7.7 C
Kocaeli
Pazar, Mayıs 3, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 183

Ezanın Türkçe Okunması Hakkında

Ezan Hz. Muhammed zamanında Müslümanlara çağırmak için ihtiyaçtan ortaya çıkan bir metindir. Hiçbir ruhani ve ilahi özelliği yoktur. Bir ibadet değil sadece çağrıdır

*

. Osmanlı zamanında da ezanın ve dinin Türkçeleşmesi tartışılmış. Ali Suavi gibi aydınlar camilerde Türkçe hutbe okumuş, 1885 yılında Şehzade başında Türkçe ezan okunmuş, Ziya Gökalp ve Mehmet Akif gibi aydınlar kuranın manasının önemine vurgu yapmış, Meşrutiyet sonrası Türkçe namaza bile teşebbüs edilmiş fakat halkın hazır olmadığı düşünülerek vazgeçilmiş fakat kuranın Türkçesi yayınlanmıştır.

*

Ezanın Türkçeleşmesi de diğer devrimler gibi Osmanlı zamanında tartışılmış, deneme yapılmış fakat başarılamamıştır. Cumhuriyetin farkı Osmanlı zamanında gerçekleştirilemeyen devrimleri gerçekleştirmiş olmasıdır.

*

 Cumhuriyet devrimleri için ‘’dinsizlik’’ Atatürk’e ‘’din düşmanı’’ demeden önce geçmişe, torunu olmakla övündüğünüz Osmanlıya bakın. Eğer sövecekseniz önce Osmanlıya sövün. Bu devrimler dinsizlik ise 600 yıl şeriatla yönetildiğini iddia ettiğiniz Osmanlı da mı dinsizdi yoksa evliya dediğiniz halife unvanı taşıyan padişahlar mı din düşmanıydı?

*

Atatürkçü kimliğiyle tanıdığımız din sosyologu merhum Yaşar Nuri Öztürk hoca diyor ki; Çeşitli vesilelerle bu konudaki düşüncemi defalarca dile getirdim. Bir kez daha söylüyorum: Ezan bir paroladır. İslam dünyasının ortak parolasıdır. Parolalar tercüme edilmez. Ben, ezanı Pekin’de de, Paris’te de, İstanbul’da da dinlesem orada bir cami olduğunu ve namaz vaktinin girdiğini anlarım ve anlamalıyım.

*

 Bunun neyini tercüme edeceksiniz? Ezan tercüme edilsin diye avaz avaz bağıranlar, ne hikmetse, Kuran’ın tercüme edilmesinden ve çocuklarımızın Tanrısal mesajı kendi dillerinde okumalarından hiç söz etmezler. Bunlara sormak lazım: Amacı, namaz vaktini duyurmak olan ezan, orijinal şekliyle okunduğunda neyi anlamıyorsunuz ve Türkçe okunduğunda neyi anlayacaksınız?

Yapmayın, etmeyin! Ezanın Türkçesi filan olmaz. Böyle bir şeye ihtiyaç yok. Komik fantezilerle uğraşarak zamanınızı boşa harcamayın.

*

Diyanet’in bu ‘‘sünnete uygun ezan” girişimi sonuçlanınca, merkezi yerlerden birinde bir sabah ezanı okumaktan tarifsiz bir zevk

Duyacağımı da belirtmek isterim.

*

Verilen bilgi ve görüşlere göre, kanaatimizce; orijinal diliyle okunan EZAN ın dili evrensel bir beyandır; dili İslam Ülkelerinin ortak dilidir; parolasıdır. Ezan dini değildir; dolaysıyla günah veya sevap lafızlarının burada yeri yoktur. Ezan, kamuya açık namaza bir çağrıdır. Bütün Müslüman ülkelerde orijinal diliyle okunması tabiatıyla doğru olanıdır.

*

Asıl sorun, Müslüman insanımızın Kur ‘an’ın manasını kavrama ihtiyacı duymadan ezbere okumasıdır. Örneğin, sünnetleriyle vacibiyle farzlarıyla beş vakit namazını kılan bir Müslüman; günde kırk defa Fatiha süresini okur; ancak Fatiha suresinin anlamını bilmez; araştırmaz; öğrenmez.

*

Samimiyetle inanır ancak dinin asıl vurguladığı değerlerinin öngördüğü eylemlerinden bihaberdir; tabir caizse mankutlaşmıştır; uyuşturulmuştur;

Anlayışı kıt, şekilperest, bilgisiz, İslam’ın özünü, gayesini anlamayan, kanaatlerine uymayan bu tipler herkesi dinsizlikle suçlarlar.

*

Merdiven altı eğitimle oluşturulan algı operasyonlarıyla Ülkenin kurucu lideri Başbuğ ATATÜRK’Ü ayyaş, sarhoş, dinsiz diye çamur atmayı, karalamayı sürdürürler;

*

Ezanın Türkçe okunmasında; Türk milliyetçisi sosyolog Ziya Gökalp’ın da telkinleriyle, din adı altında bedevi kültürünün sarmaladığı Türk kimliğini o kültürden temizleyerek Türk milletinin asıl kimliğine dönüşmesini sağlamaktı. Amaca ulaşma sürecinde sosyolojik hataların yapılması doğadır; düzeltilir

*

Sonuçta.

Bilinçli bir Türk milliyetçisi olarak merak ediyorum ve soruyorum:

Sahi Türkiye’de din adamlarının / hocaların büyük bir bölümü neden Atatürk’e karşı olumsuz duygular beslerler? Ona dua etmekten neden imtina ederler?

Kurucusu olduğu Diyanet İşleri Başkanlığı Atatürk’e neden sırt çevirir?

Neden milli günlerde camilerde okunan hutbelerde Atatürk’ün adı anılmaz?

*

Oysa bağımsızlığımızı ona borçluyuz.

O bizi esaretten kurtarmakla kalmadı, yaptığı büyük devrimlerle de ufkumuzu açtı. Milletçe ilerlememiz için gerekli olan pek çok düzenlemeyi yaşama geçirdi.

Dilimiz onunla aydınlandı. Yazımız onunla güzelleşip gelişti.

Eğitimde, bilimde ve fende onun devrimleriyle atılım yaptık.

Kadın erkek eşitliği, çağdaş yasalar, çağdaş toplum yaşamı hep onun sayesinde hayatiyet buldu.

*

Hal böyleyken neden bu nankörlük?

Mustafa Kemal Atatürk’ü rahmet ve saygıyla anmak milli bir vazife değil midir?

Hatta insanî ve İslamî bir vazife değil midir?

Lakin kimileri diyor ki o dinsizdi.

Kimileri diyor ki o ateistti.

Kimileri de bu iddiaları şiddetle reddedip onun çok samimi bir Müslüman olduğunu hatta Hz. Muhammed’in soyundan gelen bir SEYYİD olduğunu ileri sürüyor.

*

Ben bu iddiaların hiçbirinin gerçeği yansıtmadığını biliyorum.

Atatürk’ün neye inanıp inanmadığının da çok önemli olduğunu düşünmüyorum.

Bu nedenle hiçbir şeyin onu saygı ve rahmetle anmaya asla engel olmaması gerektiğine inanıyorum.

Atatürk’ün alehinde konuşmanın bir projenin parçası olduğunu da biliyorum

*

Bu vesileyle onu bir kez daha saygı ve rahmetle anıyor, ruhunun şad olmasını yüce Allah’tan niyaz ediyorum.

O büyük Türk milletinin ve bütün insanlık âleminin en değerli evlatlarından olup milletimizin ebedi başkomutanı ve ölümsüz önderidir.

Kısaca; O Büyük Önderin öncülüğünde Türk Milleti tüm benliğiyle yeniden tarih sahnesine çıktı.

Milletin dini, ahlaki, estetik, kısaca kültürel değerlerine fertler hür birer vatandaş olarak katıldı. Bazı arızaları, ihmal ve yanlışlıkları büyüterek meseleye parça parça bakmanın anlamı yoktur.

Deprem 2023 Seçim: 2024 ve Helâlleşme

                Son yıllarda siyasi parti liderleri adettendir, her seçim dönemi yaklaştığında vatandaşa yapacaklarından ziyade karşısındaki rakibini karalamak, adeta yerin dibine batırmak için meydanlara inerler.

                Aslında olması gereken ise seçim meydanları milletle hesaplaşma, millete hesap verme yüzleşme ve helâlleşme yerleri olmalıdır.

                Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü”ne Lâyık gördüğü, geçtiğimiz hafta kaybettiğimiz araştırmacı, yazar ve düşünür merhum Alev Alatlı bir salon konuşmasında(ki o salonda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve eşi Emine Erdoğan da vardı) Helalleşme konusunda bakın ne diyor:

 “Aslolan hakkın helal edilmesi olmalıdır. Aslolan helalleşmek olmalıdır. Helalleşmek mahkemede dava kazanmaktan daha üstün olmalıdır. Çünkü her yasal hak helal değildir ve olamaz. Suriçi ile Kobani’nin arasına çizgi çekmek 1. Dünya Savaşı galiplerinin yasal hakkıdır belki. Ama helal değildir. Keza iflas eden kardeşinizin haraç meraç satışa çıkarılan evini satın almanız yasal hakkınız olabilir ama helal değildir. İmar ruhsatı olan bir müteahhit şehrin ufkuna tecavüz ederken yasal olarak suçsuzdur ama yaptığı iş helal değildir. Yeni ve çok daha ucuz bir enerji türünün pazara girmesini önlemek üzere üretim haklarını satın alan ve dümen altı eden bir petrol şirketi yasal olarak suçsuzdur. Ama yaptığı iş helal değildir. Keza raf ömrünü uzatmak için ekmeğin içine kanserojen madde koyan fırıncı yaptığı formülü ambalajın üzerine koyduğu için yasaldır, dolayısıyla suçsuzdur ama yaptığı iş helal değildir. Ve son olarak bir kalem darbesiyle atar ergenleri, lümpen ergenleri sokağa döken yazar; alevler afakı sardığında suç mahallinde değilse, olayları evinden seyrettiğini ispat edebiliyorsa yasal olarak suçsuzdur. Ama helal değildir yaptığı.”

