(Not: Zalimler tarafında yer alan sosyal medya egemenleri daha önceki yazılarımda sansür uyguladıkları için bu defa, yazıya konu olan, insanlığın yüz karası bu sefih topluluk için “yahu” sözcüğünü kullanacağım, “-di”yi siz eklersiniz.)
Üç çocuk, üçü de kız; yaşları 3, 5, 9 gibi. Önlerinde, elbiseleri parçalanmış, yüzü kanlar içinde bir ceset. Büyük kız, ağlamaktan öte “Babamız, bakın, nasıl da bize gülüyor.” diyor diğer kardeşlerine. Babaları da sanki onları seyrediyor. Ortanca kız, babasına “Anneme selam söyle.” diye sesleniyor, bir taraftan da kanlı yüzünü öpüyor babasının. Küçük kız olanları anlamaya çalışıyor, gözü yaşlı, üstü perişan. Etrafta başka cesetler da var. Az önce bombalanmış evleri. Feryat figan, toz duman… Burası Gazze. İnsanlığın bittiği, vahşetin hortladığı yer.
Bir anne, kim bilir kaç çocuğunu şehit vermiş? Dimdik ayakta, haykırıyor. Bir baba, bombalanan evinin yıkıntıları arasından kurtardığı on yaşlarındaki oğlunun cesedini havaya kaldırmış, dünyaya sesleniyor: “Bu çocuğun günahı neydi? Bu günahsızlar niçin ölüyor? Allahuekber… Çok şükür bu da şehit oldu, ağabeyleriyle Cennet’te buluşacak.”
Yaşananlar trajik, sahne felaket, kan, barut, göyaşı. Bitmeyen bir acı, biteceği de yok. Dünya sahnesinde üç taraf var: Ölenler, öldürenler ve seyredenler.
“Acı” duygusunu yok etmiş ölenler. Ölmüyor, şehit oluyorlar. Direniyorlar, esir değiller; çünkü cesurlar. Esir olan, biziz. Sözlerin kifayetsiz kaldığını görüyorlar. Akıllarının işlemediği, vicdanlarının sustuğu, hırs ve öfkenin her türlü insani değeri kararttığı sözde insan varlıklarına karşı ne yapabilirler ki?
Gazze’de üç aydır otuz bin insan öldürülmüş, yüz binden fazla yaralı var. Ölen ve yaralananların çoğu çocuk ve kadın. “Yahu”, özellikle çocuk ve kadınları hedef alıyor, bir nesli kurutmak istiyor. Hedefleri, bozulmuş kitaplarındaki vaat edilen toprakları ele geçirmek. Buna engel olan hiçbir şeyin değeri yok. Kaldırdıkları her engel, “Yahu”nun cennetteki garantisi olacak. İnançları bu.
Kin, hınç, hırs duygularının, bir topluluğu bu kadar çirkinleştirdiğine, değersizleştirdiğine tarihin sayfalarında rastlamadım. Haksızlık, adaletsizlik, zulüm, acımasızlık kelimelerinin tam anlamıyla cisimleştiği yerdir Gazze ve bu işin failidir “Yahu”. “Yahu”, sen ne belaymışsın yahu!
Kur’an’da geçen “Yahu” topluluğu ile ilgili ayetleri anlayamazdım, ağır bulurdum. Rabb’imin yanlış sözü olur mu hiç? Al-i İmran suresinde “Onlar (Yahu..) nerede bulunursa bulunsunlar, Allah’ın ahdine ve insanların himayesine sığınmadıkça kendilerine zillet (damgası) vurulmuştur. Allah’ın hışmına uğramışlar ve miskinliğe mahkûm edilmişlerdir. Çünkü onlar, Allah’ın ayetlerini inkâr ediyorlar ve haksız yere peygamberleri öldürüyorlardı. Bu da onların isyan etmiş ve haddi aşmış bulunmalarındandır…”
İnkar, isyan, haddini aşmak; bir irsiyet eseri olarak Yahu’nun genlerinde mevcut.
“Müslümanlarla Yahudiler çarpışmadıkça kıyamet kopmayacaktır. Yahudi taşın, ağacın arkasına saklanacak. Bunun üzerine o taş, o ağaç Yahudi’yi kovalayan kimseye, Ey Müslüman, arkamda bir Yahudi var, gel onu öldür, diyecek.” diye rivayet ettiği söylenir Hz. Peygamber’in.
Ağacın, taşın bile kendisinden nefret ettiği bir toplum olmak ne kadar aşağılık durum. Bugün, bütün dünyanın, İsrail’in zorbalığı, ikiyüzlülüğü, anlaşma tanımazlığı, zalimliği karşısında pes ettiğini görüyoruz. Vicdan sahibi dünya insanlığının meydan gösterileri, “Katliama son” haykırışları İsrail yönetimine hiçbir şey anlatmıyor. Onun vahşi gücüne karşı kuvvetli bir şefkat yumruğu gerekiyor. O nerede? Heyhaat!
“Hadsize haddini bildirmek, yetime sadaka vermek gibidir.” diye güzel bir özlü sözümüz var. Haddi kim bildirecek? Kurulu nizamın güçlü devletlerinin bu katliam karşısındaki duruşları, riyakârlıkları bir kez daha görüldü. Müesses nizamın kurum ve kuruluşları, kör ve sağır oyunu oynuyor. İslam ülkelerinden beklenen insani ve İslami duyarlılık, kış uykusunda. Gazze dışındaki diğer Filistinliler, aslanın, suyunu bulandırmakla suçlamasından çekinen tavşan korkaklığında. Tarih, bu kadar olumsuzluğu yaşatan ve seyredenlerin ilahi adalet tarafından nasıl cezalandırıldığını bir gün yazacaktır.
Mazlumun dini, meşrebi sorulmaz. Ölenler de kalanlar da bizim insanımız. Haksızlık karşısında susmak, dilsiz şeytan olmaktır. İnsanları, toplumları harekete geçiren dinamikler tersyüz. İnsan gerçeğini şeytanlaştıran ölçülerin bizi iki dünyada da götüreceği yer belli.
Bilim adamları toplam 115 ülke vatandaşları arasında 1 milyon 691 bin 740 kişinin zekâ testine dayanarak bir rapor hazırlamışlar. Bu raporda ortaya çıkan sonuç çok üzücü ve düşündürücü: Türkiye IQ (zekâ seviyesi) sıralamasında 105 ülke arasında 73’üncü oldu.
