Bu Milli Bayramımızla alakalı aşağıdaki hikâyeyi okuyalım ve sadece sıradan bir günmüş gibi kutlamayalım.
Ülkemin her anı her günü çok önemli değerler barındırıyor.
Kurtuluş Savaşı’nda sayısız şehit çocuğu öksüz ve yetim kalmıştı. Bu kutsal emanetlere sahip çıkabilmek için, bizzat Mustafa Kemal’in himayesinde 1921’de Ankara Himaye-i Etfal Cemiyeti kuruldu.
*
23 Nisan henüz “Hâkimiyeti Milliye” bayramıydı. Çocuk bayramı değildi.
*
23 Nisan 1923’te TBMM’de yapılan
Hâkimiyeti Milliye Bayramı töreninde, Mustafa Kemal’in isteğiyle, Himaye-i
Etfal Cemiyeti Başkanı’na protokolde yer verildi.
*
Bir sene sonra, 23 Nisan 1924 törenlerinde Himaye-i Etfal Cemiyeti’ni Mustafa Kemal’in eşi Latife hanım temsil etti.
*
23 Nisanlar cemiyetin tanıtımı için fırsat olarak değerlendiriliyordu. Mesela… Gelir elde etmek için rozet satılıyordu, 23 Nisan törenlerine katılan herkes bu rozetleri takıyordu. Gazeteler teşvik edici yayınlar yapıyordu, her rozet, bir şehit çocuğuna destek manasına geliyordu.
*
23 Nisanlar, Himaye-i Etfal’le özdeşleşmişti. 23 Nisan denilince şehit çocukları, şehit çocukları denilince 23 Nisan akla geliyordu.
*
Milliyet gazetesi 23 Nisan 1926’da
“Çocuk Bayramı” manşeti attı. Alt başlığında “bugün istiklal günü, vatanın kimsesiz çocuklarına yardım edelim” deniliyordu. Bağış patlaması oldu. Cemiyet, yardım kutuları koydu, para atmak için kuyruklar oluştu. Ankara’nın lokantacı, kahveci, otomobilci esnafı 23 Nisan hâsılatlarını Himaye-i Etfal’e verdi.
*
23 Nisan 1927… Himaye-i Etfal Cemiyeti’nin yayınladığı bildiri gazetelerin manşetlerindeydi: “Büyük Gazimiz, çocuklarımızın 23 Nisan bayramını daha sevinçli geçirmelerine vesile olacak büyük bir jestte bulunmuşlardır. Mustafa Kemal Paşa, otomobillerinden birini, törenlerde çocuklara tahsis etmiş, Cumhurbaşkanlığı bandosunun çocuk bayramı için görev yapmasını sağlamıştır. Çocuklarımız ne kadar övünse ve sevinse yeridir.”
*
Himaye-i Etfal aynı zamanda şu çağrıyı
Çıkardı, “çocuk haftası” ilan edildi. Etkinlikler çığ gibi büyümüş, tüm yurda yayılmıştı. Himaye-i Etfal’in bu organizasyonu tek başına yapabilmesi artık mümkün değildi. Balolar, konferanslar, anne eğitimleri, müsamereler, yarışmalar, şenlikler içeren kapsamlı kutlamaların organizasyonu, dönemin en büyük sivil hareketi olarak kitap, elbise, çamaşır, oyuncak, süt, yemek ve şeker dağıtır hale gelmişti.
*
Himaye-i Etfal sayesinde herkes gücü ölçüsünde amca, teyze, dayı, hala olmuş, şehit çocuklarının elinden tutmuştu. Mustafa Kemal vizyonuyla “dünyanın en büyük ailesi” kurulmuştu.
*
23 Nisan Çocuk Bayramı’nın varlık sebebi şehit çocuklarıdır.
*
23 Nisan, kendi çocuğumuzu şefkatle bağrımıza basarken, şehit çocuklarını unutmayalım günüdür. 23 Nisan, bizim çocuklarımızın saçının teline zarar gelmesin diye, kendi canını hiçe sayan kahramanları unutmayalım günüdür.
*
23 Nisan, bu milletin şehitlerine ve çocuklarına borcudur.
*
Şehit çocuklarını himaye etmek için kurulan Himaye-i Etfal Cemiyeti, 1935’te Çocuk Esirgeme Kurumu’na dönüştü.
*
Yalnız Türklerin ve Anadolu’nun değil, bütün İslam âleminin hayatını ve geleceğini etkileyen Bağımsız Türk ulusunun temellerinin atıldığı bugün TBMM’nin açılışının 103. Ve dünyadaki tek çocuk bayramı olan 23 Nisan’ın ulusal bayram oluşunun 102 Yıldönümü yaşıyoruz.
Başta Büyük Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, Cumhuriyetimizi birlikte kurduğu silah arkadaşlarını ve tüm şehitlerimizi minnet, şükran, rahmet, saygı ve sevgiyle yâd ediyor, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramımızı haklı bir onurla Türk Milleti olarak kutluyoruz.
İYİ Parti’ninGenel Başkan adaylarından Koray Aydın’ın İstanbul Üst Kurul Delegeleriyle yaptığı toplantıya davetliydim. 27 Nisan’da yapılacak olağanüstü kurultay öncesi düzenlenen bu toplantıdan izlenimlerimi paylaşmak istiyorum.
Öncelikle salona gelen partililerin, seçim sonu ruh halini ve moral bozukluğu üzerlerinden büyük ölçüde atmış, yeni bir umut ve heyecan kazanmış oldukları görülüyordu.
Koray Aydın ile birlikte salonda bulunan kuruculardan 27. Dönem Milletvekilleri Hayrettin Nuhoğlu ve Naci Cinisli ile İstanbul Eski İl Başkanı Coşkun Yıldırım da Koray Aydın’a destek açıklamalarını yaptılar. Delegelerin iradesi elbette kimsenin tekelinde değildir. Ama bu destek açıklamalarının delegeler üzerinde önemli bir etki yaratabileceği biliniyor.
****
Koray Aydın Çok İddialı
İYİ Parti Genel Başkan adayı Koray Aydın irticalen yaptığı konuşmasında TV mülakatlarından daha başarılı idi.
İYİ Parti’nin kuruluş aşamasında teşkilat başkanı olarak yaptığı çalışmalardan bahsetti. Özellikle de siyasi iktidarın yasa ve etik dışı baskılarına rağmen birkaç ayda bütün il ve ilçe teşkilatlanmalarını yapıp kurultay yapacak hale getirmenin “destansı bir başarı” olduğunu, “bunu birlikte başardık” diyerek anlattı.
Yerel seçimlere giden süreçte ve öncesinde yapılan hataları eleştirirken isim vermedi ve Genel Başkanı suçlayan ifadeler kullanmadı. Rakibi olan diğer adaylar hakkında da olumsuz bir beyanı olmadı. Ancak “seçimi ilk turda kazanacağını, partide birlik ve beraberliği sağlayacağını” söyledi.
Bütün üst kurul delegelerini tek tek arayıp görüştüğünü anlatan Koray Aydın “İstanbul’da yüzde 50 barajının hayli üstündeyiz, İzmir’de bize destek yüzde 95 mertebesinde. Diğer bütün illerin hepsinde de çoğunluk bize destek veriyor” dedi.
****
Merkezde Konumlanma Ve Ayrılan Partililer Konusu
Koray Aydın İstanbul delegeleriyle buluşmasında benim özellikle beklediğim iki mesajı çok net olarak vurguladı:
“Partiyi Merkez Partisi haline dönüştüreceğiz.”
“Dışarıda kalan, küsüp giden, bir kenara çekilen bütün dava arkadaşlarımızı, göreceksiniz ki çok sürmeyecek, bir buçuk ay içinde bu partinin bünyesinde daha da çoğalarak bir araya getireceğiz” dedi.
Bu net cevaplar aslında medyada üç genel başkan adayının ülkücü özgeçmişi nedeniyle “İyi Parti ikinci bir MHP olacak” iddialarına verilmiş çok net cevaplardı. Bence diğer adayların da bu hedefleri olmalı.
1980 öncesi Milli Görüş’ün ilk partisi MSP’den milletvekili adayı olup seçilemeyen Turgut Özal’ın 4 eğilimi birleştirerek liberal demokrat ANAP gibi bir parti kurup iktidar yaptığını hatırladım.
