İdeoloji partileri hariç, partilerin sadık seçmen kitlesi genellikle lideri için oy verir. Seçmen, partisinin “karizmatik liderine” çok geniş bir kredi açar ve bu aşamada çok sayıda hatasını görmezden gelir.
Bu durum zaman içinde parti liderlerini birer “seçilmiş kral” haline getirir. Liderin konumu ve gücü tartışılamaz hale geldiğinde “parti içi demokrasi” söylemleri lafta kalır.
Liderin her kararı, O’nu denetlemesi gereken partinin organları tarafından, “hikmetinden sual olunmaz” anlayışı ile kabul edilir. Zaten parti içindeki siyasi gücü dengelemesi ve denetlemesi gereken organların üyeleri de bizzat lider tarafından belirlendiği için bu durum yadırgatıcı değildir.
Karar Gazetesi’nde Semra Alkan’ın köşe yazısında belirttiği gibi bu aşamaya gelen partilerde “nevrotik bir örgüte doğru dönüşme eğilimi başlayabilir.” Yani bu partilerde “yaratıcılık yerine ya da değer katan ekipler yerine örgüt içinde ‘iç çekişmeler, çatışmalar, iletişim kopuklukları’ yaşanabilir.”
Semra Alkan “nevrotik örgüt belirtilerini AK Parti üzerinden örneklerle” anlatmış. Ben bu örnekleri son seçimin iki kaybedeni AKP ve İYİ Parti üzerinden anlatılabileceğini düşünüyorum.
Bugüne kadarki başarıların (ve son seçimdeki başarısızlığın) en büyük payı AKP’de R. Tayyip Erdoğan’a veİyi Parti’de ise Meral Akşener’e aittir.
****
İYİ Parti’nin kuruluşunda, ilk Başkanlık divanı belli olduktan sonra kutlama ziyaretimizde, Genel Başkan Yardımcılarından Müsavat Dervişoğlu bana ve arkadaşlarıma şöyle söylemişti:
“Biz bir lider partisiyiz. Bu katta bulunan ben dahil 10 Genel Başkan Yardımcısı partiden gitse partiye bir şey olmaz. Ama bir kişi (Meral Akşener) gitse parti kalmaz.”
Tabii bu söz o günün şartlarında doğru bir sözdü. Bugün şartlar değişti.
****
AKP Genel Başkanı R. T. Erdoğan kuşkusuz karizmatik bir lider. AKP’nin gücü de zaafı da bundan kaynaklanıyor. Halen diğer partilerin hiçbirinde, “karizmatik lider” yok.
CHP son seçimde karizmatik lideri olmadan birinci parti olmayı başardı. İYİ Parti’nin geleceği de karizmatik liderde değil.
İYİ Parti ortak akla uyan, partinin denge ve denetim mekanizmalarını çalıştıran; tabanı, teşkilatları ve seçmenleri ile duygu bağını ve doğru bilgi akışını kurabilen iyi bir yönetim ile iktidar alternatifi olabilir. (Erdoğan sonrası AKP için de tek yol bu.)
Çünkü son seçimdeCHP’ye giden “emanet oyların” çoğunun geri dönebileceği adres İYİ Parti’dir. Ayrıcaiyi bir yönetim sergiler ve halka umut verebilirse AKP ve MHP tabanından en fazla oy çekebilecek partidir.
Birisi iktidarda diğeri muhalefette olduğu halde, AKP ile İYİ Parti’nin benzer belirtileri gösterdiğini düşündüğüm iki yapısal soruna dikkat çekmek istiyorum.
*****************************
Kötü Kararlara Bağlılık
“Kötü karar” olarak kastedilen partinin ve ülkenin zararına olan ve “akılcı olmayan kararlardır.” Bu tür kararlarda ısrar edilmesi ve parti organlarında bu kararlara itiraz edilememesi büyük zarara yol açabiliyor.
Örneğin AKP lideri R. Tayyip Erdoğan’ın “Faiz sebep, enflasyon sonuç”söyleminin yanlış olduğunu,parti içindeneredeyseherkes biliyordu.
Ama hiç kimse “ben ekonomistim” diyen, “nas ortadayken, size bana ne oluyor?” diye eleştirilere kapıları kapatan liderlerine karşı çıkamadı.
Türkiye bu kötü kararın bedelini derin bir yoksullaşma ve ekonomik çöküşle, devlet bağımsız karar alma yeteneğini zayıflatarak ödemekte. AKP de ağır bir seçim yenilgisi alarak ödedi.
****
İYİ Parti’de “Kötü Karar ve buna bağlılık” örneği olarak “31 Mart Yerel Seçimlerine ittifak veya seçim işbirliği yapmadan, “özü başına” girme kararını gösterebiliriz. Buna iktidar yerine, “muhalefete muhalefet etme” politikasını ekleyebiliriz.
İYİ Parti il ve ilçe teşkilatları, yüzde 60 oy çokluğuyla, (İstanbul ve Ankara başta olmak üzere belli sayıda il ve ilçelerde) CHP ile seçim işbirliği yapılması yönünde görüş bildirmişti. Teşkilatların bu iradesine rağmen, 50 kişilik Genel İdare Kurulunda, 35 oyla “seçime özü başına girme” kararı kabul edildi.
“Kötü kararı” görüp GİK’te aksi yönde oy kullanan 14 kişi çıkabildi. Bu kararın aslında Genel Başkanın kararı olduğunu düşünen/ bilen Genel İdare Kurulu, Başkanlık Divanı, milletvekilleri ve teşkilatlar bu karara bağlı kaldılar. İtiraz eden bir kısım üyeler de istifa ettiler.
*****************************
Yönetimin İzolasyonu Ve İletişimin Kopması
Ara başlıktaki bu kavram “Yöneticinin / liderin makam odasına hapsedilmesi olarak da ifade edilebilir. Burada yönetici örgütü yönettiğini düşünse de aslında yöneticinin etrafını çevirenler yönetiyor denilebilir. Bir anlamda yönetici bir fanusa hapsediliyor. Sürekli yöneticiye ‘çok iyi yönetiyorsunuz’ deniyor. Yönetici gerçek gündemi takip edemiyor.”
