Kocaeli’nin şehir planlama, mimari, silüet, trafik, toplu ulaşım, otopark, alt yapı, deprem ve doğal afetlere karşı alınması gereken tedbirler, sosyal sorumluluklar, kültür ve sanat alanlarında ne tür projelere ihtiyacı var?
Kocaeli nasıl daha güzel bir şehir haline getirilebilir?
Sivil toplum, yerel seçimler öncesi şehri yönetmeye aday kişilerden nasıl bir Kocaeli beklediğini anlatıyor. Üstelik amatör şehir sevdalılarının değil bizzat konunun uzmanlarının dilinden.
Kocaeli’yi seven, Kocaeli’de yaşamak ve daha önemlisi ömrünün geri kalanını Kocaeli’de geçirmek isteyen herkesi panelimize davet ediyoruz.
Özellikle de şehri yönetmeye aday kişileri…
Siyasi parti ayırt etmeksizin, Kocaeli’yi yönetmek isteyen namzetlerin sivil toplumun ihtiyaçlarına ve sesine ne kadar önem ve kulak verdiklerini de bu vesileyle test edelim.
9 Mart Cumartesi saat 14:00’de, Kocaeli’yi seven herkesi Fuar İçi Sivil Toplum Merkezi’ndeki panelimize bekliyoruz.
“Öğrenmek zekânın, yapmak ahlâkın işidir.” Nurettin Topçu
Toplumsal ahlakın ciddi bir çöküş içinde olduğunu görmek için çok akıllı olmaya gerek yok. Bazı aydınlar bu konuda ciddi uyarılar yaparken aydınların birçoğu ise bu sorunu görmezden geliyor. Hatta aydınların ahlaki çöküşünün toplumun diğer katmanlarına göre daha çok daha fazla olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki; buna “aydınların ihaneti” deniliyor.
Toplumun önderleri aydınlardır. Eğer aydınlar çözmek zorunda oldukları hastalıklara kendileri kapılmışlarsa toplumun o hastalıklardan kurtulmasını beklemek çok büyük bir hayal olur. Bizim de halimizin özeti kısaca budur!
Toplumun ahlaki bir çöküş içinde olduğunu ispatlamak için bir kaç örnek sunacağım. Yaşadığım köyün bağlı olduğu ilçeye Cuma namazlarını kılmak için gidiyorum. Niye köyde kılmıyorsun diye sorabilirsiniz. İlçede gittiğim caminin imamı daha az çıldırtıcı da, ondan! ( Ama ikisi de değme siyasetçi!)
Her Cuma, bu caminin avlusunda bir köylü tereyağı sattığını söyleyerek bir tezgâh kuruyor. Ben de haftalardır gözlemliyorum kimse tereyağı almıyor. Nihayet son hafta bu köylüden tereyağı almaya karar verdim ve bir kilo tereyağı aldım. Ben tereyağını aldıktan sonra cami avlusundan çıkarken yanıma cemaatten biri yaklaştı ve yağı niye aldığımı, bu yağın tereyağı olmadığına dair bir şeyler söyledi. Ben de denemek istedim cevabını verdim. Geldim; evde denedik hakikaten tereyağ değildi. Ne olduğunu sorarsanız yenilemeyecek bir karışım olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Ancak ne olduğu yapılacak tahliller sonrası ortaya çıkar.
Şimdi bu köylüyü hem de cami avlusunda böyle bir hilekarlığa iten nedir diye düşünelim. Her hafta o caminin avlusuna, Müslümanlar için mübarek saatlerde gelip tezgâh kuruyor. Müftü Efendinin merkezi yayınla verdiği vaazı dinliyor. Cuma’nın hutbesini duyuyor. Ama benim gibi insanların duygularını istismar ederek orada cami avlusunda yanlış işler yapıyor. Caminin sorumlusu imamda ne beni nede onu uyarıyor. (Durumu bilen cemaatten de ses yok!) Hepimiz iyi şeyler yaptık zannediyoruz. Hâlbuki köylünün, cami imamının ve cemaatin içinde bu tereyağı denilen şeyle ilgili gerçekleri bilenlerin suskunluğu ahlaki çöküş konusunda birbirimizi kandırmaktan başka bir şey değil.
Oğlunun parasını İhlas Finans’a kaptırdığını söyleyen bekçi emeklisi Lütfü Bayındır “Faiz haram diye 20 Bin Euro’yu yatırdık. Oğlumun helal parasını çaldılar.” diyor. Kimse ona demiyor ki; katılım bankacılığında nasıl oluyor da hep karlar güncel faizle eşit olarak veriliyor diye. İslami referanslı Katılım Bankacılığının bir aldatmaca olduğu çok bariz bir şekilde belli. Niye o zaman kendimizi aldatıyoruz?
Türkiye’de işlenen suç istatistiklerini Adalet ve İçişleri Bakanlıkları açıklasın ve bizde öğrenelim. (Bu teklifim 01 Mart 2024 içinde geçerli!) İşlenen suçların inanılmaz ölçüde arttığı cezaevlerinin ulaştığı doluluk oranlarından bellidir. Çocuklara ve kadınlara (geçen gün bir günde 7 kadın eski yeni eşleri tarafından katledildi ve hiç sesimiz çıkmadı!) cinsel istismar ve şiddet had boyuttadır…
İktidar fırsatçıların artırdığı fahiş (Ramazan fırsatçıları gemi azıya aldı!) fiyatlardan dolayı hafiyeliğe (Bakanlıklar denetimi gün itibariyle artırdı!) soyunmuştur. Yine bir Anadolu kasabasında doların artması üzerine pazar tezgâhlarına yansıyan fiyatlardan dolayı köylüye sormuştum; “ne oldu da, fiyatları bu kadar yükselttiniz, dolar yüzünden mi?” diye o da pişkin pişkin bana cevap vermişti “bizim dolarla işimiz yok” diye ama fırsatçılığı da kaçırmamışlardı.
Bu millet değil miydi, onca uyarılara rağmen kurs, burs, yurt bedava ve iş garantisi var diye fetö terör örgütünün peşinden koşan? Halen aynı maksatla benzer tarikat ve cemaatlerin peşinde koşmuyorlar mı?
Menfaatler bu ülkede insanları ihanet bataklığına sürüklemedi mi? Bu bir toplumsal ahlak sorunu değil mi?
Memleketimizde yüz binin üzerinde cami var. Kuran kursu sayısı binlerle ifade ediliyor. İmam Hatip okulları ise eğitime egemen oldu. Diyanet bütçeden hortum gibi para çeken dev bir kuruluş. Yüzbinlerce insan ahlak yönünden toplumu irşad etsin diye istihdam ediliyor ama ahlaki çöküş toplumu kemirdikçe kemiriyor! Neden acaba? Bir yerde yanlış mı, yapıyoruz?
Paranın imanının olmadığını bildiğimizden zenginimizin yaptığı gayrı ahlaki davranışlara pek bir şey diyemeyiz ama toplumsal ahlakın git gide bozuluşunda onlarında azımsanmayacak bir payı var.
Toplumun en altında bireyde başlayan ahlaki yozlaşma önce aileye, sonra yakın çevreye ve nihayetinde topluma sirayet ediyor. Neredeyse herkes yaptıkları kötü ve kabullenmez davranışlardan dolayı birbirini haklı ve mazur görmeye başlıyor. Yani tecavüze uğrayan kadını kısa etek giydiğinden dolayı suçlayıp tecavüzcüyü mazur görmek gibi!
Toplumda yaşanan bu ahlaki çöküntü bir kısır döngü yaratıyor ve iş siyasete kadar dayanıyor. Toplumu bu ahlaki çöküntü hastalığından kurtaracak olan ihlaslı ve samimi vatansever aydınlar ile bunların öncülük edeceği siyaset ve siyasetçilerdir. Bu sorumluluktan bu vasıflara sahip aydınlar kaçamazlar. Bizde ise bu sorumluluktan kaçıldığını gözlemliyoruz…
Herkesin vatan ve milliyet sever aydın olmadığını biliniz. Bu nedenle siyasette bu tip aydın ve siyasetçi arayınız. Toplumsal ahlak çöküşünden kurtulabilmek için bu özellikleri taşıyan insanların mücadelesine ihtiyaç vardır. Eğer söylediklerimize inanmıyorsanız herkes kendine bir ayna tutarak öz eleştiri yaparak işe başlasın!
“Birileri değişmeyen tek şeyin değişim olduğunu söylemiş ancak bunun aksini ispatlayan bir şey var o da Türkiye! Yıllar geçiyor Türkiye değişmiyor… O zaman sormak hakkımız: neden?”
Telif Hakları Derneği Başkanı ve İlesam İstanbul Temsilcisi Cafer Vayni telefon açtı ve “Türk Edebiyat Vakfı ile müştereken Ustalara Vefa programı başlatıyoruz. İlki de Öykü yazarımız Şerif Aydemir olacak. Sizin konuşma yapmanızı kendisi de, biz de istiyoruz.” deyince bittabi akan sular durdu. Ustalarımıza geç bile kaldık. Çünkü kültürde de artık kendine sadakati öne çıkaran bir çete var. Ruhuma Saplanan Şehir, Yazık Olmuş Yarsız Ömrü Geçene, Mendilim Sende Kalsın, Çiçekten Harman Olmaz, Koryolanus Faciası ve son olarak Yaşamak Geçti Başımdan kitapları yayınlanan Şerif Aydemir Ustayı hatırlamak, gündeme taşımak bir vefaydı, hatta bir erdemdi. Hakkı teslimdi.
