25.8 C
Kocaeli
Pazar, Temmuz 5, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 181

Emekli Din Görevlisi Ahmet Yüter ile Ramazan Sohbeti

Oğuz Çetinoğlu: Sohbetimize terâvih namazı hakkında vereceğiniz bilgilerle başlayabilir miyiz Hocam?

Ahmet Yüter: Bismillahirrahmanirrahim. Ramazan-ı Şerif ayında kılınan bu namazdaki ‘terâvih’ kelimesi sözlükte ‘rahatlatmak, dinlendirmek’ mânâlarındaki  ‘tervîha’ kelimesinin çoğuludur.  Terâvih namazı yirmi rekât olup, erkek ve kadınlar için sünnet-i müekkededir*.

Terâvih, dînî bir kavram olarak, Ramazan ayında, yatsı namazından sonra kılınan nafile namaza verilen isimdir. Namazın her dört rekâtinin sonunda bir miktar oturulup dinlenmek müstehap* olup buna tervîha denilmiştir. Sonra bu kelimenin çoğulu olan ‘terâvih’ kelimesi kılınan bu namaza isim olmuştur. Terâvih namazının cemaatle kılınması sünnettir. Bu dinlenmelerde tehlîl (lâ ilâhe illallah* demekle) ve salavât* ile meşgul olunur.

Çetinoğlu: Nafile namaz’ dediniz. Nâfile olmakla birlikte sevabı vardır mutlaka…

Yüter: Hz. Peygamberimiz: ‘inanarak ve sevabını Allah’tan bekleyerek terâvih namazını kılanların, geçmiş günahları bağışlanır’ buyurmuştur.

Çetinoğlu: Müslümanlar nafile namazların münferid olarak (tek başına) kılıyorlar.  Terâvih ise cemaatle kılınıyor. Bu değişikliğin bir açıklaması var mı?

Yüter: Nâfile namazların tek başına kılınması daha faziletli olduğu hâlde, terâvih namazının cemaatle kılınması Hz. Peygamber’in (s.a.s.) uygulamasıyla sâbittir. Nitekim Hz. Peygamber terâvih namazını birkaç defa cemaate kıldırmış, ancak daha sonra farz olur düşüncesiyle cemaate kıldırmaktan vazgeçmiştir.

Hz. Ömer (r.a.) halife olunca, halkın dağınık bir şekilde terâvih namazı kıldıklarını görüp, tekrar cemaatle kılınmasının daha uygun olacağını düşünmüş ve sahâbeyle istişâre ederek bu namazın yeniden cemaatle kılınması uygulamasını başlatmıştır. Halkın vecd içinde bu namazı kıldıklarını görünce, ‘Ne güzel bir âdet oldu’ diyerek memnuniyetini belirtmiştir

Çetinoğlu: Bâzı imamlar, cemaatten bazı kişilerin, çeşitli sebeplerle bir an önce eve gitme arzularını karşılamak için son derece sürâtli kıldırıyor. Yapılan doğru mudur?

Yüter: Terâvih namazını kıldıran imamın, çabuk kıldırarak namaza noksanlık getirmemelidir. Aynı zamanda okuyuşu uzatarak cemaati bıktırmamalıdır Namazda kıraatin gereği gibi yapılmasına ve ta’dil-i erkana* riâyet edilmesine ihtimam gösterilmelidir.

Çetinoğlu: Terâvih namazının 20 rekât olduğu sâbit olmakla birlikte daha az rekâtla yetinildiği görülebiliyor. Câiz midir?

Yüter: İslam âlimlerine göre terâvih namazının kılınış şekli ve rekât sayısı mezheplere göre farklılık gösterebilir. Hanefi mezhebine göre 20 rekât olarak kılınırken, Şafii mezhebinde 20 rekâtın yanı sıra daha az rekâtla kılınması da kabul edilebilir.

Çetinoğlu: Evlerde, dernek ve vakıflarda, terâvih namazından sonra dînî konularda sohbet edileceği, soruların cevaplandırılacağı, cemaatin dînî konularda bilgilendirileceği, ders yapılacağı gerekçe olarak gösterilerek 8 rekât kıldırılması câiz midir?

Yüter: Öncelikle şunu ifade etmek gerekir: Terâvih namazı nâfile bir ibâdet olduğundan, farz gibi telâkki edilmesi doğru değildir. Bu sebeple, yorgunluk, meşguliyet ve benzeri sebeplerle ayrıca sizin belirttiğiniz gerekçelerle terâvih namazının câmi dışındaki yerlerde; evde, dernekte, vakıfta… cemâati teşkil eden şahıslardan itiraz gelmez ise;  8, 10, 12, 14, 16 veya 18 rek’at kılınması hâlinde sünnet yerine getirilmiş olur. Televizyondaki diziyi veya maçı kaçırmamak gibi sebeplerle rekât sayısını azaltmak asla tavsiye ve tasvip edilmez.

Çetinoğlu: Terâvih namazında, her rekât için ayrı niyet etmek gerekir mi?

Yüter: Terâvih namazına başlarken niyet ettikten sonra her selâm verişten sonraki rekâtlarda niyet etmenin şart olup olmadığı konusunda Hanefî âlimleri farklı görüşlere sâhiptir. Çoğunluk tarafından tercih edilen görüşe göre terâvih namazı bir bütün olduğundan her iki veya dört rekâtta selâm verdikten sonraki rekâtlar için yeniden niyet edilmesi gerekmez.

Çetinoğlu: Terâvih namazı eksik kılınırsa ne olur?

Yüter: Eksik kalan terâvih rekâtlarını, aynı günün sonraki zaman diliminde kendisi tamamlar. Hatim ile terâvih namazını kılmak sünnettir. Terâvih namazının kazası yoktur.

Çetinoğlu: Kadınlar terâvih namazını câmide kılabilir mi?

Yüter: Hz. Peygamberimiz (sav); ‘Kadınların mescidlere gitmesine engel olmayın. Fakat evleri onlar için daha hayırlıdır’ buyurmuştur. Hz. Peygamber’in, kadınların mescide gitmelerine izin verdiği, hattâ Ramazan ve Kurban bayramları gibi toplumun berâberce kutladığı sevinçli günlerde onların da bayram sevincini yaşamaları için Bayram namazına gelmelerini teşvik ettiği bilinmektedir. Bununla birlikte Allah Resulü câmiye gelecek kadınlara birtakım tavsiyelerde bulunmuş; dikkat çekecek şekilde giyinmelerini ve koku sürünmelerini yasaklamıştır.

Buna göre kadınların namazlarını evlerinde kılmaları daha fazileti: ise de farz namazları ve terâvih namazını gerekli hassasiyeti göstermeleri kaydıyla câmide cemaatle kılmalarında da bir mahzur yoktur.

Çetinoğlu: Hocam, kadın ve namaz bahsi açılmışken, sohbetimizi, aynı konuyla bitirelim: Hâmile bir kadın, başka bir özürü yoksa, namazını oturarak veya îma ile kılabilir mi?

Yüter: Hâmile olan kadın, namazda rükû ve secde yapması kendisine ve karnındaki bebeğe zarar verecekse, aşağıda anlatılanlardan kendisine uygun gelen şekilde namazını kılar.

Hastalığından dolayı namazda rükû ve secde yapamayan kişi oturduğu yerden kolayına geldiği şekilde, meselâ bağdaş kurarak veya ayaklarını yana veya öne doğru uzatarak oturup namazını kılar.

Ayaklarını yana veya kıbleye uzatarak da olsa yere oturamayan kişi, ayakta veya tabure, sandalye, sedir ve benzeri yerlere oturarak namazını îmâ ile kılabilir.

Nitekim Hz. Peygamber basur hastalığı olan birinin nasıl namaz kılacağının sorulması üzerine; ‘Durabilirsen ayakta, gücün yetmezse oturarak, ona da gücün yetmezse yan üstü uzanarak kıl.’ buyurdu. Bu durumda olan bir kimse usûlüne göre, namazını îmâ ile kılar. Îmâ ile namaz kılan kişi başını rükûda biraz, secdede ise rükû biraz daha fazla eğer. Bununla birlikte, vücudun baş ile birlikte eğilmesiyle de îmâ yapılmış olur. Bir kişi ayakta durmaya gücü yettiği halde rükû ve secdeye gücü yetmiyorsa, ayakta veya oturarak îmâ edebilir. Ancak oturarak îmâ etmesi daha uygundur. Başı ile îmâ etmeye gücü yetmeyen kimse Hanefîlere göre namazını kazaya bırakır. Gözleri veya kalbiyle îmâ ederek namaz kılamaz.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim Hocam!

Yüter: Ben de teşekkür ederim Efendim. Hayra vesile oldunuz.

*Sünnet-i müekkede: Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimizin devamlı yaptığı ve sırf bağlayıcı olmadığını göstermek için nâdiren terkettiği fiillere sünnet-i müekkede adı verilir.                                                                                                                                  *müstehap: Edeb ve mendub olarak da anılır. İslm’da yapılınca sevap sayılan, yapılmayınca günah olmayan eylemlere verilen isimdir.   

*Lâ ilâhe illallah: Allah’tan başka tanrı yoktur.  

*salavat: Hazreti Muhammed’e ve onun soyundan gelen kimselere saygı göstermek amacıyla okunan dua.   

*tebdil-i erkân: namazın rükünlerini (namazın bütün hareketlerini)  hakkıyla yerine getirme anlamında bir fıkıh terimi.

AHMET YÜTER: İlâhiyatçı, yazar. 25 Aralık 1963, Yakacık köyü / Merzifon / Amasya doğumlu. Bazı yazılarında A. Bahadır İslâmoğlu, Ahmet Kemaloğlu ve Şemseddin Şinasi imzâlarını da kullandı. Merzifon İmam Hatip Lisesi (1982) mezunudur. 1983 yılından itibaren Merzifon’a bağlı köylerde yaptığı imam hatiplik görevine 1989’dan itibaren İstanbul Zeytinburnu’nda devam etti. Arkadaşlarıyla ‘Kürsüden Akademik Sohbetler’ platformunu oluşturarak Türkiye’de bir ilki gerçekleştirerek câmide aydınla halkı buluşturdu. İlk şiiri Can Kardeş çocuk dergisinde (1981), ilk yazısı da Yeni Düşünce gazetesinde çıkmıştı. Sonraki yıllarda ürünleri Sızıntı, Sur, Ribat, Haber, Diyanet, Mektup, Mektep, Vahdet, Hakses, Vuslat, Bedesten, Can Kardeş, Cuma, Yörünge dergileri ile Yeni Nesil, Yeni Asya, Millî Gazete, Akit, Ortadoğu, Zeytinburnu Tercüman, Halka ve Olaylara Tercüman, Yeni Taşova, Zeytinburnu Bulvar ve Haklı Görüş gibi gazetelerde yayımlandı. Yeni Asya gazetesindeki köşe yazarlığının yanında, Sur dergisinin yayın kurulunda bulunarak, burada röportajlar yaptı. Din Görevlileri Derneği ve TYB üyesidir. Eserleri: Haberin Var mı? (1990), Gülmeye Hasretim (1992), Kur’an Yolu (1993), Çocuklara İslâm Dersi (1993), İslâmın Işığında Diriliş (1994), Hicret İnkılabı (1994), Kurban Risalesi (1994), Üç Aylar ve Kandiller (1994), İslâm, Sevgi ve Hoşgörü (1996), Aydınlar Geçidi1 (1998), Çocuk Yetiştirmede Altın Kurallar (1999), Aydınlardan Damlalar / Kürsüden Akademik Sohbetler (2000), Hayatı Kolaylaştıran Kurallar (2002), Görgü ve Nezaket Kuralları (2002), Aydınlar Zirvesi / Kürsüden Akademik Sohbetler (2004).