“Yöneticinin, liderin etrafını saran liyakatsiz ekipler sorunları yönetim katına iletmeyebiliyor. Ya da bu kişiler liyakatli kişilerin yönetim katına ulaşmasını engelliyor. Bir anlamda iletişim kopuklukları ya da çatışmalar yaşanabiliyor. Bu da kuruma (partiye) zarar veriyor.”
****
AKP açısından, Saray bürokrasisi ile parti organlarıarasında bir mesafenin oluştuğu biliniyor. Daha da önemlisi partinin tabanı ile tavanı arasındaki makasın açılması ile halkın yaşadıklarından habersiz bir yönetim anlayışı hakim oldu.
AKP içinden atanmış veya seçilmiş makam sahiplerinin çoğunun halka tepeden bakan, yolsuzluk yapan, kanundan çekinmeyen birer kibir abidesi haline gelmesi bu kesimi halktan kopardı.
****
İYİ Parti’de yönetimin izolasyonu yani partinin kuruluşunda büyük emekleri ve fedakarlıkları olanlarla iletişimin kopması daha erken başladı. Partinin en değerli varlığı olan insan sermayesi iyi yönetilemedi. Önemli bir kısmı da harcandı.
Başta Genel Başkan ve yakın çalışma ekibi içine kapandı. Beş dakikalık bir görüşmeyle gönülleri alınabilecek nice değerli kişiler kırılarak partiden ayrıldı. Bu kişileri kazanmak için çaba gösterilmedi. “Vefa” duygusunun en önemli yapıştırıcı olduğu düşünülmedi.
Kurucularının, teşkilatlarda görevli olanların bile Genel Başkan ve yakın ekibi ile görüşememekten yakındığı bir parti haline nasıl gelindi?
27 Nisan’da yapılacak “Olağanüstü Kurultay”dan sonra partiyi yönetecek olanların çözüm üretmesi gereken ilk konu bu olmalı. Ve arkasından, liyakatli ekipler oluşturarak ortak akıl ile karar alma mekanizmasını onarmak gerekecektir.
Cümbezin Kızı tek başına bir kadın hikâyesi değildir. Unutulan tarihe, sosyal olaylara kızlarımızın çığlıkları arasından bakıştır. Adanın parçalanışı, EOKA tohumlarının atılışı, İsrail’in kuruluşu ve kızlarımızın kayboluşunun hikâyesidir.
Cümbez; adadır, Nenanne’dir, Hatice’dir, Eleni Nine’dir, Süleyman’dır, Bastiban’dır… Bir yanının Türk, bir yanının Rum olduğunu bilir de insanca döker yemişini. Cümbez, bölücülerin kesemediği koca bir ağaçtır.
Bir zamanlar Kıbrıs’ta Nenanne ile Eleni Rumca susar, Türkçe bölüşür, kadınca konuşurdu. Ve kızlar… Yokluğun, kıtlığın, savaşın, sömürge yönetiminin ince hesapları arasında doysun ve geride kalanı doyursun diye Filistin’e, Ürdün’e satılan kızlarımız… Küçük kuşlar gibi avlanıp babaları eliyle teslim edilen kızlarımız… Onlar hayalleriyle birlikte unutuldular…
“Latife’den bu yana ne böyle duyarlılık ne de espriye rastladımdı. Seçici gruba beni de dâhil eden İskender’e teşekkürler. Emine’ye yakıştı doğrusu.” Alev Alatlı
“Işınsu’ya yakışır bir yarışmaydı. Güzel eserler geldi. Cümbezin Kızı öne çıktı.” Prof. Dr. İlber Ortaylı
“Genç Werther’in Acıları’nı hatırlatan, genç bir kadının hikâyesinden hareketle içe işleyen bir sosyal dram. Türkçesi çok sağlam ve çok güzel.” A. Yağmur Tunalı
“Ah Cümbezin Kızı, ne olur bize her daim iyilerin kazandığı o tükenmez masallarını hep anlat, hep anlat ki; dünya denilen bu dar ve engebeli köprüde Zümrüdüankaların kanatlarından yalnızca sevgi ve merhamet devşirelim.” Prof. Dr. Belkıs Gürsoy
“Akıcı ve işlek bir üslup, güçlü bir başkarakter, zevkle okunan bir roman…” Prof. Dr. Bilge Ercilasun
Tüm ifadeler:
23Sen, Süleyman Pekin, Ruhittin Sönmez ve 20 diğer kişi
Yıllar önce bu şiiri ilk okuduğumda, hayatın sancısından kurtulmanın tek yolunun şiir olduğuna inanmıştım. Ne doğru bir karar vermişim. Liseye başladığım şiirli yıllarım zoru hep kolay kıldı. Her yaşanana şiir gözüyle baktığımda ki ölümde dâhil, nasıl bir dayanma gücü, sabır, şükür ve her şeyin insana dair olduğunu çok iyi öğrenmiştim.
Ne yaşıyorsak hep insana dair yaşıyoruz, olumlu ya da olumsuz. Aziz Nesin’in işaret ettiği şiir ile kurtuluş tanımına aynen katılıyorum.
‘’Şiir bir yaşama biçimi değildir, bütün yaşamlar şiirin bir biçimidir’’ diyor Fazıl Hüsnü Dağlarca
Bütün yaşanılanlar şiirin bir biçimiyse eğer, kurtuluşu yine kendi içinde buluyor insan. Neler olup bittiğini anlamak, farkına varmak, görmek, hissetmek, acı, özlem gibi duyguların hepsi şiire dâhildir.
Kendi adıma ben şiiri zeytin tanelerine ve çörek otuna benzetiyorum. Zeytin bereketli ve en uzun ömürlü meyve. Duası olan ‘’zeytine ve incire ant olsun’’ diyerek insanı en güzel şekilde yaratıldığından bahsediyor. Zeytin dalı da barışı simgeliyor.
Çörek otu, bir ölüme çare olamamış bir bitki. Zeytine ve çörek otuna şiiri benzetiyor olmam içindeki tüm nisan uçurtmalarının hepsini havalandırıyor.
Düşünün ki şiir şimdi ipi kopmuş bir uçurtma, rüzgâr oradan oraya savuruyor. Kim bilebilir ki bir başka memlekette yaşayan her hangi bir çocuğun eline düşmeyeceğini.
