10.5 C
Kocaeli
Pazar, Mayıs 3, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 181

Yapay Zekâ Çağında Türkiye

OpenAI isimli yapay zekâ şirketi “Sora” markalı video üretim teknolojisinin tanıtımını yaptı. Bu teknolojiyi anlatan birkaç video izledim. Dünyanın bambaşka bir yere gittiğini, öngörülmesi çok güç hatta imkânsız bir geleceğin çok yakınımızda olduğunu gördüm. Açıkçası bu teknolojik gelişmeden dolayı sevinmemiz mi yoksa korkmamız mı gerektiğini bilemedim.

Bu yapay zekâ modeline verdiğiniz metin komutlarıyla, gerçekçi ve yaratıcı sahneler oluşturabiliyorsunuz. Ortaya çıkan videolar son derece gerçekçi, gördüğünüz olağandışı görüntülere bile inanabilirsiniz.

Üstelik sizin bir komutla yaptırdığınız bu videolar için ne oyuncu ne diğer nesneler ne senarist ve ne de yapımcı gerekiyor.

Aslında eskiden “görmeden inanmam” dediğiniz her şey için artık “görsem de inanmam” dedirtecek müthiş bir teknoloji bu.

İsterseniz İstanbul’da evinizde iken, Güney Amerika’da dansçılarla beraber dans ederken veya kutuplarda penguenler arasında çekilmiş videonuzu yaptırıp, sosyal medyada hava atabilirsiniz.

İsterseniz rakip siyasi parti liderini terör örgütü lideri ile Kandil’de şakalaşırken ve bir anlaşmaya imza atarken gösteren, son derece gerçekçi seslendirilmiş videolar üretebilirsiniz. Montaja gerek yok yani… Gerçek bir film gibi dev ekranlarda gösterip, seçim meydanlarını sallayabilirsiniz.

Hatta sadece bugünkü hali üzerinden değil filmin öznesi olan kişi veya kişilerin yıllar öncesi veya yıllar sonrası muhtemel görüntüleriyle de videolar oluşturulabiliyor. İsterseniz Emin Çölaşan’ı Fethullah Gülen’le kucaklaşırken gösteren videolar bile üretebilirsiniz.

Nil nehri kenarında kutup ayısıyla oynarken veya bulutlar üzerinde kitap okurken çekilmiş videolara da şaşırmayacaksınız.

Zaten diğer yapay zekâ uygulamaları ile şimdiden ölmüş sanatçıların kendi sesinden daha önce söylemedikleri; sözlerini, vokalini ve müziğini yapay zekanın yaptığı şarkıları dinleyebiliyoruz.

Bu tür teknolojilerin nereye evirileceğini öngörmek kolay değil. Bu kullanıcıların niyetleri ve bu konuda yapılması muhtemel kısıtlayıcı düzenlemelerin etkinliğine bağlı olacak…

******************************

Bir Şirket ve 7 Trilyon Dolar Yatırım

Yapay zekâ ile uğraşan ABD menşeli şirketler arasında kıyasıya bir rekabet var. Yapay zekâ firması OpenAI’nın yeni programı Sora’yı tanıtmasından sadece üç saat önce de Google şirketi “Gemini” adlı yapay zekâ modelinin tanıtımını yapmıştı. Yine OpenAI tarafından geliştirilen, yapay zekâya dayalı sohbet robotu olan ChatGPT zaten kullanımda.  Robot, kendisine sorduğunuz soruları karşınızda bir insan varmış gibi cevaplayabiliyor.

Nvidia Corporation adında Kaliforniya merkezli bir teknoloji şirketi var. Bu şirket “yapay zekaya dayalı bilgi işlemde dünya lideri.” Bütün yapay zekâ şirketlerinin ve oyun bilgisayarlarının altyapısını oluşturan grafik işlemcileri üretiyor. Nvidia Corporation’un piyasa değeri  (içinde Google, Youtube dahil her biri dünya devi olan şirketlerin oluşturduğu ana şirket) Alphabet’in piyasa değerini geçti.

OpenAI Nvidia’ya bağımlı olmaktan kurtulmak için grafik kartların üretimine yatırım yapacağını açıkladı. Bunun için 7 trilyon dolar (Türkiye’nin yıllık milli gelirinin 10 katı kadar) yatırım almak istiyor. 7 trilyon dolar yatırım yapacak olanların dünyadan ne kadar para kazanacağını tasavvur bile edemiyorum.

******************************

Çin’de Yapay Zekâ Uygulamaları

Çin’de şimdiden 1 milyar 300 milyon kimlik bilgisi ve biyometrik fotoğrafı içeren veri tabanıyla eşleştirilen bir yüz tanıma sistemi uygulanıyor. 400 milyon kameranın bağlı olduğu sistemle devlet Çin’de yaşayanları takip ediyor. 

Bu sistem elbette “suçluları” yakalama konusunda büyük bir kolaylık sağlamakta. “Kamuya açık alanlara yerleştirilen yüz tanıma sistemleriyle aranan zanlılar, dakikalar içinde tespit edilerek güvenlik güçleri tarafından yakalanıyor.”

Ancak vatandaşlarının özel hayatını da yok etmeye varan bir uygulama bu.  

Ayrıca “Ülkede gerçek kimlik bilgileriyle kayıt zorunluluğu olan sosyal medya hesaplarından yapılan paylaşımlar, kişilerin bilgi ve rızası olmadan mahkemelerde delil olarak kullanılıyor.”

Çin’de ABD menşeli sosyal medya platformlarının kullanılması yasak.  Yaklaşık 1 milyar aktif kullanıcı sayısına sahip sosyal medya platformu “WeChat” üzerinden hükümet yetkililerinin kişisel verilere erişebilmesi mümkün. Böylece insanların en yakınlarıyla yaptığı mahrem görüşmeler bile bir anda mahkemelerde aleyhe delil olarak kullanabiliyor.

Bir Araştırma Şirketine (IPVM) göre, “Her bir birey için hükümet kişisel bilgileri, siyasi faaliyetlerini, ilişkilerini topluyor… Bu kişinin davranışlarının anlaşılması, ne tür bir tehdit oluşturabileceğinin tespit edilmesi için her türlü veriyi topluyor. Her türlü muhalefeti imkânsız kılıyor ve hükümete vatandaşlarının davranışlarıyla ilgili gerçek tahminler yaratıyor. Bir hükümetin bu tür analizler yapma kapasitesine sahip olacağını George Orwell bile hayal edememiştir.”

******************************

Türkiye’nin Gündemi

Türkiye’de yüksek teknolojiler geliştirmek için ciddi bir çaba yok. İmalat sanayii ihracatındaki yüksek teknoloji ürünlerinin oranı yüzde 3’ün altında. Sadece savunma sanayiinde SİHA’lar ve bazı silahların geliştirilmesiyle avunuyoruz.

Katma değerli üretim yapabilmek için yüksek teknolojiye, nitelikli iş gücüne, araştırma ve geliştirme faaliyetlerine ihtiyacımız var.  Bu alanlarda ve bilimsel yayın, patent gibi konularda dünya sıralamasındaki yerimiz çok gerilerde.

Yüksek teknolojileri üretebilecek insan gücüne sahip çıkmıyoruz. “Giderlerse gitsinler” diyebildiğimiz değerli insan kaynağımızı yurtdışına kaptırıyoruz.

Yeraltı ve yerüstü kaynaklarımızı da yabancılara kaptırdığımızı Erzincan’daki altın madeninde yaşanan facia ile öğrendik. Yeni bir haber, 5 Şehir Hastanemiz Danimarkalı bir şirkete satıldı.

Ama olsun, biz ahirete yatırım yapıyoruz: On liseliden biri İmam Hatip Lisesinde okuyor. Kur’an Kurslarımız ve camilerimizin sayısı tüm ülkelerden fazla. Tarikat ve cemaatlerin özel okullarının, “sıbyan mekteplerinin” sayıları hızla artıyor. Orta öğretimde imamların ders vermesi yaygınlaşıyor.

