8.8 C
Kocaeli
Pazar, Mayıs 3, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 177

Zulme Karşı Güçlü Olmak, Güç Kullanmak

Denir ki: “Zulüm, payidar olmaz.” Yine denmiştir ki: “Zulüm ile abat olanın, sonu berbat olur.”

İsrail, ayağına kurşun sıkıyor. Gelecek nesillerinin, atalarından utanç duyacağı işler yapıyor. Bugünkü İsrailli yöneticiler, Gazze’de orantısız güçle uyguladığı vahşeti, katliamı çocuklarına, torunlarına izah edemeyecekler, o çocuklar atalarının bu yüzkarası günahlarının hesabını yüzyıllarca veremeyecekler.

Ateş, düştüğü yeri yakar; Gazze üç aydır yanıyor. Otuz bin şehidi, yüz elli bin yaralısıyla  hem varlık ve özgürlük mücadelesi veriyor hem de insan olabilmiş ve insan kalabilmiş beşeriyete elimizden düşürmeyeceğimiz savaş romanı yazıyor. O romanın her sayfası kahramanlık örnekleri, zulüm trajedileri ile dolu. Yıkılan evler, işkence gören erkekler, tecavüze uğrayan kadınlar, aç ve susuz bırakılan çocuklar, hastalıktan ölen insanlar…

Halife Harun Resid’in oğlu Me’muna, çocuk iken hocası sebepsiz yere vurur.  Me’mun, “Neden bana vurdun?” diye sorar. Hocası, “Sus.” der. Birkaç kez tekrarlasa da hocası ona hep “Sus!” der. 20 yıl geçer Me’mun halife olur. İlk iş olarak hocasına “Bana niye sebepsiz yere vurmuştun?” diye sorar. Hocası tebessüm ederek, “Onu hala unutmadın mı?” der. Halife Me’mun “Vallahi asla unutmadım.” diye cevap verir. Hocası tarihe ibret olarak not düşülecek şu sözleri söyler: “Zulme uğrayanın asla unutmayacağını öğrenesin ve kimseye zulmetmeyesin diye yaptım. Sakın ha kimseye zulmetme; çünkü zulüm, yıllar geçse de kalpte sönmeyen ateştir.”

İsrail’in bugünkü orantısız, acımasız, yüz karası zulmünü tarih, silinmeyecek şekilde yazmıştır, bunu nesiller birbirine hep anlatacaklar, hafızalarında yaşatacaklar, bu zulmün faillerini dünya ayakta durdukça lanetleyeceklerdir.

Tarih doğru bilgi, sosyoloji sağlam bilinç ister. Yüksek irade, doğru zaman ve mekandaki sabırlı duruş, isabetli tespit ve kararlar, inanıyorum ki, bugün abat olanların sonunu berbat edecektir.

Vietnam Savaşı boyunca bir adam, Beyaz Saray’ın önünde her gece tek bir mum yakarak protesto yapmaktadır. Bir gece bir gazeteci: “Bayım bu küçük protestonuzun bir şeyi değiştirebileceğine gerçekten inanıyor musunuz?” diye sorar. Adam şöyle cevap verir: “Buraya onları değiştirmek için gelmiyorum. Buraya geliyorum ki, onlar beni değiştiremesinler. Bu vahşete seyirci kalarak, bir parçası olmamak için, gerçeği bilmeye ve anlatmaya devam edeceğim. Vicdan ve merhametimi söküp atmaya çalışan bu acımasız dünyaya karşı direnmek için bunu her gün yapacağım.”

Vicdanın dini, ideolojisi, mezhebi, milliyeti yoktur. Kirlenmemiş kalplerin taşıdığı vicdanlar, bir gün insanlığın egemen sesi olacaktır. Amerikalı askerin, “Özgür Filistin” diyerek kendini ateşe vermesini, insanlık, hafızasında temiz vicdan örneği olarak hep yaşatacaktır.

İsrail’in zulmüne, maalesef, dünyadaki egemen yöneticilerin seyirci kaldığını görüyoruz. Bu, acizliktir, korkaklıktır, vicdansızlıktır, insan türünün kendine karşı hainliğidir. Yüz akı diyebileceğimiz insanların ortaya koyduğu protestolar, yetersiz kalmakta, İsrail’i zulmünden asla vazgeçirememekte, gaflette olan körleri ve sağırları uyandıramamaktadır. Sonuç alıcı eylemler ortaya koymak lazım. Zor, oyunu bozar. Çive çiviyi söker. Benim anladığım şudur: İsrail güçten anlamaktadır, korkmaktadır

Bir kartala saldırma cesaretini gösterebilen tek uçan canlı, kargadır. Kartalın sırtına konar ve onu gagalamaya başlar. Kartal, karga ile savaşma gereğini duymaz sadece daha yükseğe çıkar. Bilir ki kartal yükseldikçe karga oksijen alamaz, kartalın  sırtından düşer.

İsrail, karga rolündedir, insanlığa, mazlumlara zulmüne devam etmektedir. Onu oksijensiz bırakmak, kartalın yaşaması için elzemdir. Anlaşmalara uymayan, ricalara kulak tıkayan, şantaj ve tehditlere aldırmayan, kendisine karşı uygulanan boykotları ciddiye almayan İsrail’e uygulanacak tek yöntem kalmıştır, o da kendisine karşı güç kullanmaktır. “Nush ile uslanmayanı eylemeli tekdir / Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir.” demiş Ziya Paşa.

Dünya zor bir sınavdan geçiyor. Kime üzüleceğiz, acıyacağız? Ölenlere mi, öldürenlere mi? Zulüme alkış tutanlara mı, zulüm karşısında sessiz kalanlara mı? Acıma duygusunu yitirenlere mi, acımaktan başka bir şey yapamayanara mı?

Tolstoy’u hatırladım. “Acı duyabiliyorsan  canlısın, başkalarının acısını duyabiliyorsan insansın.” der “İnsan Ne ile Yaşar” isimli eserinde.

Başkasının acısını duymak da yetmiyor. Bunun hesabı ağır. İnsanların, zulme karşı güçlü olması, güç kullanması lazım.

Türkiye’yi Türksüzleştirme Projesi

“Bu ülkede nüfus artmıyor çünkü ekonomik durum ve beklentiler çok feci durumda. Millet çocuk yapacak bir ortam göremiyor.

Ülkeden beyin göçü hızla sürerken ülkeye vasıfsız ve savaşçı nitelikte eğitimsiz bir göç alınıyor. Maalesef ki bunlar bizden de değiller: Yani ne Uygurlar ne Türkmenler ne de Özbekler.

Türkiye Yüzyılı aslında Türkiye’yi Türksüzleştirme projesi.

Yapısal çöküş yaşayan ülkemiz maalesef cehalet içinde sefalet yaşıyor ama aslında büyük felakete doğru koşar adım ilerliyor. Ve birileri de bunu milliyetçilik ve din adına Ülkeyi kurtarmak olarak sanıyor. Tam da BOP içeriğine uygun şekilde.”

Bu cümleleri İbrahim Kahveci’nin köşe yazısından aldım.

**************************

Kur’ansız ve Hz. Muhammedsiz İslam

Bu satırları okuyunca ta 06.12.2009 tarihinde yazdığım “Alisiz Alevilik, Muhammedsiz İslâm Derken Şimdi de Türksüz Türkiye” başlıklı yazım aklıma geldi.

Neredeyse 15 sene önce yazdığım bu yazıda dile getirdiğim üç konudan “Alisiz Alevilik” konusunda pek bir gelişme olmadı. Ama KUR’ANSIZ VE HZ. MUHAMMEDSİZ İSLAM ile TÜRKSÜZ TÜRKİYE” yaratmak isteyenler çok mesafe aldı.

Dinimizin temel kaynağı olan Kur’an-ı Kerim yerine risale veya başka kitap okunması teşvik edilmekte. “Kur’an ayetlerinin yüksek semasından indiği” söylenen bazı kitapçıklar Kur’an’la eşdeğer tutulmakta. Siyasi nedenlerle veya Arap kültür ve geleneğinden etkilenerek bir şekilde rivayet zinciri içine sokulan ve fakat ayetlerle bildirilen hükümlere aykırı “sözde hadislere” itibar etmemiz istenmekte. Peygamberimizden fazla hoca efendi, şeyh, gavs veya üstadın hayatından bahsedilerek, dini bu kişiler üzerinden algılamamız sağlanmakta.

 “Bu şekilde varılmak istenen hedef: “Islam without Quran and Mohammed” (=Kuran-ı Kerim’siz ve Hz. Muhammed’siz İslam)dır.” 

Halkımızın en saf ve dindar kesimini “gerçek İslam’dan” uzaklaştıran bu stratejik planın aracıları da genellikle bir kısım tarikat ve cemaat organizasyonları oluyor.

Tarihimizde İslam’ın ve Türk Kültürünün yayılmasında çok önemli ve değerli görevler üstlenmiş tasavvuf ehlinin yerini, halkın gönül dünyasını zenginleştirmek yerine, gayesi mali ve siyasi güç olmak olan kapalı yapılar aldı.

Dergahın kapısından aklını, vicdanını, iradesini teslim ederek giren robotlaşmış kitleler birçok siyasetçinin de işine geliyor. Bir kişiyi ikna ederek onbinler veya yüzbinlerce kişinin oyunu garanti altına almak daha kolay çünkü.

Bu organizasyonların çoğu (bir iddiaya göre hepsi) ya iç istihbaratın veya dış istihbarat örgütlerinin kontrol ve denetimi altındadır.

FETÖ tecrübesi bir yabancı istihbarat örgütü denetimindeki cemaatin nasıl dünyanın en köklü ordusunun komuta kademesini tasfiye edebildiğini, devletin bütün kritik makamlarını yönetir hale gelebildiğini ve darbeye teşebbüs edecek kadar güçlenebildiğini gösterdi.

Fakat iktidarın bunlardan ders çıkardığını söylemek zor.

**************************

Türksüz Türkiye

15 sene önce ‘Türksüz Türkiye’ yaratma gayretleri hakkında da yazmıştım: Bir kısım siyasetçi, aydın ve yazarlar tarihin en büyük medeniyetlerinden birini kurmuş olan Türk Milletinden olmayı pek içlerine sindiremiyorlar. Türk milletinden bahsederken Kürt, Arap, Çerkez, Laz, Ermeni, Roman gibi etnisiteyi ön plana çıkaran kavramları kullanmakta. Ortak kimliğimizi ifade eden Türk kavramını da bu etnisitelerle eşit bir etnik kavram olarak sıralamaktalar.