Şiirden uçurtma, adı mavi. Mavi gökyüzünde, deniz istikametinde tellere takılmadan yol alıyor. Bazen yağmura tutuluyor bazen rüzgâra ama durmuyor. Üstünde şiir yazılı, hangi çocuğun eline geçerse o şiiri okuyacak.
Dünya uçurtmayla balonken
Kırmızı ve mavi tayfın bütün renkleri
Sana zehir zindan edenleri, bağışlayacak mısın yüreğim… Gülten Akın
Uçurtmaların ipi kopunca kendi yaşamlarını izliyorlar diyor Rıfat Ilgaz.
Bizim de süslü uçurtmalarımız vardı
Alıp başını gitmediler mi?
Gözümüzden bile esirgedik
Hangi birinin ipi kaldı elimizde……
Şiir de böyle tıpkı uçurtma gibi, ne hissediyorsanız onu yazıyorsunuz, salıyorsunuz gökyüzüne, rüzgârın yön vermesiyle uçup gidiyor.
Kalbim uçurtma şenliğine gün sayan çocuk
Ne havalanıyorsa gökyüzüne, kalbimden havalanıyor….
Zeytin kelimeler
Kalbimden havalanan kuşlar, şiir, uçurtma, rüzgâr, yağmur hepsi de birbirinden değerli. Hepsi bir birine zincirin halkaları gibi bağlı.
İnsan diyorum, içindeki havalanan rüzgârdan üşüyen, ondan ürperen ki buna rağmen asla uçurtma uçurmaktan hiç vazgeçmeyen, göçüp giden kuşları inatla bekleyen, tüm duyguları da şiire yükleyip yola düşen bir varlık.
‘’Kuşlar unutkan olur gene gelecekler’’ Diyen Yaşar Kemal yanlış söylemiş olamaz, gene gelecekler diyorsa kesin gelirler.
‘’Kuş ölür, sen uçuşu hatırla ‘’ Diyen Fürüğ Ferruhzad… Kim vurdu ya gitti aşkımız, faili meçhul değilse nefsi müdafaadır diyor.
Denizin bittiği yerde başlayan, göğün mavisine inanırdım. Bir de ensemde ki dövmeye, kuş ölür sen uçuşu hatırla…
İçine içine yürüdüğüm özlemli yolların çıkışı hep şiire. Zeytin kelimeler, çörek otuyla döküle döküle, dağıla dağıla savrulup duran bir uçurtmaya dönüşmesi mucize değil.
Kulağına fısıldadım uçurtmanın. Sen gideceğin yeri biliyorsun.
Git bul kara gözlü çocukları ve benim yerime kara gözlü çocukların uçurtmalı ellerinden öp.
Uçurtma, dönüp sordu
Hepsi bu kadar mı diyeceklerinin
Yok dedim, yolda gördüğün bütün kuşlara da şunu söyle ‘’ eğer kuşları sevmeye talip olduysam, günü gelince uçup gidecekleri gerçeğini çoktan kabullenmişimdir’’ yeter ki kuşlar yasına gitmesin.
TBMM Başkanı Sayın Numan Kurtulmuş, seçimden iki gün sonra, Meclis’te verdiği iftar yemeğinde mevcut Anayasa’dan kurtulma vaktinin geldiğini söylüyor. NTV’nin 2 Nisan tarihli haberi şöyle: “‘Aynen 1921 Anayasası’nda olduğu gibi Türkiye’nin katılımcı, güçlü bir anayasa yapma imkânı bu Meclis’te vardır.’ diyen Kurtulmuş, ‘Şunu söylememiz gerekir; artık kaç kere değiştirilirse değiştirilsin 1980 ve 1960 darbelerinin o karanlık eserlerini bünyesinde taşıyan bu mevcut Anayasa’dan Türkiye’nin sivil siyasetinin kurtulma vakti çoktan gelmiştir.’”
Mevcut anayasayı dövme, 1921’i övme ilk kez yapılmıyor. Kurtulmuş’un konuşması üzerine Yeniçağ’da Arslan Bulut, daha önceki benzer beyanları hatırlatmış:
Önce Abdullah Öcalan, “1921 Anayasası’na dönelim” dedi. Sonra Adalet Bakanı iken Abdülhamit Gül, “1921 Anayasası, Türkiye’de yaşayan herkesin her düşüncenin, her inancın, her anlayışın yansıdığı bir toplumsal sözleşme metnidir.” diyerek “100 yıl sonra aynı ruhla bunun yine gerçekleşeceğine, inancımız tamdır.” şeklinde konuştu. Tayyip Erdoğan da “milletin çeşitliliğini yansıtan bir Anayasa” yapacaklarını ilan etti.
1921-1924 fark nedir?
Kurtulmuş, gerekçe olarak, mevcut anayasada “darbelerin karanlık izleri” bulunduğunu söylüyor. Bu anlaşılır bir gerekçe değil. Şimdi anayasa tefsir ilmini yaratıp neresinin karanlık, neresinin aydınlık olduğunu mu arayacağız? Sayın Kurtulmuş o mevcut ve ıslah olmaz anayasadan ayrılmayacağına namusu ve şerefi üstüne yemin ederek o kürsüye gelmemiş miydi? O yemin sırasında fikrini söyleseydi de bu vebalin altına girmeseydi daha doğru olmaz mıydı?
Neyse ki Öcalan’ın, Abdülhamit Gül’ün ve Sayın Erdoğan’ın gerekçeleri Kurtulmuş’unkinden daha açık.
Baştan alalım. Bu 1921 Anayasası aşkı nereden geliyor? TBMM’nin bir yayını var: Osmanlı’dan Günümüze Türk Anayasa Metinleri (Şuradan indirebilirsiniz). Oradaki 1921 ve 1924 anayasalarını karşılaştırın. Fark nedir? Fark şudur: 1921 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nda, “Türk” kelimesi geçmiyor. Taradım. Türk, tam 0 (sıfır) kere geçiyor. Cumhuriyet’in ilanından sonra kabul edilen 1924 Anayasası’nın ise her tarafı “Türk” ve “Türkler” dolu. Hatta şöyle bölüm başlıkları var: “Beşinci Fasıl- Türklerin Hukuk-ı Ammesi”
Bir fark daha var. 1921, özerk vilayetler tanımlıyor. 1921’in devleti ne üniter ne de millî. 1924 üniter ve millî.
