Şu noktayı da önemle vurgulamak gerekir ki “Yenisi ile değiştirme kesinlikle vahiy kitaplarındaki muhkem hüküm olan ayet veya bilgi ile ilgili değil, daha çok inanç veya toplum yaşamına ait sosyo-ekonomik yeniliklere, yani zaman ve topluma göre değişken olan müteşabih mesajlara yöneliktir. Ki bunların da değişimi ise ancak peygamberden peygambere, diğer bir ifade ile sonraki vahiy kitabı iledir. Yoksa Kur’an’da nesh (yürürlükten kaldıran yeni hüküm nasih) veya mensûhluk (kaldırılan önceki hüküm) olayı söz konusu değildir. Allah, ayetlerde artık herhangi bir değişiklik yapmaya ihtiyaç kalmadığını ve İslam dinini tamamladığını (Maide-3), ve Hz. Muhammed ile vahiy kitaplı son peygamberi (Nebi’yi) (Ahzap-40) gönderip kitaplı peygamberlik görevlendirmesini sonlandırmıştır. Dolayısıyla da Kur’an’ın yanına; ilahi kaynaklıdır diye başka bir kitap veya söz koymak da artık mümkün değildir. Buna göre, demek ki Kur’an’daki muhkem hüküm özellikli ayetlerde artık herhangi bir değişiklik de söz konusu değildir. Ra’d-38. Gerçek şu ki, Biz Senden önce de birçok elçi gönderdik ve onlara da eşler ve çocuklar verdik. Allah’ın izni olmadan ve vahyettiğimiz dışında hiçbir elçi kendiliğinden hiçbir ayet /kural /hüküm getirememiştir. Gönderdiğimiz ayetlerin /delillerin /bilgilerin de kitabımızda yazılı birer ecelleri /geçerlilik dönemleri olmuştur. 39. İşte Allah, bu elçileri aracılığı ile gönderdiği ayetlerinden uygun gördüğünü silmiş, yeni eklemeyi uygun gördüğünü ise daha sonrasında gönderdiği elçileri /resulleri aracılığıyla insanlara tebliğ ettirmiştir. Hepsini içeren Ana Kitap O’nun yanındadır ve hepsi de orada kayıtlıdır (Ra’d-38-39. Ayetler)[1]”.
“Nesh, yazıyı silmek anlamına geldiği gibi, yazıyı kopye etmek anlamına da gelir. Yani zıt anlamlı bir kelimedir. Ancak Bakara 106. Ayette: “Biz bir âyetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya onu unutturursak, mutlaka daha iyisini veya benzerini getiririz. Bilmez misin ki Allah her şeye kādirdir.” Burada nesh silmek anlamında kullanıldığı açıktır. Çünkü bu nesh eylemi unutma ile ilgili olduğu için unutturursak deniliyor. Ayrıca Nahl 101. Ayette: “Biz bir âyetin yerine başka bir âyeti getirdiğimiz zaman -ki Allah, neyi indireceğini çok iyi bilir” denmektedir.Bu ayetten, Kur’an’ın ancak Kur’an ile neshedileceği anlaşılır. Çünkü “Bir ayeti başka bir ayetle değiştirdiğimiz zaman” ifadesi, neshedilen ayetin yerine, yeni bir ayet getirildiğini belirtmektedir. Bakara 106. ayet ise bu konuda daha kesindir. Bu ayetlerde anlatılan nesh, tamamen unutulmuş, Peygamber’in belleğinden silinmiş bir ayetin yerine, yenisinin getirilmesi olayıdır. İşte Kur’an’ın anlattığı nesh bundan ibarettir”[2].
Muamelatla (uygulama) ilgili örneklerde bahsi geçen ayetler ise Hz. Muhammed (Ona, Ashab-ı Güzin ve Ehl-i Beyt’ine selam olsun) hayatta iken sonra gelen önce gelen ayeti değiştirmiştir. Bu durum: Hicr Suresi 9. Ayette ifade edilen “Kur’ânı biz indirdik, biz. Onun koruyucuları da, şüphesiz ki, biziz” hükmüne de ters düşmemektedir. Çünkü Kur’an’da belirli bir süreçte kademeli olarak bir hükmün daha sonra gelen hükümlerle değiştirilmesi bulunmaktadır. Ayrıca Kur’an’ın (Allah tarafından) korunacağı vaat edilen hükümleri surelerin sadece lafz kalıbı olsaydı bazı ayetlerde kat-i ifadeler kullanıldığı halde istikbalin cemiyetlerini de nizamlayıcı mahiyetteki diğer bazı ayetlere zamanın şartlarına göre yorumlanabilecek ifadeler bahşedilir miydi?[3]
Hz. Peygamber’in (S.A.V) damadı Hz. Ali’nin (Ona selam olsun) Hz. Fatıma (Ona selam olsun) hayatta iken ikinci kez evlenme isteğine gösterdiği tepki “destansı bir sünnet” duruşudur. Misver İbni Mahreme’nin rivayet ettiği şu hadisten öğreniyoruz ki: “Peygamber (S.A.V) in minberde şöyle dediğini işittim: Hişam Oğulları kızlarını Ali İbni Ebu Talip ile evlendirmek için benden izin istediler. Ben onlara izin vermem, izin vermem, izin vermem! Ancak Ali İbni Ebu Talip benim kızımı boşadıktan sonra onların kızı ile evlenebilir. Çünkü Fatıma benim bir parçamdır. Onu üzen, beni de üzer, onu inciten beni de incitir![4]” “Buhari rivayetinde Hz. Peygamber’in (S.A.V) sadece Hz. Fâtıma değil diğer kızlarının üzerine evlenilmesine de müsaade etmediği anlaşılmaktadır”[5]. Burada İslam Peygamber’i (S.A.V) babalara, erkeklere; kızların ve kadınların onurlarının nasıl müdafaa edilmesi gerektiğini göstermiştir. Hz. Peygamberin (S.A.V) bu davranışı sadece Peygamber kızları için kabul etmek şeklinde anlaşılırsa onun ümmetine örnek olma ile “Adalet” vasfı dikkate alınmamış ve kaybolmuş olacaktır. Hâlbuki O “Sizden biri kendisi için istediği şeyi kardeşi için de istemedikçe kâmil mümin olamaz” buyurmaktadır. Bu noktada bazı araştırmacılar konuyu hemen Hz. Peygamber’in (S. A. V) eşlerine getirmeleri yerinde olmamaktadır. Hz. Peygamber (S. A. V) gençliğinde (25 yaşında) dul bir hanım olan iki kez evlenmiş ve eşlerini kaybetmiş Hz. Hatice (40 yaşında) (Ona selam olsun) ile 25 yıl tek eşli olarak evli kalmıştır. Hicretten üç yıl kadar önce Hz. Hatice (Ona selam olsun) vefat etmiştir. Hz. Muhammed’in (S. A. V) çoğu dul olan kadınları nikâhı altına alması onları korumak içindir herhangi bir cinsel anlamda evlilik şeklinde değildir.
Bazı müfessirler ısrarla İslam’da bazı şartlar oluşursa tekrar erkekler için çok evliliğe müsaade edilir gibi açıklamalarda bulunmalarının da Kur’an ve bilimsel karşılığı yoktur. Örnek olarak; Kadının üretkenliği olmama durumunda erkeğin başka bir kadınla evlenebileceği gibi bilimsel gerçekle bağdaşmayan açıklamalar kadın veya erkek insan üretkenliğine uygun düşmemektedir. Çünkü üretkenliğin olmama durumu sadece kadına bağlı olmayabilir. Bazen erkeklerde de aynı durum söz konusudur. Günümüzde gelişen IVF gibi tıbbi yöntemlerle bu sorunlar aşılmaya çalışılmaktadır. Klasik tüp bebek yöntemi olan IVF sırasında olgun yumurtalar (ovum) yumurtalıklardan (ovarium) alınır. Bir laboratuvarda sperm tarafından döllenir. Daha sonra döllenmiş yumurta veya yumurtalar rahme aktarılır. Bilim ilerledikçe ve bilim ahlakı da ihmal edilmediği müddetçe bu gibi problemlerin çözüleceği gün gibi aşikârdır.
[1] Gazi Özdemir, Oku, Konularına Göre Kur’an Ayetleri Alfabetik Konu Dizini, Şira Yayınları, 2021, İstanbul, s.