Bu zümre ‘Türk’ kelimesinden pek hoşlanmamakta, sürekli Türk devletinin tarihte yaptığını ileri sürdükleri hatalar karşısında, mensubu oldukları etnisitelerden özür dilemesi gerektiğinden bahsetmekteler. ‘Tarihimizle yüzleşmek’ adına yürütülen kampanyalarla Türklerin bırakın kimliği ile gurur duymasını, utançtan başını kaldıramaz hale gelmesi için inanılmaz bir gayret sarf ediyorlar” demiştim.

****

Bunları yazdığımda daha AKP iktidarının 7. Senesiydi. O zaman siyasal İslamcıların önünde çok önemli güçler vardı: Türk Silahlı Kuvvetleri zaman zaman siyasete müdahale edebilecek kadar güçlüydü. Yargı iktidarın kontrol ve denetiminde değildi. Basın/Medyanın çoğu muhalifti. Parlamenter Sistem içinde denge ve denetim mekanizmaları siyasi iktidarın sistem dışına çıkmasına imkan vermiyordu. İktidar taraftarı olmayan güçlü bir sermaye vardı.

AKP içinde merkez sağdan gelen milliyetçi bir kesim henüz asimile edilmemişti. MHP, BBP gibi ülkücü siyasi organizasyonlar AKP’ye biat etmemişlerdi. Bu kesim devletin manevi sahibi gibi idi.

Savaş ve göç gibi büyük sorunlar ortaya çıkmadan devlet aklı devreye girer, devletin kurum ve kuruluşlarının ortak aklı ile karar alınırdı. Cumhurbaşkanı siyasi değil, tarafsız bir statüde idi.

Şimdi bu “Eski Türkiye” yerine “tek Adam’ın” bütün erk ve kurumlara hakim olduğu “Yeni Türkiye” var.

“Eski Türkiye”, bu özellikleri sayesinde, Kıbrıs Zaferini kazanmıştı.  8 Yıllık İran-Irak savaşında iki ülkeye eşit mesafede kalan “Eski Türkiye” hiç göç almamış, ordusunu kullanmamış ve zarar görmemişti. Hatta her iki tarafa bol ihracat yaparak kârlı bir süreç yaşamıştı.

****

Fakat AKP iktidarının kendini güçlü hissetmeye başladığı bir sırada Suriye iç savaşı gündeme geldi. Bu olayda devletin ortak aklı yerine “Emevî Camisinde namaz kılma” gibi ayağı yere basmayan ideolojik yaklaşımın bedeli ağır oldu.

ABD/ İsrail projesi olarak Suriye’den 10 milyon civarında ne idüğü belirsiz insanlar ülkemize itildi. Asıl hedef ülkemizdeki demografik yapıyı bozmak 10-20 sene içinde PKK sorunundan daha tehlikeli güvenlik sorunları yaratmak. BOP kapsamında Türkiye’den koparılmış bir garnizon devlet çıkarmak.

Nüfus olarak azaltılmış, eğitim seviyesi düşürülmüş, aklını iradesini kullanamaz hale getirilmiş Türkler “Yeni Türkiye’de” etkinliklerinin her geçen yıl gittikçe azaldığını görecekler.

En iyi yetişmiş evlatlarını yurtdışına kaptıran, ekonomik açıdan bunaltıldığı için nüfusu artmayıp eksilmeye geçen Türkler ülkenin asli unsuru olarak kalamayacaklar. İstenen bu.

Bunların yerine eğitimsiz ve savaşçı nitelikli ithal güruhlar desteklendikleri için ve müthiş doğurganlıklarıyla ülke nüfusu içindeki paylarını hızla yükseltecektir. 

İbrahim Kahveci “Türkiye Yüzyılı aslında Türkiye’yi Türksüzleştirme projesi” derken haksız mı?

Fehim Bey Yokuşu

Girne

Kuzey Kıbrıs’ın nadide sahil kenti Girne Ozanköy’de her gün önünden geçtiğim Fehim Bey Yokuşu kafama takıldı. Devamı da Mesut Hasip Efendi Sokak. Hatırı sayılır dik bir yokuş Fehim Bey Yokuşu. Üstelik iki arabanın zor geçebileceği kadar genişlikte. Ozanköy Camii tarafından gelenler çok daha dikkatli olmaları gerekiyor Fehim Bey Yokuşuna tırmanırken. Çünkü yol çatındaki aynaya dikkat edilmezse sorunlar yaşanabiliyor. Girişi dere, ilerisi tepe olan Fehim Bey Yokuşu sonrası Girne Ozanköy’de sürekli azalan köy evlerinin yanında, aşırı lüks villalara gidiyor. Yokuştan, Mesut Hasip Efendi Sokaktan inerseniz o yol sizi yine pahalı evlerin yapıldığı Çatalköy’e götürür. Köyler artık en fazla iki katlı evlerin ve deniz gören lüks villaların ve sitelerin yapıldığı, yeşil alanın sürekli azaldığı mekanlara dönüşüyor. Siyaset hayatı da buna çanak tutuyor. Keşke politikacılarımız, savaşta(1945) yıkıma uğrayan Almanya uygulamasını şöyle bir gözden geçirseler, hatta teknik okullarda mezuniyet tezi, master ve doktora konusu yapsalar.

Fetva Yokuşu, Fehim Bey Ve Biz

Önemli bir kavşakta Fehim Bey Yokuşu’na adını veren Fehim Bey kimdi?

Türk Edebiyatında yokuş adı ve Fehim Bey ismi hatırlanınca iki eser akla gelir.

Birincisi Abdülhak Şinasi Hisar’ın (1887-1963) Fehim Bey ve Biz romanı. Roman kahramanı Bursa’nın maruf ailelerinden birinin oğlu. Galatasaray Lisesi mezunu. Babıali ve Londra deneyimleri var. Romanın konusu ise modernleşme eksenindeki toplumun sosyal, siyasal, sanatsal ve bireysel dönüşümlerini ve krizlerini anlatır. Keyifle başlayıp, artan lezzetle okuyabileceğiniz bir roman. Memduh Şevket Esendal’ın(1883-1952) “Ev Ona Yakıştı” gibi öykülerini içeren hikaye kitapları gibi.

İkincisi, kıymetli dostum Prof.Dr.Durali Yılmaz’ın Fetva Yokuşu adlı romanı. Eser yeniçeri ocağının sanki gayri resmi tarihi gibi. Adını İstanbul Süleymaniye’deki Fetvahane’nin değişiminden alarak idam cezasına çarptırılan yeniçerilerin infazında kullanmak üzere yaptıkları cellattaşı etrafında olaylar gelişiyor. Bir dönemin ve yıkımların sonucu gerçekleşen toplumsal değişme Fetva Yokuşunda ele alınıyor. Önemli ve mutlaka okunması gereken bir roman.

Başka yokuşlu edebi eser var mi? Elbette var! Maruf bir yazarımız, gazeteci, Akbaba-kara mizah dergisinin sahibi, tiyatro yazarı, Beş Hececiler ekolünün önemli Şairi Yusuf Ziya Ortaç (1895-1967) Bizim Yokuş adındaki eserinde Babıali’yi ve yazarları anlatır.

Sarp Yokuş’ta Çınar Ata, Pir-i Türkistan, Sultan-Ül-Evliya Hacı Ahmet Yesevi’yi öne çıkarır.

Yokuş Yukarı İstanbul’da Sibel Öz ete kemiğe bürünmüş dersaadetin yeni dönemini konu eder. İstanbul Büyük Şehir Belediyesi Kültür Müdürlüğü’nün İstanbul’un sokaklarına kadar inerek her konuyu işlediği İstanbul Dizisi gerçekten muhteşem bir çalışma. Burada da çok sayıda yokuşlu sokak, kavşak, çeşme bulursunuz. O sokak isimlerini okuyunca bir dönemin tarihi, isimleri ve resimleri canlanıyor gözünüzün önünde.

Müze Ev veya Yaşayan Konak

Peki Girne Ozanköy Fehim Bey Yokuşu’na adını veren Fehim Bey kimdir? Neyin nesidir?

Kime sorsan köyde “Bizim yokuşun adı” deyip duruyor. Gazetecilik var ya serde, Fehim Bey Yokuşunun hemen başında bir eski konak var. Onlardan yardım istesem galiba olacak. Fehim Bey Yokuşunu çıkarken sol taraftaki mekân tamamen bu konağa ait. Yeni restore edilmiş, pırıl pırıl. Her şey orijinaline uygun yapılmış. Bembeyaz bir konak. Pencereler ve kapılar ceviz ağacından yapılmış kahverengi. Konak olduğu için buna bir küçük şehir de diyebilirsiniz. Normal ev kapısı üzerinde biri büyük iki demir halka var. İri olanı kapının yukarısına doğru monte edilmiş, küçük olan bir çocuğun bile elinin yetişebileceği kadar aşağıda. İri demir tokmak-halka çalınınca konaktakiler gelen konuğun erkek olduğunu anlayarak ona göre tedbir alıyorlar. Küçük halkadan ses gelirse çocuk ve hanım misafir olduğu anlaşılır.

Kapının bir tanesi işlemeli ve büyük. Çiftçilikle meşgul olan eski evlerde aynı zamanda konağın içi bir zahire ambarı gibi başta buğday, arpa ne varsa yahut kışın muhafaza edilmesi gerekenler kurutulmuş sebzeler, salça vs için özel kilerler bulunuyor.

Fırın da olmazsa olmazı.

Sadece ekmek için değil, aynı zamanda Adada Fırın Kebabı diye bilinen ancak kuyu kebabına çok benzeyen bir mutfak kültürü artarak devam ediyor. Beyaz kubbeli fırınlar hala adada devrede. Peki daha başka? Konak olduğuna göre müsait bir yerde hamam olacak. Belki bugün yeteri kadar kullanılmıyor ama konağın hamamı var. Nüfus kalabalık çünkü. Babaerkil aile olunca birkaç nesil birlikte yaşıyor, bazen de konak sahibinin tarlasında, çiftliğinde veya evinde çalışanların da konağın bahçesinde ikametlerine ayrılmış bir bölüm bulunuyor.

Eşim ile birlikte demir tokmağı çaldık ve içeri girdik.

Topraktan Bereket Fışkırıyor

Sesimiz duyulmayınca duvara iliştirilmiş bir zil çarptı gözümüze. Zile de bastık. Cevap gelmeyince tam büyük kapıyı aralayıp seslenecektik ki kapı birden açıldı ve karşımızda bir bayan “Buyur” etti içeriye. Müsait olup olmadıklarını, evi merak ettiğimizi, eğer mümkünse şimdi, değilse daha sonra gezmemize müsaade edilip edilemeyeceğini öğrenmek için geldiğimizi anlattık. Ev sahibinin sesi “Buyurun lütfen, buyurun, öyle şey olur mu?” deyince içeri dahil olduk.

Taş merdivenlerden bahçeye girdik. Bahçe namütenahi geniş. Her türlü ağaç mevcut. Hem portakal, mandalina, yenidünya, muz vs, hem de gölge verenler palmiye, akasya ağacı gibi. Çimler bakımlı. Konağın müştemilatı beyaz boyalı ve belli ki teker teker elden geçirilmiş bütün odalar, salon, mutfak ve müştemilat.

