21.6 C
Kocaeli
Cumartesi, Ekim 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 173

Millî Meselelere Hassasiyeti ile Bilinen Tecrübeli Gazeteci Yazar MEHMET CEMAL ÇİFTÇİGÜZELİ ile DOĞU TÜRKİSTAN TÜRKLÜĞÜ Hakkında Konuştuk. 

Oğuz Çetinoğlu: Doğu Türkistan’lı Soydaşlarımız / Dindaşlarımız veya onların ifadesi Uygur Türkleri ile ilgileniyorsunuz. Gündemdeki bilgilere göre durumdalar? Lütfeder misiniz? 

Mehmet Cemal Çiftçigüzeli: Uzaktaki Vatan Doğu Türkistan’da 33 târihî cami ve 2 anıt türbenin yerle bir edilmesi eğer Paris’teki Notre Dame Kilisesi yanmasaydı, dünya kamuoyunun haberi de olmayacaktı, belki de her zaman olduğu gibi umursanmayacaktı bile!  Bölgede Uygur Türklerinin Hotan Çölünün ortasındaki İmam Asım Türbesini 3 kez ziyaret etmenin  Hacc’a gitmekle eş değer olduğu bile kabul ediliyor. Çünkü Uygur Türklerinin umre ve Hacc’a gitmesi bile engellendiği dönemler yaşandı. 

Çetinoğlu: Paris’teki Notr Dame Kilisesi ile Doğu Türkistan’daki 33 târihî câmi ve 2 anıt türbe arasında nasıl bir bağlantı var? Hâdisenin uzağında bulunanlar için lütfeder misiniz? 

Çiftçigüzeli:  

Çetinoğlu: Çin, soydaşlarımızın Türklüğü ve Müslümanlığı ile alâkalı hiçbir şeylerine tahammül edemiyor… 

Çiftçigüzeli: Evet! Lisede okuyan Uygur kız öğrencilerin başlarındaki renk renk takkeye benzeyen ‘doppa’ giymeleri de yasaklandı. Giyime ve kuşama bile ambargo getirildi. Hele hele Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nde Çin komünist Parti Faşistleri Xİ’tler Çetesinin sistematik işkence ve soykırım cinâyetlerine devam etmeleri ve bunun 2050 yılına kadar devam edeceğini açıklamaları belki de hiç gündeme gelmeyecekti. 

Çetinoğlu: Neler yapıyorlar? 

Çiftçigüzeli: İletişim ve ulaşımın çok hızlı bir dönüşüm ve değişim olduğu günümüzde bile Çin’deki bu zulümler çok geç duyuluyor. En değerli bilgiler de Londra merkezli Uluslararası Af Örgütü’nden geliyor maalesef. Bir kaç örnek vermek gerekirse; İşkenceye tabi tutulan bir Uygur Türk’ü Müslüman hanımefendi ‘Beni öldürmeleri için çok yalvardım, öldürmediler, işkenceye devam ettiler’ diye açıklaması dikkat çekiyor. 

Çetinoğlu: Çinliler işkence uzmanıdır… 

Çiftçigüzeli: Dışarıya sızan bilgilere göre Çin işkencesi Uygur Türklerinin başına demir kafes geçirilerek, yüksek voltajlı elektrik verilerek yapılıyor. Urumçi kan ağlıyor. İşkence görenler içinde bölgede yaşayan Kazakistan Türkleri de var. Bu işkence, soykırım ve Çinlileştirme kampanyaları karşısında Uygur Türkü âlimler Çin yöneticilerinin Amerika ve İsrail’den daha beter zâlim olduklarını anlatıyorlar. 

Bir başka olay da şöyle; resimlerinde çok yaşlı görünen, dişleri dökülmüş, yüzü buruşmuş, gözlerinde fer kalmamış, elinin damarları dışarı vurmuş, üzerindeki giysileri sokağa atsanız kimsenin almayacağı ihtiyar adam kahrından ölüyor. Çünkü oğlu işkence odasında, torunu kamplarda Çinlileştirilmeye çalışılıyor, gelinine karın tokluğuna kamplarda kölelik-işçilik yaptırılıyor, kızı zorla evlendiriliyor, eşi evine yerleştirilen Çinlilere hizmet ettiriliyor, kendisi bu durum karşısında eli kolu bağlı hiç bir şey yapamadığı için, gözleri arkada hayata veda ediyor, hakka yürüyor. 

Çetinoğlu: Doğu Türkistan’da yaşayan Müslüman Türk kadınlarının şehirlere yaşayanları hayatları boyunca yalnızca 1 çocuk, köylerde ise 2 çocuk doğurma hakları var. Fazlasına hâmile kalanlar, kasap âletlerile ve gayrisıhhî ortamlarda kürtaj ediliyor… 

Çiftçigüzeli:  Uygur Bölgesindeki su kanallarından çocuk cesetleri çıkarılıyor. En son Hotan Eyâletindeki su kanallarından bölge halkı birbiri ardından onlarca çocuk cesedi buldu. Mâsum çocuklar ve bebeler de böylece katlediliyor. 

Çetinoğlu: Siyâsîlerimizen sessizliğini nasıl yorumluyorsunuz? 

Çiftçigüzeli: Çin ile ABD arasında ticârî rekabet var. Çin’in iktisâdî bakımdan önlenemeyen yükselişine ve büyümesine Amerika sessiz kalmak istemiyor. Yoksa ABD Temsilciler Meclisi Üyesi Somali asıllı Afrikalı Müslüman Hanım İlham Ömer’in açıklamalarına ambargo koyabilirlerdi, koymadılar. İlham Ömer Çin Nazi kamplarında baskı ve zulüm  gören, soykırıma uğrayan, Çinlileştirmek için eğitim kamplarına alınarak mavi askerî elbise giydirilip sıfır numara tıraş yaptırılan 1.5 milyon Doğu Türkistanlının ıstırabını dünya kamuoyuna duyurulmasına bu sebeple mâni olmadılar. 

Çetinoğlu: Çin zulmünden kaçabilenler Türkiye’ye sığınıyor. Belirttiğiniz sebeplerle onlara vatandaşlık hakkı verilmiyor.  

Çifçigüzeli: Türkiye’de yaşadıkları çileler yetişmiyormuş gibi, evlatları ülkeyi terk ettiği gerekçesiyle anne ve babalarına işkence ediliyor. Âilesinden haber alamayan gençler birkaç yönden mağdur oluyor. Türkiye’de yaşayan Uygur Türkü soydaşlarımız ve Uygur Özerk Bölgesi’nden gelerek İstanbul’da okuyan öğrenciler ise birkaç yıldır ailelerinden, akrabalarından ve kentlerinden hiç bir haber alamadıklarını belirtiyorlar. 

Çetinoğlu: Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde konu gündeme getirildi ise de netice alınabileceği düşünülemiyor.   

Çiftçigüzeli: Elbette siyâsî irâdenin devletler arasındaki ilişkilerinde belki doğrudan kınama diplomatik dille de olsa  iktisâdî, ticârî ve siyâsî ilişkileri zedeleyebilir. Fakat hükumet; sivil toplum kuruluşları, medya ve değişik mahvillerdeki etkinliklerde bu zulmü, bu soykırımı, bu acımazsız insanlık dışı muameleyi, ölçü tanımaz târihî mimârî  dokunun yok edildiğini duyurabilir, kınayabilir, uluslararası kuruluşları bilgilendirebilir. Dilerim bazıları yapılıyor olsun. Üstelik Pekin’in vahşet kamplarında 6 Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı Türklerin de olduğu haberi geldi. Dışişleri Bakanlığı’mız buna rağmen sessizliğini korudu. Dahası da var Çin’e gittikten sonra kendilerinden bir daha haber alınamayan vatandaşlarımızın yakınları da çaresizlik içinde gelecek bir haberi bekliyorlar. Ne yazık ki bu noktaya gelinmesinde barışsever, adâleti, hukuku, insan haklarını önde tutan bütün devlet ve diğer kuruluşların da payı vardır. 

Çetinoğlu Son zamanlarda milletlerarası kuruluşlarda küçük de olsa kıpırdamalar olabiliyor.  

