8.8 C
Kocaeli
Pazar, Mayıs 3, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 176

Hangi Dağa Çıkalım?

Bütün dünyada millî eğitim örgütlerinin iki görevi vardır: Biri ve pek de millî olmayanı; öğrencilere matematik, temel coğrafya, tabiat bilimlerini öğretmektir. Bu eğitim değil, öğretimdir. Öyle değil, toplama, çıkarma yapma becerisini kazandırmak da eğitimdir, diyorsanız dediğiniz gibi olsun. Ama millî eğitimin asıl görevi, temel görevi, eğitim görevi ve nihayet adındaki “millî”nin sebebi, yeni nesillere Türk milletinin ortak yüksek kültürünü vermektir.

“Milletin ortak yüksek kültürü”, ne olduğu büyük çapta söylenişinden anlaşılan bir ifade ama sosyolog Ernest Gellner’in bunu ayrıntısıyla anlattığını da ekleyeyim. Gellner, ortak yüksek kültürü, milleti millet yapan unsur olarak tarif eder. Ortak yüksek kültür, en önce, milletin lisanıdır. Türk milletinin ortak yüksek kültürü, asırlar boyunca Bilge Kaan’dan, Kaşgarlı’dan, âşıktan divana, Yunus’tan Fuzulî’ye, Evliya Çelebi’ye, Cumhuriyet dönemi yazarlarına kadar, birike birike, üst üste kona kona inşa edilen o muhteşem yapıdır. Onunla anlatılan tarihtir. Tarihteki altın çağlarımız, başarılarımız, zaferlerimiz ve onlar kadar önemli ve anlatılması gereken yanlışlarımız, mağlubiyetlerimiz, kayıplarımızdır. Gayet tabii halk türkülerinden klasik Türk müziğine kadar musikimizdir. Bütün bunlara ilaveten maddi kültür mirasımız, mimarimiz, sanatımızdır.

Eğitmeyen eğitim, öğretmeyen öğretim

Sayın Millî Eğitim Bakanımız, ÇEDES projesi kapsamında, tarikatlarla yaptıkları protokolleri savunurken onların gençlerin dağa çıkmalarını önlediğini söylemişti. Bu, aslında millî eğitimin, o aslî millî eğitim görevini yerine getiremediğinin itirafıdır. Bu toplumun ortak yüksek kültürü, nesillere aktarılabilse ne kimse dağa çıkar ne kimse yer altına iner. Benim bu itiraftan anladığım, millî eğitimimizin, nasıl on iki yıl yabancı dil dersi verip yabancı dil öğretemiyorsa, bir o kadar yıl da Türkçe, tarih, sosyal bilgiler dersleri verip hiç birini hakkıyla öğretemediğidir. Belki de asıl sebep, neyin millî olup neyin millî olmadığı; millînin neyin millîsi olduğu üzerindeki tereddütlerdir. Sebep her ne ise “gençlerin dağa çıkmasını” önlemek için tarikatlara müracaat gerekiyorsa, şart hâline gelmişse millî eğitim sınıfta kalmış demektir.

Haksızlık etmeyelim. Eğitemeyen millî eğitim problemi, son millî eğitim bakanının yarattığı bir sıkıntı değildir. Onlarca yıldır bu sıkıntıyı yaşıyoruz.

Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun, millî eğitimin millî olan kısmındaki tereddüt ve çözülmenin başlangıcını geçen asrın kırklı yıllarına kadar götürüyor. O güne kadar neyin millî neyin gayrı millî olduğu konusunda bir sıkıntı yokken, art arda gelen iktidarlar tereddüde düştü. Tepe ne yapması gerektiğinden emin olamayınca, teşkilatın da çözülmesi gayet tabiidir. Eğitimin millî kısmı o günlerde irtifa kaybetmeye başladı. Millî olmayan matematik, tabiat bilimleri kısmı da çoktan seçmeli sınavlara hazırlık bağımlılığıyla çöküşe geçti.

“Bir kitap okudum hayatım değişti”

İlgimi çeken yeni kitaplardan biri, Sadi Yumuşak’ın Laboratuvar Günlükleri. Üç ay önce Liberte’den çıkmış. İzmirli hemşehrim Sadi ile aramızda yaklaşık 15 yıllık bir faz farkı var. O, 1975-1990 arasında “bilimsel sosyalist” yani komünist oluşunu anlatıyor. Daha başlardayım fakat beni hemen çarpan ve zihnimi o günlere götüren, “1975: Bir Kitap Okudum, Hayatım Değişti” başlıklı birinci bölümdü. Yıl 1975’tir ve Türkiye’nin en iyi okullarından birinde, Bornova Koleji’nde okuyan  zeki, pırıl pırıl bir genç, Georges Politzer’in o incecik kitabını okuyunca “dağa çıkmaya” karar veriyordu! Bu ne savunmasızlıktır. Bu ne iç cihazlanma eksikliğidir ve bu ne millî eğitimsizliktir!

Bir sohbetimizde, Sovyetlerin Türkiye üzerine çöken ideolojik işgalini konuşurken, Galip Erdem ağabeyimiz şöyle demişti: “Siz bizim komünist gençlerin Kapital falan okuduğunu mu sanıyorsunuz. Manifestoyu bile okuyanı azdır. Onları komünist yapan Politzer’in Felsefenin Başlangıç İlkeleri’dir.” Ben de bu durumdan vazife çıkararak Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi’ni yazmıştım. Yıllar sonra birçok okuyucum bana benim kitabı okuyunca hayatlarının değiştiğini söyledi. Millî Eğitim görevini yerine getirse ne Politzer’i ne de beni okuyan gencin hayatı değişirdi.

Bugün tarikatlardan ders almayan gençler dağa çıkıyormuş! Demek ki çözüm bulunmuş. Ben bunu, “Bari o dağa değil de bu dağa çıksınlar!” taktiği olarak algılıyorum.

Orda kimse var mı?

Sadi Somuncuoğlu’nun sık tekrarladığı bir tespiti, devletin PKK’nın ve FETÖ’nün fikriyle değil, militanı ile mücadele ettiğiydi.

“Ehli vecize” değilim ama Atatürk’ten tekrarlayayım-kaçıncı tekrarım hatırlamıyorum-: “Çocuklarımız ve gençlerimiz yetiştirilirken, onlara, bilhassa mevcudiyetiyle, hakkıyle, birliğiyle taarruz eden bilumum yabancı anasırla mücadele lüzumu ve efkârı milliyeyi kemali istiğrakle her mukabil fikre şiddetle ve fedâkârane müdafaa zarureti telkin edilmelidir. Yeni neslin bütün kuvayı ruhiyesine bu evsaf ve kaabiliyetin zerki mühimdir. Daimî ve müdhiş bir cidal şeklinde tebarüz eden hayatı akvamın felsefesi, müstakil ve mesut kalmak isteyen her millet için bu evsafı kemali şiddetle taleb etmektedir.”

Huuu! Orda kimse var mı?

SUAT GÜN ile ‘KÂFİR’ Kelimesinden Hareketle Ufuk Turu…

Oğuz Çetinoğlu: Kâfir’ kelimesi lügatlerde; ‘tanımayan, bilmeyen, Allah’ın varlığını ve birliğini kabul etmeyen, On’a ortak koşan veya beşerî sıfatlar yükleyen’ olarak açıklanmaktadır.  Sizin görüşleriniz nedir?

