Yeniçağ Gazetesi yazarı Arslan Bulut dostumuz geçen hafta köşe yazısında, 09 Haziran’da sonsuzluğa uğurladığımız, Hoca Ahmet Yesevî Vakfı Başkanı, ERDOĞAN ASLIYÜCE hakkında bilgiler verdi.
“Aslıyüce, her fırsatta Türk yurtlarını adım adım gezer ve sosyal antropolog gibi aldığı notları önce yazıya sonra kitaba dönüştürürdü. Bu gezi yazıları sebebiyle, “Günümüzün Evliya Çelebisi” olarak da anılırdı.
Geziler sırasında kimlerle birlikte fotoğraf çektirdiyse, bastırır, hepsine birer tane gönderir ve böylece yeni dostluklar kurardı. Tanıştığı insanların sadece telefon numaralarını almakla yetinmez, çektiği fotoğrafları göndermek için adreslerini de kaydeder, böyleceher gittiği yerde bir irtibat noktası oluştururdu.
Zaten hayat felsefesini de Ahmet Yesevi’den aldığı ‘Sevgi tohumları ekelim ki, sevgi çınarları yetişsin!’ diye özetlerdi. Bu söz, Yesevi dergisinin logosunda da yer alıyordu.”
****
Bu yazının konusu Erdoğan Aslıyüce’nin yaptıkları değil. Aktif sendikacılığı bıraktıktan sonra Türklük, Türk Kültürü, Türk Tarihi sevdasıyla yaptıkları, yazdığı kitaplar, çıkardığı Yesevi Dergisi, düzenlediği konferanslar, Türk Milliyetçilerinin toplantılarında sunduğu tebliğler gibi hizmetleri nasıl yapabildiğini anlamak kolay değil.
Maksadım, kendine özgü (nevi şahsına münhasır) bir kişilik olan Aslıyüce’nin bir yönüne dikkat çekmekten ibaret.
Topluluklara konuşurken muzip bir gülümseme eşliğinde “Ey iman edenler!” hitabı, kendisini tanıtırken kullandığı “garip Türk, piyade Müslüman” gibi nitelemeleri, dinleyenleri çok farklı düşüncelere sevk edecek bilgilerin girizgahı gibiydi.
Araştırmalarında, akademisyenlerin dikkatini çekmeyen hususları yakalar, Aydınlar Ocağı, Türk Ocağı, Hoca Ahmet Yesevî Vakfı gibi yerlerde bu bilgilerini paylaşırdı. Pakraduniler, Tatlar, Sabetayistler gibi az bilinen ama halen etkili ve hedefleri büyük topluluklarla ilgili bilgiler verirdi.
******************************
SADİ SOMUNCUOĞLU’NUN KALEMİNDEN NİHAT GÜRER
Sadi Somuncuoğlu çok saygı duyduğum bir siyaset, devlet ve fikir adamıydı. Aktif siyaset hayatından sonra da yazıları, konferansları ve Milli Düşünce Merkezi’nde yürüttüğü faaliyetleri ile hizmet etti. Zamanın meselelerine Türk’çe bakışı yansıtan bir ülkü ve dava insanı olarak rol model oldu.
Ele aldığı bir konuyu çeşitli yönleriyle değerlendirip bir hükme vardığında o konuda konuşulması gereken her şeyi söylediğini anlardınız. Kafa karıştırmamak için konuyu ilgilendirmeyen şeylerden uzak açıklamalar yapardı. Değerlendirmelerini ve vardığı sonuçları net ve berrak bir ifadeyle ortaya koyabilen bir üslubu vardı.
Arşivimi karıştırırken, 18 Nisan 2018 tarihli, “Değişim 41 Gazetesi Özel Sayısı” karşıma çıktı. Bu özel sayıyı Rahmetli Nihat Gürer’in vefatından 15 ay kadar sonra yaptığımız anma toplantısı için yine duayen gazeteci Tanju Cılızoğlu (saygı ve rahmetle anıyorum) ile hazırlamıştık. Nihat Gürer’i bazıları sadece “Meral Akşener’in abisi” olarak bilir. Fakat O Türk Milliyetçilerinin saygın ve bilge büyüklerinden biriydi.
