Aydınlar Ocağı Genel Merkezi tarafından, 06 Nisan 2024 Cumartesi günü, Öğle Namazınımüteakiben DÜLGERZÂDE CAMİİ’ nde ( Fatih, Macarkardeşler Caddesi Nu.37 ) Aydınlar Ocağı’nın vefat eden değerli üyelerinden merhum ;
Prof. Dr. İbrahim KAFESOĞLU, Ekrem Hakkı AYVERDİ, Ord. Prof. Dr. Ziyaettin Fahri FINDIKOĞLU, Nihat Sami BANARLI, Av. Said BİLGİÇ, Fethi GEMUHLUOĞLU, Prof. Dr. Ayhan SONGAR, Av. M. Fazlı AKKAYA, Prof. Dr. Muharrem ERGİN, Ahmet KABAKLI, Prof. Dr. Muharrem MİRABOĞLU, Nahit Rıfkı DİNÇER, Prof. Dr. Faruk Kadri TİMURTAŞ, İsmail Hakkı UĞUR, Prof. Dr. Tahsin BANGUOĞLU, Fevzi SEVGİLİ, Prof. Dr. Nuri KARAHÖYÜKLÜ, Av. Enver YAKUBOĞLU, Prof. Dr. Mehmet KAPLAN, Prof. Dr. Suat VURAL, Prof. Dr. Erol GÜNGÖR, Prof. Dr. Mehmet ERÖZ, Prof. Dr. Recep DOKSAT, Kerim ODER, K. Armağan TEKİN, Erdoğan Ferit KOYAŞ, Dr. Özcan BOLCAN, Eymen TOPBAŞ, Arif ÖZKÖK, Hakkı Cengiz ALPAY, Özcan TUNA, Doç. Dr. Nâmık AYVALIOĞLU, Selâhattin SAVCI, Prof. Dr. Hakkı Dursun YILDIZ, Seyfettin MANİSALIGİL, İsmail Hakkı YILANLIOĞLU, Turhan ÜÇOK, Dr. Güngör SAVAŞ, Nevzat SİLAHŞÖR, Hulûsi ÇETİNOĞLU, Ahmet İMAN, Refik ÖZDEK, E. General Sami KARAMISIR, Av. Tarlan SAMANCI, İsa Yusuf ALPTEKİN, Prof. Dr. Tevfik ERTÜZÜN, Av. Müstecip ÜLKÜSAL, Muzaffer ERİŞ, Prof. Dr. Ekrem Kadri UNAT, Prof. Dr. Faruk SÜMER, Prof. Dr. Necmettin HACIEMİNOĞLU, Dr. Cavit AYDIN, M. Sıraç DEDE, Prof. Dr. İsmet MİROĞLU, Nurettin ERGÜCÜ, Dr. Mustafa AKIN, Prof. Dr. Fahrettin TOSUN, Av. Oğuz ÖZBEK, Feyzullah DEĞERLİ, Av. Yusuf TÜREL, Mehmet UZUN, Prof. Dr. Süleyman KARATAŞ, Av. Nuri EROĞAN, İsmail Hakkı ŞENGÜLER, Alâaddin ERTÜZÜN, Sabahaddin TOPBAŞ, Dr. Mehmet HALAÇOĞLU, Doç. Dr. M.Cahit ATASOY, Gültekin SAMANCI, Yard. Doç. Dr. Cevdet DADAŞ, Dr. Necmettin İŞLİ, A. Atilla SALİHOĞULLARI, Kemal PERK, Prof. Dr. Haşmet BAŞAR, Bayram CAMCI, Prof. Dr. Mustafa KÖSEOĞLU, Mehmet GÜLER, Av. Kâmil ÖZTÜRK, Prof. Dr. Amiran Kurtkan BİLGİSEVEN, Hayati GÜLER, Servet MAHİROĞULLARI, Emrehan KÜEY, Ömer HACIAHMETOĞLU, Dr. Reyhan SONGAR, İlhan ARAS, İsmail KANYILMAZ, Ali Öner BİLİCİ, İsmet KARAOĞLU, Prof. Dr. Sabahattin ZAİM, Prof. Dr. Ali İhsan GENCER, Hulûsi ALTINYURT, Yard. Doç. Dr. Dilâver CEBECİ, Necati Asım USLU, Prof. Dr. Asaf ATASEVEN, Prof. Dr. Ömer KASIMOĞLU, Kemal ÇAPRAZ, Doç. Dr. M. Süreyya ŞAHİN, M. Sami ERDEM, Mustafa ŞEN, Dursun KESKİNKILIÇ, Ergun GÖZE, Hasan Tahsin UĞUR, İsmail EKİM, Abdurrahman ÇELİK, Abdülkadir YAŞAR, Prof. Dr. Reha Oğuz TÜRKKAN, Doç. Dr. Hüseyin KALKAN, Refet KÖRÜKLÜ , Av. Abdullah Mazhar BAYTAZ, Prof. Dr. Ruknettin TÖZÜM, Prof. Dr. Yusuf KEÇECİOĞLU, Celalettin KARAATLI, Müslüm FİNCAN , Sabri ÜLKER, Prof. Dr. A. Selçuk ÖZÇELİK, Av. Armağan GAYRETLİ, Altan DELİORMAN, Prof. Dr. Turan YAZGAN, Prof. Dr. Oktay ASLANAPA , Mustafa ÖNCEL, Av. Celâl ÖZDEMİR, Sami YAVRUCUK, M. Kemal CABİOĞLU, Durali AYAROĞLU, M. Zeki KARAHAN, M. Turgut ÖZTAŞKIN, Necati ÜSTÜNDAĞ, Hakkı TURCAN, Prof. Dr. Fevzi SAMUK, Prof. Dr. Nevzat YALÇINTAŞ, Prof. Dr. Ali Osman ÖZCAN, Altemur KILIÇ, Prof. Dr. Mehmet Rahmi BİLGE, Prof. Dr. Süleyman YALÇIN, Erk YURTSEVER, Nihat GÜRER, Prof. Dr. Nihat KEKLİK, Sinan YILDIZ, Prof. Dr. Nejat DİYARBEKİRLİ, Mehmet ATEŞOĞLU, Prof. Dr. Cevat BABUNA , O. Faruk BAŞOĞLU, Necati Nazım BOZKURT, E. Gnl. Mehdi SUNGUR, Prof. Dr. Nuri MUGAN, Prof. Dr. Yusuf DÖNMEZ, Prof. Dr. Erol CİHAN, Mevlüt ŞAM, Prof. Dr. Acar SEVİM, Ahmet KOLUTEK, Mustafa KALAYCIOĞLU, Prof. Dr. Mustafa KAFALI, Aytekin YILDIRIM, Süleyman BOZKURT, Dr. Yaşar AKDOĞAN, Hasan EKŞİ, Dr. Namık Kemal KURT, Av. Erol TUNALI, E. Alb. Necabettin ERGENEKON, Halim TERZİ, Osman Nuri GÜRSOY, Mustafa HAYKIR, Nazım Nihat BOZKURT, Hızırbek GAYRETULLAH, Prof. Dr. Kemal ERASLAN, Prof. Dr. Abdülkadir DONUK, Fahri ÇETİN, Doç. Dr. Cüneyt MENGÜ, Ramazan KIRKIK ve Av. Mürsel ASLAN için mevlid okutturulacak ve rahmetle anılacaklardır.
Mevlide katılmanızı önemle rica eder, bu vesileyle selâm ve hürmetlerimizi sunarız.
Bu bölge, Birinci Cihan Harbi sonrası Osmanlı – Türk hâkimiyetinden çıkmış ve İngiltere’nin kontrolüne geçmiştir. 1948’de İsrail Devleti’nin kurulması ile Arap-İsrail çatışmalarının bitmediği bir süreci yaşamaktadır. Filistinliler ise bu karmaşadan en çok zarar gören halk olmuştur. 1988’de kurulan Filistin Devleti, Kudüs merkezli Lut Gölü’nün kuzeyinde Ürdün-Suriye-İsrail sınırlı bir alan ve Akdeniz kıyısında İsrail, Mısır sınırlı, ayrı küçük bir bölge olarak yapılanmıştır.
Şimdi Gazze’de Hamas’ın direniş grubunun 7 Ekim 2023’teki “Aksa Tufanı” isimli eylemi sonrası bölge yeniden savaş şartlarını yaşamaktadır. İsrail’in savaş kararı ile Gazze görülmedik bir yıkımı, Filistinler bir insanlık dramını yaşamaktadır. Bugüne kadar çoğu kadın ve çocuk olmak üzere 30.000’den fazla insan ölmüş, 100.000’den fazlası yaralanmıştır. Hastane, cami, kilise dâhil (Filistinlilerin %10’u Hristiyan’dır) Gazze büyük bir yıkımı yaşamaktadır. İkinci Cihan Harbi’nde Almanya Hitler yönetiminin insanlık ayıbı uygulamalarını yaşayan Yahudi milletinin bugünkü yöneticilerinin Filistinlilere daha fazlasını yaşatmalarını anlamak mümkün değildir.