Bilindiği gibi bir kişinin normal zekâsı 100 zekâ puanı baz alınıyor. 100’ün üzeri ortalama üstü; 100’ün altı ise ortalamanın altı olarak kabul ediliyor. 70 IQ’nun altı zihinsel engelli olarak tanımlanıyor.
Zekâ seviyesi sanıldığı gibi sabit kalmıyormuş. Bazı kişiler veya toplumlarda zekâ seviyesi artış gösterirken, bazılarında düşüş olabiliyormuş.
Uluslararası IQ Araştırması ve Tespiti’ne göre, Türkiye’nin IQ’su son bir yılda 1,5 puan düştü ve 95,63 oldu. Buna karşılık özellikle Avrupa ülkeleri ve Doğu Asya ülkeleri halklarının IQ’larında artış görüldü.
2023 yıl sonu itibarıyla, en zeki ülke vatandaşları 107.54 ortalama ile Güney Koreliler oldu. Güney Kore’yi 106.99 ile Çinliler, 106.84 ile İranlılar, 106.18’le Japonlar izliyor.
İlk 10’da yer alan diğer ülkelerde zekâ seviyesi (IQ oranı) Singapur’da 106.18; Avusturya, Kanada, Almanya, Slovenya, Moğolistan 102 puan mertebesinde.
İlk 10’da yer alan ülkelerde -Japonya hariç- zekâ ortalamalarında artışlar görüldü. Zekâsı en çok artanlar Fransızlar, İtalyanlar ve İspanyollar oldu.
Türkiye’nin büyük kısmı ise orta zekalı veya alt sınıra yakın görünüyor. Türkiye adına 42.801 kişi test edildi ve zekâ oranı bir yıl önceye göre 1,5 puan azaldı.
Bangladeş, Romanya, Filipinler, Azerbaycan, Moldavya, Peru gibi ülkeler zekâ ortalaması sıralamasında bizim üzerimizde. Listenin en altında IQ ortalaması 90’ın da altında olan Nikaragua, Guetamala, Kongo, Angola, Gabon gibi ülkeler bulunuyor.
***************************
Zekâyı Artıran ve Eksilten Ne?
Zekâyı etkileyen en önemli faktör genetik. Genetiğin etkisinin yüzde 75 mertebesinde olduğu, yüzde 25’inin ise çevresel ve diğer faktörler olduğu bildiriliyor. Başka bir araştırma da bunun yaşa göre değiştiğini vurguluyor. Yani küçük yaşlarda genetik etki yüzde 20’lerde gençlerde yüzde 40 olurken orta yaşlarda ise yüzde 60 olarak değişiyor.
Kuzey Koreliler -aynı genetik yapıya sahip oldukları halde- Güney Korelileri en zeki hale getiren faktörler neler olabilir? Kuzey Koreliler, nitelikli genetik mirasına rağmen, zekâ ortalamasında Güney Korelilerden neden bu kadar geri kaldı?
Mustafa Kemal Atatürk’ün 10. Yıl Nutkunda büyük bir gururla vurguladığı, “Türk Milleti zekidir” sözü yalan mıydı?
Aziz Nesin’in “Türk Milleti’nin yüzde 60’ı aptaldır” veya tepkiler üzerine “Türk Milleti’nin yüzde 40’ı zekidir” sözü doğru muydu?
Bu sorulara cevap bulabilmek için önce IQ’nun artırılabilir olduğunu bilmemiz ve zekâya etki eden çevresel ve diğer faktörleri incelememiz gerekiyor.
****
Zekâya eğitim ve beslenmenin etkisi çok önemli. Aynı genetik yapıdaki insanlardan iyi beslenen ve iyi eğitim alanların zekâları gelişiyor. Kötü beslenme ve kötü eğitim de var olan zekânın seviyesini aşağıya çekiyor.
Ortalama zekâsı yükselen ülkelerde beslenme ve eğitim kalitesinin yükselme trendinde olması sürpriz değil. Tabii ki kötü beslenen ve iyi eğitim almayan, düşünme ve hayal etme melekeleri körelen nüfusun arttığı Türkiye’de zekâ ortalamasının düşmesine de şaşırmıyoruz.
***************************
Çürük Sebze Tüketenden Olgun Zekâ Beklemek
Basında yer alan bir habere göre, Ankara’da bir markette içinde çürükler olan sebzeler “olgun sebze” etiketiyle düşük fiyattan satılıyormuş. Esasen bu uygulama, başta semt pazarları olmak üzere, çoğu yerde var ama “çürük” veya “bayat” yerine “olgun” sıfatının konulması bu konuda yeni bir aşama olsa gerek.
Hepiniz semt pazarları ve bazı marketlerin çöp olarak bıraktıklarından seçip evine götüren, fırınlardan ucuza bayat ekmek alan vatandaşlarımızı görmüş veya haberlerini izlemişsinizdir.
Et ve süt ürünleri, taze meyve ve sebze tüketmeyen milyonların olduğu bir toplumun dünya ile yarışması mümkün değildir.
“Almanya bizi kıskanıyor” propagandasına inananların çokluğuna bakınız. Türkiye’nin ortalama zekâ puanını aşağıya çeken, kötü beslenen ve kötü eğitimli nüfusun ne kadar çok olduğunu anlayabilirsiniz.
***************************
Düşünmeyen, Sorgulamayan, Biat Edenin Zekâsı
IQ yükseltmek için yapılması gereken bir diğer faktör beyninize egzersiz yaptırmaktır.
Yüksek IQ beynin yaratılışa uygun bir şekilde kullanıldığını gösterir.
Kitap okuma veya yazma, yeni bir dil öğrenme, yeni bir enstrüman çalmayı öğrenme; bilim, kültür, sanat alanlarında düşünme sorgulama gibi beyni geliştiren egzersizler IQ’yu geliştirir.
Sadece barınma, karnını doyurma, cinsellik gibi temel dürtülerle çalışan beyinler ile soyut düşünceyle egzersiz yapan beyinler farklı olur. Ekmeğin, sebzenin fiyatından başkasını düşünemeyen beyinlerin bilim, din, felsefe, siyaset konularında sorgulayan beyinlerin zekâ seviyesi ile yarışması mümkün olmaz.
Beynini yaratılışa aykırı kullanan; düşünmeyen, sorgulamayan; aklını, iradesini ve vicdanını birilerine teslim etmiş olanların zekâsı geriler.