Suat Gün: Kâfir hakîkati örtendir, hakkı gizleyendir. Bir de ‘inkârcı’ kelimesi var: ‘münkir’ olarak da anılır.  Hakîkati kabul etmeyendir, reddedendir. Kâfir hakîkati bile bile gizler. Münkir aklen yetersiz olduğu için hakîkatin varlığını göremez. Münkir esasen bilgi ve zekâ bakımından yetersizdir. Bu yetersizlik dolayısıyla eğriyi doğrudan ayırt edemez, aynı zamanda varlıklar ve nesneler hakkında doğru hükümler veremez. Bunlar arasındaki bağlantıyı kavrayamaz. Kâfir hepsini bilir ama yanlışta bilerek ısrar eder.

Çetinoğlu: Daha geniş bir açıklama gerekirse…

Gün: Yüce Allah’ın varlığı gün gibi aşikârdır, hiçbir şekilde reddedilmesine dâir bir delil bulunamaz. Aksine bir düşünce savunulamaz.

Maddenin hareketi, cisimlerin birbirleriyle olan bağlantısı, birbirlerine tesiri varlıkların, şaşmaz bir şekilde hareketi insan tarafından tasavvur edilemeyecek bir gücün açık belirtisidir. Dolayısıyla gerçek akıl sâhipleri bu bağlantıyı ayırt eder, bunun arkasındaki esas gücün kim olduğunu hakkıyla takdir eder. Bugün fizik ve kuantum fiziğindeki gelişmeler, elementlerin yapısı bunları meydana getiren atomlar, atom ve parçacık fiziğinde yapılan araştırmalar sonucunda insan bilgisi yepyeni bir noktaya gelmiştir. Kâinatı anlama ve sırlarına vakıf olmada yeni bir aşamaya geçmiştir. Eski Yunan âlimlerinin söylediği şu idi; ‘Madde parçalanamaz bölünemez zannedilen en küçük parçacıklardan meydana gelmiştir. Bu parçacıklara da atom adı verilmektedir.’

İlk çağlardaki bir âlimin eline bir avuç toprak alıp bunu bir çekiç vasıtasıyla parçalaması veya havanda dövmesi sonucunda toz dediğimiz küçük parçacıklara bölünmektedir. O zamanın âlimleri bu parçacıkların daha da ufalanmayacağı sonucuna varmışlardı. Buna da atom adını vermişlerdi. 2000 sene boyunca insanlık atomların bölünemeyeceğini zannetmişti. Taneciklerden meydana gelmiş toprak yığını sanmıştı. Daha 20 yüzyıl başlarına kadar bu yanlış bilgi devam etmiş hatta Dalton’un atom teorisi maddenin atomlardan oluştuğunu ve bunların nihai olarak bölünmeyecek en küçük parçacıklardan meydana geldiğini savunuyordu. Tıpkı Aristo’nun bütün kâinatın dünyanın etrafında döndüğünü sanması gibi…

Parçacık fiziğinde ki ilerlemeler, bunun böyle olmadığını ortaya çıkarttı. Bir de bakıldı ki atomlar merkezde bir çekirdek etrafında dönen elektronlar, çekirdeğin bünyesinde ağırlığı olan ve olmayan nötron, proton ve pozitronlardan meydana geliyor. Ve bunlar arasında o derece büyük boşluklar var ki elektronlar bu çekirdeğin etrafında dönerek bir kabuk meydana getiriyor ve bu kabuk parçalanamaz zannettiğimiz atomları oluşturuyor. Çekirdekteki parçacık sayısı arttıkça farklı farklı elementlere dönüşüyordu. Fiziki ve kimyevi özellikleri değişiyordu.

Uzun yıllar atomu meydana getiren bu parçacıkların nasıl bir şey olduğunu anlamak üzerine yoğunlaştık. Aaa bir de baktık ki;  bu parçacıklar da daha alt küçük parçacıklarından oluşuyor. Buradaki fizik kanunları kuantum kanunlarına göre işliyordu. Bu kanunlar da sâbit değildi.

Çetinoğlu: Peki, bu parçacıkların kaynağı neydi, bu parçacıklar nasıl meydana geliyordu?

Gün: İşte parçacık fiziği üzerindeki yoğunlaşmadan sonra şu anlaşıldı ki; madde; dalgaların birbirlerine çarpmasıyla küçük kum tanelerine benzer,  ‘kuark1 adını verdiğimiz parçacıklardan oluşuyordu. Bu kuarklar her istikametten gelen sonsuz sayıdaki dalganın birbirine çarpmasıyla tümsek benzeri bir yapı oluşturuyor. Bu yapıların birbirleriyle kaynaşması neticesinde kuark dediğimiz parçacıklar oluşuyor. Kuarklar birbirleri ile birleşerek nötron, proton elektronlar oluşturuyor. Bunlardan da atom oluşuyor.  Peki, maddenin kaynağı olan atom neden meydana geliyordu? Her yönden esen rüzgâr gibi dalgaların birbirine çarpmasıyla kuarklar, kuarklardan atomlara, atomlardan elementlere ulaşan bir yapı oluşturuyor yâni varlık âlemi başlıyordu.

Çetinoğlu: Varlık Âlemi’ nedir?

Gün: Her noktadan her yönden esen sürekli dalgadır!  

Çetinoğlu: Varlık âleminin başlangıç noktası nedir?

Gün: Dalga.

Çetinoğlu: Dalganın mebdei?

Gün: Yokluk âlemi kendiliğinden sürekli esen bir dalga meydana getiremez.  Çünkü varlığı meydana getiren şey her noktadan her yönden esen sonsuz sayıdaki dalga hareketidir. Dalga hareketi bir üfleyen olmazsa ve üfürenin devamlı üfürmesi olmazsa olmaz. Üfüren dalga olmazsa bu dalgalanma olmayacak ve madde meydana gelmeyecektir.

Çetinoğlu: Bu üfürülme meselesini incelediğimiz zaman ne görüyoruz?

Gün: Şunu görüyoruz: Maddeyi meydana getiren dalga her istikametten ve her noktadan birbirine çarparak kabarcıkları meydana getiriyor. Onlar da maddeleri meydana getiriyor ve birbirini iterek sürekli genişliyor. Yâni maddenin var olma sürecini meydana getiren genişleme mekân oluşturarak uzayı da meydana getiriyor. Yâni madde kendi boşluğunu da meydana getirerek genişliyor. Varlık sürekli yaratılarak mekânını ve yerini genişletiyor, değiştiriyor. Bu var olma fiili süreklidir. Mekân sürekli var edilerek genişletiliyorsa onu var eden güç mekânın dışındadır. Dolayısıyla mekânı ve yeri olmayan bir güç tarafından bu var etme süreci sonsuz sayıda tekrarlanmaktadır.  Buradan anlıyoruz ki o yaratıcının kendisinin bir mekânı yoktur ve O mekândan münezzehtir. O bütün mekânların dışındadır. Mekânları sürekli var ederek yaratmaktadır. Onun yaratması durduğu an, yâni kâinatı meydana getiren dalga kesildiği andan itibâren kâinat kendi içerisinde çökerek dökülür. Çünkü o sürekli var edendir. Çünkü o yarattıklarına benzemeyendir. Dolayısıyla maddenin kadim olmadığını, sürekli yaratıldığını yaratılanların dalga adını verdiğimiz hiçlikten oluştuğunu, o yüce gücün hiçbir zaman yarattıklarına benzemeyeceğini anlamış bulunuyoruz. Onun, sürekli dalga göndererek yarattığı kâinatın madde ve mekânını mütemâdiyen ayakta tuttuğunu, o ezelî ve ebedî olmazsa kâinatın mümkün olamayacağını, bütün bu kâinatın dışında kalarak yarattığını ilmen görmüş bulunuyoruz. Dolayısıyla O’nun cevheri; yoklukla, yoktan var edilenle asla mukayese edilemeyecek bir cevherdir.  Yüce Allah’ın yarattıklarına benzememe sıfatı yoklukla mukayese edilemezlik niteliğinden gelmektedir. Maddenin özünü oluşturan sonsuz ve sınırsız sayıdaki dalga kesintiye uğradığı andan itibaren varlık âlemi yok olur. Zahiri âlem ortadan kalkar.