Bu yazımda bölge ve Kudüs’ün 3 İbrahimî dince kutsallığı üzerine kısa bir değerlendirme yapacağım.
Müslümanlar için: Kur’an’da isimleri geçen Hz. İbrahim, oğlu İshak, torunları Yakup ve Yusuf peygamberler El Halil şehrinde üzerinde cami yapılmış olan Atababalar Mağarası’nda metfundurlar. Hazreti Davud, oğlu Süleyman, Lut, Musa, Harun, Zekeriya, Yahya, Meryem ve Hz İsa peygamberlerle ilgili birçok olay bu şehir ve bölgede yaşanmıştır. Peygamberimiz Hazreti Muhammed’in Miraç olayı burayla ilgilendirilir. Ayrıca hicretten itibaren (622) 16 ay kıblemiz burasıdır. Bu özelliğiyle tarihi alanın güneyine Cuma – Mescid-i Aksa Camii, Mukaddes Kaya’nın üzerine de Kubbetü’s Sahre yapılmıştır. Burası Peygamberimizin de işaretiyle Müslümanlar için Mekke ve Medine’den sonra 3. harem bölgesidir.
Hristiyanlar için: İlgi Roma İmparatoru Konstantin’in Hristiyan olan annesi Helena’nın burayı ziyareti M.S. 326 ve sonrası Kutsal Kabir Kilisesi (Kıyamet Kilisesi) yaptırmasıyla artar. Bu kilise Hz. Ömer’in namaz kılması teklifine evet demediği önemli bir mimari yapıdır. Onlara göre burası Hz. İsa’nın çarmıhının taşıttırıldığı ve sonunda gerildiği Çile Yolunun bitim noktasıdır. Hz. Meryem’in doğum olayının olduğu yerdeki Doğuş Kilisesi, Hz. İsa’nın vaftiz edildiği Şeria Nehri, inzivaya çekildiği mağara bu bölgededir. Hristiyanlar için bunlar Kudüs ve bölgeyi dini yönden önemli kılmaktadır.
Museviliğe gelince: Yahudilik etnik bir kimlik olup çoğunluğunun dini Museviliktir. Siyonizm ise kendilerinin bölgede hâkim devlet olma anlayışıdır. Yahudilerin üstün ırk olup Ürdün’den Akdeniz’e Mısır’dan Suriye’ye kadar olan toprakların kendilerine tahsis edildiği gibi bir fikre inananlar vardır. Hazreti Musa’nın 10 Emrinden birisi “öldürmemek” olsa da yaşananlar buna uyulmadığının bir göstergesidir. Hazreti Davud’un mezarı buradadır. Onun başlatıp Hazreti Süleyman’ın bitirdiği ve içinde 10 Emirin olduğu tabletlerin de muhafaza edildiği kutsal mabet burada yapılmış olup Mescid-i Aksa’nın yanındaki kadim mescitte kalıntıları görülmektedir. Bu mabet Babiller zamanında yıkılıp Yahudiler buradan sürülmüştür. Persler zamanında buraya gelmelerine izin verilmiş ve mabet tekrar yapılmış olup bu da Romalılar zamanında tekrar yıkılmıştır (M.S. birinci yüzyıl). Yahudiler ise tekrar dünyanın dört bir tarafına sürgün edilmişlerdir. Şimdiki ağlama duvarı bu ikinci yapımdan kalmadır. Yahudilere göre Mesih’in geleceği ve Süleyman Mabedini yeniden yapacağı inancı vardır. Buradaki Zeytin Dağı da onlara göre cennete girmek için en yakın yerdir. Bu sebeple dünyanın en pahalı mezar yeri buradadır. Museviler de dualarını buraya yönelerek yaparlar.
Görüldüğü gibi Başta Kudüs olmak üzere bu coğrafya her üç din için önemlidir. Anlamı barış beldesi olan Kudüs’ün, bu üç inancın insanlarının huzur ve güven içinde yaşadıkları, ziyaret edilebilen bir yer olması sağlanmalıdır. Başta İsrail yönetimi olmak üzere, bölge yöneticilerinin bu sorumluluk ve mecburiyeti görmeleri gerekir. Son gezimde rehberimizin verdiği bilgiye göre 30 milyona yakın insan buraları ziyaret etmektedir. Çoğunluğu Yahudi ve Hristiyan dünyasından olup, İslam dünyasından gelen ise 80-100 bin gibi (çoğu Türkiye’den) düşük bir sayıdadır. Mekke Medine umreci sayısı 10 milyonu bulmaktadır. Müslümanların bu 3. Haremimizi de ihmal etmeyip, 1-2 milyonu aşan bir ziyaretçi sayısına varmaları, buranın ortak kullanma mecburiyetini daha anlaşılır kılacaktır. Bu, bölgede yaşayan Müslümanlar için övünç ve güven sağlayıcı bir etki de yapacaktır.
Ramazan Bayramı gelirken BM’nin ateşkes kararı gereği başta Gazze olmak üzere savaşın bitmesi ve bölgenin huzur-güven içinde yaşanılan bir yer olması dilek ve temennilerimle…
Not: Daha fazla bilgi “Kudüs Gezi Notları”(Kocaeli Aydınlar Ocağı sayfası) ve “Zeytin Dağından Zeytin Dalına” ve “Kudüs’ü Ne Kadar Biliyoruz” yazılarımdan alınabilir.
Türkiye’de faşist olmak çok kolay. Türk’üm demek yeterli geliyor çoğu zaman. Hele Türk edebiyatı, Türk sineması, Türk hukuku dedin mi… En büyük faşist sensin.
Sorunu hep başkalarında arayarak koca bir yüzyılı tükettik. Alman hukuku yazanın Türkiye hukuku yazmasına öfkelenerek. Öfkelendik, sinirlendik, kendi aramızda konuştuk. Sonra ne oldu? Hiçbir şey… Sesimizi ulaştıramamanın, yazılarımızı görünür kılmamamızın sebebi ne?
Dikkat ediyorum, çok uzun zamandır temsil organı Meclis’te salt Türk olmaktan bahseden yok. Mutlaka yanına İslam ekleniyor. Bir zamanlar başka şekilde söylenen bir sözü uyarlayayım. Hem Müslüman hem Türk olunmaz, demiyorum. İkisi de olur, oluyor. Fakat bizi kurtaran aynı dini paylaşmamız mıydı, yoksa aynı dil ile aynı dini paylaşmamız mıydı? Neden bir Arap ile kurtuluş mücadelesi verilmedi de Urfa’da Kürtlerle verildi?
Türkiye’den Türklük çıkarıldığı vakit her şeyin iyi olacağını sananlar var.
Siyasal yelpazede epey de yer tutan bir kitle. Hiç tarih okumadıkları belli olan, geçmişten ders alamayan bir kitle. Din her şeye yetseydi böyle mi olurdu Orta Doğu’nun hali?
Sorunu hep dışarda aramak yanlış. Kavga etmek hele. Kiminle ne ile kavga
edeceğiz. Vatan dediğin toprak mıdır? Üzerinde yaşayan olmasa vatan, vatan mıdır? Türklüğü yıllarca dilden, kültürden, ortak hayallerden koparıp dar çevrelere indirgedik. Oysa ne demişti Atatürk “Ne mutlu Türk’üm diyene”.
Söylemek istemiyorsa? Nedenini sorup kendimize çözümler aramalıyız belki de.
Şimdi içinde Türk olmaya bir Anayasa hazırlıklarında herkes. Kimisi dünden ayaklar altına almış razıydı, kimisi oy kaygısındaydı, kimisi salt İslam ile vardır Türklük kafasındaydı.
Cumhuriyet’in ikinci yüzyılına girilirken iç dökmelerim böyle. Çokta anlam yüklememeli ikinci yüzyıla gerçi. Takvim insanın zaman Allah’ındır. Türkiye Cumhuriyeti, Türklük takvimlerle sınırlanmayacak, zamanla yaşayacaktır.
Son söz. “vatanın bağrına düşman dayamış hançerini/ bulunur kurtaracak bahtı kara maderini”
Adam, her zaman tıraş olduğu berberin koltuğuna oturur oturmaz: “Ustam, saçlarımda çok ak var mı?” diye soruvermiş. Berber: “Biraz sonra önüne düşünce akı karayı görürsün.” diye cevap vermiş.
Ülkemizde on ay önce yapılan merkezi hükümet seçiminden sonra şimdi de yerel yöneticileri belirleyen seçimler yapıldı. Kimi galibiyetten, kimi mağlubiyetten söz etti; kimi de “Bu seçimin galibi de mağlubu da yoktur, kazananı vardır, o da Türkiye’dir, dedi. Ama bir gerçek var: Ak ve kara ortaya çıktı.