Cağaloğlu’ndaki kitap dolu, iki masa, birkaç sandalye, bir telefon, bir kılima, bir mini buzdolabından müteşekkil, ikinci kattaki ESKADER’de yalnızlığına ortak olmak için gittiğimde canı sıkkın görünüyordu. Anlattı;
“Falan geldi buraya, feşmekan için bir anı kitabı hazırlayacakmış, bir yazı istedi. “Feşmekan için kimler yazacak” diye sordum, saydığı isimlerden çoğu feşmekanı ismen tanıyor, kendisi de fazla tanımıyordu. Ancak feşmekana yaklaşmak için fırsattı hazırlayan için. Öyle de oldu. Ben yazmayı reddettim. Çünkü feşmekanı daha fazla ve öncelikli tanıyanların yazması gerek dedim. Onların hiçbirine de gidilmemişti, değerlendirmeden çekiniyorlardı. Hep olumlu yazılsın, madalyonun bir yanı gösterilsin istiyorlardı.”
Şerif Aydemir’den bu ne şık bir tespit, ne hoş bir ders. Söz konusu feşmekan zata zaten altı ayda bir anı kitabı yayınlanıyordu. Evet o feşmekanı ben de çok iyi tanıyordum, 20 sene kadar içtiğimiz suya kadar beraberdi, hane halkından fazla birbirimizi görüyorduk. Benim de haberim yoktu. Teklif gelse analitik düşünce açısından elbette kaleme alırdım bittabi. Sadece bana değil, yıllarca beraber oldukları hiç kimseye haber bile verilmemişti.
Objektife, Flu Hırçınlığı
Şerif Aydemir Ustaya Vefa toplantısında elbette konuşurum. Kendisiyle yurtiçi ve dışında beraberliklerimiz, seyahatlerimiz, konferanslarımız oldu. İstanbul’a yeniden taşındığım 2008’den bu yana neredeyse her gün görüşüyor ve konuşuyor, müzakere ve münakaşa yapıyorduk. Benim bazı yaklaşımlarıma fazla olmasa da itirazları oluyordu. Kabullenmiyordum ama saygı gösteriyordum. Bu yüzden Şerif Aydemir’le hukukumuzda bir değişikli yoktu, tam tersi kuşatılarak artan bir sevgi vardı.
Fatih Ali Emiri’de, 124 filmiyle sinema tarihine imza atan sanatçı usta İzzet Günay’a Saygı gecesinde Şerif Aydemir sinema konjonktürüne geçecek bir tebliğ sundu. İçeriği, kuşatması, Türkçesiyle, sanki bir klasik İzzet Günay kitabı olmuştu tebliğ. Herkes alkışladı. Konuşmacılar ve izleyiciler arasında önemli isimler var; Çiğdem Tunç, İhsan Kabil, Engin Çağlar, Prof.Dr. Gülper Refik, Cengizhan Orakçı gibi önemli aydınlarımız, sanatçılarımız, akademisyenlerimiz ve şairlerimiz mevcuttu.
Konuşmasını yapan, görüşlerini daha önce aktaran sinema eleştirmeni, gazeteci, yazar, İstanbul Kültür Sanat Vakfı Yürütme Kurulu üyesi, SİYAD Kurucusu ve Onur Başkanı Atila Dorsay birden hiddetlendi, celallendi, haksız ve saygısızca Şerif Aydemir’e sözle saldırdı, yakışıksız şeyler söyledi ve tacizde bulundu. Adeta “sinema değerlendirmelerini ancak ben yaparım, siz de kim oluyorsunuz, siz yapamazsınız”a getiriyordu saldırı sebebini İzmirli, ama İstanbul’da yaşayan Atilla Dorsay! Elazığlı Şerif Aydemir’in cevabı ise bir İstanbul Efendisi olarak “cevapsızlık” oldu. Dorsay daha da kızdı bu sessizliğe. Celallenmeyi sürdürdü. Sabır abidesi, inanç sahibi, birikim ve donanımıyla Şerif Aydemir lisan-ı haliyle yetti de artı bile.
Gençlik Fışkıran Edebiyat Vakfı
Carl Gustav Jung “Düşünmek zor zanaattır” diyor. Belki de en zoru. Şerif Aydemir bunu bile bile “Oku” ve “Düşün” mektebine hala devam ediyor. Çünkü Ahmet Kabaklı, genç üniversiteli kaynayan Türk Edebiyat Vakfı’nı böyle temellendirmişti, bu mektebi kurarken. Böylece buradan çok sayıda akademisyen, müteşebbis, yazar ve münevver çıkmıştı. Bunların tümü de irsi bağdan çok, fikri bağla düğümlenmişlerdi Türk Edebiyat Vakfı’na. Dolayısıyla hala birer gönüllü ve fahri varis gibidirler. Haftanın çoğu günü etkinliklere, sohbetlere açık olan Türk Edebiyat Vakfı’na uğramayan bir üniversite öğrencisi kendisini o gün derse girmemiş, vizelere hazırlanmamış, dolayısıyla dönem imtihana çok çalışması gerektiği biçiminde hissederdi.
Doğu Türkistan dahil Türk Dünyasının çoğu liderini, yazarını ve akademisyenini Türk Edebiyat Vakfında tanıdık, sohbet ettik. Bir defasında Ankara TRT Haber Merkezinde iken Ahmet Kabaklı Hoca telefon etti. “Mehmetciğim, kardeşim; iki hanım öğretmen arkadaşımı sana gönderiyorum. Bakanlık bizim dergi abonelerini tasarruf gerekçesiyle kesmiş. TBMM Bütçe Karma Komisyonu’nda görüşülürken alakanı rica ediyorum Türk Edebiyat Vakfı Ankara Temsilcisi olarak.” Dedi. Beni de onore ediyordu esasında. Nihayet problemi çözdük.
Şerif Aydemir Usta işte böyle bir Hoca’nın, Ahmet Kabaklı’nın mektebinden biri, burasının diplomasına yahut icazetine sahip.
İki Tarafı da Anlamak
Covit 19 salgını sırasında önemli bir sivil toplum ve meslek kuruluşumuz olan ESKADER’in başındaydı. Bu dönemi başarıyla atlattı. Kapısına kilit vurdurmadı. Hiçbir yerden gelir girdisi olmamasına rağmen, teşkilatının çözülmesini önledi ve onca masrafın üstesinden geldi, istişarelerle örnek oldu.
Carl Gustav Jung “Düşünmek zor zanaattır” der. Şerif Aydemir de zor olanı seçmiş. Çünkü yanındaki her canlıya değer verir. İskenderiye Kütüphanesinin kapısında yazıldığı gibi “Okumanın bizi güçlüklerin gazabından koruyacağı” şuuruna sahip. Bir gün benim elimden tutup Cağaloğlu’ndaki Ötüken Temsilciliğine götürdü “Ağabey bu kitabı mutlaka okuman gerek” diye aldı, hediye etti. Yağmur bulutuna sahip bir yazar Şerif Aydemir. Hakk dostu ile Hak ile başlayan “Not Defterimden Süzülenler” olarak yağdı daha sonra; yağıyor, yağacak.
Şerif Aydemir gün görmüş, öyle büyümüş, idrak ile delikanlı olmuş, gelişmiş ve inançla bütünleşmiş bir müellif. Birlikte olmayı hep öncelemiş. Dolayısıyla hiç yalnızlık hissetmiyor. Unvan, makam, imkan, şöhret, para, pul düşünmemiş.
Doğuyu tanıyor ve biliyor, batıyı yakın takibe almış. İbret alınması gerekiyorsa yorumlamış, ders çıkarmış. Ufuk gösteriliyorsa oraya koşmuş. Şerif Aydemir’e Şeyh Sadi de, Mehmet Akif de, öte yandan Suat Derviş de, Sabahattin Ali de mutlaka bir şeyler söylüyor. Arif olduğundan iki tarafı da anlıyor.
Şahsiyet Örğüsünün Keşfi
Bizim kesimde çoğu kimse birbirinin ailesini ve çocuklarını tanımaz. Ta musalla taşına kadar böyle devam eder, bağ kurmakta ihtiyaç da hissetmezler. Şerif Aydemir’in eşi ve çocuklarını değişik vesilelerle tanımış, sohbet etmiş, böylece ayrıcalık kazanmış bir dostuyum. Ben böyle medeni, insani ve İslami ilişkilerin artmasından yanayım. Dolayısıyla mesudum. Böyle bir eksikliği mutlaka gidermemiz gerek.
Şerif Aydemir, biriyle ilgili illa görüş belirtmez, olumlu veya olumsuz konuşmaz, ne iltifat eder, ne aleyhinize geçer; ama sizi saatlerce dinler, sorunlarınıza ortak olur, dertlerinizi paylaşabilir. Böylesi sorunlar sanırım genelde otoriterlikten, politik tıkanıklıktan, fikri kabızlıktan, mesleki ve meşrebi tutuculuktan, yeni gelişmelere gözü kapatmaktan geliyor. Şerif Aydemir’de bulunmayan, bulunamayan, yer edinemeyen hususlar bunlar. Sürçü lisan arayışınız bile nafile, bulamazsınız. Nurettin Topçu’nun hatırlattığı gibi ezberden öte şahsiyetin örgüsünü keşfetmiş bir kere. Belli ki dünyayı iyilik kurtaracak. Mutluluk ve refah dışardan alınan veya gelen bir şey değil. İnsanımızın inşa edeceği bir güzellik.
İnsan, Vatan, Aile, Ana Dil ve Çevreye Yatırım
Bernard Show’un tespitine göre her saniye kıymetlidir. Çünkü zamanın telafisi yoktur. Platon Akademisi’nin girişinde “Matematik bilmeyen giremez “ yazıyormuş. Belki bugün yaşasaydı tefekküre kılavuz olsun diye “insanı tanımayan, hayatı bilmeyen giremez” yazacaktı. İletişim Fakültesinde “metin çözümlemeleri” dersi verirken eleştirel tavır ve kâinatı okumayı tartışıyorduk.
