21.6 C
Kocaeli
Cumartesi, Ekim 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 175

Üç Çocuk Projesi Çöktü

22 yıldır ülkemizi yöneten R. T. Erdoğan’ın yaptıkları ve yapmak istediklerini eleştirdiğimde bazı sitemler alırım. “Hep eleştiriyorsun da hiç mi iyi şeyler yapmadı?” diyen dostlarıma Erdoğan’ın çok takdir ettiğim iki projesini örnek veririm.

Toplu taşımalarda, restoran kafe gibi mekanlarda sigara içme yasağı uygulamaları sebebiyle kendisine müteşekkir olduğumu anlatırım. Bu uygulamanın sigara tüketimini azaltıp azaltmadığı ayrı bir konudur ama içenlerin içmeyenlere verdiği zararın azaltılmasını takdir etmemek mümkün değil. Yani faydalı bulduğum uygulamalara destek vermekten çekinmiyorum.

Erdoğan’ın en takdir ettiğim ve doğru bulduğum söylemlerinin başında “her aileye en az üç çocuk” tavsiyesi geliyordu.

Fakat Erdoğan’ın “üç çocuk hatta beş çocuk” tavsiyelerine rağmen AKP’li yıllarda doğurganlık ve Türkiye’nin nüfus artış hızı azalmaya devam ediyor. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) 2023 yılına ilişkin doğum istatistiklerine göre;

2001 yılında 2,23 olan nüfus artış hızımız bugün 1,51’e düşmüş.

Nüfusun sabit kalması için bu oranın 2,1 olması gerekiyor. Yani Türkiye AKP iktidara geldiğinde nüfusu artmakta olan bir ülke iken nüfusu azalan bir ülke haline geldi.

Erdoğan bu durumu “Türkiye için varoluşsal bir tehdit, bir felakettir” diye değerlendirdi.

Bu tespit kesinlikle doğru. Hani sık sık “beka sorunu” dedikleri konular kadar önemli bir gelişme bu.

****************************

Nüfus Artış Oranımız Yaşlı Avrupa’nın Bile Gerisinde

Yıllardır Avrupa’nın gittikçe yaşlandığı, Türkiye’nin nüfus yönünden “altın fırsat” olarak değerlendirilmesi gereken bir genç nüfusa sahip olduğu söylenirdi. Dünya Bankası ve Avrupa İstatistik Ofisi’nin verilerine göre, 2012 yılında Türkiye, yüzde 8,3’lük yaşlı nüfus oranıyla, “Avrupa’nın en genç nüfuslu ülkesi” konumundaydı.

Türkiye bu fırsatı değerlendiremedi. O genç nüfusa iyi bir eğitim, iş ve aş veremedik.

Bir zamanlar “Fransız kadınları vücutları bozulmasın diye doğum yapmadıkları için yaşlanan Fransa” ile dalga geçiyorduk. Ama şimdi nüfus artış hızımız yaşlı Avrupa’nın bile gerisine düştü.

ABD’de 1,7 olan nüfus artış hızı Fransa’da 1,95, Almanya’da 1,6 mertebesinde iken Türkiye’de 1,51’e düşmesi vahimdir. Şimdi hızla yaşlı bir ülke haline geliyoruz.

RTE, 2009 yılında, “Her aileye üç çocuk. İki kurtarmaz, en az üç çocuk, yoksa bu gidişle 2030 yılında Avrupa gibi oluruz” demişti. 2023 rakamlarıyla Avrupa’dan da daha kötü bir nüfus yapısına sürüklendik.

****************************

Akıl ve Bilimden Uzaklaşarak Çözüm Bulunamıyor

Birer vatandaş olarak, bizler sosyal sorunlarımızla ilgili tespitler yapıp, yakınabiliriz. Ama 22 yıldır tek başına iktidar olan partinin lideri ve son on yılda tek adam yetkisi ile yöneten bir devlet başkanının söylemeden önce bir özeleştiri yapması beklenir.

Ben Erdoğan’ın çok çocuk tavsiye ve telkinlerinde samimi olduğuna inanıyorum. Fakat bu kadar çok istediği ve tekrarladığı bir hedefin neden tam tersi sonuçlarla karşı karşıyayız?

Bunun sebeplerini bilimsel araştırmalarla ortaya koymak ve uzun vadeli stratejik bir planla yeniden nüfusu artan bir Türkiye yaratmak şart.

Ancak ilk bakışta tam da bu eksiklik hissediliyor. Erdoğan ve AKP bu meseleye de, diğer temel sorunlarda olduğu gibi, akıl ve bilim ile çözüm aramıyor. Camide vaaz veren bir hoca edasıyla tavsiye ve telkinde bulunduğunda milletin çok çocuk yapmaya yöneleceğini sanıyor. Nikahlarına şahitlik ettiği gençlerden 3-5 çocuk sözü almakla nüfusun artmadığını görmek istemiyor.

İktidar 22 yıllık sürede “genç nüfus oranının ve doğurganlığın azalmasına” mani olamadı.

“Türkiye’de evlenme yaşı” erteleniyor, ilk çocuk sahibi olma 30’lu yaşlarda başlıyor.

Her yıl evlenme oranları düşerken, boşanma oranları artıyor. Ekonomik şartlar çocuk sahibi olmayı zorlaştırıyor.

Hiç olmazsa bu safhada “felakete” gidişi hızlandırmış olduğunu görüp akıl ve bilim ışığında acil önlemler almalı.

Çünkü nüfus yapısında görülen bu tür olumsuz gelişmelerin durdurulması ve yeniden artış sağlanması pek kolay olmuyor. Sosyolojik değişimler uzun süreli stratejik planların istikrarlı uygulamalarıyla ve nadiren mümkün olabiliyor.

****************************

Yaşlanan Nüfus Sorunu ve Sığınmacılar

Nüfus artış hızı düştükçe, çalışan aktif nüfusun bakmak zorunda olduğu çocuk sayısı azalırken, bakmakta olduğu yaşlı sayısının artmasına yol açıyor.

Yanlış emeklilik politikaları da eklenince 10-15 bin TL emekli maaşı ile geçinmeye, daha doğrusu hayatta kalmaya çalışan on milyondan fazla emeklinin sorularına çare bulunamıyor.

“Doğurganlığın azalması çalışma yaşındakilerin azalmasını getirir. Avrupa bunu göçle besledi. Ama nitelikli göçmen aldılar.”

Biz ise Suriyeli, Afganlı ve başka ülkelerden 10 milyondan fazla eğitimsiz, niteliksiz sığınmacıyı ülkemize aldık.

Bizde ortanca yaş 34. Türkiye’de yaşayan Suriyelilerde ortanca yaş 19 yani her yüz Suriyelinin 66’sı 25 yaşın altında. Bunlarda doğurganlık çok fazla. Nüfus artış oranı yüzde 5,5 gibi çok yüksek mertebelerde.

Türkiye’deki Suriyeliler 16- 18 yaşında doğurmaya başlıyor. 30’lu yaşlarda 5-6 çocuk sahibiyken ilk doğurdukları kızlar doğum yapmaya başlıyor.

15-20 sene sonrasında ülkemizin Türk ve Suriyeli nüfuslarını düşünmek bile beni ürkütüyor.

Bu demografik açıdan çok ciddi bir risk ve “varoluşsal bir tehlike.”

İktidar bu konuda da bir şey yapmaya niyetli görünmüyor.

İstanbul’un Fethi

İstanbul Üzerine Hareket

İlk Gelen Kuvvet ve Şehir Haricindeki Kalelerin İşgali

Daha muhasara başlamadan evvel Boğazkesen hisarının yapılmasından sonra Sultan Mehmed, İstanbul’u karadan askerî bir kordon altına aldırmış, şehirden dışarıya ve dışarıdan şehre kimseyi bırakmamaları hakkında kat’i emir vermişti; zaten imparator da dışarıdaki halkı şehre aldıktan sonra kapıları kapatmıştı; fakat denizle muvasala kesilmemişti. Rumlar bu deniz yoluyla sahildeki Türk köylerini basarak bir kısmını esir ve bir kısmını öldürüyorlardı. 1453 senesi Şubat ayında Sultan Mehmed dökülen topun İstanbul Önüne götürülmesini emretti. Top altmış manda ile çekiliyordu; topun kaymaması için iki tarafına ikişer yüz asker konmuştu; yolun bozuk kısmında ve köprü yapılacak yerlerde yolu düzletmek ve tahta köprü yapmak için önceden elli inşaat ustası ve iki yüz amele gönderilmişti. Nihayet top İstanbul’dan beş mil uzakta bir yere getirildi(1).

Topun naklinden evvel on bin kişilik bir kuvvetle Karaca Paşa gönderilerek Misivri, Ahyolu ve Vize ve sair kaleleri aldı. Silivri taraflarındaki diğer bir kale harben alındı ve Silivri kalesi ise müdafaada sebat etti; Bigados teslim oldu. Sur önüne getirilen top Karaca Paşa’ya teslim edildi(2).

Mart başından itibaren Sultan Mehmed eyalet ve sancaklara hükümler göndererek İstanbul aleyhine hareket edileceğini bildirip orduya iltihaklarını emretti. Muvazzaf ve gönüllü olarak gelen kuvvet orduya iltihak ediyordu.

Mora’ya Akın

Pâdişâh İstanbul muhasarası esnasında Mora’da imparatorun kardeşleri olan Mora despotları Tomas ile Dimitriyos taraflarından İstanbul’a yardım yapılması ihtimalini gözönüne alarak buraya Turahan ile oğulları Ahmed ve Ömer Beyleri memur ederek akınlar yaptırarak onlara göz açtırmadı,

Sultan Mehmed’in İstanbul Üzerine Hareketi

Padişah bütün hazırlığını tamamladıktan sonra 12 Rebiulevvel 857/23 Mart 1453‘de Edirne’den üzerine hareketi hareket etti(3).   Keşan mevkiinde durarak Çanakkale boğazından geçecek olan Anadolu kuvvetlerini bekledi ve bu kuvvetleri de aldıktan sonra yürüyüşe devam ederek 1453 Nisanının beşinde İstanbul surları önüne geldi ve ertesi gün yani 6 Nisan / 26 Rebiulevvel cuma günü şehri muhasara etti(4). Haliç’teki Ayvansaray mevkiinden Hrisi Pili (Yaldızlı kapı)’ye kadar karadan bütün suru kuşattı. Bu muhasaranın evvelkilerinden farkı oldukça inkişaf eden Osmanlı donanmasının da muhasaraya iştirak etmesi idi.

İstanbul’un Surları (5)

Topkapı sarayı’nın bulunduğu mevkideki Lygos şehri milâttan evvel IX. yüzyılda tesis edilmiş ve yine milâttan evvel 660 senesinde burayı zabt eden Meğaralı Bizas şehre kendi adını vermiş ve Sarayburnu’ndaki ilk tesis olan Akropl’u ve şehri, sur ile çevirmiştir. Bu ilk sur, Ahırkapı feneri kuzeyinden başlayarak Ayasofya’nın bulunduğu mevkii içeride bıraktıktan sonra Yerebatan sarayının bulunduğu yerden. Demirkapı^ya ve sonra oradan da Sirkeci limanına (Pros phorion mevkiine) inmekte idi. Ligos şehri yedi burçlu olan bu surun içinde bulunuyordu; sahil de surlarla çevrilmişti.

Daha sonra Roma imparatoru Septim Sever (193-211) burasını genişleterek ikinci bir sur yaptırdı; bu sur, Portaperema yani Balıkpazarı’ndan başlayarak Nur-i Osmaniye camii mevkii doğuda kalıp Hamzapaşa mescidi yerinden ve Sokullu Mehmed Paşa camii doğusundan geçerek doğuya dönüp Ayasofya’nın güneyinden geçer ve Bizans surlariyle birleşir.

Bu ikinci surdan birbuçuk asır sonra Büyük Kostantin (306-333) Roma’yı sevmediğinden payitahtını Bizans’a, naklettirmek için faaliyete geçti (8 Kasım 324); ilk Ayasofya’yı ve diğer mâbedleri ve bazı binaları yaptırdı ve devlet merkezi olması sebebiyle şehir surların dışına taşmıştı; bunun için Kostantin kendi ismine mensup surları yaptırdı; bu yeni sur evvelkilere nazaran çok geniş sahayı içine  aldı. Yeni sur Haliç’teki Ayakapısı’ndan başlayarak evvelâ batıya giderek Sultan Selim Sarnıcı’nın (Bonos sarnıcı) kuzeyinden geçerek, sonra güneye doğru dönüp Bayrampaşa deresi, Altımermer, Çukurbostan, Davudpaşa, Hekimoğlu camii’nin yanından geçerek Samatya kapısı yakınından Marmara’ya, iniyordu. Kostantin, evvelce yapılmış olan sahil surlarını da tamir ettirdikten başka bu surları kendi yaptırdığı surlara kadar da uzattı.

Bizans’ın nüfusu sonraları daha ziyade arttığından beşinci yüzyıl başlarında halk mecburen surlar dışında meskenler yapmışlardı, bu arada imparatora mahsus Vilahama varoşu – ki ondördüncü mıntaka addediliyordu – yapılarak surlarla çevrildi; bunun üzerine II. Teodosiüs (408-450) surları diye meşhur olan şimdiki surlar yapıldı. Bu surlar Marmara sahilinde Tabakhane kapısından başlayarak Tekirsarayı mıntakasında mevcut yukarıda adı geçen ondördüncü mıntaka surlariyle birleştirildi ve aynı zamanda on dördüncü mıntakanın kuzey batı tarafından temdid edilen sur Haliç’e kadar indirilerek Marmara ile Haliç arası tamamlanmış oldu. Bir zelzele neticesinde harap olan Teodosiüs surları tamir edilerek aynı zamanda kara surları önüne araları onbeşle yirmi metre açıklıkta ikinci bir sur daha yapılmış ve onun önüne de altı, yedi metre derinliğinde bir hendek açılmıştı, öndeki surun yüksekliği sekiz buçuk, genişliği yani kalınlığı iki metre ve gerideki ikinci surun yüksekliği ise on iki, genişliği de takriben beş metre idi.

