17.7 C
Kocaeli
Pazar, Temmuz 5, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 174

Aydınlarımız  ve  İzmler

     İnançsızlık, inkâr, materyalizm, maddiyyunculuk, sosyalizm, liberalizm ve komünizm gibi tüm.izmler; dünyada görülen haksızlık, kötülük ve sömürü gibi vak’a ve olaylara karşı; kimi düşünürlerin, bunlara bir çare arayış ve çıkış yolu bulmak gayreti içinde olmaları ve güya onu bulmalarından kaynaklanmaktadır.

     Kurtarıcı olarak karşımıza çıkarılan her …izmde güzel, doğru ve iyi taraflar olduğu gibi,  her …izm’in çirkin, yanlış ve kötü yönleri de var. Üstelik bunlar çoğunlukta.

     Oysa, bunlardaki müspet taraflar; İslam’da fazlasıyla mevcut. Menfî kısımları ise, İslâm’da zaten yer almaz.

     Bunlara yönelişin, bir kurtuluş arayışın ve onlardan medet umuşun temelinde ise, aydınlarımızın lâyıkıyla İslâmı bilmeyişi veya doğru dürüst anlamayışları yatmaktadır.

     …izmlerin herhangi birinde gördükleri iyi taraflar onları celbetmekte ve ona sarılmalarına sebep olmaktadır.

     …izmlere sarılışın bir başka sebebi de, Allah’ın kâinatı ve insanı yaratış sebep ve hikmetini bilmeyiş ve şöyle bir düşünceye saplanışlarından ileri gelmektedir:

     Allah niye insanın yanlış işler yapmasına, kötülüklerde bulunmasına, kimilerinin kimilerini ezip sömürmesine fırsat veriyor, bunlara engel olmuyor?

     Yüce Allah, istese elbette bunlara mâni olur, insanın fenalıklar yapmasına imkân vermiyebilirdi.

     Fakat bu, ancak insanların robot olmalarıyla mümkündür.

     Siz hiç, bir kadının çamaşır makinesini okşayarak, “Çamaşırları ne güzel yıkamışsın, aferin sana!” diyerek onu sevdiğini, takdir ettiğini gördünüz mü? Çünkü o bir robot hükmündedir. Ne iş için yapılmışsa, onu yapmak zorundadır. Yoksa bir kenara atılır.

     Yüce Allah insana şahsiyet vermiş, değerli kılmış; tercih, tasarruf, seçme ve karar alma yetisiyle donatmış. Doğru yolu göstermiş. Eğri yolu seçmemesini öğütlemiş. Cüz’-i ihtiyarisiyle başbaşa bırakmış. “İyi veya kötüyü yapmayı tercih senin, istediğini yaratacak ise Ben’im.” demiş. Tercihinden dolayı mükâfat veya ceza vereceğini hatırlatmış. Bu şekilde insanı dünya denen imtihan ve sınav meydanına göndermiş. İyi, doğru ve güzel işleri yaparak kendisini memnun etmesini arzu etmiş. Aksi takdirde cezalandıracağını hükme bağlamış.

     Herkesin ve herşeyin sesli, sözlü, renkli ve hareketli olarak, yeri ve zamanıyla kayda alındığını ve zamanı gelince, mutlaka hesaba çekileceğini belirterek; geçici olarak muhtar / isteğini yapmakta serbest bırakmış.

     Bu durum ve hususları bilmeyen ve hesaba katmayan, yapanların yaptıklarının yanına kalacağını zanneden iyi niyetli ve merhametli aydınlarımız; zahiren / görünüşte şahit olukları haksızlıklar, yosuzluklar karşısında, -kendilerine göre- haklı bir arayış içine girdikleri için, bu …izmlerden birine kapılarak, düzelmeyi onlara sarılmakta görüp, ümitlerini onlara bağlamışlardır!

     Allah’ın insanların yanlış ve kötülük yapmalarına; hemen, ânında müdâhele etmemesi ve karışmamasının hikmetini bir de, şu misal ve örnekle anlamaya çalışalım:

     Öğretmen, yazılı sınavı yaparken, sıraların arasında dolaşır ve öğrencilerin kopya çekmelerine fırsat vermez. Dolaşırken, talebelerin yazılı kâğıtlarına göz atmaktan da, kendini alamaz.

Ve tabii olarak bazılarının yanlış cevaplar yazdığını görür ve üzülür. Fakat onlara müdahale etmez, dikkatlerini çekerek onları uyarmaz.                                                                                                                

     Çünkü öyle yaparsa, sınav sınavlıktan çıkar! Çalışanla çalışmayanın farkı kalmaz. Âdeta çalışan cezalandırılmış olur.

     Evet imtihan esnasında öğrenciye karışılmaz. Değerlendirme, sınav bittiğinde kâğıtlar toplandıktan sonraya bırakılır.

     İşte Yüce Allah’ın umumiyetle dünyada insana müdahale etmemesinin sebebi, 

bu hikmet içindir.

     Evet, Yüce Allah ihmal etmez, imhal eder / mühlet verir, zaman tanır. Kulun kendine gelmesini, hatasını görmesini ve pişman olarak kendisine, bilinçli olarak yönelmesini umar ve bekler.

Terörle Mücadele ve Sözde Demokratikleşme Çelişkisi

            Geçmiş mübarek Ramazan Bayramınızı tebrik ederiz. Ümidimiz odur ki iç ve dış malum sorunlardan uzaklaşmış nice bayramlarda yüce Türk Milleti buluşacaktır. Yeniden Milli Mücadeleye zorlanan, son yıllarda kuşatılan ve dayatmalarla karşı karşıya kalan Türkiye’yi yakın tarihi bilen, donanımlı, tavizi çözüm olarak görmeyen, milli hassasiyeti yüksek, anayasasını dış dayatmalara açmayan yönetim anlayışıyla layık olduğu duruma getirebiliriz. Milli bağımsızlık ve egemenliğimizi kimse ile paylaşmadan dayatmaları çöpe atmak durumundayız. Gereği yapıldığı takdirde ihanet bulutları Türk’ün şerefli ve kararlı iradesi karşısında yok olup gitmeye mahkûmdur. Çok seslilik zannedilen çokkültürlülük tuzağı gibi oyunları demokrasi içinde aşacak çaptayız. Yeter ki liyakat sadakate esir edilmesin. Ülke yönetimi aşırı sol döneklerine, İslamcı ve İslamsız bölücülere alet olmasın.  Çok uğraşıldı ama Türkiye ihanet odaklarınca iç çatışmaya sürüklenemedi. Ancak ihanetin önlenebilmesi için yapılacak çok iş vardır. Artık parti taassubu ve kısır çatışmalar aşılmalı ve kahramanlık sayılmamalı, milli ittifakın kurulması, güçlendirilmesi esas alınmalıdır. Ortak milli irade siyaset alanında öne çıkabilmeli, Türkiye’yi Türkiye yapan kurucu değerler ve ilkeler korunabilmelidir. Şahsi kaprislerden iskemle tutkusundan kendimizi kurtaralım. Aslında Türkiye’nin tek bir partisi vardır. O da TC Devletidir. O zarar görürse siyaset kurumu da bundan etkilenecektir. Milli devlet ve üniter yapıyı bozmaya dönük ihanet odaklarına karşı partilerin dört sene sonraki seçimlere ittifak yapma mecburiyeti vardır. TC’nin kurucu değerlerini anlaşılmaz bir şekilde tartışmaya değil…

            Değerli okurlarım, Bayram dolayısıyla Edirnekapı Şehitliğinde yatan rahmetli babamı ziyarete gitmiştik. Hemen yanımızda olan aziz şehitlerimizi de ziyaret ettik. Vatanı için dıştan ve içten kumandalı, ülkenin birlik ve bütünlüğünü hedef alanlara karşı vatan savunmasında gencecik hayatını veren bu aziz varlıklara ve onların ailelerine çok şey borçluyuz.

            Siz çelişkiye bakın ki, bu ülkede hem son terörist kalana kadar asker, polis, siviller terörle yasal bir mücadele içinde yurt içinde ve dışında gereğini yapmaktadırlar. Ancak sanki bunlar yapılmıyormuş gibi TBMM’yi işgal edip daha çok tepki oylarıyla kirleten bölücü terör örgütünün temsilcileri devlete adeta meydan okumaktadırlar. Malum parti devamlı isim değiştiriyor. Terör tercihini yapanlara destek olup işbirliği yapanlara hangi ülkede demokratik haklar tanınabilir? İşte, İspanya örneği ve diğerleri… Türkiye’deki çelişkiyi anlamak zordur. Şimdi de terörle demlenen malum partinin belediye kazandığı yerlerde Kürtçe isim kullanılması zorlaması var. Anlaşılmayan nokta terörle müzakere ve hoşsohbet ve seçim ittifakı değil, ancak mücadele edilir. Aksini düşünenler kendi kendini kandırmıştır. Bu kandırma devam etmektedir. Daha ziyade dışarıdan kullanılanların varlığını sürdürmesi ile mi TC demokratik rejimini dosta düşmana ispatlayacak? Bazıları ile aynı nüfus kağıdı ve pasaportu taşımaktan insan utanıyor. Seçimler gelince ihanet odakları birden kıymete biniyor ve reylerine talip olunuyor. Bu ülkede siyasetçi artık kendi kendini kandırmamalı çelişkiler artık ortadan kaldırılmalıdır. Küçük hesaplar şahsi kaprisler ve basit ayak oyunları terk edilmelidir. Siyaset kurumunun, siyasetçinin ve yargının itibarı ayaklar altına alınmamalıdır. Ülke gerçeklerini adeta yok sayarak terörün hedefinin yapay bölünmelerle ülkeyi çok kültürlü hale dönüştürme olduğu esas alınmalı; soyut birtakım yazılı hukuka esir düşülmemelidir. Yasalar kutsal olmayıp ihtiyaçlara göre değiştirilebilir. Ülkenin daha fazla kan kaybetmesine ve bekasının tehlikeye girmesine müsaade edilemez. Akademik kuruluşlar, unvan alıp kulakları üzerine yatanlar ve menfaat dışında başka bir şey düşünmeyen aşırı pasifler ve sözde bazı sivil toplum kuruluşları görevlerini yerine getirmemektedirler. Yıkama yağlama servisi gibi çalışanlar siyasetçiyi de şaşırtmaktadırlar. Aslında vatandaş işin farkındadır ama çözümü yönetenlerden beklemektedir. Daha ileri bir demokrasi aslında istismar edilmeyen bir demokrasidir. Türkiye Cumhuriyeti daha nice yüzyılları görecektir. Bu makalemiz aslında gerekli yerlere bir dilekçe olarak da kabul edilebilir.

