21.6 C
Kocaeli
Cumartesi, Ekim 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 174

Maraş Millî Mücâdelesinde 22 Gün

Maraş Millî Mücâdelesinde 22 Gün

Birinci Dünya Savaşı henüz tamamıyla sona ermeden, 30 Ekim 1918 târihinde Mondros Mütârekesi imzalanınca İtilaf Devletlerinden İngiltere, Fransa, Yunanistan ve Rusya; başta İstanbul olmak üzere Anadolu’yu işgal etmeye başladı.

Maraş, 8 ay devam eden İngiliz işgalinden sonra 29 Ekim 1919’da Fransızlar tarafından işgal edildi.

Şâirler, edipler ve hatipler diyarı Kahramanmaraş’ın vatansever evlâdı velût, dikkatli ve hassas yazarı Serdar Yakar; 13,5 X 21 santim ölçülerindeki 96 sayfalık eserinde 22 gün devam eden Maraş işgalini gün be gün anlatıyor. Her gün yaşanan yürek yakıcı hâdiseler, bütün teferruatı ile film şeridi gibi gözler önüne seriliyor.

Kitabın arka kapağındaki Ahmet Hamdi Tanpınar imzalı yazı, okuyucuyu sayfalara yönlendiriyor:

Maraş’ın kurtuluş bayramı gerçekten görülecek şeydir. Bu resmî hiçbir tarafı olmayan bir şehir günüdür. İnsan Maraş’ta bu bayramı seyrederken kendisini kâdim çağlarda, tanrıların insanoğlu ile beraber bir sofrada oturdukları, yeyip içtikleri günlerin canlı hatırası içinde sanır.

Bütün şehir çok evvelden bugüne iyice hazırlanır. Maraş’ın kanlı savaş günlerinde çetelere yiyecek, giyecek hazırlayan, silâhlarını yağlayan, çocuklarının ellerine Kafkas’ı, Kırım’ı, belki Girit’i görmüş tüfekler, kılıçlar, bıçaklar teslim eden, içlerinde zifafın zevkini, annelik gururunu tattıkları, hanım olarak yaşadıkları, misafir ağırladıkları evlerini kendi eliyle ateşleyen Maraşlı kadınlar yahut onların kızları, torunları, bugünü yapılan işin büyüklüğüne lâyık bir şekilde kutlamak için sabahlı akşamlı çalışırlar, şehrin gururu olan delikanlıların giyeceği yerli elbiseleri hazırlarlar.   

İnsanın bedenini bir ürperme, titreme kaplıyor: Ne demek ‘zifafın zevkini …, annelik gururunu yaşadıkları evlerini kendi elleriyle ateşleyen kadınlar…’

İnsan kendi evini kendi eliyle ateşe verir mi? Kitabı okuyanlar anlıyor ve hak veriyor.

Serdar Yakar, otuz yıl devam eden araştırmalarından, olayların canlı şâhitleriyle yaptığı görüşmelerden, incelediği belgelerden elde ettiği bilgileri askerî bir disiplinle derleyip toparlamış, bir kitâbe gibi okuyucuya sunmuş, daha da önemlisi târihe not düşmüş.  Tebrike şâyan bir çalışma meydana getirmiş.  Eser, Kurtuluş Mücâdelesinin her günü için bir bölüm hâlinde tasnif edilmiş.

Bâzı günlere âit bölümlerden özetlenmiş örnekler:

Muharebenin İlk Günü (21 Kânûn-İ Sânî (Ocak) 1920 Çarşamba)

Fransız işgal kuvvetleri komutanı General Keret, bir gün öncesi yaşanan olaylar dolayısıyla günün ilk saatlerinde yapmış olduğu çağrı ile şehrin ileri gelenlerini karargâha dâvet etmişti. Dâvet edilen misâfirler gelmeden önce de tabur kumandanlarını toplayarak bütün kuvvetlerin hazır vaziyette bekletilmesini emretti. Verilecek işâret ile önceden belirlenen stratejik noktalar işgal edilecekti. Çağrı üzerine işgal kuvvetleri karargâhı olarak kullanılmakta olan Amerikan Kolejine Mutasarrıf Vekili Ahmet Cevdet, Jandarma Komutanı İsmail Hakkı, Komiser Cemil, Belediye Reisi Hacı Bekir Sıtkı, Müftü Mehmet Tevfık, Eytam Sandığı Müdürü Haşan Refet, Hafız Ali, Karaküçük Hacı Mustafa, Dedezade Mehmet Hilmi, Kocabaş Hacı Nâci, Şişman Ârif, Nafia Baş Mühendisi Abdullatif, Bayazıtzâde Mehmet Rüştü ve bir kısım dâire üst görevlileri ve şehrin bâzı ileri gelenleri gitmişlerdi.

Bunlar karargâha vardıklarında bir kısım askerin mitralyöz başında cephaneleri ile birlikte harekete hazır vaziyette beklediklerini görürler. General Keret’in yanına girdiklerinde ise, tercüman aracılığı ile adları birer birer sorularak görev ve meslekleri kayda geçirilir.

Söze başlayan General, bir gün önce yaşanan olayları kastederek Antep’ten Maraş’a gelmekte olan kuvvetlerine yolda Türkler tarafından baskın yapıldığını, silah ve teçhizatlarına el konulduğunu, askerlerinin öldürüldüğünü dile getirir. Hemen arkasından da tehdit dolu cümlelerle bu durumun sorumluluğunun Türklerde olduğunu ve cezasının şiddetle verileceğini söyler.

‘Askeriniz yok, paranız yok. Artık buralar bizim, bizimle yaşamaya alışacaksınız. Aksi takdirde olacaklardan ben sorumlu değilim.’ der. 

Karşılık olarak, Mutasarrıf Vekili Ahmet Cevdet Bey savunmada kalarak açıklamada bulunmak ister ise de etkili olmaz. Müderris Şirevizzade Mehmet Efendinin sözlerinin de General Keret’in katında bir etkisi olmaz.

General Keret, almış olduğu karar ve yaptığı planlama doğrultusunda verdiği emirle Ahmet Cevdet, Binbaşı İsmâil Hakkı, Belediye Reisi Hacı Bekir Sıtkı, Mühendis Abdüllatif, Kocabaş Hacı Nâci ve Şişman Ârif Efendiden ibâret olmak üzere 6 kişiyi orada alıkoyar. Diğerlerine ise;

‘Durmayıp gidiniz, Müslümanları baş eğmeyedâvet edi¬niz. Karşı çıkmaları halinde büyük zararlara uğratılacaklardır’ tâlimatını verir.

Haşan Refet Efendinin;

‘Şimdi millet bizden burada bırakılanları soracaktır. Bu cihetle halkın nazarında sorumlu tutulmamamız için onlara da müsaade buyurulsun, yahut bizler de burada kalalım’ sözleri üzerine General kızgınlıkla cevap verir:

‘Onlar sonra gönderilecektir. Siz durmayıp hareket ediniz.’

Öğle öncesi karargâha gelen heyet altı kişi eksik olarak ikindi üzeri karargâhtan ayrılır. Çıkışta karargâh çevresindeki askerlerin tamamının savaş konumunda bulunduklarını görürler.

Heyeti karşılayanlar durumu öğrendiklerinde vakit geçirmeden Hükümet binâsına giderek heyetin hapsedildiği bilgisini duyururlar.

Hükümet binâsında Evliya Efendi ile birlikte görüşmelerin sonucunu bekleyen Arslan Bey durumu öğrenir öğrenmez daha önceden kararlaştırıldığı üzere havaya üç el ateş açılmasını emreder. Silah sesini duyan en uçtakiler de havaya üç el silah sıkarak işâreti diğer mahallelere duyurur.

Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Başkanı sıfatı ile de teşkilatın bütün şubelerine şu emri geçer:

‘Arkadaşlar, harp başlamıştır. Allah’ın inâyeti, Peygamberimizin rûhaniyeti, din kardeşlerimizin fedâkârlığı ile her şey göze alınmıştır. Vatanımız, bir fert kalıncaya kadar düşmana teslim olmayacaktır. Gayret bizden, tevfik Allah’tan.’

Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Başkanı Arslan Bey kumandayı ele alarak her aşaması planlanmış olan harekâtı başarı ile idâre ederken Şeyh Ali Sezâi Efendi de Arslan Bey’in hemen yanıbaşında yerini alır. Şehir içi çatışmaların başladığı ilk günden son güne kadar çetelerin maneviyatının en üst noktada olmasının en önemli sebebi Şeyh Ali Sezai Efendinin dua ve tavsiyeleridir.

Harp bütün şiddeti ile resmen başlar. Heyeti Merkeziye’nin fiili harp ilânını bildirmesi bütün semtlerde halkın gayret ve cesaretle savaşa katılmasını sağlar.

Maraşlı çeteler önceden hazırlanan plan doğrultusunda hareket ederek şehrin giriş çıkışlarıyla mahalleler arasında bulunan sağlam yapılı kiliselere, konaklara, Taşhan, Gazhâne, Eytamhâne, Depo, Kışla, Alman ve Amerikan dâire ve binâlarına, Arasa Hanı’na yerleştirilen işgal kuvveti kıtalarına karşı mücâdeleye girişir. Kritik noktalar çeteler tarafından ele geçirilir. Böylece düşmanın harekât kabiliyeti büyük oranda kırılmış olur.

Arslan Bey’in önceden aldığı tedbirler dolayısıyla General Keret’in ‘Önemli noktaları işgal edin’ emri yerine getirilemez. Hükümet binâsını işgal etmeye gelen Fransız müfrezesi de Kızılkabırlık civârında çeteler tarafından püskürtülerek geri çekilmek mecburiyetinde bırakılır.

Şehrin önemli simâlarından olan Meclis idâre Kâtibi Zülkadirzâde Süleyman Bey de çatışmalar başladığında hükümette görevi başında bulunduğundan mıntıkasına yetişmek için yola çıkar. Çarşıbaşı civârından geçmekte iken Kırklar Kilisesi önündeki Fransız nöbetçilerinin ve Tüfekçi Hamamı etrafındaki Ermeni evlerinden açılan ateşten Allah’ın koruması ile yara almadan kurtulur.  (s: 7-9)

Önceden kararlaştırılan üç el ateş parolası ile savaş başlamıştır. Başladığı gibi devam eder ve takvimlerin 11 Şubat 1920 târihini gösterdiği 22. günün sabahında zafer, Kahraman Maraşlıların olmuştur:

Bu sırada Kışla civarında bir hareketlilik gözlenmişti. Karartı askerden ziyâde bir göç kafilesine benziyordu. Ateşkes emri verildi. Kafile ilerledikçe bunların Ermeni âileleri olduğu anlaşıldı. Bir müddet sonra düşman kolundan kaçan yüklü bir katır Türk siperlerinin önüne gelmişti. Tutularak hayvanın yükü muâyene edildiği zaman Ermenilere âit eşya olduğu görüldü. Düşmanın bâzı Ermenilerle birlikte şehri terk ettiklerine şüphe kalmamıştı. Gece yarısına doğru Kışlada yangın başladı.

Birinci Dünya Harbi’nin galip ve mağrur ordusu Maraş’ta Türk imanı ve kahramanlığı karşısında mağlup olmuş ve hayvanların ayağına keçe sararak kaçmış, kaçarken de kışlayı ateşe vermişti. Bazı mücâhitler sevince kapılarak, evvelce hazırlanmış olan büyük zafer bayrağını çekip kışlaya gitmek istiyordu. Düşman kaçmıştı. Fakat çatışmalar durmamıştı. Sabahın beklenmesine karar verildi.