Muhasara Esnasında Surların Hali

Sultan Mehmed’in muhasarası öesnasında en son yapılan İstanbul surları kara tarafından iyice tamir görüp müstahkem bir durumda bulunduğu halde Marmara tarafındaki surlar hariç olarak Haliç kısmındaki surlar yalın kat olup zayıftı; fakat Haliç’in Sirkeci’den Galata’ya kadar zincirle kapalı olması sebebiyle Osmanlı donanması buraya yani Haliç’e giremediği için bu surlar emniyet altında bulunuyordu; kara surları çift duvarlı (yani içice iki sur) ve çift müdafaa hatlı idiler; birinci sur alınsa bile şehri ikinci sur müdafaa edebilirdi. En Öndeki surun duvarları alçak olmakla beraber kuvvetli olup bunun önünde de iki yüz kadem yani yedi metreye yakın yontma taşlarla örülmüş bir hendek vardı, iç taraftaki ikinci sur ise pek metin ve evvelkinden yüksekti.

O derecede ki imparator ile meclis azaları bu çift surdan hangisini müdafaa hattı yapacaklarında tereddüd etmişlerdi; nihayet II. Murad’ın İstanbul’u muhasara ettiği zaman yaptıkları gibi surlardan ikisini de kullanmağa karar verdiler(6).

İstanbul’a Yardımcı Kuvvet Gelmesi

İmparator, surların tamir ve tahkimi ve müdafaa tertibatiyle meşguldü, şehrin kara tarafındaki kapılarını ördürmüş olup vaziyete intizar ediyordu. 26 Ocak 1453’de İstanbul muhasarasına iştirak etmek üzere iki kadırga ve yedi yüz cenkçi ile Cenevizli Jüstinyani geldi. Bu faal zat, kale tamiri ve müdafaa hazırlıklarında imparatora yardım etti; bu iyi bir kumandan olduğundan imparator bunu başkumandan tâyin ile evvelâ Vilaharna sarayına yakın olan surların muhafazasına memur etti; eğer İstanbul muhasaradan kurtulacak olursa kendisine Limnos adasını verecekti(7). Fakat sonradan muhasaranın sıklet merkezi hafif olan surlar tarafına yani, Topkapı ile Edirnekapı arasındaki kısma intikal edince Jüstinyani emrindeki dört yüz zırhlı nefer ve üçyüz denizci efratla bu tarafın müdafaasına geldi(8).

Bundan başka Papa muhasara esnasında üç büyük kadırga ile ikiyüz asker ve mühimmat ve erzak göndermiş ve otuz geminin daha hazırlanmakta olduğunu da bildirmişti(9). Bundan başka Sakız Cenevizlileri iki gemi ile yedi yüz ve Ceneviz’den de bir gemi ile üçyüz ve ispanya ile adalardan da kuvvetler gelmişti (10).

Galata’da bulunan Cenevizliler de imparatorla beraber çalışıyorlar ve İstanbul elden çıkarsa bunun zararının kendilerine de dokunacağını biliyorlardı; bunun için durumu Cenova’ya bildirip kuvvet istemişler ve beşyüz cenkçi ile bir geminin Galata’nın yardımına gelmekte olduğu cevabını almışlardı. Bununla beraber bu bezirgânlar her ihtimali gözönüne alarak İstanbul muhasarası başladıktan sonra Osmanlıları da gücendirmek istemiyerek bazı vaidler mukabilinde gizlice onlara da yardım etmeği ihmal etmemişlerdi; daha pâdişâh Edirne’de iken bunlar bir heyet gönderip dostluk muahedelerini tazelediler. Sultan Mehmed, İstanbul’a yardım etmemek şartiyle Galata Cenevizlilerinin dostluğunun devamını esas koymuştu (11).

Ticaret maksadiyle Karadeniz ve Azak denizi taraflarına gidip geri dönerek İstanbul’a uğrayan ve Venedik’e gitmek isteyen Venedik gemileri gerek imparatorun ve gerek İstanbul’da oturan Venediklilerin ısrariyle İstanbul’da alıkonulmuşlardı (12).

İstanbul’un Kuşatılma Vaziyeti

Surların dövülmesi için büyük toplar Vlaharna (Tekfur sarayı) ile Edirnekapısı ve Topkapısı karşılarına yerleştirilmişlerdi Bunlardan en büyük top Kaligarya (Eğrikapı) karşısına konmuştu (13). Fakat bu taraf surlarının pek kuvvetli olmasından dolayı bir netice alınamıyacağı düşünülerek buradan kaldırılıp Topkapı’nın kuzey tarafına alınmıştı (14). Topçular on dört gruba ayrılmış olup bunların üç grubu Vlaharna sarayı kısmında, ikişer grupta Eğrikapı ve Edirnekapi’sı ve dört grurup Topkapı (Ayaromanos) ve üç gurup ise Silivrikapısı mıntakasına yerleştirilmişlerdi (15). Barbaro’nun kaydından anlaşıldığına göre büyük top dörttü (16). Kale önünde de top dökülmüş ve top tamir edilmiştir (17).

Pâdişâh karagâhı Topkapısı’nın karşısına tesadüf eden sahanın gerisinde yani Maltepe tarafında idi (18).

Kara surlarının sol cenahı Ayvansaray’dan (Sinegion) Edirnekapı’ya kadar olan kısmı Rumeli beylerbeğisi Dayı Karaca Paşa kumandasında idi Edirnekapı ile Topkapı arası padişahın bulunduğu merkez kolunu teşkil ediyordu. Topkapı’dan Yedikuleye kadar olan kısım ise Anadolu beylerbeğisi İshak Paşa ile Mahmud Paşa kumandanları altında bulunuyordu (19).

Osmanlılar’ın Muhasara Kuvvetleri

İstanbul’un muhasarasına iştirak etmiş olan Osmanlı ordusu mevcudu muhtelif rivayetlere göre yüz elli bin ile iki yüz bin arasında tahmin ediliyorsa da (20) bunun ne kadarının hakikî ordu mevcudu ve ne kadarının gönüllü ve gayrı muharib olduğu bilinmemekle beraber kara ordusu mevcudunun (Kapıkulu ocakları, Rumeli ve Anadolu topraklı yani timarlı sipahileri; azaplar ve gönüllü olarak yüz bin ile yüz yirmi bin arasında olması ihtimal dâhilinde görülmektedir; bu kuvvetin bir kısmı Zağanos Paşa kumandasında olarak Cenevizlilere ait Galata surlarının dışındaki Beyoğlu tarafında bulunmakta idi (21).

Osmanlı Donanması

Nakliye gemileriyle beraber büyük, küçük yüzelli parçadan ziyade olduğu söylenen (22) Osmanlı donanmasını bazı Rum tarihleri dört yüz yirmiye kadar çıkarırlar (23). Bu donanma Baltaoğlu Süleyman Bey kumandasında olup Haliç tarafındaki surlar hariç olmak üzere deniz tarafından İstanbul surlarını kuşatmıştı. Kritovulosa göre, Baltaoğlu İstanbul fethinden bir buçuk ay evvel 13 Nisan’da Büyükada (Prinkipos) kalesini (24) ve Pâdişâh da boğazdaki Tarabya kalesini zabt ederek (25) onu müteakip aynı günde Studyo yani Burgaz adasındaki kaleyi de elde etmek suretiyle (26) o taraflarda bir istihbarat ve emniyet tertibatı alınmıştı.

Bizans’ın Kara ve Deniz Kuvvetleri

İstanbul’u müdafaa edenlerin mevcudu da belli değildir; bu hususta müteaddid kaynaklar tetkik edilerek bir fikir elde edilmiştir. Sıhhate en yakın olarak muhasara esnasında imparatorluğun hazerî ordusu mevcudu beş bin, muhasaradan az evvel imparatorun şehirde eli silâh tutan halktan topladığı kuvvet (nefir-i âm) ise 4973’dü. Bu kuvvetlerden başka Venedik, Ceneviz ile Girit, Sakız adalarından İspanya, Provanş’dan gelen yardımcı kuvvet mevcudu üç bin olup buna gerek ecnebi ve gerek Rum donanmasından surlarda hizmet gören iki bin gemi mürettebatı ve Şehzade Orhan’ın maiyyetinde bulunan altı yüz Türkün de ilâvesiyle (27) Bizans’ın müdafaa kuvveti de en aşağı on beş bin kadardı (28). Maamafih bu miktarın muhasaranın devamı esnasında zayiatı telâfi etmek suretiyle  artmış  olduğuna  şüphe yoktur. Surlar üzerinde müdafaa bölgesi yirmi yedi kısma ayrılarak her biri bir kumandana verilmişti. Ayos Romanos yani Topkapı mıntakası İmparator, Jüstinyani ve Kantakuzen taraflarından müdafaa ediliyordu.

Bizans’ın gerek kendisinin ve gerek yardımcı olarak gelmiş olan donanma mevcudu da muhtelif ebadda olarak sekiz Ceneviz, on beş Venedik, altı adet İtalya Cumhuriyetlerine aid gemi ile yedi Bizans kadirgası ve diğer muhtelif yerlere âid gemilerden mürekkep olarak mecmuu 39 gemi idi (29). Bu gemiler, iki nisanda imparatorun emriyle Yalıköşkü ile Galata’da Kurşunlu mahzen arasına gerilmiş olan zincirin gerisinde Haliç’te bulunuyorlardı (30). Bunlardan on adedi gerilmiş olan zinciri kırmak için yapılacak taarruzu önlemek için müdafaa hattının önünde yer almışlardı.

İstanbul’un Teslimi Teklifi ve Red Cevabı

Nisanın altısında başlayan muhasara tertibatı altı gün sürmüş ve ayın on birinde ikmal edilmiştir.   Bu  suretle  hazırlık  tamamlanıp   Zağanos Paşa da Beyoğlu cihetinde tertibat aldıktan sonra Sultan Mehmed islâmî ananeye uygun olarak Mahmud Paşa’yı İmparatora göndererek kan dökülmeden şehrin teslimini teklif ettiyse de Kostantin şehri müdafaa edeceğine yemin etmiş olduğunu ve ancak muahede mucibince vergi vereceğini beyan ederek teslim teklifini red etti; bunun üzerine nisanın on ikisinden (2 Rebîulâhır 857) itibaren büyük topların işlemesiyle asıl muhasara başlamıştı; gerçi beş gün evveldenberi ufak tefek çarpışmalar ve bir defa Rumların çıkış hareketleri olmuşsa da o kadar ehemmiyetli değildi. Yine on iki nisanda donanma da İstanbul limanı önüne gelmişti.

İSTANBUL’UN FETHİ

Sen Rumen (Topkapı) yakınına yerleştirilen büyük topun gürültüsü, şehir halkının kuvve-i mâneviyesini sarstı; bu top günde ancak yedi sekiz defa atılabiliyordu; toplar tunçtan olup uzun menzilli idiler ve büyük çapta taşdan gülle atıyorlardı (31). Bu dehşete karşı halkın maneviyatını yükseltmek için sarayda bulunan Meryem’in tasvirini sokaklarda dolaştırıyorlardı. Diğer toplar mütemadi bir bombardımana devam ediyorlardı. Muhasaranın onuncu günü büyük toplardan birisi parçalandı ve etrafındakileri öldürdü. Fakat tekrar tamir olunarak yine faaliyetine devam etti; toplar bazı yerlerden gedik açtılarsa da şehir halkı erkek, kadın canla başla çalışarak gedikleri kapatıyorlardı; imparator hergün surları dolaşarak müdafileri teşci ediyordu (32).

İlk Hücum

Nisanın on sekizine kadar yapılan topçu atışın dan, surların zayıf noktası olan pâdişâhın bulunduğu Bayrampaşa deresi tarafından birinci ve ikinci surlardan bir gedik açıldı ve buradan gece bir yürüyüş yapıldı ve dört saat sürdü; büyük harb kuleleri hücuma iştirak etti ise de bu müteharrik kule grejuva ateşiyle yakıldı; askerin surlara merdivenler dayayarak çıkmak istemeleri de bir netice vermediğinden bu birinci hücum muvaffak olamadı. Bu başarısızlığı, aynı zamanda zinciri kırarak Haliçe girmek için donanmanın yapmış olduğu taarruz muvaffakiyetsizliği takib eylemiş, zincir kırılamıyarak o tarafa yani Haliç’e geçilememiştir.

Deniz Muharebesi (33)

Bu muvaffakiyetsizlikleri iki gün sonra yani 20 Nisandaki deniz muharebesi başarısızlığı takib etti. Papa İstanbul’a yardım olarak üç Ceneviz gemisiyle bunların her birinde dört yüz cenkçi göndermiş ve daha sonra otuz geminin de gönderileceğini bildirmişti. Bunlara yolda Bizanslılara âid olup Mora’dan içerisi zahire, harb levazımı ve şarap yüklü bir gemi de iltihak ederek müsaid lodos rüzgâriyle İstanbul’a doğru geldikleri, Osmanlı donanması tarafından haber alınmıştı (34). Bunun üzerine padişah bu filonun karşılanarak imhasını Balta-oğlu Süleyman Bey’e emretti (35); o da on sekiz gemi ile bunlara karşı gitti. Rüzgâr, Papa donanmasına müsaid ise de karşı giden Osmanlı donanmasına müsaid değildi; bu suretle Yedikule’yi geçtiler. Bu durumu imparator kale surundan ve Sultan Mehmed de Zeytinburnu tarafından heyecanla takib ediyorlardı. Nihayet iki donanma Yeşilköy’ün batı açıklarında karşılaştılar. Rüzgâr kesildi, Evvelâ uzaktan ve sonra yakından muharebe başladı. Osmanlı donanması bunları sarmıştı; Haçlı gemileri kendi başlarına hareket ederek etrafını saran Türk gemileriyle mücadele ediyorlardı. Müttefiklerin gemileri yüksek bordalı göğe denilen gemilerden ve Osmanlılarınla ise kadirgalardan mürekkeb olduğundan gemilerin birbirlerine yanaştıkları sırada yüksek bordolu düşman gemileri, kendilerine yanaşıp çıkmak isteyen Türk askerlerine yağmur gibi ok ve taş ve grejuva ateşiyle mukabele ederek açıkta bulunan Osmanlı donanması efradına fazla zayiat verdiriyorlardı; bu suretle uzun zaman devam eden deniz muharebesinde muvaffak olamıyacağını anlayan Osmanlı donanması sahile doğru çekildi; fakat düşman donanması bunları takib etti; yüksekten atılan oklara karşı alçak bordalı Osmanlı donanması mukabele edemiyerek kaçtı.

