tarafından yapılan yorumlar nedeniyle toplumlarda kargaşalara yol açan ayetlerden biri de bu 3. ncü ayettir. Hâlbuki ayetin indiği Uhud savaşı sonrasında, yetim veya dul kadınların sayısının iyice arttığı döneme ve surenin diğer ayetlerine ve Kur’an’ın ana fikrine dikkat ettiğimizde, bu ayetin gerçek mesajını çözebiliriz. Ayette varlıklı yetim bir kadını korumak bahanesiyle evlenip onun malına haksız bir şekilde sahip olmaya kalkışmaktansa, o dönemdeki savaşlar, yapılan eziyetler ve göçlerle ortada korumasız veya yetim kalmış kimsesiz kızlar-kadınlar ve dul kadınlardan 2-3-4 veya daha fazlasını evlendirme fedakarlığı istenmektedir. Nisa- 129 ncu ayette, birden fazla kadınla evlilikte adaletin sağlanamayacağı belirtilmiş ve bu yönü ile de zaten çok eşli evliğin yanlış olacağı vurgulanmıştır. “Ayette tek eşli evlilik önerilmektedir. Çünkü Kur’an, evliliği bir nevi Tek Allah ve tek insan nesli düşüncesine götürecek çekirdek bir kurum olarak görmekte ve bu nedenle desteklemektedir. Dolayısıyla eşlerin, birlik oluşturmak üzere anlaşmayı sağlamaları, değilse boşanmaları istenmekte ve eşlerden herhangi birinin zina suçunu işlemeleri de bu nedenle büyük günahlardan sayılmaktadır. Çünkü gerek çok eşlilik gerekse başka biri ile olmak (zina), o kişi veya kişileri şirk-ortak koşma kolaylığına yönlendirici etki yapacaktır[2].
Demek oluyor ki; Nisa Suresi 3. ayette Arap toplumundaki sayısız evliliğe (poligami) karşı getirilen bu hükmün Nisa Suresi 129. ayetle bir evliliğe (monogami) net olarak indirildiği görülmektedir: “Ve ne kadar hırs da gösterseniz, kadınlar arasında adâletli olmaya aslâ güç yetiremezsiniz; öyleyse (birisine) büsbütün meylederek yönelip de onu (diğerini) askıda kalmış gibi (ne kocalı, ne kocasız bir hâlde) bırakmayın!”. Her ne hikmetse müslüman erkekler bu ayeti görmemezliğe gelmektedir. Üstelik muamelatla (uygulama) ilgili ayetlerde müfessirler Kur’an hükümlerinin başka muamelat ayetleriyle değiştirildiği örneğini verseler de burada bu prensip unutulmaktadır. Kur’an Müslümanlara evrensel bir mesaj vermekte zamana göre hükümlerdeki yöntem, sebep ve sonuç ilişkilerini insan idrakine ve zihnin dünya ile kurduğu bağlantısallığa dikkat çekmektedir. Bu açıklamalarda Kur’an tefsiri demektense İmam Mâtürîdî[3] gibi tevil kavramını kullanmak daha isabetli de olacaktır. Çünkü tefsir ifadesi ile iddialı “Kur’an böyle diyor” “açıklaması bu gibi” denilirken, tevilde “Kur’an’dan benim anladığım kadarıyla” tevazusu daha ön plandadır.
[1] R. İhsan Eliaçık, Yaşayan Kur’an (Nuzül Sırasına Göre Türkçe Meal-Tefsir), İnşa Yayınları, 2023, İstanbul, s. 865-866.
[2] Gazi Özdemir, Allah’ın Tek Dini İslâm’a Davet Kur’an, Şira Yayınları, İstanbul, 2013, s.626-627.
[3] Ebû Mansûr el-Mâtürîdî’nin (ö. 333/944), Te’vilâtü’l Kur’an
Devlet liyakat, kabile sadakat ister
“Benim vezir oluşum liyâkatimin muktezâsı değil, sadâkatimin mükâfatıdır.” (Vezir Faik Reşat)
Liyakat mi, sadakat mi? O kadar temel bir soru ki! Yükselişle geri kalış, kalkınmayla sürünüş, yaşamakla çürüyüp yok olmayı birbirinden ayıran iki seçenek. Devlet olmakla kabileler arenası olmak arasındaki fark.