Dâhiliye Nezâretine ve Üçüncü Kolordu Kumandanlığına gönderilen bugünkü raporda şöyle denilmekte idi:

‘Maraş bombardımanının yirmi ikinci gecesine rastlayan bu Çarşamba, Fransız askerleri şehrin her yanını ve resmî dâireleri ve câmileri, dünkü gün saat dokuzdan itibâren gece saat onbire kadar devamlı bir şekilde değişik yerlerden bombardıman ederek birçok binaları ve hükümet dâiresini yakmıştır. Daha sonra da, askerî kuvvetlerini ve cephanesini alıp, kışlayı da yaktıktan sonra İslahiye’ye doğru çekilip gitmiştir’

Düşmanın çekildiği anlaşılır anlaşılmaz teşkilâta şu mealde bir emir gönderildi:

‘Şimdi yapılan keşifte Fransız ve Ermenilerin huruç hareketleri yaptıkları anlaşılmıştır. Birçok Ermeni âilesi Kışladan Şükrü Bey zeytinliğine geldikleri ve Mercimektepe’deki Norman kuvvetlerine doğru ilerledikleri görülmektedir. Bu gece parolamız ‘Zafer’dir. Postalarınızı gönderip cephâne aldırınız. Düşman tâkip ve ateşe devam edilecek. Yine de düşmanın baskın yapması ihtimaline binaen tertibat almanız lazımdır.’

Fransızlar Maraş’tan çekilirken yanlarında jandarma kumandanı İsmail Hakkı Bey, Şişmanzâde Ârif, Kocabaşoğlu Hacı Nuri, Mühendis Abdüllatif Bey ve Belediye Başkanı Hacı Bekir Sıtkı Bey’i de beraberinde götürmüşlerdi.

Jandarma kumandanı İ. Hakkı dipçik darbelerine daha fazla dayanamayarak yürüyemez olduğundan yolda bırakıldı. Fransızları tâkip maksadı ile ertesi gün harekete geçen Kuvayi Milliye tarafından yolda bulundu. Maraş’a götürüldü. El ve ayakları donmuş olduğu için kurtarılamadı ve 22 Şubat günü vefat etti.

Bu sırada dün akşamdan beri kendisinden haber alınamayan Dr. Mustafa’nın da şehit edildiği haberi duyuldu. Dr. Mustafa’nın kimler tarafından şehit edildiği ile ilgili net bir bilgi olmasa da çeşitli iddialar bulunmaktadır.

Maraş harbi sadece Maraş’ta değil, Fransızların bütün Anadolu’da sonunu getirdi.

Le Temps gazetesi: ‘Eğer Mondros Ateşkes Antlaşması Türk ordusunu silahsızlandırsaydı, eğer bizden önce Kilikya’yı işgal eden İngiltere arkalarında silah bırakmasaydı, eğer Fransa’nın menfaat gözetmeyen politikası milliyetçilere açıklansaydı ve bu politika yabancı ajanlar tarafından durmadan tahrif edilmeseydi işler bu kerteye gelir miydi?’ diye yazıyordu.

Lyon Repuplician ise İngilizlerin Türkleri silahsızlandırmayı beceremediğini söylüyordu. Fransız kamuoyu ise Er menilerin tahriklerini olayların asıl sebebi olarak görüyordu.  

SERDAR YAKAR: Kahramanmaraş’ta 10 Mart 1965’de doğdu. İlk ve orta öğrenimini memleketinde tamamladı. Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümünden mezun oldu. İlk yazı çalışmaları lise yıllarında Erciyes dergisinde yayınlandı. Üniversite öğrencilik yıllarında ‘Hurûc’ dergisini çıkardı. Millî Gazetede ‘Gençlik’ ve ‘Kültür Sanat’ sayfaları hazırladı. ‘Kadın ve Aile’ ve ‘Gülçocuk’ dergilerinde Yazı İşleri Müdürü, Timaş Yayınlarında Editör olarak çalıştı. Kahramanmaraş Belediyesi Özel Kalem Müdürlüğü, Yazı İşleri Müdürlüğü, Terminal Müdürlüğü, Kültür ve Sosyal İşler Müdürlüğü, Kütüphaneler Müdürlüğü yaptı. Bir süre Belediye Memurları Sendikası (BEM-BİR-SEN)’in şube başkanlığını üstlendi. Yazı çalışmaları; yurt genelinde İslam, İlim ve Sanat, Altınoluk, Kadın ve Aile, Gülçocuk, Sur, Mavera, Yedi İklim, Şehir ve Kültür dergilerinde, mahall olarak da; Ukde Haber, Kahramanmaraş’ta Bugün, Kahramanmaraş Manşet, Kahramanmaraş’ın Sesi, Kimlik, Cesur Haber, Yorum gibi gazetelerin yanı sıra Uzunoluk, Kurtuluş, Dört Mevsim Maraş ve Alkış gibi dergilerdeyayınlandı. Bir gurup arkadaşıyla birlikte kurduğu Ukde Yayınları bünyesinde ‘Ukde Haber’ gazetesi ve ‘Kurtuluş’ dergilerini çıkardı. Kitap yayıncılığı yaptı. Birlik TV’nin kuruluşunda yer aldı. Haber 7’nin Kahramanmaraş temsilciliğini üstlendi. Mahallî yayın yapan Yunus Televizyonunda haftalık ‘Ukde Sanat Edebiyat’ programları hazırladı. 2003 yılında Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde Yüksek Lisans programını tamamlayarak ‘Yerel Yönetimlerde Alternatif Hizmet Sunma Yöntemleri: Kahramanmaraş Belediyesi Örneği’ adlı çalışması ile ‘Kamu Yönetimi Uzmanı’ unvanını aldı. Ortak ve müstakil olarak yayınladığı onlarca kitabı var. Hâlen Onikişubat Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdürü olarak görevine devam etmekte olup evli ve dört çocuk babasıdır.

UKDE KİTAPLIĞI:

Halifelik Üzerine

Halifelik, Allah’ın emri değil. Kur’ân-ı Kerim’de bütün insanlar yeryüzünün halifesidir.

Müslümanların devlet başkanlarına “halef olan” anlamında “halife” denmiştir.

Emevîler de Abbasîler de “halifeliği” siyasî güç olarak kullanmışlardır.

Bizde “halifelik” talebi, “Yeni Türkiye”ye karşı tavırdır. (M. Kemal, Osmanlı’dan sonrası için “Yeni Türkiye” der.)

Kuvayı Milliye kadrosuyla Türk Halkının önüne düşerek oluşturduğu güçle Emperyal güçlerin desteğiyle Anadolu’yu işkâl eden Yunan ordularına karşı verdiği başarılı Kurtuluş Savaşları sonucu Anadolu’yu Türk Milletine yeniden bağımsız bağlantısız vatan yapan Başbuğ Mustafa Kemal ATATÜRK’Ü şükran ve minnetle yat etmek her namuslu Türk vatandaşının vatandaşlık borcudur; vicdani borcudur.

Aşağıdaki yazıyı çok iyi kavrayarak Türkiye Cumhuriyetini kuran Başbuğ Atatürk’ün gerçekleştirdiği devrimlerinden Halifeliğin kaldırılması, Laik Cumhuriyetin kurulması ve üniter yapının oluşturulması dâhil ne kadar gerekli ve önemli olduğunu görüyoruz:

*

Okuduklarımızdan; tarihi bilgilerimizden edinimlerimizden bahisle;

Osmanlıyı 1299 yılında Oğuz Türklerinin Kayı Boyu kurmuştur.

Osmanlı imparatorluğu;

– 1299 da kurulmuş, 1579’a kadar 3 asır YÜKSELMİŞ….

– 1579 dan 1699 kadar,

1 Asır DURAKLAMIŞ.

– 1699 dan 1919 kadar.

GERİLEMİŞ VE YIKILMIŞTIR.

Gerçekte iki farklı Osmanlı vardı;

– Halifeliğe kadar olan Osmanlı… (1299-1517) Nam-ı diğer Türk İmparatorluğu

– 1517 tarihinde Halifeliğin alınmasından sonraki Araplaşan Osmanlı İmparatorluğumuz… Ve Araplaştıkça daha çok batan koca Osmanlı İmparatorluğumuz…

*

Aslında Türkler için her şey güzel gidiyordu…

Ta ki Halifelik sevdasına düşülene kadar…

O günkü şartlarda halifeliği olmazsa olmaz gören Yavuz Sultan Selim ile akıl hocası Şeyh İdris-i Bitlis-i ve diğerleri Memlukluların elinden Abbasi halifeliğini almak için Mercidabık ve Ridaniye savaşlarını tertip ederler…

Bu savaşların sonunda, kılıç zoruyla artık halifelik Türklerdedir. (1517)

Ama çok büyük bir sorun çıkar, çünkü Arap dünyası halifeliğin kendilerinden alınmasına şiddetle karşı çıkar ve Türk halifeye biat etmek istemezler…

İşte bu sorunu çözmek, Arapları, Türk halifeye bağlamak için Arapların da kabul edeceği bir orta yol bulunur.

Bu yol Mısır’dan ve Arap diyarlarından seçilecek iki bin civarında ulemanın, Mollanın, Ebussuud Efendilerin İstanbul’a davet edilerek, para, mal, mülk, arazi de verilerek kalıcı olarak yerleşmeleri sağlanır…

*

İmparatorluğu Araplaştırmak, diğer bir deyişle; Türk İslam’ının terk edilerek, Arap İslam’ına doğru evirilmesini sağlamak konusunda anlaşırlar.

Bu projeyi Araplar da destekleyince proje hayata geçer ve maalesef bundan sonra artık imparatorlukta “bugün de kısmen olduğu gibi” Türk kelimesi yasaklanır, “Türk’üm!”, “Türkmen’im!” diyen Kızılbaş diye aşağılanır, dışlanır, kafası kesilir.

Bu dönem sadece Kuyucu Murat Paşanın “Türk’üm!”, “Türkmen’im!” dedikleri için kafasını kestirip, kuyulara doldurduğu insan sayısı 158 bindir.

Maalesef Osmanlının son 350 yılı ilk 250 yılın aksine, Türklere zulümle geçer, sıkı bir Arap tandanslı mezhepçilik kurulur…

1603 yılına gelindiğinde artık Ehl-i Beyt Türk Tekkeleri yasaklanır, kapatılır; yerine Halidî, Nakşî, Kürdî Tekkeler kurulur.

Yine bu dönem Kürtlere sayısız imtiyazlar verilir,

1839 birinci Tanzimat Fermanına kadar Kürtler askerlikten bile muaf tutulurlar. (Kürtlere Şah İsmail diyeti ödenir…)

Yine bu dönem Türkler, saraydan, ordudan ve müesses nizamdan tasfiye edilirler…

*

Türklerin askeri ve siyasi gücünü kırmak için bu Arap mollaların fetvalarıyla, serdengeçti birlikleri sadece Türklerden oluşturulur ve en ön safta savaştırılır, böylece kırdırılırlar, ganimet bile toplatmazlar…

Ganimeti de saraylardaki Arap mollalar ile işbirliği yapan yeniçeriler kendi aralarında paylaşırlar…

Ordudan, saraydan ve müesses nizamdan yavaş yavaş tasfiye edilen, kafası kesilen, sürgün edilen Türklerin bir kısmı bu mollalara kızar ve canını kurtarmak için de Kürtleşmeyi ana stratejik hedef olarak seçerler.

