FERT – TOPLUM – SİYÂSET – DEVLET İLİŞKİLERİ Felsefe Anabilim Dalı Emekli Öğretim Üyesi Prof. Dr. SÜLEYMAN HAYRİ BOLAY ile Konuştuk.
Oğuz Çetinoğlu: Toplumlar, fertlerden; devlet de siyâsetten ayrı düşünülemiyor. Aralarında sıkı bağlar, dâimî ilişkiler var. Bu ilişkilerde ideal ölçü ne olmalıdır?
Prof. Dr. Süleyman Hayri Bolay: İlişkilerin mâhiyeti ve ideal ölçünün ne olması gerektiği hususuna geçmeden önce birey, toplum, devlet ve siyâset kavramlarını bilmemiz gerekiyor.
Çetinoğlu: Lütfedersiniz…
Prof. Bolay: Birey: Bireyin kelime mânâsı, bölünmez parça olmakla beraber toplumun bölünmeyen en küçük unsuru olan varlık da birey veya ‘tek insan’dır.
Toplum: Toplum ise fertlerin bir araya gelerek teşkil ettiği canlı ve şuurlu bir bütündür. Fertler nasıl kendilerini yenilemek ve aşmak mecburiyetinde iseler, toplumlar da fertten daha fazla kendilerini yenilemek ve aşmak mecburiyetindeler. Aksi takdirde yaşamak imkânına sâhip olamazlar. Yaşasalar bile müstakil ve bağımsız olarak yaşayamazlar. Onlar da dünyâdaki gelişmelere, değişmelere paralel olarak kendilerine lâzım olan uyumu sağlamak ve kendilerini aşmak durumundalar. Bu açıdan toplumlar, insanların emniyetini, temel ihtiyaçlarını sağlamak amacına yönelik olarak faaliyet gösterirler. Böyle bir toplum esas itibâriyle ortak bir kültürün eseridir.
Burada sivil toplum ile onun mukabili olan toplumu yâni siyâsî toplumu ayırmak mecbûriyetindeyiz. Çünkü sivil toplum, devlet, hükümet, siyâsî partiler ve askeriye gibi resmî-siyâsî güçlerin tesirinden âzâd olmuş toplum demektir.
Siyâset: Siyâset’in değişik târifleri olmakla beraber ‘Devleti her alanda idâre edecek kuralların bütünü’ olarak târif etmek mümkündür. Siyâsetin yapılabilmesi için uygun ortamın bulunması lâzımdır. Her ne kadar siyâset yapacak ortamı demokratik zihniyet ve anlayışın sağlayacağı ve ancak demokratik bir ortamda siyâset yapılabileceği söylenir durursa da, bundan demokratik zihniyetin olmadığı zamanlarda ve toplumlarda yapılan idârelerin siyâset olmayacağı mânâsı çıkmaz. Şöyle veya böyle onlar da siyâsettir. Siyâset felsefesi, ahlâk felsefesi ve bizzat ahlâkın kendisi gibi, olanı değil, olması gerekeni ele alır. Bu bakımdan toplumların gelecekte nasıl idâre edilmesi gerektiğini ortaya koyabilmek için toplumların dününü ve bugününü de inceleyerek mukayese imkânına kavuşur.
Devlet: Yunan filozofları, umumiyetle, tabiatı icâbı, insanın ‘siyâsî bir varlık’ olduğuna kanidirler. İnsan bir devlet içinde yaşamak mecburiyetindedir. Aristo, siyâsete dâir kitabının baş taraflarında, devletin, ‘tabiatın maksatsız hiçbir şey yapmadığı teolojik bir sürecin mahsûlü’ olduğunu söyler. Ona göre devlet, en yüksek iyiliği hedefler. Bu sebeple de devlet, insanını, toplumların ve insanlığın kemâle/olgunluğa ve mutluluğa ulaşabileceği yerdir. Yâni devlet, ferdin maddî ve mânevî her türlü tatmine ulaştığı yer olarak görülmüştür. Devlette temel olan meşruiyettir. Bu meşruiyet içeride millet tarafından ve hukukî kurumlarca dışarıda ise yabancı ülkelerce kabul görmek sûretiyle kendînî gösterir.
Çetinoğlu: Batı’da devlet-din münâsebeti nasıldır?
Prof. Bolay: Avrupa ülkelerinde devlet anlayışı daha çok Rönesans’tan sonra gelişmeye başlamıştır. Bu cümleden olarak ortaya çıkan siyâset felsefeleri, din-devlet münâsebetlerini farklı şekillerde ileri sürmüşlerdir. Bossuet, Calvin ve Luther gibi papaz-ilâhiyatçı nazariyecilere göre, devletin dinden müstakil bir varlığı yoktur. Dolayısıyla devlet âdeta bir ‘Kilise devleti’dir.
Makyavel, Hobbes, Montesquieu ve Rousseau gibi siyâset filozoflarına göre de devlet, dînî emri altına almalı ve din mutlak surette devlete tâbi olarak onun emrinde olmalıdır. Hobbes, dînîn kişiye olduğu kadar topluma ve devlete de lâzım olduğuna kanidir. Bundan dolayı dînî ve dînî hayatı devlet belirlemelidir. Mühim olan dînîn devlet için bir tehdit ve tehlike olmaktan çıkarılmasıdır. Bunun için din işleri ile siyâsî işleri tanzim etme hakkı birbirinden ayrılmamalıdır. Bunun neticesi olarak da ‘Devletin hizmetinde ve emrinde bir Kilise’ anlayışı kendînî gösterir. Rousseau’ya göre de din siyâsetin yedeğinde ve onun güdümünde olmalıdır.
Almanların ve batının büyük filozofu sayılan Hegel ise devleti, mutlak din dediği Hıristiyanlığın Tanrısının yeryüzündeki tek ve ev büyük temsilcisi saydı. Bu temsilciği de Alman milletine ve devletine hasretti. Ona göre dünyâyı idare etmesi gereken ‘Cermenlik ruhu’dur.
Çetinoğlu: Bu konu ile sıkı bağlantısı olduğu bilinen Auguste Comte nasıl düşünüyor?
Prof. Bolay: Sosyolojinin ve pozitivist felsefenin kurucusu olan Auguste Comte ‘Pozitivizmin İlmihali’ adıyla dilimize çevrilen ve Millî Eğitim Bakanlığı’nca iki defa basılan kitapta şöyle veya böyle ruhbanlığın bulunmadığı bir toplumun kendi kendisini idâme ettirmesine ve gelişmesine de imkân olmadığını bildirir. Her türlü metafiziğe savaş açmış olan bu filozofun, Tanrı’nın yerini ebediyen beşeriyetin aldığını söylerken toplumun mevcudiyetini ve gelişmesini ruhbanlığa bağlaması şaşırtıcı değil midir? Artık insanlık ve toplum tanrılaştığına göre, din de onların tespit ettiği amaçlara ulaşmakta sadakatle hizmet verecektir. Toplumların ve insanlığın ilerlemesi de inancın ve bu yeni dînîn gölgesinde ve refakatinde gerçekleşecektir. Tabii ki bu anlayışta ‘Allah’ın rızası’ değil toplumun ve yeni tanrı olan insanlığın rızâsı esas olmaktadır.
Batı’da işâret etmeğe çalıştığımız bu devlet ve din ilişkisi, kendi toplumumuzdaki gelişmeleri anlama bakımından bize büyük fayda sağlayacaktır.
Liberalizmin babası sayılan İngiliz filozofu John Locke (1632-1704) Treatise of Civil Government (New yok 1968, s: 88) adlı eserinde devletin nihaî gayesinin ‘insanların hayatlarının ve refahlarının korunması’ olarak belirtmektedir. Gerçi o da din ile siyâsetin ayrılmasını, kilise’nin devlet karşısında bağımsız kılınmasını istemiştir. Fakat o dönemde bu fikrin bir yankısı olmamıştır. Gerek August gerekse J. Locke, devlete koruyuculuk rolü biçmektedirler. Bu da müspet olmakla beraber oldukça sınırlı bir roldür. Halbuki İslâm’da devletin rolleri arasında koruyuculuk olmakla birlikte ‘takva’ sâhibi insanların yetiştirilmesi, Emr-i bil ma’ruf (iyiliği emretmek) ile sosyal açıdan kontrol edilmesi ve böylece iyi ve huzurlu bir hayatın teşvik edilerek yaygınlaştırılması, böylece Müslümanların âhiret hayatının huzurlu olarak hazırlanmasının şartların hazırlamak vardır..