Açıkça söyleyin söyleyenler var
Abdullah Öcalan, mevcut anayasayı neden beğenmediğini, 1921’i niçin tercih ettiğini açık açık söylüyor. Diğer beyanlarda da, bu derece olmasa bile bir miktar açıklık var. “1980 ve 1960 darbelerinin o karanlık eserlerini bünyesinde taşıyan…” hükmü bunlara nazaran pek de karanlıkta kalıyor. Lütfen o karanlık eserlere işaret ediniz.
Lütfen düşüncelerinizi, ne istediğinizi ne istemediğinizi açıkça söyleyin. Siz millete karşı, meclise karşı ve evet bu anayasaya karşı sorumlu kişilersiniz. “Anayasa karanlıktan izler taşıyor.”, “Anayasa sivil değil.” Bu ifadeler zifiri karanlık! Sizi rahatsız eden neyse söylemekten çekiniyor musunuz?
Bakın Öcalan açık açık söylüyor. Bir televizyon programında Korkut Özal da söylemişti: “Cumhuriyetle bir sıkıntımız yok. Fakat tek bir millet üzerine kuruldu. Sıkıntı burada.” Evet. Siz de onun gibi düşünüyorsanız, açıkça söyleyiniz: Ben Türkiye’de Türk egemenliğini kabul etmiyorum. Bütün vatandaşlara Türk denir ifadesini kabul etmiyorum. 1000 yıllık Türk egemenliğinden gına geldi. Türkiye’de egemenlik paylaşılmalıdır. Bunun nasıl yapılacağını, sizin açılımınız zamanlarında TESEV anlatmıştı. Ben de o tarihlerde Türk’üm Özür Dilerim kitabımda yazmıştım. Yakında özür dilememe gerek kalmayacak. Türklüğü anayasadan tamamen çıkaracağız. Bakın anayasanın ıslah olmaz karanlık tarafları neler:
Türklükten kurtulmak
Anayasa’nın Başlangıç bölümü dâhil olmak üzere bütününde, Türk etnik kimliğine vurgu hâkimdir. Bu vurgu, metin boyunca sıkça tekrarlanan ‘Türk vatanı ve milleti’, ‘yüce Türk devleti’, ‘Türk milleti’, ‘Türk toplumu’, ‘her Türk’, ‘Türk vatandaşı’, ‘Türk dili’, ‘Türk kültürü’, ‘Türk tarihi’ gibi ifadelerle kendisini göstermektedir. Bu dil, farklı etnik kökene mensup insanlardan oluşan Türkiye toplumunun çoğulcu yapısıyla bağdaşmamaktadır. Bu nedenle, hazırlanacak yeni Anayasa’da herhangi bir etnik kimliğe bu ve benzeri göndermeler yapılmamalıdır. Gerek Anayasa’nın birçok maddesinde, gerekse çeşitli yasalarda yer alan ‘Türk milleti’ ifadesi ‘Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları’ ifadesiyle değiştirilmelidir. Bazı hukukçulara göre ise, kolaylığı nedeniyle sadece ‘millet’ sözcüğünün kullanılması yeterli olacaktır. (Sayfa 22)
“Bu düzenlemeler ışığında, 6, 7 ve 9. maddeler başta olmak üzere, Anayasa’da yer alan ‘Türk milleti’ ifadeleri, ‘Türkiye vatandaşları’ ibaresiyle değiştirilmelidir. Benzer bir düzenleme, yasalar, yönetmelikler, genelgeler ve tüzüklerde, yani mevzuatın genelinde de yapılmalıdır.” (Sayfa 26)
Oğuz Çetinoğlu: Müzikle tanışmanız ne zaman ve nasıl oldu ve müzik çalışmalarınız ne zaman nasıl başladı?
Özgen Gürbüz: Çok başarılı ve çalışkan bir eğitimci olan babam, mandolin ve keman çalardı. Annemin anlattığına göre, doğumumdan bir süre sonra, babam benim beşiğimin olduğu odaya girip sürekli Keman çalarmış… Hattâ babamın bir arkadaşı da aynı şeyi söyler ve kendilerinde müzik yeteneği olmadığı için, babamın yöntemini uygulayamadıklarını anlatırdı. Babamın çaldığı eserler arasında Türk Müziği eserleri olduğu gibi, batı müziğinin eserleri de olurmuş. Babam ayrıca çok güzel bir el ve nota yazısına sâhipti. Bendeki nota defterlerinde, yazdığı ve seçtiği eserlerin notalarını görmek mümkündür. İstiklâl Marşı’nın notası ve sözleriyle başlayan bir defterinde; Hâfız Post, Dede Efendi, Tanbûri Mustafa Çavuş, Dr. Alâeddin Yavaşca vd.leri gibi önemli Türk Mûsikîsi bestekârlarının yanı sıra, Bach, Mozart, Beethoven vd.leri gibi batı müziği bestecilerinin eserlerinin notalarını da görmek mümkündür. Kezâ, annem (soprano), babam (bas-bariton), kız kardeşim (soprano), anneannem, dedem, teyzelerim, dayılarım güzel sesleriyle şarkılar söylerlerdi. Kulakları çok hassas idi. Yâni, müziğin hem anne, hem de baba tarafından genetik olarak bana ve ailemize yüklenmiş çok büyük bir lütuf olduğunu düşünüyorum. Bu hususu düşündüren çok şaşırdığım ve unutmadığım bir olay olmuştu Tanbura çalmaya başladığım 1970’li yıllarda, evde bir gün Tanburla bir Yunus Emre ilâhîsi icra ederken, beni dinleyen dedem, kendiliğinden ve çaldığım tondan , benim hiç duymadığım bir ilâhîyi söylemeye başlamıştı. Kendisine sorunca, çocukluğunda öğrendiğini ifade ettiği bu ilâhînin ilk satırı, ‘Buhârâ’dan gelmişim ben...’ kelimeleriyle başlıyordu. Kezâ, annem de öyleydi. Ben hangi makamdan bir taksim çalışması yapsam, kendisi hemen o makamdan bir şarkıyı söylemeye başlardı. Ben kendisine, ‘anne bu makamın adı ne’ diye sorunca, ‘bilmiyorum oğlum, senin çaldığın yerden söyledim’ derdi. Babam, Devrekâni Orta Okulu Müdürü olduğu yıllarda, müzik öğretmeni olmadığı için müzik derslerine de girerdi. O yıllarda okullarda, her pazartesi sabahı ve cumartesi öğle zamanı yapılan bayrak törenlerinde mutlaka İstiklal Marşı okunurdu. Babam, atlamalı ses aralıklarının olduğu, icrası gerçekten zor olan marşımızın öğrenciler tarafından yapılan icralardan mutlu olmaz ve marşı 4-5 kez okutur, marşın doğru okunması ve ezberlenmesi için öğrencileri biraz da yorarmış.. Ben 6 yıl Kastamonu Abdurrahman Paşa Lisesinde parasız yatılı okuduğum için bunlardan haberdar değildim.. Uzun yıllar sonra, bir arkadaşım bu durumu anlatmıştı bir vesileyle.. Hattâ bu arkadaşım Fakülte eğitimini bitirdikten yıllar sonra, İstanbul’da bir meslekî derneğin genel kurul toplantısı açılışında İstiklal Marşı’mızı diğer katılımcılarla birlikte söylemiş. Marş bitince yanındaki bey kendisine seslenmiş; ‘Siz konservatuvar mezunu musunuz? Marşı ne kadar güzel okundunuz’ demiş. Babamın öğrencisi olan arkadaşımız, ‘Bizim öyle bir Müdür beyimiz vardı ki; bizim okuyuşumuzu beğenmez, her hafta marşı 7-8 defa okurduk da ondan’ demiş.
