6.6 C
Kocaeli
Pazar, Mayıs 3, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 175

“SOYAĞACI” – 3

Diğer taraftan Müslüman erkekler tarafından Nisa Suresi 3. ayet erkekler için çok eşlilik ayeti olarak sunulmaktadır. Hâlbuki “Kur’an’da çok eşliliğin emredilmediğini, tavsiye edilmediğini ve hatta ruhsat da verilmediğini söylemek gerekir. Kur’an’ın indiği toplumda çok eşliliğin olması ve onun dönüştürücü ilk örnek olarak Kur’an metnine de girmiş olması emir, tavsiye veya ruhsat verildiği anlamına gelmemektedir. Tıpkı kölelik, cariyelik, içki veya zengin yoksul uçurumuna dair dönüştürücü hükümler getirmesi gibi, çok eşlilik ile ilgili olarak da tek eşe doğru gelişen bir seyir vardır ve yerleştirilmeye çalışılan kesinlikle budur. Üstelik çok eşliliğe ruhsat verildiği söylenen ayete girişte üç kez “yetimlerin malı” denmektedir dahası neden “verin” ve “yemeyin” denmektedir. Bunların çok eşlilikte ne alakası vardır? O dönemde Arap toplumunda mevcut olan çok evlilikte Arap erkekleri yanlarındaki yetimlerin mallarını alıp Hanımlarını onlarla geçindirmeye kalkmışlardır. Ayet tam bu anda gelmiş “yetimlerin malını” “verin” “onların malını” kendi mallarınıza katarak yemeyin demektedir. Bundan mütevellit sorun yaşadıkları çok  eşlilik problemine değiniliyor ve yetimlere böyle haksızlık yapmaktan korkuyorsanız onların malına el uzatmayın aldıklarınızı geri verin onlara kendi malınız gibi davranamazsınız denmektedir. Peki bu durumda bu kadar çok kadını nasıl geçindireceğiz diye sorarsanız önce 4’e indirin sonra üçe sonra ikiye ve bire veya yanınızdaki esir kadınlardan “biri” ile evlenin. O zaman sıkıntıya girmezsiniz bu ilave yapıp durmaktan kaynaklanan haksızlıkların bir daha olmaması için size daha uygun denilmektedir. Bu ayette: Erkekler için çok eşliliğin yaygın olduğu bir topluma hitap edilmekte köleci bir topluma her fırsatta köleleri azat edin, zengin yoksul uçurumunun hat safhada olduğu bir topluma elinizdeki paraları “infak” edin denmektedir Başka bir tabirle tarihsel olandan evrensel olan tek bir eşliliğe geçmenin yerleştirilmesi ve yaygınlaştırılması amaçlanmaktadır[1].

         Yine bu ayetlerin yorumlarında şu açıklamaları bilmek okuyucunun ufuklarını açacaktır: “Nisa suresi 2. ve 3. Ayetlerde: Nisa/2. Yetimlere mallarını tam verin. Kendi habis /kötü-pis /haksız elde etmiş olduğunuz mallarınızı onların temiz olanlarıyla değiştirmek ve mallarına el koyup, kendi malınızmış gibi yemek üzere sahiplenip evlenmeyin. Böyle yapmak, gerçekten büyük bir hak yeme suçudur. Nisa/ 3. Eğer böyle bir hak yeme durumu olacağından endişe eder ve adaletli davranmayacağınızdan korkarsanız, onlarla sakın evlenmeyin. Böylesine hak yeme amaçlı bir hata yapmaktansa, maddi gücünüze göre iki, üç, dördü gibi ne kadarına gücünüz yetiyorsa onların evlenmelerini sağlayın ve evlendirin. Çünkü nikâhlı bir eşiniz varken, onlardan siz alırsanız, adaletli davranamama korkusu yaşarsınız. Bu nedenle, korumanıza alma ile ilgili olmasına rağmen, bu tek bir kadınla evlenmeyi tercih etmenize yönelik önerimiz, haksızlığa ve adaletsizliğe sapmamanız için en uygunudur” buyurulmaktadır. “Hz. Muhammed zamanında Arap Bedevileri, sözde himayelerine alıp çok eşli nikâhla sahiplendikleri ve yapılan savaşlarda yetim kalmış kadın-kızların varlıklarını alıp kendi hanımlarına harcıyorlardı. Bu geleneğe son verilmesi için bu ayet inmiş ve daha sonra böylesi istismar edici evliliklere kimse yanaşmamaya başlamıştır. Çünkü bu ayetten önce artık savunma savaşları bitmişti. Hatta Hz. Muhammed de bu zamana kadar çok eşli evlilikleri geleneğe dayanarak yapmış ve İslam dininin yayılması amacıyla bu yöntemi kullanmıştır. Asırlardır erkekler tarafından yapılan yorumlar nedeniyle toplumlarda kargaşalara yol açan ayetlerden biri de bu 3. ncü ayettir. Hâlbuki ayetin indiği Uhud savaşı sonrasında, yetim veya dul kadınların sayısının iyice arttığı döneme ve surenin diğer ayetlerine ve Kur’an’ın ana fikrine dikkat ettiğimizde, bu ayetin gerçek mesajını çözebiliriz. Ayette varlıklı yetim bir kadını korumak bahanesiyle evlenip onun malına haksız bir şekilde sahip olmaya kalkışmaktansa, o dönemdeki savaşlar, yapılan eziyetler ve göçlerle ortada korumasız veya yetim kalmış kimsesiz kızlar-kadınlar ve dul kadınlardan 2-3-4 veya daha fazlasını evlendirme fedakarlığı istenmektedir. Nisa- 129 ncu ayette, birden fazla kadınla evlilikte adaletin sağlanamayacağı belirtilmiş ve bu yönü ile de zaten çok eşli evliğin yanlış olacağı vurgulanmıştır. “Ayette tek eşli evlilik önerilmektedir. Çünkü Kur’an, evliliği bir nevi Tek Allah ve tek insan nesli düşüncesine götürecek çekirdek bir kurum olarak görmekte ve bu nedenle desteklemektedir. Dolayısıyla eşlerin, birlik oluşturmak üzere anlaşmayı sağlamaları, değilse boşanmaları istenmekte ve eşlerden herhangi birinin zina suçunu işlemeleri de bu nedenle büyük günahlardan sayılmaktadır. Çünkü gerek çok eşlilik gerekse başka biri ile olmak (zina), o kişi veya kişileri şirk-ortak koşma kolaylığına yönlendirici etki yapacaktır[2].

Demek oluyor ki; Nisa Suresi 3. ayette Arap toplumundaki sayısız evliliğe (poligami) karşı getirilen bu hükmün Nisa Suresi 129. ayetle   bir evliliğe (monogami) net olarak indirildiği  görülmektedir: “Ve ne kadar hırs da gösterseniz, kadınlar arasında adâletli olmaya aslâ güç yetiremezsiniz; öyleyse (birisine) büsbütün meylederek yönelip de onu (diğerini) askıda kalmış gibi (ne kocalı, ne kocasız bir hâlde) bırakmayın!”. Her ne hikmetse müslüman erkekler bu ayeti görmemezliğe gelmektedir. Üstelik muamelatla (uygulama) ilgili ayetlerde müfessirler Kur’an hükümlerinin başka muamelat ayetleriyle değiştirildiği örneğini verseler de burada bu prensip unutulmaktadır. Kur’an Müslümanlara evrensel bir mesaj vermekte zamana göre hükümlerdeki yöntem, sebep ve sonuç ilişkilerini insan idrakine ve zihnin dünya ile kurduğu bağlantısallığa dikkat çekmektedir. Bu açıklamalarda Kur’an tefsiri demektense İmam Mâtürîdî[3] gibi tevil kavramını kullanmak daha isabetli de olacaktır. Çünkü tefsir ifadesi ile iddialı “Kur’an böyle diyor” “açıklaması bu gibi” denilirken, tevilde “Kur’an’dan benim anladığım kadarıyla” tevazusu daha ön plandadır.