Kanaatimce genetik miras olarak nitelikli bir beyne sahip olanlar bile, bir iki nesil iyi beslenmez, iyi bir eğitim almaz ve beyinlerini doğru kullanmazsa genetik yapısında bozulmayla karşılaşır. Kendinden sonrakilere aynı nitelikte genetik bir miras bırakamaz.
Doğada tekrarlanan şekiller, tekrarlanan modeller görürüz. Son zamanlarda bunlara “örüntü” adı da veriliyor. Örnek mi? Mesela deniz kıyıları. İster dünya haritasında kıtalarla okyanusların girinti- çıkıntılarına bakın, isterseniz yaklaşın ve denize kıyısı olan ülkelerin sahillerine, sonra daha da yaklaşıp haritada değil de gerçek bir sahildeki girinti çıkıntılara, en sonunda da diz çöküp kumsalın girinti çıkıntısına bakın. Hepsi aynı ‘örüntü’nün milyar kere büyük veya milyar kere küçük mertebelerde tekrarıdır. Geçen asrın sonlarında bu konu matematikçilerin de bilimden keyif alan amatörlerin de odağındaydı. Konunun ismi ‘fraktallar’ idi.
İnsan zihni genellemeleri seviyor. Gerçekten genellemelerde bir güzellik, bir estetik buluyoruz. Matematikçilerin, fizikçilerin uzun çalışmalar sonunda bulunan kısacık denklemlere ‘yakışıklı’ veya ‘seksi’ dediklerine çok şahit oldum. Öyle değil mi? Bizim dünyamızdaki mekaniğin tamamını çözen F = ma veya atom bombasının enerjisini anlatan E = mc2 yakışıklı ifadeler değil mi?
Zekâ bağlantılardır
Böyle şairane düşüncelere dalmışken bir genelleme de benim aklıma geldi. Benimki fraktallar, Newton veya Einstein denklemleri gibi bilimin bir parçası değil. Benimki uçuk. Dolayısıyla doğru olması ihtimali çok çok düşük. Fakat yakışıklı mı yakışıklı bir genelleme. Bir cins fraktal düşüncesi, doğanın kendini tekrarladığına dair ama şeklin de ötesinde.
‘Hadi söyle de kurtulalım’ dediğinizi duyar gibiyim. Söyleyeyim.
İnsan beyninde nöron denilen yapılar ve nöronları birbirine bağlayan sinirler- sinapslar var. Son çalışmalarda insan beynindeki nöron sayısı için 86 milyar rakamını veriyorlar. Bağlantı sayıları? Her nöron, diğer nöronlarla 10.000’e kadar sinapsla bağlanabiliyor. Beynimizdeki bağlantı sayısını bir katrilyon civarında tahmin ediyorlar. Ee, ne olacak? Şu olacak, okuma, konuşma, hayal kurma, empati duyma velhasıl insanın beyniyle yaptığı ne varsa şu nöron veya bu nöron sayesinde değil o katrilyonlarca bağlantı sayesinde gerçekleşiyor. Mesela empati için ‘ayna nöronları’ndan bahsediliyor. Aslında sözünü ettikleri, birbirine bağlanan bir demet. Okuma, konuşma ve benzerlerinin de böyle demetlerden oluşan merkezleri var.
Vurgulamak istediğim, düğüm noktaları gibi düşünebileceğimiz nöronlar kadar, aslında onlardan çok daha önemli olan aralarındaki bağlantılar. Katrilyon tane işbirliği.
Toplum ve beyin
Bu yapının son zamanlarda çok popüler bir yapay zekâ düzeneğine benzediği büyük bir sürpriz değil. Bunu yazmıştım da. Nöral ağlar denilen bu teknik ChatGPT, Bard gibi başarılı girişimlerin alt yapısını oluşturuyor.
Şimdi boşluğa bir adım atıyorum: İnsan toplumları da bireylerden oluşuyor. Bir de bu bireylerin birbiriyle bağlantıları var. Konuşarak, telefon ederek, bir iş yerinde birlikte çalışarak veya uzaktan ilişki kurarak. Toplumları insan vücuduna benzetmek eski ve demode bir sosyoloji yaklaşımı ama ben toplumu insan vücuduna değil, sinir ağlarına benzetiyorum. Nöronlar veya nodlar yerine fertler ve sinirler, sinapslar yerine onların her birinin başka insanlarla kurdukları iletişim kanalları. Muhakkak ki insanı insan kılan tek tek bireylerin becerileri, kabiliyetleri kadar ve aslında onlardan çok, oluşturdukları toplumun birlikte ortaya koyduğu beceri ve kabiliyet. İnsan toplum yaratığıdır. Bunun için lisanı icat etti. Sonra yetmedi, sinapsları çoğaltmak , iletişim kanallarının menzilini arttırmak için yazıyı icat etti. Sonra matbaayı, sonra internete kadar uzanan iletim- iletişim araçlarını. Dünyada şu anda yaşayan insanlarla sinaps kurmamız kolaylaştı. Daha önemlisi artık yaşamayanlarla ve ilerde yaşayacak olanlarla da!
Şimdi toplumları kurdukları iletişim kanallarının çokluğuna ve yönüne göre sınıflandırmaya da kalkabiliriz.
Toplumun aptalı akıllısı
Yönetilmeyi seven toplumlarda sinir bağlantıları, iletişim kanalları dikey yönde olacaktır. Alttakiler, birbirleriyle değil bir üstleriyle, onlar da bir üstleriyle iletişimi daha değerli görecektir. Çünkü velinimet yukardadır. O patrondur, efendidir, beyefendidir ve nihayet piramidin en tepesindeki büyük ağabeydir.
Birlikte yaratmayı seven toplumlarda nöron bağlantılarının çoğunun yatay olduğunu gözlersiniz. Düşey iletişime de ihtiyaç vardır şüphesiz ama üretkenlik daha ziyade yatay iletişimle gerçekleşir. Yönetim biliminde buna yatay örgütlenme diyorlar ve en verimli tarz olduğunu söylüyorlar. Yalnız maddî üretim için değil, sanat için de yatay ilişkiler belirleyicidir. Ressam ressamlardan, yazar yazarlardan gıda alır. Patronlardan değil.
İlişkilerin her yöne kurulduğu toplumlar insan beynine benziyor. Bütün dikkatin patrona yöneldiği toplumlar delilerin kafalarına geçirdiği huniye benziyor. Birincisi görece zeki, ikincisi biraz aptal oluyor.