Okul birincisi olması dolayısıyla Türk bayrağını göndere çektiren, ancak görüşleri yüzünden bir türlü profesör yapılmayan ahlakçı düşünürümüz Doç. Dr. Nurettin Topçu Hocanın isyan ahlakı ve ahlak aşkını müzakere ettik. Emrullah Efendi’nin Tuba Ağacı yaklaşımı mı, Anadoluculuk mu ıslahatı tamamlayacaktı? Kim bilir? Galiba her şey dönüp ferasette, üretimde, paylaşmada düğümleniyor. Çünkü değişim hızlı seyrediyor. Değişmeyen tek şey kimlik ve duruş. Dolayısıyla Şerif Aydemir’i okumamak bir nakise.
Şerif Aydemir’in görüşlerini belirttiği ilk kitaptan son eserine kadar bu vurguları yakalamak mümkün. Sadece bu mu? Hayır! Cengiz Aytmatov’un oğlu Askar Aytmatov ile İstanbul’da da sohbet etmiştik. Bişkek’te beş yılda bir düzenlenen ve dünyanın maruf akademisyen, fikir adamı, yazar ve gazetecilerinin katıldığı Cengiz Aytmatov Forumu’nda dostluğumuz pekişmişti. Maruf Kırgız Türkü Yazar, diplomat, devlet adamı, eserleri 150 dünya diline tercüme edilen Türk Dünyasının yüz akı edip Cengiz Aytmatov’un bütün eserlerinin özetinde beş husus vurgulanır. Çevreye dönüş, aileye dönüş, insana dönüş, ana dile dönüş ve yaradana/rabbine dönüş. Bunlardan hangisi Şerif Aydemir’de yok ki? Sen çok yaşa usta e mi?
En Yüksek Makam
Şerif Aydemir’e göre; Bizim Hikâyemiz, çocukluklarımız, köyümüz, kasabamız görenekleriyle hala çağırıyor, “bende bir şeyler var, ara bakalım” diyor. Şehir’e geliyor bir öyküsündeki taksitli satışla Şerif Aydemir. Bunu daha da yüksek sesle dillendirdi Yaşamak Geçti Başımdan ile. Çünkü “en yüksek mevki insan olmak” endişesi taşıyor; İnsan olmak.
Şerif Aydemir yağmur bulutuna sahip; insan olmanın yazarı, öykücüsü ve dostu.
Derince Askeri Hastanemiz: Gültepe’de ki askeri mevki hastanesinin binalarının eskimiş olması ve yetersizliği yanında yerleşim yerlerinin içinde kalmış olması, yeterince çevre rahatlığı bulunmaması sebebiyle yeni ve büyük bahçeli bir hastane yapılması düşünülmüştür. 15. kolordunun çalışması sonucu Derince’nin çıkışında E-5 cepheli 140 dönümlük bir alan bu maksatla seçilmiştir. Buraya 100 yataklı o günün şartları için modern bir hastane yapılarak 1976’da hizmete sokulmuştur. Gültepe Askeri hastanesi başhekimi olan Dr. Ali Şener buranın da ilk başhekimi olup hastaneyi buraya taşıyıp yerleştirmiştir. Derince askeri hastanemizde daha sonra başhekimlik yapmış olan Dr. Mesut Tuncer, Dr. Metin Denli ve Dr. Ali Tuna’nın daha sonra terfi ederek general rütbesinde ordumuzun daha üst düzeyde sağlık sorumluluğu yapmış olmaları anlamlıdır. Bu bölgeye daha sonra Sopalı SSK hastanesi de yapılmıştır.
Bu hastanemizin kadro ekibinden Dr. Tuncel Çaylı İzmit merkezde Yaşam Laboratuvarı ile hizmetini hala sürdürmektedir. Dr. Yüksel Bildirgen kadın doğum uzmanı, Dr. Erdoğan Kasnaklı göz uzmanı olarak kendi kendi alanlarında hizmet vermiş hekimlerimizdendir. Dr. Armağan Akbaş hariciye uzmanı, Dr. Ali Yavuz röntgen uzmanı, Dr. Hakkı Bozatlı yedek subay olarak buraya gelip önce SSK hastanemizde sonra açtığı tıp merkezi ve Bozatlı Hastanesi’nde dahiliye uzmanı olarak hizmet vermişlerdir. Dr Ali Hürmeydan, Dr İsmail Kuru yedek subay görevleri bittikten sonra Kocaeli Devlet hastanesine gelerek önce orada ve özel muayenehanelerinde, daha sonrada 40 hekim arkadaşlarıyla birlikte kurdukları Cankatan Tıp Merkezi ve Cihan Hastanesi ile sağlık hizmeti vermişlerdir. Dr. Metin Göklü önce İzmit SSK hastanesi ve muayenehanesinde sonra da kurdukları Konak Tıp Merkezi ve Konak Hastanesi’nde güzel hizmetleri ile bilinen isimlerdendir. Bunlar ve isimlerini bilmediğimiz diğer bazı hekimlerimiz halkımızın güvenini ve sevgisini kazanmış insanlar olup her birinin sağlıkta olanlarına iyilik ve ölenlerine rahmet dilerim.
Derince askeri hastanemiz askeri hastanelerin 2016’da kapatılması ile hizmetlerini sonlandırmıştır.
2018’de ise yıkılarak bu alan farklı şekillerde değerlendirmek üzere devredilmiştir. 60 dönümü sağlıklı yaşam merkezi olarak değerlendirilmek üzere Büyük Şehir Belediyesine, 40 dönümü ağız ve diş sağlığı merkezi yapılmak üzere tıp fakültesine, 20 dönümü derince kaymakamlığı için ve 20 dönümü de Derince belediye başkanı Zeki Aygün döneminde aile yaşam merkezi olarak planlanmış olup bu bölge Derince ilçemizin önemli bir alanına dönüşmektedir.
Gölcük Deniz Hastanemiz 1956’yılında Donanma Komutanlığı bölgesinde 100 yataklı bir hastane olarak açılmıştır. Öncelikle bu komutanlığa bağlı askeri personel çalışanlarına hizmet amaçlanmıştır. Zaman içinde hiperbarik oksijen dahil MR ve tomografi gibi teknolojik imkanları da olan modern bir sağlık kuruluşumuzdu. Askeri alanda olduğu için sivil halk için hizmet yönüyle kısıtlı bir hastanemizdi. 2016’da askeri hastanelerin kapanması ile önce sağlık müdürlüğü bünyesinde Gölcük Devlet Hastanesine bağlı bir birim olarak kalmış, 2018’de ise kapanmıştır. Bu hastanemiz Dr. Mehmet Onaylı (Gastroentrolog), Dr. Bahattin Erbaş Biyokimya Uzmanı (Erbaş laboratuvarı sahibi), Dr. Sühan Ünvar (çocuk hastalıkları uzmanı), Dr. Fahri Yılmaz (genel cerrahi uzmanı), Dr. Vehbi Alpman (nöroloji uzmanı, daha sonra amiral olup Kasımpaşa Deniz Hastanesinde çalışmıştır), Erdoğan Erdoğan Yürük (Fizik Tedavi Uzmanı), Dr. Tamer Söylemezoğlu ve Dr. Işık Bilek gibi muvazzaf subay hekimlerimizi kadrosunda bulundurmuştur.
Bunlar özel muayenehaneleri ile de Gölcük ve İzmit halkına sağlık hizmeti veren sevilen ve güvenilen hekimlerdendir. Ayrıca buraya asteğmen olarak gelmiş olan Dr. Kürşat Çağın gibi Özel Çağın Göz Hastanesi ile şehrimize marka değer katan isimlerde vardır. Ayrıca Prof. Dr. Timur Gürgan (Hacettepe Tıp Fakültesi Tüp bebek merkezi), Dr Faruk Karakaya (Medar Hastanesi kurucusu), Dr İsmail Becerik (Becerik Laboratuvarı), Dr. Kamil Erkan (SSK hastanesi Dahiliye uzmanı) gibi unutmamamız gereken isimlerde vardır. Bu hekimlerimiz gerek çalıştıkları kamu kurumlarında gerekse açtıkları özel yerlerle halkımızın sağlık ihtiyaçlarını güvenerek başvurdukları sevilen isimlerdendir. Burada çalışmış olan ve yazamadıklarımız dahil sağ olanlara sağlık ve afiyet, ölenlere rahmet dilerim.
Kadınların seçme ve seçilme hakkına en erken kavuştuğu ülkelerden biri Türkiye’dir. Üstelik bu kadınlarımızın mücadele ederek, bedel ödeyerek kavuştuğu bir hak değildi.
Oysa bugün en medeni ülkeler dediğimiz Avrupa, ABD gibi memleketlerde kadınların siyasi haklarını büyük bedeller ödeyerek adeta söke söke aldığını biliyoruz.
Türk kadını 3 Nisan 1930’da belediye seçimlerine, 1933’te muhtarlık seçimlerine katılma hakkını kazandı. 5 Aralık 1934 tarihinde de milletvekili seçme ve seçilme hakkını elde etti.
1924 Anayasasına göre “18 yaşını dolduran her Türk erkek” seçme ve seçilme hakkına sahipti. 1934’te yapılan değişiklikle SEÇME HAKKI “Milletvekili seçmek, yirmi iki yaşını bitiren kadın, erkek her Türk’ün hakkıdır” diye; SEÇİLME HAKKI da “Otuz yaşını bitiren kadın, erkek her Türk milletvekili seçilebilir” şeklinde düzenlendi.
Böylece 1934’e kadar sadece erkeklerin sahip olduğu seçme ve seçilme hakkı kadınlara da tanınmıştır.
Bu haklar Mustafa Kemal Atatürk’ün ileri görüşünün eseri olarak Türk kadınına adeta bir hediye gibi verildi. Atatürk zamanın Meclisinde çok ciddi karşı çıkanlar olmasına rağmen birer devrim niteliğinde olan bu değişiklikleri yaptı.
Türkiye’de kadınların seçme ve seçilme hakkına sahip olması birçok Batı ülkesinden önce gerçekleşti. Bu hak kadınlara İtalya’da 1948, Fransa’da 1944, Japonya’da 1950, İsviçre’de 1971 yılında tanınmıştır. Düşünebiliyor musunuz? Medeni kanununu aldığımız İsviçre‘de kadınlar siyasi haklarına Türk kadınından 37 sene sonra kavuşabildiler.
