Yerel Seçimlerden önce; bazı iktidar yetkilileri, emeklilere seslenerek; “Sayın Cumhurbaşkanımızı dikkatlice dinleyin” diyerek her seferinde emeklileri beklentilerinin üzerinde umutlandırdı.
Müjde bekleyen emekli, her mitingde hayal kırıklığına uğradı. Çünkü durumunu iyileştirecek müjdeyi bir türlü duyamadı. Sonunda da hükümete kırıldı ve küstü. Oysa “müjde” diye duyurulan iyileştirmeler, zaten emeklinin sahip olduğu imkânlardı. Artı bir katkısı yoktu.
Önce 3 bin lira bayram ikramiyesi, sonra ‘promosyon’ hamlesi duyuruldu. Ancak emeklinin seyyanen zam beklentisi karşılık bulmadı. Bu açıklama, emeklilerce beklenilen zam müjdesinden oldukça uzak kaldı.
Emekliye ‘promosyon tesellisi’ verilerek, emekli maaşlarına seyyanen zam yapma kapısı kapatılmıştı. Üstelik muhalefetin, “emekli maaşlarına 10 bin lira, 7 bin lira seyyanen ekleyelim” teklifi, “emeklileri tahrik etme” unsuru olarak değerlendirilmişti.
Tüm Emekliler Sendikası Genel Başkanı Zeynel Abidin; “Bu açıklamayı müjde olarak değerlendirmek mümkün değil” diyerek, bankaların halihazırda emeklilere promosyon verdiğine işaret etti.
Siyasilerin “emekliye zam için kaynak yok” açıklamalarına karşın DİSK-AR, yeterince kaynağın olduğunu, rapor yayınlayarak paylaştı.
Avrupa’da ve Türkiye’deki emeklilerin durumunu karşılaştıran raporda, Türkiye’de ortalama emekli aylığı merkez Avrupa ülkelerinin altıda biri seviyesinde. Türkiye’de ortalama emekli aylığı merkez Avrupa ülkelerinin sadece 6’da biri.
2021 yılına bakıldığında ortalama emekli aylığı İspanya’da 1417, Fransa’da 1485, Almanya’da 1552, İtalya’da 1582, Belçika’da 1717, Hollanda’da 2003 Euro iken, Türkiye’de 237 Euro. Euro cinsinden emekli aylığı Türkiye’de 2012 ve 2021 arasında yüzde 33,6 azaldı.
Avrupa’da, Türkiye’den daha düşük aylığa sahip ülke sayısı, 2012’de 9 iken, 2021’de 1’e tekabül etti. Avrupa’da 2012’de Türkiye’den daha düşük yaşlılık aylığına sahip 11 ülke varken, 2021’de yalnızca 2 ülke kaldı.
2012’de 447 Euro olan Türkiye’de ortalama yaşlılık aylığı, 2021’de yüzde 37,2 gerileyerek 281 Euro’ya düştü. Emekli aylıklarına Türkiye’de Avrupa’nın yarısından daha az kaynak ayrıldı. Emekli ödemelerinin GSYH’ye oranı AB-27 ortalamasında yüzde 9,5 iken Türkiye’de yüzde 4,1 oldu. İşte bizdeki emeklilerin durumu bu.
Şimdi Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Sayın Vedat Işıkhan, “Emekliler Yılı” olarak ilan edilen 2024’te, milyonlarca emekliye verilecek desteklerle ilgili açıklamalarda bulunuyor. Yapılan anlaşmalar çerçevesinde emeklilere market, eczane ve fatura ödemelerinde indirim, KYK yurtlarında bedava konaklama gibi imkânlar sunulacağını aktarıyor.
Bu açıklamalar, emekliler tarafından fazla sevindirici bir haber olarak karşılanmadı. Çünkü hala atılmış somut bir adım yok. Emekliler perişan ve zor durumda, moralleri ve aile düzenleri oldukça bozuk.
Bu piyasa şartlarında cılız ve sönük tedbirlerle emeklilerin hayatının iyileştirilmesi mümkün değildir. Artık emekli tatile çıkamamakta, dışarıda yemek yiyememektedir.
Hatta mahalle kahvelerinin dışında, örneğin bir sahilde, kafede çay veya kahve içememektedir. En ucuz kahvaltı menüsü 300 TL civarında, bir çay 25 TL civarındadır. Bu kurban bayramında, emekli için kurban hissesine katılmak artık hayal olmuştur. Çünkü hisse bedeli, 15 binle 25 bin TL arasındadır.
Oturduğum sitenin önünde bir halk ekmek bayisi var. Emekliler buradan ucuz ekmek alabilmek için, saatlerce kuyruklarda beklemektedirler. Emeklilerin yıllardır kendi aralarında düzenledikleri mütevazı yemek ve çay sohbeti buluşmaları, pahalılık yüzünden bitmiştir.
Emeklinin nezih bir lokantaya, kafeye gitmesi, eşine dostuna bir şeyler ısmarlaması hayal olmuştur. Eskiden huzur evlerinde kimsesizler, geliri olmayanlar barınmaktaydı. Şimdilerde, geçim darlığından dolayı, huzur evlerindeki emekli sayısı günden güne artmaktadır.
Emeklinin gururu, onuru günden güne rencide olmaktadır. Saygınlığı tükenen emekli, acınır duruma gelmiştir. Çünkü pahalılık yüzünden ya evinden bir yere çıkmamakta, ya da uygun olmayan mekânlarda ucuza bir şeyler yiyip içmek zorunda kalmaktadır. Bu yüzden günden güne asosyal ortamlara sürüklenmektedir.
Çarşıda pazarda gezenlerin, giyim kuşamlarından, emekli olduklarını hemen anlarsınız. Çünkü üzerlerinde, birkaç yıl önce aldıkları modası geçmiş, solmuş aksesuarlar vardır. Şimdilerde emeklinin; kaliteli, yeni bir elbise, ceket, gömlek, hatta atlet alması imkânsız hale gelmiştir.
Mesleğimi çok sevdiğim, yıllarca para pul demeden özveriyle çalıştığım halde, okumak için ömrümün yarısını harcadığım yıllarıma, ilk kez bu yıl pişman oldum. “Keşke bu kadar yıl okuyacağıma, ikinci bir evim olsaydı. Kirası emekli maaşımdan daha fazla olurdu” dedim.
İşin ilginç tarafı, bu yılın EMEKLİLER YILI ilan edilmesidir. Emekliler yılına yakışacak iyileştirmelerin, ivedi şekilde hayata geçirilmesi elzemdir. Çünkü emekli can çekişmektedir.
Artık yapılamayacak vaatlerle, ya da somut iyileştirme getirmeyen duyurularla, emekliler daha fazla hayal kırıklığına uğratılmamalıdır. Ne yapılacaksa, bir an önce bu iyileştirmeler hayata geçirilmelidir. Çünkü emekli can çekişmektedir.
Gazi M. Kemal, çiftliğinde dolaşıp hava alırken oldukça yaşlı bir kadına rastladı.
Atatürk attan inerek bu ihtiyar kadının yanına sokuldu.
– Merhaba nine.
Kadın Ata’nın yüzüne bakarak hafif bir sesle;
– Merhaba dedi.
– Nereden gelip nereye gidiyorsun?
Kadın şöyle bir duralayıp;
– Neden sordun ki, dedi. Buraların sahibisi misin? Yoksa bekçisi mi?
Paşa gülümsedi.
– Ne sahibiyim ne de bekçisiyim nine. Bu topraklar Türk milletinin malıdır. Buranın bekçisi de Türk milletinin kendisidir. Şimdi nereden gelip nereye gittiğini söyleyecek misin?
Kadın başını salladı.
– Tabii söyleyeceğim, ben Sincan’ın köylerindenim bey, otun güç bittiği, atın geç yetiştiği, kavruk köylerinden birindenim. Bizim muhtar bana bilet aldı trene bindirdi, kodum Angara’ya geldim.