Melezleşen Siyaset Çok Düşündürücü!

“MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin partisinin son kurultayında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı kurtarıcı olarak ilan etmesinden sonra bu konuyu yani “siyasetteki melezleşme”yi yeniden konuşmak gereği hissettim! Bu konu Türk Milleti açısından kafa karıştırıcı ve düşündürücü bir sorundur…”

Yeni sistemin bir gereği olarak takdim edilen ittifaklar ve ittifak partilerinin kendi ideolojik-fikri hususiyetlerini anlamsızlaştırdığı bir siyasal gerçeklik olarak önümüzde durmaktadır.

Sorumuz, fikirsiz bir iktidar veya muhalefet olur mu, sorusudur.

Buna cevap olarak da, Türkiye’de bir takım iç ve dış güçler tarafından siyasetin melezleşmesi arzulanıyorsa, fikirsiz iktidar da olur, muhalefette olur diyebiliriz. Çünkü siyasi hayatımızdaki gelişmeler bize bunu göstermektedir.

Melezleşme botanik ve zooloji bilimine ait bir kavram. Küreselleşme odaklı çalışmalarda sosyal bilimciler kültürel melezleşmeye, çalışmalarında atıf yapıyorlar. Bu küreselleşmenin etkilerine sıcak bakanların sahiplendiği bir kültürel melezleşmedir.

Bizim fikirlerinize göre post modernleşme kavramı olarak melezleşme, milli kültürleri ve kadim gelenekleri tahrip edici bir yaklaşımdır ve sadece kültürle sınırlı değildir.

Siyasete de sirayet eden melezleşme, yayılma özelliği gösteren ve karşısında durulması gereken bir olgudur. Siyasette melezleşme derken farklı siyasi fikirlere sahip, farklı ideolojik eksenli siyasi yapıların eklemleşerek bulanıklaştığı, fikirlerin ve değerlerin geri plana atıldığı ittifaklar içinde eritildiği bir süreci kastediyoruz.

Dünyaya bakışları, ideolojileri, eğilimleri, sosyolojik tabanları birbirinden farklı partilerin ittifaklar adı altında birlikte hareket etmeye zorlanması, sistemin siyasi yapıları buna mecbur bırakması siyasette de melezleşmeye işaret ettiğini düşünüyoruz.

Siyasetin melezleştirilmesi süreci, siyasi yapıları iç içe geçirirken onları var eden fikirleri de buharlaştırıyor. Siyasi yapılar, ittifak dayatmaları içinde karışıp, kaynaşıyor ve özlerinden uzaklaşıyor. Siyasi melezleşme partilerin yapısını, işleyişlerini, fikirlerini ve ideolojilerini dönüştürürken siyasi kimlikleri de eritiyor.

Siyasi kimlikler bulanıklaşıyor, silikleşiyor…

İdeolojiler, kadrolar, parti programları önemini kaybediyor.

Siyasi söylemlerin içi boşalırken siyasi gruplar işlevsizleşiyor…

Siyasi kimlikler ve yapılar zıt kimlik ve yapılarla bir araya getirilmeye zorlanarak kaynaştırılıyor, yeni siyasi melez kimlikler oluşturuluyor.

Zıt siyasi kimlikler arasında kurulan siyasal etkileşim ve ortak mücadele ruhu zıtlıkları törpülerken savunulan fikirler esnetiliyor, kimlikler kimliksizliğe sürükleniyor.

Siyasi yapılar içinde bulundukları ittifakın uyumu adına inanmadığı değerleri, politikaları, uygulamaları savunmak durumunda kalıyor.

Dolayısıyla melezleşen siyaset; bir milliyetçi ile bir ümmetçiyi, bir sosyal demokrat ile milliyetçiyi, bir Atatürkçü ile bölücüyü aynı ittifak da işlevselleştirebiliyor.

Siyasal kültürler, kimlikler, yapılar birbirleri ile o kadar yakınlaşıyor ki kim neyi hangi orijinal fikir ve ideolojiyi savunuyor anlaşılamıyor.

Siyasetin farklı desenleri aynı ittifaklarda birleştirilirken ittifaklar kendi içlerinde parçalı yapılara dönüştürülüyor.

Siyasette melezleşme köklü siyasi yapıların söylem ve politikalarını etkileyip değiştirirken siyasi kimliklerin dönüşümünü de hızlandıran bir işlev görüyor.

Birbirine zıt siyasal yapıların birbirine yakınlaştırılması, siyasal kimliklerin silikleşip buharlaştırırken, siyasal kimliklerin sahip olduğu ayırıcı niteliklerin kaybolmasını da sağlıyor.

Siyasal yapıların ayırıcı niteliklerinin kaybolması, siyasal kimliklerin diğer kimlikler içinde erime ihtimalini de gündeme taşıyor.

Köklü bir geçmişin sonucunda oluşan siyasi kimlikler; melezleşmenin getirdiği değiştirici ve öğütücü yapı ile aşınırken bizatihi melezliğin kendisi bir siyasi kimlik haline dönüşüyor.

Köklü siyasal yapılar değişime uğrarken, zıtların ittifaklarından yeni bir siyasi kültür oluşuyor.

Bu dönüşüm partilerin; ideolojileri ve savunduğu fikirler ile değil ittifak içindeki uyumları, ittifak bileşenleri üzerinde mutabakatı ve yeni sistemin kaynak paylaşımlarındaki uyumu ile ortaya çıkışına neden oluyor…

Ben bu yazıyı, Müjdat Öztürk ve Sinan Baykent’in kaleme aldığı köşe yazılarından alıntılar yaparak ve fikirlerimi ekleyerek yazdım. Kıymetli yazarlara fikirleri ile önümüzü aydınlattıkları için teşekkür ederim…

Yukarıda izah edilen sebeplerle siyasetteki bu melezleşmeye karşıyım… Kendi özgün fikirlerimiz ve duruşumuz ile Türk Milletinin hizmetine talip olmanın tek doğru olduğunu düşünüyorum… Bizi biz olmaktan çıkaracak tüm yaklaşımlara karşıyım… Bu nedenle; akıl, fikir, bilgi ve tecrübe ile her türlü melezleşmeyi engelleyerek biz olarak kalmayı başarmamız gerekiyor…

Millet Aptal Değil Kandıramazsınız

                Yerel seçimlerin oylanmasına neredeyse bir haftalık süre kaldı. Cumhur İttifakı bütün ağırlığını neredeyse üç büyük şehirde yoğunlaştırıyor. İstanbul, Ankara, İzmir.

                Özellikle “İstanbul.” Cumhurbaşkanı Erdoğan’ının olmazsa, olmazlarından. Seçim konuşmaları için Türkiye’nin hangi vilayetine giderse, oranın seçmenlerinin İstanbul’daki akrabalarından İstanbul için de oy istiyor. Kabinenin birçok bakanı İstanbul’un değişik semtlerinde Murat Kurum’un kazanması için oy seferberliğine çıkmışlar.

                Özellikle İBB. Adayı Murat Kurum, her yaştaki seçmen için akla hayale gelmedik vaatlerde bulunuyor. Neredeyse cenneti seçmenin ayağının altına serecek. Murat Kurum’un eli sadece İstanbullu ile değil, Gazze’ye, Gazze’de İsrail askerleri tarafından katledilen Müslümanlara da uzanıyor.  Kurum: “31 Mart’ta Gazze’deki mazlumlar sevinecek, Gazze’de elini bize uzatan kardeşlerimiz sevinecek”

                Gerçekten öylemi: Filistin’de Gazzeli çocukların sevinmesi için işbaşında bulunan hükümet ve partili Cumhurbaşkanı’nın Gazzeli mazlumlar için konuşmaktan başka yaptıkları bir şey var mı?

                Ama Gazzeli mazlumları katleden İsrail için Erdoğan ve hükümetinin yaptıkları çok şey var.

                İşte size gazeteci Metin Cihan’ın bir televizyon konuşmasında anlattıkları*:İsrail petrolde tamamen dışa bağımlı, tedarikçisi Azerbaycan. Bakü – Tiflis – Ceyhan boru hattıyla Türkiye üzerinden İsrail’e gidiyor. Türkiye bu petrolün sevkiyatını yapıyor.” Metin Cihan anlatmalarına devam ediyor: “İsrail çelik ihtiyacının %60’ını Türkiye’den sağlıyor. Türkiye hammadde olarak gönderiyor, İsrail bu gönderilen çelik hammaddesini ağır sanayi ve silah sanayiinde kullanıyor. Yine İsrail, Çimento ithalatının %95’ini Türkiye’den karşılıyor. Burak Erdoğan’a ait olduğu bilinen bir geminin 17 Ekim 2023 tarihinde(İsrail’in Gazze’de bir hastaneyi bombaladığı gün) İsrail Aşdot limanından ABD’ye yük götürmek için görüntülendiğini iddia ediyor. Filistinli Müslüman Arapların Mescid-i Aksa’ya yaklaşmasını önlemek için etrafına çekilen tel örgünün dahi Türkiye’den gittiği iddiasında. Hatta bu iddiayı:

                 “Her şeyi biz gönderiyoruz, Dikenli telleri, İsrail askerlerinin kıyafetlerini…bize ‘mi kaldı Allah aşkına” diyerek  Fatih Erbakan da doğruluyordu.

                Kimseyi kandırmayalım, İstanbul seçimlerini kazanmanız ile Gazzeli mazlumlara bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da hiçbir faydanız olmaz.

                Gazzeli mazlumlar nasıl ve ne zaman sevinir bilir misiniz?