Çiftçigüzeli: Nihayet Birleşmiş Milletler’de Çin’in Doğu Türkistan’da işkence ve cinayetleri Washington ile Pekin temsilcileri arasında sert tartışmalarla birden bire dünya medyasına taşındı. Bakınız Müslümanların ve Türklerin hakkını savunmak kimlere kaldı? Amerikalı Diplomat Courtney Nemoff  ‘Bir milyondan fazla Uygur, Kazak, Kırgız ve diğer Müslüman azınlıkların keyfi göz altılarla zorla çalıştırılmaya ve işkenceye mâruz kalması, ölüm kamplarında tutulması, ABD’yi endişelendiriyor’ dedi ve Çin’in Birleşmiş Milletler Yerli Halklar Formuna katılmaması gerektiğini savundu. Çin temsilcisi bittabi söylenenleri reddetti. Birleşmiş Milletler’de, tartışmalara rağmen forumun 16 üyesinden biri maalesef yine Çinli aday Zhang Xiaoan oldu! 

Avrupa Birliği de sessizliğini bozdu; Dışişleri ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini Strazburg’da düzenlenen Avrupa Parlamentosu Genel Kurulu’nda ‘Çin ile ilişkilerimizde insan haklarının iktisâdî çıkarlardan daha az önemli olmadığı mesajını verdik’ dedi. Mogherini’ye göre de Çin’in iktisâdî ve sosyal haklar alanında ilerleme kaydettiğini, ancak ülkedeki genel insan hakları durumunun kötüleştiğini, temel özgürlüklerin ihlal edildiğini, Doğu Türkistan Uygur Özerk Belgesinde Uygurları ve diğer azınlıkları hedef alan siyasi eğitim kampları, toplu gözetim ve seyahat kısıtlamalarının uluslararası kuruluşların verilen raporlarında yer aldığını belirtti. 

Bağımsız kaynaklar Çin’de 3 milyon Müslüman Türk’ün herhangi bir yargı kararı olmadan kamplarda tutulduğunu belirtiyor. Çin ise kamplara aldığı kişilerin siyasi tehlike arz ettiğini öne sürüyor. Oysa bu röportajı yaptığımız günlerde bile Çin Doğu Türkistan’daki Müslüman kimliği yok etmek için câmileri, mescitleri, dînî mekânları, türbeleri buldozerle yıkıyordu. Yıkılan câmiler arasında 800 yıllık târihî eserler de mevcut. Pekin yönetimi ayrıca ibâdet edenleri fişlemek için câmilerde resmî görevli bulunduruyor! 

Çetinoğlu: Siz, üniversite lı yıllarınızda talebe cemiyetlerinde görev yaptınız. Günümüzdeki gençlik ve talebe kuruluşlarının mazlum ve mağdur Doğu Türkistan Türkleri ile alâkasını nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Çiftçigüzeli: Üniversitede talebeliğimiz sırasında Millî Türk Talebe Birliği (MTTB) olarak zulüm, soykırım ve insan haklarının zedelendiği her gelişmede yürüyüşler yapar, mitingler düzenler, kınayan bildiriler yayınlardık. Kitaplar, dergiler  neşrederdik. Bütün Sovyet rejimlerindeki acımasızlıkları duyururduk. Amerika’da siyahlara yapılan ayrıcalıkları kınardık, Pekin ve Moskova’nın mezalimini, Yunanlıların Batı Trakya ve Kıbrıs Türklerine yapılan zulmü ve ayırımcılığı, Keşmir’de yapılan katliamı eleştirir, yürüyüşler, mitingler yapardık. MTTB bugün de var. Sivil toplum bu dönemdeki kadar maddî -manevi hiç bu kadar güçlü olmamıştı. Ama sessizlik aşırı derin ve hissizlik kınanacak boyutta! 

Çetinoğlu: Avrupa Güvenlik ve İşbirliği TeşkilatI (AGİT) neden devrede yok? 

Çiftçigüzeli: Sanırım 2005 yılı idi. Merhum İstanbul milletvekili Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş kısa adı AGİT olan Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı Başkanıydı. Çin’in Ankara’daki Büyükelçisini öğle yemeğine dâvet etmişti. Kavaklıdere’deki bir Çin lokantasında birlikte olduk. O günlerde Doğu Türkistan’daki katliamlar yine gündemde ve gazete manşetlerine taşınıyordu. Nevzat Yalçıntaş Doğu Türkistan’daki soydaş ve dindaşlarımızın can ve mal güvenliğinden Türkiye’de endişe edildiğini, resmî bir açıklama yapılmamasından dolayı da tedirgin olunduğunu ve gerçeğin ne olduğunu sormuştu. Büyükelçi kendi zaviyesinden inandırıcılığı az olmasına rağmen durumu anlattı. İstanbul’daki Doğu Türkistan’la alâkalı sivil tolum kuruluşları dernek ve vakıflar katliamı kınayıp yürüyüş yapıyor ve Çin bayrağını ayaklar altına alarak üzerine benzin döküp yakıyorlardı. Bu gelişmeden rahatsız olan Çin Büyükelçisi Nevzat Yalçıntaş’tan hiç olmazsa Çin bayrağını yakmamaları gerektiğini hatırlatmıştı. Nevzat Yalçıntaş ise İstanbul Saraçhane’de bulunan Doğu Türkistan Vakfı’nı ziyâret ederek yetkililerle değerlendirme yaptı. Nitekim daha sonra da Doğu Türkistan’daki gelişmeler, soykırımlar, ibâdet yasağı, insan haklarının zedelenmesi konusundaki kınamalar büyüdü, ama bayrak yakılmadı. 

Pekin yönetimi de İstanbul Fatih Ali Emiri Kültür Merkezi’nde Çin-Türkiye İslam Kültür Sergisi açtı, buldozerlerle yıkılmadan önceki camilerin, mescitlerin, türbelerin ve bazı anıt eserlerin resimlerini sergiledi. Hediyeler dağıttı. 

Bugün parlamentomuzda AGİT yine mevcut, onca yetkili siyâsî var. Ancak ‘kamuoyunu gelişmeler hakkında bilgilendirmeler, yakınmalar ve kınamalar yeterli değil’ dersem yanlış olmaz. Üzgünüm ama bu protestolar yok denecek kadar az. Doğu Türkistan’da Uygur Türklerine Çinlileştirme ve işkence devam ediyor. İnsanlık haysiyetinin ayaklar altına alındığı, hürriyetinin yok edildiği Pekin’in uygulaması karşısında millî ve milletlerarası tedbir alınmaz, tavır geliştirilmezse ödenecek fatura herkes ve her kesim için ağır olabilir. 

MEHMET CEMAL ÇİFTÇİGÜZELİ (Kilis-1945) 

İlk ve orta mektebi Kilis’te okudu. İstanbul Vefa Lisesini bitirdi. İstanbul İktisâdî ve Ticârî İlimler Akademisi Basm-Yayın ve Halkla İlişkiler Radyo-Televizyonculuk bölümünden mezun oldu. TC Devlet Lisan Okulu ve Tunus Habip Burgiba Yabancı Diller Enstitüsünden sertifika aldı. 

Yazarlığa orta mektep talebesi iken Kilis Huduteli Gazetesi’nde başladı, Pırıltı sâhifesini yönetti. İstanbul Babıali’de Sabah’ta profesyonel gazeteci olarak Cağaloğlu’na adım attı. Tercüman,Türkiye, Millî Gazete, Bugün, Özgür, Sebil, Millî Gençlik ve Ittihad gazete ve dergilerinde çalıştı; muhabir, musahhih, sâhife sekreteri, yazı işleri müdürü, köşe ve röportaj yazarı olarak görev yaptı. 32 yıl TRT Ankara Haber Merkezinin değişik birimlerinde ve Kahire temsilciliğinde hizmet verdi. TRT Türkiye’nin Sesi Radyosunda haber müdürü oldu, ülkemizde ilk defa TRT Telegün Tele-teks haberciliğini başlattı. 

Ankara’da Türkiye Yazarlar Birliğini 14 arkadaşı ile birlikte kurdu, yıllarca yönetiminde görev aldı. Türkiye Kültür ve Sanat Yıllığı yayın heyetinde bulundu. Mehmet Âkif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı kurucusu ve mütevelli heyeti başkanı oldu. Yurt içinde ve dışında çok sayıda millî ve milletlerarası program gerçekleştirdi. Amerika, Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarındaki altmışı aşkın ülkede konferanslar verdi, milletlerarası kongrelerde Türkiye’yi temsil etti, sempozyumlara katılarak tebliğler sundu. İstanbul Ticâret Üniversitesi İletişim Fakültesinde ‘metin çözümlemeleri’ dersi verdi. Yazıları İngilizce, Rusça, Arapça, Urduca ile Kırım, Kazan, Kazak, Özbek ve Kırgız Türkçelerine tercüme edildi. Yayınlanmış 23 eseri bulunuyor. 

