T e f e k k ü r
Cansız beden neyse, tefekkürsüz can ve rûh da öyledir.
Tefekkür, can kuşunun bedenden ayrılıp,
Çok uzaklarda cereyan, sereyan etmesi;
Heyecan ve halecanlar içinde çırpınıp durarak,
Durduğu yerden, nice mesafeleri kat’ ederek;
Ânı vahitte, mânen ve rûhen gezip tozmasıdır.
Hattâ felekten feleğe, göz açıp kapama esnasında,
Yeni mekânlara, farklı simalara doğru kanat açması;
Kısa zamanda tayeran ve ufûl ederek,
Ufuktan ufuğa yükselişlere ermesi;
Âlemlerden âlemlere rûhun sefer etmesidir.
x
“Tefekkürün hayatımızda büyük yeri vardır.
İç dünyamızın canlılığıdır tefekkür.
Âdeta ölü kalbleri canlandıran bir ruh, bir iksirdir.
Tefekkürsüz hayatın tadı, tuzu kalmaz.
Ona dünyasında yer vermeyen insan,
Her ne kadar neşeli gözükse de,
Hiçbir şeyden habersizce oyuncaklarıyla,
Avunmaya çalışan çocuktan farksız hâle gelir.”
x
“Dinimiz düşünmeye büyük önem verir.
Aklı kullanmayı her vesileyle tavsiye eder…
Kur’an’ın bütününde düşünmeden övgüyle söz edilmekte
Ve aklı çalıştırmaya teşvikler yapılmaktadır.
İslâmın teşvik ettiği düşünmekten maksat,
Öncelikle Yüce Allah’ı tanımaktır.
Bir adı da, âlem olan kâinata, bu ismin verilmesinin sebebi;
Allah’ın varlığına, birliğine, kudret ve büyüklüğüne alâmet olması
Ve akıl sahipleri için, delillerle dolu bulunmasıdır.
Şu güzelim dünyamızı bir saray gibi yaratıp;
Her şeyiyle emrimize veren Rabbimiz,
Bu sarayın her taş ve nakşına da,
Mührünü vurmayı ihmal etmemiştir.
Her şeyde kendi marifet ışığını almamıza
Ve iman meltemini teneffüs etmemize yarayan
Pencereler açmıştır.
Zaten insanın bu dünyada bulunuşunun
En önemli gayesi de Allah’ı tanımak,
Eserlerinde onun isim ve sıfatlarını okuyabilmek,
Herşeyde ona açılan pencerelerden, tefekkürle bakabilmek değil midir?
Tefekkürün sahası da, başta insanın kendi vücudu olmak üzere
Bütün kâinat ve kâinatta yer alan varlıklardır.
İslam âlimlerinin kâinat için ‘kitap’ deyimini kullanmaları,
Zerrelerden kürelere kadar, onda ince hakikatleri;
Kitap okur gibi, satır satır okumak içindir.
Âlemdeki her varlık, İlahî kudret kalemiyle yazılmış
Ve mesajlarla yüklü İlahî bir mektup mahiyetindedir.”
(Abdülaziz Hatip)
Hangi Siyasi Parti Başarılı Olur?
“Seçime saatler kala kazanan partiyi açıklıyorum! Kızmayın ama durum böyle…”
Siyasetin ucundan kenarından tuttuğumu bilenler bana bugünlerde sıkça “hangi siyasi parti başarılı olur?” diye soruyorlar. Bende onlara aklımın, bilgimin, tecrübelerimin yettiğince cevap vermeye çalışıyorum.
İlk önce şunu bilmenizi isterim ki; particilik ve siyaset çok teknik bir iş… Öyle laf söylemekle torba dolmuyor. Mutlaka siyasetin gereklerini yerine getirmeniz gerekiyor.
Siyaset ve siyasetin yapıldığı particilik, bir ilim aynı zamanda. Teorik olarak okullarda öğretilse de pratiğinin yıllar içinde tecrübe edilmesi lazım yoksa hayaller görüp duvara tosluyorsunuz.
Siyasetin başarılı olmak için olmazsa olmaz kuralı çok iyi bir örgütlenmedir. Hele Türkiye gibi ülkelerde bu fevkalade önem arz eder. Yani il, ilçe, mahalle, köy, sokak örgütlenmeleriniz çok iyi olmak zorundadır. Bunun bir aşama sonrası sandık başlarında partinizi canı gönülden temsil edecek insanların varlığıdır.
Bu iyi örgütlenme siyasete uygun insanlar tercih edilerek gerçekleştirilmelidir. Ancak siyasete uygunluk sadece belirli kriterler kadar dürüstlük, ahlaklı olmak, vatan sevmek gibi hususlarla da, desteklenmelidir.
Bir il başkanı ve il yönetimi; o ilde aynı zamanda genel başkanı temsil eder. Aynı şey ilçe başkanı, ilçe yöneticileri, mahalle, köy ve sokak temsilcileri içinde geçerlidir. Halk televizyonlarda yada miting meydanlarında uzaktan gördüğü liderleri onların taşradaki temsilcilerinde arar. Yani parti örgütü mensupları aslında kendi il, ilçe, mahalle ve köylerinde birer genel başkan kopyası gibi olmalıdırlar. Çünkü halk parti kadar en az onlara da bakarak oy verir. Siz bu birimlerde arızalı insanlara kendinizi temsil ettirirseniz siyaseten intihar ediyorsunuz demektir.
Eğer bir partinin il başkanı ya da kademe kademe teşkilat mensupları yetersiz ve siyasete uygun değilse, bir üstüne üstlük etik sorunları var ise, o partinin genel başkanı ne kadar iyi olursa olsun, parti ne kadar doğru politikaları seslendirirse seslendirsin başarılı olmak mümkün değildir. Yani parti örgütleri aslında bir ayna gibidir. Genel başkanı ve merkez yönetimini halka yansıtırlar.
Şimdi bu dediklerimiz çerçevesinde mevcut siyasi partilerimizi değerlendiriniz. Kimin il ve ilçe teşkilatları anlattığımız kriterleri karşılıyorsa veya karşılamaya yakın duruyorsa o parti başarılı olacaktır.
Başarıyı taçlandıran diğer bir hususta parti adına sandık başlarında görev yapan şahıslardır. Bunların parti adına gösterdikleri çaba sandık başına giden seçmenlerin kararsız olanlarını etkilemektedir. Aynı zamanda sandıktan çıkan sonuçların sağılığı açısından da, bu insanlar belirleyicidir. Bu sebeple sandık başında temsilcisi olmayan bir partinin seçimde başarılı olması düşünülebilir mi?
Partilerin propaganda ile sundukları vaatleri, böyle bir parti yapısı tarafından desteklenmediği ve halka indirilmediği sürece başarılı olmak mümkün değildir.