  • Ceyhan Boru Hattından İsrail’e giden petrol sevkiyatını durdurduğunuz zaman,
  • İsrail’e giden demir-çelik ve çimento ihracatını durdurduğunuz zaman
  • İran füzelerinden İsrail’i korumak için Malatya’ya kurdurduğunuz Kürecik Radar Üssünün faaliyetlerini durdurduğunuz zaman.
  • Türkiye limanlarından İsrail’e giden Ticaret Gemilerinin faaliyetlerine son verdiğiniz zaman.

                Ha, bunlar olmaz, yapılamaz derseniz sizin “Çömez Devlet” diye nitelendirdiğiniz “Eski Türkiye” zamanında yapılmıştı, gene de yapılır hatırlatmak sterim.

                1974 Kıbrıs Çıkarmasından sonra ABD ambargosuna karşı, Ecevit Hükümeti tarafından Haşhaş Ekim Yasağı kaldırılmış, haşhaş ekimi serbest bırakılmıştı.

                Süleyman Demirel’in Başbakanlığı döneminde yine ABD silah ambargosuna karşı 25 Temmuz 1975 tarihli Bakanlar Kurulu kararnâmesiyle: ‘Türkiye’deki sayıları 21’i bulan bütün ABD üs ve tesislerini’ kapattı. Amerikan bayrakları indirilerek yerine Türk bayrakları çekildi. İncirlik’i ise sadece NATO kullanabilecekti.”

*(https://www.youtube.com/watch?v=SZKSVu_cL5o)

İskeçe Festivali’ne Türkiye’den Giderek Katılanlar Ne Eğlenmiştir Ama!

Dün 17 Mart 2024 Pazar günü bir gezdirici işletme ile Türkiye’den uluslararası ünlenmiş “İskeçe Festivalini” görmek için Batı Trakya’ya geldik. Yollar seller gibi Türkiye’den gelen özel araçlar ile binetlerle (otobüslerle) doluydu. Araçlarla gelenleri İskeçe içine sokmuyorlar, uçuş alanına bıraktırıp, ödemesiz getir-götür binetleriyle İskeçe’ye akın akın bırakıyorlardı. Bizde sıkış tepiş binerek ilk kez eski bir Türk yurdu olan, Batı Trakya Türk Cumhuriyeti’nin(1913) (Wikipedya) batı sınırlarını oluşturan Rodop dağlarının yamacında kurulmuş, buram buram Türk kokan İskeçe’ye (Xanti) ulaştık. Türklerin oturduğu eski kent yukarı, sonradan gelişen çağdaş kent aşağıdaydı. Yeni kentin yolları ger geniş, Türk yakasının taş ile ahşap evleri pııl pırıl, köşebaşı çeşmesinden halen suları akan, daracık, eğri büğrü yollarını festival kutlayanları doldurduğu, içkilerin su gibi içildiği, deniz ürünleri, döner, pizzaların kapış kapan yendiği, pofur pofur içilen sigara dumanlarının boğduğu tıklım tıklım bir kentti. Oraları dolaşırken, tarihi anımsayıp, duvarına özlemle elimi sürdüğüm evlere, yollara, sanalda gördüğüm şalvarlı dolaşan Türk atalarımıza bakarak sanki içime bir hançer saplandı. Resmi geçitte, yürütülen yapmacık deve Türk’leri simgeler. Ancak biz onu da bilmeyiz.

Bu festival neyin nesiydi? Neden 17 Mart’ta kutlanıyordu?

17 Mart 1821 Mora Yarımadasında başpiskopos Germanos öncülüğünde Türklere karşı Yunan’ın kanlı kırıma başladığı gündür. Üç günde Mora’da, Orta Yunanistan’da, Sparta, Atina kabaca 70 bin Türk, yaşlı, erkek, kadın, çocuk ayrımı yapılmadan başları kesilerek, kolları ayakları kesilerek, canlı canlı yakılarak öldürüldüğü gündür. 1836’de Yunan Kralı Otto’nun isteğiyle çılgınca festivallerle kutlanılır, ertesi gün de tatil yapılırdı. İşte, bilgisizliğin doruk yaptığı yeni Türkiye Cumhuriyetinden akın akın Türkler, Yunan’ın atalarına karşı 17 Mart 1821’de yapmış olduğu bu soy kırım resmi geçidine, festivaline katılmak üzere bir Türk kenti olan İskeçe’ye akın ediyor, onlar gibi giyinip, içkiler içip, çılgınlarca eğlenip, dans ediyorlar. Yunan bağımsızlığının yıldönümü olan 18 Mart’dan çok, Meryem ile İsa’nın yeniden doğacağına inandıkları 25 Mart 1821 Muştu (Müjde) ile aynı güne denk getirilir.

Resmi geçitin başladığı yer, Yunan Cumhuriyet alanında iki tane anıt var. 2021’de mermer üzerinde tunç olarak dikilen anıt, Yunan başkaldırıcılarının önderliğini yapan, palabıyıklı elinde kılıçla, Türk’ün kafasını koparmak için sallamasını betimliyor. Bu kim mi? Söyleyeyim. Türk kıyımında, Tripoliçe surlarına Yunan bayrağını diken Panagiotis Kefalas. Hemen onun arkasında da Türklerin “çorbacı” diye adlandırdıkları potur giymiş Yunan efesinin, bir elinde tüfekle dağ başından Türklere saldırış betimlenmiş. Hemen yolun karşı yakasında da saldıranlar toplu olarak bir anıtla betimlenmiş. Cumhuriyet alanına gelen hiçbir Türk nereye geldiğini, neden geldiğini, neden Yunanlar gibi çılgınca eğlendiğini bilmiyor. Türkler karşı düzenlenmiş bir festivale bilinçsizce katılıyor. Yuh olsun böyle bir bilisiniz topluluğa. Bin kez yuh olsun!

Pek kısaca ne oldu 17 Mart 1821’de?

İngiliz, Fransız ile Rusların güdülemesiyle Yunan Başkaldırısı için Filiki/Etniki Etarya, (azınlıkların özgürlüğü) derneği Rusya’da(Ukrayna’da) 1814’de kuruldu. Filiki Eterya 1814 yılında Emmanuil Ksantos, Nikolaos Skufas ile Atanasios Tsakalof adlı üç genç Yunanca, Odessa kentinde Yunan Bağımsızlığını sağlamak üzere kurulmuştu. Başkaldırıcılar klişelerde örgütlendi, savutlandırıldı (silahlandırıldı). Kapkara siyah giysiler giymiş Papaz Germenos eline uzun haçı alarak, Yunan efekoslara seslendi. “Hristiyanlara huzur! Konsoloslara saygı! Türklere ölüm!’’  “Size kutsal savaşa çağırıyorum. Kim ki on Türk’ü öldürüp, kanını içerse, doğrudan cennete gidecektir.” Üç gün üç gece, Mora ile Orta Yunanistan’da Türklerin kökü kazınırcasına, Türk soykırımı başlar (ANADOLU KÖPRÜSÜ, WİKİPEDYA). Alison Phillips 1897’de yayımlanan kitabında soy kırımın (katliamın) boyutlarını şöyle anlattı: Her yerde daha önceden kararlaştırılmış bir işareti almış gibi, köylüler ayaklanmakta, sonra yakalayabildikleri bütün Türkleri, erkeğiyle, kadınıyla, çocuklarıyla kıyımdan geçirmekteydi.

‘Hiçbir Türk kalmayacak! Ne Mora’da, ne dünyada’

Ağızdan ağza dolaşarak bir kökten kazıma savaşının başlangıcını olan bu sözleri ezgileştirmişler, buzukiler çalarak söylüyorlardı. Ayaklanmanın patlak vermesinden sonraki üç hafta içinde, kentlere kaçabilenler, bir tek Türk Müslüman bırakılmamıştı.

Kısa sürede başkaldırı Sisam ile Girit’e sıçrar. Padişah II. Mahmut, Osmanlı Kaptanı Deryası Nasuhzade Ali Paşa’yı (AKUT-Ali Nasuh Mahruki’yi) Mora’ya yollar. Ancak ona Sisam’da tuzak kurularak, kadırgası yakılır, kendisi denizde boğularak ölür. Bunun üzerine Mısır Valisi olan büyük dedem Kavalalı Mehmet Ali Paşa’ya başvuru. Kavalalı, oğlu İbrahim Paşa’yı donanmayla gönderir, başkaldırı bastırılır. İsyandan sorumlu Başpiskopos Gregorius, İstanbul Fener Patrikhanesi orta, ana kapısına asılır. Bunun üzerine, Yunanlar öç için yemin ederler. “Bu kapıda bir gün bir Türk padişah asılmadıkça, bu kapı bir daha açılmayacaktır.” Günümüzde, İstanbul, Fener Patrikhanesine girişin neden yan kapıdan olduğunun anlamı budur.

İngiliz, Fransız ile Rus donanması, Navarin’de demirlemiş olan Türk donamasını savaş açmadan topa tutarak 8 bin Türk denizci ile birlikte 57 kadırgalık donanma batırılır. Yabancıların baskılarına dayanamayan ayrıca II. Mahmut’un Kavalalı’ya verdiği sözü tutmaması sonucu İbrahim Paşa çekilir.

1828’de Rusya Osmanlıya savaş açar, Osmanlı yenilir. Edirne Antlaşması’nın imzalanmasıyla Yunanistan’a Mora ile Orta Yunanistan’da bağımsızlık, Sırbistan’a da özerklik verilir.  18 Eylül 1829’da Yunan Krallığı kurulur. Başa geçecek kimse bulunamaz. Osmanlı’dan koparılan ülkenin kralı Almanya’dan getirilen Bavyera Prensi Otto olur. Otto beyaz bir atın üzerinde kahraman bir komutan gibi Atina’ya girer. Çatışmaları önlemek için, Türkler de ülkeden sürüldüler.

İşte kısaca böyle.

Yunanlar bize bakarak için için bize acıyarak öyle bakıyorlar mı acaba?

“İskeçe’ye hoş geldiğiniz Türk komşularımız!”

“Yunanların, Türkleri, sizin atalarınızı Mora’da kıydıkları, soykırıma uğrattıkları, resmi geçitlerle, festivallerle kutladıkları bayramımıza katıldığınız, çılgınca eğlendiğiniz için sizi alkışlıyoruz.”

“Hoşgeldiniz.”

“Paralarınızı bırakıp, ülkenize geri dönüyorsunuz.

Gelecek yıl yine koşarak bize gelin.

Ölümünüzü birlikte kutlayalım.”

Prof. Dr. Övgün Ahmet Ercan

17 Mart 2024, Pazar, İskeçe, Yunanistan”

Noktasına virgülüne dokunmadan sizlerle paylaşayım dedim!