Bu haklar verildikten bir sene sonra yapılan -1935 seçimlerinde- 395 milletvekilinin 18’i kadın milletvekili idi. (Yüzde 4,6) Bu oran 1943’teyüzde 3,7 oldu. Bu oranlara erişilebilmesi kadınlara uygulanan pozitif ayrımcılıkla mümkün olabildi.
Çok partili sisteme geçilince siyasi rekabet pozitif ayrımcılığın kalkmasına yol açtı. 1950 seçiminde 487 milletvekilinin içinde sadece 3 kadın milletvekili seçilebildi. (Yüzde 0,6)
1957’den 1999’a kadar TBMM’de kadın milletvekili oranı yüzde 2’nin altında kaldı.
1999- 2007 arası bu oran yüzde 9 mertebesine, 2011-2015 arasıyüzde 14’ün biraz üstüne çıktı.
Son olarak 7 Haziran 2018 seçiminde 600 milletvekilinin 103’ü kadın (yüzde 17),
14 Mayıs 2023 seçiminde ise 600 milletvekilinin 121’i kadın milletvekili (yüzde 20,2) oldu.
Görülüyor ki Türkiye’de seçilen kadın milletvekili sayıları ve oranları belli bir yükseliş trendinde. Ancak bu genel ortalamayı yükselten esas faktör YSP (HDP veya son adıyla DEM Parti) Bu partinin 61 milletvekilinden 30’ukadın. Böylece kadın temsil oranı %49 ile diğer partilere göre en yüksek seviyede.
AK Parti‘nin bir önceki seçimde %17,9 olan kadın milletvekili oranı %18,7′ye çıktı. CHP’nin, geçen dönem %12,2 olan kadın milletvekili oranı %17′yi buldu.
İYİ Parti’nin, geçen dönem %6,9 olan kadın milletvekili oranı %13,7‘ye yükseldi. MHP’nin ise %10 olan kadın milletvekili oranı daha da düşerek %8 oldu.
************************************
Meclis’te Kadın Oranının Artmasının Önemi Kalmadı
Meclis’te kadın milletvekili sayısı ve oranının artmış olmasına sevinmeli miyiz?
Nüfusun yarısını teşkil eden kadınlarımız TBMM’de önceki senelere nazaran daha çok temsil edildiklerine göre daha demokratik bir ülke olduk diyebilir miyiz?
Toplumun genelini daha çok temsil eden bir Meclisimiz var diye umutlanmalı mıyız?
Sevinmemizi engelleyen iki sebep var:
İdeal temsil oranı yüzde 50 olsa da kadınların eğitim durumu, işgücüne katılım oranının düşüklüğü, çocuk bakma ve ev işleri gibi sorumlulukları, ekonomik açıdan bağımsız ve zengin kadın oranının düşük olması ve yüzyıllardır yerleşmiş “devlet işlerini erkek görür” zihniyeti gibi engeller yüzünden bu orana ulaşmak kolay değil. Bu yüzden yüzde 30’un üzerinde bir temsil oranı kabul edilebilir sayılmakta. Türkiye’de de hiç olmazsa bu orana ulaşılmalı.
Oysaki kadınların Meclis’te temsil oranı bakımından dünya sıralamasındaTürkiye 132. Sırada.
Cumhurbaşkanlığı sistemi içinde yapılan son seçimlerde kadın milletvekili sayısında artış olmasını önemsizleştiren bir durum var. Bu sistemde milletvekillerinin ülke yönetimi hakkında karar verici özelliği hemen hemen kalmadı. Yani Meclis’te daha fazla temsil edilseler bile bu kadınların karar verme süreçlerine daha fazla dahil oldukları anlamına gelmiyor.
Çünkü Meclis’te çıkarılan kanunların hepsi Saray’da bürokratlar tarafından hazırlanıyor, milletvekillerinin bazılarının usulen imzaları alınıyor. Sonra partinin Grup Başkanvekilinin işaretine göre oylar veriliyor. Bu tür oylamalarda oyu verenin kadın mı, erkek mi olduğunun hiçbir öneminin olmayacağı açık.
************************************
Karar Verme Makamlarında Durum
Kadınların en az temsil oranı kadar karar verme süreçlerinde etkin olan makamlara gelme oranı da çok önemlidir.
Mesela Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı Kabinesinde sadece bir kadın bakan var. Kadın bakanlara nedense hep Kadın ve Aileden Sorumlu Bakanlık görevi veriliyor.
Oysaki Avrupa’da 13 ülkede kadın bakan oranı yüzde 50’nin üzerinde. Kadın bakan oranı yüzde 30 ve üzerinde olan dünyada 60 ülke var. Sadece 21 ülkede 1 kadın bakan varken, 9 ülkede hiç kadın bakan yok.
Meclis Başkanımız erkek. 81 ilde sadece 4 ilin belediye başkanları kadın. Bunun ikisi HDP, biri AKP, biri CHP’den seçildi.
Yerel seçimlerde seçilen Belediye Başkanı ve Belediye Meclis üyesi olan kadınların oranı son derece yetersiz. Özellikle kadın eli değmesinin somut etkilerinin görülebileceği yerlerdir yerel yönetimler. Buralarda kadınların daha az temsil edilmesinin buraların imar uygulamalarıyla rant dağıtılan, parsel parsel satışlarla birilerine servet transferi yapılan makamlar olmasının etkisi var mıdır bilemiyorum.
Bürokraside önemli karar verici Anayasal Kurumların Başkanı, Genel Müdür, Daire Başkanı gibi makamlarda da kadın oranı son derece düşük.
Bu çok yavaş sosyal gelişmeyi hızlandırmak için de maalesef ciddi bir çaba yok.
NOT: Bu konuda geniş bilgilenmek ve çözüme dair görüşleri dinlemek için 29/02/2024 (bu akşam) saat 20’de Nokta TV’de Prof. Dr. Sevil Sargın ile sohbetimizi izleyebilirsiniz.
Osmanlının yıkıntıları arasından çıkartılarak kurulan Cumhuriyetin icra ettiği başlıca inkılâplardan biri de Diyanet Başkanlığının kurulmasıdır. Camilerimizde, mescitlerimizde, icra edilen mevlitlerde, hutbelerde din görevlilerinin yaptıkları dualarda Cumhuriyetimiz ve kurucuları ile alakalı her nedense bir söz duyamazsınız genelde.
*
Örneğin;
–Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ve silah arkadaşlarının ruhları şad olsun.
–Yüce Allah milletimiz arasında ve bütün insanlık âleminde Mustafa Kemal sevgisinin daha da artmasını nasip eylesin.
–Yarabbi Cumhuriyetimizi payidar eyle! Gibi.
*
Sahi Türkiye’de din adamlarının / hocaların büyük bir bölümü neden Atatürk’e karşı olumsuz duygular beslerler? Ona dua etmekten neden imtina ederler? Diye düşünürsünüz.
*
Kurucusu olduğu Diyanet İşleri Başkanlığı Atatürk’e neden sırt çevirir?
Neden milli günlerde camilerde okunan hutbelerde Atatürk’ün adı anılmaz?
*
Oysa bağımsızlığımızı Atatürk ve Silah arkadaşlarına borçluyuz.
O bizi esaretten kurtarmakla kalmadı, yaptığı büyük devrimlerle de ufkumuzu açtı. Milletçe ilerlememiz için gerekli olan pek çok düzenlemeyi hayata geçirdi.
Dilimiz onunla aydınlandı. Yazımız onunla güzelleşip gelişti.
Eğitimde, bilimde ve fende onun devrimleriyle atılım yaptık.
Kadın erkek eşitliği, çağdaş yasalar, çağdaş toplum yaşamı hep onun sayesinde hayatiyet buldu.
*
Hal böyleyken neden bu nankörlük?
Mustafa Kemal Atatürk’ü rahmet ve saygıyla anmak milli bir vazife değil midir?
Hatta insanî ve İslamî bir vazife değil midir?
*
Ne var ki,1925’lerde vuku bulan Şeyh Said isyanlarında olduğu gibi İngilz’in pompalamasıyla halkı isyana teşvik eden propagandaların, yakıştırma sözlerin dini çevrelerde/ cemaat arasında bugün de fısıldandığını görüyoruz.
Dün olduğu gibi bugün de, İngiliz’in rolünü üstlenmiş ABD’nin resmi sınırlarımızın bitişiğinde işledikleri mafya içerikli oynanan oyunların 1925’lerde yapılanlardan farkı var mı?
*
Dün olduğu gibi bugün de din bezirgânlarının Atatürk hakkında, dinsizdi / ateist’ti gibi yakıştırmalarının asıl amacı üzerinde sağlıklı analizler yapabiliyor muyuz?
Ne yazık ki bilinen Emperyal güçlerin desteğiyle ve iç taşeronlarıyla birlikte ülkemizin üniter yapısını federasyona çevirmek ve parçalanmasını kolayca sağlamak amaçlı kurulan PKK örgütüyle yıllardır savaşıyoruz.
*
Acı bir gerçektir ki, Ülkemiz ANADOLU’ nun son kalemiz olduğunu; ülküsüne sahip olamayan, amacından sapmış/ saptırılmış, kendini tanımayan, tarihini yanlış yazan ve tarihini okumayan bozuk zihniyetlerle toplumda peydahlanmış ve ülkeyi parçalamaya yönelik bir algı operasyonunun yapıldığını biliyoruz ve yaşıyoruz…
*
Bakıyorsunuz kimileri de Atatürk’ün çok samimi bir Müslüman olduğunu hatta Hz. Muhammed’in soyundan gelen bir SEYYİD olduğunu ileri sürüyor.
*
Ben bu iddiaların hiçbirinin gerçeği yansıtmadığını biliyorum.
