10.5 C
Kocaeli
Pazar, Mayıs 3, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 180

İnsan Hakkında Tespitler

    -Hakikat, gerçek ve garip şeyleri keşif için insanda; öyle bir şevk, öyle bir merak vardır ki, bu uğurda canını, malını feda etmekten çekinmez.

     Nitekim keşif için, kutuplara gitmekten, Afrika içlerine dalmaktan, hatta feza ve uzaya tehlikeli ve zorlu yolculuklar yapmaktan kendini alamaz!

    -İnsan, hayvan gibi yalnız içinde bulunduğu an ve hâle tutkun ve sadece onunla meşgul değildir. Aynı zamanda müstakbel / gelecek korkusu da taşımaktadır. Üstelik mazi / geçmişin hüzün, keder ve gamları ile de, dolup taşmaktadır. Hâlbuki:

    “Biliniz ki, Allah’ın dostları için ne bir korku vardır, ne de onlar mahzun olurlar / üzülürler. Onlar iman eden ve Allah’ın emir ve yasaklarına karşı gelmekten sakınan takva ehlidir. Dünya hayatında da, ahirette de onlar için müjde vardır. Allah’ın sözlerinde değişiklik olmaz. En büyük kurtuluş işte budur.” (Yunus: 62 – 64)

    -Zamanın seyli ile beraber gelip geçen günlerden, senelerden, asırlardan gece ve gündüzün değişmesi ile pek çok gaybî ve uhrevî netîceler ortaya çıkmaktadır.

     Ve bilhassa âlemin fihristesi hükmünde olan insan fabrikasında dokunan mensucat ve dokunanlar; o hakikatleri tenvir eder / aydınlatır.

     Öyle ise, bu fâni dünyada mevt / ölüm, fena / fânilik; gaybî devirlerde safî, apaçık bir bekaya intikal ederek bakî kalır. Nitekim insanın ömür dakikaları insana avdet edip dönerler. Ya gafletle muzlim / karanlık olarak gelirler veya aydınlatıcı hayır, iyilik ve güzellikler ile avdet ederler.

    -İnsan fıtraten / yaratılışı bakımından mükerrem / aziz, saygıdeğer olduğundan hakkı arar. Bazen bâtıl / boş ve mânâsız şeyler eline gelir. Hak zannederek sahip çıkar! Hakikati kazarken, istemiyerek dalâlet / boş inanç ve düşünceler başına düşer. Hak diye ona sarılır.

    -İnsanı fikren dalâlete / yanlışa atan sebeplerden biri de, ülfet / alışkanlık hâline getirdiği şeyleri; kendince malûm ve bilinen hususlar olarak sanmasıdır!

     Hâlbuki ülfetden dolayı bildiğini sandığı şeyler; harika kudret mucizeleri oldukları halde, onları dikkate almıyor! İşte bu yüzden inceden inceye tetkik etmeye lüzum görmüyor!

    -Ey insan sen! Büyük bir emanetin hâmili / taşıyıcısın. Çünkü sen; arzın halifesisin! Yeryüzünde bazı konularda Allah adına hareket edebilensin.

    -İnsan gerçi câhildir. Ama ona öyle bir istidat ve kabiliyet verilmiştir ki, âleme bir nümune ve örnek olmaya, haklı bir şekilde liyakat kazanmıştır.

     Hem o insanda, öyle bir emanet vardır ki, ona vedia / koruması icabeden bir keyfiyet olarak verilmiş olup; onunla gizli defineyi, hakikat ve gerçeği bulur, açar.

     Hem o insandaki kuvvetlere, istidat ve kabiliyetlere bir sınır konmamıştır. Bundan dolayı insan, çok yönlü bir şuur ve bilinç sahibidir.

     İşte bu yüzdendir ki, Ezel Sultanı olan Allah’ın azamet ve haşmetinin şaşaasını / muhteşem görüntüsünü idrak edebiliyor. Derk edip anlayabiliyor.

     Mâşukun / âşık olunanın hüsnü / güzelliği, âşığın nazarını gerektirdiği gibi, Ezelî Nakkaş olan Allah’ın rububiyeti de, insanın nazarını celbeder. Ki, hayret ve tefekkürle takdir, tahsin ve beğenilerde bulunsun.

     Zaten yaratılışın asıl gaye ve hikmeti de bu değil mi?

    -Bazı insanlar zerrede boğulurlar. Bazısında da dünya boğulur. Bazılar da, kendilerine verilen anahtarlardan birisiyle; kesretin en geniş bir âlemini açar. Fakat içinde boğulur. Tevhid ve vahdet sahiline zorla vâsıl olur.

     Demek, insanın ruhanî seyrinde çok tabakalar vardır. Bir tabakada insanlara tevhid huzuru pek sühuletle / kolaylıkla nasip ve müyesser olur.

     Bir tabakasına da gaflet, vehim ve kuruntular öyle yayılır ki, çokluk içinde boğulmakla tam mânâsıyla tevhidi unutmuş olur.

     Düşüşü yükseliş, gerilemeyi ilerleme, bilmemekle beraber bilmediğini de bilmemeyi, kesin bir biliş sanır!

Güvenilir İnsan Olmak

Halkın politikacıları ve özellikle devlet adamlarını “güvenilir insan” olarak görmesi çok önemlidir. En azından gelişmiş ülkelerde bu böyledir. Bu ülkelerde vatandaşlar -kendileri bu vasıfları taşımasa da- ülkeyi yönetenlerin doğru sözlü olmasını, verdiği sözlere sadık olmasını her şeyden çok önemserler.

Türkiye bu ülkeler sınıfına girmiyor olmalı… Devlet adamlarının ve siyasetçilerin yalan söylemesini, önceki fikir ve beyanlarının tam tersini söyleyebilmesini, işbirliği yaptıklarıyla rakiplerinin yer değiştirmesini bizim halkımız çok önemli saymıyor.

Oysaki dinimiz İslam’ın peygamberi daha Allah’ın elçisi olmadan önce “güvenilir Muhammed (Muhammed ül emin)” olarak anılırdı. Bu sebeple ilk Müslümanlar görmedikleri, duymadıkları bir ilahın kendisine bildirdiğini söylediği mesajlara (vahye) inanmışlardı. 

Bu bakımdan bana göre Hz. Peygamberin Müslümanlara bıraktığı en önemli sünneti “güvenilir insan” olmaktır.

Bugün tıpkı manası “Barış” olan “İslam” deyince Müslümanlar arası savaşlar, terör, vahşet sahneleri ve insan haklarına aykırı iş ve eylemlerin uygulayıcıları akla geldiği gibi; Müslüman denince de yalan söyleyen, aldatan, hileci, merhametsiz, güvenilmez insan tipi gözümüzde canlanır oldu.

****

Dünyada böyle de Türkiye’de farklı mı? Desteklediğimiz liderlerden “emin” yani güvenilir insan olmasını isteyenimiz ne kadar? 

Sözünü tutmayan, seçimden önceki söylediklerinin seçimden sonra tam tersini yapan, halkını kandıran, yalan söyleyen, adaletsiz kampanyalar, devletin/ kamunun gücünü ve imkanlarını şahsı ve partisi için kullananlara en ufak bir tepki göstermiyoruz. 

“Adalet, eşitlik, demokrasi” diyenlere, “Kul hakkı”nı hatırlatanlara “onların elinde bu imkanlar olsa yapmayacaklar mı?” diye savunuyoruz.

Bizi yönetenlerden -mesela Alman veya Japon Başbakanları kadar- sade ve mütevazı yaşamasını talep etmiyoruz.Tam tersine onlara güç ve azamet gösterisi, lüks, şatafat ve israf içinde olduğunda daha çok saygı gösteriyoruz. 