Seçim sonunda siyasi liderler kendine yakışan, sağduyulu açıklamalar yaptılar. Bir siyasi parti lideri olan Cumhurbaşkanı: “31 Mart, aynı zamanda bizim için dönüm noktasıdır. Seçilen adayları kutluyorum. Biz, vatandaşımızın mesajını aldık. Her olanda hayır vardır. Yanlışlarımızı düzelteceğiz.” dedi.
Şüphesiz, her olanda hayır vardır. Durduğun yer ve baktığın taraf önemlidir. Kişi aradığını bulur. Seçim sonuçlarıyla kavga edilmez; ancak sonuçlardan ders çıkarılır. Davası olanın mağlubiyeti olmaz, mağlubiyet davadan vazgeçmektir. Dava, millete en iyi şekilde hizmet davasıdır. Davası olmayanın galibiyeti de saman alevi gibidir; parlar ve söner, biraz da etrafı dumanlar ve kokutur.
Seçim sonuçlarını tahlil ederek siyasi bir yazı yazmış olmak istemiyorum. Her parti, kendi hesabına değerlendirme yapacaktır. Ancak “Vatandaşımızın mesajını aldık, yanlışlarımızı düzelteceğiz.” dendiği halde herhangi bir şeyin değişmediğini de çok iyi hatırlıyorum. Eğitim politikalarındaki yanlışlıklar, genç elaman yetmezliği, kalitesizliği veya zeki gençlerin ülke dışına kaçma isteği; ekonomi politikalarındaki yanlışlıklar da hayat pahalılığı sonucunu doğurdu. Bana göre bu seçimlerin gerçek galibi, enflasyondur. Ben buradayım, beni ciddiye almayan kaybeder, dedi.
Ortaya çıkan tabloda, merkezdeki iktidar yerelde muhalefet, muhalefet de iktidar olmuş görünüyor. Bu da bir kader. Belki ülkemizin böyle bir tecrübe yaşaması, ileriye dönük bir ders çıkarması gerekiyordu. Dedik ya, olanda bir hayır vardır.
İşi, konuşmak, israf edeceği vakti geniş olanlar, sonuçlarla ilgili bol bol gerekçe üretebilir, dedikodu yapabilirler. Allah’ın bir yasası var: “Eğer siz (Uhud’da) bir yara aldıysanız bilin ki o topluluk da benzeri bir yara almıştı. O günleri biz insanlar arasında döndürüp duruyoruz ki Allah gerçek müminleri ortaya çıkarsın ve uğrunda şehitleri olsun diye. Allah, zalimleri sevmez.” buyurur Al-i İmran suresinde. Evrende coğrafik yapı inişli çıkışlı olduğu gibi, sosyal olaylar da inişli çıkışlıdır. Zaman, evrilip çevrilir. Bu yasaya direnmek, sadece yorgunluk doğurur. Kişi olarak bizim, bu iniş ve çıkış yolculuğunda hangi istikamete baktığımız, samimiyetimiz, hangi seferde bulunduğumuz önemlidir. Hayırda yarışanlar, millete hizmet davasını üstlenenler için kaybetmek diye bir şey söz konusu değildir.
Bir de çok kişinin bildiği şu gerçeği göz ardı etmemek gerekiyor: Türkiye’de bir görünen, bir de görünmeyen iktidar var. Görünen sivil iktidarı, görünmeyen iktidar belirliyor. Bu iktidarın temel amacı, devletin bekası. Siyaset alanı, bir tiyatro sahnesi. Sahneye, siyasi konjonktüre göre oyuncular çıkarılıyor. Kişiler, sahnede rollerini bazen uzun, bazen kısa süreliğine icra ediyorlar. Onlar daha sonra perde arkasına geçiyorlar. Adına halk dediğimiz seyirciler de kendi duygularına veya oyundan beklentilerine göre kahramanlara alkış tutuyorlar, yuh çekiyorlar, öfkeleniyorlar. Son kullanım tarihi gelen siyasi figürlere, örgütlerine “paydos” deniyor, ama oyun hep devam ediyor.
Tarihin bu diliminde, kısa soluklu son siyasi değişiklik sebebiyle kimse üzülmesin, sevinmesin. Ancak makam, itibar, kazanç kaybetmekten korkanlar üzülebilir, söz konusu fani değerleri kendine hedef koyanlar sevinebilir. Bu tip insanlar için de kavga etmeye, eşini dostunu kırmaya, ona buna küsmeye değmez.
“İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır.” ilkesi, istikametimiz olmalıdır. Kutup Yıldızı hiçbir zaman önemini kaybetmez. Yolu yanlış olanlar da doğru olanlar da ondan faydalanır. Yanlışın, doğru ile yanlışı ayırt edebilme kabiliyeti yoktur. Bir doğru bütün yanlışları gösterebilir. Doğru yer, hakikattır. Hakikat noktasında anlaşamayanlar varsa bunlar da öncelikle kendilerini ölümsüz ölçülerde test etmelidirler. Özel ve genel manadaki bu ölçüleri burada saymanın gereği yok. İsteyen bulur.
Hayır doğrarsan aşına, hayır gelir kaşığına. Yakından uzağa doğru, herkes, her şey için hayırlar diliyoruz. Seçim sonuçları hayırlar getire… “Hayır” bunun neresinde, denmeye!
Türk Dünyâsı sevdâlısı Özer Ravanoğlu; Doğudan Batıdan Hikâyeler, Tanrı Dağları’nınGözyaşları ve Tanrı Dağları’nın Eteğinde isimli eserlerinden sonra güçlü kalemiyle hazırladığı romanı ile dördüncü defa okuyucu huzuruna çıkıyor: Alay Usta ve Çocukları / Ülkücülerin Romanı.
13,5 X 21 santim ölçülerinde 352 sayfalık eser Ötüken Neşriyat’ın 2052 numaralı yayını olarak Aralık 2023’te yayınlandı. Eserde anlatılan hâdiselerin tamamı, bir zamanlar yaşanılmış gerçeklerdir. Olayların cereyan ettiği şehirler, mekânlar ve târihler ile fâillerin isimleri değiştirilmiş olmakla berâber tamamen gerçek olarak cereyan hâdiselerden esinlenerek yazılmıştır. Yazar; eserini Kadirli ilçesinin yiğit evlâdı fedâkâr, inançlı bir ülkücü olan, komünist militanlarca dolmuş durağında eşinin yanında vurularak şehit düşen, dâvâ ve ideal arkadaşı, can yoldaşı Teyfik Pampal’ın aziz ruhuna ithaf etmiştir.
Romandaki olaylar zinciri 1975-1976 eğitim yılının başlarından itibaren ele alınıyor.
Alay Usta, Trabzon’un merkezine yakın bir sâhil köyünde yaşayan, geçimini balıkçılıkla sağlayan, aynı zamanda inşaatlarda kalıp ustası olarak da çalışan imanlı-inançlı bir Karadenizlidir. Büyük oğlu Hüseyin milliyetçi-muhafazakâr düşüncelere sâhip olmasına rağmen, kardeşi Hasan, arkadaşlarının ve okuduğu okula yeni tâyin olan İngilizce öğretmeni Ali Haydar Türkoğlu’nun tesirinde kalarak devrimci görüşte idi. Zaman içerisinde görüş farklılıkları netleşir ve keskinleşir. Hüseyin; Ülkücü, Hasan ise sol görüşlü ve devrimci militandır. 1977 yılına gelindiğinde iki kardeş bir sınıf ara ile Ankara’da üniversite öğrencisidir. Sol kesim devrim mahkemelerini oluşturmuş, sağ kesim ise, Ülkü Ocakları’nda Türk târihi, Türk kültürü, İslâm ahlâkı konularında kendilerini geliştirme çalışmaları ile meşguldür. İki cephe arasında çatışmalar başlamıştır. Günün birinde Hüseyin’in yakın arkadaşı Necâti, ortalıkta görünmez olur. Ülkücü arkadaşları sıkı bir araştırma neticesinde onun devrimcilerin elinde ve esir olduğunu öğrenir. Çok gizli ve sessizce 30 kişilik kurtarma ekibi oluşturulur ve ancak filmlerde görülebilecek heyecanlı bir operasyonla Necati ağır yaralı olarak kurtarılır. Kendisine korkunç işkenceler yapılmış, çıplak bedeninde sigaralar söndürülmüş, ölümün eşiğinde iken fedâkâr arkadaşları tarafından devrimcilere en küçük ölçüde bile zarar vermeksizin ve kendilerinin de burnu dahî kanamaksızın kurtarılmıştır.