                Merhum Alev Alatlı’nın yukarıda “Helalleşme” konusunda yaptığı konuşmaların birçoğu Erdoğan ve hükümeti tarafından resmen çiğnenmiştir.

                 “Beşli Çete” diye adlandırılan müteahhitlere tanınan imtiyazlar konusunda milletle helâlleşilmişmidir,

                 Kadıköy’de henüz sandıklar açılmadan, oy sayımı yapılmadan “Atı alan Üsküdar’ı geçti kardeşim” sözüyle Kadıköy seçmeniyle helâlleşip, yüzleşme,

                Birleşik Arap Emirlikleriyle yapılan 18 Milyar Dolarlık “Enerji ve Doğal Kaynaklar” ihalesi belki yasal ölçüler içerisinde yapılmıştır ama üzerinden 100 yıl geçmiş “Kapitülasyon”  gerçeğiyle milleti tekrar karşı karşıya getirirken milletle hesaplaşıp, helâlleşilmişmidir?

                “Nas var nas sana-bana ne” oluyor diyerek Türkiye’yi 2 yılda dünyanın en büyük enflasyonuyla tanıştırırken milletle hesaplaşılmışmıdır,

                Dolar milyarderlerine “Kur Korumalı Mevduat faizi” uygularken, kanını emdiğiniz Türk milletinden helâllik aldınız mı?

                Çözüm sürecini uygularken, adaleti FETÖ’cülere teslim ederken belki yasal kılıflar uydurdunuz ancak yaptıklarınızı vicdanınıza sorup, milletle helâlleştiniz mi?

                Eski Başbakanlarımızdan ve Cumhurbaşkanımız merhum Süleyman Demirel’den şu veciz sözü birçok kez duymuşuzdur: “Kenâr-ı Dicle’de bir kurt aşırsa bir koyunu, Gelir de adl-i İlâhî sorar Ömer’den onu!”

                Bugün Hazreti Ömer’in “İlahi Adalet” timsali bu sözünü yadsıyacak, kabul etmeyecek hiçbir seçilmişe rastlayamazsınız. Rastlayamazsınız diyorum; eğer o seçilmiş, bu sözün seçilmiş olanın omuzlarına ne kadar ağır yük yüklediğinin idrakine varırsa.

                Peki, 22 yıldır ülkenin başında seçilerek ayakta duran Recep Tayyip Erdoğan’ın şu sözlerinde “Hz. Ömer adaleti’nin” bir kırıntısına rastlayabilir misini?  “Merkezi yönetimle yerel yönetim el ele vermezse, dayanışma halinde olmazsa o şehre herhangi bir şey gelmez. Hatay’a geldi mi? Şu anda Hatay garip kaldı”

                Seçim kazanmak maksadıyla imar affı getirdiğiniz binalar, 6 Şubat depremiyle yerle bir olmuş, altında kalan ölüler ve diriler orta yerde duruyorken, helâllik istenip vicdan azabı çekileceğine, halkın karşısına geçip hâlâ oy için böyle sözlerle oy avcılığına çıkmak büyük cesaret doğrusu.

Atatürk’ün Entelektüel Biyografisi

Şükrü Hanioğlu’nun Atatürk’ün Entelektüel Biyografısi’ni okudum. Bunu bir haber gibi vermemin sebebi, eserin bin sayfa olması. Kitabı tabletimden okurken aldığım notlar otuz sayfa civarında tuttu. Yol açtığı düşünceler, çağrışımlar bir köşe yazısına sığmayacak. Bir müddet, birlikte Entelektüel Biyografi’yle haşır neşir olacağız. Hanioğlu aynı başlığı daha önce İngilizce dilindeki kitabında kullanmış ama o, Türkçesinin yarısı kadar. Şikâyet etmiyorum. Atatürk’e ve Hanioğlu’na bu çapta bir eser yakışırdı, yakışmış da. Gerçi, Ateşman okunabilirlik indeksinde %25 civarında kalıyor ve “lisansüstü mezunu” skorunu alıyor ama yine de rahat bir okuma. Ateşman indeksi, uzun cümleleri sevmez. Usta roman yazarlarında skor “lise mezunu” seviyesindedir. Mesela bu yazının ilk iki paragrafı %71,7 ve 7-8. sınıf verdi ama benimki akademik bir yazı değil ve karmaşık kavramları anlatma gayreti yok.

Anadolu’da Fransız ihtilali

Hanioğlu “Atatürkçü” değil, Atatürk aleyhtarı da değil. Gerçi zaman zaman “vulgar materyalizm” ve biraz serbestçe kullandığı “Darwinism” etiketleriyle heyecanlansa da. Bu heyecan, kuvvetler birliği ve tek parti- tek adam konularında doruğa çıkıyor. Bugünden değerlendirirsek haklı da. Fakat tarihçiler mümkün mertebe bugünden bakmamaya çalışır; değil mi?

Hanioğlu’nun Jön Türkler, İttihad ve Terakki, velhasıl Fransız İhtilali ve sonrası siyaset ve fikir akımları tarihindeki uzmanlığını, Entelektüel Biyografi’de de görüyorsunuz. Mesela bir bölümün başlığı, “Anadolu’da Müslüman Milliyetçiliğine Dayalı Fransız İhtilali.” Halk Fırkası’na da “Liderli İttihad ve Terakki” diyor. 

Bugünkü partilerimizle kıyaslandığında İttihad ve Terakki’nin lidersizliğinin, bu bakımdan, günümüz parti içi demokrasisinden daha ileride oluşu çarpıcı bir gerçek. Ben İttihad ve Terakki’de tepede daimî bir liderin bulunmayışını ilk defa Feroz Ahmad’den okumuştum. Hanioğlu anlatıyor: 

Lider kültü olmayınca liderler çıkıyor

“Yöneticilerinin, “hiçbir şahıs kültüne izin vermemesinin (gestattet keinen Personenkultus)” en önemli ilkesi olduğunu vurguladığı cemiyet, bu nedenle, “lider” değil “liderler” yaratmıştır.

“Osmanlı armasıyla benzerlikler arz eden ama ateşlenmiş topları aktivizmi vurgulayan armasını lider fotoğraflarının önüne geçiren İttihad ve Terakki Cemiyeti, mistik karakterli bir kültü kutsamıştır. Örgüte katılım ve yemin törenleri, dava uğruna ölümü göze alan fedailer, rütbe ve ünvanlarından bağımsız olarak birbirlerine ‘kardeşim’ şeklinde hitap eden üyeler, ‘cemiyet-i mukaddese’ etrafında yaratılan böylesi bir kültün altyapısını oluşturmuştur. Bu ise benzer örgütlerdekinden daha güçlü olmuştur. Örneğin, Lenin ve Stalin’in şahsiyetleri etrafında Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin, Atatürk için de Cumhuriyet Halk Partisi’nin önüne geçen lider kültleri yapılanırken, İttihad ve Terakki’de böylesi bir tekil, yanılmaz, yol gösterici ‘önderlik’ algısı şekillenmemiştir.

“Cemiyetin, bu nedenle, değişik alanlarda farklı liderleri var olmuştur.

“Talât Bey, Dr. Bahaeddin Şakir, Dr. Nâzım ve Kara (Îâşeci/Nargileci) Kemal organizasyon; Ziya Gökalp, Hüseyinzâde Ali (Turan) ideoloji oluşturma; Mehmed Cavid ise iktisat siyaseti belirleme alanlarında ön plana çıkmıştır. Askerî sahada ise ilk aşamada birinci ve ikinci sınıf ‘kahramanlar’ yaratılmış, daha sonra ise bunlardan Enver Bey ile bu sınıflama içinde yer almayan, planlama grubundan Cemal Bey sivrilmiştir.”

İttihad ü Terakki daha demokrat mıydı?

Gerçekten, bol bol demokrasi, sivil anayasa falan lafları ediyoruz ama parti içi demokrasiden söz eden yok. Lider kültünü yakalayıp o koltuğa oturmuşsanız ortalığı sallamaya gerek duymuyorsunuz demek ki. Fakat düşünürsek Türkiye’de iki parti, CHP ve ondan çıkan Demokrat Parti İttihad ve Terakki’nin varisi sayılır. Gerçi Hanioğlu CHP’nin bir ara “Liderli İttihad ve Terakki” olduğunu söylüyor ama bakınız, genel kurulla ve demokratik seçimle liderini değiştiren ve değiştirdikten sonra yeni ve eski liderlerin partide kaldığı tek örnek CHP. Demokrat Parti’de de rahmetli Menderes ve Celal Bayar iki önemli liderdi. Biri mutlak olarak diğerinin üstünde değildi.

Entelektüel Biyografi serisinin bu ilk yazısını, bir anekdotla bitireyim. Kadim dostum Taha Akyol, rahmetli Celal Bayar’a bir gazete röportajında şöyle sormuştu: “Efendim siz uzun yıllar hem CHP hem de DP’de görev yaptınız. Şimdi arkanıza baktığınızda kendinizi en çok hangisine ait hissediyorsunuz?”. Bayar’ın cevabı, işaret parmağını vurgu anlamında sallayarak, “İttihad ü Terakki” idi. 

Biyografiye devam edeceğim.  

Milletlerarası Politika Uzmanı Gazeteci Yazar SUAT GÜN, FİLİSTİN MESELESİ’ni tahlil etti.

(Birinci Bölüm)

Oğuz Çetinoğlu: Filistin – İsrâil Savaşı, 7 Ekim 2023 tarihinde Filistin’in füze atışıyla başladı.

Filistin, kendi inisiyatifi ile aldığı kararla mı harekete geçti, destekleyen, öne süren güçler var mıydı, var ise kimdi, kimlerdi?

Suat Gün: Filistin’de devamlı bir zulüm mevcuttur.  Gerek Batı Şeria’da olsun gerek, Gazze’de olsun İsrâil’in evleri basmadığı, sokakları yolları kesmediği, Filistinlilerin mallarına, mülklerine, canlarına kast etmediği herhangi bir gün yoktur.  Zaten Gazze sürekli ambargo altında inliyor. Barış zamanı zannedilen günlerde bile İsrâil Hava Kuvvetleri tarafından her gün hava keşfi yapılmakta, uçaklar uçurmakta, hasım olarak nitelendirdikleri veya şüphelendikleri her yeri bombalamaktadır. Ölen Filistinli olduğu sürece meşrudur. Her hangi bir suç işlemiş olmasının veya suça karışıp karışmadığının önemi yoktur.