– Muhtar niçin Ankara’ya gönderdi seni?
– Gazi Paşamızı görmem için. Başını pek ağrıttım da… Benim iki oğlum da gâvur harbinde şehit düştü. Memleketi gâvurdan kurtaran kişiyi bir kez görmeden ölmeyim diye hep dua ettim durdum. Rüyalarıma girdi Gazi Paşa. Bende gün demeyip muhtara anlatınca, o da bana bilet alıverip saldı Angara’ya, geceleyin geldimdi. Yolu neyi de bilemediğimden işte ağşamdan belli böyle kendimi ordan oraya vurup duruyom bey.
– Senin Gazi Paşa’dan başka bir isteğin var mı? Kadının birden yüzü sertleşti.
– Tövbe de bey, tövbe de! Daha ne isteyebilirim ki.. O bizim vatanımızı gurtardı. Bizi düşmanın elinden gurtardı. Şehitlerimizin mezarlarını onlara çiğnetmedi daha ne isteyebilirim ondan? Onun sayesinde şimdi istediğimiz gibi yaşıyoz. Sunun bunun gâvurun köpeği olmaktan onun sayesinde kurtulmadık mı? Buralara bir defa yüzünü görmek, ona sağol paşam demek için düştüm. Onu görmeden ölürsem gözlerim açık gidecek. Sen efendi bir adama benziyon, bana bir yardım ediver de Gazi Paşa’yı bulacağım yeri deyiver.
Atatürk’ün gözleri dolu dolu olmuştu, çok duygulandığı her halinden belliydi. Bana dönerek;
– Görüyorsun ya Gökçen, işte bu bizim insanimizdir… Benim köylüm, benim vefalı Türk anamdır bu dedi.
Attan indim. Yaşlı kadının elini tuttum anacığım dedim, sen gökte aradığını yerde buldun, rüyalarını süsleyen, seni buralara kadar koşturan Gazi Paşa yani Atatürk işte karşında duruyor.
Köylü kadın bu sözleri duyunca şaşkına döndü. Elindeki değneği yere fırlatıp Atatürk’ün ellerine sarıldı. Görülecek bir manzaraydı bu. İkisi de ağlıyordu. İki Türk insanı biri kurtarıcı, biri kurtarılan, ana oğul gibi sarmaş dolaş ağlıyorlardı. Yaşlı kadın belki on defa öptü Ata’nın ellerini. Ata da onun ellerini öptü. Sonra heybesinden küçük bir paket çıkarttı. Daha doğrusu beze sarılmış bir köy peyniri. Bunu Atatürk’e uzattı;
– Tek ineğimin sütünden kendi ellerimle yaptım Gazi Paşa, bunu sana hediye getirdim. Seversen gene yapıp getiririm.
Paşa hemen orada bezi açıp peyniri yedi. Çok beğendiğini söyledi. Sonra birlikte köşke kadar gittik. Oradakilere şu emri verdi;
-‘Bu anamızı alın burada iki gün konuk edin.
Sonra köyüne götürün. Giderken de kendisine üç inek verin benim armağanım olsun.’
Bu yazıyı okurken duygulanan veya ağlayanlar varsa, hala umut var demektir.. Bu tür yazıları herkese yollarsak belki Ata’mızın değeri daha çok anlaşılır.
‘’Darbe açıkça dışarıdan bir işgaldir. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bağımsızlığının ve egemenliğinin aleni ihlal edilmesidir. Sözde darbe diye bilinen, Rum Milli Muhafız Ordusu’nu dolduran ve komuta eden Yunanlı subayların işidir. 15 Temmuz darbesi, bir istila idi ve Kıbrıs’ta Yunan subayları bulundukça bu istila devam edecektir.’’ (Bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Makarios’un, 19 Temmuz 1974’te BM. Güvenlik Konseyinde yapmış olduğu konuşma metninden…)
Tarih; sayfalarına yazılan gerçekleri göz ardı ederek, kendi gerçekleriyle yüzleşmekten kaçınanlara öyle bir ders verir ki! O gerçeklerin belgeleri ortaya konulunca; inkâr edenlerin suratında patlayan bir tokat olur…
50 yıl önce Türkiye’nin adaya yapmış olduğu 20 Temmuz 1974 haklı müdahalesi nedeniyle suçlandığı, hem de BM Güvenlik konseyinin 1984 yılında 550 sayılı kararı ile ülkemizin işgalci olarak tanımlandığı bu karar, öylesine tek yanlı, öylesine gerçeklere aykırıdır ki!
Ama ne yazık ki, Yunanistan Kıbrıs sorunu sanki o tarihten sonra başlamış gibi, dünya kamuoyunu aldatmış, özellikle de BM Güvenlik Konseyi ve Genel Sekreterliği’ne gerçekleri yok sayan, haksız kararlar aldırmayı başarmıştır!
Aslında bu uluslararası bir başarı da değildir! Çünkü böylesine tersyüz edilmiş kararlara imza atan devletlerin de istediği budur!
1959-1960 Zürih ve Londra Antlaşmalarını dahi göz ardı eden BM Güvenlik konseyinin haktan ve hukuktan yoksun böylesine kararlar alamsına şaşırmamak gerekir! Çünkü uluslararası emperyalizmin temsilcileri tarafından Kıbrıs’la ilgili olarak alınan kararların tamamının hedefinde: Türkiye’nin ve Türk askerinin adadan ayrılması vardır…
Günümüzde de devam eden taraflar arası görüşmelerin, bugün gelmiş olduğu en önemli nokta da budur…
Şimdi,
50 yıldan bugüne Kıbrıs’ta Türkiye, Türk askeri işgalcidir diyerek; dünya kamuoyunu hala aldatmaya devam eden başta Yunanistan olmak üzere, Yunanistan’ın adadaki izdüşümü olan, adanın yarı buçuğunu temsil eden Rumlara ama en çok da KKTC’de bu yalanı sıkçasına gündeme taşıyarak, bu yalana alet olan kimi ayrık otlarını:
Tarihe yazılı gerçeklerle yanıtlayalım:
İlk cevabı, yazımın girişinde tırnak içerisine almış olduğum satırlarından okudunuz. O açıklama 20 Temmuz 1974’ten, 25 gün önce; 15 Temmuz 1974 tarihinde adada; o dönemin Bağımsız Kıbrıs Cumhurbaşkanı Makarios’a karşı Yunanlı subaylarca yapılan darbenin, ilk ağızdan itirafıdır. Hem de 19 Temmuz 1974’te BM Güvenlik Konseyinde…
Tarihin ikinci cevabı:
Dönemin Yunanistan Deniz İşleri Bakanı Evampelos Laonnopoulos, Atina’da yayınlanan Elftherotifia gazetesindeki açıklamalarından olsun.
Bakınız, Yunanlı Bakan Türkiye’nin 1974’te yapmış olduğu müdahale ile ilgili ne demiş:
‘’Makarios’u devirdikten, Kıbrıs Rumlarının Kıbrıs Türklerini katliama başladıktan ve Sampson diye bir meczubu, Kıbrıs hükümetinin başına getirdikten sonra, Türkiye’den hiçbir tepki beklememek nasıl mümkün olabilirdi?’’