[1] R. İhsan Eliaçık, Yaşayan Kur’an (Nuzül Sırasına Göre Türkçe Meal-Tefsir), İnşa Yayınları, 2023, İstanbul, s.  865-866.

[2] Gazi Özdemir, Allah’ın Tek Dini İslâm’a Davet Kur’an, Şira Yayınları, İstanbul, 2013, s.626-627.

[3] Ebû Mansûr el-Mâtürîdî’nin (ö. 333/944), Te’vilâtü’l Kur’an

Devlet liyakat, kabile sadakat ister

 “Benim vezir oluşum liyâkatimin muktezâsı değil, sadâkatimin mükâfatıdır.” (Vezir Faik Reşat)

Liyakat mi, sadakat mi? O kadar temel bir soru ki! Yükselişle geri kalış, kalkınmayla sürünüş, yaşamakla çürüyüp yok olmayı birbirinden ayıran iki seçenek. Devlet olmakla kabileler arenası olmak arasındaki fark.

Liyakat ve sadakat… Birincisi devlet adamlarının aradığı vasıftır; ikincisi popülist, fırsatçı siyasetçinin.

Osmanlı’nın çöküş dönemini Vezir Faik Reşat’ın sözü ne güzel anlatıyor: “Benim vezir oluşum liyâkatimin muktezâsı değil sadâkatimin mükâfatıdır.” Edebiyatçı, tabiî güzel anlatacak. Faik Reşat, çöküşün sırrını barındıran bu cümleyi belki alçak gönüllülük niyetine sarf ediyor. Ama aynı anda da Osmanlı’nın sonunun geldiğinin işaretini veriyor.

Etrafınıza bir bakın. Mevkileri işgal edenler liyakatleri gereği mi, sadakatleri karşılığı mı oradalar?  Eğer ikinci gerekçe hâkimse biz de Osmanlı’nın 19. asrın sonunda tuttuğu yoldayız demektir.

Liyakat ve devlet

Devlet, kurumlardan oluşan bir meta-kurumdur, üst kurumdur. Temel kurumların amaçları bellidir. Mesela millî eğitim, milletini seven, kültürünü yüceltmeye ve dünyadaki bilim ve teknoloji yarışına katılmaya hazır, üstün donanımlı nesiller yetiştirmekle yükümlüdür. Üniversiteler, millî eğitimin kendilerine gönderdiği potansiyeli gerçeğe çevirmeyle; “kuvvetten fiile çıkarmayla” görevlidir. Bir de ülkenin bilim ve teknoloji üretiminde başat rol oynamakla. Mesela Kızılay, bir felaket anında veya harpte derhâl yardım ulaştırıp insanları aç ve açık bırakmamayı amaçlayan kurumdur. Mesela AFAD, felaket anında hemen ve derhâl müdahale edip canları kurtaracak kurumdur.

Liyakat diye başlayıp kurumlara geldim. Çünkü devleti, görevini layıkıyla yapan kurumlar ayakta tutar. Kurumları da liyakatli yöneticiler. Liyakatin bizim için en hayatî olduğu yer, kurumlardır.

O hâlde liyakat nedir? Kurumu yöneten insanın liyakatli olup olmadığı nereden anlaşılır? Bu sorunun cevabı basit: Kurum görevini yapabiliyor mu? Yapıyorsa liyakatle yönetilmiştir. Yukarıda saydık. Tek tek ele alıp bakın. Kızılay depremde beslenme-barınma ve diğer yaşam ihtiyaçlarını hemen, anında karşıladı mı? AFAD, ilk saatlerden başlayarak insanları kurtardı, enkazdan çıkardı mı?

Sadakat ve kabile

Millî eğitim teşkilatımız kendisine teslim ettiğimiz çocuklarımıza millet sevgisini, tarihimizi, kültürümüzü öğretip sevdirebiliyor mu? Onları, dünyadaki gençlerle rekabet edebilecekleri bilgi ve bilim alt yapısıyla donatabiliyor mu? Üniversitelerimiz bu donanımlı gençleri alıp onların potansiyelini gerçekleştirebiliyor, kabiliyetlerini kuvvetten fiile çıkarabiliyor mu? Bu üniversiteler, dünyayla başa baş bir eğitim ve araştırma kurumları mı? Cevaplarınız “evet, evet, evet” ise, o hâlde bu kurumların, bunların üst kurumlarının, alt kurumlarının, yan kurumlarının yönetiminde liyakat sahipleri var demektir. Rahat edin. Yok, “hayır, hayır, hayır” ise; o hâlde “Liyakat yoksa ne var?” diye sorun.

‘Liyakat yoksa ne var?’ sorusunun cevabını aslında biliyorsunuz. Vezir Faik Reşat’ın söylediğine, bu sefer tevazuun ifadesi değil, gerçeğin itirafı olarak bakın: Liyakat yoksa sadakat var.

Bir kurum görevini yerine getiremiyorsa onun başındaki adam o mevkiye layık değildir. Belli ki oraya, liyakatinden dolayı değil, “bizim adam” olduğu için getirilmiştir. Asıl amacı, onu oraya tayin edenin “sözünü dinlemek”; bir de başka bizim adamları da o kurumda istihdam etmektir. Yukarıya itaa etmek, aşağıyı kendine itaat edeceklerle doldurmak. Her iki eylem de liyakatsiz fakat sadık adamın gücüne güç katar.

“Bizim adamlar” son tahlilde bizim kabiledir. Bizim adam olmayanlar da devlet imkânlarından uzak tutulacak düşman kabilelerin mensubudur.

Kabilenin başına reis denir

Kabilemizin reisi, kabilemizin “birlik ve beraberlik içinde” varlığının devam etmesini teminle mükelleftir. Bunun için tayinlerde kabilemiz efradını cami, ağyarını mani kılmalıdır. Kabileden olanları toplayıp sebeplendirmeli, nasiplendirmeli; kabile dışındakiler de engellemelidir, devlet imkânlarından uzak tutmalıdır. Toplayıp beslemek, kabilenin iç bağlarının kuvvetlenmesini sağlar. Ağyarını mani kılmak için de diğer kabile üyeleri her fırsatta aşağılanmalı onlara küfredilmelidir. Bu dahi bizim kabilenin iç bağlarını güçlendirmenin bir başka yoludur aslında. Buna siyasette, “konsolidasyon” diyoruz…

Kabile yönetimi, devlet yönetiminden kolaydır. Tek yapmanız gereken, mensuplarınızı beslemek, diğerlerine küfretmektir. Devlet ve devlet kurumları için ise liyakat gerekiyor. Liyakat ise zor iş. Bilgi lazım, bilim lazım, çalışma, kendi günlük yaşamından vazgeçmek lazım. Liyakatli yöneticinin fedakârlıklar yapması gerekir. Kurumuna hizmet edecek yöneticinin işi zordur.