Çetinoğlu: Siz bizzat yaşamışsınız. Genel olarak âilede meraklı bir müzik dinleyicisi; şu veya bu ölçüde müzisyen bulunması, çocuklarının müzikle ilgilenmesine ne kadar tesir edebiliyor?
Gürbüz: Benim kanaatimce, çocukların müzik sevgisi ile yetişmesinde, müziğe ilgi duymasında, kulaklarının müzikle dolmasında, meslek olarak seçmesinde, başarılı olmasında en önemli etkenlerden birisi de; sorunuzda ifade edildiği gibi, âilede müzisyenlerin, müziksever dinleyicilerin, amatörce de olsa, şarkı, türkü söyleyenlerin, müzik âleti çalanların bulunması hususudur. Âileden gelen müzik yeteneği, enstrüman-saz temini, ders alınması vd. hususlarda gösterilen içten destekler de, çocukların-gençlerin müzikte başarılı olma hevesini ve müziği bir meslek olarak seçme oranını arttırıp, yükseltiyor. 1972 yılında, kirada oturan, 3 çocuğu okuyan bir memur ailesinde, babamın bana taksitle bir Tanbur satın alması, en büyük moral destek olmuş, çalışma azmimi ve şevkimi çoğaltmıştır..
Bir başka konu da, son yıllarda, bebeklerin özellikle hamilelik dönemlerinden itibâren müzikle ilişkilerinin tâkip edilerek, belirli veriler alınması; akademik plâtformlarda yapılan ciddî ve ilmî araştırmalar ve çalışmalar sonucunda, bebeklerin/çocukların annelerinin hâmilelik dönemlerinde konserlere gitmesinin ve/veya ev-iş ortamında müzik dinlemesinin çok büyük oranda olumlu sonuçların ortaya çıkardığını ilmî verilerle ispatlanmasıdır.. Bu durumu, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrasında görev yapan hâmile bir profesyonel bayan genç viyolonsel sanatkârı ile yaptığımız sohbette öğrenmiş ve not etmiştim. Kezâ daha sonra, TRT TSM ve ÇSM Çocuk, Gençlik Korolarında yetkin hocalarından çok bilinçli bir eğitimler alan, Soprano ses registerinde şarkılar söyleyen kendi kızım da; doğum öncesi hem KTM, hem de Klâsik Batı Müziği Konserlerine gitmiş, evinde sürekli, kaliteli icraları ve kayıtları dinlemiştir. Kızım, doğum sonrasında torunuma da aynı kayıtları dinletmiş, aynı yöntemi uygulamıştır.. Müzik dinletme uygulaması, hâlâ torunumun kendi isteğiyle, ilgisiyle ve sevgisiyle devam etmektedir. Şu anda 3,5 yaşında olan torunum da eserleri tanıyacak, hattâ usulünü söyleyecek kadar belirgin olan özellikler ortaya çıkmaya başlamıştır. Bugünlerde, ‘Ben beste yaptım’ diye şarkılar söylüyormuş.
Kaldı ki, yüzyıllardır birlikte yaşadığımız, çoğu müzik câmiasında dostumuz, sanat arkadaşımız, kardeşimiz, öğrencimiz olan ve özellikle müzisyenlikleriyle tanınan ailelerde, çocuk yaşta kulağın müzikle dolmasının ne kadar önemli olduğunun en çarpıcı örneklerini ve ispatını; çok net ve en gerçekçi biçimde görmekteyiz. Bu son somut örneğin de, sorunuza bir nevi cevap ve bir nevi ispat olabileceğini düşünmekteyim..
Çetinoğlu: Çocuğun müziğe ilgisini geliştirmek için hangi yaşta neler yapılmasını tavsiye edersiniz?
Gürbüz: Belki daha önceki ifâdelerimin bir kısa tekrarı gibi olacaksa da, bebeklere/çocuklara hâmilelik dönemlerinden itibâren kaliteli icra edilen ve yüksek sanat değeri olan eserlerin yer aldığı kayıtların dinletilmesi; en başta oyuncak gibi algılasa da, çok çeşitli müzik aletlerinin gösterilmesi, yanında çalınması, bebeğin denemesi, çalması için enstrümanın kendisine uzatılması vb. hususlar konusunda değişik günlerde aynı denemelerin yapılmasının çok olumlu sonuçlar doğuracağını düşünmekteyim. Ayrıca ve bence, mutlaka çocuk-bebeklik döneminde başlanarak, konularını da çok iyi bilen profesyonel müzik eğitimcilerine, müzik pedagoglarına ve müzik psikologlarına danışılması, çocuğun müzik yeteneğinin olduğunun veya olmadığının erken tesbiti açısından çok faydalı olacaktır.