Buralarda “gerçek dinin” öğretildiğini söyleyemeyiz. Ama bunları yapanlar her yaştan insanlarımızı ahirete hazırladıklarını iddia ediyorlar.

Dinimizle ilgilenenler derdimizle ve dünyadaki gelişmelerle ilgilenmiyorlar.

Fakir halkın çocuklarını İmam Hatip ve Kur’an Kurslarına yönlendirenler, nedense, kendi çocuklarını yurtdışında okutuyorlar.

Yitik Renkler

Sessizliğimi yırtan baykuş sesleri

Gece gece usulca kayan yıldız

Su kıpırtısında dans eden ışık

Yanlış replik, yanlış ezber, yanlış zaman

Sar başa kendini her seferinde baştanbaşa

Yalnızlığıma dadanmış yazıp yazıp sildiğim mektuplarda

Rengi değişmeyen tüm cümlelerin sonu ayrılıkla bitiyor

Noktanın görevi firar, virgülün başı yere kadar eğik

Yalnızlık diyorum

Yalnızlık bende çakılı kadro bilmiyorsun

Hani rüzgâr iniltisine beste yapar gibi “vuuuuuu”

Hani biçilmiş buğday tarlasının anız yanığı gibi “cızzz”

Gürültülü kelimelerle içinden bağırıp

Dışından susmak gibi

Göçmüş dağın sağlam kalmış kıyısında kalakaldım

Kendimi dinliyorum dünya savaşlarını dinler gibi

Çekirge kadar geveze hayallerim toz toprak

Sokak lambası kadar başı dik duruyorum karanlıkta

Toplayamadıklarımdan dökülüyorum tane tane 

Durma ne olursun

Koy kor yangınlarımı taş kalbine

Çal bir kibrit seyret yanışımızı alev alev

Dumana tütmek yakışır dedin de gittin ya

O dumanın ateşi sendin külü ben

Yalın yalnızlığımı savur dök okyanuslara

Hırçın bir dip dalgada bulayım kendimi yeniden

Batık geminin güvertesinde yosunlara tutunarak

Ah yalnızlığımız

Salkım saçak darlığım dargınlığım

Gelmediğinden geçtim dokunsaydın bari kâğıda kaleme

Hani yazsaydın deniz manzaralı bir şiir gönderseydin

Ben kâğıttan gemilerimi karada yüzdürürdüm

Sen oradan fiyakalı bir ıslık çalsaydın

Ben buradan yalnızlığımın kulaklarını tıkardım

Sen oradan bir rüzgâr çıkarsaydın

Ben buradan uçurtmalarımı uçururdum

Sen oradan bir türkü tutsaydım bizim adımıza

Ben buradan “Yana yana kül oldum.” söylerdim

Gelmedin yalnızlığımı ilikledin yakama

Ah gelmedi hiç iki yakam bir araya

Yitti maviyi yüreğinde taşıyan masum çocuk

Soldu pamuk şekerinin mavisinden çaldığım renk

Kuşların kanatlarına yüklediğim umut kırıldı

Göçüm içe içe yürüyor kervansız yolum kayıp

Kimsesizliğim omuzlarıma düştü dağınık saçlarım gibi

Tarak vurmadım içinde sen varsın diye

Siyah kurdele bağladım yas var göğümde

Yağmur ol da gel

Yağ yalın yalnızlığıma

Güneşi ben çizerim ıslanmış yanağıma

Sevinmek bende hep çocuk kalsın

Bir sebep bul sebebim ol sevinmek için

Gülüşlerim yalın yalnızlığımın yarasını sarsın

Siyaset Niçin Yapılır?

“Yerel seçimler için son uyarılar…”

Hollanda’da yaşayan gazeteci İlhan Karaçay geçenlerde sosyal medya hesabında bir fotoğraf yayınladı.

Bu fotoğrafta yer alanlar Hollanda bakanlar kurulu üyeleri ile devlet müsteşarları idi ve  hepsi günlük kıyafetleri ile toplantıya katılmışlardı.

O da sorduğu sorularla; bu fotoğrafı nasıl okumak gerektiğinin cevaplarını bulmaya çalışıyordu.

Bizim ülkeden bakınca bu fotoğraf üzerine “siyaset niçin yapılır?” sorusunu sormak ve onun cevabını vermek gerekir diye düşünüyorum…

Bu gün çok özendiğimiz ve standartlarına ulaşmaya çalıştığımız Avrupa’nın birçok ülkesinde siyaset; siyaset yapanlar için bir angaryadır ve sadece ülkeye hizmet odaklıdır. Siyasetçilerin çoğunluğu meslek sahibi ve liyakatlidir. Yani siyaset yapmasalar da, geçimlerini temin edecek ve şahsi istikbâllerini güvence altına alacak bir işleri vardır. Avrupa’da siyasetçiler ve bürokratların çoğunun makam arabası ve lojmanı yoktur. Kendi evlerinde oturur, görevlerine şahsi araçları veya toplu taşıma araçları ile gelip giderler. Harcamak için kendilerine verilmiş bütçeyi şahısları için kullanmaları veya görevlerini suistimal etmeleri hemen istifa etmelerini gerektirir. Aksi olursa ülke ayağa kalkar, o siyasetçiyi veya bürokratı doğduğuna pişman eder ve tabiri caizse toplumdan dışlarlar.

Bir gün İsveç’in Malmö kentinde gezerken bir evi gösterdiler. Üç katlı bir apartmandı. İkinci katında eski İsveç Başbakanı oturuyormuş. Başbakanken de, bisikletine biner halk arasında dolaşır ya da köpeklerini gezdirmek için tek başına dışarı çıkarmış. Ne rahatsız eden var ne de onun halktan bir çekincesi! Çünkü standardımızı ulaştırmaya çalıştığımız Avrupa’da durum bu! Örnekleri çoktur…

Türkiye’de ise siyaset ve bürokrasi ise bir geçim ve zenginleşme kapısıdır. O sebeple siyasetçi veya bürokratlar “kürk”e yani kıyafete, arabaya, lükse, oturulan konuta önem verirler.

Yoksul bırakılmış halk ise onların bu şatafatına bakarak onlara önem verir. Böylece bir kısır döngü oluşur. Siyasetin ve bürokrasinin gücüne süreklilik kazandırması kamu bütçesini ve devlet gücünü suistimal etmesi ile eş oranlıdır.

Ne kadar lüks bir arabaya binerse, ne kadar pahalı bir kıyafet giyerse, ne kadar güzel bir sarayda oturursa siyasetçi ve bürokrat yoksul ve fakir halktan o kadar çok itibar görür. Bu ülke de cumhurbaşkanlığı yapmış olan biri “benim memurum akıllıdır işini bilir” ölçüsünü de, devletin başı olarak koymamış mıydı?

Bugün gazetelerde bir haber var. DW Türkçe’nin iddiasına göre bir kayyum vali, kamu yararına kullanmak üzere kendisine bırakılan bütçeden hükümet üyelerine 600 bin TL’lik hediyeler almış. İşte bize siyasetin niçin yapıldığını anlatan somut bir örnek…

Şimdi biz ülkemizde siyaset yapmayı ya da bürokrasi de bulunmayı sadece halka hizmet odaklı bir noktaya getirmediğimiz sürece burnumuz pislikten kurtulmayacaktır. Ülkenin binlerce yıllık makus talihini yenmek siyasette ve bürokrasi de bulunmayı sadece halka hizmet hadisesine dönüştürmekten geçiyor…

Milletlerarası Politika Uzmanı Gazeteci Yazar SUAT GÜN, FİLİSTİN MESELESİ’nin Geleceğine Işık Tuttu.

(İKİNCİ BÖLÜM)

Oğuz Çetinoğlu: Filistin-İsrâil meselesi çözüme kavuşturulamazsa bölgede barış ve huzur olmaz. Çözüm, adı var kendi yok Kaf Dağı’nın ardında mı?