İsrâil’in bir şahsa zulmetmesi için, tutuklaması için herhangi bir gerekçeye ihtiyacı yoktur.  Filistin toplumu içerisinde sözü geçen bir şahıs olmak bile suçtur. Filistin bayrağı taşımak suçtur, bahçesini sulaması için kuyu açmak suçtur.  Evinde çiçek yetiştirmesi suçtur.  Yağmur suyu toplaması suçtur. Bütün bunlar İsrâil hükümetinin iznine bağlıdır, Filistinlilere karşı bütün kanunlar keyfidir, sâbit bir kural yoktur. Filistinlilerin İsrâillilere tahsis edilmiş sokaklarda gezmesi suçtur.

 Batı Şeria’da Filistinlilerle Yahudileri ayırmak için çekilmiş olan 1100 kilometre duvar, başlı başına zulümdür. Düşünebiliyor musunuz, bir Filistinli evinden çıkıp 30 metre İlerideki bahçesine tarlasına gitmek için 35 kilometre ileride bulunan Yahudi kontrol noktasından geçecek duvarın öbür tarafındaki bahçesine gidip çalışacak… Bahçesine gitmek için Yahudi kontrol noktasından geçmek demek kadın erkek ayrımı olmaksızın çırılçıplak soyunarak arama yapılması demektir. İsrâil askerinin aşağılayıcı muamelesine maruz kalmak demektir.

 İsrâil Filistinlilere dünyâda cehennemi yaşatmaktadır.  Tahammül edilmez bir zulüm mevcuttur. O toprakların hakîki sâhibi olan Filistinliler bu ezilmeyi hazmedememektedir, hak etmemektedir. Bu ortam sürekli gerginlik yaratmaktadır. Filistin halkında haklı öfkeye sebep olmaktadır. Bunun mâzur görülecek hiçbir yanı yoktur.  Esasen Filistin’i terörize eden İsrâil’in bizzat kendisidir. Her ne kadar şu devlet bu devlet Filistinlileri destekliyor dense de, Filistinlilerin desteklenmediği ortada,  Filistinliler desteklenmiş olsa ellerinde doğru dürüst bir silah olur. Savunma silahları dengeli olur, bire karşı 100 Filistinli ölmez.

İsrâil’in Filistin halkını terörist ilân etmesinin sebebi; onları vatanlarından sürmektir. İsyana zorlayarak askerî harekâtla hukuk dışı operasyonlarla yerleşimci terörü ile  halkı yıldırmak ve  yurtlarını terk ettirmektir.

 7 Ekim’den önce Netanyahu, esâsen İsrâil’in haklılık kazanması için ilk saldırıyı Filistinlilerin yapması için zorlamaktadır.  İsrâil’in dengesiz silah üstünlüğü,  Filistinlileri sürekli tahrik ederek eyleme zorlamakta, nefsi müdafaaya geçtiğinde milletlerarası sistemde İsrâil’in kendini savunma hakkı vardır algılamasına yol açması için elinden geleni yapmaktadır.

Şunu açıklıkla söyleyebiliriz ki; Filistinlileri zayıf silahlarla saldırmaya zorlayan İsrâil’in kendisidir. Hatta çeşitli gruplara silah ve eylem yapmak için yol göstermekte tahrik etmek de hatta finansman desteği de sağlamaktadır. İstihbarat örgütlerinin çalışma biçimi çok ilgi çekicidir.  Gazze’deki çatışan grupları İran destekliyor dense de, Türkiye’yi Suriye’de durdurmak için İran’a Suriye’ye getiren İsrâil’dir. Şunun kesinlikle söyleyebiliriz ki; Filistin bütün istihbarat örgütlerinin cirit attığı eğitim yaptığı kimin elinin kimin cebinde olduğu belli olmadığı bir muharebe sahasıdır. Son nokta olarak şunu açıklıkla ifâde etmek gerekir ki; Filistin direnişini, tahrik eden, teşvik eden, direnmeye zorlayan, zulmeden, bizzat İsrâil’in kendisidir. Direnişi tahrik ederken ağır zulüm ve işkenceler yaparken mağduriyete uğradığını söyleyen İsrâil’dir. Hani bir söz vardır: ‘Bu ağacın kurdu kendindendir’ diye, İsrâil bu kurdu bizzat kendisi üretmektedir.

Çetinoğlu: Filistin, İsrâil ile mücâdele edebileceği ve lehine netice alabileceği kanaatine nasıl sâhip oldu? Sıkıntılara katlanmaktansa, intihar benzeri bir davranış söz konusu mudur?

Gün: Hamas’ın yaptığı 7 Ekim operasyonu iki açıdan değerlendirilebilir.  Birincisi postu pahalıya satmak,  ikincisi İsrâil’in yapacağı operasyon için ön almak, İsrâil için operasyon maliyetini ağırlaştırmak maksadıyla yapılmıştır. Yalnız bu operasyon bölge devletleri açısından şu sonuca ulaştırılmıştır. İsrâil kırılgan bir devlettir, mağlûbiyet almaya başladığı takdirde tek muharebelik canı vardır. Batının sürekli desteği olmadığı takdirde, İsrâil’in ayakta kalmasının imkânı yoktur. Ağır silah üstünlüğüne, hava hâkimiyetine rağmen İsrâil ordusunun savaşma kabiliyetinin çok sınırlı olduğu ortaya çıkmıştır.  Hiçbir lojistik destek almayan direniş güçlerinin hava ve ateş gücüyle desteklendiği takdirde İsrâil’i perişan edecekleri ortaya çıkmıştır.

Filistin halkını direnişe zorlayan bizzat İsrâil’dir. Onların kalbine ölüm korkusunu vererek sindirmeye çalışmaktadır. Bölgeyi Filistinlilerden temizlemeye çalışan İsrâil askerî doktrininin yürümeyeceği, gerçekçi olmadığı ortaya çıkmıştır. Ölüm korkusunu yayalım derken, ölümden korkmayan, isteyerek ölüme atılan insan psikolojisi yaratılmıştır. Bu zulüm aslında İngiliz sömürge yönetiminden sonra başlamış, 100 yıldan beri devam etmektedir. Bölgede tahammül edilmez bir zulüm mevcuttur. İsrâil cezaevlerindeki Filistinlilerin durumu içler acısıdır. Rutin işkenceden geçirilerek zulüm edilmektedir, tutukluların %95’i hastadır, kalıcı olarak sakatlanmıştır. Batı hukukuna göre suç ehliyeti olmayan 8-13 yaşındaki çocuklar tutuklanmakta ağır işkenceler yapılmakta, ırzlarına tecavüz edilmektedir.

İsrâil’in bir Filistinliyi tutuklaması için gerekçeye ihtiyacı yoktur. İdârî tutukluluk denilen bir uygulama vardır. Bölgeyi 75 seneden beri sıkıyönetim ve askerî işgal yasalarına göre yöneten askerî birimlerin, polis teşkilatının böyle bir yetkisi vardır. Yargılamadan, sebep göstermeden hapse atar ve senelerce içeride tutar. Dünyâ tarihinde böyle bir zulüm mekanizması böyle bir zâlim uygulama görülmemiştir.

Çetinoğlu: Türkiye, Filistin’i desteklerken İsrâil ile ticâretine devam ediyor. Bu durumu nasıl yorumluyorsunuz?

Gün: Ticâret bir günde yapılan iş değildir. Milletlerarası ticâret bakkal alışverişi değildir. Daha önceden sözleşme ve bağlantıları yapılmış, üretimi buna göre Türkiye’de yapılmış Daha önce yapılmış anlaşma ve sözleşmelere göre siparişleri hazırlanmış işlerdir. Ayrıca İsrâil’in içerisinde 2,5 milyon Arap yaşamaktadır. Filistin Özerk yönetimi bölgesinde de 3,5 milyon Arap yaşamaktadır. Gazze’deki Filistin nüfusu 2,5 milyona yakındır. Bu insanların ihtiyaçları büyük ölçüde Türkiye’den gitmektedir. Filistin Özerk yönetimi dahi İsrâil’in kontrolündedir. İthalat ve ihracat İsrâil limanları üzerine yapılmaktadır yani İsrâil’e giden malların birçoğu İsrâil’e değil, oradaki Filistinlilere gitmektedir. Eğer Türkiye İsrâil’in savaşma kabiliyetini artıran akaryakıt, silah ve mühimmat nakli gibi malzemelerin gönderilmesine imkân veriyorsa bu yanlıştır. Bu eleştirilmelidir. Böyle bir şey olup olmadığını bilmiyoruz. Ticâret Bakanlığı verilerine bakmak lazımdır. 

Çetinoğlu: Savaşın Filistin-İsrâil ile sınırlı kalmayacağı, bölge savaşı hâline dönüşeceği ihtimali hakkındaki görüşünüz nedir?

Gün: Amerika’daki İsrâil lobisi esas radikalizmin kaynağıdır. Birçok İsrâil yöneticisi İsrâil’in sınırlarını gücünü anladıktan sonra daha fazla toprak genişletemeyeceğini kanaat getirmişlerdi. Ancak Amerika’daki İsrâil lobisi sürekli Arz-ı Mevud’u gündemde tutmaktadır. İsrâil’in en saldırgan devlet adamlarından daha doğrusu terörist başından biri olan Ariel Şaron bile Amerika’daki Yahudi lobisinin azgın hedeflerinin gerçekleştirilemeyeceğini anlamış pes etmiştir. Meselâ Gazze’den çekilme kararını veren Şaron dur. Amerika’daki küreselci lobi,  Şaron gittikten sonra onların dediklerine harfiyen yapacak biri olarak Netanyahu’yu getirdiler. Şimdi de zulümde sınır tanımayacağını söyleyen Ben Gvır diye bir zâlim adamı Filistinlilere zulüm bakanlığına getirdiler.  Böyle bir zihniyetle barış yapamazsınız.  ‘Senin toprakların benim babamın malıdır senin devletinin benim için hiçbir önemi yoktur. Bu topraklar bize Tanrı tarafından vaat edilmiştir’ diyen bir zihniyetle savaşmadan durduramazsınız.  Hani bir söz var ‘iki derviş bir posta sığar, iki hükümdar bir iklime sığmaz’ derler. Bu coğrafyada iki devlet arasında çözüm de olmaz. İsrâil kurulduğu günden bu güne kadar terör ve zulüm üretmiştir, devlet gibi hareket edecek bir misyonu yoktur. Nihâi çözüm tek devlettir. Bölgede ya İsrâil var olacaktır ya da Türklerin hâkimiyetindeki İslâm coğrafyası var olacaktır.  Tehdidi şimdiden görüp çıkaracakları genel bir savaşa hazırlık yapmak mecburiyetindeyiz.