Üçüncü cevap:
Araştırmacı, yazar Amerikalı Prof. Dr. Pierre Oberling’ten gelsin:
‘’Kıbrıs’ın 1974’te Yunanistan tarafından işgali tam bir çılgınlıktı. İşgalin amacı, Makarios’un öldürülmesi ve yerine, Enosis’i (adanın Yunanistan’a bağlanması…) derhal gerçekleştirerek bir liderin getirilmesi idi. Hâlbuki işgal, Yunan cuntasının sonunu getirdi ve dağınık yerleşimler halinde yaşayan Kıbrıs Türklerinin, Türkiye’nin koruması altında birleşmiş ve dayanışmalı bir hale gelmesine sebep oldu. Türkiye’nin müdahalesi sadece Kıbrıs Rumlarının diğer Rumlar tarafından katliamını sona erdirmekle kalmadı; aynı zamanda Kıbrıs Türklerinin Yunanlılar ve Kıbrıs Rumları tarafından katliamını da durdurdu. Türk birliklerinin Kuzey Kıbrıs’ta bulunması BM Barış Gücünün (UNFICY) yapamadığı şeyi de gerçekleştirdi: Dünyanın başlıca kaynaşma noktalarından biri haline gelmiş olan o bölgeye barışı getirdi. Gerçekten, Türk Ordusunun adada gerçek anlamda bir barış gücü olduğu söylenebilir.’’ .(Bk.The Cyprus Tragedy-Prof. Dr. Pierre Oberling)
Ama tarihi gerçeklerin en çarpıcı yanıtı:
Yunanistan’dan Athens Court of Appels’tan (Atina Temyiz Mahkemesi) gelmiş; mahkemenin 21.03.1979 tarih ve 2658/79 sayılı kararı; Türkiye’nin Londra ve Zürih Antlaşmalarına göre garantörlük hakkını kullanmış olduğunu kabul etmiştir.
Pekiyi, Yunan Temyiz Mahkemesi bu kararı nasıl almıştı? İşte cevabı:
‘’ 1976 yılının Aralık ayında bir Yunanlı, Atina’da mahkemeye başvurmuş ve 22 Temmuz 1974’te Lefkoşa üzerinde uçarken, Güney Kıbrıslıların açtıkları ateş sonucunda düşüp parçalanan Yunan Delta Nakliye uçağının içinde bulunan ve ölen oğlu için tazminat talebinde bulunmuştu.’’ (20 Temmuz 1974’te adada ki, Rum Milli Muhafız askerleri açtıkları uçaksavar ateşiyle; Yunan Cuntasınca kendilerine yardım için gönderilen, içinde Yunan komando birliklerinin bulunduğu Yunan Delta Nakliye Uçaklarını, uluslararası Lefkoşa Hava alanında düşürmüşlerdi…) Atina mahkemesi; ‘Davacı, davasında haklıdır. Hazineden tazminat alması gerekmektedir.’ Diye karar vermişti. Yunanistan Ekonomi Bakanlığı ise tazminatı ödememek için karara karşı çıktı ve temyize başvurarak kararın bozulmasını istedi. Ama Yunanistan Temyiz Mahkemesi kararı bozmadı, aksine güçlendirici bir karar çıkardı.
Bu kararda: ‘’Davacı tarafından öne sürülen iddiaların gerçek olduğu, mahkememizce yapılan araştırma sonucunda kanıtlandı. Zürih Antlaşmasını imzalayan taraflar, Yunanistan, Türkiye ve İngiltere ‘’garantör’’ devletler olarak, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin güvenliğini garanti altına alıp koruyacaklarına dair taahhütte bulunmuşlardır.’’
İşte yıllardan beri nedense hep göz ardı edilen, sanki bir tabu imiş gibi konuşulmayan böylesine güçlü kanıtlar varken!
Hala Türkiye ve Türk Askeri 20 Temmuz 1974’te adayı işgal etmiştir, demek cüretinde bulunanların önüne bu gerçekler neden konulmaz? Bir tokat gibi suratlarına neden çarpılmaz?
Kıbrıs’ta çözüm arayanlar;
Türk Milletinin, Kıbrıs Türk Halkının en haklı olduğu bu ‘Milli Davasında’ sırf çözüme ulaşmak adına; tarihi gerçekleri, yukarıda sıraladığım kanıtları görmezden gelebilirler mi?
Devletler arası ilişkilerde ‘hak verilmez alınır.’ Hele, hele haklı olan taraf; böylesine güçlü tarihi gerçeklere sahip ise…
Kıbrıs’ta Türkiye’nin uluslararası antlaşmalarla saptanmış, garantörlük ve adanın güvenliği konusunda elde etmiş olduğu yasal hakları halen geçerlidir. Devletimizi yönetenler; mutlak surette bu hakların nasıl korunacağını da çok iyi bilmektedir.
Ancak AB’ye giden yol için yeniden ortaya konulan/konulacak vaatlere; bu defa da Annan Planında olduğu gibi peşinen evet demek, Türk Milletinin onaylamayacağı, Kıbrıs Türk Halkının kabul etmesi olanaksız bir çözüm modelini görüşme masasına getirmek sonu hüsranla bitecek bir tercih olmamalıdır!
Türkiye’nin adada ki garantörlük hakkı, Türk askerinin adadaki varlığı; Kıbrıs Türkünün adadaki varlığının da, geleceğinin de garantisidir.
Unutulmasın ki!
Kıbrıs Türk Halkı; Rum idaresi altında, Rumlarla birlikte yaşayamayacağını tarihsel gerçeklerle acı bir şekilde öğrenmiş ve yaşamıştır.
Böylesi bir gerçeği, yeniden sınamaya kalkışmak; sonu belli, pişmanlıktan başka bir şey olmayacaktır!
Kıbrıs’ta Türkiye’nin ulusal menfaatlerinin korunması, savunulması; adada Kıbrıs Türk Halkının barış içinde, hür ve mutlu yaşamasının yegane şartı:
KKTC’nin tanıtılması ve sonsuza kadar yaşatılmasıdır…
Oğuz Çetinoğlu: Şöyle bir iddia var: ‘Şekil ve sembolleri bolca kullanılan dînî kelime ve kavramları ölçü alırsak, ilk bakışta dindarlaşma artıyor zannederiz… Gerileme var.’ Bu konudaki görüşünüzü lütfeder misiniz?
Prof. Kahveci: Türkiye’nin kimlik üretme problemi vardır. Kimlik üretemiyor. Bu sebeple başkalarının ürettikleriyle kimlik edinmeye çalışıyor. Bunlardan biri dindir. Din, tanrı dahi olsa, başkasının ürünüdür. Dinden kimlik olmaz, dinden din olur. Türkiye dini, din değil, kimlik olarak kullanıyor. Ama bu dînî kimlikle dünya kamuoyunun önüne çıkamıyor. Mesela kapalı kapılar ardında kapalı devre kendi aralarında dincilik yapıyor ama açık kapılar önünde dinci olarak bilinmek istemiyor. Paradoks!
Çağımızdan önceki devirlerde kimlik oluşturmak, başkasının ürünü olan din ve etnisite ile yapılıyordu. Şimdi ise özgün felsefî ve ilmî ürünler üretmekle yapılmaktadır. Türkiye’nin kimliği, başkalarından ithal edilen ürünlerle doldurulmuş İslâm ve Türklük gibi nominal bir kimliktir. Topluma İslâm’ın ve Türklüğün ne olduğu sorusu sorulduğunda cevap verememektedir.
Türkiye aksiyolojik değil, fenomenolojik muhafazakârdır. Yâni değerlerle değil dış görünüş ve duyguya dayalı sembol ve simgelerin muhafazakârıdır. Yâni motorla ilgilenilmemekte, kaportanın düzgün olması için çalışılmaktadır.
Dindarlaşmanın ne olarak algılandığı önemlidir. Şimdi bu konuda bilim ve felsefe perspektifinden söylenmesi gereken o kadar çok şey var ki, hangisinden başlayacağımı bilemiyorum. Ama şunu tespit edebiliyoruz ki Türkiye’de dindarlaşma değerlerle değil, şekillerle görüntülerle alakalıdır. Düşünme işlemi yapmayıp fikir üretemeyen toplumlar, dînî sembol ve simgelere yapışırlar. Bu dindarlaşma görüntüdedir, yâni fenomenaldir, kaportayla sınırlıdır. Numenal yâni özle, motorla ilgili değildir. Motor, düşünme işlemi ile çalışır. Sembol ve simgeler tanrı vergisi doğal duyu organlarına hitap ederler. Hâlbuki günümüz, duygulara değil zihinlere hitap edilen bir çağdır. Duygulara din adamları hitap ederler ve çok kolay bir iştir. Bu işi yapmak için eğitime gerek yoktur.