Bizi kapıda İlker Nevzat Bey ve eşi karşıladı. Torunları da yanındaydı.

İlker Nevzat Bey önde biz arkasında konağı soğuk olmayan bir kış günü gezmeye başladık. Girişteki salon muhteşem olunca siz diğer odaları bir düşünün. Kocaman odalar, hatta bir salon gibi diyebilirim rahatlıkla. Bir müze ev gibiydi. Tümü antikaya yakındı. İkinci bir kat daha vardı ama biz sadece zahmet olmasın diye giriş katını gezdik. Misafir odasına girince şömineyi yakmak istediler. Biz de “nerede oturuyorsanız, orada birlikte olalım” dedik. Öyle de yaptık. Oturma odasında şömine yanıyordu. Yanında odunlar sıra sıra dizilmişti. Duvarlarda Bedri Rahmi dahil ünlü ressamların tabloları vardı. Bir de piyano.

Önce tanıştık. Ben ve eşimi tanıttım.

 Sonra İlker Bey ve eşi.

İlker Nevzat Bey 26 sene Londra’da yaşamışlar. Kendisi hukukçu. İngiltere’de avukatlık yapmış. Eşi Rezzan Hanım mimar. Emekli olunca Adaya dönmeye karar vermişler. Laptalı olan eşi Rezzan Hanım Lefkoşa’da bir sanat galerisi açmış. Şaşırdım doğrusu. “Peki adada bir sanat galerisi çalıştı mı, pazarı oldu mu, sanatseverler geldi, tablolardan aldılar mı?” Hepsine olumlu cevap verdi Mimar Rezzan Hanımefendi. Yaş ilerleyince bırakmış sanat galerisini. İlker Nevzat Bey bana sordu “Ben kaç yaşında görünüyorum Mehmet Bey?” 83 veya 85 arasında olduğunu söyleyince “doğru” diye başıyla tasdik etti. Sonra sohbetimizi derinleştirdik bu Adalı Osmanlı Beyefendisi Kuzey Kıbrıslı Türk aile.

İş Bulan, Bekârları Evlendiren Hayırseverler Artık Tarih mi Oldu?

Ailenin esas beyi, besleyeni, yetiştireni Musut Efendi. Bir bakıma köy ağası, zengin, bölgede ve Adada tanınmış biri.

Bağı, bahçesi, tarlası, atları, katırları, sığırları var. Hayırsever biri. Yedi tane yetim çocuk alır yanına, iş-güç sahibi eder; Fehim, Hüseyin, Hatice vs. İşte yokuşa adını veren Fehim Efendi de onlardan yani beslemelerden biri. Konağı, çiftliği, bağı, bahçeyi daha da bol ve bereketli hale getirir. Konağın tam karşısına bir mescit inşa eder. Burası daha sonra birkaç haneli eve dönüştürülerek kiraya verilmiş. Biraz ilerisinde de bir kilise bulunuyor. Mescidin yanına da bir misafirhane yaptırıyor Fehim Efendi. Uzaktan köye gelenlerin rahat etmesini sağlıyor. Yukarıya da bir hamam. Burası hala duruyor. Yanına da bir büyük su deposu.

Söz konusu yıllarda besleme Fehim Efendi marufluğu ve iş bilirliği yanında hayırseverliği de öne çıkmış. Evsizleri barındırıyor, işsizlere yanında iş veriyor, bekarların evlenmesine katkıda bulunuyor, ihtiyaç sahiplerine maddi yardım ediyor. Hastaları tedavi ettiriyor. Halka yol yordam öğretiyor.

Fehim Efendi’nin oğlu Nevzat Hasan’dan torunu İlker Nevzat Bey böyle anlattı dedesini. Adadaki Türklerde eskiden soy adı olmadığı için babasının ismi soyadı olarak kullanılıyormuş. Bir dönem bizde de öyle olmuştu. İlker Nevzat Bey İngiltere’den dönünce çocukları dedelerinin konağına sahip çıkmasını istemişler. Bunun üzerine harabe vaziyetteki konağı sil baştan orijinaline uygun yenilemiş. Oraya yerleşmiş. Girne’de ilk yaptığı işlerden biri de ailesine ait devlet arşivindeki bilgi ve belgelere ulaşmak olmuş. Aile mezarlıkları varmış bir zamanlar. Etrafındaki arazilerle birlikte devlete bağışlamışlar. Büyük ataları Mesut Hasip Efendi de Ozanköy Camii bahçesindeki mezarda meftun. Cami bahçesinde iki mezardan biri Mesut Hasip Efendi’ye ait.

Öyle anlaşılıyor ki Hukukçu İlker Nevzat Bey 1950’li yılların sonunda Adada başlayan eylemler veyahut, 1963 Türk Katliamı sonrası İngiltere’ye gitmiş. Oraya yerleşmiş ve orada yaşamış. Bugün İngiltere’de çok önemli bir Kıbrıs Türkü nüfusu meckuttur. Londra yönetimi işgal ve ilhak ettiği, sonradan oraya kendi malı gibi yerleştiği topraklardaki insanlara İngiliz pasaportu veriyor; Kıbrıs ve Hindistan ile Avusturalya vesaire gibi. İlker Nevzat Bey bu imkânı değerlendirmiş. Sonra 1974 Barış Harekâtı sonrasında ülkesine dönmüş. KKTC kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’la mesai arkadaşlığı yapmış, bir müddet de Ulusal Birlik Partisi’nden milletvekilliği görevinde bulunmuş.

İlhak Edilen Adada Bireysel ve Toplumsal Değişim

Kıbrıs Adası İngilizler tarafından Padişah 2. Abdülhamit zamanında kiralanmıştı. Ancak Londra hükümeti adayı hem de işgal, hem de ilhak etmiş. Kıbrıs’ı böylece yönetti. 1571’den bu yana bir Türk adası olan ada 11 Temmuz 1878’te İngilizlerce ilhak edilmiş oldu. 1957 yılında İngilizlerin organizesiyle adada Rum- Türk çatışması meydana geldi. 1960 yılında da Kıbrıs Cumhuriyeti ilan edildi, Papaz Makariyos cumhurbaşkanı oldu. Halka ayrıca İngiliz pasaportu da verildi. Rumlar, Türklere karşı 1963 yılında adada büyük bir katliama girişti. Toplu mezarlara gömüldü. Türklerin bir kısmı Türkiye’ye, bir kısmı İngiltere’ye ve bir kısmı da Avustralya’ya göç etti. Makariyos adada kalan Türklerin tapulu mallarını birkaç katı cazip fiyatla satın almak girişimi başlattı. Pasaport kolaylığı sağlayarak adadan ayrılmalarını teşvik etti. Buna inanıp gerçekleştiren oldu, toprağından ayrılmak istemeyenler köyünde-kentinde kaldı. İngiltere’deki Kıbrıslı Türkler adayı ihmal etmediler; en azından vatanlarını görmek, özlem gidermek, tatilini geçirmek gibi bir arzularını gerçekleştirdiler. Ancak Avustralya’ya göç edenler için bu fazla bir hayal oldu.

Belki de daha önce bir müddet Londra’da yaşayan Fehim Efendi’nin oğlu Nevzat Hasan’dan torunu Hukukçu İlker Nevzat Beyin hayatı böyle bir maceranın bir başka boyutu.

Ya Roman, Ya Öykü, Ya Film

Kıbrıs Adasında bir devrin yıkımlarını, değişimlerini, bireysel ve toplumsal krizlerini, göçlerini, hasretlerini, geri dönüşlerini anlatan bir değil onlarca roman ve bir o kadar dramalar, belgeseller yapılmalı, filmler çekilmeli. Belki vardır, onca uğraşmama rağmen ben ulaşamadım.

Ünlü TRT yönetmeni, kıymetli sinemacı, değerli prodüktör ve yapımcı Ünal Küpeli’nin bir zamanlar çektiği, büyük bir reating kırarak keyifle izlenen, dersler çıkarılan, ödül rekoru kıran Mardin-Münih Hattı filmi gibi, Lefkoşa-Londra Hattı filmi de çekilmeli, romanı yazılmalı, Fehim Bey Yokuşu da bu çalışmada yerini almalı.

Konudan Konuya (42)

   Her şey iki yönlüdür. Müsbet – Menfi: Müsbet Felsefe – Menfi Felsefe, Müsbet Milliyet – Menfi Milliyet / Irkçılık gibi. Hiçbir şey hakkında ne tamamen kabul, ne de tamamen ret durumuna düşmeyelim. Her şeyin doğrusuna doğru, yanlışına yanlış diyelim.

   “Huz ma safa, da’ ma keder.” / “Her şeyin iyi, güzel ve doğru olanını al. Kötü, çirkin ve yanlış olanını bırak.” düstur ve prensibimiz olmalı

   Çünkü dünya zıtlar dünyasıdır: Güzel – Çirkin, İyi – Fena, Doğru -Yanlış vb.

x

    Yeri gelince herhangi bir millet adının zikredilmesi tabii karşılanırken; -ne hikmetse- Türk milletinin adı söylenince, hemen o kişiye ırkçı gözüyle bakılıyor!

    Nedir bu milletin adına karşı gösterilen tahammülsüzlük, hazımsızlık ve saygısızlık?

    Bu millet Müslümandır. Zaten Türk demek, Müslüman demektir. Başka hiçbir millet adında bu iki mânânın kendisinde birleştiği başka bir millet yoktur. Mesela Arabın Hristiyan olanı da var Müslüman olanı da. Fakat Türk, Müslüman değilse Türk de değildir. Yani Türklüğünü muhafaza edemez. Macarlar gibi. Nitekim Avrupalının aklına, Türk deyince Müslüman, Müslüman deyince Türk gelir.

     “Türk” denen bu millet adının hazmedilmemesi, o raddeye vardı ki, İstanbul’un fethi bu millete nasip olduğu için, İstanbul hakkındaki hadîsi bile reddedenler var! Bu nasıl bir taassup aman Ya Rabbi?

x

     Açılan dükkânda her şey olsa da, terazi bulunmasa, iş yapabilir mi?

     Açılan kumaş mağazasında her kumaş olsa da, metre bulunmasa, alış veriş olur mu?

     Akîde / inanç çerçevesi bilinmeden, büyüklerin sözleri ve eserleri anlaşılabilir mi?

     Hakikat ve hurafelerin birlikte bulunduğu bir ortamda; doğru ve yanlışları tartacak bir hak terazimiz yoksa, nasıl fikir alış verişinde bulunabiliriz?