Koray Aydın da yılların tecrübesiyle İYİ Parti’nin kuruluş aşamasında belirlenen hedefin ve seçilen siyasi kimliğin doğru olduğuna inanıyor. “Milliyetçi, demokrat ve kalkınmacı” bir parti olarak merkezde konumlanmayı savunuyor.
Koray Aydın’a göre, eski merkez sağ uzun süredir AKP içinde yer alıyor. Fakat AKP çözülmekte ve bu kitlenin gidebileceği tek adres İYİ Parti olabilir. İktidar olabilmek için İYİ Parti’nin geniş bir yelpazeye açık yapıda olması gerekiyor.
****
Gençler ve Kadınlar
“Yeniden diriliş içinpartide gençlere ve kadınlara daha çok alan açılması gerekiyor” diyenKoray Aydın güçlü bir gençlik kolları oluşturacağını söyledi. Gençlere ve kadınlara partide kendi bilgi ve yetenekleriyle iş ve hizmet üretebilmesi için geniş alanlar açmaya söz verdi.
Mevcut durumda gençlik ve kadın kolları ile bütün teşkilatların Genel Başkana bağlı olmasını eleştirdi. “Hiç kimse tek başına bütün işlere yetişemez” diyerek, kendisi genel başkan olduğunda yönetimdeki kişilere ve danışmanlarına yetki devri yapacağının işaretini verdi.
“Gençlere ve kadınlara dair olan yapılanmayı müthiş derecede genişleteceğim, onların içinde vitrine çıkaracağımız, TV ve yayın organlarında sözcülüğümüzü yapacak olanlar çıkacak” dedi. Partinin yaş ortalamasının daha düşük, kadın oranının yüksek olacağı bir hale getirileceği vaadinde bulundu.
****
Yönetim Tarzı
İyi Parti Genel Başkan adayı Koray Aydın, 1999-2001 yılları arasında, Bayındırlık ve İskan Bakanlığı yapmış tecrübeli bir siyasetçi ve devlet adamı. 1999 depreminden sonra, Bakan olarak, Kocaeli’de geçici ve kalıcı konutları süratle ve kaliteli bir şekilde yapma becerisini yakından gözlemledim.
Depremden sonra Kocaeli TV’de yaptığım programlardan birinde Bakan Koray Aydın’ın müsteşar yardımcısını konuk etmiştim. Müsteşar Yardımcısı işleri Ankara’dan değil, Kocaeli’de yerinden yönetiyordu. Program öncesi kalıcı konutları gezdim, sorunlar ve soruları tespit ettim. Edindiğim bütün bilgilerden sonra aylarca bizzat şantiyelerin başında işleri yöneten bu genç bürokratı ve yapılan işleri planlayan ve yürüten bakanı ve bakanlığı çok takdir etmiştim.
Koray Aydın delegelerle buluşmasında Bakanlık yaptığı dönemde ve Teşkilat Başkanı olarak izlediği yönetim tarzına dair bilgiler verdi.
Bütün yetkileri kendinde toplamayı seven bir yönetici olmadığını, yetki devri ile yardımcılarına yetki ve sorumluluk veren ve fakat onları çok yakından denetleyen, gerektiğinde yönlendiren bir anlayışı olduğunu anlattı.
“Konulan hedeflere ulaşamayan alt yöneticilere belli süreler veririm, yeterli gerekçesi olmadığı halde hedeflere ulaşamayanları görevden alırım” mesajı verdi.
Koray Aydın’ın bir diğer önemli mesajı “başta Genel Merkez olmak üzere bütün teşkilatlarda dedikoduyu kaldıracağım.Dedikodocular, fitneciler binalarımızdan içeri giremeyecek” şeklinde oldu. Anlaşılan bu konuda parti yönetim kademelerinde gördüğü bir takım olumsuzluklar var.
****
Değişimin Etkisi
Koray Aydın kendisini dinleyen partililerde bir heyecan yaratmış gözüküyor. Bu heyecan seçilmesine yeterse, arkasından Türkiye’ye de aynı heyecanı vermesi gerekecek.
CHP Mayıs 2023’te yapılan seçimlerden sonra yaşadığı moral çöküntüsünü parti yönetiminde yaptığı bir değişiklikle aştı. 31 Martta büyük bir seçim başarısı yakaladı.
Şimdi İYİ Parti böyle bir değişim süreci içinde. Seçimli kurultay partide moral motivasyonun yükseltilmesi için bir fırsat olabilir.
Seçilecek olan yeni genel başkanpartiden bir şekilde ayrılmış önemli isimlerin en az yarısını yeniden birlikte çalışmaya ikna edebilirse İYİ Parti yeniden büyür ve iktidar alternatifi olabilir.
Yapay zekâ kadar hızlı gelişen bir teknoloji hatırlamıyorum. Bilgisayarın her adımını yakından izledim. Program yazmaya 1966’da başladım. İnternet, cep telefonu… Hiçbiri yapay zekânın temposunda değildi. Hatta yarısı hızında bile değildi.
Yapay zekânın Chat GPT ile hayatımıza girişinin üstünden henüz bir yıl ve birkaç ay geçti. Onun altında GPT 3,5 denilen yapay zekâ vardı. Sonra 4,0 çıktı. 5,0’ın eli kulağında. 3,5 çıktığında Microsoft’un projeye 10 milyar dolar yatırdığı konuşuluyordu. Rakam 100 milyar dolara çıktı. Tehlikelidir, durdurun sesleri yükseldi. Cin şişeden çıkmıştı. Kimi durduracaktınız? Silikon Vadisi’ni mi, Çin’i mi, Hindistan’ı mı? Yasak falan gelmedi ve yapay zekâ yoluna hızlanarak devam etti. Burada yazdığım bir yazıda Chat GPT’ye üniversite giriş sınavı Türkçe sorularını vermiştim. Sonuç 15 doğruydu. Bu bizim liselerin ortalama seviyesi civarındaydı. GPT4’e verdiğimde doğru cevap 35’in üstüne çıktı. Bu birim hiçbir lisemizin tutturamadığı bir başarıydı.
Tercüme onun işi
Yapay zekâ GPT’den ibaret değil ve çok marifeti var. Yakından ilgilendiğim bir beceri, tercüme. YouTube’da Bahadırhan Dinçaslan’ın Ecce Homo başlığını koyduğu sohbetler var. Biri tercüme üstüne. Program konuğu, Liberus ve Dedalus Yayınları’nın sahibi Faruk Akhan. Demez mi: Yapay zekâya on kitap tercüme ettirip yayımladık. Kimse anlamadı.
Birkaç gün önce bir genç arkadaşım benden Azar Gat’ın Milletler kitabını istedi. Elimde Türkçesi yoktu. İngilizcesinin e-kitap hâli vardı. Yapay zekâya verdim. Daha doğrusu DeepL adlı yapay zekânın en ucuz modeline. Kitap 450 sayfa. Çevirdi. Yolladım. Arkadan sordum, nasıl gidiyor diye. “Gayet akıcı, sıkıntısız” dedi. Yalnız sayfa sonlarında ve paragraf sonlarında takıldığı oluyormuş.
Ben bu yapay zekâyla çeviri konusunu yazayım derken karşıma yazılmışı çıktı. Enrique Dans isimli bir medium.com makalesi. Okumak parayla. Oradaki video enteresan. Bir metni, yarım düzine insan ve iki çizgi film karakteri İngilizce, İspanyolca, Portekizce, Endonezce ve Hintçe okuyor. Dudak hareketleri tutuyor. Makalede, Mark Zuckerberg’le bir sunucunun kusursuz Hintçe mülakatından bahsediliyor. Sunucu da Zuckerberg de bir kelime Hintçe bilmiyor.
Siz de deneyin
Medium makalesinin başlığı, “Babil Kulesi devrildi mi?”. Ecco Homo’daki sohbeti başlığı da “Çevirmenler işsiz kalacak.” Haklılar mı?
Kendim deneyeyim dedim. Yahya Kemal’in nesirlerinden bir paragraf aldım ve GPT3,5, GPT4, Google Translate ve DeepL’de denedim. Hepsi gayet başarılıydı. Her birinde önce İngilizceye sonra tekrar Türkçeye çevirttim. Düz yazıda bu iş bitmiş görünüyor.