Bu aşiretler ve boyların en büyükleri Avşarlardır, Halaçlardır, Mukri, Bayat, Beğdili, Evya, Yıvadır… Buna tarihimizde “Ekrad (kürtleşmiş) Türkmanlar” denir…

*

Yine Kelkit’ten Hakkâri’ye kadar olan bölgede yaşayan Akkoyunluların büyük bir kısmı İran’a gider. (Bugün dünyanın en büyük Türk nüfusunun yaşadığı başkent Tahran’dır…)

Böylece yüzyıllarca başımızı ağrıtacak Kürt sorunu ve bu politikalar sonucu gelişir ve büyür.

Osmanlı öyle bir açmaza düşmüştür ki, ne halifelikten vazgeçebilir, artık ne de imparatorluğun kan kaybetmesini durdurabilir… Çünkü imparatorluğu kuran asli unsur Türkmenler dışlanmış, mezhepçiliğe kurban edilmiştir…

Mollalar, başta matbaa olmak üzere bir sürü saçma sapan fetva verirler…

Ve sonuçta Osmanlı’ya Rönesans’ı ıskalatırlar, Rönesans’ı İngiltere kapar…

Matbaa Osmanlı’ya ilk kez 1480’de Yahudiler ile gelir, sonra 1527’de Ermeniler matbaaya kavuşur. 1563’te ise Rumların matbaası vardır.Bu meşhur mollalarımız her seferinde yeni bir fetva ile bizimkilerin matbaaya kavuşmasını engellerler, ta ki Batı Rönesans’ı ve aydınlanmayı yakaladıktan, yani 240 yıl sonra, 1727’de İbrahim Müteferrika’nın çabaları ile matbaaya kavuşuruz; ama bilgiye sahip olmak için artık çok geçtir…

*

Şimdi açıkça şu soru sorulmalıdır:

1299’dan 1683 Viyana Bozgunu’na kadar savaştığı tüm savaşları kazanan bir Türk imparatorluğu (Osmanlı) varken; neden son 250 yılda girdiği tüm savaşları kaybedip, bir de Kurtuluş savaşı yapmak zorunda kalmıştır?

Osmanlı bu dönemde; yani yaklaşık son 250 sene, 1683 Viyana Bozgunu’ndan, nihayet 1922’de Ankara, Haymana Ovası’nda yapılan Sakarya Savaşını kazanana kadar tüm savaşları kaybetmiştir.

Acaba; Halifelik ve akabinde yürütülen Türk düşmanı, Arap tipi mezhepçi politikalara dönülmeseydi; koca bir imparatorluk batar mıydı?

Ve yine; Yunus Emre’lerin, Hacı Bektaş’ların, Seyit Gazi’lerin, Ahmet Yesevi’lerin İslam’ı, İslam değil miydi?

Osmanlıyı kuran Şeyh Edebali’lerin İslam’ı, Akşemseddin’lerin İslam’ı İslam değil miydi de, Ebussuud’lara teslim edip batırdık koca imparatorluğu…

Umarım bugün aynı vahim hatalara düşmeyiz!!!

Ve Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi der ki:

“Din bir seçimdir, ama Türklük kaderdir!”

*

Kutsal, sınırsız yetkili bir halife anlayışı, İslam’da yoktur. Bir toplumun, milli değerlerini temsil etmesi gereken, kanunlara ve adalete uygun iş görüp insanlık değerlerine de uyan, bir yönetici ve danıştığı insanlar ve kurumlar vardır. Bu yöneticinin adı, o toplumun kültürü ve geleneklerine bağlı bulunarak ve yeniliklere de açık olarak, han, hakan, şah, şehinşah, padişah, başkan, cumhurbaşkanı olur. Bunun İslam’a da, toplumun gelişmesine de uygun olanı, seçimle bu göreve gelmesidir. Bu şartları taşıyorsa, böyle birine halife deseniz de ne farkeder? Şu muhakkak ki; yeryüzünde, mecazen de olsa Allah’ın gölgesi, vekili olamaz.

Birçok konuda olduğu gibi, siyasi, idari konuda da yanlış dinî anlayışlarımızı düzeltmek zamanı, hâlâ gelmedi mi?

Çağın gerektirdiği bilimsel çalışmalarıyla hayatı kolaylaştıran, dünyayı yaşanır kılan; insanlığı aydınlatarak önünü açmış; rehber olmuş insan onurunu öne çıkaran; bütün münevverlere selam olsun.

Niye Gittin Yamandın Ona?

                Şunu hiçbir zaman akıldan çıkarmamak lâzımdır ki dünya milletleri arasında Türk Milleti kadar, hoşgörülü, alçak gönüllü, vicdan sahibi başka bir millete daha rastlayamazsınız. Bu milletin bazı hasletlerini kötüye kullanmak isteyen art niyetli kimseler, insanımızın hoşgörü ve alçak gönüllü olmalarından istifade ederek her zaman milletin bu güzel özelliklerini çıkarları için kullanmışlardır.

                Bu bahsettiğim konuları son yıllarda, geçirdiğimiz son genel ve yerel seçimlerde aşikârane gördük ve yaşadık.

                Tamam, Türk milliyetçileri ve Türk Ülkücülerinin tek partisi yoktu, MHP den ayrılan 4-5 Partinin tamamı Türk Milliyetçileri ve Ülkücülerini hepsini birden barındırmaktan uzaktı. Bunu fırsat bilen Şahsi hırslarının kurbanı olmuş, makam mevki ve dünyevi çıkarları uğruna işbirlikçiliği ve ihanet çetesi şark kurnazları ve insan bezirgânları her seçimde olduğu gibi bu son genel seçimlerde yine devreye girdi. Bunlar arasında kısa vadede başarı kazananların olduğu da söylenebilir. Bunlardan birinin isminin de çekinmeden söylemek gerekirse Sinan Ogan olduğunu sayabiliriz.

                Sinan Ogan, daha evvel MHP de siyaset yapmış, milletvekili olmuş sonrada parti disiplinine uymadığı için MHP’den ihraç edilmişti. Ogan, genel seçimlerin propaganda süresi boyunca televizyonlarda sürekli “ATA İTTİFAKI” adına Ülkücülerden oy istemiştir. Burada kabul etmek gerekir ki kendi adına başarılı da olmuştur. Ama seçimlerde tercihini herkes “MİLLET İTTİFAKI” lehine kullanacağını düşünürken o, nedense desteğini sürpriz bir şekilde  “Türk Milliyetçiliğini ayaklarımın altına alıyorum” diyen “CUMHUR İTTİFAKI” liderinin lehine kullanmıştır.

                Seçimler sonrası adının bazı akçeli işlere karıştığı söylense de, onu eğer yaptıysa Ankara’nın göbeğinde bir milyon dolarlık malikânesi, milyonlar değerinde arabası ve pis günahlarıyla baş başa bırakırken, Türk Milliyetçisi ve Ülkücülerinin bir defa daha hayal kırıklığı yaşadıklarını görmek aynı gelenekten gelen bizleri derinden yaralamıştır. Umuyorum ki bu defa elini Ülkücülerin üzerinden çeksin. Çünkü Ülkücüler kimsenin uşağı değillerdir.

                Çorum İl Başkanlığının açılış konuşmasında kendisi hakkında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın: “Bana gelince söylemeğe bile gerek yok demişti.” Sözünün arkasından bir vatandaşın: “Niye gittin yamandın ona” sözleriyle tepki gösterdi. Bana kalırsa bu tür tepkilerle daha çok karşı karşıya kalacak ve belki de parti kurmaktan dahi vaz geçecek.

                Sinan Ogan, CHP’nin son yapılan seçimlerde kullandığı “Türkiye İttifakı” projesini başarılı görmüş olacak ki, partisinin adını da “Türkiye İttifakı Partisi” koymuş hayırlı olsun. Partisinin Mersin İl Başkanlığının açılışında basına verdiği demeçte: “Bugün gördük ki Altılı Masa, Türkiye’yi yönetme iktidarında değilmiş. Net bir şekilde görüyoruz ki, eğer biz Altılı Masa adayını destekleseydik ve cumhurbaşkanı seçtirseydik, Türkiye bugünlerde yeniden seçimi konuşuyor olacaktı. Türk ekonomisinde kriz olacaktı, Türkiye’de siyasal kavga giderek derinleşecekti.”

                Bu sözlerin neresinden bakarsanız bakın, tutarlı hiçbir tarafı yok. 12 Şubat 2022 yılında kurulan 6’lı Masa bir yılı aşkın süredir “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi”ni “Parlamenter sistem”e dönüştürmek için çalışıyordu. Seçim kazanıldıktan sonra tabii ki yeniden seçime gidilecek ve Parlamenter sisteme geçilecekti. Bunda anlaşılamayan ne var doğrusu anlamakta güçlük çekiyorum.

                Ogan, Ekonomik kriz çıkardı diyor, şu anda gri listede bulunan Türk ekonomisinde krizin olmadığını kim iddia edebilir? %70-80 Seviyelerinde olan enflasyon karşısında 10,000 Lira maaş alan emekli bugün sokaklarda hak arama mücadelesinde bulunuyorsa derinleşmiş bir ekonomik krizin olmadığını kimse iddia edemez.

                “Türkiye yenden seçimi konuşuyor olacaktı” cümlesine gelince: Eğer bugün Türk siyasetinde seçim konuşulmuyorsa; bu tamamen muhalefetin acizliğinden, iktidara hazır olmayışından konuşulmuyor. Yerel seçimler neticesinde iktidar partisi çoğunluğunu kaybetmiştir, oy çokluğu itibarıyla ikinciliğe düşmüştür ve Türkiye bugün azınlık hükümetiyle yönetilmektedir.

Milletimizin Yüreğini Sızlatan Savurganlıklar

“İster merkezi idare ister yerel yönetim olsun, milletin vergilerini harcayan hiçbir kurum, insanımızın yüreğini sızlatacak bir savurganlık içinde olamaz.”

AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı R.T. Erdoğan’ın savurganlıklar konusunda söylediği bu söz ve bu kapsamda diğer ifadeler içinizi rahatlatmıştır umarım.

Cumhurbaşkanının “Milletin, çoluk çocuğunun rızkından keserek oluşturduğu, kıt kaynakların birilerinin şahsi reklam bütçesine dönüşmesini hoş karşılayamayız. Son dönemde eş, dost ve hısım atamalarıyla birlikte maalesef kamu imkânlarının kişisel amaçlar için kullanıldığını üzülerek görüyoruz” şeklinde ifade ettiği tespite katılmamak mümkün mü?

“Atanmış veya seçilmiş fark etmeksizin tüm makam sahipleri daha dikkatli, daha hassas davranmalı, kamu malına özen göstermelidir.” Doğru değil mi?

Benim içimi rahatlatan bu cümleleri duyduğumda, yanlış anlama gibi bir hataya düşmemek için, CB’nın konuşma metnini İletişim Başkanlığı’nın resmi sitesinden bulup okudum. Her okuduğumda şaşırmadım desem yalan olur. Ama eylemler ile söylem ne kadar farklı da olsa, ülkem adına sevindim.

