Fehim Bey Yokuşu

94

Girne

Kuzey Kıbrıs’ın nadide sahil kenti Girne Ozanköy’de her gün önünden geçtiğim Fehim Bey Yokuşu kafama takıldı. Devamı da Mesut Hasip Efendi Sokak. Hatırı sayılır dik bir yokuş Fehim Bey Yokuşu. Üstelik iki arabanın zor geçebileceği kadar genişlikte. Ozanköy Camii tarafından gelenler çok daha dikkatli olmaları gerekiyor Fehim Bey Yokuşuna tırmanırken. Çünkü yol çatındaki aynaya dikkat edilmezse sorunlar yaşanabiliyor. Girişi dere, ilerisi tepe olan Fehim Bey Yokuşu sonrası Girne Ozanköy’de sürekli azalan köy evlerinin yanında, aşırı lüks villalara gidiyor. Yokuştan, Mesut Hasip Efendi Sokaktan inerseniz o yol sizi yine pahalı evlerin yapıldığı Çatalköy’e götürür. Köyler artık en fazla iki katlı evlerin ve deniz gören lüks villaların ve sitelerin yapıldığı, yeşil alanın sürekli azaldığı mekanlara dönüşüyor. Siyaset hayatı da buna çanak tutuyor. Keşke politikacılarımız, savaşta(1945) yıkıma uğrayan Almanya uygulamasını şöyle bir gözden geçirseler, hatta teknik okullarda mezuniyet tezi, master ve doktora konusu yapsalar.

Fetva Yokuşu, Fehim Bey Ve Biz

Önemli bir kavşakta Fehim Bey Yokuşu’na adını veren Fehim Bey kimdi?

Türk Edebiyatında yokuş adı ve Fehim Bey ismi hatırlanınca iki eser akla gelir.

Birincisi Abdülhak Şinasi Hisar’ın (1887-1963) Fehim Bey ve Biz romanı. Roman kahramanı Bursa’nın maruf ailelerinden birinin oğlu. Galatasaray Lisesi mezunu. Babıali ve Londra deneyimleri var. Romanın konusu ise modernleşme eksenindeki toplumun sosyal, siyasal, sanatsal ve bireysel dönüşümlerini ve krizlerini anlatır. Keyifle başlayıp, artan lezzetle okuyabileceğiniz bir roman. Memduh Şevket Esendal’ın(1883-1952) “Ev Ona Yakıştı” gibi öykülerini içeren hikaye kitapları gibi.

İkincisi, kıymetli dostum Prof.Dr.Durali Yılmaz’ın Fetva Yokuşu adlı romanı. Eser yeniçeri ocağının sanki gayri resmi tarihi gibi. Adını İstanbul Süleymaniye’deki Fetvahane’nin değişiminden alarak idam cezasına çarptırılan yeniçerilerin infazında kullanmak üzere yaptıkları cellattaşı etrafında olaylar gelişiyor. Bir dönemin ve yıkımların sonucu gerçekleşen toplumsal değişme Fetva Yokuşunda ele alınıyor. Önemli ve mutlaka okunması gereken bir roman.

Başka yokuşlu edebi eser var mi? Elbette var! Maruf bir yazarımız, gazeteci, Akbaba-kara mizah dergisinin sahibi, tiyatro yazarı, Beş Hececiler ekolünün önemli Şairi Yusuf Ziya Ortaç (1895-1967) Bizim Yokuş adındaki eserinde Babıali’yi ve yazarları anlatır.

Sarp Yokuş’ta Çınar Ata, Pir-i Türkistan, Sultan-Ül-Evliya Hacı Ahmet Yesevi’yi öne çıkarır.

Yokuş Yukarı İstanbul’da Sibel Öz ete kemiğe bürünmüş dersaadetin yeni dönemini konu eder. İstanbul Büyük Şehir Belediyesi Kültür Müdürlüğü’nün İstanbul’un sokaklarına kadar inerek her konuyu işlediği İstanbul Dizisi gerçekten muhteşem bir çalışma. Burada da çok sayıda yokuşlu sokak, kavşak, çeşme bulursunuz. O sokak isimlerini okuyunca bir dönemin tarihi, isimleri ve resimleri canlanıyor gözünüzün önünde.