[2] Süleyman Ateş, Kur’an’da Nesh Meselesi, Yeni Ufuklar Neşriyat, İstanbul, 1996, s. 20-21.
[3] Amiran Kurktan, Sosyolojik Açıdan Tasavvuf ve Laiklik, Kutsun Yayınevi, 1977, İstanbul, s. 196-197.
[4] Süleyman Ateş, İslam’a İtirazalar ve Kur’an-ı Kerim’den Cevaplar, Yeni Ufuklar Neşriyat, Ankara, 1966.,s. 396.
[5] Gencal Şenyayla, Hz. Ali’nin, Ebû Cehil’in Kızı İle Evlenme Teşebbüsü Hakkındaki Rivayetlerin Değerlendirilmesi, s. 111. İstem, 19/37 (2021): 103-124.
Lakin yine de siyasi davranışlar sürdürmeye devam etmiştir. Zamanın padişahı 2. Abdülhamid’e:
“Tarlada, tezgâhta çalışan biziz. Bu devlet, bu millet, bu vatan biziz… Sevmiyoruz seni, ortadan çekil, Hükümran millettir hükümdar değil.”
Cümlesiyle II. Abdülhamid’i eleştirir ve ondan “Kara Padişah” diye söz eder.
Ziya Gökalp’ı, hürriyet için direnişe iten şey II. Abdülhamid’in baskıcı, jurnalci, otoriter bir yapıya sahip olması yüzündendir. Baskı rejiminden kurtulmanın, bir devrim yapmanın ancak Türk toplumunu iyi tanıyarak, onun sosyal yapısını ve psikolojisini iyi bilmekle mümkün olabileceği düşüncesindeydi.
Güneydoğu Bölgesi, Diyarbakır ve kendisi hakkında yazılan iddialar hakkında Gökalp yine bir yazısında: “…Bu işaret ve belirtiler Diyarbakırlıların Türk olduğunu gösterdiği gibi, babamın iki dedesi de, iki kuşak önce Çermik’ten yani bir Türk çevresinden geldiğine göre, benim de Türk soyundan olduğumu anladım. Bununla beraber, dedelerimin bir Kürt ya da Arap çevresinden geldiğini anlasaydım, gene de Türk olduğuma karar vermekte duraksamayacaktım. Çünkü milliyetin yalnızca eğitime dayandığını toplumsal incelemelerimle anlamıştım. Sanırım bu incelemelerimle ve araştırmalarımla yalnız kendim için değil, bütün Doğu ve Güney illerinin kentleri ve şimdiye dek Türk kalan köyleri için son derece önemli bir konuyu çözmüş oldum.”
Gökalp, verdiği siyasi mücadele sonucunda yine tutuklanıp Malta’ya sürgüne gönderilmiştir. Sürgünde iken beraber olduğu insanlara felsefe dersi vermiştir.
Yakınları ve arkadaşlarına yazdığı mektuplarda: “Benim gibi bir ilim adamını esir edenler, elbette bu hareketin hem anlamsız hem de uygarlığa aykırı olduğunu anlayacaklardır. Fikir sahasından başka hiçbir alanda yaşamamış bir adamdan ne sorabilirler? Düşündüklerini mi? Benim düşündüklerim bütün insanlar ve bütün milletler için eşit özgürlük ve adalettir. Eğer böyle düşünmek suç ise ben bunun cezasına razıyım. Bugün Dünya bu eşit özgürlük ve adalete doğru gidiyor. Bu hareketi hiçbir kuvvet durduramıyor. O halde bu türlü düşünüşü de hiçbir kuvvet tevkif edemez. İnsanın hayvandan tek farkının ülküsünün olmasıdır. Bütün insanlar ve bütün milletler için eşit özgürlük ve adalet istemek bir ülküdür. Bu ülkü geleceğin hâkimi olacaktır. Zalimler, diktatörlükler ve emperyalistler hep bu ülkünün karşısında eriyeceklerdir.”
Ziya Gökalp, Fransız sosyolog ve düşünürü Emile Durkheim’ın fikirlerinden etkilenmiştir. Ziya Gökalp’e göre: “Toplumlar aşiret, kavim, ümmet aşamalarından geçtikten sonra millet aşamasına gelmişlerdir. Bir toplumsal aşamadan bir üst toplumsal aşamaya birdenbire geçilmez. Bireysel ve toplumsal değişimin bilimsel temelleri sosyolojinin rehberliğinde gerçekleştirilecektir. Ulusların düzen ve ilerleme açısından hangi yasalara tabi olduğu konusu sosyolojinin alanına girmektedir. Türkler de aşiret, kavim, ümmet aşamalarından sonra şimdi millet aşamasına geçmektedir. Sosyolojinin yol göstericiliği olmadan toplumsal ve bireysel anlamda kimlik değiştirmek ve ulusal bir devlet kurmak mümkün değildir.”
Osmanlı Devleti’nin parçalanma sürecinde yeni bir milli kimlik arayışına girdi. Düşüncesinin temelinde, Türk toplumunun kendine özgü ahlâkî ve kültürel değerleriyle, Batı’dan aldığı bazı değerleri kaynaştırarak bir senteze ulaşma çabası yatıyordu. Bu sebepten zaman zaman batı edebiyatı ve düşüncesinin tesirinde kalmıştır “Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak” diye özetlediği bu yaklaşımın kültürel öğesi Türkçülük, ahlâkî öğesi de İslâm’dı. Uluslararası kültürün yapıcı öğesinin ulusal kültürler olduğunu savundu. Saray edebiyatının karşısına halk edebiyatını koydu. Milli edebiyatın kurulup gelişmesinde büyük rol oynayan değerli isim Oğuzculuk ve Turancılık fikirlerinin de destekçisi oldu. Bu yönde şiirleri ve sözleriyle örnek oldu.
“Düşmanın ülkesi viran olacak
Türkiye büyüyüp Turan olacak” gibi.
Batı’nın teknolojik ve bilimsel gelişmesini sağlayan pozitif bilim anlayışını benimsedi. Dini, toplumsal birliğin sağlanmasında yardımcı bir öğe olarak değerlendirdi.
Ziya Gökalp, 2 yıllık sürgün döneminden sonra İstanbul’a döndüğünde üniversitede ders vermeye devam etmek istediyse de bu isteği kabul edilmedi. Bir ay kadar Ankara’da yaşadıktan sonra ailesiyle Diyarbakır’a gitti, Küçük Mecmua’yı çıkardı. Yazılarıyla Kurtuluş Savaşı’nı destekledi.
1923’te Maarif Vekâleti Telif ve Tercüme Heyeti Başkanlığı’na atandığında Ankara’ya gitti ve oraya yerleşti. Aynı yıl “Türkçülüğün Esasları” isimli ünlü eserini yayımladı. Ağustos’ta İkinci Dönem Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne Atatürk tarafından Diyarbakır mebusu olarak seçildi. Ankara’ya yerleşen Ziya Gökalp, kültürel ve ilmi çalışmalarına hiç ara vermedi; dünya klasiklerinin birçoğunu Türkçeye çevirip yayınlattı.
Ziya Gökalp için kültür doğuda, uygarlık batıdadır. Onun amacı, kendi kültürümüzü koruyarak Batı uygarlığıyla yeni bir sentezle Batı tipi bir toplum oluşturmaktır. Onun için kültür ulusaldır, yerele aittir. Kültürü oluşturan şeyler: hisler, değerler, ülküler, gelenekler, töreler, güzel sanatlar, ahlak, sözlü ve yazılı edebiyat, din, dil, hukuk, iktisattır. Kültür sübjektiftir der. Kültürü oluşturan şeylerin uygarlığı da oluşturduğunu söyler onun için kültür ve uygarlık ayrılmaz bir bütündür. Uygarlık uluslararasıdır, herkese aittir. Uygarlık objektif olup akıl, bilim, bilgi, yöntem ve teknoloji gibi unsurlardan oluşur.
1924’te kısa süren bir hastalığın ardından dinlenmek için gittiği İstanbul’da 25 Ekim 1924 günü hayatını kaybetti. Cenazesi, Divanyolu’ndaki 2. Mahmut Türbesinin yanına defnedildi.