Hepimiz biliyoruz “çok mal haramsız, çok laf yalansız olmaz.”

Buna rağmen en zengin ve en çok konuşana rağbet ediyoruz.

***************************

Ne Mutlu Bize

Türkiye ekonomik açıdan çok ciddi bir krizde imiş.

Emekli maaşları asgari ücretin çok altında kalmış, asgari ücret ise yoksulluk sınırının çok altında imiş. Ortalama ücret neredeyse asgari ücretle eşitlenmiş.

Her geçen gün zengin daha zengin, fakir daha fakir oluyormuş.

Dün aldığımız aynı şeyi bugün daha pahalıya alıyoruz. Ama olsun… Bugün aldığımız yarın alacağımızdan daha ucuz.

Boşanmalar artıyor, evlenmeler azalıyormuş.

Gençlerin yüzde 80’i başka memlekette yaşamak istiyormuş…

Olsun… TÜİK halkımıza sormuş ve Türkiye’nin %52,7’sinin mutlu olduğunu bulmuş. En mutlu kesim hiç okul okumamışlar, en mutsuzlar yüksek tahsilli olanlarmış.

 “Dünya Mutluluk Raporu”nda ise, 137 ülkenin değerlendirildiği mutluluk sıralamasında, Türkiye krize rağmen 6 sıra yükselerek, 106. sırada yer almış. 

“Mutluluğunuz daim olsun efendim…” 

Eskişehirli İnşaat Mühendisi Mehmet Ali Kalkan İle Şiir Ufkunda Hârika Bir Cevelan…

Ufuklar Ardı Bizim

Gök Aradık Tuğlara’ isimli şiir kitabının yazarı Eskişehirli İnşaat Mühendisi Mehmet Ali Kalkan, Tuğlarına aradığı göğü, ufuklar ardında bulmuştur.

Şiir inşa etmekte de mâhir olduğunu eserine isim olarak tercih etiği şiirinde ispat ediyor:

Sinesi saf ne güzel,  

İnsanın merdi bizim.   

Gül’ce sarraf ne güzel   

Kelamın yurdu bizim.

Günü gelir kurur su,

Günü gelir durur su,

Günü gelir korur su,   

Ufuklar ardı bizim.

Nefeslenirken uçlar,     

Gönüllenir alıçlar,       

Kından çıkar kılıçlar,    

 Övülmüş ordu bizim.

Dâne, harmanın derler,   

Hüküm fermanın derler,

Çakal ormanın derler,       

Dağların kurdu bizim.

Bazen ayak baş olur,

Bazen kuru yaş olur, 

Bazen toprak taş olur,

Dünyanın derdi bizim… 

1960’lı yıllarda Nurullah Ataç, ‘Hep yenilerden ve yeniliklerden yana oldum’ derken, İlhan Berk’de bir kitabına isim olarak verdiği ‘Mısırkalyoniğne’ kelimesinin bile çok mükemmel bir şiir olduğunu ilân ediyordu. Yenilik şiirlerinden bir örnek:

Göğül odasından bir pavurya başını çıkardı 

-Sol ne kadar uzak, dedi.  

libya sefine beyoğlutası / bir deniz ermeni gerindi.  

Bir 3 eden 2’den daha gerçek bir 1 yoktur, dedi Fomeret.

  Pavurya gidip göğün hendeğine ağdı.  

  Ben yalnızlık doluydum. Lo’ya verdim ormanlarımı.         

San ağzı sularımı aldı durdu. Sen geçiyordum, korkuncu,

cinneti denemek istiyordum.                                          

Yanında arka pencereler gibi çıkıntılıydı ermeni esmerliğim.

  sıkıntılı bir hıristiyanlıktı çıplaklığımız. 

-Su uyuyordu güzel ve iri.   

Sabahın ışıklı suyuna demir attı sefine. 

Bunalımın güzelim elleri boşlukta kaldı.      

 Denizin pencereleri sürgülüydü            

Ben beni bekliyordum

Bir uzun taşlıktı gözlerin yahudi evleri gibi.

Günümüzde bu tür şiirler o kadar çoğaldı ki… Gelinen noktada, şiir okuyucusundan çok şâir var. Şiirimizin başı sağ olsun. Mehmet Ali Kalkan giller çoğalsın…

Mehmet Ali Kalkan iyi bir şâir olduğu kadar nesirde de başarılı, mizahta da…

 Halep oradaysa arşın burada… Ötüken Neşriyat’ın Söğüt Dergisi’nde yazıyor:

Ârif Nihat Asya ağabeyine hâlini arz etmek ister, şöyle başlar:

Ağabey buradan sual edersen

Türkçe gagalandı, isimlere bak

‘Terazi kendini tarttı mı? dersen

Boş kefe yukarıda kısımlara bak.

Sokakta gezerken tabelalarda neredeyse Türkçe isimlere rastlayamaz olduk. Dedelerimizi mezardan getirmek mümkün olsa nereye geldiklerini bilemezler, bildikleri zaman da bizi dinlene dinlene döverler herhâlde.

Bir de ‘aynen’ kelimesi türedi ki herkesin ağzında: ‘Geldin mi?’ diyorsun cevabı ‘Aynen.’, ‘Gidiyor musun?’ diyorsun, cevabı ‘Aynen.’ ‘Hasta mısın?’, ‘Aynen’, ‘İyi misin?’, ‘Aynen..’ Böyle beş-on kelimemiz daha olursa yandık… Bilgisayarda gençlerin birbirine yazdıklarını veya yazmadıklarını daha söylemedik.

Yağmur Tunalı Ağabey, sayfasına Ârif Nihat Asya’dan bir dörtlük koymuş. Ârif Nihat Asya Eskişehir Atatürk Lisesi’nde bir yıl üç ay yedi gün öğretmenlik yapmış ya, herhalde o dönem yazmış.

‘Hülya dolu Porsuk’un güzel kızları var…

Sessizleri, eşsizleri, yalnızları var…

Akşam beni bekleyin!’ dedim… gördüm ki Akşamları beklemez sabırsızları var.’

Biz de Eskişehir’de doğduk, büyüdük ve hâlâ yaşıyoruz ya, şöyle yazdım altına:

‘Sen kalk yıllarca Eskişehir’de yaşa, akşama kadar nasipsiz dolaş dur. Denk gelmesi için Ârif Nihat Asya olmak lâzım demek ki?’ Eskişehir için yazdığı bir başka rûbâi de şöyle:

‘Nazarda dilek vardı, edalarda sihir

 Sevdim seni her şeyinle Eskişehir.

Gül gül tüten akşamla ne şahaneydi,

Ufkunda duman dağları, koynunda nehir.’

Koynundaki nehir Porsuk’tu ama ufkunda duman olanlar da inanıyorum ki köyümün dağları idi.

Rahmetli babam köyden merkeplerle şehre dut satmaya geliyormuş. ‘Köprübaşına yaklaştığımızda mis gibi ekmek kokusu gelirdi fırından. Pazar ekmeğini alır, köy ekmeğine katık yapar öyle yerdik.’ diyordu.

Âşık Pervanî (İsmail Çelik) Ağabey Artvin Yusufeli’nden gelip Eskişehir’de fırıncılık yapmıştı. Pervanî Ağabey’e ekmeklerin, simitlerin şimdiki hâlini sormuştum ‘Mayalarımız bozuldu.’ demişti kısaca.

Yemek koyduğumuz çinko, bakır, toprak kaplarımız da yoktu artık. 

Kullandığımız kozmatik malzemeler yüzünden gökyüzüne delik açmıştık. Gökleri uydu çöplüğüne döndürmüştük.