Fikirlere fikir adamları hitap edebilir ve çok zor bir iştir. Ülkemizin düşünürü yoktur. İşin daha kötüsü, düşünlere hitap etmesi gereken ilahiyat profesörü akademisyenler dahi din adamlarının yaptıklarını yapabiliyorlar, düşünürlerin yapması gereken işi yapamıyorlar. Bir fikrî iktidarsızlıkları var ama haksız şekilde bu fikir katmanının işgal ediyorlar. Bir profesör, şikâyet ettiği şeyin fikrî kuramını ve paradigmasını ortaya koyması gerekir. Ama yapamıyor, çünkü düşünme işleminin nasıl yapılacağını bilmiyor. Gerçi bu çok zor bir iştir. Kafa ile yapılabilir. Zor işten kaçıp, Allah vergisi ağız gibi doğal aygıtlarla bu işi yapıyor. Yâni elin oğlunun bugünkü binlerce filozoflarının bu işleri nasıl yaptıklarını çalışsınlar, onlar da aynısını yapsınlar. Ama ne gerek var ki? Bunu yapmadan ve bu yapmadıkları işin ağlamasını yapmakla ülkenin DİB Başkanlığı gibi, en üst makamlarına gelebiliyorlar. İşte ülkeye en büyük ihânet, sorumluluğu olan görevi yapmadaki acziyeti ve ihmali topluma ağlayarak gidermeye çalışmaktır. Bu kişiler görev ihmâli yaptıklarından ve ülkeye görev zararı verdiklerinden yargılanmalıdırlar.
Bir DİB Başkanının, ülkenin bir problemi üzerinde kafa ürünü bir kuramını gördünüz mü? Göremezsiniz. Şimdi bir DİB Başkanının yaptıklarını analiz edelim. Üç haftalık Kurân Kursu eğitimi ile yapılabilen pratisyenlik işlerini yapıyor. Mesela VİP cenaze imamlığı, camide vaazlar, namaz kıldırmak, hutbe okumak gibi. Yâni bunları yapsın diye mi kırk yıl bu millet onu profesör yapmak için para harcamış?
Profesör DİB Başkanlarının yaptıklarını analiz edelim. Ortaya yeni fikre dayalı paradigmalar ve kuramlar koymaları gerekirken, bu acziyetlerini, ihmallerini ve iktidarsızlıklarını, geçmişte üretilen sembol ve simgelerin dozajını ve alanını artırarak kamufle etmeye, örtmeye, şehirleri köylere döndürmeye çalışıyorlar. Mesela ezanın ses tonunu artırıyor, harfleri aşırı uzattırıyor, ortalığı cami ve minare dolduruyor, köylerde ölüm haberini vermek için uydurulan salayı bütün şehirlerde okutuyor. Cuma akşamları ve günleri saatlerce sala okutuyor. Hâlbuki diriliş olan Cuma, ölümleştiriliyor. Tabîi diriliş yapmak kafa ila alakalı lojik iştir, ölüm ise biyolojik bir iştir. Doğal aygıtlarla yapılır, kolay iştir. Şimdi canı sıkılıp eline mikrofon geçiren kişi sala okuyorum diye vakitli vakitsiz ortak alanda bağırıyor. Deşarj oluyor, tatmin buluyor. Yine camilerin içi fikirle aydınlatılamadığı için, başkalarının hatta gayrimüslimlerin icatları olan avizelerle, dışları da projektörlerle aydınlatılıyor.
Toplum çelişkiler içerisindedir. Mesela Türkçe müziği haram görür ama ezan ve Kur’ân’ın müziksiz okunmasını da haram görür. Hatta Allah kelamını güfte ve beste malzemesi yapmada bir sakınca görmez. Bunun ruhsatını Allah’tan almaya çalışmaz. Kendisi önce hareketi yapar, sonra ona dinden meşruiyet bulur.
Çetinoğlu: Devlet adamının yanlışları, ‘devletin yanlışı’ olarak yorumlanabilir mi?
Prof. Kahveci: Devletin de dinle ve çağdaşlıkla hattâ anayasasıyla çelişkileri vardır. Bir çelişki sosyolojiktir: Meselâ millet ve lâiklik kavramlarına göre bir ülkenin ortak alanları nötr olmak mecburiyetindedir. Ülkenin ortak alanı bir dine, mezhebe, etnisiteye, sosyal ve ekonomik tabakaya dayalı düzenlenemez. Tıpkı bir apartmanın ortak alanlarına, ondaki bir dairenin zihniyetinin hâkim kılınması kanunla yasak olduğu gibidir. Kanunlarımız bunu suç saymıştır. Ortak alanlar toplumun ortak yararına ve iyiliğine göre düzenlenmek mecburiyeti vardır. Türkiye, ortak alanda dînî unsur olan ezanla kolektif kimlik üretmeye çalışıyor. Bu, çağdaş millet ve lâik bir ülkede çelişkidir.
Çetinoğlu: Ezan hakkında söylediklerinizin, çan sesinden rahatsız olmayan İslamiyet’e mesâfeli kişilerin söylemleriyle örtüştüğü söylenebilir. Şüphesiz siz; ‘ezan okunmuyor, ezanın canına okunuyor’ diyenler gibi nezâhet ve estetik arayışındasınız.
Röportajı önce yanlış yorumlara sebebiyet vermemek için, ezan okumakla alakalı olarak söylediğiniz sözlere açıklık getirir misiniz?
Prof. Kaveci: ‘Din açısından ezan okumak farz değildir.’ Dedim. Farz olan namaz kılmaktır. Ezan namaz için bir araçtır. Ama namazın ne farzlarından ne de sünnetlerindendir. Bu sebeple Fıkıh kitaplarına göre ezansız namaz geçerlidir. Şimdi devlet sünnet dahi olmayan ezanı devlet eliyle ortak alanda okutup herkese zorla dinletirken, farz olan namazı zorlamıyor. İşte bu durum, çağdışılığın, çağdaş çözüm bulamaması acziyetidir. Türkiye lâik ve millî bir ülkedir. İslâm cumhuriyeti değildir. İran, İslâm Cumhuriyeti olmasına rağmen, ezanları özel alanlar olan camilerin içinde okutmaktadır, ortak alana taşırmamaktadır. Hakîkaten bu durum bile İran’da bir çeşit felsefenin varlığını gösterir. Bizim durum ise, ülkemizde hiçbir çeşit felsefenin var olmadığının göstergesidir. Çağdaş çözümler bulamıyoruz. Çağdaş sorunlar kafa ile alakalı meselelerdir. Onların çözümleri ancak düşünme işlemi yaparak kafa ile çözülebilir ki maalesef bizde bu işlem yapılamamaktadır.
Türkiye’de ne dindarlık ne de medenîlik vardır. Yâni çağımız standartlarında sosyal insan olmak problemi vardır. İnsan olmak da eğitimimizin hiçbir kademesinde öğretilmiyor. Öğretecek kişi de yok. Öğretenlerde aynı problem mevcuttur. Mesele insan malzemesinin kalitesidir.
Çetinoğlu: Hocam, hoşgörünüze güvenerek söylüyorum. İmam Hatip’li ve İhâliyatcı olarak söyledikleriniz çok dikkat çekici hususlar… Salâ hakkında söyledikleriniz kabul edilebilir olmakla birlikte, ezanla ilgili sözleriniz üzerinde durmak gerektiği kanaatindeyim. Bin dört yüz küsur yıllık geleneğin devamına karşı çıkıyorsunuz. Türkiye bu iddiaları kaldıramaz. Peygamber Efendimiz’in Bilâl-i Hâbeşî’ye ezan okutması sünnettir. ‘Ezan okunmasına karşı mısınız?’ diye sormayacağım. Çünkü karşı olmadığınızı biliyorum. Ancak, sözlerinizi; ‘Kahveci Hoca, ezana karşı çıkıyor’ şeklinde yorumlayanlar mutlaka olacaktır.