Bu anlayışın yanında İslâm’da devletin gayesinin ne olduğu sorusu sorulabilir. Bu soruya Âl-i İmran suresinin 103-104. âyetlerine dayanılarak cevap verilebilir
Çetinoğlu: Lütfeder misiniz?
Prof. Bolay: Müslümanların birliği ve iş birliği için bir çatı sağlamak; sınırları korumak, barışı tesis etmek, insanların ortalama hayat seviyelerini yükseltmektir. Onları her türlü baskıdan, zulümden uzak tutmak, dengeli bir sosyal adâleti tahakkuk ve tekâmül ettirmek eşitlik ve adâleti sağlayan, kötülüğe karşı iyiliğe çağıran, yanlışa karşı doğruyu savunan bir topluluk meydana getirmektir. Muhabbet İkbal’le beraber İslâm’da devletin amacını ‘İslâmî ilkeleri kabul etmek ve târihteki belirli insan örgütlenmelerinde gerçekleştirmektir.’
İslâm’da devletin amaçları bunlardan ibâret değildir elbette. Bu saydığımız gayeler kadar hattâ onlardan daha mühimi, müminlerin âhiret hayatındaki ebedî kurtuluşu ve huzurunun temin edilmesi yolunda gereken şartların hazırlanmasıdır. Bu gaye, büyük bir önem arz etmektedir. Zira İslâm’da siyâsetin ve devlet anlayışının zarureti burada kendînî göstermektedir.
Günümüz devlet anlayışında böyle bir gaye yer almaz. Çünkü modern devlet anlayışı, laik, maddeci veya ateist temellere dayanır. Hıristiyanlar ve Museviler âhirete inanmakla birlikte batı dünyâsında gelişen ve yerleşen devlet kavrayışında insanların ebedî hayatı kazanması için bir endişe ve bu yolda bir gayrete yer verilmez.
Devlet kavramına Kur’an’da ve Peygamberimiz döneminde rastlanmaz. Kur’ân sâdece teşkilatlı otoriteden bahseder, bu da hâkim olan otoritenin menşei olarak bizzat Allah’a aittir. ‘Devlet’ kavramı ilk defa Abbasî devletinin kuruluşu sırasında bu yeni devlet için kullanıldı Yâni Emevîler bile bu tâbiri kullanmamışlardı. Bu kavram, genel olarak, otorite ve idâre anlamlarını ihtiva etmektedir.
Çetinoğlu: Modern anlayışa görev devlet kavramı neyi ifâde ediyor?
Prof. Bolay: ‘Modern anlayışta devlet, genel olarak ‘Sınırları belli bir toprak parçası üzerinde teşkilatlanmış ve bağımsız bir hükümete sâhip olup mensubu bulunduğu toplumun idârecisi ve temsilcisi olan topluluktur.’ Şeklinde târif edilir.
Çetinoğlu: İktidar nasıl târif ediliyor?
Prof Bolay: Devletin hâkimiyet kurma, toplumun kendi irâdesini egemen kılma kudretidir. İktidarsız devlet olmaz; ama iktidara gelmek, her zaman, devlete tam hâkim olmak anlamına gelmez.
Çetinoğlu: Bir de meşruiyet kavramı var…
Prof. Bolay: İktidara gelişin veya iktidarın; hukuk kaidelerine ve kanunlara uygun bir zemine sâhip olması, dolayısıyla devletin ve hükümetlerin hukukî dayanaklarının bulunması, bu dayanaklardan destek ve kuvvet almasıdır.
Meşruiyet, iktidara gelişin hukuk kuralları içinde olması ise meşruiyetin ölçüsü de kanun hükümlerine uygun iktidar olduktan sonra bu kural ve yasa hükümlerine uygun olarak devleti ve ülkeyi yönetmedir.
Milletin ve yabancı devletin bir devletin varlığını kabul etmesiyle meşruiyet ortaya çıkar. Milletin egemenliği yerleşince ve perçinleşince devlet ancak meşruiyet ve yapı kazanır.
Çetinoğlu: En çok tartışılan kavram olan demokrasi hakkında neler söylemek istersiniz?
Prof. Bolay: Çağımızda demokrasi kavramı, boyuna içi değişik şekillerde doldurulan ve boşaltılan bir kavram olarak kendînî göstermektedir. En geniş manâsıyla siyâsî iktidarın halkın irâdesine dayandığı idâre şeklidir. Çağdaş demokrasilerde şu üç ilke hâkim unsurlardır:
1-Çoğunluğun yönetim hakkı, 2- Siyâsî eşitlik, 3- Azınlığın çoğunluğun baskısından ve zulmünden korunması.
Son ilkenin gerçekleşmesi için hâkimiyetin/egemenliğin yürütme, yasama ve yargı hâlinde kuvvetler ayrılığı ilkesine göre bölünmesi ve bu üç kuvvetin birbirini denetlemesi gerekir.
Çetinoğlu: İslâm dünyasında durum nasıl?
Prof. Bolay: İslâm dünyâsında, önceki dönemlerde demokrasiden bahsetmek mümkün görülmüyor. Bu da daha çok 19. asırdan itibâren geliştirilen bir kavram sayılır. Ama Osmanlıda Nâmık Kemal, demokrasi yerine ‘Bey’at/biat’ kavramını kullanıyordu. Gökalp ise demokrasi karşılığı ‘Halkçılık’ kavramını geliştirmişti.
Çetinoğlu: Laiklik kavramı hakkında da konuşur musunuz?
Prof. Bolay: Laiklik kavramı da esas olarak batıdan gelişerek yerleşmiş bir kavramdır. Belki de dînî en çok ilgilendiren kavram budur. Bizde laicite ve laisizm dâimâ karıştırılmış olmakla beraber kavramın târifinde de bir türlü ittifak sağlanamamıştır. Sağlanması da mümkün değildir, böyle bir şey de beklenmemelidir. Çünkü muhtelif devletlerde bu kavrama yüklenen anlamlar, dâima değiştiği gibi uygulamalar da değişmektedir. Bu bakımdan laiklik ‘Din ve devlet işlerinin ayrılması, özellikle bizde, dînîn devlet işlerine karışmaması, devletin dinlere eşit mesâfede durması’ gibi târifler, yanlış anlamalara ve yanlış uygulamalara meydan vermiştir. Çünkü din ve devlet işlerinin ayrılması, dînîn toplum dışı bırakılmasına yol açtığı gibi, devletin dînîn her alanına müdâhale etmesine ve dînî istediği gibi şekillendirmeye yol açmıştır. Devletin dinlere eşit mesafede durması ise bir kandırmaca olup aslında gerçekleşmesi mümkün olmayan bir anlayıştır. Çünkü her iktidar, oy aldığı büyük kitleyi her şeyden daha çok kollamak ve onların ihtiyaçlarını öncelikle karşılamak durumundadır. Başka oyları kazanmak için uğraşmaktan evvel kendi taraftarlarını kaybetmek ve muhafaza etmek mecburiyetindedir.
Laiklik için aslında modernite ile ilgili olduğundan aydınlanmadan bu tarafa gelişen anlamıyla ‘Muteal’in mündemiç kılınması’dır demek daha doğru olur. Ülkemizde devlet, nüfusunun % 99’u Müslüman bir ülkenin devleti olduğu hâlde ve siyâsîler, Müslüman olmakla beraber, İslâm’dan dâimâ korkmuşlar, dolayısıyla Müslümanlığa ve Müslümanlara dâimâ baskı uygulamışlardır. Buna mukabil Türkiye deki İslâm dışı inançlara ve diğer dinlere dâimâ müsamaha gösterilmiş ve onların gelişmesi şöyle veya böyle desteklenmiştir. İslâm ve Müslümanlar, dün olduğu gibi bugün de potansiyel tehlike olarak görülmüştür. Bundan dolayı Prof. Dr. Osman Turan merhum: ‘Durum batı ülkelerinde farklıdır. Katolikliğin hâkim olduğu bir ülkede meselâ İtalya, İspanya, Fransa gibi ülkelerde Protestanlık gelişemediği gibi, Protestan bir Prof. Katolik okuluna veya üniversitesine tâyin edilemez. Katolik olmayan bir siyâsetçi kolay kolay iktidara gelemez. Durum Protestan olan ülkelerde de farklı değildir. Dolayısıyla her dine aynı mesafede durmak sözü bir aldatmacadan ve bir masaldan ibârettir.’ diye yazmaktadır.