Çetinoğlu: İsrâl – ABD ilişkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Gün: Amerika’daki İsrâil lobisi esas radikalizmin kaynağıdır. Birçok İsrâil yöneticisi İsrâil’in sınırlarını gücünü anladıktan sonra daha fazla toprak genişletemeyeceğine kanaat getirmişti. Ancak Amerika’daki İsrâil lobisi sürekli Arz-ı Mevud’u gündemde tutmaktadır. İsrâil’in en saldırgan devlet adamlarından biri daha doğrusu terörist başından olan Ariel Şaron bile Amerika’daki Yahudi lobisinin azgın hedeflerinin gerçekleştirilemeyeceğini anlamış pes etmiştir. Mesela Gazze’den çekilme kararını veren Şaron’dur. Amerika’daki küreselci lobi, Şaron gittikten sonra onların dediklerine harfiyen yapacak biri olarak Netanyahu’yu getirdiler. Şimdi de zulümde sınır tanımayacağını söyleyen Ben Gvır diye İsrâil’in çok zalim bir adamı var, bunu Filistinlilere zulüm bakanlığına getirdiler. Böyle bir zihniyetle barış yapılamaz. Yaptıkları antlaşmaları ihlal eden, kural tanımayan, hak hukuk nedir bilmeyen adamlarla barış yapmak mümkün değildir. ‘Filistin toprakları bize Tanrı tarafından vaat edilmiştir’ diyen bir zihniyetle savaşmadan durdurulamaz. Hani bir söz var ‘iki derviş bir posta sığar, iki hükümdar bir iklime sığmaz’ derler.

SUAT GÜN Malatya’nın ilçesi Battalgazi’de doğdu. Atatürk İlk Okulu’nu ve Kubilay Orta Okulu’nu Malatya’da bitirdi. 1970’de Kuleli Askerî Lisesi’ne girdi. 1973’de mezun oldu. 1976’da Kara Harp Okulu’nu, 1977’de Topçu ve Füze Okulu’nu bitirdi ve orduya katıldı. İstifa ederek ordudan ayrıldı. 1987’de İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirdi. Aynı fakültenin Milletlerarası İlişkiler Bölümü’nde ‘Milletlerarası Politika’ alanında yüksek lisans yaptı. Ordudan ayrıldıktan sonra 2002 yılına kadar ticâretle uğraştı. İlk yazılarına 1987 yılında Türk Yurdu ve Malatya’nın Sesi Dergisi’nde başladı. 2002 yılından sonra Önce Vatan Gazetesi’nde köşe yazıları 2009 yılına kadar aralıksız yayınlandı. Sarı basın kartı sâhibidir. Şafak Gazetesi- 34 Gündem Gazetesi, İş Gündem Dergisi, Marmara’nın Sesi Gazetesi ve İstanbul Times Gazeteleri yazılarını yayınlamaktadır. Flaş TV’de ‘Kim Haklı’ programına katıldı. Mesaj TV’de ‘Fikir Penceresi’ programını 50 hafta – MPL TV’de ‘Satranç Tahtası’ programını 200 hafta sundu. Ülke meseleleriyle ilgili olarak Ülke TV, Kanal 7, Çay TV, Kanal İstanbul, Bengisu TV, Kanal 9, ‘Türkiye’nin Sesi Programı’nda’, Meltem TV, Mesaj TV, Kanal 5, TRT, TRT Arapça, AKİD TV, Uzay TV, Kanal G, TGRT, 1AN Tv gibi televizyon kanallarında tartışmalara katıldı ve hâlen katılmaktadır. Aynı zamanda çeşitli dergi, gazete ve internet sitelerinde (Hicret Haber Com, Kudusde.org ) yazıları çıkmaktadır. Günlük köşe yazıları ÖNCE VATAN GAZETESİ’nde yayınlanmaktadır. Yazı arşivi gazetenin sitesi olan www.oncevatan.com ‘da bulunmaktadır. Strateji ve dış politika üzerine 12 edet yayınlanmamış 1 adet yayınlanmış ‘Filistin Savunması İnsanlık Dâvâsı’ adlı kitabı mevcuttur. Ayrıca (Ahi Evren, Kıyamet, Küçük Bilgin İmamı Azam, Selman!ı Farisi Yük Taşıyan Vali, Ashab-ı Kehf, Gazneli Mahmud’un Şükür Secdesi) isimli 6 adet senaryo bir adet tiyatro eseri yazmıştır. Son 10 yıl içinde 2000’in üzerinde makalesi gazete- dergi ve çeşitli internet sitelerinde yayınlanmıştır. Marmara Üniversitesi’nde takdimini yaptığı; ‘Anayasa Felsefesi’ne Giriş’, ‘Türk Devlet Felsefesi’ isimli sunumları bulunmaktadır. ASAM’ın 2017 yılında tertiplediği 1. İslam Birliği Zirvesinde ‘İSLAM BİRLİĞİ İÇİN BİR VİZYON TEKLİFİ’ adlı sunumunu yapmıştır. İstanbul Yazarlar Birliği’nin üyesidir. DÜBAMDER ‘Dünyâ Basın Mensupları Derneği’ kurucu üyesidir. MABAMDER (Malatyalı Basın Mensupları Derneği) üyesidir. Malatya Platformu üyesidir. İstanbul Düşünce Enstitüsü’nün kurucu üyesidir. Avrasya Bir Vakfı’nda Müdürlük yapmıştır. Ensar Vakfı Akiller Divanı’nda her hafta ‘Haftalık Stratejik Raporu’ sunmaktadır. ASDER’e ve Ensar Vakfı Fatih Şubesi’ne üyedir. 50 civarındaki dernek ve vakıfla bağlantılıdır. 2015 yılında kurulan ‘Milletlerarası Kudüs Derneği’nin’ Genel Başkanıdır.

Türkiye Cumhuriyeti Bir Türk Devletidir!

Devlet, günümüzdeki anlamıyla, belirli bir ülkede yaşayan insan topluluğunun, egemenlik ve bağımsızlık temelinde oluşturduğu siyasal örgütlenmedir.

Bizim devletimizin adı da “Türkiye Cumhuriyeti’dir Türkiye Cumhuriyeti devleti bir Türk devletidir ve ebediyen öyle kalacaktır. Kriptolar hallettik diye fazla sevinmesin!

Devlet, Türkler tarafından daima “kutlu” sayılan ve milletimizi siyasi manada temsil eden yegâne varlığımızdır.

Tarih, Türklerin büyük bir coğrafya da sayısız devlet kurduğunu yazıyor. Yani bu konuda pek maharetli bir milletin çocuklarıyız!

Kurduğumuz devletler ve temsil ettiğimiz medeniyetler, eski dünyanın her yerine ulaşmıştır. Hunlar, Göktürkler, Karahanlılar, Timurlular, Altın Orda, Babürlü, Selçuklu, Mısır Türkiya devleti ve nihayetinde Osmanlılar hemen bir çırpıda sayabildiklerimizdir.

Yıllar önce Sir Ch. Eliot’un; “Türkler eski güçlerini artık kaybetmiştir fakat tarihte yeniden önemli roller oynayacaklardır, çünkü Türklerde bu güç hala mevcuttur.” dediğinde olduğu gibi biz Türklerin devletleri ile birlikte var olma arzusu günümüzde de sürmektedir.

Türklerin, insanlık tarihi boyunca bu kadar çok devlet kurmasının nedenlerinden bir kısmını, kendilerine karşı duydukları aşırı güvene ve başlarına gelenleri kısa sürede unutmalarına bağlıyorum.

Türk devletlerinin kiminin uzun ömürlü kiminin de kısa ömürlü olmasının sırları, Bilge Kağan’ın “Orhun Yazıtları”nda bize bıraktığı vasiyetlerdedir.

 Unutmayalım ki, o dönem Türk beyleri kendi isimlerini bırakıp Çin isimleri almış, Türkler Çinlilerin ipekli kumaşlarına ve tatlı sözlerine kanmış, eş olarak Çinli kızları Türk kızlarına tercih eder olmuşlar, düşmanlar Türk halkı ile Türk beylerini biribirine karşı kışkırtarak kardeşi kardeşe düşürmüşler, gençler ağabeylerine oğullarda babalarına itaat etmez olmuştur. Sonuç elli yıllık bir Çin esaretidir… Bilge Kağan’da bunun üzerine “Türk Milleti, irkil ve kendine dön!” demiştir.

Devlet, Türkler açısından bir “kutsal”lık taşısa da aslında her bir fert ve toplum için yaşamsal öneme sahip bir erk yani güçtür.

Devletin önemini anlamak için Osmanlı-Türk İmparatorluğu döneminde kaybettiğimiz topraklarda ardımızda bıraktığımız soydaşlarımız ve akraba topluluklarımız ile bir konuşun, ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılacaktır.

Kırım, Ahıska, Kerkük, Halep, Kırcaali, Üsküp, Prizren, Gümülcine, Saraybosna, Kıbrıs ve diğer ata yadigârı topraklara bir uzanıverin; bir Türk veya Türk olarak görülenler için devletsizliğin ne anlama geldiğini görün derim. Ya da Suriye’den Türkiye’ye doğru yürüyerek gelen binlerce insana bakın yeter!

