25.5 C
Kocaeli
Pazar, Temmuz 5, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 183

“SOYAĞACI” – 6

Bir TV Programı ve Çok (!) Evlilik

         Gündem Ötesi programında Pelin Çift Soruyor: Akademisyenlerin konuşmaları karşısında hayretle “İslam Hukuku istediğin kadar cariye alabilirsin mi diyor” ? Ve akademisyenlerin cevapları karşısında şok oluyor!”         www.youtube.com/watch?v=lIg0WY-kTcQ

Bu programda iki akademisyenin İslam dini, insan vicdanı ve aklına aykırı açıklamaları Pelin ÇİFT’i hayrete düşürmektedir. Bugünün 1400 yıl gerisinde kalmış bir fıkıh anlayışı ile izah etmeye kalkıştıkları anakronik (kişi, nesne veya olayların kendi gerçek zaman ve mekânlarından kopartılıp farklı bir çerçeveye oturtulması olarak değerlendirilmesi-TDK Sözlüğü-) bir yaklaşım sergilemişlerdir. Bu bakış aynı zamanda İslam’daki içtihat kapısının asırlar boyu kapatılmasının sonucudur.  Gündem Ötesindeki akademisyenlerin yorumları da benzerlerinden hatta âlim denilen insanlardan farklı değildir. Sadece malumat fazlalığı ilim ve onu söyleyenler âlim kabul edilirse İslâm dünyasındaki bu çelişkiler artarak devam edecektir. Bu ise gençliği İslam dininden önce soğutacak sonra maalesef uzaklaştıracaktır. Sekiz ciltlik Kur’an tefsiri de bulunan Türkiye Cumhuriyeti 5. Diyanet İşleri Başkanı (atanma tarihi: 30 Haziran 1960-bir yıl sonra kendi isteği ile ayrılmıştır) Ömer Nasuhi Bilmen’in (1883-1971) Büyük İslam İlmihali’ndeki şu satırlar insan haysiyetinin 20. yy da bile anlaşılamadığının örneğidir.

Ömer Nasuhi Bilmen bu eserinde:      Namazın farzlarını açıklarken, Setr-i avret (ayıp yerleri örtmek)  bahsinde cariyeler için şu sözleri kullanmaktadır.  “Cariyeler (köle olan kadınlar) için avret yeri, erkekler gibi göbekleri altından dizleri altına kadar olan kısımla karın ve sırtlarıdır. Hür kadınların şeref ve durumları bakımından örtmek zorunda bulundukları organları daha çoktur. Köleler ise hürriyet şerefinden yoksun ve efendilerinin hizmeti ile meşgul oldukları için bunlara daha fazla genişlik gösterilmiştir”[1]. Ömer Nasuhi Bilmen’e 20.yy da cariyeliği nasıl var gibi kabul eder ve hüküm verirsiniz demek gerekirdi. Bu açıklama ile cariye kadınların tarihi süreçte memeleri açık olarak avret yerlerini kapatmış sayılmaları hem fıkıhçıların hem de kadın onurunu düşünmeyenlerin “İslam Işığında Müslümanlık” anlayışlarını sorgulamaları gerekmektedir. Ali Bardakoğlu’nun “İslam Işığında Müslümanlığımızla Yüzleşme”[2] eseri birçok konuda Çağa ışık tutmakta ve Müslümanları düşünmeye davet etmektedir. Ali Bardakoğlu’nun onlarca soru ve tartışma açtıklarından biri de şudur:

“1. Resmi yola başvurmaksızın yapılan ve “imam nikahı” denilen işlem günümüzde ne kadar dini? “Dini evlenme” tabiri bizim geleneğimizde yokken, hatta evlenmenin resmi-dini şeklinde bir ayırımına kaynaklarda hiç rastlan­mazken, “imam nikahının” “dini nikah” olduğuna kim karar verdi? Böyle bir nikahın mağduru kim? “Dini” kaydıyla akdedilen nikahta kadın veya bir baş­kası mağdur olunca, “din” zarar görmüş olmuyor mu? Dinin/dini duygunun zarar gördüğüne kani olmak için erkeklerin mi mağdur olması gerekiyor?

2. Boşanmanın dini-hukuki boyutu: Devletten maaşın kesilmemesi veya maaş bağlanması için resmen boşanıp veya evlenmeyip fiilen/dinen evlenme ne kadar dini ve ahlaki?

3. Nişan nikahı veya resmi boşanma sonrası, kendince “dinî nikahı devam ettirme” ısrarı ne anlama geliyor?

4. Üç talak (boşanma) ve hülle[3]  nasıl anlaşıldı, nasıl anlamalıyız? Suç ne, cezayı kim ödüyor?

Bu soruların her biri günlük hayatta sıkça karşılaşılan, sadece İslam ahlakını değil bizzat İslam’ı da töhmet altında bırakan, İslam algısını derinden et­kileyen ve bizim bugün açık yüreklilikle konuşmamız gereken ciddi sorunlara işaret etmektedir. Bu ve benzeri konuların her biri önemli ve üzerinde sadece klasik kitaplara bakarak değil toplumda olup bitenlere ve bu uğurda yaşanan mağduriyerlere bakarak yüzlerce tez ve araştırma yapılması gerekiyor”[4].

Sonuç

İnsanlara bakınca konuyu hemen cinselliğe getirenler; lumbo-sakral bölge ile en fazla beyin sapı ve limbik sistem (duygusal beyin) düzeyine gelecektir. Bu anlayış insanı asla kişilik ve tek başına bir değer olarak göremeyecektir. Onun için insanı bir metadan (alınır-satılır mal, mülk-tarihsel tortuları ile cariyelik) öte değerlendirmeyen bu algı özellikle erkeklerde kendilerinin anneleri, kız kardeşleri, kız çocukları olsa da kadına dişilik olarak bakacaklardır. Bu ise erkek çocuklarının küçük yaştan itibaren genetik yapılarını epigenetik olarak olumsuz etkileyecektir. Erişkin düzeye geldiklerinde kadın-kadın/erkek-erkek davranış kalıpları olarak birbirlerini “Ayna Nöronlar”ı ile taklit edecektir. Kadınlar ve erkekler kendilerine biçilen toplumsal rolü asırlarca sorgulamadan yerine getirecektir. Ayna nöronlar insan beyninde bulunan ve karşıdaki insan davranışların taklit edilmesinde ve o davranışların kalıcı hale gelmesinde önemli bir fonksiyon görmektedir. Bu hem olumlu hem de olumsuz davranışlar için geçerlidir.

İyi bir gözlemci ve analizci “Türk Aydın”ı olanÖznur Yılmaz”ın “Soyağacı” romanının çarpıcı ve sarsıcı “tek seferin çok sefer olduğu” tezi hayatta bir hakikat olarak insanların karşısına çıkacağı ve neslin bozulacağının çok açık bir ifadesidir. Diğer taraftan eşlerini ister kaçamak ister muhafazakârlığın sözde meşrulaştırma yöntemlerinin ne kadar tehlikeli ve dayanıksız olduğunun genetik, epigenetik, anatomik, fizyolojik kısaca bilimsel olarak gözler önüne serildiğinde toplumdaki kabulün hiç de “İnsan ve Toplum Bilgisi Bilimi’ne” uygun olmadığının görülmesidir.