Bundan sonrasında okuyucu artık sâdece sayfaların değil, satırların esiri olmuştur. Tek kelime atlamaksızın maraton koşucusu gibi nefes nefese okumaya devam eder. Hâdiseler, ihânetler, korunma ve kurtulma plânları, şehitler, boykot ve işgaller sebebiyle gün ve sene kayıpları sebebiyle hepsi perişandır. Fakat yılmaz bir irâde ve yorulmaz bir zihin ve bedenle mücâdeleler devam eder.
1978-1979 ders yılı nasıl olaylı başlamış ise öyle de devam etti. Üniversitelerin açılış törenleri bile doğru dürüst yapılamadı. Yine boykotlar vardı. Terör artık sâdece üniversitelerde değildi. Şehirlerin sokaklarında bile can güvenliği kalmamıştı. Banka soygunları daha sık duyulmaya başlamıştı. Bir gün Ulus’ta bir banka soyuluyor ertesi gün Dikimevi’nde başka bir bankanın soygunu duyuluyordu.
Üniversiteler tâtil edilmiş, sokaklarda adam kaçırmalar olağan işler hâline gelmişti.
Hüseyin, yılbaşı tâtilinde ve okullar kapalı iken, yurtta kalıp ders çalışmak için Trabzon’a âilesinin yanına gitmemişti. Çok tedbirli hareket etmesine rağmen ekmek almak için yurttan çıktığı bir sabah, komünist militanlar tarafından kaçırıldı. Bu defa durum farklı idi. Solcu militanlar güçlenmişti. Devlet görevlilerinin bâzıları, özellikle de Pol-Der üyesi polisler tarafından destekleniyordu. Kaçırdıkları ülkücüler gizli yerlerde çok sayıda devrimci militanlar tarafından, bilinmeyen umulmayan yerlerde esâret altında tutuluyor ve işkence ediliyordu. Hepsi silâhlı idi.
Uzun araştırmalar neticesinde bulunduğu yer tespit edilir. Hüseyin girilmesi zor binada, kalabalık ve silâhlı bir grup içerisinde esirdir. Çatışma olmadan ve Necâti için düzenlenen operasyon benzeri bir usulle neticeye ulaşmak mümkün değildir. Çıkacak çatışmada çok kişi ölecek belki de Hüseyin’in (Allah korusun) ancak cansız bedenine ulaşılabilecektir. Ülkü Ocaklarına devam eden öğrenciler bir heyet oluşturup plân yapar. Devrimcilerin liderlerinden önemli bir kişi kaçırılacak ve Hüseyin ile takas edilmesi teklif edilecektir. Plân başarıyla uygulanır ve Hüseyin kurtarılır. Ancak Hüseyin’e çok işkence edilmiştir, perişan haldedir. Halbuki Ülkücülerin kaçırdığı, esir aldığı devrimciye çok iyi muamele edilmiş, kuş sütü ile beslenememiş ise de istediği her gıda temin edilip önüne konulmuş, işkence bir tarafa, dost evindeki misâfir gibi ağırlanmıştır.
Hüseyin hastahâneye yatırılır ve uzun müddet tedâvi görür. Biraz iyileşince ülkücü arkadaşlarının titiz koruması ile memleketi Trabzon’a götürülüp âilesine teslim edilir. İntikam hırsı ile hâreket edilmez. Ülkücüler müdafaa hâlindedir. Üniversitelerde boykot ve işgal olmadığı zamanlarda derslere gitmekte, okulun kapalı olduğu zamanlarda ise yurtlarda seminerler düzenleyerek bilgi ve görgülerini geliştirmek için çalışılmaktadır. Hüseyin iyileşince Babası ile birlikte Ankara’ya geldi. Arkadaşları tarafından kendisine ‘lider’ muamelesi yapılıyordu. Günleri, güçlü bir ekibin koruması altında okulda ve Ülkü Ocakları’nda geçiyordu. Kardeşi Hasan da liseyi bitirmiş, üniversite tahsili için Ankara’ya gelmişti. O da devrimci grubun lideriydi.
Kitap aynı zamanda bir devrin hâfızasıdır:
1978 yılının son günlerinde Maraş’ta çok büyük olaylar meydana geldi. 19-26 Aralık 1978’de yedi gün devam eden bu halk hareketinde solcu militanlar, solcu devlet görevlilerinin hâkim olduğu resmî makamların da desteği ile bir hafta sokaklarda hâkimiyeti ele geçirdiler. İki yüzden fazla ev yakıldı. 120 vatandaş öldü, yüzlerle insan yaralandı. Yüzlerce ülkücü genç tevkif edildi, hapse atıldı ve korkunç işkencelere mâruz bırakıldı. İçişleri Bakanı Emekli Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İrfan Özaydınlı Maraş’a gelerek olayları yakından incelemeye aldı. İnceleme neticesinde olayların baş fâilinin Garbis Altunoğlu isimli bir Ermeni olduğunu açıkladı. Devrinciler ekip hâlinde ona yardımcı olmuştu. Garbis’in suçu mahkemece sâbit görülerek hapse konuldu. Sol basın bütün suçun ülkücülerde olduğunu yazdı. İçişleri Bakanı, olayların solcular tarafından çıkarıldığının tespit edildiğini söyleyince görevden alındı. Yerine Hasan Fehmi Güneş tâyin edildi.
Teröre kol kanat olan mihraklar, her millî meselede olduğu gibi başta kirli basın olmak üzere olayları ört bas ettiler. Ermeni Garbis, suçsuz bulunarak serbest bırakıldı.
Yaşanan çok garip olayların devamı kitabın 68-69. sayfalarında…
Alay Usta, oğlu Hüseyin’in ölümden dönmesinden sonra Hasan’ın akıbetini kara kara düşünmektedir. Onun Trabzon’a dönmesini istiyorsa oğlunu bulup konuşması mümkün değildir. Hüseyin’in Ülkü Ocakları’ndan arkadaşı Kürşat hazırladığı plânı dertli babaya anlatır:
‘Ben seni Ulus’ta bir yere götüreceğim. İndirdiğim yere yakın bir lokanta var. Orayı da sana târif edeceğim. Hasan ekseriyetle öğlen yemeğine oraya geliyormuş. Sen oraya müşteri gibi gireceksin. Orada en az iki saat kadar bekleyeceksin. Garson gelince arkadaşım gelecek diyerek on, on beş dakika zaman kazan. Yemeğini mümkün olduğu kadar geç söyle. Bu sıralarda gelirse Hasan’la konuşursun. Ne konuşacağını ne yapacağını önceden tasarla. Sakın heyecanlanma, sâkin olmaya çalış.
Bu zaman zarfında Hasan gelmez ise yemeğini ye, biraz daha oyalan. Mesela bir iki çay iç. Yine de gelmez ise kalk, seni bıraktığım durağa gel. Durakta seni beklemekte olan Yılmaz, seni bana getirecek.
Görüşme gerçekleşir: Alay Usta; ‘Annen hasta seni görmek istiyor’ diyerek söze başlar, dil döker, âdetâ yalvarır. Sonunda oğlundan bir hafta sonra Trabzon’da olacağına dâir söz alır. Buna rağmen Alay Usta perişandır. Oğlunun daha önce de olduğu gibi sözünde durmayacağından endişe etmektedir. Ümitsizlik içerisinde ve yalnız olarak Trabzon’a dönmeyi kararlaştırır.
Ülkücü gençlerden kalabalık bir grup Hüseyin ile babasını uğurlamaya gelmişti. İkisi de gösterilen hürmetten memnundu. Fakat otobüs hareket ettikten sonra hüzünlü ve uzun süren bir sessizlik oldu. Alay Usta, konuşmak ihtiyacını; ‘Sizin bu Ocaklı çocuklar ne kadar terbiyeli, saygılı…’ kelimeleriyle başlayacak sohbetle gidermeyi düşündü.
Ülkücünün çilesi bitmez. Şehit Necâti’nin Türk bayrağına sarılı tabutu Ankara’ya oradan de toprağa verileceği Konya’ya götürülecektir. Askerî disipline uygun bir tarzda gidiş programı titizlikle düzenlenir. Aynı titizlikle sayfalar boyunca anlatılır.
***
Özer Ravanoğlu eserinde sâdece ülkücülerin çilesini anlatmakla yetinmiyor. Türkiye dışındaki İslâmiyet ve Türklük aleyhtarı yıkıcı faaliyetler hakkındaki haberleri ve yorumlarını, çözüm yolları ile alâkalı düşüncelerini de okuyucuya sunuyor. Bu meyanda Balkanlar, Doğu Türkistan, Kıbrıs, Güneydoğu Anadolu, Kırım, Filistin meselelerinin geçmişteki ve günümüzdeki durumları hakkında müfit ve muhtasar bilgiler sunuyor. Ayrıca gruplar hâlinde bölünerek çatışmaya girersek, içimizdeki ve dışımızdaki düşmanla baş edemeyeceğimizi açık ve net bir şekilde söylüyor. Bunlar, Alay Usta’nın oğlu Hasan ve benzerlerine ihtardır. Kimseye haksızlık edilmeyecek, haksız bir muameleye mâruz kalmamak için azamî dikkat gösterilecektir.