Bunu sadece güvenlik açısından söylemiyorum. Devletimiz var ki; milyonlarca hanede elektrik yanıyor, soba başında ısınıyor, çeşmelerimizden sular akıyor, karnımız doyuyor, tarlalar ekiliyor, hayvanlarımıza bakılıyor, çocuklarımız okullara gidiyor, yollarımız yapılıyor, hastalarımız tedavi görüyor, ticaretimiz sürüyor, namusumuz, malımız canımız korunuyor, hakkımız aranıyor… Eksiklik varmış, yanlış oluyormuş; tamam kabul ediyorum ama bunlar devletimize bir laf söylemeye ve onu yıpratmaya yada yıkmaya teşebbüs etmeye yeterli neden değildir. Velhasıl her yanlışına rağmen devlet bizimdir yani Türk’ündür!

Yurt dışına gidenler iyi bilir; geri dönüşte sınırda veya havaalanında Türk bayrağını görünce; memlekete geldik diye içimiz ne kadar rahatlar ve kendi kendimize “memleket gibisi yok” diye mırıldanırız. Hatta eminim ki, hainlerde aynı duyguyu hisseder. İşte bize bu duyguyu tattıran bu memleket, Türk Milletinin en büyük siyasal örgütlenmesi olan Türk devleti ile ayaktadır.

Vatandaşı olmaktan gurur duyduğum “Türkiye Cumhuriyeti” devleti Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları tarafından kurulmuştur. Eğrisi doğrusu ile kuruluşundan bu yana 100 yıl geçmiştir. Bana gore bu güne kadar üzerine düşeni hakkıyla yapmıştır.

Bu devlet kabul etmeliyiz ki, içeriden ve dışarıdan insanlık tarihinin görmediği kadar, büyük bir saldırı altındadır. Bu saldırının hedefi, devletimizi yıkmak ve Türk Milletinin elinden bu toprakları alıp onu esaret altına almaktır. Devletimize bilerek veya bilmeyerek laf edenlerin hepsi bu amaca hizmet etmektedir.

Onun için bize göre “kutsal” olmasının yanında her birimiz için yaşamsal önem taşıyan devlet varlığımız, göz bebeğimiz gibi korunmalı ve gerekirse onun hizmetinde her türlü fedakarlıkta bulunabilmeliyiz.

Öyle birilerinin etkisinde yada propagandasında kalarak devletimiz aleyhinde konuşmaktan imtina etmeli aksine her ortamda yüksek sesle devletimizi müdafa ederek onu elimizden geldiğince korumalıyız.. Başımızda sallanacak yabancı bir bayrak ve vatandaşı olacağımız başka devletler bize asla Türkiye Cumhuriyeti’nin verdiği rahatı ve güveni sağlamaz. Bilmeliyiz ki; en kötü devlet bile devletsizlikten çok daha iyidir!

Türkiye Cumhuriyeti bizimdir, biz Türkiye Cumhuriyetiyiz! O zaman Bilge Kağan’ın dediği gibi “İrkil” ve kendine dön, devletinle ebediyen yaşa…

Menfî  Batı  ve İslâm  Medeniyeti

     İsrail’in Filistinlilere karşı giriştiği katliam, cinayet, yakıp yıkmalar,   

     Taş üstünde taş bırakmamak, çoluk çocuk dinlemeyip, yaşa başa bakmayıp,

     Hasta sakat demeden, bütün Filistinlilere karşı yürüttüğü amansız nefret ve düşmanlık karşısında

     Sözde medenî Avrupa ve ABD, yani kısaca Menfî Batı Medeniyeti’nin gözleri önünde;

     Aylardır süren katliamlar; 2024 yılının Şubat ayına gelindiğinde, hâlâ zâlimce devam etmektedir.

     Filistin; İsrail’in sebep olduğu acılar, karanlıklar

     Ve fecî şekilde topyekün yok edilişler içinde inlemekte.

     Ve inlemeye devam etmektedir.

     Bu vahşet karşısında Avrupa ve ABD resmiyeti;

     -İçindeki cılız da olsa, insanî itiraz ve protestolara rağmen-

     Çığlıklara, feryatlara kulaklarını tıkıyor, insanlıktan mahrum oldukları için,

     Gerçekleri görmekten kendilerini uzak tutmaya, maalesef fütursuzca devam ediyorlar!

     Bu vahşet dolu manzaralar; insanlık tarihine kapkara bir leke olarak geçmek için,

     -Şimdilik tek aday olarak- karşımızda kanlı levhasını bizlere sunuyor!

     Ve Menfî Batı Medeniyeti’nin, İslâm Medeniyeti karşısındaki

     Çok belirgin farkını, gözler önüne seriyor.

     Böylece, Menfî Batı Medeniyeti’nin medeniyet giysi ve libasını giymiş bir vahşet sergilediği,

     Zahiri / dışı müzeyyen / süslü, bâtını / içi çirkin, yani dışı süs içi pis olduğu,

     Sûreti / görünüşü ünsiyetli bir dost, sîreti / iç görünüşü mûhiş / korkutucu

     Vahşetin ta kendisi olduğu, apaçık bir gerçek olarak ortaya çıktı.

     Oysa İslâm Medeniyeti’nin bâtını / içi,

     Zahirinden / dış görünüşünden daha yüce olup, mânâsı / ifade ettiği anlamı:

     Sûretinin / dış görünümünün anlatmak istediği mesajdan daha etkilidir.

     Çünkü içinde ünsiyet, muhabbet ve aralarında yardımlaşma olan bir medeniyettir.

     Bunun sırrı:

     Müslüman, iman ve tevhid sırrıyla bütün varlık arasında bir kardeşlik,

     Bu mevcudatın her biri arasında, özellikle insanlar ve özellikle inananlar arasında

     Bir ünsiyet ve bir muhabbet görür. 

     Asıl, mebde ve geçmişte bir kardeşlik;

     En sonunda ve gelecekteki neticede ise, bir visal / kavuşma müşahade eder / görür.

     Menfî Batı Medeniyeti mensubu ise -kâfir olması sebebiyle-

     Kendisine faydası olmayan her şeyle, hattâ kardeşiyle bile bir yabancılık,

     Bir ayrılık hattâ, bir çeşit düşmanlık halindedir.

     Çünkü kardeşliği; ezelî ve ebedî bir ayrılık arasında,

     Sadece azıcık bir kavuşma noktası olarak görür. 

     Ancak bir çeşit millî gayret ve aynı soydan olmakla,

     Az bir zaman diliminde bu kardeşlik şiddetlenir.

     Bununla beraber kâfir, kardeşine olan muhabbetinde bile yine kendini sever.

     Menfî Batı Medeniyeti’nde görülen insanî güzellikler ve ruhî yücelikler ise,

     İslâm Medeniyeti’nin sızıntılarından,

     Kur’an’ın irşat ve söylemlerinin yansımasından,

     Semavî / Göksel dinlerin parıltılarının bakıyye ve kalıntılarındandır.

     Onlardan herhangi bir Müslüman ortamına giren biri;

     Fukara elbisesi içinde melikler, insan elbiseleri içinde melekler görür.

     Sonra Paris’e gitse de, en büyüklerin localarına girse.

     Orada insan kıyafetinde akrepler, adam sûretinde ifritler görür.

Orhan Türkdoğan’ın Ardından!

(1926-2024)

Orhan Türkdoğan’ın Ardından!

(1926-2024)

Prof. Dr. Orhan Türkdoğan, 01 Şubat 2024 tarihinde kaybettiğimiz çok değerli bir bilim adamımızdı. Türk sosyolojisine dair verdiği sayısız eserler vardı.

 Rahmetli Prof. Dr. Turan Yazgan hocanın kurduğu “Türk Dünyası Araştırmalar Vakfı”nın “TARİH” adlı dergisi, Kasım-Aralık 2016 sayılarında, Türkdoğan hocanın “Osmanlı Kimliği veya Türk Toplumunun Etnisite Serencamı” isimli bir makalesini yayınladı. Sizlerle bu makaleden bahisle Türkdoğan hocayı şahsen uğurlamak isterim… Tabii hocanın yazdıklarını daima gözümüzün önünde tutmak şartıyla!

Kanaatimce bu makale, Türkler açısından bilinmesi ve gerçekleri içerdiğinden, mutlaka okunması gerekmektedir. Okuyalım ki; bugün yaşadıklarımıza bir anlam verebilelim. Ben de kendimce bir kampanya yürüterek, bu makalenin okunup anlaşılmasına yayınlandığı günden beri bir gayret gösterdim.

Orhan Türkdoğan makalesine; “Türk toplum yapısı şu an bir kaosun içindedir. Bu oluşumun temel konfigürasyonu, oldu-bitti tarzındaki bir sürecin yansıması değildir. Kökleri sosyolojik anlamda derin analiz ve yorumların gerekeceği bir ortamın içindedir.” diye başlamaktadır.

Hoca kısaca bilimsel verilere dayanarak, Büyük Selçuklu, Anadolu Selçuklu, Osmanlı-Türk İmparatorluğu ve nihayetinde Türkiye Cumhuriyetinin; Türk olmayanlarca yönetildiğini, neden, niçin ve nasıllara cevaplar vererek anlatıyor.

Örneğin, Osmanlı döneminde “cariyelik sistemi, saraya devşirme akışını hızlandırmış, ordu ve yönetici sınıf giderek, Osmanlı toplum yapısında Türk olmayan unsurların eline geçmiştir. Böylece, yönetici tabaka – ki, bir toplumun kültür yaratıcı kuşağını oluşturur – tümü ile Osmanlı’nın “avdeti” dediği dönme gurubunun eline geçmiş oluyor, reaya veya halk tabakası ise, gelenekli Türk kültürünü yaşatan kaynağın odak noktasını belirliyordu.” Yani toplumsal yükü taşımak, asker olup ölmek, devleti yaşatmak hep Türk’ün üzerine biniyor, sefayı sürmekte bugün olduğu gibi dönme veya kriptoların eline düşüyordu.

Bu makalede beni düşündüren hususlardan biri de, Kanuni Sultan Süleyman’ın dokuz sadrazamından sekizinin Türk olmayışı ile Tanzimat’ın yenilikçi padişahı İkinci Mahmut’un annesinin meşhur Napolyon Bonapart’ın eşinin amcakızı Fransız kökenli “Amiee” oluşudur. Osmanlı hayranıyız ya! Bunları da atlamamak gerekir.

Bu makalede çok şey anlatılıyor tabii ki… Onun için tamamını okumanızı isterim.