Suat Gün: Bu coğrafyada iki devlet arasında çözüm olmaz. İsrâil kurulduğu günden bu güne kadar terör ve zulüm üretmiştir, devlet gibi hareket edecek bir misyonu yoktur. Nihai çözüm tek devlettir. Bölgede ya İsrâil var olacaktır ya da Türklerin hâkimiyetindeki İslam coğrafyası var olacaktır. Tehdidi şimdiden görüp çıkaracakları genel bir savaşa hazırlık yapmak mecburiyetindeyiz.

Çetinoğlu: ABD, İngiltere, Almanya ve Rusya ile ‘süper güç’ olarak anılan ülkelerin duruma müdâhil olmaları ihtimali var mı? Varsa, hangi şartlar altında?

Gün: Amerika, İngiltere, Almanya gibi ülkeler İsrâil’in yanında hareket etmiştir. Bu ülkelerin hiçbir zaman Filistinlilerin ve Müslüman dünyanın yanında hareket etmesi beklenmemelidir. Amerika’da ve Batı Avrupa’da seçimle iş başına gelen bütün liderler hemen hemen tamamı İsrâil lobisinin küresel sermayenin kontrolünden geçtikten sonra bu makamlara gelmektedir. Yıldızını parlatmak istedikleri siyâsetçileri, ellerindeki muazzam medya gücü ile parlatıyorlar, itibardan, iktidardan düşürmek istediklerini, istedikleri zaman eleştirerek, suç dökümleri ortaya çıkararak, aşağıya indiriyorlar. Lewinsky skandalı, Wikileks Belgeleri bunun açık delilidir.

Epstein skandalı, ortaya saçılınca birçok Amerikan başkanı devlet adamı üst seviyedeki yöneticilerin Avrupa’daki yöneticilerin birçoğunun İsrâil lobisi tarafından (Mossad) çocukları ve küçükleri hedef alan fuhuş tuzağına düşürdükleri görülmektedir.

Rusya, Suriye ile askerî İşbirliği ve güvenlik anlaşması imzalamıştır. Bu antlaşmaya göre Rusya Suriye hava sahasını koruyacaktır, hiçbir devletin izinsiz girmesine müsâade etmeyecektir. Bu anlaşma yalnız ve yalnız Türkiye’ye karşı işlemektedir. İsrâil istediği zaman Suriye hava sahasına girmekte kendi ifâdelerine göre İran hedeflerini bombalamakta veya kendince tehdit gördüğü Suriye hedeflerini vurmaktadır. Rusya bu duruma hiçbir müdâhalede bulunmamaktadır. İsrâil’e karşı neden böyle yaptığını da hiç kimseye izah etmemektedir. Yâni Suriye Hava Sâhası Türkiye’ye  karşı kapalıdır İsrâil’e karşı sonuna kadar açıktır. Sizce burada gizli bir şey yok mudur?

Çetinoğlu: Filistin, tek başına savaşa devam ediyor. İsrâil’in ve destekçilerinin tek hedefi, Filistin’i haritadan silmek mi?

 Gün: İsrâil destekçisi devletler esâsen;  başta Amerika olmak üzere Amerika’yı yöneten İsrâil lobisinin elinde esirdir. Rothschieller İngiltere’de etkindir.  Bu devletlerin politikasına yön vermektedirler. Sadece Filistin’i haritadan silmek tek hedef değildir, İsrâil 1980’lerde yaptığı İDOD YUNON planıyla  bütün Ortadoğu parçalamaya iç  harbe sürüklemeye  ve Arz-ı Mevud’u kurmaya azimlidir. Türkiye’nin 22 vilâyeti de bu Arz-I Mevud denilen hedefin kapsamı içindedir. Bizim açımızdan esas nokta şudur: İsrâil Batıyı yedeğine alıp zorluyorsa; bölgede huzur, asayiş ve emniyeti bozuyorsa bu asla kabul edilebilir bir durum değildir.  Netice şudur ki; bölgenin büyük devletleri Türkiye, İran, Pakistan, Mısır gibi ülkeler bunu asla kabul etmeyecektir.  Er geç bölgede bir savaşa sebep olacaktır. Filistin’in haritadan silinmesi demek sıranın Lübnan’a,  Ürdün’e, Suriye’ye gelmesi demektir.  Bütün Ortadoğu’yu işgal etmek için, Türkiye ve İran’ın belinin kırılması hedefini kapsar.  Bu da er geç İsrâil’e karşı karşıya geleceğimizi gösterir.

Çetinoğlu: İran hakkında neler söyleyeceksiniz?

Gün: İran’ın 7 Ekim’de savaş başladıktan beri İsrâil’le çatışmaya girmekten kaçınacağı ortaya çıkmıştır. İran’ı durdurmak için Belücistan ve Güney Azerbaycan sorunlarını sahaya sürmüşlerdir. İran şu an Amerika’nın Irak’tan çekilmesine odaklanmıştır. Irak’taki Amerika İran için birinci derecede tehdittir. Nitekim Irak yönetimi Amerika’nın çekilmesini gayri resmî olarak talep etmiştir.

Çetinoğlu: Türkiye hakkında…

Gün: Gazze’deki çatışma bittikten sonra bölgeye Türkiye’nin asker göndermesi talep edilebilir. Türkiye’nin buraya gitmesi hâlinde bölgeye büyük ölçüde istikrar ve güven gelir, halkın haksız yere ezilmesi son bulur. Gazze gene çiçekleri ile ünlü bir cennet bahçesi hâline gelir. Amerika’daki İsrâil lobisi, Türkiye’nin Gazze’ye gitmesini istemediği takdirde bu çatışma devam eder. İsrâil Filistinlilerden arınmış bir apartheid devleti  kurmaya odaklanırsa bölgede asla barış olmaz. İçinde Türkiye’nin de İran’ında olacağı bir mahallî savaş çıkması kesinleşir.

Çetinoğlu: İsrâil durmaz, ancak durdurulur. Peki, kim durduracak? ABD’de Filistin’e desteklemek isteyenler var.

 Gün: Biliyorsunuz. Amerika’nın üniversitelerinde Filistin halkına destek gösterileri düzenlendi. Bu üniversitelerin rektörlerinin hepsini görevden aldılar. İsrâil; para, makam, cinsel sapıklık, bal tuzağı gibi yöntemlerle Amerikan yöneticilerini şantajla, tehditle kontrol etmektedir. Amerikan Finans sistemine hâkimiyetleri Amerikan Merkez Bankası’nın ellerinde olması İsrâil’in hedeflerine Amerika’yı kilitlemektedir. Amerika ve Amerikan halkını kontrol etmek için sahte dini ideoloji uydurulmuştur. (Evangelizm) Geçtiğimiz dönemde Saddam’a karşı yapılan Amerikan askerî harekâtını, Amerika’daki İsrâil lobisi sahte bilgi ve belgelerle kışkırtmıştır. Bir milyon insanı haksız yere şehit etmişlerdir. Aynı operasyonu İran’a ve Türkiye’ye karşıda yapma imkânı ihtimali mevcuttur. Yapacakları da kesindir. Buna hazır olmak gereklidir.

Çetinoğlu: Amerika – İsrâil ilişkilerinin geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Gün: Amerika’daki İsrâil lobisinin uzlaşmaz bir tutum alacağı beklenmelidir.  Evangelist hurafelerin tetikleyeceği, Arz-ı Mevud hülyâlarını besleyeceği beklenmelidir.  Amerika’daki İsrâil lobisinin tuzu kurudur, eli taşın altında değildir. Para gücüyle her şeyin olup biteceğini zannetmektedir. Bu yüzden İsrâil’in başına en radikal en acımasız en zâlim en vicdansız adamları getirmektedir. İsrâil, Osmanlı tokadı yemeden asla adam olmaz. İsrâil’in yıkılışı Amerika’daki lobisi ile birlikte olacaktır.  Evangalizm yavaş yavaş Amerika’da değerini kaybetmekte, gençler arasında ilgi görmemektedir. Hıristiyan/ Yahudi hurâfelerle afyonlanmış olan yaşlı Amerikan halkı bundan sonraki süreçte gençlerin sisteme katılmasıyla birlikte İsrâil’i desteklemeyecektir. Bu da yıkılışı hızlandıracaktır. Amerika’daki İsrâil lobisinin 2035’e kadar Ortadoğu’da genel bir savaş çıkartacağı kesinlik kazanmaya doğru gitmektedir. 2027 ile ondan sonraki gelen yıllar bu ihtimali her geçen gün daha da kuvvetlendirecektir.