Etrafınıza şöyle bir bakın; kimin il ve ilçe teşkilatları halka yakın ve kimler liderinin politikasını halka yansıtıyor? Kim sandıklarda birden fazla kişi ile bulunuyor? Kim anlattıklarımıza uygun davranıyor? Bunun cevaplarını doğru verirseniz, hangi partinin seçimlerde başarılı olacağını bulursunuz!
Artık dünya küçüldü… Halka kim ve doğru bir şekilde dokunuyorsa o başarılı oluyor! Öyle ekonomik krizlerden, sosyal buhranlardan, konjektürel gelişmelerden falan medet ummayın. Halka doğru bir şekilde dokunmanın yolunu bulmaya çalışın. Göreceksiniz halk yine kendisine dokunana oy verecek!
Çalışmak ve icat bizi bozar
Geçen Pazar, “Türk Mucitler Niçin Türkiye’de Değil?” yazımı, bir okuyucu yorumuyla bitirmiştim. Maraşlı rumuzuyla yazılan yorumda, “Kuruşa tamah etmiyorum çünkü çalışarak üreterek kazanç elde etmek yalandan ibaret.” deniyordu. Bu bir gerçek mi? Yoksa sadece bir zihniyet mi? İkisi birden olmasın; birbirinin hem sebebi hem sonucu?
Çalışırsan“herif” olursun
Düşüncem kitaptan kitaba atladı. Zihniyet dedim ya, rahmetli Sabri Ülgener Hoca’nın İktisadi Çözülmenin Ahlak ve Zihniyet Dünyası’ında şöyle diyordu, “Evliya Çelebi’nin gezip uğradığı şehirlerde pazarlardan (meselâ Edirne çarşısından) bahsederken «yümn ve yesârında [sağ ve solunda] binlerce erbab-ı sanat (el-kâsibü habib-ul-lah) deyüp lokma ve hırka bahâ tahsili endişesine düşmüşlerdir. Zira kâr-ı dünya böyle olagelmiştir” El kâsibü habib-ul-lah, yani “Allah kazananları sever.” Ülgener çözülme devrindeki zihniyeti anlatırken de aynı hadise atıf yapıyor: “İslâmlığın, o şa’şaalı refah ve itilâ [yükselme] devri boyunca bayrak gibi taşıdığı ’El-kâslb-ü Habib ul-lah‘ düsturunun alçala alçala, sonunda kitabe olarak, Kapalı Çarşı’nın Eskiciler Kapısı üzerine düşmesi manidar değil midir?” Çözülme devri zihniyetinde zanaat, yani “hirfet” sahibinin de aşağılanarak “herif” hâline geldiğini anlatır.
İşin, emeğin, çalışmanın, kazanmanın övüldüğü bir altın çağdan, çözülmeye ve çöküşe gidiş. Timur Kuran Hoca’nın Yollar Ayrılırken’inde de 17 hatta 18. asırlara kadar İstanbul’dan kalkan gemilerin, Bağdat’tan kalkan kervanların Müslüman tüccarlarca düzüldüğünü istatistiklerle gösteriyor. Sonra, Batı’da endüstri devrimi yükselirken biz sapkın bir muhafazakârlıkta direniyoruz ve yollar ayrılıyor.
Hiçbir icat cezasız kalmaz
Mümtaz Turhan Hocamız bu garip muhafazakârlığı, kendi memleketi Erzurum köylerinden anlatıyor. Köylü, içlerinden biri hakkında çok ağır konuşmaktadır: Turhan, “Gayet zeki, müteşebbis, oldukça tahsil görmüş, şeref ve haysiyetini bilen, dürüst bir insandı. Köyde çatısı saçla döşenmiş yegâne ev onundu; atla çekilen ve bütün cemaat içinde işler halde bulunan biricik biçme makinesini de o kullanıyordu. Bundan başka mensup olduğu kazayı, vilâyet umum meclisinde temsil eden iki kişiden birisi de oydu.” diye anlattığı bu insanın büyük kabahatini sorar. Cevap şaşırtıcıdır. Bu zat, herkes gibi buğday değil çavdar ekmekte, üstelik çavdarı satıp para kazanmaktadır. Köylü şöyle devam eder: “Fakat göreceksiniz felah bulmayacaktır, eninde sonunda akibeti fena olacaktır. Bu haysiyetli bir insanın yapacağı iş değildir. Allah hiç kimseyi cezasız bırakmaz.”
Yirminci asra geldiğimizde çöküşü tamamlamışız. Kazanlı Fatih Kerimi, 1910 İstanbul’unu anlatır: “Bugünkü günde ticaret, sanat, iktisat cihetlerince Türkler Türkiye’deki Hıristiyan milletlerin hepsinden daha geridedir… Türkiye’nin ticaret, sanat ve iktisat işlerinin tamamının Hıristiyanların ve yabancıların elinde olduğu [söylenebilir].”
Azınlıklar olmasa
Tüccarzade İbrahim Hilmi de aynı hâli şöyle yazmış:
“Bilcümle müessesât-ı nâfia [bayındırlık kurumları] hemen hemen ecânibin [ecnebilerin- yabancıların], Hristiyanlarındır. Bankalar, sigortalar, vapur şirketleri, teâyün cemiyetleri vesaire Hristiyanlardadır… Sanayi ve ticaret ehl-i İslam’a mahsus değilmiş gibi bir hâle girdi. Ekmeğimize varıncaya kadar Hristiyanlar yapıyor. En âdi sanayi bile Hristiyanlar elindedir. Biz Müslümanlar bu hususta hiç çalışmıyoruz. Bütün giydiğimiz eşya Avrupa’dan geliyor. Avrupa’nın emtiası olmasa muâmelât-ı ticâriye büsbütün duracağı gibi çıplak dahi kalmak mümkündür.”
… “Bugün en âdi sanayi bile tamamen Hristiyanlara geçti. Ekmeğimizi bile onlar pişiriyor, kunduracılık, terzilik, marangozluk vesaire gibi en kolay sanatlar bile onlar yedindedir. Evdeki sobamız kurulmak lazım gelse bir Hristiyan çağırmaya mecburuz, kapımızın kilidi bozulsa yine bir Hristiyan çilingir getirteceğiz, duvarımız yıkılsa, evimizin badanası kararsa yine bir Hristiyan çağıracağız. Camilerimizin türbelerimizin tamiri bile Hristiyanlara muhtaç. Makinelerimiz, vesairenin işletilmesi, büyük sanatların kâffesi Hristiyanlara aittir. Bir pulluk bozulsa, bir araba tekerleği gevşese Hristiyan çağırmaya koşarız. Dini ve millî matbaa-i hurufatımızın icadı bile bir Ermeni sanatkârının eser-i lütuf ve maharetidir.”