Şiir deneyeyim dedim. Daha önce de bu sütunda GPT3-5’a Poe’nun Annabel Lee şiirini Türkçeye çevirtmiştim. Melih Cevdet Anday’ın, “Üşüdü rüzgârından bir bulutun“ mısraını “Soğudu…” diye çevirmişti. Şimdi tekrar denedim. 3,5 “ürpertti” dedi, diğerleri “üşüttü”. Öğreniyorlar. Ama her şey toz pembe değil. Şunu verdim:
Senden bilirim yok bana bir faide ey gül
Gül yağını eller sürünür çatlasa bülbül
“Eller”i, organlardan çıkarıp yabancılar diye anlayan hiçbir yapay zekâ olmadı. Felaketlere bakın:
DeepL: Eller gül yağı sürdüğünde bülbül çatlasa bile.
Google: Bülbül çatlarsa ellere gül yağı sürülür.
GPT 3,5: Bülbül ellerini yağınla ovuşturur, ta ki patlayıncaya kadar.
GPT 4: Gül yağı ellerime sürülse de, bülbül patlar.
Gözden ıraksa, nerden ırak
Yukarıda Medium makalesine atıf yaptığım Enrique Dans, milletlerin derin kültürünü aksettiren hallerde yapay zekâ tercümesi sınıfta kalabilir diyor. Örnek olarak da “Fransa’da kediler 9, İspanya’da 7 canlıdır.” yazmış. Sonra başka örnekler veriyor. İngilizcede “Görmemin dışında, zihnimin dışında”, Fransızcada “Gözden uzak, kalpten uzak.” oluyor… Google tercümeye İngilizcesini yapıştırdım. Bakın nasıl çevirdi: “Gözden ırak olan gönülden de ırak olur.” Enrique Dans bu konuda çok kesin hükümler vermese iyi olurmuş.
Dediğim gibi, öğreniyorlar. 13 Nisan tarihli gazetelerde şu haber var: Elon Musk, 2026’da yapay zekâ en zeki insandan daha zeki olacak dedi.
Sonuç ne? Yapay zekâ çeviri işini bitirdi mi? Bitirmese de çok kolaylaştırdı. Düz metinleri çevirtip üzerinden şöyle bir geçebilirsiniz. Yukarda bahsettiğim yayıncı Faruk Akhan da interaktif bir yapay zekâ kullanmış. Paragraf paragraf başında durarak çevirtmiş. Microsoft’un GPT4 uygulamlarına verdiği isim de bu anlayışı aksettiriyor: Co-pilot. İkinci kaptan, yardımcı kaptan. Bize büyük yardımı dokunuyor ama uçağı bütün bütün teslim etmiyoruz. Şimdilik…
Geliyor. On yıllar sonra, gelecek asırda filan değil. Birkaç yılda.
Katılım bankacılığı sistemi “faizsiz bankacılık” ve “kar-zarar ortaklığı” prensiplerine dayandığı iddiasıyla ortaya çıktığından dolayı “faiz”, “kar” ve “kar payı” kavramları öncelikli olarak ele alınmış, ardından Türk bankacılık sistemi özetlendikten sonra katılım bankalarının hem Türkiye uygulamaları hem de global uygulamaları karşılaştırılarak katılım bankalarının uygulamalarının “faizsiz bankacılık” ve “kâr-zarar ortaklığı” prensiplerine uygun çalışıp çalışmadıkları değerlendirilmiştir.
Oğuz Çetinoğlu: Sizin Lahey Yüksek Adâlet Divanı’ndaki halı ilgili haberiniz, İstanbul gazetelerinde yer almıştı. Konu hakkında neler söylemek istersiniz?
İlhan Karaçay: Bizim, ‘Lahey Yüksek Adâlet Divanı’ olarak söz ettiğimiz ‘Barış Sarayı’na, Hollandalılar ‘VredesPleis’ diyor. Bu yeri ilk gördüğüm an, 50 yıl kadar öncesine dayanıyor.
O yıl, Türkiye ile Yunanistan arasındaki deniz sahanlığı ihtilafı, ‘Yüksek Adâlet Divanı’na taşınmıştı.
Güvenlik Konseyi, uyuşmazlığa taraf olan Türkiye ve Yunanistan arasında bir tercih yapmaktan kaçınmış, bir yandan tarafların uyuşmazlığı doğrudan görüşmeler yoluyla çözmeleri önerilirken, diğer taraftan da, uyuşmazlığın giderilebilmesinde, Milletlerarası Adâlet Divanı’nın olası katkılarını dikkate almaya dâvet etmişti.
O zamanlar bütün dünyâda sitayişle söz edilen ‘Barış Sarayı’nda, görenlerin gözlerini kamaştıran kocaman bir halı dikkat çekiyordu. İşte orada, bu halının Osmanlılar tarafından hediye edilmiş olduğunu öğrenmiştim. Türk-Yunan dâvâsının önemi yanında, böylesi dünyâca ünlü bir yerdeki Türk halısının mevcudiyeti benim için çok önemliydi.
Malûmdur, o zamanlar ‘Haber atlatma’ yarışı revaçtaydı. O halının fotoğrafını çektikten sonra Hollanda’nın ANP Ajansına gitmiş ve fotoğrafımın Hürriyet gazetesine telefoto ile gönderilmesini sağlamıştım. Ertesi günkü Hürriyet’in manşet başlığı ‘Türk-Yunan’ dâvâsı değil, Barış Sarayı’ndaki Türk halısı idi.
Çetinoğlu: Günümüzdeki durum nedir?
Karaçay: İşte o halının hikâyesi, bu defa 50 yıl sonra yeniden gündeme geldi.
Halının hikâyesi aslında daha eskiye, yâni 113 yıl öncesine dayanıyor.
Çetinoğlu: Anlatır mısınız?
Karaçay: 113 yıl öncenin yılı 1911 idi.
Lahey’deki Barış Sarayı inşa edilirken, 1907 yılında devletlere yapılan katkı çağrısı üzerine, 1911’de Osmanlı Devleti tarafından, kocaman bir Hereke halısı hediye edilmişti.
Şimdi, tâmirat ve tâdilât için Türkiye’ye gönderilen halı hakkında, Lahey Büyükelçimiz Selçuk Ünal şunları söyledi:
‘Hollanda Krallığı’na armağan edilen ve 113 yıldır Barış Sarayı’nı süsleyen Hereke Halısı, restorasyon amacıyla geçici bir süre için ülkemize gidiyor. Barış Sarayı’nın yönetimini deruhte eden Carnegie Vakfı ile Kültür ve Turizm Bakanlığımız arasında imzalanan Protokol uyarınca, Türkiye dışındaki en büyük olduğu düşünülen, 160 m2 boyutunda ve 700 kg ağırlığındaki Hereke halısı, restorasyon işlemlerine başlanması için Barış Sarayı’ndan çıkarıldı.’
Halının, Barış Sarayı’nda sayısız müzâkerelerin devam ettiği Japon Odası’ndan çıkarılması töreninde, Büyükelçi Selçuk Ünal, Hollanda Dışişleri Bakanlığı’nın Türkiye’den de sorumlu Avrupa Direktörü Erik Weststrate ve Carnegie Vakfı Direktörü J.P.H. Donner de hazır bulundu.
Büyükelçi Selçuk Ünal, Hereke halısının Barış Sarayı’ndan çıkarılarak kamyona yüklenmesi sırasında düzenlenen film çekimine de, Hollanda Dışişleri Bakanlığı Avrupa Direktörü Erik Weststrate ve Carnegie Vakfı Direktörü J.P.H. Donner ile katıldı.
Çetinoğlu: İlgi çekici… Demek tören yapıldı. Neler konuşuldu?
Karaçay: Büyükelçi Selçuk Ünal şöyle devam etti: ‘Ecdadımızın 1907’deki dâvete icabetle 1911’de armağan ettiği târihî Hereke halısı 113 yıldır, sayısız önemli barış antlaşması, müzâkere ve görüşmeye şâhitlik etti. Aslında, tek başına, yalnız ve hüzünlü, 113 yıl târihe şâhit oldu. Ecdadımızın Milletlerarası barışa desteğini o târihte uzun vadeli bir öngörüyle ve bu şekilde göstermiş olması, bugün hepimiz için önemli bir mesajdır. Hereke halısı, bir cihan devletinden Avrupa’nın saygın bir devletine hediye edilirken düşünüldüğü gibi, bugün de yarın da Türk-Hollanda dostluğunun ölümsüz nişanelerinden birini teşkil edecektir. İnsanlar yaşadıkça ve insanlık yaşadıkça, buradan sonsuzluğa kadar Milletlerarası dostluk ve barış mesajını verecektir.’