Bu bahsi kapatıp bu röportajın son sorusunu sorayım:
Çevremizdeki insanlara ve haklılık derecesi tartışılabilir iddialara bakarsak, ‘İnsanlarımızda sekülerleşmeye doğru bir gidiş’ olduğu söylenebilir. Bizi sekülerleştirmek isteyen dış güçler, iç mihraklar var. ‘Sekülerleşme’ kavramını açıklayarak değerlendirmelerinizi lütfeder misiniz?
Prof. Kahveci: Dış güçler bizi sekülerleştirmek istemezler. Çünkü sekülerleşirsek çağdaşlaşırız ve ayıklanıp yok olup gitmeyiz. Bilakis bizim dînî kalmamıza çalışıyorlar. Nitekim Atatürk’e düşman olmaları ve Atatürk’ten sonraki lâikliğin hâkimliğinde geçen bir asırda çağdaşlaşmamızı eğitim sisteminde engellemeleri bundan dolayıdır.
Sekülerlik her şeyden önce bir düşünüş biçimidir. Fakat bizim, düşünme ile işimiz olmadığı için sekülerliği fikrî bazda algılayamıyoruz. Onu dînî ve siyâsî anlıyoruz. Çünkü bizde sâdece siyâsî ve dînî algı kalıpları mevcuttur. O sebeple sekülerliği, bu kalıplara dökerek, ‘din ile devlet işlerini birbirlerinden ayırmak’ şeklinde algılayabiliyoruz. Halbuki sekülerlik, 18. asra kadar geçerli olan ve dînî düşünme adı verilen düşünüş biçimiyle değil, insan aklı ile düşünmektir. Nötr ve objektif bir düşünmedir. Taraflı ve sübjektif değildir.
Sekülerlik başta olmak üzere bugünkü çağdaş sistemler Batılılar için de yeni sistemlerdir. 18. asra kadar bunlar onlarda da yoktu. Bunları Batı toplumu da icat etmedi. Hasbelkader Batı’da yaşamış olan düşünürler ve ilim insanları bunları icat etti. Batı toplumu önceleri bu icatları kendisine, özellikle dinine yabancı gördüğü ve onu korumak için bunları icat edenlerin bazılarını diri diri yaktı, kimilerini zehirleyerek öldürdü, kimilerini hapsetti. Ama daha sonra bu yeniliklere adapte oldu. Şimdi bu yeni değerlerle oluştu ve eskilerin muhafazakârlığının mücâdelesini vermiyor.
Prof. Dr. NİYAZİ KAHVECİ Trabzon’a bağlı Köprübaşı ilçesinin tanınmış bir köyü olan Yılmazlar Köyünde doğdu. İstanbul Beşiktaş’ta büyüdü. Amcaoğlu olan Adnan Kahveci, Merhum Vali Recep Yazıcıoğlu ve Diyanet İşleri Başkanlığı, YÖK üyeliği, milletvekilliği gibi sıfatları bulunan, Devlet Bakanlığı yapan Mustafa Sait Yazıcıoğlu da bu köydendir ve akrabadırlar. Niyazi Kahveci İlk ve ortaokulu İstanbul’un Beşiktaş ilçesinde okuduktan sonra Fatih İmam Hatip Lisesi’nden mezun oldu. Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde lisans eğitimini tamamladı. İhtisasını Haseki Eğitim Merkezi’nde yaptı. İngiltere’de Manchester Üniversitesi Sosyal İlimler Fakültesi Felsefe dalında master ve doktora derecelerini aldı. Diyanet İşleri Başkanlığının her kademesinde görev yaptı. TC Londra Büyükelçiliğinde diplomatik görevde bulundu. Anavatan Partisi genel Başkan Yardımcılığı yaptı. Kırşehir Ahi Evran üniversitelerinde İktisâdî ve İdârî İlimler Fakültesi’nde Dekan Yardımcısı, Adıyaman Üniversitesi İslâmî İlimler Fakültesi’nde Dekan ve Rektör Yardımcılığı yaptı. Hâlen Yıldız teknik Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak akademik hayatını devam ettirmektedir. Meslek hayatı boyunca verdiği dersler: İnsan ve Toplum bilimleri, milletlerarası İlişkiler, Felsefe, Sağlık Sosyolojisi, Ekonomi, Eğitim Felsefesi, Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi, Sosyoloji, Siyâset Bilimi, Siyâsî Düşünceler Târihi, Milletlerarası Politikada Din, Sosyal Yapılar ve Târihî Dönüşümler, Din Sosyolojisi, Ahlâk Sosyolojisi, Gençlik Sosyolojisi, Bilgi Sosyolojisi. Millî ve milletlerarası bilgi şölenlerinde sunulmuş çok sayıda Türkçe ve İngilizce tebliği ve ilmî makaleleri bulunan Prof. Kahveci’nin kitap hâlinde yayınlanmış eserlerinden bâzıları: Mutezile ile Şi’a Arasında Siyâsî Tartışma, Tevrat’ta Sosyal Düşünce, Tevrat’ta Siyâsî Düşünce, İslâm Siyâset Düşüncesi, İniş Sırası ve Sebepleriyle Kur’ân-ı Kerim Tercümesi, Kuran’ın İngilizce Tercümesi, Çağımızda Türkiye, Düşün ve Bilim Alanları.
80’Li yıllar muayenehane hekimliğinin çok rağbet edildiği bir dönemdir. 1978 yılında Ecevit Hükümeti’nin Sağlık Bakanı Dr. Mete Tan zamanında kamu hastanelerinde çalışan hekimler için tam gün yasası çıkarılmıştı. Bu yasa hekimlerin çalışma şeklindeki muayenehane açmalarına sınırlama getirmiş ve mesai saati dışında hekimlik yapmayı yasaklamıştı. Bu sebeple gerek devlet gerekse SSK hastanelerinden birçok hekim ayrılıp serbest hekimliğe geçmişti. O güne kadar daha çok emekli ve kıdemli hekimlerin çalıştırdığı muayenehanelere Dr. Ahmet Hasan Şahin (Dâhiliye), Ergin Cinali (KBB), Mehmet Ülgen ve Ayten Gül (Kadın doğum), Mehmet Kendirci – Fikret Çubukçu – Rıdvan Atay (Çocuk) gibi daha genç kuşak hekimler de katılmışlardı. 12 Eylül 1980 ihtilal hükümeti kamu hastanelerimizdeki açığı gidermek maksadıyla 2 yıl pratisyen, 2 yıl da uzmanlık döneminde mecbur hizmet çalışması getirmiş ve muayenehane yasağını kaldıran bir düzenleme yapmıştır. Bu yasa ben dâhil Dr. Necati Günaltay, Dr. Hakkı Bozatlı, Dr. İlker Nalbant, Dr. Şefik Postalcıoğlu, Dr. Can Çabukaş, Dr. Süleyman Balcı, Dr. Ferit Gençtürk, Dr. Kamil Erkan gibi birçok uzmanlığını yeni almış hekimlerin şehrimize gelmesini sağlamıştır. Bu isimlerin çoğu hem geldikleri kamu hastanelerinde hem de açtıkları muayenehanelerinde güvenli ve takdir edilen sağlık hizmeti çalışmaları yapmışlardır.