Müze Ev veya Yaşayan Konak

Peki Girne Ozanköy Fehim Bey Yokuşu’na adını veren Fehim Bey kimdir? Neyin nesidir?

Kime sorsan köyde “Bizim yokuşun adı” deyip duruyor. Gazetecilik var ya serde, Fehim Bey Yokuşunun hemen başında bir eski konak var. Onlardan yardım istesem galiba olacak. Fehim Bey Yokuşunu çıkarken sol taraftaki mekân tamamen bu konağa ait. Yeni restore edilmiş, pırıl pırıl. Her şey orijinaline uygun yapılmış. Bembeyaz bir konak. Pencereler ve kapılar ceviz ağacından yapılmış kahverengi. Konak olduğu için buna bir küçük şehir de diyebilirsiniz. Normal ev kapısı üzerinde biri büyük iki demir halka var. İri olanı kapının yukarısına doğru monte edilmiş, küçük olan bir çocuğun bile elinin yetişebileceği kadar aşağıda. İri demir tokmak-halka çalınınca konaktakiler gelen konuğun erkek olduğunu anlayarak ona göre tedbir alıyorlar. Küçük halkadan ses gelirse çocuk ve hanım misafir olduğu anlaşılır.

Kapının bir tanesi işlemeli ve büyük. Çiftçilikle meşgul olan eski evlerde aynı zamanda konağın içi bir zahire ambarı gibi başta buğday, arpa ne varsa yahut kışın muhafaza edilmesi gerekenler kurutulmuş sebzeler, salça vs için özel kilerler bulunuyor.

Fırın da olmazsa olmazı.

Sadece ekmek için değil, aynı zamanda Adada Fırın Kebabı diye bilinen ancak kuyu kebabına çok benzeyen bir mutfak kültürü artarak devam ediyor. Beyaz kubbeli fırınlar hala adada devrede. Peki daha başka? Konak olduğuna göre müsait bir yerde hamam olacak. Belki bugün yeteri kadar kullanılmıyor ama konağın hamamı var. Nüfus kalabalık çünkü. Babaerkil aile olunca birkaç nesil birlikte yaşıyor, bazen de konak sahibinin tarlasında, çiftliğinde veya evinde çalışanların da konağın bahçesinde ikametlerine ayrılmış bir bölüm bulunuyor.

Eşim ile birlikte demir tokmağı çaldık ve içeri girdik.

Topraktan Bereket Fışkırıyor

Sesimiz duyulmayınca duvara iliştirilmiş bir zil çarptı gözümüze. Zile de bastık. Cevap gelmeyince tam büyük kapıyı aralayıp seslenecektik ki kapı birden açıldı ve karşımızda bir bayan “Buyur” etti içeriye. Müsait olup olmadıklarını, evi merak ettiğimizi, eğer mümkünse şimdi, değilse daha sonra gezmemize müsaade edilip edilemeyeceğini öğrenmek için geldiğimizi anlattık. Ev sahibinin sesi “Buyurun lütfen, buyurun, öyle şey olur mu?” deyince içeri dahil olduk.

Taş merdivenlerden bahçeye girdik. Bahçe namütenahi geniş. Her türlü ağaç mevcut. Hem portakal, mandalina, yenidünya, muz vs, hem de gölge verenler palmiye, akasya ağacı gibi. Çimler bakımlı. Konağın müştemilatı beyaz boyalı ve belli ki teker teker elden geçirilmiş bütün odalar, salon, mutfak ve müştemilat.

Bizi kapıda İlker Nevzat Bey ve eşi karşıladı. Torunları da yanındaydı.