Fakat diğer tarafta, Türkiye artık Hasan’a dar gelmeye başlamıştır. Beka’a vâdisine gitmiş, beynelmilel terörist olmuştur. Trajik başarı!
Hüseyin bütün gücünü ve zamanını üniversite imtihanları için kullanırken 12 Eylül askerî darbesi olur. Okullar tâtil edilir. Aynı zamanda tutuklamalar hızlı bir şekilde başlayıp devam etmektedir. Mamak Cehenneminin kapıları açılmıştır. Ülkücüler artık, devrimci militanların hücre evlerinde değil, varlığına ve gücüne halel gelmemesi için her şeylerini fedâ etmeye hazır oldukları devletin yönetimindeki işkence merkezlerinde çileli hayatlarına devam etmektedir.
Bu işkencelerin anlatıldığı 130-135. sayfalardan kısa bir özet:
Hüseyin, Trabzon’daki baba evinden polis tarafından evinden alınır, Mamak Cezaevine getirilir. Görevliler yol boyunca aralarında geçen konuşmalarda cibilliyetlerini ortaya koymuştur. Hüseyin mâsum olduğu inancı içinde rahattır. Saf ve temiz insan…
Hüseyin’ in gözleri bağlanmıştı. Sorgu yapanlar kendilerinin tanınmasını istemiyorlardı. Önce nasihat eder gibi bir konuştular: ‘Bizim sorduklarımıza doğru dürüst cevap verirsen sen de rahat edersin, bizi de yormamış oluruz. Akıllı ol. Bizi fazla uğraştırma. Sorduklarımıza yalan yanlış cevap verirsen sana çok zararı olur. Biz zâten Trabzon da neler olup bittiğini biliyoruz. Bir de senden dinlemek istiyoruz. Size silahları kim getiriyordu? Bu silahları alabilmek için gerekli parayı kim veriyordu? Bu hususta size destek olanlar kimlerdi. Orhan Yalçın Hoca’yı tanıyor musun? Bu sualleri soran şahıs; ‘biraz düşün öyle cevap ver ama bizi sakın yanıltmaya çalışma’ derken bitişik odadan yürekleri parçalayan feryatlar geliyordu. İşkenceye tâbi tutulan zanlının feryatları beş on dakika daha devam etti. Bir süre sonra kesildi. Herhalde bayılmıştı. Kim bilir belki de ölmüştü.
-Söyle bakalım delikanlı Orhan Yalçın Hoca’yı tanıyor musun?
-Orhan Hoca benim lisede okurken hocam idi. Kendisini çok sever ve sayarım…
-Sen Trabzon’dan Ankara’ya getirdiğin silahları kimden alıyordun. Bu hususta Orhan Hoca sana yardımcı oluyor muydu?
-Orhan Hoca bize devamlı nasihat eder, ‘sizin gibi düşünmeyenlerin de kardeşleriniz olduğunu unutmayın, onlara yumuşak davranın onları kazanmaya çalışın’ diye bize zaman zaman nasihat ederdi. Hocamızın ve bizim silahla işimiz olmadı…
Sorgucu çok öfkelendi.
‘Senin korumaya çalıştığın Hoca senin için neler söylemiş, onun ifadesini sana okusam şaşar kalırsın. Sen gerçekleri bizden saklayacağını mı sanıyorsun? Biz seni konuşturmayı biliriz’ diye bağırdı. Sonra da yanındaki askerlere ‘bu akılsızı götürün’ dedi.
Yandaki odaya girer girmez eli coplu iki kişi hışımla Hüseyin’in üzerine sldırdı. Copların biri iniyor, diğeri kalkıyordu. Bu ‘hoş geldin’ faslı ne kadar sürdü Hüseyin bilmiyordu bayılmıştı. Kendine geldiği zaman ortalık zifiri karanlıktı. Göz gözü görmüyordu… Kendini toparlamaya çalıştı. Bütün vücudu ağrılar içindeydi. Ayağa kalkamadı. Güçlükle sürünerek duvar dibine kadar geldi. Bin bir zorlukla sırtını duvara verecek şekilde oturdu. Vakit gece miydi gündüz müydü belli değildi. Bugüne kadar milletimizi felâketten kurtarmak için nasıl çalıştıklarını bu uğurda başta Necati olmak üzere verilen şehitleri hatırladı. Gözleri doldu. Askerî cunta bizi neden anlayamadı. Biz nerede yanlış yaptık da bu işler başımıza geldi diye düşündü. Bizi buraya getiren irâde ile aramızda çok büyük fikir ayrılığı olmasaydı bize bu kadar zâlimce davranmazlardı…
Hüseyin’in aklında daha binlerce soru vardı. Hiçbirine cevap bulamamış olması, bedenî ıstıraplarından daha fecî acılar veriyordu.
Eserin birinci bölümü işkencelere mâruz kalanların feryatları ile 135. sayfada sona ediyor. 140-350. sayfalar, ayrı bir yazının konusu olacak kadar dolgun, önemli ve alâka çekici. 1984-1990 yılları arasındaki Türkiye’yi en önemli olaylar eşliğinde anlatıyor. Olayların içinde yaşayanlar tarafından da, uzaktan tâkip edenler ve bâzı teferruatı bilmeyenler-unutanlar tarafından da alâka ile okunuyor.
Türkiye’nin aynı acıları yaşamaması için, özellikle gençlerin, seçilmiş ve tâyin edilmiş yöneticilerle, Türkiye’nin bölünmez bir bütün olarak ebed-müddet yaşaması idealini benimsemiş olanların alacakları derslerle dolu…
ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş. İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50 Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.trwww.otuken.com.tr
ÖZER RAVANOĞLU: 1938 yılında Silifke’de doğdu. Silifke’de başladığı ilkokul eğitimini Adana’da tamamladı. Ortaokul eğitimine de Adana’da devam eden Ravanoğlu, İstanbul Vefa Lisesi’nden sonra 1963 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi’ne bağlı Maçka Teknik Okulu’ndan mezun oldu. 1963-1964 yıllarında Elektrik İşleri Etüt İdaresi’nde; 1966-1967 yıllarında İstanbul Yol, Su, Elektrik Müdürlüğü’nde ve 1968’de Fen Müdür Yardımcısı olarak Adana Elektrik İşletmesi’nde çalıştı. EMSA A.Ş.’de beş yıl çalışarak, sanayi projelerinin yapılmasına katkıda bulundu ve EMSA Export A.Ş.’de ithalat-ihracat işlerinin yürütülmesinden sorumlu oldu. 1968’den 1980 yılına kadar siyasetle aktif olarak uğraştı. İstanbul Milliyetçiler Derneği’nde ve Türk Ocakları Genel Merkezi’nde muhtelif görevlerde bulundu. 1992 yılında Azerbaycan’da ve 1994 yılından itibâren Kazakistan ve Kırgızistan’da çalıştı. Türk Yurdu ve Kardeş Kalemler dergilerinde bazı yazıları ve hikâyeleri yayımlandı. 2011 yılından beri AVRASYA Yazarlar Birliği üyesidir. Eserleri: Doğudan Batıdan Hikâyeler, Ötüken Neşriyat, 2016. Tanrı Dağları’nın Gözyaşları, Ötüken Neşriyat, 2016. Tanrı Dağları’nın Eteğinde, Ötüken Neşriyat, 2021.
İKTİBAS
MERHUM MUHSİN YAZICIOĞLU’DAN BİR MAMAK HÂTIRASI
12 Eylül’den sonra, Mamak Askerî Cezaevinde tutukluydum. Bize verilen emre göre onbaşılar dâhil bütün subay ve astsubaylara ‘komutanım!’ diye hitap ediyorduk. Onlar da bize umûmiyetle ‘ulannn! veya ‘lann’ diye sesleniyorlardı. Sebepsiz yere ellerimize, omuz başlarımıza, diz kapaklarımıza copla vuruyorlardı. Bir gün, benden birkaç yaş küçük bir onbaşıya seslendim:
-Komutanım!
-Ne var ulannn!
-Kaç gündür annemden, kardeşimden mektup bekliyorum; gelmedi. Lütfen idâreye sorar mısınız? Bana mektup var mı acaba?
-Dün de sordun ya ulannn! Sana gelmemiş demedim mi?
-Komutanım, dün 24 saat geride kaldı. Bugün gelmiş olabilir. Lütfen!
-Beni babanın uşağı mı sanıyorsun ulannn? Uzat sağ avucunu!
-Komutanım, dün de o copla sağ avucuma vurdunuz. Vallahi şahadet parmağımda şişme var daha! Sol avucuma vursanız olmaz mı?
-Olmaz ulannn! Burada da mı sağcılık solculuk meselesi var? Ben, hangi avucunu aç diyorsam onu açacaksın ulannn!