Bu gazetede çok sayıda dostunun Nihat Gürer hakkında yazdığı yazıları vardı. O dostlardan biri olan Sadi Somuncuoğlu’nun yazdığı yazıda bir cümlesi dikkatimi çekti:
“1970’lerde tanıdığım genç Nihat ile günümüzün Nihat’ı arasındaki tek farkı, ilkelerinden sapmadan gelişmeyi ve olgunlaşmayı başarmış olmasıdır. Muradım şu ki; Nihat Gürer kardeşim, samimi, dürüst, dost bir dava adamıydı; o kadar.”
****
Gerçekten hayat insanı zaman içinde geliştirip olgunlaştırıyor. Fakat gençliğindeki ilkeleri muhafaza ederek gelişip olgunlaşmak herkese nasip olan bir durum değil.
Bunun için bir davası, bir derdi, bir meselesi olmalı insanın. O dava uğruna adanmışlık duygusu ile yaşamalı. Verimli olmak, iz bırakmak için de değişmeyen ilkeleri, kopmayan güçlü beşeri ilişkiler ağı olmalı.
Nihat Gürer’in ilkelerinden birini Sadi Somuncuoğlu’nun yazısından okuyalım:
“2012’de bir seminerde konuştu. Gençlere dedi ki;
‘Eğer güç olmak istiyorsanız, eğer iktidar olmak istiyorsanız birbirinizi seveceksiniz. Çevrenizdekiler sizi sevecek. Gönül kazanacaksınız. Birbirimizin aleyhinde olmayacağız. Neyi savunuyorsak onu yaşayacağız.’
Ne kadar içten, naif, ince, gönülden konuşan dost bir insan değil mi? İnsanın özü de bu olsa gerek.”
******************************
İRTİBATI KESMEMEK
Erdoğan Aslıyüce nasıl ki “her gittiği yerde bir irtibat noktası oluşturuyorsa” Nihat Gürer de oluşturduğu ilişkiler ağını yüz yüze sohbetlerle, olmuyorsa telefon görüşmeleriyle hiç koparmadan güçlendirerek devam ettirirdi. Türkiye’nin onlarca ilinden insanlarla belli periyotlarla yaptığı telefon sohbetlerinin ne kadar etkili olduğunu cenazesine katılanların sayısı ve çeşitliliğini görünce daha iyi idrak ettik.
Mesela Sadi Somuncuoğlu bu irtibatın nasıl devam ettiğini şöyle anlatıyordu: “Yıllar yılları kovaladı, irtibatımızı hiç kesmedik. 12 Martlar, 12 Eylüller ve sonrasını yaşadık. Uğranılan zulümleri, haksızlıkları ve Türk Milletinin başına gelen ve gelecekleri kendince hep düşünürdü. Bazı izahlar geliştirerek geleceği okumaya çalışırdı. Sonra da ne yapılabilir diye hesaplar yapar, çareler arardı. Bütün bunları konuşmak üzere beni telefonla arar, uzun uzun anlatırdı. Ben de katıldığım veya katılmadığım yönleriyle fikirlerimi söylerdim. İddiacı ve ısrarcı değildi. Açık bir zihinle dinlerdi. Vefatına kadar devam eden bu görüşme ve düşünceler, aylık mesai halini almıştı.”
****
Nihat Gürer Ağabey benim bütün köşe yazılarımı da gazeteden okur ve her bir yazım için övgü dolu, moral verici cümlelerle teşvik eder, gerekirse yazı kapsamında bazı görüşlerini açıklardı. Bu tavrı benim için müthiş bir motivasyon kaynağı olurdu.
****
Bu özellikler öncelikle siyasetçiler için çok gerekli. Çünkü siyasetin malzemesi insandır. Siyasette kalıcı ve başarılı olabilmek için, çevrenizde çekirdekten çeperlere genişleyen halkalar halinde birlikte hareket edebileceğiniz, inancına, samimiyetine, ilkelerine, karakterine güvendiğiniz insanlar olmalı.