Atatürk’ün neye inanıp inanmadığının da çok önemli olduğunu düşünmüyorum.
Bu nedenle hiçbir şeyin onu saygı ve rahmetle anmaya asla engel olmaması gerektiğine inanıyorum.
*
O büyük Türk milletinin ve bütün insanlık âleminin en değerli evlatlarından olup milletimizin ebedi başkomutanı ve ölümsüz önderidir. Günümüzde hala kurduğu bağımsız Türkiye Cumhuriyetini fiilde yöneten O dehanın olduğunu biliyoruz görüyoruz.
*
Bağımsız bağlantısız ve Laiklik kavramı üzerine kurulmuş Cumhuriyetimizin kurulma sürecini esastan bilir Cumhuriyetin bize kazandırdığı nitelikleri kavrayabilirsek daha insaflı ve gerçekçi oluruz, gönülden kutlarız Atatürk’ün ‘’En Büyük Eserimdir’’ dediği Cumhuriyetimizi
*
Milli bir devlet olan Türkiye Cumhuriyeti,23 Ekim 1923’ün yıldönümlerinde yalnız rejimin kutlamasını yapmaz. Bu tarih aynı zamanda Yeni Türk Devleti’nin de kuruluşudur.
*
Çok uluslu Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşü sonucunda, adeta yıkıntılar arasından taze bir bilinçle yeniden oluşturulan bir irade, bir ruhtur. Aydınlanmadır, akıldır ve bir kültürleşme projesidir. Fikirlerin bir yüzü vardır; Cumhuriyet Mustafa Kemal Atatürk’ün iradesinde tezahür eder.
*
Atatürk’ün yüzünü Batı’ya çevirmesini eleştirenler, Türklerin tarih boyunca ilerleyişinin Batıya doğru olduğunu unuturlar. Yüzümüzü Batı’ya çevirmek, Batı’nın güdümüne girmek değildir. Entelektüel seviyeye, bilime, eleştirel düşünceye, insani kalkınmışlık düzeyine yüzümüzü çevirmektir. Kaldı ki, nereye yüz çevirecektik, Ortadoğu’ya mı?
*
Kutladığımız Cumhuriyet Bayramı, bize, devlet bilincinin ve devlet geleneğinin ne demek olduğunu da hatırlatır.
Ülkemizin üzerinde kurulduğu ANADOLU son kalemizdir; ülkemizin kurucu kadrosunun yöneticisi ATATÜRK ün aleyhinde yapılan konuşmaların eylemlerin bir yıkım projesi olduğunu bilelim.
Cumhuriyet, yok olmakla karşı karşıya kalmış bir devletin ve bir milletin diriliş öyküsüdür.
‘Türkler târih yaparlar fakat târih yazmazlar’ diye bir söz var ise de eskimiştir, hükümsüz kalmıştır. Selçuklu ve özellikle Osmanlı döneminden başlayıp, Cumhuriyet döneminin ilk yıllarından günümüze kadar devam eden bir silsile hâlindeki târihçi ilim adamlarımız, târih yazarlığında öğretiminde ve sevdirilmesinde çok mühim ve üstün başarılar elde etmişlerdir.
Târih-i Cihângüşa’nin yazarı Ata Melik Cüveyni (1226-1283), Âşık Paşazâde (Amasya, 1400 – İstanbul,1484) ‘Târîh-İ Âl-İ Selçuk’ isimli eserin yazarı Yazıcıoğlu Ali (Doğum ve vefat târihi bilinmemektedir. Eserini Osmanlı Pâdişahı İkinci Murad’ın (1404-1451 / Pâdişahlığı: (1421-1444) talebi üzerine yazmıştır. Gelibolulu Mustafa Ali (1541-1600), Ahmed Cevdet Paşa (1822-1895), Ahmet Refik Altınay (1881-1937), Ahmed Cevad Paşa (1891-1900), Enver Behnan Şapolyo (1900-1972), M. Tayyip Gökbilgin (1907-1981), Osman Turan (1914-1978) ve Prof. Dr. Tuncer Baykara’nın kaleme aldığı kitapta adı geçen târihçilerimiz vardır. Türk târihini târih şuuru ile en mükemmel şekilde yazıp aziz ve necip milletimize armağan etmişlerdir. Târihinizin yazımında hiçbir noksanlık yoktur. Yorumlar aslına uygun, tafsilatlı ve güven vericidir.
***
Târihçi Prof. Dr. Tuncer Baykara, târihçi tanıdıkları ile alâkalı hâtıraları eşliğinde onların hayat hikâyelerini yazdığı kitap, 13,5 X 21 santim ölçülerinde 237 sayfadır. Eserde târihçi olmamasına rağmen sosyal hayatta yeri olan şahıslara da yer verilmiştir. Kitabın bir başka özelliği de şahısların sâdece olumlu yönleri ele alınıyor. En sonunda bir olumsuzluk ortak şahsiyeti ortaya çıkarılıyor. Olumsuzluk ortak şahsiyetinde, Prof. Baykara da dâhil olmak üzere pek çok kişinin, kendilerinden bir şeyler bulacağı belirtiliyor.
Eserde 74 târihçi anlatılıyor. 218-237. Sayfalarda Mustafa Oral’dan bahsedilirken isimleri geniş kitleler tarafından bilinen Merhum Dr. Necip Hablemitoğlu ve eşi Şengül Hablemitoğlu ile Prof. Hasan Köni ve Prof. Aydın Taner’le birlikte 8-10 târihçinin adı geçiyor.
Her biri 1-8 sayfalık bölümlerde tanıtılan târihçiler: İsmail Hakkı Uzunçarşılı (1889-1976), Abdulkadir İnan (1889-1976), Zeki Velidi Togan (1890-1970), Mükrimin Halil Yinanç (1898-1961), Cavit Baysun (1899-1968), Besim Darkot 1901-1990), Ziyâeddin Fahri Fmdıkoğlu (1701-1974), Ömer Lutfi Barkan (1902-1979), Akdes Nimet Kurat (1902-1971), Orhan Şâik Gökyay (1902-1994), Hüseyin Nihal Atsız (1905-1976), Enver Ziya Karal (1906-1982), Cemal Tukin (1907-1977), Ahmet Cevat Eren (1910-1976), Ekrem Akurgal (1911-2002), Ahmet Temir (1912-2003), Murat Şükrü Elçin (1902-2008), Midhat Sertoğlu (1913-1995), İbrahim Kafesoğlu (1911-1984)-, İbrâhim Artuk (1914-1993), Emel Esin (1914-1987), Halil İnalcık (1916-2016), Mehmet Altay Köymen (1916-1993), Baymirza Hayıt (1917-2006), M. Fahreddin Kırzıoğlu (1918-2005), Polat Turfanî (1916-1970), Ercümend Kuran (1920-2009), M. Kaya Bilgegil (1921-1987), Türükoğlu M. Cevdet Gökalp (1922-1994), Bahaeddin Ögel (1924-1989), Hüseyin Gazi Yurdaydın (1923-1999), Faruk Sümer (1924-1996), Nejat Göyünç (1925-2001), Şerafettin Turan (1925-2015), Bozkurt Güvenç (1926-2018), Abdurahman Çaycı (1927-2015), Cengiz Orhonlu (1927-1976), Talat Tekin (1927-2015), Ali Sevim (1916-2013), Orhan Koloğlu (1929-2020), Mestan Yapıcı (1926-2094), Muzaffer Arıkan (1928-2019), Muammer Kemal Özergin (1930-1986), Yuluğ Tekin Kurat (1931-2001), Nejat Kaymaz (1931-2021), Mustafa K. Kafalı (1934-2019), Yaşar Yücel (1934-2017), Yılmaz Önge (1935-1992), Mehmet Çavuşoğlu (1937-1987), Hakkı Dursun Yıldız (1938-1994), Işın Demirkent (1938-2005, Mahmut H. Şâkiroğlu (1939-2013), Ali Haydar Bayat (1941-2006), Attila Çetin (1942-2015), Turgut Günay (1942-1957), Enver Konukçu (1942-2022), Hayranî Kodaman (1942-2021), Zafer Toprak (1946-2023), Melek Delilbaşı (1947-2022), Ali İhsan Gencer (1947-2008), M. Cihat Özönder (1947-2007), Afif Erzen (1913-2000), Nejat Diyarbakırlı (1928-2017) ve … Mustafa Oral’ın gözlemleriyle… Ankara’nın Bir Kısım Târihçileri…
‘Hocaların Hocası’ olarak anılan Ord. Prof. Dr. Zeki Velidî Togan hakkında yazılan ve diğerlerine göre uzunca olan metin, (kısaltılmış olsa bile) kitaptaki diğer yazılar hakkında en mükemmel örnektir:
Zeki Velidi Togan:
1960 sonrasında onu ilk dersinde görmüştüm. Ayrıca 1960 senesinin güz ayları olmalı. 1998-9’lu yıllarda Edirne Üniversitesi’nden bir doçentin, onun bir Sovyet casusu olduğu yolundaki sözler söylediği kulağıma eriştirildi. Yıllar sonra bir Edirne’ye gittiğimde o kişiye bunu sordum; şaşırdı ve ‘ağzımdan çıkmayan böylesine bir sözü neye taşırlar bilemem’ dedi ve böyle bir düşüncesi ve kanaati olmadığını tekrar tekrar belirtti. Günay Kut’un (2004 sonlarında) anlattığı iki hususu ekleyeceğim. Günay Hanım’ın hocası Fahir İz, Zeki Velidi Hoca’mla çok iyiler idi. Çünkü ikisi de dünya ölçüsünde bilim insanları idi. Bir ara Zeki Velidi, genç araştırıcı Günay Hanım’a tavsiye etmiş. ‘Aman kızım dikkatli ol. Bazen bir ek bile çok önemlidir. Mesela Kazak şairlerinden birisi için Pertev ‘öldü’ demiş. Hâlbuki o ‘öldürüldü’. Demek ki -dürül- eki önemlidir.’
