25.8 C
Kocaeli
Pazar, Temmuz 5, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 182

Hekimler ve14 Mart Tıp Bayramı

“Beni Türk hekimlerine emanet ediniz.” M. Kemal Atatürk

Hekimlerimiz ve tüm sağlık çalışanlarımız için 14 Mart anlamlı bir gündür. Bu sebeple 14 Mart’ın içinde olduğu hafta, tabip odalarımızca Tıp Bayramı olarak kutlanmaktadır. Kocaeli Tabip Odası bu haftayı çeşitli etkinliklerle kutlarken Yunus Emre Kültür Merkezinde, mesleğinde 25,40 ve 50. yılını dolduran hekimlere çiçek ve plaket töreni düzenlemiştir. 50. Yıl plaketi alanlardan biri olarak şahsıma da bir mutluluk yaşatmıştır. Ayrıca çalışmakta olduğum Atakent Cihan Hastanesi de 14 Mart sebebiyle tertiplediği yemekli bir toplantıda tebrik ve çiçek takdimiyle güzel bir anı yaşatmış olup, bu tarihle ilgili bir konuşma talep etmişlerdir.

Niçin 14 Mart?

Bu tarih ülkemizde yeni anlayıştaki hekimlik eğitiminin başlangıcıdır. 1800’lerde Sultan III. Selim’in hekimbaşı olan Mustafa Behçet Efendi, o günkü hekim ve cerrahlardaki eksikliği görüp sultandan, bilgi ve beceri yönünden daha eğitimli hekimlere ihtiyaç olduğunu işaretle yeni bir eğitim kurumu gerekliliğini bildirir. O günkü dini fetva makamlarının Türk ve Müslüman gençlerinin anatomi ve kadavra eğitimi almalarının dinen doğru olmayacağı fetvası sebebiyle başarılı olamaz. Dini anlamdaki bu yanlışlık Sultan II. Mahmut döneminde aşılıp 14 Mart 1827’de yeni anlamda hekim ve cerrah yetiştirmek üzere Tıbbiye-i Şahane açılır. Bu tarih yeni anlamda tıp eğitiminin başlangıç tarihidir.

14 Mart’ın bayram hüviyetine kavuşması ise 14 Mart 1919 tarihine tekabül etmektedir. 1919’da İstanbul İngiliz, Fransız, İtalyan, Yunan askerleri tarafından işgal altındadır. İstanbul Boğazımız bu ülkelerin harp gemileri ile doludur. Bu işgalde Haydarpaşa’daki iki kuleli tıbbiye binası da işgal kuvvetleri tarafından karargâh olarak seçilen yerlerdendir. O gün bu binanın iki kulesi arasına 3. sınıf tıbbiye öğrencisi Hikmet önderliğindeki okul öğrencileri, nöbetçi askerleri aşıp büyük bir Türk bayrağı asarlar. Bu olay işgalcileri çok rahatsız ederken, İstanbul halkı için çok gurur verici ve umutlandırıcıdır. Tıbbiye öğrencileri tutuklanıp hapse atılırlar. O zamanın yöneticileri 14 Mart tarihinin okul kuruluş günü olduğu ve bu etkinliğin o sebeple yapıldığını söyleyip öğrencileri serbest bıraktırırlar. İşte bu olay 14 Mart’ın Tıp Bayramı olarak kutlanmasının diğer gerekçesi olur.

Tıbbiyeli Hikmet daha sonra Sivas kongresine gençlik temsilcisi olarak katılmıştır. Burada İngiliz ve Amerikan mandacılık fikrine karşı tam bağımsızlık yanlısı konuşması ile M. Kemal Paşanın da dikkatini çekmiştir. Hikmet ve arkadaşları daha sonra Kurtuluş Savaşına iştirak etmişlerdir. Bu öğrencilerden şehit olmayanlar madalyaları ile eğitimlerini tamamlayıp hekim olarak insanlarımızın sağlık hizmetlerine koşmuşlardır. Doktor Hikmet 1940’ta Tabip Subay olarak gönüllü Sarıkamış’a gitmiş, orada tüberküloza yakalanmıştır. O gün için tedavisi zor olan bu hastalıktan kurtulamayarak 1945’te vefat etmiş olup, Karacaahmet mezarlığında yatmaktadır. 2017 yılında Balıkesir Tabip Odasınca, doğum yeri olan Savaştepe’de adına bir anıt yapılmıştır. Balıkesir Tabip Odası her sene burada bir anma yapmaktadır. Doktor Hikmet sanatçı/spiker Orhan Boran’ın babasıdır.

Hekimlik, verdiği hizmet şekli ve insan ilişkileri sebebiyle bulunduğu toplumlarda hep saygınlık görmüş bir meslektir. Türk hekimleri insanımıza sevgi, saygı, hoşgörü ve doğru bilgilenme ile sağlık hizmeti verirken, 80’li yıllara kadar siyaset dâhil sosyal alanlarda da öncü rol almış bir konumda olmuşlardır. Doktor Hikmet Boran ve arkadaşlarını rahmet ve minnetle anarken, sağlık ordumuzun tüm çalışanlarına şükran duygularımla nice 14 Mart Tıp Bayramı kutlamalarını dilerim.

Emanetçiler Mallarını Açıklasın

CHP Ankara Büyükşehir Belediye Başkan adayı Mansur Yavaş’ın mal varlığını açıklamasından sonra AKP’nin ve MHP’nin ortak adayı Turgut Altınok da mal varlığını açıkladı. Bu mal beyanının çeşitli yönlerden tartışması yapılıyor.

Benim açımdan önemli gördüğüm hususları açıklamadan önce kısaca Turgut Altınok hakkında derlediğim bilgileri özetleyelim:

TURGUT ALTINOK 1994 yerel seçimlerinde MHP’den, 1999 yerel seçimlerinde ise FP’den Keçiören Belediye Başkanı seçildi. 2004 yerel seçimlerinde AK Parti’den Keçiören Belediye Başkanı oldu. 2019’da yeniden AK Parti’den Keçiören Belediye Başkanı seçildi.

Turgut Altınok 4 dönem (20 yıl) belediye başkanlığı yapmış. Altınok, Belediye Başkanı seçildikten 2 sene sonra, dışarıdan Keçiören Kalaba lisesinden diploma almış.

Keçiören Belediyesi’nin resmi sitesinde yer alan bilgiye göre de “Yükseköğrenimini uluslararası hukuk alanında yapan Altınok, Azerbaycan Uluslararası Vektör İlim Merkezi ve Kazakistan Abay Devlet Üniversitesi`nden ‘Profesör’ payesi aldı.”

Çok eski bir arkadaşı olan gazeteci Yavuz Selim Demirağ, Turgut Altınok’un “hukuk diploması aldığı Bakü’deki üniversitenin Fetöcülerin olduğu ve devlet tarafından kapatıldığı” bilgisini veriyor.

Anlaşılan, Turgut Altınok orta ve yüksek öğretim diplomalarını öğrenci olarak okula devam etmeden almış. Profesörlüğü de “fahri profesör” denilen bir taltif unvanı olsa gerektir.

********************************

“Allah’ın Emanet Ettiği” Malların Listesi

Turgut Altınok mal beyanını açıklamakta oldukça çekingen davrandı. “Mülk bizim değil Allah’ın, hepsi Allah’ın, biz emanetçisiyiz” diyerek geçiştirmeye çalıştı.

Ama rakibi Mansur Yavaş “galiba dairelerini saymakla uğraşıyor” diye sıkıştırınca, Altınok uzunca bir liste tutan mallarının listesini verdi.

Altınok’un açıklamasından 22 tane arsa, 13 tane ev, 25 tane tarla, 1 benzin istasyonu, aile şirketinin (184 daire ve 12 dükkanından) kendi payına düşen 67 daire, 4 dükkanı olduğu görülüyor.

Turgut Altınok bütün bu taşınmazların anne ve babasından kaldığını veya 1987 yılından önce aldığını, o zamandan sonra malvarlığında artış olmadığını iddia ediyor. Anne ve babanın bu serveti nasıl edindiği herhalde ileride açığa çıkacaktır.

Ama çoğu kişi “Allah’ın bu kadar malı neden bir kuluna emanet ettiğini” anlayamadıklarını söylüyor. Bu “emanetlerin” gelirleri “fakir fukaraya, garip gurabaya” harcandıysa Altınok’un “mal Allah’ın biz emanetçiyiz” sözüne hak veririz.

****

Gazeteci Murat Ağırel, Altınok’un açıkladığı taşınmazlar üzerinde bir çalışma yapmış. “Beyan ettiği arsaların büyüklüklerinin toplam 6 milyon metrekare! Yani 6 bin Dönüm! 6 Kilometrekare! Monako’nun yüzölçümünden büyük…” diyor.

Altınok’un mal beyanında çok önemli EKSİKLİKLER olduğu vurgulanıyor:

Açıklanan beyanda sadece taşınmazların adı ve yeri var. Bu taşınmazların büyüklükleri ve ederleri açıklanmadı. Banka hesaplarında ne kadar TL, döviz, altın vd yatırım araçları bulunduğu, kira gelirleri, araç, banka haricinde bulunan altın, döviz, ziynet eşyalarına dair bilgi verilmedi.