Belli makamlara geldikten sonra erişilmez hale gelen, kendisini var eden çekirdek kadro ve genişleyen halkalar halindeki kitlelerle irtibatını kaybedenlerin başarısı kalıcı olamaz.
Bu iki sendikacı kökenli, kendi kendini yetiştirmiş (otodidakt) dava ve gönül insanının ilke ve yöntemlerini paylaşıyorum. Çünkü gençler için ilham verici olabileceğini düşünüyorum.
Bazıları; zâtında doğru, muktezayı hâle göre yanlış hükümlerle; yapılması gerekeni yapmıyor, üstelik bunda kendini haklı buluyor! Evet Şeytan ve Nefis insanı doğru yoldan saptırmak için, görünüşte doğru sanılabilecek, öyle mantıkî telkinâtta bulunuyorlar ki; iyice düşünülmediği takdirde, o sözlere inanmamak ve onlara kapılıp aldanmamak hiç de kolay değil.
Meselâ, namaz kılmak isteyene yaklaşarak; “Allah’ın huzurunda akıl, hayal ve fikrinden menfî / olumsuz neler neler gelip geçiyor! Bunlar zihninde dolaşıp dururken, Allah’ın huzuruna nasıl çıkar, karşısında kullukta bulunmaya nasıl cesaret edersin? Allah’ın huzuruna ancak tertemiz bir kalple çıkmalısın. Önce kalbini arıt, temizle. Sonra huzurunda namaza dur.”
Gerçekten namaza duran herkesin hayalinden; ipe sapa gelmez neler geçmez ki! Bu durumda namaz kılamayacağına göre, “En iyisi böyle kılmaktansa, namazdan el çekmek en doğru hareket olsa gerek!” diyerek, seccadeden geri çekilir. Namaz kılmaktan vazgeçer! Zaten Şeytan’ın istediği de budur.
Halbuki, insan biraz düşünse, Allah’ın huzuruna çıkan hiç kimse, zihin ve hayalinden geçen menfî ve hoş olmayan bu çeşit duygu ve düşüncelerden uzak kalamaz! Bunlara mâni de olamaz!
Bu durumda bilmeli ki; kul iradî, kendi isteği dışında ve kendisine rağmen; akıl, fikir ve hayalinden geçen; asla kabul etmesi mümkün olmayan, bu çeşit zihnî faaliyet ve görüntülerden mes’ûl ve sorumlu değil. Çünkü bütün bunlar kendisine rağmen, isteği dışında olan; manevî, menfî esintilerden başka bir şey değiller. Üstünde durursa kendini meşgul eder. Durmazsa, kendiliğinden çekip giderler.
Bu hâleti rûhiyeden kurtulmanın yolu çok kolay. Beynimiz, hayal ve düşüncelerimiz; istemediğimiz, bize rağmen oluşan menfî fikir, düşünce ve hayaller için, bir menba / kaynak değil. Sadece bir mazhar. Yani menfîliklerin zuhur ettiği yer. Konduğu mekân. Göründüğü ekrandır. Ekranda görülenler ise, ekrandan değildir. Bize rağmen ortaya çıktıkları için, asla mes’ûl / sorumlu değiliz. Endişeye hiç mahal yok. Namazımıza engel falan değiller.
Çünkü, aynada görülen yılan ısırmaz. Aynada görülen pislik, bakanı kirletmez.
İşte endişe ettiğimiz, kendimize yakıştıramadığımız, fakat bize rağmen oluşan fikir, görüntü ve düşünceler; aynada görülen yılan ve pislikler gibidir. Binaenaleyh, sorumlu olmayız. Velhasıl endişe edilecek bir durum söz konusu değil. “İt ürür, kervan yürür.” diyerek namazlarımıza devam edelim, Şeytanın oyununa gelmeyelim. Doğru gibi görünen bâtıl görüşlerine, verdiği evham, vehim ve vesveselere kulak asmayalım. “Yolcu yolunda gerek.” diyerek, bildiğimiz yoldan şaşmayalım.
x
Bir kimsede gördüğümüz kusur, noksan ve eksiklikten, yanlış bir davranışı veya doğru olmayan bir sözünden dolayı; hemen onu İslâmdan çıkarıyor! Müslümanlıktan atıyor! İnsanlığı bile ona çok görüyoruz! “Ne biçim Müslüman?” “Müslüman böyle olamaz!” “Böylelerine Müslüman denmez ve denmemeli!” gibi yakışıksız, uygun olmayan sözler sarfediyoruz!