Vah halimize..

Türklerin Yeniden Dirilişi Nevruz Bayramı!

9 Mart – 21 Mart

Dünyanın en eski bayramı Nevruz, Türk dünyasında Göktürklerin Ergenekon’dan çıkışı ve 12 hayvanlı Türk takviminde yeni yılın başlangıcı olarak binlerce yıldan bugüne kutlanıyor.

*

“Yeniden Doğuş, Yeniden Diriliş, Yeni Hayat, Yeni Gün” anlamlarında olan Nevruz; Türklüğün birliği, sevincidir, 13 gün sürer.

Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan da 21 Mart Nevruz Bayramı resmi tatildir. Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde resmi tatil olmasa da kutlanır.

*

Azerbaycan Hükümet Başkanı Neriman Nerimanof’un Mustafa Kemal Paşa’ya Nevruz dolayısıyla 24 Mart 1921 tarihinde çektiği kutlama telgrafı şöyledir:

”Cenubi Kafkasya Komiseri, Azerbaycan serbest Harbiye Mektebi Talebeleri, iki bölüklü Süvari Nişancı Türk Alayı askerleri, Türk Milletinin, büyük Nevruz Bayramını tebrik ediyor ve biz ümid ediyoruz ki Azerbaycan İnkılâp Ordusu kahraman Türk Ordusu ile beraber Garp emperyalizmi tazyikinde bulunan Şark milletlerini yakında kurtarırlar. Yaşasın Şark İnkılâp başları Mustafa Kemal!”

*

22 Mart 1922 tarihinde Uluğ Başbuğ Atatürk Nevruz’u komşu devlet başkanlarıyla birlikte Ankara’nın Keçiören semtinde büyük kutlamalarla gerçekleştirmiştir. Sonraki yıllarda da bu kutlamalar sürdürüldü.

Bayramlarımız ulus olma bilincimizi güçlendirir.

*

Türk dünyasının, Ergenekon’dan çıkış bayramı,

Nevruz yeni gün bahar bayramı

MHP İle AKP Neden Birleşmiyor?

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli partisinin 14. Olağan Kurultayında yaptığı konuşma ile AKP Genel Başkanına biat anlamına gelen sözler söyledi.

Önce “”Benim için bu bir final, yasanın verdiği yetkiyle bu seçim benim son seçimim” diyen Tayyip Erdoğan’a “Bizi bırakma” diye adeta yalvardı:

“Ayrılamazsın, Türk milletini yalnız bırakamazsın. Yeni yüzyılın kurtarıcı lideri olarak sizi görmek istiyoruz.”

Bahçeli’nin bu sözlerinde üç husus dikkat çekiyor:

İlk olarak “yasanın verdiği yetki” yani “Anayasanın ‘bir kişi iki dönemden fazla Cumhurbaşkanı adayı olamaz’ kuralını bir kere daha delmenin bir yolunu buluruz” mesajı vermek…

İkincisi, “Türk Milleti (“bu millet” mi desek acaba?) senin gibi lider bir daha çıkaramaz” mesajını vermek.

Üçüncü olarak da “Kurucu lider Atatürk” ifadesini“eski yüzyıl” sandığına kilitleyip, “yeni yüzyıl” için “kurtarıcı lider Erdoğan” sloganı yaratmak…

“Yeni yüzyıl”dan kasıt 21. yüzyıl olmasa gerektir. Muhtemelen AKP’nin “Türkiye Yüzyılı” sloganına göndermedir.

“Kurtarıcı lider” tanımının sebebini ben anlayamadım.

“Türk milliyetçisi” olmadığı gibi “milliyetçiliği ayakları altına alan” Tayyip Erdoğan “yeni yüzyılda” Türkleri kimden ve nasıl kurtaracaktır?

Benim bildiğim Devlet Bahçeli bu cümleyi kurduysa bir bildiği olmalı. Bundan sonraki aşamalarda siyasi hamlelerini yorumlayabilmek için bu cümle hep kafamızın bir köşesinde kalmalı.

******************************

Türk Milliyetçileri İle Siyasal İslamcılar Birleşebilir Mi?

MHP, 1969’da kurulmuş, köklü bir siyasi partimizdir. Tek başına iktidar olamasa da koalisyon hükümetlerinde yer alarak ülke yönetiminde sorumluluk üstlenmiştir.

27 yıldır MHP Genel Başkanı olan Devlet Bahçeli partisini son 7-8 yıldır AKP’ye eklemledi. İktidar olmaktan tamamen vaz geçen MHP, “Devletin başına Devlet gelecek” sloganından bile vazgeçti, Erdoğan’ı lider belledi. Bazı devlet kurumlarında etkili olmayı iktidara ortak olmak sayarak teselli oldular.

Oysaki siyasi partiler rakipleri olan diğer partilerden farklı bir dünya görüşü ve programa sahip olurlar. Fikirlerini hayata geçirmek için de iktidar olmak isterler.

MHP’nin AKP’ye eklemlenmesi, siyaset literatüründe pek rastlanan bir olay türü değil. Şu sorunun cevabının verilmesi gerekli:

Mademki Ak Parti lideri Erdoğan’ı “kurtarıcı lider” olarak görüyorsunuz, mademki iktidar sorumluluğuna ortak olmamak için hükümette bakanlık dahi istemiyorsunuz, mademki seçim afişlerinde ampul ile üç hilal, Erdoğan’la Bahçeli birlikte… Peki, neden birleşmiyorsunuz?

AKP içindeki “siyasal İslamcı” kanadın MHP’nin AKP’ye eklemlenmesini istemediği biliniyor. Ama AKP oyları erimeye devam ettiği için R.T. Erdoğan MHP’nin desteğine muhtaç.

Buna karşılık, AKP ile kaynaşmaya itiraz edebilecek kitle ayrılarak İYİ Parti’yi kurduğu için, MHP içinde Bahçeli’nin bu politikasına itiraz edecek kimse kalmadı.

MHP’nin (Bahçeli’nin) bu şartsız ve kısmen karşılıksız aşkı 55 yıllık Ülkücü hareketin emektarlarını rencide ediyor.

MHP’nin ve AKP’nin siyasi kimlikleri arasında ciddi farklar vardır. Birisi Türk milliyetçiliğini, diğeri siyasal İslam’ı temel alır. Bu siyasi kimlik farkına rağmen birleşme kolay değildir.

******************************

Türkiye’de Siyasi Akımlar

Son 50 yıldır, Türkiye’de siyasi hareketler 5 ana yoldan gelişti. Bu siyasi çizgilerin etkisi daha uzun yıllar devam edecektir.

  • Merkez Sağ denilen DP- AP (Menderes- Demirel) çizgisi 1980 darbesinden sonra önce DYP ve ANAP’a bölündü. Hep iktidarda kalmaya alışık bu zümrenin büyük kısmı, AKP kurulduktan sonra bu partinin içinde büyük ölçüde asimile oldu.
  • CHP’nin başını çektiği sol kanat Türkiye’de %22-25 mertebesinde bir oy tabanına sahip.  Atatürk’ün kurduğu bu partimiz ulusalcı, sosyal demokrat, sosyalist unsurları bünyesinde toplasa da iktidar alternatifi olacak bir kitlesel desteğe ulaşamadı.
  • Necmettin Erbakan’ın lideri olduğu Millî Görüş partileri MSP’den bu yana çok çeşitli isimler aldı. Bu kitle içinde siyasal İslamcılardan, mütedeyyin muhafazakar Müslümanlara kadar farklı tonlarda din algısı olanları topladı. Bu görüşün günümüzdeki temsilcileri SP ve YRP.
  • 2002’de AKP’nin “Millî Görüş gömleğini çıkardık” diyerek yola çıkmasıyla Türkiye’nin siyasi dengeleri değişti. “Siyasal İslamcı” lokomotifin çektiği vagonların yolcuları arasında “merkez sağ” yanında “solcu/ liberal aydınlar” ve az sayıda “milliyetçiler” de vardı. Zamanla partide siyasal İslamcılar tam hakim oldu. Cumhurbaşkanlığı Sistemine geçip, tek adam yönetiminin benimsenmesinden sonra Ak Parti kurumsal kimliğini Erdoğan’ın şahsında eritti.
  • Alparslan Türkeş’in liderlik ettiği Milliyetçi Hareket Partisi içinden Türkeş’in sağlığında Muhsin Yazıcıoğlu’nun BBP’si çıktı. A. Türkeş’ten sonra, Devlet Bahçeli’nin yönettiği, MHP’nin içinden kopan Türk Milliyetçileri de İYİ Parti ve Zafer Partisi’nde kümelendiler. Türk milliyetçilerinin dağılmış oylarının toplamı yüzde 25 civarında.
  • Türkiye’deki siyasi hareketlerin beşincisi, terör örgütü PKK’nın gölgesinde siyaset yapan ve zamanla çeşitli isimler alan, son olarak DEM Parti’nin temsil ettiği kanat. Yüzde 10 mertebesinde bir kemik oyu bulunan bu siyasi grup, bağımsız hareket edemediğinden, bir türlü Türkiye partisi olamadı. Devlet bu kitlenin “dağda değil ovada siyaset yapmasını” istiyor. Fakat bu partiler dağın etkisinden kurtulamıyor.

******************************

Erdoğan’dan Sonra…

Önümüzdeki dönemde bu siyasi akımların kaderi Erdoğan’ın siyaset sahnesinden çekilmesiyle temelden değişecek.

Erdoğan’ın siyaset sahnesinden çekilmesi sağlık sorunları, ölüm gibi biyolojik sebeplerle olabileceği gibi Anayasal kural gereği hukuki veya seçilememe gibi siyasi sebeplerle de “final” söz konusu olabilir.

Gerçi Anayasal kuralları delmek için Erdoğan ve yandaşlarının elinde imkanlar olduğu malum. Son seçimde Anayasanın “3. defa aday olamaz” kuralı delinmedi mi?

Netice hiçbir makam sonsuz değil. Erdoğan ve Bahçeli’nin siyaset sahnesinden çekilmesi de bir temenni değil, “Sultan Süleyman’a bile kalmayan dünya” gerçeği. Belirsiz olan sadece zamanı.

Benim neslim için geç olabilir ama “Erdoğan sonrası Türkiye’nin” dizaynını kimin ve nasıl yapacağı çocuklarımız ve torunlarımız için önemli.

Nevruz Bayramı

Nevruz Bayramı veya bilinen ismiyle Nevruz (Farsça: نوروز – Noruz); bütün Türk Dünyasının yanı sıra İran ve Afganistan’da da kutlanan bahar bayramıdır. Bu bayram aynı zamanda doğanın uyanışı olarak kutlanır ve eskiden yeni yıl başlangıcı olarak kabul edilmekteydi.