Bu hekimlerden Dr. Hakkı Bozatlı 1987’de istifa edip muayenehanesini de kapatarak Alemdar Caddesi girişindeki Erdem iş hanının birinci katında Kocaeli Tıp Merkezi adını verdiği yeri açmıştır. Burası, Dr. Burhanettin Ulusu (cerrahi), Dr. Gültekin Akbilek (kadın doğum), Dr. Yaşar Taşermez (ortopedi), Dr. Orhan Öğütçü (çocuk) gibi isimlerle 7/24 çalışmıştır. Özel sağlık hizmetinde ekip çalışması özelliğindeki bu yer, o günün valisi İhsan Dede ve belediye başkanı Necati Gencoğlu’nun da katıldığı bir törenle hizmete sokulmuştu. Burası 1997’ye kadar çalışmış ve o tarihte Derince Liman yolu girişindeki Bozatlı Hastanesi’ne dönüşmüştür. Bozatlı Hastanesi 20 yatağı, 1 ameliyathanesi, 1 doğumhanesi, görüntüleme ve laboratuvarı ile 7/24 hizmet vermiştir. Bu hastanemiz şehrimizde özel hastane olarak tasarlanıp yapılmış ilk yerdir. Daha önceleri açılmış olan Fethiye Caddesi’ndeki Gazeteci Hastanesi, şehrimizin ilk özel hastanesi olmakla birlikte üst katı mesken olarak da kullanılan özellikte idi. Bozatlı Hastanesi’nde Tıp merkezindeki hekimlerin bir kısmı kadrolu, bir kısmı konsültan hekim olarak çalışmış, bunlara ilave olarak Dr. Mehmet Emin Çevrim (göz), Dr. Ferhan Mutlu (Çocuk), Tuncay Güven (kadın doğum) gibi hekimlerimiz de çalışmışlardır.
Ak Parti hükümetinin sağlık bakanı Dr. Recep Akdağ zamanında ve 2004 yıl başında başlayan sağlıkta dönüşüm programı, hekimlerin muayenehane çalıştırmasına kısıtlamalar getirirken, özel hastanelere yeni imkânlar vermiştir. İşte bu dönemde Bozatlı Hastanesi Dr. Serdar Özbek tarafından 2004 yılında satın alınmıştır. Serdar Özbek, Dr. Tahsin Özbek’in oğlu olup, o da şehrimizde doğup büyümüş bir hekimdir. Tahsin Özbek, Derince SSK Sağlık İstasyonu, Petrol Ofisi Madeni Yağ İşletmeleri Tabipliği yanında, şehir merkezinde Alemdar Caddesi’ndeki muayenehanesinde vefat edince kadar sağlık hizmeti yapmış bir büyüğümüzdür. Bu hastane, Dr. Tahsin Özbek Hastanesi adı ile restore edilip 2 ameliyathane, 4 yoğun bakım yataklı, 3 kuvözlü, 1 yenidoğan yoğun bakımlı, 11 yatak kapasitesi ile 9 uzman 3 pratisyen hekimin 7/24 esasında hizmete devam etmiştir. Burası 2011 yılında ek binası ile daha konforlu 19 yataklı hale getirilmiştir. Kadrosunda Hüseyin Duraksoy, Gürbüz Pektaş (dahiliye), Vahap Topçu (Hariciye), Ayhan Arpacı (Ortopedist), Özlem – Barış Gül ile Lütfiye Ünlü (Kadın Doğum), Diş Doktoru Seyhan Altıntaş gibi isimleri de kadrosuna eklenmiştir. Doktor Serdar Özbek ayrıca şehir merkezinde, İstiklal Caddesinde, Belsa karşısında 2008 yılında Tahsin Özbek Tıp Merkezi’ni de açmıştır. Burada da Dr. Can Çabukaş, Dr. Armağan Akbaş, Dr. Gültekin Akbilek, Dr. Hatice Toker, Dr. Ahmet Sungur, Dr. Erdoğan Kasnakçı, Diş Doktoru Sadık Bamaç gibi daha önceden muayenehaneleri ile bilinen ve son dönemlerdeki düzenlemeler sebebiyle kapatmak zorunda kalan hekimlerimiz hizmet vermişlerdir.
Bu kurumlarımızdan Tahsin Özbek hastanesi 2015 yılında, tıp merkezi ise 2017 yılında kapanarak hizmetlerine son vermişlerdir.
(Yazı dizisinin devamı diğer bir hastanemizle olacaktır.)
Türk Milleti, en zor dönemlerinde dahi kendi devletine güvenmiş, devleti yönetenleri adeta baba bilmiştir. “Devlet Baba” kavramı da böyle doğmuştur. İngiltere sanayide buhar makinalarına geçtiğinde, sayıları yüzbinleri bulan üretimde çalışan işçilerin birçoğu sanayi devrimiyle işini kaybetmiş, evsiz barksız kalmışlar ve sokaklarda dilenir duruma düşmüşlerdi. Bu durumu isterseniz ünlü tarihçimiz İlber Ortaylı’nın: “İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı” kitabının 238. Sayfasındaki bir paragrafına bakalım: “Küçük üretimin ve Lonca düzeninin Avrupa’da 15. Yüzyıldan beri büyük olaylar ve acılar yaratarakyıkıldığı, aynıdeneyin kısa zamanda Japonya’da yoğun biçimde tekrarlandığı düşünülürse, Osmanlı devlet adamları böyle bir toplumsal devrime cesaret edemediler denilebilir. 19. Yüzyılın Osmanlı devlet adamları Avrupa’yı tanımaktaydılar. Ancak Victoria İngiltere’sinde gelişen sanayi ile birlikte çıkan sefalet, sınıf farkları, her türlü değer ve hayat tarzının sarsıntılı değişimi onları ürkütmekteydi.”
Görüldüğü gibi Osmanlı devlet adamları, her ne kadar sanayileşmenin getireceği bir takım yenilikleri ve teknolojinin değişimini ertelemiş olsalar da, milletini sefalete mahkûm etmek istememişlerdir. İşte millet ve devlet arasındaki “Devlet Baba” Kavramı budur.
“Devlet Baba” geleneği ta ki 1980’lerde Turgut Özal’ın: “Artık Devlet Baba geleneği bitmiştir.” Türündeki bir açılamasıyla Türk Milleti ilk defa vahşi kapitalizmin gerçek yüzüyle karşı karşıya kaldığını görmüştür. Millet o yıllardan sonra birtakım yolsuzluklarla, hayali ihracatlar la, “Benim memurum işini bilir” sözleriyle tanışır olmuştur.
AKP dönemi iktidarlarındaysa milletin değerlerine en fazla darbe vurulan dönemleri yaşadık ve halâ da yaşamaya devam ediyoruz.
* Milletin en fazla itibar ettiği “Ordu-Millet el ele” kavramı orduya çeşitli kumpaslar kurularak itibarsız hale getirilmiştir.
*Yıllardır sağlıkta reform denilerek en sonunda bu milletin evladı doktorlarına: “Giderlerse gitsinler” diye kapı gösterdiler.
*Her şehre açtıkları üniversitelerden yetişen sayıları yüzbinleri bulan atanamayan öğretmenler için: “Her okul bitiren öğretmen olacak diye bir kaide yok” diye gençlerin umutlarını ve hayallerini yıktılar.
*Milli eğitimde yaşanan en son müfredat değişikliği ile matematiğin belkemiği İntegral derslerden kaldırılmış, ilk ve ortaokulda okuyan genç beyinler tarikat ve cemaatlerin ellerine teslim edilmiştir.
*Hukuk ve adalette, kadın cinayetlerinde, uyuşturucu trafiğinde, sokak cinayetleriyle her gün yüz yüze geliyoruz.
Bu saydıklarımı daha da uzatmak mümkün, hatta romanlara sığmaz. Ancak yapısal kurumlar o kadar yıkıma uğramıştır ki Karar yazarı İbrahim Kahveci’nin değimiyle ülkemiz Cumhur İttifakı sayesinde “Yolsuzluk Algı Endeksinde” rekor kırıyor.” 90’lı yıllarda 30-40 arası olan ülke sıramız, 98-2002 arasında 50-60 arasına yükselerek kötüleşme gösterdi. Ama maşallah diyelim çünkü 2022 yılında 100 barajını devirerek Dünya Yolsuzluk Algı Endeksi sıralamasında 101. ülke olduk.
Şükredelim ki, yolsuzluk endeksinde Uganda, Pakistan, Kenya, Zambiya bizden kötü.”