Çetinoğlu: Türklerdeki duruma bakarsak Efendim…
Prof. Bolay: Eğer laiklik, başka inançlara saygılı ve hoşgörülü davranmak ise, bunu İslâm dünyâsı ve medeniyeti; özellikle Selçuklu ve Osmanlı yönetimi asırlarca en iyi şekilde uygulamıştır. Batı dünyâsı, Avrupa Parlamenterler Meclisi, bu konuda örnek vermek mecburiyetinde kalınca Endülüs İslâm Devleti’nin ve Osmanlının uygulamalarını örnek göstermek durumunda kalmaktadır. Çünkü onların târihinde böyle bir örnek yoktur. Hatta liberalizmin babası sayılan John Locke, 17. asırda ilk defa bir ‘Hoşgörü Risâlesi’ yazmak ihtiyacını duymuş, fakat risâlesinde Katoliklere ve ateistlere mahkemede şâhitlik yapma hakkı tanımamıştır. (Bu risale dilimize de çevrilmiştir.)
Fransız araştırmacı Gilles Keppell ve 10 arkadaşının on sene süren araştırmaları neticesinde, Türkçeye ‘Tanrının İntikamı’ adıyla çevrilen bir kitap yazmışlardır. Keppell’in bildirdiğine göre: 1975’ten beri Yahudiler, Hıristiyanlar, bilhassa Kuzey Amerika Protestanları ile bir kısım Müslüman gruplar, yüz binlerce laiklik aleyhtarı yetiştirerek laik idâreleri yıkmak ve laik idârelerden Tanrı’nın intikamını almak için mücâdele etmektedirler.
| Prof. Dr. SÜLEYMAN HAYRİ BOLAY 1937 yılında, o dönemde Konya’nın, günümüzde ise Karaman’ın ilçesi olan Ermenek’te doğdu. İlkokulu Konya’nın Taşkent ilçesine bağlı Bolay kasabasında, ortaokulu ve liseyi Konya’da, üniversiteyi Ankara’da okudu. Türkiye’de felsefe ilminin gelişimine önemli katkılar sağlamış isimlerden birisidir. Bugüne kadar çok sayıda eser sunan ve eserleri ile önemli çalışmalara imza atan Süleyman Hayri Bolay, dînî konulara da farklı bir yaklaşım açısı ile bakmıştır. Başta İslâm Felsefesi olmak üzere Batı Felsefesi, Osmanlı Düşünce Hayatı gibi konular üzerinde önemli eserler yazdı. 1961 – 1969 yılları arasında öğretmenlik yaptı. Askerlik vazifesini ifa ettikten sonra 1971’de Ankara Üniversitesi Felsefe Târihi bölümünde asistan oldu. 1975’te doktor, 1980’de doçent unvanlarını aldı. Sorbon Üniversitesi’nde araştırma yaptı. 1982 yılında Selçuk Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi, 1984 yılında Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dekan yardımcılığına tâyin edildi. 1987’de Hacettepe Üniversitesi’nde Felsefe Târihi profesörlüğünü getirildi. 1996 yılında Gazi Üniversitesi’nde bölüm başkanlığı yaptı. Felsefeye Giriş, Türkiye’de Ruhçu ve Maddeci Görüşün Mücâdelesi, Felsefe Dünyâsında Gezintiler, Felsefî Doktrinler Sözlüğü, Kur’an’da İman ve Siyasi, Ekonomik ve Kültürel Boyutlarıyla Küreselleşme, Tanzimat’tan Günümüze Türk Düşünürleri isimli eserleri yayımlandı. |
“İKRA” / “Oku” Diyor Kitabın Kalsın İstersen Dünyada Adın
Okumak; insan olmak için, çıkmaktır sefere
Vatanın; sahip olması için, gerçek bir ere
Çünkü, “ikra” / “oku” diye başlıyor aziz dinim
Başka söze ne hacet dostlar, artık benim
Oku oku oku, hiç durmadan, daima oku
Budur kendini bilmenin, başta gelen yolu
Okumaktan geçer kardaş, aman daima oku
Yoksa saplanır göğsüne, düşmanın zehirli oku
Unutma sen Allah değilsin, ama Allahtansın
O değilsin, fakat her şey gibi, O’ndansın
Bunun gereğini yapman, yaratılış gerekçesi
Okumaman olur, yokluğu istemenin dilekçesi
Okumak, kitabının ilk muhteşem baş emri
Yoksa, olursun bineceklerin altındaki semeri
Okumak eder insanı, Kâinat Efendisi’nin yaveri
O’nun uğrunda, şehit veya gazi olacak seçkin eri
İster isen olmak, Allah’ın has ve saygın kulu
Kâinatı okumaktır, bunun başta gelen okulu
Bunun içindir ki, ana-babalar katlanıyor nelere
Yeter ki okusun da, çıksın diye bilimsel sefere
Okumaz isen, hem Dünya hem de öte Âlemde
Elini tutacak birini bulamazsın, arasan da beyhûde
Okumak İlahî tecellînin, ilham basamakları
Okumak, manevî yükselişin açılan kapakları
Okumak, insan olmuşken sıradan Biri
Yapar insanı, mânevî sâhanın saygın Pîri
Okumak; geçmişe, geleceğe bağlayan köprü
Sonsuz bir şekilde, uzatmak demektir ömrü
Tabii, asıl okumak; büyük kâinatın şahsında
Özet kâinat denen, Kendini okumaktır aslında
İnsanın sonsuz, meçhul mânevî tarafları ile
Mânâ âlemlerine, okumakla kanat açmazsan nafile
Şereflendirmek için, “Bile yazdım adın ile adımı!”
Kul’a düşmez mi, Okumak için atmak ilk adımı?
Çanakkale Destanı
Tarihe damgasını vuran bazı olaylar hüzünlüdür, acıları depreştirir. Fakat Çanakkale, öyle kutlu ve anlamlı ki, hüznü gurur vermekte, gözyaşı bağırları kabartmakta ve kederi gönüllerde yanık türkülere beste olmaktadır.
Andıkça onurlandıran ve gururlandıran böylesine eşsiz bir destanı, nesillere yeni baştan “bütün bilinmezlerini ortaya çıkararak” tanıtmak elzemdir.
Çanakkale, modern çağın buhranlarına umut olabilecek, yeni bir nefes, insanlık düşmanlarına insan olduklarını hatırlatan bir ders, geçmişten geleceğe kutlu bir köprüdür.
Bu yüzden, yediden yetmişe her kesimin savaşın geçtiği yerleri gezip görmesi, gerçekleri öğrenmesi, yorumlaması, özümsemesi, dersler çıkarması ve ibret alması elzemdir.
Ülkeler, kitlelere ilham versin, yol göstersin, örnek teşkil etsin diye, devasa paralar, büyük emek ve onca zaman harcayarak; etkileyici filmler, eşsiz projeler, ya da kusursuz anıtlar ortaya koymak isterler.
Çanakkale öylesine devasa bir filmdir ki, aynısının değil, benzerinin bile tekrarlanması, her bakımdan asla mümkün değildir. Sahnelerinde dublör kullanılmamış, bilgisayar oyunlarıyla aldatıcı efektler yapılmamıştır. Yapay görünüşler, sahte gülümsemeler, teknolojik gözyaşları akıtılmamıştır.
Sahnesi misk kokulu vatan toprakları, başrollerde yer alan kahraman Mehmetçik’tir. Her bölümü, prova edilmeden, tekrarı olmadan, kanla ve canla icra edilen gerçek bir destandır.
Akan, bir milletin asil kanı, zulmü boğan ise masumiyetin, haklılığın cesaretin, mertliğin ve vatan sevgisinin gücüdür… 250 bin gencecik, hayatının baharında ana kuzusu, ıstırap, çile, dağlanan yürekler, bağrı yanık analar, gözyaşı ve sönen ocaklardır… O yüzden bu filmin bütçesini hesaplamak asla mümkün değildir. Değerine ise asla paha biçilemez.
Bu filmi vahşet üzerine kurgulayanlar, Mehmetçiği hesaba katmadıkları için, icra ederken spontane olarak gelişen olaylar karşısında hayal kırıklığına uğramışlardır. Çünkü Mehmetçik akla hayale gelmeyen bambaşka bir senaryoyu sahneye koymuştur.
Fitne, fesat, kalleşlik, kin, nefret gibi çirkin duygularla hazırlanan bu proje; mertliğin, cesaretin merhametin, hoşgörünün ve vatan sevgisinin yer aldığı ibretlik bir destana dönüşmüştür.
Mehmetçik, bu zulme, canavarlığa ve her türlü çirkinliğe, güzel hasletlerini katarak ibretlik ve imrenilen bir boyut getirmiştir. O yüzden Çanakkale savaşları, şanlı ve eşsiz bir destandır. Bu destanın içinde hayali devler değil, bunlardan daha vahşi, daha gaddar, daha acımasız, canavarlaşmış düşmanlar rol almış, her türlü çirkin ve rezilliklerle bir milleti yok etmeye çalışmıştır.