Türkdoğan Hoca; İstiklal Harbi ve Mustafa Kemal Atatürk içinde şöyle bir paragraf açarak; “ Osmanlı’nın yapısal dokusunu oluşturan ve yüz yıllarca kucağında yetiştirdiği, hoş gördüğü hatta o kadar ki, bu azınlık tabakası için öz halkını bile ötekileştirildiği bir tarihsel süreç içinde olayların birden tersine dönüşü ve Sevr gibi anlaşmalarla topraklarımızın bölüşülmesi karşısında, doğal olarak antikor gurubun direnç göstermesi ve ayaklanması bir kök paradigmadır. MUSTAFA KEMAL BİR MUCİZE DEĞİLDİR. SEVR YANDAŞI BİR YABANCI HAYRANI DA DEĞİLDİR. TAMAMEN RASİST KÖKENLİ, ENGÖRÜ DOĞUMLU VE TARİHSEL SÜREÇ İÇİNDE, İLK KEZ BELKİ DE SON KEZ TÜRKLÜK VARLIK ALANINI FETİŞE DÖNÜŞTÜREN BİR REHBERDİR.” demektedir.

Hoca nihayetinde “Son yıllarda, Türk toplum yapısında ortaya çıkan ve giderek derin sosyal gerginlik ve yarılmalara yol açan olayların temelinde, bu tarihsel dokunun aktörlerini (dönmeleri, avdetileri, kriptoları ve tüm yabancı unsurları) bulmamak mümkün değildir” diye bizleri uyarmaktadır.

Bir vakit TBMM’de oluşturulan “Anayasa Uzlaşma Komisyonu”nun on iki üyesinden onu Türk değildi. Heyhat! Türkler için Anayasa yapacaksın ama Türk olmayacaksın, nasıl bir şeydir bu? Eğer yuların Türkler tarafından Büyük Selçuklu’dan bu yana Türk olmayanlara kaptırıldığını bilirseniz, bunun gayet sıradan bir şey olduğunu da bilirsiniz! Günümüzdeki anayasa hazırlıklarının nerelere varacağını gelin siz hesap edin!

Onun için bir Türk olarak Atsız Hoca’ya rahmet okumadan geçmek istemiyorum. Tabii ki, Atsız Hocanın yanında Türk’ün gözünü açan adını burada saymakla bitiremeyeceğim ama Atatürk’le taçlanan tüm önderlere rahmet okuyorum. Bana göre Orhan Türkdoğan’da bunlardan biridir.

Şimdi bize bir başkanlık elbisesi giydirenlerin soyunu sopuna dikkatlice bakın. Eştikçe çok şaşkına düşeceğinizden zerrece şüphem yok. Bunlar Türklük zayıflayınca her türlü densizliği yapma cüretini kendinde görürler. Etrafa bakın, mevki ve makamı ne olursa olsun eğer bir Türk’ün asla yapmayacağı şeyleri yapanları görürseniz bilin ki, o bizi yüzyıllardır sarıp sarmalayan mikropların günümüzde yaşayan temsilcisidir.

Gönül ister ki,  Prof. Dr. Orhan Türkdoğan’ın bu makalesini ve diğer yazdıklarını alıp okuyun; ben sadece bir kısmından bahsediyorum ama o bile gözlerimizi açmamıza yetiyor.

Sosyoloji deyip geçmeyin, çok önemli bir bilim dalıdır ve biz Türkler bunun önemini halen kavrayamamış ve sosyolojiyi ıskalamış bir topluluğuz. Türkdoğan hoca bizler adına ömrü boyunca bu eksikliğimizi gidermeye çalışmıştır.

Cenazesinin binlerce insanla kaldırılmayışı hele hizmet ettiği cenahın mümtaz(!) simalarının orada bulunmayışı olsa olsa bizim ayıbımızdır!

Uğurlar olsun Hocam…menzilin mübarek, makamın cennettir inşallah. Allah rahmet eylesin.

Türk seni unutmayacak!

Yerel Vesayet İtirafı

Turgut Özal sonrası yerel yönetimlerin güçlendirilmesi ve merkezî yönetimle yerel yönetimler arasında demokratik bir ilişkinin tesis edilmesi için önemli değişiklikler yapıldı.

Yönetim geleneğini Osmanlı Devleti’nden alan Türkiye’de geleneksel olarak güçlü ve örgütlü bir merkezi yönetim vardı. Yerel yönetimlerin ise idari sisteme entegre olmaya çalıştığı görülmekte idi. Özal bu yapının değişmesini savunuyordu.

Yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, devletin idaresini elinde bulunduranların, yerel yönetimleri de kontrol altına alınması gereken bir parça olarak görmemesi gerekiyordu.

Bir başka ifadeyle, üniter yapının bir gereği olan ve “idarenin bütünlüğü ilkesi” doğrultusunda benimsenen idarî vesayetin uygulamada “siyasî ve malî” vesayete dönüştürülmemesi gerektiği söyleniyordu.

1980’lerden öncesi ile alakalı eleştirilen bir başka husus da belediyelerin merkezin taşra örgütleriymişçesine yönetilmiş olmasıydı. Belediyelerin idari vesayet altındaki bu haline ilaveten, zaman zaman bazı belediyelerin yönetimini mülkî idare amirleri üstlenebiliyordu.

****

Turgut Özal bir yandan liberal ekonomi ve idare tarzı olarak Batılı değerleri benimseyen ve fakat içinde şark kurnazlığını atamamış pragmatist bir siyasetçi idi.

Türkiye’yi Batı ekonomileri ve siyasi kurumlarıyla entegre etmek istiyordu. Bu sebeple inandığı Batılı değerlere göre şekillendirmeye çalıştığı bir devlet yapısını inşa ediyordu.

Ancak yetiştiği şark kültürünün egosuna yüklediği alışkanlıklardan kurtulamamıştı. Seçim kazanma ve gücünü artırma kaygısıyla kendi inşa ettiği modern devlet yapısını bozmaya çalışıyordu.

Batılı değerler serbest seçimlerle gelen merkezi iktidarın yerel yönetimler üzerindeki vesayet gücünü kısıtlamayı öngörüyordu.

Fakat Özal seçim kazanmayı bu değerlerin üstünde tutan bir siyasetçi idi. Seçim tarihlerini en çok oy alma imkânı olan tarihlere kaydırır, her seçim öncesi seçim kanununda yaptığı değişikliklerle daha az oyla daha çok milletvekili kazanmaya çalışırdı.

O kadar özgüvenli idi ki rahatlıkla “Ben seçimden önce zam yapacak kadar enayi miyim?” diyebiliyordu. Bu sözüyle milleti enayi yerine koysa da çok fazla zararını görmemişti.

Yerel seçimler öncesi merkezi yönetimle (iktidarla) farklı partiden seçilen belediye başkanlarının hükümetten destek alamayacağını, bu yüzden iktidarda olan partisi ANAP’ın yerel adaylarına oy verilmesi gerektiğini söyleyebiliyordu.

Siyasi etik kurallarına da aykırı olan bu davranışın Özal’ın Müslüman kimliği ile bağdaşmadığını kendisine oy ve destek verenlerden hiç söyleyen olmuyordu.

Oysaki Batılı değerler, hangi partiden seçilirse seçilsin, belediyelerin yasaların öngördüğü şekilde bütçeden adil pay almasını gerektiriyordu. Yine batılı değerlere göre halka bilerek yalan söylemek ve dürüst olmamak bir siyasetçi için en büyük kusurdu.

******************************

Helalleşmek

Partili Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan 6 Şubat depremlerinin yıldönümünde Hataylılara hitap ederken yerel seçimler için propaganda yaptı. Seçmen oylarını etkileyeceğini düşünmüş olmalı ki şu cümleyi kurdu:  

“Merkezi yönetimle yerel yönetim el ele vermezse, dayanışma halinde olmazsa o şehre herhangi bir şey gelmez. Hatay’a geldi mi? Şu anda Hatay garip kaldı, mahzun kaldı.”

Bu “Hatay CHP’li Belediye Başkanı yönetiminde idi. Bu yüzden yardım etmedik” itirafı değil midir?

Hatay depremin vurduğu iller arasında en büyük hasarı gören ilimizdi. Erdoğan/ Merkezi yönetim 2 bin konutun yıkıldığı Kilis’le 215 bin konutun yıkıldığı Hatay’ı aynı kefeye koymuş.

Görülüyor ki, bu adaletsiz ve insafsız uygulama bilerek, kasten ve partizanca düşünce ile yapılmış.

Hatay’ın merkezi hükümetten gerekli hizmeti ve yardımı hak ettiği ölçüde alamadığı yetmezmiş gibi buraya yardım etmeye çalışan CHP’li belediyelerin yardımları da engellenmiş.

****

AKP’nin 31 Mart’ta yapılacak yerel seçimlerde en büyük hedefinin İstanbul ve Ankara büyükşehir belediyelerini yeniden kazanmak olduğu malum.

İktidar, İstanbul’da Ekrem İmamoğlu’nun Ankara’da Mansur Yavaş’ın ürettiği projeleri ve buldukları kredileri onaylanmaması veya geç onaylaması suretiyle başarısız gösterme çabası içinde. Belediye meclislerindeki çoğunluklarını hizmeti aksatmaya varan engelleme aracı olarak kullanması kabul edilebilir şeyler değil.

Bu engellemeler uygulamada idarî vesayetin “siyasî ve malî” vesayete dönüştürülmesi değilse nedir?

Hak ettikleri hizmeti alması engellenen vatandaşlarla nasıl helalleşebilirsiniz?

****

Ak Parti tüzüğünde bulunan şu cümleler unutulmuş olmalı:

“Ak Parti içte ve dışta güçlü duruşun adaletle mümkün olacağına inanır… “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” ilkesini, siyasetinin merkezi olarak görür. Milletin tüm fertleri, hiç bir ayrım gözetilmeksizin ülkemizin birinci sınıf vatandaşlarıdır.”

Erdoğan ve AKP devlet yapılanmasını Batılı değerler çerçevesinde modernleştirmeyi vaat ediyordu. Bu konuda iktidarlarının ilk on yılında belli adımlar da atılmıştı.

Ancak, tıpkı Özal gibi, Erdoğan da çok pragmatist bir siyasetçi. Onun için de seçim kazanmak söz konusu olunca batılı veya İslami değerlerden uzaklaşmak sorun olmuyor.