Halbuki bilmeliyiz ki: “Bazen söz küfürdür, fakat sahibini kâfir etmez.” Çünkü çok zaman; düşünmeden, gayri ihtiyarî olarak, şuuruna vardığımızda kendimizin bile kabul edemeyeceğimiz sözler sarfetmek hatalarına düşüyoruz!
Öyle Yüce, öyle Büyük bir Rabbimiz var ki: “Mağfiret ve merhametim, gazâbımı geçmiştir.” mealinde; müjdeleyici, ümitlendirici ve rahatlatıcı sözüyle, inananları rahmetiyle nasıl kuşattığını nazara vererek; kullarına kendisinden asla ümit kesmemelerini söyleyerek; yolundan ayrılmamaları gerektiğini hatırlatmaktadır.
Yüce Rabbin merhameti öyle geniştir ki, zerre kadar imanı olanı; er geç ebedî hayat, saadet ve mutluluğa kavuşturacağını beyan etmekte. Zerre kadar imanı olmamak ise, çok zor ve hattâ imkânsız! Öyle ise, asla ümitsizliğe düşmemeli. Zaten Yüce Allah’ın tasvip etmediği hususların başında, kulun kendisinden ümit kesmesi gelir. Nitekim kul; bir kişi cennete girecek dense, onun kendisi olmasını istemekle. Yine Cehenneme bir kişi konacak dense, o kişinin kendisi olmaması için, elinden geleni yapmakla mükellef ve yükümlüdür.
Öncelikle şunu ifade etmeliyim ki, her Türk veya anayasal anlamda her Türk vatandaşı milliyetçilik anlamında milliyetsever, yurtsever ve vatanseverdir. Atatürk ilkelerine ve Türkiye Cumhuriyeti’ne gönülden bağlıdır. Bu anlamda Türk Milleti milliyetçi (milliyetsever)’dir ve iktidarın gerçek sahibidir. En azından biz böyle olması gerektiğini düşünüyoruz…
Bizim kast ettiğimiz siyasal anlamda kendini Türk Milliyetçisi olarak ifade edenlerdir. Bunlar içinde bizim yıllardır vurgu!
yaptığımız “milliyetçi görünümlüler”de vardır. Bunlar kanaatimize göre hiç bir zaman iktidar olamaz!
Türkiye Cumhuriyeti’ni Türk Milliyetçileri kurmuştur. Ancak Atatürk’ün ölümünden sonra yaptıkları hatalarla ülke yönetimini terk etmişlerdir. Şimdi artık içinde bulundukları hâl nedeniyle her şey beyhudedir. Onlarda bunu bildikleri için şu an yaptıkları tek şey Türkiye’ye hakim güçlerle kişisel menfaatlerini gerçekleştirmek için bir paslaşmadan yapmaktan ibarettir.
“Siyasal Milliyetçilik” olarak tanımladığımız hareket(ler) son dönemde dünyanın ve Türkiye’nin yaşadığı değişimler sonucu yozlaşmıştır. Bu yozlaşma iktidar olamamanın önemli nedenlerinden biridir. Bu sebeple milliyetçilerin iktidar olmasını beklemek büyük bir hayaldir. Kimse Türk Milletini böyle bir boş hayalle meşgul etmemelidir.
Ayrıca Türkiye’deki “Siyasal Milliyetçiler” (derin) devletin çeşmesinden devamlı olarak su içtiklerinden dolayı kast edilen devletin emir komuta zincirinden çıkamazlar. Bu konuda çok sayıda örnek önümüzdedir.
Bu çeşmeden su içme hali bir nesille sınırlı değildir. Çocuklar, torunlar ve eş dost bu zincirin halkalarıdır.