Buna karşılık Mehmetçik, aklın almadığı, gücün yetmediği taş kalplerin anlayamadığı ibretlik ve gurur verici sahneleri icra etmiştir. Yerinden kaldırılamayan gülleler sırtlanmış, inanamayan akılların şaşkınca bakan gözleri önünde, en muhteşem, fakat insanlık katili zırhlılar denizin dibine gönderilmiştir.
Sayı, teçhizat ve teknoloji bakımından, kendisinden çok üstün, hiç de adil olmayan bir güce karşı, akla hayale gelmeyen cesaret ve gayret gösterilerek, dünyaya savaş ve insanlık dersi verilmiştir. O yüzden, öylesine kutlu ve öylesine eşsizdir.
Mehmetçik bire karşı on kat düşmana eyvallah etmemiş, rakipleri her türlü konforla, modern silahlarla donanımlı iken, O giysisine taşlardan düğme yapmış, yırtık ve söküğünü kendi dikmiş, peksimetini yanındakiyle paylaşmıştır.
Yeri gelmiş, feryatlarına dayanamadığı acımasız düşmanını, şefkatle sırtlayarak cephe gerisine taşımış. Dünyaya insanlık dersi vermiştir. Buna rağmen kurtardığı düşmanı tarafından kalleşçe arkadan vurularak şehit edilmiştir.
Utanmadan, sıkılmadan yedi düvel bir araya gelerek, her türlü barbarlıklarını icra etmek adına, inceden inceye plan yaparak topraklarımıza saldıran bu arsızlar, sonra da pişkince bu savaşın sonuçlarından bizi sorumlu tutmaya çalışmıştır.
Üniversitede bir hocamız anlatmıştı: İngiltere’de mastır yaparken tanışma seremonisinde Türk olduğunu söylemiş. O anda bir profesör ayağa fırlayarak kör gözünü gösterip, “bak Çanakkale’de gözümü ne hale getirdiniz” diye arsızca serzenişte bulunmuştur. Bizim hoca da doğal bir refleksle, “Çanakkale’de ne işiniz vardı” diyerek, bu arsızı şoke etmiş. Beklemediği bu cevabı alan profesör susup kalmış.
Diyeceğim o ki; Çanakkale bir ibret tablosu, istifade edilmesi gereken eşsiz bir eser, onlarca ders çıkartılacak, eşi, benzeri olmayan bir kaynaktır. Destanın yaşandığı o günkü ortam, nesillere hissettirilmeli, empati yapmaları sağlanmalıdır.
Bu savaşların, kimlerle, niçin, hangi koşullar altında, nasıl bir duyguyla yapıldığı, bilimin ve teknolojinin tüm imkânları kullanılarak öğretmekten öte, yaşatılmalı, beyinlere, ruhlara ve hücrelere işlenmelidir.
Vatan, bayrak, millet kavramı, kutsal değerlerin neler olduğu, uğruna nelerin feda edilebileceği hissettirilmelidir. Savaşlarda askerlerimizin gösterdiği olağan üstü kahramanlıkların yanında, düşmana gösterilen merhamet, mertlik, insanlık dersleri de anlatılmalıdır.
“Bir gül bahçesine girer gibi…” canların nasıl verildiği, Ağır yaralı olduğu için dağıtılan ekmeği, sağlara kalsın diye almayıp, “ölmeden mezara koydular beni…”, “on beşliler gidiyor…” vb. gibi hüzünlü türkülerle yürekleri dağlayan bu civanların hayatları, yeni baştan anlatılmalıdır.
Vatan aşkı, fedakârlık, sabır, ahde vefa, dayanışma, cesaret, şükür, paylaşma, hoşgörü vb. kavramların nasıl yaşandığını, hangi şartlarda gerçekleştirildiğini yeni nesiller görmeli, ibret ve örnek almalıdır.
Bu duygularla Çanakkale destanını yazan şehit ve gazilerimizi minnetle anıyorum. Şehitlerimize rahmetler diliyorum. Ruhları şad olsun…
Hayatta olan gazilerimize saygılarımı, dualarımı göndererek ellerinden öpüyor, sağlıklı, hayırlı ömürler, diliyorum.
Sevgiyle kalın…
“SOYAĞACI” – 6
Bir TV Programı ve Çok (!) Evlilik
Gündem Ötesi programında Pelin Çift Soruyor: Akademisyenlerin konuşmaları karşısında hayretle “İslam Hukuku istediğin kadar cariye alabilirsin mi diyor” ? Ve akademisyenlerin cevapları karşısında şok oluyor!” www.youtube.com/watch?v=lIg0WY-kTcQ
Bu programda iki akademisyenin İslam dini, insan vicdanı ve aklına aykırı açıklamaları Pelin ÇİFT’i hayrete düşürmektedir. Bugünün 1400 yıl gerisinde kalmış bir fıkıh anlayışı ile izah etmeye kalkıştıkları anakronik (kişi, nesne veya olayların kendi gerçek zaman ve mekânlarından kopartılıp farklı bir çerçeveye oturtulması olarak değerlendirilmesi-TDK Sözlüğü-) bir yaklaşım sergilemişlerdir. Bu bakış aynı zamanda İslam’daki içtihat kapısının asırlar boyu kapatılmasının sonucudur. Gündem Ötesindeki akademisyenlerin yorumları da benzerlerinden hatta âlim denilen insanlardan farklı değildir. Sadece malumat fazlalığı ilim ve onu söyleyenler âlim kabul edilirse İslâm dünyasındaki bu çelişkiler artarak devam edecektir. Bu ise gençliği İslam dininden önce soğutacak sonra maalesef uzaklaştıracaktır. Sekiz ciltlik Kur’an tefsiri de bulunan Türkiye Cumhuriyeti 5. Diyanet İşleri Başkanı (atanma tarihi: 30 Haziran 1960-bir yıl sonra kendi isteği ile ayrılmıştır) Ömer Nasuhi Bilmen’in (1883-1971) Büyük İslam İlmihali’ndeki şu satırlar insan haysiyetinin 20. yy da bile anlaşılamadığının örneğidir.
Ömer Nasuhi Bilmen bu eserinde: Namazın farzlarını açıklarken, Setr-i avret (ayıp yerleri örtmek) bahsinde cariyeler için şu sözleri kullanmaktadır. “Cariyeler (köle olan kadınlar) için avret yeri, erkekler gibi göbekleri altından dizleri altına kadar olan kısımla karın ve sırtlarıdır. Hür kadınların şeref ve durumları bakımından örtmek zorunda bulundukları organları daha çoktur. Köleler ise hürriyet şerefinden yoksun ve efendilerinin hizmeti ile meşgul oldukları için bunlara daha fazla genişlik gösterilmiştir”[1]. Ömer Nasuhi Bilmen’e 20.yy da cariyeliği nasıl var gibi kabul eder ve hüküm verirsiniz demek gerekirdi. Bu açıklama ile cariye kadınların tarihi süreçte memeleri açık olarak avret yerlerini kapatmış sayılmaları hem fıkıhçıların hem de kadın onurunu düşünmeyenlerin “İslam Işığında Müslümanlık” anlayışlarını sorgulamaları gerekmektedir. Ali Bardakoğlu’nun “İslam Işığında Müslümanlığımızla Yüzleşme”[2] eseri birçok konuda Çağa ışık tutmakta ve Müslümanları düşünmeye davet etmektedir. Ali Bardakoğlu’nun onlarca soru ve tartışma açtıklarından biri de şudur:
“1. Resmi yola başvurmaksızın yapılan ve “imam nikahı” denilen işlem günümüzde ne kadar dini? “Dini evlenme” tabiri bizim geleneğimizde yokken, hatta evlenmenin resmi-dini şeklinde bir ayırımına kaynaklarda hiç rastlanmazken, “imam nikahının” “dini nikah” olduğuna kim karar verdi? Böyle bir nikahın mağduru kim? “Dini” kaydıyla akdedilen nikahta kadın veya bir başkası mağdur olunca, “din” zarar görmüş olmuyor mu? Dinin/dini duygunun zarar gördüğüne kani olmak için erkeklerin mi mağdur olması gerekiyor?
2. Boşanmanın dini-hukuki boyutu: Devletten maaşın kesilmemesi veya maaş bağlanması için resmen boşanıp veya evlenmeyip fiilen/dinen evlenme ne kadar dini ve ahlaki?
