FERT – TOPLUM – SİYÂSET – DEVLET İLİŞKİLERİ Felsefe Anabilim Dalı Emekli Öğretim Üyesi Prof. Dr. SÜLEYMAN HAYRİ BOLAY ile Konuştuk.

56

Oğuz Çetinoğlu: Toplumlar, fertlerden; devlet de siyâsetten ayrı düşünülemiyor. Aralarında sıkı bağlar, dâimî ilişkiler var. Bu ilişkilerde ideal ölçü ne olmalıdır?

Prof. Dr. Süleyman Hayri Bolay: İlişkilerin mâhiyeti ve ideal ölçünün ne olması gerektiği hususuna geçmeden önce birey, toplum, devlet ve siyâset kavramlarını bilmemiz gerekiyor.

Çetinoğlu: Lütfedersiniz…

Prof. Bolay: Birey: Bireyin kelime mânâsı, bölünmez parça olmakla beraber toplumun bölünmeyen en küçük unsuru olan varlık da birey veya ‘tek insan’dır.

Toplum: Toplum ise fertlerin bir araya gelerek teşkil ettiği canlı ve şuurlu bir bütündür. Fertler nasıl kendilerini yenilemek ve aşmak mecburiyetinde iseler, toplumlar da fertten daha fazla kendilerini yenilemek ve aşmak mecburiyetindeler. Aksi takdirde yaşamak imkânına sâhip olamazlar. Yaşasalar bile müstakil ve bağımsız olarak yaşayamazlar. Onlar da dünyâdaki gelişmelere, değişmelere paralel olarak kendilerine lâzım olan uyumu sağlamak ve kendilerini aşmak durumundalar. Bu açıdan toplumlar, insanların emniyetini, temel ihtiyaçlarını sağlamak amacına yönelik olarak faaliyet gösterirler. Böyle bir toplum esas itibâriyle ortak bir kültürün eseridir.

Burada sivil toplum ile onun mukabili olan toplumu yâni siyâsî toplumu ayırmak mecbûriyetindeyiz. Çünkü sivil toplum, devlet, hükümet, siyâsî partiler ve askeriye gibi resmî-siyâsî güçlerin tesirinden âzâd olmuş toplum demektir.

Siyâset: Siyâset’in değişik târifleri olmakla beraber ‘Devleti her alanda idâre edecek kuralların bütünü’ olarak târif etmek mümkündür. Siyâsetin yapılabilmesi için uygun ortamın bulunması lâzımdır. Her ne kadar siyâset yapacak ortamı demokratik zihniyet ve anlayışın sağlayacağı ve ancak demokratik bir ortamda siyâset yapılabileceği söylenir durursa da, bundan demokratik zihniyetin olmadığı zamanlarda ve toplumlarda yapılan idârelerin siyâset olmayacağı mânâsı çıkmaz. Şöyle veya böyle onlar da siyâsettir. Siyâset felsefesi, ahlâk felsefesi ve bizzat ahlâkın kendisi gibi, olanı değil, olması gerekeni ele alır. Bu bakımdan toplumların gelecekte nasıl idâre edilmesi gerektiğini ortaya koyabilmek için toplumların dününü ve bugününü de inceleyerek mukayese imkânına kavuşur.

Devlet: Yunan filozofları, umumiyetle, tabiatı icâbı, insanın ‘siyâsî bir varlık’ olduğuna kanidirler. İnsan bir devlet içinde yaşamak mecburiyetindedir. Aristo, siyâsete dâir kitabının baş taraflarında, devletin, ‘tabiatın maksatsız hiçbir şey yapmadığı teolojik bir sürecin mahsûlü’ olduğunu söyler. Ona göre devlet, en yüksek iyiliği hedefler. Bu sebeple de devlet, insanını, toplumların ve insanlığın kemâle/olgunluğa ve mutluluğa ulaşabileceği yerdir. Yâni devlet, ferdin maddî ve mânevî her türlü tatmine ulaştığı yer olarak görülmüştür. Devlette temel olan meşruiyettir. Bu meşruiyet içeride millet tarafından ve hukukî kurumlarca dışarıda ise yabancı ülkelerce kabul görmek sûretiyle kendînî gösterir.

Çetinoğlu: Batı’da devlet-din münâsebeti nasıldır?