‘Unuttuk ekmeğin, unun hasını

Melâminden yaptık çorba tasını 

Şükür deldik ozon tabakasını

Gökyüzünde gezen cisimlere bak…’

Unumuzu eleyip duvara astığımız eleklerimiz, kalburlarımız, gözerlerimiz vardı. Elekçi karısı gibi gezenlerimiz de olurdu.

Elediğimiz unun kepeği, eleğimizin üzerinde kalırdı ama her üstte kalan alttakinden değerli olmazdı.

Dersini çalışanlara ‘inek’ demeye başladık. Çalışmayı adeta suç hâline getirdik. İnek kelimesinin yanma bizim için önemli bir kelimeyi, ‘Şaban’ı ekledik.

Kastamonu’da Hacı Şaban-ı Veli vardı bizim kutup yıldızlarımızdan. Nasrullah Câmii de oradaydı.

Mehmet Âkif Ersoy, Kurtuluş Savaşı yıllarında burada vaaz vermiş, İstiklâl Marşı TBMM’de kabul edildikten sonra ilk defa burada okunmuş. Ârif Nihat Asya da o yıllar Kastamonu’da imiş. Orhan Şâik Gökyay da Kastamonu doğumlu. Burada berâber Mehmet Âkif Ersoy’la tanışmışlar.

Düşünenlere de ‘hindi’ dedik. Düşünmek ve çalışmak iyi şeyler değildi yâni.                               Gezmek, eğlenmek daha revaçtaydı.

Gökyüzünde gezen yıldızlarımız vardı. Ama atalarımızın ‘Demir Kazık’ dedikleri Kutup Yıldızı sâbitti. Etrafında saman taşırlardı, gide gele Samanyolu’nu yapmışlardı.

Ama Sitare’nin yeri ayrıydı. Dilâver Cebeci Ağabey o muhteşem Sitare şiirinin bir yerinde şöyle diyordu.

‘Seninle konuşurken Sitare

Aklıma yıldızlar dökülüyor

Bir çâresiz Zühre oluyorsun Babil caddelerinde

Ateş gözlü kâhinler koşuyorlar arkandan

Binlerce meşalenin ışığı kımıldıyor saçlarında

Gökyüzü salkım salkım’

Sonra biz yıldızları ‘star’ hatta pop star bile yaptık. Sonra da sahnelere bırakıverdik. Göklerde sonsuzluk vardı, yerde sınırlar. Biz de bakışlarımızı ‘star’lara çevirdik.

Televizyonlar, sahneler vıcık vıcık bunlarla doldu. Mantar gibi yerden bittiler. Birini daha tanımadan başka starlar yerlerini alıyordu. 

Bunların kim olduğu, kiminle olduğu, ne yaptıkları, nerede gezdikleri çok önemliydi. Açıktan kameralar, gizliden kasetler iş yapıyordu. Neredeyse kaseti olmayanları yadırgamaya başlayacaktık.

Bunları da Ârif Nihat Ağabey’e söylemeliydik.

Çalışanlar inek, düşünenler hindi,

Yıldız ‘star’ oldu sahneye indi,

Tv’ler, kasetler çok moda şimdi,

Gel bir de verilen rüsumlara bak.

Evimiz sobalıydı, tonlarca Kütahya kömürü alır, zorluklarla bahçedeki kömürlüğe tenekelerle, çuvallarla taşır, bir türlü de ısınamazdık. Komşular da yardım ederlerdi birbirlerine. Çamaşır makinemiz, buzdolabımız, gazlı ocağımız yoktu. Bir gaz ocağımız vardı, annem beş kuruş verir tıkanan deliğini açmak için iğne almaya giderdim. Geçenlerde annem ‘Hinci yimek yapme ne va, dört gözlü ocakla va.’ diyordu. Suyu bahçedeki tulumbadan çekerdik. Kışın buz tutmasın diye suyunu kaçırır sonra da ihtiyaç olduğunda sobanın üzerindeki suyla yeniden çıkarırdık tulumbanın suyunu. Sofralarımızda mutluluğuna bağdaş kurardık. Ekmeğimizi bitirmediğimizde kızar ‘Elücünü pitir, sonra arkandan gelir.’ derdi. Biz de ekmek parçası üzülmesin, arkamızdan gelmesin diye yer bitirirdik. Yerdeki gazete parçalarını alır, yüksek bir duvardaki deliğe veya üzerine koyardık, yazılmışa saygımız vardı çünkü.

Çoraplarımız, elbiselerimiz yamalıydı. Çeşit çeşit iğnelerimiz, iplerimiz, dikiş yüzüğümüz vardı. Yorgan iğneleri ile yorganlarımızı giydirir, çatal iğneyle sevdiklerimizi tuttururduk. Yaratılanı yaratandan ötürü severdik.

Telefonumuz yoktu, televizyonumuz, bilgisayarımız yoktu. Hatta saat, radyo bile herkeste bulunamazdı. Sünnetlerde kol saati almak ayrıcalıktı.

Bizim köylü bir aile şehre gelip yerleşmiş. Kocaman bir çalar saatle radyo almışlar ellerine para geçince. Kadın bir gün oturmaya gitmiş, çalar saat ile radyoyu çantasına koymuş. Epey sohbetten sonra kadın çantasından kocaman çalar saati çıkarmış ‘Aaa açansın vakti gelmiş.’ demiş. Sonra da radyoyu açmış.

Şimdi bırakın radyoyu her odada, hatta mutfakta televizyon… Kişi sayısından fazla ‘cep telefonu’ var. Hepimiz az veya çok istediklerimizi alabiliyoruz, paramız var. Aile sayısı kadar otomobil.

Köylerde bile şimdi at, eşek, öküz, koyun, keçi, tavuk vs. kalmadı gibi. Televizyonda çalışan bir arkadaşım ‘Dizi yapacaktık koca Türkiye’de öküz bulamadık.’ diye anlatmıştı.

Yazın tâtil yerleri, sâhil kenarları, kışın kayak yapılan yerler dolu. 

Yamalı elbiselerimiz, çoraplarımız, sobamız yok. Hattâ yama yapabilecek, soba yakabilecek insanlarımız da çok az. Elektrik, doğal gaz kesilirse inşallah aç kalmayız, hasta olmayız. Hamur yoğurup ekmek yapabileceklerimiz vardır inşallah.

Bir tanıdığım kredi kartı borcunu ödeyememiş, ne borcu diye sorunca yaz tatiline gittiğini söylemişti. Sonra da eşten dosttan aldığı paralarla kışın kar yağarken yazın serinlediği tatilin borçlarını terleye terleye ödemişti.

Bunları da söylemek lazımdı.

Kimse sormuyor ki evvel ne idim.

Kışın Uludağ var yazın Didim  

Sâdâbat ararız hepimiz Nedim

Yanımızda gezen hısımlara bak

Ebcet, harflere birer sayı olarak değer verilerek yapılan çalışmalardı. Meselâ Elifti, Be:2, Cim:3, Dal:4, Vav:5, Ye:10, Kef: 20, Kaf lOO, Rı:200 vs. gibi.

Han, çeşme, câmi gibi eserlerin yapıldığı târihleri, ölüm ve doğum târihleri, olayları vs. bu harfleri kullanarak ifâde edenler olmuştur. Ya bir mısranın, beyitin, dörtlüğün tamamını veya sesli-sessiz harflerinin veya bir kelimenin sayı değerlerinin toplamı bir târihi ifâde ederdi. Böylece o güne, yıla bir târih düşürürlerdi. Buna da ebcet düşürme demişler.