Yazılı kaynaklarda ilk kez 2. yüzyıl Pers kaynaklarında geçse de bu tarihten çok daha öncesinde ki (yaklaşık MÖ 648 ve 330 yılları arasında) Pers İmparatorluğu altında yaşayan değişik milletlerin Pers Şahına Nevruz gününde hediyeler getirdiğine dair bilgiler mevcuttur.

Farsça olan Nevruz kelimesi, Türkçe anlam olarak “Nev – Yeni,  Ruz- Gün; Yenigün” demektir.

Antik Pers – Fars kültüründe yılın ilk günü olarak kabul edilen Nevruz, Türk Kültüründe Ergenekon’dan çıkışı ve baharın gelişi olarak kutlanmaktadır.

Nevruz diğer Türk devlet ve topluluklarında da kutlanılır.

Bunlardan Azerbaycan’da Novruz, Kazakistan’da Nawrız meyramı (Наурыз мейрамы),  Kırgızistan’da Nooruz (Нооруз), Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde Mart dokuzu, Kırım Türklerinde Navrez, Batı Trakya Türkleri’nde Mevris ve Arnavutluk’ta ise Sultan Nevruz adları ile kutlanır.

2010’da Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 3000 yıldan beri kutlanmakta olan bu şenliği, Dünya Nevruz Bayramı olarak ilan etmiştir. 28 Eylül – 2 Ekim 2009 arasında Abu Dabi’de hükümetler arası toplanan Birleşmiş Milletler Manevi Kültür Mirası Koruma Kurulu, Nevruzu Dünya Manevi Kültür Mirası Listesi’ne dahil etmiştir. 2010’dan başlayarak Birleşmiş Milletler Genel Kurulu 21 Mart’ı “Dünya Nevruz Bayramı” olarak kabul etmektedir.

NEVRUZ VE 21 MART (EKİNOKS)

Baharın ilk günü olarak kutlanan Nevruz, kuzey yarım kürede ilkbahar ekinoksunun (gece ve gündüzün eşitlendiği) olduğu gündür.

Astronomiye göre 12 burçtan Koç burcunun ilk başlangıç günüdür.

TÜRK KÜLTÜRÜNDE NEVRUZ

Nevruz, Türkün yeniden tarih sahnesine çıkışını, yeni bir yılın başlamasını ifade eden bir gündür. Bir diğer adı “Ergenekon Bayramı”dır.

Türklerin, Ergenekon’dan demirden dağı eritip çıkmalarını, baharın gelişini, doğanın uyanışını temsil eder. Doğu Türkistan’dan Balkanlara kadar tüm Türk kavimleri ve toplulukları tarafından, MÖ 8. yüzyıldan günümüze kadar her yıl 21 Mart’ta kutlanır.

Türk Takvimi’nde bir gün 12 bölüme ayrılır, her bölüme Çağ adı verilirdi. Bir çağ iki saat, dolayısıyla bir gün de 24 saattir. Her bir çağ ise sekiz Keh’ten ibarettir. Yılbaşı olarak gece-gündüz eşitliğinin yaşandığı 21 Mart, Nevruz günü olarak kutlanır. Bu güne ve yeni yılın başladığı âna Yılgayak denir.

On iki Hayvanlı Takvim ve Melikşah’ın Celali Takvimi’nde yılbaşı olarak belirlenen 21 Mart, Divânu Lügati’t-Türk’te de ilkbaharın gelişi olarak belirtilir. Türk edebiyatı ve musikisine de Nevruz; Nevruz-ı Asl, Nevruz-ı Arap, Nevruz-ı Bayati, Nevruz-ı Hicaz, Nevruz-ı Acem ve Nevruz-ı Seba olarak girmiştir. Tarihte pek çok devlet tarafından bayram ve gelenek olarak kutlanmıştır. Bunların başında Anadolu beylikleri, Eski Mısır, İran, Safavi, Sasani, Moğollar, Selçuklu ve Osmanlılar gelmektedir.

Hun, Göktürk, Uygur, Selçuklu, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti döneminde örfi bir bayram olmuş ve merasimler, eğlencelerle olagelmiştir.

Yani bugün Büyük Selçuklu Devleti’nin tarihi sınırlarında bulunan her yerde Nevruz bayramı  yöresel bazı farklılıklar dışında, aynı anlam çerçevesinde kutlanmıştır.

Nevruz, Kuzey Kıbrıs’tan Doğu Türkistan’a kadar ulusun ulu günü, yeni yıl habercisi ve bahara ulaşmak gibi anlamlar ifade eder. Ayrıca “Nevruz Sultanı”, “Mart Dokuzu” gibi isimlendirmeler de yapılır. Özellikle gelişmemiş ve kırsal kesimlerde böyle adlandırılmaktadır.

Nevruz, her şeyden önce İslama dayandırılması yanlış olan, aynı zamanda Alevilikle, Sünnilikle, Bektaşilikle bağdaştırılamayan, Türklerin İslamiyeti kabulünden çok daha gerilere uzanır.

“Uygur Halk Ağız Edebiyatının Esasları” adlı eserde bu bayramın çok eskiye dayandığı,  Kazak, Kırgız, Özbek ve Tatar Türkleri tarafından kutlanıldığı ve Çin halkı üzerinde büyük etkiler yarattığı bilinmektedir. Yine bu eserde merasimin kaide ve kuralları yer almaktadır.

Bu kural ve kaidelere binayen; nevrûz-nâme adı verilen koşak ve beyitler hazırlanır. Nevruzun olduğu gün halk, ibadethanelere, camilere, mescit, takke veya pazar yerlerine toplanırlar. Buralarda dans gösterileri, çeşitli eğlenceler, oyunlar oynanır. Şair ve atışmacılar (koşakcı) aralarında atışırlar. Bu topluluk münasebetiyle gençler şiir yoluyla birbirleriyle muhabbet ederek; kendilerini açarlar. Okuyan çocuklar (okuyucular denilir) nevruz şarkısı söylerler. Öğrenciler ağaçlara yazılan nevrûznâmeleri taşıyarak birbirleriyle değiştirirler. Bu sayede ilme teşvik edilmiş olunur. Cemaat para toplayarak kazanlar kaynatılır. Zengin aileler kendi yaptıkları yemekleri merasim alanına getirirler.

Anadolu’da Mevleviler’de de kutlanan nevruz, “selam” sözüyle başlayan ve yedi ayetten oluşan bir duayla kutlanırdı: “Ey gece ve gündüzün tedbircisi, ey gözleri ve gönülleri başka hale çeviren, ey kudret ve halleri değiştiren! Halimizi en güzele çevir!”

Bektaşilerde ise dergâhlarda toplanılarak, cem ayinleri yapılarak dualarla başlardı. Ve bu dualar genellikle ahlak ve ruh temizliği üzerine olurdu. Dua faslı bittikten sonra herkese süt ikram edilerek, “Nevrûziyeler” okunurdu.

Anadolu’da birçok yerde nevruz, Allah’a secde ve iman ile kutlanırdı. Değişik yerlerde de eğlenceler düzenlenir; evler temizlenir, yemek şölenleri verilir, küs olanlar barışır; suçlular affedilirdi.

Nevruz gününde göze sürme çekildiğinde, bazı hastalıklardan ve özellikle göz ağrısından kurtulunacağına, gusül abdesti alanın o yıl içerisinde hastalıktan uzak kalacağına inanılırdı.

Doğu Anadolu Bölgesi’nde, özellikle Antep ve Diyarbakır’da 21 Mart’ı 22 Mart’a bağlayan gece nevruz olarak kabul edilir. Saati belli olmayan bir vakitte gökte görünen bir kız ve kuş kılığına girmiş bir ermiş nevruz olarak kabul edilirdi. Bu saatlerde uyumayanların dua ve dileklerinin kabul olacağına inanılırdı.

Nevruz olayı hem edebî, hem folklorik yönüyle toplumda çok büyük etkiler yaratmıştır. Merasim gereği olagelenler koşmalara, kopuzlara, türkülere mâl olmuştur. Özellikle Türk-Uygur ağzının gelişmesinde büyük rol oynamıştır.

Nevruz Bayramı, Türkiye’de bir gelenek, Türk Cumhuriyetlerinde ise resmî bayram olarak kutlanırken, 1995 yılından itibaren Türkiye Cumhuriyeti tarafından Bayram olarak kabul edilen bir gün haline gelmiştir

İRAN KÜLTÜRÜNDE NEVRUZ

İran’da Nevruz en önemli bayramdır. İran güneş takvimine göre ilk ay olan Farvardin’in ilk günü olan Nevruz İran’da 5 günlük (20-24 Mart arası) resmi tatil olarak kutlanır. Nevruz’un habercisi olan Hacı Firuz, Hristiyan inancında olan Noel Baba’ya benzer şekilde bu tarihler arasında çocuklara hediyeler dağıtır.

Fars mitolojisine göre Nevruz geleneği, tarihin en son Buzul Çağı’nın bitmesinden hemen önceki günlere yani 15.000 yıl öncesine kadar uzandığına inanılmaktadır. Mitolojik Pers Kralı Cemşid, İndo-İranlıların avcılıktan hayvancılığa ve yerleşik yaşama geçişini temsil etmektedir ve o çağlarda mevsimler insanoğlunun hayatında günümüzdekinden daha yaşamsal bir önem arz ediyordu ve yaşamla ilgili her şey dört mevsim ile çok yakından ilgiliydi.

Zor geçmiş bir kışın ardından gelen bahar, tabiat ananın çiçekler ve yeşillenen bitkiler ile birlikte uykusundan uyanması, sığırların yavrulaması, insanoğlu için büyük bir fırsat ve bolluğun canlanması demekti. İşte böyle bir dönemde Nevruz kutlamalarını başlatanın Kral Cemşid olduğuna inanılır.

Eski İran inancı olan Mecusiliğin elçisi olan Zerdüşt’ün bu bayramı kurumsallaştırdığına inanılmaktadır.

Nevruz günü antik kültürlerden olan Babillilerde ve Yahudilerde farklı isimlerle uğurlu ve önemli sayılmıştır.

AFGAN KÜLTÜRÜNDE NEVRUZ  

Afganistan’da, Nevruz geleneksel olarak iki hafta boyunca kutlanılan bir bayramdır. Hazırlıklar günler öncesinden başlar ve Chaharshanbe Suriden yani Yeni Yıl’dan önceki en son Çarşamba gününden sonra bitmiş olur. Birçok gelenek ve görenek içinde en önemlileri aşağıda sıralananlardır:

Haft Mewa

İran’da hazırlanan Haft Sinnin aksine Afganistan’da Haft Mewayı yani Yedi Meyve’yi hazırlarlar. Haft Mewa, kuru meyvelerden hazırlanarak kendi şurupları içinde sunulan bir çeşit meyve salatası gibidir. Bu 7 meyve; kuru üzüm, Senjed denilen iğde, antep fıstığı, kuru kayısı, ceviz, badem ve eriktir.