3. Nişan nikahı veya resmi boşanma sonrası, kendince “dinî nikahı devam ettirme” ısrarı ne anlama geliyor?
4. Üç talak (boşanma) ve hülle[3] nasıl anlaşıldı, nasıl anlamalıyız? Suç ne, cezayı kim ödüyor?
Bu soruların her biri günlük hayatta sıkça karşılaşılan, sadece İslam ahlakını değil bizzat İslam’ı da töhmet altında bırakan, İslam algısını derinden etkileyen ve bizim bugün açık yüreklilikle konuşmamız gereken ciddi sorunlara işaret etmektedir. Bu ve benzeri konuların her biri önemli ve üzerinde sadece klasik kitaplara bakarak değil toplumda olup bitenlere ve bu uğurda yaşanan mağduriyerlere bakarak yüzlerce tez ve araştırma yapılması gerekiyor”[4].
Sonuç
İnsanlara bakınca konuyu hemen cinselliğe getirenler; lumbo-sakral bölge ile en fazla beyin sapı ve limbik sistem (duygusal beyin) düzeyine gelecektir. Bu anlayış insanı asla kişilik ve tek başına bir değer olarak göremeyecektir. Onun için insanı bir metadan (alınır-satılır mal, mülk-tarihsel tortuları ile cariyelik) öte değerlendirmeyen bu algı özellikle erkeklerde kendilerinin anneleri, kız kardeşleri, kız çocukları olsa da kadına dişilik olarak bakacaklardır. Bu ise erkek çocuklarının küçük yaştan itibaren genetik yapılarını epigenetik olarak olumsuz etkileyecektir. Erişkin düzeye geldiklerinde kadın-kadın/erkek-erkek davranış kalıpları olarak birbirlerini “Ayna Nöronlar”ı ile taklit edecektir. Kadınlar ve erkekler kendilerine biçilen toplumsal rolü asırlarca sorgulamadan yerine getirecektir. Ayna nöronlar insan beyninde bulunan ve karşıdaki insan davranışların taklit edilmesinde ve o davranışların kalıcı hale gelmesinde önemli bir fonksiyon görmektedir. Bu hem olumlu hem de olumsuz davranışlar için geçerlidir.
İyi bir gözlemci ve analizci “Türk Aydın”ı olan “Öznur Yılmaz”ın “Soyağacı” romanının çarpıcı ve sarsıcı “tek seferin çok sefer olduğu” tezi hayatta bir hakikat olarak insanların karşısına çıkacağı ve neslin bozulacağının çok açık bir ifadesidir. Diğer taraftan eşlerini ister kaçamak ister muhafazakârlığın sözde meşrulaştırma yöntemlerinin ne kadar tehlikeli ve dayanıksız olduğunun genetik, epigenetik, anatomik, fizyolojik kısaca bilimsel olarak gözler önüne serildiğinde toplumdaki kabulün hiç de “İnsan ve Toplum Bilgisi Bilimi’ne” uygun olmadığının görülmesidir.
[1] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslam İlmihali, Sadeleştiren: Ali Fikri Yavuz, Sadeleştirilmiş Tam Metin, Merve Yayınları, İstanbul, 2014, s. 124.
[2] Ali Bardakoğlu, İslam Işığında Müslümanlığımızla Yüzleşme, KURAMER Yayınları, İstanbul, 2016.
[3] Eskiden geçerli olan dinsel nikâh kurallarına göre, kocasının üç kez boşadığı bir kadının, eski kocasıyla bir kez daha evlenebilmesi için, yabancı bir erkeğe bir günlüğüne nikâh edilmesi ve bir gün sonra boşanması. Geniş Bilgi: TDV İslâm Ansiklopedisi 1998, İstanbul, 18. cilt, s. 475-477.
[4] Ali Bardakoğlu, a. g. e.,s. 328-329.
Ölüm İnsanı Terbiye Eder…
Yollar çoğu zaman mezarlık kenarından geçer, gözleriniz mezar taşlarına ilişir.
Taşların hepsi çığrışır gibi olur.
‘’İnsan ölmeye gözlerinden başlar’’ Ahmet Hamdi TANPINAR. Böyle diyor şair
‘’Az yaşa, çok yaşa, Akıbet gelecek başa’’
‘’Bizlerde sizin gibiydik, sizlerde öleceksiniz bizim gibi ‘’
Ulu ağaçların estiği, küçüklü büyüklü mezarların olduğu, üzerlerinde kimi zaman çiçek, kimi zaman sulak, kimi zaman çam dikili olduğu mezarlar. Tanık olunca ölümü hatırlamaz mı insan. Beklide unutmayalım diye, insan hafta da bir, ay da bir, o da olmadı yıl da bir mezar ziyareti yapın diyor büyükler. Mezar ziyaretleri bize ölümün var olduğunu en iyi anlatan yerdir. Tanık oldukça insan ilk gözlerinden başlar ölmeye.
Sevdiğiniz birinin hasta olduğunu duyarsınız. Uzaktadır gidemezsiniz, sarılırsınız telefona, görüntülü arama yaparsınız. Nasıl hastadır, hastalığı nedir sormak, duymak, görmek istersiniz. Telefon açıldığın da gözlerinizi gözlerine dikip anlamaya çalışırsınız ne olup bittiğini. Sesi, görüntüsü, bakışı ve daha ilk baktığınızda sizi hemen ölüm ve kaybetme korkusu sarar. Kafanızda kurguladığınız hastalık birden ölüme dönüşür. İşte yine ölmeye gözlerinizden başlarsınız.
Bir haber gelir öldü diye, ya da ölüyor diye, koşarsınız. Son nefesini verirken şahit olursunuz. Size nasıl baktığına, bir dakika önce konuşan, yemek yiyen, su içen, nefes alan insanın beş dakika sonra son nefesini verip, beş saat sonra toprağın kucağına nasıl verildiğini görürsünüz. Arkasından bakar kalırsınız. İşte yine ölmeye gözlerinizden başlarsınız.
Fotoğraf albümünü elinize alırsınız, bakmaya başlarsınız. Parmaklarınız yetişmez ölenleri saymaya. Eski fotoğraflar çok gevezedir zaten. Ne çok insan ölüp gitmiştir, fotoğraflarda kalır izleri. O albüme ne zaman baksanız, siz yaşadığınız sürece o fotoğraflarda ölüm dolaşır durur. İşte yine ölmeye gözlerinizden başlarsınız.
Bir film izlersiniz, eski sevdiğiniz sanatçılardan ne çok insan ölmüştür. Ölüm sebepleri gelir aklınıza, hangi rollerde oynadığı, en sevdiğiniz filmi. Yıllar akıp geçmiştir ama siz o filmi yeniden gördüğünüzde hiç ölmemiş gibi duran hareketlerini izlersiniz. Belleğinizde canlanan onun sizde en çok bıraktığı rolde kalakalırsınız. İşte yine ölmeye gözlerinizden başlarsınız.
Çocukluk arkadaşınızın yaşadığı evi görürsünüz. O’ nu genç yaşta kaybettiğiniz gelir aklınıza. O ev hala oradadır, hatta annesi babası sağdır. Evlat acısı görmüş insanların geriye kalan ömürlerini nasıl ah ederek yaşadıklarına şahitlik edersiniz. Evin önündeki taş merdivende hala oturuyor sanırsınız ama o çoktan ölmüştür. Birden aklınıza gülen yüzü gelir. Ölüm bu ya işte hatırlatır kendini size. İşte yine ölmeye gözlerinizden başlarsınız.
Gelin girmedik ev olurmuş da ölüm girmedik ev olmazmış. Ölüm bu ne zaman geleceği belli olmayan ama mutlak gelen gerçek işte. Büyüklerimiz ‘’Allah sıralı ölüm versin ‘’ diyorlar. Sıralı ölüm, yani yaşını yaşamış insanlar, zamanı gelenler. Yaşlı dururken genç ölmesin diyorlar. Gencin ölümü, kara kor düşer gibidir zira. Beliniz bükülür, ayaklarınız yürümez, elleriniz tutmaz, yüzünüzün rengi solmuş, saçlarınız dökülmüş, gözlerinizin feri gitmiş aynadaki yüzünüze bakarsınız ve işte o zaman ölmeye yine gözlerinizden başlarsınız.