“Acaba başka illerde Gayrimenkul şirketi adına devam eden inşaatlar var mı? Devam eden inşaatlarda kaç yüz daire yapılacak?” sorusunun cevabı da açıklamada yok.

Ayrıca yetişkin evlatlarının üzerinde olan taşınmazlar ve diğer varlıklar hakkında da bilgi yok. Altınok ailesinin çok sayıda benzinliği olduğu fakat sadece Turgut Altınok’un üzerinde görünen bir tanesinin açıklandığı iddia ediliyor.

Mansur Yavaş’ın rakibinin servetinin kaynağı hakkında bir takım bilgilere sahip olduğu anlaşılıyor. Bu yönüyle rakibini zor duruma düşüren Yavaş’ın eksik olan bilgilerin açıklanmasını isteyeceğini sanıyorum.

********************************

Çok Mal Haramsız…

Dilimizde “çok mal haramsız, çok laf yalansız olmaz” diye bir atasözümüz var. Ama edinilen servet meşru yollardan elde ediliyorsa diyecek bir sözümüz olamaz. Kapitalist sistemde zengin olmak kusur değildir. Zaten üretim veya ticaret yaparak daha büyük zenginliklere erişmiş olanların serveti tartışılmıyor. Demek ki servetin kaynağı önemli.

Biz “nereden buldun yasası” veya “siyasi etik yasasını” çıkarmayı başaramamış bir ülkeyiz.

Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu (AK Parti Genel Başkanı olduğu sırada) “İMAR VE SİYASİ ETİK YASALARI çıkarmaya çalıştığını ama bunların çıkarılmasının engellendiğini“ anlatmıştı.

O dönemde AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve halen Gelecek Partisi Genel Başkan Yardımcısı olan Selçuk Özdağ, eski bir açıklamasında, “Cumhurbaşkanı Erdoğan, Başbakan Davutoğlu’na müdahale etti. Neticede bu yasalar çıkarılamadı. Türkiye’de ‘nereden buldun yasası’ çıkarılsa çok sayıda siyasetçi, bürokrat ya da belediye başkanı malvarlıklarının izahını yapamaz” demişti.

Turgut Altınok’un malvarlığı tartışmasının “NEREDEN BULDUN YASASI” çıkarılması için yeni bir fırsat olarak değerlendirilmesini dilerim.

Böyle bir yasa çıkarılmazsa “SİYASETİN FİNANSMANI” konusunun demokrasimizin var olan seviyesini de sürekli aşağıya çekmesinin önüne geçemeyiz. Yasal bir denetim sistemi olmayınca, siyaset devlet gücünü kullanarak zenginleşmeye çalışanların rağbet ettiği ve sadece zengin olanların seçilecek yerlere gelebildiği bir alana dönüşüyor.

Devlet kurumlarını veya belediyeleri ele geçiren partilerin kamu kaynaklarını partilerine aktarması bizde herkesin bildiği sırdır. Bu yol açılınca şahısların payını alması da normal karşılanıyor.

Mevcut durumda önemli olan ilk husus, kamu görevlilerinin makamlarından aldıkları gücü şahsı veya yakınlarının zenginleşmesi için kullanıp kullanmamasıdır. Mal beyanları bunun için istenir. Ancak resmen açıklanmayan beyanların alınmasının bir faydası olmamaktadır.

Mansur Yavaş ve Ekrem İmamoğlu’nun açıklamasından sonra Turgut Altınok’un da mal beyanını açıklaması iyi bir başlangıçtır. Turgut Altınok’un beyanındaki banka hesabı, ziynet, döviz vs. kalemleri de tamamlaması, İstanbul AKP adayı Murat Kurum’un ve diğer bütün adayların mal beyanında bulunması gerekir.

Ayrıca adayların TV’lerde karşılıklı olarak tartışabildiği, malvarlıkları dahil her konuyu konuşabildikleri, bir demokrasi seviyesine geldiğimizi görmek istiyoruz.

Çanakkale Zaferi Devlerin Savaşı

Çanakkale Muharebeleri’nden Mustafa Kemal Atatürk’ü silmek isteyen tarih nankörleri, planlı ve sürekli bir tarih yazma yarışına girdi. Evliyaların Çanakkale Muharebeleri’nde düşmanı yendiğini; cübbelilerin, yeşil sarıklıların Türk askerini koruduğunu iddia eden bir tarih oluşturma gayreti mantar gibi türedi. Tarihi belgeler ve savaşa katılan yabancı askerlerin yazdıkları, Mustafa Kemal’e dünyada imrenilecek bir komutanlık rolü verir. Ve Mustafa Kemal’in doğum yeri Çanakkale Kemalyeri’dir…

1- Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’nda savaştığı cepheler.

Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşı’nda Kafkas, Kanal (Mısır), Suriye-Filistin, Irak, Hicaz-Yemen, Romanya-Makedonya-Galiçya ve Çanakkale cephelerinde savaş halindeydi.

Kafkasya cephesinde Rusya’yla, Kanal cephesinde İngiltere’yle, Suriye-Filistin cephesinde İngiltere’yle, Irak cephesinde İngilizlerle, Hicaz-Yemen cephesinde İngiltere’yle, Romanya-Makedonya-Galiçya cephesinde Rusya, Romanya ve Fransa ile Çanakkale cephesinde İngiltere ve Fransa’yla ile savaşmıştır.

2- Çanakkale Muharebeleri savaş tarihinde neden çok önem taşır?

Çanakkale Muharebeleri ya da Gelibolu Harekâtı, tarihte o ana kadar yapılan en büyük amfibi harekâttır. İkinci Dünya Savaşı’nda Müttefik kuvvetlerin yaptığı Normandiya Çıkarması’ndan önceki en büyük çıkarmadır.

Çanakkale Harekâtı, başta Balkan Savaşı olmak üzere, uzun süren askerî yenilgiler döneminden sonra küçülen, yıkılış döneminde bulunan, önemli moral ve itibar kaybına uğrayan Osmanlı Devleti’nin kazandığı ilk büyük cephe savaşıdır.

Balkan Savaşı’nda büyük felaket yaşayan Türk Ordusu, Çanakkale zaferiyle küllerinden doğmuş ve gelecekte Millî Mücadele için gerekli ruhun var olduğunu göstermiştir.

Çanakkale Zaferi, Millî Mücadelenin ve Cumhuriyet’in önsözüdür. Mustafa Kemal, Çanakkale’de Millî Mücadele’nin çekirdek kadrosunu oluşturur. Çanakkale, Mustafa Kemal’in tarih sahnesine ve Türk Milleti’nin huzuruna çıktığı devler savaşıdır. Türk Milleti, Çanakkale’de Anafartalar Kahramanı ile tanışır. Bu açıdan, Mustafa Kemal’in doğum yeri Çanakkale’de Kemalyeri’dir. Kemalyeri, Mustafa Kemal’in muharebenin başında gözetleme yerine verilen isimdir. Eğer Çanakkale zaferle sonuçlanmasaydı, Millî Mücadele yolculuğu başlatılamaz, Türk İstiklal Savaşı yapılamazdı.

3- İngiliz ve Fransız donanması 18 Mart 1915’te Çanakkale Boğazı’nı geçemedi. 200 yıldır yenilmeyen İngiliz donanması nasıl yenilgiye uğratıldı?

İngiliz ve Fransızlardan oluşan İtilâf donanması, 18 Mart 1915 günü savaş gücünün neredeyse üçte birini kaybetti. Üç büyük savaş gemisi, iki muhrip ve yedi mayın tarama gemisi batırıldı. 800 kişilik zayiat verdiler. Türk tarafının kaybı ise, 26 şehit ve 53 yaralıdır. 200 yıldır yenilmeyen Büyük Britanya İmparatorluğu için büyük bir travmaydı bu yenilgi.

İngiltere Deniz Kuvvetleri Bakanı Churchill, bu harekât için şunları söyler: “1915 yılında bütün Avrupa’da milyonlarca insanın hayatı ortaya konulmuş, büyük taarruzlar yapılmıştı… Fakat bunların hiçbiri Nusret’in döktüğü mayınlar kadar harbin devamına ve düşmanın istikbaline etkili olacak bir başarı gösterememiştir.”

Churchill’in andığı Nusrat mayın gemisi, gerçekten 18 Mart’ın kahramanıdır. Nusrat mayın gemisi, muharebe gemilerinin manevra yaptıkları Erenköy Koyu’nun tam burnu istikametinde, 7/8 Mart 1915 gecesi, sabah saat 3.20’de 26 mayın döşedi. Bu mayınlara çarpan son 200 yılın yenilmez İngiliz

donanması daha ilk günde donamasının üçte birini kaybetti. Türk topçusunun başarısı da kayda değer. 18 Mart Zaferi, Türklerin uzun zamandır kazandığı ilk zaferdi.

4- Çanakkale Muharebeleri denizde ve karada 287 gün, karada 260 gün sürdü. Savaşın karada bu kadar uzun sürmesinin nedeni nedir?

Çanakkale Cephesi Komutanı Alman General Liman von Sanders, Türk komutanların hazırladıkları savunma planını değiştirir ve tam tersi bir savunma şeklini Enver Paşa’ya teklif eder. Planı Enver Paşa onaylar. Plan, kıyı hattını zayıf tutmak, geride takviyeler bulundurmak ve düşmanın kıyıya çıkış yerine göre saldırıya geçmek esasına dayanır. Türk komutanların planı ile çelişen bu savunma sistemi, düşmanın kıyıya çıkmasına adeta müsaade ediyordu.