Smanak

Buğdaydan yapılan bir çeşit tatlıdır. Kadınlar bu tatlıyı özellikle geceleri bir araya gelerek ve sabahın ilk ışıklarına kadar şarkılar söyleyerek yaparlar. Bu şarkılardan bir tanesinin sözleri: Samanak dar Josh o mā Kafcha zanem – Degarān dar Khwāb o mā Dafcha zanem.

Gul-e Surkh Festival

Türkçedeki tam karşılığı Kırmızı Gül Bayramı’dır. Gül diyerek aslında kırmızı lalelerden  bahsedilmektedir. Bu bayram sadece Mezarı Şerif şehrinde ve yılın ilk 40 günü boyunca laleler gelişirken kutlanan eski bir gelenektir. İnsanlar, ülkenin birçok kesiminden bu bayrama katılmak için Mezarı Şerif’e gelirler. Bu bayram Jahenda Bālā denilen özel bir dini törenle birlikte kutlanır. Bu özel tören birçok Sünni Afgan’ın inancına göre dördüncü halife olan Ali ibn Abi Talib’in mezarının bulunduğu mavi camide yapılır. Kutlamalar, yılın ilk gününde yani Nevruzda camiye bir bez afişin asılmasıyla başlar ve değişik kutlamalar ile lale tarlalarında ve caminin etrafında tam kırk gün devam eder.

Buzkashi

Diğer kutlamalarla birlikte buzkashi denilen ve at üzerinde oynanarak yerdeki bir kafası kesilmiş keçi ya da koyunu yerden alarak rakipten önce hedeflenen alana bırakmak biçiminde oynanan bir oyunun turnuvası da düzenlenir. Buzkashi maçları daha çok Afganistan’ın kuzeyinde ve Kabil’de düzenlenir.

Özel yemekler

İnsanlar nevruz için özellikle de Nevruz arefesinde özel yemekler hazırlarlar. Genellikle, Sabzi Chalaw denen ve pilav ile ıspanaktan oluşan bir yemek hazırlarlar. Bununla birlikte, fırıncılar sadece Nevruza has olan ve adına Kulcha-e Nowrozi denen bir çeşit kurabiye yaparlar. Nevruz için hazırlanan yemeklerden bir diğeri de Māhī wa Jelabī yani kızarmış balık ve Jelabidir ve bu yemek özellikle pikniklerin vazgeçilmez yemeğidir. Afganistan’da, nişanlanmış çiftlerin ailelerinin, Nevruz ve yine diğer bayramlardan olan Ramazan Bayramı ve Beraat Kandilinde, karşı tarafa hediye vermesi ya da özel yemekli bir davet vermesi bir gelenektir.

Erguvan bahçelerine yapılan geziler

Kabilliler Istalif, Charikar ya da çevredeki diğer Erguvan çiçeklerinin açtığı yerlere özellikle yeni yılın ilk iki haftası piknik yapmak için giderler.

Jashni Dehqān

Çiftçilerin bayramı anlamına gelir. Çiftçiler, yeni yılın ilk gününde tarım üretiminin cesaretlendirilmesi için şehirlerin içinde yürürler. Günümüzde özellikle Kabil ya da diğer büyük şehirlerde şehrin önde gelenlerinin de katılımıyla düzenlenir.

BAHAİ DİNİ KÜLTÜRÜNDE NEVRUZ

Bahailer bu bayramı (Naw-Rúz derler) sadece bir bayram olarak değil aynı zamanda dini bir tatil olarak da kutlarlar. Ancak bu kutlama sadece Bahai takvimine göre yeni yılın kutlaması değil aynı zamanda tutmuş oldukları 19 günlük orucun da bitmesinin kutlanmasıdır.

19 günlük (2 Mart – 20 Mart, Bahai takvimine göre Alâ ayı) Bahaî orucunun bitimindeki günün, güneş batışından ertesi günün güneş batışı arasındaki zaman Oruç Bayramı’dır. Bugün aynı zamanda Bahaî yılbaşıdır. Bugünle takvimin son ayı olan Alâ ayı sonra ermiş ve Baha ayının ilk günü başlamış olur. Bundan dolayı bugüne nevruz bayramı adı da verilir.

Bayram güneşin koç burcuna girmesiyle başlar. Bu giriş, güneş batışından bir dakika önce bile olsa, hemen oruç bozulur ve bayram tutulur. Bayram toplantısında Nevruz’a ait levih (Bahai inancındaki Tanrı sözlerinin derlendiği kitap) ve dualar okunur.

NEVRUZ BAYRAMININ RESMİ – GAYRİ RESMİ KUTLANDIĞI ÜLKELER;

Afganistan Afganistan, Arnavutluk Arnavutluk, Azerbaycan Azerbaycan, Bosna-Hersek Bosna-Hersek, Çin Çin, Gürcistan Gürcistan, Hindistan Hindistan, Irak Irak, İran İran, Kazakistan Kazakistan, Kırgızistan Kırgızistan, Kosova Kosova, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti KKTC, Kuzey Makedonya Makedonya, Özbekistan Özbekistan,Pakistan Pakistan, Rusya Rusya, Sırbistan Sırbistan, Suriye Suriye, Tacikistan Tacikistan, Türkiye Türkiye, Türkmenistan Türkmenistan, Ukrayna Ukrayna

“Takkeni al, önüne koy ve düşün.” derdi rahmetli dedem

Hicri Ramazan ayı ile birlikte toplumumuzda bir Ramazan iklimi de esmeye başlıyor. İbadetlere dikkat ediliyor, yardımlaşma ve paylaşma artıyor, insanlar daha da duygusallaşıyor. Bir sihirli değnek sanki sinerji enjekte ediyor.

İnanç ve ilgi düzeyi farklılık gösterse de pek çok insan din olarak İslam’ı daha iyi öğrenme ve yaşama çabasına giriyor. Kur’an-ı Kerim’i okuyorlar, anlamaya çalışıyorlar.

İslam’ın teorisini Kur’an’dan, pratiğini sünnetten öğrenmek en doğru yol. Kur’an asıl, sünnet usuldür. İşin içine gelenekten beslenen hocalar veya her şeye fetva veren dini yarım kişiler girince din kirleniyor, özünden uzaklaşıyor. Bunların dışında bir asılı ve usulü tercih edenlerin duvara toslamaları kaçınılmazdır.

İslam, bize, dinsiz olsa dahi, her insana hakkaniyetli davranmamızı emrediyor, bizse insanları senden benden diye ayrıştırıyoruz, kendimiz gibi düşünenleri ya da bizim mahallede oturanları ön yargıyla her işte haklı görüyoruz. “Muzluma din sorulmaz.” prensibini çiğniyoruz. “Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutun, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Herhangi bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletsiz davranmaya itmesin.” buyruğunu görmezden geliyoruz.

Tevekkül, herhangi bir işte gereğini yaptıktan sonra sonucunu Allah’ın takdirine bırakmaktır. Deveyi sağlam kazığa bağlamak metaforu bilinen bir örnektir. Dinde, tembellik yoktur. Birtakım uyanık Müslümanlar, tembelliğin adını tevekkül koymuşlar, böylece hem dini kirletmişler hem de bu milletin geri kalmasına yol açmışlar.

Nasrettin Hoca’nın “Ye kürküm ye” deyişini hatırlayalım. Dış görünüşe, mal çokluğuna, makam yüksekliğine izzet ve itibar yüklemişiz. Hâlbuki izzet, Allah’ın ölçüsüne göre, takvadadır. Takva, tam teslimiyet, güvendir. Kalpler, ancak Allah’ı zikrederek huzura erer, kişileri ezerek veya kandırarak değil. Veren elin sahibi, alan elin sahibinden üstündür. Bilenlerle bilmeyenler bir olmaz.

Can boğazdan gelir, deriz; fazla yemeyi gerekli görürüz. H3albuki din bize az yemeyi, az uyumayı, az konuşmayı tavsiye eder. Fazla konuşmanın kalbi kararttığını, çok uyumanın bedeni tembelleştirdiğini ve beyni körelttiğini bilmek istemeyiz. Çünkü bilmek, sorumluluk getirecektir.

Dünyada zafer veya başarı diye adlandırılanların İslami anlayışta bir değeri yoktur; sefer vardır, samimiyet vardır, duruş sahibi olmak vardır. Dünyadaki her başarı, oyun ve eğlenceden ibarettir. İnsanoğlu bunun farkında değildir, pek gafildir. Hem de nankördür.

Din, niteliğe önem verir, niceliğe değil. Keyfiyet, kemiyetten mühimdir. İnsanların çokluğu sizi kandırabilir, onlar yanılgı içinde olabilirler. Çokluk, doğruluk değildir her zaman. Çokluğun ölçü alındığı kararlar ve çokluğa dayalı siyasi sistemler hakkaniyet ve adaletten uzaksa İslam’a göre yöntem olarak önerilmez. Devletin dini, adalettir. Toplum liderleri de “senden benden” veya “şucu bucu” taassubuna göre değil, “adalet”teki yetkinliğine, ifa edeceği görevdeki liyakatine göre seçilmelidir.

Havanda su dövmenin, akıntıya karşı kürek çekmenin bir anlamı yok. Din, bize kaderi, ölçüyü, sünnetullahı zorlamanın yanlışlığını, yaradılıştaki ölçüyle uyumlu yaşamamız gerektiğini söylüyor. Bu uyumlu ilişkide kaderin tecellisi, gayrete bağlı. “Kader, gayrete âşıktır.” sözünü çok anlamlı bulurum.

Yaşamak toplumsal, hesap bireyseldir. Herkes kendi hesabını verecektir. Kimin Cennet’e veya Cehennem’e gideceği, bir başkasının yetkisinde değil. Bu yetki bizde olsaydı, kendimiz ve taraftarlarımız dışındaki herkesi Cehennem’e gönderirdik. Biz kendi akıbetimizle ilgilenmek durumundayız, bunun kaygısını çekmek ve buna göre dünya hayatımızı tanzim etmek mecburiyetindeyiz.