Hazreti Ebubekir’le Hazreti Ömer’e atfedilen bir söz vardır: Makamlar talep edenlere verilmez. Ne dersiniz? Doğru mu söylemişler? Ana Sayfa – Milli Düşünce Merkezi (millidusunce.com)

İstiklal Marşı kabulü ve Mehmet Akif Ersoy…

Milli Şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un yazdığı Türkiye’nin ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin milli marşı olan İstiklal Marşı’nın kabulünün 103. yılı kutlanıyor. Mehmet Âkif Ersoy tarafından kaleme alınan eser, 12 Mart 1921’de Birinci TBMM tarafından “İstiklâl Marşı” olarak kabul edildi. Türkiye’nin bağımsızlık ve özgürlük ruhunu simgeleyen İstiklal Marşı’nın bestesi Osman Zeki Üngör, orkestrasyonu ise Edgar Manas tarafından yapıldı.

İstiklal Marşı kabulü 103. yılı: 12 Mart İstiklal Marşı’nın kabulü ve Mehmet Akif Ersoy…

İstiklal Marşı kabulü 1921 yılında yapılan yarışmada 724 eser arasından seçilerek gerçekleşti. Mehmet Akif Ersoy’un yazdığı eser, 12 Mart 1921’de TBMM’de İstiklal Marşı olarak kabul edildi.

İstiklal Marşı’nın kabulü, sadece bir şiirin milli marş olarak seçilmesinin ötesinde, çok daha derin anlamlar taşıyor. Kabul edilen İstiklal Marşı, Türk milletinin bağımsızlık ve özgürlük ruhunu, milli birlik ve beraberlik duygularını en güçlü ve en iyi şekilde ifade ediyor.

İstiklal Marşının Kabulü 103. Yılında

 12 Mart 1921 tarihi, Türk Kurtuluş Savaşı’nın en çetin günlerinde, milli birliğin ve bağımsızlık ruhunun zirveye ulaştığı bir dönüm noktasını temsil eder. Bu tarihte, Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM), Mehmet Akif Ersoy’un yazdığı İstiklal Marşı’nı milli marş olarak kabul ederek, Türk milletinin azmini ve vatan sevgisini ölümsüzleştirmiştir.

İstiklal Marşı’nı Türk Milleti’ne Armağan Etti

Mehmet Akif Ersoy’un en önemli eseri olan “Safahat”, 7 kitaptan oluşmaktadır. 1911 yılında yazdığı birinci bölümde Osmanlı toplumunun meşrutiyet dönemini; 1912 yılında yazdığı “Süleymaniye Kürsüsünde” adlı ikinci kitapta, Osmanlı aydınlarını işlemiştir. 1913’de Safahat’ın üçüncü bölümü olan “Halkın Sesleri”ni ve 1914 yılında dördüncü bölüm “Fatih Kürsüsünde”yi yazdı. Ardından 1917 tarihli “Hatıralar” ve I. Dünya Savaşı hakkında görüşlerinin yer aldığı 1924 tarihli “Asım”ı yazdı. Son ve 7. bölüm olan “Gölgeler”i 1933 yılında yazdı. Şiirlerinin toplu olarak yer aldığı 7 kitaplık eserine “İstiklal Marşı”nı koymayarak bu eserini Türk Milleti’ne armağan etmişti.

Başlangıcı 1911 olan “Safahat”, 1933 yılında tamamlandı. Özmer Ziya Doğrul, Mehmet Akif Ersoy’un kitaplarına almadığı şiirlerini de ekleyerek eseri, 1943 yılında tekrar yayımladı. Ardından 1987 yılında M. Ertuğrul Düzdağ, eseri önceki baskıları arasındaki farkı gösteren yeni bir basımını yaptı. “Kur’an’dan Ayet ve Hadisler” ve “Mehmet Akif Ersoy’un Makaleleri” adlı çalışmaları da ölümünden sonra yayımlanmıştır.

İstiklal Marşı’nın Kabulü Süreci…

Türk Kurtuluş Savaşı’nın başlarında, İstiklâl Harbi’nin milli bir ruh içerisinde kazanılması imkânını sağlamak amacıyla Maarif Vekâleti, 1921’de bir güfte yarışması düzenlemiş, söz konusu yarışmaya toplam 724 şiir katılmıştır. Kazanan güfteye para ödülü konduğu için önce yarışmaya katılmak istemeyen Burdur milletvekili Mehmet Âkif Ersoy, Maarif Vekili Hamdullah Suphi’nin ısrarı üzerine, Ankara’daki Taceddin Dergahı’nda yazdığı ve İstiklal Harbi’ni verecek olan Türk Ordusu’na hitap ettiği şiirini yarışmaya koymuştur. Yapılan elemeler sonucu Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 12 Mart 1921 tarihli oturumunda, bazı mebusların itirazlarına rağmen Mehmet Âkif’in yazdığı şiir coşkulu alkışlarla kabul edilmiştir. Mecliste İstiklâl Marşı’nı okuyan ilk kişi dönemin Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Tanrıöver olmuştur. Mehmet Âkif Ersoy İstiklâl Marşı’nın güftesini, şiirlerini topladığı Safahat’a dahil etmemiş ve İstiklâl Marşı’nın Türk Milleti’nin eseri olduğunu beyan etmiştir.

Alıntı: https://www.sozcu.com.tr/istiklal-marsi-kabulu-103-yili-12-mart-istiklal-marsi-nin-kabulu-ve-mehmet-akif-ers

İslâm’ın En Parlak, En Muhteşem Alâmeti Ramazanı Şerif Hoş Geldin! (1)

     Ramazan’ın Allah’ın Rububiyeti / tedbir ve terbiyesine, insanın sosyal ve özel hayatına, nefsin terbiyesine, İlâhî nimetlerin şükrüne bakan hikmet, gaye ve amaçları vardır.

     Cenabı Hak zemin yüzünü bir nimet sofrası olarak hazırlamış; Rububiyet, Rahmaniyet ve Rahîmiyetini bu şekilde kullarına sunmuştur.

     İnsanlar, gaflet perdesi altında ve sebepler dairesinde, o durumun ifade ettiği gerçeği tam göremiyor, bazen unutuyor! Ramazanda ise, inananlar birden düzgün bir ordu hükmüne geçer. Ezel Sultanı olan Allah’ın ziyafetine davet edilmiş bir surette, akşama yakın “Buyurunuz!” emrini bekliyorlar gibi bir kulluk tavrı göstererek; o şefkatli, haşmetli ve çok yönlü Rahmaniyete karşı, geniş, büyük ve intizamlı bir ubudiyet / kullukla mukabele ederek / karşılık vermiş oluyorlar.

     Cenabı Hak, sayısız nimetlerine ücret olarak şükür istiyor. Çünkü o nimetlerin görünüşdeki sebepleri, tablacı hükmündedirler. İşte O’na teşekkür etmek, o nimetleri doğrudan doğruya O’ndan bilmek, o nimetlerin kıymetini takdir etmek; ancak o nimetlere ihtiyacını hissetmekle olur.

     Hem gündüzdeki yemekten yasaklanışı cihetiyle, “O nimetler benim mülküm değil. Ben bunların yenmesinde hür değilim. Demek başkasının malı ve nimet vermesidir. Öyleyse O’nun emrini bekliyorum.” diye nimeti nimet bilir. Mânen şükreder.

     İnsanlar maişet ve geçim bakımından, muhtelif / çeşitli durumlarda yaratılmıştır. Cenabı Hak, o çeşitlilik ve farklılıklardan ötürü, zenginleri fakirlere yardıma çağırıyor.