İlker Nevzat Bey önde biz arkasında konağı soğuk olmayan bir kış günü gezmeye başladık. Girişteki salon muhteşem olunca siz diğer odaları bir düşünün. Kocaman odalar, hatta bir salon gibi diyebilirim rahatlıkla. Bir müze ev gibiydi. Tümü antikaya yakındı. İkinci bir kat daha vardı ama biz sadece zahmet olmasın diye giriş katını gezdik. Misafir odasına girince şömineyi yakmak istediler. Biz de “nerede oturuyorsanız, orada birlikte olalım” dedik. Öyle de yaptık. Oturma odasında şömine yanıyordu. Yanında odunlar sıra sıra dizilmişti. Duvarlarda Bedri Rahmi dahil ünlü ressamların tabloları vardı. Bir de piyano.

Önce tanıştık. Ben ve eşimi tanıttım.

 Sonra İlker Bey ve eşi.

İlker Nevzat Bey 26 sene Londra’da yaşamışlar. Kendisi hukukçu. İngiltere’de avukatlık yapmış. Eşi Rezzan Hanım mimar. Emekli olunca Adaya dönmeye karar vermişler. Laptalı olan eşi Rezzan Hanım Lefkoşa’da bir sanat galerisi açmış. Şaşırdım doğrusu. “Peki adada bir sanat galerisi çalıştı mı, pazarı oldu mu, sanatseverler geldi, tablolardan aldılar mı?” Hepsine olumlu cevap verdi Mimar Rezzan Hanımefendi. Yaş ilerleyince bırakmış sanat galerisini. İlker Nevzat Bey bana sordu “Ben kaç yaşında görünüyorum Mehmet Bey?” 83 veya 85 arasında olduğunu söyleyince “doğru” diye başıyla tasdik etti. Sonra sohbetimizi derinleştirdik bu Adalı Osmanlı Beyefendisi Kuzey Kıbrıslı Türk aile.

İş Bulan, Bekârları Evlendiren Hayırseverler Artık Tarih mi Oldu?

Ailenin esas beyi, besleyeni, yetiştireni Musut Efendi. Bir bakıma köy ağası, zengin, bölgede ve Adada tanınmış biri.

Bağı, bahçesi, tarlası, atları, katırları, sığırları var. Hayırsever biri. Yedi tane yetim çocuk alır yanına, iş-güç sahibi eder; Fehim, Hüseyin, Hatice vs. İşte yokuşa adını veren Fehim Efendi de onlardan yani beslemelerden biri. Konağı, çiftliği, bağı, bahçeyi daha da bol ve bereketli hale getirir. Konağın tam karşısına bir mescit inşa eder. Burası daha sonra birkaç haneli eve dönüştürülerek kiraya verilmiş. Biraz ilerisinde de bir kilise bulunuyor. Mescidin yanına da bir misafirhane yaptırıyor Fehim Efendi. Uzaktan köye gelenlerin rahat etmesini sağlıyor. Yukarıya da bir hamam. Burası hala duruyor. Yanına da bir büyük su deposu.

Söz konusu yıllarda besleme Fehim Efendi marufluğu ve iş bilirliği yanında hayırseverliği de öne çıkmış. Evsizleri barındırıyor, işsizlere yanında iş veriyor, bekarların evlenmesine katkıda bulunuyor, ihtiyaç sahiplerine maddi yardım ediyor. Hastaları tedavi ettiriyor. Halka yol yordam öğretiyor.

Fehim Efendi’nin oğlu Nevzat Hasan’dan torunu İlker Nevzat Bey böyle anlattı dedesini. Adadaki Türklerde eskiden soy adı olmadığı için babasının ismi soyadı olarak kullanılıyormuş. Bir dönem bizde de öyle olmuştu. İlker Nevzat Bey İngiltere’den dönünce çocukları dedelerinin konağına sahip çıkmasını istemişler. Bunun üzerine harabe vaziyetteki konağı sil baştan orijinaline uygun yenilemiş. Oraya yerleşmiş. Girne’de ilk yaptığı işlerden biri de ailesine ait devlet arşivindeki bilgi ve belgelere ulaşmak olmuş. Aile mezarlıkları varmış bir zamanlar. Etrafındaki arazilerle birlikte devlete bağışlamışlar. Büyük ataları Mesut Hasip Efendi de Ozanköy Camii bahçesindeki mezarda meftun. Cami bahçesinde iki mezardan biri Mesut Hasip Efendi’ye ait.

