7.7 C
Kocaeli
Pazar, Mayıs 3, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 182

Yerel Seçimler Öncesinde Türk Milletine Uyarılar!

“Gerçi ne dersek diyelim pek umursamıyor ama biz yine de diyeceklerimizi yazalım!”

İnsan hayatının; ekonomisini, eğitimini, kültürünü, inanç sistemini, mutluluğunu, huzurunu, güvenliğini, hak ve hukukunu, mülkiyetin korunup korunmayacağını siyaset belirler.

Gördüğünüz gibi siyaset, insan hayatında çok geniş bir yelpaze de etkin olan bir unsurdur.

Dünya üzerinde siyasetin önemini anlamış olan güçler, siyaseti hakkıyla yapmak ve siyasetin doğasından kaynaklanan kuralları uygulamak için azami gayret gösterirler.

Siyaset sadece ülke sınırları içinde yapılmaz. Siyaset, milli hedefler ve planlar sebebiyle yurt dışına da taşar.

Her bir gücün, konuşlandığı toprakların sınırları dışına, siyasetini taşırması doğaldır. İnsanlık tarihi, bu mücadelenin yani siyaset mücadelesinin, yerküreye dağılımından ve bunun toplamından ibarettir diye de söylenilebilir.

Rahmetli Dündar Taşer’in de söylediği gibi, yeryüzünde milli hedeflerini gerçekleştirmek için siyasetini, sınırları dışına taşıyabilecek güçte olan millet sayısı, bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar azdır.Ve bu milletler birbirinin rakibidir. Bu yarışta kim rakibini ya da rakiplerini oyundan düşürürse, onun siyasetinin etki sahası, diğerine nispeten daha da büyüyecektir.

Günümüzde yaşanan gelişmelerin ana nedeni budur…

Yoksa “ihtiyar dünya”mız, siyasetin bu acımasızlığı olmasa, hepimize yetip de artacak imkanları insanlık âlemine sunacak bir yeterliktedir.

Uluslararası siyaset, dünyayı etkilediği gibi Türk Milletini ve Türkiye’yi de etkilemektedir. Çünkü biz bir bütünün parçasıyız ve bu nedenle etkilenmemiz düşünülemez.

Türkler, ne yazık ki; çerçevesini çizdiğimiz bu siyasetin yüzyıllarca dışında kalmış yada bırakılmıştır. Bu siyaset dışılığın tesadüfen geliştiği söylenilemez.

Türklere rakip olan milletler, siyasetlerinin gereği olarak, Türklere karşı planlı ve hedefli bir siyasi mücadele yürütmüşlerdir. Ve halende bu siyasi çalışmaları, Türklere karşı sürmektedir.

Türkler, milli bir siyaset anlayışını ortaya koyamaz haldedir. Bunun sebebi, yukarıda anlattıklarımız nedeniyle, Türk siyasetinin, gayrı Türkler eliyle mankurtlaşmış Türklere birilerince (!) işgal ettirilmiş olmasıdır.

Bu durum, siyasetçilerin kendi ağızlarından da itiraf edilmektedir. Yani bir pervasızlık durumu söz konusudur!

Siz milli eğitiminizi, kültür politikalarınızı, maliyenizi, dış işlerinizi, savunmanızı, gençliğinizi yabancılarla işbirliği edenlere teslim ederseniz, ortaya milli bir siyasetin çıkmayacağını kundaktaki bebek bile anlar!

Günümüzde de aynı sorun yani Türk siyasetinin etnik özürlüler tarafında işgali, ağırlaşarak devam etmektedir. Türk Milleti bunun yarattığı sıkıntılardan habersizdir. Haberi olanlarda büyük bir umursamazlık içindedir. Oysa bu durum millet ve devlet varlığımızı tehdit eden en ağır sorunlarımızdan birisidir. Türk Milleti, kendinden olmayan mevcut siyasi yapıları, tasdik makamı olmaktan süratle kurtulmalıdır.

Türk siyasetinin, Türk olmayanların elinde olması ülkemizde yaşadığımız her şeyin belli aralıklarla yeniden tekrarlanmasına sebebiyet veren bir kısır döngü yaratmaktadır. Ülkemizde yaşanan başı bozukluğun en büyük sebebi de, siyasetimize Türk çocuklarının hâkim olmayışıdır. Bu yüzden Türkler, yüzyıllardır siyaseten enayi yerine konulmaktadır…

Bunun farkında olmayan ve dolayısıyla önemini anlamakta sıkıntı çeken her nesil, başımıza gelenleri farkedemeden ve olayları açığa vuramadan ömrünü tamamlamaktadır.

Bugün bile, etrafınıza baktığınızda yaşamımızı doğrudan etkileyen siyasi figürlerin, Türklüğün ne kadar dışında olduğunu kolayca görürsünüz.

Türk siyaseti işgal altındadır. Bu sebeple, Türkiye, uluslararası güçlerin yüzyıllardır cirit attığı bir coğrafya halindedir. Milli ve bağımsız bir siyasetin izlenememesinin yegâne nedeni, dış güçlerin ülkemizdeki elemanları eliyle siyasetimize yön vermeleridir. Bunun da yaşamımıza ağır ve olumsuz bir faturası vardır.

Hâlbuki her siyasetçimiz, Türk Milletine hizmet edeceğine dair namusu ve şerefi üzerine yemin etmektedir. Eğer yeminlerine sadık kalsalar, bu halde mi olurduk diye ben soruyorum… İsterseniz siz de sorun!

Siyasetimiz Türkleştirilmediği takdirde, yüzyıllardır üzerimize yapışmış olan sorunlarımız daha da ağırlaşarak devam edecektir. Kısır bir döngü haline gelmiş olan bu siyaset yapımız, mutlaka kırılmalıdır. Toplumumuz bu konuda uyarılmalıdır. Tarih yolunda geleceğe doğru gidişimiz, vahim bir hal almadan, bu gerçekle yüzleşilmelidir.

Yoksa çağların ötesini bizlere gösteren “Büyük Önder Atatürk”, memleketi teslim edeceğiniz adamın aslını araştırın diye boşuna dememiştir. Unutmayın, bize sadece Türk çocuklarından fayda vardır. Türk gibi gözükenler bizi aldatmıştır. Gelin artık aldanmayalım! Bu konu her şeyden öte biz Türkler için çok önemlidir…

Atatürkçü Teğmenleri TSK’dan İhraç Etmek, Anayasayı İhlal Etmektir!

     Tuzla Piyade Okulu’nda 10 Kasım 2023’de bir teğmenin yakasına Atatürk resmi takmamasıyla çıkan tartışma ve gerilim yüzünden ATATÜRKÇÜ TEĞMENLER de TSK’dan ihraç edildi. İşledikleri suçlar nedeniyle, TSK’dan ihraç edilmesi gereken SARIKLI AMİRAL ile MİLLİ İSTİHBARAT TEŞKİLATI (MİT) KANUNU’NU İHLAL EDEN SUBAYLARA üç yıldır hiçbir işlem yapılmazken ATATÜRKÇÜ TEĞMENLER’in üç ayda jet hızıyla TSK’dan ihraç edilmesi Türk Kamuoyunda infial yarattı.

     Kara Kuvvetleri Yüksek Disiplin Kurulu, Genelkurmay Başkanlığı ve Savunma Bakanlığı, Atatürk resmi takmayan ve ona destek veren teğmenler hakkında TSK’dan ayırma / ihraç işlemi yapması gerekirken, genelleme yaparak ATATÜRKÇÜ TEĞMENLER’i de TSK’dan ihraç etmiştir.

ATATÜRK’ÜN MANEVİ ŞAHSİYETİNE SAHİP ÇIKMAK ANAYASAL GÖREVDİR, DİSİPLİN SUÇU DEĞİLDİR

     Savunma Bakanlığı, 09 Şubat 2024’de yayınladığı basın açıklamasında, “disipline aykırı ve askeri hiyerarşiyi bozan, bozabilecek hiçbir kişi, olay ve duruma müsamaha gösterilmeyeceğini” belirtmiştir. Ancak, Anayasamızın 2. Maddesine göre, “Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devletidir.” Yani, Teğmenlerin, Atatürk’ün manevi şahsiyetine sahip çıkması anayasal görevdir, disiplin suçu değildir

     Savunma Bakanlığı’nın ayırma / ihraç kararı için gerekçe gösterdiği kanunlar ve yönetmelikte, ATATÜRKÇÜ TEĞMENLER’in ayırma / ihracını gerektiren hiçbir madde yoktur.

     TSK Disiplin Kanunu Madde 20’ye göre, Silahlı Kuvvetlerden ayırma cezasını gerektiren disiplinsizlikler şunlardır: Aşırı borçlanmak ve borçlarını ödeyememek, Ahlaki zayıflık, Hizmete engel davranışlarda bulunmak, Gizli bilgileri açıklamak, İdeolojik veya siyasi amaçlı faaliyetlere karışmak, Uzun süreli firar etmek, Disiplinsizliği alışkanlık hâline getirmek, İffetsiz bir kimse ile evlenmek veya böyle bir kimse ile yaşamak, Gayri tabii mukarenette bulunmak(Çarpık ilişkide bulunmak), Terör örgütleriyle ilişkisi olmak. Madde 21’e göre, ayırma cezası vermek için asker kişinin son bir yıl içinde 18 disiplin cezası puanı ve son beş yıl içinde 35 disiplin cezası puanını içeren disiplin cezası alması gerekir.

     TSK Yüksek Disiplin Kurulları Yönetmeliği, kurulların teşkili, görev ve yetkileri ile Silahlı Kuvvetlerden ayırma cezasının verilmesine ilişkin usul ve esasları düzenlemiştir.

     Askeri Ceza Kanunu Madde 30’a göre, adliye mahkemelerinde bir seneden fazla hapis cezası ile hükümlülük halinde TSK’dan çıkarma / ihraç cezası verilir.