… “İzmir bütün Yunan tacirleriyle doludur. İngiliz, Fransız tacirleri de az değildir fakat Müslümanlar sayılabilecek kadar azdır… Yortu günlerinde, bilhassa Paskalya’da ekserimizin ekmeksiz, yemeksiz kalmamız ne büyük bir şeyndir. [ayıptır].” (Fatih Kerimi ve Tüccarzade İbrahim Hilmi alıntılarım Prof. Dr. Hasip Saygılı’nın iki makalesindendir.)
O Yunan, İngiliz, Fransız bunları yaparken Türk ne yapmaktadır? Köydekinin ne yaptığını Mümtaz Turhan’dan okuduk. Şehirdeki Türk? O acaba devletlulardan gelecek müjde ve lütufları mı beklemektedir?
Emekli Din Görevlisi Ayhan Derinkuyu ile İslâmî Kavramlar Hakkında Konuştuk.
Oğuz Çetinoğlu: ‘Âhiret’ kelimesiyle başlayabilir miyiz Hocam?
Ayhan Derinkuyu: Sözlükte ‘sonra olan ve son gün’ mânâsına gelen âhiret kavramıyla hem bu dünyânın sonu, hem de ölümle başlayan dünyâ hayatından farklı ve ebedî olan hayat kastedilmektedir.
Din literatüründe âhiret, İsrafil’in Allah’ın emriyle kıyametin kopması için Sûr’a ilk defa üflemesinden ikinci defa üflemesine, daha sonra cennetliklerin cennete, cehennemliklerin cehenneme girmelerine kadar olan zaman veya Sûr’a ikinci kez üfürülüşten başlayıp, ebedî olarak devam edecek olan zaman anlamında kullanılmıştır.
Âhirete îmân, İslâm inanç esaslarından biridir. Genellikle Kur’ân’da, Allah’a îmân ve âhiret gününe îmân birlikte zikredilmiştir. Âhireti inkâr eden kimse kâfir olur.
Ahiret ve ona ait olaylar, duyular ötesi konuları olduğu için, gözlem ve deneye dayanan pozitif ilimler ve akıl yürütmeyle açıklanamaz. Bu konuda bilgi edinilecek tek kaynak vahiydir. Bunları, Kur’ân-ı Kerîm ve sahih hadislerde haber verildiği şekliyle kabul etmek en uygun olanıdır. Bunun ötesinde aklî yorumlara gitmek doğru değildir.
Çetinoğlu: Kurân-ı Kerîm’de yer alan Ahsen-i Takvim kavramı hakkında bilgi verir misiniz?
Derinkuyu: Ahsen-i Takvim, en güzel biçimde yaratılmış anlamına gelir. İnsan vücuduna ve zihnine baktığımızda Allah’ın her şeyi en mükemmel hâliyle yarattığını görürüz. Bu mükemmellik ‘Ahsen-i Takvim’ şeklinde ifade edilir.
Çetinoğlu: Duâ nedir ve nasıl yapılmalıdır?
Derinkuyu: Sözlük anlamı ile duâ ‘çağırmak, seslenmek, istemek, yardım talep etnek’ demektir. Dinî bir terim olarak ise, insanın bütün benliğiyle Allah’a yönelerek maddî ve mânevî isteklerini O’na arz etmesidir. Temeli, insanın Allah’a hâlini arz etmesi ve O’na niyazda bulunması olduğuna göre duâ, Allah ile kul arasında bir irtibattır.
Duâda dâima tâzim (Allah’ı yüceltme) ve bu tâzimle birlikte istekte bulunma mânâsı vardır. Duâ aynı zamanda zikir ve ibâdettir. Böylece duâda biri zikir ve saygı, diğeri de dilek olmak üzere iki unsur hep yan yana bulunur. Bu sebeple Hz. Peygamber ‘Duâ, ibâdetin özüdür’ buyurmuştur. Aynı sebeple en önemli ibâdet olan namaz, duâ (salât) kelimesiyle ifâde edilir. Diğer bir âyette de; ‘De ki; duânız (kulluğunuz) olmasa Rabbim size ne diye değer versin’ buyurulmak suretiyle insanın ancak Allah’a olan bu yönelişiyle değer kazanabileceği belirtilmiştir. Duânın sâdece Allah’a yöneltilmesi; Allah’tan başkasına, putlara veya kendilerine üstün nitelikler atfedilen başka yaratıklara duâ ve ibâdet edilmemesi Kur’an’da ısrarla vurgulanmıştır.
Çetinoğlu: Fidye ne demektir?
Derinkuyu: Sözlükte ‘bir kimseyi bulunduğu sıkıntılı durumdan kurtarmak için ödenen bedel’ şeklinde açıklanır. Fıkıh terimi olarak, esâretten kurtulmak için ödenen bedeli veya bazı ibâdetlerin edâ edilmemesi veya edâsı sırasında birtakım kusurların işlenmesi hâlinde ödenen dinî-malî yükümlülüğü ifâde eder.
Fidye kelimesi Kur’ân-ı Kerîm’de, iki âyette terim mânâsında ve bir âyette de sözlük anlamında geçmektedir.
Esâretten kurtulmak için ödenen fidyeye ‘kurtuluş fidyesi’ denir. Savaş esnasında ele geçirilen esirler, düşmanın Müslüman esirlere yaptığı muameleye, hal ve şartlara göre, fidye karşılığı serbest bırakılabilir. Hz. Peygamber, Bedir Savaşı’nda esir almış olduğu müşrikleri* fidye karşılığı serbest bırakmış, parası olmayanların da, on Müslüman’a okuma-yazma öğretmesi mukabilinde serbest bırakılacağını ilân etmiştir.
İbâdetlerle ilgili fidye ise, oruç ve hacda söz konusu olmaktadır. İhtiyarlık ve şifa ümidi olmayan bir hastalık sebebiyle oruç tutamayan kimse, daha sonra kaza etmesi mümkün olmadığından her gününe karşılık bir fidye öder. Bu durumdaki bir kimsenin fidye ödemesi vâciptir. Kur’ân-ı Kerîm’de, ‘oruç tutmaya güç yetiremeyenler, bir fakir doyumu kadar fidye verir’ buyurulmaktadır. Bu âyetten hareketle fidye miktarının, bir kişiyi bir gün için doyuracak yiyecek olarak anlaşılmıştır.
Hac ve umre için ihrama giren kişilere bazı hususlar yasaklanmıştır. Bu fiillerden birini işleyen kimsenin keffâret ödemesi gerekir. Bu Kur’ân-ı Kerim’de fidye olarak isimlendirilmektedir.
Hastalık veya başka bir sebeple ihram yasaklarından birini çiğnemek mecbûriyetinde kalan kimse, fidye olarak üç gün oruç tutma veya altı fakiri doyurma ya da kurban kesme hususunda tercihini kullanır. Bu yasakları kasten çiğneyen kimse ise, işlediği cinâyetin türü ve şiddetine göre, kurban keser veya sadaka verir. Fidye olarak kesilen kurbanların Harem bölgesinde kesilmesi gerekir. Oruç tutma ve fakir doyurma ise, her yerde olabilir. Bütün fakihlere göre, kasten çiğnenen bir ihram yasağı için fidye ödemenin yanında ayrıca işlediği günahtan dolayı tövbe etmesi gerekir.