[1] Ömer Nasuhi Bilmen,  Büyük İslam İlmihali, Sadeleştiren: Ali Fikri Yavuz, Sadeleştirilmiş Tam Metin, Merve Yayınları, İstanbul, 2014, s. 124.

[2] Ali Bardakoğlu, İslam Işığında Müslümanlığımızla Yüzleşme, KURAMER Yayınları, İstanbul, 2016.

[3] Eskiden geçerli olan dinsel nikâh kurallarına göre, kocasının üç kez boşadığı bir kadının, eski kocasıyla bir kez daha evlenebilmesi için, yabancı bir erkeğe bir günlüğüne nikâh edilmesi ve bir gün sonra boşanması. Geniş Bilgi: TDV İslâm Ansiklopedisi 1998, İstanbul, 18. cilt, s. 475-477.

[4] Ali Bardakoğlu, a. g. e.,s. 328-329.

Ölüm İnsanı Terbiye Eder…

Yollar çoğu zaman mezarlık kenarından geçer, gözleriniz mezar taşlarına ilişir.

Taşların hepsi çığrışır gibi olur.

’İnsan ölmeye gözlerinden başlar’’ Ahmet Hamdi TANPINAR. Böyle diyor şair

’Az yaşa, çok yaşa, Akıbet gelecek başa’’

’Bizlerde sizin gibiydik, sizlerde öleceksiniz bizim gibi ‘’

Ulu ağaçların estiği, küçüklü büyüklü mezarların olduğu, üzerlerinde kimi zaman çiçek, kimi zaman sulak, kimi zaman çam dikili olduğu mezarlar. Tanık olunca ölümü hatırlamaz mı insan. Beklide unutmayalım diye, insan hafta da bir, ay da bir, o da olmadı yıl da bir mezar ziyareti yapın diyor büyükler. Mezar ziyaretleri bize ölümün var olduğunu en iyi anlatan yerdir. Tanık oldukça insan ilk gözlerinden başlar ölmeye.

Sevdiğiniz birinin hasta olduğunu duyarsınız. Uzaktadır gidemezsiniz, sarılırsınız telefona, görüntülü arama yaparsınız. Nasıl hastadır, hastalığı nedir sormak, duymak, görmek istersiniz. Telefon açıldığın da gözlerinizi gözlerine dikip anlamaya çalışırsınız ne olup bittiğini. Sesi, görüntüsü, bakışı ve daha ilk baktığınızda sizi hemen ölüm ve kaybetme korkusu sarar. Kafanızda kurguladığınız hastalık birden ölüme dönüşür. İşte yine ölmeye gözlerinizden başlarsınız.

Bir haber gelir öldü diye, ya da ölüyor diye, koşarsınız. Son nefesini verirken şahit olursunuz. Size nasıl baktığına, bir dakika önce konuşan, yemek yiyen, su içen, nefes alan insanın beş dakika sonra son nefesini verip, beş saat sonra toprağın kucağına nasıl verildiğini görürsünüz. Arkasından bakar kalırsınız. İşte yine ölmeye gözlerinizden başlarsınız.

Fotoğraf albümünü elinize alırsınız, bakmaya başlarsınız. Parmaklarınız yetişmez ölenleri saymaya. Eski fotoğraflar çok gevezedir zaten. Ne çok insan ölüp gitmiştir, fotoğraflarda kalır izleri. O albüme ne zaman baksanız, siz yaşadığınız sürece o fotoğraflarda ölüm dolaşır durur. İşte yine ölmeye gözlerinizden başlarsınız.

Bir film izlersiniz, eski sevdiğiniz sanatçılardan ne çok insan ölmüştür. Ölüm sebepleri gelir aklınıza, hangi rollerde oynadığı, en sevdiğiniz filmi. Yıllar akıp geçmiştir ama siz o filmi yeniden gördüğünüzde hiç ölmemiş gibi duran hareketlerini izlersiniz. Belleğinizde canlanan onun sizde en çok bıraktığı rolde kalakalırsınız. İşte yine ölmeye gözlerinizden başlarsınız.

Çocukluk arkadaşınızın yaşadığı evi görürsünüz. O’ nu genç yaşta kaybettiğiniz gelir aklınıza. O ev hala oradadır, hatta annesi babası sağdır. Evlat acısı görmüş insanların geriye kalan ömürlerini nasıl ah ederek yaşadıklarına şahitlik edersiniz. Evin önündeki taş merdivende hala oturuyor sanırsınız ama o çoktan ölmüştür. Birden aklınıza gülen yüzü gelir. Ölüm bu ya işte hatırlatır kendini size. İşte yine ölmeye gözlerinizden başlarsınız.

Gelin girmedik ev olurmuş da ölüm girmedik ev olmazmış. Ölüm bu ne zaman geleceği belli olmayan ama mutlak gelen gerçek işte. Büyüklerimiz ‘’Allah sıralı ölüm versin ‘’ diyorlar. Sıralı ölüm, yani yaşını yaşamış insanlar, zamanı gelenler. Yaşlı dururken genç ölmesin diyorlar. Gencin ölümü, kara kor düşer gibidir zira. Beliniz bükülür, ayaklarınız yürümez, elleriniz tutmaz, yüzünüzün rengi solmuş, saçlarınız dökülmüş, gözlerinizin feri gitmiş aynadaki yüzünüze bakarsınız ve işte o zaman ölmeye yine gözlerinizden başlarsınız.

Ölüm geliyor aklıma, ölüm

Bir ağacın gölgesine sığınıyorum./Cemal Süreyya

Bir ağacın gölgesine sığınınca, ölüm aralaşmaz farkında olan insandan. Yeşilin ölümü, yaprağın ölümü, çiçeğin ölümü, kuşların ölümü, hatta toprağın ölümüne bile şahit olursunuz. Ağacın dalından bir yaprak düşer ölür, dalından bir kuş yavrusu düşer ölür, bilmeden karıncaya basarsın kazara ölür, az ilerden ağıt sesleri yükselir omuzlarda cenaze. Uzaklardan bir evin bacası tütmez, bilirsiniz ki herkes ölmüştür, evin kimsesi yoktur. İşte yine ölmeye gözlerinizden başlarsınız.

Ve o kaçınılmaz son gelir. Son nefes, son bakış, insan teslim olur ölüme. Öleceğini bile bile yaşayan tek canlıdır insan. Tabuta konulursunuz, arkanızdakilerden helallik alınır. Nasıl bilirdiniz diye sorarlar ‘’iyi bilirdik ‘’ sesleri yükselir. Kime iyidir, kime kötüdür o bilinmez, öteki tarafa kalır hesaplaşma. Arkasından bir Fatiha okursunuz. Giden gittiği yere, kalan kaldığı yere yakışır. Ve siz yine ölmeye gözlerinizden başlarsınız.

’Bütünlük O bir dedir/ Sayı sayı bölende /Bilmez yaşayan ölü /Asıl haber ölende ‘’

N.F. Kısakürek

Doğum ile ölüm arasındaki zamana yaşam diyoruz. Ölüm de hayata dair. İnsanı en çok terbiye eden ölümdür. Eğer bir insanı, ölümün olduğu, ölümlü olduğu gerçeği terbiye etmiyorsa hiçbir şey terbiye etmez. Ölmeden ölmeyi bilmekte bir anlamda budur. İyi insan olmanın ilk koşullarından biridir, ölümlü olduğunu bilmek. Hayatımız boyunca onca ölüme şahit olup, kendini hizaya çekmeyenlere ölüm ne yapsın ki. Ölüm zaten kalanlar içindir, ölenler öldüğünü bilmezler. Öteki tarafta bu dünyada yaptıklarımızdan sorumluyuz. Ölüm herkesi eşitler ve siz yine gözlerinizle tanıklık edersiniz olan bitene. İnsan kendini ölüm gerçeği ile hizaya çekmeyi bilmeli, zira yaşattığınızı, yaşamadan ölmezsiniz. Ve işte yine gözlerinizden başlarsınız ölmeye.