Çetinoğlu: Küçük yaştaki çocukların hançerelerinin Türk müziği için uygun olmadığı söylentilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Gürbüz: Sorunuzda belirtilen bu vb. söylentiler, maalesef, karşımıza çok çıkmaktadır. Bu sözde tespit, bu itham; büyük mantık hatâları, kasıtlı çarpıtmalarla, garip çelişkilerle doludur. Öncelikle konu hakkında kısaca bilgi vermek istiyorum. Türk Mûsikîsi bir bakış açısına göre; kısaca ve özetle, i) Söz Mûsikîsi-Sözlü Mûsîki ve ii) Saz Mûsıkîsi olarak ikiye ayrılır. Sorunuzda ifâde edilen eleştiri ve söylemler sözlü mûsikîmiz ile ilgili olduğu için, öncelikle bu hususta bir iki küçük bilgi vermek istiyorum. Sözlü müziğimizin 3 ana unsuru/bileşeni vardır. i) Makamlar, ii) Usûller ve iii) Güfteler. Doğduğundan itibâren, kulağında hep Türk Mûsikîsi makamlarını-makam seslerini-ezgilerini-dizilerini ve Türk Mûsikîsi usûllerini duyarak yetişen çocuklarımızın hançereleri; neden her gün duyduğu, dinlediği makamlara uygun olmasın? Söz gelimi, günde 5 vakit ezan dinleyen bir çocuğa Hicaz, Rast, Uşşak, Segâh, Sabâ vd. makam ses dizileri/sesleri, neden yabancı gelsin? Ancak, ciddî bir müzik eğitimi almadan, bu konuda bilgi sâhibi olmadan fikir sâhibi olup, çocuklarımız ses genişliğini, algı seviyesini dikkate almadan ve/veya iyi niyetli ama gizli bir cehâletle yetişip ahkâm kesenlerin, büyük insanların repertuarlarındaki çok geniş aralıklı eserleri ve repertuvarını uygulamaya kalkmalarından dolayı, yâni çocuğa küçük beden giysi yerine, en büyük boy elbise giydirmeye çalışılmasından dolayı; ortaya çıkan başarısız sonuçları fırsat bilip, örnek gösterip, buralardan sonuçlar çıkarmak, bu söylemleri yazmak, yaymak, kasıtlı bir kötü-art niyetli çabalardan başka bir şey değildir.
1988 yılında TRT Müzik Dâiresi Başkanlığında TSM Uzmanı-Md.V. olarak görev yaparken çok önemli 2 projemizi gerçekleştirdik. Bunlardan biri TRT TSM Gençlik Koroları, diğeri ise Türkiye’de târihinde ilk defâ kurulan TSM Çocuk Koroları idi. Özellikle Çocuk Korolarının kuruluşundaki maksat, gelenekli müziğimizin eğitiminde eksik kalan, eksik bırakılan ve 7-12 gibi çok önemli bir yaş döneminde çocuklarımızı piyasanın yoz müziklerinin kucağına atanlara karşı, onların müzik algısını en doğru eserlerle doldurmaktı.
Kırk yıl önce, konser programını sakladığım bir Çocuk Korosu konseri, bende çok derin izler bıraktı. Rahmetli bir hocamız, beni ve rahmetli Özay Gönlüm’ü 1982 yılında verilen bir Çocuk Korosu konserine dâvet etti. Eski adıyla Gazi Eğitim Enstitüsü Konser Salonunda verilen bu konsere gittik. Repertuarda, çocukların söyleyebilecekleri ses sâhasının çok dışında bir genişliğe sâhip bazı makamlardan seçilmiş eserler de vardı. Bu yanlış eser seçimleri orada bulunan batı müziği bölümü hocalarınca da görüldü ve not edildi. Maalesef 1988 yılında TRT TSM Çocuk Korolarını kurarken, bu uygulamalar, bana peşin eleştiriler olarak döndü. Müzik kongresinde eleştirilere zemin hazırladı.
Çetinoğlu: Önce müzik, sonra mühendislik tahsil ettiğiniz, tekrar müziğe yöneldiniz. Tercihlerinizin ciddî sebepleri olmalı. Lütfeder misiniz?
Gürbüz: Başta da belirttiğim gibi, müzik; hayatımın bütün evrelerinde benimle birlikteydi. Ayrılmaz, vazgeçilmez bir parçamdı Ayrıca, benim teknik konulara da, Türk Dil Kurumu’nun yayınlarına, yanlış dil kullanımı örneklerinin anlatıldığı yayınlara da çok büyük ilgim vardı. 1960’lı yıllarda, babamın fasikül fasikül satın alarak kendi elleriyle ciltlediği 6 ciltlik Hayat Ansiklopedisi’ni her gün sürekli okur, bilgilerimi pekiştirirdim. 10’lu yaşlarımda ‘Meşhur Olan Fakir Çocuklar’ adındaki bir kitabı okumuş ve birçok önemli mûcidin hayat hikâyelerini öğrenmiştim. A. Graham Bell ve T. A. Edison’un hayat hikâyelerinden çok etkilenerek telgrafın ve telefonun çalışma sistemlerini öğrenmiş, pil, bakır teller, teneke kullanarak bir basit telgrafla, bir basit telefon yapmıştım. Ahşaptan model uçaklar, babamın yanında öğrendiğim, elektrikle vd. işlerle ilgili olarak evde basit onarımlar yapmaktaydım. Mühendisliğe çok yatkın bir düşünce tarzım vardı. Bu sebeple her iki tarafı da birlikte geliştirmeye eğilimliydim. Bu arada bir Fenerbahçeli olarak futbola, basketbola ve ping ponga büyük ilgi duydum ve bu sporları da yaptım. 1968 yılında Ankara Hukuk Fakültesi 1. sınıfında beton üzerinde futbol oynarken düşüp sağ el bileğimde bir sıkıntı olunca müzik tutkumun zedelenmemesi için spor çalışmalarını hemen bıraktım.