Eserleri
Şaki İbrahim Destanı (Şiir)
Kızıl Elma (1914)
Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak (1918)
Yeni Hayat (1919)
Altın Işık (1927)
Türk Töresi (1923)
Doğru Yol (1923)
Türkçülüğün Esasları (1923)
Türk Medeniyet Tarihi (1926, ölümünden sonra)
Kürt Aşiretleri Hakkında Sosyolojik Tetkikler (ölümünden sonra)
Altın Destan
Üç Cereyan
Hars ve Medeniyet
Kuğular
Felsefe Dersleri (2006), Çizgi Kitabevi, Konya
Limni ve Malta Mektupları
Son
Faydalanılan Kaynaklar:
*Medium: Ziya Gökalp (1876–1924) Hayatı ve Sosyolojisi – Furkan AĞCA
Kocaeli Aydınlar Ocağı üyemiz Değerli İnsan Nihat Gökbayrak vefat etmiştir. Cenazesi 13 03 2024 Çarşamba(bugün) Öyle Namazına müteakip Başiskele Körfez Camiinden kaldırılacaktır. Kendisine Allah’tan rahmet dilerken, sevenleri ve yakınlarına başsağlığı dileriz. Ruhu şad olsun.
Milliyetçilik, sadece bir ideoloji değil, bir yaşayış ve duruş tarzıdır. Maddi ve manevi açılardan milletlerin kendi ülkelerinin menfaat ve çıkarlarını her şeyin üstünde tutma anlayışıdır. Başka bir ifade ile; kendi milletini ve kültürünü yaşatmak ve onları yüceltmek için yapılan çabalar, benimsenen ilkeler, milletin devletine sadakat duyguları içinde bağlanması, güçlü bir gelişme içinde zorlukları bertaraf ederek milletini diğer milletler nazarında eşit ve hür duruma getirmek, milletin bütün fertlerini tasada, kederde ve kıvançta ortak ve bölünmez bir bütün yaparak, adalet duygusu içinde yaşamalarını sağlamaktır.
Geçmişte olduğu gibi, bugün de milliyetçiliğe düşman olan ve içlerine bir türlü sindiremeyen bazı çevreler, laf ebeliği yaparak milliyetçiliği küçümseme cüretine kapılmışlardır. Oysa; milliyetçilik alay edilecek, hor görülecek ve küçümsenecek bir düşünce sistemi değildir. Toplumlara ders veren, onların düşünce ufuklarını aydınlatan, benliklerini pekiştiren ve karakterize eden sosyolojik bir gerçektir. Her devirde olduğu gibi bugün de “ Yükselen Bir Değer “ olmaya devam edecektir. Tarihte, coğrafyada, siyasette veya hepsini içine alan kültürde milliyetçilik yapmak yadırganmamalıdır. Çünkü kendi vatanını, bayrağını, insanlarını, dilini, tarihini, ananelerini, gelenek ve göreneklerini sevmekten daha güzel ve daha ulvi ne olabilir?
Mazlum ve ezilen toplumlar, ancak milliyetçilik sayesinde esaretten ve kölelikten kurtularak hürriyet içinde yaşama sevincine kavuşabilirler.
Avrupa’da ideolojik mahiyette milliyetçilik Fransa’da 1789 Fransız İhtilali ile birlikte başlamış, daha sonra da Avrupa’da milli devlet kavramı ortaya çıkmış ve bu akım hızlı bir şekilde güçlenmiştir. Napolyon Bonapart’ın bütün Avrupa’yı fethetme hareketi, diğer Avrupa ülkelerinde milliyetçiliği harekete geçiren önemli sebeplerden biri olmuş, 20. Yüzyıl’dan itibaren tüm dünyada politik düşünce tarzı haline gelmiş ve milletlerin kendi kaderlerini tayin etmede önemli bir rol oynamıştır. Avrupa’da ilk milliyetçilik hareketi Almanya’da görülmüş, aynı yıllarda ( 1814 – 1815 ) Rus işgalindeki Polonya’da güçlü bir milliyetçilik akımı ortaya çıkmıştır. Yunanistan Osmanlı İmparatorluğu’na karşı, Avrupa’nın milliyetçi devletleri tarafından desteklenmiştir. Sırplar, 1948 tarihinde Avusturya İmparatorluğu’na karşı isyana kalkışmışlar, Macarlar, milliyetçilik akımını Orta Avrupa’ya kadar taşımışlardır. Rusya’da meydana gelen Panslavizm akımı, milliyetçiliğin yayılmasına vesile olmuştur.
Avrupa’da milliyetçilik hareketlerinin günümüzde de devam ettiğini belirterek; milliyetçiliğin yok edilemeyeceği gerçeğini ortaya koyabiliriz.
Türklerde milliyetçilik hareketlerinin, Türklerin tarih sahnesine çıkması ile başladığını ve söz konusu olan İhtilal ile ortaya çıkmadığını, fakat Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde bazı kişi ve çevrelerin bu İhtilâlden etkilendiklerini de söylemek durumundayız. Batı’da milliyetçilik Fransız İhtilâli ile başlar, ancak Türklerde KaşgarlıMahmut’un Divanu Lugati’t -Türk adlı eserinde belirtildiği gibi Göktürk Yazıtları’nda, Türk Milliyetçiliği’ni ifade eden yazıların olduğu görülüyor ve yukarıdaki ifadeleri doğruluyor. Bu yazıtlarda genel olarak, Türklerin devlet anlayışı, yönetim sistemi, kültürel özellikleri, tarihi, sosyal ve milli devlet anlayışı vedevlet yönetim şekli yer almaktadır. Göktürk Kitabelerinde taşlara kazılarak yazılan Bilge Kağan’ın şu sözleri çok önemlidir: “ Ey Türk milleti, üstte gök yıkılmaz, altta yer delinmezse, devletini, töreni kim bozabilir? “ Türkiye’de milliyetçilik hareketi YusufAkçura tarafından 1904 yılında kaleme alınan Üç Tarz- Siyaset adlı makalenin yayınlanmasıyla başladı. Daha sonra Ziya Gökalp’in önderliğini yaptığı Türkçülük hareketiyle ve daha sonra Cumhuriyet döneminde ön plana çıkmış, 1944 tarihinde yargılama ve tutuklamalara kadar gitmiştir.
Bazı ilim, fikir, düşünce ve siyaset adamlarının milliyetçilik hususundaki düşüncelerini belirtmek gerekirse; Mustafa Kemal Atatürk şöyle söylüyor: “ Milleti millet yapan düşünce gücünün temelini milliyetçilik teşkil etmektedir. Milliyetçilik, milli benlik, milli birlik, milli ahlak, milli ekonomi, uygarlık ahlakı, milli duygu ve insani duygunun birleşmesinden meydana gelmiştir.” Prof. Dr. Mustafa E. Erkal da: “ Milliyetçilik, kendi milliyeti dışındakileri aşağılamak, dışlamak değil; başkaları ile Dünyayı eşit, adil, anlamlı ve istismar edilmeden paylaşabilecek şuur ve olgunluğa erişmedir.” diye yorumluyor. AnthonyD. Smith de şu yorumu yapıyor: “ Çağın ruhunu yansıtmaktadır ve daha eski sembol ve fikirlerle de bağlantılıdır.” Milliyetçilik ile ilgili görüş ve düşüncelerini açıklayan kişilerin yorumlarına devam edelim. Prof. Dr. ErolGüngör, tarih ve dilin milliyetçilik için çok önemli olduğunu “ Kültür Değişmesi ve Milliyetçilik “ isimli kitabında belirterek şunları söylüyor: “…Dilimizin kaynağı eskilerdedir; dinimizin kaynağı eskilerdedir; soyumuzun kaynağı eskilerdedir…”
Sonuç olarak; makalemizi Mustafa Kemal Atatürk’ün Türk Milliyetçiliği hususundaki şu veciz sözleriyle bitirelim:
“ Türk Milliyetçiliği, ilerleme ve gelişme yolunda ve milletlerarası temas ve ilişkilerde, bütün çağdaş milletlere paralel ve onlarla bir uyum içinde yürümekle beraber, Türk toplumunun özel karakterini ve başlı başına bağımsız kişiliğini korumaktır.” Mustafa Kemal Atatürk bu yorumu ile kısaca; Batı’nın ilminden, irfanından, teknolojisinden, dayanışmasından faydalanalım ve ancak, Türk Kültürünü ve Benliğini de her şeyin üstünde tutalım ve koruyalım diyor.