Çetinoğlu: Lâhey duruşmalarını başlatan hareketin, Türkiye ve Müslüman ülkeler yerine Güney Afrika Cumhuriyetinden gelmiş olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Gün: İnsan hakları ihlâline karşı dâvâ açılması sürecinin Güney Afrika’dan gelmiş olması önemlidir. Neden bir Müslüman ülke bunu yapmadı veya yapamadı?  Bunun sırrını Netanyahu bir ay kadar önce bir demecinde verdi. Arap liderlerini tehdit etti. Dedi ki; makamlarınızı bize borçlusunuz,  beni konuşturmayın!  Hiçbir Arap ülkesinden tek bir ses çıkmadı. Hepsi sindi, hepsi o kastedilen kişi ben değildim uykusuna yattı.

Avrupa’nın sömürgeci zulmünden çok zarar görmüş olan Güney Afrika ırkçı yönetimin ne demek olduğunu çok iyi biliyor, sömürgecilerden ne çektiklerini yaşayarak hatırlıyorlar. Sömürge sisteminin arkasındaki esas gücün de Amerika ve Londra’daki Yahudi sermâyedarlar olduğunu  biliyorlar.  Fırsat çıkmışken Güney Afrika târihin intikamını almaya teşebbüs etmiştir. Aslında kendisine karşı yapılmış olan haksızlıkların tecessüm etmiş haline karşı bir isyandır. Batıya sömürgeci duruşu aşılayan İsrâil lobisidir Geçen yüzyılda da İngiliz sömürgecilerin başında bulunan Cecil Rhodes, Churchill ve sömürge Savaşı’nın mimarı bütün askerî liderler Afrika’yı soyup soğana çeviren bütün muhteris politikacılar Yahudi’dir. Güney Afrika’nın târih ile hesaplaştığını sömürgeciliğe karşı fırsatı değerlendirdiği söylenebilir.

Çetinoğlu: Lahey duruşmalarından ne kadar zaman sonra ve nasıl bir sonuç beklenebilir?

Gün: Lahey duruşmaları uzun bir süreçtir. Bu süreçte birinci aşamada dâvâ kabul edilecektir. Soykırım yapıldığına dâir, mahkeme delilleri ele alıp dâvâ açılmasına hükmedecektir. Dâvâ açıldıktan sonra deliller toplanacak mahkeme bir hüküm verecektir. Mahkeme hüküm aşamasına geldiğinde İsrâil lobisi boş durmayacak, hâkimlerin aleyhinde gözden düşürücü belge toplayacaktır. Hâkimler tehdit edilecektir, tuzak kuracaktır, suç delilleri arayacaktır, rüşvet teklif edecektir. Bütün bunlar çâre olmazsa, kararın uygulanmasını Güvenlik Konseyinde Amerika Birleşik Devletlerine veto ettirecektir. Sonuç olarak bu dâvâ İsrâil lobisini büyük ölçüde frenler, ancak kırmızıyı görmüş İspanyol öküzü gibi saldırmaktan alı koymaz. Mahkemenin alacağı tedbir kararları İsrâil’i sarsar ama durdurmaz. Onlar güçten anlar.

Çetinoğlu: 20 Ocak 2024 Cumartesi günü İsrâil’in Lübnan’ı bombalamasında yalnızca Hamas elemanlarının hedef alınması sebebiyle bir mazarrat çıkmasa bile Suriye’de İran’ı vurması neticesinde 4 İranlının öldürülmesi infiale sebebiyet vermedi. Nasıl yorumluyorsunuz?

Gün: İsrâil, Lübnan’daki saldırıda yalnız Hamas liderlerini vurması, Hizbullah’a ve İran’a karşı bir mesaj taşıyordu.  Bizim savaşımız Hamas’a karşıdır, bak sizi hedef almıyoruz görüntüsü vermek içindir.

İran bâzen yönetimde tasfiye etmek istediği askerî ve politik liderleri düşman ülkelerce bertaraf edilmesini istemektedir. Geçtiğimiz aylarda Trump bir açıklamada bulundu, dedi ki; biz Kasım Süleymaniyi öldürdüğümüz zaman  İran bize telefon açtı, mâkul bir saldırıda bulunacağını söyledi. Üslerimize zarar vermeden 15-20 tane füze attılar.

Demek ki İran’ın askerî ve siyâsî geleneğinde istemedikleri siyâsî ve askerî liderleri rakip gösterdikleri ülkeler eliyle tasfiye etmek yolu da mevcuttur. Batı ile yapılan rekabette, İran’ın politikasını anlamak, entrikalarına akıl erdirmek hakikaten çok zordur. Bu devletin politikasının temel araçlarından birisi takkiyedir, saman altından su yürütmektir, bulanık sularda yüzmektir. Gerçekten Acem politikasını anlamak ciddî satranç bilgisi gerektirir.

Çetinoğlu: Sorularla sınırlı kaldığınız için veremediğiniz mesajınız varsa, söz sizin, buyurunuz!

Gün: İsrâil Türkiye için birinci derecede tehdittir. Çok yakın tehdittir. ABD ve AB’yi kullanarak dünya politikasını belirleyebiliyor. ABD ve İsrâil’in yakın bir zamanda Türkiye’ye saldıracağını hesaba katarak yeni bir millî güvenlik doktrini hazırlamak gerekiyor. Bu çatışmanın Türkiye’ye sıçramaması için Gazze savunması desteklenmeli İsrâil yerinde durdurulmalıdır.

Benim son kanaatim şudur: Bölgede iki devletli çözüm de çözüm değildir. Ya İsrâil var olacaktır, ya İslam dünyası yok olacaktır. İkisi bir arada var olamaz. İsrâil gücünün sınırlarına gelmiştir. Çöküş süreci başlamıştır. Yenilerek tarihten çekilecektir.