Rakipleri hazır olmadan baskın seçimler yapmak, seçim propagandalarında devletin bütün güç ve kaynaklarını kullanmak, seçim öncesi zam yapmamaya çalışmak seçimden sonra zamları yağdırmak, önceki sözlerinin tam tersini uygulamaktan çekinmemek… O kadar kanıksandı ki, bunlar hiç eleştirilmiyor bile.

****

Siyasetçi kitabına uydurup yasaları uygulamayabilir, hatta gücü yetiyorsa Anayasaya bile uymayabilir. Yargıyı, medyayı, STK’ları, sermayeyi kontrol altına alabilir. Bunlarla seçimler kazanabilir.

Ama Erdoğan’ın “bizimle yol arkadaşlığı yapan ablamızdı” dediği merhum Alev Alatlı’nın, Külliye’de söylediği, şu sözünü hatırlarından çıkarmasınlar:

“Aslolan helalleşmek olmalıdır. Helalleşmek mahkemede dava kazanmaktan (ve seçim kazanmaktan… RS) daha üstün olmalıdır. Çünkü her yasal olan hak helal değildir ve olamaz.”

Biz helal olmadığı gibi yasal olmadığını bildiğimiz iş ve eylemler hakkında da suskunuz. Yasal kılıfına uydurularak elde edilen ve de helal olmayan “başarılar” her şeyi örtebilir sanılmasın. “Milletim beni affetsin” demek bir helalleşme sayılmasın.

Asrın felaketini yaşayan ve sırf partizanlık sebebiyle, hak ettikleri hizmet ve yardımdan, mahrum edilen Hataylılardan helallik almak mümkün mü?

PEYÂMİ SAFÂ + SERVER BEDİ = İKİ ROMAN BİR TEREDDÜDÜN ROMANI / AYŞE’NİN YILDIZI

Peyâmi Safâ‘nın, romancılığının zirvesine çıktığı eserlerinden biri olan Bir Tereddüdün Romanı, Birinci Dünyâ Savaşı’ndan sonra inanmakla inkâr, ferdî ve sosyal temâyüller, kendi kendini tahrip aşkı ile yaratıcı hırslar ve sevdâlar arasında kalan insanoğlunun tereddüt ve bocalamalarını konu edinmiştir. Roman içinde yazılan roman kurmacası ve Peyâmî Safâ’nın kendi hayatından derin izler taşıyan yapısıyla Bir Tereddüdün Romanı, mütâreke yıllarında ve savaş sonrasında doğan yaşamak yorgunluğu, sosyal değerlerin alt üst oluşu, geçmişle olan bağların kopuşu, ahlâk bunalımı, maddî ve ruhî sefâlet, hiçbir şeye tam olarak bağlanamamak acısı, insanların inanmakla inkâr etmek, yapmakla yıkmak, sevmekle nefret etmek, iyilikle kötülük, isyan etmekle boyun eğmek, ölmekle yaşamak arasında geçirilen tereddütleri üzerine kurulmuştur.                                                          (Arka kapak yazısı)

12 X 19,5 santim ölçülerinde 200 sayfalık roman, eserin 37. Baskısı olarak 2023 yılında okuyucuya sunuldu.

Muallâ kendisine çok tavsiye edilen bu kitabı okumakta hâlâ tereddüt ediyordu. Yapraklarını çevirdi. ‘Beni yalnız bırakmayınız!’ diye başlayan bir sâhifenin yukarısından ortalarına doğru gözleri, satırların basamaklarını ikişer üçer atlayarak aşağıya kadar inmişti. Bir kaç yerde hep aynı cümle: ‘Beni yalnız bırakmayınız!’

Gene o sahifelerde can çekişmesine benzeyen bulantılarla karışık baş dönmeleri, titremeler ve baygınlıklar; yarı karanlıklarda avuçlarını yanaklarına kapamış ve dehşete düşmüş kadınlar, başı dizlerinin arasına doğru sarkmış bir adam gölgesi, boğulmalar ve çırpınmalar, beyaz bir savruluş içinde lapalaşan insan kalabalıkları, çanlar, haykırışlar…

Sahifeleri çevirdi. Gözlerine ilişen satırların uyandırdığı parça parça hayalleri birbirine ekliyor ve kitapla kendisi arasındaki yabancılığı azaltmak için mevzuyu biraz kavramaya müsâit, umumî bir fikir edinmeye çalışıyordu. Fakat cüzlerden külle doğru ilk hamlede gitmek isteyen tecessüs birdenbire hızını alamamıştı. Gözleri başka bir sâhifenin ortalarına takıldı:

– ‘Bak! Şu ışıklar birdenbire sönüverse… İşte ölüm!’ Parlak bir güneş ortalığı kesiyordu ve düşündü ki ölüm güneşin negatifidir, onun için geceye benzetiliyor.

Başka bir sahife açtı: ‘… Ölüme ve güneşe, diyor, sâbit bir gözle bakılamaz.’

Hep ölüm. Gözlerini kapadı. Kendi içine çevrilince simsiyah ve çok parlak bir maddeye bakıyor da kamaşıyormuş gibi sıkılan ruhunda, bu kitabı okumak için duyduğu ilk arzunun buruştuğunu hissediyordu.

Sonraki sayfalarda, Muallâ kitabı okumaya kadar verir.

Okuyucu da… Okuma bittiğinde de kitabı elinden bırakamaz. Düşünür… Düşünür… Dakikalarca… Belki de saatlerce. Sonra yeniden ve hiçbir sayfayı, hiçbir satırı atlamadan, tekrar okumayı kararlaştırır.

İyi okumalar efendim… 

AYŞE’NİN YILDIZI

Ayşe’nin Yıldızı, 10 Temmuz-4 Ekim 1948 tarihleri arasında Gece Postası gazetesinde 89 bölüm hâlinde yayımlanmıştır. İlginç bir yapıya sâhip roman, Ayşe’nin kocası Kenan’la başlar. Kenan iş için Ankara’ya giderken yanına Ayşe’yi de almıştır. Arabayla seyahat ederlerken önlerinden geçen bir tavşan, şoförün ve Ayşe’nin batıl itikatları yüzünden arabayı istop etmelerine yol açar. Kenan’ın Ankara’ya gitmekte diretmesi ve şoförün otostopla Geyve’ye dönüp başka bir şoför gönderişine kadar Kenan romanın ana erkek karakteridir.

Fakat gelen yeni şoför de herhangi biri değildir. Tayfur, Ayşe’nin eski sevgilisidir. Kenan’la evlenmeden önce büyük aşk yaşadığı, yaşı yaşına denk bir genç adam. Verdikleri mola esnasında Kenan’ın arabadan uzaklaşmasını fırsat bilip Ayşe’yi arabayla birlikte kaçırır Tayfur. Ve böylece Kenan geride kalır, ana erkek karakterliği Tayfur’a kaptırır. Kısa bir süre de ana erkek karakterin Tayfur olduğunu sanırız.

Ta ki Tayfur, Kenan’ı öldürene kadar. Böylece biri mezarı, diğeri hapsi boylarken neredeyse romanın ortasında ana erkek karakterimizle tanışırız. Bu, Ayşe’nin savunmasını da üstlenecek olan Avukat Muhlis’tir.

Peyâmi Safâ okuyucunun özdeşim kurduğu, hikâyeyi birlikte tâkip ettiği karakterini öldürtmüş, onun yerini alabileceğini düşündüğümüz diğer bir karakteri de hapse attırarak oyundan çıkartmıştır. Bu iki erkek yerine tek bir erkek sokmuştur romana. Peki, Avukat Muhlis, Kenan ve Tayfur’un yapamadığını yaparak Ayşe’yi elde etmeyi başarabilecek midir?

Ayşe’nin Yıldızı, Peyâmi Safâ’nın en ilgi çekici kurguya sâhip, olayların bir adım sonrasını asla kestiremeyeceğiniz, sürprizlerle dolu romanlarından biri.  (Arka kapak yazısı) 