Bizim toplumumuz bunlardan hangisine benziyor dersiniz?
“Ey insanlar! İlimden daha büyük zenginlik, halimden daha yararlı izzet, edepten daha yetkin soy, gazaptan daha çetin zorluk, akıldan daha iyi güzellik, cehaletten daha kötü arkadaş, yalandan daha iğrenç kötülük, susmaktan daha koruyucu zırh ve ölümden daha yakın bir gayb yoktur.
“Kendi ayıbına bakan başkalarının ayıbını görmez ve ilgilenmez. Çünkü o kendi ayıbıyla meşguldür. Kendi rızkına razı olan, halkın elinde olana göz dikip zenginlik hırsına kapılmaz. Zulüm kılıcını kınından sıyıran onunla öldürülür ve kardeşine kuyu kazan kazdığı kuyuya düşer. Kendi aklını yeterli gören sürçer. Halka karşı kibirli olan zelil olur. Alimlerle oturup kalkan saygı görür. Ayak takımından kimselerle oturup kalkan aşağılanır. Gücünden fazla yük taşıyan âciz kalır.
“Ey insanlar! Akıldan daha faydalı mal, cehaletten daha düşkün fakirlik, tefekkürden daha üstün ibadet, bencillikten daha korkunç yalnızlık, iyilikten daha büyük vera (doğru hareket) sevgiden daha güzel sera (zenginlik) yoktur.
“Yaratılmışlar içinde en şaşırtıcı olanı insandır. Çünkü hem hikmetin ve hem de hikmete aykırı şeylerin kaynağıdır. Umutlandığında tamah eder ve tahrik edilen tamah onu helaka götürür. Umutsuzluğa düştüğünde ise üzülür ve üzüntü onu gazaba uğratır. Korktuğunda kederle kuşatılır. Kendini emniyet ve güvencede hissettiğinde ise gaflete düşer. Yeni bir nimete ulaştığında zenginliğiyle övünür, kibirlenir, yoldan çıkar ve isyan eder. Nimet yerine bir belayla karşılaştığında ise sabırsızlanır. Sabırsızlık onun önüne zorluk çıkarır, zorlukla karşılaştığında da zaafa duçar (uğramış) olur. Yeteri kadar yemediğinde hastalanır. Aşırı yediğinde ise nefes alamayacak kadar şişer. Gördünüz mü, her tefrit (geri kalış) ona zararlı olduğu gibi, her ifrat (aşırı oluş) da onu mahvediyor.
“Ey insanlar! Öyleyse siz ortada durun ve hiçbir konuda aşırı gitmeyin. Adalet iki ucun ortasındaki dengededir. Meselâ hileden sakının, çünkü hile alçak kimselerin huyudur. Her arayan bulamaz ve her yolculuğa çıkan geri dönemez. Seni terk eden kimseye ilgi gösterme. Kimseye uzak durma ve kimseye aşırı yaklaşma. Başkasında hata aramadan önce kendine bak…
“Ey insanlar! Amelini, ilmini, almasını, vermesini, vazgeçmesini, susmasını, işini ve sözünü sadece Allah rızası için halis yapan kimseye ne mutlu.” (Vehbi Bardakçı, Kerbela, s: 228 – 230)
Pir-i Türkistan Hoca Ahmet Yesevî Hazretlerini anlatıyor
Oğuz Çetinoğlu:Kısa bir Ahmet Yesevî yorumu yapar mısınız?
Erdoğan Aslıyüce: Bütün Kaynaklar onun 7 yaşında yetim kaldığını ifâde ediyor. Babası ölünce annesi de Sayram’da bulunan dayılarının yanına yerleşir ve orada vefat eder.
Sayram şehri Kaşgarlı Mahmud’un ölümsüz eseri Divanu Lügat-it Türk’te ; ‘Sayram: İsbicab veya Akşehir dahi denen Beyza şehrinin adı. Bu şehre Sayram dahi denir.’ Diye ifâde edilmektedir.
Dünyâya geleceği daha Hz.Peygamberimiz zamanında haber verilen ve İslâm büyüklerinden olacağı müjdelenerek Türk destan geleneklerine uygun olarak ve zengin kerâmetlere beslenerek ilk mürşidi olan Arslan Baba’dan ‘nefis’ terbiyesi alan Büyük Âlim Yusuf Hemadani’den (ö.1140) mânevî dereceler olarak şeyhine halife olup Buhara’da postuna oturduğu halde yerini Abdullah Gücdüvani’ye bırakıp kendisi Türkistan’a gelip dergâhını kurarak kararan gönülleri aydınlatmaya başlar.
O dönemde Yesi’deki konar-göçer Türk topluluklarının tek Tanrı inancının da olanlarla, Hıristiyan, Zerdüşt, Budist ve değişik inançlarda olanları İslâm’a dâvet eder…
Hoca Ahmed Yesevî, Arapça, Farsça bildiği halde Buhara’nın aksine Yesi’de derslerini Türkçe verir.
Uluğ Türkistan coğrafyasının klasik ve kutlu anlatım biçimi olan hece vezinli şiirlerine ‘Hikmet’ adı vererek hiçbir sanat endişesi taşımadan fikrî, dinî açıklamalarını Türkçe yaparak öğretme görevini yürüterek bütün Türk topluluklarının vazgeçilmezi olmuştur.
Kısaca söylemek gerekirse Türk milletini İslâm diniyle tanıştıran, Türk diliyle barıştıran kişi olmasından dolayı ‘Pir-i Türkistan’ diye anılan Türk-İslâm dünyâsının millî ve mânevî birliğini sağlayan büyük insanlardan birincisi Hoca Ahmed Yesevî’dir.
Çetinoğlu:Ahmed Yesevî, Türk dünyâsının birliği ve mutluluğu için çalışan bir ulu kişi idi. Bu yönü ile Türk milliyetçisidir. Aynı zamanda tasavvuf ehlidir. Yâni mükemmel bir Müslüman’dır. Oysaki İslâmî hassasiyeti olan bazı dostlarımız; ‘kavmiyetçilik’ olarak algıladıkları milliyetçiliği, İslâmiyet’e aykırı buluyorlar. Buna karşılık bâzı Türk milliyetçileri de, Şamanizm özentisi içerisinde olmalılar ki, İslâmiyet’e şaşı bakıyorlar.
Yesevî felsefesinin ışığında; milliyetçilik ve İslâmiyet ilişkisini tahlil eder misiniz?
