21.6 C
Kocaeli
Cumartesi, Ekim 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 177

Okumak,  Dinlemek 

   “Bir eser okunacağı veya bir söz dinleneceği zaman, evvelâ:

     Kim söylemiş?

     Kime söylemiş?

     Ne için söylemiş?

     Ne makamda söylemiş? Olan bir kaide-i esasiyyeyi (esas kaideyi), nazar-ı itibara almalı.

     Evet, kelâmın (sözün) tabakatının (tabakalarının) ulviyeti (yüceliği), güzelliği ve kuvvetinin

     Menbaı (kaynağı), şu dört şeydir:

     Mütekellim (Konuşan),

     Muhâtab (Kendisiyle Konuşulan),

     Maksat ve

     Makam.

     Yoksa, her ele geçen kitab okunmamalı.

     Her söylenen söze kulak vermemelidir.

     Meselâ: Bir kumandanın, bir orduya verdiği “Arş!” emriyle;

     Bir neferin (askerin) “Arş!” sözü arasında ne kadar fark vardır.

     Birincisi, koca bir orduyu harekete getirir.

     Aynı kelâm (söz) olan ikincisi, belki bir neferi bile yürütemez.”

     (1950’de Ankara Üniversitesi’nin “Fakülte Mescidi”nde verilen bir konferanstan.)

x

     Kâinattaki zevâl / sona eriş, firak / ayrılık ve adem / yokluk; zâhirîdir / görünüştedir.

     Hakikatta firak yok, visal / kavuşma var. Zevâl ve adem yok, teceddüd / tazelenme var.

     Kâinatta / evrende her şey, bir nevi / bir çeşit bekaya / devamlı oluşa mazhardır.  

     Ölüm, bu âlem-i fâniden / fâni âlemden; âlem-i bâkiye / bâki yani dâimî âleme gitmektir.

     Ölüm, ehl-i hidayet / doğru yolda olanlar ve ehl-i Kur’an / Müslümanlar için, öteki âleme gitmiş;

     Eski dost ve ahbablarına kavuşmağa vesiledir.

     Hem, hakîkî vatanlarına girmeye vâsıta (ve araç)tır.

     Hem, zindan-ı dünyadan / dünya zindanından, bostan-ı cinâna / cennet bahçelerine bir dâvettir.

     Hem, Rahman-ı Rahîmin / Rahman ve Rahîm olan Allah’ın fazlından / ihsanından,

     Kendi hizmetine mukabil / karşılık olarak; verilen ücreti almaya bir nöbettir. 

     Hem, vazife-i hayat / hayattaki görev külfetinden bir terhistir.

     Hem, ubûdiyet / kulluk ve imtihanın tâlim ve tâlimatından bir paydostur.

x

   “Eski hükema (âlimler), ahkâm-ı şer’iyyeden (şer’î hükümlerden) ve akaid-i imaniyyeden

    (îmana ait olan akaid ve inançlardan) bâzıları için;

    ‘Bu nakildir, iman ederiz, akıl buna yetişmez!’ demişler.

     Halbuki, bu asırda akıl hükmediyor…

    ‘Bütün ahkâm-ı şer’iyye (şer’î hükümler) ve hakaik-ı îmaniyye (îmanî hakikat ve gerçekler)

     Aklîdir (akıl ile bilinecek ve bulunacak hususlardır).’ diye ispat edilmiştir.)”

x

     Bir su getirmek için, bâzıları küngân (su borusu) ile uzak yerden, dağlar altında kazar, su getirir.

     Bir kısmı da her yerde kuyu kazar, su çıkarır.

     Birincisi çok zahmetlidir. Bir yerde tıkanıp, kesilebilir.

     Fakat, her yerde kuyular kazıp su çıkarmak isteyenler;

     Zahmetsiz bir şekilde, her yerde suyu bulup çıkarabilirler.     

     Aynen bunun gibi: Kelâm âlimleri, o ondan o ondan diyerek, uzayan sebepler zincirinin

     İmkânsızlığından dolayı; buna son verip, sonra Allah’ın varlığını ispat ediyorlar.

     Böylece, uzun bir yola, girmiş oluyorlar! Fakat Kur’an’ın gösterdiği yol ile;

     Her yerden su çıkarılabilir. Çünkü, her bir ayet; bir sondaj kuyusu,

     Hz. Musa’nın birer asâsı gibi, nereye vursa hakikat suyunu fışkırtır.

İntegral Zor da Edebiyat Kolay mı?

Bilmeyenlere, neyi bilmediklerini anlatmak çok zor.

İntegral zordur onun için müfredattan çıkardık gibi bir söz üzerine bir fırtına esti. Millî Eğitim’den de cevap geldi. Ontario’da müfredatta integral yokmuş. O hâlde tamam. Herkes evine gidebilir. Ontario’da yoksa bizde de olmamalı. Bu kesin… Haddim olmayarak bir tereddüt geçirdim, integral acaba Ontario Gölü’nde mi yoktu yoksa Ontario Vilayeti’nde mi? Araştırdım ikincisiymiş.

İyi hoş da integralin ne olduğundan zaten haberi olmayan insanlara, müfredatta integral olsun mu olmasın mı tartışması ne söyler?

Yine de konu matematik olunca neyin olup neyin olmayacağını tartışmak görece kolay oluyor. Belki gerekçeyi tartışmak da. Fakat iş matematik kadar keskin olmayan konulara gelince onlar üstüne konuşmak o kadar cazip değil. Müfredattaki eksiğimiz sadece STEM, yani bilim, teknoloji, mühendislik ve matematik’te mi? Mesela milleti millet yapan, hani o çok sevdiğimiz “millî birlik ve beraberlik”in temelinde yer alan kültür, edebiyat, tarih gibi “yumuşak” konularda hâlimiz nedir?

Bir bak ne göreceksin!

Muhafazakârlar bunları muhafaza edeceğine göre ve son yirmi iki yılda iktidarda muhafazakârlar olduğuna göre endişeye mahal yok. Her hâlde bunlar gerilememiş, gelişmiştir. Tıpkı şehirlerimizin mimari siluetlerinin gittikçe tarihî görünümüne daha da yaklaşması gibi! İstanbul ufkuna baktığımızda sanki imparatorluğumuzun haşmeti ayan beyan gözler önünde değil mi? Muhafazakâr olmayan bir belediye, muhafazakâr olmayan bir iktidar, İstanbul siluetini çirkin gökdelenlerle doldurur; Sinan’ı, Yeditepe’yi onların arasına gömerdi.

Yahya Kemal’in, Geçmiş Yaz şiirinin ikinci dörtlüğü şöyledir:

Körfezdeki dalgın suya bir bak, göreceksin:

Geçmiş gecelerden biri durmakta derinde;

Mehtâb, iri güller ve senin en güzel aksin…

Velhasıl o rü’ya duruyor yerli yerinde!

Derler ki şiirdeki aşk aslında İstanbul’a, Cihan Devleti zamanındaki İstanbul’una aşktır. Şimdi körfezdeki dalgın suya bir bakın bakalım. Ne duruyor, ne durmuyor. Neler aksediyor? Ne görüyorsunuz?

Var mı şiir okuyabilen?

Müfredattan başladım. Diyeceğim şuydu. Asıl kaybettiğimiz kültürümüzün müfredatıdır. Yine kim dediyse, “Bir medeniyetin bir müfredatı olur”. Ama bizim medeniyetimizin müfredatı bizim okullarımızda yok. İnsafsız mıyım? Haydi bir test yapalım. Fakat çoktan seçmeli değil. Bir genci çağırın. Yahya Kemal’in yukarıya aldığım şu dört mısrasını okumasını isteyin. Genç mi bulamadınız? Zarar yok. Orta yaşlı da olsa olur. Liselerde doğru dürüst vezin, kafiye okutulmadığı zamanlarda okumuş olsun yeter. Bakın bakalım ahengin başını gözünü yarmadan okuyabilecek mi?