“Siyasal Milliyetçiler” bu sebeple devlet ve güvenlik bürokrasisinin her katmanında (müsteşar, genel müdür, büyükelçi, polis, subay, uzman çavuş, hakim-savcı, vali, kaymakam, öğretmen vb.) devamlı olarak kullanılmaktadırlar.
Ancak bahsi geçen milliyetçiler devleti sevk ve idare eden karar alıcı kadronun içinde değillerdir. Devleti kuran irade her ne kadar “Türk Milliyetçileri” olsa da zaman içinde sevk ve idareyi sağlayan “altın çekirdek”ten uzaklaştırılmışlar ve bugün itibariyle karar alıcı merkezden yok edilmişlerdir. Bunda kendi kabahatleri de, önemli bir rol oynamıştır.
“Siyasal Milliyetçiler”e önderlik eden kadrolar, menfaatlerine ve egolarına yenik düşmüşlerdir. Böyle olunca kontrolleri de çok kolaylaşmıştır.
Toplumun genelinde görülen ruh, kültür ve ahlak erozyonu etkisini “siyasal milliyetçiler” üzerinde de çok ağır bir şekilde hissettirmektedir. Yani popüler olana yenilmişler ve güçten yana devrilmişlerdir. Günümüzde de başlarına popüler birilerini arayarak bireysel kazanım peşindedirler.
Aralarında birlik beraberlik yoktur. Sevgi saygı ortamı uzun yıllardır terk ettikleri bir haldir. Bir çoğu toplu halde bir kazanımdan yana değildir. Şartları bildiklerinden dolayı sadece kendilerini kazanmasını arzulamaktadırlar. Bu nedenlerle milliyetçilik ile bağdaşmayacak arayışlar mübah hâline gelmektedir. Bu durum milliyetçiler açısından bir şey getirmemiş aksine bazı kişilerin makam-mevki hırsına düşmelerine neden olmuştur. Bundan dolayı makas değiştirmeler, değer savurganlıkları, duygusal kopuşlar milliyetçiler arasında çok sık görülmektedir.
Bunları veya benzer halleri gören iç ve dış güçler “siyasal milliyetçiler”ı kendi hedefleri doğrultusunda çok rahat kullanmayı başarmışlardır.
Onun için yakın bir gelecekte “siyasal milliyetçiler”in birleşmesi ve iktidar olması mümkün gözükmemektedir. Çünkü bunun önündeki en büyük engel bizzat kendileridir.
“Siyasal Milliyetçilik” Türklere ve Türkiye’ye orta vadeli bir geçmişte çok şey kaybettirmiş olup ve kaybettirmeye de devam etmektedir.
Bu nedenle aslında her biri Türk Milliyetçisi (milliyetçi görünümlü değil iseler!) olan bu “siyasal milliyetçiler” bir özeleştiri yaparak yanlışlarını yüksek sesle ifade etmelidirler.
Sonra plan, program ve yol haritalarını halkın önüme getirmeli ve bu yolda çalışmalıdırlar. Stratejisi olmayan her çalışma çıkmaz bir sokakta tıkanıp kalmaya mahkumdur.
“Siyasal Milliyetçilik” Türk Milliyetçiliğinin şemsiyesi altındadır. Türk Milliyetçiliğinin ana hedefi kurduğu devletin sahibi olabilmek için iktidar olmaktır. Yoksa görevimiz onu bunu cumhurbaşkanı seçtirmek veya seçtirmemek değildir.
Güvenilir lügat hazırlayıcılarımızın önde gelen ismi olan İlhan Ayverdi, ‘Kubbealtı Lügati’ isimli eserinde ‘ikon’ kelimesini şöyle açıklıyor: ‘Hıristiyan Ortodokslarda Hz. Îsâ, Hz. Meryem veya azizlerin tahta üzerine yapılan resimlerine verilen ad.’ İnternetin bilgiç yıldızı Google Efendi de aynı açıklamayı veriyor.