Hayrettin Nuhoğlu ve İYİ Parti’de Gelişmeler

Nokta TV’de yaptığım Geniş Açı programının konuğu bu hafta Hayrettin Nuhoğlu idi. Çünkü son günlerde siyasetin en dikkat çekici konusu İYİ Parti’deki gelişmeler idi ve bu gelişmeleri en iyi yorumlayabilecek yetkin kişilerin başında Hayrettin Nuhoğlu geliyor.

Hayrettin Nuhoğlu genç yaşlarından beri siyasetin içinde olan tecrübeli bir siyasetçi. İYİ Parti hareketini başlatan ilk birkaç isimden biri. İYİ Parti’nin programını hazırlamada görev yaptı. Partinin tüzüğünü yazan (ben, Tolga Akalın ve Günay Kodaz’ın da içinde bulunduğu) 22 kişilik tüzük komisyonunun da başkanı idi. İYİ Parti’nin ilk Başkanlık divanında (Genel Başkan Yardımcısı statüsünde) Genel Muhasip idi. 27. Dönem İstanbul milletvekili olan Nuhoğlu halen Genel İdare Kurulu (GİK) üyesi.

31 Mart 2024 Yerel Seçimlerinden sonra İYİ Parti lideri Meral Akşener partisinin oy kaybının sorumluluğunu üstlenerek 27 Nisan’da Olağanüstü Kurultay yapma ve bu kurultayda aday olmama kararı verdi.

Seçim başarısızlıklarından sonra parti liderlerinde görmeye alışık olmadığımız bir tavırdı bu. Bu karar her kesimi ilgilendiriyor. Çünkü İYİ Parti’nin varlığı ve yokluğu Türk siyasetindeki dengeleri tamamen değiştirebilecek bir olgu.

Mayıs 2023’te yapılan Milletvekili ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra seçimin kaybedenlerinin başında gelen CHP’nin, örgütleri ve seçmeninde de müthiş bir moral bozukluğu yaşanmıştı. CHP Milletvekili veCumhurbaşkanlığı seçimleri sonrası kongre yaptı ve tekrar aday olan Kemal Kılıçdaroğlu’nun yerine Özgür Özel Genel Başkan seçildi.

Cumhuriyet tarihimizde (Bülent Ecevit’in İsmet İnönü’ye karşı seçilmesi hariç) pek rastlanmayan böyle bir değişim sonrası, CHP 31 Mart Yerel Seçimlerinde büyük bir başarı kazandı. Yüzde 25’lik cam tavanı kırıp yüzde 38’e yakın bir oyla birinci parti oldu. Türkiye ekonomisinin yüzde 70’ini üreten il ve ilçeleri yönetir hale geldi.

****

CHP’ye verilen emanet oylar kalıcı olur mu, olmazsa bu oylar nereye gider?

Şimdi İYİ Parti’de bir değişim olursa bu parti merkezde bir konum elde edebilir ve AKP ve CHP arasında paylaşılmış olan merkezdeki oyları toplayabilir mi?

En çok tartışılan konu bu.

CHP kurultayından farklı olarak İYİ Parti’de Meral Akşener kurultayda aday olmayacağını açıkladı. Gerçi Meral Akşener’in “ikna edilerek” genel başkan adayı gösterilebileceği de konuşuluyor. Fakat bu çok zayıf bir ihtimal. Yani bir Genel Başkan değişimi olacağı kesin gibi.

Şimdilik “ben genel başkanlığa adayım” diye ortaya çıkan dört İYİ Partili var: Koray Aydın, Müsavat Dervişoğlu, Tolga Akalın ve Günay Kodaz. Bu adaylar benim de tanıdığım, çeşitli vesilelerle sohbet ettiğimiz, birlikte çalıştığımız isimler.

Hayrettin Nuhoğlu Başkanlık divanında ve GİK’te görev verilmediğinde ve TBMM’de çok başarılı çalışmalar yapmasına rağmen 2. defa milletvekili seçilmesinin önü kapatıldığında da küsmedi. Siyasi nezaketini bozmadan parti içi çalışmalarını aynı tempoyla sürdürdü. Ve Genel Başkanın listesine girerek GİK’e seçildi.

Mevcut adayları, onlarla yakından çalışmış olan, Hayrettin Nuhoğlu benden iyi tanır. Ayrıca siyasi tecrübesi ve entelektüel birikimi yüksek olan bir siyasetçidir. Bu yüzden nokta TV’de kendisine sorduğum sorulardan bazılarını, aldığım cevapları ve izlenimlerimi kısaca özetlemek istiyorum.

************************************

Hayrettin Nuhoğlu Neler Anlattı?

Hayrettin Nuhoğlu programımda da Meral Akşener için son derece nazik, dikkatli bir üslup kullandı. O’nun Türk siyaset tarihine geçen büyük hizmetler yapmış, başarılı bir Türk Milliyetçisi olduğunu söyledi. Kurultayda aday olmamasını da örnek bir davranış olarak tanımladı.

Meral Akşener’i yeniden aday göstermek isteyen ve bunun için Genel Başkanı ikna etmek isteyenler olduğunu ama bunun sonuç vermeyeceğini Akşener’in kararından dönmeyeceğini vurguladı.

Hayrettin Nuhoğlu’nun görüşleri mealen şöyle:

  • Aslında bütün kritik kararlarda olduğu gibi, Meral Akşener Altılı Masadan kalkma, seçimlere iş birliği yapmadan yerel seçimlere girme kararında da geniş bir istişare sürecinden sonra GİK’te çoğunluğun kararına uyarak verdi.
  • Cumhurbaşkanlığı seçimi ile yerel seçimler arasındaki süreçte Genel Başkan Meral Akşener’in öfkeli ve asabi tavrı partiyi olumsuz etkiledi. Fakat eşi ve oğlu üzerinden o kadar çirkin ve haksız iftiralara maruz kaldı ki bir insan olarak etkilenmesini anlayışla karşılamamız lazım.
  • Ben Genel İdare Kurulunda ve özel görüşmemizde ‘iki Büyükşehir başta olmak üzere kısmi iş birliğini’ savundum. Fakat benim gibi düşünenler azınlıkta kaldı.
  • Mevcut Genel Başkan adaylarının hepsi de iyi yetişmiş, bilgili, birikimli kişilerdir. Özellikle Koray Aydın ile Müsavat Dervişoğlu’nu daha yakından tanıyorum ve hangi aday seçilirse seçilsin başarılı olacağına inanıyorum.
  • Üst kurul delegeleri adaylardan hem partiyi kısa zamanda toparlayacak, teşkilatlar ve seçmenlerde moral motivasyonu sağlayacak ve hem de gelecek genel seçimde büyük başarı sağlayarak, ülkeyi daha iyi yönetecek bir kadro oluşturacağına inandığı adayı seçecektir.
  • İyi Parti’nin siyasi kimliği Tüzüğün 2. Maddesinde açıklanmıştır. Bütün adaylar ve teşkilatlarımız bu tanım içinde kalacaktır. Biz Milliyetçi, Atatürkçü, kalkınmacı ve demokrat bir kimlikle Merkezde konumlanmış bir partiyiz. Hangi aday seçilirse seçilsin bu kimlik değişmeyecektir.
  • İYİ Parti’den bugüne kadar çeşitli sebeplerle ayrılmış olan değerli insanlara kapımızı sonuna kadar açmalıyız. Partimizin kurumsal kimliği aleyhine konuşanlar ve genel başkanın şahsına yönelik incitici ağır söz söyleyenler hariç, bütün ayrılanları partimize geri kazandırmalıyız. Benim görüştüğüm çok önemli isimler var onlar bir davetle geri döneceklerdir. Partimizin üst kurullarında görev yapmış değerli şahsiyetler, Kurucular Kurulu üyeleri yanında, il ve ilçe teşkilatlarında kırılarak veya beklentilerini bulamadığı için ayrılan bütün eski yol arkadaşlarımızın gönlünü almalıyız. Seçilecek Genel Başkan bunları yapacaktır.
  • İyi Parti gelecek genel seçimlere kadar Merkezde geniş bir alanı kontrol edecektir. CHP’nin kendisine verilen emanet oyları kalıcı olarak tutması mümkün değildir. AKP de çözülme sürecine girmiştir. İyi Parti bu partilerdeki sağduyuyu temsil eden geniş kitlelerin adresi olacaktır.