-Peki, komutanım!
-Peki, yok ulannn! Emredersin komutanım! diyeceksin, anladın mı?
-Emredersiniz komutanım!
Aradan yıllar geçti. Ben, Mamak’tan beraat ederek çıktım ve milletvekili seçildim. Bir gün, Sivas’tan Ankara’ya giderken bindiğim otobüs Sorgun’da yemek molası verdi. Lokantaya girer girmez o onbaşıyı gördüm. Bir masada tek başına yemek yiyordu. Göbeklenmiş, saçları dökülmüştü; fakat yüzü aynı yüzdü! Yolcuları kendime siper edinerek gittim; bir masaya oturdum. Ama gözümün ucuyla da ona bakıyordum. Önünde bir kap yemek vardı. Garsonu çağırdım. Adamı göstererek dedim ki:
-Şu adamın masasına benden bir sütlaç götür!
Garson, sütlacı götürüp adamın masasına koydu. Adam: ‘Yemiyorum, kaldır götür!’ diyerek itiraz etti. Garson dedi ki:
-Bu sütlacı, şu masada oturan adam sana ısmarladı!
Adam, masasından kalkıp önüme geldi. Yüzüme bakmaya başladı.
-Beni tanıdın mı komutanım? dedim. Hani Mamak’ta bana çok iyiliğin dokunmuştu (!) Copunu nereye bıraktın copunu?
Adam beni tanıdı. Yüzü kıpkırmızı oldu. Elime uzandı.
-Ağabey, elini ayağını öpeyim! Hakkını helâl et. Bize demişlerdi ki: Bunlar vatan haini! Bu vatan hainlerine göz açtırmayın! Burunlarından getirin bunların!’ Biz de orada emir kuluyduk. Hakkını helâl et, ağabey!
20 Türk Adası ve 2 Türk Kayalığı’nı işgal eden Yunanistan şimdi de işgal ettiği adalarımızı ilhak ederek topraklarına katıyor ve bu katılımları törenlerle kutluyor. Yunanistan’ın işgal ve ilhak ettiği Muğla Keçi Adası’nda 06 Mart 2024 ve 22 Mart 2024’de yaptığı kutlama törenleri, kalymnos news gr adlı haber sitesinde yayınlanarak bütün dünyaya duyuruldu.
Kalimnos (Kelemez-Kilimli) Adası ve Keçi Adası Belediye Başkanı Ioannis Mastrokoukos, 06 Mart 2024’de, Keçi Adası’nda kaçak olarak faaliyet gösteren Yunan İlkokulu’nun öğrencileri ve Ada’ya yerleştirilen Yunan vatandaşları ile birlikte Keçi Adası’nın Yunanistan’a katılmasını kutladı.
Yunan İlkokulu’nun önünde yapılan törende sabah duası yapıldıktan sonra Yunan Milli Marşı söylenerek göndere Yunan bayrağı çekildi. Bayrak töreninin resimleri ile videosunun bağlantısı aşağıdadır:
Bayrak direğinin altına Belediye Başkanı Mastrokoukos, öğrenciler ve izciler tarafından çelenk konuldu. Belediye Başkanı’nın konuşmasından sonra tören geçişi yapıldı ve öğrenciler geleneksel dans gösterisi yaptı.
Keçi Adası Belediye Heyeti, Yunan İlkokulu öğrencileri ile birlikte, 22 Mart 2024’de de, Keçi Adası’nın Yunanistan’a katılmasını bir kez daha kutladı.
Yunan Başbakanı Miçotakis de 02 Haziran 2022’de, Keçi Adası’na gelerek İşgalci Yunan askerlerini denetlemişti.
Başkomutan Tayyip Erdoğan, Savunma Bakanı Yaşar Güler, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ve İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya’nın seçim meydanlarında dolaşmasından ve devletin başıboş bırakılmasından istifade eden Yunanistan, adalarımızı ilhak ederek törenle topraklarına kattı. Erdoğan ve Hükümeti, Yunanistan’ın adalarımızı topraklarına katmasına seyirci kaldı ve Yunanistan’a nota vermedi.
ABD DIŞİŞLERİ BAKANI BLINKEN’İN KONGREYE GÖNDERDİĞİ MEKTUP VE HARİTA, YUNANİSTAN’IN ADALARIMIZI İŞGAL ETTİĞİNİ TESCİLLEMİŞTİR.
ABD, Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği, NATO ile 1923 Lozan Antlaşması ve 1947 Paris Antlaşması’na taraf olan devletlerin Dışişleri Bakanlıkları ve Ankara’daki Büyükelçiliklerine gönderdiğim mektuplarda, Yunanistan’ın 20 Türk Adası ve 2 Türk Kayalığı’nı işgal ettiğini belgeleri ile izah ettim.
Ayrıca, Yunanistan’ın işgal ettiği ada ve kayalıkların 1939 İngiliz haritası ve 1957 ABD haritasına göre Onikiada deniz sınırlarının dışında ve Türk egemenliğinde olduğunu belirttim.
Konunun muhataplarına gönderdiğim mektuplar sonuç verdi ve ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, Kongreye konu ile ilgili mektup ve mektuba ekli harita gönderdi. Blinken’ın gönderdiği mektup ve ekli haritada, 1923 Lozan Antlaşması ve 1947 Paris Antlaşması’na göre, Ege Denizi’nde pembe renk ile gösterilen toplam 29 Ada, Adacık ve Kayalıklarda Yunanistan’ın egemenlik hakkının olmadığı belirtilmiştir. Sözkonusu haritada, Yunanistan’ın işgal ettiği 20 Türk Adası ve 2 Türk Kayalığı da pembe renkli grup içinde olup anılan ada ve kayalıklar üzerinde Yunanistan’ın egemenlik hakkının olmadığı vurgulanmış ve adalarımız üzerindeki Yunan işgali tescillenmiştir.
Blinken’ın Kongreye gönderdiği mektup ve harita Yunan basınında yayınlanmış ve Yunanistan’da büyük bir hayal kırıklığına neden olmuştur. Yunan basınında çıkan haberin bağlantısı aşağıdadır:
ABD ENERJİ BAKANLIĞI, EXXON MOBİL’İN GAVDOS ADASI BÖLGESİNDEKİ ARAMA VE SONDAJ FAALİYETLERİNİ DURDURMALIDIR !…
ABD Kongresi’ne gönderilen mektup ve ekli harita, Girit Adası’nın güney batısında bulunan Gavdos Adası üzerinde Yunanistan’ın egemenlik hakkının olmadığı belirtilmesine rağmen Amerikan Exxon Mobil Şirketi, Yunan Helleniq Energy Şirketi ile birlikte Gavdos Adası Türk Karasuları ve Kıta Sahanlığı’nda26 Kasım 2022’den beri petrol ve doğalgaz arama çalışmalarını sürdürmektedir. ABD Enerji Bakanı Jennifer Granholm, Exxon Mobil’in Gavdos Adası bölgesindeki arama ve sondaj faaliyetlerini derhal durdurmalıdır.
YUNAN SAVUNMA BAKANI NİKOS DENDİAS, EGE DENİZİ’NDE 3 MİLİN DIŞINDAKİ ADA, ADACIK VE KAYALIKLARIN YUNANİSTAN’A AİT OLDUĞUNU İDDİA EDİYOR, MUHATAPLARI YAŞAR GÜLER VE HAKAN FİDAN SUSUYOR.
Yunan Savunma Bakanı Nikos Dendias, 23 Şubat 2024’de basına yaptığı açıklamada, “Ege’de sınırlar yeniden çizilmeli. Türkiye’nin 3 mil dışındaki her şey Yunanistan’a aittir” dedi. Anılan haberlerin bağlantıları aşağıdadır:
Dendias’ın iddiaları tarihi ve coğrafi gerçeklerle bağdaşmıyor. Çünkü, Türkiye, Lozan Antlaşması’nın 16. Maddesi ile 3 milin ötesindeki egemenlik haklarını saklı tutmuş ve 04 Ocak 1932 Türk-İtalyan Sözleşmesi ile 3 milin ötesindeki egemenlik haklarını bütün dünyaya bildirmiştir.
1932 Sözleşmesinde belirtilen ve 1933’te Milletler Cemiyeti tarafından Türkiye’ye ait olduğu tescil edilen Aydın Marathi Adası’nın sahillerimize olan mesafesi 22 deniz milidir. 1996 Kardak Krizi’nde Türkiye’ye ait olduğu bildirilen Doğu Kardak Kayalığı 3,6 mil, Batı Kardak Kayalığı 3,8 mil mesafededir. 1999’da Yunanistan ile krize neden olan ve Ecevit Hükümeti tarafından Türkiye’ye ait olduğu bildirilen Muğla Plati Kayalığı’nın sahillerimize olan mesafesi 8 mildir. Mevcut durum itibarıyla Marathi Adası ve Plati Kayalığı Yunan işgali altındadır.