Liyakat ve sadakat… Birincisi devlet adamlarının aradığı vasıftır; ikincisi popülist, fırsatçı siyasetçinin.
Osmanlı’nın çöküş dönemini Vezir Faik Reşat’ın sözü ne güzel anlatıyor: “Benim vezir oluşum liyâkatimin muktezâsı değil sadâkatimin mükâfatıdır.” Edebiyatçı, tabiî güzel anlatacak. Faik Reşat, çöküşün sırrını barındıran bu cümleyi belki alçak gönüllülük niyetine sarf ediyor. Ama aynı anda da Osmanlı’nın sonunun geldiğinin işaretini veriyor.
Etrafınıza bir bakın. Mevkileri işgal edenler liyakatleri gereği mi, sadakatleri karşılığı mı oradalar? Eğer ikinci gerekçe hâkimse biz de Osmanlı’nın 19. asrın sonunda tuttuğu yoldayız demektir.
Liyakat ve devlet
Devlet, kurumlardan oluşan bir meta-kurumdur, üst kurumdur. Temel kurumların amaçları bellidir. Mesela millî eğitim, milletini seven, kültürünü yüceltmeye ve dünyadaki bilim ve teknoloji yarışına katılmaya hazır, üstün donanımlı nesiller yetiştirmekle yükümlüdür. Üniversiteler, millî eğitimin kendilerine gönderdiği potansiyeli gerçeğe çevirmeyle; “kuvvetten fiile çıkarmayla” görevlidir. Bir de ülkenin bilim ve teknoloji üretiminde başat rol oynamakla. Mesela Kızılay, bir felaket anında veya harpte derhâl yardım ulaştırıp insanları aç ve açık bırakmamayı amaçlayan kurumdur. Mesela AFAD, felaket anında hemen ve derhâl müdahale edip canları kurtaracak kurumdur.
Liyakat diye başlayıp kurumlara geldim. Çünkü devleti, görevini layıkıyla yapan kurumlar ayakta tutar. Kurumları da liyakatli yöneticiler. Liyakatin bizim için en hayatî olduğu yer, kurumlardır.
O hâlde liyakat nedir? Kurumu yöneten insanın liyakatli olup olmadığı nereden anlaşılır? Bu sorunun cevabı basit: Kurum görevini yapabiliyor mu? Yapıyorsa liyakatle yönetilmiştir. Yukarıda saydık. Tek tek ele alıp bakın. Kızılay depremde beslenme-barınma ve diğer yaşam ihtiyaçlarını hemen, anında karşıladı mı? AFAD, ilk saatlerden başlayarak insanları kurtardı, enkazdan çıkardı mı?
Sadakat ve kabile
Millî eğitim teşkilatımız kendisine teslim ettiğimiz çocuklarımıza millet sevgisini, tarihimizi, kültürümüzü öğretip sevdirebiliyor mu? Onları, dünyadaki gençlerle rekabet edebilecekleri bilgi ve bilim alt yapısıyla donatabiliyor mu? Üniversitelerimiz bu donanımlı gençleri alıp onların potansiyelini gerçekleştirebiliyor, kabiliyetlerini kuvvetten fiile çıkarabiliyor mu? Bu üniversiteler, dünyayla başa baş bir eğitim ve araştırma kurumları mı? Cevaplarınız “evet, evet, evet” ise, o hâlde bu kurumların, bunların üst kurumlarının, alt kurumlarının, yan kurumlarının yönetiminde liyakat sahipleri var demektir. Rahat edin. Yok, “hayır, hayır, hayır” ise; o hâlde “Liyakat yoksa ne var?” diye sorun.
‘Liyakat yoksa ne var?’ sorusunun cevabını aslında biliyorsunuz. Vezir Faik Reşat’ın söylediğine, bu sefer tevazuun ifadesi değil, gerçeğin itirafı olarak bakın: Liyakat yoksa sadakat var.
Bir kurum görevini yerine getiremiyorsa onun başındaki adam o mevkiye layık değildir. Belli ki oraya, liyakatinden dolayı değil, “bizim adam” olduğu için getirilmiştir. Asıl amacı, onu oraya tayin edenin “sözünü dinlemek”; bir de başka bizim adamları da o kurumda istihdam etmektir. Yukarıya itaa etmek, aşağıyı kendine itaat edeceklerle doldurmak. Her iki eylem de liyakatsiz fakat sadık adamın gücüne güç katar.