10 Mart 2024, İstanbul
Faydalanılan Kaynaklar:
Suavi Aydın, Modernleşme ve Milliyetçilik, Gündoğan Yayınları, İstanbul
Erol Güngör, Türk Kültürü ve Milliyetçilik, Ötüken Yayınları ( 8. Baskı ),
İstanbul, 1992.
Erol Güngör, Kültür Değişmesi ve Milliyetçilik, Ötüken Yayınları, İstanbul,
2010.
Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, Türk Kültür Yayınları, İstanbul, 1975.
Mustafa E. Erkal, Etnik Tuzak, Derin Yayınları ( 5. Baskı ), İstanbul,
1978.
Mustafa E. Erkal, Çok Kültürlülük Virüsü ve Milliyetçilik, Aydınlar Ocağı
Yayını, İstanbul, 2020.
Mustafa E. Erkal, Etnik Tuzak, Kimlik ve Açılımlar, Derin Yayınevi, 2010, İstanbul.
Cemil Meriç, Bu Ülke, İletişim Yayınları, ( 5.Baskı ), İstanbul, 1985.
Anthony D.Smith, “ Milliyetçilik ve Küresel Kimlik “, Türkiye Günlüğü,
Mart-Nisan, 1998.
Orhan Türkdoğan, Osmanlı’dan Günümüze Türk Toplum Yapısı, Çizgi
Yayınevi, Konya, 2015.
Muharrem Ergin, Orhun Abideleri, Boğaziçi Yayınevi, İstanbul, Kasım 2012.
Atatürk Kültür, Dil ve Târih Yüksek Kurumu: (AYK) Başkanlığı yapmış olan Prof. Dr. Sâdık K. Tural’ın telif ettiği Edebiyat Bilimine Katkılar isimli eserinin birinci cildi, 14,5 X 20 santim ölçülerinde sert kapaklı cilt içerisinde 374 sayfadır. Yeniliklerle donatılan 3. Baskısı 2015 yılında okuyucuya sunulmuştu.
Kitapta güçlü bir dirâyetle ele alınan konuların başlıkları:
*Edebiyat Bilimi Kavramı ve Türkiye’deki Durumuna Dâir Notlar
*Târihçinin Edebiyat Dünyâsından Alması Gerekenler veya Metoda Âit Düşünceler
*Gerçek, Hakîkat ve Edebiyat Eserlerinde Gerçek Kavramları Üzerine Bir Deneme
*Edebiyat Biliminin Yöntemleri veya Daha Aydınlık Bir Yol
*Edebiyat Araştırmacılarının Meseleleri Üzerine (Söyleşi)
*Bir Proje yahut H. Ağca Hoca’ya Teşekkür
*Kavramlar ve Terimler Ortak Düşünüşün Anahtarlarıdır
*Edebiyat ve Toplum İlişkisi Üzerine Düşünceler
*Edebiyat Eseri ile Çevre Arasındaki Bağlar
*Hikâye Kavramı ve Hikâyeciliğimiz Üzerine
*Ahmet Kaplan’ın, Hikâye Tahlilleri
*Roman Teorisi Üzerine Düşünceler
*‘Edebiyat Târihi’ Kavramı Etrafında
*Yeni Osmanlılar ve ‘Osmanlıcılık Cereyânı’ Meselesi
*Prof. Dr. M. Kaya Bilgegil, Şâir Şinâsî, Hâl Tercümesi Üzerine Küçük Bir Araştırma
*Kavramlar ve Kişi Adları Dizini
Sadık K. Tural, edebiyat profesörü olmakla birlikte başta sosyoloji, eğitim ve terbiye, ilâhiyat, beşerî ilişkiler, millî kimlik, tasavvuf, felsefe ve târih konularında da söz ve bilgi sâhibidir. Türk dünyâsı ile yakından ilgilidir. ‘Edebiyat Bilimine Katkılar’ isimli eserinin 1. Cildinde bu düşünceyi doğrulayacak sayfalar hayli zengindir.
Eserden tadımlık bir bölüm:
Türk kelimesi en dipteki atanın adı olmalı; başka soylar bu kökenden gelen toplulukların hepsine ya, Türk-Tatar, ya Türk-Moğol demiştir. Bu topluluklar ise, kendilerini, ya bir coğrafyaya, ya bir efsâne kahramanına veya siyâsî birlik kazandıran insanın adına dayalı isim ve unvanlarla adlandırıp, takdim etmişlerdir. Bu benimsemeler ve adlandırmalar, ilkel kimliklerdir. Bu yüzden Türkçe, Türk atanın çeşitli coğrafyalarda yaşamakta olan torunlarının kullandıkları dilin adı olmak yerine, sadece Anadolu Türklüğünün anlaşma ağız ve lehçelerinin ismi olarak tanınmaktadır.
Türk dilli halklar, dünyâ coğrafyasında, 200 milyondan birazdan biraz fazla. Türklerin yerleştiği coğrafyaların içinde 1990 sonrasında sayıları 12’yi bulan bağımsız cumhuriyet oluştu. Bu cumhuriyetlerin yanı başında ise, millî benlik ve kimliklerini arayan çeşitli devletlerin içinde yaşamakta olan Türk kökenli topluluklar bulunmaktadır.
Türk soylu veya Türk dilli hakların târihini, etnolojisini araştırmak gerçekten kolay değildir. Türk arkeolojisi veya Türk etnolojisi henüz bütünüyle bâkir bir alandır.
Türk dilli yahut soylu halkların göstergeleri dile dayanan iletişim kurmayı da, değer ve davranış aktarımını da öğrenip zihniyet dünyâsına ait genel hükümler verilebilir mi? ‘Evet verilebilir.’ demeliyiz. Öncelikle öğrenilmesi gereken, bu genel hükümleri farklı sayılacak alanlardan toplayıp bilgi birikimi oluşturmaktır. Zihniyet kavramının çerçevesi, kültürel kimlik ve kültürel benliğin toplamıdır. Zihniyete ait benimseyiş ve tepkiler, bir yandan resmî belgelere yansıyan târihin ve târihî bilginin, bir yandan inancın yahut dinî bilginin, bir yandan sanat târihinin ve mimarinin, diğer yandan da, zevkin, kanaatin ve felsefenin göstergelendiği sözlü ve yazılı edebiyat eserlerinin bünyesindeki çok özel bir dünyâdır.
Farklı zamanların, farklı mekânların, farklı siyasî yapıların ürünü olan edebiyat metinleri, çok çeşitli eserlerin bünyesinde yaşayıp gidiyor. Geniş bir coğrafyada farklı mekânlarda, farklı zamanlarda, farklı siyasî yapıların içinde varlığını devam ettirerek benliğini ve kimliğini korumaya çalışan Türk kökenli toplulukların, sevgileri, öfkeleri, hüzünleri, sevinçleri, övünçleri, merhametleri ve nefretleri dile yansıdı, dille ayrı bir iletişim alanı oluştu. Bu eserlerin dünyâsında gerçekten temsil edici ortaklıkların işâretini taşıyıcı güçte olanları, Türk dünyâsının dil medeniyetini, dil servetini, edebiyat hayatını ve edebiyata yansıyan değerler dünyâsını gösterir.
Dil denen çok işlevli, çok yönlü aracın edebî değer sayılan her parçasına ayrı bir duyarlılıkla yaklaşarak edebiyat dünyâmızın ortaklıkları da, târih içindeki değişmeleri de coğrafya, inanç ve yönetim/rejim değişikliklerinin etkileri de ortaya konulmalıydı. Bu ihtiyaçtan yola çıkarak, Türk kökenli toplulukların edebiyat saydığı, edebî değer yüklediği dile ait bütünlüklerin verdiği imkânla Türk adlı toplulukların en derindeki zevk ve zihniyet değerlerine ulaşabilir miydik? Türklük, bir biyolojik benzeşme veya aynılıktan daha çok ve daha öncelikli olarak, zamana ve mekâna vurulan damgalar değil midir? Bu damgaların en önde gelenlerinden birisi, edebiyat sayılan metinlere yansımış bulunan kültürel kimlik göstergesi olan ortak/benzer değer ve davranışlar değil midir? Türk kültür târihini yazma yolunda sağlığını ve ömrünü sebil etmiş olan kültür târihçimiz Bahaeddin Ögel’in eserleri, edebiyat metinleri verileriyle tamamlanamaz mı?