Bu vaziyeti seyreden Sultan Mehmed, Türk donanmasının kendisinin bulunduğu tarafa doğru geldiğini görünce hiddet ve teessüründen atını denize doğru sürmüş ve sahilin sığ olmasından dolayı epice de ileri gitmişti (36). Pâdişâhın emri üzerine muharebe tekrar Yedikule önünde başladı; bu defa Türkler yardımcı gemilerini epey sıkıştırdılarsa da bu sırada rüzgârın esmeğe başlaması üzerine yollarına devamla şehir limanlarından birisine geldiler; geceleyin zincir indirilerek dışarıya çıkan iki Venedik kadirgası bu yardımcı gemileri alarak Haliç’e getirdikten sonra zinciri yine kapadılar. Baltaoğlu bu muvaffakiyetsizlik üzerine azlolunarak yerine Çalı Bey’in oğlu Hamza Bey tâyin edilmiştir.

Ordu Görüşmesi

Karadan yapılan hücumun muvaffak olamaması ve denizden de donanmanın mağlup olması üzerine askere bir sarsıntı gelmiş ve orduda dedikodu başlamıştı; bunun üzerine bir harb meclisi kurularak durum görüşüldü. Düşmana hem askerle ve hem zahire ve sair harb levazımı yardımı gelmesi, muhasarayı uzatacağı için tehlike baş göstermişti. İstanbul muhasarasının batı devletlerinin müdahalesini celbedeceğinden çekinen vezir-i âzam Halil Paşa bu hal karşısında imparatorun senede yetmiş bin duka altın vergi vermek şartiyle muhasaranın kaldırılmasını teklif etti; fakat Halil Paşa’nın hasmı olan Zağanos Paşa diğer bazı kumandanlar ve ulema bu teklifin aleyhinde bulunarak harbe devama karar verdiler; Halil Paşa’nın yardıma gelmelerinden korktuğu kara ve deniz yardımlarının gecikmesi ve Papa’nın yolladığı donanmanın vaktinde yetişemiyerek İstanbul’un fethini yolda haber alması bir şans eseri olarak vaziyeti kurtarmıştı.

Haliç’e Donanma İndirilmesi

Galata surlarının gerisindeki Beyoğlu, Kasımpaşa, Hasköy tarafları Zağanos Paşa’nın kumandasına verilmiş olup maiyyetinde on beş bin kadar kuvvet vardı. Haliç ile karşı sahil Ayvansaray’a kadar bunun nezareti altında bulunuyordu. Zağanos Paşa Hasköy”den karşı sahile bir köprü yapmağa memur edildi; bu köprü yapılırsa surlarla Beyoğlu arasında irtibat tesis edilebilecekti. Bunun için Haliç’e sokulacak olan bir kısım Osmanlı donanmasiyle Haliç’teki düşman donanmasının bertaraf edilmesi ve köprünün emniyet altında bulunması lâzımdı. Galata Cenevizlileri, mavi boncuk hikâyesi gibi hem Bizanslıları ve hem de Osmanlıları idare ediyorlardı; bir taraftan imparatora olanca kuvvetleriyle yardım ederlerken diğer taraftan da pâdişâha dostluk gösteriyorlar, istenilen harb levazımını bol bol veriyorlardı; toplar için lâzım olan zeytin yağını ve diğer her şeyi Osmanlılara verdikleri gibi geceleri de gizlice rumlar tarafına geçerek onlarla da çalışıyorlardı (37).

Sultan Mehmed, donanmasının mağlubiyetini, eski gemiler, variller, kalın zincirlerle bağlı olan Yalıköşkü ile Kurşunlu Mahzen arasındaki maniayı geçip Haliç’e giremediği için başka bir çareye başvurdu. Osmanlı donanmasının Haliç’e, sokulmak istenmesi buradaki surların metin olmamasından dolayı tahrip edilmesi kolay olduğu içindi; zaten zincirin gerilmesine de sebep bu idi (38).

Padişah Haliç’teki düşman donanmasını batırmak için top makinesi yaptırarak bununla yüksekten taş gülleler atmağa karar verdi; Beyoğlu sırtına koydurduğu bu makineler ile Haliçteki gemilerden bazılarını batırmıştı.

Bir kısım donanmanın Haliç’e indirilmesine kat’î zaruret hasıl olmuştu; ve ona göre hazırlığa başlanmıştı; bu suretle hem düşman donanması bertaraf edilecek ve hem de Hasköy’le Ayvan-saray arasına köprü yapılarak iki ordu arasında irtibat tesis edilmiş olacaktı. Verilen karar üzerine evvelâ gemilerin karadan çekileceği yer tetkik edildi. Açılacak kısım ormanlıktı ve Kasımpaşa mevkiine kadar iniyordu. Gemilerin çekileceği yol Tophane önündeki sahilden başlayarak Boğazkesen’den geçiyor ve buradan güney batıya dönüp sırtları aşarak Löbon Pastahanesi tarafına çıkıyor ve tepeyi aşarak Perapalas yanından Kasımpaşa’ya yani Haliç sahiline geliyordu (39).   Bunun tesbitinden sonra yol tesviye olundu ve yuvarlak ağaçlardan kızaklar yapıldı; gemilerin kızaklar üzerinden kayması için Galata Cenevizlilerinden zeytinyağı, sadeyağı ve domuz yağiyle bu kızaklar iyice yağlandı, bu işler yapılırken Galata Cenevizlilerine bu hazırlığı duyurmamak için tedbir alındı, bu taraflardan düşman donanmasına havan topları atılmak ve zincire karşı taarruz edilecekmiş gibi aldatıcı hareketler yapıldı.

Nihayet Çiftesütun altındaki cihetten yani Tophane’den itibaren donanmadan ayrılan iki, üç ve beş sıra kürekli altmış yedi veya yetmiş iki gemi (40) bir gece içinde (21 – 22 Nisan) yukarıda tesviye edildiğini gösterdiğimiz yoldan (Barbaro, gemilerin tekerlek üzerinde bulunduğunu beyan ediyor) Kasımpaşa’ya indirilmiştir; gemiler inerken bir taarruza uğramamak için bir kaç top, okçu ve arkebuzcular tarafından himaye olunmuşlardır (41).

Gemilerin bir gece içinde Haliçle indirilmesi düşmanı hayrette bıraktı ve şaşkınlık verdi (42),   ilk iş olarak Hasköy ile Ayvansaray arasına (Avcılar kapısı tarafına) bir köprü kurmak oldu; birçok sandallar, fıçılar sıkı sıkıya birbirine bağlandı ve sonra bunların üstüne tahtalar döşendi ve kancalar geçirmek suretiyle eni elli ve boyu yüz kulaç bir köprü vücuda geldi. Dukas’a göre bu köprüden beş kişi yan yana geçebilirdi. Köprünün üzerine yerleştiririlen toplar ve Haliç’te Türk donanmasının toplariyle bu taraftaki surlar dövülmeğe başladı; bu kısmın müdafaasında pek az müdafi vardı; bunun üzerine imparator diğer yerlerden alarak buradaki surlara da kuvvet göndermek mecburiyetinde kaldı.

Donanmanın Haliç’e inmesi ve köprü yapılması büyük endişeyi mucip olduğundan toplanan bir harb meclisinde köprünün yıkılmasına karar verdilerse de muvaffak olamadılar; yakalanan kırk Rum askeri derhal öldürüldü; buna mukabele olmak üzere imparatorun emriyle iki yüz altmış kadar Türk esiri burçlar üzerinde katledildiler.

Galata’da Aios Teodoros tepesine konan toplarla Haliç’teki düşman donanması dövülmeğe başlandı. En büyük gemi batırıldı, düşman gemileri Galata tarafındaki kıyılara sokularak top ateşinden kurtulmuşlardı; fakat artık faaliyet ve hareketleri görülmüyordu; imparator Haliç suruna koydurduğu iki topla Türk gemilerini ateş altına alarak ikisini batırdı; buna mukabil Kasımpaşa tepesine konulan üç büyük topla Bizans topçusunun bulunduğu surlar mütemadiyen top ateşi altına alındı.

6 Mayıstaki İkinci Hücum

Surlara karşı her gün top ateşi devam ediyordu, Eğrikapı tarafına konmuş olan büyük toplardan birisi oradaki surun metin olmasından dolayı kaldırılarak Topkapı cephesine getirildi. Top adedi burada ziyadeleşmek suretiyle neticenin buradan alınması tekarrür etmişti; surlar mütemadi doğuluyordu; Pâdişâh, kâfi derecede tahribat yaptığına kani olduğundan mayısın altısında güneşin batmasından dört saat sonra gece âni olarak yine Bayrampaşa deresi vadisindeki surlara mevzii ikinci bir taarruz daha yaptırdı; fakat bu yoklamadan bir netice çıkmadı ve bu kısmın müdafaası için üç Venedik gemisinden alınan dört yüz gemici Topkapı surlarına getirilerek burası takviye edildi.

12 Mayıs Taarruzu

Bu mevzii taarruz 12 mayısta   Vlaherna sarayı ile Edirnekapı arasındaki surlara yapıldı. O tarafta açılan bir gediğe yapılan taarruzda ilk hamlede muvaffakiyet hâsıl olur gibi olduysa da ihtiyat kuvvetlerinin yetişmesi üzerine püskürtüldü; onu müteakip tekrar edilen taarruz yine başarı verecek iken Edirnekapı mıntakasından yetişen bin kişilik bir kuvvetin yardımiyle bir netice elde edilemedi.

Bundan sonra top muharebesi, ok, kurşun atışları, lağım hafriyatı ve büyük müteharrik harb kulelerinin surlara taarruzları ile günler geçti. Açılan lağımları Bizans lağımcıları buluyorlardı.

İmparatora Son Teslim Teklifi

Fatih umumî hücum yapılmasın sırası geldiğini tahmin ederek ondan evvel imparatora sulh teklifi yapmağa karar verdi ve 23 veya 24 Mayısta İsfendiyaroğlu Kasım Bey’i elçi olarak imparatora gönderdi ve umumî hücumun doğuracağı feci neticeye sebebiyet vermemesini bildirdi. Pâdişâhın teklifi şöyle idi:

1— Şehrin kendisine terki,

2— İmparatorun bütün maiyyeti, hazinesi ile sağ ve salim, arzu ettiği yere gitmesi veya Mora despotluğunu kabul eylemesi,

3— Ahalinin de gitmek veya kalmakta serbest olduğu bildiriliyor ve aksi halde şehir harben alınacak olursa halkın harb esiri olacakları tebliğ ediliyordu.

Kasım Bey bu güç durum üzerine imparatoru sulhe imale etmek istedi; imparator da bazı mukabil tekliflerde bulunmak üzere Sultan Mehmed’e elçi gönderdi ve Rum elçileri pâdişâh ne kadar vergi isterse iktidarı dışında olsa dahi vereceğini ve daha başka tavizlerde de bulunacağını söyledilerse de Dukas’ın söylediğine göre Pâdişâh:

— “Buradan gitmekliğim kabil değildir; ya ben şehri zabtederim, yahut şehir beni ölü veya diri olarak zabt eder, eğer şehirden sulhen çekilirsen sana Mora’yı ve kardeşlerine diğer eyaletleri vereceğim; bu suretle dost oluruz, şayet şehre harben girecek olursam eşraf ve ayanını ve seni öldürüp halkı esir edip mallarını yağmalattırırım” cevabını gönderdi (43).

Macaristan Kralının Elçisi

İstanbul muhasarasının   sonlarına   doğru   (25, 26 Mayıs) bir Macar heyeti Osmanlı karargâhına geldi. Bu heyet ile Jan Hunyad’ın naiplikten çekilerek genç kıral Ladislas’ın kıral olduğu bildiriliyordu. Bu münasibetle Jan Hunyad Sultan Mehmed’le üç sene müddetle yapmış olduğu mütareke, idareyi kirala devretmesi münasibetiyle imzalamış olduğu ahidnâmeyi geri istiyor ve Osmanlı hükümdarının ahidnâmesini de iade ediyordu. Macar murahhası vezir-i âzam ve onun yanında bulunan iki vezirle görüştü; sefir efendisinden aldığı talimat üzerine İstanbul muhasarasının kaldırılmasını pâdişâhtan rica etti ve aksi halde Macarların, Rumlar lehine hareket edeceklerini beyan eyledi; Macar murahhası bundan başka batı devletlerine âid bir filonun da imparatorun yardımına gelmekte olduğunu da söyledi; Macar heyetinin gelmesi ve Macarların Rumlara yardım edeceği ve donanma geleceği şayiası yayılarak dedikodu başladı (44).

26 Ocak 1453’de Venedik Cumhuriyetinin İmparatorla aktetmiş olduğu muahede mucibince cumhuriyet, adalar denizindeki donanmasiyle yardımı imzalamış ve henüz donanması gelmemiş fakat İmparator, yardımın acele yapılması için Venedik’in Akdeniz kumandanı Loredano’ya haber göndermişti ki (45) Macar elçisinin Batı filosu dediği bu olacaktır.

Ordu Müzakeresi

Macar elçisiyle olan görüşme pâdişâha arzedildi; Macarların, Rumlara yardım edileceği tehdidi ve bir Batı filosunun yardıma geleceği sözleri Sultan Mehmed’i düşündürdü. 27 Mayıs akşamı bir meclis toplanarak vaziyeti görüştü. Vezir-i âzam Halil Paşa, evvelce gördüğü üç haçlı seferinin tehlikelerini yakinen bildiği ve garp hıristiyanlarının yeni bir haçlı seferi yapacaklarından korktuğu için imparatorun ağır bir vergiye bağlanarak muhasaranın kaldırılmasını teklif etti. Ve bilhassa batı hıristiyan hükümdarlarının ittifak ederek Türkleri Balkanlardan atmak üzere harekete geçebileceklerini ve daha büyük bir felâkete meydan vermemek için ricat etmek gerektiğini söyledi. Şüphesiz daima Yıldırım Bayezid’in akıbetini Izladi, Varna ve ikinci Kosova muharebelerini hatırlıyordu (46). Bu mütaleaya mukabil Zağanos Paşa, İstanbul’a yardım yapılamıyacağını ve yardım yapılsa bile ehemmiyetli olmadığını ve sair pâdişâhın heyecanını teskin edici mütalealar beyan ettiler. Zağanos Paşa’nın mütaleasına bazı ümera ile ulema ve Ak Şemseddin iştirak eylediklerinden son bir ümid olarak umumî hücuma karar verildi.