Yukarıdaki dörtlük aruz. Hadi aruz zor olduğu için müfredattan çıkaralım. Çoktan çıkardık da aslında. Hece vezinli şiirleri okuyabiliyorlar mı peki?

Ondan da vazgeçtim. Serbest vezinli şiirleri okuyabiliyorlar mı? Şiir serbest vezinle yazılmış olabilir. Ama “serbest vezin” de vezindir. Yani onun da bir ölçüsü, bir müziği, bir ritmi vardır. Yoksa o şiir değildir zaten. (Atıfsız geçiştirmeyeyim, “Serbest vezin de vezindir. Bak ‘vezin’ diyorsun!” diye bu gerçeği, onunla yaptığım bir röportajda, bana öğreten, rahmetli Arif Nihat Asya’dır.)

Şimdi utanıp sıkılıp, çekinip siz muhterem okuyucuma soracağım. Siz şiiri layıkıyla okuyabiliyor musunuz?

Sonra dönüp son yazılarımın özeti yerine geçirebileceğiniz bir soru sorayım: Çocuğunuzun lisedeki edebiyat öğretmenine sorun bakalım, aruz biliyor mu? Ona öğretmişler mi? Mesela şu yukarıdaki şiirin veznini kâğıt alıp üstüne çizgiler, noktalar koymadan bulabiliyor mu? En sık kullanılan, en yaygın ölçülerden biridir.

Kimliği müfredattan çıkaralım

İşte eğitimin sifonu çekilip döne döne atığa karışması budur. Siz orta öğretimde size zor gelenleri çıkarırsınız, sonra o zorları öğrenmeyenlere yükseköğrenimin bazı konuları da zor gelir. Yükseköğrenimde zorlar çıkınca o zorları öğrenmemiş öğretmenler mezun olur. Onlar ortaöğrenime gelir ve eski kolaylar şimdi orada da zor gelmeğe başlar. Sonra… Sonra döne döne alçalırsınız. Toplama yaparsınız ama çarpma bölme yapamazsınız. Önemli değil, hesap makinesi var. Ama edebiyat? Ama tarih? Ama musiki? Musiki, medeniyetin unsurlarından en ince, dolayısıyla en kırılgan olanıdır. Medeniyetler yükselirken musiki, zirveye yaklaşıldığında ortaya çıkar. İnişe geçildiğinde ilk kaybolan müzik zevkidir. Zaten veznin kaybolması da müziğin bizi terk etmesidir. Sonuçta kültürünüz, medeniyetiniz, televizyonlardaki diziler seviyesine iner. Müziğiniz pop ve arabesk seviyesine. Onlar da halk seyredebilsin, eylenebilsin diye gittikçe basitleşir.

“Bir medeniyetin bir müfredatı olur.” İyi de illa bir medeniyetimiz mi olmalı? Medeniyet kimliktir, doğru. Ama bakın, iktidar da muhalefet de “kimlik politikası”na karşı. En iyisi kimliksiz kalmak. Kimlik zor iş. Tıpkı şiir gibi, müzik gibi zor, hatta daha zor. Andımızı kaldırarak ilk adımı attık zaten.

19 Mayıs’ı saygı ve takdirle kutluyoruz.

             Kadın Kahramanlarımızdan Nene Hatun

                                   Nene Hatun, 1857 yılında Erzurum’un Çeperli Köyü’nde dünyaya gelmiş, 22 Mayıs 1955 tarihinde zatürre hastalığından 98 yaşında Erzurum’da vefat etmiş ve düşmana karşı kahramanca savunduğu Aziziye Tabyası’nın yanına defnedilmiştir. Nene Hatun 19. Yüzyılda yaşamış, fakat öyküsü, kahramanlığı ve cesareti dillerden hiç düşmemiştir. “ 93 Harbi “ diye adlandırılan 1877 – 1878 yıllarında yapılan Osmanlı – Rus Savaşı’nda genç yaşında göstermiş olduğu kahramanlık ile gönüllerimizde taht kurmuştur.

                                   Ruslar, 9 Kasım 1877 yılında ve Ermeni komitacıların desteğiyle Aziziye Tabyasını ele geçirerek Osmanlı askerlerinin birçoğunu öldürmüşlerdir. Bu haberi duyan Erzurum halkı ellerine geçirdikleri kazma, kürek, balta, sopa ve tüfekle Tabyalarda sağ kalan askerlerle birleşerek saldırıya geçmişler,  “ Seni bana Allah verdi, ben de seni O’na emanet ediyorum “ diyerek beşikteki bebeğiyle vedalaşan Nene Hatun’da vatan sevgisi uğruna cepheye koşmuştur. Aziziye Tabyası’nda göğüs göğse bir savaş başlamış ve Tabyayı ele geçiren Rus askerleri darmadağın edilmiş ve yaklaşık olarak 2500 civarında Rus askeri öldürülmüş ve Tabya düşmandan geri alınmıştır. Çatışmalarda Nene Hatun yaralanmasına rağmen diğer yaralıların tedavilerinde yardımcı olmak için hemşirelik yapmış, yemek pişirmiş, su taşımış ve hizmetten hizmete koşarak adeta destanlaşmıştır.

                                   Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Erol Kürkçüoğlu Anadolu Ajansı muhabirine, Osmanlı – Rus Savaşı’nın kazanılmasında Nene Hatun, Topal Gülüzar, Nane Hanım gibi nenelerin büyük emeği olduğunu belirtmiş ve o günlerde vatanı savunmak için insanların günlerce uyumadığını şöyle belirtiyor: “ O savaşın kazanılması için kadınlarımız da erkeklerimizin yanında yer almıştır. Osmanlı – Rus Savaşı ordu – millet bütünleşmesiyle kazanılmıştır. Onun için bu büyüklerimizi her zaman saygıyla anmamız lâzım. Gerçekten hepimizin nenesi Nene Hatun’dur. Vatan müdafaası noktasında annelerimiz ve nenelerimiz bu mücadelenin içinde yer almıştır.”

                                   Nene Hatun, Erzurum’daki Aziziye Tabyasını düşmana karşı savaşarak adını Türk tarihine altın harflerle yazdıran bir vatan kahramanıdır. Başarılarından dolayı, hayatının son günlerinde 8 Mayıs 1955 yılında Türk Kadınlar Birliği tarafından “ Yılın Annesi “ seçilmiştir. Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından da “ Üçüncü Ordunun Nenesi “ ünvanı verilmiştir. Dönemin NATO Orduları Başkomutanı Amerikalı General Matthew Ridgway’ın dikkatini çekmiş, vatanı, bayrağı, namusu ve şerefi için Türk kadınının neler yapabileceğini göstermiştir.

                                   Ülkemizde vatanı için canını, kanını hiç çekinmeden veren aziz şehitler; yüzünü, gözünü, kolunu, ayağını kaybeden kahraman gaziler vardır. Bugün üzerinde yaşadığımız bir vatanımız var diyebiliyorsak, bunu aziz şehitlerimize ve kahraman gazilerimize borçluyuz. Bu yüzden, her zaman şehit ve gazilerimize şükran duygularıyla saygı göstermeliyiz. Nene Hatun, Kara Fatma, Şerife Bacı, Şahin Bey, Gördesli Makbule, Tayyar Rahmiye, Fatma Bacı, Sütçü İmam, Nezahat Onbaşı, Yörük Ali Efe, Hafsa Sultan gibi pek çok kahraman düşmanla savaşarak ve mücadele ederek şehit düşmüşler, gazi olmuşlardır. Üzerinde yaşadıkları vatanı kutsal bildikleri için hiçbir karşılık beklemeden canlarını severek vermiş ve birçoğu da gazilik ünvanına kavuşmuştur. Şehitlerimize Allah’dan rahmet diler, yaşayan gazilerimize de sonsuz minnet ve şükranlarımızı sunarız.