10 Aralık 1890 târihinde bugün Rusya Federasyonu’na bağlı Başkurt Muhtar Cumhuriyeti’nde Küzen avulu köyünde Ahmedşah ile Ümmülhayat’m evladı olarak dünyaya geldi. Babası köyünde bir küçük medrese sahibi idi. Dayısı Habib Neccar’ın ise komşu Ütek köyünde daha geniş bir medresesi vardı. Doğu kültürüne hâkim olan çevreden gelen, annesi Farsça da bilmekte idi, Zeki Velidi, Türkistan sahası ile kültür ilişkileri bulunan ailesi dolayısıyla Arapçayı babasından, Farsçayı da annesinden küçük yaşlardan itibaren öğrenmeye başlamış idi.
Zeki Velidi, klasik eğitimini köyünde ve Ütek’teki medresede yaptı. Sonrasında babası kendisini evlendirmek ve köyünde yerine geçirmek istiyordu. Fakat Zeki Velidi’yi köy ortamı tatmin etmiyor, ‘uzaklar’da tahsiline devam etmek istiyordu. Bu amaçla köyünden kaçtı. Kazan’da eğitimine devam etti. Bu sırada Rusça da öğrendikten sonra Kazan’daki Rus müsteşrikleri (doğu araştırıcıları) ortamına da girdi.
Zeki Velidi 1911 sonlarında, öğretim kadrosuna girdiği Kazan’daki Osmaniye Medresesi’nde okutulmak üzere, atalarından gelen târihî eğilimlerin de etkisiyle bir târih kitabı yazdı: Türk ve Tatar Târihi, 1912 târihini taşır. Böylece Zeki Velidi, bir târih kitabı da olan araştırıcı bir kimse olarak hem Kazan’da, hem de Osmanlı ülkesinde kendisini gösterdi. Bu eseri târihçiler ve özellikle Rus doğu-bilimcileri arasında tanınmasını sağladı.
Zeki Velidi, daha yirmili yaşlarında iken ilim hayatına girdi. Kazan Üniversitesi’yle temasları sonrasında Türkistan’a ilmî araştırmalar yapmak, yeni yazma eserler bulmak üzere gönderildi. Cihan Harbi patlak verdiğinde, Rusça başta olmak üzere imtihanlarını vererek öğretmen olunca askerlikten muaf oldu. Bu işte W. Barthold’un yardım ve desteğini gördü. Bu arada Zeki Velidi, Rus Meclisi (Duma)’daki Müslüman üyelere yardımcı olacak Moskova’daki büroya seçilerek oraya gitmiş bulunuyordu.
1917 Şubat İhtilali Zeki Velidi’yi Moskova’da buldu; Rusya’daki yeni siyasi ortam sebebiyle Türkler açısından çok faal bir siyasetin içine girdi. Çünkü Rusya sâhasındaki Türk boyları için güzel bir imkân açılmış gibiydi. Fakat bu Türk boyları arasında önderlik çekişmeleri de vardı. Zeki Velidi, mensubu olduğu Başkurtların kaderini İç Asya’daki büyük Türk kitlesi (Kazaklar, Türkmenler, Özbekler ve Kırgızlarla) birlikte arıyordu. Oysa Başkurtların Batısında Kazan dolaylarında da önemli bir Türk kitlesi vardı.
1917 Ekim/Kasım ihtilali sonrasında ise durum daha da karıştı. Rusya’nın birliğini korumak isteyenlerin yanında Türk boylarının bağımsızlık istekleri de vardı. Beyaz Ruslar, Rus birliğini savunduklarından Zeki Velidi, o sıralarda uygun görünen Lenin-Stalin’e yanaştı. Başkurtların idaresi bir süre böylece devam etti. Ancak onların Rusya birliği için ötekilerden farkı olmadığını anlayınca Zeki Velidi, Türkistan’a çekildi. Orada Basmacıların arasında Türkistan bağımsızlığı için savaştı. Çünkü böylece Başkurtlar da büyük Türkistan’ın batı ucunda yer alabilecekti.
Enver Paşa ve öteki Türkiye Türklerinin de katıldığı bu çabalar sonuç vermeyince Zeki Velidi, bu sıralarda hep yanında olan Abdulkadir İnan ile birlikte 1923’te önce İran’a, oradan Afganistan’a geçti. İran’da, Meşhed Kütüphanesi’nde bulduğu İbn Fadlan Risalesi’ni değerlendirip yayınlamak istiyordu. Zeki Velidi’nin aklı daha çok ilim hayatında olduğundan buralarda en çok kitaplıkları inceledi. Türkiye’ye girmeleri mesele olunca Avrupa’ya geçtiler. 1923-24 yıllarında Avrupa’da hem ilim hem de siyâset alanında temaslarda bulundular.
1925 senesinde devrin Maarif Vekili (Millî Eğitim Bakanı) Hamdullah Suphi (Tanrıöver) Bey’in dâveti ile Türkiye’ye geldi. 3 Haziran 1341 = 1925’te TC vatandaşı oldu. Nüfus cüzdanını cebine koyalarak Gazi M. Kemal Paşa’yı ziyâret etti. Ankara’daki ilk görevi Tâlim ve Terbiye Dâiresi üyeliği idi.
Zeki Velidi, İstanbul kitaplıklarını ziyâret edip, oradaki yazma eserleri inceledi. Türk târih ve medeniyeti hakkındaki bâkir bilgileri araştırmak istiyordu. Onun bu isteğini Atatürk de uygun karşıladı. İstanbul Darülfünunu, Edebiyat Fakültesi’ne Türk târihi muallimi olarak tâyin edildi. Onun İstanbul Üniversitesi’nde, o zamana kadar mevcut olmayan bir alanda, Türk târihi alanında devrin deyimi ile ‘muallim’, yani profesör olması Türkiye Cumhuriyeti’nin yeni ‘Türk’ merkezli durumunun da bir göstergesidir. Zeki Velidi, İstanbul Darülfünunu, yâni üniversitesinde dersler veriyor, yayınlar yapıyordu.
Atatürk’ün, bazı dünya ilim adamlannca sonradan geldiler diye Anadolu üzerinde hak sâhibi sayılmayan,Türklerin, Yunanlılardan önce de bu topraklarda başka insanların yaşadığı, onların pekâlâ Türklerin atası olabileceklerine dâir bir düşüncesi vardı. Bu düşünce eğer gerçekleşirse Türk’e Anadolu’da yabancı diyenlerin de burada yabancı oldukları gösterilecekti. Bu amaçla İç Asya’da bir deniz ve etrafında parlak bir hayat olduğu, denizin kurumasıyla o canlı hayatın bittiği ve MÖ 5.000-3.000’lerde oradan insanların dağılıp bazı yörelere bir medeniyet götürdükleri gerçek olamaz mıydı? Bir kısım Türk araştırıcıları ve târihçileri buna olabilir derken, Zeki Velidi, Türkistan’ın kurumakta olan bir diyar olmadığı düşüncesiyle tarihî kaynaklarda bunun izlerinin görülmediğini ileri sürdü. 1932’deki Türk Târih Kongresi’nde kendisinin ilmî ve fikrî görüşleri oldukça sert eleştirilere uğradı.
Zeki Velidi bu durum karşısında zâten doktora kurlarının kayıtlı olduğu Viyana’ya giderek orada doktorasını tamamladı. 1935’te İbn Fadlan üzerindeki çalışması ile ‘Dr.’ oldu. Avusturya ve Almanya üniversitelerinde ders okuttu; TC vatandaşı olduğundan soyadı olarak da Togan’ı seçti. Cihan Harbi’nin yaklaşması üzerine Türkiye’ye, üniversitedeki görevine dönmek isteği 1939’da gerçekleşti. Devrin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Genel Kurmay Başkanı (Mareşal Fevzi Çakmak) ve Millî Eğitim Bakanı (Haşan Ali Yücel)’in destekleriyle yeniden ilmî araştırmalarına büyük bir hızla devam etti. Yeni eserler kaleme aldı: Ali Şir Nevâi gibi…
Fakat 1944 Mayıs’ındaki iç-siyaset etkili Irkçılık Turancılık iddiasında baş sorumlulardan olarak tutuklandı. Askerî Yargıtay’ın bozma kararı üzerine yeniden yargılandı ve beraat etti. Ancak üniversitedeki görevine 1948’de dönebildi.
Zeki Velidi, bu târihten vefatına kadar İstanbul Üniversitesi’nde eğitim-öğretimle meşgul oldu. 1951’de Müsteşrikler (Orientalistler) Kongresi Başkanı olarak, ilmî hayatındaki itibarın zirvesindedir. Bu büyük milletlerarası ilim hareketinin başkanlığını da başarıyla gerçekleştirdi. Bunda o sırada dış ışileri bakanı olarak görev yapan arkadaşı, diğer büyük Türk bilgini Fuat Köprülü’nün de büyük payı olmalıdır.
1964 ve asıl 1966 sonrasında Türk Kültürü El-Kitabı çıkarmak faaliyetinin içindedir. Türk’ün kültür varlığını, dünyânın en yetkili bilginlerinin kaleminden yazıp İngilizce olarak çıkacak bu eserle meşgul oldu. Hazırlıklarını epeyce ilerletti ve bir kısım yayınlar da yaptı.
26 Temmuz 1970’te vefat etti, iki gün sonra Karacaahmet Mezarlığı’nda toprağa verildi.
Benim, hocalarımın arasında muhakkak ki en iyi bildiğim ve tanıdığım bilginlerden birisidir. Nasıl bilemem, kendisine erken bir zamandan beri (1956) hayranlık duyuyordum, 1960’da kendisini görmüş, fakat ancak 1963 sonrasında talebesi olmuştum. 1964’ten itibaren o da beni, Tuncer Baykara’yı tanıdı; yıldızımız öylesine barıştı ki bu tanışıklık ve yakınlık, âdeta bir baba-oğul gibi vefatına kadar devam edip gitti.