     Çünkü zenginler fakirlerin acınacak acı hallerini ve açlıklarını, ancak oruçtaki açlıkla tam olarak hissedebilirler. Eğer oruç olmazsa, nefsine düşkün çok zenginler; açlık ve fakirlik ne kadar acı ve o gibilerin; ne kadar şefkat, sevgi ve yardıma muhtaç olduklarını idrak edip anlayamazlar.

     Bu bakımdan insaniyetteki hemcinsine şefkat ise, hakikî şükrün bir esasıdır. Hangi insan olursa olsun, kendinden bir cihetle daha fakiri bulabilir. Zaten ona karşı şefkat etmekle mükelleftir. Eğer nefsine açlık çektirmek mecburiyeti olmazsa, şefkat vasıtasıyla muavenete / yardıma mükellef olduğu ihsan ve yardımı yapamaz. Yapsa da tam olamaz. Çünkü o hâletin acı gerçeğini, kendi nefsinde hissetmiyor!

     Nefis, kendini hür ve serbest ister ve öyle telâkki eder / öyle sanır. Hadsiz / sayısız nimetlerle terbiye olunduğunu düşünmek istemez. Bilhassa, dünyada servet ve iktidarı da varsa, gaflet dahi yardım etmişse, bütün bütün gasıbane, hırsızcasına İlahî nimeti hayvan gibi yutar.

     İşte, Ramazan’da en zenginden en fakire kadar herkesin nefsi anlar ki, kendisi mâlik değil, hür değil, abd ve kuldur. Emrolunmazsa, en sıradan ve en rahat şeyi de yapamaz, elini suya uzatamaz diye, vehmettiği / var sandığı rububiyeti / istediğini yapabilme zannı kırılır, ubudiyeti / kulluğu takınır, asıl görevi olan şükre sarılır.

     İnsanın nefsi gafletle kendini unutuyor! Mahiyetindeki hadsiz aczi, nihayetsiz fakrı, gayet / son  derecedeki kusurunu göremez ve görmek istemez.

     Hem ne kadar zayıf ve zevale / yokluğa maruz ve musibetlere hedef bulunduğunu ve çabuk bozulur, dağılır et ve kemikten ibaret olduğunu düşünmez! Adeta polattan bir bedeni var gibi, ölümsüzcesine, kendini ebedî sanarak dünyaya saldırır. Şedid bir hırs ve tamahla ve şiddetli alâka ve muhabbetle dünyaya atılır. Her lezzetli ve menfaatli şeylere bağlanır. Hem kendini tam bir şefkat ve sevgi ile terbiye eden Hâlıkını / Yaratanını unutur! Hem hayatının sonunu ve ahiret hayatını düşünmez. Kötü bir ahlâk içinde yaşar.

     İşte Ramazandaki oruç; en gafillere ve inatçılara, zaafını ve aczini ve fakrını hissettiriyor. Açlık vasıtasıyla midesini düşündürüyor, midesindeki ihtiyacını anlamasını sağlıyor. Böylece, zayıf bedeni ne derece çürük olduğunu hatırlıyor. Ne derece merhamete ve şefkate muhtaç olduğunu idrak ediyor. Nefsin firavunluğunu bırakıp, tam bir acz ve fakr ile İlahî dergâha iltica edip sığınmaya bir arzu hissediyor. Böylece, mânevî şükür eliyle rahmet kapısını çalmaya hazırlanır. Tabii eğer gaflet kalbini bozmamışsa.

Türk İstiklâl Savaşı’nın Destanı:İstiklâl Marşı

            Millî marşlar, milletlerin zor ve sıkıntılı günlerinde, varlık-yokluk mücadelesi verdikleri dönemlerde millete bir moral ve ümit kaynağı olarak doğarlar. Türk Millî Marşı olan İstiklâl Marşı da Türk milletinin, vatanını ve bağımsızlığını kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya bulunduğu bir dönemde, Mustafa Kemal’in önderliğinde verilen Millî Mücadele’nin içinde 103 yıl önce doğmuştur. Bu marşın mimarı, Türk milletinin bütün vasıflarını nefsinde toplayan, manevî duyguları, vatan ve millet sevgisi dorukta olan, bir inanç ve şahsiyet âbidesi Millî Şairimiz Mehmet Âkif Ersoy tarafından yazılmıştır. İstiklâl Marşı, aynı zamanda Türk İstiklâl Savaşı’nın bir millî destanıdır.

            Mustafa Kemal’in önderliğinde 19 Mayıs 1919’da Samsun’da başlayan Türk İstiklâl Savaşı’nda, Anadolu’nun işgaline karşı mücadele veren Türk milletine ve ordumuza moral ve umut vermek için bir millî marş yazılması hususu gündeme geldi. Özellikle Başkomutan Mustafa Kemal (Atatürk) Paşa ve Genelkurmay Başkanı İsmet (İnönü) Paşa, millî marşın varlığının önemi üzerinde durdular. Bunun üzerine Maarif Vekâleti 1920’de İstiklâl Marşı yazılması için bir müsabaka açtı. Müsabaka sonunda seçilecek şiirin şairine 500 lira mükâfat verileceği duyuruldu. O günlerde Ankara’da 140 liraya bir çiftlik almak mümkün olduğuna göre, bu çok büyük bir mükâfattı.

            Müsabakaya 724 şiir katıldı. Edebiyatçılardan oluşan seçici kurul, bu şiirlerden hiçbirini millî marş olmaya değer bulmadı. Burdur Milletvekili Mehmet Âkif, bu müsabakaya “Millî marş para ile yazılmaz” düşüncesiyle katılmamıştı. Hâlbuki giyecek paltosu bile yoktu. Arkadaşının paltosuyla Meclis’e gidip geliyordu.

            Bu konuyu öğrenen Atatürk, Maarif Vekili Hamdullah Suphi (Tanrıöver) Bey’e bir talimat vererek Akif’in bu endişesinin giderilmesini istedi. Hamdullah Suphi Bey, Akif’e hitaben yazdığı şu mektupla onu yarışmaya katılmaya davet etti: “Pek aziz ve muhterem efendim, İstiklâl Marşı için açılan müsabakaya iştirak buyurmamalarındaki sebebin izâlesi için pek çok tedbirler vardır. Zatı üstadânelerinin matlûb şiiri vücuda getirmeleri maksadın husûlü için son çare olarak kalmıştır. Asıl endişenizin icap ettiği ne varsa hepsini yaparız. Memleketi bu müessir telkin ve tehyiç vâsıtasından mahrum bırakmamanızı rica ve bu vesile ile en derin hürmet ve muhabbeti arz ve tekrar eylerim.”

            Hamdullah Suphi Bey bu mektubu, şairin yakın dostu Hasan Basri Çantay’a verdi. Çantay, uzun süre uğraştıktan sonra şairi, bu müsabakaya katılmaya ikna etti. Bunun üzerine kaleme sarılan Âkif, ikamet ettiği Taceddin Dergâhı’nın manevî ikliminde ve Ankara’nın o soğuk ve o heyecanlı günlerinde, mum ışığında Türk milletinin duygu ve imanını dile getiren millî marşımızı yazmaya karar verdi.