                                   Kaynaklar:

Akın Aktaş, Arşiv Bilgileri Işığında Nene Hatun, ETÜ Yayınevi,

Ragıp Karadayı, Nene Hatun, Babıali Kültür BKY, 2017,

Mehmet Koçyiğit, Nene Hatun Kız Anadolu Lisesi Üzerine Tarihsel Bir İnceleme, Atatürk Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü Yüksek Lisans Tezi, 2014,

İbrahim Uçar, Nene Hatun – Anadolu yiğitleri 3, Çilek Yayınları, 2018,

M. Talat Uzunyaylalı, Nene Hatun, Atatürk Üniversitesi Yayını, Erzurum, 2015,

Ahmet Haldun Terzioğlu, Hakkı Suat Yılmazer, Nene Hatun – Vatan Sevgisinin Önemi.

21 Mayıs 1864 Büyük Çerkes Sürgünü ve Soykırımı’nın 160. Yılı

Rus emperyalizmi 1853-1856 yılları arasındaki Kırım Savaşı ile Kafkas halklara kıyım yaparak tarihe bir insanlık suçu daha ekledi. Kırım’ın işgaline karşı göğüs gererek topraklara asker gönderilmesini engelleyen Müslüman Çerkesler, Çarlık Rusyası’nın hedefi haline gelerek 21 Mayıs 1864 yılında zorla sürgüne gönderildi. Tarihe kanlı bir sayfa açan Rus Çarlığı, Büyük Kafkasya Sürgünü’ne imza attı. Bugün o sürgünün 160. yıl dönümü kaydediliyor.

21 MAYIS BÜYÜK KAFKASYA SÜRGÜNÜ

Çerkeslerin, Çarlık Rusyası’nın ana hedeflerinden biri haline gelmesi özellikle 1853-1856 yılları arasında gerçekleşen Kırım Savaşı ile birlikte oldu. Kırım Savaşı’nda Kafkasya’da bulunan Şeyh Şamil taraftarları ile birlikte Müslüman Çerkesler, Rusya’nın bölgeye kuvvet ayırmasına ve Kırım’daki cephelere destek göndermeyi engellemesine neden oldu. Rusya bu gelişmeden sonra Karadeniz kıyısında bulunan Müslüman topluluklarını yok etmeye yönelik emperyalist politikalarını hızlandırdı.

Bu Müslüman toplulukları içerisinde Kırım Tatarları, Çerkes Adigeler, Abhazlar ve Nogaylar bulunuyordu. 1860’lı yıllara gelindiğinde Rusya’nın kontrol altına alamadığı tek alan, Çerkes halklarının bulunduğu bölgeyi kapsıyordu. Rusya bu tarihten itibaren Çerkesleri sürgün ederek, Karadeniz kıyılarından çıkarma planlarını devreye soktu.

Rus Çarı II. Aleksandr ile Maykop’ta görüşme fırsatı yakalayan Çerkesler, kendilerinin uzlaşmak istediklerini ve bunun karşılığında sürgün politikasından vazgeçilmesini istediklerini bildirdiler. Ancak Çar II. Aleksandr, Çerkeslere “Ya göç edersiniz ya da Kuban Irmağı havzasındaki topraklara yerleşirsiniz” cevabını verdi. Çerkesler ise bataklıklar ile dolu sıtma tehlikesi yüksek olan ve Kozak milislerinin cirit attığı bir bölgeye asla yerleşmek istemediler. Bunun sonucunda Çarlık Rusyası 1862’de “Çerkeslerin göçüne izin veren” bir karar çıkardı.

Bu kararın hemen ardından Rus birlikleri Çerkeslerin yaşadıkları bölgeye sevk edildiler. Direnişçi Çerkes yerleşimleri yakıldı ve insanlar katledildi. 1 yıllık bir direnişten sonra Çerkes halkları Ubıhlar dışında ateşkes istemek zorunda kaldı. Çerkeslerin Abadzeh kolunun bir kısmı sürgünü bir kısmı ise Kuban’a yerleşmeyi kabul etti. Şapsığlar ise Osmanlı’ya sürgün edilmek için kış koşullarının ortadan kalkmasını talep ettiler. Osmanlı İmparatorluğunun da isteği ile Şapsığlara Mart 1864’e kadar yerlerinde kalma hakkı tanındı.

1 MİLYON ÇERKES SÜRGÜN EDİLDİ

24 Mart 1864’te Ruslar Soçi’yi alarak Ubıh direnişine de son verdiler. Buradan sonra daha güneydeki Abhaz topluluklarının yerleşimlerine saldırarak buradaki halkların direnişi de kanlı bir şekilde bastırıldı. Birçok Çerkes halkı, Hristiyanlığa geçmeyi kabul etmeyenler dışında sürgüne tabi tutuldu. Geride kalan Çerkes halklarının sayıları ise keskin bir şekilde azaldı.

Çerkes Sürgününde Rus kaynaklarına göre 1863-64 yılları arasında Osmanlı topraklarına 418 bin kişi göç ettirilmiştir. 1858-65 yılları arasında göç edenlerin toplam sayısı da 493 bindir. Bunlar arasında 30 bin Türk soylu Nogay olduğu da bilinmektedir. İngiliz savaş tarihçisi W.E.D.Allen’e göre, o zamanki Osmanlı topraklarına yerleştirilmiş olan Çerkeslerin (Adıge) sayısı 600 binden fazladır. Amerikalı Justin McCarthy, sürülen Çerkes ve diğer Kafkas topluluklarının sayısının 1.200.000 dolayında olabileceğini, bunun ancak 800 bin kadarının hayatta kalabildiğini belirtiyor. Sağ kalan nüfusun 600 bini 1856-64 arasında, 200 bini de 1864 sonrasında göç etmiştir.

500 BİN ÇERKES RUSLAR TARAFINDAN KATLEDİLDİ

Sürgüne katılan nüfusun en az dörtte birinin yolculuk, kamp yaşamı ve yeni yerleşim yeri sırasında öldüğü kabul edilmektedir. Rusların doğrudan öldürdüğü Adige sayısı ise 500 binden fazla olarak tahmin edilmektedir. Çerkesya’yı boşaltma işi 1864 yılı Haziran ayı ortalarında tamamlanmış, kuzeyde Kuban Irmağı ağzından güneyde Bzıb (Psıbe) Irmağı ağzına (şimdi Abhazya’da) değin uzanan Karadeniz kıyılarında tek bir Çerkes bile bırakılmamıştı. Orta Kuban ve Orta Laba ırmakları solundaki bataklık ovalara yerleştirilenlerle birlikte, bu yerlerde toplanmış olarak, geride sadece 80 bin kadar bir Adige nüfusu kalmıştır. Bu 80 bin sayısı Adige tarihçisi Samir Hatko’ya göre ertesi yıl, 1865’de 51 bine düşmüştü.

RUSLAR YIĞINLAR HALİNDE GEMİLERE DOLDURDU

Rus politikası, Çerkes nüfusu bir an önce Rusya sınırları dışına göndermek ve onlardan ebedi kurtulmak biçiminde uygulanmıştır. Karadeniz kıyısına yığılan sivil nüfus, nine ve dedelerce de doğrulandığı gibi, Rus askerlerinin süngü ve dipçik darbeleriyle de zorlanarak, bazı durumlarda oturmaya bile yer kalmayacak biçimde ve yığınlar halinde gemilere doldurulmuştur. Bu yüzden zayiat da büyük olmuştur. Osmanlı yönetimi ile koordineli olarak, Batum, Trabzon, Giresun, Ordu, Samsun, Sinop, Kefken, Burgaz, Varna ve Köstence’de göçmen kampları kurulmuştur. Ancak bu kamplar salgın hastalıklar nedeniyle bir ölüm kampına dönüşmüştür ve kampların etrafı toplu Çerkes mezarlıkları haline gelmiştir.

https://www.qha.com.tr/gundem/kirim-vakfindan-buyuk-cerkes-surgunu-nun-160-yil-donumu-hakkinda-aciklama-48

Bizden Adam mı Olmaz?

Devlet, insan sayarak kimlik verse de o kişiye “İnsan gibi insan ol.” deriz. Cinsiyeti erkek de olsa ona “Önce adam ol, sonra karşıma gel.” deriz.