Öyle anlaşılıyor ki Hukukçu İlker Nevzat Bey 1950’li yılların sonunda Adada başlayan eylemler veyahut, 1963 Türk Katliamı sonrası İngiltere’ye gitmiş. Oraya yerleşmiş ve orada yaşamış. Bugün İngiltere’de çok önemli bir Kıbrıs Türkü nüfusu meckuttur. Londra yönetimi işgal ve ilhak ettiği, sonradan oraya kendi malı gibi yerleştiği topraklardaki insanlara İngiliz pasaportu veriyor; Kıbrıs ve Hindistan ile Avusturalya vesaire gibi. İlker Nevzat Bey bu imkânı değerlendirmiş. Sonra 1974 Barış Harekâtı sonrasında ülkesine dönmüş. KKTC kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’la mesai arkadaşlığı yapmış, bir müddet de Ulusal Birlik Partisi’nden milletvekilliği görevinde bulunmuş.

İlhak Edilen Adada Bireysel ve Toplumsal Değişim

Kıbrıs Adası İngilizler tarafından Padişah 2. Abdülhamit zamanında kiralanmıştı. Ancak Londra hükümeti adayı hem de işgal, hem de ilhak etmiş. Kıbrıs’ı böylece yönetti. 1571’den bu yana bir Türk adası olan ada 11 Temmuz 1878’te İngilizlerce ilhak edilmiş oldu. 1957 yılında İngilizlerin organizesiyle adada Rum- Türk çatışması meydana geldi. 1960 yılında da Kıbrıs Cumhuriyeti ilan edildi, Papaz Makariyos cumhurbaşkanı oldu. Halka ayrıca İngiliz pasaportu da verildi. Rumlar, Türklere karşı 1963 yılında adada büyük bir katliama girişti. Toplu mezarlara gömüldü. Türklerin bir kısmı Türkiye’ye, bir kısmı İngiltere’ye ve bir kısmı da Avustralya’ya göç etti. Makariyos adada kalan Türklerin tapulu mallarını birkaç katı cazip fiyatla satın almak girişimi başlattı. Pasaport kolaylığı sağlayarak adadan ayrılmalarını teşvik etti. Buna inanıp gerçekleştiren oldu, toprağından ayrılmak istemeyenler köyünde-kentinde kaldı. İngiltere’deki Kıbrıslı Türkler adayı ihmal etmediler; en azından vatanlarını görmek, özlem gidermek, tatilini geçirmek gibi bir arzularını gerçekleştirdiler. Ancak Avustralya’ya göç edenler için bu fazla bir hayal oldu.

Belki de daha önce bir müddet Londra’da yaşayan Fehim Efendi’nin oğlu Nevzat Hasan’dan torunu Hukukçu İlker Nevzat Beyin hayatı böyle bir maceranın bir başka boyutu.

Ya Roman, Ya Öykü, Ya Film

Kıbrıs Adasında bir devrin yıkımlarını, değişimlerini, bireysel ve toplumsal krizlerini, göçlerini, hasretlerini, geri dönüşlerini anlatan bir değil onlarca roman ve bir o kadar dramalar, belgeseller yapılmalı, filmler çekilmeli. Belki vardır, onca uğraşmama rağmen ben ulaşamadım.

Ünlü TRT yönetmeni, kıymetli sinemacı, değerli prodüktör ve yapımcı Ünal Küpeli’nin bir zamanlar çektiği, büyük bir reating kırarak keyifle izlenen, dersler çıkarılan, ödül rekoru kıran Mardin-Münih Hattı filmi gibi, Lefkoşa-Londra Hattı filmi de çekilmeli, romanı yazılmalı, Fehim Bey Yokuşu da bu çalışmada yerini almalı.