“SOYAĞACI” – 5

Dünya nüfusunda erkek ve kadın oranı büyük bir denge içinde bulunmaktadır Bu dengeyi erkeklerin cinsel arzularının taşkınlığı lehine bozmak kimsenin hakkı değildir. Özellikle bu dengeyi bozan Arap Dünyasından örnek vermek gerekirse: “Suudi Arabistan Genel İstatistik Kurumu, ülke nüfusunun son bir yılda %2,27 artış göstererek 35 milyonu aştığını açıkladı. Kurum tarafından yayınlanan ön tahminlere göre, 2019 yılının ilk yarısında ülke nüfusuna 795 bin 245 kişi eklenerek vatandaşlar ve sakinler dâhil toplam nüfus 35 milyon 13 bin 414 milyon kişiye ulaştı. Nüfusun, 20 milyon 314 bin 25 kişi ile %57,78’ini erkekler oluştururken 14 milyon 819 bin 89 kişi ile %42,22’sini kadınlar oluşturuyor[1]”.

 “Tarih boyunca savaşlarda milyonlarca erkek öldüğü doğrudur ve bu savaşlar cinsiyet dengesini etkileyebilir. Ancak, bu savaşlar sırasında ölen erkeklerin sayısı, herhangi bir cinsiyet dengesizliğine neden olacak kadar yüksek değildi. Bunun yanı sıra, savaş dönemleri genellikle doğum oranlarını da etkilediği için, savaş sonrasında kadınların daha fazla doğum yapmasıyla doğal bir dengelenme meydana gelmiştir”[2]. Diğer taraftan tarih boyunca Türk Milleti kadın/erkek birlikte savaşlara gitmiştir.

Günümüzde ise savaşların seyri değişmiş kadınlar da cephede bulunan erkeklerden daha fazla ölmeye başlamıştır. Asker olarak görev yapan kadınlar da bütün dünyada artmaktadır. “BM’nin 2021 yılında yayınladığı verilere göre dünya nüfusu 90 milyon artarak 7,8 milyara yükseldi. Dünya genelinde ise erkek nüfusu kadınları geçti. Bu rakamlara göre her 100 kadına düşen erkek sayısı dünya genelinde 101.7  olarak kayda geçmiştir[3]”. Demek oluyor ki erkekler için çok evliliğe meşruiyet kazandırmak isteyenlerin her savı çürütülebilecektir.

         Beynin Eğitilmesi

Binlerce yıldır erkek egemen toplumların ortaya koyduğu anlayış çocuklarına verdikleri eğitim erkek ve kadının farklı cinsiyet kabullerinin toplumda yerleşmesi sonucunu doğurmuştur. “Soyağacı” romanında her ne kadar büyük anne Hanife’nin aldatması söz konusu ise de toplumda çoğu kez erkeklerin eşlerini aldattıklarının  yaygın olduğu sosyolojik bir gerçektir. İnsanlar ister kadın ister erkek olsunlar, kendilerinin nöro-endokrin sistemlerini dengeli tutmalarıyla her türlü aşırılığı eğitilebilir.  Bu eğitim sonucunda “beynin elektrokimyasal ırmakları[4]”nın sağlıklı olması sağlanacaktır. Aksi halde hangi dünya görüşü ve dinî inanca sahip olursa olsun beyin ve vücut nöro-endokrin sistemi ile “elektrokimyasal ırmakları”nda taşkınlıklar görülecektir.  İnsan (canlı) vücudunun iç ortamındaki tüm süreçler açısından sağlanan; nero-endokrin, biyokimyasal vd. dengelerinin yani homeostasis’in sağlanması zor değildir. İnsanın davranış ve alışkanlıkları arasındaki uyum ile düşünce ve zihin dünyasının derinliğinin artırılmasıyla kişilik ve karakter (ahlak) gelişecek ve olgunlaşacaktır. Bu önemli husus göz ardı edilirse ahlak yani karakter sadece kitaplarda okunan hikâye ve masallardan ibaret kalacaktır. Bu takdirde cinsellik gerçeği medulla spinalis’in (omurilik) lumbo-sakral seviyesinde (bel bölgesi) kalacaktır. Bu Otonom sinir sistemi ya da özerk sinir sistemi (parasempatik ve sempatik) dediğimiz cinsel uyarılma gibi istemsiz yapılan hareketleri ve organ fonksiyonlarının kontrolünü gerçekleştirir. İnsan neslinde cinsellik sadece diğer canlılardaki gibi haz denilebilecek alt sistemlerle açıklanmamalıdır. Tabiî ki cinsel davranışın hormonal ve nöral kontrolü vardır. Bununla birlikte beyin mekanizmaları bu fonksiyonları hem uyarma hem de baskılama gücüne sahiptir. Erkeklerde hipotalamusda  konumlanmış olan medial preoptik bölge (MPA) bulunur. Kadınlarda da tıpkı MPA’nın erkek cinsel davranışında önemli bir rol oynaması gibi Hipotalamus’un ventromedial (VMH) çekirdeği benzer bir rol oynar[5].

Parasempatik lifler medula spinalis’in (omuriliğin) sakral 2, 3 ve 4.  segmentlerinden çıkmaktadır. Sempatik lifler medula spinalisin lumbal 1 ve 2. segmentlerinden ayrılır. Psişik faktörler, hem erkek hem de kadın cinsel eyleminde son derece önemlidir. “Psişik faktörler, erkekte eylemi başlatır ya da baskılayabilirler. Erkekte cinsel eylem omuriliğin lomber ve sakral (bel) bölgelerinde kontrol edilen, kalıtsal refleks mekanizmalar sonucunda oluşmaktadır. Bu mekanizmalar ya beyinden gelen psişik uyaranlarla ya da cinsel organlardan gelen gerçek cinsel uyaranlarla, ama genellikle de ikisinin kombinasyonu ile başlar[6]. Kadında ise özellikle beyinden gelen uygun psişik koşulların sinyalleriyle desteklendiğinde, kadında cinsel refleksler başlar. Bu büyük bir olasılıkla, ovumun (yumurtanın) döllenmesine yardım eder. Gerçekten de, kadının normal cinsel birleşmesindeki üretkenliği, yapay yöntemlere oranla daha yüksektir[7].