Çetinoğlu: ‘Laiklik’ kavramı Türkiye’mizde çok tartışılıyor. Nedir, ne değildir? Açıklar mısınız?
Derinkuyu: Laiklik kelimesi de kavramı da Türkiye’ye batıdan gelmiştir. Ortaçağ Avrupa’sında iki grup devlet memuru vardı. Klerisi: Bunlar okullarda, ibâdet yerlerinde ve ordu karargâhlarında dînî bilgiler vermekle vazifeli idiler. Laisi: Bu gruptaki memurlar din dışında kalan her türlü bilgileri öğretmekle meşgul olurlardı. Laisi’ler, din dışındaki bilgileri veriyor olmalarına rağmen dinsiz değildi. Kilise ve havra gibi dînî toplanma mahalline gidiyorlar, ibâdetlerini yapıyorlardı.
Laiklik düşüncesi Fransa’da doğdu ve gelişti. Dinin; devlet, ilim, sanat ve kültür üzerinde baskı kurduğu devirler Rönesans ile geride kalınca, yeni anlayışa laiklik adı verildi. Rönesans’tan önce din ve ilim çatışma hâlinde idi. Dünyânın yuvarlak olduğunu, kendi ekseni etrafında döndüğünü söylemek bile din adamlarınca yasaklanmıştı. Özellikle Katolik Kilisesi’nin merkezî ve baskıcı yapısı ile kilise ve ruhban sınıfının katı disiplini ve kendi anlayışlarının oluşturduğu ahlâk kaideleri, ister âlim sınıfından olsun, ister halk tabakasından… fertler üzerinde serbestlik tanımaz bir otorite kurmuştu. Devlet adamları da kilisenin emrinde idiler. Zaman içerisinde, ilim adamları da devlet adamları da kilisenin bu haksız baskısına karşı ayaklandılar. Laiklik prensibine yöneliş böyle oldu.
Bu dönemde, laiklik; devletin, belli bir dini temsil etmediği, belli bir dinin baskısı altında olmadığı ve belli bir dinden yana ağırlık koyamayacağı prensibini ihtiva ediyordu. Din ve devlet işleri ayrılacak, devlet; her türlü dînî inançlar karşısında tarafsız kalacaktır. Yine devlet, idâresi altındaki insanlara, inançlarının gereğini yapabilmeleri için eşit hak ve imkân sağlayacaktır. Bu, devletin; belli bir din veya mezhebe bağlı olmaması, herhangi bir din veya mezhebin korumasını ve yayılmasını üstlenmemesi demektir. Devlet herhangi bir din veya mezhebin teşkilâtlanmasına yardımcı olmayacak, bir başka din veya mezhebin de teşkilâtlanmasını engellemeyecektir. Aynı zamanda devlet, dînî inançlarının gereğini yerine getirmek için insanlara baskı yapmayacak, dînî inançlarının gereklerini yapmak isteyenlere de mâni olmayacaktır.
Başta Fransa ve Amerika Birleşik Devletleri (ABD) olmak üzere, laik devlet sistemleri; kamu kurum ve kuruluşlarının din ve mezheplere, bunlara bağlı kurum ve kuruluşlara malî yardımda bulunmalarını yasaklamıştır. ABD hükümeti din ve mezheplere ait ibâdet yerlerine ve buralarda görevli olanlara mâlî yardımda bulunamaz. Senatonun dînî kuruluşlarla ilgili kanun çıkartması, Anayasalarına aykırıdır.
Devlet nasıl dînî konulara karışmıyor ise, dînî kuruluşlar da dünyevî ve siyasî işlere karışamazlar.
Laik devlet; din ve ibâdet, inanma ve inanmama hürriyetlerini sağlar. Şahıslar, inanacakları dini seçmekte, herhangi bir mezhebe, dînî cemaate intisap etmekte tamamen serbesttirler. Şahıslar, seçtikleri dinin gereklerini tek başlarına veya toplu olarak yerine getirirlerken, karşı görüştekilerin müdâhale ve baskılarına karşı devletin koruması ve teminatı altındadırlar.
Günümüzde İngiltere, Norveç, Danimarka, Hollanda gibi laik olmayan devletler de vardır: İngiltere, devletin Anglikan Kilisesine bağlı olduğunu kabul etmiştir. Avam Kamarasının kabul ettiği kanunlar, başpapazın imzasından sonra yürürlüğe girer. Bütün okullarda her gün derslere, papazların yönetiminde yapılan dînî merâsimden sonra başlanır. Norveç anayasasının 2. maddesinde ‘Norveç’in resmî dini Avenjelikal Lüteryan’dır’ denilmektedir. Danimarka anayasasında Hıristiyanlığın, temel inanç kaynağı olduğu yazılıdır.
Din ile devlet işlerini birbirinden resmen ayıran ilk ülke ABD olmuştur. ABD anayasasında, din hürriyeti ve kanunlar karşısında bütün dinlerin eşitliğini kabul etmiştir. Bu anayasa, devletin bir dine bağlanmasını, herhangi bir dinin yasaklanmasını ve ABD vatandaşlarının siyâsî ve medenî haklarını kullanırken dinleri sebebiyle farklı bir muameleye tabi tutulmalarını suç kabul eder.
İkinci olarak Fransa 1905 yılında din ile devlet işlerini birbirinden ayırdı.
Türklerde, hiçbir zaman din adamı ilim adamı çatışması olmamıştır. Çünkü İslâmiyet ve ilim iç-içedir. Biri diğerinin desteğidir. Hattâ ilimde üst noktalara çıkanlar daha fazla İslâmiyet’e yönelmişlerdir. Fâzıl ve kâmil din adamları, pek çok ilim dalında; âlim mertebesine yükselmişlerdir. Bu sebeple laiklik, hiçbir zaman ihtiyaç olarak hissedilmemiştir. Türkler, hâkim oldukları ülkelerde din ve vicdan hürriyetlerine tam mânâsıyla saygı göstermişlerdir. Hattâ büyük çoğunluğu Müslüman olan Osmanlı Devleti’nde, gayri Müslimler devletin en üst kademelerinde görev alabilmişlerdir.
1924 Anayasasında, devletin İslâm dinine bağlı olduğu belirtiliyordu. Hilâfetin kaldırılması ile başlayan laik prensipler uygulaması, Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun kabulü, Şer’iyye Vekâletinin ilgası, tekke ve zâviyelerin kapatılması, Türk Medenî Kanunu’nun yürürlüğe konulması ile devam etti ve 1937 yılında yapılan bir değişiklikle, devletin laik olduğu hükmü Anayasamızda yer aldı. Bu prensip daha sonra yapılan 1961 ve 1982 anayasalarında da muhafaza edildi.