     TSK Personel Kanunu Madde 50, “d” fıkrasına göre, mahkemelerde bir yıl veya daha fazla hapis cezası ile mahkumiyet halinde TSK’dan çıkarma / ihraç cezası verilir.

     ATATÜRKÇÜ TEĞMENLER’e  whatsapp yazışmaları ve askeri hiyerarşiyi / silsileyi bozmak nedeniyle sadece TSK Disiplin Kanunu Madde 16’da belirtilen Kınama cezası verilebilir. Kınama’nın ceza puanı 1,5 olup TSK Disiplin Kanunu Madde 21’e göre TSK’dan ayırma / ihraç cezası vermek için yeterli değildir.

     Anayasa Madde 38’e göre, “Kimse, işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı cezalandırılamaz.” Yukarıda sunulan ve yürürlükte bulunan kanunlara göre, Atatürk’ün manevi şahsiyetine sahip çıkmak suç değildir.Karar verenlere Türkçe ve İngilizce olarak hatırlatalım, Kanunsuz suç ve ceza olmaz”, No punishment without law. ATATÜRKÇÜ TEĞMENLER’in TSK’dan ayrılması / ihraç edilmesi için imza atan her subay Anayasa’nın 38. Maddesini ihlal etmekten sorumludur. Aklı selim galip gelmeli, ATATÜRKÇÜ TEĞMENLER’in ayırma / ihraç kararı kaldırılmalı ve görevlerine dönmeleri sağlanmalıdır. Aksi halde, kararda imzası bulunan her subay Anayasayı ihlalden sorumlu olacaktır. Türk Ceza Kanunu Madde 66’ya göre, Anayasayı ihlalin dava zaman aşımı süresi 30 yıldır. 

     Kara Kuvvetleri Yüksek Disiplin Kurulu ve Savunma Bakanlığı’nın kararında direnmesi halinde, ATATÜRKÇÜ TEĞMENLER’in, TSK Disiplin Kanunu Madde 43 ve İdari Yargılama Usulü Kanunu Madde 7’ye göre altmış gün içerisinde ayırma / ihraç kararının iptali için Ankara İdare Mahkemelerinde dava açma hakları vardır.

MİLLİ İSTİHBARAT TEŞKİLATI (MİT)  KANUNU İHLAL EDENLER TSK’DAN NEDEN İHRAÇ EDİLMEDİ ?…

     Milli İstihbarat Teşkilatı Kanunu Madde 13’e göre, MİT’e yapılan atamalar Resmi Gazete’de yayımlanmaz ve gizli tutulur. Aynı kanunun 27. Maddesi’ne göre, MİT mensuplarını herhangi bir yolla ifşa edenlere 3 yıldan 7 yıla kadar hapis cezası verilir.      

     Resmi Gazete’nin 25 Ağustos 2021 tarih ve 31579 sayılı nüshasında yayınlanan General Atama Listesi’nde MİT Kanunu’nun 13. ve 27. maddeleri ihlal edildi. General Atama Listesi’ni hazırlayanlar ile listede imzası / parafesi olanlar arasında Genelkurmay General Amiral Şube Müdürü, Personel Daire Başkanı, Genelkurmay Personel Başkanı Vekili Orhan Gürdal, Genelkurmay İkinci Başkanı Vekili Selçuk Bayraktaroğlu, Kara Kuvvetleri Komutanı Musa Avsever, Genelkurmay Başkanı Yaşar Güler ve Savunma Bakanı emekli general Hulusi Akar da var. Basın üzerinden uyarmama ve aradan üç yıla yakın bir süre geçmesine rağmen, MİT Kanunu’nu ihlal eden ve suça konu olan General Atama Listesi hâlâ yerinde duruyor. 1632 sayılı Askeri Ceza Kanunu Madde 30 ve 926 sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri Personel Kanunu Madde 50’ye göre, işlenen bir suçtan dolayı bir yıldan fazla hapis cezası alan asker kişiler Türk Silahlı Kuvvetleri’nden ihraç edilir. MİT Kanunu’nu ihlal edenlere alt sınır olan ve üç yıldan başlayan hapis cezası verileceği için 31579 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan General Atama Listesi’ni hazırlayanlar ile listede imzası / parafesi olanlar TSK’dan ihraç edilir.

     Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı bu güne kadar MİT Kanunu’nu ihlal edenler hakkında soruşturma açmadı ve sorumlular yargılanmadı.

ATATÜRKÇÜ TEĞMENLERİN TSK’DAN İHRACINI ONAYLAYANLARIN İCRAATLARI

SELÇUK BAYRAKTAROĞLU

*Bayraktaroğlu, 2020’de, OYAK Yönetim Kurulu Üyesi sıfatıyla, Total-M Oil’in 450 milyon dolara satın alınması kararına imza attı ve AKP Yandaşı Demirören Şirketini nakit sıkıntısından kurtardı. Anılan satın alma nedeniyle OYAK Üyeleri zarara uğradı ve üyelerin emekli maaşları düştü.

*Bayraktaroğlu’nun 09 Ocak 2020-Ağustos 2023 arasında Genelkurmay İkinci Başkanı olarak görev yaptığı dönemde Yunanistan, Muğla Limoniye Adası ile Muğla Plati Kayalığı’nı işgal etti. Bayraktaroğlu, işgallere seyirci kaldı.

*Bayraktaroğlu, 2021’de MİT Kanunu’nu ihlal etti.

*Irak kuzeyinde Pençe-Kilit Harekâtı bölgesinde, 22-23 Aralık 2023’te 12 askerimiz, 12 Ocak 2024’de de 9 askerimiz şehit oldu. Kara Kuvvetleri envanterinde bulunan ve terörist sızmalarını tespit edip önleyen TUSAŞ SİHA’lar kullanılmadı. 04 Ocak 2024’te Kara Havacılık Komutanlığı ve İnsansız Hava Araçları Sistemleri Tugayı’nı ziyaret eden Bayraktaroğlu, Baykar/Bayraktar SİHA’ların önünde poz verdi. Koskoca hangarda Kara Kuvvetlerinin envanterinde bulan TUSAŞ SİHA yoktu.

*Kara Kuvvetlerinin korumakla sorumlu olduğu adalarda, Yunanistan, 08 Ekim 2023’te Belediye Başkanlığı seçimlerini yaptı. Bayraktaroğlu, adalarımızdaki Yunan seçimlerine seyirci kaldı.

METİN GÜRAK

*Gürak, 2018-2020 yılları arasında Genelkurmay İkinci Başkanı olarak görev yaptı. Temmuz 2019’da basın üzerinden önceden uyarmama rağmen Yunanistan Ağustos 2019’da Küçük Çuha Adası’nı işgal etti. İkinci Başkan Gürak, işgale seyirci kaldı. İşgali gösteren videonun bağlantısı aşağıdadır.https://www.youtube.com/watch?v=iYM2Uzfoyrc

*Gürak, Ağustos 2023’te Genelkurmay Başkanlığı görevine başladı. 03 Ocak 2024’te Yunan Genelkurmay Başkanı Konstantinos Floros elini kolunu sallayarak işgal altındaki 4 adamıza gelerek Türkiye’ye meydan okudu. Gürak bu duruma seyirci kaldı. Yunan Genelkurmay Başkanı Floros’un askeri helikopterle geldiği adalarımıza Türk Genelkurmay Başkanı Gürak cesaret edip gidemiyor.

YAŞAR GÜLER*Yaşar Güler’in Genelkurmay İkinci Başkanı, Jandarma Genel Komutanı, Kara Kuvvetleri Komutanı ve Genelkurmay Başkanı olarak görev yaptığı dönemde Yunanistan elini kolunu sallayarak 4 adamızı ve 1 Kayalığımızı işgal etti. Güler işgallere seyirci kaldı. Güler, 2021’de MİT Kanunu’nu da ihlal etti.

TÜRKİYE BÖYLE REZALET GÖRMEDİ. SAVUNMA BAKANI VE GENELKURMAY BAŞKANI, ÇAPULCU/ PEŞMERGE BAŞI VE POSTAL YALAYICI MESUD BARZANİ’Yİ ZİYARET ETTİ !…

     Özel Kuvvetler Komutanlığı, 2007’de Barzani’nin PKK’ya yardımını belgeledi. Video görüntülerinde, Barzani’nin çapulcu peşmergeleri pikaplara yükledikleri silah, mühimmat, giyecek ve yiyecekleri Kandil Dağı’nın eteklerine getiriyor, PKK’lı teröristlerde gelen malzemeleri katırlara yükleyerek Kandil Dağı’nın zirvesine taşıyorlardı.

     2007-2009 yılları arasında Genelkurmay Eğitim Daire Başkanlığı yapan Yaşar Güler de videoyu izleyen subaylar arasındaydı.

     2008-2010 yılları arasında Genelkurmay İletişim Daire Başkanlığı yapan Metin Gürak da Barzani’nin PKK’yı desteklediğini biliyor.

     Postal yalayıcı Barzani’nin peşmergeleri, Nisan 2003’te Kerkük’e girerek tapu ve nüfus dairelerini yağmaladı. Barzani, 25 Eylül 2017’de de, Irak kuzeyinde yaşayan Türkmen vatandaşlarımızı esaret altına almak için bağımsızlık referandumu yaptı.

     2017 sonuna kadar TÜRKSAT Kanalı üzerinden yayın yapan Barzani’nin kanalı Rudaw TV, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde bulunan 26 ilimizi kendi sınırları içinde gösteriyordu.

     Bütün bunlara rağmen, Savunma Bakanı Yaşar Güler ve Genelkurmay Başkanı Metin Gürak, 07 Şubat 2024’te çapulcu, peşmerge başı postal yalayıcı Mesud Barzani’yi Erbil’de ziyaret etti. Ziyareti gösteren ve şehitlerimizin kemiklerini sızlatan fotoğraf Savunma Bakanlığı resmi internet sitesinde yayınlandı. Bir zamanlar Başçavuş’un karşısında esas duruşta duran Barzani’nin ayağına şimdi Bakan ve Orgeneral gidiyor. Nereden, nereye !