NOT: Programı izlemek için https://www.youtube.com/watch?v=hiH8IY8pd28 linki tıklayabilirsiniz.

Türkçe Dersleri: Bilgi mi Beceri mi?

Karar’daki köşe komşum, üstat İsmet Berkan’ın seçimden önceki Cuma yazısının başlığı şöyleydi: “Boş verin seçimi, siyaseti, gelin okullardaki Türkçe dersini konuşalım”. Başlığın her iki ucu da benim gönlüme göre.  Fark etmişsinizdir seçimler konusundan inatla uzak durdum. İki sebebi vardı. Bir kere seçim hakkında epey bir yazı çıkıyordu. İkinci ve asıl sebep, seçimleri yazanların konuyu benden çok daha iyi biliyordu.

Şimdi gelelim okullardaki Türkçe dersine. En iyisi şuradan Berkan’ın yazısına gidip tekrar okumanız. Değer. Hayır mı? Yazının özeti şu: Okullarda okutulan, sınavlarda sorulan Türkçe soruları aslında öğrencilerin Türkçe becerisine yönelik değil. Maalesef derslerin de Türkçe okur- yazarlığa bir yararı yok. Derslerde gramer terimleri doldurulup, sınavlarda boşaltılıyor. Yalnız Türkçede değil yabancı dil öğretiminde de durum bundan farksız. Zaman kiplerinin isimleri ezberletilir ama on küsur yıl İngilizce okutulan çocuk, ne İngilizce kitap okuyabilir ne anlayabilir, ne de konuşabilir.

Aslolan beceridir

Ne oluyor? Şu oluyor: Bilgi nihayetinde bazı beceriler kazandırmak için verilir. Tek başına bilgi de yararlı olabilir ama bu hâl enderdir. Asıl amaç beceridir. Türkçe dersinden murat; öğrencinin anlaşılır, okunabilir, akıcı bir Türkçe kullanmasıdır. Yani öyle konuşup yazmasıdır. Konuşma, yazma beceridir. Yazdığı cümlede nelerin edat, nelerin zamir, neyin fiilimsi olduğunu bilmese de olur. Bilse daha iyi olur belki ama önce beceri, sonra merak ediyorsa gramer bilgisi.

“Past perfect continuous tense” ne demektir? Doğru cevap vermeyebilirim ama İngilizcem ortalama Amerikan veya İngiliz üniversite mezunundan iyidir. (KPDS’den 99 almıştım.) Ama past perfect continuous? Yok maalesef. Türkçem de çok kötü değil ama ilgeçle yengeci karıştırmam münkündür.  Bu cehaletimi yazılarımda fark ediyorsunuz değil mi? Yoksa etmiyor musunuz?

Bilgiye ulaşılır, beceri edinilir

Peki, neden okullarda beceri değil de bilgi veriliyor. Cevabı basit: Bilgi vermek, beceri kazandırmaktan daha kolaydır da ondan. Üstelik, öğretenlerin önemli bir kısmında da o beceri yok. Ama bilgi var. Bilgiye “ulaşmak” kolay. Anlamasanız da ezberlersiniz; anlıyorsunuz zannederler.

Ama “beceriye ulaşmak” diye bir kolaylık yok. Beceriyi sadece edinebilirsiniz. Beceriyi ezberleyemezsiniz.

Okullarda beceri yerine bilgi verilmesinin bir diğer sebebi: Bilgiyi ölçmek kolay, beceriyi ölçmek zordur. Öğrenci güzel Türkçe yazabiliyor mu? Nasıl ölçeceksiniz? Zaten öğretmenin de ölçmenin de zorluğu yüzünden bir zamanlar Türkçe öğretiminin temel direği olan “kompozisyon” dersleri artık yok. Onun yerine bol bol gramer bilgisi var. Sonra sorarsınız: Aşağıdakilerden hangisi fiilimsi (veya ilgeç) değildir. Karala kutuyu, al puanı… Bakın Vikipedya’ya göre fiilimsi neymiş: “Fiilimsi ya da eylemsi, fiillerden türemelerine karşın fiilin bütün özelliklerini göstermeyen; cümle içerisinde isim soylu sözcükler gibi kullanılan fiil soylu kelimelerdir.” Anladınız mı? Anlamadıysanız da zarar yok. Yardımcı kitapta testlerde çıkan soru örneklerini ezberlersiniz. Sınava girmeyecekseniz bile bundan sonra konuşup yazarken fiilimsilerinize de ilgeçlerinize de dikkat edin.

Nedense aklıma, Kibarlık Budalası’ndaki Mösyö Jourdain’in hayatı boyunca nesir konuştuğunu öğrendiğindeki heyecanı geldi.

Kalbe su serpen bir haber

Şaka bir yana, Berkan’ın yazısının yorumlarından birinde güzel bir haber veriliyordu. Kesip yapıştırıyorum:

N Şahin / 30 Mart 2024 11:47

“Bir Türkçe öğretmeni olarak İsmet Berkan’a bu konuyu gündeme getirdiği için teşekkür ediyorum. Bu yıl Türkçe dersi ile ilgili çok önemli değişikler oldu. Artık yazılı sınavlar açık uçlu ve kısa cevaplı sorulardan yapılıyor. Çoktan seçmeli yazılı sınav yapılmıyor. Ayrıca yazılı sınavlarla birlikte birer tane konuşma ve dinleme sınavı da yapılıyor. Yani bir beceri dersi olan Türkçe’de öğrencimin becerileri ölçülerek not veriliyor artık. Ama bazı öğretmenlerin dilbilgisini fazla önemsediği de doğru.”

Meselenin tam kalbini tutuyor: Yani bir beceri dersi olan Türkçe’de öğrencinin becerileri ölçülerek not veriliyor artık. Demek ki öğrenciye ağızdan bilgi doldurulmayacak, Türkçe okuma, yazma, konuşma becerisi kazandırılacak!

Kalbime su serptiniz Şahin Öğretmenim.

Gereken tam da bu işte. Tabii yalnız sınavlarda değil, dersin kendisinde de yazma ödevleri, okuma ödevleri olmalı. Nihayet Türkçe becerisinin olmazsa olmazı: kompozisyon. İlla kompozisyon!

Bir bu yaklaşımı düşünün bir de bilgi ezberletip kutu karalatma yaklaşımını… Öğretmen için birincisi ikinciden, mukayese edilmeyecek kadar, daha zahmetli değil mi? Fakat öğretmenlik budur. Beceri kazandırmaktır. Öğrenmek de budur. Umarım bilgi değil beceri kazandırma anlayışı diğer “beceri dersleri”ne de yaygınlaşır. Dilerim millî eğitimimiz bugün bulunduğu hâlden silkinip çıkar. Dilemek serbest. “İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar.”

Yapılması gereken belli. Fakat gerekeni yapacak beceriye sahip kadrolarınız var mı? O becerilere sahip olanlara liyakatli deniyor. O liyakat var mı? Keşke bu soruya da hemen evet diyebilsek.

Ezber- beceri tartışması için bir yıl önceki yazıma da bir göz atın.

Bayramınız kutlu olsun sevgili okuyucularım.

Tayyip Erdoğan Sonrası Türkiye

Yazar : Gürkan Uysal

Melekler Yayıncılık

Boyut    :              14×20

Sayfa Sayısı         :               357

Basım Yeri           :               Kocaeli

Baskı     :              1

Basım Tarihi       :               2020

Kapak Türü         :               Ciltsiz

Kağıt Türü           :               2. Hamur

Dili          :              Türkçe

“1994’ün Mart ayında İstanbul Büyükşehir Beledi-ye Başkanı seçildiği günden bu zamana kadar her akşam bir vesileyle televizyonlardan izledik O’nu. Sürekli o konuştu biz dinledik. Görevden alındı, cezaevine girdi, parti kurdu, Başbakan oldu, Cumhurbaşkanı oldu, Başkan oldu ve biz hep izledik. Ama millet olarak bir türlü mutlu edemedik oldu. Ne istediyse verdik ancak bir türlü mutlu olamadı, hep daha fazlasını istedi bizden. Biz O’na layık bir millet olamadık, yetemedik bir türlü!!!

37 yaşında bir insanın hayatının 26 yılını Erdoğan’a maruz kalarak geçirmesinin ne demek olduğunu az çok tahmin edebilirsiniz.

Hayatınızı değiştirmek, fikirlerinizi değiştirmek, bakış açınızı değiştirmek gibi iddialarım yok. Bu kitabın yazarı sıradan bir insandır ve yazdıkları kendi sıradan görüşlerinden başka bir şey değildir.”

Türk Milliyetçiliği Kavramı

“Türk milliyetçiliği” davasına ve “Milliyetçi Türkiye” idealine bağlılık esastır.  Atatürk’ün “Ne mutlu Türküm” ifadesinde, “Milliyetçi Türkiye” idealim 10. Yıl Nutku’ndaki Türkiye’yi muasır medeniyetler seviyesinin üzerine çıkarma hedefinde karşılığını bulur.