Osmanlı’nın son dönemine ışık tutan bir gerçeğe göz atacak olursak, o günkü Türkiye’nin insan yapısıyla bu günün insanını mukayese edelim isterseniz; insanımızın devletine ve milletine bakış açısını daha rahat tahlil edebiliriz.
“İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin güçlenmeye başladığı dönemdir. Tanin Gazetesinde Hüseyin Cahit (Yalçın) birkaç yazıyla halkı boykota çağırır. Servet-i Fünun’dan Übeydullah Efendi de bir yazıyla bu çağrıya katılır. Boykot, Selanik’ten Trabzon’a, İzmir’den Beyrut’a, Samsun’dan Konya’ya, İstanbul’a Yafa’ya kadar bütün coğrafyada etkili olmuştur (Y. Doğan Çetinkaya, 1908 Osmanlı Boykotu).
Hamallar Avusturya mallarını gemilerden ve trenlerden indirmemişler, mavnacılar taşımamışlar, tüccar ve esnaf şeker ve fes satmamışlardır. Satanları da halk protesto etmekle kalmamış, gösteri yaparak teşhir etmiştir. Boykot Avusturya’da iflaslara yol açmış, sonunda Avusturya, Osmanlı Devleti’ne tazminat ödemiştir.” Hakan Paksoy(Dava Sahibi Olmak-Milli Düşünce Merkezi)
Osmanlı’nın en buhranlı döneminde: (Bulgaristan 5 Ekim 1908’de bağımsızlığını ilan eder, 6 Ekim de Macaristan, Bosna-Hersek’i ilhak eder.) Balkanlar bir bir elimizden çıkmak üzereyken Hüseyin Cahit Yalçın bir yazıyla koskoca imparatorluğu boykota çağırıyor ve neticesini alıyorsa; şimdi biraz düşünmek gerekmez mi? Bu günkü şartlarda böyle bir eylem gerçekleşebilir mi? Toplum birbirine güvenmiyor, devlete güven kalmadı kim kime söz söyleyip dinletecek?
En yakın tarih 7 Ekim 2023’ten bu yana Filistin(34 bin 700) vatandaşını kaybetti hükümet yetkililerimizin günlerce İsrail’e atıp tutmalarına rağmen bir de ne görüyoruz, İsrail’in ihtiyacı demir, çimento, akaryakıt ve en önemlisi Müslümanların ilk kıblegâhı Mescid-i Aksanın etrafının çiti o da bizden gidiyormuş. Böyle bir idareci zihniyetine millet inanıp güvenir mi?
Yetkililerin ifadesiyle ‘’saat başı sekiz kadın şiddete maruz’’kalıyor.
Günde bir iki kadınımız kurşunların hedefi oluyor. Ve katledenler de çoklukla kendi eşleri… Ya da saplantılı sapıklar.
Öncelikle vurgulamak isterim; Âdemoğlu dünyaya yaşamak ve yaşatmak için gelmiştir. İnsanlık tarihine baktığımızda Peygamberden tutun da sıradan vatandaşlara kadar herkesin kendine göre yaşama ve yaşatma mücadelesi vermiş olduğunu görürüz. İnsanlar bu Fani Âleme ölmek ve öldürmek için değil, yaşamak ve yaşatmak için gelmiştir.
Ne yazık ki Kur’an’ın ve sünnetin ön gördüğü hayat ikliminden uzak kalmış, din diye Bedevi Kültürüyle, Acem Kültürüyle şuursuzca işlenmiş zihniyetlere özgürlük adı altında Batının Sokak kültürü de eklenince avamlaşan/ körleşen Türk insanı milli değerlerinin şuurundan bihaber olunca içine düştüğü dramlarla cebelleşir oldu. Bu sebeplerle olacak ki son yıllarda ülkemizde işlenen kadına yönelik cinayetlerin, cinsel sapıklıkların sıkça işlendiği Anaerkil Türk insanına uygun düşmeyen içler acısı durumları duyar olduk.
*
Ve ne acıdır ki, şiddet, istismar ve kadın cinayetleri tırmanmaya devam ediyor. Bu vahim tablo karşısında, kadın söz konusu olduğunda merhamet, adalet ve hakkaniyetten asla taviz verilmemelidir. “Sizin en hayırlınız hanımlarına karşı en iyi davranandır” buyuran Peygamber Efendimizin davetine icabet müminim diyen her insanın temel görevidir.
*
Yüce Yaratıcı kadın ve erkeği yeryüzünün en değerli varlıkları olarak yaratmış, farklı niteliklerle donatarak birbirine eş kılmıştır. Dünya hayatının yükünü birlikte taşıyalım, birbirimizde huzur bulalım diye bizlere aile olma nimetini bahşetmiştir. Aile, insanın yalnızlığına kalkan olan, neslin devamını sağlayan, güzide bir kurumdur. İnancımızın, şahsiyetimizin, yaşam tarzımızın şekillendiği en değerli çatıdır. Aile, çocuklarla büyüyen, güzelleşen, gençlerle geleceğe kök salan bir çınardır.
*
Kadın ve erkeğin meşru nikâhla bir yuva kurması, ailenin ilk adımıdır. Aynı ideal ve duyguyla, Allah’ın rızası doğrultusunda bir ömrü paylaşmak ise aile olmanın sırrıdır.
Eşleriniz sizin için bir elbisedir, siz de eşleriniz için birer elbisesiniz.” buyuran Yüce Yaratıcı bizi birbirimize güven vermek, koruyup kollamak ve uyum içinde yaşamak için var etmiştir. Kadınıyla erkeğiyle her fert, ailesine sevgiyle, merhametle ve sadakatle bağlanmalıdır. Her türlü günah ve haramdan, şiddet ve tehditten ailesini muhafaza etmeli, iffetli ve onurlu bir aile hayatı sürmelidir.
*
Aileyi hedef alan tehditlerin arttığı, fıtrata aykırı tahribatın hızla yayıldığı bir çağdayız. Ailenin, özgürlükler önündeki engelmiş gibi gösterilmeye çalışıldığı bir ortamdayız. Sorumluluk almadan tek başına yaşamanın daha cazip olduğu fikrinin özendirildiği bir zamandayız. Oysa aile kurmak, insan fıtratının bir gereğidir. Bizler yalnız değil, aile içinde mutlu yaşayabilecek şekilde yaratıldık. Ailemizin huzurlu, aile bağlarımızın güçlü olmasını dilemek bizim hamurumuzda vardır. Bu yüzden, Peygamber Efendimiz (s.a.s) bizi aile kurmaya ve ailemiz için iyilik yapmaya davet ederek
şöyle buyurmaktadır: “Sizin en hayırlınız, ailesine karşı en hayırlı davranandır. Ben de sizin ailesine karşı en hayırlı olanınızım.” Bizlere aile gibi paha biçilmez bir nimet veren Rabbimiz ise onu korumamızı şöyle emretmektedir: “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun.”
*
Gençlerimiz ailemizin göz bebeği, bizi güçlü kılan en büyük imkân ve zenginliğimizdir. Onların inançları, hayalleri ve fikirleri bizim geleceğimizdir. Zihinleri berrak, duygu ve düşünceleri heyecan dolu olan gençlerimizi anlamak ve onlara rehberlik etmek bizim vazifemizdir. Zira gençlik dönemi tecrübesizlik ve merakla çeşitli tehlikelere maruz kalınan bir dönemdir. Huzurlu ve bilinçli bir aile ortamında büyüyen, kendisine güvenilen ve maneviyatla desteklenen gençlerimiz, girdaplardan korunacaktır. Aileleri, evlenme çağına geldiklerinde onların da aile kurmalarına, geleceğe umutla bakmalarına vesile olacaktır. Neslin devamını ve yeryüzünün imarını; okuyan, araştıran, tefekkür eden gençlerimiz sağlayacaktır.
*
Rabbimizin biz kulları için bereket vesilesi kıldığı aile olmanın huzurunu hep birlikte yaşayalım. Fıtratı bozmaya yönelik tehlikelerden, Rabbimizin
Emirlerine ve güvenli limanımız olan ailemize sığınarak korunalım. Ailemizi kişisel çıkarlara, geçici zevklere ve sapkın ideolojilere kurban etmeyelim.