Türklerin ilk destanlarından biri olan Bozkurt (Ergenekon) Destanı’nda adı geçen Bozkurt simgesinin / sembolünün ‘ikon’ olarak anılmasının açıklamasını, konunun uzmanlarına bırakarak Ötüken Neşriyat’ın okuyucuya sunduğu muhteşem eserin tanıtımına geçebiliriz. (Öyle yapmalıyız çünkü Bozkurt’un ‘Totem’ mi, ‘sembol’ mü olduğu tartışmasında henüz neticeye varılamamıştır. Ki bu tartışma, Reşîdu’d-dîn Fazlullâh-ı el-Hemedânî’nin 1306-1307 yıllarında yazdığı Câmi’u’t-tevârîh isimli eseri sebebiyle başlamıştı. Burada Bozkurt, ‘Ongun’ olarak isimlendirilir. Ongun, ‘uğurlu, kutlu, bereketli, verimli’ demektir. Bir mânâsı daha vardır: ‘İçinde bir ruhu barındıran cisim.’ Ancak bu mânânın Amerika yerlileri tarafından kullanıldığı bilinmektedir.
Türkler, târihin hiçbir döneminde hiçbir cisme ruhâniyet izâfe etmemiştir. Ancak bâzı cisim ve sembollere saygı göstermişlerdir.
‘Gök Böri’ olarak da anılan ‘Bozkurt’; bir baskında son ve tek Türk olarak kalan bir çocuğu koruyup besleyen, büyüten dişi Kurttur. Bu kurt, Türkler için Totem mânâsında da kullanılan İkon ile ifâde edilecek bir varlık değildir. Sâdece saygı duyulan bir varlıktır.
‘Bir Türk İkonu Böri’ isimli 20,5 X 27,5 santim ölçülerinde 400 sayfalık eserinde Prof. Dr. Yaşar Çoruhlu da Bozkurt’un ‘millî bir simge olarak kabul edildiğini’ belirtmektedir. Ancak, simge ile ikonu birbirine karıştıran Türkçülük fikriyatına mesâfeli şahısların ‘Türklerin köpeğe ruhâniyet izâfe ettiği’ iddiaları, asılsız ve çirkin bir iftiradan ibârettir.
Sert kapak içerisinde birinci hamur kâğıda basılı, iplik dikişli, renkli ve siyah-beyaz resimlerle donatılmış hârika eserin muhtevâsını teşkil eden konular çok zengindir:
*Kurt İmgesinin Yayıldığı Türk Coğrafyası
*Türk Hayvan Üslubu, Türk Sanatı Üslupları ve Kurt
*Türkçede ve Türk Edebiyatında Kurda Verilen İsimler ve Mâhiyetleri Hakkında
*Başlangıçtan Hun Devleti’nin Kuruluşuna Kadar İç Ve Orta Asya’da (Türkistan) Kurtla İlgili Arkeolojik
Buluntular, Sanat Eserleri ve Anlamları
*Paleolitik Devir ve Sonrası
*Tük Hun Devleti Dönemi Türk Sanatında Kurt ve Anlamları
*Göktürk (Köktürk/Türk Kağanlığı) Dönemi Türk Sanatında Kurt ve Anlamları
*Göktürk Duvar Resimleri ve Kaya Resimlerinde Kurt
*Kurt Tasvirli Göktürk Metal Eserleri
*Göktürk Devri Çin Hanedan Târih Kitaplarına Göre Türklerde Kurt
*Uygur Devri Türk Sanatında Kurt
*Uygur Devleti’nden Sonra İç ve Orta Asya’da Böri (Kurt) İmgesi
*Moğollarda Böri (Kurt)
*Kamcı/Şamanist Denilen Türk Halklarında Kurt
*Mitolojik Motifli Türk Destanlarında Kurt
Bu bölümde Yer Alan Destanlar: Oğuz Kağan, Maaday Kara, Ak Tayçı, Ak Kağan (Ay Sologoy) Lo Kün
(Kologoy), Kan Kapçıkay, Erke Koo, Tektebey Mergen,
Er Sogotoh ve Olonho, Er Tohçın (İrtohçın), Çorabatır.