Hocamın üzerimdeki emeğini, hayatı hakkında bir kitap yazarak da ödemek istemişimdir.
*1930 sonrasında Zeki Velidi’nin inatçı ve uysal olmayan kişiliği sebebiyle Türk târihinin bir askerî ve siyasi devi olan Mustafa Kemal Paşa ile çatışmıştı. 1932’deki Târih Kongresi sırasında yukardan esen akımlara göre fikrini ve vicdanî kanaatlerini terk etmedi. Kongrede, kendisine karşı hiç de hoş olmayan gösteriler de sergilendi. Ve sonrasında o, kendisine saygı ve hayranlık duyulmasına yol açan bir davranış sergileyerek üniversitedeki görevinden istifa edip eğitimini tamamlamak üzere Avrupa’ya gitti. Onun böylesine yiğitçe davranışından etkilenen, dönemin bir başka seçkin ilim adamı Fuat Köprülü ise ‘ne yapayım, Zeki Velidi zâten göçebe, onun evi sırtında; ama benim viran olası hanemde evlad ü iyâlim var’ dediğini naklederler.
* Zeki Velidi Hocam, 1970 Nisan’ında ilk ameliyatı sonrasında iyileşir gibi olduğunda, odanın içinde geziniyordu. Hatta bu sırada sağ-sol sağ-sol diye uygun adımla ve ellerini de bir asker gibi kaldırarak birkaç defa tur atmıştı.
*Zeki Velidi bağımsız fikirler ve görüşlerin sâhibidir. Kaynaklara, yâni bilginin gerçek olduğu yerlere hâkimdir. Bu sebeple o başka meslektaşlarının ve târihçilerin ortaya koyduğu verileri doğrudan kabul etmez. Bütün bilgileri ve eleşteri (=tenkid) süzgecinden geçirir.
Zeki Velidi Togan’ın en önemli mesâisi ve çabası Türk’ün karanlık târihini ve medeniyetini gün ışığına çıkarmak yolunda olmuştur. 1912’deki Türk ve Tatar Târihi’nde bu husus ilk izlerini gösterir; fakat 1964’lerde başlayıp 1970 yılında ölümüne kadar uğraştığı iş; ilmî ölçüde bir Türk Kültürü El-Kitabı’nı yayına hazırlamak çerçevesinde olacaktır.
Bir başka büyük Türk târihçisi Ömer Lutfi Barkan tarafından ‘âlimane bir eser’ diye tanımlanan Umumî Türk Târihine Giriş, Türk târihine toplu bir bakış olarak önemini ve etkisini hâlen de devam ettirmektedir. Çünkü bu eser ile Türk, en eski zamanlarından iyi bilinen 16. yüzyıla kadar olan dönemi içinde bir bütün olarak ele alınmıştır. Gerçi bu eserde, tartışmalı veya Togan’m kendisince önem verdiği dönemlere daha fazla aşırlık verilmiştir. Her ne olursa olsun, bu eser Türk târihini bir bütün olarak ele alan mükemmel bir eserdir.
Bu eser yayınlanınca, öteki Türk târihçileri de kendi Türk târihiyle ilgili kitaplarının basılmasını da etkilemiştir. Hüseyin Namık Orkun’un Türk Târihi kitabı gibi, Sadri Maksudi Arsal aynı zamanda bir târih kitabı da sayılabilecek olan Türk Târihi ve Hukuk adlı eserini 1947’de bastıracaktır.
1950’deki siyâsî iktidar değişikliği günlerinde basılan Târihte Usul, Türk târihçiliğinin metot kitabı ihtiyacını, çok uzun yıllar karşılamıştır. Bugün dâhi Türk târih araştırıcıları için en önemli el-kitabı olarak önemini korumakta, hatta genel Türk târihi alanında yegâne kitap vasfındadır. Onun Türk destanlarına ait çalışmaları Türk târih ve edebiyatında 1930’lardan itibâren etkili olmuştur. Çalışmalarının tam bir neticesini kitap olarak yayınlayamamışsa da hayatının son aylarında Oğuz Destanı’nın Reşideddin’in eserinde yer alan şeklini tamamlamış ve ölümünden sonra talebesi Tuncer Baykara tarafından yayımlanmıştır.
Hayatının son yıllarında yayımladığı Hâtıralar’ı (ilk baskısı 1969, İstanbul, 2. baskı, Ankara 1999) bazı Türk lehçelerine ve Rusça başta olmak üzere yabancı dillere ve kısmen Japoncaya da çevrilmiştir. Bu eserin alt başlığı ‘Türkistan ve Diğer Müslüman Doğu Türklerinin Millî Varlık ve Kültür Mücâdeleleri’ başlığını taşımaktadır. Bu eserde, Rusya sâhasında bir köy çocuğu olarak dünyâya gelen Zeki Velidi, hem siyâset ve ilim alanında dünyânın önde gelen bir şahsiyeti olmasının hikâyesini, kendi ağzından vermektedir. O böylece hem 1917 İhtilali sonrasında Rusya’daki Türklerin kavgaları, hem de Türklüğün kültür meseleleri için ‘kaynak’ eser meydana koymuştur. Zeki Velidi bu eseriyle, artık başkalarının yazdıklarını tâkip eden bir araştırıcı değil, doğrudan kendi gördükleriyle ve bildikleriyle târihe kaynaklık etmektedir.
Sonuç olarak Zeki Velidi Togan, dünya ölçüsünde bir büyük âlimdir; ama o aynı zamanda bir Türk’tür. O haysiyetine düşkün olduğu gibi, öteki milletlerin bilginleriyle de yakın ilişki kurabilen bir insandır. Prof. Kari Jahn, onun hakkındaki bir yazısında, Rusya sâhasında doğup yetişen, Türkistan üzerine araştırmalar yapan geniş ufuklu târihçiler arasında, onu bir kuşağın son ve en genç temsilcisi sayar. W. Barthold (1869-1930), W. Minorski (1877-1966) ve Zeki Velidi Togan.
Kısacası Zeki Velidi Togan, Türklüğün ve aynı zamanda insanlığın gurur duyacağı bir ilim adamıdır.
TUNCERBAYKARA 1940 Denizli’nin Yatağan ilçesinde doğdu, müderris iki dedenin torunu, Denizli Köy Muallim Mektebi 1930 mezunu Asım Baykara’nın oğludur. Köyünde ilkokulu, Niğde, Acıpayam ve Urla’da ortaokulu bitirip İzmir Atatürk Lisesi’nden 1959’da mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi’nde başlayan kimya mühendisliği tahsilinde başarılı olamayınca 1962’de Edebiyat Fakültesi’ne girdi ve orayı bu kitaptaki hocalardan eğitim görüp 1966’da bitirdi. Aynı yıl başlayan doktora eğitimine Zeki Velidi Togan nezdinde başladı. Onun 1970’te vefatından sonra İbrahim Kafesoğlu ile tamamladı. 1967 senesi sonlarında Erzurum Atatürk Üniversitesi mensubu oldu, doktorasını tamamlamak üzere İstanbul’da görevlendirilerek 1971 senesi başında Dr. olarak Erzurum’a döndü. 1972-1973 senesinde askerliğini Polatlı ve Burdur’da ifa ederken ‘Cumhuriyetin 50. Yılına Türk Silahlı Kuvvetlerinin Armağanı’ kitabı için Ankara’ya tâyin. Terhisinden sonra Hacettepe Üniversitesi’ne girdi. Orada Dr. öğretim görevlisi ve Doçent olarak çalıştı. 1987 senesinde YÖK tarafından profesör olarak Ege Üniversitesi’ne gönderildi. 1998-1999 ders yılında Kırgızistan’da Bişkek’teki Türk- Kırgiz Üniversitesi’nde târih bölümünü oluşturdu. İzmir’e dönerek orada çalışmasına devam etti. 2007’de emekliliğini müteakip üç sene kadar (2009-2012) Uşak Üniversitesi’nde rektör olan talebesine destek olarak görev yaptı. 1985 yılında Türk Târih Kurumu azası olmuştu. Hâlen kurumun şeref üyelerinden biridir. İstanbul’da doktora talebeliğinin geçtiği, Küçükyalı’da Zeki Velidi Yurdu’nda, onun adını taşıyan evin bir dâiresinde oturmaktadır. Çeşitli zamanlardaki hayat hikâyeleri yanında, 2004 yılında ‘Ben Kendim’ adını taşıyan kitabı vardır. Çeşitli konulardaki eserlerinin sayısı kitap olarak 50, makale vs. olarak 500’e yaklaşmıştır. En son durum iki sâdık profesör talebesi Nahide ve Sabahattin Şimşir’in kaleme aldıkları Tuncer Baykara, İstanbul, 2021, Post Yayınları kitabına yansımıştır.
Ne tuhaf, zaman değişiyor, mekân başkalaşıyor. Ama her iki durumda, insan aynı kalıyor. Değişmiyor. Makam hırsı, insanların peşini hiç mi hiç bırakmıyor. Hangi asır, hangi mekân ve hangi milletten olursa olsun; insan, müspet – menfî vasıflarıyla her zaman, dünya sahnesinde rol sahibi. Hırs ve menfaat peşinde ber-devam! Makam güdücüsü olmaktan bıkmaz ve usanmaz bir halde! Gayri meşru yollardan mevki elde etmekten vazgeçmeyen duruşu, her zaman yürürlükte.
x
Aslında bütün bunları;
İbret ve ders alarak atlatması,
Geçici dünya menzilini;
Geride bırakması için,
Çalıp vakti gelen paydos zilini,
Çıkarmaya çalışması gerek;
Dünyadan çıkış iznini.