Çetinoğlu: Sehiv secdesi nedir, nasıl yapılır?
Derinkuyu: Sehiv secdesi, namazda yanılma, unutma veya dalgınlık gibi durumlar yüzünden namazın sonunda yapılan secdedir. Namazda, unutarak bir rüknüngeciktirilmesi, tekrarlanması, öne alınması veya bir vacibin terk edilmesi, geciktirilmesi veya değiştirilmesi hâlinde noksanlığın telafi edilmesi için sehiv secdesi yapılması vaciptir
Sehiv secdesi şöyle yapılır: Namazın son oturuşunda tahiyât okunarak sağ tarafa selâm verilir ve hiç ara vermeksizin, tekbir getirilerek secdeye varılır. Burada üç kere ‘Sübhâne rabbiye’l-â’lâ’ denilir. Sora tekbir getirilerek oturulur, tekrar ‘Allahü ekber’ denilerek ikinci defa secdeye varılır ve üç kere ‘Sübhâne rabbiye’l-â’lâ’ denilir ve ‘Allahü ekber’ denilerek oturulur. Bu oturuşta, ‘Ettehiyyâtü, Allahümme salli, Allahüme bârik ve Rabbenâ âtinâ…’ zikir ve duâları okunarak önce sağa, sonra sola selâm verilir. Sehiv secdesine gitmeden önceki oturuşta da salli-bârik ve diğer duâları okumak caizdir. Sehiv secdesinin, her iki tarafa selâm verdikten sonra yapılabileceği görüşünde olanlar bulunmakla beraber; ekseriyet sâdece sağ tarafa selâm verdikten sonra yapılmasını tercih etmektedir.
Cemaatle kılman namazlarda cemaatin yanlışlıkla dağılmaması için yalnız sağ tarafa selâm verdikten sonra sehiv secdesi yapılması daha faziletlidir ve ihtiyata uygundur.
Çetinoğlu: Vahdet-i Vücut ve Vahdet-i Şuhud Ne Demek?
Derinkuyu: Vahdet-i Vücut, her şeyin kaynağının ve özünün Allah olduğuna inanmaktır. Bu inancı benimseyen dervişlere göre yalnızca Allah’ın varlığı hakîkattir. Diğer her şey, fânidir. Tevhit inancından yola çıkarak oluşturulan Vahdet-i Vücut’un temelinde ‘Allah Birdir ve Her Şey O’dur’ görüşü yatar.
Vahdet-i Şuhud ise Her Şey O’dur inancını reddeder. Bu inanca göre, tıpkı güneşin ışınlarını bütün dünyâya ulaştırması gibi Her Şey Ondan Gelir.
Daima Düşün!
– Niçin fırından ekmek almadan geldin?
Fırıncının giyinişini beğenmediğim için, almadım!
– Niçin o kitabı okumadın?
Yazarını beğenmediğim için!
– Kişilere bakarak hüküm verme!
Bir şeyi kaynağından, bizzat kendin öğren.
Söyleyenin de nasıl biri olduğunu anlarsın.
– Bilerek reddet, bilerek kabul eyle.
Hemen ne reddet, ne de kabul et.
Bir süre oku ve araştır.
Bir müddet öğrendiğini dinlendir.
Sonra müspet veya menfi olarak kararını ver.
Çünkü tahkikî biliş, taklidî bilişe nazar etmez.
– Kaldı ki, gerçek bir; yanlış sayısız.
Doğruyu bilenin, yanlışı bilmeye ihtiyacı yok.
Çünkü yanlışla karşılaşan, ona aldırış etmez.
Yanlışlarla düşüp kalkan;
Doğru sanarak, yanlışın birine sarılabilir!
x
– Daima düşün dur.
Gerçeğe götüren yol budur.
Hakk’a götürür hakikatler;
Görür kılar seni dikkatler.
Dikkate de dikkat et.
Dikkat de ister gayret.
x
– Dereden tepeden,
Lâfın gelişi derken,
Öteden biri karıştı lâfa.
Konuşana tutarak kafa.
Dediklerin olsun sadre şifa.
Yoksa düşer size hayattan istifa!
İnsan deyip de geçme birader;
Kıymetçe kâinata değer.
Hz. Allah dedi, tâ ezelde:
Kendim için, seçtim insanı güzelce.
x
– Hz. Muhammed insanlara; ne olduklarını değil,
Nasıl olmaları gerektiğini söyleyip durdu.
Çünkü kimse demez: “Ayranım ekşi!”
Neyse ne? Artık sonrası önemli;
Bunun için de, müspet hareket etmeli.
İnsanın menfiyatta, dün ne olduğu değil;
Artık bugün, nasıl olması gerektiği önemli.
Karanlığa bağırıp çağırmaktansa, seslenmeli aydınlığa.
Bunu en güzel şekilde yapmanın, yolunu aramalı.
– “Müjdeleyin, nefret ettirmeyin, kolaylaştırın, zorlaştırmayın.”
Diyor Hz. Peygamber.
İşte budur en güzel haber.
Tanrının Yaramaz Çocukları
Bu yazımda düşünce ve fikirlerinden sık sık yararlandığım Türkiye’nin aydınlık yüzlü iki yazarımızın birbirine çok yakın tarihlerde yazılmış iki yazısından bahsedecek ve bunları elimden geldiği kadar tahlil etmeğe çalışacağım.
Birinci yazıyı, Prof.Dr. İskender Öksüz Hoca “Bizim Babil Kulemiz”(16 Mart 2024-Miil Düşünce Merkezi)*, diğerini ise Prof.Dr. Ahmet Bican Ercilasun Hoca: “Bir Sezgi”(23 Mart 2023-Yeniçağ)** başlıkları altında yazdıklarını okuyucularına sunmuşlar.
Her iki yazarımız da tarihten örnekler vererek Türkler olarak kanayan yaramız: “Birlik ve Bütünlük Sağlayıp Büyük İşler Başaramamak.”tan söz ediyorlar. Ne kadar haklılar ki; tarihi kökenimiz binlerce yıl gerilerde olmasına rağmen, büyük medeniyetler kuran, çağ açıp çağ kapayan bir milletin evlatları olarak bugünkü durumumuzu içimize sindirip kabullenmek inanın bir Türk milliyetçisi olarak bana zûl geliyor. Ecdadımızın İstanbul’u aldığında bir çağın kapanıp yeni bir çağ açılmasından 49 yıl sonra keşfedilen kıta Amerika’sının bugünkü durumuyla bizim durumumuz arasında her yönüyle kıyaslanamayacak derecede mesafeler var.
Peki, öyleyse biz neden böyleyiz diye sormayacak mıyız? İşte bunun cevabını iki değerli yazarımızın bölüm bölüm alacağım pasajlarından bulacağız.