Ölüm geliyor aklıma, ölüm
Bir ağacın gölgesine sığınıyorum./Cemal Süreyya
Bir ağacın gölgesine sığınınca, ölüm aralaşmaz farkında olan insandan. Yeşilin ölümü, yaprağın ölümü, çiçeğin ölümü, kuşların ölümü, hatta toprağın ölümüne bile şahit olursunuz. Ağacın dalından bir yaprak düşer ölür, dalından bir kuş yavrusu düşer ölür, bilmeden karıncaya basarsın kazara ölür, az ilerden ağıt sesleri yükselir omuzlarda cenaze. Uzaklardan bir evin bacası tütmez, bilirsiniz ki herkes ölmüştür, evin kimsesi yoktur. İşte yine ölmeye gözlerinizden başlarsınız.
Ve o kaçınılmaz son gelir. Son nefes, son bakış, insan teslim olur ölüme. Öleceğini bile bile yaşayan tek canlıdır insan. Tabuta konulursunuz, arkanızdakilerden helallik alınır. Nasıl bilirdiniz diye sorarlar ‘’iyi bilirdik ‘’ sesleri yükselir. Kime iyidir, kime kötüdür o bilinmez, öteki tarafa kalır hesaplaşma. Arkasından bir Fatiha okursunuz. Giden gittiği yere, kalan kaldığı yere yakışır. Ve siz yine ölmeye gözlerinizden başlarsınız.
‘’Bütünlük O bir dedir/ Sayı sayı bölende /Bilmez yaşayan ölü /Asıl haber ölende ‘’
N.F. Kısakürek
Doğum ile ölüm arasındaki zamana yaşam diyoruz. Ölüm de hayata dair. İnsanı en çok terbiye eden ölümdür. Eğer bir insanı, ölümün olduğu, ölümlü olduğu gerçeği terbiye etmiyorsa hiçbir şey terbiye etmez. Ölmeden ölmeyi bilmekte bir anlamda budur. İyi insan olmanın ilk koşullarından biridir, ölümlü olduğunu bilmek. Hayatımız boyunca onca ölüme şahit olup, kendini hizaya çekmeyenlere ölüm ne yapsın ki. Ölüm zaten kalanlar içindir, ölenler öldüğünü bilmezler. Öteki tarafta bu dünyada yaptıklarımızdan sorumluyuz. Ölüm herkesi eşitler ve siz yine gözlerinizle tanıklık edersiniz olan bitene. İnsan kendini ölüm gerçeği ile hizaya çekmeyi bilmeli, zira yaşattığınızı, yaşamadan ölmezsiniz. Ve işte yine gözlerinizden başlarsınız ölmeye.
“SOYAĞACI” – 5
Dünya nüfusunda erkek ve kadın oranı büyük bir denge içinde bulunmaktadır Bu dengeyi erkeklerin cinsel arzularının taşkınlığı lehine bozmak kimsenin hakkı değildir. Özellikle bu dengeyi bozan Arap Dünyasından örnek vermek gerekirse: “Suudi Arabistan Genel İstatistik Kurumu, ülke nüfusunun son bir yılda %2,27 artış göstererek 35 milyonu aştığını açıkladı. Kurum tarafından yayınlanan ön tahminlere göre, 2019 yılının ilk yarısında ülke nüfusuna 795 bin 245 kişi eklenerek vatandaşlar ve sakinler dâhil toplam nüfus 35 milyon 13 bin 414 milyon kişiye ulaştı. Nüfusun, 20 milyon 314 bin 25 kişi ile %57,78’ini erkekler oluştururken 14 milyon 819 bin 89 kişi ile %42,22’sini kadınlar oluşturuyor[1]”.
“Tarih boyunca savaşlarda milyonlarca erkek öldüğü doğrudur ve bu savaşlar cinsiyet dengesini etkileyebilir. Ancak, bu savaşlar sırasında ölen erkeklerin sayısı, herhangi bir cinsiyet dengesizliğine neden olacak kadar yüksek değildi. Bunun yanı sıra, savaş dönemleri genellikle doğum oranlarını da etkilediği için, savaş sonrasında kadınların daha fazla doğum yapmasıyla doğal bir dengelenme meydana gelmiştir”[2]. Diğer taraftan tarih boyunca Türk Milleti kadın/erkek birlikte savaşlara gitmiştir.
Günümüzde ise savaşların seyri değişmiş kadınlar da cephede bulunan erkeklerden daha fazla ölmeye başlamıştır. Asker olarak görev yapan kadınlar da bütün dünyada artmaktadır. “BM’nin 2021 yılında yayınladığı verilere göre dünya nüfusu 90 milyon artarak 7,8 milyara yükseldi. Dünya genelinde ise erkek nüfusu kadınları geçti. Bu rakamlara göre her 100 kadına düşen erkek sayısı dünya genelinde 101.7 olarak kayda geçmiştir[3]”. Demek oluyor ki erkekler için çok evliliğe meşruiyet kazandırmak isteyenlerin her savı çürütülebilecektir.
Beynin Eğitilmesi
Binlerce yıldır erkek egemen toplumların ortaya koyduğu anlayış çocuklarına verdikleri eğitim erkek ve kadının farklı cinsiyet kabullerinin toplumda yerleşmesi sonucunu doğurmuştur. “Soyağacı” romanında her ne kadar büyük anne Hanife’nin aldatması söz konusu ise de toplumda çoğu kez erkeklerin eşlerini aldattıklarının yaygın olduğu sosyolojik bir gerçektir. İnsanlar ister kadın ister erkek olsunlar, kendilerinin nöro-endokrin sistemlerini dengeli tutmalarıyla her türlü aşırılığı eğitilebilir. Bu eğitim sonucunda “beynin elektrokimyasal ırmakları[4]”nın sağlıklı olması sağlanacaktır. Aksi halde hangi dünya görüşü ve dinî inanca sahip olursa olsun beyin ve vücut nöro-endokrin sistemi ile “elektrokimyasal ırmakları”nda taşkınlıklar görülecektir. İnsan (canlı) vücudunun iç ortamındaki tüm süreçler açısından sağlanan; nero-endokrin, biyokimyasal vd. dengelerinin yani homeostasis’in sağlanması zor değildir. İnsanın davranış ve alışkanlıkları arasındaki uyum ile düşünce ve zihin dünyasının derinliğinin artırılmasıyla kişilik ve karakter (ahlak) gelişecek ve olgunlaşacaktır. Bu önemli husus göz ardı edilirse ahlak yani karakter sadece kitaplarda okunan hikâye ve masallardan ibaret kalacaktır. Bu takdirde cinsellik gerçeği medulla spinalis’in (omurilik) lumbo-sakral seviyesinde (bel bölgesi) kalacaktır. Bu Otonom sinir sistemi ya da özerk sinir sistemi (parasempatik ve sempatik) dediğimiz cinsel uyarılma gibi istemsiz yapılan hareketleri ve organ fonksiyonlarının kontrolünü gerçekleştirir. İnsan neslinde cinsellik sadece diğer canlılardaki gibi haz denilebilecek alt sistemlerle açıklanmamalıdır. Tabiî ki cinsel davranışın hormonal ve nöral kontrolü vardır. Bununla birlikte beyin mekanizmaları bu fonksiyonları hem uyarma hem de baskılama gücüne sahiptir. Erkeklerde hipotalamusda konumlanmış olan medial preoptik bölge (MPA) bulunur. Kadınlarda da tıpkı MPA’nın erkek cinsel davranışında önemli bir rol oynaması gibi Hipotalamus’un ventromedial (VMH) çekirdeği benzer bir rol oynar[5].
Parasempatik lifler medula spinalis’in (omuriliğin) sakral 2, 3 ve 4. segmentlerinden çıkmaktadır. Sempatik lifler medula spinalisin lumbal 1 ve 2. segmentlerinden ayrılır. Psişik faktörler, hem erkek hem de kadın cinsel eyleminde son derece önemlidir. “Psişik faktörler, erkekte eylemi başlatır ya da baskılayabilirler. Erkekte cinsel eylem omuriliğin lomber ve sakral (bel) bölgelerinde kontrol edilen, kalıtsal refleks mekanizmalar sonucunda oluşmaktadır. Bu mekanizmalar ya beyinden gelen psişik uyaranlarla ya da cinsel organlardan gelen gerçek cinsel uyaranlarla, ama genellikle de ikisinin kombinasyonu ile başlar[6]. Kadında ise özellikle beyinden gelen uygun psişik koşulların sinyalleriyle desteklendiğinde, kadında cinsel refleksler başlar. Bu büyük bir olasılıkla, ovumun (yumurtanın) döllenmesine yardım eder. Gerçekten de, kadının normal cinsel birleşmesindeki üretkenliği, yapay yöntemlere oranla daha yüksektir[7].