YENİ TÜRKİYE FOTOĞRAFI; GENERALLER, EMEKLİ BAŞÇAVUŞ’UN YANINDA ESAS DURUŞTA !…

     2010-2023 Yılları arasında MİT Müsteşarı / Başkanı olarak görev yapan Emekli Başçavuş Hakan Fidan, 15 Temmuz hain darbe girişimine katılan FETÖCÜ Albay, general ve amiraller hakkında TEMİZ RAPORU verdi. Hakan Fidan, Genelkurmay Başkanlığı’na gerçek durumu rapor etseydi, FETÖCÜ hainler terfi listesine alınmaz, terfi ettirilmez ve Türkiye 15 Temmuz hain darbe girişimine maruz kalmazdı. Fidan, MİT görevi sırasında adalarımızın işgaline de seyirci kaldı.

     2023’te Dışişleri Bakanı olarak atanan Hakan Fidan, 07 Şubat 2024’te Libya’ya yaptığı ziyaret sırasında bölgede görevli generaller Fidan’ın yanında esas duruşta poz verdi. Generallerin sivil kökenli bakanın yanında bile bu şekilde poz vermesi yönergelere göre uygun değilken, asker kökenli Bakan Emekli Başçavuş Hakan Fidan’ın yanında Generallerin esas duruşta poz vermesi tam bir rezalettir. Yeni Türkiye Fotoğrafı Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesine zarar vermektedir.

VATAN SAHİPSİZ DEĞİLDİR. TÜRKİYE CUMHURİYETİ, ATATÜRK MİLLİYETÇİSİ GENÇLERİN OMUZLARINDA YÜKSELMEYE DEVAM EDECEKTİR !…

Ümit YALIM

Milli Savunma Bakanlığı Eski Genel Sekreteri

Enfes Bir Şiir Kitabı: AKŞAM SENFONİSİ

Diş Hekimi Mustafa Akbaba aynı zamanda bir kültür insanıdır. Ocak 2008’den Kasım 2021’e kadar 84 sayılık seçkin bir koleksiyon olan Nevzuhur Dergisi’ni iki ayda bir yayın programı ile okuyucuya bir kültür hizmeti olarak sunmuştur. Bu kadarla yetinmemiş, hiçbir karşılık beklemeksizin posta masrafını da üstlenmek suretiyle okuyucuya ulaştırmıştır. 

İskoçyalı filozof Thomas Carlyle (1795-1881); “Milletler kahramanlarıyla yaşarlar. Kahramanlık yalnızca savaş alanlarında elde edilen bir meziyet veya unvan değildir. Milletinin kültür değerlerini inceleyen, sâhip çıkan, tanıtan, yaygınlaşmasını ve gelişmesini sağlayan ve yaşatan, vatan sevgisini yeni nesillere aşılayan, yol gösteren, eğiten, iyi örnek olan insanlar da ‘kahraman’ olarak anılmaya lâyıktır. Hem de asıl onlar ‘kahraman’dır. Çünkü savaştaki kahramanlar da onların öğrettikleriyle, zihinlerine ve gönüllere yerleştirdikleri, kültür hamûlesi ile cehâletten kurtulmuşlar, o kültürün zihinlere yerleştirdiği vatan sevgisiyle ‘kahraman’ sıfatına lâyık olmuşlardır.” diyor.

Bu düşünceler, milletimiz için de geçerlidir. Biz hem ilim ve kültür sâhasında hem de savaş alanlarında, dünyâ çapında kahramanlar yetiştirmiş bir milletiz.

Dr. Akbaba’nın şiirleri gözbebeğimiz Türkçe’nin vakur havası ile kaleme alınmıştır. Yerli ve sıcak samimiyeti ile okuyanın içini ısıtan ifâdelerle doludur. ‘İkinci yeni’ anlayışını fersah fersah geride bırakan ‘en yeni’; yazarlarının ifâdesiyle ‘ultra (?!) yeni’ şiirlerin dangıl dungulluğundan kutuplar kadar uzak, belli belirsiz bir ‘seci’ çeşnisi olan vezinli kafiyeli nesir özelliğine sâhiptir.  Mısralarında; konuşma dilinden uzak, edebî sanatları amuda kaldıran, toplu taşıma vâsıtalarında, halk kültürüne kayık gibi papuçlarının tabanını göstererek bacak bacak üstüne atanların saygısızlığından eser yoktur.

Şiir katillerinin yazdıklarından bir örnek:  

Şiirimiz karadır abiler

Kendi kendine çalan bir davul zurna

Sesini duyunca kendi kendine güreşmeye başlayan

  Taşınır mal helalarında kara kamunun

Şeye dar pantolonlu kostak delikanlıların şiiridir

Aşk örgütlenmektir bir düşünün abiler

Eğer bunlar şiirse, ‘abilerine’ bir sorsun bakalım

‘Dest-bûsi ârzûsuyla ger ölürsem dostlar

Kûẕe eyleñ ṭopraġım ṣunuñ ânuñla yâre su

Diyen Fuzûlî’nin,

O gül-endam bir al şâle bürünsün yürüsün,

Ucu gönlüm gibi ardınca sürünsün yürüsün.

Diyen Enderunlu Osman Vasfi’nin,

İstesen bin dâstan söylersin ebrûlarla sen

Şöyle gitsen serv-i âzâdım akan sularla sen

Diyen Nedim’in,

Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik 

  Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik

Diyen Yahyâ Kemal Beyatlı’nın

Gökteki yıldızlar kadar sayısız

 Ah yurdumun kimsesiz ve yoksul çocukları

Anladım farkınız yok koparılmış başaktan!

  Alın bu gözleri benden, alın bu yüreği artık

  Utanıyorum yaşamaktan.

Diyen Yavuz Bülent Bâkiler’in

yazdıkları yanında, ultra yenicilerin saçmalara şiir denilebilir mi?

***

Dr. Mustafa Akbaba’nın, ‘Akşam Senfonisi’ İsimli Eserinin Sunuş Yazısı:

Şiiri; ‘Duyguların sabırla yoğurularak bir mûsikî âhengi içerisinde ifâde edilmesi’ şeklinde tarif edebileceğimiz gibi,     ‘ Duyguları konsantre edip estetik bir çerçeve içerisinde sunmak’ olarak da târif edebiliriz.

Elbette şiirin birkaç târifle sınırlandırılması düşünülemez, yüzlerce hatta binlerce târifi mümkün olabilir. Şiirle ünsiyeti olan her kimse kendince bir târif geliştirebilir. Mühim olan şiirin târifinin ne olduğu değil, şiirin kendisidir.

Yâni yazılanın şiiriyet özelliği taşıması, okuyanın da bundan tad almasıdır. Muhibbî’nin dilinden söyleyecek olursak;

“ Şi’r oldur okuyanlar bula şeker lezzetin Lezzetin bilmez ânın illâ ki akl-ı hurde-bîn.”

(Şiir odur ki okuyanlar ondan bir şeker lezzeti alsınlar / İncelikleri görmeyen bir aklın şiirden tad alması imkânsızdır. )

Değerli şiir severler; AKŞAM SENFONİSİ adını verdiğim kitabımla bir daha huzurlarınıza çıkıyorum. Değişik nebatatdan derlenmiş, rengi ve râyihâsı birbirine karışan çiçekler misâli, daha önce yayınlanmış veya yayınlanmamış olan şiirlerimden bir buket hazırlayıp şiir severlere takdîm etmekten mutluyum. Takdirini okuyucusuna bırakıyorum.

MUSTAFA AKBABA – ANTALYA-2022

Eserdeki seçkin şiirlerden örnekler:

AHMET ABİ

Geçerlerdi önceleri

Emekli beş altı arkadaş

Kiminin elinde otuzüçlük

Kiminin cebinde gazete

Kâh durup kâh yürürlerdi 

Parka doğru  

Yavaş yavaş.

Çok zamandır görmüyordum

Geçmiyorlardı artık

Yolcu mu olmuştu yoksa hepsi?  

Gelecek herkesin başına

Sayılı değil miydi

İnsanların nefesi?

Geçen gün işim vardı

Bir yere gidiyordum

Âşinâ bir sîmâ takıldı bakışıma

Onlardan Ahmet Abi

Çıkıverdi karşıma.

Görünce birden beni

Gözleri parıldadı 

Bir boynu bükülmüş 

Çiçek vardı yakasında

Sarıldı öptü hasretle

Kaldırım ortasında.

Tuttu ellerimden  

Bir hayli bırakmadı

Gözlerinde belirdi birazcık yaş  

Hâlbuki var aramızda              

Nerden baksan yirmi yaş.

Bir solukta çok şeyler

                                                                                                                                                                                           Çıktı dudaklarından  

Biraz yenide kaldı

Biraz mâzîde gezdi   

Bir çuval altın bulsa 

Bu kadar sevinmezdi.

Sormadım, söylemedi   

 Yılların arasını 

İmtinâ edip sözlerime

Deşmedim yarasını.

Gitmişler dostları 

Bu dünyadan   

Belli!…                                                                                                                                                                Îmâ edişinden anladım 

Gitmişler temelli…-Oğlum Mehmet ve vatan görevini yapan bütün evlâtlarımıza-

                                        MEHMEDİM

  Anadan, babadan, yârdan uzakta 

‘Şafak’ları bir bir sayan Mehmedim   

Vatan görevidir, her er yapmakta    

Günler gelir geçer, dayan Mehmedim…

Sanma ki bu hasret yalnız sende var 

Sanma ki bu hasret tek seni yakar

Seni seven herkes yollara bakar

Asker olduğunu duyan, Mehmedim.

Gurbetin acısı dokunduğunda

 Mektupları açıp okuduğunda

Ya da telefonla konuştuğunda

Gözlerine yaşlar koyan Mehmedim.