Türk kavramının bir üst kimlik/ad olduğunu ve Türk Dünyâsı kavramlarını târihî realite olarak idrak etme ve ettirmenin yolu nedir? Târihçiler kendilerine düşeni, sanat târihçileri kendi alanlarına girenleri 1995 sonrasındaki bilişmeler ve yardımlaşmalarla ortaklaşılan bilgiler yönünde, yeni bir terkibe dönüştürmeli değil midir?
Bu sorulardan yola çıkarak bir ortak çalışma yürütülemez mi idi? Bunu denemeli idik…
Temel kavramlardan, temel türlerden, temel ifâdelere, zevk yansımalarına kadar, Türk dünyâsı kavramını bir gerçeklik yapan ortaklığın izleri edebiyat ürünlerinde aranmalıydı. Bu arama, bulma yeniden bütünleştirilmesi dikkat, öncelikle Türkiye’de sonra da Türk cumhuriyetlerinde ve dünyâda bir bütünlük içinden görülmeliydi. Bu niyetle yirmi yıl evvel Türk Dünyâsı Ortak Edebiyatı adıyla bir çalışma projesi oluşturmuş ve Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığım sırasında, bu projeyi dört ayrı alt grup hâlinde hayata geçirmek istemiştim.
Not: İktibas edilen bölüm içerisindeki; ‘ulaşabilir miydik’ kelimesinin ‘ulaşmalıydık’, ‘damgalar değil midir? ifâdesinin ‘damgalardır’, ‘davranışlar değil midir’ ifâdesinin ‘davranışlardır’, ‘tamamlanamaz mı?’ kelimesinin ‘tamamlanmalıdır’, ‘dönüştürülmek değil midir?’ ifâdesinin ‘dönüştürülmektir’, ‘yürütelemez mi’ ifâdesinin ‘yürütülmelidir’ şeklinde kabul edilmesi, Sayın Tural’ın düşüncelerine aykırı olmasa gerek.
Edebiyat Bilimine Katkılar isimli eserin 2. Cildi, 211 sayfadır. 2023 yılında basılmıştır. Bu ciltte yer alan konuların başlıkları:
*İnsan, Dil Ve Edebiyat İklimi Üzerine
*Edebî Değer Kavramının Arka Planı Üzerine
*Sanatçının İç Dünyası Farklıdır
*Tahkiyeli İfâdenin Adı, Tartışmalı Öğesi
*Filozof, Şâir, Romancı Yüzyılımızın Yeni Velisi Cengiz Bey
*Günerkan Aydoğmuş’un Başarısı
*Çınar Ata’nın Yeni Romanı: Asla Boyun Eğme
*Sohbetler Adlı Eserin Düşündürdükleri
*Deneme Kavramı ve İsmet B. Binatlı’nın Kitabı Üzerine….
Prof. Dr. Sadık K. Tural’ın aynı ismi taşıyan eserinin ikinci cildinden seçilmiş bir bölüm:
Cengiz Aytmatov, bir gerçek ediptir. O bilgiyi bilgeliğe, bilgeliği tahkiyeli eserlere yansıtmanın sırlarını öğrenip kullanmış bir klâsiktir. Son elli yılda yazdıklarında Kırgızların hayatını anlatıyor gibi görünse de, öncelikle Türk Dünyâsı’nın, sonra da insanlığın ufuk çizgisinde her zaman karşılaştığımız ve karşılaşacağımız durumlar ve onların yorumlarını anlatan Aytmatov, insanlığın büyük oğullarındandır.
Cengiz Aytmatov, sevmek fiilinin ne olduğunu Gülsarı’da ve Cemile’de anlattı. Bıkıp usanmayan bir sevgi pınarı olan Cengiz Bey’in yüreği, her romanına, her hikâyesine yansıdı. Sevmek, çocuklara delilere ve şarlatanlara göre değildir. Sevmek, fedakârlıktır. Sevmek, acıyla pişmek ve olgunlaşmaktır. O bir aşk destanı yazmanın yirminci yüzyıldaki büyük ustasıdır.
Sevmenin uyandırdığı duyguları, insana yerdiği acıları, şiir denilen bir dünyaya şâirler taşırlar. Cengiz Aytmatov; Cemile, Selvi Boylum ve Gülsarı’da şiirli bir dille fakat hikâye ve romanın imkânlarıyla sevgi destanları yazdı.
Cengiz Aytmatov, ‘Gün Uzar Yüzyıl Olur’ romanıyla insanın insana, insanın tabiata ve tabiattaki bitkiler ile hayvanların insana hayâ ve sorumluluk düşüncesine bağlı ezelî ve edebî değerlerini, roman ve hikâyeye dönüştürdü.
Türk diline ve dünya dillerine kavramını yerleştiren O’dur. Ak Gemi’den, Kıyamet’e kadar roman ve hikâyelerin hepsi insanı insan olmaya yabancılaşmadan alıkoymanın mesajlarını taşır. ‘Gün Uzar Yüzyıl Olur’ ve ‘Kıyamet’ romanları merak, sevgi, hayâ, başarma ve sorumluluk kavramlarının değerler dünyası hâlinde romana taşınmasıdır. O etnolojik olanı, felsefî olanla bütünleştiren edebî değere dönüştüren filozoftur.
Gerçeğimsi (itibarî) bir dünya kurmak edebiyatın işlevidir: Gerçekler dünyâsının geçmişte ve içinde yaşanan zamanda vücud bulmuş olanlardan seçme ve ayıklamalar yaparak okuyucu veya dinleyicide etki yaratacak bir anlatım kurmaya roman denir. Bilginler, insandaki merak ve başarma duygusunu tatmin edip sorumluluk duygusuna yön verirler. Cengiz Aytmatov gibi büyük yazarlar, roman ve hikâyeleriyle şiir ve tiyatrolarıyla insanda hem sevgi uyandırır hem utanma duygusu hem seviyeli merak hem başarma ve sorumluluk duygusu hem adâlet bilinci… İnsan olmak zordur ve emek ister. Bilginler ve bilgeler ile onların çok özel bir örneğini oluşturan büyük şâirler, roman, hikâye ve piyes yazarları insanlaşmaya katkıda bulunurlar.
Tolgonay, Tanabay, Edigey, Danyar, Cemile, Asel dünyada yaşayan, her yerde karşılaşabileceğiniz kişilerdir. Aytmatov’u okuyup kavrayanlardan merhum Muhtar Avezov kırk yıl evvel şu tespitte bulunmuş: ‘Gerçekten en sevinçli şey Aytmatov’un Kırgız nesrindeki farklılığı insanı tanımasındadır. Kardeş edebiyatlarımızda insan huyu, çoğunlukla kuru sözlerle anlatılır. Bazen yazar kendi kahramanlarına uydurduğu hareketleri, hayalî yorumlarını katar. C. Aytmatov povesti psikolojik, tabii, güzel ve basittir.’ Diyordu. (Literatumaya Gazeta, 23 Ekim 1958)
Cengiz Aytmatov’un romanlarından çokça örnekler vermek, alıntılarla metni uzatmak istemiyorum. Onun eserinin yapı ve anlam tabakalarını şemalaştırmak mümkün ama bu da işi uzatır. Ben ana kavramları bir bilgilendirme yolu, uyandırma yöntemi biçiminde, roman ve hikâye ile tiyatro Yapısına dönüştüren bir bilge, bir veli (şeşen), bir şaman (hayçı, kam), bir dana gibi bize okutan odur. Evet… Cengiz Bey bir bilge, bir veli, bir dana, bir şaman, bir filozoftur.
Aytmatov, atalarından, zamandaş olan millettaşları ile insanlardan utanan bir insan… Adâletsizlik, vicdansızlık, merhametsizlik, şefkatsizlik, muhabbetsizlik, bilgisizlik, câhillik, şehvetperestlik, yoksulluk yüzünden kendinden utanan, zamandaşlarından utanan, en mühimi de daha önceden yaşayan atalarından, toprak altındaki ata-babalarından utanan, onlara karşı sorumluluk duyan insanlardan biri Cengiz Ağa’dır.