İslam, beşeri insan yapmak için indirilmiş bir dindir. İnsanlığın kadar dindarsın, Müslümansın. “Komşusu açken tok uyuyan bizden değildir.”, “Sağ elin verdiğini sol el duymayacak.”, “Bir insanı öldüren, bütün insanlığı öldürmüş gibidir.” prensipleri, bunlar gibi pek çok ilke ve direktif, iyi insan olmakla ilgilidir. İyi insan olmayanın dindarlığı da zayıftır, belki de yok hükmündedir.

Din, bize ne olmamız veya hangi mesleği icra etmemiz gerektiğini söylemez, dosdoğru insan olmamızı telkin eder, emreder. Ne tür bir kıyafet giymemiz gerektiğini de söylemez, ancak örtmemiz gereken yerleri söyler. Kıyafetin formu zamana, çevreye, geleneğe göre değişir. Önemli olan kişinin hicap edilen yerlerinin görünmemesidir. Dünya hayatında kişiye değer katan meslekler, İslam’a göre sadece bir iş bölümüdür. Ne olursa olsun, mesleğini hakkıyla yerine getiren kişi, kariyeri en yüksek kişiden daha kıymetlidir.

İndirilen din ile yaşadığımız din arasındaki derin uçuruma yuvarlanmamak için Ramazan mevsimi iyi bir fırsat. Durup ses dinlemek ve silkelenmek gerek. Mezarlıklar, dünya gemisini yalnız kendisinin idare edebileceğini zanneden kaptanlarla dolu. “Takkeni al, önüne koy ve düşün.” derdi rahmetli dedem.

Mekanı Cennet ola dedemin tavsiyesine uyalım mı?

Kırım Türklerinin Millî Mücâdelesi

Her şeyden önce bir hakîkati belirtmek gerek: Yeryüzünde ‘Tatar’ olarak isimlendirilebilecek bir millet, bir ırk, bir kavim ve hatta bir kabile yoktur.  Kırım’da ve adı ‘Tataristan’ olmakla birlikte, Eski Kazan Hanlığı topraklarında yaşayan Türkler, 1241-1502 yılları arasında hüküm süren Altın Orda Hanlığı’nda ve hanlığın dağılmasıyla kurulan küçük hanlıklarda yaşayan Cengiz Han soyundan gelen ve Müslüman olduktan sonra Türkleşen insanları ‘Türk’ olarak anmak gerek. Bu hakîkati ilk defa dile getiren ilk insan; 1911-1980 yılları arasında yaşayan Dr. Mustafa Edige Kırımal’dır. Onun yazdığı eserin adı da: ‘Kırım Türklerinin Millî Mücâdelesi’dir.  Bu kitap; Kırım Türklerinin hürriyet, demokrasi ve millî istiklâl yönünde târihî adımlar attığı, Bağımsız Kırım Cumhuriyet’nin kurulduğu 1917-1918 dönemini en derinden inceleyen âbidevî bir eserdir.

Birkaç cümle ile özetlemek gerekirse, belirtilen yıllarda Bolşevik ihtilâli ile Rusya Türklerini yönetimi altında ezmeye çalışan Rus Çarlığının yıkılması üzerine Rus ülkelerinde yaşayan Türkler, millî varlıklarını yeniden inşa etmek ve geliştirmek maksadıyla harekete geçti. Hareketin alt yapısı, Çarlık döneminde Gaspıralı İsmâil Bey (1851-1914) tarafından yayınlanan Tercüman Gazetesi ve ‘Dilde, Fikirde, İşte Birlik’ sloganı ile oluşturulmuştu. 

25 Mart 1917 târihinde Kırım’ın şehir, kasaba ve köylerinden gelen 1500 kadar temsilcinin iştirâki ile Akmescid şehrinde ‘Kongre’ adı ile toplandı. Alınan kararlar neticesinde Komite Başkanlığına Numan Çelebi Cihan getirildi. Böylece Kırım Cumhuriyeti kuruldu.

Dr. Mustafa Edige Kırımal 17,5 X 24 santim ölçülerinde sert kapak ciltli 342 sayfalık kitapta Kırım Cumhuriyeti’nin kuruluşunu anlatıyor.

Eserde yer alan konulardan bâzılarının başlıkları:

*Kırım Türklerinin Millî ve Kültürel Yeniden Doğuş Dönemi ve İsmail Bey Gaspıralı’nın Faaliyetleri. *1900-1916 Yıllarında Kırım Türkleri Arasındaki Yeni Millî Cereyanlar. *Devrim Döneminde (1917-1918) Kırım Türklerinin Millî Hareketi. *Mahalli Özerkliğin Gerçekleştirilmesi Mücâdelesi. *Millî Bağımsızlık Dönemi. *Bolşevik Darbesinin Sonuçları ve Kırım Türkleri Kurultayının (Millî Kurucu Meclis) Toplanması. * Kurultayın Çalışmaları. *Dış Ülkeler ile İlişkiler. *Bolşevikler ile İlk Çatışmalar. *Bolşevik Hâkimiyeti Döneminde Kırım Türklerinin Millî Direniş Hareketi (Ocak- Nisan 1918). *Kırım Türklerinin Bağımsız Devlet Kurma Mücâdelesi (Nisan-Haziran 1918). *Alman İşgali Sırasında Kırım’ın Bağımsızlığı (25 Haziran – 16 Kasım 1918). *Kırım Devleti’nin İç Durumu. *Kırım Devleti’nin Dış Ülkeler ile İlişkileri. *Ukrayna ile İlişkiler ve Merkez Radası’nın Saldırganlığı. *Kiev’de Görüşmeler. *Türkiye ve Dış Ülkelerdeki Kırım Türkleri ile İlişkiler. *Beyaz Gönüllüler Ordusu İşgali Sırasında Kırım Türklerinin Millî Mücâdelesi (16 Kasım 1918 – 1 Kasım 1920). *Bolşevik Hâkimiyeti Altındaki Kırım (1920-1941). *Kırım Türklerinin 2. Dünya Savaşı Sırasındaki Millî Mücâdelesi (1941-1945). *Türk Halkının Kırım’dan Zorla Göç Ettirilmesi ve Kırım Türklerinin Gayretleri.

Kırım Türkleri Çarlık Rusya’sı döneminde; İsmâil Gaspıralı Bey’in gönüllere yerleştirdiği hürriyet ateşinin verdiği güç ve heyecanla, bağımsızlık idealine ulaşmak için mücâdele ediyordu. Sağlık ve eğitim hizmetlerinin aksamasından, ağır vergilerden şikâyet ederek yönetimi yıpratmaya çalışıyordu. Komünist idârenin, ellerinden aldığı toprakların sâhiplerine iâde edilmesi meselesini dâima gündemde tutuyorlardı. Bu maksatla gizli cemiyet kurmuşlardı.

Kurulan komitenin temsilcileri, Berlin, Viyana, Budapeşte ve Sofya’ya seyahat ederek buralardaki hükümetlere Kazan, Türkistan ve Kırım Türkleri adına imzalanmış birer muhtıra veriyorlar. Muhtırada Rusya Türklerinin durumları anlatılıyor ve Türk yurtlarının Rusya’dan ayrılarak bağımsızlığa kavuşturulması talep ediliyordu.

Heyet üyeleri aynı şehirlerde bir takım propaganda yazıları dağıtıyorlar ve konferanslar veriyorlar. Aynı zamanda Avrupa’nın tarafsız memleketlerine ve itilaf devletlerine de mürâcaat ediyorlar. Sonra Rus boyunduruğu altında yaşayan bütün yabancı milletlerin temsilcileri ile birlikte Amerika Birleşik Devletleri’ne başvuruyorlar. Bütün bu faaliyetleriyle Rusya Türkleri, Avrupa ve Amerika’yı Rusya’daki millî hareketlerden haberdar ediyor ve Kırım Türklerinin dâvâsı, milletlerarası bir sahaya intikal ettiriliyordu.

Çalışmalar Kırım dâhilinde de imkân ölçüşende devam ediyordu. Maksatlarına hizmet edecek şiirler, destanlar, hikâyeler yazılıp çoğaltılıyor, gizlice dağıtılıyordu. Yakalananlar Sibirya’ya sürgüne gönderiliyor, bir daha kendilerinden haber alınamıyordu. Buna rağmen kimse mücâdeleden yılmıyordu. Sovyetler Birliği’nin ilk yıllarında Moskova yönetiminin henüz duruma hâkim olamayışından faydalanmak isteyen Kırım Türkleri Kırım Demokratik Cumhuriyeti’ni kurdu.

Erol Uğur’un Almanca aslından Türkçeye tercüme ettiği Kırım Türklerinin Millî Mücâdelesi isimli eserinde Dr. Mustafa Edige Kırımal bütün bu çalışmaları ve bu cumhuriyetin kuruluşunu anlatıyor.

Kırım Türklerinden, Kırım dışında olmalarına rağmen bu çalışmalara katılan en faal isimler; Türkiye’den Numan Çelebi Cihan, Cafer Seydahmet Kırımer, Müstecip Ülküsal, Yusuf Akçura,  Almanya’da Mustafa Edige Kırımal, Rusya’da Abdülaziz Efendi, Kazan’da Ayaz İshaki, Ukrayna’da Ahmet Özenbaşlı ve diğerleri…

Eser, Kırım yarım adasının coğrafî konumu, demografik yapısı, 1783 yılında Ruslar tarafından işgal ve ilhak edilmesi bilgileri ile başlıyor. 3.000.000 – 5.000.000 civarında olan Kırım nüfusunun; katliam, sürgün ve ağır baskılardan kurtulmak isteyenlerin son çâre olarak başvurduğu göçler sebebiyle 1980’li yılların başında 280.000’e düştüğü belirtiliyor. İkinci Dünya Savaşı’nda Almanlarla işbirliği yaptığı iddiasıyla Kırım Türkleri topyekûn sürgün edilmişti. 1990’lı yıllarda başlayan vatana dönüşlere rağmen, hâlâ Özbekistan’da, Rusya’da, Romanya’da yaşayan Kırım’ın yerli halkından Türkler vardır.  

7 Nisan 1917 târihinde Akmescit’te Bütün Kırım Müslümanları Kongresi toplanmıştır. Bu toplantıya Kırım’ın çeşitli il, ilçe ve köylerinden 1500 fazla kişi katıldı. Toplantıda en aktif olanlar Vatan Cemiyeti’nden Seyitcelil Hattat, Ablakim İlmiy, Asan Sabri Ayvazov gibi milliyetçilerdir. Toplantıda Kırım Müslümanları Merkezi İcra Komitesi belirlenmiştir. Numan Çelebicihan komitenin başkanı ve Kırım Müftüsü, Cafer Seydamet Kırımer ise Rusya Hükûmetinin ellerinde olan Vakıf Komisyonu’nın başkanı seçilmiştir.