Prof. Bolay: Avrupa ülkelerinde devlet anlayışı daha çok Rönesans’tan sonra gelişmeye başlamıştır. Bu cümleden olarak ortaya çıkan siyâset felsefeleri, din-devlet münâsebetlerini farklı şekillerde ileri sürmüşlerdir. Bossuet, Calvin ve Luther gibi papaz-ilâhiyatçı nazariyecilere göre, devletin dinden müstakil bir varlığı yoktur. Dolayısıyla devlet âdeta bir ‘Kilise devleti’dir.

Makyavel, Hobbes, Montesquieu ve Rousseau gibi siyâset filozoflarına göre de devlet, dînî emri altına almalı ve din mutlak surette devlete tâbi olarak onun emrinde olmalıdır. Hobbes, dînîn kişiye olduğu kadar topluma ve devlete de lâzım olduğuna kanidir. Bundan dolayı dînî ve dînî hayatı devlet belirlemelidir. Mühim olan dînîn devlet için bir tehdit ve tehlike olmaktan çıkarılmasıdır. Bunun için din işleri ile siyâsî işleri tanzim etme hakkı birbirinden ayrılmamalıdır. Bunun neticesi olarak da ‘Devletin hizmetinde ve emrinde bir Kilise’ anlayışı kendînî gösterir. Rousseau’ya göre de din siyâsetin yedeğinde ve onun güdümünde olmalıdır.

Almanların ve batının büyük filozofu sayılan Hegel ise devleti, mutlak din dediği Hıristiyanlığın Tanrısının yeryüzündeki tek ve ev büyük temsilcisi saydı. Bu temsilciği de Alman milletine ve devletine hasretti. Ona göre dünyâyı idare etmesi gereken ‘Cermenlik ruhu’dur.

Çetinoğlu: Bu konu ile sıkı bağlantısı olduğu bilinen Auguste Comte nasıl düşünüyor?

Prof. Bolay: Sosyolojinin ve pozitivist felsefenin kurucusu olan Auguste Comte ‘Pozitivizmin İlmihali’ adıyla dilimize çevrilen ve Millî Eğitim Bakanlığı’nca iki defa basılan kitapta şöyle veya böyle ruhbanlığın bulunmadığı bir toplumun kendi kendisini idâme ettirmesine ve gelişmesine de imkân olmadığını bildirir. Her türlü metafiziğe savaş açmış olan bu filozofun, Tanrı’nın yerini ebediyen beşeriyetin aldığını söylerken toplumun mevcudiyetini ve gelişmesini ruhbanlığa bağlaması şaşırtıcı değil midir? Artık insanlık ve toplum tanrılaştığına göre, din de onların tespit ettiği amaçlara ulaşmakta sadakatle hizmet verecektir. Toplumların ve insanlığın ilerlemesi de inancın ve bu yeni dînîn gölgesinde ve refakatinde gerçekleşecektir. Tabii ki bu anlayışta ‘Allah’ın rızası’ değil toplumun ve yeni tanrı olan insanlığın rızâsı esas olmaktadır.

Batı’da işâret etmeğe çalıştığımız bu devlet ve din ilişkisi, kendi toplumumuzdaki gelişmeleri anlama bakımından bize büyük fayda sağlayacaktır.

Liberalizmin babası sayılan İngiliz filozofu John Locke (1632-1704) Treatise of Civil Government (New yok 1968, s: 88) adlı eserinde devletin nihaî gayesinin ‘insanların hayatlarının ve refahlarının korunması’ olarak belirtmektedir. Gerçi o da din ile siyâsetin ayrılmasını, kilise’nin devlet karşısında bağımsız kılınmasını istemiştir. Fakat o dönemde bu fikrin bir yankısı olmamıştır. Gerek August gerekse J. Locke, devlete koruyuculuk rolü biçmektedirler. Bu da müspet olmakla beraber oldukça sınırlı bir roldür. Halbuki İslâm’da devletin rolleri arasında koruyuculuk olmakla birlikte ‘takva’ sâhibi insanların yetiştirilmesi, Emr-i bil ma’ruf (iyiliği emretmek) ile sosyal açıdan kontrol edilmesi ve böylece iyi ve huzurlu bir hayatın teşvik edilerek yaygınlaştırılması, böylece Müslümanların âhiret hayatının huzurlu olarak hazırlanmasının şartların hazırlamak vardır..