****************************

O Ne Söyledi, Ben Ne Anladım?

Mademki “asrın liderimiz” böyle koydu sınırları, buna herkes uyacaktır. Öyleyse ülkemizde iktidar yeni bir “reform” yapacak ve şu gelişmeler yaşanacaktır:

Artık, milletimizin kıt kaynakları israf edilmeyecek, verimli alanlarda kullanılacak, kamu hizmeti olarak halkımıza geri dönecek.

Artık Meclis Başkanı veya bakanlar (kim bilir, belki de Cumhurbaşkanı bile) aileleri, ekipleri veya basın mensuplarıyla yaptıkları ülke içi ve dış gezilerinde özel uçaklar kullanmayacak, tarifeli uçaklarla uçacaktır. Bunun için “itibardan tasarruf olmaz” ilkesi rafa kaldırılacaktır.

Artık, makam uçağı ve makam aracı saltanatı sona erecektir. Gerçi Almanlar bizi kıskanmaz olurlar ama kamu uçağı ve makam aracı konusunda Almanya standartlarına inilecektir. Araç kullanılması çok gerekli olan hizmetlerde, Alman arabaları yerine “yerli ve milli” araçlar kullanılacaktır.

Artık, her dereceden kamu yöneticileri, hem de atanmış veya seçilmiş olduğuna bakılmaksızın, kamu parası ile yapılmış yatırım ve hizmetleri kendi reklam aracı olarak kullan(a)mayacak.

Belediyenin veya merkezi idarenin kamu parası ile yaptığı yatırımları tanıtan afiş ve pankartlarda belediye başkanlarının, bakanların veya Cumhurbaşkanının ismi ve resmi ön planda gözükmeyecek.

Artık, kamu kurumlarında sadakat değil, liyakat esas alınacak; eş, dost, hısım kayırmacılığına son verilecek.

Yanlış anladıysa özür dilerim.

****************************

Kamu Personeli Sayısı

AKP iktidara gelmeden kamuda çalışanların sayısını azaltmayı vaat etmişti. Fakat 21 yıllık AKP iktidarları döneminde kamu personel sayısı yüzde 71 oranında arttı. Yani kamu personel sayısı 3 milyon 12 binden, 5 milyon 176 bin kişiye çıktı. Türkiye’de, kamu çalışanlarının toplam istihdama oranı, yüzde 12,6 idi, yüzde 16,1’e yükseldi.

(Hadi biraz ironi yapalım.) İktidar, kendi parti programına rağmen, böyle bir uygulama yaptıysa “savurganlık” veya “eş, dost, hısım kayırması (nepotizm) ya da partizanlık” düşüncesiyle yapmamıştır. Ülkede bu kadar çok seçim olursa “seçim ekonomisi” denilen bir uygulamadan kaçamazdı herhalde J.

Önümüzde 4 sene seçim yok. Tabii muhalefet “erken seçim” diye tutturup hükümeti bir “seçim ekonomisi” uygulamaya zorlamazsa. Yakın zamanda seçim ihtimali kalmazsa, bakın bakalım kamu personel sayısı azalacak mı artacak mı?

Hele bir de seçimi anlamsız kılacak bir Anayasamız da olursa… O zaman bakın hiç eş, dost, akraba atamaları kalacak mı? Parti referansıyla veya nepotizm sebebiyle alınmış olup verimsiz çalışan kamu personeli yine millete yük olmaya devam edecek mi?

*****************************

Verimsiz ve Pahalı Yatırımlar

“Kamuda tasarrufu sadece harcamaların kısılması olarak göremeyiz. Mevcut kaynakların verimli hizmetlere yöneltilmesi ve hizmetlerin mümkün olan en düşük bütçeyle yapılması da önemlidir.”

Bu sözün sahibi olan kişinin var olan kamu hastanelerini kapatıp şehir hastaneleri yapmak, “Kanal İstanbul” gibi getirisi olmayan rant projeleri, uçak inmeyen hava limanları, başka ülkelerde yapılan benzerlerinin 10 katı maliyetle köprü, tünel, yollar yapmak gibi yanlışlar yapmayacağını beklemek çok mu saflık olur?

*****************************

Sayıştay Denetimi

Muhalefetin “kamu harcamalarının denetimden kaçırıldığı, en önemli kamu kurumlarının harcamalarını Sayıştay denetiminden kaçırıldığı” iddialarına karşılık devletimizin başı bakın ne diyor?

“Kamu kaynaklarının mevzuata uygun olarak harcanabilmesi açısından da Sayıştay’ın denetimleri daha da önem kazanmıştır.”

Parlamenter düzende yasama organı yürütme organına gelir elde etme ve harcama yetkisi verir. Dönem sonlarında ise verdiği yetkinin nasıl kullanıldığının hesabını sorardı. Sayıştay eskiden bu ihtiyacı karşılardı. Düzenlediği denetim raporlarıyla Meclisi bilgilendirirdi. Meclis bu raporlara dayanarak yürütme organını aklar ya da aklamazdı. Hatta bütçesi reddedilen hükümet düşerdi.

Cumhurbaşkanlığı Sistemi ile ne Meclis denetiminin önemi kaldı ne de Sayıştay raporlarının.

Cumhurbaşkanı artık Sayıştay denetiminin önemine vurgu yapıyorsa, iflah olmaz bir iyimser olarak, beklentimi söylesem tuhaf karşılamazsınız umarım:

Bundan böyle Sayıştay denetiminden muaf tutulan TOKİ, SGK, Varlık Fonundaki en büyük şirketlerimiz vd kurum ve kuruluşlar yeniden Sayıştay denetimine tabi tutulabilir.

Aynı şekilde Kamu İhale Kanunu’nda yapılan değişikliklerle enerji, su, ulaştırma ve telekomünikasyon sektörlerinde faaliyet gösteren şirketler; KİT’ler, Belediye Şirketleri yasanın kapsamından çıkartılarak denetimden muaf tutulmuştu. CB’nın sözlerinden, herhalde bu kurumun denetiminin de önemini kavradığını düşünmek istiyorum.

Hatta bu anlayışa evrilirse, TCMB, DDK, TÜİK, BDDK gibi bağımsız ve tarafsız olması gereken kamu kuruluşlarına bağımsız ve tarafsız olma imkanını verecek yasal/ anayasal değişiklikleri de yapıverir.

Bu kadar da iyimserlik olmaz demeyin. Hayali bile güzel düşüncelerden zarar gelmez.

Yesevîzâde Alparslan Yasa İle Şemseddin Sâmi’nin Türk-İslâm Birliği Düşüncesi Hakkında Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Hazırladığı ve milletimizin istifâdesine sunduğu ansiklopedi ve sözlüklerle tanınan Şemseddin Sâmi’nin Şark ve Garp Türkçesi hakkındaki düşünceleri sizce doğru mudur?

Dr. Yesevîzâde Şâkir Alparslan Yasa: 23 Ocak 1900’de Kamûs-ı Türkî’sine mukaddime olarak kaleme aldığı ve Türkçe hakkındaki son yazılarından biri olan ‘İfâde-i Merâm’ında da fikri hep aynı idi: (Şark Türkçesi ile Garp Türkçesi) beyinlerindeki fark, bunların ayrı ayrı iki lisân addolunmasını mûcib olacak derecede değildir; bilakis bir lisân olduklarını isbât için en büyük delil, ikisinin de kavâid-i sarfiye vü nahviyelerinin esâsen bir ve müşterek olmasıdır. (ŞS 1900; M. Kaplan ve ark. 1979: III/301)

Şemseddin Sâmi’nin bu suretle ömrünce müdafaa ettiği fikir sempatiyle karşılanabilir. Fakat temenni başka, vakıa başkadır. Bir kere, Özbekçeden Kırgızcaya bütün Türkistan dilleri, ‘Şark Türkçesi’ ismiyle tek bir dil gibi mütalâa olunabilir mi? Oğuzca grubu içinde yer alan İstanbul Türkçesi ile Âzerî Türkçesi dahi birleştirilebilir mi? Meselâ bu iki dil veya lehçe arasındaki gramer, kelime hazinesi ve telâffuz farkları nasıl giderilecektir? Dahası, her iki topluluk da, kendi dilinden memnunken ve bu dille edebî ve her cinsten sayısız eser vermişken, bu ecdat mirasına sırtını dönüp başka bir anlayışla eser vermeye mi yönelecektir? Aslında, her iki dil de kendi bütünlüğü içinde güzel değil mi? Her iki topluluk arasındaki karşılıklı sevgi ve saygı, o dilleri oldukları gibi kabul etmeyi icap ettirmez mi? Dilleri birleştirmeye çalışarak bir ittihat teşkil etmeye çalışmak yerine, her iki topluluğun da birbirinin dilini öğrenip, birbirinin her hâli, her meselesiyle yakından meşgul olup, birbiriyle dayanışıp bu suretle birbiriyle kaynaşması daha makul, daha semereli bir yol değil mi?

İstanbul ve Bakü Türkçeleri nokta-i nazarından yürüttüğümüz bu muhakeme pekâlâ diğer Türk dilleri için de ileri sürülebilir.

Çetinoğlu: Meseleye Türk Birliği açısından bakarsak…

Dr. Yasa: Şemseddin Sâmi, bir birlik fikrini ortaya atarken, sâdece dile ehemmiyet veriyor ve birliğin bu sâyede sağlanabileceğini düşünüyor. Oysa, az önce de belirttiğimiz gibi, gerek Şark Türkleri, gerekse diğer Müslümanlarla yakınlaşmak ve dayanışmak için bir dil birliği şart değildir. Mühim olan, bir bütün hâlinde kültürler arasındaki yakınlık ve tarafların birbirlerine karşı duydukları sevgi ve saygıdır. Dil, kültürün en mühim iki rüknünden biri olmakla beraber, kültürün başka cepheleri de vardır ve o sahalardaki yakınlık da sıkı bir teşrik-i mesainin objektif temelidir. Kaldı ki kültürle alâkalı yakınlık bir tarafa, iktisadî-siyasî menfaatler, coğrafî yakınlık gibi maddî âmillerin de toplulukları bir birlik teşkil etmeye veya en azından sıkı işbirliğine götürdüğü malûmdur.

Diğer taraftan, 19. asrın ortalarından yakın zamanlara kadar Rusya esâretinde kalan ve hâlâ da tam mânâsıyla istiklâl ve hürriyetlerini elde edememiş olan bir Türkistan ve Âzerbaycan’la ne derece işbirliği ve yakınlaşma mümkün olabilirdi? Yapılması lâzım gelen, Şemseddin Sâmi’nin de tavsiye ettiği gibi, hiç olmazsa Türkiye mekteplerinde târihî seyri içinde Türkistan ve sâir Türk topluluklarının kültürünün öğretilmesi ve öncelikle kültür mübadelesi ve haber alış-verişine ehemmiyet verilmesiydi. Fakat Hükûmetler imkânları dâhilinde olan böyle bir siyasetten dahi içtinap ettiler. Bu hususta ikazda bulunan ve tavırlarda bir değişiklik göremeyince de kızgınlık duyan Şemseddin Sâmi’ye herhalde hak vermek gerekir.

Çetinoğlu: İyi niyetli bir düşünce olarak kabul edilemez mi?