“Bizim adamlar” son tahlilde bizim kabiledir. Bizim adam olmayanlar da devlet imkânlarından uzak tutulacak düşman kabilelerin mensubudur.
Kabilenin başına reis denir
Kabilemizin reisi, kabilemizin “birlik ve beraberlik içinde” varlığının devam etmesini teminle mükelleftir. Bunun için tayinlerde kabilemiz efradını cami, ağyarını mani kılmalıdır. Kabileden olanları toplayıp sebeplendirmeli, nasiplendirmeli; kabile dışındakiler de engellemelidir, devlet imkânlarından uzak tutmalıdır. Toplayıp beslemek, kabilenin iç bağlarının kuvvetlenmesini sağlar. Ağyarını mani kılmak için de diğer kabile üyeleri her fırsatta aşağılanmalı onlara küfredilmelidir. Bu dahi bizim kabilenin iç bağlarını güçlendirmenin bir başka yoludur aslında. Buna siyasette, “konsolidasyon” diyoruz…
Kabile yönetimi, devlet yönetiminden kolaydır. Tek yapmanız gereken, mensuplarınızı beslemek, diğerlerine küfretmektir. Devlet ve devlet kurumları için ise liyakat gerekiyor. Liyakat ise zor iş. Bilgi lazım, bilim lazım, çalışma, kendi günlük yaşamından vazgeçmek lazım. Liyakatli yöneticinin fedakârlıklar yapması gerekir. Kurumuna hizmet edecek yöneticinin işi zordur.
Hazreti Ebubekir’le Hazreti Ömer’e atfedilen bir söz vardır: Makamlar talep edenlere verilmez. Ne dersiniz? Doğru mu söylemişler? Ana Sayfa – Milli Düşünce Merkezi (millidusunce.com)
İstiklal Marşı kabulü ve Mehmet Akif Ersoy…
Milli Şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un yazdığı Türkiye’nin ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin milli marşı olan İstiklal Marşı’nın kabulünün 103. yılı kutlanıyor. Mehmet Âkif Ersoy tarafından kaleme alınan eser, 12 Mart 1921’de Birinci TBMM tarafından “İstiklâl Marşı” olarak kabul edildi. Türkiye’nin bağımsızlık ve özgürlük ruhunu simgeleyen İstiklal Marşı’nın bestesi Osman Zeki Üngör, orkestrasyonu ise Edgar Manas tarafından yapıldı.
İstiklal Marşı kabulü 103. yılı: 12 Mart İstiklal Marşı’nın kabulü ve Mehmet Akif Ersoy…
İstiklal Marşı kabulü 1921 yılında yapılan yarışmada 724 eser arasından seçilerek gerçekleşti. Mehmet Akif Ersoy’un yazdığı eser, 12 Mart 1921’de TBMM’de İstiklal Marşı olarak kabul edildi.
İstiklal Marşı’nın kabulü, sadece bir şiirin milli marş olarak seçilmesinin ötesinde, çok daha derin anlamlar taşıyor. Kabul edilen İstiklal Marşı, Türk milletinin bağımsızlık ve özgürlük ruhunu, milli birlik ve beraberlik duygularını en güçlü ve en iyi şekilde ifade ediyor.
İstiklal Marşının Kabulü 103. Yılında
12 Mart 1921 tarihi, Türk Kurtuluş Savaşı’nın en çetin günlerinde, milli birliğin ve bağımsızlık ruhunun zirveye ulaştığı bir dönüm noktasını temsil eder. Bu tarihte, Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM), Mehmet Akif Ersoy’un yazdığı İstiklal Marşı’nı milli marş olarak kabul ederek, Türk milletinin azmini ve vatan sevgisini ölümsüzleştirmiştir.