İnsan ve adam olmak, bir kimlik ve cinsiyet işi değil; o, bir nitelik, keyfiyet, ayrıcalık…

“Güvenilecek insan kalmadı.”, “Bizden adam olmaz.” cümlelerini sık duyuyorum.

İnsan da olunur, bizden adam da olur. Ne zaman? Bizi bizden alan her şeyi reddedip bizi biz yapan o yüce gücü yakaladığımız zaman; ölçüsüzlük kaosundan kurtulup bir ölçüye göre yol haritamızı çizdiğimiz zaman.

Mevcut hayat tarzımızın dışına çıkmaya, onu reddetmeye ne kadar hazırız? Hükmettiğimizi zannettiğimiz eşyanın kölesi olduğumuzun farkında mıyız? Para, makam, mal mülk, şöhrete esir olmuş nefsimiz veya egomuz, özgürleşmemize izin verir mi? Bu izni koparamazsak “insan” da “adam” da olamayız.

Düğününe çeyrek altınla giden Kayserili genç kendi düğününde çeyrek altın getirmeyen arkadaşını mahkemeye vererek çeyrek altının güncel tutarının iadesini talep etmiş. Düğünlerde yapılan bağışların bir yardımlaşma veya hayır olduğunu bilmeyerek bunu ticarileştiren kişi sizce insan mı?

Ankara’da kendini peygamber olarak tanıtan 3 kişi, vatandaşlardan 2.5 milyon TL toplayarak vatandaşların dini duygularını istismar eden ve onların cehaletinden faydalanan bu kişiler insan mı?

Türkiye’de beyzbol oynanmadığı halde, beyzbol sopası satışı patlamış. En çok beyzbol sopasını taksici ve dolmuşçular alırken, en çok satılan il ise Adana olmuş. Doğrudan kamu hizmeti yapan insanların bile kendini güvende hissetmediği için savunma veya en ufak bir anlaşmazlıkta muhatabına saldırma amacıyla silah alması insan ya da adam olma niteliklerinden hangisine uyar?

Türkiye’de 600 bin yaşayan ölünün emekli maaşlarını çektiği tespit edilmiş ve bu konuda geniş çaplı soruşturma başlatılmış. Kişinin öldüğünün bilinmemesi ve ona emekli maaşının ödenmesi devletin ayıbı. Ölen kişi adına devletten tüyü bitmemiş yetimin hakkını gasp edenlere ben ne insan ne de adam derim.  

Çorum’da Hayvanları Koruma Derneğinin açılışında koyun keserek kara mizah örneği olacak bir samimiyetsizliğe imza atan insanlara herhalde türünün yüzkarası denir.

Kadıköy’de intihar etmek için çatıya çıkan adam, kendini izleyenler, “Atla, Atla” diye tempo tutunca, intihardan vazgeçip onların üzerine işerse o kişiye ne denir?

Uyuşturucu ile Mücadele Derneği başkanının, bonzai kullanmak iddiasıyla tutuklanmasına güler misiniz, ağlar mısınız?

TÜBİTAK’ta sahte diplomaları araştırmakla görevli birimin başındaki kişinin, diplomasının sahte olduğunu öğrendiğimde ben de “Bu ülkede güvenebileceğim ne insan ne adam kalmış, tuz kokmuş.” derim.

Dünyanın her yerinde ve insanlık tarihinin her döneminde, oranları farklı da olsa, benzeri problemler hep yaşanmış ve yaşanacaktır. İnsan müşkil varlıktır, zor anlaşılır. O, hem âlimdir hem cahildir, hem adildir hem zalimdir, hem yücedir hem aşağılıktır.

Biz, bir gün kendimize gelip bu kokuşmuş düzenin televizyon dizilerini evlerimizden, parasını cebimizden, fikirlerini zihnimizden, özü bozulmuş gıdalarını midemizden kovarsak önce insan sonra adam oluruz. İnancımıza ve kültürümüze hiçbir şekilde uymayan kanunların, yönetimimizi esir aldığını; bankaların, topraklarımızı; ilaçların, bedenlerimizi işgal ettiğini fark edersek biz insan da adam da oluruz.

Böyle bir idrakle bilincini dönüştüren toplumda izzet, babanın; hürmet, annenin; şefkat, evladın süsü olacaktır. Eş için sevgi, çocuk için terbiye, dost için vefa ne güzel hediyelerdir. Toplumun ihtiyacı hizmettir, komşunun ihtiyacı dertleşmektir. Ölü için en güzel bağış, duadır. Dünya ve ahiret için en doğru yatırım, karşılıksız iyiliktir, yardımseverliktir.

Adam olmak, bireysel gerekliliktir; insan olmak, toplumsal sorumluluktur. Kendimizi keşfederek varlık nedenimizi sorgulamayı ve kendimizi buna göre konumlandırmayı gerektirir adam olmak. İnsan olmak, kendimiz dışındaki her varlığa karşı hem borcumuz hem görevimizdir. Dünyanın herhangi bir yerindeki canlının acısını duyabilmek, insan olma derecemizi göstergesidir. Bunun için Maide suresi 32. ayette “İşte bu yüzdendir ki İsrailoğulları’na şöyle yazmıştık: Kim, bir cana veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya karşılık olmaksızın (haksız yere) bir cana kıyarsa bütün insanları öldürmüş gibi olur. Her kim bir canı kurtarırsa bütün insanları kurtarmış gibi olur. Peygamberlerimiz onlara apaçık deliller getirdiler; ama bundan sonra da onlardan çoğu yine yeryüzünde aşırı gitmektedirler.” buyrulmuştur.

Bozgunculuk çıkarmak, aşırıya kaçmak, haksız yere insan öldürmek adam ve insan olamamanın eseridir, bir ölçüsüzlüktür. Bir ölçüsü olmayanın hiç ölçüsü yoktur veya pek çok ölçüsü vardır. Pek çok ölçüsü olanın, pek çok da ilahı vardır.

Ben şunu gördüm, öğrendim, anladım: Varlığını, Allah’a kul olma bilinciyle izah edenlerin istikametleri doğru, duruşları sağlam; kendileri de hem adam hem insan olabiliyor.

TÜRK KİMLİĞİ

Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu’nun telif ettiği eser 13,5 X 21 santim ölçülerinde 342 sayfadır.

Maksudoğlu Hoca’nın, ‘Giriş’ mâhiyetindeki ‘Kimlik Konusu’ başlıklı yazısı ‘Kimliği meydana getiren en mühim unsur, kültürdür; bir milletin kültürü de, yüz yıllar boyunca, yaşadığı tecrübelerle, ‘yaşanmışlıklarla târih içinde meydana gelir; milletin târihi, bunun için çok değerlidir’ cümlesinden ibârettir. Asıl konuya Prof. Dr. Mehmet Kaplan’ın (1915-1986) ‘Türk Milletinin Kültürel Değerleri’ başlıklı yazısı ile giriliyor:

İlim ve fikir adamlarının çoğu ‘kültür’ kelimesine ‘tabiat’a zıt bir mânâ vermektedir. İnsanoğlunu diğer hayvanlardan ayıran taraf, tabiatta bulduğu ile yetinmemesi, onu değiştirmesi, kendi emrinde kullanması ve aşmasıdır. Bu maksatla vücuda getirilen maddî ve mânevî her şey, ‘kültür’ sahâsına girer.

Bir Türk için halıdan, kilimden, yoğurttan, şiş kebabından, Süleymâniye Câmii’nden, Yûnus’tan, Hacı Bektaş’tan, Erzurum barlarından, Aydın Harmandalı zeybeğinden, Köroğlu’ndan, misâfirperverlikten, ana-babaya, yaşlılara saygı göstermekten, haksızlığa karşı çıkmaktan, zayıfı kollamaktan daha tabiî ne olabilir? Balık için deniz ne ise, Türk için de yüzyıllar boyunca içinde yaşadığı kültür odur.