KAFAJANS YAYINLARI: Süleyman Hacıabdullahoğlu Caddesi Nu: 37/2 Çankaya, Ankara Telefon: 0.312-447 17 77 www.kafajans.com.tr
Prof. Dr. SADIK K. TURAL 07.07.1946 târihinde Kırıkkale’de doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini doğduğu şehirde tamamladı. Fark derslerini vererek Samsun İlk Öğretmen Okulu’nu bitirdi. Dil Târih ve Coğrafya Fakültesi’nde başladığı Yüksek Öğrenimini Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde pekiyi derece ile tamamladı. Millî Eğitim Bakanlığı Yayımlar Genel Müdürlüğü’nde çalıştı. Ocak 1972’de, Hacettepe Üniversitesinde, önce okutman, sonra asistan oldu. 1978 yılında edebiyat doktoru, Mart 1983’te doçent, Ağustos 1988’de profesör unvanlarını kullanmaya hak kazandı. Hacettepe, Gazi, Selçuk, Abant İzzet Baysal Üniversitelerinde lisans, yüksek lisans ve doktora dersleri verdi; bitirme, master ve doktora tezleri yönetti. 1984-1988 yılları arasında, Başbakanlık Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) Müsteşarlığı’nda kültür planlamacısı olarak görev yaptı. İLESAM adlı meslek kuruluşunun Bakanlar Kurulu kararı ile kurucular kurulunda, sonraki genel kurullarda ise, yönetim kurulunda seçimle yer aldı; denetim ve haysiyet kurullarında da seçilerek görev yaptı. Türkiye ile çeşitli devletler arasındaki kültür anlaşmalarında DPT temsilcisi olarak yer aldı. 1989’da, 10 ay Almanya’da ‘Türk Çocuklarında Kültürel Kimlik Meseleleri’ projesinde başkan olarak çalıştı. Kültür Bakanlığı’nın yayın komisyonlarında üye olarak bulundu. Eylül 1993’te Atatürk Yüksek Kurumu’na bağlı, Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığına atandı. Mayıs 1996’da UNESCO Millî Komisyonu üyeliğine seçildi, iş yoğunluğundan, 2004’te istifa etti. Eylül 2000 târihinde Atatürk Kültür Dil ve Târih Yüksek Kurumu Başkanlığına atandı; Nisan 2009 târihinde kendisi yurt dışındayken, ilgili devlet bakanının teklifiyle bu görevinden alındı ve yirmi gün sonra atandığı Başbakanlık Müşavirliğinden 1 Mart 2011 târihinde emekli oldu. Çeşitli yerli, yabancı kuruluş ve devletlerin ödül, madalya, teşekkür, plaket ve beratına lâyık görüldü. Manas’ın 1000’inci yılı münâsebetiyle, Türkiye ve Bişkek’te yapılan bilimlik toplantılardaki Türk Heyeti Başkanlığı ve kutlamalardaki diğer katkıları sebebiyle “Kırgızistan Devlet Ödülü” (1995) ile Kırgızistan Bilimler Akademisi üyeliğine layık görüldü. Oluşturulmasını ve başkanlığını üstlendiği 33 cilt olarak planladığı, 31 cildi basılan Türk Dünyâsı Ortak Edebiyatı projesi aracılığıyla, Türk dünyâsında edebiyat biliminin zenginleşmesine hizmetlerinden dolayı ‘Kazakistan Devlet Ödülü’ne ve ‘Akademiker Kültür Profesörü’ (1996) unvanına, Cengiz Aytmatov Akademisi ve Türkmenistan Bilimler Akademisi üyeliğine lâyık görüldü. Dünyâda 130 yıldır yapılagelen ICANAS (Şarkiyatçılar) toplantısının 38.’sini Türkiye’de gerçekleştirdi; diğer yandan, ICANAS Bilim Kurulu Üyeliği’ne seçilen ilk Türk bilim insanı oldu. Bu büyük toplantının bildirileri 33 cilt olarak yayımlandı. Sadık Tural, 16.600 adet kitap ile 11.100 adet süreli yayından oluşan kütüphanesini, adını taşıyacağı taahhüdüne dayanarak Çankırı Karatekin Üniversitesi’ne bağışladı. Sadık Tural, Almanca bilmekte olup, evli ve bir evlât babasıdır.
Arapça kökenli zina kelimesinin sözlük anlamı, “Aralarında evlilik bağı olmayan kişiler arasındaki cinsel ilişki”(TDK Sözlüğü) şeklindedir. Tüm dinler, ahlak öğretileri ve bilimsel gerçeklerin insan doğasına uygun görmediği zinayı günümüzde bazı insanlar kaçamak, çapkınlık, aldatma vb. kavramlarla hafifletmeye çalışmakta ve maalesef toplumda bunu farkına varmadan kabullenmektedir. Hâlbuki bunun adı kısaca “zina”dır. Türkiye dâhil olmak üzere dünyada aile kurumunun yıkılmasına neden olan toplum sosyolojisine aykırı bu patolojik (anormal) durumun bir an evvel dikkate alınması ve çözüm yolları üretilmesi gerekmektedir.
Türkiye’de zina 27 Aralık 1997 tarihinde erkekler için, 13 Mart 1999 tarihinde kadınlar için suç olmaktan çıkmıştır. Avrupa Birliği uyum yasaları çerçevesinde 2004 tarih ve 5237 sayılı yeni Türk Ceza Kanunu’na zina fiili suç olarak alınmamıştır. Sadece çiftlerden biri şikâyetçi olursa boşanma nedenidir. Diğer taraftan İslam dünyasında bu kavramdan uzak durduğunu iddia eden bir kesimde zinanın tam ortasındadır. Hatta onlar cariye (köle kadın) kurumundan bahsetmektedir. Cariyelik ve kölelik, cahiliye toplumlarında yüzlerce hatta binlerce yıl öncesinin, insan haysiyeti ile bağdaşmayan son derece insanlık dışı, kadını ve erkeği istismar eden kurumlarıdır. Günümüzde hâlâ bunu meşrulaştırmak isteyen düşünceler ve uygulamalar bulunmaktadır. Bazı coğrafyalarda “Muta Nikâhı” adı altında “günlük, haftalık, aylık vd. süreli nikâhlar” da bunlardan biridir[1].
Nur suresi 3. ayeti kerimede İslam dini net bir hüküm vermiştir: “Zinâ eden bir erkek, zinâ eden veya Allah’a ortak koşan kadından başkasıyla evlenmez. Zinâ eden bir kadınla da zinâ eden veya Allah’a ortak koşan bir erkekten başkası evlenmez. Zinâ edenlerle ve Allah’a ortak koşanlarla evlenmek mü’minlere haram kılınmıştır”. Bu ayet, bir rivayete göre Suffe ehli diye bilinen fakir erkek müminlerin Medine civarında zina yapan kadınlarla evlenmek istemeleri üzerine inmiştir (İsmail Yakıt Nûr Suresi 3. Ayet Açıklaması). Bu ayette “mü’minlere haram kılınmıştır” ifadesine dikkat edilmesini vurguladıktan sonra “Kur’an’daki Müslüman ve mü’min” farkını da hatırlatmak gerekiyor. Aksi halde bazı müslümanlar bunalıma girebilecektir!
“Müslüman, Allah’a şirk koşmaksızın iman edip sadece O’na teslimiyet ve kulluğu kabul etmek demek olan İslam dininden olan demektir. Müslüman’ın erkeği “Müslim”, kadını ise “Müslime” diye isimlendirilir. Bu özel ifade aşamasıyla Müslüman kişi, ilk aşamada sosyal yönden İslam dini toplumuna dahil olmuştur ve henüz iman edecek kişi ve Muhsin, Mümin ve Makbul /İnsan-ı Kamil olacak kişi adayı düzeyindedir. Diğer bir ifade ile, Müslüman olduğunu söylemek, ancak İmanlı oluşa, Muhsinliğe ve Müminliğe yönelmenin sadece başlangıcında olmak demektir. İşte bu ayırıma uygun olarak Hucurat-14 ncü ayette, Müslüman ile İman edenin, Ahzab-35’nci ayette de Müslüman ile Muhsin ve Mümin’in ayrı oldukları vurgulanmaktadır[2].