İstiklal Marşı’nı Türk Milleti’ne Armağan Etti
Mehmet Akif Ersoy’un en önemli eseri olan “Safahat”, 7 kitaptan oluşmaktadır. 1911 yılında yazdığı birinci bölümde Osmanlı toplumunun meşrutiyet dönemini; 1912 yılında yazdığı “Süleymaniye Kürsüsünde” adlı ikinci kitapta, Osmanlı aydınlarını işlemiştir. 1913’de Safahat’ın üçüncü bölümü olan “Halkın Sesleri”ni ve 1914 yılında dördüncü bölüm “Fatih Kürsüsünde”yi yazdı. Ardından 1917 tarihli “Hatıralar” ve I. Dünya Savaşı hakkında görüşlerinin yer aldığı 1924 tarihli “Asım”ı yazdı. Son ve 7. bölüm olan “Gölgeler”i 1933 yılında yazdı. Şiirlerinin toplu olarak yer aldığı 7 kitaplık eserine “İstiklal Marşı”nı koymayarak bu eserini Türk Milleti’ne armağan etmişti.
Başlangıcı 1911 olan “Safahat”, 1933 yılında tamamlandı. Özmer Ziya Doğrul, Mehmet Akif Ersoy’un kitaplarına almadığı şiirlerini de ekleyerek eseri, 1943 yılında tekrar yayımladı. Ardından 1987 yılında M. Ertuğrul Düzdağ, eseri önceki baskıları arasındaki farkı gösteren yeni bir basımını yaptı. “Kur’an’dan Ayet ve Hadisler” ve “Mehmet Akif Ersoy’un Makaleleri” adlı çalışmaları da ölümünden sonra yayımlanmıştır.
İstiklal Marşı’nın Kabulü Süreci…
Türk Kurtuluş Savaşı’nın başlarında, İstiklâl Harbi’nin milli bir ruh içerisinde kazanılması imkânını sağlamak amacıyla Maarif Vekâleti, 1921’de bir güfte yarışması düzenlemiş, söz konusu yarışmaya toplam 724 şiir katılmıştır. Kazanan güfteye para ödülü konduğu için önce yarışmaya katılmak istemeyen Burdur milletvekili Mehmet Âkif Ersoy, Maarif Vekili Hamdullah Suphi’nin ısrarı üzerine, Ankara’daki Taceddin Dergahı’nda yazdığı ve İstiklal Harbi’ni verecek olan Türk Ordusu’na hitap ettiği şiirini yarışmaya koymuştur. Yapılan elemeler sonucu Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 12 Mart 1921 tarihli oturumunda, bazı mebusların itirazlarına rağmen Mehmet Âkif’in yazdığı şiir coşkulu alkışlarla kabul edilmiştir. Mecliste İstiklâl Marşı’nı okuyan ilk kişi dönemin Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Tanrıöver olmuştur. Mehmet Âkif Ersoy İstiklâl Marşı’nın güftesini, şiirlerini topladığı Safahat’a dahil etmemiş ve İstiklâl Marşı’nın Türk Milleti’nin eseri olduğunu beyan etmiştir.
Alıntı: https://www.sozcu.com.tr/istiklal-marsi-kabulu-103-yili-12-mart-istiklal-marsi-nin-kabulu-ve-mehmet-akif-ers
İslâm’ın En Parlak, En Muhteşem Alâmeti Ramazanı Şerif Hoş Geldin! (1)
Ramazan’ın Allah’ın Rububiyeti / tedbir ve terbiyesine, insanın sosyal ve özel hayatına, nefsin terbiyesine, İlâhî nimetlerin şükrüne bakan hikmet, gaye ve amaçları vardır.
Cenabı Hak zemin yüzünü bir nimet sofrası olarak hazırlamış; Rububiyet, Rahmaniyet ve Rahîmiyetini bu şekilde kullarına sunmuştur.
İnsanlar, gaflet perdesi altında ve sebepler dairesinde, o durumun ifade ettiği gerçeği tam göremiyor, bazen unutuyor! Ramazanda ise, inananlar birden düzgün bir ordu hükmüne geçer. Ezel Sultanı olan Allah’ın ziyafetine davet edilmiş bir surette, akşama yakın “Buyurunuz!” emrini bekliyorlar gibi bir kulluk tavrı göstererek; o şefkatli, haşmetli ve çok yönlü Rahmaniyete karşı, geniş, büyük ve intizamlı bir ubudiyet / kullukla mukabele ederek / karşılık vermiş oluyorlar.