Bir kültürün içinde yaşamak başka, onun üzerinde düşünmek başka bir şeydir.

Türkler, kendilerine has kültür değerlerini bilmedikleri, onlar üzerinde kafa yormadıkları, onların millî varlık bakımından taşıdıkları değeri ölçmedikleri için, pek çok şey kaybetmişlerdir. Bir millet, kendisini hiçe sayarak yabancıların mânevî kölesi olursa, er geç maddî kölesi de olur. Hikmetin esası, ferdin ve milletin kendi kendisini bilmesidir. ‘Millî şuur’ kendi milletinin varlığını tanımak ve bilmek demektir.

Türklerin Anadolu’da ve Balkanlar’da vücuda getirdikleri kültür ve medeniyet, târihin en güzel, en üstün, en insanî, en ince medeniyetlerinden biridir,

Türklerin en belirgin özelliği, ‘hür ve müstakil olarak yaşama’ dünyâya hâkim olma irâdesidir. Türk târih ve kültüründe bunu gösteren pek çok örnek vardır. Fakat Türk, münâsebette bulunduğu veya idâresi altına aldığı kavimlere saygılı ve âdil olmasını da bilmiştir. Anadolu Türkünün başarısını sadece kılıç kuvvetiyle izaha kalkışmak çok yanlış bir görüştür. Anadolu Türk devlet ve medeniyetini kuranlar sâdece gaziler değildir. Mevlâna, Hacı Bektaş Veli ve Yunus Emre gibi, bütün insanlığı sevgi ile kucaklayan ve birleştiren velilerin de bunda büyük rolü vardır. Anadolu’yu fetheden Türkler her yerde câmiler, medreseler inşa etmişler ve tekkeler kurmuşlardır. Bunlar Türklerin yiğitlik ve kahramanlığına adâleti, sevgiyi, müsâmahayı, zarâfet ve inceliği katmışlardır.

Atı, arabayı, bronzu, hayvan takvimini ve gök dinini Çin’e Chou’lar sokmuştur. (Bk. Çin Târihi, Ankara 1947, s. 31- 34). Chou’lardan sonra Çin’de daha birçok Türk hanedanı kurulmuştur. Fakat bunların çoğu büyük Çin denizinde erimiştir. 8. yüzyılda Orhun nehri kıyılarında dikilen Göktürk kitabelerinde Çin tesirinden büyük bir dehşet ve korku ile bahsedilir. Göktürk kitabeleri hayret verici bir uyanıklıkla Türklere, kendi millî kültürlerine sıkı sıkıya sarılmalarını vasiyet eder.

Bulgarlar 9. yüzyıldan önce Türktüler. Fakat bu asırlardan sonra Tuna Bulgarları Slav ve Hıristiyan kültürünün tesiri altında kalarak, millî şahsiyetlerini kaybetmişlerdir. (Tuna Bulgarları 864 yılında Hristiyan oldular, Pars Han’ın adı Boris oldu. İdil (Volga) Bulgarları ise, 922 yılında girdikleri İslâm sâyesinde Türklüklerini korumuşlardır. Tataristan’da yaşayan Türkler, bunlardır, Türkçenin kuzey lehçesini konuşurlar. Mani dinine 764 yılında giren Uygurlar da Türklüklerini kaybettiler. (Doğu Türkistan’daki Türklere, yanlış olarak ‘Uygur’ denilmektedir.)

Çin’de büyük bir devlet kuran Tabgaç’lar da Budizmi kabul ettikten sonra yok olmuşlardır. Türk târihinde daha buna benzer bir yığın örnek vardır.

Mehmet Maksudoğlu eserinde doğru zannedilen birçok yanlışı düzeltmektedir. Bu konudaki iddialarını: ‘…alışılmış, yaygın hâle gelmiş yanlışları düzeltmek için ortaya koyduğum görüşleri her Osmanlı târihçisi ile her zeminde tartışmaya hazırım’ sözleriyle meydan okurcasına ileri sürüyor. Konu ile olan derin bağlantısını da şöyle açıklıyor: ‘Osmanlı Devleti’nin vârisi ve devamı olduğumuz gibi, Osmanlı’nın; Avrupa’nın Dünyâya açılarak şekillenmesinde etkisi vardır.  Osmanlı gerçeği anlaşılmadan, hâkim kültürün temsilcisi Avrupa’nın, onun kültürel ve politik uzantısı olan Amerika’nın, dolayısıyla Dünya’nın bugünkü durumu anlaşılamaz.’

Maksudoğlu Hoca’nın ‘Osmanlı târihçisinde olması gereken vasıflar’ başlığı altında ültimatom görünümündeki beyanı son derece mühimdir:

*İslâm’ı ve ilk târihini iyi öğrenmeli, bilmeli (Akabe bey’atlarını, Rânûnâ vâdisinde ilk Cumayı, ilk dört Halîfe’ye bey’atı, Hz. Ebû Bekir’in kesin tutumunu bilmelidir: ‘namaz kılan Müslümanlarla savaşacak mısın?’ diyenlere: ‘Resûlullah çağında zekât olarak hayvan bağı değersiz bir ip parçasını bile vermezlerse harbederim’ diye, İslâm’ın bütünlüğünü savunuşunu, ufacık bir eksikliğe göz yumsa idi kaç bin çeşit İslâm’ın ortaya çıkacağını görmesindeki devlet adamlığını farketmelidir.

*Bey’atı, mâhiyetini, şartlarını, bilmelidir. Çünkü Osmanlı, İslâmî hâkim kılmak görevindeydi ve bey’at, mihverdir.

*Müslüman bir devlet incelenirken, ‘Anayasa İdâre Hukuku’ demek olan ‘el Ahkâmus sultâniyye’ kitaplarından haberi olmazsa, Osmanlı’yı, diğer hükümetler gibi ele almak tuzağına, zavallılığına düşer. (Aslında; devletin, aynı zamanda -2 erkli- İslâmî bir yönetim tarzı, usulü olduğunun farkında olmalıdır.)

*Osmanlı, mühim gördüğü kuruma, nîçin ‘hümâyûn’ sıfatını vermiştir, farkına varmalıdır: Burada, Osmanlı’yı, diğer sosyo-ekonomik kuruluşlardan ayırıcı özellik vardır.

*Fey’ konusunu bilmezse, Merzifonlu’nun Viyana’yı 1683 yılında alabilecek iken nîçin almadığını anlayamaz; lojistik, köprü konularını papağan gibi tekrarlar.

*Cizye’nin mâhiyetini bilmezse, Tanzîmât’ın artçı depremi olan İslahatı anlayamaz, yıkımı başarı olarak görme, gösterme yanlışını, papağan gibi tekrar eder durur, mârifet yaptığını zanneder.

*Arapça (bilmezse; diğerleri gibi, bîat der, fâkih der, târikat der), Farsça’ya da âşinâlığı olmalıdır.

*Arşive girmezse, olmaz.

*Kullandığı kelimelere dikkat etmezse; kapitülasyon, imparatorluk, Bizans diye saçmalar, ‘imtiyâzât’ yerine ‘kapitülasyon’ demenin, Kanûnî’nin Fransuva’ya teslimiyeti anlamına geldiğini fark etmez, Osmanlı’yı, üniformalı eşkıyâ yapar, Roma imparatorluğuna Bizans diyerek, oryantalistlerin Türkiye’nin altını oyma değirmenine su taşır.)

*Tanzimat’taki kırılmayı bilmezse, görünmez ağları zihninde taşımağa devam eder.

*Oryantalistler hakkında bilinçli olmazsa, yandı gülüm keten helva; onların dediğini, Türk diline aktarır, papağanlık yapar.

*Anahatlarıyla Avrupa târihini bilmelidir: Westfalia’dan haberi olmalıdır. Bizim, o gelişmelere ihtiyâcımız var mıydı düşünmelidir.