Savunma Bölge Önceliği konusunda da, Türk Komutanları ile Sanders arasında ayrılık vardı. Mustafa Kemal ve diğer Türk komutanlar birinci derecede savunma önceliğini Gelibolu Yarımadası’na vermişlerdi. Alman Ordu Komutanı, düşman çıkarmasının Gelibolu Yarımadası’na yapılacağını kabul etmiyordu.

Bu savunma planına Türk komutanlar şiddetle itiraz ederler. 9’uncu Tümen Komutanı Albay Halil Sami Bey, 6 Nisan 1915’te bağlı olduğu Kolordu Komutanlığı’na; Yarbay Mustafa Kemal, 3 Mayıs 1915’te doğrudan Enver Paşa’ya; 5’inci Ordu Komutanlığı Kurmay Başkanı Albay Kazım (İnanç) 4 Mayıs 1915’te, doğrudan Enver Paşa’ya mesaj göndererek bu planın felakete yol açacağını yazarlar. Ancak, Enver Paşa bu feryatları dinlemez.

Ayrıca, o dönemde, Genelkurmay Başkanı, Genelkurmay İkinci Başkanı, kritik şube olan Harekât Şube Müdürü, İstihbarat Şube Müdürü, Ulaştırma Şube Müdürü Alman’dı. Yani tam Alman etkisi vardı.

Sonuçta, Çanakkale’de kıyı hattı kuvvetli olarak savunulmadığı ve böylece düşmanın karaya çıkmasına izin verildiği için 260 gün (8,5 ay) boyunca düşmanı denize dökmek mümkün olmamış ve Türk kanı oluk oluk akmıştı. Muharebelerde, Alman komutanların hatalı kararları da Türk kayıplarının artmasında önemli bir faktör olmuştur.

Alman Genelkurmay Başkanı General von Moltke, Enver Paşa’ya gönderdiği, 10 Ağustos 1914 tarihli yazısında: “Osmanlı müttefikin vazifesi, mümkün olduğu kadar çok Rus ve İngiliz kuvvetlerini bağlamak…” demektedir. Bu belge, Alman Genelkurmayı’nın, Türk Ordusu’nu Alman çıkarları için kullanmak istediğinin ve Alman çıkarlarının Türk çıkarları önünde geldiğinin bir göstergesidir.

Çanakkale’de, 500 bin işgalci askeri uzun süre tutarak Almanları Batı Cephesi’nde rahatlattık, ancak karşılığında gürbüz bir nesli de kaybettik.

5- Çanakkale Cephesi’nde gerçek zayiat/kayıplarla ilgili değişik sayılar var. Gerçek kayıp sayısı nedir?

5’inci Türk Ordusu’nun harp cerideleri, günlük zayiat çizelgeleri ve zayiat raporları incelendiğinde, ayrıca sevk edildikleri hastanelerde şehit olanlar hesaba katıldığında, 3 Kasım 1914’ten 9 Ocak 1916’ya kadar geçen sürede Türklerin şehit sayısı 101.279; 102.603 yaralı, kayıp; 10 bin esir olmak üzere, toplam zayiatın 213.882 olduğu ortaya çıkar.

İngilizlerin zayiatı, 205.000’dir. Fransızların zayiatı ise 47.000’dir.

İtilâf kuvvetleri 252.000; Türk kuvvetleri 213.882 olmak üzere toplam 465.882 zayiat verilmiştir.

Çanakkale, savaş sanatının zirve yaptığı devler savaşıdır. Çanakkale Savaşı’nda Osmanlı Genelkurmay Karargâhı’nda Harekât Subayı olarak görev yapan İsmet İnönü, Türklerin zayiatı konusunda anılarında şu değerlendirmede bulunur: “Türk ordusu şan ve şeref içinde kuvvet ve kudretini cevherinin özüne kadar sarf etmiştir. Uğradığımız zayiatın ağırlığını, bundan sonra harbin devam ettiği üç senede, her

cephede hissettik. Harpten sonra da uzun müddet neslimizin gürbüz safları arasında geniş boşlukların acısı çekilmiştir.”

6- Çanakkale Cephesi’nde, Mustafa Kemal’in rolü ve etkisi bazılarının dediği gibi abartılıyor mu?

komuta makamında değildir. Ancak, o makamda bulunanlar adına kararlar verdi ve başarılarıyla stratejik sonuçlar elde etti.

Mustafa Kemal, Çanakkale Muharebeleri’nde dört kez Osmanlı’nın başkenti İstanbul’u, padişahı ve payitahtı kurtarır. Birinci kurtarışı; 25 Nisan 1915’te Arıburnu’na çıkan düşmana 57 ve 27’nci Alaylarla yaptığı saldırıdır.

İkinci kurtarışı; Anafartalar Grup komutanı olarak, saldırı yapan İngiliz Kolordusu’na, 9 Ağustos 1915’te 7 ve 12’nci tümenlerle yaptığı taarruzdur.

Üçüncü kurtarışı; 10 Ağustos 1915 günüdür. Conkbayırı’na kadar ilerlemiş İngiliz kuvvetlerine yaptığı süngü hücumudur.

Dördüncüsü, 21 Ağustos 1915’te, İkinci Anafartalar Muharebesi’nde çok daha güçlü İngiliz kuvvetlerine yaptığı karşı taarruzdur. Böylece işgal kuvvetlerinin İstanbul hayali son bulur.

İtilaf Kuvvetleri Başkomutanı İngiliz Orgeneral Hamilton, 10 Ağustos 1915’te, anılarına şöyle yazar: “Conkbayırı’nda Türkler, çok iyi bir komutana sahipler. Çok iyi komuta edilen ve yiğitçe dövüşen Türk ordusuna karşı savaşıyoruz.” İngiliz Orgeneral Mustafa Kemal’e hakkını verir.

Savaş tarihi yazarı İngiliz yazar Alan Moorehead, Gelibolu adlı kitabında, “O genç ve dahi Mustafa Kemal’in o sırada orada bulunması, müttefikler bakımından tarihin en acı darbelerinden biri olmuştur.” Mustafa Kemal’e hakkını teslim eder.

Albay Mustafa Kemal, Çanakkale Muharebeleri’nde Truva Savaşı’nın intikamını alır.

7- Çanakkale’de Mustafa Kemal Truva Savaşı’nın intikamını almıştır.

Truva Savaşı’nda batıdan gelip saldıran Akalılar vardı; Çanakkale’de yine batıdan ve denizden gelen İngiliz ve Fransızlar var. Çanakkale’de Akdeniz Kuvvetleri Komutanı İngiliz General Hamilton var. Truva’da Aka ordusunun komutanı Agamemnon’du; Çanakkale’de İngiliz donanmasının savaş gemilerinden birinin adı yine Agamemnon.

Atatürk İlyada Destanı’nı okumuştu. Truva’dan 3 bin yıl sonra, 1915’te Çanakkale’ye saldıran İtilaf kuvvetlerini Mustafa Kemal durdurdu. Büyük Taarruz’da Yunan ordusunu Dumlupınar’da mağlup eden Mustafa Kemal Paşa, “Truva’nın öcünü aldık” demişti. Fakat, savaş tarihi açısından bakıldığında, Mustafa Kemal Truva’nın intikamını Çanakkale’de ve Conkbayırı muharebesiyle alır. Fatih Sultan Mehmet’in de 1462’de Truva’yı ziyaretinde, “Truva’nın öcünü aldım” dediği rivayet edilir.

8- Balkan Faciası sonrası Türk ordusunun Çanakkale’de destan yazması savaş tarihi açısından nasıl değerlendirilmeli?

Mustafa Kemal, Çanakkale’de verdiği emirlerin çoğunda, “Balkan Faciası’nın yaşanmaması için” şeklinde ifade kullanır. Hatta Balkan Felaketi’ne neden olabilecek askerlerin kurşuna dizilmeleri emrini de verir.

27 Nisan 1915’te verdiği emir: “Derhâl tabancanızı çıkarınız ve gördüğünüz tüm subaylara aynı yetkiyi verdiğimi söyleyiniz. Kaçanları vurunuz.”

1 Mayıs 1915’te de şöyle bir emir verir: “İçimizde ve komuta ettiğimiz askerlerimizde, Balkan Savaşı utancının tekrarını görmektense, burada ölmeyi istemeyenlerin bulunacağını asla kabul etmem. Eğer böyle kişilerin olduğunu görürseniz onları derhal kendi ellerimizle kurşuna dizmeliyiz…”

O genç subay kadrosu, Balkan utancını bir daha yaşamamak için gerekli tüm önlemleri alır. Saldırıda askerinin başındadır, taarruzda en önde komutanlar vardır.

İngiliz Resmî Tarihçilerinin tespitinde olduğu gibi, Türk askerinin Çanakkale Muharebeleri’nde başarılı olmasının temel nedeni, savundukları toprağın anavatanları olduğunu bilmeleridir. Türk askerinin başarılı olmasının ikinci nedeni de, muharebelerde Türk komutanların askerle beraber ön hatta bulunması ve karşı saldırılarda birliklerin başında hareket etmeleridir. Üçüncü nedeni de askerdeki manevi güçtür. Benim değerlendirmeme göre dördüncü nedeni de, iki yıl önce yaşanan Balkan utancının bir daha yaşanmaması isteğidir.