2018 yılında Tut Elimi Killize, Hemşinli Tevfik Abi, ikişer cilt halinde Millî Türk Talebe Birliği Târihi ile TBMM’nde Mehmet Âkif Ersoy ve İstiklal Marşı adlı çalışmaları yayınlanıyor. 

İstanbul Şerifali’de oturan Yazar Mehmet Cemal Çiftçigüzeli, Süleyman Demirel Üniversitesi Türk Süsleme Sanatları hocası ressam, minyatür ustası müzehhibe Serhan Çiftçigüzeli ile evli, Furkan ve Burkan’ın babası, Can ve Nil’in de dedesidir. 

DERKENAR: 

DOĞU TÜRKİSTAN TÜRKLERİNİN MÜCÂHİT LİDERİ: İSÂ YUSUF ALPTEKİN 

17 Aralık 1995:Doğu Türkistan’ın bağımsızlık önderi İsa Yusuf Alptekin Doğu Türkistan’ın Kaşgar vilâyetine bağlı Yenihisar ilçesi’nde 1908 yılında dünyaya geldi. Tahsil hayatını Doğu Türkistan’da tamamladıktan sonra çeşitli memuriyet görevlerinde bulundu.   

Doğu Türkistan Türkleri; 12 Kasım 1944’te, başşehir Gulca olmak üzere Doğu Türkistan Cumhuriyeti’nin kurulduğunu ilân ettiler. Mavi zemin üzerinde Ay – Yıldız ile süslü Doğu Türkistan bayrağı, 5 yıl boyunca devlet binalarında hür bir şekilde dalgalandı. Bu dönemde Doğu  Türkistan Cumhuriyeti’nin Genel sekreteri İsa Yusuf Alptekin idi.  Bu görevi başarı ile yürüttü. Doğu Türkistan’da; antiemperyalist, antikomünist, Türkçü ve milliyetçi politikaların bayraktarlığını yaptı. 1949 yılında komünist Çin’in Doğu Türkistan’ı işgal etmesinden sonra Hindistan’a iltica etti. Bilâhare Türkiye’ye gelip İstanbul’a yerleşti. Doğu Türkistan Göçmenler Derneği’ni kurdu. Türkiye’nin pek çok yerinde ve yurt dışında konferanslar verdi, milletler arası toplantılarda tebliğler sunarak işgal altındaki ülkesinin problemlerini dile getirdi, kamuoyunun konu ile ilgisini diri tutmayı başardı. 1983 yılında Doğu Türkistan’ın Sesi Dergisi’ni çıkarmaya başladı. Doğu Türkistan İçin  isimli eseri 1985 yılında yayınlandı.  

1926 yılında Batı Türkistan’a geçerek burada millî mücâdele taraftarlarıyla irtibata geçti. 1931’de Hoca Niyaz tarafından başlatılan ayaklanma sırasında Doğu Türkistan’daki vâlilerin halka yaptıkları zulmü Çin hükümetine anlatarak, bu durumun önlenmesini, aksi takdirde ayaklanmanın yayılacağını, Rusya’nın işgalinin söz konusu olacağını anlattı. Ayaklanma sırasında ve sonrasında milliyetçilik faaliyetlerine devam etti.  

1936 yılında Çin Meclisi üyeliğine de seçildi. Mücâdelesini daha çok siyasî alanda devam ettirdi. 1944’de İli’de başlayan ayaklanma neticesi kurulan hükümete girmesini İlililer istemedi. Ancak 3 yıl sonra Doğu Türkistan Hükümeti’nin başkanlığı Türklere verildiğinde hükümetin genel sekreterliğine getirildi. Bir yıldan fazla kaldığı bu görev esnasında, milliyetçi, anti-emperyalist ve anti-komünist politikalar sebebiyle, Rusya’nın ve Çin’in tepkilerini üzerine çekti.  

1949’da Çin’in Doğu Türkistan’ı işgali ile birlikte o günkü Hindistan’ın Keşmir eyaletine iltica etti. 1954 yılında Türkiye’ye geçti. Türkiye’ye gelir gelmez İstanbul’da Doğu Türkistan Göçmenler Cemiyeti’ni kurarak, bundan sonraki faaliyetlerini Doğu Türkistan dâvâsının dünya kamuoyuna anlatılmasına yöneltti. Yabancı ülke yöneticileri nezdinde olduğu kadar Türkiye hükümetleri nezdinde de Doğu Türkistan dâvâsının anlatılması için mücâdele verdi. Parti liderleriyle,  Başbakan ve Cumhurbaşkanlarıyla görüştü. Doğu Türkistan Türklerinin durumunu bütün dünyaya anlatmaya devam etti. Bütün ömrünü bu konuya vakfetti. Yalnız Doğu Türkistan Türklerinin değil, dünyanın dört b.ir tarafında bulunan bütün esir Türklerin çok sevilen sembol  lideri  olan  İsa Yusuf Alptekin 17 Aralık 1995 târihinde İstanbul’da vefât etti. Aziz naaşı muhteşem bir kalabalık tarafından Fâtih Camiinde kılınan cenâze namazından sonra, Topkapı Mezarlığı’nda toprağa verildi. Mekânı cennet olsun, kabri nurlarla dolsun. 

Kaynak: Oğuz Çetinoğlu: Kronolojik Târih Ansiklopedisi. C: 4, s: 3470. Bilgeoğuz Yayınları-İstanbul 2008    

Kuvve – i Hâfıza

     Tırnak kadar kuvve-i hâfıza / hâfıza gücüne malik her insanın hâfızasında; okuduğu yüzlerce çeşit kitapların kelimeleri yazılı. Ömrü boyunca işittiği bütün sesler kayıtlı. Gördüğü herşeyin sûreti; renkli, sesli, hareketli olarak mevcut. Merakını tahrik eden ve ona hoş gelen mânâ ve anlam yüklü kelimeler; beynimizdeki o tırnak kadar kuvve-i hâfıza / hâfıza kuvvesi / gücünün sayfalarında; sesli, sözlü, renkli ve hareketli olarak aynen; hâfızanın muhafaza, himaye ve koruması altında. Zaman, yer ve saatiyle. Kılına halel gelmeden, yani bozulmadan hıfz edilip, saklı tutuluyor. Âdeta arşivleniyor.

     Öyle ki, insan istediği zaman onlara başvurabilir. Büyük bir kütüphane gibi, tüm mahfûzatını / hıfzına / koruma altına aldığı, yani hıfzettiği şeyleri orada; istediği an, görmek ve duymak üzere; yazılmış, dizilmiş bir hâlde yerli yerinde bulur ve görür.

     Ortada bir arşivleyiş var. İstediğinde, istedikleri gözü önüne getirilip konuyor. Sonra yerlerine kaldırılıyor. Üstelik, bunların hepsi, ânı vâhitte / bir anda olup bitiyor. Fakat, ortada emre âmâde / emre hâzır çalışanlardan kimse yok.

     Bütün bu olup bitenlerin, cirit attığı meydan nerede? Orada, emre hâzır olanlar neredeler?

     Mekân olarak gösterilen alan, beyinde tırnak kadar bir yer. Bütün bunların oraya sığması, yerleştirilmesi, muhal ender muhal bir durum arz ediyor.

     Nerede emre hâzır, yüzlerce görevli memur? Sadece isteğimiz oluyor. Sonra da, yerlerine konuyor. Yine emrimize âmâde bir vaziyete sokuluyor.

     İşte, bu tırnak kadar hafıza kuvve ve gücünün bahr-i umman / okyanus gibi bir vüs’ati / genişliği var. Güneş gibi, her tarafı kuşatıcı, içine alıcı vasfı var. Kısaca, ihatalı / kuşatıcı nûru, mânevî bir ziyası / ışığı ve yeryüzü kadar geniş sayfaları var.

     Bütün bunların mevcudiyet ve varlığını biliyor, fakat mahiyet ve içyüzüne muttali olamıyor, akıl erdiremiyoruz.

     Tabii ki, mahiyetini bilmemek; varlığını inkârı gerektirmiyor. Sadece, bu durumları Yaratan’ın; ihata edip algılanamıyan sonsuz kudreti karşısında, ona secde etmekten başka bir şey gelmiyor akla.