Cenabı Hak, sayısız nimetlerine ücret olarak şükür istiyor. Çünkü o nimetlerin görünüşdeki sebepleri, tablacı hükmündedirler. İşte O’na teşekkür etmek, o nimetleri doğrudan doğruya O’ndan bilmek, o nimetlerin kıymetini takdir etmek; ancak o nimetlere ihtiyacını hissetmekle olur.
Hem gündüzdeki yemekten yasaklanışı cihetiyle, “O nimetler benim mülküm değil. Ben bunların yenmesinde hür değilim. Demek başkasının malı ve nimet vermesidir. Öyleyse O’nun emrini bekliyorum.” diye nimeti nimet bilir. Mânen şükreder.
İnsanlar maişet ve geçim bakımından, muhtelif / çeşitli durumlarda yaratılmıştır. Cenabı Hak, o çeşitlilik ve farklılıklardan ötürü, zenginleri fakirlere yardıma çağırıyor.
Çünkü zenginler fakirlerin acınacak acı hallerini ve açlıklarını, ancak oruçtaki açlıkla tam olarak hissedebilirler. Eğer oruç olmazsa, nefsine düşkün çok zenginler; açlık ve fakirlik ne kadar acı ve o gibilerin; ne kadar şefkat, sevgi ve yardıma muhtaç olduklarını idrak edip anlayamazlar.
Bu bakımdan insaniyetteki hemcinsine şefkat ise, hakikî şükrün bir esasıdır. Hangi insan olursa olsun, kendinden bir cihetle daha fakiri bulabilir. Zaten ona karşı şefkat etmekle mükelleftir. Eğer nefsine açlık çektirmek mecburiyeti olmazsa, şefkat vasıtasıyla muavenete / yardıma mükellef olduğu ihsan ve yardımı yapamaz. Yapsa da tam olamaz. Çünkü o hâletin acı gerçeğini, kendi nefsinde hissetmiyor!
Nefis, kendini hür ve serbest ister ve öyle telâkki eder / öyle sanır. Hadsiz / sayısız nimetlerle terbiye olunduğunu düşünmek istemez. Bilhassa, dünyada servet ve iktidarı da varsa, gaflet dahi yardım etmişse, bütün bütün gasıbane, hırsızcasına İlahî nimeti hayvan gibi yutar.
İşte, Ramazan’da en zenginden en fakire kadar herkesin nefsi anlar ki, kendisi mâlik değil, hür değil, abd ve kuldur. Emrolunmazsa, en sıradan ve en rahat şeyi de yapamaz, elini suya uzatamaz diye, vehmettiği / var sandığı rububiyeti / istediğini yapabilme zannı kırılır, ubudiyeti / kulluğu takınır, asıl görevi olan şükre sarılır.
İnsanın nefsi gafletle kendini unutuyor! Mahiyetindeki hadsiz aczi, nihayetsiz fakrı, gayet / son derecedeki kusurunu göremez ve görmek istemez.
Hem ne kadar zayıf ve zevale / yokluğa maruz ve musibetlere hedef bulunduğunu ve çabuk bozulur, dağılır et ve kemikten ibaret olduğunu düşünmez! Adeta polattan bir bedeni var gibi, ölümsüzcesine, kendini ebedî sanarak dünyaya saldırır. Şedid bir hırs ve tamahla ve şiddetli alâka ve muhabbetle dünyaya atılır. Her lezzetli ve menfaatli şeylere bağlanır. Hem kendini tam bir şefkat ve sevgi ile terbiye eden Hâlıkını / Yaratanını unutur! Hem hayatının sonunu ve ahiret hayatını düşünmez. Kötü bir ahlâk içinde yaşar.
İşte Ramazandaki oruç; en gafillere ve inatçılara, zaafını ve aczini ve fakrını hissettiriyor. Açlık vasıtasıyla midesini düşündürüyor, midesindeki ihtiyacını anlamasını sağlıyor. Böylece, zayıf bedeni ne derece çürük olduğunu hatırlıyor. Ne derece merhamete ve şefkate muhtaç olduğunu idrak ediyor. Nefsin firavunluğunu bırakıp, tam bir acz ve fakr ile İlahî dergâha iltica edip sığınmaya bir arzu hissediyor. Böylece, mânevî şükür eliyle rahmet kapısını çalmaya hazırlanır. Tabii eğer gaflet kalbini bozmamışsa.