9- Çanakkale Muharebeleri’nin sonuçları ve dünya savaş tarihindeki yerini nasıl konumlandırabiliriz?

Çanakkale Harekâtı, başta Balkan Savaşı olmak üzere, uzun süren askeri yenilgiler döneminden sonra küçülen, yıkılış döneminde bulunan, önemli moral ve itibar kaybına uğrayan Osmanlı Devleti’nin kazandığı ilk büyük cephe savaşıdır.

İtilâf Devletleri, büyük umutlarla başladıkları Gelibolu Harekâtı sonunda, 260 günde Seddülbahir bölgesinde sadece beş, Arıburnu bölgesinde ise ancak 1.5 kilometre ilerleyebildiler.

Çanakkale Harekâtı, Birinci Dünya Savaşı’nın en az iki yıl daha uzamasına neden olmuştur. Çünkü İngiltere ve Fransa, yaklaşık bir yıl süreyle, yarım milyon civarında bir kara ve deniz gücünü Çanakkale’de bulundurmak zorunda kalınca, Almanya’nın Batı Cephesi’ndeki yükü çok hafiflemiş ve direnme gücü artmıştır. Almanya, Osmanlı ordusuyla İngiliz ve Fransız kuvvetlerini Çanakkale Cephesi’nde tutarak hedefine ulaşmıştır.

Çanakkale Boğazı geçilemediğinden destek alamayan Rusya’da, Ekim 1917’de Bolşevik İhtilali patlak vermiş ve Çarlık Rusya’sı yıkılmıştır. Ayrıca, Çanakkale Muharebeleri, Çarlık Rusya’sının yüzyıllardır gerçekleştirmek istediği Boğazlara sahip olma hayalini geriletmiştir.

En önemli sonucu, Çanakkale Zaferi Millî Mücadele’nin ve Cumhuriyet’in önsözünü yazmıştır. Ve Anafartalar kahramanını tarihe ve Türk milletine kazandırmıştır.

10- Atatürk’süz Çanakkale olur mu?

Kemalyeri’ni, Arıburnu’nu, Conkbayır’ı, Anafartalar’ı coğrafyadan silmeniz gerek. Bu da yetmez… İngiliz, Fransız, Avustralya, Alman, Yeni Zelanda tarihini de yok etmeniz lazım… Çanakkale şehitlerinin türküsünü nasıl yok edeceksiniz?.. Yani, silmeniz mümkün değil…

“Tarih nankör değildir, bir hizmeti unutmaz.”

ÇANAKKALE DEVLER SAVAŞI (yenicaggazetesi.com.tr)

Çanakkale Zaferi

Tarihi Gelibolu Yarımadası 18 Mart Zaferi’nin 109. yıl dönümü için süslendiğini izliyoruz

*

Çanakkale Zaferi’nin 109. Yıldönümünü kutluyoruz… Tarihî şahsiyetlerimizi anmak, geçmişte kazandığımız zaferleri kutlamak bizim için kadirşinaslıktan ziyade bir görevdir. Elbette maziye takılıp kalmayacağız. Yüzümüz geleceğe dönük olacak. Ama gözümüzü de geçmişten ayırmayacağız. Çünkü geçmiş bizim için bir aynadır. Bu aynaya bakarak zaferlerimizi de hezimetlerimizi de göreceğiz. Ve dün yaşadıklarımızdan ders alarak yarınlarımızı inşa edeceğiz…

*

Peki, Çanakkale Harbi’ne baktığımızda ne görüyoruz? Bu savaştan alacağımız dersler nelerdir?

Öncelikle şunu belirtelim ki, “Çanakkale Savaşı”nı tek başına ele alıp değerlendirmek doğru olmaz. Zira Çanakkale Savaşı, I. Dünya Harbi’nde savaştığımız cephelerden sadece biridir. Evet, Çanakkale’de bir destan yazdık ama diğer cephelerde aynı başarıyı gösteremedik. Esasen göstermemiz de mümkün değildi.

 Biz sanırım en büyük hatayı I. Dünya Savaşı’na dâhil olmakla yapmıştık. Nitekim bizi savaşa sokan maceracı paşalar (Enver-Talat-Cemal) kısa süre sonra durumun vahametini görmüş olacaklar ki İshak Paşa’yı, görüşüne başvurmak üzere Beylerbeyi Sarayı’nda gözetim altında tutulan padişah II. Abdülhamid’e gönderirler. II. Abdülhamid, İshak Paşa’ya şunları söyler:

“Bu vaziyette artık benim verebileceğim bir fikir, tavsiye edebileceğim bir tedbir kalmamıştır. Zira bu zavallı devlet Harb-i Umûmî’ye (I. Dünya Savaşı) sürüklendiği gün münkariz olmuştur. (yıkılmıştır) Sizi bana gönderenler, harbe girmeden önce göndermeliydiler. Dünyanın karalarına ve denizlerine hâkim olan devletlerine karşı Almanya ve Avusturya ile birleşip ateşe atılmak, tarihin ender kaydettiği hatalardandır.”

*

Diğer taraftan Çanakkale Zaferi elbette bizim için önemlidir. Allah muhafaza, Çanakkale’de mağlup olsaydık sanırım bugün Anadolu’da başkaları olurdu. İşte bunun içindir ki Mehmet Akif, Çanakkale Muharebesi ile Bedir Savaşı arasında bir ilgi kurarak Mehmetçiğe şöyle seslenir:

“Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker//Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer//Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhîdi//Bedri’n aslanları ancak bu kadar şanlı idi.”

Mehmet Akif’in, Çanakkale’de savaşan Mehmetçiği “Bedir”de savaşan “ashap”la karşılaştırması basit bir benzetme gibi görünse de aslında şair yukarıdaki mısralarda büyük bir hakikati dile getirmektedir. Çünkü Müslümanlar o gün Bedir’de mağlup olsalardı müminlerin ocağı Medine düşer ve İslâm güneşi daha doğmadan batmaya mahkûm olurdu. Aynı şekilde, düşman Çanakkale’de o gün galip gelseydi başta İstanbul olmak üzere bütün Türk yurdu ve İslâm dünyası işgal edilecekti. Dolayısıyla, Bedir Savaşı ile Çanakkale Harbi arasında bir benzerlik olduğu muhakkak…

*

Zamanın Büyük Britanya İmparatorluğu İngiliz Emperyalizmine karşı

Osmanlının Payitahtı İstanbul’un işkâl edilmesini önleyen Çanakkale savaşları, Osmanlı subaylarının olduğu gibi İngiliz subaylarının da takdirlerine mazhar olmuş olacak.

 57. Alay Komutanı Yarbay Mustafa Kemal’in savaş tekniğini isabetle kullanması, askerine verdiği cesaret ve taktikler sonucu, savaşın kazanılmasında başrol olmuştur.

Zira Anafartalar Komutanı Mustafa Kemal’in tarihe geçen o meşhur taarruz emri verilen savaşın ne kadar hassas süreçlerden geçtiğini gösterir;

‘’Ben size taarruz etmeyi değil ölmeyi emrediyorum.’’diyecekti.

*

İki yıl sürecek ( 1915/ 17) bu çetin ve zor şartlarda geçen kara ve deniz savaşlarının kazanılmasının verdiği üstün moralin ve güvenin 1919 ruhunun başlangıcı; Kurtuluş Savaşlarının da öncüsü olacaktı.

Zira Çanakkale Zaferinin üçüncü yılında Montrö Mütarekesi sonucu Osmanlı parçalanmış; İngiliz İstanbul Sarayburnu önlerindedir. Anadolu’ya çıkmak üzere görevlendirilen Mustafa Kemal bu tarihte kendisine tahsis edilmiş gemisiyle Samsun’a gitmek üzere İngiliz muhripleri arasından geçerken arkadaşlarına dönerek ‘’geldikleri gibi giderler!’diyecekti. Bilindiği gibi, İngiliz’in desteğinde Yunan’a karşı verilen kurtuluş savaşlarında Başbuğ Mustafa Kemal Yunan’ı İzmir’den denize döker; İngiliz geldiği gibi gider; Osmanlının külleri üzerinde Bağımsız Türkiye Cumhuriyeti kurulur.

*

Gazi Paşamız Atatürk’ün günümüz Liderlerine ışık tutacak veciz ifadeleriyle:

‘’Artık millet, iki şey için silaha sarılacaktır: Milli sınırlarımız içinde yaşamını, bağımsızlığını ve egemenliğini korumak için! Artık bizim saldırgan bir askeri siyasetimiz olmayacaktır. Cihangirlik sevdasında, savaşarak ülkeleri alma peşinde olmayacağız. O düşünüş biçimini izleme yüzünden en ağır cezaları hala çekmekteyiz. ‘’

*

Anlaşılan o ki, dünyada en büyük talihsizlik bir insanı tanımadan, dinlemeden, eserlerini okumadan o’nun hakkında hüküm vermektir. Sanırım en talihsiz insanlar nankörlerdir. Bu vatan için ter döken, kan döken, can veren herkese sonsuz minnet duyuyoruz. O eşsiz kahraman kadronun tırnağı etmeyen zavallıların, onları küçümseme gayretleri sadece ve sadece ‘’yarının utanç levhaları’’ olacaktır.