Dr. Yasa: Şemseddin Sâmi, bu gibi mülâhazalarla bâzı bakımlardan takdir, bâzı bakımlardan ise eksik bulunup tenkid edilebilir. Mamafih, asıl mühim olan, onun, inançla, iyi niyetle bir Türk birliği ve Müslümanlar arası işbirliği fikrini işlemiş, buna çalışmış, ayrıca –muasırı hiç kimseye müyesser olmayan- devasa eserlerle Türklüğe hizmet etmiş olmasıdır.

Çetinoğlu: Şemseddin Sâmi’nin Türkçe anlayışı hakkında neler söyleyeceksiniz?

Dr. Yasa: Şemseddin Sâmi’nin, 1313 Rumî / 1897 Milâdî yılında Tercümân-ı Hakîkat ve Musavver Servet-i Fünûn, Nüsha-i Fevkalâde içinde neşredilen ‘Lisân ve Edebiyâtımız’ başlıklı makalesinde, kendi Türkçe anlayışını gayet derli toplu bir şekilde ortaya koyduğunu görüyoruz. Bu anlayış, aslında, Şehîd Sultan Selîm ve Sahaflar Şeyhizâde Es’âd Efendi’den başlayarak I2. Mahmud, 2. Abdülhamîd gibi padişahlar, Mustafa Reşîd Paşa, Sâdık Rifat Paşa, Edhem Pertev Paşa, Sâdullah Paşa gibi Devlet adamları, Münif Paşa, Şinâsî, Âgâh Efendi, Nâmık Kemâl, Ziyâ Paşa, Ahmed Cevdet Paşa, Ahmed Midhat Efendi ve sâir modern müellif ve edebî yazarlarla devam eden ve Tevfîk Fikret, Hâlid Ziyâ, Mehmet Necip Türkçü, Ömer Seyfeddin, Ziya Gökalp, Mehmed Âkif, Refik Halid, Yahya Kemal, Yakup Kadri, Reşat Nuri, Peyâmi Safâ, Necip Fâzıl, Hakkı Süha Gezgin, Nihad Sâmi, Abdülhak Şinâsi Hisar, Sâmiha Ayverdi, Yavuz Bülent Bakiler gibi yakın devir yazarlarıyla kemâle eren aynı çizgidedir. Zâten, kendisi de, ‘Şiir ve Edebiyattaki Teceddüd-i Ahîrimiz’ başlıklı makalesinde, edebiyat-ı garbiyeye imtisâlen dil ve edebiyatımızda yepyeni bir çığır açan Şinâsî, Nâmık Kemâl, Ziyâ Paşa gibi ‘terakkîperver’ yazarları kendine üstad bilerek tebcîl eder ve on üçüncü hicrî asrı, edebî planda, onların asrı olarak anar. (ŞS 28 Kasım 1898; M. Kaplan ve ark. 1979: III/318-320)  Ona göre:

Edebiyat-ı cedîdemizin esâsını vaz’eden, lisânımızı ‘sanâyi-i lâfziye’den kurtarıp sâde, güzel ve tabiî bir tarz-ı ifâde tarîkini açan, şüphesiz, Şinâsî ile rüfekasıdır ki bu meyânda Reşîd Paşa’yı dahi unutmamak ıktizâ eder. (ŞS 28 Kasım 1898; M. Kaplan ve ark. 1979: III/319)

Hiç şüphesiz, Şemseddin Sâmi’nin de daha ileri bir merhalesini teşkil ettiği bu Türkçe anlayışında unutulmaması iktizâ eden bir öncü isim de, -ilk sahih edebî tercümemiz ve muhtemelen ilk modern edebî nesir örneğimiz olan-  Muhâverât-ı Hikemiye’nin mütercimi Münif Paşa’dır. (Yasa 2014: 103-117)

Bu çizgideki anlayış, esas itibariyle, Ömer Seyfeddin’in tâbiriyle ‘Enderun Dili’ olarak isimlendirilebilecek ve ayrıca Türkçe, Arapça ve Farsçanın halitası sun’î bir dil sıfatıyla ‘picin (pidgin)’ olarak vasıflandırılabilecek resmî yazışma ve Dîvan edebiyatı dilini terk edip, onun yerine, İstanbul’un güzîde muhitlerinin konuştuğu Türkçeyi, -hususen tercümeler vasıtasıyla onu daha da geliştirerek- resmî ve edebî yazı dili yapmak emelindedir.

Şemseddin Sâmi, ‘Lisân ve Edebiyâtımız’ başlığını taşıyan özlü makalesinde, Türkçeyi ana hatlarıyla târihî seyri içinde ele almakta, ilk olarak, Türkçenin, başlangıçta, cesûr ve cengâver bir kavim olan Türklerin tabiatına uygun olarak haşîn ve kaba bir lisân iken, Uygur lisânı ile, fevkalâde gelişerek yazılır, okunur ve her ifâdeye elverişli bir lisân hâline geldiği tespitinde bulunmaktadır. (ŞS 1313/1897; Tural 1999: 72) Fakat Türkler, Müslüman olduktan sonra, Arapça ve Farsçaya ehemmiyet verip kendi lisânlarını ihmâl etmişlerdir. Bu suretle, Türkçe, beş-altı asır edebiyatsız, sâdece konuşulan bir dil olarak kalmış, sonradan, her ne kadar, Osmanlı Devleti’nin başlangıcında yazılı eser verilmeye başlanmışsa da, bunlar sâde, lâkin oldukça kaba şiir ve nesirlerdir ve hiç birinde düzgün bir ibâre ve âlî bir fikre tesâdüf olunmuyor.  (ŞS 1313/1897; Tural 1999: 72-73) Türkçenin kabalığı ancak hicrî on birinci asırda kaybolmaya başlıyor ve artık Nâbî’lerin, Bâkî’lerin âsârında kabalık eseri görülmüyor. (ŞS 1313/1897; Tural 1999: 73) Ne var ki bu arada Türkçe yeni bir illete duçar olmuştur: Yazı dili, ekseri Türkçe denilemiyecek kadar elfâz ve tâbirât-ı Arabiyye ve Fârisiyye ile memlû ve ‘sanâyi-i lâfzıyye’ dedikleri soğuk ve külfetli bir takım teşbîhâttan ve münâsebetsiz mazmunlardan ibâret hâle gelmiştir. (ŞS 1313/1897; Tural 1999: 73)

Çetinoğlu: Doğruya – güzele teveccüh yok mu?

Dr. Yasa: Mamafih, bu sapmaya mukabil, bir başka şaşırtıcı gelişme yaşanmıştır ki o da hassaten İstanbul’da konuşulan dilin, tedrîcen incelip fevkalâde bir nezâket ve letâfet peydâ etmesidir. (ŞS 1313/1897; Tural 1999: 73) Evet, bu Türkçe, aslından en fazla uzaklaşmış olmak hasebiyle, Eski Türkçeye göre en galat olanıdır; lâkin kürre-i arzın üzerinde söylenilen Türkçelerin en güzeli, en şirini, en lâtîfi, […] en zarîfidir. (ŞŞ 22 Ağustos 1898; Levend 1972: 222) Hakikaten:

Türkçemiz, eski huşûnetinden aslâ eser kalmıyacak derecede latîf ve şirin bir lisân oldu. Cengâver ve haşîn bir aşîret lisânı hâlinden çıkıp en nâzik ve en güzel perîpeyker ve meleksîmâ bir kızın ağzının letâfetini arttıracak bir halâvet peydâ etti. (ŞS 1313/1897; Tural 1999: 74)

Bu noktada, en yüksek seviyede Türklük şuuruna ve derin bir Türkçe sevgisine sâhip olan Şemseddin Sâmi, (Türkçe, Arnavutça, Arapça, Farsça, Eski Yunanca, Modern Yunanca, Fransızca, İtalyanca ve Almanca gibi) dokuz lisan bilen (İsmail Habib 1944: I/133)  bir lisaniyat âliminin emniyeti içinde şu iddiayı ileri sürmekten çekinmez:

Mübâlâğasız ve mücerred gayret-i milliye sâikasıyla olmıyarak ağyârın dahi tasdîkiyle diyebiliriz ki lisân-ı millîmiz olan Türkçe, dünyânın en güzel lisânı değil ise, hele en güzel lisânlarından biri olduğunda asla şüphe yoktur!  (ŞS 1313/1897; Tural, 1999 s. 74)

Çetinoğlu: Konuşma bu noktaya gelmişken lisanımız ile edebiyatımızı mukayese edebilir miyiz?

Dr. Yasa: Şemsettin Sâmi diiyor ki:

Lisânımız pek güzel bir lisândır. Edebiyâtımız nîçin onunla mütenâsip olmasın? (ŞS 1313/1897; Tural 1999: 75)

Başka tâbirle, neden o güzelim İstanbul Türkçesini edebiyat ve resmî yazışma dili yapmayalım? Bu hususu, makalesinde, kuvvetle dile getirmektedir:

Dedik, yine tekrâr ederiz: Lisânımız pek güzel bir lisândır. Söylediğimiz gibi yazsak ve o şîve ve kāide dâhilinde ıslâh ve terakkîsine çalışsak, lisânın güzelliğiyle mütenâsib mükemmel bir edebiyâta mâlik olacağımızda şüphe yoktur. (ŞS 1313/1897; Tural 1999: 78)

Aksi hâli ise, dünyâda eşi, benzeri olmayan bir garabet olarak görür ve her fırsatta konuşma dilinin edebiyat dili hâline getirilmesini ister. Bu fikrini müdâfaa etmek için kaleme aldığı makalelerinden biri de, 27 Rebiülevvel 1316 târihli Sabah gazetesinde neşredilmiştir ve ‘Yine Lisân ve Edebiyâtımız. Tarîk-ı Islâh’ başlığını taşımaktadır. Dil ve edebiyat târihimiz bakımından yine pek mühim olan bu makalesinde, bu meseleyle alâkalı olarak bilhassa şu pasajlar dikkati çekiyor:

Hulâsaten ifâdesi lâzım gelse, lisân ile edebiyâtımızı birleştirmeli demek ıktizâ eder. Evet, dünyâda tekellüm lisânı başka ve lisân-ı tahrîrîsi başka bir kavim varsa, o da biziz! Bizim yazdığımız lisân, söylediğimiz lisânın büsbütün gayri bir şeydir…

Bir mâhir münşîmizin ve tâbir-i âmiyânece, iyi bir kâtibimizin kaleminden çıkan bir eser, ümmî bir Türke okunsa, bir şey anlar mı? Okuduktan sonra, kendisine bu Türkçedir desek, inanır ve tasdîk eder mi? Tahrîrî, edebî ve resmî lisânımız, hâvî olduğu kelimât-ı Arabiyye ve Fârisiyyesiyle, zincirli rabt-ı kelâmıyle, tarz-ı ifâdesiyle ve hele yazdığımız gibi okuyacak olsak, o telâffuziyle, dünyânın hiçbir köşesinde söylenir mi? Veya söylenmesi mümkin midir?

Bizim bu bâbda en evvel yapacağımız şey, lisân-ı edebî ve tahrîrî ile lisân-ı tekellümümüzün tevhîdine çalışmaktan ibârettir. Biri tabiî, dîğeri sun’î olan bu iki lisânı birleştirmeli ve daha doğrusu sun’îsini kaldırıp bütün âlemin yaptığı gibi söylediğimiz lisânı yazmalı ve edebiyâtta dahi onu kullanmalıyız. (ŞS 15 Ağustos 1898; Levend 1972: 221-222)

Çetinoğlu: Bu umevzuda ümitli midir?