Filhakika Venedik veya Papa donanmasının Sakız’a, geldiği haber alınmıştı; son yapılacak hücumun neticesine kadar Macar elçisi iade edilmiyerek alıkonuldu; muhasaranın uzaması ve bir muvaffakiyet elde edilememesi sebebiyle asker arasında da dırıltı başlamıştı; pâdişâh hakikaten endişeli idi. Ak Şemseddin’in sebat ve hücum edilmesi hakkındaki mektubu ve mânevi tebşiratı havi yazısı da herhalde Sultan Mehmed üzerinde müessir olmuştur (47).

Umumi Hücum Hazırlığı

Sultan Mehmed,    deniz ve kara kuvvetleri kumandanlarını toplayarak teşci yollu hitabede bulundu; onlara gösterdikleri gayret ve fedakârlıklardan dolayı teşekkür etti ve yapılacak son hücumda da büyük fedakârlıklar beklediğini ve İstanbul’u fethetmeden geri dönmiyeceklerini anladığını ve kazanılacak zaferin temin edeceği menfaatleri ve şehrin bütün servetini kendilerine bıraktığını ve asırlarca düşmanlığını gördüğü İstanbul’un zabtının zarurî olduğunu, surların artık girilebilecek bir hale geldiğini, surları müdafaa edenlerin az ve yorgun olduklarını ve Türk askeri gibi nöbetle dinlenmediklerini ve bunun da muvaffakiyet için bir âmil olduğunu, bunun için yakında hücum yapılacağını gaye elde edilmedikçe sulh veya mütareke olamıyacağını beyan ederek kendilerini teşci etti (48).

27 Mayısta yapılan ve üç gün süren bombardımanla surların bir kısmı yıkıldı (49). Rumların bu yıkılan yerleri kapatmamaları için gece bile bombardımana devam edildi; ertesi günü bu yıkılan yerlerden bazı Türk askerleri içeriye girdilerse de Jüstinyani yetişerek Türkleri çıkardı, bu sırada Murad Paşa, Jüstinyani’yi öldürmek üzere saldırdıysa da kendisi maktul düştü; imparatora kaçması teklif edildi ise de bunu kabul etmedi ve hemen surlar tarafına koştu bu sırada Türkler içeriye girdilerse de imparator tarafından geri atıldılar.

29 Mayısta umumî hücum yapılacağı Galata Cenevizlilerinden ve Osmanlı ordusunda bulunan Rumların okların ucuna takıp attıkları kâğıtlardan haber alınmış olduğundan imparator ile Jüstinyani mümkün olduğu kadar hazırlanmışlardı; 28 Mayıs gecesi Ayasofya kilisesinde büyük bir âyin yapıldı, imparator da bu âyinde bulundu; sonra Vlaherna (Tekfursarayı) sarayına geldi, vedalaştı; surları teftiş etti; ayın 28 inci sabahı saat ikiden itibaren hücum esnasında yapılacak işler ve malzeme hazırlandı; sabahtan başlayan top ateşi açılan gediklere teksif edildi ve Topkapı’da Liküs vadisine inen sırt tarafındaki gedik büyütüldü.

Çiftesütun’larda yani Tophane ile Fındıklı limanında yatan donanma Bahçekapısı’ndan Langa ve Samatya’ya kadar olan surları abluka ederek müsaid yerlerde karaya asker çıkarıp merdivenlerle surlara çıkacaklardı; bunların surlara tırmanma hareketi gemideki ok ve manciniklerle himaye olunacaktı. Haliç’teki donanma da Tahtakapı’dan Unkapanı kapısına kadar olan mahalle karşı cephe aldılar.

Kara muhasarası tertibatı evvelce gördüğümüz gibi ilk muhasara günündeki tertibatın aynı idi; yani sağ kolda îshak ve Mahmud ve sol kolda Karaca Paşa’lar ve Topkapı cephesinde de bizzat Sultan Mehmed bulunuyordu.

Umumi Hücum ve Şehrin Zaptı

29 Mayıs   gecesi   başlayıp   sabaha  yakın   saate kadar devam eden iki hücumdan sonra, 29 Mayıs salı günü sabaha karşı umumî hücum başladı; asıl netice alınacak kısım Topkapı ile Edirnekapısı arasında açılmış olan gedik olup pâdişâhın bulunduğu merkez kolu buraya hücum ediyordu. Birinci umumî hücum iki saat, arkasından yapılan ikinci umumî hücum bir buçuk saat sürmüş ve henüz bir sonuç elde edilememişti; müdafiler de canlarını dişlerine alarak çalışıyorlar, surlara merdiven koyup çıkanları grojuva ateşiyle ve sair vasıtalarla öldürüyorlardı; diğer kollardaki hücumlarda bir muvaffakiyet elde edilemedi.

Bunun üzerine merkez kolundaki yeniçeriler ve ihtiyat kuvvetleri son koz olarak ileri sürüldü. Bu defa bizzat pâdişâh da yeniçerilerle beraberdi; imparator da bu cephede bulunuyordu; bu sırada surları büyük bir azimle müdafaa eden başkumandan Jüstinyani elinden ve kolundan yaralandı ve ziyade kan zayi ettiğinden dolayı imparatorun ricasına rağmen müdafaayı terk ederek çekilmişti (50).

Bu hücum esnasında yeniçeriler hendek önüne kadar gittiler. Pâdişâh bunları orada durdurdu ve okçular ve arkebozcuların yağdırdıkları ok ve arkebozların himayesi altında olarak hücuma sevk etti; yeniçeriler hendeği aşarak sura dayandılar. Yeniçeriler arasında iri yarı Ulubadlı Hasan isminde bir yeniçeri kalkanını sol eli ile başının üzerinde tutarak sağ elinde palası olduğu halde ilk olarak surun üstüne çıktı; bunu gören otuz kadar yeniçeri onu takip ettiler ise de müdafilerin ok ve taşlar ile sekizi öldürüldüler. Ulubadlı Hasan yaralanmasına rağmen diğer arkadaşlarının sura çıkmalarına yardım etti; fakat bunlar da öldürüldü ve Ulubadlı Hasan da büyük bir taşa takılarak surdan aşağı düştü ve yukarıdan atılan ok ve taşlarla şehid oldu (51). Fakat hücum devam ettiğinden sura çıkanlar çoğaldı ve surun üstünde tutundular. Bunu müteakip topla tahrip edilen yerden yeniçeriler içeri girip birinci surla ikinci sur arasındaki sahayı (Prevolos) işgal ettiler; buradaki müdafileri püskürttüler. İmparator maiyyeti ile Pemton kapısına doğru kaçtı; şiddetle takip olunuyorlardı, Kostantin omuzundan yaralanmış ve yanındaki Kantakuzen maktul düşmüştü; imparatorun kaçtığını ve kendilerine doğru geldiğini gören ikinci sur müdafileri de paniğe tutuldular; rivayete göre bu panik esnasında imparator da düşerek çiğnenip öldü (52). Dış sur düştükten ve iki sur arasındaki saha (Provolos) temizlendikten sonra müdafaasız kalan iç surlar da alındı. Topkapı içeriden kırıldı ve Türk kuvvetleri bu kapıdan içeri şehre girdiler. Silivri kapısı tarafındaki bir gedikde zorlanarak buradan da şehre girildi; yalnız Giridli gemicilerin müdafaa ettikleri Vasileos (Basil) Leon ve Aleksiyüs burçları alınamadı, bunlar kahramanca döğüştüler; bunların müdafaaları padişaha arzedilerek kendilerinin gemileriyle mallarının serbest bırakılması şartiyle teslim olarak gittiler (53). Haliç tarafındaki donanma efradı Odun kapısından girdiler.

Topkapı ile Edirnekapı arasından girilerek surlar işgal olunacağı sırada Karaca Paşa kolunda bulunan ve dışarısı ile muhabere etmek üzere evvelden kapatılmış olup Kostantin’in emriyle açılmış olan Kerkaporta (Canbazhane kapısı)’nın açık bulunduğunu anlayan Türk askerlerinin elli kadarı buradan içeri girmişler ve arkalarından iltihak edenlerle kuvvetlenerek o tarafta Karaca Paşa kuvvetlerine karşı müdafaada bulunan Rumlara baskın yaparak bunları kaçırmışlar ve bu suretle bu taraftan da suru işgal etmişler ve Osmanlı sancağını dikmişlerdir.

İşte elli dört gün süren ve 18 Nisan, 6, 12 ve 29 Mayısta yapılan dört büyük hücumdan sonra —ki sonuncusu bunları en umumisi idi— Şarkî Roma împaratorluğu’nun 1125 senelik başşehri olan (54) İstanbul ( Kostantiniyye) 20 Cemaziyelevvel 857 / 29 Mayıs 1453 salı günü zabtedildi (55). Deniz tarafında donanmaya karşı müdafaada bulunan müdafiler, sura çıkmak isteyenlerle mücadele edip mukavemet ediyorlardı. Fakat bunlar şehrin karadan işgal edildiğini Türk askerlerinin saat üçte o tarafa gelmeleri üzerine anlamışlardı. Rumların sur haricindeki Türk kuvvetleriyle harb ettiklerini gören Türkler surlarda bulunan Rumların üzerlerine hücum ederek bunları öldürmeğe başlamışlar ve bu suretle dışarda gemilerde bulunan askerler de deniz tarafındaki kapıdan içeriye girip ganimet elde etmeğe muvaffak olmuşlardır. Şu halde deniz tarafındaki surlar İstanbul’un kara tarafından işgalinden bir buçuk, iki saat sonra işgal olundu (Dukas s. 293). Marmara tarafındaki surların bir kısmına kumanda eden Çelebi Mehmed’in oğlu Şehzade Orhan, şehrin işgal edildiğini haber alınca elbisesini değiştirerek askerler arasına karışmış ise de aranıldığını haber alması üzerine kendisini surdan atarak intihar etmiş ve başı kesilerek pâdişâha getirilmiştir. Donanma efradının da şehre girdiğini gören Haliç’teki ecnebi gemileri fırsatı kaçırmıyarak kaçabilenler mültecileri alarak limandan uzaklaştılar.  Françes, Türklerin saat iki buçukta şehre hâkim olduklarını yazar ki öğleden sonradır (56).

İmparator XI. Kostantin pek çok müşkilâta ve yapılan ihanetlere rağmen büyük bir azimle şehri müdafaa etmiş, kendisine deniz yoluyla kaçması teklif edildiği halde bunu red ederek askerinin başında ve memleketinin müdafaası uğrunda can vermiştir. Kostantin ölümünde kırk dokuzla elli yaş arasında idi (57). İstanbul fethini müteakip alınan esirlerin mikdarı elli bin kadardı.

Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’a Girmesi (58)

Yirmi iki yaşında İstanbul’u fethederek tarihte FATİH unvanını almış olan II. Mehmed, surların işgal edilip askerin şehre girmesinden sonra halk, kadın, çocuk, büyük kiliseye doğru kaçışıyor ve kaçamıyanlar esir ediliyorlardı (59). Askerler, Ayasofya’ya kadar gittiler, kiliseye dolmuş olan halk arasından istedikleri kadar esir aldılar. Fatih sıkı bir muhafaza altında olarak maiyyetinde vezir, ulema ve sair ileri gelen devlet adamlariyle birlikte muhteşem bir alay ile Topkapısından şehre girdi. Fatih’in İstanbul’a girişi hakkında müellif, eski tarihçiler tarafından görülmiyerek son senelerde yayınlanmış olan bir vekayinâmeden aldığım hulâsayı aşağıya yazıyorum (60).

“Şehirde yer yer mücadele oluyordu; kumandanlar Padişaha: Sen bizzat şehre girmezsen biz ahaliyi itaat ettirmeğe mecbur kalamayız deyince, Sultan Mehmed: imparatorun aranmasını emrettiği gibi, halka taarruz edilmemesini ve halkın itaat eylemesini emreyledi; bu suretle şehirde sükûnet hasıl oldu. Şehirdeki bütün ölüler yakıldı, şehir temizlendi; padişah Romanos (Topkapı) kapısından şehre girerek, Ayasofya kilisesine gitti, oraya gelince atından indi, (Şükrane olarak) yere kapandı ve toprak alıp başının üstüne götürdü; bu esnada patrik, papaslar, pek çok halk, kadın, çocuk toplanmışlardı; padişah şehrin fevkalâde olduğunu görerek:

— “Hakikaten bunlar erkek adamlarmış. Onların muharebe esnasında böylece çarpışmaları ve ölmekten saadet duymaları boşuna değilmiş” dedi; sonra Ayasofya’ya girdi, mukaddes mahalde durdu, patrik ve halk yerlere atılarak ağlaştılar; Sultan Mehmed onlara elleriyle susmalarını işaret etti; sükûnet teessüs edince patriğe:

— “Ayağa kalk. Ben Sultan Mehmed sana ve arkadaşlarına ve bütün halka söylüyorum ki, bu günden itibaren artık ne hayatınız ve ne de hürriyetiniz hususunda benim gazabımdan korkmayınız” dedi. Sonra, ordusunun kumandanlarına dönerek: askerin halka hiç bir fenalık yapmamalarını emretmelerini ve herhangi birisi bu emre itaat etmezse ölümle cezalandırılacağını bildirdi (61).

Kilisenin her tarafını ve hazinelerini görmeği arzu ederek herkesin dışarı çıkmasını emretti; fakat halk ağır ağır çıktığından ve kendisi de bunu bekliyemiyeceğinden dışarı çıktı ve imparatorun sarayına gitti. Orada karşısına Kostantin’in başını getiren bir Sırp çıktı; padişah Rum beylerine bu başın Kostantin’in başı olup olmadığını sordu. Onundur dediler, bunun üzerine:

— “Allah seni ne kadar yüksek yaratmıştı ve seni imparator yapmıştı; niçin böyle boş yere helak olmak istedin?” dedikten sonra kesik başı patriğe gönderdi (62).

Kostantin’in zevcesi împaratoriçe kocasiyle son defa vedalaşıp ayrıldıktan sonra İstanbul’un işgali üzerine Rum beyleri tarafından kızları ve asıl ailelere mensup kadınlarla birlikte Jüstinyani’nin gemisiyle Mora’ya götürüldü. Sultan Mehmed bunları kaçıranların kimler olduğunu tahkik edip öğrendi ve bunları idam eyledi;  akşam üzeri sur dışındaki karargâhına döndü (63).