*

Diğer Müslüman ülkelerin hali karşısında bugün pırıl pırıl bir Türkiye varsa unutmayalım bu ‘’Atatürk’ün ve arkadaşlarının’’ eseridir.

Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran iradenin, Türk Milliyetçisi iradenin karşısında Türk Düşmanlığı üzerine kurgulanmış ve cemaatçilik örgütlenmesi adı altında bedevi kültüründen beslenen Türk kültür genlerinden mahrum nankörleri ve diğer kanı bozukları görmeliyiz.

“Bizim kitabımızda Türklük yok”, “Türklük şart değil” diyenler yine bunlar! Bu asil milletin aşıyla beslenen nankörlere ne dersiniz?

Türklüğü ayaklar altına aldıklarını söyleyen bu hainlerle ülke yıllardır boğuşuyor; kan kaybediyor.

*

Çocuklarımızı sahte din soslu uyuşturucu kültürden arındırıp Türk Kültür DNA’sı ile donanımlı ‘’Kurt Gibi’’ yetiştirilmezse yine olacağı budur.

*

Başta Ebedi Başbuğ Atatürk olmak üzere, bize bu toprakları vatan kılmak, vatan tutmak için can veren Kuvva-i Milliye şehitleri atalarımız, bu aziz milletin necip evlatları, kutlu ruhlarınız şad olsun.

31 Mart Seçimlerini Kazanmayı En Fazla Hangi Aday Hak Ediyor?

                Türkiye’de 31 Mart 2024 Yerel seçimlerinin neticelenmesine günler kala siyasi partiler rakiplerine karşı atılmadık iftira, gün görmemiş yalanlar ve suçlamalarla birbirlerine saldırıyorlar. Sanırsınız ki; bu seçim bir belediye başkanlığı seçimi değil, en büyük yalanı, en büyük iftirayı atma yarışı.

                İktidar Partisi ve yandaşlarının suçlamalarının temelinde: Vatan, Bayrak, Ezan ve Beka meselesi yatıyor. Sanki diğer muhalefet partileri vatan ve millet düşmanı. Faraza o partilerden birinin adayı seçimi kazandığı takdirde; vatan bölünecek, bayrak indirilecek, minarelerde okunan ezanlar susturulacak.

                Her ne kadar iktidar partisi Türk Milleti’ni “Balık Hafızalı” yerine koysa da biz unutmadık “29 Ekim 2014 yılındaki bağımsızlığımızın sembolü Cumhuriyet Bayramı’nın kutlandığı bir günde Kuzey Irak’taki Peşmerge’nin Habur sınır kapısından Türk topraklarını çiğneyerek Kuzey Suriye’ye geçişlerini.

                17/25 Aralık 2013 Hırsızlık haftasında para sıfırlamalarını, bakan çocuklarının yatak odalarındaki para sayma makinalarını, ayakkabı kutularından çıkan Euro ve Amerikan dolarlarını ve bu işleri yapan suçluların sonradan mağdur edildikleri ileri sürülerek yakalanan paraların faizleriyle tekrar sahiplerine iade edilmelerini.

                Yine 2019 yerel seçimlerine günler kala TRT’den Bebek Katilinin mektubunun okutturulması, kardeşinin TRT’ye çıkarılıp konuşturulması unutulmadı.

                O halde Allah aşkına siz hangi “Beka”dan söz ediyorsunuz?

                Geçtiğimiz seçimlerde olduğu gibi yine bu seçimde de birtakım senaryolar üretilerek muhalefet köşeye sıkıştırılmaya çalışılıyor. Ne diyelim bunu kendilerinin de çok sevdiği Necip Fazıl’ın “Sakarya” şiirinden aldığımız iki mısra ile cevaplayalım:

“Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek

Siz hayat süren leşler, sizi kim diriltecek?”

*

Turhan Çömez Olayı

                Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın özel kalem müdürü ve danışmanı iken, 2002 genel seçimlerinde XXII. Dönem (03.11.2002 – 22.07.2007) Balıkesir Milletvekili seçile Turhan Çömez, Çokuluslu ABD Şirketi Cargill’in Bursa ve Balıkesir’deki faaliyetlerinden ötürü partili milletvekilleriyle ters düştü. 8 Nisan 2008 de parti disiplinsizliği sebebiyle partisinden ihraç edildi.

                Cargill şirketi, Türk vatandaşlarının sağlığı,  tarımı ve ekonomisine darbe vurucu genetiği değiştirilmiş mısır tohumundan elde edilen Mısır Şurubunun Türkiye’de üretilmesi için Bursa ve Balıkesir’ de tesisler açmış, bu tesisler hem çevreye zarar veriyor hem de Türk tarımına büyük darbe vuruyordu. İşte Turhan Çömez bu çokuluslu şirkete karşı savaş açtı. Turhan Çömez’in bu karşı çıkışlarına gerek kendi partisinden, gerekse ABD’den büyük baskılar geldi.

ABD ve Cargill çıkışları sebebiyle, ABD Büyükelçiliğinden üst düzey bir isim TBMM’de kendisini ziyaret ederek ABD’ye karşı olan bu duruşunu değiştirmesini istedi.

                Turhan Çömez buna karşılık “sizin ülkenizde Türkiye’nin bir büyükelçilik görevlisi, bir senatörün odasına girip böyle konuşsa tepkiniz ne olurdu?” deyip görevliyi odasından kovmuş.

Elçilik görevlisinin hiç beklemediği bu hareket karşısında cevabı: “Washington bunu unutmaz” olmuş. Washington hakikaten Turhan Çömez’in bu yaptığını unutmamış, 2008 yılında Ergenekon’dan hakkında yakalama kararı çıkartmıştır.” Ekşi Sözlük

                1 Temmuz 2008’de Ergenekon Terör Örgütü suçlamasıyla hakkında yakalama kararı çıkarıldı. Kendisi o tarihte İngiltere’de dil eğitimi aldığı için yakalanamadı. “Öz yurdunda garipsin öz yurdunda parya” misali 12 yıl İngiltere’de vatan hasreti çekerken 2019’da Ergenekon davasından berat ettikten sonra yurda döndü,

                14 Mayıs 2023 tarihinde yapılan genel seçimde 28. Dönem Balıkesir 1. sıra adayı olarak İYİ Partiden milletvekili seçilen Turhan Çömez, 31 Mart 2024 Yerel Seçimleri için memleketi olan Balıkesir’den Belediye Başkan adayı oldu.

                Doğup büyüdüğü topraklar için onca mücadele veren, adeta İngiltere’de 12 yıl sürgün hayatı yaşayan Turhan Çömez için Ahte-vefa gösterilip, partiler üstü Başkan seçilmesi onun en doğal hakkı, bizlerin ise onun seçilmesine destek olmamız milli görevimiz değil ‘mi? Hadi partiler üstünden vaz geçtik en azından Cumhuriyet Halk Partisi’nin destek vermesi gerekmez ‘mi? Oysa Genel Başkan Sayın Özgür Özel, İYİ Parti Genel Başkanı Sayın Meral Akşener’den Balıkesir’de kendi adayları için fedakârlık yapmasını bekliyor. Bu da siyasetin garip cilvesi ne diyelim.

FERT – TOPLUM – SİYÂSET – DEVLET İLİŞKİLERİ Felsefe Anabilim Dalı Emekli Öğretim Üyesi Prof. Dr. SÜLEYMAN HAYRİ BOLAY ile Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Toplumlar, fertlerden; devlet de siyâsetten ayrı düşünülemiyor. Aralarında sıkı bağlar, dâimî ilişkiler var. Bu ilişkilerde ideal ölçü ne olmalıdır?

Prof. Dr. Süleyman Hayri Bolay: İlişkilerin mâhiyeti ve ideal ölçünün ne olması gerektiği hususuna geçmeden önce birey, toplum, devlet ve siyâset kavramlarını bilmemiz gerekiyor.

Çetinoğlu: Lütfedersiniz…

Prof. Bolay: Birey: Bireyin kelime mânâsı, bölünmez parça olmakla beraber toplumun bölünmeyen en küçük unsuru olan varlık da birey veya ‘tek insan’dır.

Toplum: Toplum ise fertlerin bir araya gelerek teşkil ettiği canlı ve şuurlu bir bütündür. Fertler nasıl kendilerini yenilemek ve aşmak mecburiyetinde iseler, toplumlar da fertten daha fazla kendilerini yenilemek ve aşmak mecburiyetindeler. Aksi takdirde yaşamak imkânına sâhip olamazlar. Yaşasalar bile müstakil ve bağımsız olarak yaşayamazlar. Onlar da dünyâdaki gelişmelere, değişmelere paralel olarak kendilerine lâzım olan uyumu sağlamak ve kendilerini aşmak durumundalar. Bu açıdan toplumlar, insanların emniyetini, temel ihtiyaçlarını sağlamak amacına yönelik olarak faaliyet gösterirler. Böyle bir toplum esas itibâriyle ortak bir kültürün eseridir.

Burada sivil toplum ile onun mukabili olan toplumu yâni siyâsî toplumu ayırmak mecbûriyetindeyiz. Çünkü sivil toplum, devlet, hükümet, siyâsî partiler ve askeriye gibi resmî-siyâsî güçlerin tesirinden âzâd olmuş toplum demektir.