Kadında beyinin fonksiyonu daha baskın olduğuna göre erkeklerin de dikkatlerden kaçmaması ve unutmaması gereken; kadın olsun erkek olsun, insan en gelişmiş prefrontal kortex alanına (ön beyin) sahiptir. Bu nedenle ön beyin bölgesi insanın kişiliğini ve toplum içinde nasıl davranacağınızı kontrol eden sinir devrelerini içerir. İlave olarak kortexte farklı yerlerde bulunan asosiyasyon alanları (Asosiyasyon-İlişkilendirme-Bağlantısallık Alanları) diğer primatlara (iri beyinli memeliler) göre insanlarda oldukça fazla gelişmiştir. Bu alanlar birden fazla duyunun koordine edildiği ve motor hareketlerin planlandığı yerlerdir. Düşünme, planlama, sonuç çıkarma, önlem alma, çevreden haberdar olma, öğrenme, hafıza, lisan ve emosyonel davranışlar gibi üst düzey fonksiyonları düzenlerler.  Farklı alanlardan gelen algısal fonksiyonları “bilinç” adı altında bütünleştiren ve bireyin bu süreçlerin sonuçlarının algılamasını sağlayan korteksteki yani beyin kabuğundaki birleştirici bu sahaları (Loblara göre;  posterior parietal, prefrontal assosiyasyon ve temporal assosiyasyon bölgeler)[8] dikkate almak gerekir.


[1] Bu kaynağı tarafıma ileten Kıdemli (E) Albay Öznur Yılmaz’a teşekkür ederim. https://turkish.aawsat.com/k%C3%B6rfez/4902896-saudi-aramco-k%C3%BCresel-ekonomik-zorluklara-ra%C4%9Fmen-%C5%9Fimdiye-kadarki-en-y%C3%BCksek-ikinci-net

[2] https://evrimagaci.org/soru/dunyada-erkek-kadin-nufusu-esit-mi- Erişim Tarihi: 4.03.2024.

[3]https://www.google.com/search?q=D%C3%BCnya+erkek+kad%C4%B1n+n%C3%BCfus+oran%C4%B1 Erişim Tarihi: 4.03.2024.

[4] Türker Kılıç, Yeni Bilim: Bağlantısallık Yeni Kültür: Yaşamdaşlık, Ayrıntı Yay. İstanbul, 2020, s.25.

[5] Neil R. Carlson, Fizyolojik Psikoloji Davranışın Nörolojik Temelleri, Bölüm Çevirmeni: Gülnaz Tatlıcı, Çeviri Editörü: Muzaffer Şahin, Nobel Yayınları, 2011, s. 264,266

[6] John E. Hall, Guyton ve Hall, Tıbbi Fizyoloji, Çeviri Editörü: Berrak Çağlayan Yeğen, Güneş Tıp Kitapevleri, Ankara, 2016, s. 1027.

[7] John E. Hall, a. g. e., s. 1052.

[8] Reha Erzurumlu, Gülgün Şengül ve Emel Ulupınar, Nöroanatomi, Güneş Tıp Kitapevleri, Ankara, 2019., Kaplan Arıncı, Alaittin Elhan, Anatomi 2. Cilt, Güneş Tıp Kitapevleri, Ankara, 1995., Hasan Ozan, Ozan Anatomi, Klinisyen Tıp Kitapları, Ankara, 2014., Yüksel Aydar, Gül Güven, Ferruh Yücel, Hakan Ay,  Hilmi Özden, Anatomi Ders Notları, ESOGÜ. Tıp Fakültesi.

Şehrimizin Sağlık Hizmetlerinde Kızılay

Türk Kızılay’ı Osmanlı Devleti döneminden kalma önemli bir sağlık kuruluşumuzdur. 93 harbi olarak bilinen 1877- 1878 Osmanlı Rus savaşı esnasında Osmanlı Sıhhiye Nazırı, Marko Paşa zamanında Hilal-i Ahmer Cemiyeti adı ile 14 Nisan 1877 kurulmuştur. Balkan Savaşı, Birinci Can Harbi ve Kurtuluş Savaşlarında önemli hizmetler yapmıştır. İstanbul’un işgali esnasında merkezinin işgal kuvvetleri tarafından basılması üzerine Hilal-i Ahmer Katib-i Umumisi olan Adnan (Adıvar) Bey’in Ankara’ya gelmesi ile 1920’de Ankara temsilciliği kurulmuştur. 1923’te “Türkiye Hilal-i Ahmer Cemiyeti”, 1935’te “Türkiye Kızılay Cemiyeti” 1947’de ise Türkiye Kızılay Derneği adını almıştır. Profesör, Dr. Işık Altun ve Ersin Çelik’in Hilal-i Ahmer İzmit Merkezinden Türk Kızılayı Kocaeli Şubesine kitabından daha detaylı bilgi alınabilir.

İzmit’teki ilk kuruluşu 1911 olup o günlerin şartlarında birkaç kere açılıp kapanmıştır. 1923’te Hilal-i Ahmer İzmit Cemiyeti adı ile yeniden kurulmuş ve bugüne kadar kendi alanında çalışmalar yapmıştır. Cemiyetin ilk sağlık hizmeti 1921’de Yunan işgal kuvvetlerinin, Karamürsel bölgesinden çekilirken yakıp yıkması sebebiyle mağdur ve sağlık şartları bozulanlara yardımcı olmak üzere gönderilen 8. İmdat Sıhhiye Heyetinin gelmesiyledir. Hilal-i Ahmer Merkezî Umumisinin gönderdiği bu heyet, bölge insanının yaralarının sarılmasına destek olmuştur. Daha sonra 1923 – 1924’te Yunanistan’la yapılan anlaşma gereği mübadele ile oradan gelenlere yapılan sağlık ve yardım hizmetleri vardır. İzmit ve Derince Limanına gelen vatandaşlarımızın aşılarının yapılması, bulaşıcı hastalık şüphesi olanların karantinaya alınması, sağlık sorunu olanların muayene ve tedavisini yapmak üzere 2 Tabip, 3 hemşire, 12 yardımcı elemandan oluşan bir ekip bu hizmetleri yapmıştır. Bu hizmetler için açılan dispanser ve misafirhaneler mübadelenin tamamlamasıyla kapanmıştır.

İzmit Dispanserinden, Kızılay Sağlık Merkezine

Bu konudaki ilk çalışma 1971 – 1985 yıllarında şube başkanlığı yapmış olan Adem Gül dönemindedir. 1978 yılında dispanser açılması kararı verilir. Çeşitli branşlardan hekimlerle anlaşmalar yapıldığı bilgisini netleştiremediğim için bir şey yazamıyorum. Eski binada (1991’de yıkılan) muayenehanesi olan Dr. Ömer Topçu’nun aynı binadaki Kızılay şubesinden gönderilen insanlara ücretsiz muayene ve tedavi yaptığı bilgisini biliyoruz. Bu dönemde diğer önemli bir hizmet de bilgi ve becerisi bilinen sağlık memurları ile anlaşılarak yapılan toplu sünnetlerdir.

İlk ciddi dispanser çalışması Dr. Kemal Cebeci’nin başkanlık dönemindedir. Yeni binanın dördüncü katında Dr. Seyfi Delilbaşı başhekimliğinde 1994’te açılır. O günün bilinen hekimlerinden Dr. Turgut Ateş (dâhiliye) Dr. Cavit Önal (nöroloji) Dr. Hüsnü Dramalı (çocuk) Dr. Erol Nazıroğlu (bevliye) Ramazan Şentürk (bakteriyoloji ve laboratuvar sorumlusu) Dr. Orhan Akaltın (kadın doğum) Dr. Selahattin Okay (hariciye) Dr. Selami Durucan (röntgen) gibi isimlerle anlaşılarak poliklinik hizmetleri yapılmıştır.