SUAT GÜN Malatya’nın ilçesi Battalgazi’de doğdu. Atatürk İlk Okulu’nu ve Kubilay Orta Okulu’nu Malatya’da bitirdi. 1970’de Kuleli Askerî Lisesi’ne girdi. 1973’de mezun oldu. 1976’da Kara Harp Okulu’nu, 1977’de Topçu ve Füze Okulu’nu bitirdi ve orduya katıldı. İstifa ederek ordudan ayrıldı. 1987’de İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirdi. Aynı fakültenin Milletlerarası İlişkiler Bölümü’nde ‘Milletlerarası Politika’ alanında yüksek lisans yaptı. Ordudan ayrıldıktan sonra 2002 yılına kadar ticâretle uğraştı. İlk yazılarına 1987 yılında Türk Yurdu ve Malatya’nın Sesi Dergisi’nde başladı. 2002 yılından sonra Önce Vatan Gazetesi’nde köşe yazıları 2009 yılına kadar aralıksız yayınlandı. Sarı basın kartı sâhibidir. Şafak Gazetesi- 34 Gündem Gazetesi, İş Gündem Dergisi, Marmara’nın Sesi Gazetesi ve İstanbul Times Gazeteleri yazılarını yayınlamaktadır. Flaş TV’de ‘Kim Haklı’ programına katıldı. Mesaj TV’de ‘Fikir Penceresi’ programını 50 hafta – MPL TV’de ‘Satranç Tahtası’ programını 200 hafta sundu. Ülke meseleleriyle ilgili olarak Ülke TV, Kanal 7, Çay TV, Kanal İstanbul, Bengisu TV, Kanal 9, ‘Türkiye’nin Sesi Programı’nda’, Meltem TV, Mesaj TV, Kanal 5, TRT, TRT Arapça, AKİD TV, Uzay TV, Kanal G, TGRT, 1AN Tv gibi televizyon kanallarında tartışmalara katıldı ve hâlen katılmaktadır. Aynı zamanda çeşitli dergi, gazete ve internet sitelerinde (Hicret Haber Com, Kudusde.org ) yazıları çıkmaktadır. Günlük köşe yazıları ÖNCE VATAN GAZETESİ’nde yayınlanmaktadır. Yazı arşivi gazetenin sitesi olan www.oncevatan.com ‘da bulunmaktadır. Strateji ve dış politika üzerine 12 edet yayınlanmamış 1 adet yayınlanmış ‘Filistin Savunması İnsanlık Dâvâsı’ adlı kitabı mevcuttur. Ayrıca (Ahi Evren, Kıyamet, Küçük Bilgin İmamı Azam, Selman!ı Farisi Yük Taşıyan Vali, Ashab-ı Kehf, Gazneli Mahmud’un Şükür Secdesi) isimli 6 adet senaryo bir adet tiyatro eseri yazmıştır. Son 10 yıl içinde 2000’in üzerinde makalesi gazete- dergi ve çeşitli internet sitelerinde yayınlanmıştır. Marmara Üniversitesi’nde takdimini yaptığı; ‘Anayasa Felsefesi’ne Giriş’, ‘Türk Devlet Felsefesi’ isimli sunumları bulunmaktadır. ASAM’ın 2017 yılında tertiplediği 1. İslam Birliği Zirvesinde ‘İSLAM BİRLİĞİ İÇİN BİR VİZYON TEKLİFİ’ adlı sunumunu yapmıştır. İstanbul Yazarlar Birliği’nin üyesidir. DÜBAMDER ‘Dünyâ Basın Mensupları Derneği’ kurucu üyesidir. MABAMDER (Malatyalı Basın Mensupları Derneği) üyesidir. Malatya Platformu üyesidir. İstanbul Düşünce Enstitüsü’nün kurucu üyesidir. Avrasya Bir Vakfı’nda Müdürlük yapmıştır. Ensar Vakfı Akiller Divanı’nda her hafta ‘Haftalık Stratejik Raporu’ sunmaktadır. ASDER’e ve Ensar Vakfı Fatih Şubesi’ne üyedir. 50 civarındaki dernek ve vakıfla bağlantılıdır. 2015 yılında kurulan ‘Milletlerarası Kudüs Derneği’nin’ Genel Başkanıdır.

Kanunla mı Emirle mi?

Birkaç yıl önce Almanya Türk Ocağının daveti üzerine Köln’e gitmiştim. Bu şehre ikinci ziyaretimdi. Köln’ü sevmiştim: Müzelerinin, antikacılarının, sergi salonlarının, kitapçılarının zenginliğini. Tabii bir de hâlâ eski şişesiyle sattıkları “Kolonya”sından olmalı… Fakat en çok şaşırtan ve hoşuma giden şu gözlemimdi: Bir Pazar günü bir engelli, tekerlekli sandalyesiyle tek başına şehrin merkezinde geziyor, vitrin bakıyordu. Tekerlekli sandalyeyle tek başına! Benim Ankara’mda sağlam adam kaldırımlarda yürüyemez; çünkü kaldırıma park etmiş arabalar vardır, mutlaka vardır. Sözde tekerlekli sandalyelerin çıkış ve inişi için yapılmış eğimli bölümler de kapatılmıştır. Siz kaldırımların yayalar için yapıldığını zannediyorsunuz değil mi?

Kaldırımda yürümek istiyorum!

Anneler bebeklerini arabaya koyup gezdiremez. Mümkün değildir. Köşelerde karşıdan karşıya geçerken korkarak başınızı tam köşeye park etmiş arabanın kıyısından uzatarak gelen var mı diye kontrol edersiniz. Çünkü kaldırımlara işlemeyen park yasağı, köşe başlarına hiç işlemez. Sokak tek yönlüyse de siz yine ters yöne de bakın. Çünkü bizde tek yönlülüğün tabelaları konur ama işlemez. 

Başkentte trafik kuralları ve de trafik polisi yok gibidir. Hiç olmazsa benim oturduğum Gaziosmanpaşa semtinde. Mesela Boğaz Sokak’ın ilk blokunda bir kaldırım kâmilen otomobillerce işgal edilmiştir. Her gün kaldırım ihlalinden değil, boydan boya işgalinden bahsediyorum; Şeraton’un Lugal Oteli’nin önündeki kaldırımdan. Şehit Ömer Haluk Sipahioğlu Sokağı, eski Noktalı Sokak sözde tek yöndür ama galiba ters yöndeki trafik düz yöndekinden fazladır. Koca Nenehatun Caddesi de tek yönlüdür, caddenin park yasağı olan solu kâmilen park eden arabalarla doludur; tabii sağı da, sonra kaldırımları da… İnsaflı olayım, orda işgal değil ihlal var. Yürüyebilirsiniz ama bebek arabası olmaz. O kadar uzun boylu değil.

Trafik polisini görürsünüz. Ne zaman? Bir büyük adam geçecekse. O zaman o kayıp polis ortaya çıkar ve sokakları, caddeleri trafiğe kapar. 

Sözüm trafik polisine ve aslında onun yönetimine. Hırsızı, uğursuzu, teröristi canı pahasına kovalayan polisimize değil. 

Trafik denetleme – vergi toplama

Çankaya Mahallesi, Gaziosmanpaşa… Elçiliklerin en yoğun olduğu çevreler… Yabancılar hâlimizi ağızları açık seyreder. Bir yabancı usta şoför, bizde trafiğe çıksa muhtemelen ilk saatinde kaza yapar. Bir Amerikan’ın yazılı hakaretini hatırlıyorum, “Park yeri kavramını henüz keşfetmemiş bir millet!”. 

Durumu yıllar önce Bölge Trafik Denetlemeye, bir e-postayla bildirmiştim. Cevaplarında, trafik yönetmeliğinden bir paragrafı kesip yapıştırmışlardı. Periyodik denetimler yaparlarmış. Otuz senedir buradayım; henüz bu açık ihlallere periyodik denetimle müdahale edildiğine rastlamadım. Belki denetim periyodu elli veya yüz yılda birdir. 

Gelelim vergi meselesine. İnternet’te Kamu Araştırmaları Vakfı Başkanı Prof. Dr. Ulvi Saran’ın 2020’de yayımladığı bir grafik var. AB’de ve Türkiye’de toplam vergi tahsilatı içinde dolaylı ve dolaysız vergilerin payı üzerine. AB’de, dolaylı ve dolaysız vergiler toplam içinde sırasıyla %65 ve %35. Türkiye’de %27 ve %73. 2023 yılında dolaylı vergiler – moda tabirle – pik yapmış ve %76’ya yükselmiş. Demek ki devletimizin doğrudan tahsil ettiği vergi oranı %24. AB’de %65! Dolaylı vergi, biliyorsunuz, fiyatın içine gömülen, tahsili için beyan edilmesi gerekmeyen, dolayısıyla fazla bir gayret de istemeyen vergi. Bunda da kaçakçılık yapılır; hizmetlerde daha kolay, mallarda biraz daha karmaşık “kravatsız” alışverişlerde. Eskiden bir dükkândan çıktığınızda fişinizi görmek isteyen denetçiler olurdu. Uzun zamandır onlara da rastlamıyorum. Trafik polisine rastlamadığım gibi. 

Devlet zafiyeti

Artık kanıksadığımız bu hâlleri tekrar aklıma getiren, Tele1’de geçen hafta yayımlanan, Mehmet Ali Güller’in yönetimindeki bir açık oturum ve orada siyaset bilimci Dr. Haldun Solmaztürk’ün konuşmasıydı. Solmaztürk Paşa, cinayetlerden 2023 depremindeki beceriksizliklere kadar birçok olayı çözümlerken “devlet zafiyeti” teşhisini koyuyordu. Açık oturumda, bildiğimiz fakat kanıksadığımız için pek konuşmadığımız bir gerçek seslendirildi. Avrupa’da birçok devlet hizmetinde, mesela trafikte, polis, mevzuatı uygular. Bizde emri uygular. Trafikten toplantı ve gösteri yürüyüşlerine kadar kural budur. 