Ârif Nihat Asya’nın şiirlerinde de ‘ebcet düşürme’ çokça var. Servet Hanım’la evliliği için;

‘Ne şiirden ne şöhrettendir

  Mutluluk Ârif’e Servet’tendir’

Bu beyit ebcet hesabıyla evlilik târihleriydi. 1941.

Bizim ‘entel’lerimiz de var. Belki birkaç kitap okuyan, her şeyi bilen, konuşmalarının arasına üç beş yabancı kelime sokuşturan insanlar.

Gazetelerimiz eskiden yazı satarmış, şimdi resim satıyor.

Onları da söylemeliydik Ârif Nihat Asya Ağabey’e…

Enteller ‘her dilden anlarız’ der de,

Ebcet düşüreni ararlar yerde,

Yazı yok, kupon var gazetelerde,

Bir de bastıkları resimlere bak.

Beş Ocak Adana’nın kurtuluşuydu. Hatay 1938 yılında Atatürk’ün gayretiyle Türkiye’ye bağlanmıştı. 1938’de başlayan hadise 1939 yılında neticelenmişti. Bu yüzden 1940 yılının 5 Ocak’ı daha bir heyecanlı kutlanmalıydı. Bayrak şiiri bir 5 Ocak gecesi yazıldı, 5 Ocak’ta Adana’nın kurtuluşunda okundu ve Ârif Nihat Asya bir 5 Ocak’ta hakka yürüdü.

Yunus Emre’nin mezarı Eskişehir Sarıköy’de. Sakarya Nehri de bizim buralardan geçiyor. Hani Ârif Nihat Asya diyordu ya ‘Sen bu cilveyi Marmara’ya dökülecek gibi yapıp Karadeniz’e dökülen Sakarya’dan mı öğrendin a kız?’

İşte bir zat Yunus Emre’nin şiirlerinin olduğu bir tomarı buluyor, Sakarya Nehri’nin kenarına oturuyor, başlıyor okumaya. ‘Bu şeriata aykırı.’ diyor atıyor suya, bir şiir suya karışıyor. Bir başkası rüzgârın kanatlarında uçuyor. Böyle böyle şiirlerin üçte ikisi yele, suya karışıyor, o sırada bir beyte rastlıyor Molla Kasım.

‘Yunus Emre bu sözü eğri büğrü söyleme

Seni sigaya çeken bir Molla Kasım gelir.’

İrkiliyor Molla Kasım. İşte bundan sonraki şiirler bize diğerleri suya, rüzgâra, balıklara, kuşlara ait oluyor.

Beş Ocak ne? diye sorsan adama,

Bakâr yanındaki süslü madama,

Daha çok şeyleri söylerdim amma

Etraftaki Molla Kasım’lara bak…

Ne güzel hâtıraları var Ârif Nihat Asya’nın.

Cumhuriyetin Ellinci Yılı Şiir Yarışması’na Ârif Nihat Asya da katılmış. Şâirini göstermeden bir şiiri okutmuş Yavuz Bülent Bâkiler Ağabey, ‘Bu şiir Bekir Sıtkı’nın olmalı, çünkü söyleyiş onun söyleyişi, bu şiir benim şiirimden çok daha güzel bir şiir’ demiş ve ‘Benim şiirim beğenilirse Bekir Sıtkı’nın şiirine yazık olur. Burada önemli olan Cumhuriyete lâyık bir şiirin ortaya çıkarılmasıdır.’ Diyerek şiirini yarışmadan çekmiş.

Mesele Ârif Nihat-Bekir Sıtkı meselesi değildir.’ diyerek şiirini geri çekmiş.

Kitaplarını imzalarken kişinin, kitabın, günün adına, önemine göre yazarmış yazacaklarını.

Yeni çıkan bir kitabını imzalayacak; Halil Soyuer Ağabey’e ‘Burcun ne?’ diye sormuş Halil Ağabey, ‘Keçi burcu.’ demiş. Ardından da devam etmiş ‘Oğlaktı ama elli yaşından sonra oğlaklık mı kalır? Soranlara keçi burcundanım diyorum.’

‘Anladım.’ demiş Ârif Nihat, ‘Ben de kova burcundandım, şimdi o da fıçı olmuştur.’ Kitabı şöyle imzalamış; ‘Fıçı burcundan Keçi burcuna sevgiyle bir kitapçık daha.’

Eşi Servet Asya, bir röportajında şöyle demiş Emine Işınsu’ya: 

‘O törenlere… hani laf olsun diye bir kere dâvet etselerdi seni… Sen Ârif Nihat Asya’sın. Adanalıların sevgilisi, sen 5 Ocak’ın sevdalısı… Sen Bayrak şiirlerinin en güzelini Adana’da yazan, buyur bir kerecik, 5 Ocak törenine katıl deselerdi… Demediler. Hiç çağırmadılar Ârif’i. Bir şey söylemezdi ama ben bilirdim dâvet beklediğini için için… Hüzünlenirdi hep 5 Ocak’ta.’

5 Ocak 2022 târihi önemliydi, yâni Adana’nın Fransızların işgalinden kurtuluşunun yüzüncü yılı.

Adana’nın yetkilileri unutmuşlardır belki ama Adanalı arkadaşlar unutmamışlardı. Adana’daki on yedi sivil toplum kuruşunun temsilcileri kabri başına geldiler bu târihte.

Ârif Nihat Asya, Eskişehir Atatürk Lisesinde edebiyat öğretmenliği yapmıştı. Biz de Atatürk Lisesi edebiyat öğretmeni Şenol Hoca ve iki talebesi Barış ve Ali ile Eskişehir’den Ankara’ya yola çıktık. Karşıyaka Mezarlığı’ndaki kabri bulduk. ‘Ne şiirden, ne şöhrettendir, / Benim mutluluğum Servet’tendir’ dediği eşi ile yan yana yatıyordu.

Bizden önce gelenler vardı, bizden sonra gelenler oldu. Tanıştık, görüştük. Adana ekibi de geldi. Duâlar edildikten sonra Mehmet Hayati Özkaya bir konuşma yaptı. Adana’dan getirdikleri toprakları mezarının üstüne koydular. Bizim gençler de Atatürk Lisesinden getirmişti bir avuç toprak. Ben de köyümden getirmiştim.

Biz Ârif Nihat Asya gibi güzel insanlardan feyz aldık.

Biz Türk milletiyiz. Kökümüz sağlam. Bâzen dallarımız çatırdıyor, mevsimine göre olmayan hadiseler yaşıyoruz ama ayaktayız şükür. İbn-i Haldun ‘Su nasıl suya benzerse milletlerin geleceği de geçmişine benzer’ diyor. Zulüm payidar olmaz. Adâlet bir şeyi hak ettiği yere koymaksa, Türk Milleti hak ettiği yerde olacaktır muhakkak. Gece, yerini nasıl olsa gündüze bırakacaktır. Vakit, olmak vaktidir. Ârif olan zâten anlar. Hani İstiklal Marşı şâirimiz diyordu ya;

Âsım’ın nesli… diyordum ya… nesilmiş gerçek:

İşte çiğnetmedi nâmûsunu, çiğnetmeyecek.

En son bu kıtayla bitirelim;

Ârif’sin, bilirsin Hak zulmü yener,

Ay gelir, gün geçer, bu devran döner

Elbette sahnede son perde iner,

Asya’dan dal vermiş Âsım’lara bak.

Âsım’lar yollarda şimdi.   

Güneş nasıl olsa doğudan doğacak.

Değil mi efendim?