Bu Dispanser Ersin Zaralıoğlu ve Muzaffer Şişmanoğlu’nun şube başkanlık dönemlerinde geliştirilerek, daha iyi standartta hizmet veren sağlık merkezi hüviyetine kavuşturulmuştur. Dâhiliyede Dr. Can Çabukaş, KBB’de Dr. Şevik Postalcıoğlu, cildiyede Dr. Turan Moğulkoç ve göz uzmanı Dr. Ersan Yalçıner gibi isimlerle de anlaşılarak hizmet gücü genişletilmiştir. 2002’den sonra Dr. Erkan Ekşioğlu (Göz) ve Dr. Yusuf Yıldırım (Göz) gibi isimlerin ekibe katılması ve göz ameliyatlarının yapılabildiği teknik imkânların kazandırılması ile hizmet gücü daha da arttırılmıştır. Ayrıca yapılan bağış sebebiyle ‘Hıfzı Oğuz Bekata Diş Kliniği’ adı ile ağız ve diş sağlığı hizmetleri de verilmiştir. Bu sağlık merkezi günlük 750 hasta bakılan 30 hekimli ve 58 çalışanı ile güçlü bir tıp merkezi olmuştur.

Kızılay Tıp Merkezi 2012’de sağlık hizmetlerinin, Sağlık Bakanlığı çatısı altında toplanması ile önce Seka Devlet Hastanesine bağlı bir poliklinik şeklinde hizmetine devam etmiş, 2015’te ise Derince Devlet Hastanesine bağlı olarak çalışmış ve 2017’de ise kapanmıştır.

Bu vesile ile hizmetlerde emeği geçen yönetici, hekim ve çalışanların ölenlerini rahmetle anar, kalanlarına sağlık ve afiyetler dilerim.

Kandır(ma) Bizi Ey İktidar

Mayıs 2023’te yapılan seçimlerden önce seçim rüşveti olarak verilenlerin seçimden sonra burnumuzdan getirilecek şekilde geri alınacağını her aklı başında olan vatandaşımız biliyordu.

Buna rağmen “bana güzel bir şey söyle, varsın yalan olsun” şarkısının sözleriyle avuttu kendini. İstediği beyaz yalanı söyleyen, üstüne de Karadeniz gazı, Raman petrolü, TOGG, savunma sanayi soslarını da boca eden, iktidarı ödüllendirip tekrar seçti.

Ancak, 9 ayda iktidar halkımızı derin yoksullaşma silindirinin altında öylesine ezdi ki, Hükümetin güvencesi olan balık hafızamız bile yaşanan şokla değişime uğradı sanki. İktidarın başımıza geleceği değil hoşumuza gideceği söylemesinin faydasının olmadığı görüldü gibi.

Şimdi en fazla ezilen emekliler başta olmak üzere bir kesim acı gerçeğin farkına varmış gibi gözüküyor. Mayıs 2023’te de Erdoğan’a, AKP’ye veya MHP’ye oy vermiş olan tanıdığım bazı emekliler “bu defa asla” diyorlar. “Ben bayramda memleketime gidemiyorum, eve gıda alamıyorum” gibi şikâyetler sormadan dile getirilir oldu.

Bu defa oylarını AKP/MHP’ye vermeyeceklerini söyleyen bu küskünlerin gideceği yer tek değil. CHP, İYİ Parti, ZP ve YRP’ye vereceklerini söyleyenler içinde ilçe belediye başkanlığında, büyükşehirde ve meclis üyeliklerinde farklı partilere oy vermeyi düşünenler de var.

31 Mart’ta yapılacak olan yerel seçim öncesi halkı rahatlatacak bir şeyler veremeyen iktidarın halkı ekonomik açıdan daha da zora sokacak tedbirleri ertelediği ve Nisan’dan itibaren bugünleri de mumla arayacağımızın da herkes farkında.

Kapalıçarşı’da altın bulunamaz hale geldi, döviz kurları hükümetin bütün bastırma çabalarına rağmen yükselişte. Çünkü herkes seçimden sonra TL’nin sert bir değer kaybı yaşayacağı beklentisinde. Cebinde üç kuruşu olan bile parasını TL’de tutmak istemiyor.

Ekonomiden sorumlu bakan Mehmet Şimşek, yabancılara yönelik olarak İngilizce yayınladığı mesajında, “Yerel seçimlerin ardından orta vadeli programı sürdürmek için seçimsiz uzun bir dönem olacak” demedi mi? Bizim sevgili halkımızın bu açıklamanın “seçimlerden sonra çok daha acı bir ilacın içirilecek” anlamına geldiğini bilmesi gerekmez mi?

*****************************

IMF’yi Mumla Arattılar

Zamana bu kadar yayılmış bir ekonomik kriz yaşadığımızı hatırlamıyorum. Vatandaşlarımızın çoğunun hali, yavaş yavaş ısıtılmış suya konulan kurbağanın reflekslerini kaybedip haşlanmasına benziyor. Hala durumun vahametini kavrayıp sıcak sudan çıkmak için zıplama refleksi gösteremeyenler iktidara destek veriyor. Haşlanmaya devam ediyor.

Turgut Özal ve Kemal Derviş reçeteleriyle içinden çıktığımız ekonomik krizler bu kadar ağır bir yoksullaşma yaratmamıştı. Çünkü IMF ile yapılan anlaşmalar çerçevesinde ve kesin kurallara bağlı kalınmıştı. Bağımsız Merkez Bankası, BDDK gibi bağımsız kurullar, bağımsız yargı, şeffaf Kamu İhale Yasası, Kamu Bankalarından, belediyelerden siyasete akan muslukların kapatılması, bütçe açıklarının kapatılması gibi kurallara uyulmuştu.

IMF kurallara uyulduğu için bir yandan da ucuz ve uzun vadeli krediler vermişti. Bu durumu gören dış sermaye de yatırım için Türkiye’ye gelmişti.

Bu defa IMF’nin şart koştuğu kuralların hiçbirisi uygulanmıyor. Hiçbir kurum bağımsız değil. Hukuka ve yargıya güven yok. Hatta devletin resmi rakamlarına, TÜİK’e bile güven sıfır.

Dış sermaye bu sebeplerle yatırım yapmaya gelmiyor.

Tam tersine yerli sermaye dışarıda yatırım yapmak, Türk vatandaşları emlak almak için yurtdışına para çıkarıyor. Bu da de dövize talebi yükseltiyor.

Bütün bu olanlara bakan herkes Nisan’dan sonra daha ağır bir ekonomik felaketin geleceğini öngörüyor.

*****************************

Vergi Gelirleri Artacak da Kimlerden Alınacak?

“Uzmanlar, ekonomik tablonun yalnız sert sıkılaştırmalarla toparlanabileceğini, devletin gelirlerinin yeni vergilerle veya mevcut vergilerden denetimler sıklaştırılarak artırılacağını” ifade ediyorlar. “Seçimden sonra yeni vergi cezaları da gündeme gelecek.”

Sade vatandaş zaten dolaylı vergilerle ağır bir yük altında. Yine de “vatandaşın vergi yükü artarken büyük şirketlerin vergilerinin silinmesi devam edecek mi? diye soruluyor.

“Hükümetin en büyük Kamu Özel İşbirliği (KÖİ) ihalelerini verdiği mahut şirketlere sağladığı vergi muafiyetleri ve silinen vergileri olmasa… Vatandaşın bunca pahalılığa ve vergi yüküne katlanmasına lüzum kalmazdı” deniyor.

“Sadece 5’li çete değil başkaları da var. Mesela Erzincan İliç’te göçük felaketini yaşatan Anagold şirketinin, 7,2 milyon dolarlık vergi borcunun silinmiş olduğu ortaya çıktı.”