Bu anlayışın yanında İslâm’da devletin gayesinin ne olduğu sorusu sorulabilir. Bu soruya Âl-i İmran suresinin 103-104. âyetlerine dayanılarak cevap verilebilir

 Çetinoğlu: Lütfeder misiniz?

Prof. Bolay: Müslümanların birliği ve iş birliği için bir çatı sağlamak; sınırları korumak, barışı tesis etmek, insanların ortalama hayat seviyelerini yükseltmektir. Onları her türlü baskıdan, zulümden uzak tutmak, dengeli bir sosyal adâleti tahakkuk ve tekâmül ettirmek eşitlik ve adâleti sağlayan, kötülüğe karşı iyiliğe çağıran, yanlışa karşı doğruyu savunan bir topluluk meydana getirmektir. Muhabbet İkbal’le beraber İslâm’da devletin amacını ‘İslâmî ilkeleri kabul etmek ve târihteki belirli insan örgütlenmelerinde gerçekleştirmektir.’

İslâm’da devletin amaçları bunlardan ibâret değildir elbette. Bu saydığımız gayeler kadar hattâ onlardan daha mühimi, müminlerin âhiret hayatındaki ebedî kurtuluşu ve huzurunun temin edilmesi yolunda gereken şartların hazırlanmasıdır. Bu gaye, büyük bir önem arz etmektedir. Zira İslâm’da siyâsetin ve devlet anlayışının zarureti burada kendînî göstermektedir.

Günümüz devlet anlayışında böyle bir gaye yer almaz. Çünkü modern devlet anlayışı, laik, maddeci veya ateist temellere dayanır. Hıristiyanlar ve Museviler âhirete inanmakla birlikte batı dünyâsında gelişen ve yerleşen devlet kavrayışında insanların ebedî hayatı kazanması için bir endişe ve bu yolda bir gayrete yer verilmez.

Devlet kavramına Kur’an’da ve Peygamberimiz döneminde rastlanmaz. Kur’ân sâdece teşkilatlı otoriteden bahseder, bu da hâkim olan otoritenin menşei olarak bizzat Allah’a aittir. ‘Devlet’ kavramı ilk defa Abbasî devletinin kuruluşu sırasında bu yeni devlet için kullanıldı Yâni Emevîler bile bu tâbiri kullanmamışlardı. Bu kavram, genel olarak, otorite ve idâre anlamlarını ihtiva etmektedir.

Çetinoğlu: Modern anlayışa görev devlet kavramı neyi ifâde ediyor?

Prof. Bolay:Modern anlayışta devlet, genel olarak ‘Sınırları belli bir toprak parçası üzerinde teşkilatlanmış ve bağımsız bir hükümete sâhip olup mensubu bulunduğu toplumun idârecisi ve temsilcisi olan topluluktur.’ Şeklinde târif edilir.

Çetinoğlu: İktidar nasıl târif ediliyor?

Prof Bolay: Devletin hâkimiyet kurma, toplumun kendi irâdesini egemen kılma kudretidir. İktidarsız devlet olmaz; ama iktidara gelmek, her zaman, devlete tam hâkim olmak anlamına gelmez.

Çetinoğlu: Bir de meşruiyet kavramı var…

Prof. Bolay: İktidara gelişin veya iktidarın; hukuk kaidelerine ve kanunlara uygun bir zemine sâhip olması, dolayısıyla devletin ve hükümetlerin hukukî dayanaklarının bulunması, bu dayanaklardan destek ve kuvvet almasıdır.

Meşruiyet, iktidara gelişin hukuk kuralları içinde olması ise meşruiyetin ölçüsü de kanun hükümlerine uygun iktidar olduktan sonra bu kural ve yasa hükümlerine uygun olarak devleti ve ülkeyi yönetmedir.

Milletin ve yabancı devletin bir devletin varlığını kabul etmesiyle meşruiyet ortaya çıkar. Milletin egemenliği yerleşince ve perçinleşince devlet ancak meşruiyet ve yapı kazanır.

Çetinoğlu: En çok tartışılan kavram olan demokrasi hakkında neler söylemek istersiniz?