     Unutmayalım ki, hak ve doğru bir, yanlışlar sayısızdır. Yanlışlarla uğraşırken, birini doğru diye kabullenebiliriz! Oysa doğruyu bilenin yanlışı bilmeye ihtiyacı yoktur. Onu hemen tanır ve reddeder. Meselâ: İki kere iki dört eder. Bu bir gerçektir. Artık iki kere üçün veya iki kere beşin vb.  dört etmediğini bilmeye ihtiyaç yoktur. İki kere ikinin dört olduğunu bilen, bunun dışındakileri zaten reddeder. Evet doğru ve gerçeği bilmeyen, herhengi bir yanlışı doğru diye kabul edebilir. Fakat doğruyu bilen yanlışla karşılaştığında onu hemen reddeder. Çünkü hak ve doğru bir tane, yanlışlar sayısızdır. Öyleyse hak ve doğruları bilmeye çalışalım; eğri ve yanlışlarla vaktimizi zayi etmeyelim.

     x 

     Hz. Hüseyin: “Ey insanlar! Bedir, Uhud, Hendek savaşlarını hatırlayın. Allah Rasulü o savaşları, ‘Beni seveceksin, beğeneceksin, kabul edeceksin, bana biat edeceksin’ diye yapmadı. Tam tersine o savaşlar, Rasulullah’ı kabul etmek istemeyen ve ortadan kaldırmaya çalışan zorbalara karşı var olma savaşıydı. Rasulullah, ‘Bana tapının, benim önümde eğilin, bana çıkar sağlayın!’ dememişti. O, ‘Çalmayın, çırpmayın, adaletsiz davranmayın.’ diyerek sadece Allah’ın sözlerini hatırlatmıştı. Üstelik bu sözleri hatırlayan ve emirlerine uyan kişinin kendi kemâliyle buluşması ve ölümsüz bir hayata kavuşması söz konusuydu. O nedenle cihad sadece dışınızdaki düşmanlara karşı değil, içinizdeki düşmanlara karşı da geçerliydi, içinizdeki en büyük düşmanınız ise, doymak bilmeyen hırsınız, bitmek bilmeyen sahiplenme arzularınız, öfkeniz, kinini, kibriniz ve cehaletinizdi, asıl onlarla savaşılması gerekiyordu. Dedem Rasulullah, Mekke fethinden sonra, ‘Küçük cihad bitti, şimdi büyük cihad başladı.’ derken bunu kastetmişti.” (Vehbi Bardakçı, Kerbela, s. 352)

x

     Hz. Muhammed, insanlara ne olduklarını söylemedi. Ne olmaları, nasıl olmaları icap ettiğini söyledi. Çünkü bir düşman çok, bin dost azdır. Bir düşmanın yapacağı fenalığı, bin dost önleyemez. Zira düşman, yapacağını sinsi ve gizli olarak yapar. Dolayısıyla önlenmesi imkânsız bir mahiyet arzeder.  

Gölgede Bir Lider Mütâreke Döneminde Prens Sabahattin ve Muhiti

Prens Sabahattin; Sultan Abdülmecid Han’ın damadı, annesi ise Sultan İkinci Abdülhâmid Han’ın kız kardeşi Seniha Sultan’dır.  Gençliğinde çok iyi öğretim-eğitim gördü. Arapça, Farsça, Fransızca öğrendi. Piyano ve resim dersleri aldı. Gençlik yıllarında iken Osmanlı Devleti’nin içine düştüğü felâketlere çâre bulma arayışlarına girişti. Babasının İkinci Abdülhâmid Han ile arası açılınca, babası ile birlikte Pâris’e kaçtı. Orada Jön Türklerle birlikte Sultan Abdülhâmid Han aleyhinde çalıştı. Jön Türklerle anlaşmazlığa düşünce; ‘Ferdî teşebbüs ve Adem-i Merkeziyet’ olarak anılan merkez teşkilatına bağlı olmayan yerinden yönetim birimlerinin bağımsız karar almasını mümkün kılan bir alt idâre şeklini savunan bir cemiyet oluşturdu. Terakki Gazetesi’ni yayınladı. 1908 yılında İkinci Meşrutiyet ilân edilince, diğer arkadaşları gibi İstanbul’a döndü. 1909-1918 yılları arasında hüküm süren Sultan Mehmed Reşad Han’a hitâben yazdığı makalede; düşmanın dışarıda değil içeride olduğunu, merkeziyetçi yönetimin devleti yok edeceğini belirttiği ve Sadrazam Mahmud Şevket Paşa’nın öldürülmesiyle neticelenen suikaste adının karıştığı için tefkif edildi. Serbest kalınca 1913 yılında yine Paris’e gitti. Birinci Dünya Savaşı’nın ve İttihat Terakki yönetiminin sona ermesi üzerine 1919 yılında İstanbul’a döndü.  Millî Mücâdele’ye destek vermesine rağmen Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasından sonra, Osmanlı Hânedânı mensuplarının tamamı ile birlikte yurt dışına sürgün edildi. Sürgün hayatı çok ağır şartlarla devam etti. 1948 yılında İsviçre’nin ücra bir köyünde vefat etti. Naaşı İstanbul’a getirilerek Eyüpsultan Kabristanı’nda toprağa verildi.

Târihçi yazar Doç. Dr. Ramazan Erhan Güllü, Prens Sabahattin’in hayat hikâyesini ve savunduğu fikirleri Hakîki Türk Milliyetçilerine ithaf ettiği 13,5 X 21 santim ölçülerindeki 368 sayfalık eserinde bütün teferruatı ile anlatıyor. Eserdeki bölüm başlıklarından seçmeler:

*Osmanlı Aydınında Devleti Kurtarma Refleksi. *Fikir Akımları ve Liberalizm. *Liberalizm ve Milliyetçiliği Uyuşturma Çabaları. *Mütâreke Dönemine Kadar Prens Sabahattin’in Hayatı ve İlmî/Siyâsî Faaliyetleri. *Muhalif Bir Hânedan Mensubu Olarak Prens Sabahattin. *Jön Türk Hareketi İçerisinde Bir Sultanzâde. *Meşrutiyet Dönemi Siyâsî Hayatında Prens Sabahattin. *İlmî ve Amelî Programı: Meslek-i İçtimaî. *Prens Sabahattin’in Paris Barış Konferansı Sırasında Türkiye Lehine Çalışmaları.*Mondros Mütârekesi Sonrası Prens Sabahattin’in Talep, Beklenti ve Siyâsî Söylemleri.

Siyâsî Hayatta Prens Sabahattin Etkisi:

*Prens Sabahattin Yanlısı Basın, Cemiyet ve Fırkalar. *Prens Sabahattin ve Meslek-i İçtimâî Taraftarı Gazete ve Dergiler. *Osmanlı Sulh ve Selâmet Cemiyeti. *Selâmet-i Osmâniyye Fırkası. *Sulh ve Selâmet-i Osmâniyye Fırkası. *Hürriyet ve İtilaf Fırkası ve Dâmat Ferit Hükümetiyle İlişkiler. *İzmir’in İşgali Sonrası Fırkanın Siyâsî Tutumu. *1919 Seçimlerinde Sulh ve Selâmet-i Osmâniyye Fırkası ve Fırkanın Sonu. *Trabzon ve Havâlisi Adem-i Merkeziyet Cemiyeti. *İttihat ve Terakki Muhalifi ve Liberal Milliyetçi Bir Fırka: Millî Ahrar. *Fırkanın Kuruluşu ve Temel Fikirleri. *Millî Ahrar ve Heyet-i Temsiliye Arasındaki İlişkiler. *Fırkanın Dağılışı

Prens Sabahattin’in İstanbul’a Dönüşü Sonrası Faaliyetleri ve Anadolu Hareketi ile İlişkileri

*Dönüşündeki Siyâsî Beklenti, Söylem ve Tavrı. *Dönüşü Hakkında Kamuoyundaki Tartışmalar İstanbul’a Dönüşü. *Dönüşüne Kamuoyunda Tepkiler ve Mebus Adaylığı. *Alemdar Gazetesi’nde Prens Sabahattin ve Meslek-i İçtimâî. *Siyâsî Durum Hakkında İlk Beyanları. *Güncel Durumla İlgili Görüşlerini Açıkladığı Muhtıra/Beyannâme: Vicdân-ı Millî’ye Hitâb. Prens Sabahattin’in 3 Şubat 1920 Târihli Muhtırası/Beyannâmesi… *Beyannâmeye Kamuoyunda Tepkiler. *Millî Mücâdele’nin Başarıları ve Zaferi Karşısında Prens Sabahattin. *Sürgün Yılları ve Vefatı.

‘Sonuç’ başlıklı bölümde Doç. Dr. Ramazan Erhan Güllü’nün görüşleri: (Özetlenmiştir)

Prens Sabahattin’in görüşleri çoğunlukla ‘liberal’ olarak tanımlanmakla birlikte klasik liberal fikirlerle uyuşmayan birçok görüşünün olduğu da görülmektedir. Bu açıdan Prens Sabahattin’in siyâsî ve sosyal görüşünün kendi ifâdesiyle ‘adem-i merkeziyet ve teşebbüs-i şahsi’ düşüncesinin ilmî programı kabul ettiği Meslek-i İçtimaî taraftarlığı olarak tanımlanması daha doğrudur. Ancak destekçilerinin çoğu kendilerini ‘liberal’ olarak tanımlamışlardır. Literatürde de Prens Sabahattin liberal düşüncenin savunucusu hatta Türkiye’de bu fikrin öncüsü olarak yer almıştır.