Vergi uzmanı Ozan Bingöl’ün ifadesiyle, “Sadece vergi değil; verginin vergisinin, vergisini ödüyoruz. Bizler; daha musluğu açtığında üç vergi veren, bir telefon kendine bir telefon devlete alan, otomobil alırken TRT bandrol ücreti ödeyen, işsizlik maaşından bile damga vergisi kesilen milyonlarız.”

Gerçekten Motorlu Taşıtlar, petrol ürünleri, alkollü ve alkolsüz içecekler, elektronik ürünler, kozmetik ürünler vd alımlarında alınan ÖTV’nin toplam vergiye oranında Türkiye dünya birincisi. Ayrıca KDV oranı en yüksek ülkelerden biriyiz.

Anlaşılan hükümet “fakirden alıp zengine verme” politikasına devam edecek. Oysa biz biliriz ki demokratik ülkelerde verginin çoğu zenginden alınır ve milletin fakir kesimine yönelik sosyal harcamalar için kullanılır.

Aslında bizim Anayasamızda da “Herkes malî gücüne göre vergi ödemekle yükümlüdür. Vergi yükünün adaletli ve dengeli dağılımı maliye politikasının sosyal amacıdır” yazıyor.

Madem Anayasayı takmadınız, mademki Ramazan ayındayız, İslam’daki zekâtı hatırlatalım:

“İslam hukukunda zekât (naslarla düzenlenen) bir vergi türü idi ve merkezî idare tarafından tayin edilen memurlarca toplanırdı. Zekât vergisi de “zenginden alınır fakire verilirdi.”

14 Mart Tıp Bayramınız Kutlu Olsun

Varlıklarıyla fedakârca umut ve şifa dağıtan değerli Doktorlarımız ve Sağlık Çalışanlarımızın 14 Mart Tıp Bayramı kutlu olsun.

Kocaeli Aydınlar Ocağı

“İKRA” / “OKU” Diyor Kitabın Kalsın İstersen Dünyada Adın

          Okumak; insan olmak için, çıkmaktır sefere

          Vatanın; sahip olması için, gerçek bir ere

          Çünkü, “ikra” / “oku” diye başlıyor aziz dinim

          Başka söze ne hacet dostlar, artık benim

          Oku oku oku, hiç durmadan, daima oku

          Budur kendini bilmenin, başta gelen yolu

          Okumaktan geçer kardaş, aman daima oku

          Yoksa saplanır göğsüne, düşmanın zehirli oku

          Unutma sen Allah değilsin, ama Allahtansın

          O değilsin, fakat her şey gibi, O’ndansın

          Bunun gereğini yapman, yaratılış gerekçesi

          Okumaman olur, yokluğu istemenin dilekçesi

          Okumak, kitabının ilk muhteşem baş emri

          Yoksa, olursun bineceklerin altındaki semeri

          Okumak eder insanı, Kâinat Efendisi’nin yaveri

          O’nun uğrunda, şehit veya gazi olacak seçkin eri

          İster isen olmak, Allah’ın has ve saygın kulu

          Kâinatı okumaktır, bunun başta gelen okulu

          Bunun içindir ki, ana-babalar katlanıyor nelere

          Yeter ki okusun da, çıksın diye bilimsel sefere

          Okumaz isen, hem Dünya hem de öte Âlemde

          Elini tutacak birini bulamazsın, arasan da beyhûde

          Okumak İlahî tecellînin, ilham basamakları

          Okumak, manevî yükselişin açılan kapakları

          Okumak, insan olmuşken sıradan Biri

          Yapar insanı, mânevî sâhanın saygın Pîri

          Okumak; geçmişe, geleceğe bağlayan köprü

          Sonsuz bir şekilde, uzatmak demektir ömrü

          Tabii, asıl okumak; büyük kâinatın şahsında

          Özet kâinat denen, Kendini okumaktır aslında

          İnsanın sonsuz, meçhul mânevî tarafları ile

          Mânâ âlemlerine, okumakla kanat açmazsan nafile

“SOYAĞACI” – 4

Şu noktayı da önemle vurgulamak gerekir ki “Yenisi ile değiştirme kesinlikle vahiy kitaplarındaki muhkem hüküm olan ayet veya bilgi ile ilgili değil, daha çok inanç veya toplum yaşamına ait sosyo-ekonomik yeniliklere, yani zaman ve topluma göre değişken olan müteşabih mesajlara yöneliktir. Ki bunların da değişimi ise ancak peygamberden peygambere, diğer bir ifade ile sonraki vahiy kitabı iledir. Yoksa Kur’an’da nesh (yürürlükten kaldıran yeni hüküm nasih) veya mensûhluk (kaldırılan önceki hüküm) olayı söz konusu değildir. Allah, ayetlerde artık herhangi bir değişiklik yapmaya ihtiyaç kalmadığını ve İslam dinini tamamladığını (Maide-3), ve Hz. Muhammed ile vahiy kitaplı son peygamberi (Nebi’yi) (Ahzap-40) gönderip kitaplı peygamberlik görevlendirmesini sonlandırmıştır. Dolayısıyla da Kur’an’ın yanına; ilahi kaynaklıdır diye başka bir kitap veya söz koymak da artık mümkün değildir. Buna göre, demek ki Kur’an’daki muhkem hüküm özellikli ayetlerde artık herhangi bir değişiklik de söz konusu değildir. Ra’d-38. Gerçek şu ki, Biz Senden önce de birçok elçi gönderdik ve onlara da eşler ve çocuklar verdik. Allah’ın izni olmadan ve vahyettiğimiz dışında hiçbir elçi kendiliğinden hiçbir ayet /kural /hüküm getirememiştir. Gönderdiğimiz ayetlerin /delillerin /bilgilerin de kitabımızda yazılı birer ecelleri /geçerlilik dönemleri olmuştur. 39. İşte Allah, bu elçileri aracılığı ile gönderdiği ayetlerinden uygun gördüğünü silmiş, yeni eklemeyi uygun gördüğünü ise daha sonrasında gönderdiği elçileri /resulleri aracılığıyla insanlara tebliğ ettirmiştir. Hepsini içeren Ana Kitap O’nun yanındadır ve hepsi de orada kayıtlıdır (Ra’d-38-39. Ayetler)[1]”.

“Nesh, yazıyı silmek anlamına geldiği gibi, yazıyı kopye etmek anlamına da gelir. Yani zıt anlamlı bir kelimedir. Ancak Bakara 106. Ayette: “Biz bir âyetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya onu unutturursak, mutlaka daha iyisini veya benzerini getiririz. Bilmez misin ki Allah her şeye kādirdir.” Burada nesh silmek anlamında kullanıldığı açıktır. Çünkü bu nesh eylemi unutma ile ilgili olduğu için unutturursak deniliyor. Ayrıca Nahl 101. Ayette: “Biz bir âyetin yerine başka bir âyeti getirdiğimiz zaman -ki Allah, neyi indireceğini çok iyi bilir” denmektedir.Bu ayetten, Kur’an’ın ancak Kur’an ile neshedileceği anlaşılır. Çünkü “Bir ayeti başka bir ayetle değiştirdiğimiz zaman” ifadesi, neshedilen ayetin yerine, yeni bir ayet getirildiğini belirtmektedir. Bakara 106. ayet ise bu konuda daha kesindir. Bu ayetlerde anlatılan nesh, tamamen unutulmuş, Peygamber’in belleğinden silinmiş bir ayetin yerine, yenisinin getirilmesi olayıdır. İşte Kur’an’ın anlattığı nesh bundan ibarettir”[2].