            Bu marşa milletimizin ve ordumuzun ihtiyacı olan bir umut ve moral sözcüğüyle başlaması gerekiyordu. Âkif, bundan sonrasını yakın arkadaşı Eşref Edib’e şöyle anlatıyor:

            “Boş odaya girdiğimde, benim bugünkü sıkışıklığımı başka bir Müslüman daha yaşadı mı diye düşündüm. Ülkenin her yanı düşmanla boğuşuyor diye düşünürken, Peygamber Efendimizin, Hz. Ebubekir’le Mekke’den Medine’ye Hicreti’ni hatırladım. Ebu Cehil’in yanında binlerce insan vardı. Sevr mağarasına sığındıklarında, Ebubekir’in Peygamberimizin hayatı için endişelendiğini fark edince, “Korkma Ebubekir, Allah bizimledir” deyişini hatırladım. Peygamberimizin daha büyük bir zorlukta teslim olmayışı aklıma geldi ve marşı yazmaya ‘Korkma!’ diyerek başladım.”

            Millî Şairimiz Mehmet Âkif Ersoy’un yazdığı İstiklâl Marşı, 1 Mart 1921 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde, dönemin Maarif Vekili Hamdullah Suphi Bey tarafından, kürsüden okunmaya başlandı. Marşın vatan, millet, bayrak, hürriyet ve bağımsızlık aşkı dolu mısraları okundukça, salonda büyük bir alkış tufanı koptu. Meclis’te büyük coşku ve heyecan yaratan şiir, dört defa ayakta dinlendi. 12 Mart 1921 tarihinde de yapılan oylamayla Milli Marş olarak kabul edildi.

            Mehmet Âkif söylediği gibi, marş için kazandığı 500 liralık para ödülünü almayarak, savaşlarda şehit düşenlerin dul ve yetimlerine yardım eden Darül Mesai isimli kuruluşa bağışladı.

            Âkif, İstiklâl Marşı’nda 261 kelime kullanmıştır. Bu kelimelerin 170’i Türkçedir, 91’i Türkçeleşmiş Türkçedir. Türkçeleşmiş kelimelerin 76’sı Arapçadan, 15’i Farsçadan gelmedir.

            Âkif’e göre dil konusundaki ölçü, millettir. Milletin dili, milletin zevki, milletin anlayışıdır. O, fikirlerinin herkes tarafından anlaşılması için sade Türkçe kullanmıştır. O, en yüksek fikirlerin Türkçe ile ifade ile edilebileceğini savunmuştur. O, dil konusunda diyordu ki: “Türkçenin millî bir vakarı olmalıdır. Böyle olmadıkça medeni bir dilimiz var diyemeyiz. Dil, bizi ayakta tutan, şahsiyetimizi koruyan, kültürümüzü bugünden yarına taşıyacak olan sihirli gücümüzdür.” 

            Hasan Basri Çantay’ın ifadesiyle «Âkif, Türk olarak yazdı, Türk olarak düşündü, Türk olarak yaşadı ve nihayet Türk olarak öldü.»

            Mehmet Âkif’in yazdığı İstiklâl Marşı, Türk milleti ve ordumuz için bir moral, heyecan ve ümit meşalesi oldu.  O yıllarda işgali protesto için yayınlanan ve millî ruhu besleyecek millî heyecanı ayakta tutacak “mefkûre kartlarında” hep bu marşın mısraları yer almaktadır. Kuvayı Millîye’nin posta pulları dahi bu marşın mısralarıyla süsleniyordu.

            Türk ordularının bütün savaşları sırasında, subay ve askerlerimizin, şehitlerimizin ceplerinden bu şiir çıkıyordu. “İstiklâl Marşı’nın sesi, düşmandan İzmir’i alan büyük kuvvetler arasında” sayılıyordu. Nitekim Türk ordularının İzmir’e doğru yürüyüşe geçtikleri sıralarda, İzmir’e girdiğimizde, Edirne’nin kurtuluşunun beklendiği günlerde hemen bütün gazetelerin birinci sahifeleri bu marşın mısralarıyla doludur.

            İstiklâl Marşı hakkında Atatürk şunları söylemiştir: «… Bu marş bizim inkılâbımızı anlatır. İnkılâbımızın ruhunu anlatır. Bunu ne unutmak, ne de unutturmak lâzımdır. İstiklâl Marşı’nda istiklâl davamızı anlatması bakımından büyük bir manası olan mısralar vardır. Benim en beğendiğim yeri de şurasıdır:

            “Hakkıdır hür yaşamış bayrağımın hürriyet                                                                                                                              Hakkıdır Hakk’a tapan milletimin istiklâl”

Benim bu milletten asla unutmamasını istediğim mısralar işte bunlardır. Hürriyet ve istiklâl aşkı bu milletin ruhudur.»

            Âkif, İstiklâl Marşı’nı “O benim değil, milletin malıdır” diyerek Safahat isimli eserine almamış, kahraman Türk ordusuna armağan etmiştir.  Vefatından kısa bir süre önce kendisini ziyaret eden gençlerin İstiklâl Marşı’nın değiştirilmek istendiğini söylemeleri üzerine Âkif şunları söyler: 

            “Ankara… Ya Rabbî, ne heyecanlı, helecanlı günler geçirmiştik… Hele Bursa’nın düştüğü gün…Ya Sakarya günleri… Fakat bir gün bile ümidimizi kaybetmedik, asla yese düşmedik. Zaten başka türlü çalışılabilir miydik? Ne topumuz vardı ne tüfeğimiz… Fakat imanımız büyüktü:

            Doğacaktır, sana vaadettiği günler Hakk’ın!…

            Kim bilir belki yarın, belki yarından da yakın…

            Bu, ümitle, imanla yazılır. O zamanı düşünün… İmanım olmasaydı yazabilir miydim. Zaten ben, başka türlü düşünüp, başka türlü yazanlardan değilim. Bu elimden gelmez. İçimde ne varsa, bütün duygularım yazılarımdadır…

            O günler ne samimi, ne heyecanlı günlerdi. O şiir, milletin o günkü heyecanının bir ifadesidir. Binbir fecayi karşısında bunalan ruhların ıstıraplar içinde halâs dakikalarını beklediği bir zamanda yazılan o marş, o günlerin kıymetli bir hâtırasıdır. O şiir bir daha yazılmaz.. Onu kimse yazamaz.. Onu ben de yazamam.. Onu yazmak için o günleri yaşamak lazım. O şiir artık benim değildir. O, milletin malıdır. Benim millete karşı en kıymetli hediyem budur.

            Allah bu millete bir daha istiklâl marşı yazdırmasın!…”

            İstiklâl Marşımızın kabulünün 103. yılını kutluyorum. Marşın manevi mimarı Millî Şairimiz Mehmet Âkif Ersoy’un ruhu şâd, mekânı cennet olsun.

Ramazan Ayında Siyaset

31 Mart’ta yapılacak olan yerel seçim çalışmalarının Ramazan ayına denk gelmesinden iktidar partisi AKP’nin çok memnun olduğu kanaatindeyim. 2018 Milletvekili ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerini bir baskın seçim şeklinde erkene alırken de Ramazan’a denk getirmişlerdi. Çünkü Ramazan ayında yapılacak seçim çalışmalarının kendi lehlerine olacağını hesaplamışlardı.

Diyanet teşkilatı içindeki din görevlileri ile tarikat ve cemaatlerin geniş kitlelerle en etkili iletişim kurabildikleri aydır Ramazan. Bu ayda insanlarımız mübarek ayın feyiz ve bereketinden daha fazla nasiplenmek arzusu içinde olurlar. Bu yüzden Ramazan’da dini nasihatlerin içine serpiştirilmiş siyasi mesajlara daha açık hale gelirler.