İskender Hoca yazısına Tevrat’tan bir alıntı ile Başlıyor:
“Tevrat, Yaratılış (Genesis) Kitabı 11: 1-9’da Babil’i şöyle anlatıyor:
1) Başlangıçta dünyadaki bütün insanlar aynı dili konuşur, aynı kelimeleri kullanırdı.2) Doğuya göçerlerken Şinar bölgesinde bir ova buldular ve oraya yerleştiler. 3) Birbirlerine, “Gelin tuğla yapıp iyice pişirelim” dediler. Taş yerine tuğla, harç yerine zift kullandılar. 4) Sonra, “Kendimize bir kent kuralım” dediler, “Göklere erişecek bir kule dikip ün salalım. Böylece yeryüzüne dağılmayız.” 5) Rab insanların yaptığı kenti ve kuleyi görmek için aşağıya indi. 6) Ve şöyle dedi: “Tek bir halk olup aynı dili konuşarak bunu yapmaya başladıklarına göre düşündüklerini gerçekleştirecek, hiçbir engel tanımayacaklar. 7) Gelin, aşağı inip dillerini karıştıralım ki birbirlerini anlamasınlar.” 8) Böylece Rab onları yeryüzüne dağıtarak kentin yapımını durdurdu. 9) Bu nedenle kente Babil adı verildi. Çünkü Rab bütün insanların dilini orada karıştırdı ve onları yeryüzünün dört bucağına dağıttı.”
Prof. Dr. İskender Öksüz Hocanın bu alıntıdan çıkardığı ana fikir şöyle: “Birileri birlik oluyor. Birlik olunca büyük işler başaracak güce erişiyorlar. Bundan hoşlanmayan “Rab”, onları birbiriyle konuşamaz hâle getiriyor. Böylece bölünüyor ve artık göklere ulaşacak kuleler yapmak gibi büyük hedefleri akıllarına bile getiremez hâle geliyorlar.”
Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun Hoca ise yazısına: “Şöyle bir sezgim var: 1990’ların ilk yarısında devletin güvenlik ağırlıklı bazı güçleri, PKK terörünü önemsediler ve onu bitirmeye çalıştılar fakat şeriat (cemaat ve tarikatlar) tehlikesini görmediler veya önemsemediler. Bu politikanın sonunda 2002’deki AKP iktidarı, neredeyse PKK terörünün bittiği bir yapı devraldı. Önemsenmeyen veya görmezden gelinen şeriat tehlikesi ise Fethullah Gülen örgütü ile AKP iktidarının iş birliği yıllarında gittikçe arttı; 17-25 Aralık 2013’te iş birliğinin sona ermesinden sonra 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsüne kadar uzandı.” İşte iki hocamızın da yazılarının başında belirtikleri gibi iyi giden işlerin devamında Tanrı ve onun saçaklı yaramaz çocukları devreye giriyor ve ülkeyi yönetilemez duruma getiriyorlar.
Devam ediyoruz: İskender Öksüz: “Bir düşünün bakalım: Hikâye(Babil Hiâyesi) size bir şeyleri çağrıştırdı mı? Çağrıştırdıysa sorun bakalım, sizin hikâyenizde insanları birbiriyle konuşamaz hâle getiren bir kuvvet var mı? Varsa kimdir acaba?
Eski günleri hatırlıyorum. Biz böyle değildik. Ne millet olarak ne o milletin içindeki siyasi hareketler, gruplar olarak. Grupların içinde de gruplar arasında da birbirimizle bal gibi konuşurduk. Bazen anlaşıp bazen anlaşamasak da konuşabilirdik.”
Hatırlayın 10 Mayıs 2020 yılında İYİ Parti Genel Başkanı Sayın Meral Akşener bütün liderlere ekonomik darboğaz ve Suriyeli sığınmacılar konusunda bir çağrıda bulunuyordu. “Bugün bir çağrı yapmak istiyorum, bir anne olarak bu çağrım Sayın Erdoğan’a, tüm liderler bir masa etrafında toplanmamız lazım, bu ülkenin vatandaşları olarak, bu ülkeye hizmet etmiş vatandaşlar olarak bu masanın adına memleket masası diyorum ben memleket masasında toplanmamız lazım. Bu krizden nasıl çıkacağımızı konuşmamız lazım.”
Maalesef olmadı, konuşulamadı, Tanrı’nın yaramaz çocukları yine devreye girdi ve neredeyse Sayın Akşener’in sözleri havada kaldı.
Ercilasun Hoca: “Bazıları “derin devlet” diyor; ben “güvenlik ağırlıklı bazı güçler” diyorum. Benim kullandığım ifadedeki “bazı” kelimesi önemlidir. Çünkü güçlerin tamamı değil bir kısmı söz konusudur. Ayrıca ben bu bazı güçlerin tamamının da aynı düşüncede olduğunu ve birlikte hareket ettiklerini düşünmüyorum. Tek bir makama bağlı olduklarını da düşünmüyorum. Bence bu “bazı güçler” dağınıktır ve birbirleriyle de tam bir uyum ve irtibat hâlinde değildir. Üstelik içlerinden bir kısmının “farklı dış güçlere” bağlı olması, bir kısmının da bazı yolsuzluk işlerine bulaşmış olması ihtimali vardır.”
İşte, Ercilasun Hoca’nın: “güvenlik ağırlıklı bazı güçler” dediğine ben: “Şeytanın yaramaz çocukları” diyorum.
Prof. Dr. İskender Öksüz Hoca yazısını bir soruyla nihayetlendiriyor: “Ülkenin çoğunun ortak değerleri belli iken acaba marjinal oylar peşinde koşmakla hata mı ediyorum? Ne dersiniz? Acaba vatansever, Atatürkçü, laik, demokrat, milliyetçi, ulusalcı yönlerinizi vurgulasanız daha iyi olmaz mı? Tabii bu değerler sizin de ortak değerleriniz ise. Değilse mesele yok. Ama o takdirde bir türlü çoğunluklara erişememeye de katlanacaksınız.”
Prof.Dr. Ahmet Bican Ercilasun Hoca ise Türkiye’nin bu noktaya gelişine sebep ararken: “Atatürk’ün vefatından sonra eğitimin “millî” olmaktan çıkmasıdır. 1940’larda başlayan eğitimde millîlikten uzaklaşma, sağ denilen liberal iktidarlarda gittikçe artmıştır. Şimdi ise “dinî” hâle getirilmeye çalışılmaktadır.
“Millî” olmaktan kasıt bazılarının sandığı gibi ırkçılık, faşizm falan değildir. Orta öğretimi bitiren gençlerin kendilerini, toplumlarının bir ferdi hissetmelerini sağlayacak kadar dil, edebiyat, tarih ve yurttaşlık eğitimidir. Fransa’da, İngiltere’de ve diğer gelişmiş batı ülkelerinde olduğu gibi. Bizde de böyle bir eğitim olsa insanlarımız kimlik sorunu yaşamazlar ve “Acaba ben Türk müyüm?” kararsızlığı içinde olmaz, kendilerine başka soy arama çabasına girmezler.