Tarihin ikinci cildinde görüleceği üzere Fatih Sultan Mehmed, patrik intihabı ve İstanbul’un tanzimi için görülecek işleri tertip ve icabeden memurları tâyin ettikten ve on sekiz hazirana kadar  İstanbul’da  kaldıktan   sonra   Edirne’ye   döndü  ve büyük bir zafer alayiyle şehre girdi (64).

İstanbul’un zabtından üç veya beş sene sonra (1456 veya 1458) Lâtinlerin elinde bulunan Atina alındı ve Peloponez de dahil olduğu halde bütün Yunanistan elde edildi.

Dipnotlar:

* Kaynak: Osmanlı Tarihi, I. Cilt, Anadolu Selçukluları ve Anadolu Beylikleri hakında bir mukaddime ile Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan İstanbul’un fethine kadar, Ord. Prof. İsmail Hakkı UZUNÇARŞILI, 467-493 ss.

İstanbul’un Fethi – TÜRK TARİH KURUMU (ttk.gov.tr)

İcat ve Zıtlar

   İcat ve zıtların birlikte bulunmalarında,

     Büyük bir hikmet / gaye ve amaç var.

     Kudret’in elinde güneş ve zerre birdir.

     Gücün gösterilmesi, zıtların ortaya konmasına bağlıdır.

     Çünkü evvelinde elem çekilmeyen şey, lezzet vermez.

     Kötülüğü tanımayan, hayrın iyiliğinin farkına varmaz.

     Çirkini görmeyen, güzelliği takdir edemez.

     Zarara uğramayan, faydanın değerini bilmez.

     Sıkıntı çekilmeden elde edilen nimetin varlığı, bir şey ifade etmez.

     Nur bilinmeden nâr / ateş, kavranır mı hiç?

     Bütün bunlar; nisbî hakikatlerin / göreceli oluş ve derecelendirmelerin sabitleşip kararlaşması,                                                                                 

     Bir şeyde çok şey olması; o varlık ve onun görünmesi içindir.

     Çünkü bir şeyin vücûdu, birçok hususların yanyana gelmesiyle mümkün.

     Nitekim bir nokta, hızla hareket ettiğinde çizgi hâlini alır.

     Çevirmenin sür’ati; bir ışık parçasını, parlak bir daire yapar.

     Ancak nisbî hakikatler sayesinde, daneler safha safha;

     Sümbüller olarak karşımıza çıkarlar.

     Hararetteki mertebelere; soğukluğun araya girmesi sebep olur.

     Güzellikteki dereceler, çirkinliğin kendisini göstermesiyle meydana çıkar.

     Işık varlığını, karanlığa borçlu. Lezzet, eleme bağlı. Sıhhat, hasta olmadan bilinmez.

     Cennet olmazsa, Cehennem azap etmez.

     Yüce Allah, zıtlar içinde; hikmet ve haşmetini gösteriyor.

     O Kudret Sahibi, zıtlar içinde iktidar ve azametini zuhur ettiriyor.

     Çünkü bu çeşit fiiller; İlahî Kudretin Zâtı’nın lâzımı ve gereğidir.

     Zira o Zât’a acz yol bulamaz. Onda mertebeler olamaz.

     Her şeye karşı nispeti bir. Hiçbir şey O’na ağır gelmez.

     O Kudret’in ışığına güneş mişkat / lâmba ve kandil olmuş.

     Bu mişkatın nuruna deniz yüzü ayna, şebnem / çiğlerin gözleri aynalık etmekte.

     Geniş deniz yüzünün gösterdiği güneşi; alın buruşukluğundaki katreler de gösterir.

     Velhasıl, şebnem / çiğ’in küçük gözü yıldız gibi parlıyor.

     Şebnem / çiğ ve deniz bir olur güneşin nazarında.

     Kudrete nazire yapar. Tanzir eder benzetir.

     Şebnemin göz bebeği küçücük bir güneştir.

     Şu muhteşem güneş de, küçücük bir şebnemdir.

     Gözbebeği bir nurdur ki,

     Kudret Güneşi’nden gelir, o kudrete Kamer / Ay olur.

     Sema ve gökler bir denizdir.

     Rahman’ın nefesiyle, alın kırışığında dalgalanan katre ve damlalar ki, 

     Yıldız ve güneş hükmündedirler.

     Kudret tecellî etti. O katrelere nuranî lem’a ve parıltılar serpti.

     Her bir güneş bir damla, her bir yıldız bir şebnem / çiğ,

     Her bir parıltı timsal, örnek ve nümunedir. O damlaya benziyen güneş;

     O tecellî eden feyzin, küçücük bir aksi ve yansımasıdır.

     O katreye benzer güneş. Mücellâ, cilâlı ve parlak eder camını.

     O parıltıcık cilâlı hale getirir; cam, inci gibi parlar.

     O çiğ tanesine benzeyen yıldız, lâtif / güzel ve hoş gözünün içinde, bir yer yapar parıltıya.

     Parıltı olur bir lâmba, gözü olur bir cam.

     Misbahı / kandili nurlanır.

Akıl Yoksunluğu Trajedisi

İki kadın konuşmaktadır: “Komşum, bir haftadır başım ağrıyor. Geçen hafta düğüne gittim, dansözün alnına para yapıştırdım. Sonra çok üzüldüm.” Muhafazakâr hayat tarzına sahip diğer kadın onu teselli etmek istiyor: “Madem üzüldün, pişmanlık duydun; tövbe edersin, Allah seni affeder.” der. Önceki kadın: “Onunla ilgisi yok, dansöz çok çirkindi, parama yazık oldu.” cevabını verir.

İki ayrı model, iki ayrı dünya görüşü ve değer yargısı… Değerlerimiz, kimliğimizi; kimliğimiz, davranışlarımızı oluşturuyor. İçinde ne varsa küpün dışına o sızıyor.

Haberi gazetelerden okudum: Siyasi tarihimizde 28 Şubat Post Modern Darbesi diye adlandırılan süreçte aktif görev alan ve bu sebeple yıllar sonra mahkeme kararıyla rütbeleri sökülen, aynı zamanda müebbet hapse mahkûm edilen altı general, sürekli yaşlılık ve kocama sebebiyle cumhurbaşkanı tarafından affedilmiş. Generallerden biri “Ben suçlu değilim; affı kabul etmiyorum.” diyerek tekrar yargılanmak üzere mahkemeye başvurmuş.

Bu, sizce nedir? Nasırlaşmış kin mi, kibir mi, değersizleştirme mi, sağlam duruş mu, tutarlılık mı, öfke mi, hazımsızlık mı?…

27 Mayıs Askeri Darbesinin üzerinden yıllar geçti, o dereden çok su aktı. Şimdilerde, o yıllar için “kara günler” deniyor, darbe yapanlar lanetleniyor, onların memlekete verdiği zararlar konuşuluyor. Darbe sonunda asılanların isimleri yollara, havaalanlarına, köprülere, okullara veriliyor. O dönemde küçümsenip cezalandırılanlar şimdi yüceltiliyor, yüceltilenler değersizleştiriliyor, tarihin çöplüğüne layık görülüyor.

Aynı olgunun, algı farklılığıyla nasıl değer kazanıp kaybettiğine tipik bir örnektir 27 Mayıs 1960 İhtilali. Lise yıllarımda Milli Güvenlik dersimiz vardı, o derste bize bu ihtilal, “Ak Devrim” diye anlatılır ve askeri darbeye muhatap olan parti yöneticileri vatan hainliğiyle suçlanır, kötülenirdi.

Olgular, algılarımızla anlam, değer kazanıyor. Algılarımızın doğruluğu veya yanlışlığı olguyu değerli ya da değersiz kılabiliyor. Algılar nasıl oluşuyor, nasıl düşünceye ve yargıya dönüşüyor?

Algı, somut bir nesnenin zihindeki yansımasıdır. Düşünme, soyut bir nesnenin zihinde oluşturduğu faaliyettir. Bu faaliyet, kanaati ve inancı doğurur. Kanaatimiz ve inancımız doğrultusunda olaylara ve eşyaya anlam yükleriz. İnancımız sevmeyi emrediyorsa severiz, dövmeyi emrediyorsa döveriz, öldürmeyi emrediyorsa öldürürüz. İsrail, Gazze’de Filistinlilere uyguladığı vahşet, katliam, cinayet emrini inancından, bozulmuş Tevrat’tan, arz-ı mevut doktrininden almaktadır. Dünya tarihinde emsali görülmemiş bu katliamın sebebini uzakta aramaya gerek yok. Sebep, “Vaat Edilmiş Topraklar” doktrinidir.

Algı, düşünce, kanaat sırayla insandaki inancı besleyen kanallardır. Akıl, inancın oluşmasında güçlü bir belirleyicidir. Aklın kılavuzluğuna inanmak da inancımızın gereğidir. Yüce Allah, Yunus suresi 100. ayetinde “Allah’ın izni olmadan hiç kimse inanamaz. O, akıllarını kullanmayanları murdar kılar.” der. Aklını kullanmayanların murdar kılınması, onun leş olması demektir.

Allah (C. C), değerlerin atalardan öğrenilmesini önermez. Ataların örf ve adetleriyle inanç oluşturmak bir kolaycılıktır; ancak atalar doğru kaynak değildir. Bakara suresi 170. Ayette “Onlara (müşriklere) Allah’ın indirdiğine uyun, denildiği zaman onlar, «Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız» dediler. Ya ataları bir şey anlamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler?”

Dünyada huzur kalmadı. Dünya, yaşanacak yer olmaktan çıktı. Hiçbir mantığı olmayan inançların, değerlerin kılavuzluğunda insanlar, milletler arasında ilişkiler kuruluyor, kavgalar oluyor, savaşlar çıkıyor. Seven, sevilmeyen; ölen, öldüren; zalim, mazlum kendisini haklı görüyor. Herkes, bir tarafa savrulmuş, hiç kimse bulunduğu yerin izahını yapamıyor. Dünya insanlığı, rotasını kaybetmiş gemi misali. Kâğıt üzerinde varlığını bildiğimiz uluslararası kuruluşlar ya güçlülerin dümen suyuna girmiş ya da çaresizliğin bayrağını çekmiş durumda. Orman kanunlarını uyguladığını bildiğimiz aslanın bile Gazze’deki Siyonist vahşete denk bir hikayesini okumadım hiçbir kitapta.

İnsanımız ve insanlık, adalete muhtaç. İnsanlık, ekmek kadar, su kadar, hava kadar doğru bilgiye muhtaç. İnsanlık, muhtaç olduğu aklı devre dışı bırakarak sonunu hazırlıyor. İnsanlık, akılsızlık bombasını üzerinde patlatarak intihar ediyor. Bakalım, bu akılsızlık bizi hangi uçuruma atacak veya akıl, hangi uçurumun kenarında bizi yakalayacak?

Atatürk ve Fatih Sultan Mehmet

“Konstantiniyye muhakkak fethedilecektir. Onu fetheden komutan ne güzel komutandır. Onu fetheden ordu ne güzel ordudur.”

Hz. Muhammed

(O’na, Ashab-ı Güzine, Ehl-i Beytine Selam olsun)

 “Fatih’in devrinde yaşasaydım reyimi (oyumu) tereddütsüz ona verir ve onu reisicumhur (cumhurbaşkanı) seçerdim”

Mustafa Kemal ATATÜRK

“Yelkenler biçilecek, yelkenler dikilecek;
Dağlardan çektiriler, kalyonlar çekilecek;
Kerpetenlerle surun dişleri sökülecek
 
Yürü, hâlâ ne diye oyunda oynaştasın?
Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaştasın.!”
Arif Nihat ASYA

Atatürk ve Fatih Sultan Mehmet

 “Bir gün İstanbul’un fethinden konuşulurken söz Fatih Sultan Mehmet’e geldi. Atatürk ortaya şöyle bir sual attı: “Tarih acaba benim mi yoksa İkinci Mehmet’in mi yaptığımız işleri daha mühim bulacaktır”.  Bulunanların neredeyse hepsi: “Siz!..” dediler.

“Niçin?” dedi. Sual sırası kendine gelenler, “Atatürk’ün Fatih’ten çok büyük olduğunu kanıtlamak için” akla hayale gelmeyecek deliller toplamaya ve Atatürk’e övgüler dizme konusunda adeta birbiriyle yarışmaya başlarlar. Hatta bazıları: “Sizin yanınızda Fatih kim olurmuş?” diyecek kadar ileri gidenler vardı.

Fakat ne söylenirse söylensin verilen cevapların Atayı hiç tatmin etmediğini anlamak güç olmuyordu. Nihayet söz orada bulunanların en gencine geldi, bu zat:  “Efendim!” dedi “tarih bir sınav salonuna benzer, karşısına gelenlere birtakım hususi meseleler verir. Neticede verdiği problemleri çözüşüne ve bundaki yeteneğine göre bir numara verir.

Aşağı yukarı tarihin sınavına çıkanların hepsi ayrı şartlar içinde ayrı meseleler karşısında kalmışlardır. Bunları en iyi halledenler de tereddütsüz on numara almışlardır. Zannımca, tarihin adamı olan şahsiyetlerin karşısında kaldıkları hadiseleri birbirleri ile mukayese etmekle hükümlere varmak kabil değildir. 

Fatih karşısına çıkan problemleri en iyi şekilde hallederek on numara almıştır. Siz de önünüze çıkan meseleleri halletmiş ve on numarayı kazanmış bir tarih büyüğüsünüz.”

Atatürk bu sözleri büyük bir dikkatle dinledi ve neticede: “Bravo!” dedi.

Sonra biraz evvel Fatih’i küçümseyen zata dönerek:

 “Sen halt etmişsin!..” dedi. Ben Fatih’ten büyük olabilir miyim?  

Çok kereler Fatih’in karşılaştığı meseleleri düşündüğüm zaman ben de aynı hal çarelerine varmışımdır. Yalnız, Fatih, benim karşısında kaldığım hadiseleri nasıl hallederdi? Bunu çok merak ederim.. İkinci Mehmet büyük adamdır büyük…”

Atatürk, biraz uzaklara dalıp düşündükten sonra “Tarihimize nasıl bakmalı?” sorusuna cevap verircesine şunları söylemiştir:

 “İmkan olsa da her Türk ailesinin tarihi tespit edilebilse, asırlar içinde her ailenin bir, iki, üç büyük adam verdiği tespit edilebilir.