Prof. Bolay: Çağımızda demokrasi kavramı, boyuna içi değişik şekillerde doldurulan ve boşaltılan bir kavram olarak kendînî göstermektedir. En geniş manâsıyla siyâsî iktidarın halkın irâdesine dayandığı idâre şeklidir. Çağdaş demokrasilerde şu üç ilke hâkim unsurlardır:

1-Çoğunluğun yönetim hakkı, 2- Siyâsî eşitlik, 3- Azınlığın çoğunluğun baskısından ve zulmünden korunması.

Son ilkenin gerçekleşmesi için hâkimiyetin/egemenliğin yürütme, yasama ve yargı hâlinde kuvvetler ayrılığı ilkesine göre bölünmesi ve bu üç kuvvetin birbirini denetlemesi gerekir.

Çetinoğlu: İslâm dünyasında durum nasıl?

Prof. Bolay: İslâm dünyâsında, önceki dönemlerde demokrasiden bahsetmek mümkün görülmüyor. Bu da daha çok 19. asırdan itibâren geliştirilen bir kavram sayılır. Ama Osmanlıda Nâmık Kemal, demokrasi yerine ‘Bey’at/biat’ kavramını kullanıyordu. Gökalp ise demokrasi karşılığı ‘Halkçılık’ kavramını geliştirmişti.

Çetinoğlu: Laiklik kavramı hakkında da konuşur musunuz?

Prof. Bolay: Laiklik kavramı da esas olarak batıdan gelişerek yerleşmiş bir kavramdır. Belki de dînî en çok ilgilendiren kavram budur. Bizde laicite ve laisizm dâimâ karıştırılmış olmakla beraber kavramın târifinde de bir türlü ittifak sağlanamamıştır. Sağlanması da mümkün değildir, böyle bir şey de beklenmemelidir. Çünkü muhtelif devletlerde bu kavrama yüklenen anlamlar, dâima değiştiği gibi uygulamalar da değişmektedir. Bu bakımdan laiklik ‘Din ve devlet işlerinin ayrılması, özellikle bizde, dînîn devlet işlerine karışmaması, devletin dinlere eşit mesâfede durması’ gibi târifler, yanlış anlamalara ve yanlış uygulamalara meydan vermiştir. Çünkü din ve devlet işlerinin ayrılması, dînîn toplum dışı bırakılmasına yol açtığı gibi, devletin dînîn her alanına müdâhale etmesine ve dînî istediği gibi şekillendirmeye yol açmıştır. Devletin dinlere eşit mesafede durması ise bir kandırmaca olup aslında gerçekleşmesi mümkün olmayan bir anlayıştır. Çünkü her iktidar, oy aldığı büyük kitleyi her şeyden daha çok kollamak ve onların ihtiyaçlarını öncelikle karşılamak durumundadır. Başka oyları kazanmak için uğraşmaktan evvel kendi taraftarlarını kaybetmek ve muhafaza etmek mecburiyetindedir.

Laiklik için aslında modernite ile ilgili olduğundan aydınlanmadan bu tarafa gelişen anlamıyla ‘Muteal’in mündemiç kılınması’dır demek daha doğru olur. Ülkemizde devlet, nüfusunun % 99’u Müslüman bir ülkenin devleti olduğu hâlde ve siyâsîler, Müslüman olmakla beraber, İslâm’dan dâimâ korkmuşlar, dolayısıyla Müslümanlığa ve Müslümanlara dâimâ baskı uygulamışlardır. Buna mukabil Türkiye deki İslâm dışı inançlara ve diğer dinlere dâimâ müsamaha gösterilmiş ve onların gelişmesi şöyle veya böyle desteklenmiştir. İslâm ve Müslümanlar, dün olduğu gibi bugün de potansiyel tehlike olarak görülmüştür. Bundan dolayı Prof. Dr. Osman Turan merhum: ‘Durum batı ülkelerinde farklıdır. Katolikliğin hâkim olduğu bir ülkede meselâ İtalya, İspanya, Fransa gibi ülkelerde Protestanlık gelişemediği gibi, Protestan bir Prof. Katolik okuluna veya üniversitesine tâyin edilemez. Katolik olmayan bir siyâsetçi kolay kolay iktidara gelemez. Durum Protestan olan ülkelerde de farklı değildir. Dolayısıyla her dine aynı mesafede durmak sözü bir aldatmacadan ve bir masaldan ibârettir.’ diye yazmaktadır.