Bütün buraya kadar anlatılanlardan çıkan sonuç şu ki: Babil halkını birbiriyle anlaşamaz hale getiren Tevrat’ın Tanrısı ne ise Türkiye’de ortak müştereklere rağmen birbiriyle anlaşamayan, konuşmayan, konuşturulmayan “Güvenlik Ağırlıklı Güçler” veya benim tabirimle: “Tanrının Yaramaz çocukları” Bunların hepsine birden amiyane tabirle: “Derin Devlet”te diyebiliriz.
*https://millidusunce.com/bizim-babil-kulemiz/
**https://www.yenicaggazetesi.com.tr/bir-sezgi-778706h.htm
Türk mucitler niçin Türkiye’de değil?
Ülkelerin bilimdeki seviyeleri, araştırmacılarının yaptığı yayın sayısıyla ve yayınların kalitesiyle ölçülür. Teknolojideki seviyeleri ise daha ziyade patent sayısıyla. Konuyu, yaklaşık dört yıl önce, Wikipedia’nın “Dünyanın en üretken mucitleri” başlıklı listesini kullanarak yazmıştım.
İlk on mucidimiz
Wikipedia’daki listenin bazı kısıtları var. En önemlisi, sadece ABD patent ofisinin kayıtlarına dayanması. Mustafa Güney Çalışkan, daha geniş ama çok daha zahmetli bir işe girişmiş ve başarmış. Çalışmasının sonuçlarını bağlantıda bulabilirsiniz. Patentlerin alındığı ülke, patentleri alanların milliyetleriyle bire bir uyuşmuyor. Hele Türkler için hiç mi hiç uyuşmuyor. Bu yüzden, “Dünyada kaç Türk kaç patent aldı?” sorusunun cevabını bulmak için Çalışkan, uluslararası veri kaynaklarından Türkçe isim avına çıkmış. 12 Şubat 2024 itibarıyla patente başvuru sayısına göre bulduğu en mucit Türk mucitlerinin listesinin ilk 10’u şöyle:

İlk yüzde de yerli mucit yok mu?
Ne görüyorsunuz? Bir bu kişilerin Türk olduğunu ancak isimlerinden anlıyorsunuz. Çalıştıkları kurumlardan değil. Mustafa Güney Çalışkan da listeyi yaparken bu isim tanıma metoduna başvurmuş. Elinde başka bir ölçü yok. Neden yok? Çünkü bakınız, bu mucitlerin hiç biri Türkiye’deki bir üniversite veya şirketten değil. Hepsi patentlerine, yurt dışındayken başvurmuş. Yurt dışındayken başarmış.
Çalışkan, ilk on Türk mucit listesiyle yetinmemiş, ilk yüz Türk mucit listeleri de yapmış. Kapsam böyle genişleyince, Türkiye’de oldukları halde yurt dışındaki arkadaşları arasına girmeyi başaran 6 kişi çıktı.

Bu kuyudan çıkmak zorundayız
İlk sütundaki sayı, yüz kişilik Türk mucitler listesine kaçıncı sıradan girdiklerini gösteriyor. Türkiyeli Türk mucit listesi yaparken ben de Çalışkan’ın metodunu kullandım: Kurum adları içinde Türkçe olduklarını bildiğim veya tahmin ettiklerimi seçtim. Türkiye’dekileri de, Türkiye dışındakileri de tebrik ederim. Türkiye’dekilere icat yapacak ortamı sunan bir avuç kurumumuzu da.
Niçin böyle? Niçin mucitlerimizin çok büyük çoğunluğu yurt dışında? Siyasî polemik yapmak istesem – ki tam zamanıdır- şöyle söylerdim: “Hani “Giderlerse gitsinler!” denmişti ya. Gitmişler işte… Yüz mucidimizden 94’ü söz dinleyip gitmiş. Yüzde altısı gitmemiş.” Ama ben öyle demeyeceğim. Zaten işin aslı da öyle değil. O söz talihsiz ama konuyu günlük siyasete malzeme yapmak da yanlış. Zaten bu listedeki insanlarımız, o söz sarf edilmeden önce gitmiş. Şimdi bizim yapacağımız, niçin burada değil de orada başarıyorlar diye sormak. Polemik yapmadan.
Niçin Geri Kaldık? Kitabımda da buna benzer sorular etrafında kıvranıp durdum. İcat ve inovasyon alanlarındaki geri kalmamız üzerinde de bu sütunda sormaya devam edeceğim.
Dört yıl önceki “Türk Mucit” yazıma gelen acı bir yorumla bitireyim. Bu konunun niçin bırakmamamız gerektiğini gösteren bir hikâye:
Maraşlı / 16 Ekim 2020 09:39
Şimdi benim gıda alanında 10 a yakın, tekstil ve giyimde 2 – ayrıca birkaç da faydalı tasarım var. Ancak işletmem kapalı, vergi ödemeye devam ve asıl mesleğimi bırakalı da 6 yıl olmuş. Kuruşa tamah etmiyorum çünkü çalışarak üreterek kazanç elde etmek yalandan ibaret. Aman be hocam hayırlısıyla beni bir Almanya, İngiltere çağırsın da ölene kadar onların faydasına çalışacağıma yemin ederim. (Eşeklik edip zamanında gavur illerine gitmeye çalışmadık..) Evladım bari hayat görür.
Niçin diye sormalı ve bu hâlden kurtulmanın yolunu mutlaka ama mutlaka bulmalıyız.
Ramazan’da Siyasi Ahlak
Uygar insanların ve inanmış Müslümanların “adalet, ahlak, eşitlik, kul hakkı” gibi kavramlarla özdeşleşmiş kişilikleri olması gerekir.
Adalet ve eşitlik talep etmeyen, ahlaksız bir dindarlık ve insanlık olabilir mi? “Kul hakkı” kavramını görmezden gelen bir hukuk sistemi veya dini inanca saygı duyabilir misiniz?
Ramazan ayında bu tür sorulara cevap arayıp duruyorum. Nokta TV’de yaptığım dini içerikli iki programımda konuk ettiğim Osman Oktay ve Doç. Dr. Banu Gürer’le sohbetlerimde de benzer sorular sordum.
Mübarek Ramazan ayının feyiz ve bereketinden anlamamız gereken ilk şey yaptığımız ibadetlerin ahlakımızı güzelleştirmesi olmalı.
Zira Hz. Peygamber “ben güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim” diyerek İslam’ın temel amacını ortaya koymuş. Yani İslam’dan önce de güzel ahlaklı olanlar vardı, İslam bu güzel ahlakı daha da geliştirmek için gönderildi.
Oysaki toplumumuzda namaz, oruç gibi dini ritüelleri yapmanın dindar olmaya yeteceğine inananların oranı hayli yüksek. Ama bu çok değerli dini ritüellerin amacı güzel ahlakı beslemektir.