İşte, hepimize gurur veren ve bundan sonraki gelişmeler ile âlicenaplığımızı dünyâya ilân edecek olan ‘Hereke Halısı’nın hikâyesi böyle.
Çetinoğlu: ‘Hereke halısı’ deyip geçebilir miyiz?
Karaçay: Aslâ. Târihî olaydır. Yeni nesiller tarafından da bilinmesi gerekir.
Çetinoğlu: Sizden öğrenebilir miyiz?
Karaçay: İntihal (aşırma) yapmayacağım ama Google Amca’da yaptığım araştırmada bakınız bu konuda ne buldum.
Çetinoğlu. Ne buldunuz?
Karaçay: Hollanda’nın Lahey şehrindeki Milletlerarası Adâlet Divanı olarak hizmet veren Barış Sarayı’na, Sultan İkinci Abdülhâmid Han’ın fermanı üzerine 1905’te hediye edilen, yaklaşık 162 metrekarelik Hereke halısı Aksaray’ın Sultanhanı ilçesinde restore ediliyor.
Kültür ve Turizm Bakan Yardımcısı Nadir Alpaslan, Aksaray’daki halı tâmir atölyesinde düzenlenen basın toplantısında, Türkiye târihi için önemli yeri olan Sultanhanı Kervansarayı’nda olmaktan mutluluk duyduğunu söyledi.
Nadir Alpaslan, Barış Sarayı yapıldığı dönemde 40’tan fazla ülkenin yardımda bulunduğunu hatırlatarak, şöyle devam etti:
‘Osmanlı Devleti Sultan İkinci Abdülhâmid Han döneminde Barış Sarayı’na, biraz sonra restorasyonuna başlanacak, Hereke halısını hediye etmiş. Bu halı ülkemizin kültürel ögeleriyle bezenmiş, ilmek ilmek dokunmuş çok özel bir halı. Halı restorasyon sürecinde yapıldığı dönemin teknik özelliklerine göre her bir ilmeği yenilenerek tekrar evine gönderilecek. Hereke halısı 100 yılı aşkın süredir Barış Sarayı’nda Japon Salonu’nda târihe tanıklık etmektedir. Halımız, 1 yıl sonra bu çalışma bitip evine döndüğünde târihe şâhitlik etmeye devam edecek.’
Alpaslan, bu eşsiz halının Türkiye’nin kültürel zenginliğini yansıtan önemli örneklerden biri olduğunu aktardı. Restorasyonun Türkiye’de yapılmasının önemli olduğuna dikkati çeken Alpaslan, ‘Halı, 400 yılı aşan Hollanda ve Türkiye ilişkilerinin de somut bir göstergesidir. Halımızın restorasyonu uzman ekip ve geleneğe dayalı teknikler kullanılarak gerçekleştirilecek, her aşamada halının orijinal dokusu ve estetiğinin korunması için büyük hassasiyet gösterilecektir. Bu proje, halının restorasyonundan öte kültürel bir mirasın korunmasını da temsil etmektedir.’ diye konuştu.
Alpaslan, halının restorasyonuyla dünyâ kültürel mirasına da katkı sunulduğunu vurguladı.
İçinde yaşanılan dünyâda, barışa ve Adâlete ihtiyaç olduğunu anlatan Alpaslan, bütün dünyâya barış ve Adâlet gelmesi temennisinde bulundu.
Çetinoğlu: Bilenler elbette biliyor da… İnsanlarımızın çoğunluğu makine halısı kullanıyor. Onlara Hereke halısını nasıl tanıtırsınız?
Karaçay: Hereke halısı, dünyânın en kaliteli ve en iyi halısıdır. Restorasyondan sonra dokunduğu dönemdeki kıymetine kavuşacaktır.
Çetinoğlu: Hollanda’dan restorasyon için gönderilirken tören yapıldı. Türkiye’de karşılamak maksadıyla da tören yapıldı mı?
Karaçay: Evet: Hollanda’nın Ankara Büyükelçisi Joep Wijnands ise bir asırdan sonra halının Hollanda’dan tekrar Türkiye’ye restorasyon için geldiğini söyledi.
Halının hikâyesinin Türkiye ile Hollanda arasındaki güçlü bağların sembolü olduğunu belirten Wijnands, sözlerini şöyle devam etti:
‘Hereke halısı, dünyânın en kaliteli ve en iyi halısıdır. Uzun süreli olması ve târihî öneme sahip olması da ayrı bir güzel yanı. İki ülke arasındaki ilişkiler ve aramızdaki dostluk halıdaki ilmekler kadar sağlam ve güçlüdür. İki ülke arasındaki dostluk çok uzun yıllar öncesine dayanıyor. Seneye dostluk anlaşmasının 100. yılının kutlamasını yapacağız. Diplomatik ilişkiler de 400 yıl kadar geriye gidiyor. İki ülke arasında bu halıdan daha da fazla güzellikler var. Hollanda’nın Milletlerarası sembolü olan lâleyi, Türklerin getirdiği bilinir.’
Wijnands, 500 yıl önce Hollanda’nın bağımsızlığı için Türkiye’nin yardım ettiğini de vurguladı.
Konuşmaların ardından Bakan Yardımcısı Alpaslan ve beraberindekiler, halıyı inceledi.
Çetinoğlu: Konu açılmışken, biraz da Hereke Halı Fabrikası’ndan bahseder misiniz?
Karaçay: Kocaeli’de 1843 yılında kurulan Osmanlı emâneti olan ‘Hereke Fabrika-i Hümayunu’ dokuma fabrikası, 181 yıldır adından söz ettiriyor. Özel olarak millî saraylar için dokunan ipek halılar, metrekaresindeki 1.000.000 düğümü ve Osmanlı dönemindeki desenleriyle göz kamaştırıyor. El emeği göz nuru halıları dokuyan kadınlar, bir halıyı en az bir yılda bitiriyor.
Körfez ilçesine bağlı Hereke bölgesinde, 1843 yılında iki kardeş tarafından geniş bir atölye olarak kurulan fabrika, 1845 yılında Osmanlı Devleti‘nin sanayi atılımları ile saraya bağlandı. 1845 yılından sonra, ‘Hereke Fabrika-i Hümayunu’ ismiyle faaliyetini devam ettiren fabrikada, ilk olarak sarayların perdelik ile döşemelik talebi karşılanırken, daha sonra halı da dokunmaya başlandı.
Osmanlı’nın değerli kurumları arasında yer alan ve imparatorluk hayatını renklendiren Hereke Fabrika-i Hümayunu, 19. yüzyılın sonlarına doğru Avrupa’da bir markaya dönüştü. Prestijli bir marka hâline gelen fabrikanın ürünleri, çeşitli ülkelerde de armağanlara lâyık görüldü.
Çetinoğlu: Bu konuda hayli bilgi sâhibisiniz. Herekede üretilen halıları nerelerde görmek mümkün?
Karaçay: Hereke Fabrika-i Hümayun da birçok halı dokundu. Bunlardan en devasa olan Sultan İkinci Abdülhâmid döneminde Alman İmparatoru Kaiser İkinci Wilhelm’in ziyâreti vesilesiyle 1897 yılında Yıldız Şale Köşkü Muayede (Bayramlaşma) Salonu için yaptırılan 468 metrekare boyutunda, 3 ton ağırlığındaki halıydı. Ayrıca Beylerbeyi Sarayı Mavi Salonu, Dolmabahçe Sarayı Muayede Salonu, Lahey Yüksek Adâlet Divanı ve Beyaz Saray’ında bulunan halılarda Hereke Fabrika-i Hümayun’da dokundu. 181 yıldır faaliyetini devam ettiren, şu anki ismiyle Hereke İpekli Dokuma ve Halı Fabrikası’nda hâlâ millî saraylara halı dokumaya devam ediyor.
Çetinoğlu. Hereke halısının özelliklerinden de söz eder misiniz?