“Din görevlisi” veya “hoca” denilen şahısların çoğunluğunun AKP ile gönül veya menfaat birliği kurmuş olduğu bilinen bir gerçek.

“Siyasal İslamcılar” bu camia içinde çok aktif çaba içindeler. Ama gerçek İslam’ı anlatma derdinde olan hocalar yeterince etkin değiller.

İktidar partisi bu dev teşkilatı siyasi amaçla bir propaganda gücü olarak kullanmakta.  Ayrıca tarikat ve cemaat liderleriyle kurduğu iyi ilişkiler sonucu şeyhlerin, hocaefendilerin, gavsların, şıhların, melelerin mürit ve bağlılarına telkinleriyle blok oylar kazandığı biliniyor.

Oysaki ibadethanelerimizin, manevi terbiye vermesini beklenen mekanların siyasi görüş, mezhep ve meşrep farklılığına bakmaksızın manevi birlikteliğin sağladığı yerler olması lazım. Hocaların kendilerini dinleyenlere daha iyi insan, örnek Müslüman olmak için eğitim ve telkinler vermesi gerekir.

Bu resmî veya yasal statüsü belirsiz organizasyonların, iktidarın birer uzantısı gibi hareket etmesi, din adı kullanılarak devleti ele geçirme, siyasi güç ve nüfuz sağlama çabalarına zemin hazırlamakta.

Zaman içinde manevî değerler dünyevî amaçlara ulaşmak için sadece birer araç olarak kullanılmakta ve bu organizasyonlar birer menfaat birlikteliğine dönüşmektedir. Bu durumda bu gruplara ve içinde görev alan kişilere halkın güveni azalmaktadır.

*********************************

İslam’ın Şartları

İslam dininin şartlarını bazı din bilimciler şöyle sıralıyor: 1- Adalet (Adil olmak) 2- Emanet (Güvenilir olmak) 3- Ehliyet (Ehil kişileri göreve getirmek) 4- Maslahat (Kamu yararını gözetmek) 5- Meşveret (Danışarak iş yapmak)

Bu şartlar bizzat Allah tarafından Kur’an’ı Kerim’de bildirilmiş. “Birinci şart için Nahl Suresi 90. Ayet İkincisi için Nisa Suresi 58. Ayet, Üçüncüsü için Muminun Suresi 8. Ayet, Dördüncüsü için Nisa Suresi 135. Ayet, Beşincisi için Şura Suresi 38. Ayet kaynak olarak alınmıştır.”

Bunların yerine sadece “namaz, oruç, hac, zekat” gibi ibadetleri öne çıkaranların, sayılan bu şartları unutturmasına izin vermemek lazım.  Namaz, oruç, hac, zekat ve infak ibadettir.

Bu asla ibadetler önemsiz demek değildir. Bu ibadetler kişiye yukarıdaki beş şartı öğretir.

İbadetler onları gereğince yapan kişilerin İslam’ın şartlarını özümsemesine yardımcı olur.

Allah, “Ya Muhammed! Sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin” (Kalem, 4) diyor.

Hz. Peygamber “ben güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim” buyuruyor. “Güzel ahlak” başka toplumlarda da vardır. Ancak Hz. Peygamber’in yaşayışı ve sözleriyle tamamladığı ahlak seviyesine erişmek için gereğince yapılan ibadetlere ihtiyaç vardır.

 ****

Kelime-i Şehadet ise bir iman şartıdır. “Allah’tan başka İlah yoktur. Muhammed O’nun kulu ve elçisidir” dediği halde para ve güce tapanlar var. Hz. Peygamberin yerine “doğrudan Allah’tan mesaj veya ilham aldığını” söyleyen birilerini öne çıkaranlar da var. Bunların İslam inancında olduğu söylenemez.

Fatiha Suresi’nde geçen “İyyake’nabudu ve iyyake’nestain = (Ey Allah’ım!) Ancak Sana kulluk/ibadet eder ve ancak Senden yardım dileriz” diye her namazımızın her rekatında söz vermemiz isteniyor.

Demek ki, halkının Hz. Musa’ya “Sen haklısın Ya Musa ama bizim karnımızı Firavun doyuruyor!” dediği gibi düşünmek insanı imanlı yapmıyor.

*********************************

Adil ve Dosdoğru Olmak

Müslümanlar olarak Ramazan ayında oruç tutarak bedenimizin bazı ihtiyaçlarını kısıtlıyoruz. Mademki Allah’ın bizim aç, susuz kalmamıza ihtiyacı yok, oruç’tan maksat belli: Bedeni ihtiyaçlarımızı kısıtlamak suretiyle aslında nefsimizi terbiye etmeye çalışıyoruz.

****

Kur’an’da “İnnallahe ye’mürü bi’l-adli…” yani “Allah adaleti emreder…” buyruluyor.

Hud suresi 112’de, “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” deniyor. Bunlar açık ve kesin buyruklar…

Siyasi iktidarı ele geçirmek, iktidarda iseniz ne pahasına olursa olsun orada kalmak, devletin gücü ve imkanlarını kişisel olarak kullanmak, kamu malını şahsı veya yakınlarına aktarmak, yargı erkini siyasi rakiplerini sindirmek için kullanmak bu kesin buyruklara aykırıdır.  Bunlar venefse hoş gelen diğer günahlardan korunmak için de oruç ve namazlarımız etkili olmalı.

İbadetlerimiz, bu günahlara zemin hazırlayan, yalan söylemek, iftira ve hakaret etmek, seçim rüşveti vermek gibi diğer günahlardan da sakındırmalı.

Allah’ın buyrukları doğrultusunda yazılan bu sözlerin muhatabı sadece böyle günahları işleyenlerden ibaret değil.

Bu tür günahları işlediğini bildikleri halde bunlara destek veren, gücünü artıran, yardımcı olanlar da Allah’ın emrine karşı gelmiş sayılırlar.

Çünkü Allah, “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve doğrularla beraber olun. (Tevbe, 119)” diye uyarıyor.

“Bizi görünüşleriyle, ibadetleriyle, sık sık dillerinden düşürmedikleri Allah ile aldattılar demenin ahirette bir faydası olmayabilir.

  • Adil olmayan, kamu görevlerini güvenilir olmayan kişilere devreden,
  • Millete hizmet makamlarına ehliyetli/ liyakatli insanlar yerine “bizden” dedikleri liyakatsiz insanları getirenler,
  • Kamu yararı yerine belli kişi ve kesimlerin menfaatini gözetenler ve
  • Ortak akıl (meşveret) yerine bir kişinin aklına tabi olanların Müslüman olup olamayacağını değerlendirmeye çalıştığımda ürperiyorum.

Rad suresi (Türkçesi: Gök gürültüsü bölümü) 11. Ayeti hatırlıyorum: “Bir toplum kendini değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez…”

****

NOT: Bütün okuyucularımın mübarek Ramazan ayını kutluyor, iç huzuru, mutluluk ve berekete vesile olmasını diliyorum.