Bir Müslüman’ın en temel özelliği “güvenilir” olmasıdır. Hz. Peygamberin kendisine vahiy gelmezden önce sıfatı “Güvenilir Muhammed” (Muhammed-ül emin) idi. Oysaki, kendisine güvenilen, emin olunan insan olmayı başarabilenlerimizin oranı çok düşük. Toplumumuzun çoğunluğu sözüne güvenilmeyen, kendisine bir şey emanet edilemeyen, yalan söyleyen, aldatan, kandıran, zulmeden bireylerden oluşuyor.
“Dosdoğru olması” emredilen bir ümmetin, “güvenilir” olması gereken Müslümanların “yaşadığı gibi inanmak yerine inandığı gibi yaşaması; verdiği sözlere sadık olması” gerekir. Ama yüzde kaçımız böyle?
Diyanet İşleri E. Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu bir araştırmadan bahsetmişti:
Araştırmada “Dindar olmak ahlaklı olmayı gerektirir mi?” sorusuna cevap verenlerin yüzde 80’i “hayır, gerektirmez” cevabını vermiş. “Ahlaksız bir dindarlık” olabileceğini söyleyenlerin bu kadar yüksek oranlı olması vahimdir. “Bu soruya bir Müslüman ülkede ‘hayır efendim, bir insan dindarsa ahlaklıdır’ denilmesi gerekirdi.”
****
Benzer bir araştırma Marmara Ün. İlahiyat Fakültesi öğrencileriyle yapılmış. Doç. Dr. Banu Gürer öğrencilere sorulan “İlahiyat Fakültesinde okumanız dindarlığınızı artırıyor mu, ahlakınızı artırıyor mu? sorusuna alınan cevaplar da “birini artırdı diğerini azalttı” diyen bir kesimin olduğunu anlattı. Bu da dindarlık ve ahlak arasında olması gereken bağın koptuğu anlamına geliyor.
*******************************
Ahlaksız Dindarlık
Taha Akyol “Ne uzun gazetecilik hayatımda ne de tarih okumalarımda “ahlaksız dindarlık” diye bir kavram duymamıştım, yoktu. Hatta, aksine, dindar insanların daha hakkaniyetli olacağı, haksız kazançtan, kul hakkından sakınacağı yolunda yaygın bir güven vardı. AK Parti iktidarı son on yılda bunu yıktı” diyor.
****
“Ahlaksız dindarlık” toplumumuzun her kesiminde yaygın. Evinizde bir tadilat yaptıracağınız ustadan, pazarda sebze meyve aldığınız manavdan, mahallenizde alışveriş yaptığınız bakkaldan, komşunuzdan, iş arkadaşınızdan ne kadar eminsiniz?
Hangi meslek grubuna daha çok güvenirsiniz? Doktordan, avukattan, esnaftan, imamdan, öğretmenden, siyasetçiden, bürokrattan, taksi şoföründen… Hangisi için “daha güvenilirdir” diyebiliyoruz?
Müslüman olmayan ülkelerin kendi kutsal günlerinde Noel’de, Yortu ve Şükran günlerinde o ülkelerde mağazalar büyük fiyat indirimleri yapar. Bu bayramlarını insanlar doya doya kutlayabilirler.
Bizde ise Ramazan ayında, dini bayramlarda neden iğneden ipliğe, ekmekten ete her şeye zam geliyor? İnsan sağlığına zararlı malzemeleri satmak, gerekmeden zam yapmak veya malzemeden çalmak gibi eylemler neden bu kadar yaygınlaşıyor?
Sadece “ticari ahlak” alanında değil çöküntü. Ahlaki çöküntünün en derin yaşandığı alan bana göre “Siyasi Ahlak.”
*******************************
En Ağır Çöküntü Siyasi Ahlakta
Bu yıl yerel seçim çalışmaları “mübarek üç aylarda” gerçekleşiyor. Özellikle seçimden önceki son 3 haftası Ramazan ayına rastladı.
Bu sebeple siyasetçiler arasında medeni ilişkiler, halka yalan söylememe, adil ve israfçı olmayan propaganda yöntemleri kullanma, kamu malını koruma kollama ve kul hakkına saygı gibi konularda daha yüksek bir ahlaki seviye olmasını beklemeliydik. Siyasetçilerin de bu beklentileri karşılıyor olması gerekirdi.
Peki, uygulamada gerçek durum ne?
Devleti yönetenler ve siyasetçiler genellikle dürüst değil, halka açıkça yalan söylemeye devam ediyorlar. “Seçim rüşveti” diye bir kavram olması bile halka yalan söylemenin kurumsallaştığını göstermeye yeter.
Siyaset dili kaba ve nobran. Nezaketsiz, yalan, hakaret ve iftira dolu konuşmalar, yapay zeka ile yaratılmış uydurma videolar, kamu iradesini yanıltıcı ahlaksız yöntemler kullanılıyor.
Kamu kurumlarını (genel ve yerel iktidarı) ele geçirenlerin kamu kaynaklarını kendi siyasi yararları için kullandığını herkes biliyor. Propaganda gücü asla adaletli ve eşit değil. Kamu kaynaklarını kullananların reklam harcamaları diğerlerinden ezici bir şekilde yüksek.
Dinde “maslahat” diye tabir edilen “kamu yararına” aykırı bu uygulamalar o kadar kanıksanmış ki tepki gösterenimiz yok.
“En ehil olanı” değil “bizden” olanı seçme anlayışı hizmet verimini ve kalitesini düşürüyor.
Seçim propagandaları israfın doruğa çıktığı dönemler oluyor. Görsel kirlilik yaratan afiş ve bayrakların, gürültülü propaganda araçlarının, mitinglerin bir faydası olduğunu sanmıyorum. Bizde de, gelişmiş ülkelerdeki gibi, TV’lerde adayların tartıştığı sade propaganda yöntemlerini kullanmamız daha hakkaniyetli ve daha İslami sayılmalı idi. Ama olmuyor.
Müslüman olmayan ülkelerde “çalıyorlar ama çalışıyorlar” diyen bir halk yok. Kamunun bir dolarının hesabını soran halklar bunlar. Ama ülkemiz “bizim hırsızımız iyidir” diyen “Müslümanlar” ülkesi.
Sonuçta “ahlaksız dindarlık” hem toplumumuzu çürütüyor ve hem de imanımızı bozuyor. Bu da bizi fakirleştiriyor, nimetlere erişmemizi güçleştiriyor.
“Bir toplum, kendisinde bulunan güzel ahlâk ve meziyetleri değiştirmedikçe Allah da onlara verdiği nimetleri değiştirmez.” (Enfal Suresi 53)
Hepimizi sarsması gereken bir ayet ile bitirelim: “Ey iman edenler iman edin.” (Nisa Suresi 136)