—————————-

1Kuark: bir tür temel parçacık ve maddenin temel bileşenlerinden biridir. Kuarklar, bir araya gelerek hadronlar olarak bilinen bileşik parçacıkları oluşturur. Bunların en kararlıları, atom çekirdeğinin bileşenleri proton ve nötrondur.

Varlık âleminin varoluşu onu yaratanın başlangıcının ve sonunun olmamasından kaynaklanmaktadır. Varlık âleminin yaratılma fiziği gösteriyor ki şâyet başka tanrılar olsa, başka müdâhale eden varlıklar olsa, kâinatı meydana getiren dalga yapımına çeşitli yönlerden müdâhale olur ve varlık âlemi mümkün olmaz. O olmazsa varlık olmaz. Varlığın varlığı tamamen onun irâdesine ve onun kudretine bağlıdır. O sonsuz kuvvet ve kudret sâhibidir. Zamandan ve mekândan münezzehtir, yarattıklarına benzemeyendir.

Çetinoğlu: Kâinatın genişliği konusundaki söylentiler çok farklı…

Gün: İlk yaratıldığı andan itibaren kâinatın kaç milyar ışık yılı mesafesine kadar genişlediğini anlamakta büyük bir acizlik içerisinde bulunuyoruz. Onun, kâinat, yâni yer ve gök hepsi bir aradaydı onu birbirinden ayırdık, sürekli genişletiyoruz demesinden sonra anladık ki gerçekten kâinat genişliyor. Göğe başımızı kaldırıp baktığımız zaman bulut şeklinde gözüken yıldızların yıldız olmadığını onların Samanyolu gibi başka samanyolları olduklarını anladık. Bugünkü ölçümlere göre kâinatın yarıçapının 46 milyar ışık yılı olduğunu ve onun bize bildirdiği rabbinin yarattıklarını sayamazsınız ayetinin tecellisi olarak 8 trilyon tane Samanyolu olduğunu tahmin ediyoruz. Her samanyolunda 100 milyar ile 1 trilyon arası yıldız olduğunu, her yıldızın yörüngesinde yüzlerce gezegen döndüğünü öğrenmiş bulunuyoruz. Dolayısıyla bu yaratılanları saymamızın mümkün olmadığını anlamış bulunuyoruz. Uzayın en derin yerlerinde ne olduğunu, ışık ve sinyallerinin zayıflayarak bize kadar gelmediğini nereye kadar uzandığını bilmediğimizi görüyoruz. Yıldız ve gezegenlerin sayısını matematik bilgimize göre sayamayacağımız kadar bir âcizlik içerisinde bulunuyoruz. Hatta kendi güneş sistemimizin çekim alanı içinde bulunan gezegen sayısını, kimin hangi yörüngede döndüğünü bile bilmiyoruz. Onları yaratan gücün bütün bunları saniye sekmeden bir düzen içinde döndürdüğünü/gezdirdiğini gözlerimizle görüyoruz. Kendimizi ve aczimizi görmeden şımarıp duruyoruz. Kâinatta Dünyâmızın bir nokta büyüklüğünde bile olmadığını açıkça görüyoruz. Biz de bu varlık âleminde karınca kadar bile bir yer işgal etmiyoruz.

Çetinoğlu: Kâinatın sınırsızlığını idrak edemeyenler var…

Gün: Bugün ben gençlerimizin kâinatın yüce yaratıcısını idrak edememesinden derin bir üzüntü duyuyorum.  Neden ateist, deist oluyorlar? Neden gençlerimize Yüce Allah’ın sonsuz kudretini atom fiziğinden başlayarak izah etmiyoruz.  Neden onların yüce Allah’ı görür gibi inanmasına hizmet etmiyoruz? Neden gençlerimize hakîkat ilmini öğretmiyoruz?  Neden öğrendiğimiz fizik ve kimya bilgisini hakâkat ilminin ifâdesinde kullanmıyoruz?  Eğer gençlerimize hakîkati öğretmezsek ağır bir sorumluluk içerisinde kalacağımız ve âhirette de bunun hesabını veremeyeceğimizi neden düşünmüyoruz? Allah’ın zatı ve varlığı derinlemesine düşündüğünüz zaman güneş gibi açıktır ve kesindir. Onu görmek gören gözlerin işidir, aklen görenlerin kabiliyetidir.  Onu görmek yüksek aklın mârifetidir. Ahmaklar asla gözlerinin hâricindeki organlarla göremezler, yokluktan (yâni sürekli yaratılan) meydana gelen organlarla onun görmenin imkânsız olduğunu anlayamazlar. Esas görgünün, akılla görmek olduğunu, asıl görmenin ve hüküm yürütmenin aklen mümkün alacağını düşünemezler. Varlığı aklen görmek hakîkat ilmidir. Aklen görmek matematik analizinde ihtisaslaşmak gibidir, çarpım tablosunun ezberlemeyen çıkartma toplama bilmeyen bir matematikçinin binom formülünü2 kavraması mümkün değildir. İnkâr, bilgi ve akıl yetersizliğinin

……………………

2Binom açılımı: Matematikte binom açılımı, iki sayının toplamının üslü ifadesinin cebirsel açılımıdır. Teoreme göre, ⁿ formatında yazılmış bir polinom, b, c 0, b +c = n, axᵇyᶜ formatındaki terimlerin toplamı şeklinde yazılabilir. Bu ifadede b, c, n N, b 0, c 0, b+c=n, a> 0 koşulları sağlanmalıdır.

açık delilidir. İnkâr bilgi yetersizliğinden kaynaklanırsa düzeltilebilir, akıl eksikliğinden kaynaklanırsa asla düzeltilemez. Bilgi eksikliğinden kaynaklanan inkârı düzeltmeye mecburuz. Akıl eksikliğinden ve kibirden kaynaklanan inkârı düzeltemeyiz. Bu nedenle ahmaklığın en açık belirtisi hakkı inkârdır. İnkâr da cezâsız değildir!