Aslıyüce: Hoca Ahmed Yesevî, Türkistan coğrafyasında Türk Tasavvuf şuurun uygulanmasında ilk büyük tesiri getiren bir ulu kişidir.
Yesevî, sanat endişesine hiç bağlı kalmadan şiirini sırf dinî, tasavvufî bir propaganda vasıtası gibi kullanmıştır.
Yesevîlik’in etkisinin büyüklüğünü ondan kaynaklanan Bektaşilik ve Nakşilik’in etkilerini de göz önünde tutmamız gerekir.
Ayrıca Hoca Ahmed Yesevî’nin yaşadığı coğrafyanın büyük çoğunluğu Türk olan ahalisine rağmen, birlik beraberlik yoktu. Çünkü toplum, henüz İslâmiyet’i ve onun getirdiği yeni dünyâ görüşünü tam mânâsıyla n anlayabilmiş ve benimseyebilmiş değildi.
İşte her şeyden önce birbirleriyle ihtilaflı olan değişik inançlara sâhip olup Tek Tanrı inancı, Budizm, Şamanizm ve Paganizm’in kalıntılarını hâlâ yaşıyorlardı.
Bütün bunlara rağmen; Yusuf Hemadanî Buhara’da dergâhında Hoca Abdullah Berki (ö. M. 1160-61) ’nin ölümü üzerine şeyhlik Hoca Ahmed Yesevî’ye kaldığı halde, yerini Abdulhalik Gücdüvani’ye bırakarak Yesi şehrine döner ve orada Türkçe söyleyip, Türkçe yazarak Türk milletini hem diliyle hem de diniyle tanıştıran ve barıştıran olarak görevine devam etmiştir.
Bu arada Hz. Peygamberimizin hayatını çok iyi öğrendiği İslâm-ı Ehl-i Sünnet itikadını hiçbir tefrikaya sebep olmayacak şekilde düzenleyerek Allah katında kendine düşeni yapmamış olmakla suçlanacağını biliyor ve iman ediyordu.
Bu sebeple Yesi’de yakılan ocakta hoşgörüyle hiçbir din, mezhep ve ırk farkı gözetmeksizin bütün insanlığa hizmet etmeyi ve kararan gönülleri aydınlatarak kazanmayı kendine şiar edinmiştir.
Hoca Ahmed Yesevî, Hz. Peygamberimiz ve sahabelerin yaptığı gazalardan, kendinin nefsiyle yaptığı savaştan bahsedip ‘Hu Şemşirin kolga alıp nefsini kır’ der. Yani kılıç gibi keskin Allah adını anarak nefsini kır derken sanki Allah Allah sedâlarıyla gazileri savaşa yollar. Savaşla ilgili bir kıt’ası da şöyledir;
Bu dünyâda yügrük atka mingüçiler
Harb küninde mübarizlik kılguçılar
Elmas pulad kılıç kurnı çapkıçılar
Ecel kilse begu hanı koymas imiş
‘Bu dünyâda yüğrük ata binenler, harp gününde savaş edenler, elmas çelik kılıç kuşağı kuşananlar, ecel gelince beyi, hanı koymaz imiş’ diyen Hoca Ahmed Yesevî bir yandan gazileri fethe yüreklendirirken bir yandan da ölümün herkese geleceğini hatırlatıp; ‘Ölürseniz Tanrı yolunda ölün’ demek ister. İslâm’ı yaymak için hak yolunda ölmek Türk-İslâm gazilerinin en büyük ideali olmuştur. Ahmed Yesevî Türkistan Türklüğünü kuzeye ve batıya yapacakları akınlar için hikmetleriyle teşvik edip yönlendirmiştir.
HocaAhmed Yesevî;
‘Yol azığınızı düzün, güçlüklere karşı hazırlıklı olun, yarı yolda kalmayın!’ Diyerek, Anadolu yollarına Oğuz boylarını fethe göndermiştir.
Şüphesiz ki, târih boyunca birçok şom ağızlı da çıkmıştır. Her olayı bağnaz ve tutuculukla yorumlamıştır.
Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’in 49.suresi olan El-Hucuret suresi 13. âyetinde;
‘Ey insanlar! Sizi bir erkekle bir dişiden (Âdem ile Havva’dan) yarattık. Hem de sizi soylara ve kabilelere ayırdık ki birbirinizi tanıyasınız (kim olduğunuz sorulunca, bağlı bulunduğunuz soy veya milletinizin adını söyleyesiniz). Biliniz ki, Allah katında en iyiniz takvası en ziyade olanınızdır (şeref, soy ve neseple değildir). Şüphe yok ki Allah Âlim’dir. = Herşeyi bilendir, Hâbirdir, Herşeyden haberdardır.
‘Zinhar Türk’üm demeyin dinden çıkarsınız!’ diyenler kendi soylarını ve aşiretlerini ilân etmişlerdir.
İslâmiyet’e şaşı bakıp Şamanizm özentisi olanlar öncelikle Şamanizm’in Mançurya’dan geldiği ve bir din anlayışı olmadığını da bilmeleri gerekir.
Çetinoğlu: Ahmed Yesevî, derin ve engin Peygamber muhabbeti ve öğretileriyle ‘Sünni Müslüman’ sıfatına uygun bir yapıya sahip. Buna rağmen Alevîler sâhipleniyorlar. Yesevî Hazretleri, ‘İslâmiyet’in özel bir yorumu’ olarak kabul edebileceğimiz Alevîlikle ilişkilendirmek mümkün olsa bile, tamamen Alevîliğe terk edilebilir mi?
Aslıyüce: Şüphesiz ki, Hoca Ahmed Yesevî’deki engin peygamber sevgisini Fuat Köprülü bir Yesevî dervişini kaynak göstererek şöyle ifâde eder:
Hz. Peygamberimizin gazvelerinin birinde Ashabı Kiram çok acıkmış ve Hz. Peygamberimizden yiyecek istemişler, Hz. Muhammed (s.a.v)’in duası üzerine Cebrail (a.s.) cennetten bir tabak hurma getirdi. Ancak dağıtım sırasında bu hurmalardan biri yere düştü. Cebrail (a.s.) bu düşen hurmanın gelecekte ümmetin hayırlılarından olacak Ahmed’in nasibi olduğu bildirdi. Bunun üzerine Hz. Peygamber, sahabesi içinden kimin bu emâneti Ahmed’e vereceğini sordu. Arslan Baba bu göreve tâlip oldu ve Hz. Peygamber düşen hurma tanesini eliyle Arslan Baba’nın ağzına yerleştirdi. Hemen hurma üzerinde bir perde zâhir oldu ve Hz. Peygamber, Arslan Baba’ya Ahmed’i nasıl bulacağını târif ve tâlim ederek onun terbiyesi ile meşgul olmasını emretti.