Dr. Yasa: Yalnız ümitli değil, aynı zamanda emindir. O, bu hedefin tahakkuk edeceğinden, hatta etmeye başladığından da emindir:

Hah nâhah İstanbul Türkçesi lisân-ı edebî ve tahrîrî sıfatını alacaktır ve belki de almıştır. (ŞS 15 Ağustos 1898; Levend 1972: 222)

Mehmed Emin Yurdakul’a gönderdiği takdirkâr mektubunda yer alan şu sözlerinde de, kendisinin, hem dilde, hem de edebiyatta halkı (avâmı) ve halk dilini esas aldığı, hatta edebiyatı milletin fikir ve hislerinin yine milletin diliyle terennüm edilmesi olarak târif ettiği görülüyor:

Çetinoğlu: Misal verebilir misiniz?

Dr. Yasa: Şöyle diyor:

Sırası düştükçe defaatle söylemişimdir, yine söylerim: Edebiyât ve alelhusûs şiir, hissiyât ve efkâr-ı milliyenin tasvîrinden, lisân-ı edebî, herkesin söylediği lisânın düzgüncesinden ibâret olmak ıktizâ eder. O hissiyât ü efkâr istediği kadar teâlî etsin, o lisân istediği kadar mükemmel ü musannâ olsun, lâkin yine temeli, kökü, mebdêi ‘avâm’ dediğimiz efrâd-ı ümmetin kalbinde, beyninde, dilinde olmalıdır. Efkâr ve hissiyât-ı milliyenin millî bir lisânla ifâdesi: İşte şiir, işte edebiyât! (Levend 1972: 265; Akün 1979: 11/421)

Şu var ki halkın, daha doğrusu -en fazla gelişmiş ve incelmiş Türkçe olan- İstanbul halkının Türkçesini yazı dili hâline getirirken, kısaca: Edebiyâtımız, muhtâc-ı ıslâhtır, muhtâc-ı terakkîdir ve daha doğrusu, söylediğimiz lisânın esâs ittihâzıyle ona göre muhtâc-ı tebdîl ve tecdîddir şeklinde ifâde ettiği gibi (ŞS 1313/1897; Tural 1999: 81), mevcut yazı dilinden de yararlanmak, İstanbul Türkçesini miyar alarak onun üzerinde çalışmak, bu suretle onu ıslâh etmek gerekecektir. Çünkü mevcut yazı dili, sun’î yapısına ve bütün kusurlarına rağmen, Türkçeden tamamen ayrı da değildir. Hatta o, Divan Edebiyatının en müfrit örneklerinden biri olan Nergisî’nin lisânının dahi, -onu, sırf sun’î bir lisân, halktanbir Türkün veya aynı şekilde, bir Îranî yahut bir Arabın da anlamadığı, şu kadar var ki kelimeleri, sırf uydurma mühmelâttan [mânâsız kelimelerden] ibâret olmayıp üç lisândan me’huz olan [kaynaklanan] bir sun’î lisân olarak vasıflandırmakla beraber- Türkçenin dışında görülmesini doğru bulmaz. Çünkü der, bir lisanda esas olan tasrîfâttır. (…) Türkçe kelimâttan ârî denilecek derecede Arabî ve Fârisîye boğulmuş olan o ibârede dahi tasrîfât, ‘olmak’ ve ‘etmek’ fiilleriyle ve ifâde, ‘de, den, ile, siz’ gibi Türkçe edevâtla oluyor. (ŞS 1313/1897; Tural 1999: 77)

O, aynı makalesinde (‘Lisân ve Edebiyâtımız’), ‘sun’î dil’ meselesi üzerinde de hassasiyetle durmakta ve yeni bir yazı dili inşa edilirken tekrar benzeri bir yanlışlığa düşülmemesi hususunda kat’î bir lisanla ikazda bulunmaktadır. Çünkü lisanlar tabiîdir; uzun bir târihî vetire içinde onu bütün bir millet yoğurmuştur. Millet lisanı, lisan da milleti şekillendirir. Onun sarf ve nahvi, kelime hazinesi, ahengi, zevki, velhâsıl her şeyi milletin mâzisinden kaynaklanır ve onu aksettirir. Binaenaleyh onun üzerinde rastgele ameliyat yapılamaz; dil, zorlamalara kurban edilemez. O, ancak kendi tabiî mecrası içinde ıslâh edilebilir ve terakki ettirilebilir; diğer tabirle, nahvi ve kelime hazinesi geliştirilerek daha yüksek bir ifade kudretine ve telâffuzu inceltilerek daha ahenkli, daha zevkli bir lisan hüviyetine kavuşturulabilir.

Bu büyük âlimin tamamen objektif müşahedelere dayanan bu görüşünün (yine ‘Lisân ve Edebiyâtımız’da) kendi kaleminden ifadesi şöyledir:

Lisan hiçbir vakit sun’î olamaz. Elsinenin ne sûretle tahassül ve tekevvün ettiği bahsine girişsek söz çok uzayacağından, yalnız şu kadar deriz ki dünyâda hiçbir lisan yoktur ki insanlar tarafından sûret-i mahsûsada yapılmış olsun. Bu son zamanlarda sun’î bir lisan çıkarmaya çalışanların sa’yleri hebâya gitmiştir ve hiçbir vakit netîcepezîr olmıyacaktır. Tabîate karşı sâyin semeresi olmaz. Lisanlar tabiîdir. Edebiyat, halkın söylediği lisâna tâbîdir; onun dâhilinde ıslâhat ve tezyînat yapabilir; lâkin hâricine çıkamaz. (ŞS 1313/1897; Tural 1999: 76)

O hâlde edebiyatın vazifesi, evleviyetle, lisanı kendi târihî bütünlüğü içinde muhafaza etmek, (dolayısıyla, bu suretle nesiller arasında bir kopukluğa meydan vermemek), onun tabiî ve nev’i şahsına münhasır bünyesinin ve vasıflarının bozulmasını önlemek ve nihayet, onu ancak kendi târihî mecrasında inkişaf ettirmektir. Diğer tabirle, aynen Celâl Nuri İleri’nin de basiretle tespit ettiği gibi, uzun asırlara yayılan mâzisi ve istikbâli ile bütün bir millete ait olan dil üzerinde, hiç kimsenin, hiçbir zümrenin keyfî tasarruf hakkı yoktur:

Bu dil yalnız bizim değil, usûlümüzün ve fürûumuzun da malıdır; binâenaleyh biz muâsırlar ona müstakıllen tasarruf edemeyiz. (…) Dil kendimiz demektir. Zâten bütün ictimâî ve rûhî târîhimiz onda meknûzdur. Lisân terkîb edilmez, terekküb eder; teşkîl edilmez, teşekkül eder. (Celâl Nuri 1926 / 2000:  133)

Çetinoğlu: Teşekkür ederim Efendim. Mümkün olursa bu bahse devam edeceğiz.