  SUAT GÜN Malatya’nın ilçesi Battalgazi’de doğdu. Atatürk İlk Okulu’nu ve Kubilay Orta Okulu’nu Malatya’da bitirdi. 1970’de Kuleli Askerî Lisesi’ne girdi. 1973’de mezun oldu. 1976’da Kara Harp Okulu’nu, 1977’de Topçu ve Füze Okulu’nu bitirdi ve orduya katıldı. İstifa ederek ordudan ayrıldı. 1987’de İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirdi. Aynı fakültenin Milletlerarası İlişkiler Bölümü’nde ‘Milletlerarası Politika’ alanında yüksek lisans yaptı. Ordudan ayrıldıktan sonra 2002 yılına kadar ticaretle uğraştı. İlk yazılarına 1987 yılında Türk Yurdu ve Malatya’nın Sesi Dergisi’nde başladı. 2002 yılından sonra Önce Vatan Gazetesi’nde köşe yazıları 2009 yılına kadar aralıksız yayınlandı. Sarı basın kartı sahibidir. Şafak Gazetesi- 34 Gündem Gazetesi, İş Gündem Dergisi, Marmara’nın Sesi Gazetesi ve İstanbul Times Gazeteleri yazılarını yayınlamaktadır. Flaş TV’de ‘Kim Haklı’ programına katıldı. Mesaj TV’de ‘Fikir Penceresi’ programını 50 hafta – MPL TV’de ‘Satranç Tahtası’ programını 200 hafta sundu. Ülke meseleleriyle ilgili olarak Ülke TV, Kanal 7, Çay TV, Kanal İstanbul, Bengisu TV, Kanal 9, ‘Türkiye’nin Sesi Programı’nda’, Meltem TV, Mesaj TV, Kanal 5, TRT, TRT Arapça, AKİD TV, Uzay TV, Kanal G, TGRT, 1AN Tv gibi televizyon kanallarında tartışmalara katıldı ve hâlen katılmaktadır. Aynı zamanda çeşitli dergi, gazete ve internet sitelerinde (Hicret Haber Com, Kudusde.org ) yazıları çıkmaktadır. Günlük köşe yazıları ÖNCE VATAN GAZETESİ’nde yayınlanmaktadır. Yazı arşivi gazetenin sitesi olan www.oncevatan.com ‘da bulunmaktadır. Strateji ve dış politika üzerine 12 edet yayınlanmamış 1 adet yayınlanmış ‘Filistin Savunması İnsanlık Dâvâsı’ adlı kitabı mevcuttur. Ayrıca (Ahi Evren, Kıyamet, Küçük Bilgin İmamı Azam, Selman!ı Farisi Yük Taşıyan Vali, Ashab-ı Kehf, Gazneli Mahmud’un Şükür Secdesi) isimli 6 adet senaryo bir adet tiyatro eseri yazmıştır. Son 10 yıl içinde 2000’in üzerinde makalesi gazete- dergi ve çeşitli internet sitelerinde yayınlanmıştır. Marmara Üniversitesi’nde takdimini yaptığı; ‘Anayasa Felsefesi’ne Giriş’, ‘Türk Devlet Felsefesi’ isimli sunumları bulunmaktadır.   ASAM’ın 2017 yılında tertiplediği 1. İslam Birliği Zirvesinde ‘İSLAM BİRLİĞİ İÇİN BİR VİZYON TEKLİFİ’ adlı sunumunu yapmıştır. İstanbul Yazarlar Birliği’nin üyesidir. DÜBAMDER ‘Dünya Basın Mensupları Derneği’ kurucu üyesidir. MABAMDER (Malatyalı Basın Mensupları Derneği) üyesidir. Malatya Platformu üyesidir. İstanbul Düşünce Enstitüsü’nün kurucu üyesidir. Avrasya Bir Vakfı’nda Müdürlük yapmıştır. Ensar Vakfı Akiller Divanı’nda her hafta ‘Haftalık Stratejik Raporu’ sunmaktadır. ASDER’e ve Ensar Vakfı Fatih Şubesi’ne üyedir. 50 civarındaki dernek ve vakıfla bağlantılıdır. 2015 yılında kurulan ‘Uluslararası Kudüs Derneği’nin’ Genel Başkanıdır.

Kadınlar Gününe Dair

    İkiyüzlü Batı, kadını ve kadın haklarını her zaman yalanına ve zulmüne perde yapmıştır. Gerçekten kadına değer verseydi Filistin de hunharca katledilen kadınları korurdu.

  Batı, kadını, kadın haklarını istismar ededursun, biz kendi kültürümüzden kadının değerini vurgulayan nakiller yapalım.

 Bizim kültürümüzde “kadın”,“katun”, “merkezde duran sultan” anlamındadır.

   Kadın denilince; cefakârlık, fedakârlık, vefanın aslı, sınırsız özveri, sevginin menbaı, hoşgörünün duruluğu, bacı, abla ve hakiki analık akla gelir.

     Kadın candır. Yuvayı sevgisi ile ilmik ilmik yapandır. Nadide, misk kokulu çiçeklerin suyu, biricik evlatlarının rol modeli, huyudur. Çocuklarının, eşinin ardından arkalarını ihtimamla toplayan, koruyup kollayan, komşusuna sıcacık çorba, sevdiklerine yüreğiyle sevgiler, sağlıklar, güzel günler yollayandır.

      Eşinin yarısı olmaktan öte; başarısını, işini, azmini, neşesini huzurunu tamamlayandır. Hırpalanan ilişkileri, akrabalar arasındaki gerginlikleri, ihmalleri, komşuların ahenkli uyumunu ihtimamla düzenleyendir..

     Hataları, küskünlükleri, kıskançlıkları, kopan sağlıklı ilişkileri sevgi ipliğiyle birbirine bağlayandır.

      Yaptığı güzelliklerle, iyiliklerle övünmeyen gizleyen, çektiği hüzün ve kederleri tebessümle perdeleyen meçhul bir kahraman, sıcacık bir umut, hayatın anlamı, bir ömrün uyumlu mimarıdır.

      Acılı günlerin sabır taşı, aç kalmış karınların şifalı aşı, derdi olanların samimi gözyaşıdır. Hüznü olanların sığındığı şifa limanıdır.

     Telaşlı anlarda paniklemeyen, sükûnetle moral olan, dik duran yıkılmayan, azimle gayretle yüreği mertlikle dolandır.

     Bir orkestra şefi gibi aileyi yönetendir. Krizleri çözen, kırıp dökmeleri ihtimamla derleyip, yeniden sağlayandır.

       O, işe giden aile çalışanlarının çorap ve giysilerini arkalarından toplamakla yetinmez. Kırılan potları, densiz sözleri, sevgiden yoksun sıradan sözleri, rencide eden gafları da bir bir güzelleştirir estetik hale getirir.

    Gafları değerli lafa, hüzünlü gönülleri mutluluğa çevirir.

   Haksızlığa uğrayan çocukları, babayı rencide etmeden kurtaran O’dur. “Sen’de haklısın der” herkese, mağduru ezdirmez kimseye. Baba da O’na sığınır zor anlarında, evlatta. Hatta akraba, hısım komşular da.

Gördüğünüzde bir nefes alımı kahve içerken rahata. O ailesinin iyiliğini düşünür hep, olsa da istirahatte.

  Ömrünü ailesi ve sevdikleri için koşulsuz veren, en acılı günlerde tek başına göğsünü geren, gamlardan, hicranlardan mutluluk çiçekleri derendir.

   O, bir psikolog, hakem, hâkim ve hekimdir. Çaresizliklerin dermanı, zor günlerde kendini riske atandır. Belki de dönmeyeceğini bilerek gerektiğinde takılarını eşine tebessümle uzatandır.

  Oysa O’da bir candır. Hatırlanmak değer görmek ister. Fakat söylemez, dillendirmez, beklemez. Can parçalarının mutluluğu için, acıları ile birlikte kalbine gömer. Ailesi için kendisini heder eder.