Yunan Bakan Dendias’ın tarihi, coğrafi ve bilimsel dayanağı olmayan iddialarına Savunma Bakanı Yaşar Güler ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan bugüne kadar cevap vermemiştir.
– İlim öğreniniz. Çünkü onun öğrenilmesi, Allah’tan korkmaya vesiledir. Onu Allah için öğretmek, Allah’a gönülden saygının bir ifadesidir. Onu öğrenmek ibadettir. Müzakeresi tesbihtir. Ondan bahsetmek cihaddır.
– Bir âlimin yatağına yaslanarak kitabına, bir saat bakması yetmiş saat ibadetten hayırlıdır.
– İlim öğrenen, Rahman olan Allah’ın rızasını aramaktadır. İlim öğrenen kişi, İslâm’ın ana direğidir. Mükâfatı, peygamberlerle birlikte verilir.
– İlim öğrenmek; Allah katında nafile namaz, oruç, hac ve Allah yolunda cihaddan daha faziletlidir.
– İlminden faydalanılan bir âlim, kendisini ibadete veren bin âbidden daha hayırlıdır.
– Kim ki ilim öğrenirken ölüm kendisine ulaşırsa, onunla peygamberler arasında, bir tek mertebe kalır. O da: Peygamberlik mertebesidir.
– İlmin en üstünü, Allah’ı tanımaya vesile olan ilim (yani iman ilmi)dir. Bilerek yapılan az amel fayda verir. Bilgisizce yapılan çok amel ise fayda vermez.
– Ben Âdemoğullarının en cömerdiyim. Benden sonra onların en cömerdi ise, öyle bir kimsedir ki, bir ilmi öğrenir ve etrafına yayar. Allah Kıyamet günü bunu, başlı başına bir ümmet olarak haşredecektir.
– En üstün cihad, zâlim bir hükümdara karşı söylenen hak sözdür.
– En faziletli cihad, kişinin kendi nefsi ve nefsinin gayri meşru isteklerine karşı yaptığı mücadeledir.
– Dikkat edin! Kur’an’ı öğrenen, onu öğreten, içindeki hakikatleri başkalarına bildiren kişinin ben elinden tutar Cennete götürürüm.
– İslâmı ihya etmek için, ilimden bir mesele öğrenen kişiyle, peygamberler arasında sadece bir derece farkı vardır.
– Kim ki ilimden (yani imanî ve tahkikî ilimden) bir mesele öğrenirse, ister onunla amel etsin, ister etmesin, bu, kendisi için bin rekat nafile namaz kılmaktan daha faziletlidir. Eğer onunla amel de ederse veya başkasına öğretirse, bunun ve Kıyamete kadar bununla amel edenlerin sevabı kadar sevap kazanır.
– Şu dört haslet mü’minde bulunursa, Allah ona Cennetini vacip kılar. (1) Dilinin doğruluğu. (2) Malında cömertlik. (3) Kalbinde sevgi. (4) Yanında bulunsun bulunmasın herkesin iyilik ve selâmetini gönülden arzu etme.
– Dini âlet ederek dünyayı kazanmak isteyenlerin vay haline.
– Bir kişinin hikmetli bir söz dinlemesi, bazan kendisi için bir senelik nafile ibadetten daha hayırlı olur. İlmî müzakerenin yapıldığı yerde bir saat oturması, onun için bir köle âzad etmekten daha hayırlıdır.
– Allah’ın senin vasıtanla bir kişiye hidayet vermesi, senin için, üzerine güneşin doğduğu her şeyden daha hayırlıdır.
– Güçlü kuvvetli kişi, insanları yenen değil. Aksine öfkelendiğinde kendisine hâkim olandır.
– Bir müslüman, din kardeşine hidayetini arttıracak ve bir kötülükten alıkoyacak hikmetli bir sözden daha üstün bir hediye veremez.
– İlim öğrenene, o haldeyken ölüm gelip çatarsa, şehid olarak ölür.
x
(Îmana dâir âlî bir TEFEKKÜRNÂME Tevhîde dâir yüksek bir MÂRİFETNÂME’ den)
Seçimden bir hafta önce yazdığım yazımın başlığı “SEÇİMİN KADERİ EMEKLİLERİN ELİNDE” ve son cümlesi “Yumuşak huylu atın çiftesi pek olur” idi.
Sessiz, sakin, mülayim ve uysal olan kesimlerin sinirlendiklerinde kendilerinden beklenmeyen şiddetli tepkiler verebileceklerini bu atasözümüzle hatırlatmıştım.
Dar ve sabit gelirli kesimlerin gelirleri hemen tamamı açlık ve yoksulluk sınırının altına düşmüştü.Bunların içinde en kötü durumda olan emeklilerdi ve 16 milyon emeklimiz vardı.
Bunların çoğuMayıs 2023’te AKP+ MHP’ye oy vermişti. Şimdi tavırları neden değişti?
Bu soru önemli. Çünkü AKP en düşük oy oranını gençlerden, en yüksek oy oranını da emeklilik yaşındaki seçmenlerden alıyordu. Bu seçimde muhtemelen en düşük oy aldığı yaş grubu emeklilerin yaş grubudur.
Çünkü Mayıs 2023’te “beka sorunu” olduğuna ve fakat yakın gelecekte ekonomik sıkıntılardan “Reis” sayesinde çıkacağına inandırılan bu kesim “aldatıldığını” gördü. Son seçimden bu yana geçen 10 ayda hayat pahalılığı dar gelirlileri/ emeklileri silindir gibi ezdi. İktidar (Hazine tamtakır olduğu için) iyileştirici hiçbir önlem almadı/ alamadı. Büyük çoğunluğu açlık sınırının ve asgari ücretin altında ücret alan bu kesim sokağa çıkamaz oldu, adeta hayattan tecrit edildi.
Artık bardak dolmuştu, iktidara verilen kredi tükendiği gibi öfke ve “ders verme” duygusu yerleşti.
Demiştim ki, “Emekliler genellikle çalışma dönemlerinde iyi günler görmüş, yoksulluğu tatmamış insanlar. Bu yüzden emekliler ömür boyu yoksulluk içinde yaşayan, sosyal yardımlarla bağımlı hale getirilen kitlelere benzemezler.”
Elbette bu duyguya sahip olanlar sadece emekliler değildi. En yüksek ilk gelir grubundaki yüzde 20’lik bir kesim haricindeki herkeste az veya çok bu duygu oluşmuştu. Ancak en güçlü tepki emeklilerde idi. Ve her 4 seçmenden biri emekli idi.
****
Daha önceki seçimlerde AKP’ye ders vermek isteyen seçmenlerinin çoğu MHP’ye kaymaktaydı.
Demiştim ki; “hayat pahalılığının ezdiği kitleler AKP’den parça parça kopuyorlar. Bu kitleler sadece gönül bağı kopmakla kalmıyor, iktidara “ders vermek için” AKP’ye de MHP’ye de oy vermemek kararındalar.”
Öyle de oldu.
Ve… Yumuşak atın çiftesi pek oldu.
Bu defa AKP ve MHP’ye birlikte “ders verme” duygusu bu partilerden ilk defa Yeniden Refah Partisi (YRP) ve CHP’ye oy kaymasına sebep oldu. AKP’nin erimesinin en çok YRP’ye yarayacağı görüldü.
*****************************
Chp Kimlerden Oy Aldı?
Sadece iktidar seçmeni değil, muhalefetteki İYİ Parti ve DEM seçmenlerinin yaklaşık üçte ikisi iktidara alternatif olabilecek büyük parti olan CHP’ye oy verdi.
DEM Parti seçmenini gizli bir anlaşma mı, yoksa iktidara ders verme duygusu mu CHP’ye yöneltti? Bunu bilmiyorum.
Ancak İYİ Parti yönetiminin, kendi seçmeninin kazanacak muhalif adaya yönelebileceği gerçeğini görememiş olması ilginçti. Özellikle Ankara’da Mansur Yavaş ve İstanbul’da Ekrem İmamoğlu’nun İYİ Parti tabanına sempatik geldiği bilinirken.
Mansur Yavaş ve Ekrem İmamoğlu örnekleri olmasaydı CHP eskiden sağın kalesi olan birçok ilde kazanamazdı.
Bazılarının beklediği gibi İYİ Parti’nin küskün seçmenleri de Zafer Partisi’ne değil, muhalefetin en büyük partisi olan CHP’ye oy verdi.
Bu sayede yüzde 25’lik bir oy oranına hapsolmuş olan bir ana muhalefet partisi ilk defa yüzde 37,7 civarında bir oy alabildi. Bu CHP’nin “yüzde 25” olarak zihnine kazınmış cam tavan sendromundan kurtulmasına sebep olacak.