Üşenme, bir kalk bak şöyle aynaya 

Çok güzel yakıştın üniformaya 

Kaşığı sallayıp karavanaya

Yanında tayınla doyan Mehmedim.

 Vatandır Mehmedim ihmâle gelmez  

Kalleştir düşmanlar ar namus bilmez

Sıcak yataklarda daim yatılmaz

 Nöbet zamanıdır uyan Mehmedim.

AHVÂL- (3) 

Güneş ters mi doğuyor

Nerde kalıtım ve gen

Nerde altın masallar

Nedir bu güne kalan?

Her taraf çarpık çurpuk  

Ne kare ne dikdörtgen    

Görülmüyor intizam  

Her yer yamuksal* alan.

*Sonu (-sel) ve (-sal) ile biten, Türkçenin bünyesine bir yılan zehiri gibi yayılan uydurulmuş kelimelere şiddetle karşıyım. Şiirde ‘yamuksal’ kelimesi maksatlı olarak kullanılmıştır. (Mustafa Akbaba)

KİLİSLİ ŞÂİR HASAN ŞAHMARANOĞLU’NUN GAZELİNİ TAHMİS*

Naz etme ey sevgili kalmaz bu eyyam gider

Baktıkça endamına meyledip sevdâm gider

Visale ermek için kâm gelir hep kâm gider 

 “Şu güzelin ardından sanki bir parçam gider   

Gönlüm coşarak ona yarım değil tam gider.”

Bir kez görenler seni düşürmez dillerinden    

 Vurulurlar şüphesiz gönül hanelerinden

 Nalelerinden başka ne gelir ellerinden?

“Aldınsa rengini sen buğday danelerinden

  Bu yanık tene benden binlerce selâm gider.”

Âşıkı bin can bulur var ise öleceği 

Başkasını arama gözlerin göreceği

 Kızıl şaraplar mıdır ol şûhun içeceği?

 “Bir dudak ki yüzünde çıldırır nar çiçeği  

Görse onu ham ervah, billâh pişmez ham gider.”

Bahar cömertliğini serpiyorken şalından

Çiçekler gülüyorken ayrı ayrı dalından    

Arı yolu şaşırır geçiyorken yanından

“Gözlerinin rengini aldınsa çam balından

Bakıp da dalmak için gün döner akşam gider.”

Benzemiyor kimseye, kimseye şu gülüşün

 Tasvire sığmaz asla kırılıp dökülüşün  

Gönlü perişan etti şöyle bir yan dönüşün

“Çıldırtır beni şimdi sekerek yürüyüşün

Durma yürü ey güzel sonra bu ilham gider.”

Akbaba yıllar oldu şiirlerde gezeli 

Yazılan mısraları imbiklerden süzeli 

Böyle tahmis eyledi bu istisna gazeli

 “Sor Hasan bu sevgili hangi kentin güzeli?

Bilmezsem gönlüm yanar, gam üstüne gam gider.”

*Tahmis: Bir beytin önüne üç mısra eklemek suretiyle 5 mısralı kıta hâline getirme işlemi: beşleme. (O.Ç.)

Dr. MUSTAFA AKBABA 1948 yılında Antalya’da doğdu. İlk, orta ve lise tahsilini Antalya’da, yüksek tahsilini İstanbul’da yaptı. 1973 yılında diş hekimi olarak hekimler câmiasına katıldı. Vatanî görevini 1976 yılında 141. Dönem Hava Piyade Yedek Subay olarak Kütahya’da îfâ etti. Hâlen Antalya’da mesleğini serbest olarak icrâ etmektedir. Evli ve iki çocuk babası olup, iki torunu bulunmaktadır. Ruhunda şiir kıpırtıları 1964 yılında başladı. 1966 yılında yazmış olduğu ‘Gün Işıkları’ adını taşıyan şiirinden sonra nazım deryasının derinliklerine doğru yolculuğunu devam ettirdi. Daha sonra nesir üzerine de yoğunlaştı. Kültürümüze katkı sunmaya devam etmektedir. Eserleri: Gölge Misâli – ( Şiir) 1992 Mâzî Efsânesi – ( Şiir) 1994, Anadolu Hececileri – 4 (Şiir Antolojisinde 10 Şiir ile ) 2000 Gül Fantezisi – ( Şiir) 2001 İki Damla Yaş Biraz Tebessüm – ( Deneme ) 2005 Eylül Denizinde Bir Martı – ( Şiir) 2017.

FERFİR EĞİTİM VE YAYINCILIK LTD. ŞTİ.

 Cemil Meriç Mahallesi, Halk Caddesi Nu: 26/C İhlamurkuyu Ümrâniye, İSTANBUL Telefon: 0.537-717 15 65 e-posta: ferfirofis@gmail.com  //  www.ferfir.com

Bu Cuma Ne Gördüm, Ne Düşündüm?

Mevsim, kış; buna rağmen hava güneşli ve ılık. Sıradan bir Cuma günü. Cami civarında bir olağan dışılık: Zabıtalar ve polisler. Her zaman gördüğümüz tiplerinden farklı kişiler, bir sağa bir sola bakıyorlar. Neler oluyor burada, diye birkaç dakika seyrettim ortamı. Siyah giyimli insanlarla birlikte siyah renkli arabaların sayısı da dakika dakika artıyor.

Cami avlusuna girdim, olağanüstülüğün sebebini sordum, yarı resmi kıyafetli birine. Şehrimize gelen Bakan Bey, Cuma namazı için bu camiye gelecekmiş. Mesele, anlaşıldı: Devletimiz buraya teşrif ediyorlar. İyi, güzel; devletimiz halkımızla aynı zamanı ve mekânı paylaşarak Yaratan’a kulluk borcunu yerine getirecekler. Ancak bu kadar abartılı tedbir gerekir miydi? Yoksa devletimiz kendini halkından mı koruyordu? Güvenlik, insanın kimyasını bozacak derecede. İnsan ve kaynak israfı, güven aşınması bu görünüşün adı.

Emekli bir arkadaşla sohbete başladık. İri, siyah bir araba, boş olduğu halde, yanımızda zınk diye durdu. Kaçmasaydım ezilecektim. Arkadaşım, “Senin makam araban geldi.” dedi. Ona, musalla taşını gösterdim, “Benim makam arabam bir gün oraya gelecek.” dedim. Sustu, tebessüm etti.

Camiye o gün, biraz erken gitmiştim. Cami tenhaydı. Orta bölge özellikle boş bırakılmış gibiydi. Ön sırada kendime yer buldum. Sünnet kılındıktan sonra dönüp arkama baktım. Bakan Bey’le Vali Bey’in yan yana, farz namazına kalktıklarını gördüm. Etrafındaki korumalardan biri Vali Bey’e bir şeyler fısıldıyordu. Cuma’nın iki rekâtlı farzı kılındı, geriye bir daha baktığımda caminin orta kısmının birden boşaldığını fark ettim. Devletim, ibadette sadece farzları yapıyor demek ki, diye geçirdim içimden. Dışarıda ifa edilecek farzların, içerideki sünnetlerden daha mühim olmadığını iddia edecek değilim.

Namık Kemal ne demişti? “Ne mümkün zulm ile, bîdâd ile imhâ-yı hürriyet? Çalış, idrâki kaldır, muktedirsen âdemiyetten!” (İşkence ve zulüm ile hürriyeti kaldırmak mümkün değil, gücün yetiyorsa çalış, insanın düşünme yeteneğini insanlıktan kaldır.) Zihin bu, boş durmaz, insan zaten düşündüğü için beşer olmaktan kurtulup insanlığa terfi etmiş değil mi?

Bir insan olarak, ben de fincancı katırlarını ürkütecek düşünceler ürettim. Suç işlediysem bu bana değil, zihnime ait. Belki de insan olmanın suçu.

İmam, minberde imanın güzelliğinden ve gereğinden bahsetti. Metafizik konu, aynı zamanda bireysel. Halbuki minberde kim olmalıydı? Devlet olmalıydı, Cuma namazını da devletimin temsilcisi kıldırmalıydı. Cami, sosyal hayatın merkezinde yer alır. Cuma, inanların bir araya gelip dertleştikleri, konuştukları, sorunlarına çözüm ürettikleri, sosyal içerikli bir gündür. Minber de toplumsal konuların, yaşanılan bölgedeki sorunların konuşulduğu sosyal bir makamdır. Minber, sosyal olduğu kadar, siyasi bir makamdır. Siyaseti sosyal olaylardan ve olgulardan ayırmak zaten mümkün değil. Bahsettiğim, particilik anlamında değil, sosyolojik siyasettir. Yerel veya genel, yaşanan her türlü sıkıntı veya sevinç, birer sosyal vakadır, siyaset konusudur.

Halk; dinamik yapıya, ortak ülküye sahip olduğu müddetçe millet vasfıyla ayakta kalır. Milleti oluşturan bireyler birbirine güvenir, dayanışma içinde olur. Milletlerin efendisi, sahibi olunmaz; hizmetçisi olunur. Yöneticiler, hizmet ve temsil yeteneğinin yüksekliği oranında güçlüdürler, saygındırlar. Geçmiş ve geleceğe yönelik değer ve hedefleri paylaşan liderler, milletinin gönlünde yer alabilir. Zor zamanlarda millet olma niteliğini güçlü şekilde gösteren halkımızın bir araya geldiği Cuma ve Bayram günlerinde devleti temsil eden liderlerin veya onların illerdeki, beldelerdeki temsilcilerinin halkıyla kaynaşması, minberde kendilerine hitap etmesi, öne geçip namaz kıldırması, tahminimizin ötesinde bir sinerji oluşturacak; bu anlayış ve yönetim tarzı, milletimizde beklenenin üzerinde doping etkisi yapacaktır.