Türk İslâm Sanatında Kurt ve Anlamı Üzerine
Türk İslâm Sanatında Kurt
Türk İslâm Dönemi Kaynaklarında Ölöştöy, Han Püdey, Möge Şagaan-Toolay,
Altın Çüs, Ah Çibek Arığ, Huban Arığ, Han Mirgen, Mamay, Manas, Edigey (İdigey), Ural Batır, Köroğlu,
Kurt İmgesi Özellikle Türk İslâm Döneminde Avrasya ve Dünyanın Başka Bölgelerinde Kurt
Türkiye Cumhuriyeti ve Türkmen Topluluklarında Kurt İmgesi
Bozkurt’un farklı isimlerle anılması ve bu isimlerden bâzılarının ruhâniyetle bağlantılı olması, yanlış düşüncelere yol açmaktadır. Türklerin saygı duyduğu Bozkurt’un, totem veya ruhânî yönü bulunan bir varlık olmadığı kesindir. Şu hususların açıkça belirtilmesinde ve bilinmesinde fayda vardır:
Türk destanlarındaki Bozkurt motiflerinin incelenmesinden çıkan netice şudur: Bozkurt, Türkler tarafından kurtarıcı, neslin devamını sağlayıcı (ilk ecdat) ve yol gösterici (rehber) olarak kabul edilmekte ve bu sebeplerle büyük saygı görmekteydi. Bu saygı, çeşitli sembollerle ifâde edilmekteydi: Bâzen bir töz (kök, asıl, temel, cevher. Felsefe terimi olarak; öz, değişen şeylerin özünde değişmeden kaldığı varsayılan idealist kavram) olarak, bâzen Oğuz Kağan’ın buyurduğu gibi savaş nâramız savaş haykırışıdır. Sonraki dönemlerde de gönderin tepesine konulan motif, petrol ofisinin flâmasında olduğu gibi temsil kabiliyeti kazandırılan bir şekil, biblo veya heykelciktir.
Özellikle gönderinde kurt başı bulunan bayraklar, tuğlar dikkat çekicidir. Kurt başı, hâkimiyet ve bağımsızlık ve gücün, kudretin sembolü ve göstergesi hâline gelmiş görünmektedir. Batı Kök Türkleri, bayrak gönderinin ucuna bir dişi kurt başı takarlardı. Çin İmparatoru, elçisini Tardu Kağan’a (istemi Yabgu’nun oğlu ve Batı Kök Türklerinin kağanı.) yollayarak ona kurt başlı bir gönder armağan etti. Böylece kendisine (Doğu Kök Türklerinin hükümdârı Işbara Kağan’dan daha fazla) saygı duyulmasına ve daha fazla pâye verilmesine gerek olduğu anlatılmak istedi.
Kurt başlı gönderlerin Kök Türklerden sonra da önem taşıdığı anlaşılıyor. Çin İmparatoru, ucunda kurt başlı olan dört bayrağı 638’de Tarduşlara göndermişti. Uygur Kağanı’nın da Çin askerî valisi Tzu-i’ye kurt sancağı önünde baş eğdirdiği, kaynaklarda belirtiliyor.
Manihaist Kuça Uygurlarının tapınaklarındaki duvar resimlerinde kurt başlı kargı ve bayraklar görülmektedir. Yine eski duvar resimlerinde, elinde kurt başlı bayrak bulunan Türk hükümdarı ve kurt başlı bayrak taşıyan asker resimleri bulunmaktadır.
Bütün bunlar, Bozkurt’un -hukukî nitelik de taşıyan- semboller olduğunu açıkça ifâde etmektedir. Esasen, târihî kayıtların başından, yâni Hun çağından itibâren Bozkurt’un dinî nitelik taşımadığı, dinî bir sembol (totem veya ongun) olmadığı bellidir. Bu sâyededir ki, Türklerin girdiği çeşitli dinlerle bir tezat teşkil etmemiştir. Çünkü millî bir sembol olarak Bozkurt, dinlerle aynı kategoride yer almamaktadır. Onun için dînî inanışla Bozkurt arasında bir bağ veya zıtlık bulunması söz konusu olmamıştır. Bunun dışındaki düşünceler ilmî bir değer taşımamaktadır.