Emir de herkese uygulanmaz. Mesela İngiltere’de başbakan, alkollü araba kullanmaktan ceza alır! Kanun uygulanmıştır. Bizde bunu aklınızdan bile geçiremezsiniz. Türkiye’de, yukarıda saydığım trafik ihlallerinin her biri için emir beklenirse o ihlaller otuz yıl da kırk yıl da yapılmaya devam eder. Kanuna saygı sıfırlanır. Çünkü halk her gün kanuna uyulmadığını gözleriyle görür ve kendisi de uymaz.

Bakın hatırladım: Bir büyük adam Şeraton’a gelecekti ve o gün, bir trafik polisi ekibi, çevredeki bütün yanlış park etmiş arabaları çektirdi. Emir almışlardı zahir. 

Yaralarımız çok ve derin. Devlet zafiyetine devam edeceğim. 

Kanunla mı emirle mi? – Milli Düşünce Merkezi (millidusunce.com)

Kocaeli’mizin Sağlık Hizmetlerinde 1900’lü Yıllar(2)

“Geçmiş, şu an için bir hazine, gelecek için bir rehberdir.” Laosi

Askeri hastanelerimiz: İzmit 1890’lı yıllarda üst üste salgın hastalıklar yaşamıştır. Çünkü Romalılar zamanında yapılan ve şehrin temiz su ihtiyacını karşılayan paşa suyu hattının bakımı yeterince yapılamamaktadır. Bu konudaki daha detaylı bilgiyi Süleyman Paşa Hamamı ve Paşa Suyu tebliğimin olduğu “Süleyman Paşa ve Kocaeli tarihi sempozyumu ” kitabında bulabilirsiniz. Bu salgınlar sebebiyle 1894’de Hıfzıssıhha müfettişi Bonkowski paşa bir rapor hazırlamış ve bu raporda şehrimizin sağlık hizmetlerinin çok yetersizliğinden bahisle bir hastane yapımı ihtiyacına da işaret etmiştir. Bu rapora istinaden İzmit’te ilk askeri hastanenin temeli 1904’te atılmış ve 1909’da hizmete açılmıştır. 1909’da Sultan Reşat İzmit ziyaretinde burayı da görmüş ve 50 TL bağış yapmıştır. O yıllarda yapılan resmi binaların bulunduğu ve sultan Abdülhamit tarafından hazırlatılan kitapta bu binanın resmi bulunmamaktadır. Tıp tarihi hocası Prof. Dr.Süheyl Ünver’in İzmit’teki önemli kurumların resimlerinin bulduğu kitapta da hem burası hem de 1914’te açılan Gureba hastanesinin resimleri de maalesef yoktur.

Şehrimiz birinci Cihan harbi ve kurtuluş harbi sebebiyle yoğun göç alan bir yerdir. Bu sebeple bu hastaneler ihtiyaca cevap verememiş ve İstanbul’dan bir de seyyar askeri hastane gönderilmiştir.

Kurtuluş Savaşı döneminde bu hastane İstanbul hükümeti tarafından kurulan kuvva-i inzibatiye ‘nin emrine verilmiştir. Kuvva-i inzibatiyenin kısa sürede dağılması üzerine bu hastanelerin araç ve gereçleri Gülnihal vapuru ile İstanbul’a götürülüp depo edilmiştir ve hastanede hizmet dışı kalmıştır. Bu binalar ise Yunan askeri birliklerince kullanılmış ve burayı terk ederken de yıkıp tahrip etmişlerdir. Nitekim 1920’de Dr. Elliot ve arkadaşlarının bakım ve tamir ederek açtıkları 95 yataklı Amerikan hastanesi adı altında çalıştıkları yerin bunlardan biri olabileceği düşünülür.

İzmit mevki hastanesi: Sağlık hizmetlerinin yürütürebilmesi maksadı ile 6 Ekim 1922’de Eskişehir’den 16 nolu seyyar hastane şehrimize getirilimiştir. Bir bölümü 1914’de açılmış olan fakat 1918 de tahsisat yokluğu sebebiyle çalıştırılamayan Gureba hastanesinin bir bloğuna yerleştirilir. Bir bölümü de kozluk mahallesindeki Ermeni kozahane binaları ve o bölgedeki suvari ahir binaları elden geçirilerek 150 yataklı bir hastane olarak hizmete sokulur. Buranın ilk başhekimi Memduh Bey olup İzmit mevki hastanesi olarak bilinir. Operator Avni, Radyolog Riza Tahir, Doktor Binbaşı Galip, Seyyar röntgen uzmanı Dr. Ziya bey burada çalışan hekimlerdendir. Bu hastane 1928 yılında Tepe mahallesinde yeni yapılan binalarında hizmetini sürdürmüştür. Bu hastanemiz 1940’da II. Cihan harbi döneminde İzmit’e Kayseri’den 6.

Kolordunun gelmesiyle yetersiz kalmış ve bu sebeple piyade alayının kışla binaları da hastaneye verilmiştir. Böylece hastanenin kapasitesi 500 yatağa çıkmıştır. 1948 yılında ise tekrar 200 yataklı bir hastane haline getirilerek şu anda Gültepe’deki astsubay, orduevi ve askeri lojmanların bulunduğu yerde 1976 yılına kadar hizmetini sürdürmüştür. Bu hastanenin son baş hekimi göz uzmanı Dr. Ali Şener olup kendisi Derince Askeri hastanesinin de ilk baş hekimidir.

Askeri hastanelerimiz bulundukları yerlerde ordu mensupları yanında halkında sağlık hizmetlerine katkı veren yerlerdir. Buradaki hekimler bölge halkının hastalandıklarında başvurdukları güvenli isimlerdir. İzmit Mevki hastanesinin de böyle hekimleri vardır. Bunlardan yakın tarihte çalışıp bulabildiklerim şu isimleri sayabilirim. Dr. Ali Şener göz, Nevzat Çevik diş, Niyazi Coşkun enfeksiyon, Metin Şahingül genel cerrahi, Erdal Şahiner çocuk hastalıkları, Dr. Hüsnü cildiye dalında şehrimizde sağlık hizmetlerinden istifade edilen isimlerdir. Ölenlerin her birini rahmetle anarken kalanlara sağlık ve afiyetler dilerim.

Derince Askeri Hastanesi:(devam edecek…)

Yüreğime Düşen Cemre

Bu ay üç misafir bekliyoruz. Üç saçaklı kızlar cemreler. Hava sıcaklığının artması olayına vesile olan cemreler. 19-20 Şubat havaya, 26-27 Şubat suya, 5-6 Mart da toprağa düşer. Hepsi de bir hafta arayla düşer.

Cemre düşmesi ilkbaharın gelişine müjde niteliğindedir. Cemre, Arapça bir sözcüktür, ateş anlamına gelir.

Bir varmış, bir yokmuş. Zamanın birinde üç kız kardeş varmış. Nerde üşüyen çocuklar varsa, oraya sırayla giderlermiş. İlk cemre havaya düşermiş. Hava ayazı, buzu keser, ılık ılık esen bir rüzgâra dönüşürmüş.

İkinci cemre suya düşermiş, sular buz gibi akmaz, havadan aldığı yarım güneşin ısısından soğuk sularının ayaz damarını keser, sular biraz daha ılık akmaya başlar.

Üçüncü cemre toprağa düşer. Toprağın yüzü gülümser, üzerinde kar, buz olmaz, olsa bile çabucak erir. Yumuşacık olan toprak, kucağına düşecek tohumları bekler.

Cemreler hangi ülkeye gitseler baharı müjdelerler. 21 Mart da üç saçaklı cemrenin ana kraliçeleri nevruz gelir. Anlayacağınız şubat ve mart ayı mevsimin ateşinin yükselmesine vesile olur.