Hanımlar, “Kabul Günü” diye bir şey icat etmişler. Bu günlerde bir araya gelip dertleşiyorlar, ev sahibi misafirlerine ikramlarda bulunuyor, varsa sorunlarına çözüm üretiyorlar. Aynı zamanda hasret gideriyorlar. Cuma günü de devletin “Kabul Günü” olsa fena mı olur? O günde devletin temsilcileri, halkıyla kaynaşsa, halkın taleplerini dinlese, halkını yapılan işler konusunda bilgilendirse, ona hesap verse ne güzel olur. Bu tekliften kimsenin korkmasına, rahatsız olmasına, buna karşı çıkmasına da gerek yok. Paylaşılan kederler azalacak, sevinçler artacaktır. Toplumların en büyük gücü, fertlerinin birbirine olan güvenleridir, yekvücut olmasıdır. Bazı belediyelerin, seçim sonrası göstermelik başlattıkları, bir süre sonra yapmaktan vazgeçtikleri “Halk Günleri”nden bahsetmiyorum. Devletin “Kabul Günü”, geleneksel hale getirmeli, sosyolojik ritüel olmalıdır.

Yangın, kıvılcımla başlar. Kelebeğin kanat vuruşu, bazen okyanustaki dalgaların ilk adımıdır. İyilik bulaşıcıdır, güzellik yayılma yeteneğine sahiptir. Bir ilçedeki kaymakamın, bir ildeki valinin veya daha üst düzeydeki bir yöneticinin başlatacağı böyle bir uygulama, yarınlardaki güçlü Türkiye’nin verimli tohumu olacaktır. Öküz altında buzağı aramanın anlamı yok.

Bir Cuma düşüncesi olarak kayda geçsin istedim. Güzelliği yapan, kazanır; buna karşı çıkan kaybeder. Sesiz kalan, karpuz gibidir; karpuz, yata yata büyür ve çürür.

Kadir Durgun

Kadirdurgun1957@gmail.com https://youtu.be/1X6MBA8_fD0

Bu Kitap Okunmaz mı?

     Furkan-ı Hakîm / her âyeti bir maksat, bir gaye ve bir hedefe işaret eden Kur’an-ı Kerîm; mâna cennetlerinden koparılarak derlenmiş, binbir çeşit, renk renk çiçek demetlerinden ibarettir.

     Bütün enbiya / nebîler, evliya / velîler ve asfiya / Büyük İslâm Âlimleri’nin kitaplarının icmaını / tamamının içeriğini bünyesinde toplar.

     Semavat / sema ve gökler ve ulvî / yüce ecramın / yıldızların, arz / dünya ve süflî / sıradan mevcudat ve varlıkların Hâlıkı / Yaratanından gelmiş olup, bizlere âlemlerin Rabbini tanıtır. 

     İ’cazı / mucize oluşu, benzerini yapmanın imkânsızlığı sebebiyle; tahrif / bozulmaktan ve onu bozmak isteyişlerden korunmuştur.

     Her bir sûresi; bütün Kur’an sûrelerinin maksatlarını ve ehemmiyetli / önemli kıssalarını mücmel / kısa ve öz olarak tazammun eder, içine alır.

     Kur’an; hikmet ve mantık esaslarıyla; Allah’ın varlığı, birliği, İslâmiyet’in doğruluğundan  bahseden kelâm sıfatını içeren; âyetleri açık, vâzıh ve âşikâr olan Kur’an-ı Mübîndir.

     Herkes için âlem içinde, hususî bir âlem vardır. İşte Kur’an; herkes için meşrebi gereğince kendisini terbiye ve tedavi edecek olan, hususî bir kitap mahiyetindedir. Nitekim âlem kitabının bazı âyetleri, bazısını tefsir ettiği gibi; Kur’an’ın bir kısmı da, diğer bir kısmını tefsir edip, açıklar.

     Kur’an gözü açık bir dalgıç gibidir. Mânâ okyanusunun derinliklerinde olan her şeyi görür ve gösterir. Basîret gözü açık olan görür ki, Kur’an’da öyle bir göz vardır ki, o göz bütün kâinatı, açık bir sayfa gibi görür.

     Âyetleri, insanın nazarlarını ülfet ettikleri âdiyata / sıradan sandıkları şeylere yöneltir. Böylece, Kur’an yıldızları; ülfet perdesini deler geçer. Kur’an, beşerin kulağından tutup, başını eğdirir ve ona aynı âdiyat / sıradan saydıkları içinde, ülfet altındaki harikulâdelikleri gösterir. Onları görmesini sağlar.

     Kur’an; âyetleriyle dünyayı, atılmış yün gibi hallaç pamuğuna çeviriyor. Beyyinat / bürhan ve delilleriyle onu şeffaflaştırıyor. Neyyiratıyla / saçtıkları nurlarla onu eritiyor. Sayha ve çağırışlarıyla mevhum / asılsız ebediyetini parça parça ediyor! Şimşekleriyle, tabiatı tevlid eden / doğuran gafleti ortadan kaldırıyor. Çünkü Kur’an: “De ki: Eğer Rabbimin kelimeleri için deniz mürekkep olsa, -velev bir mislini daha yardımcı getirsek bile-  Rabbimin kelimeleri tükenmeden deniz tükenirdi.” (Kehf: 109) Zira Kur’an: Âlemlerin Rabbi olması itibarıyla, âlemlerin ilâhı olması unvanıyla, sema / göklerin ve arz / yerlerin Rabbi ismiyle, ayrıca mutlak rububiyeti cihetinden, umumî saltanatı yönünden, geniş rahmeti canibinden, ulûhiyet azametinin haysiyeti yönünden, İsm-i Azam’ın muhitinden, arş-ı azamın / Cenab-ı Hakk’ın en büyük arşının / Allah’ın kudret ve saltanatının tecelli yerinin muhatına  / kuşattıkları yerlere kadar Allah’ın kelâmıdır.

     Bil ki, beyanı mucize / acze düşürücü olan Kur’an’ın ifadesinde çok şefkat ve merhamet var. Çünkü muhatapların ekserisi geniş halk kitlesidir. Onların zihinleri ise basittir. Nazarları dahi dakik / ince şeyleri görmediğinden, onların basit fikirlerini okşamak için, semavat ve arzın yüzlerine yazılan âyetleri tekrar ediyor. O büyük harfleri kolaylıkla okutturuyor. Mesela semavat ve arzın hilkati ve semadan yağmurun yağdırılması ve arzın dirilmesi gibi, bilbedahe / apaçık okunan ve görünen âyetleri ders veriyor. O büyük harfler içinde, küçük harflerle yazılan ince âyetlere nazarı  nadiren çevirir, ta zahmet çekmesinler.

     Hem Kur’an üslûbunda öyle bir cezalet / güzellik ve selaset / akıcılık ve fıtrîlik / yaratılışa uygunluk var ki, güya Kur’an bir hâfızdır. Kudret kalemiyle, kâinat / evren sahifelerinde yazılan varlık denen âyetleri okuyor. Sanki Kur’an, kâinat kitabının kıraatı / okunmasıdır. Nizamlarının tilavet ve okunuşlarıdır. Ezelî nakkaşının / kâinatı nakış nakış dokumuş olan Yaratıcı’nın şuunatını / işlerini okuyor, fiillerini yazıyor.  

     İşte böyle bir kitap okunmaz mı?

     Okuyana şifa-yab olmaz mı?

     Hadi öyleyse sarılalım kulpuna,

     Yönelelim O’nun ebed yurduna.

Anlamadık Bir Türlü!

Gazi Mustafa Kemal Atatürk; 06 Mart 1922’de yani Türkiye Cumhuriyeti kurulmadan önce TBMM’de yapılan gizli oturumda şöyle diyor: “Hepiniz bilirsiniz ki, Avrupa’nın en önemli devletleri Türkiye’nin zararıyla, Türkiye’nin gerilemesi ile ortaya çıkmışlardır. Bugün, bütün dünyayı etkileyen, milletimizin yaşamını ve ülkemizi göz altında bulunduran, en güçlü gelişmeler, Türkiye’nin zararıyla gerçekleşmiştir. ( Günümüzde de öyle olmuyormu?) Eğer, güçlü bir Türkiye varlığını sürdürseydi denebilir ki, İngiltere’nin bugünkü siyaseti var olmayacaktı. Türkiye, Viyana’dan sonra Peşte ve Belgrad’ta yenilmeseydi, Avusturya/Macaristan siyasetinin sözü edilmeyecekti. Fransa, İtalya, Almanya’da aynı kaynaktan esinlenerek hayat ve siyasetlerini geliştirmişler ve güçlendirmişlerdir.”

Büyük insan devam ediyor “… Avrupa’nın bütün ilerlemesine, yükselmesine ve uygarlaşmasına karşılık, Türkiye gerilemiş, düştükçe düşmüştür. (Bundan sonrası çok önemli!) Türkiye’yi yok etmeye girişenler, Türkiye’nin ortadan kaldırılmasında çıkar ve yaşam görenler, zararlı olmaktan çıkmışlar, aralarında çıkarları paylaşarak, anlaşmış ve birleşmişlerdir. Ve bunun sonucu olarak, bir çok zekalar, duygular, fikirler, Türkiye’nin yok edilmesi noktasında yoğunlaştırılmıştır. Ve bu yoğunlaşma, yüzyıllar geçtikçe oluşan kuşaklarda adeta yıkıcı bir gelenek biçimine dönüşmüştür. Ve bu geleneğin, Türkiye’nin yaşamına ve varlığına aralıksız uygulanmasıyla, sonuçta Türkiye’yi yenilemek, (“Yeni Türkiye”yi mi kast ediyor acaba?) Türkiye’yi uygarlaştırmak gibi bir takım nedenlerle Türkiye’nin iç yaşamına, iç yönetimine işlemiş ve sızmışlardır…”

Atatürk, milli uyanıştaki gecikmenin Türk Milletine ne kadar pahalıya mal olduğunu da 1923’te sarf ettiği şu sözlerle açıklamıştır. “… Biz, (Türkler) milliyet fikirlerini tatbikte çok gecikmiş ve çok ilgisizlik göstermiş bir milletiz. Bunun zararlarını fazla faaliyetle telafiye çalışmalıyız… Özellikle bizim milletimiz (Türkler!), milliyetini ihmal edişinin çok acı cezalarını çekmiştir. Osmanlı İmparatorluğu içindeki çok çeşitli toplumlar hep milli inançlara sarılarak, milliyetçilik idealinin kuvveti ile kendilerini kurtardılar. Biz ne olduğumuzu içlerinden sopa ile kovulunca anladık. Kuvvetimizin zayıfladığı anda bizi hor ve hakir gördüler.( Bu günkü gibi olmasın?) Anladık ki, kabahatimiz kendimizi unutmuş olduğumuzmuş!”