Türk milliyetçiliği fikri bu milletin kurtuluş reçetesidir. Ancak bu reçetenin kurtuluşumuza ilaç olması için fiili milliyetçilik gereklidir. Şuan Türk milletinin ve gençlerimizin maddi ve manevi hayatını geliştirecek olan ihtiyaç; Türk milliyetçiliği fikrinin toplumsal hayatımızda ilim ve irfanımızda hâkim unsur olmasına bağlıdır. Hayatın iki gayesi vardır; biri metafizik, diğeri ise fiziktir. Yani biri din, diğeri ilim; nasıl ki insanı iki unsur oluşturuyorsa. Nedir bu unsurlar: Biri beyin ki ilmi temsil eder; diğeri vicdandır ki bu da dini temsil eder. Beyinle vicdanın uyumundan-akordundan medeniyetler doğar. Yüksek medeniyetleri de ancak beyni hür, vicdanı hür insanlar kurar.

*

Elimizdeki bilgilere dayanarak:

Tek adam sistemiyle yönetilen ülkemizde;

–Tarım arazilerinin yabancılara satışı, tarım dışındaki alanlara tahsisi derhal durdurulmalıdır. Ayrıca, uzun vadeli bir planlamaya dayalı olarak ciddi bir tarım ve hayvancılık şahlanışı başlatılmalı, gıda yeterliliği ve güvenliği sağlanmalıdır.

–Topraksız köylüye toprak dağıtılmalı, tarım üretimi teşvik edilip girdiler düşürülerek üretici desteklenmelidir. Hiç vakit yitirmeden, aç ve muhtaç kalmadan, hemen! Gün gelir, paranızla dahi gıda ürünü alamazsınız. Tek yol, Atatürk’ün ekonomi politikaları, kamuculuk, halkçılık.

— Yeri gelmişken (boş gevezeliklerden sıra gelmiyor) Yabancıların Türkiye’de ev alımı artmış, en çok İranlılar ev almış! Yakında Türk vatandaşları kendi ülkesinde muhtelif ülke vatandaşlarının kiracısı olmaya başlayınca gündeme alınır! Ev sahibiniz hangi ülkeden olsun?

— Yabancılara gayrimenkul satılmamalı. Zaten yok bahasına gidiyor. Hele ki bugünün ve geleceğin en stratejik maddesinin gıda olduğu düşünülürse, yabancıların Türkiye’de tarım arazisi alması beka sorunudur, buna izin verilmesi ihanettir.

*

‘’Aydınların aydınlatamadığı halkı, soytarılar aldatır’’ demişti Cemil Meriç. Ders alınması gereken anlamlı özet bir ifade.

İslâm adınaymış süsü verilerek (asla İslâm adına değil ama, kesinlikle Türk’ten birilerinin intikamını alabilme adına) Türk’ün binlerce yıllık ötelerden süzülüp gelen tarihine, tarihi kahramanlarına, ahlâki değerlerine, GERÇEK İSLÂM’A, töresine, Atatürk ve cumhuriyete, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin üniter yapısına düşman bir nesil yetiştirilmeye çalışılıyor ise ve de insanlarımız bilerek ve kasten önce fakirleştirilmekte, sonra da fakirlik ve yoksulluk noktalarından çok ucuz rüşvetlerle satın alınıyor ise üniter yapısıyla laik cumhuriyetimiz hakkında bozguncu güçlü odaklara fırsat doğmuş demektir.

*

Yakın tarih itibariyle bu ülkede Komünizmden medet uman kitleler oluşmuşsa…

Batı hayranı köksüz gruplar varlık göstermişse…

Din adına, kendi milletinin varlığını ve kültürel değerlerini, muhteşem tarihini inkâr eden bir Müslüman tipi ortaya çıkmışsa…

Özellikle üretim  yetersiz duruma getirilmiş ise , maden ve su yataklarımız ecnebilere peşkeş çekilmiş, bankalarımız elden çıkartılmış, sanayimiz montaj sanayine dönüşmüş  dış ülkelere muhtaç duruma getirilmiş ise ….

Vatan bölünmenin eşiğine kadar sürüklenip, barış, sevgi, güven yok edilerek, İnsanlarımız birbirlerine düşmanca bir şüphe ile bakar hale gelmişse; bütün bunlar bir şeylerin acı sonuçlarıdır. Sebepler sonuçları hazırlar…

*

İnsanları demir parmaklıklar ardına kapatıp, düşünmelerini engelleyeceğini düşünen bir anlayış biçimi yok olmaya mahkûmdur elbette. Basın yönetenlere değil yönetilenlere hizmet için vardır, iktidarları denetlemek için vardır. Eleştiriye tahammülsüzlük demokrasi düşmanlığıdır. Halkın haber alma özgürlüğünü engellemeye kimsenin hakkı yoktur. Aydınların halkı aydınlatmasına hiçbir güç engel olamayacaktır.. Şüphesiz.

*

Adaletin tecellisi bağımlı hale gelmişse , “İnşallah” ile “maşallah” arasında oyalanan Ortaçağ Türkiye’sine dönmemek için Cumhuriyetin Aydınlanma Kültürüne, çağdaş basınımıza, sahip çıkmalıyız.

Özgür basını bağımlı hale getiren, konuşana baskı yapan, fikrini söyleyeni içeri atan her zaman kaybetmiştir. Bırakın gazeteci gazeteciliğini, siyasetçi siyasetçiliğini yapsın. Halkın ağzına fermuar çekilmesin; insanlar konuşsun. Bütün dünya ülkemizde “adalet”i görsün. AİHM’ye bir dosya dahi gitmesin.

*

Bilim, düşünce ve sanat insanları doğruları söylemekten korkmaz ve bildiklerini sonuna kadar savunabilme cesareti gösterirlerse;

Hâkimi, savcısı, avukatı; siyasete eklemlenmeden sadece ve sadece adalet üzere olurlarsa;

Kamu kaynaklarını kullananlar, haktan- hukuktan ayrılmaksızın, tercihlerini milletten yana kullanırlarsa;

Seçilmişler her attıkları adımda, seçmen benden hesap sorar anlayışıyla hareket ederse;

Okumak, öğrenmek bir ibadet haline gelmişse;

İnsanlar birbirlerinin yaşam tercihlerini sorgulamak yerine, kendileriyle meşgul oluyorlarsa;

Şekilci din anlayışı yerini, ahlak ve bilgi temelli bir dindarlık almışsa;

İşte oradadır huzur… Oradadır başarı… Oradadır insanlık… Oradadır İslam…

Bunlar yoksa

Küçük çocuklara dahi tecavüz edilir; sokakta, çarşıda, evde kadınlar da öldürülür;

Farklı yaşayan, farklı giyinen, farklı konuşan öteki ilan edilir; olmadı tekfir edilir.

Böylece, ilim ve irfanın yerini örümcek tutmuş beyinlerin tekrarladıkları teraneler alır ve ortaya garabet çıkar.

Bakın cehenneme dönmüş coğrafyalara, nerede insanlık?

Diyor ya Mehmet Akif:

‘’Ey koca şark! Ey ebedi meskenet!

Sen de kımıldamaya bir niyet et,

Korkuyorum, Garbın elinde yarın,

Kalmayacak çekmediğin melanet.’’

Gel de gör şarkın halini koca Şair…

*

Şairin serdedişi bu netameli günleri görürcesine Türk milletine bir uyarı; yıllardır bağımsız cumhuriyetimize yapılan ihanetleri, dökülen kanları, verilen şehitleri milletçe yaşıyoruz.

Millet olarak bu netameli ve yaşlı coğrafyada güçlü kalmanın, ebedi kalmanın reçetesi, bir bilgenin ifadesiyle ‘’Birleyerek Oluşalım’’ ifadesinde billurlaşır, gerçek yerini alır.

Bu reçete,’’Türk Ulusal Kimliğinin’’ reçetesidir.

*

Atatürk ilkelerine bağlı, Türk Kültür diliyle oluşmuş milli kimliğimle, mevcut iktidarda gördüğüm aymazlıkların nihayetinde kanaatim odur ki;

Demokratik sistemimizde uçlarda kalmış, Türk Kültür Dilinden mahrum, merkez sağı dolduramamış, düşüşe geçmiş mevcut iktidarın yerine, Atatürkçü Türk milliyetçisi milyonlarca vatandaşımızı organize ederek ittifakla bir araya getirecek siyasi bir organizasyonla ‘’Merkez i Siyasi Yapılanma’’ nin gerçekleşmesi, iktidara taşınması kaçınılmazdır.

*

Evet, Türk milliyetçiliğinin öznesini oluşturacağı merkez bir siyasi yapılanma sağduyuyla düşünen insanımızın özlemidir.

Üniter yapımızın kiliti, NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE kavramında saklıdır.

Merkezi bir siyasi yapılanma veya organizasyon ,“Kapitalist” ve “Emperyalist” sistem ile son 50 yıldır boğuşan, benzerlerinin aksine yok edilememiş bir “Milli Kurtuluş Hareketi”,nin de öncüsü olacaktır.

*

Ülkemiz Türkiye Cumhuriyetinin kurucu kadrosunun önderi O eşsiz lider Gazi Paşamızın, günümüzün sandıktan çıkmış siyasi muktedirlerini disiplinsize edecek temel sorumluluklarını vurgulayarak ders veren uyarısıyla yazımızı tamamlayalım:

‘’ Bir millette, özellikle bir milletin iş başında bulunan yöneticilerinde özel istek ve çıkar duygusu, vatanın yüce görevlerinin gerektirdiği duygulardan üstün olursa, memleketin yıkılıp kaybolması kaçınılmaz bir sondur’’.

‘’Arkadaşlar, efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır.’’

Asimilasyona Yatkın Olan Türk’ler İçin Bunların Bir Önemi Var mı?

Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu “Tarih Gelecektir” adlı kitabında “Öyle bir coğrafyada bulunuyoruz ki; dünyanın hiçbir bölgesinde bu kadar çok medeniyet kurulmamıştır. Bu şu anlama gelmektedir.

Yaşadığımız coğrafyada çok devlet kurulmuş ve çok devlet yıkılmıştır. Dolayısıyla bölgede ayakta kalabilmek için, tarihin engin tecrübesinden faydalanabilmek ve buna bağlı olarak hassas dengeleri gözetebilmek gerekir. Bunun için geçmişi iyi bilmek lâzımdır. Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün “TARİH İHTİYATSIZLAR İÇİN MERHAMETSİZDİR”dir sözü, coğrafyamızın gerçeklerine tam olarak uyar” demektedir.

 “Tarih Gelecektir” sözü üzerinde çok düşünülmesi gereken ve birçok şeyi ifade eden bir deyimdir. O sebeble bugün gelişen (İsrail-İran çatışması) olayları dün meydana gelenlerle irtibatlandırarak yorumlamak, gelecek hakkında bizi doğru sonuçlara götürecektir.

Örneğin Balkan Yarımadası tarih boyunca çoğu zaman dünya gündemini belirleyen olayların yaşandığı bir bölge olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu’nun kaderi ve genç Türkiye Cumhuriyeti’nin ortaya çıkışını hazırlayan şartlar bu coğrafyada saklıdır.

Bu nedenle Cumhuriyet Döneminde meydana gelen isyanları anlamak için Balkanlarda meydana gelen Sırp, Bulgar, Yunan ayaklanmalarını iyi bilmek ve başta İngiltere olmak üzere Avrupa devletlerinin ve Rusya’nın aldığı pozisyonları iyi belirlemek gerekir.

Örneğin Sırp Ayaklanması 19. yüzyılda Balkanların, Avrupa ve Osmanlı tarihinin en önemli siyasi olaylarından biridir. Berlin Antlaşması ile tamamlanmış gibi görünen bu bunalım Bulgar ayaklanması, Sırbistan ve Karadağ’la ve nihayet Rusya ile yapılan savaşlarla tamamlanır.

Ayaklanma çıktığında bunun çok ciddi boyutlara ulaşacağını, Osmanlı İmparatorluğu ve Avrupa’nın geleceğini belirleyeceğini neredeyse hiç kimse tahmin edemiyordu. Tıpkı Turgut Özal’ın Eruh ve Şemdinli’yi basanları “bir avuç eşkiya” olarak nitelendirmesi gibi.

Bu gelişmeler ışığı altında bakılınca Şeyh Sait, Dersim ve günümüzde PKK isyanlarının mahiyet itibarı ile Sırp, Bulgar ve Yunan isyanlarından pek bir farklarının olmadığı görülür.

Balkanlarda meydana gelen isyanlar öncelikle Osmanlı İmparatorluğunu yıkmaya dönüktü. Balkanları Türklerden arındırmayı ve Balkanları Ortodoks hristiyanlığına terketmeyi ve çoğunluğu Slavlaştırmak amacını güdüyordu. Nitekim Balkanlar, Rus yayılmasının planları için önemli bir coğrafya ve Slavların büyük koruyucusu da “Anne Rusya” idi ve nitekim bu plan başarılı oldu. Balkanlar Türklerden temizlendi, Türk devlet hâkimiyeti sona erdirildi!

Cumhuriyet Dönemindeki Şeyh Sait isyanının arkasında İngiltere’nin olduğu su götürmez bir gerçektir. Misakı Milli sınırları içinde yer alan Irak Türkmen bölgesinin Türkiye’ye bağlanması konusunda uluslararası  çalışmalar sürerken, Türkiye’yi bu vatan parçasından mahrum etmek ve bir petrol ülkesi haline gelmesini önlemek için bazı kürt aşiretleri kullanılmak suretiyle Şeyh Sait isyanı çıkartılmıştır. Genç Türkiye Cumhuriyeti Şeyh Sait isyanını bastırmak için mücadele ederken, Musul ve petroller üzerindeki haklarından vazgeçmek zorunda kalmıştır. Bu ihanet günümüzde yaşayan 85 milyon insanımızın refahını ve güvenliğini etkilemiştir.

Günümüzde Irak’ın toplam nüfusunun % 16’sı kürt ve % 11 Irak Türklerinden oluşmaktadır. Ancak değişik propaganda yöntemleri ile Irak’ta yoğun bir kürt nüfusunun yaşadığı konusunda dünya kamuoyu üzerinde büyük bir ikna kampanyası yürütülmektedir. Tıpkı Türkiye’de yoğun bir kürt nüfus yaşadığı kampanyası olduğu gibi.

Bu gün Irak, önemli ölçüde nüfus azlığına rağmen çoğunluğu kürt kökenli idareciler tarafından yönetilmektedir. Aynı şekilde TBMM’de ve hükümette de kürtlüğünü ifade eden ve nüfusa göre çok büyük bir temsil imkanı yakalayan insanlarımız mevcuttur.

Aslında ülkemizdeki gerçek tarihçi Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu’nun “araştırmalarımızda şunu gördüm ki; pek çok kürt dediğimiz insanlar Türk asıllı” sözlerinde saklıdır. Bu aslında planın ileri aşamalarında uygulanan “ötekileştirmek” kapsamında yer almaktadır. Sadece Şeyh Sait ve Musul’un kaybını ifade ederken bunu bir not olarak belirtmek istedim.

Dersim İsyanının arkasındada Fransa vardır. İsyan döneminde Hatay ilimiz, Fransa Mandası altındaki Suriye’den Türkiye’ye bağlanmak üzeredir. Avrupa devletlerinin Osmanlı Devlet döneminde uyguladığı yöntemlerden birini Fransa Dersim’de işbirlikçileri ile sahneye koyar.

Amaç Türkiye Cumhuriyeti’ni zayıf düşürmek ve Hatay’ın anavatana ilhakını önlemektir.

Cumhuriyet Döneminde 1984 yılındaki Eruh ve Şemdinli baskınları ile başlayan isyanın temel amacı da, Türkiye Cumhuriyetinin kalkınmasının engellenmesi ile bölgede ekonomik ve siyasi güç olmasına set çekilmek istenmesidir.

Bilal Şimşir, Kürtçülük II adlı eserinde, PKK isyanının alt yapısının ABD, Almanya, Fransa, İsrail, İngiltere, Hollanda, İsveç ve daha birçok ülke tarafından nasıl hazırlandığını çok güzel bir şekilde anlatmaktadır.

Şeyh Sait, Dersim ve PKK isyanlarının ileri hedefi “ötekileştirmek”, “yabancılaştırmak ve başkalaştırmak” ve nihayet “asimile” etmektir. Böylece Türkiye Cumhuriyeti topraklarında başka bir millet yaratılacak (yaratıldı hemde devlet yardımı ile) ve ülkenin bir bölümü bunların kontrolüne verilerek bölünecektir. Bu Türkleri böl, parçala ve yut hedefinin uygulamaya sokulmuş küçük bir kısmıdır.

Esas plan bu coğrafyadan Türkün varlığına son vererek izini silmektir. Günümüzdeki PKK isyancıları ve siyasi yandaşları bu planın taşeronlarıdır. (Şimdi de bu planların yanına İsrail-İran çatışmasından ortaya çıkacak sonuçları da eklemek gerekiyor!)

Asimile edilmeye yatkın Türklere uzun yıllardır dört bir koldan saldırı vardır… Mesela Amerikalılar 60 yıl önce “Vahşi Kürdistan’da” adlı bir film yapmışlardır. Bunu 28 Ekim 1966 yani Cumhuriyet Bayramından bir gün önce Almanya Rüsselsheim’da Opel Fabrikasında çalışan ve adresleri önceden saptanmış olan ve özel davetiye ile çağrılan Türk işçilerine bir gece düzenleyerek izlettirmişlerdir. Bu gece için salonu Rüsselsheim Belediyesi sağlamıştır, Türk işçilerine “siz Türk değil Kürtsünüz, ülkeniz Türkiye değil Kürdistandır, Türkçe konuşmayın Kürtçe konuşun” denmiş ve bu çalışmalar günümüze kadar sürüp gitmiştir. (Şimdi Dem/Pkk örgütü kazandıkları belediyelerde esnafın kürtçe tabela asması halinde vergiden muaf olacağını söylemektedirler. Bu kaçıncı paralel devlet örneğidir?)

Yazdıklarımızdan anlaşılacağı üzere Şeyh Sait, Dersim ve PKK isyanları arasında birbirini silsile yolu ile takip eden kuvvetli bağlar (şimdide İsrail-İran çatışmasının bu planlarla ilgili dolaylı bağlantısı) vardır. En azından dış destekçileri aynıdır ve hedefleri benzerdir. Öyle anlatıldığı gibi bir halk ve hak arama hareketi değildir. Birinci önceliği Türkiye Cumhuriyeti Devletini yıkmak ve bu coğrafyada Türk Milletinin varlığına son vermek suretiyle izini silmek amacını taşıyan bu isyanlar ile bu isyanların siyasi ve fikri yandaşlarına, her türlü desteği vermek, onları medya eliyle baştacı etmek, kamuoyu oluşturmak, Türk milletini yanlış yönlendirmek, bunlara tavizler verilmesine yardımcı olmak gibi davranışlar içerisinde olanlar Türk Milletine karşı yapılan ihanetin ortağıdır. (Bunlarda Türk’ün pek umusardığı hususlar değildir.)