PEYAMİ SAFÂ (2 Nisan 1899-15 Haziran 1961) İstanbul’un Fatih ilçesi, Lâleli yakınlarındaki Gedikpaşa semtinde doğdu. Babası Şâir İsmail Safâ, annesi Server Bedia Hanım’dır. Bir buçuk yaşındayken babası Sivas’ta vefat etti. İlköğrenimine Gedikpaşa’da Menbaül-İrfan Mektebi’nde başladı. Eğitimi devam ederken dokuz yaşında, sağ kolunda ortaya çıkan kemik veremi yüzünden uzun bir hastalık dönemi geçirdi (1908). 1910’da başladığı Vefa İdadisi’ni (Lisesini) bu hastalık ve geçim darlığı sebebiyle bırakmak zorunda kaldı. Bir Mekteplinin Hatıratı / Karanlıklar Kralı (1913) adlı ilk kitabını Vefa İdadisindeki öğrenciliği sırasında yazdı. Tiyatro eğitimi almak için Darülbedayi imtihanlarına girdi, kazandı, ancak devam edemedi. (1914) Posta-Telgraf Nezâretinde göreve başladı. Ardından Boğaziçi’ndeki Rehber-i İttihad Mektebi’ne öğretmen olarak girdi. (1917) Bu dönemde Fağfur, Servet-i Fünûn ve İctihad mecmuâlarında yazdı. Bir süre Düyun-ı Umumiye İdâresi’nde çalıştı. (1918) Ağabeyi İlhami Safâ ile birlikte Yirminci Asır gazetesini çıkardı (1919). Yirminci Asır kapandıktan sonra Tercüman-ı Hakikat ve Tasvir-i Efkâr (1922), Cumhuriyet’in ilânının ardından Son Telgraf Son Saat ve Son Posta gazetelerinde çalıştı. 1924 yılında Server Bedi takma adıyla meşhur Cingöz Recai tipini yarattı. Halil Lutfi (Dördüncü) ile birlikte Büyük Yol adlı bir gazete çıkardı (1925). Aynı tarihlerde hem Server Bedi hem Peyâmi Safâ imzasıyla Cumhuriyet’te yazdı. Bu gazeteyle ilişkisini fıkra yazarı ve edebiyat sayfası yöneticisi olarak aralıklarla devam etti. (1928-1940) Resimli Ay ve Hareket dergilerinde yazdı. Ağabeyi İlhami Safâ ile birlikte Hafta dergisini çıkardı. (1935) Hafta’nın ardından Kültür Haftası’nı yayınladı. Cumhuriyet’ten sonra Yeni Mecmua, Tasvir-i Efkâr, Çınaraltı, Büyük Doğu, Vakit ve Ulus gazetesinde yazdı. (1949-1953) Bursa’dan milletvekili adayı oldu ancak seçimi kazanamadı (1950). Peyâmi Safâ bir süre sonra Türk Düşüncesi dergisini yayımlamaya başladı (Aralık 1953) ve Milliyet gazetesi yazı kadrosunda yer aldı. (1 Ekim 1954) Ardından Tercüman’â geçti (Mart 1959). Büyük Doğu’da ve Havadis gazetesinde yazdı. (21 Temmuz 1960) Düşünen Adam dergisinde (5 Ocak 1961) ve Son Havadis gazetesinde (10 Mart 1961) yazmaya başladı. 15 Haziran 1961 tarihinde Çiftehavuzlar’da vefat etti ve Edirnekapı Mezarlığı’nda toprağa verildi. Peyâmi Safâ’nın 1914-1961 yılları arasında gerçek ismiyle ve Server Bedi, Çömez, Serazad, Safiye Peyman, Bedia Servet gibi takma adlarla yazdığı süreli yayınlar şunlardır: Gazete: Büyük Yol, Cumhuriyet, Havadis, Milliyet, Son Havadis, Son Posta, Son Telgraf, Tan, Tasvir, Tasvîr-i Efkâr, Tercüman, Tercümân-ı Hakikat, Ulus, Vakit, Yirminci Asır. Dergi: Aydabir, Aydede, Bozkurt, Büyük Doğu, Çınaraltı, Düşünen Adam, Edebiyat Gazetesi, Fağfur, Hafta, Hareket, Hayat, Heray, İctihad, İslâm Mecmuası, Kültür Haftası, Resimli Ay, Resimli Şark, Seksoloji, Servet-i Fünûn, Türk Dili, Türk Düşüncesi, Türk Yurdu, Türklük, Yedigün, Yeni Çağ, Yeni İstiklâl, Yeni Mecmua, Yeni Türk Mecmuası. Hikâyeleri 1-Gençliğimiz (1922) 2-Siyah Beyaz Hikâyeler (1923) 3-Ateş Böcekleri (1925) 4-İstanbul Hikâyeleri (târihsiz) 5-Hikâyeler. İlk Defa Bütün Hikâyeleri Bir Arada (1980) Asrın Hikâyeleri’yle Siyah Beyaz Hikâyeler, Ateş Böcekleri ve Resimli Ay mecmuasının 1930 yılında verdiği Resimli Hikâyeler ilâvesindeki hikâyeler Halil Açıkgöz tarafından bir araya getirilmiştir. Romanları. 1-Sözde Kızlar (1922) 2-Şimşek (1923) 3-Mahşer (1924) 4-Bir Akşamdı (1924) 5- Canan (1925) 6-Dokuzuncu Hariciye Koğuşu (1930) 7-Fâtih-Harbiye (1931) 8-Bir Tereddüdün Romanı (1933) 9-Matmazel Noraliya’nın Koltuğu (1949) 10-Yalnızız (1951) 11-Biz İnsanlar (1959)  Peyâmi Safâ’nın ayrıca Gün Doğuyor adlı bir piyesi yayımlanmıştır (1937) Ayrıca Server Bedi takma adıyla çok sayıda roman ve hikâye kitabı yayımlamış, tefrika etmiştir. Bu eserler de Ötüken Neşriyat tarafından Server Bedi Külliyatı başlığı altında 2018 yılından itibâren yayımlanmaya başlamıştır. Fikrî Eserleri: 1-Türk İnkılâbına Bakışlar (1938) 2-Felsefi Buhran (1939) 3-Millet ve İnsan (1943) İkinci baskısı Nasyonalizm adıyla yapılmıştır (1961) 4-Mâhutlar (1959) 5-Sosyalizm (1961) 6- Mistisizm (1961) 7-Doğu-Batı Sentezi (1962) 8-Kızıl Çocuğa Mektuplar (1971) Yukarıdaki üç eseri ayrıca Nasyonalizm-Sosyalizm-Mistisizm adıyla bir arada basılmıştır (1975) Büyük Avrupa Anketi (1938) adlı eseri Peyâmi Safâ’nın 1936 yılında çıktığı Avrupa seyahatini anlatır. Peyâmi Safâ’nın çeşitli gazete ve dergilerdeki yazılarından seçmeler konularına göre tasnif edilerek ‘Objektif’ adı altında basılmıştır: Osmanlıca, Türkçe, Uydurmaca (1970); Sanat, Edebiyat, Tenkit (1971); Sosyalizm Marksizm Komünizm (1971); Din, İnkılâp, İrtica (1971); Kadın, Aşk, Aile (1973); Yazarlar, Sanatçılar, Meşhurlar (1976); Eğitim, Gençlik, Üniversite (1976); Yirminci Asır, Avrupa ve Biz (1976). Peyâmi Safâ, Cumhuriyet Mekteplerine Millet Alfabesi (1929), Cumhuriyet Mekteplerine Kıraat (I-IV, 1929), Yeni Talebe Mektupları (1930), Büyük Mektep Numuneleri (1932), Türk Grameri (1941), Dil Bilgisi (1942), Türkçe İzahlı Fransız Grameri (1948) gibi ders kitapları da kaleme almıştır.

HAKKINDA YAZILANLAR

Onu hesaba katmadan Türk edebiyat ve düşünce târihi yazılamaz

Peyâmi Safâ’nın, üslûpçu bir yazar ve her romanında yeni bir teknik deneyen bir romancı olarak edebiyatımızda çok önemli bir yeri vardır. Bakış açısı ve merkez yansıtıcı gibi bazı roman tekniklerinde ilk defa büyük başarıyla uygulamış ve psikolojik tahlillerde yüksek bir seviyeyi yakalamıştır. Türkçeyi en güzel kullanan yazarlardan biri olduğu su götürmez. Peyâmi Safâ’yı hesaba katmadan Türk edebiyatı ve Türk düşünce tarihi yazılamaz. Peyâmi Safâ kadar çok yazmış bir yazarın Avrupa ülkelerinden birinde yahut Amerika’da maddî problem yaşaması düşünülemez. Tam tespit edilebildiği takdirde, Peyâmi Safâ bibliyografyasındaki kitap, sayısının beş yüze yaklaşacağını sanıyorum; bu, büyük ihtimalle henüz kınlamamış bir rekordur. 1960’tan sonra bir süre işsiz kalmış, basının büyük bir kesimi üzerine gelirken, genç dostlarının, Millî Birlik Komitesi’nin ağır baskılarına rağmen çıkardığı gazete ve dergilerde tutunmaya çalışmıştır. Dokuzuncu Hâriciye Koğuşu, Fâtih-Harbiye, Matmazel Noraliya’nın Koltuğu isimli romanları, Büyük Avrupa Anketi, Türk İnkılabına Bakışlar ve Doğu-Batı Sentezi isimli fikrî eserleri, ayrıca fıkralarından seçmeleri ihtiva eden sekiz kitaplık Objektif serisi mutlaka okunmalıdır. Bu eserler okunarak Peyâmi Safâ’nın edebî kimliği, fikir adamlığı ve gazeteciliği hakkında sarih fikir edinmek mümkündür.                                                                                                                           BEŞİR AYVAZOĞLU

Onun gibi yazarlar, her okunuşta tıkanmış düşüncenin kanalını yeniden açar

Ölümünün 52. yıldönümü vesilesiyle kitaplığımdaki Peyâmi Safâ kitaplarını çıkartıp bir göz attım. En sonuncusunu I984’te satın almışım. Sayfa kenarları aldığım notlarla dolu. Gençliğimin bu düşünce ve okuma ile dolu hâli beni umutlandırdı, orta yaşlılığım da gençliğime lâyık olmalı, daha çok, daha derinleşerek okumalıyım diye düşündüm. Bir şey daha düşündüm. En son aşağı yukarı on yıl önce okuduğum Peyami Safa’ları tekrar okumalıyım. Çünkü Peyami Safa gibi yazarlar, her okunuşta tıkanmış bir düşüncenin kanalını yeniden açarlar. Peyami Safa’nm romanlarının her biri zihnimde derin izler bırakmıştır. Ama gençlik romantizmiyle olsa gerek, Bir Tereddüdün Romanı’nı ayrı bir yere koydum o zamanlar. Bugünden baktığımda Biz İnsanlar’ın ve özellikle Yalnızız’ın hayatı ve var olmayı önemseyen okurlar için değerli bir kaynak olduğunu düşünüyorum.                                                                                                     AYFER TUNÇ

Didaktizmden kaçtığı eserlerinde gerçek romancıdır

Feyami Safa’dan okuduğum ilk roman, ‘Cingöz Recai’ serisinden Esrarlı Köşk idi. Sanırım ortaokul ikideydim. Sonra Kaybolan Adam’ı ve Cinğöz Kafeste’yi okudum. Tabîi o zaman bunları yazanın Peyami Safa olduğunu bilmiyordum. Kendi imzasıyla kaleme aldığı romanların tamamına yakınını okudum. Ne yalan söyleyeyim, Peyami Safa’yı temsil etme noktasında genel kabul gören Fatih-Harbiye, Matmazel Noralya’nın Koltuğu, Sözde Kızlar, Yalnızız gibi romanlarına pek ısınamadım. Bu romanları ‘tez’ini fazlaca belli eden, didaktizme kayan, yaratıcılıktan uzak romanlar olarak algılamışımdır. Bundan kurtulduğu yerlerde görünür gerçek romancı. Merak eden okurlara, Peyami Safa’dan Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Biz İnsanlar ve Bir Tereddüdün Romanını önerebilirim. Doğrusu romancı olarak gerçek Peyami Safa’nın da bu üç romanda kendini gösterdiğine inanırım.                                                                                                 BAKİ ASİLTÜRK

(İktibastır)