Ahzab suresi 35. Ayette: Ey insanlar! Şunu iyice bilin ki, sizlerden deMüslüman erkekler ve kadınlar, Mümin erkekler ve kadınlar, sabırlı erkekler ve kadınlar, sözlerine sadık olan erkekler ve kadınlar, güçlüklere sabreden erkekler ve kadınlar, Allah’ın rızasını gözeten erkekler ve kadınlar, yardımsevererkekler ve kadınlar, oruç tutan ve kendini olumsuzluklardan uzak tutabilenerkekler ve kadınlar, iffetlerini koruyan erkekler ve kadınlar, şirk-ortak koşmadansadece Allah’ı önplanda tutup anan erkekler ve kadınlar var ya, işte Allah onların dahepsine bağışlanma ve karşılık olarak büyük bir ödül hazırlamıştır”.
“Burada, erkek ve kadınlara eşit olarak hitap edilmektedir. Yine dikkat edilirse Müslüman ve Mümin ifadeleri ayrı tutulmuştur. Hücurat-14-17 nci ayetlerde de Müslüman ve İman edenin de ayrı ifadeler olduğu açıklanmıştır. Müslüman, Allah inancı olan, Mümin ise, her biri birer ibadet olan salih /muhkem-kesin hükümlere uygun olumlu ameller işleyen kişi demektir[3]”.
“Bedevîler “İman ettik” dediler. De ki: “Siz îman etmediniz amma, (bari) müslüman olduk deyin. İman henüz sizin kalblerinize gir(ib yerleş)memişdir. Eğer Allaha ve peygamberine itaat ederseniz O, sizin amel (ve hareket) lerinizden hiçbir şey eksiltmez. Çünkü Allah (mü’minleri) çok yarlığayıcı, çok esirgeyicidir” (Hucurat/14. Ayet).
Ayette, Müslüman olduğunu söylemenin, sadece Müslüman olduğunu sözle ifade etmek olduğu açıklanmaktadır. Böylece de iman etmenin oldukça farklı birer aşama olduğu anlaşılmaktadır. Hucurat 16. Ayet (Ya Muhammed! Onlara ayrıca, “Siz yeni kabul ettiğiniz dini Allah’amıöğretmeye kalkıyorsunuz? Ve kendinizi hemen iman ettik diye düşündünüz. Halbuki Allah göklerde olanı da, yeryüzünde olanları da bilir. Ve şüpheniz olmasın ki Allah, her şeyi en iyi bilendir” diyerek Allah’ın gücünü pekiştir. Bu konuya Bakara-177 nci ayette değinilmekte ve İmanın 5 gaybı olan Allaha, Ahrete, Meleklere, Kitaplara ve Peygamberlere tüm benliği ile iman etmek yanında, imanı içselleştirmek için pratik yaşamda da, muhkem-kesin hükümlere uygun olumlu /salih ameller için çaba içinde olmak da gerekmektedir. Diğer bir ifade ile iman, pratik uygulamalar demek olan salih amellerle birlikte gerçekleştirilerek içtenleştirilmelidir. Zaten Teğabun-5 nci ayette, Allah’ın biz insanların sadece O’nu tanıdığımızı sözle ifade etmemize ihtiyacı olmadığı hatırlatılmıştır[4].
[1] Geniş Bilgi İçin: TDV İslâm Ansiklopedisi, 2006, İstanbul, 32. cilt, s. 174-180.
[2] Gazi Özdemir, Allah’ın Tek Dini İslâm’a Davet Kur’an, Şira Yayınları, İstanbul, 2013, s.753.
[3] Gazi Özdemir, Allah’ın Tek Dini İslâm’a Davet Kur’an, Şira Yayınları, İstanbul, 2013, s.614.
[4] Gazi Özdemir, Allah’ın Tek Dini İslâm’a Davet Kur’an, Şira Yayınları, İstanbul, 2013, s.740-741.
Ne anlayacağız, devekuşunun verdiği cevaplardan? Devekuşu, işini bilen, uyanık bir tip mi; korkak, tembel, işe yaramaz biri mi?
Devekuşu, niçin başını toprağa gömer; kendini mi gizler yoksa kendini gizlerken bir taraftan da hayata tutunmaya mı çalışır? Kendini mi, çevresini mi kandırır?
Devekuşu benzeri bir toplumuz, desem bana kızar mısınız?
İçinde bulunduğumuz Ramazan ayı, bende “devekuşu”nu çağrıştırdı.
Ramazan dolayısıyla nereye baksak bir ilahiyatçıyla karşılaşıyoruz. Ramazan’ın güzelliklerinden, kişiye kazandırdıklarından, Cennet’ten, Cehennem ’den bahsediyorlar. Tarihçiler ve edebiyatçılar da kendi çaplarında kısmen gündemde kalabiliyorlar. Sosyologlar ortalarda görünmüyor. Hekimlerin bile bu ay dolasıyla bir şey söylediği bir ortamda sosyologlar niçin birkaç laf etmezler? Halbuki Ramazan, bireysel temizlenmenin ötesinde, toplumsal hareketlilik ve bir eylem ayıdır.
Ramazan’ın eylem tarafını görmezden geliyoruz, devekuşu gibi işimize gelen tarafını görüyoruz.
Sözlükte, “günün çok sıcak olması, güneşin kum ve taşları çok ısıtması, kızgın yerde yalınayak yürümekle ayakların yanması” gibi anlamlara gelen ramazan kelimesinde “temizlik, kızgınlık, keskinlik” anlamları vardır. Kızgınlık, olgunlaştırır; ateş, pişirir. Biz Ramazan’da olgunlaşıyor muyuz, pişiyor muyuz?
Eşya sözcüğü Arapça olup “şey” kelimesinin çoğuludur, şeylerdir. Mal, mülk, zaman, mekân, insan, güzellik, kötülük veya bunların sonuçları birer “şey”dir. “Şey”, hangi kelimenin yerine kullanırsanız odur, belgisiz zamirdir.
Ramazan ayı ile birlikte bazı kavramlar günlük hayatımızda daha fazla kullanılıyor: İftar, sahur, fidye, zekât, fitre, hatim, mukabele, teravih gibi. Bu kavramların karşıladığı davranışlar, hayatımızda görünür hale geliyor. Oruç, hatim, mukabele ve teravih ile ibadetlerimizi; sahur, iftar ile zamanımızı; fitre, zekât, fidye ile maddi birikimlerimizi tanzim ediyoruz. Sermayemizin muhasebesini yapıyoruz.
Her muhasebe sıkıntılıdır, insanı yorar, terletir, korkutur. Muhasebenin kolay geçmesi için iyi bir ön hazırlık gerekir. Seküler düzende bu hazırlığı yapmakta zorlanıyoruz.
“Kuş”muyuz, “deve”miyiz sorusu bizim kimliksizliğimizi gösteriyor. Bireysel hayatta Müslüman, toplumsal hayatta seküler olmak, insanları yoruyor. Seküler anlayışın insan, zaman, madde tanımı veya tanzimi bir Müslümanın ihtiyaçlarını çok kere karşılamıyor hatta engelliyor. Namazını kılmak, orucunu tutmak isteyen insanlar, bu ibadetleri için belirlenmiş zamanlarını çok kere kullanamıyorlar. Kaç göç yaparak vaziyeti idare etmek isteyenler, hayatının birazında “deve”, birazında “kuş” olmak zorunda kalıyorlar. Tam anlamıyla ne deve ne kuş, al sana harika bir “devekuşu”.
Zekât, fitre, sadaka, mukabele, hatim gibi ibadetleri de ramazan ayına mahkûm eder hale geldik. Bunlar, aslında bir Müslüman’ın yılın fırsat bulduğu her gününde yapması gereken ibadetler. Ramazan ayında daha fazla yapılması teşvik edilmiş. Bu ibadetlerin yapılmasında da bir hareketlilik yaşanıyor.
Takvim, zamanı saniyeden yüzyıllara kadar dilimleyen ve adlandıran sistemin adı. Günlere, aylara, mevsimlere, kullandığımız takvime göre uyuyor ve bunları isimlendiriyoruz. Dünyada şu an güneş ve ay hareketlerine bağlı olarak düzenlenen iki takvim sistemi var: Hicri ve miladi takvim. Dini hayat, hicri takvime, seküler hayat da miladi takvime göre yaşanıyor. İki takvim arasındaki farklılık, Türkiye insanının günlük hayatına yansıyor, ona zorluk yaşatıyor. Bir Müslüman, zamanı namaz ve oruç saatine göre tanzim etmek isterken, seküler sistem mesai saatini esas alıyor buna göre toplumsal hayatta geçerli olan zaman algısı, Müslüman zaman algısını baskılıyor. Kaynayan kazan kapak tutmaz, demiş atalarımız. Kazan kaynıyor, düzen tutmuyor.