Bu arada David Kushner, Türk ve Türkiye ismi ile ilgili olarak o dönemlerde: “Avrupalılar, Osmanlılardan ve Osmanlı İmparatorluğu’ndan bahsederken uzun süredir, Türkler ve Türkiye adını kullanıyordu” der. Yine ünlü hikayecimiz Ömer Seyfettin, “Türk, Türkler, Türklük, Türkiye kelimeleri ağza alınmıyor hatta en muktedir muharrirler (bizdeki gazeteciler ) “Memalik-i Osmaniye”ye Avrupalıların Türkiye demesine çok kızıyorlardı” diye ekliyor. (Türkiye adı üzerinde 2024 yılı itibariyle tartışma halen sürüyor)

Atatürk’ün; Türk ve Türklerle ilgili 28 Aralık 1919’da söyledikleride çok önemlidir; “Milletimiz aleyhinde söylenenler bütünüyle iftiradır… ( Herhalde Ermeni Tehciri ve Etrak-ı bi idrak gibi şeyleri kast ediyor!) Milletimizin büyük kabiliyetleri, tarihen ve mantıken sabittir.”

Atatürk’e göre “Türk Milleti; kendinin ve memleketin yüksek menfaatlerinin aleyhine çalışmak isteyen bozguncu, vatansız ve milliyetsiz (bugünkü gibi) beyinsizlerin saçmalamalarındaki gizli ve kirli emelleri anlamayacak bir topluluk değildir”

Yine büyük insan: “İnsanları mutlu etmenin tek yolu, onları birbirlerine yaklaştırarak onları birbirine sevdirmektir” diyor.

Görüyorsunuz; Avrupa Birliğine, pkk bölücülüğüne, yolsuzluğa, istismarcılığa, Osmanlı lalesi yalakalığına, reklam arasına, Türkiye ismine, Türkiye’ye “Yeni” yakıştırmasına, Kara Parti’nin (Türklerin partisi değilmiş! Geçen gün yine tekrar ettiler) icraatlarına, milliyetsizliğe, toplumsal barışa ve geleceğe dair, çağları delen mesajlar hep onun aklında varmış ve bizlere hepsini aktarmış.

Atatürk’ü anlamak; Türk olmak, Türk Milliyetçisi olmak ve iyi insan olmaktır. Bir de Atatürk’e sövenlere bakın! Bir de Atatürk’ün neredeyse yüzyıl önce önümüze getirip koyduğu konuları, günümüzde ısrarla Türk Milletinin aleyhine kullananlara bakın! Benzer insanların konuştuğu aynı şeyler değil mi?

Pes vallahi… Sadece biz Türkler anlasa idik kafiydi! Gayrı Türklerin bitmez tükenmez mücadelesini görünce bir tek onların Atatürk’ü iyi anladıklarını görüyorum. Ne yazık ki, Türkler bu konuda da sınıfta kalmış durumda!(2024)

Dilber’i ve AYM’yi Kapatmak Lâzım

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli yine “kendisinden beklenen” sözlerle gündemin ön sıralarında yer almayı başarıyor.

Bahçeli “Anayasa Mahkemesi artık milli güvenlik sorunudur. Mahkeme başkanı ve mahut üyeler devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün, toplumsal huzur ve güvenliğin muarızı haline gelmişlerdir. Böyle gidemez, böyle bir mahkeme yapısı Türkiye’de yüksek yargı organları içinde yer alamaz, almamalıdır” dedi.

Anayasa Mahkemesinin bireysel başvurulara ilişkin yetkilerini daraltma hazırlığında olan AKP’ye (iktidara) uygun zemin hazırlama amaçlı bu tür beyanlar boşuna söylenmiyor.

“Erdoğan Anayasa uymuyorsa biz Anayasayı O’na uyduralım” diyerek Türkiye’yi tek adam yönetimine iten birinden bu aşamada beklenen buydu.

Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu Başkanvekili Mehmet Uçum’un açıkladığı bir yasa değişikliği çalışması var. Bu çalışmada “AYM’nin bir yargılamanın sonucunu doğrudan değiştiren karar vermesi uygulaması ortadan kaldırılmalıdır” deniyor.

Taha Akyol bu hazırlık için son derece isabetli bir değerlendirme yaparak, “AYM’nin bireysel başvurular üzerine verdiği bir ihlal kararı, evet, herkesi bağlamaz… Ama o ihlali yapmış olan “tüm erkler bakımından bağlayıcılık” vasfına sahiptir. O yanlış kararı veren mahkemeyi bağlar, onaylayan Yargıtay’ı bağlar, uygulayan Meclis’i bağlar…

Bunu kısıtlayacak bir kanun, iktidar partisi isterse yasalaşır ama Türkiye’nin hukuk devleti puanını çok daha aşağılara düşürür” diyor.

Yani bu kadar cüretkarlık karşısında “buna gücünüz yetebilir ama yönettiğiniz devletin ve sizin itibarınız kalmaz” diye uyarıyor.

******************************

Nerdeeen Nereye

MHP’nin ve AKP’nin programında ve vaatleri arasında Cumhurbaşkanlığı Sistemine geçiş gibi bir hedef yokken Türkiye Erdoğan’ı tek adam yapan bir rejime geçti.

Devlet Bahçeli “İki yanlıştan bir doğru çıkmaz, tekeden süt sağılmaz, balda tuz bulunmaz, suda ateş yanmaz, Recep Tayyip Erdoğan’dan da Cumhurbaşkanı olmaz. Siyasi görüşü, fikri aidiyeti mezhebi ve yöresi ne olursa olsun ister AKP’li, ister MHP’li, ister CHP’li olsun, her vatan evladı Cumhurbaşkanı olabilir, ne var ki Erdoğan olamaz” diyordu.

Sonra müthiş kıvrak bir manevra ile AKP’yle işbirliği yaptı. Referandumla sistem değişikliği yapılmasını sağlayarak Erdoğan’ı Cumhurbaşkanı yaptı.

Son seçimlerde “Bizim adayımız belli kararımız nettir. 2023 yılında cumhurbaşkanı adayımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’dır” dedi. Hatta seçim öncesi gündeme damga vuran sözleriyle, “Hans, Sam, Tony, Johnny, Herkel, Frank alayı birden Türkiye’de Recep Tayyip Erdoğan’ı silmeye (?) kalksalar, başaramazlar. Anadolu çocuğu Recep Tayyip Erdoğan alayına yeter” diye savunma noktasına geldi.

Şimdi de Anayasa Mahkemesi’ni kendi yetki ve güç alanını kısıtladığını düşünen Erdoğan için alan temizliği yapıyor.

Sistemin, Anayasa Mahkemesi denetiminden de uzak, tam bir tek adam rejimine dönüşmesi için gayret ediyor.

******************************

Kıvırtmak Beka Sorunu

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin arabesk müziği, Ferdi Tayfur’u ve Seda Sayan gibi bazı magazin programlarını izlemeyi sevdiği biliniyor. Ama bazı magazin programlarını ve sanatçıları eleştirdiği de oluyor.

Bahçeli mesela Nur Tuğba Namlı ile magazin programı sunan Hakan Ural’a yeni sezon için ‘başarılar’ mesajı gönderdi. Fakat Cem Yılmaz’ı “şarlatanlıktan öte bir meziyeti olmayan sözde komedyen” diye eleştirdi.

Son olarak KanalD’de yayınlanan, senaryosunu Yılmaz Erdoğan’ın yazıp başrolünü oynadığı, “İnci Taneleri” dizisindeki “Dilber” karakterini de bir komplo olarak değerlendirdi:

“Astronot Alper Gezeravcı kardeşimizin uzaya gittiği, Türkiye’nin başını yükseklere çevirdiği şu dönemde; bir dizi film vasıtasıyla Dilber karakterinin servis edilmesi de bir başka örtülemez çelişki ve zamanlama itibarıyla manidar bir komplo emaresi taşımaktadır.”

İtiraf ediyorum ki astronotla, uzayla “Dilber” karakteri arasındaki çelişkiyi bırakın bağlantıyı dahi anlayabilmiş değilim. Anlayanlar kusura bakmasın.

Acaba, “Devlet Bey’in herhalde bir bildiği vardır” diye mi düşünmeliyim?

Uzun yıllardan sonra ilk defa dizi izlemeye başladım. Hem de iki dizi birden ama kanalında yayınlandıktan sonra YouTube üzerinden, reklamsız. Biri FoxTV’de “Kızıl Goncalar” diğeri KanalD’de “İnci Taneleri.” İzlediğim bölümleri başarılı buldum.

“İnci Taneleri” adlı dizide, bir pavyonda dans eden ve konsomatris olarak çalıştırılan Dilber’in uzun dans sahneleri var. (Bu kadar uzun olmasını ben de sevmedim). Muhtemelen Bahçeli, dizide bu dansları yaparken giydiği dekolte kıyafetiyle vücudunu yılan gibi kıvırtan Dilber’in gençlere kötü örnek olacağını düşünmüştür.

Oysaki sözü geçen kanal ve diğer havuz medyasında yer alan, aile içi bozuk ilişkileri deşifre eden rezil programlar Dilber’den daha da ahlak bozucudur.  Bu programları yapanlar da Türk Milletine komplo kuruyor olamaz mı?