     Çünkü, beynimizde tırnak kadar bir yer işgal eden bu kuvve ve güç kaynağımız için, ancak şu beyite sığınmaktan başka çare bulamıyoruz:

    “İdrak-i maali (yüksek fikirleri anlamak) bu küçük akla gerekmez;

      Zira bu terazi o kadar sıkleti (ağırlığı) çekmez.”

     Yüce Allah bununla, insanın Levh-i Mahfuz’u idrak edip kavramasını sağlıyor. Kuvve-i Hâfıza’yı: Allah’ın ezelî ilmiyle kâinatta olmuş ve olacak şeyleri yazmış olduğu bir levha olan Levh-i Mahfuz’a bir örnek olarak karşımıza çıkarıyor.

     Böylece Levh-i Mahfuz’u; insanın anlaması sağlanmış oluyor. Çünkü insan, vahid-i kıyasî / ölçek. Kâinatta olan her şeyin örneği onda var. İster maddî olsun, ister mânevî. İnsanda mevcut. Kendisinde olanı bilen, bulan ve anlayan insan; kendisini iyice tanıdığı takdirde, kâinatta olanları da, kolayca bilmiş ve tanımış olur.

     Fakat iyice düşünürse, kendisinde olanın, künhüne tamamen vakıf olması imkânsız. Hiç olmazsa kendisinde olmasından, kainatta da olmasını kabul eder ki, zaten İlahî Gaye’den maksat budur.

     Demek ki, tırnak kadar kuvve-i hâfızanın, bahr-i umman / okyanus gibi bir genişliği var. Güneş gibi kuşatıcı nuru var. Manevî bir ziyası / ışığı ve zemin yüzü kadar geniş sayfaları var. Sanki tırnak kadar bir yer tutan hafıza; sınırsız bir mekânı içinde barındırıyor. Namütenahi / sonsuz bir  mekân olanı yani Levh-i Mahfuz’u algılamamıza bir sebep teşkil ediyor.

     Demek ki, Levh-i Mahfuz bir kader / İlahî Program sahifesi olup, Mutlak Alîm olan Yüce Allah’ın ilim, hikmet ve kudretine aynalık ediyor.

     Hz. Allah; insanın, bu büyük gerçeği anlaması için, Levh-i Mahfuz’un küçücük bir nümûnesi / örneği olan hâfızamızı yaratmakla; insana verdiği değerin, küçük bir örneğini vermiş oluyor.

Osmanlının Gül Sevgisi

Bir rivayete göre, saltanatı sırasında kenti ziyarete gelen Osmanlı Sultanı III. Murad, bembeyaz giyinmiş çocuklar tarafından karşılanır. Bu durumdan çok etkilenen Padişah, “Maşallah, akça kazanluk! (Allah nazardan saklasın! Mükemmel beyaz güzel çocuklar!”) diye bağırır ve kent, Osmanlı döneminde “Kazanluk” diye anılmaya başlanır.

Kazanlık’ın içinden geçen nehrin sağ yakasında etrafı yüksek binalarla çevrili, Sultan Yıldırım Bayazıd döneminde inşa edilen Kazanlık Camisi bulunuyor. Bunun yanında Kazanlık çevresinde on yedi civarında Türk köyü bulunuyor.

Hala tarihin izlerini taşıyan sürgün alanların Ata topraklarına geri dönme hayalleri ve topraklarına sahip çıkmaları topraklarını Bulgara satmamaları ve karşılıklı nefret etmelerine rağmen bunu belli etmemeleri ve birlikte yaşamaya alışmaları bu da toprağına sahip çıkmaları anlamında güzel ve gerekli bir strateji.

Bulgaristan’da gülün tarihçesi 400 yıl öncesine dayanıyor. Gül, Bulgaristan kültürüyle bütünleşmiş bir öge. Kazanlık Gül Festivali ise 1903 yılından beri her sene yapılıyor. Isparta gül hasadı ne ülkemiz sınırları içinde küçük çaplı festivale yakın bir kutlama ama uluslararası platformda bir festival değil Yani Türkiye, gül suyunda İran’ın, gül yağı ve tanıtımda Bulgaristan’ın yarattığı enerjiyi bir türlü yakalayamıyor. Bulgaristan ve İran gülün imajını satarken Türkiye’deki gül üreticileri yıllardır devletten destek bekliyor. Ülkemiz sahip olduğu enerjiyi uluslararası platformda tanıtmayı başarırsa, bir gün hep birlikte Isparta’da Gül Festivali’nde dünya çapında kutlayabileceğiz.

Çiftçilerimize destek işte böyle devlet desteği ile oluyor.

Saygılarımla

Yanlış Veri̇yle Doğru Çözüm Üreti̇lemez 

Ekonomist Prof. Dr. Emre Alkin “Yanlış veri, yanlış reçete yazdırır…” başlıklı yazısında yeni ekonomi yönetiminin gerçeği yansıtmayan TÜİK verileri ile mi yoksa bu verileri yanlış kabul ederek mi karar aldığını sorguluyor. 

Ekonomist Mahfi Eğilmez de bu yazıyı önemli ve değerli bulmuş olmalı ki Twitter (X) üzerinden paylaştı.  

Ben de bir yıl kadar önce YANLIŞ VERİ İLE DOĞRU POLİTİKA OLMAZ başlıklı bir köşe yazısı yazmıştım. 

Çünkü mühendis ve yönetici olarak çalıştığım uzun yılların bana kazandırdığı en önemli özelliklerden biri her türlü tartışmayı veri bazlı yapmaktır.  

Aldığım eğitim ve tecrübelerime göre, doğru bir şekilde ölçümünü yapamadığınız bir konuda doğru çözüm üretmek mümkün olmaz. 

Bu yüzden demiştim ki; doğru ve güvenilir verilere dayanmayan tartışmalar gerçekler üzerinden değerlendirmelere imkân vermez; duygulara, ön yargılara, sempati veya antipatilere dayalı hale gelir. 

Böyle olunca çevresinde gördüğü araba sayısı, dolu lokanta ve otellere bakarak “ekonomide işler tıkırında” zannedenler olur.  

**** 

Birey olarak yanlış algılamanın zararı sadece kendimize olur. Fakat büyük bir işletmenin veya bir devletin yöneticisi iseniz yanlış verilere kanarak yanlış kararlar almanızın bedeli çok ağır olur. 

Modern işletmeler ve devletler, daha verimli yöntemler uygulamak ve başarılı olabilmek için, doğru ve güvenilir veriler üretmeye ve bu verileri doğru analiz etmeye çalışırlar. 

Bu bakımdan gelişmiş ülkelerde İstatistiksel verileri üreten kurumlar -aynı Merkez Bankaları gibi- bağımsız statüde olurlar. 

Bu bağımsızlığın sebebi verilerin hiçbir etki ve baskı olmadan doğru bir şekilde üretilebilmesi içindir.  

Çünkü, Stephen Hawking’in ifadesiyle, “Bilgisayarın ne kadar büyük ve kapasiteli olursa olsun, yanlış veri yüklersen sonuç yanlış çıkar.”  

2016 yılına kadar, üçlü kararname ile gelen, TÜİK Başkanları 5 yıl görev yapardı. Bu sürede görevlerini bağımsız, tarafsız, bilimsel yöntemlere uygun ve şeffaf olarak yaparlardı. Bu yüzden TÜİK en güvenilir kurumlarımızın başında gelirdi.  

Ancak 2016’dan sonra yanılmıyorsam 5 TÜİK Başkanı ve 5 TCMB Başkanı değişti. 

2011- 2016 arası görev yapan TÜİK’in son bağımsız Başkanı Birol Aydemir, Mehmet Şimşek göreve geldiğinde şu uyarıyı yapmıştı:  

“TÜİK’in bağımsızlığı Merkez Bankası’nın bağımsızlığından daha önemlidir.” “İktidarın ve Mehmet Şimşek’in yapması gereken ilk iş TÜİK’e bağımsızlığını geri vermesidir. Hesaplamalarda yaptıkları yanlışları, manipülasyonları düzeltmektir. Ve gerçek enflasyonu (özellikle son iki yılı) yeniden hesaplattırmaktır.” 