Mesela Timur soyundan Hasan Baykara, Osmanoğulları’ndan Fatih, Yavuz, hatta Dördüncü Murat, Selçukoğulları’ndan Ertuğrul, Kılıç Arslan filan o dönemin tarih telakkileri ile hatıraları bizlere kadar erişmiş Türklerdir. Yalnız şunu da unutmamalıdır ki, hiçbir adamın memleketine hizmet etmiş olmasına karşılık, sülalesini bir memleketin başına sarmağa da hakkı yoktur.

Onun içindir ki Türk’ün tabiatında beyzadelik an’anesi yerleşememiştir. Türk, Türk olduğu için asildir. Bu Anadolu’nun en ücra köşesindeki Mehmetçik, vaktiyle dünyanın yarısını titretmiş bir sınır beyinin nesli olabilir. Amma bundan dolayı hiçbir iddiası yoktur. Çoğumuz büyük babamızın babasını hatırlamayız. Bütün soy gururumuzu Türk olmanın içinde buluruz. İşte onun içindir ki cumhuriyet Türk’ün en tabii idare şeklidir.

Amma ben Fatih’in devrinde yaşasaydım memnuniyetle reyimi (oyumu) tereddütsüz ona verir ve onu reisicumhur (cumhurbaşkanı) seçerdim”

            Kaynak:         

1. Ahmet Halit Yaşaroğlu, Atatürk’ün Bilinmeyen Hatıraları,  Nakleden: Münir Hayri Egeli, 1954, Yenilik Basımevi, İstanbul, s.57- 58.

2. Hilmi Özden, Ankaralı Arabacı İsmail, İstanbul, Çoban Yayınları, 2017, 1.Kitap, s.123.

Ötüken’den Cumhuriyet Kitapları 1-Cumhuriyet Döneminde Türk Ocakları 2-Cumhuriyet ve Kadın 3-Cumhuriyetin Yüzüncü Yılında Türk Kültürü

1-Cumhuriyet Döneminde Türk Ocakları ve Halkevlerine Geçiş

Safa Furkan Karacakaya’nın 2023 yılında yayınlanan eseri 12 X 19,5 santim ölçülerinde, 214 sayfadır. Yazarın ele aldığı Türk Ocakları, Osmanlı Cihan Devleti döneminde, cihan sıfatının da devlet vasfının da mum gibi erimeye başladığı bir zaman diliminde, Türk milletinin geleceğini tanzim etmek maksadıyla kuruldu.

Kurucular arasında siyâset adamı, diplomat ve fikir adamı, Kara Harp Okulu mezunu Ahmet Ferit Tek (Bursa, 1878-İstanbul, 1971), yazar ve diplomat Galatasaray Lisesi Mezunu Müftüoğlu Ahmet Hikmet (İstanbul, 1870-İstanbu, 1927), Tıp Doktoru Türk Ocakları’nın isim babası Fuat Sâbit Ağacık (Erzincan’ın Kemal ilçesi1957-İstanbul 1887), siyâsetçi, Paris Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun hukukçu, gazeteci ve yazar Ahmet Ağaoğlu (Azerbaycan’da Şuşa şehri (1869-1939), Osmanlı döneminde Harbiye’den, daha sonra Paris Üniversitesi siyâsi İlimler Fakültesi’nden mezun olan, 1908 yılında İstanbul’a yerleşen, sonradan İstanbul Üniversitesi adını alan Darü’l Fünunda hocalık yapan Yusuf Akçura (Tataristan’da Ulyanovsk şehri 1876-İstanbul 1935), İstanbul Hukuk Mektebi mezunu; Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nda Musul, Şebinkarahisar, Urfa ve İstanbul milletvekilliği, İrşad Encümeni reisliği yapan millî şâir Mehmet Mmin Yurdakul ( 1869-1944) gibi isimler vardı.

İlk başkan Mehmet Emin Yurdakul’dur. Kısa bir zaman sonra Erzurum’a vâli olarak tâyin edilince Ahmet Ferit Tek başkan oldu. Derneğin asıl maksadı Osmanlı Devleti’ni yaşatmaktı. Ancak devletin dağılma eğiliminde olduğu, kurtarmanın mümkün olmayacağı anlaşılınca, diğer unsurları dışlamadan Türklüğün hâkim olduğu yeni bir yapılanma yolu tercih edilmiştir. Ziya Gökap bu düşünceyi; ‘Türk milletindenim, İslâm ümmetindenim, batı medeniyetindenim’ sözleriyle ifâde ediyordu.  Millî şuurun, millî kültürün gelişmesi ve Türk milletinin bağımsız bir devlete sâhip olması için çalışılmıştır.

Türk Ocakları’nın, Türk milletini bağımsızlığa kavuşturacak en büyük güç olduğunu anlayan işgal kuvvetleri, Meclis-i Mebusan’dan önce Türk Ocakları’nın faaliyetini men edip Ocağı kapatıyor ve önde gelen mensuplarını Malta’ya sürgüne gönderiyor.

Eserin yazarı Safa Furkan Karacakaya, 12 X 19,5 santim ölçülerindeki 190 sayfalık eserinde gelişmeleri; *Türk Ocaklarının Millet ve Halk Anlayışı. *İktisat, Eğitim ve Kültür Alanındaki Fikirleri. *Mustafa Kemal Paşa’nın Türk Milleti, Türk Ocakları ve Halkçılıkla İlgili Görüşleri. *Türk Ocaklarının Tekrar Açılması ve Türkiye Cumhuriyetinde Teşkilâtlanması. *Türk Ocaklarının Kapatılması ve Mallarının Tasfiyesi. *Türk Ocakları Hakkında Yabancıların Görüşleri. *Türk Ocaklarından Halkevlerine Geçiş. *Halkevlerinin yapılanması.

Türk Ocaklarının kapatılması konusunda çok çeşitli görüş ve iddialar vardır. Kapatılma kararı tek sebebe dayalı değildir. Belli başlıları şöyle ifâde edilebilir: *Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın kurulması ve Türk Ocakları önde gelenlerinin bu partiye katılmaları. *Halkevleri ile Türk Ocaklarının kültür anlayışlarındaki farklılık ve. Türk Ocakları’nın İttihat ve Terakki Cemiyeti gibi parti hâline gelmesi ve Cumhuriyet rejiminin bütün kurum ve kuralları ile yerleşmemiş olması sebebiyle, bölünmenin problemlere yol açabileceği endişesi. Atatürk’ün bir vesile ile; ‘Türkiye’de dikta rejiminin oluşmaması için ben geçici süre ile ve bir miktar diktatörlük yapacağım’ sözü, bu düşünceyi desteklemektedir. Demokrat Parti döneminde Nisan 1950’de kurulan Türkiye Milliyetçiler Derneği hakkında 22 Ocak 1953 târihinde mahkeme kararı ile kapatılması ve her iki kararda da hiçbir kurucunun hiçbir mensubunun cezalandırılmaması, aynı sebebin geçerliliği düşüncesini kuvvetlendirmektedir. Üstelik Türk Ocaklarının genel başkanı Hamdullah Suphi Tanrıöver, Romanya’ya büyükelçi olarak tâyin edilmiş, oradaki görevi sırasında Gaggavuzlarda Türklük şuurunun gelişmesine yönelik çalışmaları, Atatürk tarafından büyük ölçüde desteklenmiştir.

SAFA FURKAN KARACAKAYA: 1993 yılında İstanbul’da doğan yazar, 2011 yılında başladığı İstanbul Teknik Üniversitesi İmalat Mühendisliği bölümündeki eğitimine ara vererek 2013 yılında İstanbul Üniversitesi İstanbul Üniversitesi Açık ve Uzaktan Eğitim Fakültesi Târih bölümüne kayıt oldu. 2017 yılında tamamladığı lisans eğitiminin ardından, aynı yıl İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Türkiye Cumhuriyeti Târihi Anabilim Dalı’nda yüksek lisans eğitimine başladı. Hâlen aynı kürsüde doktora eğitimine devam etmektedir. 2020 yılından itibâren Bandırma Onyedi Eylül Üniversitesi Târih Bölümünde araştırma görevlisi olarak görev yapmaktadır. İyi düzeyde İngilizce, Almanca ve Fransızca bilmektedir.

2-Cumhuriyet ve Kadın

Cumhuriyet dönemi, Tanzimat ve İkinci Meşrutiyet döneminde başlayan modernleşme akımının ete kemiğe büründüğü bir devre tekabül eder. Bu inkılaplar çağının mühim başlıklarmdan biri de kadındır. 

Tanzimat döneminden itibâren dile getirilmeye başlanan ‘kadın’ konusu, Millî Mücadele döneminde kadınların gösterdiği büyük çaba ile farklı bir noktaya taşınır. Savaşta gösterilen büyük kahramanlıklar Cumhuriyetin ilânı ile birlikte siyâsî, hukukî haklarla kuşatılan eğitim ile yüceltilen kadınlar için bir başlangıç noktası olur. Muasırlaşma hedefine doğru atılan her adımda kadınların toplum içindeki variyetinin yüceltilmesi için çalışılmıştır. Mustafa Kemal Atatürk tarafından savaşın bitimi ile birlikte dile getirilmeye başlanan kadın devrimi Cumhuriyetin en önemli kazançlarından biri olur.

Türk kadınının hak arayış serüveni Cumhuriyet döneminde kendisine nasıl bir yer bulmuştur, bu arayışın filizlenmesi ve geliştirilmesi sürecindeki dinamikler nelerdir, edinilen haklar layıkıyla kullanılmış mıdır soruları üzerinden yola çıkılarak hazırlanan bu çalışmada ‘Cumhuriyet ve Kadın’ konusu siyâsî, hukukî ve sosyal kazançlar üzerinden değerlendirilmiştir.

Ele alınan konu başlıkları şöyledir:

*Savaşın Ardından Siyâsî Hayatın Şekillenmesi. *Cumhuriyetin İlanı Öncesi Dönemin Kadın Algısı. *Cumhuriyetin İlk Yıllarında Kadın. *Mustafa Kemal Atatürk’ün Kadın Konusuna Yaklaşımı. *TBMM’de Gelişen Kadın Söylemi *Medeni Kanun’un Kabulü. *Kadınlara Belediye Seçimlerine Katılma Hakkının Verilmesi. *Kadınlara Muhtar Seçme ve Seçilme Hakkının Verilmesi… *Kadınlara Milletvekili Seçme ve Seçilme Hakkının Verilmesi. *Siyaset Sahnesinde Kadınlar. *Eğitim, Toplum Hayatında Kadın. *Milletlerarası Kuruluşlarda Türk Kadınları.

2023 yılında yayınlanan kitap 12 X 19,5 santim ölçülerinde, 214 sayfadır.

BERAL ALACI:                                                                                                                                             İzmir Karşıyaka’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini Karşıyaka’da tamamladı. 1999-2003 yılları arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Târih Bölümünde lisans eğitimi aldı. 2003 yılında girdiği Dokuz Eylül Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Târihi Enstitüsü Yüksek Lisans programından 2006 yılında; yine 2003 yılında girdiği Manisa Celal Bayar Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Târih Öğretmenliği Tezsiz Yüksek Lisans programından 2005 yılında mezun oldu. 2008-2014 yılları arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Târihi Enstitüsü’nde doktora eğitimini tamamladı. Meslek hayatına 2003 yılında özel dershanede öğretmenlik yaparak başlayan Alacı, 2008 yılında Kırşehir Ahi Evran Üniversitesine târih okutmanı olarak atandı. 2009 yılı Mart ayından itibaren Manisa Celal Bayar Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Târih Bölümünde araştırma görevlisi olarak görev yapmaya başladı. 2018 yılında İzmir Demokrasi Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’ne Doktor Öğretim Üyesi olarak tâyin. 2022 yılı Ocak ayında Doçent ünvanım alan Alacı, hâlen İzmir Demokrasi Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümün¬de görev yapmaktadır. Türk Demokrasi Târihi, Türk Kadın Devrimi, Türkiye-İspanya İlişkileri alanlarında çalışmaları bulunmaktadır.

                                                                                                                                                             3-Cumhuriyetin Yüzüncü Yılında Türk Kültürü ve Medeniyeti Üzerine Düşünceler (Dün-Bugün ve Yarın)

Kültür ve medeniyet kavramları birbirine karıştırılmaktadır. İkisinin aynı şeyler olduğu düşünenler de vardır. Ziya Gökalp’in ‘Kültür millî, medeniyet beynelmileldir’ özdeyişi hatırlanırsa, iki kavramın farklı yapı ve muhtevâları olduğu anlaşılır. Akıl ve zekâ birbirinden ne kadar farklı ise, kültür ve medeniyet de o kadar farklıdır.

Kültür kavramının yüzlerce târifi olmasına rağmen medeniyat muhteva itibariyle zengin olmakla birlikte târifi kısadır. Kültürü, sosyologların ekseriyetinin üzerinde mutabık kaldığı târifle şöyle açıklamak mümkündür: ‘Kültür zihniyetlerin bileşkesinde ortaya çıkan ve topluma kimlik kazandıran değerler ve normlardır.’ Buradan hareketle ‘kültürü, bir topluluğu millet yapan ve diğer milletlerden farklı kılan bir hayat tarzı’ bir başka ifâdeyle ‘bir cemiyet, topluluk ve millet için sosyal akrabalık bağlarının ve değerler manzumesinin bütünüdür.’

Şu hususları da hesaba katmak gerekir: ‘Kültür bir toplumun hayat tarzıdır. Kültür bir topluluğun, milletin duygu, düşünce ve davranış kalıplarını ihtiva eder. Burada başta din, dil, târih, bilgi, san’at, örf ve âdetler, ahlâk gibi unsurların bulunduğu, kısaca kişinin bir cemiyetin üyesi olması dolayısıyla kazandığı çeşitli değerler yanında sâhip olduğu diğer bütün mahâret ve alışkanlıkları da ihtiva eden bir bütünden meydana gelir.’

Bir millet ve toplumun maddî, mânevî varlığına âit üstün niteliklerden, değerlerden, fikir ve sanat hayâtındaki çalışmalardan, ilim, teknik, sanâyi, ticâret ve benzeri sâhalardaki nîmetlerden faydalanarak ulaştığı bolluk, rahatlık ve güvenlik içindeki hayat tarzı, yaşama biçimi medeniyet olarak adlandırılır.