Bahçeli’nin gözünde Dilber’i bu kadar öne çıkaran ne?

Bu diziyi yayınlayan kanalın patronu da Yılmaz Erdoğan da esasen iktidara yakın insanlar. Demirören’e iktidarın kıyakları malum. Yılmaz Erdoğan da “akil insanlar”dandı.

“İktidar ortağı sayılabilecek bir parti liderinin bu türlü küçük ricaları aslında hiç reddedilmeden yerine getirilir” diye düşünürdüm. Demek ki yanılmışım. Veya Bahçeli belki de rica etmek yerine ayar vermeyi tercih etmiştir.

Siyasette kıvrak manevralar yapanları “usta politikacı”, “bilge lider” olarak niteleyen bir toplumda yaşıyoruz. En iyi kıvırtan politikacılara güveniyor, oy veriyoruz. 

Dilber’in kıvrak kalça kıvırtmaları gençlerin ahlakını ne kadar bozar ve bir beka sorununa yol açar mı bilemem.

Fakat ilkelerini, istikametini, vaatlerini sürekli değiştiren kıvrak manevralı politikacıların bir beka sorunu yaratacağından eminim.

Atatürk’ün “Hayatta En Hakiki Mürşit İlimdir” Vecizesi

Gazi Mustafa Kemal’in 22 Eylül 1924 günü Samsun İstiklâl Ticaret Mektebinde, öğretmenler tarafından verilen çay ziyafetinde, Samsun öğretmenleriyle konuşması 25 Eylül 1924 Hâkimiyeti Milliye gazetesinde yayınlanmıştır. Bu konuşmada hepimizin bildiği “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir fendir. İlim ve fennin haricinde mürşit aramak gaflettir, cehalettir, dalalettir” vecizesini söylemektedir.  Bu vecizenin özgün metindeki halini  hatırlamak bizler için isabetli olacaktır. Çünkü günümüz insanı metnin ilk hali yani Mustafa Kemal Paşa’nın konuştuğu halini değil de bugüne uyarlama adına; sadeleştirme yahut bazı kelimelerin değiştirilmesi sonucu anlam kaymalarına uğramış şekliyle karşılaşmaktadır. Hatta Atatürk’ün vermek istediği mesaj ve düşünce mirası amacından uzaklaşmaktadır. Giriş hitabından sonra konuşmanın 25 Eylül 1924 Hâkimiyeti Milliye gazetesindeki yayınlanmış hali şu şekildedir:

Dünyada her şey için, maddiyat için, ma’neviyât için, hayât için, muvaffakiyet için en hakikî mürşid ilimdir, fendir. İlim ve fennin hâricinde mürşid aramak gaflettir, cehâlettir, dalâlettir. Yalnız; ilmin ve fennin yaşadığımız her dakikadaki safhalarının tekâmülünü idrâk etmek ve terakkiyâtım zamânında tâkib eylemek şarttır. Bin, ikibin, binlerce sene evvelki ilim ve fen ve lisânın çizdiği düstûrları, şu kadar bin sene sonra bugün aynen tatbika çalışmak elbette ilim ve fennin içinde bulunmak değildir. Çok mes’ud bir his ile anlıyorum ki, muhataplarım bu hakikatlara nüfûz etmişlerdir[1]”.

Sıtkı Aydınel’in Gazi Mustafa Kemalin Samsun Öğretmenleri İle Konuşması, (22. IX. 1924) başlıklı yazısındaki yorumları ve kendi okumalarımızı göz önüne aldığımızda Atatürk’ün bu konuşmasının ilgili paragrafının ve diğer paragraflarının özgün metinden çok farklı noktalara getirildiği görülmektedir. Bu metin birçok eser veya internet sitesi ile karşılaştırıldığında bu değişikliklerin olduğu görülecektir. Hatta Sıtkı Aydınel’ in tespiti ile fazla yazılmış veya hiç yazılmamış olan cümleler dahi vardır. Bu çok önemli hatalar, Atatürk’ün fikirlerinin eksik veya yanlış anlaşılmasına sebep olabilir. Doğaldır ki, Atatürk gibi büyük bir devlet adamı ve çok iyi bir hatibin sözlerindeki her kelime, her cümle düşünülerek, seçilerek kullanılmıştır. Bunlardan birinin çıkarılması, yanlış yazılması asla kabul edilemez[2].

Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri I-III, Atatürk Kültür Dil ve Tarih Kurumu, Atatürk Araştırma Merkezi’nin yayınındaki[3] ikinci paragrafta yapılan bir hatayı buna örnek verirsek; Atatürk’ün kendi söylediği cümle şu şekilde verilmektedir: “Dünyada her şey için medeniyet için, hayat için muvaffakiyet için en hakiki mürşit ilimdir, fendir”. Bu cümledeki “medeniyet” kelimesi bir kelime yanlışlığından ibaret değildir. Bunun aslı “maddiyat için ma’neviyât için”dir. İkisi arasındaki fark bir hayli büyüktür. Doğru olanı Atatürk’ün düşünce sistemindeki felsefeyi de yansıtır. Atatürk “maddiyat için ma’neviyât için” demekle ilmin ve fennin sadece maddi değil, manevi alanda da bir rehber olması gerektiğini vurgulamıştır. Kültür unsurlarından biri de dindir. Atatürk bu ifadesiyle, toplumumuzda ön planda tutulan dinin de rehberinin ilim olması gereğini ortaya koymuştur. Gerçekten de pek çok konuşmalarında hurafeleri içeren, gerçekleri yansıtmayan dinî yorumları, bağnazlığı asla kabul etmemiştir[4].

Atatürk incelemelerinde yapılması gereken en sade ve orta yol özgün metin ile bugünkü Türkçeye sadeleştirilmiş şekillerinin karşılıklı olarak okunulmasıdır. Bu Atatürk’ün kendi metinlerdeki Türkçe zenginliğinin fark edilmesine hem de onun düşünceleri ile kurulacak köprülerin sağlamlığına katkıda bulunacaktır. Gazi Mustafa Kemal Paşa, Büyük Zafer’den sonra, Başkomutan ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı olarak Anadolu’ya ilk gezisini 1923 yılı Mart ayının ortalarında yapmıştır. 13 Mart 1923’de başlayan yurt gezisinde Eskişehir, Adana, Mersin, Tarsus, Karaman, Konya, Akşehir, Afyon, Kütahya illeri ve ilçelerini ziyaret etmiştir. 20 Mart 1923 günü Konya’yı ziyaret etmiştir. Gazi Mustafa Kemal Paşa’yı tren istasyonunda karşılayan Konyalı gençler, O’nu Türk Ocağı’na davet etmişlerdir. Gazi Mustafa Kemal Paşa daveti kabul etmiş ve belediye başkanının kendisi şerefine verdiği yemekten sonra, eşi Latife Hanım ile birlikte Türk Ocağı’na gitmiştir. Konya Türk Ocağı Reisi Süreyya (Berkmen) Bey tarafından kısa fakat etkili bir konuşma yapılmış daha sonra Mustafa Kemal Paşa konuşmasına başlamış ve devam etmiştir. Mustafa Kemal Paşa konuşmasını bitirdiğinde Türk Ocağı üyelerinden Dr. Eyüb Sabri Bey, Gazi’nin yanına giderek izin istemiş ve küçük bir kağıdın içine yazmış olduğu, “Milletimizin  inkı­lâbına muhalefet eden ve kendisini din irşadiyle mükellef telakki eyliyen bir sınıf var, bu sınıfa karşı ne gibi tedabir alınmıştır?” (Gençliği ve umdeyi takip ile yürümek azminde bulunuyoruz ve yürüyoruz. Fakat kendisinde irşat kuvveti gören bazı kimseler bu umdenin hilafında bulunacak olurlarsa buna karşı ne düşünülüyor ve ne yapılacak?) (Milletimizin inkılâbına muhalefet eden ve kendisini din uyarıcılığıyla sorumlu kabul eden bir sınıf var, bu sınıfa karşı ne gibi önlemler alınmıştır?)[5] sorusu üzerine Mustafa Kemal ayağa kalkarak önemli bir girişten sonra fikirlerini şu şekilde açıklamıştır:  “Her şeyden evvel şunu en iptidai bir hakikati diniye olarak bilelim ki, bizim dinimizde bir sınıfı mahsus yoktur. Ruhbaniyeti reddeden bu din inhisarı kabul etmez. Mesela ulema, behemehal tenvir vazifesi ulemaya ait olmadıktan başka dinimiz de bunu kat’iyetle meneder. O halde biz diyemeyiz ki, bizde bir sınıfı mahsus vardır. Diğerleri dinen tenvir hakkından mahrumdur. Böyle telakki edersek kabahat bizde, bizim cehlimizdedir. Hoca olmak için, yani hakayiki diniyeyi halka, telkin etmek için, mutlaka kisvei ilmiye şart değildir. Bizim ulvi dinimiz her müslim ve müslimeye amme taharrisini farz kılıyor ve her müslim ve müslime ümmeti tenvir ile mükelleftir[6].

Efendiler, bir fikri daha tashih etmek isterim. Milletimizin içinde hakiki ulema, ulemamız içinde milletimizin bihakkın iftihar edebileceği alimlerimiz vardır. Fakat bunlara mukabil kisvei ilmiye altında hakikati ilimden uzak, lüzumu kadar taallüm edememiş, tariki ilimde layıkı kadar ilerliyememiş hoca kıyafetli cahiller de vardır. Bunların ikisini birbirine karıştırmamalıyız”[7].