Karaçay: Hereke halısının özelliği: ilmeği, çift düğüm olması, iplik özelliği ve sağlamlığıdır
Türk halı sanatının Osmanlı dönemi, Altaylardan Anadolu’ya uzanan târihî süreci ve kültürel birikimi yansıtır. Bu bağlamda devletin ilk dört yüz yıl boyunca devam eden yükselişine paralel olarak, hah sanatı gelişme göstermiş ve çeşitliliği artmıştır. Ancak Batı dünyâsında bilim ve tekniğe dayalı olarak gelişen yeni medeniyet, her alanda olduğu gibi Osmanlı sanatlarını da zor durumda bıraktı. Bilhassa sanayi devrimi ile dokumacılık sektörü yeni bir sürece girdiği için, Osmanlı halıcılığı derinden etkilendi. Bu sebeple, 19. yüzyılda devam ettirilen modernleşme çabalarına dokumacılık da dâhil edildi. 1843’de Hereke’de açılan fabrika ile dokuma ve halı sanayi teşekkül ettiği gibi, zamanla sektör açısından bir eğitim merkezi hâline geldi. Gayretli çalışmalar neticesinde taşrada birçok halıcılık merkezi ortaya çıktı. Verimliliğini yitiren bazı eski merkezler ihya edildi. Kız Sanayi Mektepleri ile Kız Rüştiyelerinde yapılan halıcılık eğitimi desteklendi. Ayrıca halıcılık sanatında başarılı ve üstün hizmetleri olan kimselere, hükümet tarafından Sanayi Madalyası verildi. Böylece Hereke Fabrika-i Hümayunu merkeze alınarak, öğrencilere, erişkinlere, özel teşebbüs personeline halıcılık eğitimi veren, kaliteyi artıran ve istihdam imkânı yaratan bir model oluştu.
Çetinoğlu: Çok teşekkür ederim İlhan Bey
İLHAN KARAÇAY: 23 Aralık 1942 târihinde Mersin’de doğdu, gençlik yıllarında, ULUS Gazetesi’nde de haber ve yorum yazmağa başladı. Aynı zamanda, genç yaşına rağmen, Mersin’de ailece sâhip oldukları ve Pompeipolis adını koydukları motel, plaj, gazino ve kampingten oluşan turistik tesislerin işletmeciliği de genç Karaçay’ın omuzlarında idi. Yirmi beş yaşında, çalıştırdığı turistik tesislere gelen bir Yunan kapatanı hayatının rotasını değiştirdi. Bu kaptanın gemisi ile Çin’in Şanghay şehrine gittiğini öğrenir. Çin’de Mao’nun Kültür İhtilali yaşandığı yıllardır. Gazetecilik mesleğine sevdalı Karaçay için bu kaçırılmaz bir fırsattır. Karaçay üç arkadaşı ile birlikte gemiye işçi olarak girmeyi başarır. 1967’nin Haziran ayının ilk günlerinde başlayan yolculuğun gerçek amacı gazeteciliktir. Çin’e yolculuk geminin Süveyş Kanalı’nı geçtikten hemen sonra bombalanışı sonucu bir maceraya dönüşür. Onlar Kanalı geçerler geçmesine fakat 7 Haziran 1967 günü Cibuti’ye ulaştıklarında İsrail ile Arap ülkeleri arasında savaşın bütün şiddetiyle devam ettiğini ve Süveyş Kanalı’nın kapandığını öğrenirler. Singapur üzerinden Şanghay’a varıp karaya ayak basıldığında Karaçay soluğu postanede alır. Süveş Kanalı’ndan ve yolculuk boyunca uğradıkları limanlardan çektikleri fotoğrafları ve birbirinden renkli haberleri AKŞAM Gazetesi’ne postalar. O zamanların dünyaya kapalı, dünyanın en kalabalık ülkesi Çin’de sarılık hastalığına yakalanır. Hastaneye götürülerken kaçar. Karaçay Hastaneden kaçışının sebebini şöyle anlatıyor: ‘ŞangHay’dan sonraki yolculuk Kanada’nın Vancouver şehriydi. Yatacaksam modern dünyada hastaneye yatmalıydım. Gemi giderse ben bu bilinmezde ne ederdim?’ Modern dünyaya ayak basar basmaz hastaneye yatar, tam tamına iki buçuk ay. Bu süre içinde kendini idâre edecek kadar bildiği İngilizcesini geliştirir. Hastanenin bayan doktoru, İngilizcesini daha da geliştirmesi için kütüphane müdürünü ona ders vermesi için görevlendirir. Karaçay hastalığından kurtulur, öğrendiği İngilizce ise yanına kâr kalır. Londra üzerinden Türkiye’ye dönerken Hollanda’ya uğrayan Karaçay, Hollanda’daki hayatı ve insanları çok beğenir ve burada kalmaya karar verir. Avrupa’da basımına başlanan Tercüman Gazetesi’ne muhabirlik yapmak için, daha önceden tanıdığı İstihbarat Şefi ile anlaşır ve çalışmaya başlar. 1969 yılında Avrupa’da yayın hayatına başlayan Hürriyet gazetesi ile anlaşarak gazetecilikte profesyonelliğe adım atar. 1975’te, TRT Haber Dâiresi Başkanı Tayyar Şafak’ın Amsterdam ziyareti sırasında yaptığı muhabirlik teklifini, Nezih Demirkent’ten izin alarak kabul eder. Bununla birlikte aynı yıl Hollanda Yayın Kurumu NOS televizyonunda Türkler için ‘Pasaport’ adlı programı yönetmeye başlar. 1973 yılında gazeteciliğin yanı sıra seyahat işine de el atar ve 1976 yılında Bakanlar Kurulu Kararı ile THY’nin Utrecht Bölgesi Genel Satış Acenteliğini üstlenir. İhtiyaç ve istek üzerine sigorta ve kredi işleriyle de uğraşır. Bu kadar çalışma, gece gündüz iş derken, 1981 yılında geçirdiği ağır ameliyatlar sonucu benliğini ölüm korkusu sarar. İşlerin bir kısmını arkadaşına devreder. Sağlığına kavuştuktan sonra Amsterdam’da Hürriyet Bürosu’nu açarak kendini artık sadece gazeteciliğe verir. 1983 yılı sonunda, bürosunda çalışan Yasemin ve Ünal Öztürk’e, Hürriyet temsilciliğini devreder. Uzun süredir çocuklarının Türkçe eğitim görmelerini istediği için Türkiye’ye dönerek yerleşme kararı verir. Mersin’de ilk gençlik yıllarında çalıştırdığı aile tesisinin işletmeciliğini üstlenir. Çocukları yeteri kadar Türkçe öğrenince 1986 yılının başında Hollanda’ya döner ve yerleşir. Günaydın gazetesinin muhabirliğini, Türkçe ve Hollandaca yayınlanan HABER Gazetesi’nin Genel Yayın Yönetmenliğini üstlenir. Aynı yılın sonunda Avrupa’ya açılan SABAH Gazetesi’nin Benelux temsilciliğini de alır. 1988’de Asil Nadir’in Günaydın Gazetesi’ni satın alması ile birlikte bu gazetenin Benelux temsilcisi olur. 1994 yılında Günaydın’ın Avrupa baskılarının sâhibi olmuştur. Avrupa Türk Basınının kalbi olan Frankfurt’a yerleşir. İşler iyi gitmeyince kurduğu ÇAY-PRESS Ajans kanalıyla çeşitli gazete ve TV kuruluşlarına haber göndererek çalışmalarına devam eder. Türkiye’deki bâzı gazetelere haber ve yorumlar yazar. 1998 yılında Nezih Demirkent’in sâhibi olduğu Ekonomi ve Politika Gazetesi DÜNYA’nın, Hollanda ve Belçika yayın hakkını alır. Türklerin işçilikten kurtulup işadamı durumuna gelmeleri ile birlikte, onlara ticârî ve iktisâdî bilgiler verecek bir yayın organının piyasaya çıkması kaçınılmaz olmuştu. Bu işe girer. Çoğu zaman Türklere yapılan her haksızlığın karşısında artık DÜNYA vardır. Öyle ki, Türklere ve Türkiye’ye karşı her zaman acımasız davranan, kasıtlı haberler yayınlayan bir milyon trajlı en büyük gazete De Telegraaf’a Karaçay savaş açar. Savaş sona erince TRT’ye dokümanter filmler hazırlar. Yılların tecrübesi, elindeki tek silahı olan kalemiyle haksızlıkların karşısında duran Karaçay, Hollanda’da son yıllarda sayıları hızla artan Türkçe gazete ve dergi sâhiplerini (Gazetecileri) bir çatı altında toplayarak, gazetecilik mesleğine gönül vermiş gençlere ağabeylik yapmak, gayreti içinde çalışmalarına devam etmektedir.