Dövmeye lüzum kalmasın diye
O aşınmış dizini.
x
Gerçi, “Bâtıl fikirleri iyice tasvir, safî zihinleri idlâldir (bozar).” Fakat düşmanı yenmenin yolu, onu iyice tanımaktan geçtiği için, bu menfî öğütleri zikretmek lâzım. “Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla” kabîlinden. İşte mevki, makam ve siyaseti; şahsın kendisi için menfî şekilde nasıl kullanılacağını ifade eden çeşitli tespitler:
x
“Oğlum! Söyleyeceklerimi iyi dinle. Sana bırakacağım en kıymetli hazine bu söyleyeceklerimdir. Beni iyi dinler ve anlarsan benden daha güçlü olursun…(Bazı) adamları sonuna kadar kullan. Onların aklından da yararlan, akılsızlığından da…Oğlum! Akıllı adamın aklından, akılsız adamın da akılsızlığından yararlan. İkisi de senin işine yarar. Sen istediğin kadar haksız ol, fakat haklı görünmenin bir yolu vardır…Halkı memurlarınla korkutacaksın! Öyle korkutacaksın ki, memurlarını görünce kaçacak delik arayacaklar. Ama onlar iğnenin deliğine de girse, memurların bulup çıkaracak. O zaman anlayacaklar ki, halifenin askerinden kaçmak asla mümkün değildir. Ama bu bir yere kadar. Sonsuza kadar sürmez bu korku. Haddi hududu iyi çizmek gerekir. Bir yerde durmasını bileceksin. Yoksa isyan başlar. Haa, o zaman suçu fermanda bulmasınlar diye kılıcını kendi memuruna çevireceksin. Üçünü – beşini görevden alıp cezalandıracaksın. En kötülerinin bir-ikisinin de kellesini uçuracaksın. ‘Sen benim halkıma nasıl zulmedersin bre münafık!’ diye halkın önünde onları azarlayacaksın. İşte o zaman süt gibi ak pak olursun oğlum. Sonra memurlarınla halkı tekrar korkutacak, isyanlar çıkmaya başlamadan tekrar böyle yapacaksın. Böyle böyle döndüreceksin çarkı. Anladın mı?” (s. 330 – 331)…
Meclisin ileri gelenlerinden Serhun: “Evet, baban rahmetli Kûfe’den Hicaz’a kadar halka baskı yaparak ve ‘En iyi hatip kılıçtır’ diyerek senin halifeliğini zorla kabul ettirdi…Rahmetli babanız bir eliyle baskı yapardı yapmasına, fakat öbür eliyle de dağıtırdı…Elinin birine kılıç alırsa, ötekine de mutlaka Kur’an alırdı. Yani babanız bir denge adamıydı, halkı nasıl dengede tutacağını ince matematiksel hesaplar üzerine oturtmuş siyasî zekâsı parlak bir zat-ı muhteremdi…Kendisi bu parlak zekâsı sayesinde…Baban şeydi…Cömertti yani. İkramlı sofralar kurardı. Düşmanlarına karşı sabırlıydı. Sıffın’da yenilgiye uğramış olduğu hâlde, zekâsı ve hilesiyle yenilgiden kurtuldu. Halife Ali’yi yenemedi, ama kendisini de mutlak bir yenilgiden kurtardı. Eğer zekâsını kullanıp mızrakların başına Kur’an mushaflarını takmasaydı ve o hakem olayını icat etmeseydi, Halife Ali senin babanı önüne katıp seksen bin kişilik ordusuyla birlikte Sıffın denilen yerden taa Şam’a kadar kovalardı. Vallahi kovalardı efendim. Halife Ali’nin nasıl bir savaşçı olduğunu herkes bilir. Düşmanları da bilir…” (s. 337 – 338)
“Anlayacağınız bir zihniyet sorunumuz var … Onu için bunları tekrar da fayda var! Tokat yemekten şamar oğlanına dönüşmüş topluma yerel seçimler öncesinde uyarılar yapmaya devam ediyoruz…”
Türk Milleti yüz yıllardır karşı karşıya olduğu bir “zihniyet meselesi” dolayısıyla nesilden nesile aktarılan ve birbirine benzer acı olaylar yaşıyor.
Bu nedenle Türk Milletini bu acılardan kurtarmak ve istikbalde rahat etmesini sağlamak için binlerce yıllık bu probleme el atmak zorundayız
Ancak toplumun geneli tarafından henüz keşfedilmemiş olan bu “zihniyet meselesi” dış güçler ve ülkeyi yönetmek isteyenler tarafından çok iyi analiz edilmiştir. Adeta millet olarak atacağımız her adım öncesinden bunlar tarafından bilinmektedir.
Zihniyetimiz yanlışta olsa nerede ise karakterimiz haline gelmiştir. Bu nedenle eğer zihniyetimizde bir problem var ise bu karakterimize de önemli oranda yansımaktadır. Ancak kanaatimce karakter ve zihniyet arasında çok derin uçurumlar vardır. Yani zihniyet bozuk olsa bile karakter düzgün olabilir.
Türk Milleti unutkandır. Çoğumuza akşam ne yediğimiz sorulsa doğru cevaplar veremeyebiliriz. O sebeple 10 yıl veya 100 öncesini hatırlamak bile mümkün değildir. Acılar, başımıza gelenler ve ödediğimiz bedeller kolayca unutulur. Savaşlar ve depremler bunun en yakın örnekleridir.
Türk Milleti nerede ise aptallık derecesinde saf ve iyi niyetlidir. Olayları gerçeklik ekseninden ziyade duygusallık çerçevesinde değerlendirir. Buna son örnek ise varlığını tehdit eden Suriyeli sığınmacılar konusunda Ensar-Muhacir’in dayatması ile susturulmuş olmasıdır.
Allah, din, peygamber, kutsal kitap gibi konularda akılcılıktan uzak neden olduğu bilinmez bir biat anlayışı içindedir. Camilerde Arapça yapılan duaları bilmeden amin der…en azından kendi dilinde dua edilmesinde bile ısrarcı olmaz. Hurafeye inanmaya yatkındır. Ancak cehennemden çok korkar ve cehennemden kurtulsun diye uyduruk şeyhleri Allah ile arasına aracı koyar. Hatta uydurulmuş din ile din arasındaki farkı çok iyi bilir ama dünyevi nedenlerle buna göre yaşamak işine gelmez… Yaptıkları veya yapmadıkları ile cemiyetin zarar gördüğünü bilir de sesini kolay kolay çıkarmaz.
Eğitimden bir türlü hoşlanmaz. Cehalet rahatsız etmez. Kadercidir!
Çalışkan değildir! Kolaycıdır! Ekmeğini doğrulttuğu zaman şükür eder işi rölantiye alır.
Mustafa Kemal Atatürk’ün Türk Milletine hitaben söylediği şeylerin çoğu aslında millette gördüğü değil görmeyi arzu ettiği şeylerdir. O kanunlarda yaptığı devrimler kadar aslında Türk Milletinin zihninde de bir devrim yaratmaya çalışmıştır.
Türk Milleti sorumluklarını hep başına gelmiş adamlara devretmiştir. Denetim görevinden kaçınmıştır. Halbuki “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” sözü dillerden düşmez ama ona göre de yaşanmaz. Bu ona çeşitli mihraklar tarafından da telkin edilmiştir. O da işine geldiği için kabullenmiştir.
Aslında yanlışın ne olduğunu pek ala bilir. Ancak çoğunlukla işine gelmediğinden bu yanlışları yapmaktan da geri durmaz. Bu durumu veya benzerlerini anlatan Nasreddin Hoca Fıkraları, Karagöz-Hacivat atışmaları, hiciv dolu şiirler, deyimler ve atasözleri çok meşhurdur.
Futbol takımı gibi taraf tutar. Yani yanlışlarında bile tutucudur denilebilir. Bu nedenle özeleştiri yapmaktan kaçınır ve topu başkalarının üstüne gönderir. Menfaatleri birçok aile, evlat, vatan, bayrak gibi kutsal sayılabilecek şeylerden önce gelir fakat bu konularda uyarıldığında da hamaset dolu itirazlarda bulunur.
Adaletin gerçekleşmesini ister ama adaletin bu dünyada tecelli etmeyeceğini düşünür. Bu nedenle hak arayışını genel de ahirete bırakır. Zulmü ve zalimi sevmez ama “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” mantığı ile pek de sesini çıkarmaz. Hak, adalet ve hukuk arayışında olanları da Don Kişot olarak niteler! Bilmez dediğimiz bu insan tipi kalkar size durumu İspanyol edebiyatının baş yapıtlarından biri olan roman kahramanı Don Kişot ile örnekler…
Günlük yaşar yarını düşünmez. Etraflı da düşünmez. Onun için Osmanlı zamanında “etrakı bi idrak” denilmişti. Yani aklı olanın idraki olmayabilirdi!
Ezan susmamışsa bayrak inmemişse sanki bir sorun yok gibi görür. Hâlbuki yıllardır ABD, İngiltere ve Fransa gibi ülkelerin sömürgesi olan İslam ülkelerinin de, bayrağı inmemiş ve ezanı susmamıştı… Mukayeseli değerlendirmelerden uzaktır. Belki de mukayese ne demek farkında bile değildir. Tarih, hukuk, teknoloji ve diğer mukayese etmesi gereken şeylerin önemini de kavramamış olabilir.
Dedim ya aslında bilimsel incelemelere konu olacak bir zihniyet meselemiz var. Hemen itirazlarda bulunabilirsiniz. Ben zaten itirazlarda bulunacak insanlar için bu konuyu gündeme getirmedim. Ben böyle bir zihniyete sahip değilim diyecek arkadaşları da saygıyla karşılıyorum. Lafım sözüm bu tür bir zihniyete sahip insanlarımızadır.
Eğri oturup doğru konuşalım deriz ama doğrular karşısında yanlış konuşmaya ve yapmaya da devam ederiz!
Başarmak ve böylece ülkemize ve de Türk Milletine faydamız olsun diyorsak zihniyetimizdeki arızaları gidermek ve kendimizi değiştirmek zorundayız. Bu konuda bilimsel çalışmalar yapanların topluma önderlik yapması gerekiyor. Haydi bakalım çıkın öne!