  Doyunca tarayamadığı saçlarında çilenin yıldızları gezer, alnında da sabrın çizikleri. Yaşlanmadan göçer, yaşlandığında da “can” dedikleri O’ndan vaz geçer.

    On kişiyi 65 metrekare eve sığdırmasını bilen o müstesna yürek, gün gelir evlatlarının kocaman evlerine sığamaz olur bazen. Yine de onların mutluluğu için yutkunur, umutlarını erteler, zoraki gülümser.

   Kadınlarımız, umut ışığı canlarımız. Hakkınız ödenmez, yeriniz dolmaz. Her ihmalimize rağmen yine de sevginiz yüreklerimizde hep tazedir, solmaz.

 Değerlerimiz, canparelerimiz, hep tamamlayanımızsınız. Siz olmazsanız hayatın tadı da olmaz. Bir gün değil, her gününüz, huzurlu ve mutlu olsun…

        Sevgiyle kalın.

Kadın Yüceltilirse Vatan Güçlenir

Sekiz Mart Kadınlar Günü Vesilesiyle;

Anaerkil bir yapı içeren Türk toplumlarında hakanların boyun eğdiği kadın anadır, kadın liderdir, kadın güçtür ve kadın devlettir İslam öncesi ve sonrası toplum yapısının dinamiklerinde.

*

Çünkü ne kadar kutsal bir görevdir bir insana can vermek, anne olmak ve anne sütü ile yavrularını aylarca başkaca hiçbir gıdaya gerek duymadan emzirerek doyurmak.

İnsana can vermek, kan vermek annelerin en kutsal görevidir.

Ve kadın olmak, toplumda erkeklerle eşit yaşam hakkı elde etmek, hak ettikleri saygı ve sevgiyi görmek kadınların en kutsal hakkıdır.

*

Kadınlar mutlak şekilde erkeklerden farklı ve üstündür bunu kabul etmek ve yaşamın bir parçası haline getirmek erkekler için olmazsa olmazdır.

Kadınlarımız, tarlada, fabrikalarda, şirketlerde, bürolarda erkeklerle aynı şartlarda hiçbir fark olmadan çalışmaktadırlar.

Doktor, mühendis, iş kadını, öğretmen, akademisyen, siyasetçi, işçi, memur, çiftçi, pilot, gazeteci, sanatçı ve hatta asker olur kadınlar ki erkeklerden hiç de aşağı kalmazlar.

*

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü kadınların erkeklerle eşit haklarla sahip olduklarını hatırlatan, öğreten çok önemli bir gündür.

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü; kadınların siyasi ve sosyal bilincinin geliştirmesi ve ekonomik, siyasi ve sosyal başarıları için kutlanmaktadır.

*

Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk seçme ve seçilme hakkını dünyanın birçok ülkesinden önce Türk kadınına tanıdı.

3 Nisan 1930 tarihinde belediyelerde, 26 Ekim 1933’te köy ihtiyar heyeti ve muhtarlık seçimlerinde, 5 Aralık 1934’te ise Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kadına seçme ve seçilme hakkı tanındı.

*

Ne yazık ki Kur’an’ın ve sünnetin ön gördüğü hayat ikliminden uzak kalmış, din diye Bedevi Kültürüyle, Acem Kültürüyle şuursuzca işlenmiş zihniyetlere özgürlük adı altında Batının Sokak kültürü de eklenince avamlaşan/ körleşen Türk insanı milli değerlerinin şuurundan bihaber olunca içine düştüğü dramlarla cebelleşir oldu. Bu sebeplerle olacak ki son yıllarda ülkemizde işlenen kadına yönelik cinayetlerin, cinsel sapıklıkların sıkça işlendiği Anaerkil Türk insanına uygun düşmeyen içler acısı durumları duyar olduk.

*

Güzel ahlakın tamamlayıcısı sıfatıyla görevlendirildiğini vurgulayan ahlak Peygamberinin verdiği nitelikli kavganın başlıcaları aile kavramını yücelterek oturtmak, kadına layık olduğu mevkii vermekti içinde bulunduğu cahiliye dönemi denen o ilkel bedevi kültüründe.

Yüce Rabbimiz eksiksiz yarattığı ve zatına muhatap aldığı insana sesleniyor ahlak Peygamberine indirdiği Kur’an aracılığıyla:

*

“Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir kadından yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdar olandır”

Kur’an’ın ayetlerinin peyler peyi indiği Peygamberimiz ise gelen ayetlere vurgu yaparak sesleniyor kendisine inananlara:

“Biliniz ki, sizin, hanımlarınız üzerinde hakkınız olduğu gibi, hanımlarınızın da sizin üzerinizde hakları vardır”.

*

O halde insan, akıllı, sorumluluk sahibi ve en şerefli varlık olmakla Allah katında özel bir değere sahiptir. Elbette insanoğlunun erkek ve kadın olarak farklı niteliklerle yaratılmasında sayısız hikmetler vardır. Ancak şu bir hakikattir ki, kadın ve erkek, insan olma itibariyle aynı şerefi paylaşır; kul olma itibariyle de aynı sorumluluğu üstlenir. Allah’ın rızasına uygun bir şekilde yaşamak; dünyada iyilik, adalet ve merhametin yayılması, kötülük, zulüm ve haksızlığın önlenmesi için çalışmak hem kadının hem de erkeğin vazifesidir. Nitekim Yüce Rabbimiz “Mümin olarak, erkek veya kadın, her kimse insanı onurlandıracak işlerde bulunmakla mükelleftir’’uyarısında bulunur.

*

Kur’an-ı Kerim’de kadının toplum içindeki konumundan, Allah katındaki değerinden ve haklarından bahseden çok sayıda ayet vardır. İnsanlığın annesi Hz. Havva’dan itibaren tarihte iz bırakan nice kadın Kur’an’da anlatılır. İmanı ve cesaretiyle Hz. Asiye, iffeti ve sabrıyla Hz. Meryem, sadakati ve teslimiyetiyle Hz. Hacer hepimize örnek gösterilir. Sevgili Peygamberimize ilk inanan ve onu bütün gücüyle destekleyen Hz. Hatice’dir. Yüreğindeki tevhit aşkıyla İslam yolunda ilk kadın şehit Hz. Sümeyye’dir. Peygamberimizin hanesinden ilmi, sünneti ve hikmeti insanlığa taşıyan ise Hz. Ayşe’dir. Bu nâdîde örneklerin ışığında dinimizin, milletimizin ve medeniyetimizin kadına bakışı daima onun saygınlığını ve haklarını korumak üzerinedir. Kadına dair nerede köhne bir anlayış ve zalim bir davranış varsa, o cahiliye döneminin kalıntısıdır.

*

Her insan en temel hakları ile doğar ve cinsiyeti yüzünden bu hakları bir insandan esirgemek İslam’a da insafa da sığmaz. Sırf kız olduğu için bir çocuğun doğumuna üzülmek, onu hor görmek, eğitimden mahrum bırakmak, zorla ve küçük yaşta evlendirmek zulümdür. Hâlbuki dört kız babası olan Sevgili Peygamberimiz kız çocuklarımızın bizim için rahmet ve mağfiret vesilesi olduğunu müjdeler ve: “…Her kim şu kız çocuklarını yetiştirirken birtakım zorluklara katlanırsa bu kızlar onun için cehennem ateşine siper olur” buyurur. Annelerimiz ise, bizim sevgi kaynağımız, dua kapımızdır. Emeğinin hesabını tutmayan, karşılık beklemeden veren, ayaklarının altına cennet serilen her anne, iyiliği ve ihsanı hak eder.