Yazımızın sonunda bu isyanlara hümanist bir hava ve insan hakları boyutunda verilmek istenen görüntüyü Türk Milletine yedirmek isteyenleri buradan bir kez daha uyumadığımız konusunda uyaralım ve sizleri de tarihi olaylar arasında irtibat kurarak başımıza gelenler hakkında düşünmeye davet edelim.

Biliniz ki bu isyanları hangi nedenle olursa olsun meşrulaştırmak (şimdi “yeni anayasa” dedikleri şey gibi!) isteyenler size kurulan tuzağın bir parçasıdır.

“Ondört yıl önce kaleme aldığım bu yazıdaki gerçekler bizi yakmaya devam ediyor. Yoksul ve bitap düşürülmüş Türk, gün geçtikçe eriyor. 1918 şartları gelip kapıya dayanmış! Bakalım bu yazıyı bir ondört sene sonra, okuyanlar neler ile karşılaşmış olacaklar!”

Güç Nedir, Güçlü Kimdir?

Babası, elini oğlunun omzuna koyar, “Oğlum, delikanlı oldun, söyle bakalım sen mi daha güçlüsün, ben mi güçlüyüm?” diye sorar. Oğlu tereddütsüz: “Ben daha güçlüyüm.” der. Babanın beklediği cevap budur, ancak biraz alınganlık gösterir. Tekrar aynı soruyu sorar: “Oğlum hangimiz daha güçlü?” der. Oğlan: “Baba, tabi ki ben daha güçlüyüm.” cevabını verir. Babası bu defa bozulmuştur. Böyle cevaba hiç alışık değildir. Arkasını döner, kapıya ilerler. Son kez, sert üslupla: “Oğlum, sen mi, ben mi; kim daha güçlü?” der. Oğlunun cevabı bu defa: “Sen daha güçlüsün, baba.” olur. Baba, şaşırır. “Ne oldu da cevabın değişti, birden ben güçlü oldum?” Delikanlı: “İlk iki soruda senin elin benim omzumdaydı, son soruda ise elin omzumda değildi, ben senin elinle kendimi güçlü hissediyordum.” deyiverir.

Güç nedir, güçlü kimdir? Güç, ne işe yarar, güçlü olmak ne demektir? Güçten yoksun olmakla gücü fazla olmak arasındaki fark nedir?

Gücü, kişiyi ayakta tutan enerjidir, diye tanımlayabiliriz; bu enerjiye sahip olan kişiye de güçlü denebilir. Enerjinin miktarı ile güçlülük derecesinin paralel olacağını söyleyebiliriz.

Güç, bir bakıma, kaybetmekten korktuğumuz değerdir. Varlığıyla varlığımızı özdeş gördüğümüz kıymetler, bizim için birer güçtür. Güç; yaş, cinsiyet, mevki, statü, beklenti, gibi durumlara göre değişkenlik gösterir. Yeni doğan bir bebek için, güç annedir, çocukluk çağındaki ve ergenlik yaşındaki biri için babadır, iş adamı için paradır, popüler kişiler için beşerî sermayedir, bir siyasi lider için yüksek oy miktarıdır, bir bilim adamı için bilgidir, bir sanatçı için yetenektir, ordu için envanterindeki silah miktarı ve çeşitliliğidir. Özgüvendir, dostluktur, doğruluktur, kişinin öfkesini yenebilmesidir, sabırdır, hakkaniyettir… Güç; zamana, mekâna göre değişebilen, kişiye yaşama sevinci veren veya direnç kazandıran öznel bir dayanaktır, onu taşıyan köprüdür. Kimine göre de güç, bir güven sebebidir, kişiyi mutlu eden soyut ve somut şeylerdir.

Varlığıyla bize huzur, mutluluk, güven veren o enerji, ne kadar gerçektir, yoksa sanal mıdır? Aslana “Neden boynun kalın?” demişler, “Kendi işimi, kendim gördüğüm için.” cevabını vermiş. Güç, kendimiz olamaz mıyız? Gücü insanlar niye hep dışarıda ararlar? Bu bir yanılgı mıdır?

Bir zincirin gücü, en zayıf halkanın gücü kadardır. Bize güç verdiğini zannettiklerimizin gücü ne kadar? Kendi varlıklarını devam ettirmeye gücü yetmeyenlerden güç beklemek ne kadar doğru? “Kendisi yardıma muhtaç bir dede, nerde kaldı gayrıya himmet ede.” der halkımız, kendinde güç vehmettiğimiz böyle durumdaki kişiler için.

Şöyle veya böyle, her insanın bir güç kaynağına ihtiyacı vardır. Bu kaynak bazen varsıllıktır, bazen yoksulluktur. Hiçbir şeyi olmayan kişi, çok şeyi olandan daha güçlü olabilir. Onun gücü, kaybedecek bir şeyi olmamasından, varlıklı kişinin zayıflığı ise varlıklarını kaybetme korkusundan gelir. Güç ve zafiyet, iktisadi ahlakla değerlendirirsek, kötü paranın iyi parayı kovması gibi aynı anda aynı yerde bulunamaz. Ancak, her ikisi de insan gerçeğidir.

Kişiyi, tercih ettiği güç kaynakları değerli kılar, kalıcı yapar. Ağaç yaprağıyla gürler, demiş atalarımız. Çok sayıda dosta sahip olmak elbette güçtür. “Bilgi, hazinedir.” vurgusu yapılır efsaneleşmiş bir öykücükte. Emin kişi olmanın, yalan söylememenin önemi ısrarla belirtilir inancımızda.

Sahip olduğumuz gücü kontrol, önemlidir. Bir lastik reklamında “Kontrolsüz güç, güç değildir.” sloganının kullanıldığını hatırlıyorum. Gücün kullanımı bizde olmazsa gücün nesnesi oluruz ya da haddi aşarsak güç bizde bir zulüm aracına dönüşebilir.

Türü veya bizim tercihimiz hangisi olursa olsun, gücün bir eser olarak sonuçlanması, istikrarı gerektirir.  Haso ve Hüso iki arkadaştır. Köyden biri süt, diğeri yumurta satmak için pazara giderler. Hüso, yumurtaları sepete yerleştirmiş, sepeti de başında taşımaktadır. Bir taraftan da Haso’ya hayallerini anlatır: “Bu yumurtaları satacağım, koyun alacağım, koyundan seninkiler gibi süt elde edeceğim, sütü satıp keçi alacağım, keçileri satıp inek alacağım, ineklerden çok süt elde edeceğim, onların hem sütünü hem etini satacağım. Kendime bir takım elbise alacağım, köy kahvesine gelip hava atacağım. Beni görenlere şöyle bir tepeden bakacağım. “Bizim Hüso ne kadar değişmiş!” dediklerinde onları görmezlikten gelip şöyle bir kafamı çevireceğim.” der ve der demez sepet başından düşer, bütün yumurtalar kırılır. Hüso, hayallerine başladığı noktadan daha kötü yerdedir. Haso, sütüyle yola devam eder. Güç kullanımda bir ölçü, devamlılık, tutarlılık yoksa elde edeceğimiz sonuç, başa dönmek olacaktır. Bizi bir adım dahi ilerletmeyen veya daha kötü duruma düşüren güç, hiç olmasa daha iyidir.

Gücün varlığı da kullanımı da görecelidir. Bize düşen, doğru güç kaynağını doğru yerde kullanmaktır. Atalarımıza burada da kulak verelim: “Ağaca dayanma kurur, duvara dayanma yıkılır, insana dayanma ölür, dayan Yüce Mevlâ’ya”

Hacmi Küçük Muhtevâsı Dolgun Bir Kitap: Gördüklerim, Dinlediklerim, Yazdıklarım

Eserin yazarı Prof. Dr. Mustafa Kemal Atilla, ‘Ön Söz Niyetine’ başlıklı yazısında kitabın yazılış sebebini; ‘Okuyucuya bu yaşıma kadar başımdan geçenleri ve gördüklerimi sohbet tarzında hikâye etmek, doğru bildiklerimi benden sonrakilere aktarmak; özellikle de bütün bunları her yaştan gençlerin istifâdesine sunmak…’ cümlesiyle açıklıyor.