Çetinoğlu: Türklerdeki duruma bakarsak Efendim…

Prof. Bolay: Eğer laiklik, başka inançlara saygılı ve hoşgörülü davranmak ise, bunu İslâm dünyâsı ve medeniyeti; özellikle Selçuklu ve Osmanlı yönetimi asırlarca en iyi şekilde uygulamıştır. Batı dünyâsı, Avrupa Parlamenterler Meclisi, bu konuda örnek vermek mecburiyetinde kalınca Endülüs İslâm Devleti’nin ve Osmanlının uygulamalarını örnek göstermek durumunda kalmaktadır. Çünkü onların târihinde böyle bir örnek yoktur. Hatta liberalizmin babası sayılan John Locke, 17. asırda ilk defa bir ‘Hoşgörü Risâlesi’ yazmak ihtiyacını duymuş, fakat risâlesinde Katoliklere ve ateistlere mahkemede şâhitlik yapma hakkı tanımamıştır. (Bu risale dilimize de çevrilmiştir.)

Fransız araştırmacı Gilles Keppell ve 10 arkadaşının on sene süren araştırmaları neticesinde, Türkçeye ‘Tanrının İntikamı’ adıyla çevrilen bir kitap yazmışlardır.  Keppell’in bildirdiğine göre: 1975’ten beri Yahudiler, Hıristiyanlar, bilhassa Kuzey Amerika Protestanları ile bir kısım Müslüman gruplar, yüz binlerce laiklik aleyhtarı yetiştirerek laik idâreleri yıkmak ve laik idârelerden Tanrı’nın intikamını almak için mücâdele etmektedirler. 