***************************** 

TÜİK Halâ Bağımsız ve Güveni̇li̇r Değil 

Prof. Dr. Emre Alkin, ekonominin kaptanı Mehmet Şimşek’in yapması gereken bu ilk işi yapmamasının sonuçlarını tartışıyor: 

“Geçen yıl bu zamanlarda göreve başlayan Merkez Bankası yönetimi karşılarında %38,21’lik bir yıllık enflasyon bulmuşlardı. (ENAG’a göre yüzde 108,58) Biz o tarihlerde böyle bir enflasyon oranının mümkün olmadığını söylemiştik. Çünkü Nurettin Nebati-Şahap Kavcıoğlu yönetiminin politika faizini anlamlı olmaktan çıkarıp döviz kurlarına baskı uygulamalarının neticesinde fiyatların yükseldiği aşikârdı ama TÜİK’in bunları gizlediği izlenimi tavan yaptı.” 

TÜİK’in enflasyon rakamlarına hiç kimse güvenmiyordu.  

Çünkü, bağımsız ekonomistlerden oluşan ENAG’ın enflasyon rakamları TÜİK rakamlarının 3 kat kadardı. Hayatın içinde vatandaşın hissettiği enflasyon oranı ENAG verilerine daha yakındı. 

Çünkü, işçi, memur ve emekli maaşlarına resmi enflasyon üzerinde artış yapıldığında bile bu kesimlerin alım gücü düşmeye devam ediyordu. 

Kanaatimce, Maliye ve Hazine Bakanı Mehmet Şimşek ve son iki Merkez Bankası Başkanı (Hafize Gaye Erkan ve Fatih Karahan) TÜİK’in verilerini doğru kabul ederek ekonomide dengeleri kuramayacaklarını biliyorlar. 

Fakat bildikleri doğruyu hemen hayata geçirmelerinin sakıncaları vardı.  

Gerçek enflasyon açıklanırsa, TÜİK enflasyonuna göre yapılan maaş artışlarının gerçek enflasyonun altında olduğu ortaya çıkacaktı. Hem “çalışan ve emeklilerimizi enflasyona ezdirmedik” sözünün doğru olmadığı anlaşılacaktı. Hem de milyonlarca insan aradaki fark kadar cebinden çalındığını fark edecek ve bu hakkını talep edecekti. 

Bunlar seçim öncesi ciddi siyasi risk oluşturuyordu. 

**** 

Bir yandan çaresizce kurları baskılamaya devam ettiler. Faizleri de kademeli olarak arttırdılar ama gerçek enflasyonun çok altında kalan oranlar etkili olmadı. 

“Rasyonel ekonomi” anlayışının “faizler arttıkça enflasyon düşer” kuralı tersine işledi gibi göründü. TÜİK’in açıkladığı resmi enflasyon bu kadar yüksek faiz artışlarına rağmen yüzde 75,45’e kadar yükseldi. ENAG’ın verilerine göre; ise yıllık enflasyon yüzde 120,66 oldu. 

Sanki R. T. Erdoğan’ın “faiz sebep enflasyon sonuç” tezini doğrulamış gibi bir durum ortaya çıktı. 

Ama gerçek böyle değildi. Erdoğan bu tezinin doğrulandığını görseydi, Mehmet Şimşek ve Fatih Karahan’ı derhal görevden alır, yerine Nurettin Nebati- Şahap Kavcıoğlu ikilisine yeniden görev verirdi. 

**** 

Bazı ekonomistler “doğru rakamların açıklanmasının sağlayacağı güven ortamı ve faydanın, yaratacağı sakıncalardan fazla olacağını” söylüyorlar. 

Fakat Erdoğan ve ekonomi kurmayları bunu göze alamıyorlar.  

Halen, TÜİK’in enflasyon rakamlarına yine hiç kimse güvenmiyor. 

Ekonomik verilere ve ekonomi yönetimine güven sağlanamayınca da işler bir türlü düzelmiyor. Derin yoksullaşma çizgisinin altına düşen milyonların sayısı her geçen gün artıyor.  

Emre Alkin haklı: “Yanlış veri karar alıcıların yanlış reçeteler yazması sonucunu doğuruyor. Bir de hem siyaseti hem de piyasaları idare ederken vatandaşların refahı unutuluyor.” 

Bilgi Yükseklere Erişemez

“Sovyet generali içinden, ‘Bu kadar palmiye ağacı yetmez.’ diye düşündü. Temmuz 1962 idi, Ukrayna doğumlu Kızıl Ordu füze bölümünün 43 yaşındaki komutanı Igor Statsenko, bir helikopterle orta ve batı Küba üzerinde uçuyordu.”

Geçen Pazar, e-posta kutuma bir mesaj düştü. Foreign Affairs dergisi, “Yaz Okumaları” dizisinden bir makaleyi tavsiye ediyordu. Sergey Radchenko ve Vladislav Zubok’un ta bir yıl önce yayımlanan “Uçurumun Kenarında Hata Yapmak: Küba Füze Krizinin Gizli Tarihi ve Alınmayan Dersleri” makalesini… ABD’nin devlete yakınlığı ile bilinen bu önde gelen dış siyaset dergisi belki de Rus yetkililerin kendi tarihlerine bir daha bakmalarını sağlamanın peşindeydi. Yukarıdaki cümleleri o makaleden aldım. Makale şöyle devam ediyor:

“Altında az sayıda yol ve çok az ağaç bulunan engebeli bir arazi uzanıyordu. Yedi hafta önce, amiri -Sovyet Stratejik Füze Kuvvetleri Komutanı- Sergei Biryuzov tarım uzmanı kılığında Küba’ya gitmişti. Biryuzov ülkenin başbakanı Fidel Kastro ile görüşmüş ve Sovyetler Birliği lideri Nikita Kruşçev’in Küba topraklarına balistik nükleer füzeler yerleştirilmesi yönündeki sıra dışı teklifini onunla paylaşmıştı. Topçu olarak eğitilmiş ve füzeler konusunda pek bilgisi bulunmayan Biryuzov, Kruşçev’e füzelerin adanın bol palmiye ağaçlarının yaprakları altında güvenle saklanabileceğini söylemek için Sovyetler Birliği’ne döndü.”

Yanıldın de diyebilirsen

Füzeleri palmiye ağaçlarının altına saklama teklifi, Sovyet füzelerini misafir ederek ABD’ye karşı bir SSCB kalkanı oluşturma arzusundaki Kastro’dan gelmişti.

“Ancak Statsenko soğukkanlı bir profesyoneldi ve Küba’daki sahaları havadan incelediğinde bu fikrin saçma olduğunu anladı. O ve keşif ekibindeki diğer Sovyet subayları sorunu derhal üstlerine iletti. Füze üslerinin olması gereken bölgelerde palmiye ağaçlarının 40 ila 50 metre aralıklarla durduğunu ve zeminin yalnızca on altıda birini kapladığını belirttiler. Silahları 90 mil kuzeydeki süper güçten saklamanın hiçbir yolu yoktu.”

Onlar, liderliğin ilk değerlendirmesinin ve talimatının uygulanamayacağını üstlerine bildirmeye bildirmişlerdi de onlar bu haberi tepeye nasıl ulaştıracaktı? Bu cesaret isteyen bir işti. Çünkü diktatörler, kötü haber getiren elçinin sözünü dinlemektense kafasını vurdurmayı tercih ederler. Teklif Kruşçev’ten, füzeleri palmiye ağaçlarına saklama fikri de Sovyet Stratejik Füze Kuvvetleri Komutanı- Sergei Biryuzov’dan geliyordu. Hadi, “Sayın Genel Sekreterim, Sayın Komutanım, yanıldınız!” deyin bakalım.

Malinovski’nin tekmeleri

Küba’dan getirilen bir uzman bunu söylemeye kalktığında bakın neler oluyor:

“Haziran ayında Kruşçev orduyla tekrar bir araya geldiğinde, Moskova’ya çağrılan Küba’daki Sovyet askeri danışmanı Aleksei Dementyev tek başına bir ihtiyat uyarısı yapmaya kalktı. Füzeleri Amerikan U-2’lerinden saklamanın imkânsız olduğunu söylemeye başladığında, [Savunma Bakanı] Malinovsky susması için astını masanın altından tekmeledi. Operasyona çoktan karar verilmişti; artık çok geçti, Kruşçev’in yüzüne karşı itiraz edilemezdi.”

CFR’nin (Dış İlişkiler Konseyi) Foreign Affairs’i bugünkü Rusları ve Putin’i uyarmaya çalışıyor belki de. Fakat otoriterliğin piramit yapısında alandan geri besleme almanın zorluğu yalnız Ruslar’la sınırlı değil. Bütün otoriter yapılarda, aşağıdan yukarıya bilgi akışı, büyük liderlerini ayakta alkışlamaktan ve “Hakkı âliniz var efendim.” demekten ibarettir. Bu hâlden, alan da satan da memnundur. Ekonomi, iç siyaset, dış siyaset ve bütün bir ülke felakete doğru yuvarlansa bile! 