Muamelatla (uygulama) ilgili örneklerde bahsi geçen ayetler ise Hz. Muhammed (Ona, Ashab-ı Güzin ve Ehl-i Beyt’ine selam olsun) hayatta iken sonra gelen önce gelen ayeti değiştirmiştir. Bu durum: Hicr Suresi 9. Ayette ifade edilen “Kur’ânı biz indirdik, biz. Onun koruyucuları da, şüphesiz ki, biziz” hükmüne de ters düşmemektedir. Çünkü Kur’an’da belirli bir süreçte kademeli olarak bir hükmün daha sonra gelen hükümlerle değiştirilmesi bulunmaktadır. Ayrıca Kur’an’ın (Allah tarafından) korunacağı vaat edilen hükümleri surelerin sadece lafz kalıbı olsaydı bazı ayetlerde kat-i ifadeler kullanıldığı halde istikbalin cemiyetlerini de nizamlayıcı mahiyetteki diğer bazı ayetlere zamanın şartlarına göre yorumlanabilecek ifadeler bahşedilir miydi?[3]

Hz. Peygamber’in (S.A.V) damadı Hz. Ali’nin (Ona selam olsun) Hz. Fatıma (Ona selam olsun) hayatta iken ikinci kez evlenme isteğine gösterdiği tepki “destansı bir sünnet” duruşudur. Misver İbni Mahreme’nin rivayet ettiği şu hadisten öğreniyoruz ki: “Peygamber (S.A.V) in minberde şöyle dediğini işittim:  Hişam Oğulları kızlarını Ali İbni Ebu Talip ile evlendirmek için benden izin istediler. Ben onlara izin vermem, izin vermem, izin vermem!  Ancak Ali İbni Ebu Talip benim kızımı boşadıktan sonra onların kızı ile evlenebilir. Çünkü Fatıma benim bir parçamdır. Onu üzen, beni de üzer, onu inciten beni de incitir![4]” “Buhari rivayetinde Hz. Peygamber’in (S.A.V) sadece Hz. Fâtıma değil diğer kızlarının üzerine evlenilmesine de müsaade etmediği anlaşılmaktadır”[5]. Burada İslam Peygamber’i (S.A.V) babalara, erkeklere; kızların ve kadınların onurlarının nasıl müdafaa edilmesi gerektiğini göstermiştir. Hz. Peygamberin (S.A.V) bu davranışı sadece Peygamber kızları için kabul etmek şeklinde anlaşılırsa onun ümmetine örnek olma ile “Adalet” vasfı dikkate alınmamış ve kaybolmuş olacaktır. Hâlbuki O “Sizden biri kendisi için istediği şeyi kardeşi için de istemedikçe kâmil mümin olamaz” buyurmaktadır. Bu noktada bazı araştırmacılar konuyu hemen Hz. Peygamber’in (S. A. V) eşlerine getirmeleri yerinde olmamaktadır. Hz. Peygamber (S. A. V) gençliğinde (25 yaşında) dul bir hanım olan iki kez evlenmiş ve eşlerini kaybetmiş Hz. Hatice (40 yaşında) (Ona selam olsun) ile 25 yıl tek eşli olarak evli kalmıştır. Hicretten üç yıl kadar önce Hz. Hatice (Ona selam olsun) vefat etmiştir. Hz. Muhammed’in (S. A. V) çoğu dul olan kadınları nikâhı altına alması onları korumak içindir herhangi bir cinsel anlamda evlilik şeklinde değildir.  

Bazı müfessirler ısrarla İslam’da bazı şartlar oluşursa tekrar erkekler için çok evliliğe müsaade edilir gibi açıklamalarda bulunmalarının da Kur’an ve bilimsel karşılığı yoktur. Örnek olarak; Kadının üretkenliği olmama durumunda erkeğin başka bir kadınla evlenebileceği gibi bilimsel gerçekle bağdaşmayan açıklamalar kadın veya erkek insan üretkenliğine uygun düşmemektedir. Çünkü üretkenliğin olmama durumu sadece kadına bağlı olmayabilir. Bazen erkeklerde de aynı durum söz konusudur. Günümüzde gelişen IVF gibi tıbbi yöntemlerle bu sorunlar aşılmaya çalışılmaktadır. Klasik tüp bebek yöntemi olan IVF sırasında olgun yumurtalar (ovum) yumurtalıklardan (ovarium) alınır. Bir laboratuvarda sperm tarafından döllenir. Daha sonra döllenmiş yumurta veya yumurtalar rahme aktarılır. Bilim ilerledikçe ve bilim ahlakı da ihmal edilmediği müddetçe bu gibi problemlerin çözüleceği gün gibi aşikârdır.


[1] Gazi Özdemir, Oku, Konularına Göre Kur’an Ayetleri Alfabetik Konu Dizini, Şira Yayınları, 2021, İstanbul, s.

[2] Süleyman Ateş, Kur’an’da Nesh Meselesi, Yeni Ufuklar Neşriyat, İstanbul, 1996, s. 20-21.

[3] Amiran Kurktan, Sosyolojik Açıdan Tasavvuf ve Laiklik, Kutsun Yayınevi, 1977, İstanbul, s. 196-197.

[4] Süleyman Ateş, İslam’a İtirazalar ve Kur’an-ı Kerim’den Cevaplar, Yeni Ufuklar Neşriyat, Ankara, 1966.,s. 396.

[5] Gencal Şenyayla, Hz. Ali’nin, Ebû Cehil’in Kızı İle Evlenme Teşebbüsü Hakkındaki Rivayetlerin Değerlendirilmesi, s. 111. İstem, 19/37 (2021): 103-124.  

Vefatının 100. Yılında Ziya Gökalp – (23 Mart 1876 – 25 Ekim 1924)

– 3 –

                Lakin yine de siyasi davranışlar sürdürmeye devam etmiştir. Zamanın padişahı 2. Abdülhamid’e:

“Tarlada, tezgâhta çalışan biziz. Bu devlet, bu millet, bu vatan biziz… Sevmiyoruz seni, ortadan çekil, Hükümran millettir hükümdar değil.”

                Cümlesiyle II. Abdülhamid’i eleştirir ve ondan “Kara Padişah” diye söz eder.

                Ziya Gökalp’ı, hürriyet için direnişe iten şey II. Abdülhamid’in baskıcı, jurnalci, otoriter bir yapıya sahip olması yüzündendir. Baskı rejiminden kurtulmanın, bir devrim yapmanın ancak Türk toplumunu iyi tanıyarak, onun sosyal yapısını ve psikolojisini iyi bilmekle mümkün olabileceği düşüncesindeydi.

                Güneydoğu Bölgesi, Diyarbakır ve kendisi hakkında yazılan iddialar hakkında Gökalp yine bir yazısında: “…Bu işaret ve belirtiler Diyarbakırlıların Türk olduğunu gösterdiği gibi, babamın iki dedesi de, iki kuşak önce Çermik’ten yani bir Türk çevresinden geldiğine göre, benim de Türk soyundan olduğumu anladım. Bununla beraber, dedelerimin bir Kürt ya da Arap çevresinden geldiğini anlasaydım, gene de Türk olduğuma karar vermekte duraksamayacaktım. Çünkü milliyetin yalnızca eğitime dayandığını toplumsal incelemelerimle anlamıştım. Sanırım bu incelemelerimle ve araştırmalarımla yalnız kendim için değil, bütün Doğu ve Güney illerinin kentleri ve şimdiye dek Türk kalan köyleri için son derece önemli bir konuyu çözmüş oldum.”