Onu ön plâna çıkaran tek şey aslında İngiltere taraftarlığıydı. Dayısı Sultan Vahdettin’in mütârekeden hemen sonra kendisini İstanbul’a çağırmasının arkasında İngiltere ile olumlu bir siyâset arzusu olduğu gibi, Sultan sonradan siyâseten güvenmediği yeğenine karşı -başka bir İngiltere yanlısı olarak- bir defa daha Dâmat Ferit’i tercih etmişti. İlk döneminde Dâmat Ferit Paşa’nın ülkede her geçen gün etkisini artıran Millî Mücâdele hareketi karşısında otorite kuramaması Prens Sabahattin’i bir alternatif hâline getirmişti. Bununla birlikte döndüğü dönemde İstanbul’da dahi rüzgârın Millî Mücâdele’den yana esmesi sebebiyle Prens Sabahattin ve taraftarları son derece etkisiz kaldılar. İstanbul seçimlerinde mebus seçilebilecek kadar oy alamayarak bir heyecan dalgası oluşturamayan, sosyal programını siyâsîleştiremeden ve teşkilatlanmada problem yaşayan Prens Sabahattin ve kadrosu, bir anlamda Sultan Vahdettin’in beklentilerini de boşa çıkarmıştı. Ayrıca önceki yıllardan beri devam ettirdiği darbeci ve saldırgan siyâset Prens’i hanedan için güvenilmez bir konuma taşımıştı. Sultan’ın bu tutumunun son derece haklı olduğu da anlaşılıyor. Zira Prens Sabahattin’in gençlik yıllarından beri devam ettirdiği darbe teşebbüsleriyle dolu politik mücâdelenin, sâdece Sadâret’i değil Sultanlığı da hedeflediğini söylemek yanlış olmayacaktır. Görüşleri itibâriyle Prens’in, hânedana son verecek bir ‘Cumhuriyet’ taraftarlığından ziyâde doğrudan kendisinin Saltanatla geçtiği bir yönetim beklentisi içerisinde olduğu anlaşılmaktadır. Prens unvanını ısrarla kullanması ve Avrupa’daki faaliyetlerinde kullandığı ‘Abdülmecit’in torunu’ imzası dahi bunu imâ etmektedir. 1903 darbe teşebbüsünden beklentisi de muhtemelen İngiliz destekli bir darbe ile Sultan İkinci Abdülhamid Han’ı devirip yine İngiltere desteğiyle tahtın vârisi ilan edilmekti. Bu yüzden darbe teşebbüsünün beklenmedik başarısızlığı Prens Sabahattin’i siyâsî olarak büyük hayal kırıklığına uğratmıştı. Hatta ısrarla Meşrutiyet döneminden itibâren kurdurduğu siyâsî fırkalarla ilişkisinin olmadığını vurgulaması da siyâset üstü bir konumda durarak Saltanat varisliği iddiasını devam ettirmek istemesi şeklinde değerlendirilebilir.

Prens Sabahattin, siyâsî alana hiçbir zaman bir lider olarak çıkmaması gibi, kendisinin hiçbir zaman hiçbir açıklamasında dile getirmediği ‘liberal milliyetçilik’ söylemini taraftarları aracılığıyla etkin hâle getirerek kendi lehine çevirmeye çalışmıştı. Kendisi, Meslek-i İçtimaî’sinden asla vazgeçmeyen, siyâsî bir yöne evrilmesi kaçınılmaz olan idârî bir adem-i merkeziyet müdafaasıyla kendi Sadâretinde -veya işin sonunda kendi Saltanatında- yönetilen bir Türkiye hayalindeydi. Ancak Mütâreke dönemi şartlarında siyâsete hâkim olmak için bu söylem tek başına yeterli değildi. Ortaya çıkan Kuva-yı Milliye hareketinin İstanbul siyâsetindeki en önemli etkilerinden birisi, İttihat ve Terakki muhalefetinin milliyetçilik eleştirisiyle yürütülemeyeceğiydi. İstanbul’un resmen işgaline kadar bu söylemin siyâsetteki etkisi çok açıktı. Kuva-yı Milliye ve Mustafa Kemal Paşa ile de temas hâlinde olma arzusundaki Prens’in milliyetçilik söyleminden uzak durması beklenemezdi. Artık Prens’in politik hedefi, millî Türk devleti sınırları içerisinde bir adem-i merkeziyetti. Ancak bu millî devletin sınırları, gayrimüslim unsurların konumları ve idârî durumları her zamanki gibi belirsizdi ve Prens’in birliktelik söylemi içerisinde bu hususlar geçiştirilmekle yetiniliyordu. Liberal milliyetçiliğin Prens Sabahattin taraftarlarınca bir geçiş süreci söylemi olarak kullanıldığı söylenebilir. Dönemin şartları ıskalanmayarak milliyetçilerin alınabildiği kadar desteği alınacak, sonrasında oluşacak şartlarda temel fikir yine Meslek-i İçtimâî olacaktı. Söz gazetesi ve Müşahede Dergisi’ndeki yazılarda, Türk Ocaklarının İttihat ve Terakki ile ilişkileri eleştirilirken Ocak’ın siyâsî konumunun nasıl olması gerektiğine dâir öneriler, gerçek bir milliyetçiliğin nasıl olması gerektiği hususunda tanımlamalar, milliyetçi aydınlarca hayrette karşılansa da dönemin şartlarına uygun hamlelerdi.

Siyâsî alanda ise Prens’in kurdurduğu cemiyet ve fırkalarda liberal milliyetçilik söylemini en fazla kullanan ve açıkça böyle bir iddiayla ortaya çıkan oluşum Millî Ahrar Fırkası’ydı. Cemiyetten fırkaya dönüşen Sulh ve Selâmet-i Osmâniyye Fırkasında Prens Sabahattin taraftarları büyük oranda cemiyetten fırkaya intikal eden ekibi oluşturuyorlardı. Siyâsî süreç de fırkaya tamamen hâkim olmalarına elvermemiş, oradan koparak fikirlerini daha net savunabildikleri bir fırka teşkil etmişlerdi.

Kendisiyle birlikte hareket eden Mâhir Said Bey ve diğer arkadaşlarının 1919 seçimleri sonrası fırka içerisindeki tavırları, Millî Ahrar’ın da Prens Sabahattin’in yanında olmaya devam edenler ve etmeyenler şeklinde bir bölünmeye gittiğini göstermektedir. Aynı süreçte kendisi de Ankara ile birlikte hareket etmek için teşebbüslerde bulunsa da başarılı olamamıştır. Bu yüzden de Sabahattin Bey’in İstanbul merkezli bir siyâset arayışını devam ettirdiği görülmektedir.

İstanbul’a dönüşü sonrası söylem ve faaliyetleri, Prens Sabahattin’in başlangıçtan itibâren İstanbul merkezli bir siyâset arayışını doğrulamaktadır. İlgi çekici olan bir husus, destekçilerinin Cumhuriyet döneminde yazdıkları hâtıra, kitap ve yazılarda ısrarla Prens Sabahattin’i en baştan itibâren Millî Mücâdele yanlısı ve Ankara Hükûmeti’ni destekleyen bir siyâsî figür olarak lanse etmek istemeleridir. Bunun esas sebebi, 1924 yılında hanedânın sürgünüyle Sabahattin Bey’in de ülkeden çıkarılmış olmasının yanlış olduğunun vurgulanmak istenmesidir. Destekçilerine göre Prens Sabahattin ömrünü sürekli haksız sürgünlerde geçirmiş ancak hepsinde gerek fikirleri gerek şahsî ve siyâsî tutumuyla haklı ve mağdur olan bir düşünce adamıdır. Hânedanla birlikte sürgünü de aynı âkıbete sebep olmuştur. Özellikle Nezahet Nurettin Ege ve Ahmed Bedevî Kuran’ın yazdığı yazılarda bu hususta yanlış ve karmaşık bilgilerin yayılmasına sebebiyet vermiştir. Sabahattin Bey’in söylemleri ve tavrı açıkça göstermektedir ki baştan itibâren Millî Mücâdele karşısındaki tutumu ‘orta yolcu’dur. İstanbul’un resmen işgaline kadar olan dönemde, Millî Mücâdele’nin başarılı olma ihtimalini yok saymamış ve açıktan olmasa da Kuva-yı Milliye ile temas kurmuştu. Bu tavır kendisine karşı olumlu bir tavra da dönmüştü. Ancak Millî Mücâdele tarafında olduğunu gösterecek bir hamlede bulunmamıştı. Ülkedeki farklı unsurlara dâir beyânları ve ‘her milletin kendi kaderini tâyin etme mücâdelesini’ destekleyen ifâdeleri, Rumlarla ilgili düşünce ve yaklaşımları dikkate alınırsa Millî Mücâdele’yi yürüten kadro ile aynı anlayışla hareket etmediği görülecektir. Elbette Millî Mücâdele’nin başarıları ve en sonunda kazandığı zaferle Sabahattin Bey’in söylemleri de değişmiştir. Ancak Ankara Hükûmeti’nin bu son söylemleri samîmi bulmaması da haksız bir durum gibi görünmemektedir.

Ayrıca yine destekçilerinin sürekli vurguladıkları, Prens Sabahattin’in Meşrutiyet döneminden itibâren savunduğu fikirlerin haklı çıktığı ve sürecin onun savunduğu görüşleri doğruladığı tezi de yanlıştır. Bu aktarımda özellikle Meşrutiyet döneminde Prens’in politikaları eksik ve taraflı zikredilmektedir.

Prens Sabahattin üst düzey bir devlet adamı veya fikirleriyle sosyal meselelere çözüm getirecek önemli bir entelektüelden ziyâde, İttihat ve Terakki muhalifi entelektüelleri ve bazı devlet adamlarını çevresinde toplamayı başarmış bir siyâsetçidir. Elbette doğrudan kendisine ve fikirlerine bağlı bir kadrosu da vardır ancak sayıca az ve sosyal tabandan mahrum bu kadronun Prens’i destekleme gerekçelerinin de Prens’in çok önemli görüşlerini hayata aktarma çabasından ziyâde ekonomik ve siyâsî birtakım gerekçelere dayandığını söylemek yanlış olmayacaktır. Yakın arkadaşı, husûsi kâtibi ve siyâsî faaliyetlerini kendisi adına organize eden kişi olan Satvet Lütfi Tozan’ın kişiliği ve iktisâdî/siyâsî ilişkileri bu konuda yeterli bir fikir verecek mâhiyettedir. Prens’in İngiltere taraftarlığının sâdece Anglo-Sakson medeniyetlere hayranlığından kaynaklanmayıp, babasından itibâren İngilizlerle recam ettirdiği ekonomik ilişkiler ağının siyâsî desteğe dönüşmesi arzusunun da bu taraftarlıkta etkisinin olması gibi.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr 

RAMAZAN ERHAN GÜLLÜ 1981 yılında Gaziantep’te doğdu. İlk ve orta öğrenimini Gaziantep’te tamamladı. 2004 yılında Çanakkale 18 Mart Üniversitesi Târih Bölümü’nden mezun oldu. 2006 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Târih Bölümü, Türkiye Cumhuriyeti Târihi Anabilim Dalı’nda başladığı yüksek lisans eğitimini, 2009 yılında ‘Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Gaziantep Ermenileri’ başlıklı teziyle tamamladı. Bu tez 2010 yılında ‘Antep Ermenileri: Sosyal, Siyâsî ve Kültürel Hayat’ başlığıyla yayımlandı. 2009 yılında yine aynı anabilim dalında doktora eğitimine başladı. Doktora çalışmasını 2013 yılında ‘Ermeni Meselesinin Ortaya Çıkış ve Gelişim Sürecinde İstanbul Ermeni Patrikhanesi’nin Tutumu (1878-1923)’ başlıklı teziyle tamamladı. Doktora tezinin genişletilmiş hâli 2015 yılında ‘Ermeni Meselesi ve İstanbul Ermeni Patrikhanesi (1878-1923)’ adıyla Türk Târih Kurumu tarafından yayımlandı. Bu kitap 2018 yılında Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) tarafından ‘Kayda Değer İlmî Telif Eser’ ödülüne lâyık görüldü. 2017 yılında, ‘Patrik Meletios Metaksakis ve İstanbul Rum / Ortodoks Patrikhanesi (1921-1923)’; 2018 yılında, ‘Türkiye’de Gayrimüslimlerin Yönetimi – Osmanlı’dan Cumhuriyet’e’ 2021 yılında ise ‘İstanbul Türklüğünün Muhafazası: İstanbul’un Kimlik ve Güvenlik Endişesi (1918-1941)’ başlıklı eserleri Ötüken Neşriyat tarafından yayımlandı. 2009 yılında doktora çalışmalarına devam ettiği İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Târih Bölümü, Türkiye Cumhuriyeti Târihi Anabilim Dalı’nda araştırma görevlisi oldu. Hâlen aynı anabilim dalında ‘Doç. Dr.’ unvanıyla öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. Aynı zamanda Atatürk Kültür, Dil ve Târih Yüksek Kurumu, Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığı Bilim Kurulu aslî üyesidir.