Arslan Baba aldığı emir üzerine Uluğ Türkistan’ın Sayram şehrinde Ahmed’i 7 yaşında buldu:
Okula giden bir çocuk gördü ve selam verdi. Çocuk selâmı iâde etti ve sordu:
– ‘Ey Baba hani emânetim?’ dedi.
Arslan Baba şaşırdı.
– Sen bunu nereden biliyorsun?
– Bana Allah bildirdi.
Arslan Baba adının Ahmed olduğunu öğrenince emâneti sâhibine verdi.
Yedi yaşına kadar birçok yüksek mânevî rütbelere yükseldikten sonra Arslan Baba’nın terbiyesi ile yüksek bir olgunluk mertebesine erişen Ahmet, yavaş yavaş şöhret kazanmaya başladı. Olgunluk çağında 27 yaşında da büyük âlim Yusuf Hemadini’ye (ö.1040) intisap etti.
İmam-ı âzam, Ebu Hanife (599-670), Buhari (810-869), Büyük Türk Bilgini İmam Mâtrudî (852 ?-944) ve Yusuf Hemedânî gibi büyük İslâm bilginlerinin izinden yürüyen Ahmed Yesevî, hakîkat mertebesine ulaşabilmek için ibâdet ve riyâzeti tavsiye eden, ancak Hak yolunun meşakkatli olduğunu ifâde ederek önce nefsin öldürülmesi gerektiğini nefsinde tatbik ederek Ehli Sünnet yolundan ayrılmadan itikadî olarak ta Mâtrudî yolunu tâkip etmiştir. Yesevlik 13. yüzyılda Yesevî dervişleri vasıtasıyla Anadolu coğrafyasına gelmiştir. Anadolu’daki onlarca Yesevî yolcularından bazıları Hacı Bektaş-ı Veli, Sarı Saltuk, Ahi Evren, Geyikli Baba, Şeyh Sadreddin Konevi ve diğerleridir. Somuncu Baba ve Hacı Bayram-ı Veli de aynı altın halkanın temsilcileridir.
Hoca Ahmed Yesevî Hazretleri bir gün Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli’ye buyurdu:
‘Eğer her zaman Cenab-ı Hak ile konuşmak istersen şu rübaiyi dilinden düşürme:
‘Sensiz benim bir dem karara mecalim yok,
İyiliklerini saymaya imkânım yok
Tenimdeki her tüy eğer dillense
Binde bir şükrümü yerine getirmeye imkânım yok’
Hayatın boşluğa tahammülü olmadığı gibi Hoca Ahmed Yesevî’ye Hacı Bektaş-ı Veli bağlıları sâhip çıkmışlardı. Hem iyi de etmişler yoksa tamamen unutulacaktı.
Kimin kime sâhip çıkması hiç önemli değildir. Hoca Ahmed Yesevî’yi Divan-ı Hikmet’nden, Hacı Bektaş-ı Veli’yi de Makalat’ından tanımalıyız.
Hoca Ahmed Yesevî, İslâm’ın inanç, ibâdet ve ahlâk ilkelerini hep savunmuş ve bunları Türklere sevdirmiştir.
Divan-ı Hikmet de Yesevî’nin İslâmiyet anlayışının göstergesi değil mi?
‘Sünnetleri muhkem tutup ümmet oldum Ebu Bekir, Ömer, Osman, Murtaza’ya Emri
Maruf, Nehy-i Münker bilip kılsa namaz, oruç, tövbe üzre varanlar Fâsık, Fâcir havalanıp yere basmaz oruç, namaz, kaza kılıp, misvak asmaz Resullah sünnetinde değer vermez günahları günden güne artar dostlar şeriatı, tarikatı bileğimde sen oruç, namaz Kadir’imin farzı olur. Gördüğü anı inanan Ebu Bekr-i Sıddık’tır. İkinci yar olan adâletli Ömer’dir. Üçüncü yar olan hayâ sahibi Osman’dır. Dördüncü yar olan Hak Aslanı Ali’dir.’
Türkler arasında Emevi ve Abbasi zulmünden kaçanlar, Türklere Ehl-i Beyt’in uğradığı haksızlıkları dinledikçe sempati duymuşlardır. Müminlerin tamamı da Ehl-i Beyt’i sevmişlerdir. Yesevîlik bütün Türklerin zevkine ve ruhuna hitap etmiştir. Yesevîlik’in sevilmesi mânevî değerlerimizde birleşmede en önemli rolü oynamıştır.
Çetinoğlu:Pîr-i Türkistan Ahmed Yesevî’nin Anadolu’nun Türkleşmesi – Müslümanlaşması için Mevlana Celâleddin-i Rumi, Hazretleri, Yunus Emre ve Hünkâr Hacı Bektaş Veli’yi görevlendirdiği belirtilir. Bu konuya da itirazlar var. İnançlı bir Yesevî muhibbî olmanız hasebiyle yorumunuzu alabilir miyim?
Aslıyüce: Pir-i Türkistan Hoca Ahmed Yesevî’nin Anadolu’nun Türkleşmesi ve Müslümanlaşmasındaki rolü sorunuza şöyle cevap vermek isterim:
Anadolu coğrafyası taa M.Ö. 2200 târihinden beri Türk’tür. Konuyu uzatmamak için sâdece birkaç örnek vereceğim. İlhanlı hükümdarı Gazan Han tarafından Târihçi Reşidüddin’e 1297’lerde yazdırılan Oğuzname’ye göre M.Ö: 680’de Oğuzhan Anadolu’da idi.
M.S. 395 yılında sadece Doğu Karadeniz ve Kelkit Vadisi’ne yerleştirilen Kıpçaklar 100.000 çadır (100.000 X 5= 500.000 kişi) idi. Yine Sibirya’ya adını veren Sabirler 508 târihinde Anadolu’da 100.000 kişilik ordu çıkarıyordu.
Malazgirt Savaşı’ndan önce 1048’de Pasinler Savaşı’nda Doğu Roma Ordusunu perişan eden İbrahim Yınal tam 100.000 kişi esir, 15.000 araba yükü ganimet almıştı.