Siyâset: Siyâset’in değişik târifleri olmakla beraber ‘Devleti her alanda idâre edecek kuralların bütünü’ olarak târif etmek mümkündür. Siyâsetin yapılabilmesi için uygun ortamın bulunması lâzımdır. Her ne kadar siyâset yapacak ortamı demokratik zihniyet ve anlayışın sağlayacağı ve ancak demokratik bir ortamda siyâset yapılabileceği söylenir durursa da, bundan demokratik zihniyetin olmadığı zamanlarda ve toplumlarda yapılan idârelerin siyâset olmayacağı mânâsı çıkmaz. Şöyle veya böyle onlar da siyâsettir. Siyâset felsefesi, ahlâk felsefesi ve bizzat ahlâkın kendisi gibi, olanı değil, olması gerekeni ele alır. Bu bakımdan toplumların gelecekte nasıl idâre edilmesi gerektiğini ortaya koyabilmek için toplumların dününü ve bugününü de inceleyerek mukayese imkânına kavuşur.

Devlet: Yunan filozofları, umumiyetle, tabiatı icâbı, insanın ‘siyâsî bir varlık’ olduğuna kanidirler. İnsan bir devlet içinde yaşamak mecburiyetindedir. Aristo, siyâsete dâir kitabının baş taraflarında, devletin, ‘tabiatın maksatsız hiçbir şey yapmadığı teolojik bir sürecin mahsûlü’ olduğunu söyler. Ona göre devlet, en yüksek iyiliği hedefler. Bu sebeple de devlet, insanını, toplumların ve insanlığın kemâle/olgunluğa ve mutluluğa ulaşabileceği yerdir. Yâni devlet, ferdin maddî ve mânevî her türlü tatmine ulaştığı yer olarak görülmüştür. Devlette temel olan meşruiyettir. Bu meşruiyet içeride millet tarafından ve hukukî kurumlarca dışarıda ise yabancı ülkelerce kabul görmek sûretiyle kendînî gösterir.

Çetinoğlu: Batı’da devlet-din münâsebeti nasıldır?

Prof. Bolay: Avrupa ülkelerinde devlet anlayışı daha çok Rönesans’tan sonra gelişmeye başlamıştır. Bu cümleden olarak ortaya çıkan siyâset felsefeleri, din-devlet münâsebetlerini farklı şekillerde ileri sürmüşlerdir. Bossuet, Calvin ve Luther gibi papaz-ilâhiyatçı nazariyecilere göre, devletin dinden müstakil bir varlığı yoktur. Dolayısıyla devlet âdeta bir ‘Kilise devleti’dir.

Makyavel, Hobbes, Montesquieu ve Rousseau gibi siyâset filozoflarına göre de devlet, dînî emri altına almalı ve din mutlak surette devlete tâbi olarak onun emrinde olmalıdır. Hobbes, dînîn kişiye olduğu kadar topluma ve devlete de lâzım olduğuna kanidir. Bundan dolayı dînî ve dînî hayatı devlet belirlemelidir. Mühim olan dînîn devlet için bir tehdit ve tehlike olmaktan çıkarılmasıdır. Bunun için din işleri ile siyâsî işleri tanzim etme hakkı birbirinden ayrılmamalıdır. Bunun neticesi olarak da ‘Devletin hizmetinde ve emrinde bir Kilise’ anlayışı kendînî gösterir. Rousseau’ya göre de din siyâsetin yedeğinde ve onun güdümünde olmalıdır.

Almanların ve batının büyük filozofu sayılan Hegel ise devleti, mutlak din dediği Hıristiyanlığın Tanrısının yeryüzündeki tek ve ev büyük temsilcisi saydı. Bu temsilciği de Alman milletine ve devletine hasretti. Ona göre dünyâyı idare etmesi gereken ‘Cermenlik ruhu’dur.

Çetinoğlu: Bu konu ile sıkı bağlantısı olduğu bilinen Auguste Comte nasıl düşünüyor?

Prof. Bolay: Sosyolojinin ve pozitivist felsefenin kurucusu olan Auguste Comte ‘Pozitivizmin İlmihali’ adıyla dilimize çevrilen ve Millî Eğitim Bakanlığı’nca iki defa basılan kitapta şöyle veya böyle ruhbanlığın bulunmadığı bir toplumun kendi kendisini idâme ettirmesine ve gelişmesine de imkân olmadığını bildirir. Her türlü metafiziğe savaş açmış olan bu filozofun, Tanrı’nın yerini ebediyen beşeriyetin aldığını söylerken toplumun mevcudiyetini ve gelişmesini ruhbanlığa bağlaması şaşırtıcı değil midir? Artık insanlık ve toplum tanrılaştığına göre, din de onların tespit ettiği amaçlara ulaşmakta sadakatle hizmet verecektir. Toplumların ve insanlığın ilerlemesi de inancın ve bu yeni dînîn gölgesinde ve refakatinde gerçekleşecektir. Tabii ki bu anlayışta ‘Allah’ın rızası’ değil toplumun ve yeni tanrı olan insanlığın rızâsı esas olmaktadır.

Batı’da işâret etmeğe çalıştığımız bu devlet ve din ilişkisi, kendi toplumumuzdaki gelişmeleri anlama bakımından bize büyük fayda sağlayacaktır.

Liberalizmin babası sayılan İngiliz filozofu John Locke (1632-1704) Treatise of Civil Government (New yok 1968, s: 88) adlı eserinde devletin nihaî gayesinin ‘insanların hayatlarının ve refahlarının korunması’ olarak belirtmektedir. Gerçi o da din ile siyâsetin ayrılmasını, kilise’nin devlet karşısında bağımsız kılınmasını istemiştir. Fakat o dönemde bu fikrin bir yankısı olmamıştır. Gerek August gerekse J. Locke, devlete koruyuculuk rolü biçmektedirler. Bu da müspet olmakla beraber oldukça sınırlı bir roldür. Halbuki İslâm’da devletin rolleri arasında koruyuculuk olmakla birlikte ‘takva’ sâhibi insanların yetiştirilmesi, Emr-i bil ma’ruf (iyiliği emretmek) ile sosyal açıdan kontrol edilmesi ve böylece iyi ve huzurlu bir hayatın teşvik edilerek yaygınlaştırılması, böylece Müslümanların âhiret hayatının huzurlu olarak hazırlanmasının şartların hazırlamak vardır..

Bu anlayışın yanında İslâm’da devletin gayesinin ne olduğu sorusu sorulabilir. Bu soruya Âl-i İmran suresinin 103-104. âyetlerine dayanılarak cevap verilebilir

 Çetinoğlu: Lütfeder misiniz?

Prof. Bolay: Müslümanların birliği ve iş birliği için bir çatı sağlamak; sınırları korumak, barışı tesis etmek, insanların ortalama hayat seviyelerini yükseltmektir. Onları her türlü baskıdan, zulümden uzak tutmak, dengeli bir sosyal adâleti tahakkuk ve tekâmül ettirmek eşitlik ve adâleti sağlayan, kötülüğe karşı iyiliğe çağıran, yanlışa karşı doğruyu savunan bir topluluk meydana getirmektir. Muhabbet İkbal’le beraber İslâm’da devletin amacını ‘İslâmî ilkeleri kabul etmek ve târihteki belirli insan örgütlenmelerinde gerçekleştirmektir.’

İslâm’da devletin amaçları bunlardan ibâret değildir elbette. Bu saydığımız gayeler kadar hattâ onlardan daha mühimi, müminlerin âhiret hayatındaki ebedî kurtuluşu ve huzurunun temin edilmesi yolunda gereken şartların hazırlanmasıdır. Bu gaye, büyük bir önem arz etmektedir. Zira İslâm’da siyâsetin ve devlet anlayışının zarureti burada kendînî göstermektedir.

Günümüz devlet anlayışında böyle bir gaye yer almaz. Çünkü modern devlet anlayışı, laik, maddeci veya ateist temellere dayanır. Hıristiyanlar ve Museviler âhirete inanmakla birlikte batı dünyâsında gelişen ve yerleşen devlet kavrayışında insanların ebedî hayatı kazanması için bir endişe ve bu yolda bir gayrete yer verilmez.

Devlet kavramına Kur’an’da ve Peygamberimiz döneminde rastlanmaz. Kur’ân sâdece teşkilatlı otoriteden bahseder, bu da hâkim olan otoritenin menşei olarak bizzat Allah’a aittir. ‘Devlet’ kavramı ilk defa Abbasî devletinin kuruluşu sırasında bu yeni devlet için kullanıldı Yâni Emevîler bile bu tâbiri kullanmamışlardı. Bu kavram, genel olarak, otorite ve idâre anlamlarını ihtiva etmektedir.

Çetinoğlu: Modern anlayışa görev devlet kavramı neyi ifâde ediyor?

Prof. Bolay:Modern anlayışta devlet, genel olarak ‘Sınırları belli bir toprak parçası üzerinde teşkilatlanmış ve bağımsız bir hükümete sâhip olup mensubu bulunduğu toplumun idârecisi ve temsilcisi olan topluluktur.’ Şeklinde târif edilir.

Çetinoğlu: İktidar nasıl târif ediliyor?

Prof Bolay: Devletin hâkimiyet kurma, toplumun kendi irâdesini egemen kılma kudretidir. İktidarsız devlet olmaz; ama iktidara gelmek, her zaman, devlete tam hâkim olmak anlamına gelmez.