Üç kız kardeş cemreler el ele verirler, hava, su, toprak halay çeken folklorculara benzerler. Bir birlerini motife ederek, doğa olayının kendini tanımlamasına vesile olurlar.

Cemreler düştüğü yeri şenliğe çevirir. İlk kuşlar başlar cıvıl cıvıl ötmeye. Göç kuşları cemreler nereye düşerse oraya göç etmeye başlarlar. Hava ayazını keser. Sular, özellikle kar suları şırıl şırıl dağlardan akar gelir. Toprak pamuk gibi yumuşacık olur.

Nevruz Bayramının gelişine hazırlık yapar cemreler. Tarlalar yeşillenir, güneş bir gülümser, bir şiir gibi konuşur.

Ve zamanın olgunlaştırdığı her cemre usulca düşecek umudun döl yatağına.

Ahmet Telli

Misafir dediğime bakmayın cemrelere, misafir demem her yıl aynı ayda gelip gittiği için misafir diyorum. Hediyeleri ile gelen böyle misafire can kurban.

Müjde gibi gelir cemreler. Havaya, suya, toprağa düşen cemreler allı, morlu, yeşilli elbiselerini giyer. İnsanlar sevinçle karşılarlar cemreleri. Tabiat uyanır uykusundan, karıncalar uyanır rüyasından. Ağaçlar tomurcuklanır, asma ağacının dalına su yürür. Laklakcı leylekler sıcak ülkelerden cemrelerin düştüğü memleketlere gitmek için hazırlık yaparlar.

Cemreler, göçmen kuşlar, tomurcuklanan dallar, uykusundan uyanan karınca, kapının aralığından bakan kelebek, şırıl şırıl dereler, koyunlar, kuzular nevruza ulaşmak için gün sayarlar. Yüreğimde gün sayar göçmen kuşların, Yaren leyleğin dönüşüne, mart kuzularının meleyişine ve dünya ya gözümü açışıma…

Üçünüz birden gelin hüzünlü yüreğime

Düş cemrem düş umut ol hepimize

İlk kalplerimizden başla düşmeye

Düş cemrem havaya, suya, toprağa

Müjdeler getir yetim çocuklara

Halayın başını ben çekerim söz sana

Nevruz da buluşalım, şiir ile aşk ola

Hedefleri Türksüz Bir Türkiye

                AK Parti henüz yeni kurulduğunda Yeniçağ Gazetesi yazarlarından Arslan Bulut, AK Parti’nin bir “Proje Partisi” olduğunu yazmıştı. Değerli yazar Arslan Bulut’un o günlerde ne demek istediğini AK Partili yetkililerin konuşmalarından ve Türkiye’yi getirdikleri noktayı düşündükçe şimdi onu daha iyi anlıyoruz.

                Arslan Bulut’un 01 02 2014 tarihli CNN yorumcusundan aldığı yazısından: “Geçtiğimiz yıllarda Erdoğan’ın işçi sınıfı ve dindarlar arasında sağlam bir tabanını koruyarak altı seçimi ardı ardına kazandığına işaret eden bir BBC yorumcusu: “Yıllar önce Erdoğan, basit ve kaçınılmaz bir gerçeği gördü, yani o iki grubun sayısının Türkiye’nin liberal ve laik eliti aştığıdır, o geniş tabana tutunan, iktidara tutunur”  BBC yorumcusu devamla: “İşçi sınıfı denilen ve kendisini bugüne kadar ezilmiş, mağdur hisseden kitle, Kur’an ölçülerine göre gerçekten dindar mı yoksa dine tutunarak ekonomik olarak ayakta kalmaya mı çalışıyor? AKP işte bu sorunun cevabını buldu ve bir taraftan küçük ama önemli yardımlarla bu kitlelerin mutlu olmasını sağladı, diğer taraftan da onları geleneksel ama derinliği olmayan, taklitçi bir dindarlığın çerçevesi içinde tuttu. Önemli olan bu kitleden oy almaktı.

                AK Partiyi ayakta tutan kimmiş; işte bizi bizden daha iyi tanıyan bir yabancının tespiti: “taklitçi, gelenek halinde yaşanılan ama derinliği olmayan dindarlık ve küçük ama önemli yardımlarla mutlu olan Tük toplumunun önemli kesimi.

                Böyle bir toplum sadece inandığı kişi tarafından sürekli kötülenen geçmişi yaşar. İçinde yaşadığı ortamı, nereye sürüklendiğini, sonunun ne olacağını düşünmez. Onun dini duygularına, maneviyatına hitabeden kişi onun lideridir, kendisi düşünmez onun yerine lider düşünüyordur, ne söylese doğru olan odur. Onun söylediklerinden de oldukça mutlu olur.

                Sokakta böyle bir kişinin Türklüğüne, kutsallarına karşı bir söz edecek olsanız elinden gelse sizi boğmaya çalışır ama kendi yandaşları bir şey söylediğinde onun sözlerinde mutlaka bir keramet arar, herhangi bir art niyet aramaz. Eğer arayacak olsalardı şu verilen demeçlere, yapılan konuşmalara ne derlerdi?

  • AKP Genel Başkan Yardımcısı Ali İhsan Yavuz, “AK Parti bir Türk partisi değildir. AK Parti bir Kürt partisi de değildir. Ak Parti bir Türkiye partisidir. Erdoğan’ın olduğu yerde etnisiteye dayalı bir yaklaşım sergilenebilir mi?”  
  • Tarım Bakanı İbrahim Yumaklı: “Türkiye’nin 2050 yılındaki nüfusu 105 Milyon, gelecek bir o kadar misafirimizi de düşünürsek 210 Milyon. Bu nüfusun gıda ve ihtiyacını karşılamamız gerekecek.”
  • AKP 26 01 2013 Yılında terör örgütü ile müzakere masasındayken, AK Parti İstanbul İl Başkanı Aziz Babuşcu, “AK Parti iktidarından önce Hepimiz Türk’tük. Etnik farklılıkları bahane ederek farklı isteklerde bulunmak yasaktı. AKP sayesinde Türk olmaktan kurtulduk
  • Yasin Aktay: “Türk diye bir ırk yoktur.”
  • Türkleri Orta Asya’ya göndermek isteyen Ak Parti Genel Başkan Yardımcısı Mustafa Şen: ”Suriye’den gelenlere sordum. Diyorlar ki: İlk olarak bizden önce gelenler geldikleri yere gitseler, biz de yol yordam öğrensek, sonra biz gitsek‘’ diyen Mustafa Şen’e Prof.Dr. Ümit Özdağ’dan Tokat gibi cevap: “Türk yurdunda Türk varlığını kendince tartışmaya açmak kimsenin haddine değildir. İzansızca ve nadanca yapılan bu konuşmalar milletin hafızasına kazınmaktadır. Açıktır ki, bu düzey ve muhteva ancak memleketin kimliği ile problemi olan tutarsız bir düşünce yapısıyla ve tarih bilgisizliğiyle mümkündür.”

                Tarım Bakanı İbrahim Yumaklı’nın: “Türkiye nüfusu 2050 yılında 105 Milyon, gelecebir o kadar nüfusu da düşünecek olursak 210 Milyon olacak” sözü gerçekten tüyler ürperten, herkesin aklını başına alıp düşünmesi gereken bir söz. Yetmedi mi, Suriye’den, Afganistan’dan, Afrika’nın çeşitli ülkelerinden gelenler daha kimlere davetiye çıkaracaksınız, siz kimin hesabına çalışıyorsunuz? Erdoğan, Tarihçi Prof. Dr. İlber Ortaylı beraberliğinde İtalya Başbakanı Meloni ile görüşmesi esnasında İtalya’daki göçmen Afrikalılar konusu görüşülür ve İtalya’daki göçmen nüfusun Türkiye’ye getirilmesinde iki lider mutabık kalır. Görüşme sonrasında açıklamalarda bulunan İlber Ortaylı: “İtalya’daki Afrikalı göçmenlerin Türkiye’ye getirilme konularının konuşulduğunu” belirtti.