Anadolu’nun Müslümanlaşması olayında Mevlana Celaleddin-i Rumi’yi bir kenara bırakırsak en önemli unsur Ahi Evren ve Hacı Bektaş-ı Veli çok önemli görevler üstlenmişlerdir.
Ahî Evren’in Anadolu’da ticârî hayatın mimarı olarak otuz meslek kuruluşunu teşkilatlandırdığını biliyoruz.
Hünkâr-ı Hacı Bektaş-ı Veli’de konar-göçer Türk boylarının yerleşik hayata geçmesinde en önemli rolü oynamıştır.
Efendim, ülkemizde maalesef müspet olan birçok konuya bilip bilmeden itiraz olduğu gibi bu konunda da itirazların olması normaldir.
Çetinoğlu: Alevî vatandaşlarımız, yalnız Ahmed Yesevî’yi değil, Yunus Emre’yi de kendilerine mal ediyorlar. Bu konuda diyecekleriniz var mı?
Aslıyüce: İfade ettiğimiz gibi Alevî vatandaşlarımız Hoca Ahmed Yesevî gibi Yunus Emre’yi de kendilerine mal ediyorlar.
Alevîlerin hemen hemen hepsi Oğuz Türklerinin çeşitli oymak ve aşiretlerindendir. Yani Türk oğlu Türk’türler.
Hoca Ahmed Yesevî ile Yunus Emre de Türk oğlu Türk olduklarına göre Alevî kardeşlerimizin iki Alperen derviş gaziye de sâhip çıkmaları gayet normaldir.
Hayatın boşluğa tahammülü yoktur. İyi ki o kardeşlerimiz sâhip çıkıyorlar. El Burini’ye, El Farabi’ye biz sâhip çıkmadığımız için Acemler sâhip çıkıyor.
ERDOĞAN ASLIYÜCE Kırıkkale ili, Delice ilçesi, Büyükyağlı kasabasında 1946 yılında doğdu. Babası Ümmetoğulları’ndan Mehmet, annesi Pırıklı köyü eşrafından Hasan Aykanat’ın kızı Nuriye Hanımdır. İlkokula köyünde başladı. Kırıkkale Atatürk İlkokulunu bitirdi. Ortaokulu Kırıkkale’de tamamladı. Liseyi Konya Karatay Lisesi’nde dışarıdan bitirdi. Çalışma hayatına 1970’de MKE- Silah ve Tüfek Fabrikası’nda Kırıkkale’de başladı. Kırıkkale, Seydişehir, Bursa ve Konya’dan sonra 1982’de İstanbul Türk-Metal Sendikası kurucu başkanı oldu. 1996 yılında Türk-Metal Sendikası’nın İstanbul Şube Başkanlığı’nı bırakana kadar aktif sendikacı olarak tanındı. 1972 yılında gönüldaşlarıyla Kırıkkale’de Dur Yolcu Gazetesi’ni, 1980’de de Konya’ da arkadaşlarıyla Konevi Dergisi’ni çıkardı. 1987’de İstanbul’da çıkardığı aylık İstanbul Metal İşçileri Dergisi’ni 54 sayı devam ettirdi. 1 Mart 1993’te İstanbul ’da Hoca Ahmed Yesevî Vakfı’nı kurdu. Küçükayasofya semtindeki Hüseyinağa Medresesi’nin Bakanlar Kurulu kararınca vakfa tahsisini sağladıktan sonra burayı restore edip Hoca Ahmed Yesevî Vakfı Kültür Merkezi yaptı.1994’te Yesevî Yayıncılık şirketini kurdu. Ocak 1994 târihinden itibaren aylık Sevgi Dergisi Yesevî’yi yayınlamaktadır. Dergi, halen yayınına aralıksız devam etmektedir.Yine 1994’te Türk Dünyâsı İncelemeleri Dergisi BİR’i yayın hayatına kazandırdı. Türkiye’nin çoğu ilini köy köy gezdi. Yurt dışında Japonya, Çekoslavakya, İngiltere, Kanada, ABD, Azerbaycan, Kazakistan, Türkmenistan, Yunanistan, Bulgaristan, Makedonya, Yugoslavya (Sancak), Romanya, Tuva, Hakasya, Altay Ülkesi, Tataristan, Başkurtistan, Altay Cumhuriyeti, Hollanda, Almanya, İsviçre, Tayland, Sudan, Taiwan (eski milliyetçi Çin), Hongkong, Kırgızistan, Özbekistan, İsrail, Arnavutluk, Moldovya, Gagavuz Yeri, Pridnestrovya, Singapur, Suriye, Yakutistan ve Bosna Hersek’i gezdi. Bu ülkelerde görüp yaşadıklarından 28 kitap yazdı. Gezilerinde, klasik seyyahlar gibi sadece gördüklerini değil, o yerin târihini, sosyal yapısını, siyasî analizini ve tam bir gerçeklikle güzellikleri ve çirkinliklerini aktardı. Bu tarzıyla kendine has bir gezgin tipini oluşturdu. Erdoğan Aslıyüce’nin 50’ye yakın kitabı yayınlanmıştır.
24 Şubat Cumartesi günü saat 14:00’de, Sivil Toplum Merkezi’nde (İl Müftülüğü Karşısı, Tramvay Yolu Üzeri) Elektrik Yüksek Mühendisi Alper TÜRKTEN’in konuşmacı olacağı “Yenilenebilir Enerji ve Türkiye’nin Enerji Politikaları” konulu bir konferans düzenlenecektir. Bütün dostlarımız davetlidir.
Keskin zekâ ürünü fıkralar genelde bir gerçeğin altını çizer. Bu fıkrada olduğu gibi.
*
Bir köyün camisinde, imam cemaate vaaz vermektedir. Ansızın içeri
Dalan bir köylü, köyü sel basmakta olduğunu haber verir. Bütün cemaat hemen
Kendilerini dışarı atıp kaçar. Sadece imam, bütün ısrarlara rağmen köyü
terketmeyi reddeder ve Tanrı’nın kendisini koruyacağını söyleyerek camide kalır.