‘Aynen’ yok…

MEHMET ALİ KALKAN 1958 yılında Eskişehir’de doğdu. İlk ve orta öğrenimini Eskişehir’de, yükseköğrenimini Adana’da bitirdi ve inşaat mühendisi oldu. Evli ve iki çocuk babasıdır. Mesleğini icra ederken bir yandan da edebiyatla ve özellikle halk şiiriyle ilgilendi.. Abdurrahim Karakoç, Yavuz Bülent Bakiler, Yetik Ozan (Dr. Turgut Günay), Dilaver Cebeci, Feyzi Halıcı, Ârif Nihat Asya, Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu gibi şâirlerden etkilendi. Âşık Pervânî, Âşık Reyhânî, Âşık Mevlüt İhsânî, Âşık Murat Çobanoğlu, Âşık İmâmî, Âşık Cemal Divânî, Hüseyin Sümmanoğlu’nun çeşitli zamanlarda sohbetlerinde, programlarında bulundu. Kalkan’ın şiire başlamasında babası çok etkili olmuştur. Babasının ona bir saz hediye etmesi ile türkülere merakı daha da artmıştır. Karacaoğlan, Seyrani, Yunus Emre, Pir Sultan Abdal, Emrah gibi âşıkları türküler aracılığıyla tanıyıp sevmiştir. Köyünde arkadaşlarıyla çobanlık yapması ve köyünün coğrafyasını detaylarıyla öğrenmesi de şiirlerini oluşturmasına yardımcı olmuştur. Tabiat, meyveler, hayvanlar, vatan sevgisi onun şiirlerine konu olmuştur. Şiir yazarken esin kaynağı olarak Türk kültürü ve tarihi ile ilgili okuduğu kitaplar ve kendi köyündeki coğrafya, yer adları, kültürel miras ögeleri etkili olmuştur. Şiirlerinde millî ve dinî konular da hâkimdir. Türk kültürü ve gelenekler, tarihî ve dinî olaylar; tabiat ve onun güzellikleri şiirlerinde görünen temalardır.

İyi İnsan Olabilmek

İnsanoğlu fanidir, bu gün var, yarın yoktur. Önemli olan örnek ve huzurlu bir hayat sürdürmek, kimseyi üzmeden kırmadan, kul hakkı almadan, ardında hoş bir sada bırakabilmektir.

İnsanın, örnek bir hayat yaşayabilmesi için de, iyi hasletlerle donatılması gerekir. Yani kötü huyları öğrenip, kötülerini kalbinden silmesi, kötü huylardan sakınması, iyi olanlarla kendini donatması gerekir.

İnsan dünyaya günahsız ve pak gelmektedir. Doğuştan iyi ve kötü huyları getirmez. Bu özellikler sonradan öğrenilir. Her ne kadar kalıtımla gelen bazı özellikler her insanda vardır denilse de(cibilliyet, maya gibi özelliklerden de bahsedilmektedir), esas karakteri oluşturan eğitimdir.

Eğitim; aile, okul ve çevredir. Çevre; sosyal gruplar, medya, internet, kitap, film, arkadaş grupları vb. gibi unsurlardır. Eğitimin bu ayakları olumlu, müspet ve pozitif ise, birey de olumlu bir karakter edinecektir. İyi bir insan olmak, güzel bir ahlaka sahip olabilmek için bu koşullar kaçınılmazdır.

Aksi takdirde, mesela kin bağlamak, haset etmek(başkasında bulunan nimetin onda olmayıp, kendinde olmasını istemek), kibir (kendini büyük bilmek, üstün görmek), suizan etmek( iyi insanı fena, kötü bilmek), cahil kalmak, edepsiz olmak gibi özellikleri edinmenin de insanı kötülüğe yönelteceği aşikârdır.

Doktor olmak, mühendis olmak, hâkim olmak vb. gibi meslekleri edinmek, iyi insan olmak anlamına gelmez. Öyle olsaydı, organ kaçakçılığı yapan doktorlara, banka soyan bilgisayar mühendislerine, rüşvetle haksız karar veren hâkimlere rastlanmazdı.

 Eğitimin içinde ahlak olmazsa edinilen bilgiler kötülük için kullanılabilmektedir. Nazi kamplarında, insanları gaz odalarında işkenceyle öldürenlerin hepsi eğitimli kişilerdi. Nitekim Filistinlilere soykırım uygulayanlar, çocukları, kadınları, yaşlıları insafsızca katledenler de güya dünyanın en medeni insanları.

Öyleyse iyi insan; eğitimli, çalışkan, ülkesine, ailesine, tüm insanlara ve kendisine yararlı olan, kimseye zararı olmayan, ötelemeyen, hoşgörülü, merhametli, sosyal, üretken, yaşama sevinci dolu, yapıcı ve pozitif ve sayamadığımız diğer güzel huylara da sahip bir insandır.

Nitekim; insaflı olmak, arkadaşlarının hatasını görmemek, hüsnü zan etmek, suizandan [kötü zandan] kaçınmak, insanları kırmamak, onlara yardımcı olmak, kendi kusurlarını görerek düzeltmeye çalışmak, güler yüzlü olmak, edepli olmak, gereksiz konuşmamak, adil olmak, güvenilir olmak, emanete riayet etmek, komşu ve arkadaşını korumak, kimseye kötülük yapmamak, sözünde durmak, vb. hasletler de iyi insanın özelliklerindendir.

Yine iyi insanlar, kimsenin malına, canına, namusuna göz dikmez. Çalışırken, alışveriş yaparken, kimsenin hakkını yemez. Herkese iyilik eder. Makam sahiplerine, zalimlere yaltaklanmaz. İlim ve ahlak sahiplerine saygı gösterir. Arkadaşlarını sever ve kendini sevdirir. Kötü kimselere nasihat verir. Onlara uymaz. Küçüklerine merhametli ve şefkatli olur. Misafirlerine ikram eder. Kimseyi çekiştirmez. Zararlı ve faydasız bir şey söylemez. Kimseye sert davranmaz. Cömert olur. Malı ve mevkii herkese iyilik etmek için ister. Riyakârlık, iki yüzlülük yapmaz. Kendini beğenmez, milletine, ülkesine ve diğer insanlara faydalı olur.

İnsanın ahlakı, arkadaşının huyu gibidir. Faydasız şeylerden, oyunlardan, zararlı şakalaşmak ve münakaşa etmekten sakınmalıdır. Vaktin kıymetini bilip ilim öğrenmeli ve yararlı işler yapmalıdır.

En vahşi hayvanlar bile terbiye ile ehlileştirilmektedir. Hiçbir zaman elma çekirdeğinden armut olmaz. Fakat elma fidanını büyüterek, gerekli aşı ve kültürel önlemlerle kaliteli elma vermesini sağlayabiliriz. Bunun gibi insanın tabiatında bulunan bazı kötü arzular yok edilemez, fakat terbiye edilebilir.

Kötü huyları, iyi huylar yok eder. Bu bakımdan kendini zorla da olsa iyi işler yapmaya alıştırmalı, bunları alışkanlık haline getirmelidir. İsa aleyhisselama, bu güzel ahlakı kimden öğrendiği sorulunca, “İnsanlara baktım. Hoşuma gitmeyen şeylerinden sakındım. Beğendiğimi ben de yaptım” buyurdu.

                Hazret-i Lokman’a, “Edebi kimden öğrendin?” denince, “edepsizden” buyurdu. Yani birinin yaptığı hareket bizim hoşumuza gitmiyorsa, edepsizlik olarak görüyorsak, onu biz de yapmamalıyız.

Biri bir kusurumuzu söyleyince sevinmiyorsak, başkalarının da kusurlarını söylememeliyiz. Biri bizi tenkit edince hoşlanmıyorsak, biz de başkalarını tenkit etmemeliyiz. O hâlde, bir söz söylerken, kendimizi karşımızdakinin yerine koymalı, empati yapmalıyız. Böyle bir söze tepkimiz ne olur diye düşünmeliyiz.