Prof. Dr. SÜLEYMAN HAYRİ BOLAY      1937 yılında, o dönemde Konya’nın, günümüzde ise Karaman’ın ilçesi olan Ermenek’te doğdu. İlkokulu Konya’nın Taşkent ilçesine bağlı Bolay kasabasında, ortaokulu ve liseyi Konya’da, üniversiteyi Ankara’da okudu.       Türkiye’de felsefe ilminin gelişimine önemli katkılar sağlamış isimlerden birisidir. Bugüne kadar çok sayıda eser sunan ve eserleri ile önemli çalışmalara imza atan Süleyman Hayri Bolay, dînî konulara da farklı bir yaklaşım açısı ile bakmıştır. Başta İslâm Felsefesi olmak üzere Batı Felsefesi, Osmanlı Düşünce Hayatı gibi konular üzerinde önemli eserler yazdı.      1961 – 1969 yılları arasında öğretmenlik yaptı. Askerlik vazifesini ifa ettikten sonra 1971’de Ankara Üniversitesi Felsefe Târihi bölümünde asistan oldu. 1975’te doktor, 1980’de doçent unvanlarını aldı.  Sorbon Üniversitesi’nde araştırma yaptı.    1982 yılında Selçuk Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi, 1984 yılında Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dekan yardımcılığına tâyin edildi. 1987’de Hacettepe Üniversitesi’nde Felsefe Târihi profesörlüğünü getirildi. 1996 yılında Gazi Üniversitesi’nde bölüm başkanlığı yaptı.      Felsefeye Giriş, Türkiye’de Ruhçu ve Maddeci Görüşün Mücâdelesi, Felsefe Dünyâsında Gezintiler, Felsefî Doktrinler Sözlüğü, Kur’an’da İman ve Siyasi, Ekonomik ve Kültürel Boyutlarıyla Küreselleşme, Tanzimat’tan Günümüze Türk Düşünürleri isimli eserleri yayımlandı. 
Önceki İçerik“İKRA” / “Oku” Diyor Kitabın Kalsın İstersen Dünyada Adın
Sonraki İçerik14 Mart Tıp Bayramı!
Avatar photo
28 Kasım 1938 tarihinde Bafra’da doğdu. İlk ve ortaokulu doğduğu şehirde bitirdikten sonra Ankara Ticaret Lisesi ve Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’nde okudu. İş hayatına Ankara’da muhasebeci olarak başladı. Ankara ve Karabük’te; muhasebeci, mali müşavir ve profesyonel yönetici olarak devam etti. İstanbul’da, demir ticareti ile meşgul oldu. SSCB’nin dağılmasından sonra Türk Cumhuriyetlerinde sanayi yatırımları gerçekleştirmek üzere çok ortaklı şirket kurdu. Şirketin murahhas azası olarak Azerbaycan’da ve Kırım’da tesis kurup çalıştırdı. 2000 yılında işlerini tasfiye etti. İş hayatı ile birlikte yazı hayatı da devam etti. İlk yazısı 1954 yılında Bafra’da yayımlanmakta olan Bafra Haber Gazetesi’nde başmakale olarak yer aldı. Sonraki yıllarda İlhan Egemen Darendelioğlu’nun Toprak Dergisi’nde, Son Havadis ve Tercüman gazetelerinde yazıları yayımlandı. Türk Ocakları Genel Merkezinin yayımladığı Türk Yurdu dergisinde yazdı. İslâm, Kadın ve Aile, Yörünge, Ufuk, Emelimiz Kırım, Papatya, Tarih ve Düşünce, Yeni Düşünce, Yeni Hafta, Sağduyu, Orkun, Kalgay, Bahçesaray, Türk Dünyâsı Târih ve Kültür, Antalya’da yayımlanan Nevzuhur, Kayseri’de yayımlanan Erciyes ve Yeniden Diriliş, Tokat’ta yayımlanan Kümbet, Kahramanmaraş’ta yayımlanan Alkış dergilerinde, Dünyâ ve Kırım’da yayımlanan Kırım Sadâsı gibi gazetelerde de imzasına rastlanmaktadır. Akra FM radyosunda haftanın olayları üzerine yorumları oldu. 1990 – 2000 yılları arasında (haftada bir gün) Zaman Gazetesi’nde köşe yazıları yazdı. Hâlen; Önce Vatan Gazetesi’nde, yazmaktadır. Oğuz Çetinoğlu; Türk Ocağı, Aydınlar Ocağı, ESKADER / Edebiyat, Sanat ve Kültür Araştırmacıları Derneği ve İLESAM / Türkiye İlim ve Edebiyat Eseri Sâhipleri Meslek Birliği Üyesidir. Yayımlanmış Kitapları: 1- Kültür Zenginliklerimiz: (2006) 2- Dört ciltte 4.000 sayfalık Kronolojik Tarih Ansiklopedisi: (2008 ve 2012), 3- Tarih Sözlüğü: (2009), 4- Okyanusa Açılan Kapılar / Tefekkür Mayası Röportajlar: (2009). 5- Altaylardan Hira’ya Türk-İslâm Dostluğu: (2012 ve 2013), 6- Bilenlerin Dilinden Irak Türkleri: (2012), 7- Türkler Nasıl ve Niçin Müslüman Oldu: (2013), 8- Türkmennâme / Irak Türkleri Hakkında Bilmek İstediğiniz Her Şey: (2013). 9- Türklerin Muhteşem Tarihi: (Nisan 2014 ve Nisan 2015) 10- 115 Soruda Türk İslâm-Âlimi Mâtüridî (Röportaj): 2015) 11- Cihad – Gazi – Şehid: Kasım 2015. 12-Yavuz Bülent Bâkiler Kitabı (2016 Mehmet Şâdi Polat ile birlikte) 13-Her Yönüyle Kâzım Karabekir (2017 Mehmet Şadi Polat ile birlikte) 14-Dil ve Edebiyat Dergisi / İlk 100 Sayı Bibliygorafyası (2017 Mehmet Şâdi Polat ile birlikte) 15-Büyük Türk İslâm Âlimi Serahsî (2018), 16-Âyetler ve Hadisler Rehberliğinde Kutadgu Bilig’den Seçmeler (2018), 17-Edib Ahmet Yüknekî ve Atebetü’l-Hakayık (2018), 18- Büyük Türk İslâm Âlimi Mâtürîdî (2019), 19-Kâşgarlı Mahmud ve Dîvânu Lugati’t-Türk (2019). 20-Duâ / Huzura Açılan Kapılar. (2019) 10-Yesevi Yayıncılık, 12-Yakın Plan Yayınları, 13-Boğaziçi Yayınları, 14-Dil ve Edebiyat Dergisi, diğer kitaplar Bilgeoğuz Yayınları tarafından yayımlanmıştır.