 37. sayfada başlayan ‘Bir Balkan Seyahati’ başlıklı yazı, sıcak ve samîmi ifâdeler, canlı tasvirlerle okuyucuyu sayfalara çekiyor, görünmez bağlarla satırlara bağlıyor:

Yedi günde 7 ülke: Makedonya, Arnavutluk, Karadağ, Hırvatistan, Bosna-Hersek, Sırbistan, Kosova ve 17 irili ufaklı kasaba ve şehir: Üsküp, Kalkandelen, Ohri, St. Naum, Resne, Manastır, Tiran, Bar, Budva, Kotor, Dubrovnik, Poçitel, Mostar, Saraybosna, Belgrad, Prizren ve Priştina. Çok ülkeler gezdim, çok yerler gördüm ama bugüne kadar böylesi bir duygu yoğunluğu yaşadığım gezi olmamıştı. Meselâ, Saraybosna’da Baş Çarşı’yı gezerken birden kendimi Eminönü veya Mısır Çarşısı’nda hissettim. Çarşıdaki Gazi Hüsrev Bey Camîi, Kurşunlu Medresesi insanı yaşadığı o andan çekip alıyor, âdeta bir zaman yolculuğuna çıkarıyor. Mostar ise o zarif, endamlı köprüsü ile meşhur. Mimar Sinan’ın talebesi Mimar Hayreddin’in eseri olan köprü, inşa edildiği 1557 yılından beri dimdik ayaktayken, hepinizin bildiği gibi 1992 yılında Hırvat topçusu tarafından özellikle hedef alınarak yıkıldı. Barbarlık, vandalizm, her ne derseniz deyin, hafif kalıyor. Bir mimarî şaheser olan köprü, daha sonra Türk Devleti’nin katkılarıyla aslına uygun olarak yeniden yapıldı. Köprünün yıkılan taşları tek tek bulunup işâretlenerek yeniden kullanılmış. Neredva nehrinin üzerinde bir kuğu gibi ince, nefes kesecek kadar güzel. Köprü deyip geçmeyin, Türklerin Balkanlara vurduğu en silinmez sembollerden birisidir. O köprü orada durdukça izlerimiz ortadan kaldırılmaya çalışılsa da ilelebet bizi hatırlatacak ve serhat boylarında bizden nağmeler söylemeye devam edecektir. Tıpkı bir başka serhat boyu olan Edirne’deki Selimiye Camîi gibi… Biliyorsunuz, Balkan Savaşı’nda daha sonra kurtarılsa da Edirne şehri bir müddet Bulgar işgali altında kalmıştı. İşte o sırada şehri gezen Bulgar veliaht prensinin Selimiye’yi gördükten sonra şöyle dediğini yazar târihçiler: ‘Türkleri ve Türklere ait ne varsa hepsini ebediyen bu şehirden silip atmak kolay, fakat şu koca Selimiye’yi ne yapacağız?’

Prizren’deyiz. Sinan Paşa Camîi o sâkin, mütevazı atmosferiyle her din, dil ve ırktan insana huzur veriyor. Ara sokaklarında grupla gezerken rehberimiz Prizrenli bir Türk’e adres sormuştu, târifi aldıktan sonra ben mahsus biraz geride kalıp adamla sohbet ettim. Aslen Prizrenli olan Fenerbahçe’nin efsanevî başkanı Ali Şen’i soruyorum, tanıyor musun? diye. ‘Nasıl?’ diye soru tarzında cevap veriyor. İlk anda anlamayıp tekrar soruyorum, yine aynı cevap. Sonra anlıyorum ki, Rumeli şivesinde ‘nasıl’ kelimesi, ‘hem de nasıl’ mânâsına geliyormuş.

Denizi andıran, aynı isimli büyük bir gölün kıyısına kurulmuş Ohri şehri ise, bir yanda mâvilikler, diğer yanda boylu boyunca uzanan yeşilliklerle tam bir sayfiye ve dinlenme yeri olmuş. Osmanlı Cihan Devleti’nin her milletten, her dinden insanları bir arada huzur içinde yaşattığı o eski masalsı zamanlarından kalma bir sâkinlik içerisinde. İttihat ve Terakki’nin kurucularından Ohrili Eyüp Sabri Bey’i düşünüyorum. Doğduğu bu güzel topraklara ebediyen veda edişinin iç muhasebesini yapmış mıdır acaba, bilemiyorum.

Üsküp’e geçiyoruz, o mahzun, gururlu Üsküp’e. Şimdilerde nerede bir eski Türk eseri varsa önüne, sağına, soluna Makedonlarca çoğu da Büyük İskender’i simgeleyen binâlar, heykeller dikilerek bizim izlerimizin âdeta silinmeye çalışıldığı Üsküp. Her saat farklı melodi çalan, bir zamanlar şehrin her tarafından görülebildiği söylenen, fakat bir oldu-bittiye getirilip saati çalınan saat kulesi, İsa Bey Camii, Murat Paşa Camii, Dâvut Paşa Hamamı ve meşhur Taşköprü… Surları’nın içinde birkaç sene önce sonu şehirdeki Türkler ve Arnavutlarla kavgaya vararak Makedon hükümetinin yapmaktan vazgeçtiği bir kilise inşası gayreti ve kalesi. Yahya Kemâl, memleketi olan Üsküp için bir şiirinde:

Üsküp ki Yıldırım Beyazıt Han diyarıdır

Evlad-ı Fatiha’na onun yadigârıdır  

  Üsküp ki Şar Dağında devamıydı Bursa’nın

   Bir lâle bahçesiydi dökülmüş temiz kanın

Kalbimde bir hayali kalıp kaybolan şehir

Ayrılmanın bıraktığı hicran derindedir

Çok sürse ayrılık, aradan geçse çok sene  

Biz sende olmasak bile sen bizdesin gene  

Diyerek aslında söylenebilecek sözü söylemiştir.

12 X 19,5 santim ölçülerinde, 184 sayfalık kitap, sâdece bir ‘seyahatnâme’ değildir. Öğretici, eğlendirici yönü de vardır:

KARAKTER

Zamanın birinde padişah, başvezire sormuş: ‘Eğitim mi önemlidir, karakter mi?’

Vezir hemen cevap vermiş: ‘Karakter önemlidir sultanım.’

Padişah, memleketin her yanma tellallar göndermiş: ‘Duyduk duymadık demeyin… En iyi hayvan eğiticisine 100 kese altın ödül verilecek.’

Yapılan elemelerden sonra bir kişi, ülkenin en iyi hayvan eğiticisi olarak hükümdarın huzuruna çıkmış. Padişah sormuş: ‘Bir kediye, tepsiyle servis yapmayı ne kadar zamanda öğretirsin?’  ‘Altı ayda öğretirim sultanım.’

Aradan altı ay geçmiş. Eğitici huzura alınmış. Padişah sormuş: ‘Öğrettin mi?’

Öğrettim padişahım.’

Saray erkânı toplanmış. Hünerli kedi, elinde tepsiyle servis yapmaya başlamış. Tam başvezirin önüne geldiği zaman padişah sormuş: ‘Ey vezir! Söyle bakalım; eğitim mi önemlidir, karakter mi?’

Vezir, padişahın sorusuna cevap vermeden önce, kaftanının altında hazır tuttuğu bir fâreyi yere bırakmış. Kedi fareyi görünce tepsiyi attığı gibi farenin peşinden koşmaya başlamış. Altı aylık eğitim de boşa gitmiş. Vezir, padişahın sorusuna cevap vermiş: ‘Karakter önemlidir, padişahım.’ 

Seçme şiirler ve türküler dikkat çekiyor:

Türkülerimiz, ah o türküler! Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun;

‘Zifiri karanlıkta gelse şiirin hası

Ayak seslerinden tanırım

Ne zaman bir türkü duysam  

Şâirliğimden utanırım’

dediği türküler. Söz yine o büyük ustanın, Bedri Rahmi’nin:

‘Ah bu türküler  

Türkülerimiz

Ana sütü gibi candan    

Ana sütü gibi temiz  

Türkülerde tüter dağ dağ yayla yayla 

Köyümüz, köylümüz, memleketimiz    

Ah bu türküler

Köy türküleri

 Dilimizin tuzu biberi

Memleket ahvalini onlardan sor

Kitaplarda değil, türkülerde ara Yemen’i 

Öleni, kalanı, gidip gelmeyeni

Ben türkülerden aldım haberi’ 

***

Avrupalının cehâletini ortaya koyan küçük bir hâdise:

Merhum iş adamlarımızdan Nejat Eczacıbaşı’nın hâtıralarından nakledelim. Kendisi 50’li yıllarda, Amerika’da bir üniversitede doktora yapmakta iken bir gece bulunduğu fakültenin verdiği dâvete katılır. Tanıyanlar hatırlayacaktır: Nejat Bey sarışın, fiziği düzgün bir insandı, bir de yabancı lisanı mükemmel konuşunca o gece ev sâhibi Amerikalılardan ayırt edilemez durumdadır. Neyse efendim, dâvette dans ettiği Amerikalı kız sürekli etrafına bakınıp durunca Nejat Bey sebebini sorar. Amerikalı cevaben, ‘Duydum ki bu gece baloya bir Türk gelecekmiş, merak ediyorum acaba kuyruklu mu, kuyruksuz mu?’ demiş. Bizim Nejat Bey o Türk’ün kendisi olduğunu söyleyince, Amerikalının az daha düşüp bayılacak olduğunu ifâde etmişti. Her ne kadar günümüzde zihinlerdeki imajımız zannediyorum o kadar kötü olmasa da topyekûn Batı âleminin, eski tâbirle efkâr-ı umûmiyesinin Türklük hakkındaki kanaatlerinin akşamdan sabaha değişeceğini beklemek saflık olur.

Üroloji Profesörü Sayın Atilla’nın seyahat izlenimleri olağanüstüdür:

Çin dünyânın en kalabalık ülkesi, Pekin ve Şanghay gibi en büyük iki şehrini görüp toplam beş kere seyahat ettiğim bu ülke; târihi, kültürü, insanlarının karakteri ve yıllardır Doğu Türkistanlı kardeşlerimize yapıp ettiklerinden dolayı ayrı bir yazıyı hak ediyor. Öte yandan Japonya, Çin ile aynı coğrafyayı paylaşmasına rağmen insanlarının özellikleri tamamen farklı, benzerlikleri sâdece çekik gözden ibâret bir ada devleti. Kyoto, Osaka ve Tokyo şehirlerini gördüğüm bu ülke bende güçlü hâtıralar bırakmıştır.