Ramazan, bize hayatımızı fıtratımıza uygun şekilde tanzim etmenin fırsatını kısmen sunuyor, en azından bunun gereğini hatırlatıyor. Ramazan’da, zamanımızı, imkanlarımızı, hesabımızı inancımıza ve vicdanımıza göre tanzim edebilmenin huzurunu ve sorumluluğunu yaşıyoruz. Sorumluluk ve huzurda sürdürülebilirlik esastır. Fıtrat ve vicdan yalnız Ramazan’da ortaya çıkmaz, hayatın her yerinde ve vaktinde bizimledir. Öyleyse yeni bir tanzime gerek var.
Ahmet Haşim, zamanla ilgili farklı iki hayat tarzının toplumda ve kişide oluşturduğu rahatsızlığı “Müslüman Saati” adlı denemesinde 1921’de şu cümlelerle dillendirmiş:
“Saat”ten kastımız, zamanı ölçen âlet değil, fakat bizzat zamandır. Eskiden kendimize göre yaşayışımız, düşünüşümüz, giyinişimiz ve kendimize göre dinden, ırktan ve an’aneden hayat alan bir zevkimiz olduğu gibi, bu hayat üslûbuna göre de “saat”lerimiz ve “gün”lerimiz vardı. Müslüman gününün başlangıcını şafağın parıltıları ve sonunu akşamın ışıkları tayin ederdi. Şimdi heyhat, eski “saat”le beraber akşam da fecir de bitti. Birçoklarımız için fecir, artık gecedir. Ve birçoklarımızı güneş, yeni ve acayip bir uykunun ateşlerinden, eller kilitli, ağız çarpılmış, bacaklar bozuk çarşaflara dolaşmış, kıvranırken buluyor. Artık geç uyanıyoruz. Çünkü hayatımıza sokulan yeni ve fena günün eşiğinde çömelmiş, kin, arzu, hırs ve haset sürülerinin bizi ateş saçan gözlerle beklediğini biliyoruz..
Artık fecri yalnız kümeslerimizdeki dargın ve mağrur horozlara bıraktık. Şimdi Müslüman evindeki saat, başka bir âlemin vakitlerini gösterir gibi, bizim için gece olan saatleri gündüz ve gündüz olan saatleri gece renginde gösteriyor… Çölde yolunu şaşıranlar gibi biz şimdi zaman içinde kaybolmuş kimseleriz.”
Ahmet Haşim’in dediği gibi, zaman içinde kaybolduk, kimliğimizi yitirdik. Kuş ya da deve… Veya devekuşu. Kimliğimiz için karar verme zamanıdır, aynı zamanda Ramazan.
Bugün Ramazan ayının ilk günü… İnananlara mübarek olsun, sağlık içinde tamamlanmasını Allah tüm Müslümanlara nasip etsin…
Bu yazıda anlatılanlara gelince aklınıza sakın Türkiye gelmesin! Geleninde zaten aklından zekasından şüphe ederim …
“Bir varmış bir yokmuş, kalbur saman içinde ben dedemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken…” diyelim ve adı “Patagonya” olan ülkede geçen hikyeyi anlatmaya başlayalım.
Peşinen söyleyelim ki; anlatacaklarımızın ülkemizde yaşananlarla ve gerçek kişilerle alakası yoktur. Zaten bende halk arasında dinlediğim bu masala kulak misafiri oldum ve onlardan duyduklarımı sizlerle de paylaşmak istedim.
Vaktin birinde, artık dünyada mı yoksa başka bir alemde mi olduğunu bilmediğim adı “Patagonya” olan bir ülke varmış. Bu ülkeye “Patagonya” denmesinin sebebi her şeyin yoldan çıkması, nefislerin azması, yanlışların doğru kabul edilmesi ve neredeyse bu ülkede yaşayanların birbirlerini yiyecek hale gelmesi imiş… Dedim ya ben anlatanların yalancısıyım!
Bu ülkedeki insanlar fikren ve zikren öylesine bölünmüşler ki; herkesin hayatını idame ettirmesi için kendine bir yol veya argo tabirle bir “dümen” tutturması gerekirmiş…
Bunun için bir araya gelen topluluklar oluşmuş ve kendilerine göre de bir yol tutturmuşlar.
Bunlardan en bilinmeyini ise “Rüşvetiye Tarikatı” imiş… Bu “tarikat” sözcüğü sizi yanıltmasın. Bizim bildiğimiz anlama gelmiyor. Burada Allah’a ulaşılacak yola girmek değil dünyaya yapışılacak usulleri anlamak gerekiyormuş.
Başında da “Götüren Baba Hazretleri” varmış. Bilenler onunda “Hamuduna Kadar Süpüren Baba”dan el aldığını söylüyormuş. Bu tarikatın ve başındaki muhterem zatların, Nasreddin Hoca’nın kürk misalindeki gibi kelli felli, iyi giyimli, eğitimli, iş güç sahibi toplumda itibarlı müritleri varmış… Aralarında kadılar, hekimler, vezirler, müderrisler, inzibatlar, mühendisler vs. bulunurmuş.
Zikirlerine de daima “Haram, Helal Ver Allahım… Senin Kulun Yer Allahım” diye başlarlar ve günlük, aylık, yıllık pastaları nasıl bölüşeceklerine dair sohbetlerle, faslı sürdürürlermiş…
Tarikatın başındaki “Götüren Baba Hazretleri”, yoluna girenlerce çok sevilirmiş. Çünkü toplanan hasılatı adilane ve emeğe uygun bir şekilde müridleri arasında çok güzel pay edermiş. Bu sebeple halkın arasında Götüren Baba Hazretlerine bir laf edilecek olsa, müridlerin kendileri, hanımları ve çocukları hemen ona siper oluverirmişler…
Tabii bugünkü teknoloji olmadığından o zamanın, bu tarikatı faaliyetlerini muazzam bir şekilde sessizce sürdürürmüş. Rakip çıkmasına asla izin vermezlermiş. Baktılar tehdit, baskı, şantaj sökmüyor hemen içeriye davet ederler “Gel bak sen de bir lokma al da, tadına bak şunun…” derlermiş.
Yani kısaca bu “Rüşvetiye Tarikatı” bir mutluymuş ki sormayın. Ekmek elden, su gölden misali… Eh “Patagonya” da koca bir ülke, yemekle de bitmiyor.
Ancak bu tarikattaki insanlar gün gelmiş iki arada bir derede kalmışlar. Bir tarafta tatlı bir hayat diğer tarafta da bu durumdan ne de olsa insan olarak üzülmeleriymiş…
Malum meşhur Diyojen bir gün hamama yıkanmak için gider. Suyun temiz olmadığını görünce hamamcıya sorar “Burada yıkandıktan sonra temizlenmek için nereye gitmeli” diye. İşte “Patagonya”nın “Rüşvetiye Tarikatı”na girmiş olan insanlarda gün gelir akıl baliğ olurlar. Bakarlar ki; gittikleri yol yol değil… Yıkanmak için yeni su aramaya başlarlar!
Bu insanlar; haksızlık ve adaletsizlik yapmanın, çalıp çırpmanın, “nereden bulursan bul” anlayışı ile yaşamanın, yolsuzluğu meşru görmenin ve kul hakkına uzanmanın hangi dönemde ve ülkede yaşarsan yaşa, insanlığın ayıbı olduğuna karar verirler… Böylece “Rüşvetiye Tarikatı”nın ve “Götüren Baba Hazretleri”nin sonu gelir. Ondan sonra da “Allah’ın hesabı devreye girer”.
Bu bir post modern masaldır ama her masalda bir gerçek yatar. İnsanlık tarihi boyunca her zaman su akıp mecrasını bulmuştur. Herkese tavsiyem “Helal ver Allah’ım” diye dua etmeleridir.
Meraklısına not; bu masallar ve benzerleri günümüzde Türkiye’de halk arasında her nedense çok anlatılmaktadır. Hem de çocuklara değil büyüklere!
Dedim ya, Ramazan’a girdik diye bizde 10 sene önceki masalsı bu hikâye ile belki kıssadan hisse çıkar diye bu mübarek günde yine paylaşayım istedim!