Gelinlik Kızlar Damatlık Delikanlılar Evde Kalıyor!

“Büyük tehlike…”

Türkiye’nin bin bir türlü sorunu var.

Ancak bu sorunlar çok önemli olmalarına rağmen gündemimize her nedense girmiyor!

Son günlerde bir yerel seçim döngüsüne sokulduk, bu yüzden varsa yoksa seçim konuşuyoruz… Sanki belediyelerde iktidar olacak partiler sorunları çözecek!

Ancak konuşmamız gereken çok önemli bir konu var.

Bu da Türkiye’nin sığınmacılar ve bu konuda iktidarın uyguladığı politikalar yüzünden ağır bir demografik saldırı altında olduğudur.

Bu yolla Türkiye, Türk Milletinin elinden alınmak (ramak kaldı) isteniyor!

“Yeni Anayasa”da bu işin taçlandırılmak istenmesinin diğer bir yönüdür…

Ancak buna karşı millet olarak topyekün durmak zorundayız… Siyasiler böyle yapıyor diye memleketimizi elimizle teslim edecek halimiz yoktur!

Bu demografik saldırı netice versin diye aile yapımızda saldırı altındadır.

Halbuki biz evlilik müessesesinin kutsal olduğuna inanan bir toplumuz. İşte şimdi bu evlilik müessesesi ülkemizde adeta çatırdamaktadır.

Gençler bilerek ve kasten düşürüldükleri “zihniyet bataklığı” nedeniyle evlilikten kaçınmakta, ya bekarlığı veya evlilik dışı yaşamayı tercih etmektedir. Bu örnekler ne yazık ki, çoğalmaktadır.

Ayrıca eski veya yeni eşleri tarafından şiddete maruz kalan veya cinayete kurban giden kadınlarımız evlenmeyi düşünen genç kızlarımız için kötü örnek olmaktadır. Devletimiz ve yargı organları bu konuda sert tedbirler alarak kadına şiddetin önüne geçmelidir.

Yine boşanma sayıları da önceki yıllara göre rekorlar kırmaktadır. Bu da üzerine toplumca eğilmeyiz gereken önemli bir husustur. Niye toplumca diyorum? Çünkü her şeyi devletten ve siyasetten beklememeliyiz. Gelişmeler bize toplum olarak kendimizin inisiyatif almamız gerektiğini gösteriyor!

Gençlerin evliliğe yönelmesini engelleyen diğer bir olumsuz neden de ekonomidir. Ekonomik sıkıntılar bir yuva kurulmasına engeldir.

Yani Türk toplumu evlilik müessesesini kurmakta ve korumakta aşırı bir zorluk içindedir.

Bu durum yeni nesillerin doğumunu ortadan kaldırmakta ve nüfus artış hızımızı sıfırlamaktadır.

Demografik saldırının bir boyutu da gençlerin türlü nedenlerle evlenemeyişidir. Bunun önüne geçilmelidir.

Devlet bu konuda yeni uyanmış halkımız ise sorunun acıtıcılığının hala farkına varamamıştır. Devletin evliliği teşvik için verdiği krediler bu nedenledir ama geç kalınmıştır.

Gençler evlilikten korkmayınız!

Evlilikte hayır vardır!

Unutmayın çocuklarınızın yegâne ve tek güvencesi önce Allâh’tır sonra da Türk Milleti ve Türk Devleti üzerine düşeni hakkıyla yapar…

Evlilik çağına gelmiş kızlarımız delikanlılarımız evleniniz ve çoluk çocuğa karışınız!

Unutmayın “bekarlık sultanlık” değildir!

Analar, babalar, dedeler, nineler, amcalar, dayılar, teyzeler, halalar; çocuklarınızı, torunlarınızı, yeğenlerinizi evliliğe teşvik ediniz…

Türk Milletinin bir evlâdı olarak feryâd ediyorum… Gelin memleketin demografi yoluyla el değiştirmesine hep birlikte engel olalım. Bunun içinde gençlerimizi evliliğe teşvik edelim.

Kurumlar Var İşlevsiz, Kurallar Var Geçersiz

Prof. Dr. İskender Öksüz devletin trafik kurallarını uygulayamaması, depremde üç gün boyunca müdahale edememesi, vergi toplayamaması gibi zafiyetlerinin sebebini sorguluyor:

“Devletin bu zafiyetleri kanun yokluğundan, mevzuat yetersizliğinden mi kaynaklanıyor? Katiyen. Hatta bizde, başka ülkelere kıyasla yukarıda saydığım ve saymadığım konularda bol mevzuat var” diyor.

Öksüz, Francis Fukuyama’nın, “Devlet İnşası” kitabında, “Devlet işlevlerinin kapsamı” yani devletin hangi konulara müdahil olduğu ve “Devlet kurumlarının gücü” yani devletin bu mevzuatı çalıştırıp çalıştıramadığı yönünden devletleri sınıflandırdığını aktarıyor. Fukuyama’ya göre,

ABD az mevzuata sahip, fakat kanun varsa uygulanan devletlerden.

Rusya’da hem mevzuat yetersiz hem de uygulama zayıf.

Türkiye ve Brezilya ise “çok kanun, zayıf uygulama” olan devletlerden.

Prof. Dr. İskender Öksüz çok basitçe anlatıyor:

“Trafik mevzuatımız mı zayıf? Hayır. Gayet yeterli ve ayrıntılı. Uygulanıyor mu? Siz söyleyin.

Vergi mevzuatımız nasıl? Gayet güzel? Beyan ediliyor ve tahsil edilebiliyor mu? Bu becerilseydi, vergi gelirimizin %76’sı dolaylı vergilerden oluşur muydu?

Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanıp uygulanmaması da ‘devlet kurumlarının gücü’ne girer.”

************************

Kurumları İşlevsiz Kılan Ne?

Prof. Dr. İskender Öksüz’ün makalesinde bu tespitleri okuyunca aklıma hukukçu Prof. Dr. Adem Sözüer’in tespiti geldi. (Sözüer, 2005 yılında yürürlüğe giren, Türk Ceza Hukuku Reformu’nun baş mimarlarındandır.)

Can Atalay’ın milletvekili seçildikten sonra hala tutuklu olmasını hak ve hukuk ihlali olarak değerlendiren Prof. Dr. Adem Sözüer bir TV programında özetle şöyle söyledi:

“Anayasa Mahkemesinin, Milletvekili seçilen Can Atalay ile ilgili olarak, verdiği ihlal kararı 27.10.2023 tarihli Resmî Gazetede yayınlandı. İhlal kararının gereğini yerine getirmesi gereken görevli ve yetkili Ağır Ceza Mahkemesinin Can Atalay’ı aynı gün tahliye etmesi ve hakkındaki davayı durdurması gerekiyordu. Ağır Ceza Mahkemesi bunu yapmadı.

Dosyayı görevsiz ve yetkisiz Yargıtay 3. Ceza Dairesine havale etti. Yargıtay C. Başsavcılığı veya 3. Ceza Dairesi’nin “bu bizim işimiz değil” deyip, dosyayı Ağır Ceza Mahkemesine geri göndermesi gerekiyordu. Göndermediler.

Yargıtay 3. Ceza Dairesi Anayasa Mahkemesinin ihlal kararını yok saydı. Hatta İhlal Kararı yönünde oy kullanan AYM üyeleri hakkında suç duyurusunda bulundu.

Görüldüğü gibi devletin kurumları var ve anayasada görevleri açıkça tanımlanmış. Ama kurumlar bir tek kişinin iradesine bakarak kuralları uygulamadılar.

Adem Sözüer’in sözleriyle, sonuçta kurumların işlevsiz olduğu, görevlerini yap(a)madığı ve kuralların uygulanmadığı bir devletimiz olduğunu bir kere daha öğrendik.

************************

Kurallı Toplum Emirli Toplum

Kanada menşeli bir firmanın Erzincan İliç’te kurallara uymadan altın çıkardığı madende büyük bir facia yaşadık. 9 vatandaşımız siyanürlü toprak altında kaldı, müthiş bir çevre felaketi söz konusu.

Bu sıralarda sosyal medyada, Kanada’da 34 yıldır yaşayan bir vatandaşımızın yaklaşık 25 sene önce başına gelen olay çok ilgi çekti.

Mayıs ayında, şehir içinde çok olan kısa boylu geniş saçaklı ağaçlar çok güzel çiçekler açmıştır. Vatandaşımız bu ağaçlardan birinden bir dal kırıp, elinde çiçekli dal ile sık gittiği bir restorana girer. Her zaman tebessümle karşılayan garsonlar, restorandaki diğer müşteriler tuhaf bir yüz ifadesiyle bir çiçeğe bir adama bakarlar. 20 dakika kadar sonra Belediyeye ait çevre koruma arabası ile gelen görevliler dalı ölçer ve 40 cm’lik dalı kopardığı için vatandaşımıza 40 dolar ceza yazarlar.

****

Kanada’da bir dalı kıran kişinin diğer vatandaşlar tarafından ihbar edilmesi, binlerce benzer ağaç olduğu halde 40 cm’lik bir dalın kırılmasına göz yumulmaması ve devlette kuralların işletilmesini bizim anlamamız zor.

Prof. Dr. İskender Öksüz, bahsettiğim yazısında, tam da bu durumu açıklayan bir genelleme yapıyor:

Kurallara göre işleyen toplumlarda, ülkenin sahibi vatandaşlardır. Trafikten vergiye, kuralları ihlal ederseniz, yetkililerden önce arkadaşlarınız sizi uyarır.

Çünkü mevzuat, topluma, tek tek vatandaşlara aittir. Polis de tahsildar da icra da toplumun kanunlarına, yani topluma hizmete memurdur. Kuralların ancak emirle yerine getirildiği toplumlarda ihlaller, kendilerine zarar vermedikçe vatandaşı ilgilendirmez. Hatta insanlar, bırakın ihlale müdahaleyi, ihlale yardımcı bile olur. Çünkü kurallar toplumun değil, emir verenin kurallarıdır. Kurallı toplumda insanlar birbirine bakar. Emirli toplumda bütün dikkat yukarıya ve sadece yukarıyadır.”