Pekin, Çin’in hem başkenti hem de târihini barındıran şehri. Tiananmen meydanına bakan Yasak Şehir ve Çin Seddi (Büyük Duvar); sâdece bu ikisi için bile oraya seyahate değer zannederim. Çinlilerin ‘Beijing / Kuzey başşehir’ dedikleri Pekin, modern binâları ve lüks otomobillerle dolu geniş yolları ile ilk bakışta bu ülkenin gerçekten komünist bir idâre altında olup olmadığıyla ilgili insanda şüphe uyandırıyor. Gittiği ülkelerde oranın mahallî kültürünü, mîmarîsini, tatlarını arayan ben, o etkileyici modern şehir havasından uzaklaşıp hemen arka sokaklara, Çin kültürünün nabzının attığı yerlere odaklanmıştım. Pekin’in dışarıya gösterdiği zenginlik ve ihtişam akan yüzünün aksine ara sokaklarda, o caddelerin arka taraflarında, filmlerden bildiğimiz klasik Çin mîmarîli evler, üç beş parça satılacak nesnenin bulunduğu, bizdeki köy bakkallarına benzeyen dükkânlar vardı. Hepsi de halkın yoksulluğunu yansıtan manzaralardı. Çöp yığınlarıyla dolu o sokakların perişanlığı ve üstü başı dökük hâldeki Çinliler ile olimpiyatlar için yapılmış her biri mimarî tasarım şaheseri olan statlar, spor tesisleri ve aralarındaki yollar tam bir tezat teşkil etmekte. Bu tezadın insanı rahatsız etmesinin sebebi, galiba yansıtılan ihtişamdan çok geniş halk kitlesinin bu ihtişamdan istifâde edemeyişidir; sayıları milyonlarla ifâde edilse de bu gelişmişlikten yararlanan mutlu azınlığın oranının toplam nüfusa göre çok az oluşudur.

…………………

Turistik ziyâret için en iyi durumdaki bölge olan, Pekin’e birkaç saatlik mesafedeki -onların Büyük Duvar, bizimse ‘Çin Seddi’ dediğimiz yapı, binlerce kilometre uzunluğunda, inşası yüzlerce yıl sürmüş, gerçekten olağanüstü bir eser. Öyle ki bazı yerlerde uçurumun kenarlarında dahi boy gösteriyor. Arazinin kendisi bile yer yer doğal bir set iken bir de onun üzerine duvar yapılmış. Üzerinde belli aralıklarla yer alan gözetleme kuleleri ve 4-5 metre eninde, inişli çıkışlı taş yolları ile ölmeden önce görülmeyi hak ediyor.

Eski Çin imparatorlarının sarayı olan Yasak Şehir, bünyesinde iki adet metro durağı barındıran büyüklükteki Tiananmen meydanına bakmakta. Meydanın bir tarafında Çin Halk Meclisi binâsı, diğer tarafında Mao’nun büyükçe bir resmi bulunuyor. Bu resmin altındaki kapıdan geçerek, bir vakitler akşam olduktan sonra giriş çıkışların ve içeride imparator dışında herhangi bir erkeğin bulunmasının yasak olması sebebiyle ‘Yasak Şehir’ adını alan bu târihî mekâna adım atmış oluyorsunuz. Saray kavramı buralarda Batı ülkelerinden farklı yorumlanmışa benzer, zira hem Çin’de hem de Japonya’da imparatorların ikametine tahsis edilmiş bu yapılar bizim anladığımız mânâda saray kavramından uzaktır: Klasik mîmarî ile bezenmiş, çok sâde, birkaç odadan ibâret iç içe geçmiş evler bütünü. ‘Son İmparator’ adlı filmi seyredenler hatırlayacaktır. İçeri girildiğinde ilk olarak sizi merdivenlerinden ineceğiniz uzun bir meydan karşılıyor. Meydanın sonunda bu sefer merdivenleri çıkıp, köşeleri hayvan heykelleriyle donatılmış eğik çatılı, tek katlı ev benzeri binâları gezdikten sonra tekrar aynı stilde bir başka eve açılan merdivenli bir alan, onun peşine yine meydan ve meydanın bitiminde yine saraya ait bir ev. Binâlar ve giriş çıkışları merdivenler ile meydanlardan oluşan bu kompleks sanki hiç bitmeyecekmiş gibi sürekli tekrar ediyor: Büyüklük ve şatafatın esas alındığı Avrupa’daki emsallerinin aksine, insana tepeden bakmayan, çok geniş bir alana yayılmış basit, gösterişsiz yapılar.

Çin’den ne alınır, nerelerden alınır derseniz, Pekin’de, giden herkesin muhakkak uğradığı, içerisinde sâdece inci ve ipekli ürünlerin satıldığı bir alışveriş merkezi tavsiye edilmekte. Özellikle hanımların gözdesi olan bu mekânda, dediklerine göre Türkiye’deki değerlerinin dörtte bir, beşte bir fiyatına alabileceğiniz ve ülkemizde pek bulunmayan büyüklükteki inciler sergilenmekte. Önceki gidişlerden tecrübeli olan ben, oranın usulüyle pazarlık yapmakta usta olmuştum. İlk başta satıcının söylediği fiyatın onda birini söylüyor, Çinlinin alaycı bakışları ve ret cevabı üzerine dükkândan çıkıp gittiğim sırada satıcının kolumdan çekmesi ile tekrar içeriye alınıyordum. Dükkân sâhibinin bu sefer fiyatı yarıya düşürmesi üzerine ben yine ısrarla ilk söylediğim onda birlik rakamı telaffuz ediyordum. Bunun üzerine yine aynı replik ve sahne tekrarlanıyor: alışverişten vazgeçme, peşinden geri çağrılma ve tekrar indirim. Ta ki satıcı ilk söylediği rakamın onda birini kabul edene kadar… Böyle bir alışveriş sonrası otelde, gruptakilerden birisi aldığı bir şeyi göstererek, sıkı pazarlık yapıp satıcının söylediği rakamın beşte birine satın aldığını gururla ifâde ettiği sırada ben, ‘Onun aynısını onda birine aldım’ deyince o arkadaş bayağı bozulmuştu. Bu pazarlık işi ve satıcıların âfakî fiyat beyanları Çin’e mahsus, Japonya’da asla böyle bir şey yoktur; orada söylenen fiyat gerçektir, pazarlık yapılmaz. Zira Japonya’daki ticâret Çin’deki gibi müşteriyi aldatmaya yönelik değildir, Japon satıcının malının kalitesi ve fiyatı hakkında söylediğine gönül rahatlığıyla inanıp güvenebilirsiniz.

Çin kültürü yemek hususunda dünyânın geri kalanından tamamen ayrışmış vaziyette görünüyor. Her ne kadar Türk ve Fransız mutfaklarıyla birlikte üç büyük mutfaktan biri sayılsa da yemeklerine lezzet vermek için türlü soslar kullanan Fransızlarınki ile her türlü böceği, kediyi, köpeği, kertenkeleden yılana, tavuk ayağından şişte akrebe kadar bize iğrenç gelen ne varsa yemek listesine koyan Çinlilerin mutfağı, bence tuzlusundan tatlısına, zeytinyağlısından etlilere, hamur işlerine kadar esâsen bir imparatorluk mîrası olan Türk mutfağına rakip olamaz. Peki, oralarda ne bulup da yedik? Çin’e giden herkesin endişesi olan yemek konusunda Amerikan ‘fast food’ restoranları bizler için kurtarıcı olmuş, ülkemde yaygınlığına kızsam da Çin’de imdadımıza yetişmişti.

Müellifin ‘Dünyânın en kalabalık ikinci ülkesi ve kendine has kültür ve medeniyete ev sâhipliği yapan ülke’ olarak tavsif ettiği Hindistan’a âit izlenimleri hârika…

Sâdece o bölüm mü? Kitabın tamâmı hârika. Okuyanlar hak verecektir… 

170-184. sayfalarda yer alan bölümlerin başlıkları: *Türk Devletleri Birliği, *Azerbaycan’daki Kardaşlarımıza! *Bir Mahnının Düşündürdükleri, *Mustafa Cemiloğlu, *Çanakkale Kahramanı Seyit Onbaşı, *İsimsiz Sâlih Kaptanlara, *Cem Karaca, Can Bartu, *Pele, *Son Söz Niyetine.  

AKIL FİKİR YAYINLARI

Alemdar Mahallesi, Alayköşkü Caddesi, Küçük Sokak Nu: 6/3 Cağaloğlu, Fatih, İstanbul

Telefon: 0.212-514 77 77 e-posta: bilgi@akilfikiryayinlari.com  www.akilfikiryayinlari.com 

Prof. Dr. Mustafa Kemal Atilla: Samsun’da 1965 yılında doğdu. İlk ve orta öğrenimini Samsun’da tamamladı. 1988 yılında İstanbul Tıp Fakültesi’nden mezun oldu. 1994 yılında üroloji uzmanı olarak sırasıyla Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi ve Samsun Ondokuzmayıs Üniversitesi Tıp Fakültelerinde öğretim üyeliği yaptıktan sonra çeşitli hastanelerde başhekim ve başhekim yardımcılığı görevlerinde bulundu. Hâlen Samsun Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Anabilim Dalı’nda profesör öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. Meslekî olarak laparoskopik cerrahî ve endoüroloji ile ilgilenmektedir. Meslek dışı olarak târihe, kültüre, Türk diline ve atayurt coğrafyasına meraklı olup, ney üflemektedir. Evli ve anne babası gibi doktor olan bir kızı vardır.