                Gökalp, verdiği siyasi mücadele sonucunda yine tutuklanıp Malta’ya sürgüne gönderilmiştir. Sürgünde iken beraber olduğu insanlara felsefe dersi vermiştir.

                Yakınları ve arkadaşlarına yazdığı mektuplarda: “Benim gibi bir ilim adamını esir edenler, elbette bu hareketin hem anlamsız hem de uygarlığa aykırı olduğunu anlayacaklardır. Fikir sahasından başka hiçbir alanda yaşamamış bir adamdan ne sorabilirler? Düşündüklerini mi? Benim düşündüklerim bütün insanlar ve bütün milletler için eşit özgürlük ve adalettir. Eğer böyle düşünmek suç ise ben bunun cezasına razıyım. Bugün Dünya bu eşit özgürlük ve adalete doğru gidiyor. Bu hareketi hiçbir kuvvet durduramıyor. O halde bu türlü düşünüşü de hiçbir kuvvet tevkif edemez. İnsanın hayvandan tek farkının ülküsünün olmasıdır. Bütün insanlar ve bütün milletler için eşit özgürlük ve adalet istemek bir ülküdür. Bu ülkü geleceğin hâkimi olacaktır. Zalimler, diktatörlükler ve emperyalistler hep bu ülkünün karşısında eriyeceklerdir.”

                Ziya Gökalp, Fransız sosyolog ve düşünürü Emile Durkheim’ın fikirlerinden etkilenmiştir. Ziya Gökalp’e göre: “Toplumlar aşiret, kavim, ümmet aşamalarından geçtikten sonra millet aşamasına gelmişlerdir. Bir toplumsal aşamadan bir üst toplumsal aşamaya birdenbire geçilmez. Bireysel ve toplumsal değişimin bilimsel temelleri sosyolojinin rehberliğinde gerçekleştirilecektir. Ulusların düzen ve ilerleme açısından hangi yasalara tabi olduğu konusu sosyolojinin alanına girmektedir. Türkler de aşiret, kavim, ümmet aşamalarından sonra şimdi millet aşamasına geçmektedir. Sosyolojinin yol göstericiliği olmadan toplumsal ve bireysel anlamda kimlik değiştirmek ve ulusal bir devlet kurmak mümkün değildir.”

                Osmanlı Devleti’nin parçalanma sürecinde yeni bir milli kimlik arayışına girdi. Düşüncesinin temelinde, Türk toplumunun kendine özgü ahlâkî ve kültürel değerleriyle, Batı’dan aldığı bazı değerleri kaynaştırarak bir senteze ulaşma çabası yatıyordu. Bu sebepten zaman zaman batı edebiyatı ve düşüncesinin tesirinde kalmıştır “Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak” diye özetlediği bu yaklaşımın kültürel öğesi Türkçülük, ahlâkî öğesi de İslâm’dı. Uluslararası kültürün yapıcı öğesinin ulusal kültürler olduğunu savundu. Saray edebiyatının karşısına halk edebiyatını koydu. Milli edebiyatın kurulup gelişmesinde büyük rol oynayan değerli isim Oğuzculuk ve Turancılık fikirlerinin de destekçisi oldu. Bu yönde şiirleri ve sözleriyle örnek oldu.

 “Düşmanın ülkesi viran olacak

Türkiye büyüyüp Turan olacak” gibi.     

                Batı’nın teknolojik ve bilimsel gelişmesini sağlayan pozitif bilim anlayışını benimsedi. Dini, toplumsal birliğin sağlanmasında yardımcı bir öğe olarak değerlendirdi.   

                Ziya Gökalp, 2 yıllık sürgün döneminden sonra İstanbul’a döndüğünde üniversitede ders vermeye devam etmek istediyse de bu isteği kabul edilmedi. Bir ay kadar Ankara’da yaşadıktan sonra ailesiyle Diyarbakır’a gitti, Küçük Mecmua’yı çıkardı. Yazılarıyla Kurtuluş Savaşı’nı destekledi.

                1923’te Maarif Vekâleti Telif ve Tercüme Heyeti Başkanlığı’na atandığında Ankara’ya gitti ve oraya yerleşti. Aynı yıl “Türkçülüğün Esasları” isimli ünlü eserini yayımladı. Ağustos’ta İkinci Dönem Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne Atatürk tarafından Diyarbakır mebusu olarak seçildi. Ankara’ya yerleşen Ziya Gökalp, kültürel ve ilmi çalışmalarına hiç ara vermedi; dünya klasiklerinin birçoğunu Türkçeye çevirip yayınlattı.

                Ziya Gökalp için kültür doğuda, uygarlık batıdadır. Onun amacı, kendi kültürümüzü koruyarak Batı uygarlığıyla yeni bir sentezle Batı tipi bir toplum oluşturmaktır. Onun için kültür ulusaldır, yerele aittir. Kültürü oluşturan şeyler: hisler, değerler, ülküler, gelenekler, töreler, güzel sanatlar, ahlak, sözlü ve yazılı edebiyat, din, dil, hukuk, iktisattır. Kültür sübjektiftir der. Kültürü oluşturan şeylerin uygarlığı da oluşturduğunu söyler onun için kültür ve uygarlık ayrılmaz bir bütündür. Uygarlık uluslararasıdır, herkese aittir. Uygarlık objektif olup akıl, bilim, bilgi, yöntem ve teknoloji gibi unsurlardan oluşur.

                1924’te kısa süren bir hastalığın ardından dinlenmek için gittiği İstanbul’da 25 Ekim 1924 günü hayatını kaybetti. Cenazesi, Divanyolu’ndaki 2. Mahmut Türbesinin yanına defnedildi.

Eserleri

Şaki İbrahim Destanı (Şiir)

Kızıl Elma (1914)

Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak (1918)

Yeni Hayat (1919)

Altın Işık (1927)

Türk Töresi (1923)

Doğru Yol (1923)

Türkçülüğün Esasları (1923)

Türk Medeniyet Tarihi (1926, ölümünden sonra)

Kürt Aşiretleri Hakkında Sosyolojik Tetkikler (ölümünden sonra)

Altın Destan

Üç Cereyan

Hars ve Medeniyet

Kuğular

Felsefe Dersleri (2006), Çizgi Kitabevi, Konya

Limni ve Malta Mektupları

Son

Faydalanılan Kaynaklar:

*Medium: Ziya Gökalp (1876–1924) Hayatı ve Sosyolojisi – Furkan AĞCA

*Vikipedi (Özgür Ansiklopedi)

*İslâm Düşünce Atlası

*Biyografya

Vefat İlanı

Kocaeli Aydınlar Ocağı üyemiz Değerli İnsan Nihat Gökbayrak vefat etmiştir. Cenazesi 13 03 2024 Çarşamba(bugün) Öyle Namazına müteakip Başiskele Körfez Camiinden kaldırılacaktır. Kendisine Allah’tan rahmet dilerken, sevenleri ve yakınlarına başsağlığı dileriz. Ruhu şad olsun.

Kocaeli Aydınlar Ocağı