Çetinoğlu: Bir de meşruiyet kavramı var…

Prof. Bolay: İktidara gelişin veya iktidarın; hukuk kaidelerine ve kanunlara uygun bir zemine sâhip olması, dolayısıyla devletin ve hükümetlerin hukukî dayanaklarının bulunması, bu dayanaklardan destek ve kuvvet almasıdır.

Meşruiyet, iktidara gelişin hukuk kuralları içinde olması ise meşruiyetin ölçüsü de kanun hükümlerine uygun iktidar olduktan sonra bu kural ve yasa hükümlerine uygun olarak devleti ve ülkeyi yönetmedir.

Milletin ve yabancı devletin bir devletin varlığını kabul etmesiyle meşruiyet ortaya çıkar. Milletin egemenliği yerleşince ve perçinleşince devlet ancak meşruiyet ve yapı kazanır.

Çetinoğlu: En çok tartışılan kavram olan demokrasi hakkında neler söylemek istersiniz?

Prof. Bolay: Çağımızda demokrasi kavramı, boyuna içi değişik şekillerde doldurulan ve boşaltılan bir kavram olarak kendînî göstermektedir. En geniş manâsıyla siyâsî iktidarın halkın irâdesine dayandığı idâre şeklidir. Çağdaş demokrasilerde şu üç ilke hâkim unsurlardır:

1-Çoğunluğun yönetim hakkı, 2- Siyâsî eşitlik, 3- Azınlığın çoğunluğun baskısından ve zulmünden korunması.

Son ilkenin gerçekleşmesi için hâkimiyetin/egemenliğin yürütme, yasama ve yargı hâlinde kuvvetler ayrılığı ilkesine göre bölünmesi ve bu üç kuvvetin birbirini denetlemesi gerekir.

Çetinoğlu: İslâm dünyasında durum nasıl?

Prof. Bolay: İslâm dünyâsında, önceki dönemlerde demokrasiden bahsetmek mümkün görülmüyor. Bu da daha çok 19. asırdan itibâren geliştirilen bir kavram sayılır. Ama Osmanlıda Nâmık Kemal, demokrasi yerine ‘Bey’at/biat’ kavramını kullanıyordu. Gökalp ise demokrasi karşılığı ‘Halkçılık’ kavramını geliştirmişti.

Çetinoğlu: Laiklik kavramı hakkında da konuşur musunuz?

Prof. Bolay: Laiklik kavramı da esas olarak batıdan gelişerek yerleşmiş bir kavramdır. Belki de dînî en çok ilgilendiren kavram budur. Bizde laicite ve laisizm dâimâ karıştırılmış olmakla beraber kavramın târifinde de bir türlü ittifak sağlanamamıştır. Sağlanması da mümkün değildir, böyle bir şey de beklenmemelidir. Çünkü muhtelif devletlerde bu kavrama yüklenen anlamlar, dâima değiştiği gibi uygulamalar da değişmektedir. Bu bakımdan laiklik ‘Din ve devlet işlerinin ayrılması, özellikle bizde, dînîn devlet işlerine karışmaması, devletin dinlere eşit mesâfede durması’ gibi târifler, yanlış anlamalara ve yanlış uygulamalara meydan vermiştir. Çünkü din ve devlet işlerinin ayrılması, dînîn toplum dışı bırakılmasına yol açtığı gibi, devletin dînîn her alanına müdâhale etmesine ve dînî istediği gibi şekillendirmeye yol açmıştır. Devletin dinlere eşit mesafede durması ise bir kandırmaca olup aslında gerçekleşmesi mümkün olmayan bir anlayıştır. Çünkü her iktidar, oy aldığı büyük kitleyi her şeyden daha çok kollamak ve onların ihtiyaçlarını öncelikle karşılamak durumundadır. Başka oyları kazanmak için uğraşmaktan evvel kendi taraftarlarını kaybetmek ve muhafaza etmek mecburiyetindedir.

Laiklik için aslında modernite ile ilgili olduğundan aydınlanmadan bu tarafa gelişen anlamıyla ‘Muteal’in mündemiç kılınması’dır demek daha doğru olur. Ülkemizde devlet, nüfusunun % 99’u Müslüman bir ülkenin devleti olduğu hâlde ve siyâsîler, Müslüman olmakla beraber, İslâm’dan dâimâ korkmuşlar, dolayısıyla Müslümanlığa ve Müslümanlara dâimâ baskı uygulamışlardır. Buna mukabil Türkiye deki İslâm dışı inançlara ve diğer dinlere dâimâ müsamaha gösterilmiş ve onların gelişmesi şöyle veya böyle desteklenmiştir. İslâm ve Müslümanlar, dün olduğu gibi bugün de potansiyel tehlike olarak görülmüştür. Bundan dolayı Prof. Dr. Osman Turan merhum: ‘Durum batı ülkelerinde farklıdır. Katolikliğin hâkim olduğu bir ülkede meselâ İtalya, İspanya, Fransa gibi ülkelerde Protestanlık gelişemediği gibi, Protestan bir Prof. Katolik okuluna veya üniversitesine tâyin edilemez. Katolik olmayan bir siyâsetçi kolay kolay iktidara gelemez. Durum Protestan olan ülkelerde de farklı değildir. Dolayısıyla her dine aynı mesafede durmak sözü bir aldatmacadan ve bir masaldan ibârettir.’ diye yazmaktadır.

Çetinoğlu: Türklerdeki duruma bakarsak Efendim…

Prof. Bolay: Eğer laiklik, başka inançlara saygılı ve hoşgörülü davranmak ise, bunu İslâm dünyâsı ve medeniyeti; özellikle Selçuklu ve Osmanlı yönetimi asırlarca en iyi şekilde uygulamıştır. Batı dünyâsı, Avrupa Parlamenterler Meclisi, bu konuda örnek vermek mecburiyetinde kalınca Endülüs İslâm Devleti’nin ve Osmanlının uygulamalarını örnek göstermek durumunda kalmaktadır. Çünkü onların târihinde böyle bir örnek yoktur. Hatta liberalizmin babası sayılan John Locke, 17. asırda ilk defa bir ‘Hoşgörü Risâlesi’ yazmak ihtiyacını duymuş, fakat risâlesinde Katoliklere ve ateistlere mahkemede şâhitlik yapma hakkı tanımamıştır. (Bu risale dilimize de çevrilmiştir.)

Fransız araştırmacı Gilles Keppell ve 10 arkadaşının on sene süren araştırmaları neticesinde, Türkçeye ‘Tanrının İntikamı’ adıyla çevrilen bir kitap yazmışlardır.  Keppell’in bildirdiğine göre: 1975’ten beri Yahudiler, Hıristiyanlar, bilhassa Kuzey Amerika Protestanları ile bir kısım Müslüman gruplar, yüz binlerce laiklik aleyhtarı yetiştirerek laik idâreleri yıkmak ve laik idârelerden Tanrı’nın intikamını almak için mücâdele etmektedirler. 

Prof. Dr. SÜLEYMAN HAYRİ BOLAY      1937 yılında, o dönemde Konya’nın, günümüzde ise Karaman’ın ilçesi olan Ermenek’te doğdu. İlkokulu Konya’nın Taşkent ilçesine bağlı Bolay kasabasında, ortaokulu ve liseyi Konya’da, üniversiteyi Ankara’da okudu.       Türkiye’de felsefe ilminin gelişimine önemli katkılar sağlamış isimlerden birisidir. Bugüne kadar çok sayıda eser sunan ve eserleri ile önemli çalışmalara imza atan Süleyman Hayri Bolay, dînî konulara da farklı bir yaklaşım açısı ile bakmıştır. Başta İslâm Felsefesi olmak üzere Batı Felsefesi, Osmanlı Düşünce Hayatı gibi konular üzerinde önemli eserler yazdı.      1961 – 1969 yılları arasında öğretmenlik yaptı. Askerlik vazifesini ifa ettikten sonra 1971’de Ankara Üniversitesi Felsefe Târihi bölümünde asistan oldu. 1975’te doktor, 1980’de doçent unvanlarını aldı.  Sorbon Üniversitesi’nde araştırma yaptı.    1982 yılında Selçuk Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi, 1984 yılında Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dekan yardımcılığına tâyin edildi. 1987’de Hacettepe Üniversitesi’nde Felsefe Târihi profesörlüğünü getirildi. 1996 yılında Gazi Üniversitesi’nde bölüm başkanlığı yaptı.      Felsefeye Giriş, Türkiye’de Ruhçu ve Maddeci Görüşün Mücâdelesi, Felsefe Dünyâsında Gezintiler, Felsefî Doktrinler Sözlüğü, Kur’an’da İman ve Siyasi, Ekonomik ve Kültürel Boyutlarıyla Küreselleşme, Tanzimat’tan Günümüze Türk Düşünürleri isimli eserleri yayımlandı. 