Erzincan’da, Kaz Dağlarında ve yurdumuzun diğer cennet köşelerinde, maden çıkaran şirketlerin tabiatı hoyratça mahvetmesini önleyecek kurallarımız var. Ama kuralların uygulanmadığı anlaşılıyor. Tabiatı korumak için çok az sayıda vatandaşımızın direndiği yerlerde devletin jandarma gücünü kullanarak direnişleri kırmasına çoğunluk seyirci kalıyor. Çünkü herkes sadece yukarıya bakıyor…

************************

Etik Kurallar Ve Devlet Baba Anlayışı Da Darbe Aldı

Sadece yasalarla (mevzuatla) belirlenen kurallar değil, etik kurallar ve gelenekler konusunda da “kurallı bir toplum” değiliz. Oysaki binlerce yıllık devlet tecrübesi olan, belli dönemlerde dünyaya nizam verme iddiası ve gücüne erişmiş Türk milletinin yerleşik etik kurallarının olmadığı söylenemez.

Geleneklerimize göre; devlet başkanı “baba” gibi, vatandaşlar ise “babanın evlatları” gibi görülürdü. Devlet başkanından vatandaşları arasında fark gözetmemesi beklenirdi.

Devleti yönetenler “Oy yoksa hizmet yok!” ve “biz yoksak doğalgaz yok” diyemezdi. Derse, halk “tehditle oyumu alamazsın” diyebilirdi. Şimdi demiyor, diyemiyor.

Devleti yönetenlere kamu varlıklarını, vatandaşların ruh ve beden sağlığını koruma görevi verilmiştir. Buna rağmen, yeraltı ve yerüstü zenginliklerimizin adeta talan edilmesine izin veren, milyonlarca insanımızı açlık ve yoksulluk içinde yaşatan, yetişmiş insan gücümüzü yurtdışına kaçırtan yetkililere vatandaşımız tepki vermiyor.

Cumhurbaşkanı “2024 yılında tek bir çivi bile çakılmasa, emeklilere 7 bin liralık zam yapacak durumda değiliz” diyor. Fakat O’na oy verenler kendisinden ve Saray ahalisinden israfa son verilmesini talep etmiyor veya edemiyor.

Vefatının 100. Yılında Ziya Gökalp – (23 Mart 1876 – 25 Ekim 1924)

(1)

“Tarlada, tezgâhta çalışan biziz. Bu devlet, bu millet, bu vatan biziz… Sevmiyoruz seni, ortadan çekil, Hükümran millettir hükümdar değil.” Ziya Gökalp

                23 yıldır başımızda bulunan AKP İktidarı, her sözün başında derinlikten oldukça uzak bir “Yerli ve Millilik”ten dem vuruyor. Eğer gerçekten bugün için Türkiye Cumhuriyeti’nin başında “Yerli ve Milli” bir hükümet olsaydı; tarihe mal olmuş canlı ve cansız değerlerimize sahip çıkılır, vatan toprakları çok sayıda endemik bitki çeşitliliğine sahip Balıkesir/Edremit’te Kazdağları ve Erzincan/İliç’teki maden işletme bölgesinde olduğu gibi çokuluslu şirketler tarafından talan ettirilmezdi.

                Kevgire dönmüş Doğu ve Güney sınırlarımızdan 15 milyon kaçak sığınmacı giremez, Ege denizinde göz göre göre 20 Ada ve 2 kayalığımızın Yunanistan tarafından işgal edilmesine göz yumulmazdı.

                Eğer gerçekten ülkemizin başında “Yerli ve Milli” bir hükümetimiz olsaydı, tarihi şahsiyetlerimiz unutturulmaz, kültür ve medeniyetine sahip çıkan her devlet gibi onlara gereken ihtimam ve değer verilirdi.

                İşte bu değerlerimizden birisi de 100 yıl önce vefat etmiş Ziya Gökalp’tir. Ziya Gökalp devletin kuruluş ruhuna fikri yönde katkıda bulunmuş, Türk milliyetçiliğinin fikri yönden babası sayılan tarihi bir şahsiyettir. Bir Türk milliyetçisi olarak isterdik ki; 2024 yılı “Ziya Gökalp Yılı” ilan edilsin, adına sempozyumlar ve konferanslar düzenlensin, adına pullar çıkarılsın, paraların üzerinde resmi olsun.

                Ziya Gökalp’e bir Türk Milliyetçisi olarak kendimi minnet borçlusu hissediyor ve elimden geldiği kadar kendisini siz okuyucularıma seri yazılar halinde tanıtmaya çalışacağım.

O Halde Kimdir Bu Ziya Gökalp Diye Kendisini Tanımaya Başlayalım:

                 Gerek yaşarken gerek ölümünden sonra Ziya Gökalp’ın etnik kökeni hakkında birçok tartışma olmuştur. Bu tartışmayla ilgili ilk iddia, Ziya Gökalp Malta’da sürgündeyken Osmanlı Dâhiliye Vekili Ali Kemal tarafından atıldı. İddiası Gökalp’ın babasının Kürt olduğu yönündeydi. Gökalp ise Ali Kemal’in bu iddiasına Malta sürgününde yazdığı ve Kastamonu’nun Açıksöz gazetesinde yayımlattığı bir şiir ile cevap vermiştir.

                İşte Ziya Gökalp Malta sürgünüyken babasına Kürt diyen Ali Kemal`e cevaben yazdığı şiiri..

Ali Kemal`e

Ben Türküm! Diyorsun, sen Türk değilsin!

Ve İslâm`ım! Diyorsun, değilsin İslâm!

Ben, ne ırkım için senden vesika,

Ne de dinim için istedim ilâm!

Türklüğe çalıştım sırf zevkim için,

Ummadım bu işten asla mükâfat!

Bu yüzden bin türlü felâket çektim,

Hiçbir an esefle demedim: Heyhat!

Hattâ ben olsaydım: Kürt, Arap, Çerkez;

İlk gayem olurdu Türk milliyeti;

Çünkü Türk kuvvetli olursa, mutlak,

Kurtarır her İslam olan milleti!

Türk olsam olmasam, ben Türk dostuyum,

Türk olsan olmasan, sen Türk düşmanı!

Çünkü benim gayem Türkü yaşatmak,

Seninki öldürmek her yaşatanı!

Türklük hem mefkûrem, hem de kanımdır:

Sırtımdan alınmaz, çünkü kürk değil!

Türklük hâdimine “Türk değil!” diyen,

                Ziya Gökalp: 1922 – 1923 yılları arasında memleketi Diyarbakır’da otuz üç sayı çıkardığı Küçük Mecmua adlı dergisinin 25 Aralık 1922 tarihinde çıkan sayısında yer alan ”Millet Nedir?” adlı yazısında kendi soyuyla ilgili şu demeci yayınlamıştır:

… Ben gençliğimde tahsil için ilk defa İstanbul’a gittiğim zaman, bu ilmî tahkikata başlamak mecburiyetinde kaldım. Çünkü orada eskiden kalmış fena bir itiyada göre, bütün Karadeniz ahalisine Laz, bütün Suriyeliler ve Iraklılara Arap, bütün Rumeli halkına Arnavut dedikleri gibi, bizim gibi doğu illeri ahalisinden bulunanlara da Kürt milliyetini izafe ettiklerini gördüm. O zamana kadar kendimi hissen Türk sanıyordum. Fakat bu zannım ilmî bir tahkikata müstenit değildi. Hakikati bulabilmek için bir taraftan Türklüğü, diğer cihetten Kürtlüğü tetkike başladım. Evvelemirde lisandan başladım. Diyarbakır şehrinde, ana lisan Türkçe olmakla beraber, her fert biraz Kürtçe de bilir. Lisandaki bu ikilik iki suretten biriyle izah edilebilirdi Ya Diyarbakır’ın Türkçesi bir Kürt Türkçesiydi, yahut Diyarbakır’ın Kürtçesi bir Türk Kürtçesiydi. Lisanî tetkiklerim gösterdi ki Diyarbakır’ın Türkçesi Bağdat’tan ta Adana’ya, Bakü’ye, Tebriz’e kadar uzanan tabiî bir lisandan yani Akkoyunlu ve Karakoyunlu Türklerine mahsus olan Azerî lehçesinden ibarettir. Bu lisanda hiçbir sun’îlik yoktur. Binaenaleyh, Kürtlerin tahrif ettiği bir Türkçe değildir. (Diyarbakır lisanının Azerî Türkçesi olması, şehirlerin Osmanlı hükümetinin tesiriyle Türkçe konuştuğu iddiasını da esasından çürütür. Çünkü öyle olsaydı, bu şehirlerde konuşulan lisanın Osmanlı lehçesi olması lazım gelirdi.)

Diyarbakırlıların mahdut kelimelerden mürekkep olarak söyledikleri Kürtçeye gelince, bu lisanın köylerde konuşulan düzgün Kürtçeden farklı olduğunu gördüm. Kürtçe, Farisî’nin akrabası olduğu halde, dilbilgisi itibarıyla hiç ona benzemez. Çünkü Farisîde bulunmadığı halde, Kürtçede hem tezkir ve(erillik ve dişillik, hem de Arapça ve Latincede olduğu gibi ”i’rab” vardır. Demek ki Kürtçe, Türk lisanına nispetle daha mürekkep, daha karışıktır. Türkler kendi lisanlarında tezkir, te’nis, i’rab gibi ahvale müsadif olduklarından, Kürtçenin bu gibi hususiyetlerine nüfuz edememeleri iktiza ederdi. Filhakika, vakıalar bu suretle cereyan etmiş, Diyarbakırlılar Kürtçenin tezkir, te’nis, i’rab kaidelerini tamamıyla hazfedip (kaldırıp), Kürt dilbilgisini Türk dilbilgisine uydurarak sun’î bir Kürtçe icat etmişlerdir. Bu Kürtçeye ”Türk Kürtçesi” namını vermek gayet doğru olur. Lisaniyat noktainazarından gayet mühim olan bu vakıa, Diyarbakırlıların Türk olduğuna en büyük delildir. Bundan başka Diyarbakırlılar bu lisanı yalnız Kürtlerle konuştukları zaman kullanırlar. Kendi aralarında yalnız Türkçe konuşurlar. Diyarbakırlıların güya bildikleri bu düzme Kürtçenin kelimelerine gelince, bunlar da gayet mahduttur Bu sebeple, boşlukları Türkçe kelimelerle doldururlar. Zaten, birçoğunun bildiği Kürtçe kelimeler ”gel, git” gibi birkaç tabire münhasırdır).