Metnin bugünkü Türkçeye uyarlanmış hali:

“Her şeyden önce şunu en basit bir dini gerçek olarak bilelim ki, bizim dinimizde özel bir sınıf yoktur. Ruhbaniyeti reddeden bu din, tekelciliği kabul etmez. Örneğin bilginler, mutlaka aydınlatma görevi bilginlere ait olmadıktan başka dinimiz de bunu kesinlikle yasaklar. O halde biz diyemeyiz ki, bizde özel bir sınıf vardır. Diğerleri dinen aydınlatma hakkından mahrumdur. Böyle kabul edersek kabahat bizde, bizim bilgisizliğimizdedir. Hoca olmak için, yani dini gerçekleri halka, telkin etmek için, mutlaka ilmi elbise şart değildir. Bizim yüce dinimiz her erkek ve kadın Müslümana toplum araştırmasını farz kılıyor ve bunlar toplumu aydınlatma ile sorumludur. Efendiler! Bir fikri daha düzeltmek isterim. Milletimizin içinde gerçek âlimler, âlimlerimiz içinde milletimizin halkıyla övünebileceği bilginler vardır. Fakat bunlara karşı ilmi elbise altında ilmin gerçeğinden uzak, gereği kadar öğrenim görememiş, ilim yolunda gereği kadar ilerleyememiş hoca kıyafetli cahiller de vardır. Bunların ikisini birbirine karıştırmamalıyız”[8].

Atatürk’ün âlimlerle, cahilleri ayırdığı yüzlerce örnekten biri şudur:  “İsmail Hakkı İzmirli zaman zaman Atatürk’ün en önemli ve en temel fikirlerinin aksini savunmuş ilahiyat sahasında bir bilim insanıdır. Ama Atatürk ona engel olmamış baskı yapmamıştır. Hatta yaş haddinden emekli olması gerektiğinde vekiller heyeti kararıyla görevinin uzatılmasını Atatürk sağlamıştır.  Atatürk kendisine ne kadar karşı olursa olsun namuslu samimi bilgin insanlara asla rahatsızlık vermeyen bir şahsiyet ve idrake sahiptir”[9].

Atatürk’ün icraatlarının, konuşmalarının ve eserlerinin dikkatli, analitik ve felsefi yaklaşımlarla incelenmesi onun düşünce dünyasını ve  o dünyanın kaynaklarının Türk milleti  tarafından daha iyi tanımasını sağlayacaktır. Sıtkı Aydınel’in özellikle hatırlattığı Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’da öğretmenlerle konuşmasında söylediği ve kısaca “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” olarak bütün Türk toplumunun benimsediği sözlerinin doğrusunun, yukarıda belirtildiği gibi olduğu hususunda hiçbir şüphe yoktur. Bu vesile ile “Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri”nin tümü böyle derinlemesine bir tetkikle yeniden ele alınmalı ve kaynak tenkidi yapılmalıdır. Diğer konuşmalarında da, bu tarz hatalar mevcuttur[10]. Atatürk Araştırma Merkezi yayınlarında bile bazen okuyucu ve araştırmacı değişikliklerle karşılaşıyorsa buna daha fazla özen ve dikkat gösterilmelidir. Hem özgün hem de sadeleştirilmiş metnin paylaşılması tekrar vurgulayalım en sağlıklı yöntem olacaktır.


[1] Sıtkı Aydınel’ Gazi Mustafa Kemalin Samsun Öğretmenleri İle Konuşması, (22. IX. 1924),Atatürk Yolu Dergisi 3, sy. 09 (Eylül 1992). 1992-Cilt: 3 Sayı: 09, 1-10, s. 2.

[2] Sıtkı Aydınel’ a. g. m., s. 7.

[3] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri I-III, Derleyenler: Sadi Borak-Utkan Kocatürk, Atatürk Kültür Dil ve Tarih Kurumu, Atatürk Araştırma Merkezi, 1997, Ankara, s. 202.

[4] Sıtkı Aydınel’ a. g. m., S. 6-7

[5] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri I-III, a. g. e., s. 147., Eren Akçiçek – Mehmet Karayaman, Atatürk’ün Türk Ocakları’nı Ziyaretleri ve Yaptığı Konuşmalar, İzmir, 2007, s. 98. https://www.atam.gov.tr/ataturkun-soylev-ve-demecleri/konya-gencleriyle-konusma

[6] Hz Peygamber (O’na selam olsun)  hadis-i şerif’lerinde “İlim öğrenmek kadın erkek her Müslümana farzdır” buyurmuştur. (İbn Mâce, Mukaddime, 17). Atatürk’ün İslamî derinliği her konuşması ve icraatında kendisini göstermiştir.

[7] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri I-III, a. g. e., s. 148.

[8] Eren Akçiçek – Mehmet Karayaman, Atatürk’ün Türk Ocakları’nı Ziyaretleri ve Yaptığı Konuşmalar, İzmir, 2007, s. 99.

[9] Yaşar Nuri Öztürk, Dinde Reform Değil İslam’da Tecdit (Peygamberin Yüklendiği Görev), 1. cilt, Yeni Boyut Yayınları, İstanbul, 2018, s.348-349.

[10] Dr. Sıtkı Aydınel’ a. g. m., S. 8

Bak, Gör, Düşün!

Gözümüzle gördüğümüz kâinat, uçsuz bucaksız evren;

Aslında çok muazzam, çok büyük bir bürhan / delil. Hakikat ve gerçeğin;

Özellikle insanlara, müşahhas / somut bir sunucusudur.

Bakıp da görmediğimiz, duyup da işitmediğimizden ötürü,

Çok zaman farkında olmadığımız hâl dili olan gayb lisanı;

Görünen maddî âlemle muhteşem bir müsebbih, yani Allah’ı tesbih edici.

Ve bu hâliyle, O’nun bütün kusur ve noksanlardan uzak olduğunu, bizlere ilân edip durmakta.

Âdeta en mufassal / çok yönlü bir muvahhid olarak, Allah’ın birliğine inanmanın;

En büyük, en geniş ve en derin ifadesi.

Mânen kör, yani basiretsiz olan biz gâfil kulların, bıkmadan usanmadan dikkatini çekmekte.

Hem de bunu, Rahman ve varlıktaki Rahmetin sahibi olan Allah’ın birliğini

Zâkir / zikredici olarak yapmakta. Tüm mahlûkata, hâl diliyle ilân edip duyurmakta.

Evet, bütün hücrelerin zerrat / zerre ve atomları, bütün erkân / esas, kaide ve âzâlar;

Birer zâkir / zikredici lisan olup, “Lâ ilâhe illa Hüve.” /

“O’ndan başka ilah yoktur.” (Âl-i İmran: 18) demekteler.

Gerçi o dillerde tenevvü / çeşitlilik, o seslerde meratip / mertebeler var.

Fakat o zikir, o savt / o sesler bir noktaya parmak basmakta. Allah’ın tek ve bir olduğuna.

Kâinat büyük bir insan hükmünde. Küçük büyük bütün âzâ ve organlarıyla,

Yani tüm mevcudatiyle Allah’ın isim ve sıfatlarına âyinelik / aynalık yaptıkları gibi,

Aynı zamanda, onların lisanı hâlle ettikleri; Allah’ı anış zikirlerine de tercüman olmaktalar.

Nitekim âlem, hâl diliyle. Ruh sahipleri, zikir halkaları içinde, Nur’un / mânevî ışığın maşrık’ı /

Doğduğu yer olan Kur’an’ı okuyarak “Lâ ilahe illa hüve.” zikriyle kendilerinden geçiyor.

Çünkü bu şanı yüce Furkan / Kur’an, o tevhidi dile getiren, muazzam bir bürhan / bir delil.

Bütün âyetleri sâdık birer lisan. O âyetlerin şua ve ışınları, imanın birer parıltıları.

Eğer kulağını yapıştırsan Furkan’ın sinesine, derinden tâ derine; sarîhan /

Açıkça işitirsin bir sadâyı ki der: “Lâ ilahe illa hüve.” / “O’ndan başka ilah yok.”

O sestir gâyeten / son derece ulvî / yüce, nihayet derece ciddî, hakikî pek samimî;

Hem nihayet mûnis / cana yakın ve mukni / ikna edici, akla uygun.

Hem de, bürhan / delille mücehhez / techiz edilmiş, donatılmış.

Şu nurlu delilin, altı ciheti / altı yönü şeffaf. Üstü münakkaş / nakışlarla süslü.

Müzehher / çiçeklerle donanmış mucizeli sikke içinde, parlayan bir hidayet nûru:

Tevhidi / Allah’ın birliğini, daima söyler durur.

Altında nescolmuş / dokunmuş zarif, ince ve nazik mantık ve bürhan / delil.

Sağında aklı istintak eden / konuşturan, her tarafı mürefref / ince ve zarif.

Ezhan / zihinler “Sadakte.” / “Doğru söyledin. (Seni tasdik ederim).” Der: “Lâ ilahe illa hüve.”

Yemin / sağ taraf olan şimal / kuzeyinde, vicdanı istişhad eder / şahit olarak gösterir.

Emamı / ön tarafında hüsn ve hayır / güzellik ve iyilik var.

Hedefinde saâdet. Onun miftahı / anahtarı, her dem söylediği tevhid.

Emam / ön taraf olan verası / ötesinde, ona mesnet / dayanak semavîdir ki,

Vahy-i mahz-ı Rabbanî / varlıkları yaratan, besleyen ve terbiye eden, sırf Allah sözü.

Bu şeş cihet / bu altı yön, ziyade / parlak ve ışıklı.

Büruc / burçlarında tecellî ettirir, zikreder tevhidi.

Evet, sârık / hırsız vesvese, vehim ve kuruntuyla kapıyı çalan şüphe,

Ne haddi var ki, o mârık / o dinsiz; girebilsin, bu bârık / bu aydınlık Kasr’a.

Hem şârık / nur saçan sûreler, sur gibi şâhik / yüksek ve yüce,

Her kelime bir nâtık / konuşan melek ki, der tevhidi.

O Kur’an-ı Azimüşşan / Şanı Büyük Kur’an, öyle bir tevhid bahri / tevhid denizi ki;

Bu gerçeği anlatmaya, fazlasıyla yeter, bir tek İhlas Sûresi.