YESEVÎZÂDE ALPARSLAN YASA Yesevîzâde Şâkir Alparslan Yasa, 1949 senesinde Şanlıurfa’nın Bozova kazâsında doğdu. Baba tarafından Türkistanlı (Fergana’nın Beşarık kazâsından, Hoca Ahmed Yesevî sülâlesine mensûb bir âile), anne tarafından Halfeti’lidir (Kâtibler sülâlesi). 1967-1973 senelerinde “Millî Eğitim Bakanlığı” burslusu olarak ve iktisâd tahsîli maksadıyle Fransa’da bulundu; fakat, tahsîlini tamâmlıyamadan Türkiye’ye döndü. Avdetinde “Siyasal Bilgiler Fakültesi”ne kaydolduğu hâlde o anarşi senelerinde yine tahsîlini yarım bırakmak zorunda kaldı. Bu arada, Yesevîzâde imzâsıyle, mecmûa ve gazetelerde araştırma makaleleri ve ayrıca kitaplar neşretmekteydi. Bu devrede, bâzıları gazetelerde sâdece tefrika olarak kalan on iki kitap neşretti. Bunlar, daha ziyâde, bâzı siyâsî doktrinler, milletler arası siyâsetin perde-arkası, Yahûdilik ve Masonlukla alâkalıdır. İslâm hakkındaki birçok çalışmasından sâdece iki tânesini kitap hâlinde neşretmeye muvaffak oldu. 1978’den 1987’ye kadar uzun seneler boyunca bir lokma, bir hırka yaşıyarak hayâtını İslâm Dâvâsına vakfetti. Sonrasında ise, zamân zamân muhtelif işlerde çalışarak maîşetini kıt-kanâat têmîn edebildi ve kendisine hep sâde hayât tarzını düstûr edindi. Anarşi mağdûrları için çıkarılan aftan istifâde ederek, 1992-1993 öğretim yılında SBF’ye tekrâr kayıt yaptırdı ve –hem çalışıp hem okumak sûretiyle- 1998 Ekiminde bu Fakültenin İktisâd Bölümünden mêzûn oldu. 1999-2000 Öğretim Yılında A.Ü. Dil ve Târih-Coğrafya Fak. Fransız Dili ve Edebiyâtı Bölümü’nde okuyarak ikinci sınıfa geçti. Aynı öğretim yılının ikinci döneminde Hâcettepe Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyâtı Bölümü’ne “Özel Öğrenci” statüsünde devâm etti ve bir sonraki öğretim yılında aynı Üniversitenin Fransızca Mütercim-Tercümanlık Ana Bilim Dalı’na “Araştırma Görevlisi” olarak tâyîn edildi. H.Ü. Fransız Dili ve Edebiyâtı Bölümünde 2003 Haziranında kabûl edilen Yüksek Lisans Tezi, György Lukács (Lukaç)’ın  ictimâiyâta dayalı (sociologique) tenkîd usûlüyle  Fransız klasik romanı hakkında bir tedkîkdir. Tedkîkde evvelâ Lukács’ın usûlü îzâh edilmiş, müteâkiben bilhassa Balzac, Flaubert ve Zola üzerinde durulmuştur. Yine aynı Bölümde 2009 Haziranında kabûl edilen Doktora Tezi ise, “tercüme ilmi”nin müstakil bir müsbet ilim dalı olarak inşâına bir teşebbüs mâhiyetindedir. Doktora Tezi, aynı zamânda, 19. asır ilâ 20. asrın ilk yarısında bilhassa Fransızcadan Türkçeye tercümeler vâsıtasıyle Türk kültürünün Avrupa kültüründen istifâdeye yöneldiği, tercümeler lâlettâyîn değil, gayet şuûrlu bir şekilde Türk dilini, edebiyâtını ve sâir cepheleriyle bir bütün hâlinde kültürünü geliştirmek gayesiyle yapıldığı için bu kültürel temâsın umûmî bilançosunun gayet müsbet olduğu, Türk kültürünün bu sâyede yeni edebî türler ve ilmî-teknik bilgilerle zenginleştiği ve asrî Türk nesrinin de bu tercümelerle kurulmuş olduğu gibi husûslara dikkat çekmekte ve mukayeseli edebiyât çalışmalarına da yol göstermektedir. Hâcettepe Üniversitesinin Fransızca Mütercim-Tercümanlık Anabilim Dalında 2000-2001 Öğretim Yılından başlıyarak 2013-2014 Bahar Dönemi sonuna kadar evvelâ “Araştırma Görevlisi”, sonra “Öğretim Görevlisi” sıfatıyle, tercüme sâhası ile alâkalı muhtelif derslerle berâber, mukayeseli Fransız-Türk edebiyatı, kültürler arası haberleşme, mukayeseli Fransız-Türk grameri, iktisâd, hukuk, Avrupa Topluluğu hukuku, milletlerler arası kuruluşlar, gazete dili, gibi 20 civârında farklı ders verdi. Sonra 15 ay kadar AİBÜ İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde Yrd. Doç. olarak çalıştı ve orada matbûât târihi dersini verdi. 2016 Nisanında yaş haddinden emekliye sevkedildi. 2002 senesinden beri, tercüme sâhasıyle, ayrıca mukayeseli edebiyât ve Fransız edebiyâtı ile alâkalı ve muhtelif “akademik” mecmûalarda neşredilmiş –bâzıları kitap hacminde-  20 civârında makalesi bulunmaktadır. Bunlardan mâadâ, tercüme kitapları, milletler arası “sempozyumlar”da sunduğu teblîğleri, değişik tercüme kitaplar hakkında hakem raporları ve (ortak müellifi olduğu Türk Eğitim Sistemi. Alternatif Perspektif, T. Diyânet Vakfı Yl., 1996 gibi) daha başka münteşir “akademik” çalışmaları mevcûddur. Araştırma makalelerinin neşredildiği gazete ve mecmûalar: Hilâl (1967, 1975, 1980), Yeniden Milli Mücâdele (1970-1971), Millî Gazete (1974-1977), Vesîka (1976),  Sebil (1976-1980), Yeni Devir (1977-1978), Şûrâ (1978), Nizâm-ı Âlem (1979), Defter – Edebiyat, Tarih, Politika, Felsefe (1987), Dış Politika – Risâle (1988, mülâkat), Yeni Düşünce (1988), Zaman (1989, mülâkat), Önce Vatan (2015, mülâkat), Derin Tarih (2014-2016). Yeni Söz (2017-2018). Münteşir kitapları: Perde-Arkasında Kalan Yönleriyle Sosyal-Demokrasi (Dağarcık Yl., 1975), TÖB-DER Mes’elesi (Sebil Yl., 1976), Kıbrıs Harekâtının Perde-Arkası (Yeni Devir, tefrika, 1977), Kıbrıs Mes’elesi – Bir İhânetin Perde-Arkası (Yeni Devir, tefrika, Temmuz – Ağustos 1978), Bilderberg Group – Bir Gizli Cem’iyet Ötesinden Dünyâda Fikriyatlar Mücâdelesinin Perde-Arkası (Kayıhan Yl., 1979), Sovyetler Yahûdi Aleyhdârı mı, Âleti mi? (Yeni Devir, tefrika, Mart 1979), Nasıl Bir Dünyâda Yaşıyoruz? (Hilâl Yl., 1980; evvelâ Aralık 1978 – Ocak 1979’da Millî Gazete’de tefrika edildi), Yahûdi Âlet-Fikriyatı Sosyal-Demokrasi (Millî Gazete, tefrika, Nisan 1986), Lâisizm – İlme Göre Dîn-Dünyâ Münâsebeti (Zaman Yayın-Dağıtım, 1986), Yahûdilik ve Dönmeler (Araştırma Yl., 1989), Süleyman Demirel veyâ Yalan Üzerine Kurulu Bir Politik Hayât (Hakîkati Arayış Neşriyatı, 1990), Kur’ânî Hadîslerin Diliyle Hz. Muhammed’in Gerçek Şahsıyeti – Sevgi Peygamberi (Hakîkati Arayış Neşriyatı, 1996), Türkçenin Istılâh Mes’elesi ve İdeolojik Kaynaklı Sapmalar (“Öztürkçe” Dayatmasıyle Fransızcalaştırılan Resmî Dil) (Kurtuba Yl., 2013), Türkçenin İnkişâfı İçin Tercüme (Hitabevi Yl., 2014), Milletimize Revâ Görülen Kültür Jenosidi (Hitabevi Yl., 2014), Kur’ânî Milliyet Telâkkîsi ve Irkçılık Sapması (Kurtuba Yl., 2015), 1920’li, 30’lu Senelerin Tercüme Faâliyeti (Nazariye ve Kültürel-İctimâî Tahavvül) (Kurtuba Yl., 2018).

KAYNAKLAR:

Şemseddin Sâmi (ŞS 1900/2010), ‘Kamûs-ı Türkî’den. İfâde-i Merâm’, 20 Ramazan 1317 / 22 Ocak 1900; Kaplan, M. ve ark., 1979, III/299-308; Tural, 1999, s. 87-100; Kamûs-ı Türkî, 2010, s. 9-14.

Şemseddin Sâmi (ŞS 28 Kasım 1898), ‘Şiir ve Edebiyâttaki Teceddüd-i Ahîrimiz’, Sabah, 13 Recep 1316; M. Kaplan ve ark., 1979, s. 318-323; Tural, 1999,  s. 84-86.

Liderler Akıllandı mı Dersiniz?

1960’lı yıllar heyecanlıydı. Olumlu anlamda değil. Kâbus gibiydi de diyebiliriz. Birbirini yok edeceğini söyleyen iki kamp ve çekirdek silahları. Niçin harp etmiyorlardı? Çünkü biri, “Ben seni yok ederim!” dediğinde öbürü, “Ben seni iki defa yok ederim!” diyebiliyordu. Bir denge vardı: Dehşet dengesi. Buna daha fiyakalı bir ad da bulunmuştu: MAD. İngilizcede deli, çılgın, hatta kudurmuş anlamına gelen bu kelime aynı zamanda bir kısaltmaydı, Mutually Assured Destruction: Garantili Karşılıklı Tahrip.

İşte geçen yazımda yeni açıklanan istihbarat bilgilerine dayanarak anlattığım Küba Füze Krizi, bu dehşet dengesinin ha devrildi ha devrilecek denilen bir geçidiydi.

Palmiye ağaçlarının füze rampalarını gizleyeceğini söyleyen saçma, fakat Sovyet otoritelerinin hoşuna giden değerlendirme. Sonra bir kıtalararası balistik füze tümeninin Rusya’dan gemilere bindirilip Küba’ya doğru yola çıkışı. Buna “brinkmanship”diyorlar; uçurum kıyısında dans etmek. Canları istediği kadar dans etsinler etmesine de bir nükleer savaş yalnız savaşanları değil bütün dünyayı yaşanmaz kılabilirdi.

Kafa kafaya çarpışmaya doğru

Gemiler yola çıktı. ABD’nin U2 casus uçakları çoktan Küba’da Rusların inşa ettiği füze rampalarını görmüş; konu, bırakın istihbaratı orduya, kamuoyuna bile yansımıştı. Personel ve mühimmat Atlantik üzerinden Küba’ya doğru yol alırken Başkan Kennedy’nin ne yapacağı merak ediliyordu. Küba’ya bombardıman uçakları ve füzelerle saldırıp rampaları tahrip mi edecekti? Bu basbayağı saldırganlık olurdu ve Küba’nın misilleme hakkı doğardı. Hiçbir şey yapmamak! O hiç olmazdı.

Kennedy, Küba’ya ambargo uygulayacağını, ABD donanmasının adayı çembere alacağını ilan etti. Yaklaşan Sovyet gemilerinin geçmesine izin verilmeyecekti. Nasıl? Her türlü.

Dünya saat saymaya başladı.

O zamanlar Türkiye’de haberleri radyodan izlerdik; ihtilaller de radyoda yapılıp biterdi. Velhasıl “Radyo Günleri” idi. Hani klişedir ya, “Nefeslerimizi tuttuk.”

İşte bu hâle uçurum oyunu deniyor. Uçurum kıyısında oyun. Düştü-düşecek hâli. Amerikan gençlerinin oynadıkları ve “chicken” tavuk dedikleri bir oyun vardı. James Dean’ın oynadığı bir filmde seyretmiştim. Gençler otomobillerini son hızla bir birbirine doğru sürer. Kafa kafaya çarpışacakken ilk direksiyonu kırana “chicken” denir. Chicken, tavuk demek ama argoda korkak demek… İşte bir arabanın direksiyonunda Kruşçev, diğerinde Kennedy, Atlantik üzerinde kafa kafaya çarpışmak üzereler. İsterseniz daha az heyecanlı olsun, pokerdeki blöfe benzetelim…

Bayraklı’daki füze

Sonuçta Rus gemileri geri döndü.

Yönetim piramidinin tepesine bir türlü ulaşmayan “yeterli palmiye yok” değerlendirmesi Sovyetler Birliği’ni utanca ve propaganda yenilgisine götürdü. Palmiyeler sık olsaydı, Amerika rampaları göremeyecek ve kriz falan patlamayacaktı.

O yıllarda İzmir’in Kordonboyu’nda, Alsancak’tan Bayraklı’ya baktığım bir akşamüstü, o sahilde minare boyunda bir füzeyi ayan beyan görmüştüm.

On yıllar sonra, ABD ile SSCB arasında bizim üzerimizden de gizli bir anlaşma yapıldığını ve ABD’nin Küba’yı işgal etmeyeceği taahhüdüne karşılık, SSCB’nin Türkiye’deki kıtalararası balistik nükleer başlıklı füzeleri çektiğini öğrendik. Benim Bayraklı civarında gördüğüm minare boyu nesne işte o Jüpiter füzelerinden biriymiş. Madem gizli, niçin göstere göstere? Niçin güpegündüz? Belki taahhüdün yerine getirildiğini göstermek içindi.

Açıktır ki chicken oyununda SSCB direksiyonu kırmasaydı hedeflerden biri İzmir’deki Jüpiterler ve benim İzmir’immiş.

Öğrenci yurdunda nükleer saldırı

Bu karabasanlı hikâyeyi birazcık eğlenceli bir hatırayla bitireyim.

O yıllarda liselerde “Milli Savunma” adlı bir ders okurduk. Biz öğrenciler ona “Askerlik” de derdik. O derste farklı siren seslerini öğrenmiştik. “Hava saldırısı”, “tehlike geçti” ve en önemlisi “nükleer saldırı”; uzun fakat kesikli sirendi yanlış hatırlamıyorsam. Lisede bütün bu bilgileri aldık. Sonra üniversite ve nihayet ABD’de Yale Üniversitesinde rahmetli Oktay Sinanoğlu’nun yanında doktora yapmaya gidiş… Bir Eylül sabahı kendimi New Haven kasabasında buldum. Yabancı Öğrenci Ofisi, beni bir geceliğine bir kolej yatakhanesine gönderdi. Ertesi gün uzun kalacağım adrese taşınacaktım. Ta dünyanın öbür ucundan gelmişim, yorgunum. Derhal yatıp uyudum. Tam gece yarısı bir siren sesiyle yataktan fırladım. Yıllar önce öğrendiğim “nükleer saldırı” sireniydi. Uzun- ara – uzun- ara… “Allahım!” dedim. “ABD’ye geldiğim ilk gecede mi?” Sonra siren sustu. Sabah sordum. Kolejin hemen yakınında meşhur Winchester tüfek fabrikası varmış ve o siren, Winchester’in vardiya düdüğüymüş!