*Duruş sâhibi olmalıdır; duruş sâhibi olmak, olayları objektif olarak vermeğe engel değildir. Misâl: İngiliz târihçi ve gazeteci Alan John Percivale Taylor (1906-1990) Alman târihini, objektif olarak öyle sunar ki ön sözde yaptığı değerlendirme için ‘hiçbir milletin târihi böyle değerlendirmeye dayanamaz’ derler, ‘ben belgeleri konuşturdum’ der, geri adım atmaz. (Alman târihini böyle, objektif olarak yazan İngiliz târihçi, Osmanlı târihini nasıl yazar?)

*Öte yandan, İngilizler, A man for ali seasons filminde olduğu gibi, olayları, ‘olduğu gibi’ verir; ama öyle sunar ki ne Kralı’na hiyânetle suçlanan Thomas More suçlu olur, ne de onun kellesini kestiren Sekizinci Henri zâlim olur:

*More; inancına uygun yaşayan bir mü’min olarak sunulur, Henri de; ülkesini Katolik tasallutundan kurtaran büyük siyâsî lider olarak gösterilir.

*Bir de bizim bâzı târihçilerimizin, Osmanlı Târihini nasıl anlattığını, sözgelimi, ünlü bir profesörün, Osmanlı târihini, Fransızcadan aktararak anlattığını hatırlayalım.

*Türkiye; şuurlu, duruş sâhibi, alt yapısını sağlamış, oryantalistleri gerçek yerine oturtmuş gerçek târihçilerine kavuşma yoluna girmiştir, gören gözlere, gün ışımıştır. Bilim dünyâmızda, ciddî tavırlarla komiklik yapan oryantalistlerin gerçek durumu anlaşıldıkça, genellikle Müslümanların Târihi, Türk Târihi ve özellikle Osmanlı Târihi konusunda, bundan böyle, ortalığı kaplayan, kültür istilâsı zemininde yazılmış, târih sanılan mâlûmât deposu kitapların etkisi silinecek, zihinlerdeki çarpık Osmanlı tasavvuru ortadan kalkacaktır. Osmanlı, gerçek olarak anlaşıldıkça, ‘bir zamanlar, zihinlerimize nasıl da Osmanlı karikatürü yerleştirilmiş!’ denilecektir.

Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu’nun telif ettiği Türk Kimliği isimli eser, değerlendirmelerin, bilgilerin özetlendiği hacmi küçük muhtevâsı zengin bir eserdir.

Böyle, bilinmesi mutlaka gerekenleri vurguladıktan sonra, engin Türk Târihini, çok özet olarak gözden geçirip, bu günümüzün belirlenmesinde başlıca etken olan Osmanlı’yı, olayları objektif olarak sunup değerlendirmelerle sunuyor.

AKIL FİKİR YAYINLARI  

Alemdar Mahallesi, Alayköşkü Caddesi, Küçük Sokak Nu: 6/3 Cağaloğlu, Fatih, İstanbul  

Telefon: 0.212-514 77 77 e-posta: bilgi@akilfikiryayinlari.com  www.akilfikiryayinlari.com 

Prof. Dr. MEHMET MAKSUDOĞLU:                                                                                         Eskişehir’in İhsaniye Mahallesinde 1939 yılında doğdu. Eskişehir (şimdiki adıyla Atatürk) Lisesini 1956’da, Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’ni 1960yılında bitirdi. İzmir İmam-Hatip Lisesinde, 1960-61 öğretim yılında Hadis, Arapça, İngilizce ve Farsça öğretti. A.Ü. İlâhiyat Fakültesinde, 1961 yılı Temmuz ayında İslâm Târihi Kürsüsünde asistan oldu. Tunus’ta 2 yıl kaldı, teziyle ilgili mahallî kaynakları inceledi. Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesinde 1966’da ‘Tunus’ta Osmanlı Hâkimiyeti’ konulu teziyle doktor oldu. İngiltere’de Cambridge Üniversitesi, (Faculty of Oriental Studies’te) üç yıl (1967- 70) Türkçe öğretti, oryantalist zihniyeti yakından tanımak imkânı buldu. Yedek Subaylığında, bir askerî okulda Târih ve İngilizce öğretti. İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsünde dokuz (1973-82) yıl Arapça öğretti. 1983’de Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesinde Yardımcı Doçent, 1986’da doçent, 1995’de profesör oldu. Malezya’daki Milletlerarası İslâm Üniversitesinde dört yıl (1991-1995) Târih ve Medeniyet Bölümü Başkanı olarak görev yaptı. Orada iken yazdığı ‘Osmanlı History’, bu üniversite tarafından bastırıldı. 1996 yılı Eylül ayında, doğup büyüdüğü Eskişehir’deki Osmangazi Üniversitesi İlâhiyat Fakültesine kurucu Dekan olarak atandı. Kazakistan’ın Türkistan beldesindeki Milletlerarası Hoca Ahmed Yesevî Türk-Kazak Üniversitesinde 2004-2005 öğretim yılında Târih ve Arapça öğretti. 2006-2007 öğretim yılında Hollanda’da Rotterdam İslâm Üniversitesinde Arapça olarak ‘İslâm Târihi’ öğretti. Yayınlanmış çok sayıda makalesi ve birkaç kitabı vardır.

DERKENAR:

OSMANLI DÜŞMANLIĞI

OĞUZ ÇETİNOĞLU                                                                             

Bâzı aydınlarımızda ‘Osmanlı düşmanlığı’ var. Bu düşmanlığı, cumhuriyet ilk döneminde mâzur görmek bir dereceye kadar mümkündü. Türkiye’de bir rejim değişikliği yapanların, getirdikleri rejimin tutunması için (çirkin bir hareket olmakla birlikte) eski sistemi kötülemek ihtiyacını duyuyorlardı.  Aradan yüz yıl geçtikten, Cumhuriyet rejimi ve demokrasi sistemi tam mânâıyla yerleştikten sonra düşmanlığı devam ettirmenin hoş görülecek bir tarafı olamaz.

 Bu düşmanlığı devrim yobazları başlattılar, Türkiye’de komünist sistemin hayranları desteklediler. Komünizm, doğduğu topraklarda yerle yeksan oldu, inkılaplar geri dönülemeyecek şekilde benimsendi. Artık Osmanlı düşmanlığı için hiçbir sebep kalmadı. Bu gaflet uykusundan uyanmak gerekir.   Türk târihini, 1923 ile başlatanlar bile hatâlarını anlayıp seslerini kestiler.  ‘Onlar Osmanlı idi, biz Türk’üz!’ gibi mugalâtaları kimse aklına bile getirmiyor.  Artık herkes biliyor: Osmanlı, Türk’tü. Osmanlı’ya düşmanlık Türk’e düşmanlıktır. Bu gerçeği idrak edemeyenler, türlü iftiralarla Osmanlı düşmanlığı düşüncesini yaşatmaya çalışıyorlar. Bu hareketlerinin sebebi, pâdişahlık düzenini getirmeye çalışanlara gözdağı vermek ise, milletimiz Cumhuriyetin ve demokrasinin faziletini idrak etmiştir. Geçmişe dönülmesine izin vermez. 

Türk milleti, Türk’e ait maddî ve mânevî bütün varlıklara olduğu gibi, ırkına ve dinine hizmet eden şahıslara hürmette de kusur etmez. Üstelik kültürümüz bize, ölülerimizi hayırla yâd etmemizi emrediyor. Bu gerçekler, Mustafa Kemal Atatürk için de geçerlidir.

Türk’ü târih sahnesinden silmek isteyenler; Osmanlıyı ve pâdişahları sevmezler hattâ nefret ederler. Onlarla aynı duyguları paylaşanlara bizler nefretle bakmayız. Çünkü kin, intikam, nefret, garaz… temiz kalplerde barındırılmaması gereken kirli duygulardır.