Kadında beyinin fonksiyonu daha baskın olduğuna göre erkeklerin de dikkatlerden kaçmaması ve unutmaması gereken; kadın olsun erkek olsun, insan en gelişmiş prefrontal kortex alanına (ön beyin) sahiptir. Bu nedenle ön beyin bölgesi insanın kişiliğini ve toplum içinde nasıl davranacağınızı kontrol eden sinir devrelerini içerir. İlave olarak kortexte farklı yerlerde bulunan asosiyasyon alanları (Asosiyasyon-İlişkilendirme-Bağlantısallık Alanları) diğer primatlara (iri beyinli memeliler) göre insanlarda oldukça fazla gelişmiştir. Bu alanlar birden fazla duyunun koordine edildiği ve motor hareketlerin planlandığı yerlerdir. Düşünme, planlama, sonuç çıkarma, önlem alma, çevreden haberdar olma, öğrenme, hafıza, lisan ve emosyonel davranışlar gibi üst düzey fonksiyonları düzenlerler. Farklı alanlardan gelen algısal fonksiyonları “bilinç” adı altında bütünleştiren ve bireyin bu süreçlerin sonuçlarının algılamasını sağlayan korteksteki yani beyin kabuğundaki birleştirici bu sahaları (Loblara göre; posterior parietal, prefrontal assosiyasyon ve temporal assosiyasyon bölgeler)[8] dikkate almak gerekir.
[1] Bu kaynağı tarafıma ileten Kıdemli (E) Albay Öznur Yılmaz’a teşekkür ederim. https://turkish.aawsat.com/k%C3%B6rfez/4902896-saudi-aramco-k%C3%BCresel-ekonomik-zorluklara-ra%C4%9Fmen-%C5%9Fimdiye-kadarki-en-y%C3%BCksek-ikinci-net
[2] https://evrimagaci.org/soru/dunyada-erkek-kadin-nufusu-esit-mi- Erişim Tarihi: 4.03.2024.
[3]https://www.google.com/search?q=D%C3%BCnya+erkek+kad%C4%B1n+n%C3%BCfus+oran%C4%B1 Erişim Tarihi: 4.03.2024.
[4] Türker Kılıç, Yeni Bilim: Bağlantısallık Yeni Kültür: Yaşamdaşlık, Ayrıntı Yay. İstanbul, 2020, s.25.
[5] Neil R. Carlson, Fizyolojik Psikoloji Davranışın Nörolojik Temelleri, Bölüm Çevirmeni: Gülnaz Tatlıcı, Çeviri Editörü: Muzaffer Şahin, Nobel Yayınları, 2011, s. 264,266
[6] John E. Hall, Guyton ve Hall, Tıbbi Fizyoloji, Çeviri Editörü: Berrak Çağlayan Yeğen, Güneş Tıp Kitapevleri, Ankara, 2016, s. 1027.
[7] John E. Hall, a. g. e., s. 1052.
[8] Reha Erzurumlu, Gülgün Şengül ve Emel Ulupınar, Nöroanatomi, Güneş Tıp Kitapevleri, Ankara, 2019., Kaplan Arıncı, Alaittin Elhan, Anatomi 2. Cilt, Güneş Tıp Kitapevleri, Ankara, 1995., Hasan Ozan, Ozan Anatomi, Klinisyen Tıp Kitapları, Ankara, 2014., Yüksel Aydar, Gül Güven, Ferruh Yücel, Hakan Ay, Hilmi Özden, Anatomi Ders Notları, ESOGÜ. Tıp Fakültesi.
Şehrimizin Sağlık Hizmetlerinde Kızılay
Türk Kızılay’ı Osmanlı Devleti döneminden kalma önemli bir sağlık kuruluşumuzdur. 93 harbi olarak bilinen 1877- 1878 Osmanlı Rus savaşı esnasında Osmanlı Sıhhiye Nazırı, Marko Paşa zamanında Hilal-i Ahmer Cemiyeti adı ile 14 Nisan 1877 kurulmuştur. Balkan Savaşı, Birinci Can Harbi ve Kurtuluş Savaşlarında önemli hizmetler yapmıştır. İstanbul’un işgali esnasında merkezinin işgal kuvvetleri tarafından basılması üzerine Hilal-i Ahmer Katib-i Umumisi olan Adnan (Adıvar) Bey’in Ankara’ya gelmesi ile 1920’de Ankara temsilciliği kurulmuştur. 1923’te “Türkiye Hilal-i Ahmer Cemiyeti”, 1935’te “Türkiye Kızılay Cemiyeti” 1947’de ise Türkiye Kızılay Derneği adını almıştır. Profesör, Dr. Işık Altun ve Ersin Çelik’in Hilal-i Ahmer İzmit Merkezinden Türk Kızılayı Kocaeli Şubesine kitabından daha detaylı bilgi alınabilir.
İzmit’teki ilk kuruluşu 1911 olup o günlerin şartlarında birkaç kere açılıp kapanmıştır. 1923’te Hilal-i Ahmer İzmit Cemiyeti adı ile yeniden kurulmuş ve bugüne kadar kendi alanında çalışmalar yapmıştır. Cemiyetin ilk sağlık hizmeti 1921’de Yunan işgal kuvvetlerinin, Karamürsel bölgesinden çekilirken yakıp yıkması sebebiyle mağdur ve sağlık şartları bozulanlara yardımcı olmak üzere gönderilen 8. İmdat Sıhhiye Heyetinin gelmesiyledir. Hilal-i Ahmer Merkezî Umumisinin gönderdiği bu heyet, bölge insanının yaralarının sarılmasına destek olmuştur. Daha sonra 1923 – 1924’te Yunanistan’la yapılan anlaşma gereği mübadele ile oradan gelenlere yapılan sağlık ve yardım hizmetleri vardır. İzmit ve Derince Limanına gelen vatandaşlarımızın aşılarının yapılması, bulaşıcı hastalık şüphesi olanların karantinaya alınması, sağlık sorunu olanların muayene ve tedavisini yapmak üzere 2 Tabip, 3 hemşire, 12 yardımcı elemandan oluşan bir ekip bu hizmetleri yapmıştır. Bu hizmetler için açılan dispanser ve misafirhaneler mübadelenin tamamlamasıyla kapanmıştır.
İzmit Dispanserinden, Kızılay Sağlık Merkezine
Bu konudaki ilk çalışma 1971 – 1985 yıllarında şube başkanlığı yapmış olan Adem Gül dönemindedir. 1978 yılında dispanser açılması kararı verilir. Çeşitli branşlardan hekimlerle anlaşmalar yapıldığı bilgisini netleştiremediğim için bir şey yazamıyorum. Eski binada (1991’de yıkılan) muayenehanesi olan Dr. Ömer Topçu’nun aynı binadaki Kızılay şubesinden gönderilen insanlara ücretsiz muayene ve tedavi yaptığı bilgisini biliyoruz. Bu dönemde diğer önemli bir hizmet de bilgi ve becerisi bilinen sağlık memurları ile anlaşılarak yapılan toplu sünnetlerdir.
İlk ciddi dispanser çalışması Dr. Kemal Cebeci’nin başkanlık dönemindedir. Yeni binanın dördüncü katında Dr. Seyfi Delilbaşı başhekimliğinde 1994’te açılır. O günün bilinen hekimlerinden Dr. Turgut Ateş (dâhiliye) Dr. Cavit Önal (nöroloji) Dr. Hüsnü Dramalı (çocuk) Dr. Erol Nazıroğlu (bevliye) Ramazan Şentürk (bakteriyoloji ve laboratuvar sorumlusu) Dr. Orhan Akaltın (kadın doğum) Dr. Selahattin Okay (hariciye) Dr. Selami Durucan (röntgen) gibi isimlerle anlaşılarak poliklinik hizmetleri yapılmıştır.
Bu Dispanser Ersin Zaralıoğlu ve Muzaffer Şişmanoğlu’nun şube başkanlık dönemlerinde geliştirilerek, daha iyi standartta hizmet veren sağlık merkezi hüviyetine kavuşturulmuştur. Dâhiliyede Dr. Can Çabukaş, KBB’de Dr. Şevik Postalcıoğlu, cildiyede Dr. Turan Moğulkoç ve göz uzmanı Dr. Ersan Yalçıner gibi isimlerle de anlaşılarak hizmet gücü genişletilmiştir. 2002’den sonra Dr. Erkan Ekşioğlu (Göz) ve Dr. Yusuf Yıldırım (Göz) gibi isimlerin ekibe katılması ve göz ameliyatlarının yapılabildiği teknik imkânların kazandırılması ile hizmet gücü daha da arttırılmıştır. Ayrıca yapılan bağış sebebiyle ‘Hıfzı Oğuz Bekata Diş Kliniği’ adı ile ağız ve diş sağlığı hizmetleri de verilmiştir. Bu sağlık merkezi günlük 750 hasta bakılan 30 hekimli ve 58 çalışanı ile güçlü bir tıp merkezi olmuştur.