Eski bayramların özlenen tadını vermese de, bu yılki bayram yine de birçok mutluluğu birlikte yaşamamıza vesile oldu. Geçici olsa da çekirdek aileleri birleştirdi. Torun, dede, nine, akraba ve dostları bir araya getirdi. Özlemlerin hüznü, sevince dönüştü. Değerli duygular paylaşılarak huzurun tadına varıldı. Ramazan ayında topladığımız güzel hasletleri bir nebze birlikte paylaştık.
Hele yalnızlıktan bunalan yaşlılarla cıvıl cıvıl torunların kavuşması tadına doyulmaz bir durumdu. Az da olsa çocukların şeker toplaması, büyüklerin harçlık dağıtmaları da unutmaya yüz tutmuş mutluluk kırıntılarıydı doğrusu.
Bunlarla birlikte akrabaların, arkadaşların ve komşuların buluşması, yemeklerin topluca yenilmesi de ayrı bir huzur paylaşımıydı.
Bu arada birçok aile de, bayramı birlikte paylaşmanın yerine, tatil beldelerine gitmeyi tercih etti. Tatil tercihi, insanların çalışmaktan yorulmalarının karşılığı mıydı acaba? Yoksa bayramların uhrevi havasından kopmanın nedeni miydi?
Teknolojinin baş döndüren yenilikleri, insanlığa büyük kolaylıklar sunarken, bir yandan da sessiz ve derinden, bir o kadar da vahim götürüleri olmuştur: “Silah üretiminde artış, çevre kirliliği, gürültü, radyasyon, gıdalardaki hormonsal katkılar ve ilaç bağımlılığı vb. gibi.
Özellikle TV, cep telefonu ve internet bağımlılığı, insanları yalnızlaştırmaya başlamış, aile içi ve çevreyle olan iletişim büyük ölçüde azalmıştır. Bunlar, insanlık için kıymetli ve bir o kadar da anlamlı olan zamanı, insani değerleri, dostlukları, aile içi iletişimi açık şekilde çalmaya başlamıştır. Neticede insanlık hızla kalabalıklaştıkça yalnızlığa ve bencilliğe itilmektedir.
Teknolojinin bu yönü, “bilinçsizce” kullanılmaya devam edildiğinden; insanları kaynaştıran ortak paydaları yok ederek; “aile bağlarının, samimiyetin, paylaşmanın, ahde vefanın, sevginin” azalmasına da sebep olmaktadır.
İnsani değerlerin azalması neticesinde; “bencillik, hoşgörüsüzlük, aç gözlülük ve sevgisizlik yüreklerde yeşermeye başlamıştır.
Bu günkü savaşların, akan kanın, aç bırakılan insanların, mağdur ve yetim bırakılan çocukların çektiği ıstırabın sebebi budur.
Görüleceği gibi, teknolojinin içinden; “ahlaki değerleri, insanlık onur ve merhametini, sevgiyi” vb. çıkardığınızda, yaşam anında felakete dönüşmektedir.
Bütün bu gelişmeler insanı; refaha, huzura, saadete götürmesi gerekirken, zengin ve hâkim olma, yönetme uğruna, her türlü çirkinlikler ve merhametsizlikler yapılabilmektedir. Yaşam biçimimiz yozlaşarak, gelenekler, görenekler, ahlaki değerler vb. hızla ve üzücü şekilde yıpranmaktadır.
Bayramlar da bu gelişmelerden etkilenmiştir elbette ki. İçinde bulundurduğu kendine has; “yaşama sevinci veren, kaynaşmamızı sağlayan, beden ve ruh sağlığımızın sigortası olan ve toplum katmanlarını mutlu eden motifler” kaybolmaya yüz tutmuştur.
Hediyeleşmenin, yeni elbiselerle giyinmenin mutluluğu, el öperek harçlık almanın hazzı, komşularla paylaşmanın toleransı, çocukların kahkahaları, sevinçleri, cıvıl cıvıl yarışları sokaklarda yok artık.
Bayram namazlarının kalplerimize zerk ettiği manevi hazla, yakalanan uhrevi havanın, hemen akabinde topluca kabirlere taşınması, hastaların unutulmaması, yakınını kaybedenlerin topluca ziyaret edilmesi ne anlamlı, ne hoş uygulamalardı.
Çocukluğumda bayramlarda ev ev gezerdik. On iki yaşını doldurmayanlara çerez dağıtırlardı. En samimi kafadar arkadaşlar ve akraba olanlar bir gurup olurduk. Topladıklarımızın içinde neler yoktu ki; kuru üzüm, hurma, ceviz, fındık, fıstık, lokum, iğde, kuru dut, keçiboynuzu, akide şekeri vb.
Evlere bayramlaşmaya gitmek gerçekten de mutluluktu. Kapıda güler yüzlü bir teyze karşılar, bizi adam yerine koyar, hal hatırımızı sorar, cana yakın, cicili bicili giyinenlerimizin yanağını okşar ve bolca çerez ikram ederdi. Ne tadına doyulmaz huzur kırıntılarıydı bunlar.
İçimizde; kin, kırgınlık, stres, hüzün asla yoktu. Engin bir hoşgörünün yüreklerimize enjekte ettiği sevgi çiçekleri vardı göz bebeklerimizde.
Topladığımız harçlıklarla bayramlık servetimizi hesaplar, kendimize bahşedilen güven ve sevinçle sokağa fırlardık. Ne bitmez tükenmez lezzet paylaşımlarıydı bilemezsiniz. Büyükler de ev ev bayramlaşırdı. Tepsi içinde; kâğıtlı şeker, lokum, kolonya ve sigara ikram edilirdi.
Anlattıklarımda olağan üstü bir durum yok elbette. Fakat hafızamda o kadar değerli izleri var ki bu yaşantıların. Yeniden yaşayabilmek için neler vermezdim ki.
Bütün bunları bize anlamlı kılan; madden sahip olduklarımızın çokluğu değildi elbette. Zira çok da fazla bir şeylerimiz yoktu. Fakat gönül zenginliğimizi sağlayan; içtenlikler, sadelikler yalınlıklar, samimiyet, sevgi ve hoşgörü oldukça çoktu.
Yüreğimizde duruluk ve huzur, ahde vefa, kadir kıymet bilme, sevme ve sayma vardı. Kanaatkârlık, yaşama sevincimiz haddinden fazlaydı.
Bir takımdık adeta, komşularla, arkadaşlarla, akrabalarla. Birimizin derdi, hepimizindi. Hayattan çok şey beklemezdik. Uzak ve elde edilemeyecek hedeflerimiz yoktu. Sade, samimi basit ve mutlu yaşardık. O yüzden endişeli değildik belki de.
Evlerimizde çok eşya yoktu. Yaşamımız gibi evlerimiz de sadeydi. Fakat sevgimiz sayesinde, hoş görülü ve huzurluyduk. Esas olan kalp kırmamak, üzmemekti, yardımlaşma ve dayanışmaydı.
Şimdiki bayramlarda maddi her imkân var elbette. Hiç bir şeyin özlemi çekilmemekte. Ancak, en pahalı malzemelerle pişirilen, fakat lezzet vermeyen yemekler gibi san ki. Kaybolan bir tat var. Katılan malzemeyle bulunamayacak bir tat.
İşte bayramlara lezzet veren de manevi paylaşımlardır. Engin sevgi, saygı, değer verme, hoşgörü, biz duygusu, yardımlaşma, komşuluk ilişkileri, aile bağları, merhamet, kanaatkarlık, tevekkül, kendisi ve başkaları ile barışık olabilme, empati, pozitif düşünme vb. değerler.
Bunlar, bayramlara ruhunu veren, kişiyi, aileyi ve dolayısı ile toplumu mutlu kılan argümanlardır. Hiç bir masrafı olmayan, paylaştıkça çoğalan böylesi hasletler, sadece, haset, kıskanç, bencil, öfkeli, nefret duyan kalplerde yeşermez. İnsanı insan yapan değerleri yaşayamazsak, her gün bayram ilan edilse de bir anlamı olmayacaktır.
Bayramlar önce yüreklerde olmalı. Geçmişin özlemleri ile yetineceğimize, gönülleri önce bayram kılmak lazım. O zaman o tat yeniden gelecektir eminim.