Sen Benim Şiirimsin

Sen benim gözümde nesin biliyor musun

Balta girmemiş orman

Güneş alan pencere

Çiçeğe durmuş ağaç

Buz gibi kuyu dibinde bakraç

Buram buram alın terimsin

*

Sen benim gözümde nesin biliyor musun

Efil efil esen rüzgâr

Çisil çisil yağan yağmur

Işıl ışıl parlayan beyaz kar

Ayazda kalmış nar

Külün içinde harsın

*

Sen benim gözümde nesin biliyor musun

Yosun tutan taşım

Ağrımayan başım

Gözümdeki iki damla yaşım

Çatılmayan kaşım, uykuda düşüm

Ağustos ayında üşüdüğümsün

*

Sen benim gözümde nesin biliyor musun

Bir bardak şekersiz demli çayım

Kırk yıl hatırı olan acı kahvem

Gülüşünden bal damlayan gamzem

Ihlamur çiçeğim

Şifalı zemzemimsin

*

Sen benim gözümde nesin biliyor musun

Allı fistandan basmam

Oyalı mekikli yazmam

Gümüş dizili fesim

Omzumda ipek şalım

Ak alnıma yazımsın

*

Sen benim gözümde nesin biliyor musun

Ucu kırık kalemim

Sayfa sayfa defterim

İçi ayraç koyulu kitabım

Boğazımda düğümüm

Kelime kelime döküldüğümsün

*

Sen benim gözümde nesin biliyor musun

Çıkılamayan dağ

Gidilemeyen yol

Pusulasız açık deniz

Gölde turna katarı

Gökte ipsiz uçurtmamsın

*

Sen benim gözümde nesin biliyor musun

Dağ başında yörük çadırı

Coşkun akan nehir

Kurnasız köy çeşmesi

Kıvrım kıvrım akıp giden ırmak

Tohumu kucaklayan toprağımsın

*

Sen benim gözümde nesin biliyor musun

Başımda papatyadan taç

Boynumda asılı zeytinden kolyem

Nazar boncuklu lastikli tokam

Kırlangıçlı dövmem

Yeşilden hızmamsın

*

Sen benim gözümde nesin biliyor musun

İki kara gözüm

Ciğerimde özüm

Asma dalında iki salkım üzüm

Makassız kesilen kefen bezim

Kulağına usulca seslendiğim duamsın

*

Sen benim gözümde nesin biliyor musun

Doğudan batıya yol haritam

Dünyada sekizinci harikam

Hüma kuşum Zümrüdü Ankam

Sol yanımda yürek yamam

Damarımda akan kanımsın

*

Sen benim gözümde nesin biliyor musun

Gurbet tüten türküm

Nihavent makamında şarkım

Nefes nefese sipsim

Duvarda asılı sazım

Bitmez tükenmez şiirimsin

“SOYAĞACI”[1]

Soyağacı” “Emekli Kıdemli Albay Mak. Müh. Öznur YILMAZ”ın “Türk Toplumuna Ayna Tutan” romanlarından birinin adıdır. Eser şu ithafla başlamaktadır: “ Bir yatılı yurtta 45 erkek çocuğunun istismar edilmesine “bir kereden bir şey olmaz” diyen bütün şuursuzlara ithaf edilmiştir. Neslin nasıl bozulduğu ile ilgili bilinçlenmek “tek seferin çok sefer olduğunun” farkına varılabilmesi için boğazımıza düğümlenen hadiselerin çoğu yok sayılarak yazılmıştır. Çünkü “Vatanı korumak çocukları korumakla başlar”  Gazi Mustafa Kemal Atatürk.

Roman “Welcome to Soyağacı”nın şemasıyla devam etmektedir:

         “Ferman”la evli olan “Hanife”nin “Welcome to “Missouri” ABD zırhlısından ismi bilinmeyen bir Amerika askeri ile tek gecelik ilişkisinin sonuçlarını anlatır. Ailenin birinci kuşağı 1946 yılı ile temsil edilmektedir. Bundan sonraki gelecek kuşakların “büyük dedesi” ismi bilinmeyen bu “Amerikan askeri” olacaktır.  Eşi tarafından aldatılan “Ferman”dan herhangi bir çocuk dünyaya gelmeyecektir. Burada anlatılmak istenen ister kadının eşini isterse erkeğin eşini aldatmasının ilerleyen kuşaklarda nasıl korkunç sonuçlar doğuracağının ortaya çıkmasıdır. Romanda işlenen ana fikirtek seferin çok sefer olduğu” ve bununla “toplumun en kutsal kurumu olan ailenin” nasıl bir girdabın içine sürüklenme “ihtimalinin”(!) (soyağacı-pedigri-akrabalık ilişkileri) korkunç sonuçlarının ortaya konulmasıdır.

Roman, biyolojik, psikolojik, sosyolojik ve patolojik bir ilişkiler ağının herhangi bir ailedeki soy ağacı ile  “korkunç yüzleşmesi”ni anlatmaktadır. Hanife’nin Amerikan askeri ile tek gecelik eşini aldatmasından sonra  ailenin 1968-1969 yılları arasında 2. kuşağı diyebileceğimiz Amerikalı babadan doğan “Şöhret” isimli kızlarının  68 kuşağından erkek arkadaşı “Murat”tan bir çocukları dünyaya gelmesidir. “Murat” dinî ibadetlerini aksatmayan bir devrimci ve Amerikan Emperyalizmine karşı 6. filo’nun Türkiye’ye gelmesinde gençlik olaylarına karışan bir delikanlıdır. “Murat” ve “Şöhret”in öğrenci iken ilişkisinden dünyaya gelen bebekleri İranlı arkadaşlarına teslim edilmiştir. İranlı arkadaşları devrimci görünmelerine rağmen istihbarat teşkilatlarına çalışmaktadırlar.  Olaylar sırasında “Murat” öldürülürken “Şöhret” onu korkakça terk eder.

“Murat” ve “Şöhret”in çocukları Meryem (Mary)  bebekken kaçırılır ve Londra’da büyür. “Şöhret”in okul arkadaşı ve sevgilisi “Murat”ın öldürülmesinden sonra “Şöhret” “Kudret” isimli biri ile evlenmiştir. Şöhret ve Kudret’ten ise “Sadi” isimli şımarık bir çocuk dünyaya gelmiştir. Kaçırılmış ve Londra’da büyüyen Meryem’in başından bir evlilik geçmiştir. Meryem’in David isimli kişiden Adam (Adem) isimli bir çocuğu vardır. Yani “Adam”,  “Şöhret”in torunu “Sadi”nin yeğenidir. Sadi ile Meryem (Mary) sosyal medyadan tanışır. “Sadi” sosyal medyadan küçük çocuklu kadınları kandıran bir pedofildir. Kadınlara düşkün ve pedofili (cinsel anlamda çocuk istismarcısı) olan “Sadi” Londra’da “Meryem”le kardeşi  olduğunu bilmeden evlenir.

“Meryem” Londra’da “Sadi” Türkiye’de büyümüştür. Fakat “bir gecelik aldatmadan bir şey olmaz” diyen düşüncenin 1990’lardaki 3. kuşağı ensest (genetik, ahlaki, hukuki ve dini bakımdan evlenmeleri yasak olan yakın akraba konumundaki bireylerin cinsel ilişkide bulunmaları)  bir evlilikle sonuçlanmıştır. 4. kuşak 2000’lerde bir pedofili olan dayısı tarafından istismar edilen masum ve korumasız “Adem”le devam edecektir. “Hanife” “Ferman” ve ismi bilinmeyen  “Amerikalı asker” birinci kuşağı oluşturduktan sonra “Kudret” ve “Şöhret”ten devam eden “Soyağacı”nda hastanede bebeklerin karışması dâhil farklı ailelerde büyüyen çocuklar da romanda görülecektir. Bu romanda bir insan anne veya baba olsun kutsal değerlerini korumak için bir hassasiyet göstermezse meydana gelecek sonuçların gelecek kuşaklarda ensest ihtimalinin ne kadar yüksek olduğunu ortaya koymaktadır.