Kızılay Tıp Merkezi 2012’de sağlık hizmetlerinin, Sağlık Bakanlığı çatısı altında toplanması ile önce Seka Devlet Hastanesine bağlı bir poliklinik şeklinde hizmetine devam etmiş, 2015’te ise Derince Devlet Hastanesine bağlı olarak çalışmış ve 2017’de ise kapanmıştır.
Bu vesile ile hizmetlerde emeği geçen yönetici, hekim ve çalışanların ölenlerini rahmetle anar, kalanlarına sağlık ve afiyetler dilerim.
Kandır(ma) Bizi Ey İktidar
Mayıs 2023’te yapılan seçimlerden önce seçim rüşveti olarak verilenlerin seçimden sonra burnumuzdan getirilecek şekilde geri alınacağını her aklı başında olan vatandaşımız biliyordu.
Buna rağmen “bana güzel bir şey söyle, varsın yalan olsun” şarkısının sözleriyle avuttu kendini. İstediği beyaz yalanı söyleyen, üstüne de Karadeniz gazı, Raman petrolü, TOGG, savunma sanayi soslarını da boca eden, iktidarı ödüllendirip tekrar seçti.
Ancak, 9 ayda iktidar halkımızı derin yoksullaşma silindirinin altında öylesine ezdi ki, Hükümetin güvencesi olan balık hafızamız bile yaşanan şokla değişime uğradı sanki. İktidarın başımıza geleceği değil hoşumuza gideceği söylemesinin faydasının olmadığı görüldü gibi.
Şimdi en fazla ezilen emekliler başta olmak üzere bir kesim acı gerçeğin farkına varmış gibi gözüküyor. Mayıs 2023’te de Erdoğan’a, AKP’ye veya MHP’ye oy vermiş olan tanıdığım bazı emekliler “bu defa asla” diyorlar. “Ben bayramda memleketime gidemiyorum, eve gıda alamıyorum” gibi şikâyetler sormadan dile getirilir oldu.
Bu defa oylarını AKP/MHP’ye vermeyeceklerini söyleyen bu küskünlerin gideceği yer tek değil. CHP, İYİ Parti, ZP ve YRP’ye vereceklerini söyleyenler içinde ilçe belediye başkanlığında, büyükşehirde ve meclis üyeliklerinde farklı partilere oy vermeyi düşünenler de var.
31 Mart’ta yapılacak olan yerel seçim öncesi halkı rahatlatacak bir şeyler veremeyen iktidarın halkı ekonomik açıdan daha da zora sokacak tedbirleri ertelediği ve Nisan’dan itibaren bugünleri de mumla arayacağımızın da herkes farkında.
Kapalıçarşı’da altın bulunamaz hale geldi, döviz kurları hükümetin bütün bastırma çabalarına rağmen yükselişte. Çünkü herkes seçimden sonra TL’nin sert bir değer kaybı yaşayacağı beklentisinde. Cebinde üç kuruşu olan bile parasını TL’de tutmak istemiyor.
Ekonomiden sorumlu bakan Mehmet Şimşek, yabancılara yönelik olarak İngilizce yayınladığı mesajında, “Yerel seçimlerin ardından orta vadeli programı sürdürmek için seçimsiz uzun bir dönem olacak” demedi mi? Bizim sevgili halkımızın bu açıklamanın “seçimlerden sonra çok daha acı bir ilacın içirilecek” anlamına geldiğini bilmesi gerekmez mi?
*****************************
IMF’yi Mumla Arattılar
Zamana bu kadar yayılmış bir ekonomik kriz yaşadığımızı hatırlamıyorum. Vatandaşlarımızın çoğunun hali, yavaş yavaş ısıtılmış suya konulan kurbağanın reflekslerini kaybedip haşlanmasına benziyor. Hala durumun vahametini kavrayıp sıcak sudan çıkmak için zıplama refleksi gösteremeyenler iktidara destek veriyor. Haşlanmaya devam ediyor.
Turgut Özal ve Kemal Derviş reçeteleriyle içinden çıktığımız ekonomik krizler bu kadar ağır bir yoksullaşma yaratmamıştı. Çünkü IMF ile yapılan anlaşmalar çerçevesinde ve kesin kurallara bağlı kalınmıştı. Bağımsız Merkez Bankası, BDDK gibi bağımsız kurullar, bağımsız yargı, şeffaf Kamu İhale Yasası, Kamu Bankalarından, belediyelerden siyasete akan muslukların kapatılması, bütçe açıklarının kapatılması gibi kurallara uyulmuştu.
IMF kurallara uyulduğu için bir yandan da ucuz ve uzun vadeli krediler vermişti. Bu durumu gören dış sermaye de yatırım için Türkiye’ye gelmişti.
Bu defa IMF’nin şart koştuğu kuralların hiçbirisi uygulanmıyor. Hiçbir kurum bağımsız değil. Hukuka ve yargıya güven yok. Hatta devletin resmi rakamlarına, TÜİK’e bile güven sıfır.
Dış sermaye bu sebeplerle yatırım yapmaya gelmiyor.
Tam tersine yerli sermaye dışarıda yatırım yapmak, Türk vatandaşları emlak almak için yurtdışına para çıkarıyor. Bu da de dövize talebi yükseltiyor.
Bütün bu olanlara bakan herkes Nisan’dan sonra daha ağır bir ekonomik felaketin geleceğini öngörüyor.
*****************************
Vergi Gelirleri Artacak da Kimlerden Alınacak?
“Uzmanlar, ekonomik tablonun yalnız sert sıkılaştırmalarla toparlanabileceğini, devletin gelirlerinin yeni vergilerle veya mevcut vergilerden denetimler sıklaştırılarak artırılacağını” ifade ediyorlar. “Seçimden sonra yeni vergi cezaları da gündeme gelecek.”
Sade vatandaş zaten dolaylı vergilerle ağır bir yük altında. Yine de “vatandaşın vergi yükü artarken büyük şirketlerin vergilerinin silinmesi devam edecek mi? diye soruluyor.
“Hükümetin en büyük Kamu Özel İşbirliği (KÖİ) ihalelerini verdiği mahut şirketlere sağladığı vergi muafiyetleri ve silinen vergileri olmasa… Vatandaşın bunca pahalılığa ve vergi yüküne katlanmasına lüzum kalmazdı” deniyor.
“Sadece 5’li çete değil başkaları da var. Mesela Erzincan İliç’te göçük felaketini yaşatan Anagold şirketinin, 7,2 milyon dolarlık vergi borcunun silinmiş olduğu ortaya çıktı.”
Vergi uzmanı Ozan Bingöl’ün ifadesiyle, “Sadece vergi değil; verginin vergisinin, vergisini ödüyoruz. Bizler; daha musluğu açtığında üç vergi veren, bir telefon kendine bir telefon devlete alan, otomobil alırken TRT bandrol ücreti ödeyen, işsizlik maaşından bile damga vergisi kesilen milyonlarız.”
Gerçekten Motorlu Taşıtlar, petrol ürünleri, alkollü ve alkolsüz içecekler, elektronik ürünler, kozmetik ürünler vd alımlarında alınan ÖTV’nin toplam vergiye oranında Türkiye dünya birincisi. Ayrıca KDV oranı en yüksek ülkelerden biriyiz.
Anlaşılan hükümet “fakirden alıp zengine verme” politikasına devam edecek. Oysa biz biliriz ki demokratik ülkelerde verginin çoğu zenginden alınır ve milletin fakir kesimine yönelik sosyal harcamalar için kullanılır.
Aslında bizim Anayasamızda da “Herkes malî gücüne göre vergi ödemekle yükümlüdür. Vergi yükünün adaletli ve dengeli dağılımı maliye politikasının sosyal amacıdır” yazıyor.
Madem Anayasayı takmadınız, mademki Ramazan ayındayız, İslam’daki zekâtı hatırlatalım:
“İslam hukukunda zekât (naslarla düzenlenen) bir vergi türü idi ve merkezî idare tarafından tayin edilen memurlarca toplanırdı. Zekât vergisi de “zenginden alınır fakire verilirdi.”
14 Mart Tıp Bayramınız Kutlu Olsun
Varlıklarıyla fedakârca umut ve şifa dağıtan değerli Doktorlarımız ve Sağlık Çalışanlarımızın 14 Mart Tıp Bayramı kutlu olsun.
Kocaeli Aydınlar Ocağı