*

Erkek ve kadın için, aile kurmanın huzura kavuşmak anlamına geldiği hakikati bir ayette şöyle anlatılmaktadır: “İçinizden kendileri ile huzur bulacağınız eşler yaratıp, aranızda sevgi ve merhamet var etmesi, Allah’ın varlığının ve kudretinin delillerindendir. Şüphesiz bunda, düşünen bir toplum için dersler vardır.”

*

Eşimiz, dünya hayatının yükünü birlikte taşıdığımız, üzüntü ve kedere beraber katlandığımız dert ortağımızdır. Yuvamızı, sevincimizi ve mutluğumuzu paylaştığımız hayat arkadaşımızdır.

Peygamber Efendimiz kadın ve erkeği “Bir bütünün birbirini tamamlayan iki yarısı” olarak tanımlar. Birbirine sevgi ve güvenle bağlanan, birbirini koruyan ve destekleyen bir tutumu bizlere öğretir. Zira sağlıklı, huzurlu ve güçlü bir toplumu kadın ve erkek birlikte inşa eder.

*

Ne yazık ki bugün insanlık her konuda olduğu gibi, kadın hakları konusunda da çetin bir imtihandan geçiyor. Dünyanın birçok yerinde savaş, şiddet ve zorbalık herkesten çok kadınları vuruyor. Acıyla kıvranan, hapsedilen, göçe zorlanan kadınlar yardım bekliyor. Diğer yandan “Kadınlar hakkında Allah’tan korkun. Çünkü siz, onları Allah’ın emaneti olarak aldınız ve Allah’ın adını anarak (nikâh kıyıp) kendinize helâl kıldınız” buyuran bir Peygamber’in ümmeti olarak kimi zaman onun hassasiyetine sahip çıkamıyor. Hayatında tek bir defa bile kadına el kaldırmayan Ahlak Peygamberinin yolundan gitmemiz gerekirken, onlara karşı merhametli davranmamız gerektiğini unutuyoruz. Ne acıdır ki, şiddet, istismar ve kadın cinayetleri tırmanmaya devam ediyor. Bu vahim tablo karşısında, kadın söz konusu olduğunda merhamet, adalet ve hakkaniyetten asla taviz verilmemelidir. “Sizin en hayırlınız hanımlarına karşı en iyi davranandır” buyuran Peygamber Efendimizin davetine icabet müminim diyen her insanın temel görevidir.

*

Nasıl oluyorsa Diyanet Başkanlığının sessizliğinden yararlanan türedi bir kısım ilahiyatçıların yorumlarından dinin arındırılması gerekir kanaatindeyim.

–Bu zavallı bilgiçlerin, zihniyetlerini bel altından bel üstüne taşımaları gerekir.

–Bu çağ dışı bilgiçlerin, asansörde halvetle ilgilenmek yerine hak, hukuk, adaletle beyinlerini yormaları gerekir.

–Bu megaloman bilgiçlerin, erkek egemen bakışla kadınlara çerçeveler çizmek yerine biraz da kadın egemen bakışa öncülük vermeleri gerekir.

–Bu sözde bilgiçlerin, cinsellik diye tutturma yerine yetim hakkına, kamu hakkına, hayvan hakkına, çevre hakkına öncelik vermeleri gerekir.

–Bu zihniyeti karmaşık bilgiçlerin, kadın dövmenin inceliklerine kafa yordukları kadar kadın istismarına kafalarını yormaları gerekir.

–Bu sözde bilgiç beyinlerin, İslam’ı alay konusu haline getiren çağın idrakine uzak meseleleri bırakıp çağın idrakine uygun meselelerle beyinlerini yormaları gerekir.

Böylece Din İşleri Yüksek Kurulunun bu çerçevede konuya hâkim sesini yükseltirse büyük bir reforma imza atmış olur kanaati toplumu da rahatlatır.

Fikir Damlaları  (15)

     – Hileyi terk, en büyük hile.

     – İsim değişikliği ile, hakikat ve gerçek değişmez.

     – “Eûzü…” çekmekle, Müslümanlar -Allah hâriç- en çok Şeytan’ın adını zikretmiş oluyor.

       Bu demek değildir ki, onu seviyorlar!

     – İbadet, imanın göstergesidir. Bir bakıma mânâ, maddeleşerek görünmüş oluyor.

     – Başkasına itimat etmeyen, kendisi teşebbüs etmeli. Kişi ve yazarlara değil;

       Kitaplara, kaynaklara, Hadis ve Kur’an’a; bizzat kendisi başvurmalı.

     – Müzik dinlemek için, mûsikiyi bilmek şart değil.

       Otobüse binmek için şoför, uçağa binmek için pilot,

       Top oynamak için futbolcu olmak gerekmediği gibi.

     – Konuşmak mümkün olsa, Balık suyu inkâr eder. Çünkü her tarafı su ile kuşatılmıştır.

       Bâzı insanlar da Allah’ı inkâr eder! Çünkü, içinde bulunduğu kâinat ve tabiat dedikleri

       Mevcudatın; Allah’ın taşa toprağa bürünmüş isim ve sıfatları olduğunu düşünmezler!

       Tıpkı, Yunus Emre’nin “Ete kemiğe büründüm, Yûnus diye göründüm.” misalinde olduğu gibi.

     – Ana – babanın tenkitlerinden bunalan kimi çocuklar, zor durumda kaldıklarında:

       Beni peydahlarken bana mı sordunuz? Doğurmasaydınız diye üste çıkmaya çalışırlar!

       Düşünmezler ki, ana baba; dünyada olmayan çocuklarına nasıl sorsaydılar acaba?

     – Din afyondur! Evet, anlaşılmayan veya yanlış anlaşılan din, afyon etkisi yapar.

     – “Âlemin merkezi, insanın kendisidir.” (Hamdi Yazır)

       Çünkü koskoca kâinatta, sadece insan var oluşunun farkında ve idrâkindedir.

     – Kader yanlış anlaşılıyor! Bizler Allah’ın istediğini yapmıyoruz.

       Ne yapacağımızı bilen Allah’ın, bizim ne yapacağımızı yazdığı,

       Aslında kendi istediklerimizi yerine getiriyoruz.

       Bu dünyada isteyen biz, yaratan Allah. Tabii muhakemesini âhirete bırakıyor.

       Allah ihmal etmiyor, imhal ediyor, mühlet veriyor.

       Yoksa Allah, suç işlememizi, fenalık yapmamızı hiç ister mi?

       Doğru ve eğri yolu göstermiş, tercih ve seçme yeteneğimizle bizi başbaşa bırakmış.

       Hadi bakalım göreyim sizi, ortaya koyun tercihinizi diyerek,

       Nasıl bir imtihana tabi tutulduğumuzu Peygamberleri vasıtasıyla bizlere bildirmiş.

       Tabii, kaderin anlaşılmayan tarafları da var, fakat o başka bir mes’ele.

     – İnsan topraktandır ve toprağı yer!

       Şüphesiz toprağı; meyve, sebze, tahıl ve etlere dönüşmüş hâliyle.

       Böylece, bir şeyden herşeyin yaratıldığına ve herşeyin de bir şeye devşirildiğine; 

       Şâhit olmuş oluyor.