                Sıcak su buzu erittiği gibi, iyi ahlak da, hataları eritir. Sirke balı bozduğu gibi, kötü ahlak, hayratı, hasenatı, iyilikleri mahveder.

İyi insanlar, iyilik yapan, kötülükten kaçan insanlardır. İyilik, “hiçbir karşılık beklemeksizin yapılan yardım” anlamına gelmektedir.

Günleriniz iyilik yapmakla, kalp kazanmakla huzur içinde geçsin.

Sevgiyle kalın…

Sapla Samanın Karıştığı Bir Dünya Burası. Hububatı Keşfedenlere Ne Mutlu!

Bir siyasi parti, yerel seçimlere katılacak adaylarını belirlemede yapay zekâdan yararlanmış. Bu bilgi, kamuoyuna düşünce rakip partiler tarafından alay konusu edildi.

Ben, işin siyasi tarafında değilim. Yapay zekâ, günümüzün ve geleceğimizin bir gerçeği, bundan kaçınmak mümkün değil. Yapay zekâ sistemi algoritma üzerine kurulmuş. Algoritma, bir bilim dalı ve disiplin olarak yeni, aslında insanın olduğu her yerde var.

İnsanın ilerlemesi; kendi bedenini, işlevlerini, değerlerini keşfetmesiyle başladı. İnsanoğlu; kas, kafa ve gönlün birer güç merkezi olduğunu gördü, anladı.

İnsanın toprakla ilişkisinde kas gücü önemli bir sermayeydi. Ayağı, bacağı, eli, kolu, bedeni güçlü olanlar, toplumda değer görüyorlardı. Olimpiyatlardaki yarışlar halen bu güçlerin gösterisi üzerine yapılmaktadır. Başarılı güreşçi, başarılı yüzücü, başarılı boksör vb olmak, tamamen fiziki güçle ilgilidir.

Düşünmenin membaı beyin gücünün değeri, insanın daha sonraki sürecinde anlaşıldı. Beyin-bilgi ilişkisi teknolojiyi doğurdu, teknoloji, hayatımızın bir gerçeği; hatta patronu olarak kas gücünü geriye attı. İçinde bulunduğumuz çağda, kas gücü, beyin gücünün aparatı durumundadır.

Beyin gücünün eseri olan teknoloji hayatımızı hem kolaylaştırmakta hem de bizi, maalesef, yönetmektedir.

Yapay zekâ, beyin gücünün, insanlığı getirdiği son noktasıdır. Kontrolsüz güç, güç değildir. Beyin gücünün sonucu ortaya çıkan ürünler denetlenemezse veya kontrol edilemez noktaya gelinirse ne olur? Bu sorunun cevabını, kimse bilmiyor. Pascal’ın “Kuvvete dayanmayan adalet, aciz; adalete dayanmayan kuvvet, zalimdir.” sözünü hatırlamakta fayda var.

İnsanoğlu, ilk günden beri var olduğu halde, bir güç merkezi olarak kalbi, hep öteledi. Kalp; sevginin, merhametin, aşkın, kardeşliğin, cömertliğin, yardımlaşmanın, iyilik duygularının merkezidir, kaynağıdır. Kas, gücünü arenalarda; beyin, teknoloji sahasında; kalp de kendini sanatta, sosyal ilişkilerde, edebiyatta gösterir.  Musikinin, edebiyatın, güzel sanatların, folklorun her bir türü kalp ya da gönül gücünün eseridir.

İş hayatımın bir döneminde bir patronum olmuştu. Sohbetimizde, sosyal ilişkilerinde dengesiz birine gıyabında “O, son derece akıllı biridir.” demişti. Niye böyle söylediğini sorunca “Para kazanmayı biliyor.” cevabını vermişti.

Herkesin bir “başarı” putu var. Siz buna ilahı da diyebilirsiniz. Kimine göre, para kazanmayı bilen, kimine göre bedenindeki herhangi biz uzvun gücünü iyi kullanan, kimine göre de zekâsının gücünü gösterebilen ve bu güçle diğer insanlara karşı ezici olarak öne çıkabilen kişiler başarılı sayılıyor. Ancak, bu başarılar, insanlığı hiç mutlu etmedi, insanlığın gözyaşını dindirmedi, akan kanın miktarını azaltmadı. Filistin hala feryat ediyor, bu feryadı duyması gereken kulaklar duymuyor, görmesi gereken gözler görmüyor. Güç merkezi olan kalpler, çaresiz, değersiz.

Yapay zekânın egemen olacağı, bizi yöneteceği belki de nesnesi yapacağı zamanlara hızla ilerliyoruz. Bunu inkâr etmek, bundan kaçınmak mümkün değil. İnsanoğlu, kendi efendisini, kendi putunu yaptığını anladığında vakit çok geç olabilir. “Kalp” adlı güç merkezini yeşertmek zorundayız. İnsanlığın insanca yaşaması bu güç kaynağının harekete geçirilmesiyle mümkündür.

Algıların, değerlerin tanımı yenide yapılmalı, bunların insan ve toplum hayatındaki önem sırası yeniden belirlenmelidir. “İnsanı insan yapan, bedeni değil, ruhudur; ruhu ruh yapan aklı değil, kalbidir; kalbi de kalp yapan hisleri değil, niyetidir.” der Nevzat Tarhan. Peygamberimiz, “Vücutta bir et parçası vardır, şayet o sağlamsa bütün vücut sağlam olur; o bozulursa bütün vücut bozulur. İyi bilin ki, işte o et parçası, kalptir.” demiştir.

İnsanoğlunun, güç kaynağı olarak “Kalp”in merkeze alındığı bir değerler sistemine ihtiyacı var. Diğer güç merkezleri sadece birer motor, kalp lokomotif olmalıdır.

Ülkemizde uygulanan tektipleştirici eğitim sisteminde hep sayısal zekâ önemsendi, sosyal zekâ sahipleri küçümsendi. Bir yanlışlıktı bu. Bu yanlışlık hala devam ediyor. Psikologlar, şimdilerde sosyal zekânın öneminden bahsediyorlar. Geç de kalınsa doğruyu dillendiriyorlar. Ancak sosyal zekânın da bireysel ilişkilerle sınırlandığını görüyorum. Sosyal zekânın kapsamını genişletmekte fayda var. Sanatta, insan ilişkilerinde, kültürde her türlü beceri birer sosyal zekâ eseri olarak kabullenilmeli, bunun da tükenmeyen madeni olan kalp, diğer adıyla gönül merkeze alınmalıdır.

İnsanın mutluluğu yapay zekâda değildir, yapay zekâyı gelişmişlik ölçüsü almak, bir yanılgıdır. İnsanın mutluluğu doğal zekâ olan kalptedir. Gelişmişlik ölçüsü, Yaratan’ın bir lütuf olarak bizde var ettiği kalbi kendimize kılavuz yapmaktır. Kalbin verdiği ilhamla cisimleşen eserlerle hayatımızı süslemektir.

Sapla samanın karıştığı bir dünya burası. Hububatı keşfedenlere ne mutlu!

Türkiye’de Bazı Yanlış Eğilimler

Türkiye milli hassasiyetini yitirmiş bazı siyasetçilere teslim edilemeyecek kadar önemli bir ülkedir. Ümit kesilen bazı siyasetçilerin davranış ve beyanlarının aslında bir faydası da vatandaşın bu partilerin iç yüzünü görmesi ve fark etmesi olabilir. Ülkenin nasıl bir kaosa sürüklenmek istendiğine vatandaş şahit olabilir. Her TC vatandaşı ülkenin beka sorunu ile ilgilenmek durumundadır. Çoğu kere kaos yaratıcıları içimizdedir; ama biz onları hep dışarıda ararız.