Ziya Gökalp’in; ekseriyet tarafından kabul edilen ‘Türk milletindenim, İslâm ümmetindenim, garp medeniyetindenim’ sözü, bir kısım sosyologlar tarafından tenkit edilmekte, hatta reddedilmektedir: Deniliyor ki… ‘Batı ve doğu medeniyetine bağlılık diye bir şey yoktur. Sadece bir milletin hayat görüşüne göre inşa ettiği sağlıklı ve zinde medeniyet vardır. Bunun inşasında eski ve yeni bütün medeniyetlerle birlikte, Batı medeniyetine kuvvet ve kudret bahşeden unsurlardan da faydalanmak gerekir. Batı medeniyeti kavramının Hıristiyan medeniyeti kavramını tedâi ettirdiği, akla getirdiği düşünülürse, bizim batı medeniyetinden olmamız düşünülemez ve kabul edilemez. Biz Türkler, İslâm medeniyetindeniz. Bizim millî kültürümüzün temelinde İslâmiyet vardır.

Her ne kadar din, kültürün oluşmasında etkili oluyorsa da ‘din eşittir kültür diyemeyiz. Eğer böyle olsaydı, bütün Müslüman ülkelerin bir millet sayılması gerektiği gibi, aynı dine mensup Batılı toplumların hepsi de bir millet kabul edilebilirdi. Ayrıca kültür farklılıkları sebebiyle her milletin dini anlaması ve yorumlaması farklıdır. Başka bir ifadeyle toplumun kültürü, o toplumun din anlayışını etkilediği gibi, din de kültürü etkilemektedir. Bunun için Türk’ün Müslümanlığı ile Arap ve Fars’ın Müslümanlık anlayışları da birbirinden farklıdır.

Eserin yazarı Prof. Dr. Ruhi Ersoy, telif ettiği eserine ‘Türk Kültürü ve Medeniyeti Üzerine Düşünceler’ ismini vermekle isâbet etmiştir. Değerlendirmelerine katılanlar olduğu gibi itirazı olanlar da mutlaka bulunacaktır. Şu var ki ufuk turu mâhiyetindeki sayfalar, kültür ve medeniyet hakkında okuyanları düşünmeye sevk etmektedir. 

13,5 X 21 santim ölçülerinde, 214 sayfa hacimli kitap 2023 yılında okuyucuya sunulmuştur.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

  İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

 Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr 

Prof. Dr. RUHİ ERSOY: 2 Aralık 1972’de Osmaniye’de doğdu. İlk, orta ve lise eğitimini doğduğu şehirde tamamladı. Erciyes Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türkoloji Bölümü’nden 1995 yılında mezun oldu ve aynı yıl Kayseri’de Millî Eğitim Bakanlığı bünyesinde öğretmen olarak göreve başladı. 2001 yılında Gaziantep Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi’ne öğretim görevlisi olarak tâyin edildi. 2003 yılında Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Türk Halkbilimi Ana Bilim Dalı’nda doktora çalışmasını tamamlayarak Gaziantep Üniversitesi’nde öğretim üyesi oldu. 2005 yılında İngiltere’de School of Oriental and African Studies’de misafir araştırmacı olarak bulundu ve ‘Oryantalist Batı Anlayışına Karşı Türk İslam Kültürü’ temalı birçok konferans verdi. 2008-2011 arasında Gaziantep Üniversitesi’nde senato üyeliği ve konservatuar müdürlüğü görevinde iken Suriye-Türkiye ilişkilerinin kültürel diplomasi ayağında projeler geliştirerek katkıda bulundu. 7 Haziran 2015 Genel Seçimlerinde MHP’den 25. Dönem Osmaniye milletvekili seçilerek parlamentoya girdi. Hâlen Hacı Bayram Veli Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Türk Halk Bilimi Bölümü’nde profesör olarak görevine devam etmektedir. 

Türklerin Şifa Bulmaz Hastalıkları!

“Türkleri uyarmaya devam! Belki geçmişi hatırlayıp geleceği kurtarırlar…”

Bilinen binlerce yıllık tarih içinde sayısız devlet kuran biz Türkler, acaba o kurduğumuz devletler içerisinde muktedir olabildik mi?

Ya da bazılarının iddialarına göre, Osmanlı örneğinde olduğu gibi devlet yaşamının kritik noktalarını; devşirme, muhtedi, dönme ve hizmetlilere mi teslim ettik? Bu durum günümüzde de sürüyormu?

Türklerin, ırkçı olmadığı herkes tarafından bilinen bir gerçek! Bana Türk’ü tarif et deseniz; kendine aşırı güvenli ve bu nedenle tedbirsiz, alçak gönüllü, çalışkan, sabırlı, hoş görülü, hümanist bir insan tipidir derim.

Böyle olması ise bazı zafiyetlerin ortaya çıkışına ve bu zafiyetin bir hastalık haline dönüşmesine neden olmuştur.

Kendisi de Türk olmayan Selçuklu veziri Nizamülmülk’ün Türkleri eğitimden uzak tutması örneğinde olduğu gibi devlet ve sosyal hayatın ellerine teslim edildiği birçok gayr-ı Türk, bugüne kadar neler yapmıştır, bilinmesi gereken bir konudur.

Yani hastalığı teşhis etmezsek ne hastalığın farkına varırız ne de bu hastalığın toplumsal bünyeye verdiği zararları anlayabiliriz.

Türklerin, Türk olmayanları devletin ve sosyal yaşamın kritik noktalarına taşıması bir ruhsal hastalıktır. Düşünün, bir Türk devleti olan Osmanlı Devleti’nde, 218 sadrazamdan sadece 100’ü Türktür! Ya padişah anaları?

Hem de bunun defalarca yanlışlığının farkına varılmasına rağmen!

Üzülerek ifade etmeliyim ki; Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı’da gelenek haline gelmiş olan; devleti, bilim odaklarını ve sosyal yaşamı Türk olmayanlara teslim etme zihniyeti, günümüz Türkiye’sinde de devam etmektedir.

Aşıkpaşazade bize 560 yıl öncesine dair, Bizans dönmesi Rum Mehmet Paşa’ya ilişkin bir olay anlatır ve; “Rum Mehmet Paşa’nın İslam dinine girmiş olmasına rağmen, Bizans’ın eski soyluları ile irtibatta olduğunu, onların telkinleri doğrultusunda hareket ettiğini, İstanbul’un bir gün yeniden Bizanslıların eline geçmesini beklediğini” diye nakleder.

Siz günümüzde Rum Mehmet Paşaların olmadığını ve etkili makamlarda bulunmadığını mı zannediyorsunuz?

Osmanlı’ya hakim olmuş bu gayr-ı Türkler, Anadolu ve Rumeli’de yaşayan Türkleri, yaptıkları uygulamalarla isyan ve ihtilal hareketlerine mecbur etmiş, ardından da “taş üstünde taş, omuz üstünde baş bırakmayın” diyerek vahşice yaptıkları ile tesirleri günümüze kadar gelen hadiselerin müsebbibi olmuşlardır.

Muhteşem Yüzyıl dizisi ile Türk halkının da dikkatini çeken, bahsettiğimiz gayr-ı Türklerden Pargalı İbrahim Paşa; kendisinin ve diğerlerinin ulaştığı gücü vurgulaması bakımından Avusturya Kralı Ferdinand’ın elçilerine söylediği sözler çok ilginçtir: “Bu büyük devleti idare eden benim, her ne yaparsam yapılmış olarak kalır; zira bütün kudret benim elimdedir. Memuriyetleri ben veririm; eyaletleri ben tevzi ederim; verdiğim verilmiş ve red ettiğim red edilmiştir. Büyük Padişah, bir şey ihsan etmek istediği veya ihsan ettiği  zaman bile eğer ben onun kararını tasdik etmeyecek olursam gayr-i vaki gibi kalır. Çünkü her şey harb, sulh, servet ve kuvvet benim elimdedir.”

Unutulmasın ki; yazıda bahsi geçen Pargalı İbrahim ve Rum Mehmet Paşalar idam edilmiştir.

Hani Osmanlı, Türk devletiydi? Evet, terminolojide Türk devleti ama uygulamada arada bulasın!

Türklerde yabancıya karşı hayranlık ve teslimiyet, maalesef bir aşağılık kompleksine yol açmıştır. Zannetmişizdir ki; biz hiçbir şeyi yapamayız ve başaramayız! Halbuki bu algı yanlıştır ve bu yanlışlığı ispatlayan son örnek, Nobel Ödülü kazanan ve Türklüğü ile gururlu Aziz Sancar’dır.

Onun için gidip; siyaseti, bürokrasiyi, üniversiteyi, medyayı yetmedi din ve diyanet işlerini de gayr-ı Türklere bırakmışızdır. (Bu bize karşı yürütülen bir operasyon da olabilir!)

Buna bir tek dur dediğimiz dönem; 1919 – 1938 arasında yaşayan “Büyük Türk” Mustafa Kemal Atatürk’ün, Türkler için bir “reklam arası” verdiği dönemdir. Halen de onun kırıntıları ile idare etmekteyiz.

Atatürk; “başınıza geçireceğiniz adamların asli cevherine dikkat ediniz” veya “beni Türk hekimlerine emanet ediniz” gibi sözleri boşuna söylememiştir.

Son söz şu olsun; Türkler benim bu yazdıklarımı yine dikkate almayacak, buna karşılık gayr-ı Türkler, bu yazıyı satır satır dikkatle okuyarak varlıklarını korumak için nasıl tedbir alacaklarını veya Türklere fener tutan bu garibi, nasıl etkisiz hale getireceklerini düşüneceklerdir…

Dedim ya, hastalık bizde akıl ve ruh tutulması yaratmış. Ama şifasını bulacağız!

“Yine 10 yıl öncesinden bir yazı… 100 yıl önce de yazsam her halde yine aynı şeyleri yazacaktım! Sizce bunda bir tuhaflık yok mu?”

Sorunlu ve Tehlikeli Bir Gidişat

Erdoğan Aslıyüce dostumuza geçmiş olsun diyerek; Allah’tan acil şifalar dileyerek yazımıza başlamak istiyorum. Erdoğan Bey ile oldukça fazla hatıralarımız olmuştur. Sendikacılık döneminden beri sendika seminerlerine arkadaşlarımızla katılırdık. Seneler çok çabuk geçiyor. İstanbul içinde ve dışında dost ve çeşitli kuruluşlardan davet alır ve bu vatan sevgisi ve milli heyecan dolu toplantılara katılmayı görev bilirdik. Rahmetli Başbuğumuz Alparslan Türkeş’in davetlerini, ricalarını emir kabul eder; Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde Türk Federasyonun kongre ve toplantılarına katılırdık. Vatandaşlarımızla birlikte olmayı ayrı bir mutluluk sayardık.

            Küçük oğlum Afşin hediye kitaplarla dolu seyahat çantasının kapıya yaklaştığını gördükçe “babam deplasmana gidiyor” demekten kendini alıkoyamazdı. Bu ve benzeri faaliyetler ve yorgunluklar bizim için duygu ve anlam yüklü idi. Asla yorulmaz; tersine dost ve vatandaşlarımızla birlikte aslında dinlenirdik. Herkesin herkese vereceği olduğu gibi; alacağı hususlar ve tecrübeler de vardır. Halkına tepeden bakan, küçümseyen, entelci ve aristokrat aydınlar farkına varmadan toplumdan hep uzaklaşmışlar ve zamanla da yalnızlığa mahkûm olmuşlardır. Ne ekerseniz onu da biçersiniz. Bu kanun değişmiyor.

            Türkiye’de oy, parti çıkarı ve kamu kaynaklarını yandaşlara peşkeş çekenler sürdüğü ve liyakata değil; sadakate göre işlemler yapıldığı sürece kültürel hayatımız ve halkımız hep ihmal edilmiştir. Oturulan iskemle çok büyütülmüş ve hiç değişmeyecek zannedilmiştir. Bundan önemli kültür ve kimlik unsurlarımız zarar görmüştür. Milli kimlikte bile yeni Anayasa adı altında gerçekleri göz ardı etme, gündemi değiştirme örtüsü altında anayasa oyunları oynanmaktadır. Böylece kendi kendini tatmin etmektedirler. Türkiye’nin yeni bir anayasaya ihtiyacı yoktur. Bazıları dış dayatmalarla Türkiye’ye makas değiştirtmek için anayasaya sarılmışlardır. Yeni adı altında anayasada milli kimlik reddi öne çıkmaktadır. Türk milleti aptal değildir. Kabile, aşiret ve mahalli diller bir Dünya dili olan Türkçe ile cahilce yarıştırılma soytarılığı sergilenmektedir. Bu garip yanlışlarla hızla egemenlik haklarımız içeride çiğnenmiş, zayıflatılmış ve devlete ortaklar aranır olmuştur. Hiçbir ülke bu şekilde kendi kendini açık artırmaya çıkarmaz.

            Aile yapımız maksatlı bir şekilde tahrip edilme yolundadır. Örtülü bir saldırı ile karşı karşıyayız. Gazze’de insanlık düşmanı ve insan haklarını göz ardı ederek soykırımı destekleyen sözde dost ülkenin sapma davranışları ve ahlak dışılığı teşvik edici dernekleri (LGBT) kurdurmasına bile ses çıkarılmamıştır. Hatta bazı büyükşehirlerin baroları bunlarla birlikte çalışacaklarını bile ifade etmişlerdir.  Toplum ve bazı siyasiler uyuşturulmuştur. Türkiye’de maalesef cinselliğin her şeyin önüne geçirilme gayreti ve tahriki vardır. Bazı ahlaki değerlerimiz kaybedilmiş gibidir. Toplumun da sosyal kontrolü dondurulmuştur. Çağdaşlaşma halâ Batılı toplumlarının bile şikâyetçi olduğu davranış bozukluklarına özenme zannedilmektedir. Bir ara İstanbul Sözleşmesi adı altında malum çevrelerin Türkiye’ye dayattığı insanları birbirine düşürücü, cinsiyet çatışması yaratıcı, sapma davranışları özgürlük olarak kabul etme yanlışı yayılmaktadır.  Bazılarınca İstanbul Sözleşmesi’nin sadece kadına saldırıya karşı olduğu bile zannedilmiştir. TBMM’de ittifakla kabul edilişi de dikkat çekici olmuştur. Okunmayan ve yeterince incelenmeyen bir sözleşme ittifakla kabul edilmiştir. Cinsel sapmalar ve ihanet cephesiyle siyasi işbirliği hoşgörü örtüsü altında sürmektedir. Geleceğimiz fark edebilenler için tehlike ve tuzaklarla doludur. Genç nesillerin ileride hangi tip tuzak ve saptırma çabalarıyla karşılaşabileceklerini bugün düşünür olduk.