     – Önce plân, program, karar yani mânâ, sonra madde olarak ortaya çıkış.

     – Madde mânâdan sonra meydana geliyor.

     – Okumak mânâ ise, öğrendiğini yapmak; madde olarak mânânın zuhurudur.

     – Yapmadan önce karar, sonra gelmeli tatbik.

       Yani önce mânâ, sonra onun maddeye bürünüşü.

     – Okumak ve bilmek, her türlü maddî oluşum ve yapılaşmanın temel potansiyeli.

       Onu gerçekleştirmek ve görünür hâle getirmek ise, onu hayata geçirmenin ta kendisi.

     – Bir müslümanın zerre kadar imanı oldukça, Allah katında kabili hitap.

        Allah, ömrünün sonuna kadar ondan ümidini kesmez.

        Kendisine lâyıkı veçhiyle dönmesini bekler.

        Çünkü insanın bir zerrecik imanı bile,

        Keyfiyetçe tüm eksik ve noksanlıklarına üstün gelir, onlara galebe çalar.

                                                         x

        Taassup ne büyük, ne muazzam engel!

        Ona sahip çıkar ancak, olanlar tembel!

Yenikale ve Şehitleri…

“Utanç ve sevinç… “

Türk Dünyası İnsan Hakları Savunucusu Celal Öcal geçenlerde beni aradı ve 05 Mart 2024 tarihinde yapılacak “Sancakkale Dayanışma Grubu” tarafından düzenlenen Yenikale (Sancakkale) ve şehitleri anma toplantısına davet etti.

Ben bunu ilk defa duydum. Biraz da gönülsüz Celal Öcal’a söz verdim diye İzmir Narlıdere ilçesi sınırlarında bulunan şehitlikteki törene kalktım gittim.

O gün orada Celal Öcal ve Prof. Dr. Necmi Ülker tarafından anlatılanları dinleyince bir Türk olarak hem kendimden utandım hem de bu olaydan haberim olduğu için çok sevindim.

Yenikale eski adıyla Sancakkale Güney Deniz Saha Komutanlığı’nın içinde ve ziyarete kapalı. Ancak bu çalışmadan öğrendik ki, Sancakkale Türk tarihinde ve İzmir’in savunmasında çok önemli bir yer… Ve bizler tarafından 368 yıllık bir bilinmezliğe sahip!!

Sancakkale yani Yenikale 368 yıllık bir Türk kalesidir ve elbette Türkler tarafından bilinmeyi gerektirir ama ne gezer!

İzmir’de 1914-1922 yılları arasında yaşananları bir kitap (İleri Yayınları) ile anlatan Celal Öcal, Sancakkale ve İzmir savunması ile ilgili olarak “bu konuların ne İzmir Valiliği’nin yayınlarında, ne İzmir yıllıklarında, ne Büyükşehir Belediyesi’nin Kent Ansiklopedisi’nde ne de askeri kaynaklarda yer almamıştır. “ demesi çok düşündürücüdür. Ne üzücü değil mi?

Yine Celal Öcal devamla “yıllarca bizi Mondros Mütarekesi ilan edildi. Yunan İzmir’e çıktı, Hasan Tahsin ilk kurşunu attı diyerek bir çok tarih bilgisinden mahrum bırakan çevrelerin, 1914-1918 yılları arasında neler olduğunu da, bize anlatmadıklarına… “ vurgu yapmaktadır.

Bu iki seksenlik delikanlı yani Celâl Öcal ve Prof. Dr. Necmi Ülker, yaptıkları çalışmalarla, biz Türkler tarafından bilinmeyen 368 yıllık bir tarihi kaleyi ve oralarda bulunan şehit kabirlerini gündeme getirmeyi başardılar.

Bu yıl dördüncüsü yapılan bu toplantıya 35-40 kişi geldi ama önümüzdeki yıl 05 Mart tarihinde vefalı Türk büyük bir kalabalıkla gelecek, bu anmaya Türk Ordusu ve İzmir Büyükşehir Belediyesi de kurumsal kimlikleri ile katılacak, Türk askeri şehitlerin anısına bir resmi geçit töreni yapacaktır diye inanmak istiyorum!

Bilelim ki, Sancakkale Türk’ün bir Gazi kalesidir! Şehitleri ile beraber anılmayı ve hatırlanmayı fazlasıyla hak etmektedir…

Tarihçilerimiz bu konuya el atmalı ve İzmir savunmasının can pahasına nasıl gerçekleştirildiği tüm detayları ile gün yüzüne çıkarılmalı ve halkla paylaşılmalıdır. Buna Milli Savunma Bakanı olarak Yaşar Güler, Genelkurmay Başkanı Org. Metin Gürak ve Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Adnan Özbal öncülük etmelidir.

Türk Milletinin tarihi kahramanlıklarla ve kahramanlarla doludur. Onları unutmak ve gizlenmesine sebep olmak bana bir Türk olarak utanç veriyor…

O zaman kalkın ayağa Sancakkale (Yenikale) ve şehitlerini hakkıyla analım ve gelecek nesillere emanet edelim.

Bilenler bilmeyenlere ve duymayanlara şimdiden Sancakkale’yi anlatmaya başlasın!

Vefatının 100. Yılında Ziya Gökalp – (23 Mart 1876 – 25 Ekim 1924)

(2)

“Bedenimin babası Ali Rıza Efendi, hislerimin Namık Kemal, Fikirlerimin babası Ziya Gökalp’tir.” –  Mustafa Kemal Atatürk

Ziya Gökalp’in ailesi

                Ziya Gökalp’i Ziya Gökalp yapan etkenlerin en başında kültür ve bilgi birikimi yönünden çok zengin bir aileye ve geniş bir çevreye sahip olduğunu iddia edebiliriz.

                Gökalp’ın dedesi, Mustafa Sıtkı Efendi çevresinde tanınan fikir ve sanat adamıydı. Birçok memuriyetlerde bulunmuş ve bir aralık “Mir’at-ül-iber” yazarı Said Paşa’nın maiyetinde çalışmıştı. Sıtkı Efendi’nin iki oğlundan biri Ceza Mahkemesi Reisliğinde bulunmuş Hacı Hasib Efendi, diğeri Gökalp’in babası Mehmed Tevfik Efendiydi.

                1851 senesinde doğmuş olan Mehmet Tevfik Efendi, ilk edebiyat ve okuma zevkini babasından almış, genç yaşında Arapça ve Farsçayı öğrenmişti. Doğu edebiyatı hakkında geniş bir bilgi birikimi vardı. Eğitimini tamamladıktan sonra memuriyete geçmiş ve bir müddet sonra “Vilayet Evkaf birçok başyazı ve makale yazmıştı. Zengin bir kütüphaneye sahip bulunan Tevfik Efendi, vaktinin çoğunu okuma ve yazmayla geçirmekteydi. 1883 tarihli “Diyarbakır Salnamesi”ni hazırlatmış ve bir yıl sonra da “Diyarbakır Tarihi”ni yazmıştı. “Maarif Nezareti”, bu salnameyi takdir ederek mükâfat olmak üzere kendisine “mütemayiz” rütbesini verdi ve daha sonra da vilayetin “Nüfus Nazırlığı”na tayin edildi. Tevfik Efendi 1890 tarihinde vefat ettiğinde Gökalp, Askeri Rüştiye’nin son sınıfında bulunmaktaydı.