Ayrıca, Lise 2.sınıfta okurken tanıştığımız bestekâr Gündoğdu Duran’dan etkilenip Türk Sanat Müziği tarzında beste denemeleri yapmaya başladım. Kaldı ki Ortaokul müzik öğretmenimiz bize beste ödevleri verir ve ben de o zamanki seviyeme göre çocuk şarkıları bestelerdim. Bu hususta yaptığım çalışmaların bulunduğu nota defterlerimi hâlâ saklıyorum. Örnek olarak ta, Prof. Dr. Alâeddin Yavaşca ve Prof. Dr. Nevzat Atlığ hocalarım gibi her iki dalı da yürütme çabaları içindeydim diye düşünüyorum. Müziğe o yaşlarda başlamazsa, daha sonra gelen yıllarda ulaşılacak seviye daha farklı olabilirin tercihini yaptığımı sanıyorum. Büyük bir müzik ve teknik alan ilgisi bende hep olmuştur. Bu durum hâlâ devam ediyor. Ayrıca ilgi çekici bir tarafım daha var. 9 yaşında bir çocuk olarak, 27 Mayıs 1960 Askerî Darbesi’nden sonra geceleri Radyodan Yassıada duruşmalarını dinlerdim. Müziği en başta meslek olarak düşünmediğim halde, hükm-i kaderin beni dönemle ilgili olarak yönlendirdiği şekilde tercihlerimi yaptım.. Bugün geriye dönüp baktığımda hep doğru tercihler yaptığımı düşünüyorum. Maalesef, benim ve akranım olan arkadaşlarımızın, gençlik dönemimde bizim dışımızda gelişen olaylar sebebiyle okullarımızda büyük sıkıntılar yaşamamızın ve çok uzayan okul eğitimleri dönemine de rastlamanın bir garip şanssızlığı içinde o dönemde en akılcı, en gerçekçi olan neyse ona karar vermenin de tereddütlerini hatırlatmak gerekmektedir. İlk önce Kültür Bakanlığı Klasik Türk Müziği Devlet Korosunda profesyonel olan Tanbur (Ses) Sanatkârlığı mâceramda, Ankara’daki okulumdan aldığım çalışma iznim dolunca Ankara’ya döndüm. Okulumu tamamladım. İstanbul’da zaten İstanbul Türk Müziği Devlet Konservatuvarından mezun olmuştum. Böylece okuma faslı tamamlanmıştı. Ankara Radyosunda Tanbur sanakârı olarak çalışırken, o zamanki mevzuat müsâade ettiği için, bir mühendislik bürosunda Mühendislik yapmaya başladım. Ne zaman ki nişanlanınca; müzik piyasa çalışmalarına da mesafeli olduğum için ve ENKA firmasından teklif gelince, o sıralar çok câzip bir şantiye alanı hâline gelen Suudî Arabistan’a gitmek üzere, 2,5 yıl kadar TRT’den istifaen ayrı kaldım.. 1986 yılında TRT Müzik Dâiresi Başkanlı’ğına tâyin edilen rahmetli Sâim Konakçı ağabeyimim dâveti üzerine aynı başkanlıkta TSM uzmanı ve saz sanatkârı olarak, TRT’ye geri döndüm. Burada daha sonra, TSM Müdür Vekili TSM Müdürü, Müzik Dâiresi Başkan Yardımcısı, Başkan Vekili. olarak çalışmalarımı yaş haddine kadar devam ettim. Kendi kendime; ‘yeter Özgen, oraya gir istifa et, buraya gir istifa et. Ne bu durum? Otur artık yerinde’ dedim ve hep TRT içinde kaldım.
ÖZGEN GÜRBÜZ: 15 Nisan 1951 târihinde Merzifon’da dünyâya geldi. Yükseköğrenimini, İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Mûsikîsi Devlet Konservatuarını ve Orta Doğu Teknik Üniversitesi inşaat Mühendisliği Bölümünü bitirerek tamamladı. Evli ve iki çocuk babası, bir torun dedesidir. Müzik çalışmalarına babasından gördüğü büyük destek ve teşvikle başladı. İlk çalgıları; Melodika ve Mandolin oldu. Ortaokulda Müzik öğretmeni A. Nuri Gözen’in, Kastamonu Abdurrahmanpaşa Lisesinde öğrenciliği sırasında; 1967-1968 yıllarında öğretmenleri Sevgi Ersoy ve Erol Dikeç’in destek ve teşvikleriyle beste denemeleri yaptı. Üniversite öğrenciliği sırasında, Orta Doğu Teknik Üniversitesi Türk Müziği Korosu’nda, Erol Sayan yönetiminde çalışmalara katıldı. 1976 yılında, İstanbul Belediye Konservatuarı Türk Müziği İcra Heyeti’nde misâfir Tanbur sanatkârı olarak çalıştıktan sonra, 1977 yılında açılan imtihanı kazanarak Kültür Bakanlığı İstanbul Klasik Türk Müziği Devlet Korosu’nda Tanbur (Ses) sanatçısı kadrosunda görev yapmaya başladı. Daha sonra öğrenim durumu sebebiyle Ankara’ya döndü. Ankara Radyosu Yayınlarına 1979 yılından îtibâren, önceleri istisna akdiyle, 1982 yılından sonra kadrolu Tanbur sanatkârı olarak katılmaya başladı. 1984 yılında, Kutlutaş Enka İnşaat Şirketleri’nin (JV) Suudi Arabistan Şantiyesi’nde çalışmak üzere TRT’den ayrıldı. Medine’deki toplu mesken projesinde; Sâha Mühendisi, Kalite Kontrol Mühendisi, ve Betonarme Karkas Grubu Koordinatörü olarak hizmet verdikten sonra, vâki dâvet üzerine TRT Müzik Dâiresi’nde vazife almak üzere Türkiye’ye döndü. 1990 – 2016 yılları arasında, TRT Müzik Dâiresi Başkanlığında Türk Sanat Müziği Müdürü, Müzik Dâiresi Başkan Yardımcısı, Başkan Vekili Ankara Radyosunda lâvta ve tanbur sanatkârı, Ankara Radyosu Türk Sanat Müziği Çocuk ve Gençlik Korolarında şef, eğitimci, Müzik Dâiresi Başkanlığı Türk Sanat Müziği ve Pop Müzik Denetleme Kurulları’nda başkan ve üye olarak görev yaptı. 