Küba’yla, Sovyetler Birliği ile Kruşçev’le, ABD ve başkanı John F. Kennedy ile Türkiye’nin ne ilişkisi vardı? Maalesef vardı, hem de çok vardı. Küba Füze Krizi diye bilinen ve dünyayı nükleer harbin eşiğine getiren bu olaylar zincirinde biz, birinci değilse de ikinci derece oyuncusuyduk ve bombalar Küba’yla aynı anda o günlerde yaşadığım İzmir’e de düşecekti. O günlerde bunu bilmiyordum. Bir gün Kordon’dan Bayraklı yönüne bakıp o birkaç minare yüksekliğindeki füzeyi görünceye kadar. 

Kaldı ki Küba yolundaki mühimmat ve personelin gemileri Sivastopol’dan, yine Karadeniz’deki Nikolayev’den (bugünkü Ukrayna limanı Mykolayiv’den kalkıp boğazlardan geçiyordu.

Yazı bitmedi, yerim bitti. Pazar’a devam edeceğim.

Üç Yol

     Binbir emel ve gayeler peşinde, dur durak bilmeden koşan birader! Almışsın hayalini eline, düşmüşsün hayat denen yola. İşte buldun kendini bir arazide. Bakıyorsun sağa sola. Kimse yok etrafında. Ne gören var ne duyan. Baş başasın kendinle, yapayalnız olarak.

     Çadır direkleri gibi, göğe yükselen dağların kuşattığı bir vâdidesin. Üstlerini bürüyen bulutlar zemini karanlığa boğmuş durumda. Sanki donmuş bir tavan altındasın! Karanlık sıkıyor seni. Önünde ise üç yol var. Çoğu birinci yoldan gider. Âlemi dolaşmak ister. Herkesi seyahat etmeye teşvik eder.

     İşte sen de yaya olarak düşmüşsün yola. Sahranın kum deryaları; sanki hiddetle tehditler yağdırıyor sana. Dağ gibi dalgalar kızgınlık gösteriyorlar. Derken öteki yüze çıkıp güneşi gördün. Tabii, çektiğin zahmetleri ancak sen bilirsin. Yine vahşet dolu yere döndün. Tepende karanlıklar.

     Oysa sana lâzım; güzelliklerle donanmış kalp gözünü ışıklandıracak, aydınlık bir dünya. Sendeki cesaret, büyük tehlikelerle dolu bu yere girmekte, sana en büyük destek.

     İkinci yolda yeryüzünün tabiatı, yerin karakteri çıkar karşına. Basıp geçersin o tarafa; ya fıtrî / doğal bir tünelden titreyerek ve nazlanmadan fakat yalvararak.

     Fakat o zaman tabiatın zeminini eritecek, yırtacak bir madde var elinde.

     Üçüncü yolun mucizeli delili, yani insanların benzerini yapmaktan aciz kaldığı deliller.

     Kur’an onu sana verir. Hiç korkma! Bak, şurada tünel gibi mağaralar, yer altı akıntıları bekliyorlar seni. Seni geçirecekler. Tabiatta, şu müthiş / dehşetli katı ve sert oluşlar; seni hiç korkutup ürkütmesin. Çünkü bu abus çehre / asık ve ekşi surat altında, merhametli sahibinin tebessümlü / güler yüzü var.

     Radyuma benzeyen, o Kur’anî madde olan ışıkla sez! İşte gözün aydın! Işıklı, aydın âleme çıktın. Bak şimdi, şu çok nazlı yeryüzüne. Bu lâtif / hoş ve güzel fezaya. Başını kaldır da bak! Sema ve göklere ser çekmiş bulutlara. Zira hepsi davet ediyor seni; asıl mürşit / yol gösterici olana.

     Yani şu Tûbâ Ağacı’na. Meğer o Kur’an imiş; dalları her tarafa uzanmış. Eğilmiş bu dalı sen de tutmalısın ki, alsın seni oraya.

     O semavî ağaç, bir timsal / bir görüntü. Zeminde olmuş çok nurlu bir din.

     Demek, zahmet çekmeden o yol ile, çıkarsın bu parlak âleme. Sıkmadan zahmet seni.

     Madem yanlış etmişsin; eski yere döner, doğru yolu bulursun. Çünkü üçüncü yol, şu dağlar üstünde durmuş olan Şahbaz / Beyaz Doğan Kuş’un cihana seslenen hitabında saklı.

     Çünkü, bütün cihana okuyor bir Ezan’ı. Bak en büyük müezzin olan Hz. Muhammed, davet ediyor insanı, nurlar nuru olan âleme. İlzam / mecbur eder niyaz ile Namaz’a.

     Bulutları da yırtmış, bak bu hüda / doğru yolun dağlarına. Göklere ser çekmiş, bak Şeriat / Din Cibali’ne / Dağları’na. Nasıl süslemiş zeminimizin yüz ve gözünü.

     İşte çıkmalıyız buradan, himmet tayyaresiyle. Ziya, nesim / lâtif esen rüzgâr orada, güzellik nuru orada. İşte buradadır Uhud gibi olan tevhid dağı, o aziz dağ.

     İşte şuradadır İslâmiyet, o selâmet dağı. İşte Kamer dağı olan aydınlatıcı Kur’an. Temiz ve berrak Nil akıyor o muhteşem / görkemli menba / kaynaktan. İç, o lezzetli suyu.

     Ey birader! Şimdi hayali başından çıkar, aklını başına devşir. Evvelki iki yol ki, mağdub / gazaba uğrayanlar ve dallin / dalâlete düşenlerin yoludur. Hatar ve tehlikeleri ise pek çoktur. Kıştır daim güz ve yazı. Ancak yüzde biri kurtulur. Eflatun, Sokrat gibi,

     Üçüncü yol kolaydır. Hem doğruya yakındır. Zayıf, kavi müsavi / eşit. Herkes o yoldan gider. En rahatı budur ki: Ya Şehid olmak veya Gazi. Evet, fennî deha: evvelki iki yoldur, ona meslek ve mezhep.

     Fakat Kur’an’ın hidayet yolu: Üçüncü yoldur. Onun müstakim / doğru yolu; îsal eder / ulaştırır o seni, hakikî ve gerçek yola.

     İşte netice-i kelâm, vesselâm.

Affedersiniz, Duamız Neydi?

Madem geldik dünyaya, yaşamak zorundayız. Son yazımda, “Dünya yaşanacak yer olmaktan çıktı.” diye bir cümle kurmuştum. Bu yazımda ise “Kapıyı anahtarla açmanın hüznü”nden bahsedecek, sırayla insanlığın, İslam dünyasının ve memleketimiz insanının hızla yalnızlaşmasına dikkat çekecektim.

Yalnızlığın, gözyaşı, kan ve çığlık sesleriyle somutlaştığı, kurulu düzen sahiplerinin düzenbazlıkla şekillendirdiği Gazze’den gelen haberler, benim bu konuyu ele almama izin vermedi.

Gazze’de neler oluyor? Gazze’de kan akıyor; gözyaşları sel oluyor; annelerin, babaların, çocukların iniltileri arşa ulaşıyor; bunu kör gözler, sağır kulaklar duymuyor; nasırlaşmış vicdanlar hissetmiyor. Gazze’de Siyonistler öldürüyor, Amerika alkışlıyor, özellikle İngiltere ve diğer Avrupa ülkeleri bu vahşete kıs kıs gülüyor. Gazze’de soy kırım yaşanıyor. Gazze’de var olmanın, inanmanın, onurun direnişi dağa, taşa, duvara kazınıyor. Gazze’de, çocuklarımızın model alacağı, gurur duyacağı; ancak bizlerin utanarak anlatacağı romanlar yazılıyor. Gazze’de savaş yok, katliam var, zulüm var. Gazze’de ölerek dirilenler, kendilerinin özgür, bizimse esir olduğumuzu haykırıyor; ancak biz bunu anlamıyoruz. Gazze; demokrasinin, insan haklarının, hak ve adaletin bir kandırmaca olduğunu tezini işleyen tiyatro olarak tarihteki yerini alıyor.