*
Kısa bir süre sonra sular camiye ulaşır, imam çaresiz minareye çıkar. Sular minarenin ilk katına yükselirken bir tekne imamı kurtarmaya gelir. Ancak dini bütün imam, Tanrı’nın kendisini koruyacağını söyleyerek tekneye binmez. Sular yükselir. İmam ikinci kata çıkmak zorunda kalır. Bir tekne daha gelir, ancak imam yine Tanrı’nın kendisini koruyacağına inancının tam olduğunu söyleyerek tekneye binmez. Sular iyice yükselir. İmam artık minarenin en tepesindedir. Bir helikopter yaklaşır. İçindekiler, durumun kötü olduğunu anlatarak, imama helikoptere gelmesi konusunda ısrar ederler. İmam helikoptere binmeyi de reddeder. Bir süre sonra sular iyice yükselir ve imam boğularak ölür.
Muhtemelen Tanrı o gün geldiğinde bu ülke insanlarına şöyle
Seslenecektir;
‘Ben bu ulusa örnek alsınlar ve onu izlesinler diye Mustafa Kemal’i gönderdim. Musibetlerden kurtuluş yolunu, onun eliyle bunlara göstermeye çalıştım. Ama onlar hâlâ benden medet umuyorlar… Eh ben daha ne yapayım?
Her kurtuluş için bir Mustafa Kemal gönderemeyeceğime göre her biri bir
Mustafa Kemal olmayı öğrenmeliler…’
Ne dersiniz o gün bu gün mü acaba? Başarabilir miyiz?
*
Bu millet, Atatürk’çü olduğunu vurgulayarak aydın geçinen menfaatperestleri ve mensubu olduğu halkına küçümseyerek bakan sosyal yobazları:, Atatürk’ü dinsiz, ayyaş gösteren menfaatperest milliyetsiz din yobazlarını tasfiye edebilirse; kendileri de birer Mustafa Kemal olur.
*
Bu ülkenin kurucu kadrosunun lideri Atatürk’ün yaptığı hayati inkılâplardan biri de Diyanet Başkanlığının kurulmasıdır.
Ne yazık ki Atatürk mirasının bütün nimetlerini nankörce, melunca, patlayasıya-çatlayasıya yiyen kanı bozuk, beyni uyuşuk bir kısım dindar geçinen hainlere tanık olabiliyoruz.
*
Atatürk’ü itibarsızlaştırmanın, daha dün Türk’ün tokatını yiyen emperyal güçlerin projesi olduğunu biliyor musunuz?
Bir karış toprağını dahi veremeyeceğimiz ecdadın kan dökerek vatan yaptığı topraklar, milletin dişinden tırnağından artırarak inşa ettiği Atatürk, Keban, Karakaya barajlarını besleyen Fırat nehrine akan Karasu ırmağına sadece 350 metre mesafede fay hattının geçtiği bölgede Siyanür, Sülfürik asit gibi 21 çeşit zehirli gazlar kullanılarak devlet izniyle altın madeni çıkarılıyor. Hatırlatmak isterim 1939 yılında bu bölgede 7.9 şiddetinde deprem olmuştu.
Bugün Erzincan İliç’te Siyanür ile altın çıkarma sonucunda 20 Milyon ton, yaklaşık 400 Bin kamyon toprak kayması oldu.
Bu olaya sebep olanların başında, bölgede altın madeni aranmasına müsaade eden, ÇED Raporunun altında imzası olanlardan biri zamanın Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum.
Kim bu Murat Kurum?
En son Nüfus Sayımına göre nüfusu 16 Milyon olan İstanbul’un Mevcut iktidarın Belediye Başkan adayı. Erzincan topraklarını çölleştiren, binlerce ağaç katliamına sebep olan, 21 çeşit zehirli gazın bölgeye teneffüs ettirilmesine sebep olan Murat Kurum.
Erzincan’ın o mümbit toprakları ki, binlerce endemik bitki zenginliğine sahip, koyun ve keçisi sütünden elde edilen Türkiye’nin en iyi “Tulum Peyniri”nin üretildiği yer.
Murat Kurum bugün hiçbir şey olmamış gibi İstanbul’un Cadde ve sokaklarında, kapalı salonlarında gayet pişkin bir vaziyette İstanbulludan oy istiyor.
Bugün aynı kişinin yerinde dünyanın her hangi bir medeni ülkelerinden birinde Erzincan’dakine benzer olay olsaydı?
Mesela: hiçbir dine mensup olmayan Japonya’da: İntihar ederdi.(Hatırlatırım Osman Gazi Köprü inşaatında çalışan Japon mühendis, köprüde yaptığı proje hatasından dolayı köprüden atlayarak intihar etmişti.
Ya elin gâvur’u dediğimiz ülkelerin Başbakanları, Cumhurbaşkanları olsaydı?
Mesela: Almanya eski Başbakanı Williy Brandt, sırf sekreteri Doğu Alman casusu çıktı diye 1974 yılında istifa etmişti.
Mesela: 2022 yılında İngiltere Başbakanı Boris Johnson, Covid sınırlamaları sırasında Başbakanlık Ofisi’nde kendisi için verilen doğum günü partisine katıldığı iddiasıyla görevinden istifa etti.
Ya bizde; Büyük sineklerin örümcek ağını delip geçtiği, ancak küçük sineklerin ağa takıldığı gibi, ne kadar büyük hatalar yaparsa yapsın devlet ricalinin aklına istifa müessesesi hiç gelmez.
Ancak şeriata laf etti, halkı kin ve düşmanlığa sevk etti bahaneleriyle insanlar tutuklanır.
Memleketim, “Kurtlar Sofrası”na düşmüş. Emperyalizmin geri kalmış ülkeleri nasıl sömürdüğü örneğinde olduğu gibi yerli işbirlikçileriyle birlikte ülkem talan ediliyor. Erzincan-İliç’teki Maden Ocağının %20’sine sahip Çalık Holding. CEO’su, Cumhurbaşkanı damadı. Bundan daha iyi “İş Birlikçi Sömürü Düzeni” olur’ mu?
Merhum Dilaver Cebeci’nin yazdığı “Türkiye’m” Şiirini besteleyip, yıllarca onun rantından beslenenlerden bu konu hakkında tek bir ses çıkıyor ‘mu?
“Baş koymuşum Türkiye’min yoluna
Düzlüğüne, yokuşuna ölürüm,
Asırlardır kır atımı suladım.
Irmağının akışına ölürüm.”
Sizce neler ifade ediyor bu sözler? Bu şiirin türküsünü yıllarca seçim mitinglerinde, Ocaklarda söyleyen veya çalanlardan Erzincan-İliç’teki maden faciasına karşı söylenmiş tek bir söz duydunuz mu?