*****************************
Chp Birinci Parti
CHP şimdiye kadar sadece 1973 yılında Bülent Ecevit Başkanlığında birinci parti olmuştu. CHP 51 yıl sonra ikinci defa birinci parti oldu. Hem de resmi seçim ittifakı yapmadan.
CHP’nin, “Türkiye İttifakı” diyerek, zıt kutuptakiİYİ Parti ve DEM tabanlarından yaklaşık 10 puan tutan oy alabilmesi önemli bir başarı sayılmalı. Ama bu başarının temelinde AKP’nin yarattığı “derin yoksullaşmanın” yattığı unutulmamalı.
Bu siyasi dengelerin tamamen değiştiği anlamına gelir mi?
Elbette yapılan bir yerel seçimdir ve merkezi idare hala AKP’nin elinde. Ama AKP’nin bütün badirelerden çıkmasını sağlayan tek gücü, halktaki karşılığı en yüksek olanparti olması idi. AKP bu gücünü büyük ölçüde kaybetti.
CHP’nin aldığı bu oy kalıcı olur mu?
CHP Genel Başkanı Özgür Özel doğru bir değerlendirme yaparak “bu bize seçmenin açtığı bir kredidir” dedi. Bu oyların kalıcı olması CHP’nin kazandığı belediyelerde kendisine destek veren/ vermeyen her kesime başarılı hizmetler vermesiyle mümkün olacak.
********************************
Bizi Neler Bekliyor?
Yerel seçim sonuçları sarsıcı. AKP iktidarı artık rahat olamayacak.
İktidar ekonomik dengelerin yeniden tesisi için daha da acı ilaçlar içirmeye devam edecek.Belki de IMF ile anlaşma yapacak.
Önümüzdeki üç yıl içinde, dış kaynak gelmesi için, halkı ezen çok sıkı tedbirler alacak. “Derin yoksulluğa” alıştırılan kitlelere seçimden önceki bir senede bir şeyler verir hale gelmek isteyecek. “Toplumun hafızası iki ayı geçmez.” Bu yüzden son dönemde halkı kısmen rahatlatıcı bir şeyler vermek ve 2028 seçimini kazanmak üzerine bir plan kuracaktır.
Dış destek alabilmek için Batı ile siyasi ilişkileri geliştirmeye çalışacaktır.
Batı ile yakınlaşırken Rusya ile ilişkilere zarar vermemeye özen gösterecek. Fakat “aynı yatakta iki ayı ile yatmak” kolay olmayacak.
Ülke ekonomik açıdan bu kadar güçsüz, iktidar siyasi açıdan bu kadar moralsizken dış tesirlere daha açık ve baskılara karşı dirençsiz bir Türkiye görme ihtimalimiz yüksek.
Bugüne kadar R.T. Erdoğan’a randevu vermeyen ABD Başkanı Biden’ın görev süresinin bitmesine 5 ay kala Erdoğan’ı davet etmesi tesadüf olamaz. ABD ve müttefiklerinin Ortadoğu’daki planları için Türkiye’yi baskı altına alacağını sanıyorum. İktidar PKK ile yeniden “çözüm süreci” benzeri yollara mecbur kalırsa şaşmamak gerekir.
AKP en acı ilaçları içirip, ekonominin dengelerini kurmaya başlayabilirse, işte o zaman, CHPbir erken seçime zorlayacaktır diye düşünüyorum.
31 Mart 2024 Mahalli idareler seçimlerinin sonuçları ülkemize ve milletimize hayırlı ve uğurlu olsun.
CHP, 1977 seçimlerinden bu yana 47 sene sonra 2. defa 1. Parti oldu. CHP’nin bu başarısını küçümsemiyorum ama sadece CHP’li belediye başkan adaylarının başarısı olarak görmüyorum. Bu başarıda 28 Mayıs 2023’te yapılan Cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra CHP’deki lider ve genel merkez yönetimindeki değişimin mutlaka payı var. Başarıdaki önemli paylardan biri de 2019 seçimlerini kazanan 11 CHP’li Büyükşehir Belediye Başkanlarının başarılı çalışmalarına ait. Başarıdaki paylardan biri de, Cumhur İttifakının kendileri dışındaki muhalefeti düşmanlaştıran ve ötekileştiren söylem ve tutumlarından, her fırsatta kutsal dinimizi siyasete alet etmesinden, Türk, Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlığı yapmasından ve kendi partilerinin politikalarından rahatsız olan başta İYİ PARTİ olmak üzere diğer muhalif partilerin tepkilerini CHP’de birleştirmelerine aittir. Ayrıca bu başarıda özellikle İstanbul’da DEM Partinin CHP ile yaptığı örtülü İttifakın da rolü vardır. CHP’nin Türkiye genelindeki başarısında herkesi kucaklayan birleştirici Türkiye İttifakı söylemi tutmuştur. CHP, bu seçimde ülkenin vicdanlı, demokrat, milliyetçi, vatansever muhaliflerin buluştuğu bir siyasi liman olmuştur. CHP’nin bu başarısındaki en büyük pay, enflasyondan ve hayat pahalılığından bunalan, siyasi iktidarın RANT düzeninden rahatsız olan, her yere para bulup emekliye para bulamayan iktidara gösterdiği kırmızı karta aittir. Bütün bu faktörler CHP yönetiminin başarısını küçültmez. CHP yönetimi, partiyi her görüşteki seçmenin oy vereceği bir siyasi odak haline getirmiştir. Bu büyük bir başarıdır.
AKP+MHP İttifakının şu hususları göz önünde bulundurması gerekir.
Türk milleti bu ittifaka tepkisini; kibir, gurur ve sivil vesayetten, din istismarından, Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlığından, milleti bir bölümünü ötekileştirip düşmanlaştırmasından, RANT ve beton düzeninden, araç garantili köprü ve yol, hasta garantili şehir hastaneleri sisteminden, sadaka kültüründen, halkın yoksulluğuna, emeklilerin imkansızlığına karşı duyarsızken, saraydaki aşırı israftan, tutarsız ekonomik politikalarından, devlet kurumlarının itibarsızlaştırılmasından, devlet kademelerine ehliyet ve liyakata önem verilmeden mülakatla kifayetsiz yandaşların atanmasından ve Tek Adam yönetiminden rahatsız olduğunu çok net bir Kırmızı Kart göstererek ortaya koymuştur.
AKP ve CHP’nin, milliyetçi seçmeni etkilemek için, halkın bir bölümünün oy verdiği legal bir partiyi vatan haini göstermesi de artık etkisini kaybetmiştir. Mesela İstanbul’da milliyetçi seçmen de Dem Partili Kürt seçmen CHP’ye oy vermekte beis görmemiştir.
Şu ortaya çıkmıştır ki, Türk milleti, tepkisini geç ortaya koymaktadır. Ama ortaya koyduğunda da çok net koymaktadır.
Bu seçimin en çok kaybedeni İyi Parti, MHP, hatta Zafer Partisi gibi milliyetçi partilerdir. Bu, Türk milliyetçiliğinin başarısızlığı değil, bu fikri temsil ettiğini iddia eden parti yönetimlerinin başarısızlığıdır. Aslında Türk milliyetçiliği fikri zayıflamamış, tam aksine geçmişin sol partileri bile bu fikre yaklaşmıştır. Türk milliyetçilerine düşen, içine düşürüldükleri dağılmışlıktan kurtularak bir an önce yeni bir kadro etrafında yeniden bir ve bütün olmaktır.
Herkesin bu seçim sonuçlarını çok iyi değerlendirerek kendine çekidüzen vermesi gerekir.
Seçimden başarılı çıkan CHP’nin de kibirlenmeden gururlanmadan ve şımarmadan halkın teveccühünü kazandıkları belediyelerde halka hizmetle taçlandırmalıdırlar.
Bu seçimin bir sonucu da ülkeden ümidini kesen ve ilk fırsatta yurt dışına gitme isteklerini yeniden gözden geçirmelerini ve yeniden ülkelerine ümit bağlamalarını sağlamıştır.
2024 Mahalli idareler seçimleri sonuçlarının ülkemize ve milletimize hayırlı ve uğurlu olmasını diliyorum.
31 Mart 1918’de Bakü, Şamahi, Guba, Mughan ve Lankaran’da Ermeni ve Bolşevik çeteleri tarafından Azerbaycan Türklerine yönelik yapılan kanlı soykırımında hayatlarını kaybeden tüm şehitlerimizi saygıyla anıyoruz.
Azerbaycan Türklerine karşı yapılmış bütün katliamları tek gün üzerinden sembolize etmek amacıyla 31 Mart Azerbaycanlıların Soykırım Günü olarak ilan edilmiş, soykırım kurbanlarının aziz hatırası dünya toplumunun hafızasında bu suretle daima korunmuştur. (1) 31 Mart 1918’de Bakü, Şamahi,… – Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı | Facebook