“Gönüller sevinçle dolsun, umutlаr gerçek olsun, аcılаr unutulsun, üzerimize mutluluklar yağsın” dileklerimle…
Son yıllarda zaman zaman gündeme getirilen Sivil Anayasa yapılması söylemi yeniden ısıtılarak Türkiye’nin gündemine sokulmuştur. TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş, Meclis Başkanlık Divan’ı üyeleri ile görüşerek Yeni Anayasa konusunun parlamentonun gündemine taşımıştır.
12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra yapılan 1982 Anayasası’nın 137 maddesi 40 yıl içinde değiştirilerek Türkiye’nin değişen şartlarına ve ülkemize özgü yeni Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine uyarlanmıştır.
Fakat bu değişiklikler Siyasal İslamcılar ile Siyasal Kürtçüleri tatmin etmemektedir. Bu iki grup; Türk, Atatürk, Cumhuriyet, milli devlet ve üniter yapı karşıtlığında birleşmektedirler. Ayrıca bunlar, Anayasanın değiştirilemez hükmü bulunan ilk üç maddesine, 66. Maddedeki Türklük tanımına, Anayasada geçen “Türk” ibarelerine karşıdırlar. Bunları çıkartarak yapacakları yeni Anayasa ile Türk kimliğini milleti oluşturan alt etnisitelerden biri durumuna getirmek, Türkiye Cumhuriyeti’ni çok uluslu, çok kültürlü, çok dilli, çok eğitimli, yerel yönetimlerine özerklik verilmiş federatif bir yapıya dönüştürmek istiyorlar.
Bu noktada şunu hatırlatmak istiyorum. Yeni bir Anayasanın yapılması için ya devletin yıkılıp yeniden kurulması ya da mevcut rejimin bir darbe ile devrilmesi gerekmektedir. O zaman da yeni Anayasayı, oluşturulacak
Kurucu Meclis yapar. Böyle bir durum söz konusu olmadığına göre mevcut Meclis, Yeni Anayasa yapamaz.
Ancak, 401 oyu bularak Anayasa maddelerinde değişiklik yapabilir.
Bu konu ciddi olarak Meclisin gündemine geldiğinde
mevcut siyasi ittifakların bozulduğunu ve yeni ittifakların kurulduğunu, yeni açılım sürecinin başlatıldığını görebiliriz.
Yeni Anayasa yapılması konusunu gündeme getirenlerin ortak noktalarından biri de 1921 Anayasası’nın örnek alınmasını istemeleridir. 1921 yılı, İstiklal Harbi’nin başladığı, saltanat ve hilafetin devam ettiği, ülkenin büyük bir bölümünün yabancı güçler tarafından işgal edildiği, iç isyanların başgösterdiği bir dönemde, TBMM’nin çalışmalarına hukuki meşruiyet zemini kazandırmak için hazırlanmış 24 maddelik geçici bir hukuki metindir. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Anayasası 1924 Anayasası’dır. Yeni Anayasa isteyenlerin niyetinin ne olduğu 1921 Anayasası gevelemelerinin altında yatmaktadır.
Bütün bu gelişmeler, Anadolu coğrafyasından Türk kimliğini silmek ve yerine Türkiyelilik gibi coğrafyaya dayanan bir kimlik oluşturulmak istendiğini ortaya koymaktadır. Andımız’ın okullarda okutulmasına son verilmesi, devlet kurumlarından T.C. ibaresinin kaldırılması, statlardan Atatürk adının kaldırılması, “Ne mutlu Türk’üm diyene!” ifadesine karşı çıkılması, Yeni Anayasa çığırtkanlarının işaret taşlarıdır.
Türk milleti “Yeni Anayasa tuzağı”na karşı uyanık olmalı ve bu girişime sonuna kadar karşı durma azim ve kararlılığını ortaya koymalıdır.
Bu konuda en büyük görev, Türk milletine mensubiyetinden gurur duyan Türk Milliyetçilerine düşmektedir. Türk milletini bu konuda bilgilendirerek onları uyanık tutma görevi, öncelikle onlarındır. Ama Türk Milliyetçileri, bu bölünmüş, çeşitli partilere ve teşekküllere dağılmış, birbirlerine düşmüş halleriyle bu görevi yerine getiremezler. Kurumsal kimliklerini korumak şartıyla mutlaka milli konularda ve özellikle Yeni Anayasa girişimleri karşısında güç birliği yaparak omuz omuza mücadele etmelidirler. Bu, aynı zamanda milliyetçilik konusundaki samimiyetlerinin de bir göstergesi olacaktır.
En sık değiştirdiğimiz kanun, yanılmıyorsam, İhale Kanunu. Niçin sık değiştirdik? Çünkü vesayet kanunuydu, özgürlükçü değildi. Onu özgürlükçü ve sivil hâle getirmek için çok uğraştık. Niçin esaret ve vesayet kanunuydu? Çünkü topladığımız vergileri dilediğimiz yandaşlara vermemize engeldi. Yandaşlarımızı zengin edemeyeceksek, bizim iktidarda olmamızın bir anlamı var mıdır? Hele bunca arkadaşımızın seçilmek için harcadığı paralar ne olacak? O paraları bir şekilde geri almaları hakları değil mi?
İhale kanunu niçin vesayet kanunuydu? Çünkü IMF, bize borç verirken, verdiği paraları bizim adamlara vermemizi istemiyordu. Bu da besbelli vesayettir. Bizim paramızı kime vereceğimize ancak biz karar veririz. Bunun önündeki dâhilî ve haricî bütün engeller kaldırılmalıdır. Dâhili engel, meclis denetimi, Sayıştay ve benzeri unsurlardır. Bunlar darbe anayasalarının karanlık izlerini taşıyordu. Büyük çapta yok ettik.
Anayasa demişken, en sık değiştirdiğimiz ikinci yasa da anayasa işte. Niçin derseniz; o da dilediğimizi dilediğimiz gibi yapmamıza engel oluyor. Yok anayasa mahkemesiymiş, yok şu tay’mış, bu tay’mış. İktidarımızın icraatına müdahale eden, aklımıza geleni hızla icra etmemize engel olan her ne varsa vesayettir. Elimizi tutan, yaptıklarımız hakkında ukalalık eden hiçbir kurum istemiyoruz. Biz millî irade değil miyiz? O halde sana ona ne oluyor?
Verin bu kardeşinize yetkiyi. Anayasa neymiş, hukuk neymiş göstersin size. Tıpkı ekonomide gösterdiği gibi.
1921 Anayasası diye bir anayasa yok
Bu tarzda devam etmeye aklım ve gönlüm razı gelmedi.
1921 anayasası gibi bir anayasa yapacaklarmış. Yanılmıyorsam 1921 Teşkilatı Esasiye kanununa ilk ilanı aşklar, galiba kadim Ak Parti ulularıyla Abdullah Öcalan’dan gelmişti. Daha sonra müteveffa Altılı Masa da koroya katıldı. Şimdi, iktidardan ve daha yüksek sesle geliyor.
1921 aşkında kötü niyet yoksa cehalet vardır. Muhtemelen hem kötü niyet hem cehalet vardır. Taha Akyol’un Atatürk’ün Anayasası 1924 kitabı tam zamanında çıktı. (Doğan Kitap, 2024) Daha ilk sayfalarda görüyorsunuz ki “1921 Anayasası” diye bir şey yok. Çünkü o tarihte devletin hâlen yürürlükte bulunan bir anayasası vardır. Adı da Kanunu Esasi’dir. Esas kanun, yani anayasa.
1921 teşkilat kanununda devletin şekli yok. Devletin başı yok. Devletin hukuki esasları yok. Seçme ve seçilme şartları yok. Laiklik yok. Devleti devlet yapan kurumların hiçbiri yok. Cumhuriyet yok. Saltanatın kaldırılması yok. Hilafet berdevam. Ve bazılarına en cazip gelen tarafı olmalı, resmî lisan Türkçe yok. Bunlar neden yok? Çünkü bir anayasanın olmazsa olmazı bütün unsurlar cari anayasada, yani Kanunu Esasi’de var.