Konudan Konuya  (44)

     Sebepler dairesinden zuhur eden, hâdise ve olayları; sebeplere isnat edip dayandırmamak gerekir. Mal sahibi zannedilen sebepler, mal sahibi değillerdir. Asıl mal sahibi, onların arkasında iş gören ezelî olan İlahî kudrettir. Onlar, ancak o kudretten gelen hakikî tesir ve etkileri ilân ve neşretmekle vazifeli ve görevlidirler. Demek, sebepler dairesi, hükûmetin kalem dairesi yerindedir ki, yukarıdan gelen emirlerin tebligatı / bildirimleri o daireden yapılır. Çünkü izzet / şeref ve azamet perdeyi gerektirir. Allah’ın tevhid ve celâli de şirketi / ortaklığı reddeder. Tesiri sebeplere vermez.

     Evet, Ezel Sultanı olan Allah’ın memurları vardır, ama icraatçıları / işleri bizzat yapanlar değillerdir ki, Allah’ın saltanat ve rububiyetinde ortak olsunlar. Ancak o memurların görevi dellâllıktır ki, kudretin icraatını ilân ederler. Veya o memurlar nazır / bakıp gözeten müşahit  / gözlemcilerdir ki, gördükleri yaratılış emirlerine karşı yaptıkları itaatla, kabiliyetlerine göre bir çeşit ibadet yapmış olurlar. Demek sebepler, ancak ve ancak kudretin izzetini, rububiyetin haşmet ve heybetini izhar / ortaya koymak için konulmuş birtakım vasıta ve araçlardır. Yoksa, kudretin acz ve ihtiyacı için, yardım eden yardımcı değillerdir. İdarecilerin memurları ise, onların ihtiyaç ve aczlerini gidermek için, tayinlerine zaruret hâsıl olan yardımcı ve ortaklardır. Velhasıl, Allah’ın memurlarıyla insanın memurları arasında en ufak bir münasebet / ilişki ve bağ yoktur.

     Çünkü Allah’ın izzet ve azameti ister ki, sebepler; İlahî kudret önünde birer perde olsun, aklın nazarında. Allah’ın tevhid ve celâli de ister ki, sebepler ellerini çeksinler İlahî olan hakikî tesirden.

x

    “Yeryüzünde hareket eden hiçbir canlı yoktur ki, onun rızkını vermek Allah’a ait olmasın.” (Hud Suresi: 6) ayeti kerîmesiyle, rızık taahhüt altına alınmış / rızık için söz verilmiştir. Yani rızkı temin edip sağlamaya Allah, söz vermiştir. Fakat rızık iki kısımdır: Biri hakikî / asıl rızık; varlığın yaşamasını  sağlayan, olmazsa olmaz olan zarurî ve hayatî rızık. Diğeri mecazî rızık; yani gayri zarurî / zarurî ve lüzumlu olmayan; yersiz tercihler ve ihtiyaçtan uzak yiyecek ve içeceklerden oluşan sunî / yapay rızıklardır. 

     Ayette taahhüt altına alınan / söz verilen, zarurî olan rızıkdır. Evet, hayatı koruyacak derecede gıda veriliyor. Cisim ve bedenin semizliği ve zaafiyeti, rızkın çok ve az olduğuna bakmaz. Nitekim, denizin balıklarıyla, karanın patlıcanları buna en güzel şahit, delil ve misaldirler. Mecazî / garanti edilmeyen rızık ise, ayetin taahhüdü / söz verilmişliği altında değildir, ancak sa’y / çalışma ve kisbe / kazanmaya bağlıdır.

x

     Masum bir insana veya hayvanlara gelen felâket ve musibetlerde; insanın anlayamadığı bazı sebep ve hikmetler vardır. Yalnız, Allah’ın varlıklar üzerindeki irade düstur ve prensiplerini içeren fıtrî kanun ve kurallar; aklın vücuduna tâbi değildir ki, aklı olmayan bir şeye tatbik edilmesin. O İlahî hikmetler kalp, his ve istidada bakar. Bunlardan meydana gelen fiillere; o İlahî kanunların hükümleri tatbik edilerek cezalandırılır.

     Meselâ, bir çocuk eline aldığı bir kuş veya sineği öldürse, Allah’ın kanunlarından olan şefkat hissine aykırı hareket etmiş olur. İşte bu karşı gelişten dolayı, düşüp başı yarılsa, bunu hak etmiş sayılır. Çünkü, bu musibet, o karşı gelişe bir çeşit cezadır.

     Veya dişi bir kaplan, öz yavrularına olan aşırı sevgi, şefkat ve himaye ediş hissini nazara almayarak; zavallı ceylanın yavrucuğunu parçalayarak yavrularına rızık yaparsa; sonra, o da bir avcı tarafından öldürülür.

     Şefkat hissine aykırı davrandığından ötürü, ceylana yaptığı aynı musibete uğrar.

     Çünkü, kaplan gibi hayvanların helal rızıkları, ölü hayvanlardır. Sağ hayvanları öldürüp rızık yapmaları; uymak zorunda kalmaları gereken İlahî kanun ve kurallara göre haramdır.

x

     Bir beyin hücresi, samanyolunun minnacık, küçücük bir benzeridir.

     Tıpkı insanın, kâinatın bir benzeri olması gibi.

     Çünkü kâinat, insanın maddeten açılımından ibarettir.

Konferansa Davet

Kocaeli Aydınlar Ocağı tarafından, 25 Mayıs 2024 Cumartesi günü saat 14:00’de Belsa Plaza’daki Leyla Atakan Kütüphanesi Konferans Salonu’nda, Kocaeli Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölüm Başkanı Doç.Dr. Esma Torun Çelik’in konuşmacı olarak katılacağı, “Atatürk, Cumhuriyet ve Türk Tarih Tezi” konulu bir konferans düzenlenecektir.

Konferansa tüm halkımız davetlidir.

Tevhid – i  Kıble  Etmek

     Kimi aklî ve felsefî ilimlerle haşir neşir olur.

     Bu yolla, hakikat ve gerçekleri arar.

     Bazen de, tarikat ve hakikat yolunu seçer.

     Böyle bir yola koyulur.

     Tarikat yoluna girerek,

     Sadece kalben yol almaya başlar.

     Fakat, önceden aklı fikri felsefe ile meşgul olduğu için;

     Mânen bir tatminsizlik ve doyumsuzluk içindedir.

     Bu yüzden:

     Hem kalben, hem aklen hakikat peşinde koşan;

     Hakikat arayıcılarına takılmak ister.

     İster ama, onların her birinin,

     Birbirinden farklı çekici özellikleri vardır.

     Bu duruma hayret etmekten kendini alamaz.

     Tam bu haldeyken, İmam-ı Rabbanî’nin:

   “Tevhid-i kıble et!” / “Yalnız bir üstadın (yol göstericinin) arkasından git!”

     Hayat-bahş sözünü hatırlar.

     Fakat birden kalbine:

   “Hakikî / asıl üstad / yol gösterici Kur’an’dır.

     Tevhid-i kıble / tek kıble, tek yol gösterici; bu üstadla olur.”

     İlâhî tespiti gelir.

     Böylece hem kalbi, hem rûhu;

     Garip bir şekilde yol almaya başlar.

     Şek ve şüpheleriyle manevî ve ilmî bir mücahedeye girişir.

     Gözü kapalı olarak  değil,

     Belki İmam-ı Gazalî, Mevlâna Celâleddin ve İmam-ı Rabbanî gibi,

     Kalp, rûh ve akıl gözleri açık olarak;

     Manevî bir çoşkunlukla, kendinden geçen zâtların;

     Akıl gözünü kapadığı yer ve makamlarda,

     Gözü açık olarak gezer.

     Kur’an’ın dersi, irşadı ve yol göstermesiyle;

     Hakikata  gerçek bir yol bulur.

     Çünkü:

   “Her şeyde O’nun (Allah’ın) birliğine delil olan bir alâmet,

     İşaret ve gösterge vardır.”

     Özellikle, hayat sahibi her varlığın cephesinde;

     En büyük, en parlak sikke;

     Onun canlı ve hayattar olma keyfiyetidir.    

     Böylece

     Mevlâna Celâleddin,

     İmam-ı Rabbanî ve

     İmam-ı Gazalî gibi,

     Akıl ve kalp ittifakı / birliği ile giden her insan;

     Herşeyden evvel, kalp ve rûhun yaralarını tedavi eder.