Dünyaca ünlü, İranlı sosyolog Ali Şeriati, “Eğer bir yerde yangın varken biri seni ibadet etmeye çağırıyorsa bil ki bu bir hainin davetidir.” der. Ben de arkadaş sohbetlerinde özellikle “Dua, düşmanın silahıyla silahlanmaktır.” derim. Acıkana ekmek, susayana su verilir, hastaya ilaç… “Allah doyursun, Allah şifalar versin.” demek, o kişiyle dalga geçmek, Allah’a haksızlık etmek olur. Allah, hangi şartlarda hangi duanın kabul olacağını akıl sahiplerine bildirmiştir. Fatih’in, İstanbul’un fethi sırasında yanında en alim hocalar olduğu halde, niçin o çağın en ileri teknolojisi ile imal edilmiş toplar kullandığını ve bunun ustalarını İstanbul’a getirttiğini iyi düşünmek lazım.

Temel’e “Sana piyangodan yüksek miktarda ikramiye çıksa ne yaparsın?” demişler. Temel, “Yarısını fakir fukaraya veririm.” demiş. “Peki iki gemin olsa ne yaparsın?” demişler. Temel, yine “Birini fakire veririm.” demiş. Arabasının, evinin her birinin diğerini fakire verme sözü vermiş. Bu defa “İki tavuğun olsa birini de fakire verir misin?” dediklerinde “Yoo, vermem.” diye cevap vermiş. Soranlar şaşırmış, “En pahalı olanları veriyorsun da tavuğunu neden vermiyorsun?” deyince Temel, “Çünkü iki tavuğum var.” demiş.

Hayalin bağışı kolaydır; ne zahmeti ne masrafı vardır. Ellerini kaldırıp dua etmek de böyledir. Zahmeti ve masrafı olmadığı gibi, Allah’ı kendimize emir kulu yaparız. Halbuki Allah, bize yetimlere, düşkünlere, hısım ve akrabaya, yolda kalmışlara, ihtiyaç sahiplerine, zulüm görenlere yardım etmemizi emrediyor, bizse dualarımızda bu görevi utanmadan, hatta dindarlık taslayarak Allah’a havale ediyoruz. Duayı yanlış yerde, yanlış yönde, yanlış anlayışla yaptığımız için ne zulümden kurtulabiliyoruz ne de huzura erebiliyoruz. Var olan imkanlarımızı kullanmıyoruz. Malımızın hamallığını yapıyor, infak etmiyoruz; paramızın bekçiliğini yapıyor, zekât ve sadaka vermekten kaçınıyoruz; düşünme tembelliği yapıyor, akıl dışı hurafe bilgilerle hayatımızı tanzim ediyoruz, değerler üretiyoruz.

Kimsenin dindarlığını sorgulayacak değilim; ancak dindarlık anlayışının nasıl olması gerektiğini tartışabilirim. Filistin’de, dünyanın değişik yerlerinde Müslüman oldukları için zulme uğrayan insanlar, dindarlık adına laboratuvarlarda sabahlasalardı, fabrikalarda “Düşmanın silahıyla silahlanın” emri doğrultusunda üretim yapsalardı bu zulme uğrarlar mıydı, kendilerine zulüm yapanlar bu kadar cüretkâr olabilir miydi? Laboratuvarları, fabrikaları birer ibadethane olarak değerlendirmediğimiz sürece üzerimize yağan pislik ve zulüm yağmurları kesilmez. Allah’ın yasalarını doğru okumak ve uygulamak lazım.

“Çocuklarınızı bulunduğunuz çağa göre değil, bir sonraki çağa göre yetiştirin.” der Hz. Ali. Zaman hızla ilerliyor, her çağ, yeni ölçülerle inşa ediliyor. Önemliler, önemsizler; değerliler, değersizler yer değiştiriyor. Bizden öncekiler, bizim neslimizi çağın gereklerine göre yetiştirmedi. Yaptıkları helvadan putları bize yedirmeye çalıştı, kağıt gemiler battı. Yıllar tüketildi, toplum aşağılık kompleksine sokuldu.

Şimdi yeni şeyler söyleme zamanı. “Dün, dünde kaldı cancağızım.” deme zamanı. Neslimizi, gelecek çağın gereklerine göre hazırlamak zorundayız. Suçu, yanlış inançlarımız sebebiyle dine yükleyemeyiz. Suçlu, akıl denen en yüce ayeti okuyamayan, idrak edemeyen bizleriz.

Göz göze, gönül gönle, el ele, baş başa dua etmeye başlayalım. Affedersiniz, duamız neydi?

2000’li Yılların İşgal Modeli ve Demokratik Örtülü İstila Hareketi

         Ortadoğu’da önemli değişmeler oluyor. Bunlar bizi de çok yakından ilgilendiriyor. Suriye seçime zorlanıyor. Maksat çok etnikli ve çok kültürlü bir yapıyı tescil ettirebilmektir. PKK’cı, PYD’ci ve DEM’ci bunun için seçimi destekliyor. Demokratikleşme örtüsü altında rejimi istenen yöne çekme ve sonunda da Ortadoğu’nun yabancı olmadığı bağımlı bağımsızlık örtüsü altında ABD ve Rus pazarlığı sonunda devletçiklere geçiş tamamlanacaktır.

         Bugüne kadar demokrasi kavramı az istismar edilmemiştir. Üniter ve milli bir devletin etnik parsellere ayrılıp siyasi patronların kontrolü altında göstermelik bir bağımsızlığa kavuşması yıllardır birçok ülke için planlanmıştır. Türkiye’de de düzensiz göç ve sözde geçici sığınmacıları sonunda vatandaşlığa kavuşturma süreci devam etmektedir. Aslında göç projesi milli devletleri yıkmak için ABD tarafından hazırlanan bir tertiptir. Bu çirkin tezgaha karşı çıkarsanız anti demokratik olursunuz. Gerekirse iktidarlar açık ve kapalı darbelerle devrilebilir. Etnik parselleme siyasi patronların nezaretinde gerçekleştirilir. Her bir devletçik emperyalist ve soykırımcı patronların projeleri dışına çıkamaz. Çıkanlar eski rejime özenme suçu işlerler. Bunlar yeni gerici, çağın gerisinde kalmış olurlar. Gerçekleri ve işgal olayını ortaya koyan aydınlar, bu çözülme sürecine karşı çıkanlar, aşırı milliyetçi ve hatta ırkçı ilan edilirler. Çünkü siyasi patronun ve işbirlikçilerin oyunlarını bozmaktadırlar. Bazı ülkelerde toplumu aydınlatmaya çalışan milli ve yerli aydınlar; bu haysiyetsiz sürece tahammül edemeyen bazıları, gece yatarlar ama sabahı göremezler. İşin erbabı kişilerce huzura kavuşturulurlar! Yeni düzen, yasa ve anayasasıyla ufalanmış milli yapı emperyalist güçlere ikram edilir. Önemli kurumlar ve bütünüyle ülke artık emperyalist patronun eline geçmiştir. Zamanla siyasi cinayetler ve anlaşılmaz sözde intiharlar artar. Ülkelerin güçlü sanılan liderleri de değiştirilir.

         Suriye bu sürece doğru yol alıyor. Irak’ı bölenler artık orada hizmetlerine devam ediyorlar. Ortadoğu’da sırası gelen milli devlet sırasını bekler gibidir. Bu yenileme! ve demokratikleşme hizmeti kabul ettirilir. Bir de “Yeni” sıfatının kullanılma hastalığı yaygınlaştırılarak toplum yanlış yönlendirilir. Ülkeler bölünerek milli devlet olmaktan uzaklaştırılır. Siyasi çoğulculuk gerçekleştirilir.

         AB ülkeleri bizden hep geçici kabul ettiklerimizi ülke ile bütünleştirmemizi (entegrasyon) istemişlerdir. Batı’da olduğu gibi sembolik sayıda değil de; en çok sığınmacının neden Türkiye’de olduğu düşünülmelidir. Türkiye ekonomik bakımdan Batı’da olduğu gibi yeterince gelişmiş bir ülke midir? Maddi değil; ama manevi bakımdan, insani değerler açısından, bazı yanlışlara rağmen çok şükür Batı’dan iyiyiz. Yabancıya muamelemiz farklıdır. Hele Ege’yi insan mezarlığına çeviren Yunanistan’dan çok farklıyız. Bazıları şunu anlamalıdır ki; Türkiye’de geleneksel bir yabancı düşmanlığı yoktur. Tam tersine bir ortam vardır. Ama her ülkede olduğu gibi yasalara uyulmasını biz de bekleriz. Toprağına sahip çıkmayı da özleriz. Milyonlarca insanı yedirip içirmek ve bakmak bizi çok aşar. Yabancıları da imtiyazlı kılamayız. Günümüzde Türkiye’nin 2024 ve öncesi itibariyle bir işgal ve garip bir istila olayı ile karşı karşıya olmadığımızı kim ileri sürebilir? Nüfus yapımızı tanınmaz hale getirmek ve yabancılarla değişik sorunlarla karşılaşmama isteği bir suç mudur? Son dönemde İngiltere’nin bize ikramı olarak yutturulmaya çalışılan Ruanda göçmenleri de ortaya çıkmıştır. Türkiye göçmen açık pazarı değildir. Avrupa bizden gidip ülkelerine sığınacakların imzaladığımız geri kabul anlaşması ile geri gönderilmelerinin kabulü yanlış olmuştur.