            Böyle bir ortamda Aydınlar Ocağı’nın değerli bir üyesi olan Edip Tekkol kardeşimiz whatsapp yoluyla bazı gerçeklere parmak basmaktadır. Gerçekten yeni bir buluş gibi Türkiye’nin sosyal hastalıklarından bilhassa kamudaki israf ve gösteriş tüketimi, tasarruf zihniyetinin olmadığı, yönetenlerce yeni fark ediliyor. Değerli üyemiz Doğu ve Güneydoğumuzda Türkçe yer adlarının trafik işaretlerinin ve kuruluş adlarının nasıl değiştirildiğini resimlerle ortaya koymaktadır. Bu acı gerçekler Ankara’da oturanları herhalde pek rahatsız etmiyor. Oysa bunlar ve benzerleri egemenlik haklarımızdan tavizler verildiğinin işaretleridir. Vatandaş ülkeyi yönetecek, kendi çıkarı için ihanet odakları ile demlenmeyecek, terör sevici olmayan siyasetçi arar hale getirildi. Neticede Mahalli İdare seçimlerinde hiç de sürpriz olmayacak sonuçlar ortaya çıktı. Bazıları hala sürpriz arasa da…

Sami Selçuk: Türkiye Azınlık Tarafından Yönetilmektedir

31 Mart 2024’te yapılan yerel seçimlerde CHP birinci parti, AKP ikinci parti oldu. İktidar (AKP+MHP) azınlıkta kaldı.

Eski Yargıtay Başkanı Prof. Dr. Sami Selçuk, Karar Gazetesinde yazdığı makalede, yerel seçimin bir “güven oylaması” niteliğinde olduğunu, milli iradeye saygı duyularak azınlıkta kalan iktidarın çekilmesi gerektiğini savundu.

Sami Selçuk’a göre, CHP Genel Başkanı, seçim zaferinin ardından, “yerel seçim diye girdikleri seçimi genel seçime dönüştürmeyeceklerini” söyleyerek yanlış yaptı.

Bu görüş iktidarın işine geliyordu. Fakat halkın iradesini yorumlamaktan aciz yandaşlar da destekledi.

Özgür Özel’in tutumu “İlk bakışta aslında olması gereken hukuk açısından doğruydu. Ancak bizim gibi Doğu ülkelerinde değil, Batı ülkelerinde.”

Çünkü Batı’da yerel seçimlerde gerçekten yerel adaylar yarışır. Bizde ise Batı ülkelerinden farklı bir uygulama söz konusu.

Sami Selçuk’un “Gün ışığında demokrasi’yi kavramış diye tanımladığı bu ülkelerde devleti yönetenler yerel seçim propagandalarına asla katıl(a)mazlar. Cumhurbaşkanları, Başbakanlar yerel seçimler için meydanlara in(e)mezler.

Çünkü katılırlar, o alanlara inerler ve azınlıkta kalırlarsa, seçim genel seçime; oylama da güven oylamasına dönüşür.”

Bu durumda parlamentoda güven oylamasında kaybeden iktidarın düşmesi gibi, milli iradenin istemediği iktidar çekilmek zorunda kalır.

Bu mecburiyet “millî iradenin mutlak üstünlüğü”ne olan inançtan yani demokratik bilinçten kaynaklanır. “Zira demokrasiler, milli iradeye kesinkes uymaya, itaate dayanır.”

31 Mart seçimleri propaganda döneminde “devletin başkanı, devletin uçaklarıyla gittiği bütün illerin ve pek çok ilçenin alanlarında, yerel sorunları değil, ülkenin temel sorunlarını gündeme getirerek söylevler çekmiş, yerel seçimlerde partisinin adaylarına oy istemiştir.”

“Bununla da yetinmemiş, adalet, içişleri ve dışişleri dâhil, on yedi bakanını da seçim alanlarına yollamıştır. Dahası, ‘İstanbul seçimlerini kaybeden, Türkiye’de seçimleri kaybetmiş sayılır’ diyerek taahhütlerde bulunmuştur. Kısaca kendi davranışlarıyla ve bağlayıcı sözleriyle bu seçiminin bir ‘GENEL SEÇİM’ düzeyinde, dolayısıyla iktidarı için bir ‘GÜVEN OYLAMASI’ olduğunu sağır sultanlara bile duyurmuştur.”

“Özetle 31 Mart 2024 oylamasının NESNEL, ÇARPICI ve ÇÜRÜTÜLEMEZ SONUCU açıktır ve şudur: İktidar partisi ve destekçisi parti azınlıkta kalmıştır. “

“31 Mart 2024 tarihinden bu yana TÜRKİYE, AZINLIK TARAFINDAN ve de ne yazık ki, ANTİDEMOKRATİK OLARAK YÖNETİLMEKTEDİR.”

“Öyleyse, iktidar da muhalefet de gerçeklere dönmeli, KESİN (MUTLAK) İRADESİNİ SERGİLEYEN BÜYÜK TÜRK HALKINI asla aldatmaya kalkışmamalıdır. Hukukta ve Kur’an’da buyrulan ‘AHDE VEFA’ buyruğuna uymalıdır.”

Ülkemizin yetiştirdiği en iyi hukukçulardan olan Eski Yargıtay Başkanı Prof. Dr. Sami Selçuk böyle söylüyor.

******************************

Ecevit Hükümeti Çekilmişti

“Ne yazık ki, ülkemizde “demokratik bilinç” yetersiz, siyasetçiler de bu ilkelerden yoksundurlar.” Fakat siyasi tarihimizde bu ilkenin uygulandığı bir örnek vardır:

Türk siyasi tarihinde, 14 Ekim 1979 yılında yapılan “ara seçim” oldukça önemlidir. İktidarda Ecevit hükümeti vardı. Ecevit hükümeti henüz iki yılını doldurmadan Meclis’te değişik nedenlerle boşalan beş sandalye için araseçim yapma zorunluluğu ortaya çıktı.

1979 Milletvekilliği ara seçimlerinde AP: %54,05, CHP:29,33, MSP:7,42, MHP:5,36 oranında oy aldı.

Bu seçime muhalefet partisi olarak giren Adalet Partisi (AP) beş milletvekilliğin tamamını kazandı.

Seçim sonuçları bir GÜVEN OYLAMASI gibi değerlendirildi. Bülent Ecevit, “Bu millet bana olan güvenini geri çekmiştir” diyerek istifa etti.

Ecevit hükümetinin yerine Adalet Partisi (AP) azınlık hükümeti kuruldu. (12 Eylül 1980 askeri darbesi bu hükümet döneminde oldu.)

******************************

CHP Şu Aşamada İktidar Olmak İstemiyor

AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan’ın, yerel seçimde ortaya çıkan milli iradeye rağmen, iktidardan çekilmesi söz konusu bile olmadı. Bunun üç sebebi var:

İlki, böyle bir çekilmeyi talep için halkımızda yeterli bir demokratik bilinç olmadığı gibi siyasetçilerde de bu sebeple iktidar gücünü bırakacak bir ilkesel davranış alışkanlığı yoktur.

İkincisi, iktidar değişirse, 22 senelik AKP iktidarı döneminde yapılan birçok işlemler ve eylemler “hukuka aykırı” olduğu gerekçesiyle yargılama konusu edilebilir. Bu ihtimal iktidar yetkililerinde yargılanma korkusu yaratmış olabilir. Bu sebeple de iktidar gücünü sonuna kadar kullanmak istemelerini anlayabiliriz.

Diğer taraftan, CHP’nin ve Genel Başkanı Özgür Özel’in de şu aşamada iktidar olmak istemediği kanaatindeyim. Çünkü AKP/Erdoğan hükümeti ağır ekonomik tablodan çıkabilmek için bugüne kadar içirilmiş en ağır ilaçları reçete etmiş, uygulamaya başlamıştır. CHP iktidara hemen gelse tamamen aynı politikaları uygulamasa da benzer ilaçları vermek zorunda kalacaktı. AKP’ye bağlı güçlü propaganda aygıtı tarafından “CHP ülkeyi yönetemediği için yoksulluk arttı” diye yıpratılacaktı.

CHP, 2002 krizinden sonra Kemal Derviş reçetelerinin uygulanmasından sonra olduğu gibi bir zamanlamayı tercih ediyor sanıyorum.

2002 seçimlerine, Kemal Derviş reçetelerinin ekonomik dengeleri iyileştirmeye başladığı ama halkın alım gücünün dip yaptığı dönemde gidilmişti. Seçim kararı Devlet Bahçeli’nin stratejik hamlesiyle gerçekleşmişti.

2028’den önce Mehmet Şimşek reçeteleriyle ekonominin bozulan dengeleri düzelmeye başlamış olduğu ve fakat halkın çok fakirleştiği bir yılda (mesela 2026’da) erken genel seçime gidilirse muhalefetin kazanma şansı artacaktır.

Ancak böyle bir erken seçim kararının çıkması yine büyük ölçüde Devlet Bahçeli’ye bağlı gibi görünüyor.

2002’de AKP’yi iktidara getiren Bahçeli, belki de 2026’da benzer bir hamle ile AKP’yi iktidardan götürebilir.

Çünkü Bahçeli ve MHP yıllardır iktidar olmak üzere değil, iktidarı belirlemek üzerine kurgulanmış bir politika aygıtı gibi davranıyor.

Yenileceksiniz!..

“Bugün asrın eşsiz buluşlarından biri olan İnternet üzerinden youtube uygulaması ile New York’ta yapılan 41.Türk Yürüyüşünü bir saat kırk dakika boyunca izledim ve aklıma yıllar önce (2017) bu yaşadıklarım geldi… Türk yenilmez ve tarih sahnesinden kıyamete kadar silinmez. Benden hem Türklere hem de Türk düşmanlarına söylemesi!”

Türk düşmanlarının içeride ve dışarıda yine Türkler tarafından yenileceğine Allah’a iman ettiğim gibi inanıyorum… Türklük ebedidir! Bu vesile ile Mayıs 2017’yi hatırlıyor ve Türk Dünyası’nı selamlıyorum…

“Atatürk ve silah arkadaşlarının kurduğu “Türkiye Cumhuriyeti” üzerinde fırtınalar kopmaya devam ediyor. Tartışmalar 94 (100 oldu) yıldır sürüyor.

Milli Bayramlar artık ite kaka kutlanır oldu. Bir bakıyorsunuz meczup kılığındaki (ama asla meczup değil!) adamlar televizyonlarda olmadık laflar ediyor, neşriyatla sövüyor ve heykellere saldırılar oluyor.

Bunun bir tek nedeni var. O da, Atatürk’ün devletin adını “Türkiye” koyarak, Türklerin hükümranlığını sağlamış olmasıdır.

Vay sen misin, bunu yapan? Ne kadar etnik özürlü veya mikro ırkçı varsa, devletimiz ve milletimiz içerden dışardan onların saldırısı altında.

Bu saldırı, inanılmaz boyutta ve anlayamayacağımız çeşitliliktedir.

Bunların bir kez daha hatırlatmamızın nedeni, birkaç gün önce idrak ettiğimiz “19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı” ve bu vesile ile Danimarka-İsveç’e davet edilerek “Türk Dünyasına Hizmet Ödülü”ne layık görülmemizdir. Hoş gerçi ben henüz böyle bir ödülü hak etmek için bir şey yapmadım ama layık görülünce kalkıp gitmek farz oldu…

Bu ödülü yaklaşık iki bin kişinin önünde aldım ve bu ödülü oraya gelen insanlarla paylaştığımı söyledim. Çünkü onlar Türk coğrafyasının dört bir yanından İsveç’e gelmişler ve binbir sıkıntıya rağmen Türklüklerini günümüze kadar yaşatıp durmuşlardı. Yani aslında kısaca söylemek gerekiyorsa onlar bu ödülü benden fazlası ile hak ediyorlardı.

Türkiye’de veya dünyanın herhangi bir yerinde en zor işlerden birinin; Türk olmak ve Türk kalabilmek olduğunu yıllardır söylüyorum. Bunu 19 Mayıs vesilesi ile yaptığım son Danimarka-İsveç seyahatinde bir kez daha gördüm.

Buralarda İsveç Türk Kadınlar Federasyonu, Anadolu Derneği, İsveç ADD, Türk Kültür Festivalini düzenleyen kardeşlerimi görünce içeriden ve dışarıdan yapılan onca saldırıya rağmen Türk Milletinin niçin yıkılamadığını daha iyi anlıyorsunuz.

Siz de hiç İstanbul’u görmemiş ve Suriye’de Şam çevresindeki bir Türkmen köyünden İsveç’in Malmö’süne gelmiş 13 yaşındaki Türk çocuğu Uday’ın, İstanbul Türkçesi ile konuşmasını görseydiniz ya da bir avuç Irak Türkmeninin Türkmeneli için çırpışına şahit olsaydınız, yıllar geçse de Dağlık Karabağ’ın işgalinin (çok şükür işgal sona erdi ve görmek bizlere nasip oldu) acısını göz yaşlarında yaşatan Azerbaycanlı Türk kadınlarını teskin etseydiniz, asla pes etmeyen ve yenilemeyecek bir milletin ferdi olduğumuzu da, çok iyi idrak ederdiniz.

Dediğim gibi esas bu insanlar, Türklüğe hizmet ödülünü hak ediyorlar!

Öyle ise dostu sevindirecek ve düşmanlar ile onların yerli işbirlikçilerini üzecek bir haber vereyim; Türklüğü yenemeyeceksiniz ve onun büyük önderi Atatürk’ü hafızalardan ve hatıralardan silemeyeceksiniz. Elbet devran dönecek, Türk Milleti kendisine sıkıntı yaşatanlarla hesaplaşacaktır.

Bugün Danimarka’yı ve İsveç’i bir Turan ülkesi haline getiren Danimarka Türklerini – İsveç Türklerini saygıyla selamlıyor, Dünya Türklüğünü birbiri ile tanışmaya ve kaynaşmaya davet ediyorum…”