Siyasi partiler Türk Milletinin bir partisi olduklarını unutmadan siyaset yapmak durumundadırlar. Ama gel gör ki, bunların önemli bir bölümünden çoğumuzu hayrete düşürebilecek sözler duyarız. Türk Milletinin bir partisi olamayanlar Türkiye partisi de olamaz. Türk kimliğini milli kimlik olarak kabullenmeyip içlerine sindiremeyenler, demokrasiyi istismar edenler, Türkiye partisi olmamalarına rağmen, kamuoyunda öyleymiş gibi kabule zorlanırlar. Kendisini yerli ve milli gören bir partiden birisi çıkar “Anayasadan Türk kimliği çıkarılmadan Türkiye demokratikleşemez” deme sapıklığında bulunur. Bir diğeri “Türk olmadığımızı partimiz sayesinde öğrendik” diyebilir. Bir başkası “Türkiye sadece Türklerin değildir” diyebilecek kadar saçmalar. Ama göreve gelince değişmek zorunda kalır. Etnisiteleri ayrı ayrı birer milliyet unsuru gibi görme ve millet olarak kabul etme yanlışı yönetenlerde bile mevcuttur. Bu yanlış ve çirkin beyanları ifade edenler nasıl bir muamele ve işlemle karşılaşacaklar diye beklersiniz; ancak her birinde konu kapatılma cihetine gidilir. Önce CHP Genel Başkanlığı’nda gözü olan, ardından Cumhurbaşkanlığı’na kendini layık gören bir eski belediye başkanı bir konuşmasında malum ezberleri saydıktan sonra Ermenileri de İstanbul’un sahibi olarak kabul eder. Milliyet ile etnik gurubu birbirine karıştıran, yapay milliyetler yaratma peşinde olan anti-Türk çıkışlar yapanlara herhangi bir işlem yapılmaması millet olarak hepimizi yaralar. Bizler bu partileri de Türk partisi olarak kabul edenlerden olduğumuz için bu türlü bilgisizce ve kontrolsüz sarf edilen cümlelerden de tabii ki rahatsız oluruz.

HADEP ve yeni adıyla bölücülüğü demleme partisi olarak siyaset oyunu oynayanların da Türk partisi olmaları gerekir. Bu partiye oy veren ve %10’ları bulmasını sağlayan vatandaşlarımız arasında da zannedildiği gibi Kürt menşeli olmayan vatandaşlarımız oldukça fazladır. Rejimle kavgalı ve iktidar muhalifi birçok seçmenin bu partiye oy verdikleri görülmektedir. Etnisitelerin değil; Türk milletinin yasal partileri olur. Kendilerini Türk saymayan ve anayasanın 66. maddesini içine sindiremeyip Türk’e karşı Türkiye’de ırkçılık yapmayı politika sanan, terörle iç içe olanların partisi yasal bir oluşum olarak nasıl kabul edilebilir? Bu demokrasimizin önemli bir defosudur. Hukuki zaafların ve çelişkilerin sürdüğü ülkemizde yasa dışı her şeyi yapabilenlerin, kamu vicdanında hukuk yoluyla yasal kabul ettirilme çabaları yargının bir ayıbıdır. Demokrasi bunların yasallığa zorlanmasıyla güçlenmez. Bu bir siyasi ve hukuki çelişkidir. Faaliyetleri her ciddi demokratik ülkede asla kabul edilemeyecek olanların Türkiye’de sahip oldukları haklar, Türkiye’de siyasi istikrarsızlığın asıl sebebidir. İspanya’da bırakın destek olmayı terörü kınamayan, terörle iç içe girmişliği temsil edenlerin demokratik hak ve hürriyetleri kullanmaları lüks sayılmakta ve kabul edilmemektedir. Demokratik birçok ülkede ise; bunları demokratik hakları kullanmaları, seçim yardımı alma lüksleri kabul edilemez. Ama burası Türkiye’dir. Bilhassa seçim dönemlerinde Türkiye’de etnikçi siyaset bütüne karşı parçayı okşayıcı ifadeler Türkiye’ye karşı bir ihanettir.

Milli Mücadeleyi yapan aziz varlıklarımız, şehit ve gazilerimiz Anadolu coğrafyasında tarihi tersine çevirerek dıştan kumandalı gecekondu devletçikler kurmak için yola çıkmamışlardır. Türk partisi veya malum çirkin ezberde olduğu gibi Kürt, Çerkez, Boşnak, Arnavut parti etiketleri demokrasiyi ve ülkenin birlik ve bütünlüğünü bozmak isteyen kaos yaratıcılarının eseridir. Bunlar Milli Mücadelenin adeta rövanşını almaya çıkmış dıştan kumandalı ve içten destekli, hilale karşı haçın malzemesi olanlardır. Hilal – haç mücadelesi sürdükçe, hilali TC şerefle temsil ettikçe, yeni bir takım işbirlikçiler ve Şeyh Sait özentilerini seyredeceğiz. Bazı büyük şehirlerimizde İngiliz uşağı olarak Milli Mücadelecilerle çatışanların ismini meydanlara vermenin demokratikleşme ile hiçbir ilgisi yoktur.

Türkiye’nin nüfus yapısını bozucu yanlışlardan arınmalıyız. İslam kardeşliği oyununa gelmemeliyiz. İpini koparan Türkiye’de. Bunun zararlarını ileride birlikte göreceğiz. İktidarın bazı yüksek yargı kararlarından haklı şikâyetleri varsa; ihtiyaca uygun ve özgürlükleri de koruyarak yasalar getirmelidir. Türkiye yeniden Milli Mücadele vermeye zorlandığı bir ortamda, aşırı iyimser olup 24 saat çiftetelli oynayacak değiliz. Yeşil komünistler Türkiye’ye Anadolu İslam Cumhuriyeti ismini uygun görürken, iktidara bağlı Diyanet İşleri Başkanlığı 29.Ekim.2023 Cuma hutbesinde Atatürk’ü, silah arkadaşlarını ve şehitlerimizi nedense rahmetle anamaz. Ama biz yine de birlik, beraberlik, istikrar arayıp dururuz. Herkes TC’ye karşı olan sorumluluğu hissedebilmelidir.   

Konferansa Davet

24 Şubat Cumartesi günü saat 14:00’de, Sivil Toplum Merkezi’nde (İl Müftülüğü Karşısı, Tramvay Yolu Üzeri) Elektrik Yüksek Mühendisi Alper TÜRKTEN’in konuşmacı olacağı “Yenilenebilir Enerji ve Türkiye’nin Enerji Politikaları” konulu bir konferans düzenlenecektir. Bütün dostlarımız davetlidir.

Tevhid İki Kısımdır

     Ne oldu bu millete, ne oldu? En ufak bir mes’elede sinirleniyor, kaba kuvvete başvuruyor! Bununla da yetinmiyor! Eline ne geçerse, onunla hücuma geçiyor! Bıçak çekmeler, silâhını ateşlemeler, küfürlü bağırıp çağırmalar; peşpeşe birbirini kovalıyor! Sonuçta yaralanmalar, ölümle sonuçlanmalar, acı bir manzara olarak karşımıza çıkıyor! Tabii son pişmanlık fayda vermiyor! Kimi hastahane, kimi hapishane köşelerine düşmüş oluyor!

     Bütün bu hâdise ve olayların fâilleri Müslüman, Mü’min ve Müslim kimseler! Elbette bütün bunlara sebebiyet verenler; dinden, imandan olmuyor; fakat büyük günah işlemiş durumuna düşüyorlar!