Geçti o günler, çok şükür. Geçti mi? Hâlâ MAD var. Liderlerin adları farklı; o kadar. Şimdikiler geçmiştekilerden akıllı mı dersiniz?

Devrimci Türkler!

“Türkleri uyarmaya devam!”

Sıfatı milliyetçi, ülkücü, solcu, demokrat, liberal, hümanist, hayvansever vs. ne olursa olsun şimdi bütün Türklerin devrimci bir ruha sahip olması lazım çünkü bu durumdan ancak devrimlerle düzlüğe çıkarız!

“Türkiye’de mevcut siyaset iktidarı ve muhalefeti ile Türkiye’yi hakkıyla yönetemedi ve yönetemez de! Türk Milletinin devrimci nitelik taşıyan insanlara ihtiyacı var … Seneler önce koyduğumuz bu teşhisin her geçen gün bir daha ne kadar doğru olduğu ortaya çıkıyor… Türkiye, her cenahtan kemik peşinde koşanlara değil ülkesini çağlar ötesine sıçratacak aslanlara ihtiyaç duyuyor …”

Türkiye’nin içte ve dışta birçok sorunu var. Size bunlardan bahsedecek değilim. Sizler zaten bunları biliyorsunuz…

Ancak benim bir felsefem var. Temel sorunları halletmeden günlük dediğim tali sorunları halletmenin mümkün olmadığına inanırım.

Onun için Türklerin ve Türkiye’nin uzun zamandır devam ede gelen müzminleşmiş sorunları var. Mevcut insan tipinden oluşmuş aydın veya idareci tipi yada karakteri bu sorunları bırakın çözmeyi daha da ağırlaştırıyor.

Aydınların ve siyasetçilerin hatta devlet ve ordu bürokrasisinin ihmali, gafleti ve ihaneti var deyip durduk ama bir arpa boyu yol kat edemedik.

Yazdıklarımızı ve konuştuklarımızı üzerine alan da yok. Tabii bu işlerine de gelmez. Derler mi ki; “bu sorunlarda bizim de parmağımız var”…

Bunları aklıselim Türk Milleti de görüyor. Mevcut aydın ve onun oluşturduğunu zannettiğimiz siyaset ve devlet yapısından hayır yok!

Ne yapacağız o zaman?

“Devrimci Türkler”in tarih sahnesinde yer alışına zemin hazırlayacağız. Çünkü aynen Atatürk döneminde olduğu gibi Türklerin yeniden “devrim” niteliğindeki kararlara ve uygulamalara ihtiyacı var…

Buradaki “devrim” ve “Devrimci Türkler” tanımlamaları sizi 1980 öncesi günlere götürmesin çünkü o anlamda kullanılmamıştır.

Türklerin içinde bulunduğu hali aşmak açısından köklü değişikliklere ihtiyacı var diye anlatmak istiyoruz…

Yeniden Türklük bilincine kavuşmak, devleti ıslah ederek modernize etmek, adaleti düzenlemek, milli eğitimi yoluna koymak, fakirliği ve yoksulluğu ortadan kaldırmak, yer altı ve yer üstü zenginlikleri millileştirmek, ülkeyi çağdaş kapitülasyonlardan arındırmak, milli sanayiyi oluşturmak, gençleri yetiştirmek, inanç sistemini güçlendirmek, Türk Dünyası ile doğru iletişimi kurmak, ülkemizi küresel (emperyalist) saldırılardan kurtarmak ve “Türk için Türk’e göre” bir nizam oluşturmak hedefi ile “devrim”lere ve bunları gerçekleştirecek “Devrimci Türkler”e ihtiyacımız var.

Günümüzün milliyetçileri, solcuları, muhafazakarları, demokratları, liberalleri ve diğer iddia sahipleri başarılı olamadılar. Onun için yeni bir ruha ve silkinişe ihtiyacımız var!

Bunu “Devrimci Türkler” adını verdiğim ve benim gördüklerimi gören, hissettiklerimi hisseden insanlar başaracak. Türkiye’de böyle bir insan tipi ve karakteri var. Hem de hiç azımsanmayacak kadar çoklar. Türklerin tarihinde daima yenilenen bu dirilişin genetik kodları da mevcut…

Ülkenin milliyet ve vatansever insanları bu köklü değişim talebindeler. Yapılan yanlışları ve bu yanlışları yapanları görüyorlar. Bu sebeple yeniden bir Ergenekon için bir ses, bir nefes ve siyaseten bir bayrak bekliyorlar…

Benim adına “Devrimci Türkler” dediğim bu insanlar mutlaka gün gelecek ülkenin mukadderatına el koyacaktır… Böylece Türklerin makus talihi bir kez daha yenilecektir. Hedef Türklük bilinci ile refah içinde yaşayan, şuurlu, eğitimli, mutlu ve huzurlu bir millet ve güçlü Türkiye yaratmaktır. Allah yar ve yardımcımız olsun.

İslam’ın Diriliş Çağrısı

İslam hak dindir; İnsanlık için bir diriliş çağrısıdır. Bu çağrıya icabet eden, gaflet ve cehalet karanlıklarını izale eder, tembellik ve miskinlik illetlerinden kurtulur.

Örnek bir ayetle konuya giriş yapalım (Enfal, 8/24): ‘’Ey inananlar! Hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman Allah ve Resulüne uyun. Ve bilin ki Allah, kişi ile onun kalbi arasına girer ve siz mutlaka onun huzurunda toplanacaksınız.

*

Bir örnekle konuyu açıklamaya çalışalım:

Anne karnındaki bir çocuğun ağzı, gözü, kulağı, eli, ayağı vardır. Hâlbuki bunların hiçbirine orada lüzum yoktur. Orada çocuk, gıdasını, göbeğinden annesine bağlı bir hortumla almaktadır.

Şimdi bu çocuk:

– Ya Rabbi! Şu hortum bana yetmektedir. Peki, şu ağza, şu göze, şu kulağa, şu ele, şu ayağa ne lüzum vardı, Hiçbir işime yaramamaktadırlar dese,

Bu durumda ALLAH’TAN şöyle bir cevap alacak:*

– Acele etme kulum, aklının almadığı şeye de müdahale etme. Sen kısa bir müddet sonra öyle bir âleme gideceksin ki;

Burada en kıymetlim ve ‘her şeyim’ dediğin hortum, orada hiçbir şeye yaramayacak, kesilip atılacak.

Lüzumsuz sandığın ağız, göz, kulak gibi şeyler de en lüzumlu cihaz durumuna geçecek.

O çocuk bu gerçeklere inanmasa ve bir inkârcı olarak dünyaya gelse, hakikaten hortumun işe yaramadığını, ebenin onu kesip kaldırıp attığını; lüzumsuz sandığı ağız, göz gibi cihazların devreye girdiğini, onlarsız olunmayacağını görse utanır mı, utanmaz mı? İnanmadığı için dizlerini döver mi, dövmez mi?

*

Şu anda biz de, tıpkı o çocuk gibi bir ananın karnındayız.

9 ay, 9 sene veya 90 sene sonra bir başka dünyaya doğacağız. O dünyanın adı “AHİRET”.

Biz şu anda dünya anamıza maddi hortumlarla, midemiz ile bağlı durumdayız.

Eğer biz:

-İşte geçinip gidiyoruz. Ya Rabbi! Şu Namaza, oruca, hacca, zekâta, dine, imana, İslâm’a ibadete, haya’ya.. ne lüzum var? Dersek Rabbimizden şöyle bir cevap alacağımız muhakkak!

– Ey kullarım! Kısa bir müddet sonra bu dünyadan çıkacaksınız. Öyle bir âleme götürüleceksiniz ki orada ‘her şeyim’ dediğiniz bu maddi hortumlarınız hiçbir işe yaramayacak.

Lüzumsuz sandığınız namaz gibi, zekât gibi, hac gibi ibadetler de en lüzumlu şeyler durumuna geçecek.

*

Orada insanlara arabasına, parasına, rütbesine, güzelliklerine, gücüne, servetine ve suretine göre değil; kalbine, ameline ve ibadetine,  göre değer verilecek.

Yani farz kılınmış icra ettiğiniz ibadetleriniz, hayırınız, ahirette sizin için her şey olacak. El, ayak, dil, dudak, villa, havuz, senet, berat, uçak, sonu olmayan zenginlik ve saadet olacak kısaca Cennet olacak.

Keşke inansaydık; keşke namazımızı kılsaydık; orucumuzu tutsaydık; zekâtımızı tam verseydik; ALLAH için yaşasaydık; eşsiz insan şanlı Peygamber Hz. Muhammed ‘in yolunda yürüseydik demez miyiz?

*

Hazreti Peygamberin, ‘ Bir sürüye salınan iki aç kurdun sürüye verdiği zarar, kişinin mal ve şeref (makam, mevki,  itibar) hırsıyla dine verdiği zarardan daha fazla değildir’ (Tirmizi)    hadisinde uyardığı gibi oturduğu makamı korumak veya daha üst bir makama gelebilmek için sürüye dalan bir kurt gibi etrafında kim varsa boğup parçalayıp bir kenara atan, dişinin geçmediği hiçbir makam, dilinin değmediği hiçbir dünyalık bırakmak istemeyen koltuk bağımlısı Müslümanları kim tedavi edecek?

Hazreti Peygamberin açlıktan karnına taş bağladığını anlatırken bile para kazanabilen, İslam’ın ana prensiplerini ve hatta kaderi bile inkâr edebilecek cesarette olmasına rağmen haramlarla, faizle, haksızlıklarla adaletsizliklerle ilgili gıkını bile çıkaramayan, statükoyu devam ettirmek ve kazanımlarını kaybetmemek adına kendini bile kaybeden bir kısım hocalarımızı kim tedavi edecek?

Hazreti Peygamber; kılınan namazda rükün ve secdeye varışın aslında her türlü sömürüye karşı bir başkaldırı olduğunu vurgulayarak ; ‘Sizden öncekileri mal sevgisi helak etti. Bu sevgi onlara akrabalarıyla ve dostlarıyla ilişkiyi kesmeyi emretti. Kestiler. Cimriliği emretti. Cimrileştiler. Günahı emretti. Girdiler. Zulmü emretti. Yaptılar. En sonunda da helak oldular’ uyarısının neresindeniz?

*

İnanan kişi / Müslüman her davranışında adaleti önceleyen; seven, sevindiren, güzel görüp güzel gösteren, bardağın dolu tarafına odaklanan, her şartta üreten, etrafına pozitif enerji saçan, zorlaştırıcı her türlü tutumdan uzak duran, ötekileştirici ve hedef gösterici bir dil kullanmadan, kuşatıcı olmaya özen gösteren kimsedir.

Etten Heykel

 Bilmezdim maşuğumun aşk olduğunu.

Anlatamam gözlerimin ne kadar dolduğunu.

Dilim varmaz söylemeye, nasıl boğulduğunu,

İçimin zift ile nasıl yoğrulduğunu.

Her bakışın içimden aldığı parçalar,

Toplasan onları, kanlı canlı bin insan yapar!

Söyle kalp, kesilme bana karşı lâl!

Göremedik şu hayatı didar-ı cemal.

Kemterim ben ki o benden içeri.

‘Bakın’ derdim, görün şu şaheseri.

Heykel etten – kandan görünür amma,

Ben içinin mermer olduğunu göremeyecek kadar âmâ.