     Nefsin evham ve vehimlerinden

     Kendini kurtarır.

     Ve asıl hakikate kavuşur.

Ahmet Yıldız’ın Ardından

Kendisiyle Yıldız Sunta Mdf’de iş görüşmesinde tanışmıştık. Daha makam odasına girer girmez ilk sözü “Ben 75 yaşındayım. Allah’tan tek bir dileğim var, bunu 100’e tamamlasın” dedikten sonra sağ el işaret parmağını havaya kaldırarak “Ama tamamlayacak, anlaştık biz” demişti. Ben de kendisine “İnşallah, Allah sağlıklı ve uzun ömür nasip etsin” diye cevap verdikten sonra hızla ayağa kalkıp elini uzatmış ve “Hayırlı olsun diyelim mi?” demişti. Yanımızda bulunan İ.K. Müdürü Tahsin Bey bu 10 saniyelik görüşmenin hayatında gördüğü en kısa iş görüşmesi olduğunu ifade etmişti.

Bafra’dan Almanya’ya gemilerle tütün ticareti yapan bir dedenin torunu ve büyük çaplı tomruk ticareti yapan bir babanın oğlu olarak dünyaya gelmişti. Yiğit lakabıyla anılır. Kendisini seven herkesin “Ağa” olarak adlandırdığı Ahmet Yıldız bu dünyaya doğuştan bir ağa olarak gelmişti.

Eski Adalet Bakanları’ndan Hikmet Sami Türk sınıf arkadaşıydı. Sınıf arkadaşları arasından çıkan pek çok üst düzey bürokrat ve siyasetçi vardı. Kendisi de okusaydı, kesinlikle ülkenin siyasi tarihinde iz bırakan isimlerden biri olurdu. Çünkü müthiş keskin bir zekâsı vardı. Ancak O ortaokuldan sonra hayatını hep babasının işlerine yardım ederek geçirdi. Ticarete çekirdekten başladı.

Hayatı hep zor yoldan çalışarak geçti. Kartal’da, Gaziantep’de ve son olarak Kocaeli’de sanayicilik yaptı. Hep çalıştı, hep üretti, insanlara iş ve istihdam sağladı.

Fabrika kurduğu bölgedeki insanlara öncelik vermek âdetiydi. Bu âdetini Uzunbey’de kurduğu fabrikasında da devam ettirdi.

Çalışanlarına çok değer verirdi. Kamuoyuna hep farklı yansısa da Yıldız Sunta işçisi her zaman kendi sektöründe Türkiye genelinde en yüksek maaşı alan işçiydi. Hatta Yıldız Sunta’daki bu maaş koşulları başta aynı sektörde faaliyet gösteren kardeşleri olmak üzere sektördeki diğer firmalar tarafından eleştirilirdi. “Bize kötü örnek oluyorsun” derlerdi. Ama Ahmet Yıldız her zaman çalışanını kollardı. Kazanmayı bildiği kadar kazancını paylaşmayı da bilirdi.

Sohbetlerimizde sık sık “Bu işçi milleti temiz insanlardır. Eşinizden bir bardak su isteseniz getirmez ama işçinizden isteseniz önce eliyle bardağı tertemiz yıkar öyle getirir. Aman ha bu insanların hakkına girmeyin” derdi.

Her toplantımızda mutlaka toplantı konusuna ilişkin bir hatırasını uzun uzun anlatırdı. Sohbet ederken kendine mahsus bir takım deyişlerle sohbetini tatlandırırdı. “Herkes sakız çiğner ama kimse Ayşe Kadın gibi patlatamaz” gibi orijinal özdeyişleri vardı.

Siyasetçilere hangi partiden olursa olsun pek öyle değer veren biri değildi. Maddi imkânlarını siyasi çevrelerle ilişkilerini kuvvetli tutmak için kullansaydı şirketinin akıbeti çok daha farklı olabilirdi. Hangi parti olursa olsun ziyaret edene kapısı açıktı. O kadar. Ahmet Yıldız siyasi ilişkiler kurmaya pek tenezzül etmezdi.

Pazarlık yapmayı çok severdi. Satın aldığı ürün veya hizmet ne olursa olsun karşısındakinin elini tutar sıkı bir pazarlığa tutuşurdu. Pazarlığı daha az ödemek için değil keyif için yapardı.

80’ine merdiven dayamasına rağmen her gün aynı disiplinle işine gelir ve fabrikadaki en ufak bir cıvata eksikliğine kadar her şeyi takip ederdi. Şirket işleriyle iştigal etmek O’nu dinç tutuyordu. Ahmet Yıldız’ın o yaşta hala üretken olmasının ardında bu çalışma tutkusu vardı.

Burada ve/veya başka hiçbir yerde açıklamayacağım bir takım nedenlerden dolayı şirketi finansal sorunlar yaşayınca bu durum sağlığına da sirayet etti. Gün aşırı şirkete ve hatta evine hacze gelinmesi O’nu doğal olarak yıprattı. O netameli günlerde dertleşirken “Hayatta başınıza her şey gelebiliyor. Ben daha önce de battım ama sonra kurtardım. Yine batabiliriz. Ama bu yaşta başıma gelmemeliydi.” demişti.

Kendisine çok daha önce konkordato ilan etmesini teklif ettiğim zaman kabul etmemişti. “Evet kendimizi korumaya alırız ama ticari itibarımız biter. O işe giremem.” demişti. Ancak zor oyunu bozuyor işte. Üst üste gelen hacizlerden biraz olsun nefes alabilmek için konkordato ilan etmek zorunda kalmıştı.

Konkordato sürecinde şirketine müşteri aramaya başladı. Kurtuluşun başka yolu yoktu. Şirketini almak isteyen bazı kimseler ki bu kimseler arasında en yakınları da vardı, şirketi yok pahasına elde etmek istiyorlardı. Bu durum da O’nu ayrıca üzdü. Ama boyun eğmedi. O durumda bile başını dik tutmayı bildi ve bu karakterli duruşunun ödülünü de elde etti.

Ama dedik ya şirket işleyişini takip etmek O’nu dinç tutuyordu ama şirketi elinden gidince geriye uğraşacak bir şeyi de kalmadı. Muhtemelen bu yüzden Allah’tan tek dileği olan 100 yaşına erişmeyi göremedi.

Şakirin Camii’nin avlusunda cenaze namazı için beklerken, dikkat çeken en önemli husus cenaze namazı için bekleyen kalabalığın önemli bir kısmının Ahmet Yıldız’ın yanında çalışan kişiler olmasıydı. Kendisini yaklaşık beş yıldır görmeyen bu kadar insan, bu güzel insana karşı son vazifelerini eda etmek ve tabutunun başında sorulacak olan “Hakkınızı helal ediyor musunuz?” sorusuna can-ı gönülden “Helal olsun!” demek için oradaydılar. Bu insanların büyük bir çoğunluğu cenaze namazı sonrasında kabristanda da defin işlemine eşlik ettiler ve “Ağa’yı” dualarla uğurladılar.

Cenaze sonrasında bir çalışanının söylediği söz çok önemliydi; “Ben bu firmaya başladığımda hiçbir şeyim yoktu. Bugün neye sahipsem Ahmet Yıldız’ın bana iş vermesi sayesindedir. Mekânı cennet olsun.” Bu söz, patronum diye geçinen cümlesinin kulağına küpe olsun. Çalışanlarının hakkını yiyen, çalışanlarını Ahmet Yıldız kadar hoşnut edemeyen patron tayfasının kulaklarına küpe olsun.

Bütün hayatı zorluklarla mücadele içinde geçtikten sonra, çok kişiye iş ve aş sağlamış biri olarak ve öte yandan kimseye hele de çalışanlarına borç bırakmayarak son nefesini verdi. Bu dünyadan bir Ahmet Yıldız geçti. Mekânı Cennet olsun. Allah tüm sevenlerine sabır versin.