         Türkiye’nin seçim dönemlerinden kalan basit tartışmalarla geçirecek zamanı yoktur. Önümüzü görerek Türkiye’nin ileride nasıl hedef alınacağını hesap ederek ciddi milli ittifaklara ve dayanışmaya ihtiyacı vardır. Şahsi kaprislerimizi, hesaplarımızı, yeni parti kurma merakını bir tarafa bırakarak TC vatandaşlığının değerini bilelim ve ihanetlere karşı ortak cephe kuralım. Herkes doğru dürüst durum değerlendirmesi yapabilmeli; Alparslan’lara, Fatih’lere ve Mustafa Kemal Atatürk’e, Milli Mücadeleyi yapıp TC’yi kuranlara, vatan, bayrak ve ezan için şehit düşenlere, gazilerimize, bize bu Türk yurdunu bırakan ecdada layık olalım.

“Yenilerek Oğluma Sarılmak İstedim!”

“Türklere hatırlatmalara devam ediyoruz ki, nereden nerelere geldiler bilip tefekkür etsinler! Unutmayalım “vatan” çok değerlidir…”

Türk Milletinin kutlu bir millet olduğundan zerrece şüphemiz yok…

Bu konuda gerek Prof. Dr. Zekeriya Kitapçı’nın bahsettiği gibi hadislere ve bugünkü Türklük bilincine ulaştığımız süreçte Gaspıralı İsmail, Zeki Velidi Togan, Ziya Gökalp ile benzerlerine ve de şanlı Türk tarihini bizzat yapan başta Atatürk olmak üzere Mete Han, Atilla, Timur, Fatih, Kanuni ile eş diğerlerine bakmak lazımdır.

Günümüzde, tarihin pek çok döneminde olduğu gibi yığınla sorunumuz olduğu doğrudur. Ancak bu sorunların hiçbiri içinden çıkılmaz ve çözülmez değildir.

Türk düşmanlarınca yapılan en önemli şey; Türk Milletinin, tehlikenin farkına varmasını engellemektir ve bunda da çok başarılı olunmaktadır. Suni olarak yaratılan gündeme bakınca, gazete okuyup televizyon seyredince, camiye gidip imamı dinleyince ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılır herhalde…

Bugünü anlamak için dünü iyi bilmek gerekmektedir. Dünle bağını koparmış bir milletin hatta irili ufaklı insan gruplarının geleceği olmaz. Onun için devamlı dünü hatırlatmak, her bir Türk için vatandaşlık görevidir.

Bir çoğunuzun Türk adını taşıyan bir haber kanalında seyrettiğiniz Prof. Dr. Timur Kocaoğlu ile bu hafta sonunda, neredeyse yarım gün sohbet etme daha doğrusu onu dinleme fırsatı yakaladım. Kocaoğlu halen ABD’de Michigan State Üniversitesi’nde öğretim üyesi…

Timur Kocaoğlu, Buhara Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanlığını yapmış olan Osman Hoca’nın oğlu. Bu sebeple sadece bildiklerini değil, tarihi niteliğe sahip bir babanın ve ailenin evladı olarak, yaşadıklarını anlattı.

O büyük bir samimiyetle ve heyecanla ayakta saatlerce konuşurken, sizde gözünüzü kırpmadan dinlemek zorunda kalıyorsunuz. Çünkü anlattıkları, Türkler için her daim çok önemli hadiseler… Onu dinleyince, gündemin ne kadar suni ve tuzaklarla dolu olduğunu görüyor ve de size haince yaklaşanların boğazını sıkasınız geliyor!

Osman Hoca; Atatürk’ün önderlik ettiği “İstiklal Mücadelesi”ne, Timur’un hazinesini iki tren vagonuna koyarak Anadolu’ya gönderen Buhara Türkleri’nin Cumhurbaşkanı… Ancak Ruslar bu hazinenin % 20’sini Anadolu’ya gönderiyor ve kalan kısmına da türlü bahanelerle el koyuyor.

Bir de Timur’un hazinesinden kalan üç kılıçtan biri Mustafa Kemal’e diğeri İsmet İnönü’ye üçüncüsü de İzmir’e girecek olan Türk askerinin komutanına verilmek üzere gönderiliyor ki; üçüncü ve son kılıç Yüzbaşı Şerafettin’e veriliyor. Bugün bu üç kılıcında akıbeti meçhulmüş! Tabii insan ister istemez soruyor: “Niye İzmir’e girecek komutana?” diye… Sebebi de Timur’un İzmir’i fetheden komutan olması imiş. Demek ki; Buhara Türkleri 1919’larda tarihlerinin farkında ve büyük bir milli şuura sahip insanlarmış… Bu sebeple Türkiye Türklerine, incelik ve derinlik taşıyan mesajlarla destek oluyorlar.

Yine Timur Kocaoğlu’ndan dinlediğim ve onu da gözyaşlarına boğan, ağbisi ile babası Osman Hoca’nın Tahran’daki karşılaşma hikayesi çok ilginç. Türk varlığının bekası için verilen mücadele sebebi ile baba – oğlun kucaklaşamamasından öte bir dram mı var?

Osman Hoca, kendisini tanımadan karşısına dikilen Sovyet Subayı oğluna sorar: “Osman Hoca’yı tanırmısın ve niçin ararsın?” cevap “Osman Hoca babamdır. Onun için ararım”. Bu cevaba temkinli yaklaşan Osman Hoca, Sovyet Subayından Osman Hoca’ya verilmek üzere bir resim ister. Bu resim Timur Kocaoğlu’na halen ulaşmak istediği ağbisinden kalan tek kanıttır. Çok iyi bir satranç ustası olan Osman Hoca, sohbet sırasında Sovyet Subayı oğluna satranç oynamayı teklif eder. Böylece hem onu tanımak hem de geliş sebebini öğrenmek ister ve oyunda da ona yenilir.

Timur Kocaoğlu, hayatı boyunca babasını satrançta yenemediğini söyledi. Ağbisine nasıl yenildiğini babasına sorduğunda da “Yenilerek oğluma sarılmak istedim!” cevabını aldı. İşte Türklüğün ulaştığı mertebe, oğullarına bile sarılamayan adamların mücadelesi ile oluşmuştur. Eğer oğluna bile sarılamayan Osman Hoca’nın bizde hakkı varsa, biz Türklüğün ulaştığı bu mertebeyi yükseltmeli ya da en azından korumayı başarmalıyız.

Son husus ise babası Osman Hoca’ya örtülü ödenekten, milletvekili olmamasına rağmen Atatürk tarafından milletvekili maaşı bağlanması hadisesidir. Bu maaş sadece Menderes’in Demokrat Partisi iktidarında 10 yıl boyunca kesilir ve 1960’ta Alparslan Türkeş’in talimatıyla ölünceye kadar olmak üzere yeniden bağlanır.

Birileri Demokrat Parti’nin devamı olduğunu söylüyor. İşte Demokrat Parti’nin dikkat çekici özelliklerinden biri de budur. Doğrudur; bunlar Atatürk’ün, Alparslan Türkeş’in, Ziya Gökalp’in, Atsız’ın, Erol Güngör’ün devamı olamazlar. Olsalar olsalar, Türk’e hasım olanların devamı olurlar. Onun için Türkiye’deki gelişmelere ve özellikle Cumhurbaşkanlığı seçimine, Buhara Türkleri ve onların önderi Osman Hoca’nın yaşadıkları ile bakalım. Ve siz hiç oğlunuza, bir oyunda yenilerek sarılmak ister pozisyonda oldunuz mu? Bunu da, düşünerek hareket edelim.