Başörtüsü, aile ve kırmızı ışıkta geçme
Bunlar iddia mı, spekülasyon mu? Taha Akyol, meclis zabıtlarından, mebusların ve bilhassa Atatürk’ün konuyla ilgili konuşmalarından alıntılarla gösteriyor ki bütün meclis bu anlayıştadır. Kanunu Esasi yürürlüktedir ve Teşkilatı Esasiye onun yerine değil, ona yama niyetiyle hazırlanmıştır. Meclis’te 1921 Anayasası görüşülürken bunun Kanunu Esasi’ye ek olduğu kuvvetle belirtilmektedir.
Şimdi muhtemelen bizi bekleyen kurnazlık, alıştığımız bir taktiktir. Başörtüsü anayasaya eklenecektir. Aile kurumunun dokunulmazlığı, kutsiyeti anayasaya eklenecektir. Bunların arasına bir yere, asıl maksat şöyle yanlamasına sıkıştırılacaktır: Yürütme layüsel olsun. Kimse kontrol edemesin, ağzını açamasın. Cumhurbaşkanı dilediği kadar aday olabilsin. Belki Türk vatandaşlarına Türk vatandaşı denmesin. Bu torba kanun denilen “Elinizi kaldırın. Elinizi indirin. Kabul edilmiştir.” yaklaşımlı Mecis müzakeresiz kanun kaçırma mekanizmasının temelidir. Daha önceki anayasa değişikliklerinde de kullanılan bir “siyaset”tir. Hatırlayacaksınız, anayasayı değiştirince 1980’in darbecileri mahkûm edilecekti. Darbecilere bir şey olmadı ama ne görelim, bu yolda ilerlerken Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçivermişiz.
Üstü şekerli hapı yutar mısınız?
Acı ilaçları, zehirleri şekerle kaplarlar ya. Aynı “siyaset”!
Başörtüsü serbesttir. Kanun yetmiyor mu? Onu da anayasa maddesi mi yapacağız. Aileyi de koruyacakmışız. Aileyi kanunlar yeterince korumuyormuş. Bari elimiz değmişken kırmızı ışıkta durulacağını da anayasaya koyalım. Epey bir geçen var. Anayasaya konunca daha kuvvetli olur, ihlal etmezler. Tabii maddeye, devlet büyükleri hâriç demek gerekir. Yoksa Sayın Ahmet Necdet Sezer’in kendiliğinden yaptığına mecbur olurlar. Gerçi olmazlar. Çünkü anayasa falan onları pek etkilemiyor. Hem siyasi demeçlerinde de vardı: “Kırmızıda durmayacağız!” Hey be!
Sonra anayasa değişikliğine itiraz edenlerin üstüne, “Ne yani? Sen başörtüsünün yasaklanmasını mı istiyorsun? Aile dağılsın mı istiyorsun?” diye yürürüz. “Kırmızıda geçsinler de kaza mı yapsınlar?”
Sonra bir bakarsınız ki ne hukuk kalmış ne anayasa. 1921’e dönmüşüz. Onun da temelindeki 1876’ya. Kanunu Esasi’de vesayet yok galiba. Bakınız 5. madde ne diyor: Zat-ı Hazret-i Padişahi’nin nefs-i hümayunu mukaddes ve gayr-ı mesuldür.
İyi Parti GİK(Genel İdare Kurulu), 31 Mart Yerel Seçimlerinden önce aldığı bir kararla seçimlere hiçbir parti ile ittifak olmaksızın (özübaşına) tek başına girme kararı aldı.
Başarısız bir seçim döneminde yaşanan yanlış ve isabetsiz aday tespitleri, kullanılan dil, 31 Mart’ta alınan seçim sonucuyla noktalandı.
İYİ Parti, seçim çalışmaları boyunca yirmi iki yıllıdır iktidarda olan gerçek İslamiyet’in özünden soyutlanmış, Siyasal İslam sosuna batırılmış, halkı fakirleştiren, kalkınmacı hamlelerden uzak, yoksulluğu yöneten tek adam rejimine karşı dişe dokunur muhalif duruşunu gösteremedi.
Eleştiri oklarının tamamını ana muhalefet partisine ve bu yetmezmiş gibi bir zamanlar cumhurbaşkanlığına aday göstermek istedikleri Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş’a yöneltmeleri, yapılan seçimin sonucunda İYİ Parti adına hazin bir sonuç doğurdu. Çünkü İYİ Parti il ve ilçe teşkilatlarına kayıtlı üyelerinin çoğunluğu gelişmeleri hayretle izliyor ve muhalefete yüklenen suçlamaları kabullenemiyorlardı.
Hülâsa büyük bir yenilginin ardından İyi Parti Genel Başkanı Sayın Meral Akşener, seçim sonrası yaptığı konuşmada, yenilginin sonucunu tek başına üstlenerek, 27 Nisanda yapılmasını istediği olağanüstü kongre kararı aldı ve kongrede aday olmayacağını açıkladı.
Görüldüğü kadarıyla şu an için genel başkanlığa 4 aday isminin önplana çıktığını görüyüruz. Koray Aydın, Musavat Dervişoğlu, Av. Günay Kodaz ve Ahmet Tolga Akalın.
Adaylar arasında parantez açmak gerekirse; Koray Aydın, İYİ Parti’nin bu duruma gelmesinin en büyük sebeplerinden birisi. Teşkilatlardan Sorumlu Genel Başkan Yardımcılığına atandıktan çok kısa bir süre sonra her budağından taze sürgünler yeşeren genç br fidan gibi gelişen İYİ Partinin bütün yurtta kurucu il ve ilçe yönetimlerini tek bir genelgeyle istifaya davet etti ve yerlerine MHP’den tanıdığı kendisine sadık ekipleri il ilçe yönetimlerinn başına atadı. Denilebilir ki, bugün için olağanüstü kurultayda oy kullanacak il ve ilçe delegelerinin büyük çoğunluğu onun atadığı yönetim kurullarının delegelerinden oluşuyor.
Diğer bir aday Musavat Dervişoğlu kazandığında partiyi eski durumuna getirirmi, biraz fuluğ görünse de onun şu sözünü değerli buluyorum: “İyi Parti milliyetçi aynı zamanda demokrat ve kalkınmacı umdeleriyle Atatürk’ün kurduğu milli devletin temel ilkelerine bağlı bir siyasi parti olarak esasen merkezin ta kendisidir.”
Av. Günay Kodaz, her ne kadar Kurucular Kurulu üyesi olmuş olsa da ihraç edildiği için kendisinin Genel Başkanlığa aday olamayacağı söyleniyor.
Mehmet Tolga Akalın ise; Türkiye, Türk Dünyası ve Dünya meselelerini çok iyi bilen, Milliyetçi, Demokrat kimliği ile hitapebettiği kitleleri heyacanlandıran bir yapıya sahip.
İYİİ Parti Merkezin Neresinde?
Bugün Televizyonlara çıkan herkes İYİ Partinin “Merkez Sağ” kulvarda yer almasından söz ediyor. Bu tartışmalar İYİ Parti henüz kuruluş aşamasındayken de yapılıyordu. Ancak İyi Parti, merkezin tam ortasında yer alarak kısa zamanda %17-22’lik seviyelere erişti.
Son yapılan 31 Mart Mahalli Seçimleri de gösterdi ki, Cumhuriyet Halk Partisi, “Türkiye İttifakı” projesiyle yıllardır aşamadığı %25 lik oy bandını %37’ye yükseltmiştir.
Ortanın sağı, ortanın solu kavramları, 1970’li yıllarda konjoktürel olarak bütün dünyada olduğu gibi, Türkiye’de de kabul görülüyordu. Çünkü o yıllarda Avrupa ülkelerinde Almanya, Fransa ve İtalya’da “Sosyal Demokrasi” rüzgârları esiyordu. Fakat sonraki yıllarda o ülkelerin çoğunluğu Muhafazakâr, Liberal Demokrat sistemlere dönüştü.
Ezcümle diyebiliriz ki, Kavramın tamamına talip olmak dururken merkezin sağına veya soluna sıkıştırılmak, Türk seçmeninin tümüne ulaşılmasına istemeye istemeye sınırlama getirilmiş oluyor. İşte bu yüzden bir partiyi merkezin sağına, soluna hapsetmenin hiçbir anlamı ve gerekçesi yok. Deveye sormuşlar: “Yokuş ağı mı, daha rahat yürüyorsun, yokuş yukarı mı?” Devenin cevabı: “Düz yolda yürümenin suyu mu çıktı?” olmuş.