Kırım Halk Cumhuriyeti, her ne kadar Kırım Türklerinin oluşturduğu Kurultay teşebbüsüyle kurulmuş olsa da yarımadada yaşayan bütün etnik kimliklerin eşitliğine dayanmaktaydı. O dönemde nüfusun çoğunluğu %42 ile Ruslardan oluşmaktaydı. Rusların hâricinde yarımadada Ukraynalılar (%11), Ermeniler ve Yunanlar da yaşamaktaydı.

Kırım Hanlarının Tarak Damgalı mavi bayrağı cumhuriyet bayrağı oldu. Numan Çelebicihan’ın ‘Ant Etkenmen’ şiiri millî marş olarak kabul edildi.

Kurultayda kabul edilen Ant Etkenmen marşının Türkiye Türkçesi ile yazılışı:

Ant etmişim milletimin yarasını sarmaya,

Nasıl olur da, iki kardeş birbirini görmesin?

 Onlar için üzülmesem, kaygılanmasam, yaşasam,

Gözlerimden akan yaşlar derya deniz kan olsun!

Ant etmişim şu karanlık yurda ışık saçmaya, 

Nasıl olsun bu zavallı kardeşlerim çürüsün? 

Bunu görüp bunalmazsam, üzülmesem, yanmasam,

Yüreğimde kara kanlar kaynamasın, kurusun!

Ant etmişim, söz vermişim millet için ölmeye,

  Bilip, görüp milletimin gözyaşını silmeye. 

Bilmeden, görmeden bin (yıl) yaşasam, kurultaylı han olsam,

  Gene bir gün mezarcılar gelir beni gömmeye

***

Ukrayna, Kırım Halk Cumhuriyeti’ni tanımıştı Rusya İhtilâl Komitesi ise Karadeniz Filosu’nun gemilerini Akyar’dan Gözleve’ye, Yalta, Kefe, Kerç ve diğer şehirlerine yollayıp Cumhuriyet askerleriyle savaşıyordu. Savaş 16 Ocak’tan Şubat’ın başına kadar Akyar ve Bahçesaray yakınlarında devam etti. Kırım ordusunun bazı bölgelerde 3, bâzı bölgelerde 10 katı askere sâhip  40.000 kişilik Bolşevik ordusu duruma hâkim oldu. Ruslar Kırım devletinin yıkıldığını ilân ettiler. Kırım Halk Cumhuriyeti Hükûmeti’nin başkanı Numan Çelebicihan, Akyar’da 23 Şubat 1918 târihinde şehit edildi. Cesedi, Karadeniz’in karanlık sularına atıldı.

Ancak Kırım Türkleri mağlûbiyeti kabul etmediler.

Bütün bu bilgiler, Mustafa Edige Kırımal’ın telif ettiği kitapta, Erol Uğur’un temin ettiği belgelerle birlikte bütün teferruatı ile birlikte yer alıyor.

Eserden alınacak dersler vardır: İnsanlar doğup yaşadıkları topraklara sâhip çıkabilmek için devlet kurmaları, kurdukları devleti yaşatmak için herkes kanının son damlasına kadar mücâdeleyi göze almalıdır.  Kimse, kimseye vatan bağışlamaz. Dün böyle idi. Bu gün de öyledir.

27 Ocak 1918 – 25 Mayıs 1918 târihleri arasında  4 ay müddetle en vahşi bir şekilde Kırım Türklerini imha siyâseti güden Bolşevik rejimi altında millî mukavemet devam etti. Kırım Türkleri bundan sonra da millî hayatlarını yeniden kurmak için memleket dışında olduğu kadar memleket içinde de çalıştılar ve teşkilatlandılar. Böylece millî bağımsızlık uğrunda yeni bir mücâdele safhası başladı. 16 Mayıs 1918’de Kırım Millî Kurultayı yeniden toplandı. Ve nihayet, Alman işgal makamlarının güttükleri siyâset icabı olarak, Kırım’da yaşayan çeşitli milletlerin temsilcilerinin iştirakiyle 25 Haziran 1918’de Kırım koalisyon hükümeti kuruldu. Bu hükümetin başında Lehistan’da yaşayan Kırım Türklerinden General Süleyman Sulkiyeviç vardı. Dışişleri bakanı Cafer Seydahmet Kırımer idi. Sulkiyeviç hükümetinin sonuna kadar bağlı kaldığı ana fikir, Kırım’ın bağımsızlığını korumak olmuştur. Almanya başlangıçta bağımsız bir Kırım devletinin aleyhinde iken Kırım Dışişleri Bakanı Berlin’e gitti. Osmanlı sadrazamı Talât Paşa’nın sert müdâhalesini sağladı ve Almanya Kırım’ın bağımsızlığını kabul etmek mecburiyetinde kaldı. Talât Paşa 8 Ekim 1918’de sadrazamlığı bırakıp Almanya’ya sığınınca, Alman hükümeti tekrar Kırım aleyhine döndü.  Kırım Türklerinin son direnişçileri de şehit düşünce Kırım Rusların oldu.

11 Kasım 1920’den sonra Moskova tarafından görevlendirilen Macar Komünist Bela Kun, Kırım’da kanlı bir rejim kurdu. 3000 kişiden oluşan direnişçileri de kısa zamanda bertaraf etti.

Buna rağmen Kırım’ın bağımsızlık savaşçıları, gizli teşkilât hüviyeti ile İkinci Dünya Savaşı’na kadar mücadeleye devam ettilerse de 18 Mayıs 1944’te Kırım Türkleri topyekûn sürgüne gönderilip Kırım’da tek bir Türk kalmayınca… ümit kapılarının tamamı kapanmıştı. Kırım Türklerinden boşalan evlere Ruslar ve 3000 kadar Musevi yerleştirildi.

Kırım Türklerinin vatanseverlik idealleri yok dilememişti. Sürgün yerlerinde kadere rıza gösteren tutumları kısa zamanda değişti. Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu; ‘Ben milletime köle muamelesi yapan bir devletin ordusunda askerlik yapmam’ diyerek isyan bayrağını açtı. Kırım Türklerinin tamamı ona destek verdi. Sonunda dünya târihinde eşi benzeri görülmemiş bir zafere ulaşıldı: Kırım Türkleri, vatan Kırım’a dönüş hakkını elde etti. Aylarca soğukta ve fırtınada naylon çadırlarda kaldılar. Aileler evlerini kendileri inşa etti. Kırım ezelî vatandı, ebedî vatan hâline getirildi. Rahat nefes almaya başlamışlardı ki…  17 Mart 2014 tarihinde Rusya devlet başkanı Vladimir Putin Rusya’nın Kırım’ı ilhakını onaylayan imzayı attı ve Kırım resmen Rusya’nın bir vilâyeti hâline getirildi. Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu ile yardımcısı Rifat Çubar’ın 5 yıl süre ile Kırım’da girişleri yasaklandı.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.      

  İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr 

Dr. MUSTAFA EDİGE KIRIMAL 1911 yılında Kırım’ın Bahçesaray şehrinde dünyâya geldi. 1980 yılında Almanya’nın Münih şehrinde vefat etti. Kırım Türklerinin, Kırım dışında yaşayan liderlerindendi. Babası Mustafa Şinkiyeviç, Polonya yaşayan Kırım Türklerindendir. Aile Birinci Dünya Savaşı öncesinde Kırım’a yerleşmişti. İlköğrenimine Yalta yakınlarındaki Dereköy’de başladı, daha sonra Yalta’daki Rus Lisesine devam etti. Yükseköğrenimini Akmescit Pedagoji Yüksek Enstitüsü’nde tamamladı. Sovyet baskısının artması üzerine önce Azerbaycan’a kaçtı. Daha sonra da İran’a geçti. İran üzerinden 1932 yılında İstanbul’a gelen Kırımal, burada Cafer Seydahmet Kırımer ile buluştu. İki yıl sonra Litvanya’nın başşehri Vilnius’da yaşayan ve Polonya Müslümanlarının müftüsü olan Yakup Şinkiyeviç’in yanına gitti. 1939 yılında Vilnius Üniversitesi’nin Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde öğrenimini tamamlayan Mustafa Edige Kırımal, Polonya’ya üniversite tahsili yapmaya giden Kırımlı gençlerle birlikte bir teşkilat kurdu. Kırım Türklüğü için çalışmalara başladı. Bu dönemde Lehçe dergilerde ve o dönemde Dobruca’daki Emel Dergisi’nde makaleleri yayımlandı. 1939 yılının Mayıs ayında Polonya doğumlu Aymelek Hanım ile evlendi. Almanya’nın 1939 yılında Polonya’ya saldırması üzerine 22 Ocak 1940’ta Aymelek Hanım ve hemşehrisi Murat Yakupoğlu ile birlikte Berlin üzerinden İstanbul’a döndü. Ukrayna ve Kırım’da, 1941-1944 yılları arasında yaşanan Alman işgali döneminde Kırım Millî Merkezi’nin görevlendirmesiyle Müstecip Ülküsal ile Kırım’a gitme teşebbüsünde bulundu ise de aylarca beklemesine rağmen izin alamadı. Nihayet 1942 yılının Kasım ayında bir ay gibi sınırlı bir müddet için izin alınabildi ve Akmescit’e giderek Müslüman Komitesi’nin üyeleri ile görüştü. Kırımal, Almanya’da bulundu ve Kırımlı savaş esirleri ile ilgilendi. İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinin ardından Almanya’da kaldı ve Münster Üniversitesinde ‘Kırım Türklerinin Millî Mücâdelesi’ konulu tezi ile doktor unvanına hak kazandı. 1954 yılında Münih’te kurulan Sovyetler Birliği’ni Öğrenme Enstitüsünde Kırım Millî Merkezi temsilcisi olarak Kırım Türklerinin haklarını ve haklı mücadelesini savunmaya devam etti. Kendi çıkardığı ‘Dergi’ isimli mecmuanın sorumlu müdürlüğüne, enstitünün ve mecmuanın kapandığı 1972 yılına,  1977 yılında hastalanıncaya kadar da Paris Bloku’nda Kırım Millî Merkezi temsilciliği görevine devam etti. 22 Nisan 1980’de Münih’te ebedî âleme göçtü. Batı Avrupa Kırım Türkleri Dayanışma ve Kültür Merkezi’nin girişimi ile naaşı 2007 yılında Kırım’a nakledildi. 18 Mayıs 1944 yılında Stalin’in Kırım Türklerini sürmesinin 63. yıl dönümü olan bir başka 18 Mayıs günü Kırım’da yapılan mitingi müteakip Dr. Mustafa Ediğe Kırımal’ın naaşı Bahçesaray’da bulunan İsmail Bey Gaspıralı’nın mezarının yanında toprağa verildi.