[1] Öznur Yılmaz, Welcome 6. Filo, Soysuzlar İçin SOYAĞACI, Göl Kitap Yayıncılık, İstanbul, 2021.

Gelecekte Bir Gün Kıbrıs…

     ‘’ Dünya kamuoyu bu sabahın erken saatlerinde Kıbrıs adasından yapılan açıklama ile şaşkına döndü. Çünkü çok ama çok uzun zamandan beri bir türlü çözüm bulunamayan ‘’Kıbrıs Meselesi’’ en nihayetinde bir çözüme ulaşmıştı…

     Adada mevcut her iki yönetimden gelen açıklama bundan böyle adadaki tüm problemlerin çözüme kavuştuğu yönündeydi.

    Pekiyi, bu nasıl olmuş; hiçbir zaman çözümü olmaz denilen bu adadan gelen sorunlar çözüldü haberi nasıl gerçekleşmişti?

   Şimdi yapılan açıklamanın içeriğine bakalım:

   ‘Nesiller boyunca bir arada yaşadığımız ancak 50’li yıllardan sonra türlü sorunlarla birlikteliğimizin bozulduğu, uğruna savaştığımız bu adada bundan böyle tüm sorunları geride bıraktık. Detaylı açıklama daha sonra yapılacaktır. Dünya kamuoyuna saygıyla duyurulur.’

  İşte bu kısacık açıklama bile özellikle dünya devleri başta olmak üzere, tüm ülkelerin dikkatinin Akdeniz’in tam da orta yerindeki bu stratejik adaya çevrilmesine neden oldu.

  Elbette böylesi bir açıklama durup dururken yapılmamıştı!

   Açıklama öncesinde adada neler yaşanmış, adayı yönetenler arasında böylesine önemli bir mutabakat nasıl sağlanmıştı? Bu konu tam bir muamma idi! Ama her ne yaşanırsa yaşansın sonunda çözüm sağlanmıştı.

  Adadan yapılan bu kısa açıklamanın ardından her iki tarafın garantörleri anavatanlarından Türkiye ve Yunanistan’dan yapılan açıklamayı teyit eden, yaşananlardan dolayı memnuniyet ifade eden açıklamalar geldi. Adanın diğer garantörü İngiltere her zamanki gibi bir açıklama yapmadı!

  Daha sonraki süreçte adadan haber alındıkça bu çözümün temelinde tamamen halkın kendi iradesi olduğu ortaya çıktı.

 Çözüm adına ortaya konulan hiçbir siyasi girişim, uluslararası kuruluşların önerileri fayda etmeyince halk kendi çözümünü kendisi sağlamış, her iki tarafın yapmış olduğu gizli referandum neticesinde ortaya çıkan sonuç; Kıbrıs meselesini tamamen ortadan kaldırmıştı.

 Çok gizli damgasıyla evlere gönderilen referandum oylamasında halka iki şey sorulmuştu:

  • Kıbrıs konusunun çözüme ulaşması için yönetenlerin müzakereleri devam ettirmesini istiyor musunuz?
  • Kıbrıs konusunun çözüme ulaşması için kendi düşüncenizi üç cümle ile açıklayınız…

   Bu iki soruya verilen cevapların ezici çoğunluğu aşağıdaki gibiydi:

‘’ Bundan böyle müzakere süreci istemiyoruz. Halkın kararı: Adada mevcut yaşam aynı şekilde devam etmelidir. Şu anda kim nerede yaşıyorsa, hangi konutta oturuyorsa orada kalmalıdır. Geçmişe dönük hiçbir tazminat talebinde bulunulmayacaktır. Adada yaşayanlar olarak hür ve müstakil yaşam tercihimize karışılmamalıdır. Her iki taraf da birbirlerinin devletini tanıdıklarını açıklamalı, adada yan yana yaşayan komşu iki devletin var olduğu dünya kamuoyu ile paylaşılmalıdır.’’

  İşte bu açıklama ile çözüme son nokta konulmuştu…

  Pekiyi, bu açıklamanın getirdikleri nelerdi:

  • En önemlisi adada mevcut iki devlet birbirlerini tanıyarak komşu olarak yaşayacaklarını beyan ediyorlardı.
  • Diğer önemli husus her iki tarafta şu anda nerede yaşıyorsa, hangi konutta oturuyorsa orada yaşamaya devam edecekti.
  • Ve çözümü sağlayan bir diğer önemli husus, geçmişte yaşananlara dönük hiçbir tazminat talebinde bulunmayacakları taahhüt ediliyordu.
  • Her iki tarafta yaşam tercihlerini istediği gibi kullanabilecek. İsteyen adanın kuzeyinde, isteyen güneyinde yaşayacaktı.

    Bu çözümün nedeni, nasılı yoktu. Halk böyle istemiş sonunda da çözüm mucizesi gerçekleşmişti.

    Çözüm en çok da adanın kuzeyinde varlığını sürdüren, her geçen gün daha da güçlenen KKTC’de sevinç çığlıkları, günler boyunca sürecek kutlamalar ile karşılandı.

    Adalı Türklerini en çok sevindiren hususlar şunlar olmuştu:

  • Bundan böyle dünyanın her yerinde kabul görecek olan kimlik kartlarıyla, KKTC damgalı pasaportlarıyla göğüslerini gere, gere dolaşacaklardı.
  • Yıllardan beri üzerlerine çöken Rum ambargolarından kurtulmuşlar; her türlü ticareti serbestçe yapıp, her alanda yapılacak etkinliklerde kendi evlatlarıyla temsil edilecek, dünyanın her yerinde yapılacak müsabakalara kendi bayrağıyla, milli marşıyla katılacak, dünyanın dört bir yanından kendi havaalanlarına serbestçe inen turistleri misafir edebileceklerdi.
  • Artık onlar için yaşamın geleceği pırıl, pırıldı. Genç nesilleri aydınlık yarınlar bekliyordu…

(Not: Sn. Denktaş yaşamış olsaydı bu yazı sonrasında bana söyleyeceği şeyi duyar gibiyim: ‘Aziz dostum, yine hayal gücünü konuşturmuşsun. Rum tarafı böylesi bir çözüme evet der mi hiç?)   ’’

Değerli okur:

       GELECEKTE BİR GÜN KIBRIS, başlığı ile kaleme almış olduğum bu yazımın tırnak içindeki bölümü anladığınız gibi bugün için tamamen bir hayal, bir rüyaymış gibi duruyor!

     Elbette bir gün Kıbrıs’ta çözüme ulaşılacak. Bu çözümü bizden önceki nesillerin göremediği gibi yakın bir zaman diliminde bizim nesillerimizin de göremeyeceği kesin. Belki de mevcut durum tırnak içindeki metinde yapılan açıklama gibi çözümün ta kendisi olacak.

     Böyle bir yazıyı kaleme almamın nedeni adada yaşayan Kıbrıs Türk’ü kardeşlerimizin hak ettiklerine dikkat çekmek içindir.

      Eğer gelecekte bir gün adada çözüm sağlanacak, ‘’Gelecekte Bir Gün Kıbrıs’’ olacaksa; bu Kıbrıs’ta yaşayacak olan Türkler de sıraladığım tüm kazanımlarıyla birlikte var olmalı, 1983 yılında kurdukları kendi devletlerinde hür ve müstakil yaşamalıdırlar…