                Gökalp, bir yazısında babasından bahsederken; “Babam o zamanın başka babalarına benzemezdi. Dindarlıkla hür düşünüşü nefsinde telif eden bu zat batıl fikirlerin eskilerinden de yenilerinden de kurtarabilmişti”. Yine babasının gençlerin bir taraftan Fransızcayı, diğer taraftan da Arabî ve Farasî’yi iyi öğrenmesi gerektiğini ve böylece hem Batı bilimlerine hem de Doğu bilgilerine vakıf olmaları gerektiği konularında tavsiyelerde bulunurdu.

Öğrenim Hayatı

                Gökalp okuduğu Mekteb-i İdadi-i Mülki okulunda, müdürü İsmail Hakkı Bey’den Fransızca dersleri almıştır. Amcası Hasib Bey’den ise Arapça ve Farsça öğrenmiştir.

                 İdadideki öğrenimi sırasında, Diyarbakır Belediye Hekimi ve okulun tabii ilimler hocası Dr. Yorgi Bey toplum incelenmesi ve reform konularında yardımcı olmuştur. Fen Bilgisi hocası Dr. Yorgi Bey, bir toplumda reform yapmadan, rejim değişikliğine gitmeden yapılanların kalıcı olması için o toplumun en iyi şekilde incelenmesi ve tanınması için bilgi sahibi olmanın gerekliliği konusunun önemine dikkat çekmiştir. Burada şunu da kaydetmekte fayda var ki, Ziya Gökalp, aileden aldığı dini eğitimle, Dr. Yorgi’den aldığı müspet eğitim sonucunda bunalıma düşmüş ve intihara kalkışmıştır. Kafasına sıktığı tek kurşun narkoz kullanılmadan çıkarılmıştır.

                Naim Bey de hangi ilkelerin, görüşlerin bir milleti uygarlığa götürebileceğinin araştırılarak millete telkin edilmesinin gerektiği, açık bir program dâhilinde elde edilen kazanımların ve meşrutiyet değerlerinin halk desteği sağlanarak korunması gerektiği noktasında Gökalp’ın görüşlerinin oluşmasında, onun sosyolojiye, milliyetçi Doğu ve Batı düşüncesini birlikte değerlendirme anlayışına yönelmesine yol açmışlardır.

                Ziya Gökalp idadiden mezun olunca İstanbul’a gider ama maddi yetersizlik yüzünden eğitimine ücretsiz olan Baytar Mektebinde devam eder. Buradaki öğrenimi sırasında ülkedeki hürriyetçi hareketlere katılmış insanlarla tanışmak için gayret gösterdi. İbrahim Temo ve İshak Sükûti ile tanıştı. Jön Türkler’den etkilendi. İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne katıldı. “Yasak yayınları okumak ve muhalif derneklere üye olmak” nedeniyle 1898’de tutuklandı ancak okuldan atılmamıştır. 1900 yılında Diyarbakır’a sürgüne gönderilmiştir. Diyarbakır’daki evinde yine yasaklı kitap bulundurmaktan gözaltına alınmıştır, daha sonra tekrardan gözaltına alınıp 1 yıl hapis cezasına çarptırılmıştır. Hapisten çıktıktan sonra amcasının vasiyeti ile amcasının kızıyla evlenmiş, amcasından kalan miras ile ekonomik açıdan rahat bir hayat sürmüştür.

                1908’e kadar Diyarbakır’da küçük memuriyetler yaptı. O dönemde bölgenin güvenliği için kurulan ve başında Kürt asıllı İbrahim Paşa’nın bulunduğu Hamidiye Alayları hırsızlık ve soygun olaylarına karışınca yöre halkını örgütleyerek eyleme yöneltti. 3 gün boyunca Diyarbakır Telgrafhanesini işgal ederek buradan saraya İbrahim Paşa ve adamlarını cezalandırmaları için telgraflar çekmeye başladı.

                Doğu ile Batı arasındaki kilit bağlantı noktalarından olan Diyarbakır Telgrafhanesinin işgali işinin içine Batılı devletlerin de karışmasına sebep oldu. Onların da saraya yaptığı baskı neticesinde bölgeye bir araştırma heyeti gönderildi. Fakat bir süre için sinen İbrahim Paşa ve adamları daha sonra aynı kanunsuzluklara yeniden başlayınca Ziya Gökalp ve arkadaşlarının önderliğindeki halk bu sefer 11 gün süre ile telgrafhaneyi yeniden işgal ettiler. Bu direnişin sonunda İbrahim Paşa ve adamları bölgeden uzaklaştırılmışlardır.

                1904-1908 arasında Diyarbakır Gazetesi’nde şiir ve yazılarını yayımladı. İbrahim Paşa’nın halka yaptığı zulümleri “Şaki İbrahim Destanı” adlı eserinde anlattı.

                II. Meşrutiyet’ten sonra İttihat ve Terakki’nin Diyarbakır şubesini kurdu ve temsilcisi oldu. “Peyman” gazetesini çıkardı.

                Gökalp 1909’da Selânik’te toplanan İttihat ve Terakki Kongresi’ne Diyarbakır delegesi olarak katıldı ve örgütün Selanik’teki merkez yönetim kurulu üyesi seçildi. Selanik’te kalmayı sürdürerek çevresinde bir kültür hareketi yaratmaya çalıştı. Lise programlarına sosyal bilimler dersi koydurtarak bu dersin okullarımıza girmesini sağladı. İttihat ve Terakki Selanik Şubesi’ni Gençlik Teşkilatının başına geçen Ziya Bey, çevresindeki gençlere toplumbilim ve felsefe dersleri verdi. Tevfik Sedat, Demirtaş, Gökalp gibi takma adlar kullanarak Selanik’te yayımlanan bir felsefe dergisinde yazılar yazdı. Dünyadaki Türkleri birleştiren, güçlü bir Türk devleti kurulmasını tasarlayan Ziya Bey, bu ülküyü dile getirdiği “Altun Destanı”nı 1911’de “Genç Kalemler Dergisi”nde yayımladı.

Devam Edecek

                 Deniz

Dünyanın o bilindik efsunlu rengi soldu

Gönül sensizlikte yitik kaçak bir yolcu

Ufukta sis var dalında mecalsiz düşler

Dalgalara vuruyor kan revan gölgeler

*

İçimden rüya misali bir deniz geçti

Pare pare çığlıklar fırtınalar geçti

Sokaklarım viran oldu koptu kıyamet

Yüreğimdeki kor bir yudum sana hasret

*

Sensizlik gözlerimde tükenen bir nefes

Kulaklarıma yalnızca dalgalar olur ses

Şakaklarımda tutuşan yakamozlar sen

Yollarına savrulan beni ah bir görsen

*

Ey deniz vuslat çok uzun zamansa kısa

Divane gönül yokluğa mahpus mu yoksa

Sahile vurdu yüreğim yol ver geçeyim

Müebbet der dilin yetmez mi çektiğim

*

Artık ben ölümüm sen de o sonun vakti

Kıyında can vererek can bulmaya geldim

Çoktandır toprağa küskün mülteci yüzüm

Mavinde beyaz bir köpük olmaya geldim

*

Ömrün geri kalanı düşülsün hesaptan

Varsın dakikalar bir bir sayılsın aydan

Neticede umut değil mi yolun sonu

Filikam boş ama bak ağım senle dolu