2016 yılında yaş haddinden emekliye ayrıldı. Özgen Gürbüz, müzik hayâtında; İsmail Baha Sürelsan, Ercüment Berker, Prof. Dr. Nevzat Atlığ, Prof. Necdet Yaşar, Kenan Yomralı, Çinuçen Tanrıkorur, Saim Konakçı, Cafer Açın, Yılmaz Pakalınlar, Aka Gündüz Kutbay gibi şahsiyetlerin yardım ve desteklerini gördü. Tanburi Cemil Bey ve Prof. Dr. Alâeddin Yavaşca, Bekir Sıdkı Sezgin icraatlarını (ders alma anlamında) sürekli dinlediği sanatkârlardır. Çeşitli radyo ve televizyon programlarında; sanatkâr, besteci, sunucu, yapımcı ve uzman olarak yer aldı. TRT Türk Müziği Repertuarında yayınlanan, 35 bestesi bulunmaktadır. Bâzı gazete ve dergilerin sanat sayfalarında, röportaj ve makaleleri yayınlanmıştır. İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Mûsıkîsi Devlet Konservatvuar’ınca düzenlenen 1. ve 3. Türk Mûsıkîsi sempozyumlarına, Kültür Bakanlığı’nca düzenlenen 1. Türk Müziği Kongresine bildiriler ile katıldı. Hâlen, Hacettepe Üniversitesi Rektörlük Seçmeli Dersler Koordinatörlüğünde Klasik Türk Müziği Dersleri Ek Ders Öğretim Görevlisi, Hacı Bayrâmı Velî Üniversitesi Türk Mûsıkîsi Devlet Konservatuvarında Tanbur Ek Ders Öğretim Görevlisi olarak ders vermektedir. ‘Türk Mûskîsinde Kullanılan Koma Aralığının Frekansına İlişkin Bir Araştırma’, ‘Bir Halk Çalgısı Üzerine Perde Analizi’ ve ‘Uşşak Makamı Dizisinde Kullanılan İkinci Derece Üzerine Bir Araştırma’ adlarını taşıyan çalışmalar yaptı. Bunlardan ilk ikisi teksir hâlinde, sonuncusu da TRT Müzik Dâiresi Yayınları arasında, kitap hâlinde yayınlanmıştır. ‘Tanbur ve Lâvta Metodları’ isimli çalışması yayına hazırdır. Bu metotları fotokopi ile çoğaltarak dağıttı. Lâvta’ya ergonomik ve yapı ile alâkalı açıdan bakıldığında hem gövdedeki bombenin küçük oluşu, hem de yapı îtibâriyle perdeli bir saz oluşu ve özellikle kız öğrencilerin anatomik yapılarına uygun bir çalgı olması sebebiyle kız öğrencilerine lâvta öğrenmeyi tavsiye etti.
“Daralan zamanlarımıza kılavuzluk eden kurdolojik liderlerimizin sonuncusunu ve yaptıklarını anlamaya çapımız yetmiyor. Zaten öyle bir hesabımız da yok. Düştüğümüz kuyudan bizi çıkarmaya çalışanları, ayaklarından asılıp aşağıya çekmeğe çalışmak neredeyse milli hasletimiz olmakta.” Önsözden
Türkiye oldum olası zor ve sıkıntılı günler geçirir.
Devamlı beka sorunu yaşar!
Ekonomisi hep bozuktur, halkın geneli yoksulluk içinde yaşamını geçirir ve bunu neredeyse bir kader olarak görür…
Eğitim çok kötüdür. Bilimi çoğunlukla ya ıskalar ya da geriden takip ederiz…
Tarih, felsefe, mantık, ahlâk, sosyoloji, toplum psikolojisi gündemimize hiç girmez!
Ülke yönetimini yüzyıllardır etnik özürlülere terk etmiş durumdayızdır!
Siyaset dünyanın en zor zanaati olduğu için yanından bile geçmeyiz! Çünkü böyle bir zanaat ömrü ve serveti vakfetmeyi gerektirir. Hem gayrı Türkler öylesine köşe başlarını tutmuştur ki, siyaset yapmaya özenen Türkleri doğduklarına pişman ederler! Onun için Türkler böyle bir işi yapmaya kolay kolay yeltenemez…
Hal böyleyken, gidişattan rahatsız olan biz Türkler, kolaycılığı sevdiğimizden ya da kolaycılığa alışık olduğumuzdan değişik denemeler yaparak memleketin ağır sorunlarına çözümler bulmaya çalışırız…
Bunlardan biri de son yıllarda sosyal medya yâni facebook, twitter, instagram, whatsapp gibi mecralar yoluyla vatan savunması yapmaya çalışıyor olmamızdır.
Sosyal medya eliyle vatan kurtarmak çok kolaydır. Emek ve para harcamanız minimal düzeydedir. Onun için biz Türkler bu yolu fazlasıyla tercih etmiş durumdayız!
Birbirimize bıkmadan ve yorulmadan vatanı nasıl kurtaracağımızı, hainleri nasıl temizleyeceğimizi, yoksulluğun önüne nasıl geçeceğimizi anlatıp duruyoruz! Tabiî bu arada memleketin yönetimini her zaman olduğu gibi bizden olmayan birilerine bırakıyoruz. Çünkü eylemli olarak siyaset yapmıyoruz!
Türkler whatsapp ve diğer sosyal medya argümanları üzerinden sorunlarını çözemez!
Konfor alanlarınızı ve sıcak yataklarınızı terk etmeden başaramazsınız!
Yapacak olduğunuz en kolay iş sosyal medyada klavye başında sorunları çözmekten ibaret olursa bugünkü gibi ağır sorunlar altında debelenip dururuz…
Bu nedenle kimse kendini ve bizleri kandırmasın…
Türkler mutlaka yerli, millî, bağımsız ve bağlantısız bir siyasi yapı kurmalı, istişareye dayalı bir anlayışla ülkenin sevk ve idaresini ele almalıdır.
Bunu yapacak kadrolar vardır. Ama bu kadrolar ömürlerini ve servetlerini bu yola vakfetmelidir.
Bu yolda sabırla, tavizsiz ve disiplinle yorulmadan çalışılmalıdır.
Onun için klavye başında “whatsapp milliyetçiliği” ya da facebook, twitter, instagram milliyetçilikleri yapılarak bir yere varılamaz!
Maalesef durumumuz bu!
Bahaneniz para yokluğu ise dönün Mustafa Kemal Atatürk’ün üç kuruşla yaptığı İstiklâl Harbi’ne ve kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’ne bir bakın!
Hele doğru bir şekilde yola çıkında kervanın düzüldüğünü göreceksiniz! Bilin ki, Türk Milleti doğruları yalnız bırakmaz!