                İşte sırf oy almak ve ayakta kalmak maksadıyla taraftarlarını “Yerli ve Milli” nutuklarla avutanların Türk Milletini getirdikleri ve getirecekleri niyetler belli. Ama bu kriptolar şunu unutmasınlar ki; Türk Milleti öyle 3-5 yıllık zaman diliminden etkilenecek kadar köksüz bir insan topluluğu değildir. Kökleri tarihin binlerce yıllık derinliklerine inen koca bir çınar ağacıdır.

                Merhum tarihçilerimizden Yılmaz Öztuna’nın “Büyük Türkiye Tarihi” adlı eserinden: “Kızıl Elma, Türk mefkûresidir. Erişilemez bir ülküdür. Bir zamanlar Bizans’tı, sonra Viyana olmuştur. Fakat daima bir tatlı belirsizlik içindedir. Türk akıncısı, Türk korsanı (denizci) Kızıl Elma için can verir. Evliya Çelebi’ye göre Kızıl Elma Roma’dır. Türklerin Roma’da olması demek, Hıristiyanlığın sonu ve Pax Ottomana’nın dünya ölçüsünde gerçekleşmesi demektir. Kızıl Elma idealini Hıristiyanlar da bilmektedir (c.8/s.376)”.

Kanuna da Ahlaka da Uygun Olmalı

Geçen hafta, deprem bölgesinde yapılabilen konutlar bir kısım hak sahiplerine dağıtıldı. Bunlardan iki tanesi tartışma yarattı. Evlerden biri AKP Urfa Milletvekili Cevahir Asuman Yazmacı, bir diğeri ise yine AKP’den üç dönem milletvekilliği yapmış olan Şamil Tayyar’a verildiği basına yansıdı.

Depremzedelerin tamamına yakını çadır veya konteynırlarda ve çok zor şartlarda yaşarken bu evlerin milletvekili veya emeklisi maaşı alan iki tanınmış siyasetçiye verilmesi vicdanlarda kabul görmedi. Her iki milletvekili de ağır eleştirilere uğradı.

Evlerin depremzedeler arasında kura çekilerek verildiği söylense de tepkiler dinmedi. Hiç geliri olmayan, emekli maaşı ile geçinen veya asgari ücrete mahkûm depremzedeler dururken en az 110 bin TL maaş (emeklilikle birlikte alanlar 230 bin TL maaş) alanların hak sahibi olarak müracaat etmiş olması bile vicdansızlık olarak görüldü.

Bunun üzerine Şamil Tayyar “Ev benim üzerime kayıtlıydı ve ağır hasar raporu vermişlerdi. Bir süre sonra da yıkıldı. Hak sahibi olarak deprem konutuna başvurduk. Kurada çıkan evi de kardeşim aldı” dedi. Daha sonra da “hak sahipliğinden feragat ettiği” açıkladı.

AK Parti Milletvekili, iş insanı Cevahir Asuman Yazmacı ise sadece milletvekili maaşı ile geçinen biri değildi. İş insanı olan bu milletvekilinin otelleri ve restoranlarının olduğu biliniyordu.

Olay hakkında ilk açıklamasında “Her vatandaş gibi benim de hakkım”, ikinci açıklamasında “Daireyi bir depremzedenin kullanımına sunacağım” diyen Yazmacı, yaptığı üçüncü açıklamayla “konut hakkından feragat ettiğini” duyurdu.

Bu iki milletvekilini “hakkından feragat etmeye” zorlayan şey kendi vicdanlarının baskısı değil, kamuoyunun tepkisi ile seçim öncesi oy kaybetme endişesi yaşayan partisinin de talimatı olabilir.

Açıkça yasaların hatta anayasanın bile çiğnenmesine tepki göstermeyen halkımızın bu tepkisi şaşırtıcı olsa da ümit verici idi.

Yasalara uygun olarak yapılmış bir eylemin dahi ahlaki olamayacağını gören bu toplumsal vicdana saygı duydum.

**************************

Her Yasal Hak Helal Değildir

Geçen haftaki köşe yazımda Alev Alatlı’nın bir sözünü hatırlatarak şöyle demiştim:

Erdoğan’ın “bizimle yol arkadaşlığı yapan ablamızdı” dediği merhum Alev Alatlı’nın, Külliye’de söylediği, şu sözünü hatırlarından çıkarmasınlar.

“Aslolan helalleşmek olmalıdır. Helalleşmek mahkemede dava kazanmaktan (ve seçim kazanmaktan… RS) daha üstün olmalıdır. Çünkü her yasal olan hak helal değildir ve olamaz.”

Biz helal olmadığı gibi yasal olmadığını bildiğimiz iş ve eylemler hakkında da suskunuz. Yasal kılıfına uydurularak elde edilen ve de helal olmayan “başarılar” her şeyi örtebilir sanılmasın. “Milletim beni affetsin” demek bir helalleşme sayılmasın.

****

Alev Alatlı’nın bu cümlesini, fikirlerine çok değer verdiğim arkadaşım Reyhan Demirel “helâlleşme” hukuktan, yargıdan nasıl ‘üstün’ olur?” diye eleştirdi ve “önce hukukun üstünlüğünü savunması gerekirdi” dedi.

Ben de kendisine şu açıklamayı yaptım: Alev Alatlı’nın bahsettiği hukukun üstünlüğünden de bir üst basamak. Yasalara uygun olduğu halde vicdana uygun olmayan durumlar için söylemiş.

Alev Alatlı bu cümlenin arkasında şöyle örnekler de vermişti:

İflas eden kardeşinizin haraç mezat satışa çıkan evini satın almanız yasal hakkınız olabilir ama helal değildir. Raf ömrünü uzatmak için ekmeğin içine kanserojen madde koyan fırıncının yaptığı, formülü ambalajın üzerine koyduğu sürece yasal dolayısıyla suçsuz ama helal değildir.

Yasaların tanıdığı haklardan insanlık ya da Allah adına feragat etmenin garipsenmediği bir yeni düzen getirmek zorundayız.”

****

Milletvekillerine verilen deprem evleri konusu, Alev Alatlı’nın sözlerini açıklayan iyi bir örnek.

Bu milletvekillerinden beklenen “yasaların tanıdığı haklardan insanlık ya da kutsallarımız/ değerlerimiz adına feragat etmesi” idi.

Ama bu iki milletvekili “yasal olan haklarından” kamuoyu tepkisinden sonra ve muhtemelen parti talimatı ile feragat etmek zorunda kaldılar.

Seçim öncesinde olmasak, halkımızın bu tepkisi böyle etkili olmazdı, diye düşünüyorum.

Yasalar ve Anayasa kuralları açıkça çiğnenirken, seçimlerde rakiplerine hakaret, tehdit cümleleri yanında montaj videolarla propaganda yapılırken, ülke kaynakları insafsızca soyulurken gerekli ve yeterli tepkiyi gösteren bir kamuoyu vicdanı olsaydı bu halde olmazdık.

Kamu gücü ve kaynaklarının bireyler ve parti menfaati için hoyratça kullanılmasına tepki gösterebilseydik, “itibardan tasarruf olmaz” mazeretine sığınılarak yapılan israf ve şatafata karşı çıkabilseydik, hukuk devleti olmanın yanında, ahlaklı ve sorumlu birer vatandaş olmanın huzurunu yaşardık.

Artık, “Milletim beni affetsin” ve “helallik istiyorum” sözlerinin içinin doldurulmasını, içten ve gerçek bir helalleşme talebinin, insanlık ve kutsallarımız adına yapılmasını beklemenin faydasız olduğunu biliyoruz.

Bu talebin olması için toplumsal vicdanın harekete geçmesinden başka çaremiz yok gözüküyor.

Bunca karamsarlık içindeyken bile, deprem konutları verilen milletvekillerine toplumsal vicdanın tepkisi ruhumda bir umut esintisi oluşturdu.

Haydi milletim, bu esintiyi kuvvetli bir rüzgâra dönüştür!