*
İnsanlar arasında din, renk, ırk ve düşünce ayrımı yapmayan sufiler, insan denilen varlığı layıkıyla sevmeyi, onun hakkına riayet etmeyi, hata ve kusurlarını hoş görmeyi en önemli gaye bilmişlerdir. Âlemşümul sevgi, tasavvufi idrakin en bariz özelliğidir.
“Adalete güveni ne kadar sağlam tesis edersek ekonomi ve demokraside o derece hızlı mesafe alırız.” Bu sözün benzerlerini sıkça yazdığımı okurlarım iyi bilir. Ama bu defa sözü söyleyen ben değilim, Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan.
Ekonomi ve demokrasi alanında yaşadığımız sıkıntıların ana sebebinin “adalete güvenin” tesis edilememesi olduğuna dair tespitlerin, artık Beştepe’de de kabul edildiği anlaşılıyor.
Cumhurbaşkanı Beştepe Külliyesinde (Adalet Bakanlığında değil!),mesleğe yeni başlayan hakim ve savcıların kura töreninde yaptığı konuşmasında yargı ve hukuk sistemi hakkında değerlendirmeler yaptı.
Erdoğan, “hukuk devleti ilkesinin yaşatılabilmesi için yargının her türlü taassuptan, hizipleşmeden azade tutulmasının şart olduğunu” söyledi.
“Yargıda siyasi ve ideolojik kamplaşmaların tekrarına izin vermeyeceğiz. Yargımızın tarafsızlığını ve bağımsızlığını koruması ilk ve öncelikli şarttır” dedi.
“Ülkenin aydınlık yarınlara ulaşmasının, ancak adalet sisteminin kusursuz işleyişi, hukukun eksiksiz tecellisi, yargıya güvenin pekiştirilmesiyle mümkün olacağına” işaret etti.
“Adalet sisteminin şeffaflaştırılması, hesap verebilirliğin artırılması, yargı bağımsızlığının ve tarafsızlığının tahkim edilmesi için yeni adımlar atmayı sürdüreceklerini” vaat etti.
Hazreti Mevlana’nın “adalet her şeyi yerli yerine koymaktır” tanımını hatırlatarak yeni yargıçlarımızdan adaleti, hakkı, hukuku yerine getirmelerini istedi.
Bu sözler doğru ve güzel sözler. Ama bir sözün inandırıcı olması söyleyenin eylemleriyle tutarlı olmasına bağlıdır. Eylem ve söylem birliği olsaydı içimiz ne kadar rahatlardı değil mi?
********************************
Bağımsız ve Tarafsız Yargı İsteniyor mu?
Cumhurbaşkanı Erdoğan yukarıdaki konuşmasının bir bölümünde henüz kesinleşmemiş bir mahkeme kararı hakkında mahkemeleri etki altına alabilecek şekilde yorum yaptı.
Türkiye’de ve dünyada önemli bir gündem maddesi olan “Kobani Davası” diye adlandırılan davada Eski HDP Eş Genel Başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ ile MYK üyelerinin de aralarında bulunduğu sanıklara yüksek cezalar verildi.
Ceza alanlar hakkında en küçük sempatisi olmayan bir vatandaş olarak sadece adaletin tecelli etmesini temenni ederim. Çünkü yargılanan kim olursa olsun hukuk devleti ilkesinden vaz geçilmemesi gerekir. Kararın doğru veya yanlış olduğunu söyleyebilecek kadar dosya hakkında bilgim yok.
****
Kamuoyunda “Kobani” veya “6-8 Ekim olayları” olarak bilinen, 2014 yılında yaşanan protesto ve şiddet olaylarıyla ilgili yargılamayı yapan Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi kararını verdi. Fakat daha istinaf ve temyiz aşamaları tamamlanmadığı için karar kesinleşmiş değil.
Anayasamızın 138. Maddesine göre, “Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz.”
Cumhurbaşkanı Erdoğan bu davada verilen kararlar hakkında çok net olarak tavrını ortaya koydu. 6-8 Ekim olaylarının asla bir protesto gösterisi olmadığını, bir terör kalkışması, bir isyan girişimi olduğunu söyledi.
“Bu isyan girişiminde 37 insanımız, şehir eşkıyaları tarafından katledilmiştir. Bölücü canilerin katlettiği insanlar arasında 16 yaşındaki Yasin Börü ve arkadaşları da vardır. 6-8 Ekim olaylarını kışkırtanlar, yönlendirenler, azmettirenlerbellidir.Karar yüreklere su serpmiş, adaletin tecellisine olan inancı yeniden güçlendirmiştir. İsyan girişiminden 10 yıl sonra, geç de olsa, hakkın yerini bulduğunu görüyor, bundan da memnuniyet duyuyoruz. Sokakları kan gölüne çevirerek, bu ülkede siyaset yapılmayacağını artık herkesin anlamasını ümit ediyoruz” dedi.
****
Kesinleşmemiş mahkeme kararı hakkında yapılan bu değerlendirmeyi iki açıdan doğru bulmuyorum:
Bulunduğu makam itibarıyla emir, talimat, telkin veya tavsiye olarak algılanabilecek kişilerin yaptığı yorum bağımsız ve tarafsız yargı olmadığı izlenimi yaratır.
“Hukuk denetimi yargı tarafından yapılır. Buna yargı denetimi denir. İstinaf ve temyiz aşamasında “yargı denetimi” devam edeceğine göre; “bağımsız ve tarafsız yargı” isteniyorsa mahkemelere “emir, talimat, telkin veya tavsiye” niteliğinde sözler söylememek gerekir.
Basından okuduğuma göre, “Mahkeme, Kobani olayları sırasında 16 yaşındaki Yasin Börü’nün arasında bulunduğu altı kişinin ölümü ve diğer yaralanmalara ilişkin suçtan beraat kararı vermiş.” Ağır cezalar alan HDP’liler başta eylemleri sebebiyle cezalar almış.
Ayrıca mademki, “Adalet sisteminin şeffaflaştırılması, hesap verebilirliğin artırılmasını” istiyoruz, bu davanın neden 6 yıl sonra açıldığını ve Ağır Ceza Mahkemesi kararının olaylardan 10 yıl sonra verilebildiğini de öğrenmemiz gerekir.
********************************
Sinan Ateş ve Ayhan Bora Kaplan Davaları
Ülkü Ocakları Eski Genel Başkanı Sinan Ateş’in öldürülmesi davasında yazılan iddianameyi veya iddianame hakkında yazılanları bir okuyunuz. Veya yayınlanan videoları izleyiniz. İyi Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu’nun “iddianame değil ibraname hazırlamışlar” demesini haklı bulacaksınız.
Cinayetin siyasi ayağında ortaya çıkan her şeyin örtülmeye, adi bir cinayet vakası gibi tetikçileri tutan ve azmettirenlerin kurtarılmaya çalışıldığı iddia ediliyor. Sadece merhum Sinan Ateş’in eşi Ayşe Ateş’in anlattıkları bile dehşet verici. Ayşe Ateş’in ifadesi bile iddianamede yer almamış.
****
Bir de Ayhan Bora Kaplan davası hakkında Gazeteci Timur Soykan’ın yazdıklarını okuyun veya TV’de anlattıklarını dinleyiniz. Kamu görevlilerinin semirttiği, kamu bankalarının kredi verdiği ve her türlü suçunun örtüldüğü bir mafya örgütünü anlatılıyor.
Örgüt lideri aleyhinde ifade vermiş olan tanıklar ya beyanlarını değiştiriyor veya tanıklıktan çekiliyor. Duruşmada son derece rahatlamış olduğu görülen sanık suç örgütü lideri Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı olan hakime “bir tanem” diye hitap edebiliyor.
Böyle böyle “Adalete güveni tesis edeceğiz” inşallah.