Diyarbakırlıların Türk olduğunu ispat eden delillerden birini de mezhep sahasında buldum. Diyarbakır’ın hakikî ahalisi umum Türkler gibi Hanefi’dirler. Kürtler ise umumiyetle Şafii’dirler. Bu iki alâmet-i mümeyyize yalnız Diyarbakır halkına mahsus değildir. Şark ve cenup vilâyetlerimizdeki bütün şehirlerin ahalisi, Kürtçeyi Diyarbakırlılar gibi tahrif ederek söylerler ve Hanefi olmak alametiyle Şafii Kürtlerden ayrılırlar. Bunlardan başka, elbise, yemek, bina ve mobilya gibi harsa ve âdetlere taalluk eden hususlarda da derin farklar vardır. Bu alâmetler bana Diyarbakırlıların Türk olduğunu gösterdiği gibi, babamın iki dedesinin birkaç batın (kuşak, nesil) evvel Çermik’ten yani bir Türk muhitinden geldiklerine nazaran ırken de Türk neslinden olduğumu anladım. Mamafih dedelerimin biri Kürt yahut Arap muhitinden geldiğini anlasaydım, yine Türk olduğuma hüküm vermekte tereddüt etmeyecektim. Çünkü milliyetin terbiyeye istinat ettiğini de içtimaî tetkiklerimle anlamıştım. Zannederim ki bu taharrilerimle yalnız kendim için değil, bütün vilâyât-ı şarkîye ve cenubîye şehirlileri ve şimdiye kadar Türk kalan köylüleri için, son derece mühim bir meseleyi halletmiş oldum.”

Devam Edecek

Yazar MÜJGÂN SUVER ile UKRAYNA – RUSYA savaşı üzerinden ‘AVRUPA’NIN GELECEĞİ hakkında konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Marmara Grubu Vakfının her yıl tertiplediği Avrasya Ekonomi Zirvelerinin yirmi yedicisinde beklenmedik bir olay yaşandı:  Kürsüde Ukrayna’dan gelen genç bir milletvekili konuşmasına başlamadan önce Ukrayna Bayrağını açtı. Salonda alkışlar yükselirken bayrağı öperek mukaddes bir şal gibi itinayla omuzlarına koydu. Konuşmasında, vatanını savunmak için savaşmak mecbûriyetinde bırakılmış bir milletin gururlu temsilcisi olarak, iyinin kötüye karşı savaşını anlattı.

Buradan hareketle Ukrayna-Rusya Savaşı’nın, Avrupa’nın geleceğini etkileyeceği söylenebilir mi?

Müjgân Suver: Düşünüyorum da Rusya’nın Ukrayna’ya büyük taarruzunun üzerinden tam iki yıl geçti.

Birleşmiş Milletler Teşkilâtına göre en az 10.000 Ukraynalı sivil öldü. 6,5 milyon kişi sığınmacı hâline geldi.  3,7 milyonu ülke içinde yer değiştirmek mecbûriyetinde kaldı. Rusya’nın 24 Şubat 2022’de Ukrayna’ya büyük taarruz başlatmasından beri ortaya çıkan felâketin bilançosu böyle. Kayıpların sayısına ilişkin tahminler yüz binlerle ifade edilirken, Zelenski kısa bir süre önce 31 bin Ukraynalının öldüğünü söyledi.

Çetinoğlu: Ukrayna başlangıçtaki gibi askerî olarak ilerleme kaydedemiyor. Böyle devam etmesindense Ukrayna’nın kırmızıçizgilerinden tâviz vermesi mi, yoksa tâviz vermeden son kurşun son Ukraynalıya kadar savaşa devam etmesi mi ülkesi için daha hayırlı? Bu husustaki düşüncelerinizi lütfeder misiniz?

Suver: Genç Ukraynalı milletvekilinin konuşmasından anlıyoruz ki, Ukrayna cepheyi istikrara kavuşturup, ardından ikinci bir karşı taarruza geçmesine imkân tanıyacak yeni silahları teslim alıncaya kadar ordusunun dayanacağına inanıyor. Ancak Batı Ülkelerindeki gündemi endişeyle takip edenlerin gördüğü gibi riskler de söz konusu.

Çetinoğlu: Konuyu açar mısınız?

Suver: Bu yıl Batıda seçim yılı. ABD’de iktidara Trump’un, Avrupa’da sağcıların gelmesi durumunda, Rus güçlerinin baskısıyla Batı’nın yardımları arasında bir boşluk meydana geldiği takdirde, Zelenski’nin bekle ve gör yaklaşımı cephenin çökmesine yol açabilir.

Bu durumda ateşkes görüşmeleri tamamıyla çok farklı şartlar altında yapılır. Sınırlar Dinyeper hattına kadar çekilebilir.

Çetinoğlu: Ukrayna’nın kırmızıçizgilerinin değişme ihtimali olduğunu mu düşünüyorsunuz?

Suver: Barışa giden yolda yapılacak müzâkereler de Ukrayna’nın bâzı kırmızıçizgilerinin yeniden çizilmesine yol açabilir. Bu durum, özellikle Kırım’ı ve doğuda işgal edilen toprakların bir bölümünü etkileyebilir. Bir saldırgan ve zorbayla müzâkere etmek kulağa pek hoş gelmese de savaşın devam etmesi bölgedeki insânî felâketi daha da kötüleştirebilir.

Diğer yandan Putin’in revizyonist projesinin teşkil ettiği risk yalnızca Ukrayna, Litvanya, Polonya, Estonya veya Bulgaristan’ı değil, tüm Avrupa’yı ve komşularını da ilgilendiriyor. Bu riskin 2014 yılında Kırım’da alınmasıyla, işin 2022’de ‘özel askerî operasyona’ kadar vardığını gördük.

Ukrayna’ya empatisi azalmış görünen Batı bu tutumunu devam ettirir ve târihin tersine dönmesine izin verirse, bugün askerî, maddî ve lojistik destek isteyen Ukraynalıların düştüğü yerde kendini buluverir. İşte bu yüzden bu yardımlar devam etmeli. Çünkü Batı ile birlikte hareket eden ülkelerin savunduğu salt adâletsiz bir toprak ihtilafına karşı mücâdele veren halk değildir. Ukrayna kaybederse yalnızca Ukrayna halkı özgürlüğünü ve kimliğini kaybetmiş olmayacak, zafer kazanmış Rusya, komşuları için de ölümcül bir tehdit hâline gelecek.

Dolayısıyla, Avrupa’nın varoluşuyla ilgili bir karar vermesi gerekiyor: Ya Kremlin’in Avrupa’yı parçalamasına izin verecek veya ona karşı koyabilecek bir güce dönüşecek.

Çetinoğlu: Batı hangisini tercih edebilir?

Suver: Rusya ve Ukrayna’nın tek gayesi savaşı kazanmakken, Batı’nın önceliği tamamen farklı: Kendi sınırları içinde kopacak bir savaşı önlemek… Bu sebeple Avrupa’nın yılgınlığa ve kayıtsızlığa kapılmaması gerekiyor. Ülkece ve Avrupalılar olarak bölünme yerine birlikten, ortak savunmadan yana duruş sergilenmeli.

Çetinoğlu: Yâni?

Suver: Avrupa barışının geleceği Ukrayna’da belirlenecek.

Ukraynalı genç milletvekili konuşmasını bitirirken: ‘Savaşla geçen iki yılda kendimizi kadere emânet etmeyi öğrendik. Etrafımızda ölüler görmeye alıştık, birdenbire ölebileceğimiz fikrine teslim olduk. Korkunç haberlere artık o kadar da sert tepkiler vermiyoruz, duygu derimiz kalınlaştı. Belki de giderek soldu, çünkü dehşetle geçen her günle birlikte hepimiz yavaş yavaş ölüyoruz. İçimizdeki insanî olan, normal olan şey ölüyor. Herkes savaşın kurbanı hâline geldi hem savaşta ölenler ve hem de henüz hayatta kalacak kadar şanslı olanlar…’ Bu sözler uzun süre kulaklarımda yankılanıp durdu.

Çetinoğlu: Son cümlenizle barış havarisi (barışın oluşumuna destek vermeye gönüllü) rolü oynayan batıya ciddî bir mesaj verdiniz. Teşekkür ederim.

MÜJGÂN SUVER: Marmara Grubu Vakfı AB ve İnsan Hakları Platformu Başkanı Münih Ludwid Maximilien Üniversitesi’nde yüksek tahsilini tamamlayan pedagog Müjgân Suver, Münih Devlet Pedagoji ve Âile Araştırmaları Enstitüsü’nde çalıştı. Bavyera’da yabancı statüsünde çalışanların ve onların çocuklarının Alman toplumuna entegrasyonunu sağlayacak eğitim modellerinin oluşturulmasında ve uygulanmasında faaliyetler yürüttü. Münih Kent-Pedagoji Enstitüsü’nde, ‘iki dilde, iki kültürde eğitim modelleri’ konusunda eğitimcilerin eğitilmesinde, uzman akademisyen olarak görev aldı… Göç ve göçmenler, entegrasyon problemleri, yabancı hakları konularında danışmanlıklar verdi. Münih’te çalışan yabancıların ‘güvenilir kişisi’ seçilerek şehir meclisinde danışman üye olarak yer aldı. 2000 yılından beri Marmara Grubu Vakfı AB ve İnsan Hakları Platformu başkanlığını yürütüyor. Avrupa Birliği, demokrasi, sürdürülebilir kalkınma, teşkilâtlı sosyal sorumluluk, kadın liderler, kadınların ekonomiye kazandırılması, sosyal cinsiyet eşitsizliği, eşitlik ve uzlaşma kültürünün geliştirilmesi konularında projeler yürüten Müjgân Suver, aynı konularda çalışan Sivil Toplum Kuruluşları, platformlar ve çalışma gruplarıyla da ortak savunuculuk faaliyetleri yürütmektedir. KAGİDER’in kurucu üyesi, TÜSİAD – Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Çalışma Grubu uzman üyesi, Eşitlik, Adalet ve Kadın Platformu Organizasyon Komitesi üyesi, Yanındayız Derneği Danışma Kurulu Üyesi, Denge Denetleme Ağı Koordinasyon Grubu Sözcüsü olan Müjgân Suver, İzmir GÖZLEM Gazetesi yazarlarındandır. Müjgan Suver’in; Almanya’da ‘Okullarda İki Dilde İki Kültürde Eğitim’, ‘Alman Çocukları İçin Almanca’, ‘Trafik Ve Çocuk’, Türkiye’de farklı yılları kapsayan ‘Ulusal Kadın Politikaları – Eylem Planı’ isimli iki kitabı, issiz kadınları istihdama kazandırma hedefinde hazırlanmış ‘Arıcılık ve Organik Bal Üretimi’, ‘Temel İşletme ve Pazarlama’ konulu iki kitabi, dergi ve gazetelerde yayınlanmış birçok makalesi bulunmaktadır.