     Bu nasıl Müslümanlık? Yapılanlar İslâma yakışıyor mu? Diye düşünmekten kendimizi alamıyoruz. Evet tahkîkî / hakîkî değil de, taklîdî / sözde iman / inanç sahibi oluşumuz; bu çeşit yanlış söz ve hareketlere yönelmemizin baş sebebi.

     Çünkü:

     Allah’ın bir olduğuna inanmak demek olan tevhid iki çeşittir. Birisi âmiyane / basitçe, üstünkörü tevhiddir ki, “Allah’ın şeriki / ortağı yok ve bu kâinat O’nun mülküdür” der. Ne lâyıkıyla Allah’ı tanımak ister! Ne doğru dürüst Peygamberi bilir? Ne de inandığı, başı üstünde tuttuğu Kur’anı merak eder! Bu kısım tevhid sahiplerinin, fikirce gaflet ve dalâlete düşmeleri korkusu vardır. Bu gibiler, gaflet ve dalâletle / İslâma aykırı bakışlar edinerek; Müslümana yakışmayan tavır ve hareketlerde bulunabilir.

     İkincisi hakikî tevhiddir ki, “Allah birdir, mülk O’nundur, vücut O’nundur, her şey O’nundur” der. Lâyetezellel / sarsılmaz, güvenilir ve devamlı bir itikada / inanç ve imana sahip olur. Bu kısım tevhid sahipleri her şeyin üstünde, Cenab-ı Hakkın sikkesini / alâmet ve nişanını görür ve her şeyin cephesinde bulunan mührünü, damgasını okur. Ve bu sayede Allah’a karşı; huzurî / bizzat yanında veya karşısında bulunuyor gibi, bir tevhid melekesi / daimî bilgisine malik olurlar. Böylece dalâlete düşmez / hak ve hakikatten sapmazlar. Evham / vehim, zan ve kuruntuların taarruzundan kurtulurlar.

     İşte bu şekilde hakikî tevhid sahibi olan kimse, Allah’ın; bütün amellerinin sûretlerini aldırıp yazdırdığını, fiillerinin neticelerini muhasebe için hıfzettirdiğini bilen kimse, Allah’ın yasaklarını çiğneyebilir mi?

     Bu âlemin Yaratıcısının; başka ve bâkî / daimî bir Âlemi olduğunu ve kullarını oraya sevk edip hesap soracağını bilen bir kul, Allah’ın emirlerine karşı gelebilir mi?

     Bu âlemin mutasarrıfı / tasarruf edeninin tam bir hafiziyeti olduğunu; öyle ki, küçük büyük hiçbir şeyi eksik bırakmadan; her şeyin içine yazıldığı kitap olan Kitab-ı Mübin’de kaydettirdiğini  bilen bir kul; Allah’a âsî gelebilir mi?

     Allah’ın en küçük bir hâdise ve olayı, en basit bir işi ve en ehemmiyetsiz bir hizmeti bile yazdırdığını; üstelik mülkünde cereyan eden her şeyin sûretini aldırdığını bilen bir Müslüman; O’na karşı çıkabilir mi?

     İşte bu hafiziyetin / muhafaza edip korumanın; özellikle mahlûkatın en itibarlısı ve en şereflisi olan insanın; en büyük ve en ehemmiyetli amellerinde bir muhasebenin / bir hesaba çekmenin olacağına işaret ettiğini gören bir insan; Allah’ın buyruklarını çiğneyebilir mi? 

     “(Kendisine tebliğ edilen dini tasdik etmeyen, hakikati yalanlayan, kibirlenen, çalım satan; bunların yanında inandığını söylerken, inancının gereğini yapmayan) insan (öldükten sonra dirilmeyeceğini ve) kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır?

     (Böyle zanneden varsa, kendi yaratılışı üzerinde bir kere daha düşünsün.)

     (Kıyamet: 36, Veli Tahir Erdoğan)

     Evet; “İnsan zanneder mi ki, başıboş kalacak?”

     Yarın sorguya çekilmeyecek! Öyle değil:

     Büyük küçük her şeyden hesaba çekilecek,

     Haşre ve ebede gidecek.

K ı z ı l d e r i l i l e r

Konuya Türk Milliyetçisi Azerbaycan Cumhur Başkanı merhum Ebulfez Elçibey’in bir sözü ile girelim;

‘’Türk değilim diyene karşı sakın ısrar etmeyin. Allah’ın bahşettiği şerefi istemeyen şerefsize, biz zorla şeref verecek değiliz. ’’Sen Türk olduğunu unutsan da; düşman asla unutmaz.’ ’

*

Macaristan’ı ziyaret eden Türk heyetini Macar heyeti böyle karşılıyor: “Geliniz, Türkler, karındaşlar!”

*

Dışişleri eski bakanlarından merhum İ. Sabri Çağlayangil, bir röportaj vesilesiyle şunları söylüyor.

1956 da Bursa Valisi iken, bir inceleme için bizi Amerika’ya göndermişlerdi. Kızılderilileri merak ettim. Mevcutlarını sordum. 400 bin kişi dediler. “Hepiniz bu kadar mısınız? Daha çok olmalısınız?” dedim.

Tabii bu sorunun cevabını Amerika’da almak, Amerikalıdan almak mümkün değildir. Beni o zamanlar Missisipi Nehrinin membasında “Çıpı” aşireti diye bir Kızılderili aşiretine görürdüler. Bu Kızılderili aşireti Kızılderili olmadığı halde, o güne kadar beş kişiye Kızılderili ismi vermişler. Beni de Kızılderililiğe davet ederek aşiretlerine kaydedip, “Çiçu İsuya” ismini verdiler.

Sordum nedir bunun manası diye; dediler ki: “Büyük Birader.”

*

Bir merasim yaptılar. Bana geyik derisinden bir elbise giydirdiler ve meşhur tüylü başlıklarını takarak bir tören yaptılar. O zamanlar 80 yaşında olan ve iki üniversite bitirmiş bir aşiret reisi vardı. Törene gelmiş olan Amerikalılara dedi ki:

“Bu memleket bizimdi, siz bizden zorla aldınız. Zulmederek aldınız. Fakat bir şikâyetimiz yoktur. Çünkü bu memleketi dünyanın en medeni, en çağdaş yurdu haline getirdiniz. Ama bu ülkeyi bizden aldığınız sıralarda, bizim medeniyetimiz sizden çok üstündü. Fakat bugün aşiretimize kabul ettiğimiz Valinin mensup olduğu millet o zamanlar bizimkinden de ileri bir medeniyet seviyesindendi. Yaşı küçük de olsa biz bu Türk valisine, ‘Büyük Birader’ ismini bu yüzden verdik.”

*

Ben çok duygulandım ve mukabelede bulundum. Beni bir Kızılderili müzesine götürdüler. Gördüklerime hayret ettim. Bizim kilimlerimiz, bizim kaplarımız, cezvelerimiz, hatta Anadolu’da yün eğirmek için kullanılan bizim iğlerimiz. Ben şaşkınlıkla “bunlar bizim” dedim.

Adam gülerek, “biz büyük hicrette, Orta Asya’dan Alaska’ya oradan da buraya gelmişiz” dedi. Adamın yüzüne baktım, gerçekten bizim gibiler, Amerikalıya benzemiyorlar.

*

‘’Ben bir defa daha gurur duydum. Türkün cihana nasıl yayıldığını gözlerimle gördüm. Meğer bizi onlar kendi kökleri olarak görüyorlarmış.’’ diyecekti merhum bakanımız.

*

Andımızı yasaklayanlar, kaldıranlar, Türküm diyemeyenlere; Andımızın okunmasını istemeyen, Türk kültür genlerinden mahrum yetkililere duyurulur.

Ne mutlu Türk’üm diyene