“İKRA” / “Oku” Diyor Kitabın Kalsın İstersen Dünyada Adın

          Okumak; insan olmak için, çıkmaktır sefere

          Vatanın; sahip olması için, gerçek bir ere

          Çünkü, “ikra” / “oku” diye başlıyor aziz dinim

          Başka söze ne hacet dostlar, artık benim

          Oku oku oku, hiç durmadan, daima oku

          Budur kendini bilmenin, başta gelen yolu

          Okumaktan geçer kardaş, aman daima oku

          Yoksa saplanır göğsüne, düşmanın zehirli oku

          Unutma sen Allah değilsin, ama Allahtansın

          O değilsin, fakat her şey gibi, O’ndansın

          Bunun gereğini yapman, yaratılış gerekçesi

          Okumaman olur, yokluğu istemenin dilekçesi

          Okumak, kitabının ilk muhteşem baş emri

          Yoksa, olursun bineceklerin altındaki semeri

          Okumak eder insanı, Kâinat Efendisi’nin yaveri

          O’nun uğrunda, şehit veya gazi olacak seçkin eri

          İster isen olmak, Allah’ın has ve saygın kulu

          Kâinatı okumaktır, bunun başta gelen okulu

          Bunun içindir ki, ana-babalar katlanıyor nelere

          Yeter ki okusun da, çıksın diye bilimsel sefere

          Okumaz isen, hem Dünya hem de öte Âlemde

          Elini tutacak birini bulamazsın, arasan da beyhûde

          Okumak İlahî tecellînin, ilham basamakları

          Okumak, manevî yükselişin açılan kapakları

          Okumak, insan olmuşken sıradan Biri

          Yapar insanı, mânevî sâhanın saygın Pîri

          Okumak; geçmişe, geleceğe bağlayan köprü

          Sonsuz bir şekilde, uzatmak demektir ömrü

          Tabii, asıl okumak; büyük kâinatın şahsında

          Özet kâinat denen, Kendini okumaktır aslında

          İnsanın sonsuz, meçhul mânevî tarafları ile

          Mânâ âlemlerine, okumakla kanat açmazsan nafile

          Şereflendirmek için, “Bile yazdım adın ile adımı!”                               

          Kul’a düşmez mi, Okumak için atmak ilk adımı?

Çanakkale Destanı

Tarihe damgasını vuran bazı olaylar hüzünlüdür, acıları depreştirir. Fakat Çanakkale, öyle kutlu ve anlamlı ki, hüznü gurur vermekte, gözyaşı bağırları kabartmakta ve kederi gönüllerde yanık türkülere beste olmaktadır.

Andıkça onurlandıran ve gururlandıran böylesine eşsiz bir destanı, nesillere yeni baştan “bütün bilinmezlerini ortaya çıkararak” tanıtmak elzemdir.

Çanakkale, modern çağın buhranlarına umut olabilecek, yeni bir nefes, insanlık düşmanlarına insan olduklarını hatırlatan bir ders, geçmişten geleceğe kutlu bir köprüdür.

Bu yüzden, yediden yetmişe her kesimin savaşın geçtiği yerleri gezip görmesi, gerçekleri öğrenmesi, yorumlaması, özümsemesi, dersler çıkarması ve ibret alması elzemdir.

Ülkeler, kitlelere ilham versin, yol göstersin, örnek teşkil etsin diye, devasa paralar, büyük emek ve onca zaman harcayarak; etkileyici filmler, eşsiz projeler, ya da kusursuz anıtlar ortaya koymak isterler.

Çanakkale öylesine devasa bir filmdir ki, aynısının değil, benzerinin bile tekrarlanması, her bakımdan asla mümkün değildir. Sahnelerinde dublör kullanılmamış, bilgisayar oyunlarıyla aldatıcı efektler yapılmamıştır. Yapay görünüşler, sahte gülümsemeler, teknolojik gözyaşları akıtılmamıştır.

Sahnesi misk kokulu vatan toprakları, başrollerde yer alan kahraman Mehmetçik’tir. Her bölümü, prova edilmeden, tekrarı olmadan, kanla ve canla icra edilen gerçek bir destandır.

Akan, bir milletin asil kanı, zulmü boğan ise masumiyetin, haklılığın cesaretin, mertliğin ve vatan sevgisinin gücüdür…  250 bin gencecik, hayatının baharında ana kuzusu, ıstırap, çile, dağlanan yürekler, bağrı yanık analar, gözyaşı ve sönen ocaklardır…  O yüzden bu filmin bütçesini hesaplamak asla mümkün değildir. Değerine ise asla paha biçilemez.

Bu filmi vahşet üzerine kurgulayanlar, Mehmetçiği hesaba katmadıkları için, icra ederken spontane olarak gelişen olaylar karşısında hayal kırıklığına uğramışlardır. Çünkü Mehmetçik akla hayale gelmeyen bambaşka bir senaryoyu sahneye koymuştur.

Fitne, fesat, kalleşlik, kin, nefret gibi çirkin duygularla hazırlanan bu proje; mertliğin, cesaretin merhametin, hoşgörünün ve vatan sevgisinin yer aldığı ibretlik bir destana dönüşmüştür.

Mehmetçik, bu zulme, canavarlığa ve her türlü çirkinliğe, güzel hasletlerini katarak ibretlik ve imrenilen bir boyut getirmiştir. O yüzden Çanakkale savaşları, şanlı ve eşsiz bir destandır. Bu destanın içinde hayali devler değil, bunlardan daha vahşi, daha gaddar, daha acımasız, canavarlaşmış düşmanlar rol almış, her türlü çirkin ve rezilliklerle bir milleti yok etmeye çalışmıştır.

Buna karşılık Mehmetçik, aklın almadığı, gücün yetmediği taş kalplerin anlayamadığı ibretlik ve gurur verici sahneleri icra etmiştir. Yerinden kaldırılamayan gülleler sırtlanmış, inanamayan akılların şaşkınca bakan gözleri önünde, en muhteşem, fakat insanlık katili zırhlılar denizin dibine gönderilmiştir.

Sayı, teçhizat ve teknoloji bakımından, kendisinden çok üstün,  hiç de adil olmayan bir güce karşı, akla hayale gelmeyen cesaret ve gayret gösterilerek, dünyaya savaş ve insanlık dersi verilmiştir. O yüzden, öylesine kutlu ve öylesine eşsizdir.

Mehmetçik bire karşı on kat düşmana eyvallah etmemiş, rakipleri her türlü konforla, modern silahlarla donanımlı iken, O giysisine taşlardan düğme yapmış, yırtık ve söküğünü kendi dikmiş, peksimetini yanındakiyle paylaşmıştır.

 Yeri gelmiş, feryatlarına dayanamadığı acımasız düşmanını, şefkatle sırtlayarak cephe gerisine taşımış. Dünyaya insanlık dersi vermiştir. Buna rağmen kurtardığı düşmanı tarafından kalleşçe arkadan vurularak şehit edilmiştir.

Utanmadan, sıkılmadan yedi düvel bir araya gelerek, her türlü barbarlıklarını icra etmek adına, inceden inceye plan yaparak topraklarımıza saldıran bu arsızlar, sonra da pişkince bu savaşın sonuçlarından bizi sorumlu tutmaya çalışmıştır.

Üniversitede bir hocamız anlatmıştı: İngiltere’de mastır yaparken tanışma seremonisinde Türk olduğunu söylemiş. O anda bir profesör ayağa fırlayarak kör gözünü gösterip, “bak Çanakkale’de gözümü ne hale getirdiniz” diye arsızca serzenişte bulunmuştur. Bizim hoca da doğal bir refleksle, “Çanakkale’de ne işiniz vardı” diyerek, bu arsızı şoke etmiş. Beklemediği bu cevabı alan profesör susup kalmış.

Diyeceğim o ki; Çanakkale bir ibret tablosu, istifade edilmesi gereken eşsiz bir eser,  onlarca ders çıkartılacak, eşi, benzeri olmayan bir kaynaktır. Destanın yaşandığı o günkü ortam, nesillere hissettirilmeli, empati yapmaları sağlanmalıdır.

Bu savaşların, kimlerle, niçin, hangi koşullar altında, nasıl bir duyguyla yapıldığı, bilimin ve teknolojinin tüm imkânları kullanılarak öğretmekten öte, yaşatılmalı, beyinlere, ruhlara ve hücrelere işlenmelidir.

Vatan, bayrak, millet kavramı, kutsal değerlerin neler olduğu, uğruna nelerin feda edilebileceği hissettirilmelidir. Savaşlarda askerlerimizin gösterdiği olağan üstü kahramanlıkların yanında, düşmana gösterilen merhamet, mertlik, insanlık dersleri de anlatılmalıdır.

“Bir gül bahçesine girer gibi…” canların nasıl verildiği, Ağır yaralı olduğu için dağıtılan ekmeği, sağlara kalsın diye almayıp, “ölmeden mezara koydular beni…”, “on beşliler gidiyor…” vb. gibi hüzünlü türkülerle yürekleri dağlayan bu civanların hayatları, yeni baştan anlatılmalıdır.

Vatan aşkı, fedakârlık, sabır, ahde vefa, dayanışma, cesaret,  şükür, paylaşma, hoşgörü vb. kavramların nasıl yaşandığını, hangi şartlarda gerçekleştirildiğini yeni nesiller görmeli, ibret ve örnek almalıdır.

Bu duygularla Çanakkale destanını yazan şehit ve gazilerimizi minnetle anıyorum. Şehitlerimize rahmetler diliyorum. Ruhları şad olsun…

Hayatta olan gazilerimize saygılarımı, dualarımı göndererek ellerinden öpüyor,  sağlıklı, hayırlı ömürler, diliyorum.

Sevgiyle kalın…