Eserin müellifi Prof. Dr. Yaşar Çoruhlu, eserinin son bölümüne yerleştirdiği ‘Sonuçlar’ başlıklı yazı da yukarıdaki düşünceleri desteklemektedir:
*Kurt kültü ilk defa Sibirya veya Altay bölgesinde ve Eski Taş Devri’nde ortaya çıkmıştır ve buradan kavimlerin kıtanın batı ve kuzey kesimlerine hareketleriyle ve zaman içerisinde bütün Avrasya’ya yayılmış, kısmen de Mezopotamya ve Mısır’a kadar ulaşmıştır.
*Sibirya ve Altay bölgesindeki kurt kültleri özellikle Tunç Devri’nde MÖ 3000-2000’lerde gelişmiş bir kült olarak İç Asya ve Orta Asya’da mevcuttu, dişi kurt ve kurt başı figür ve simgeleri özellikle bu devirlerde ortaya çıkmıştı.
*Sibirya veya Altay bölgesinden kurt kültü, Doğu, Kuzey ve Orta Avrupa Türk ve Turan halkları ile Anadolu üzerinden Etrüsk ve Roma ile Greklere yayılmıştır. Daha sonra Romalıların oluşturdukları Remus ve Romulus tasviri ikonografisi ise yeniden Kuzey Avrupa, Anadolu ve hatta Doğu Roma üzerinden onların çağdaşları olan Göktürk Orta Asya’sına kadar ulaşmıştır. Bununla birlikte bu bölgelerde kendine özgü ve Roma öncesinden gelen kurt kült ve tasvirleri de vardı.
*Proto-Türklerden, İslâm öncesinin erken devir Türklerine ve Türk İslâm döneminden Türkiye Cumhuriyeti devrine, yâni günümüze kadar böri/kurdun resim ve heykelleri ve her türlü tasvirinin en yaygın bir şekilde karşımıza çıktığı alan Türk sanatıdır.
*Kurt tasvirleri öncelikle hayvan üslubu kapsamında tasvir edilmiştir ancak üslup dışı, tabiata daha uygun, yâni natüralist tasvirler de vardır. Tasvirlerin üslubu hayvan üslubu ile bağlantılı da olsa değişik devir ve değişik Türk veya diğer toplumlarda dönemin sanatla bağlantılı üsluplarına göre ayrıca ele alınmıştır.
*Böri (kurt) tasvirleri kendi içlerinde de kümelere ayrılabilir. Bunlardan biri fantastik veya mitolojik hâle getirilmiş, olağanüstü bir varlık olarak ele alınmış kurt tasvirleridir. Bunun yanı sıra ise bir kısım tasvirler de tabiattaki kurtları, kurt cinslerini ve onların hayatını, koyunlarla ve insanlarla ilişkisini gösterir ve sembolizmini ifâde eder.
*Daha çok böri olarak adlandırıldığını gördüğümüz kurt, bir hayvan-ata ve hayvan-ana olarak düşünülmüştür. O, daha çok hareketli toplumlarda (Türk veya Turan halkları) bir ana veya ata olarak kabul edilmiştir. Bununla birlikte her Türk topluluğunda da böyle değildir.
*Börinin bâzen erkek ve bâzen de dişiliğinin vurgulanması, ata ve anaerkilliğe ve ayrıca dişi olanları da ana tanrıça kültüne bağlanabilir.
*Türklerin kurtlarla ilgileri Proto-Türk dönemlerinde başlar. Daha eski târihlerden beri gelen böri kültü, onların çeşitli devir topluluklarına ulaşır. Muhtemelen kurtla ilgili mitler de bu eski devirlerde oluşur ve daha sonra İskit, İç Asya kültürleri, Hun ve Göktürk devirlerinde de bunlara yenileri eklenerek devam eder. Özellikle İskit-Hun-Göktürk ve Uygur devirlerinde kurt kültü ve tasvirleri birbirlerine bağlıdır.
*Türk İslâm döneminde hayvan üslubu, ilgili dönemin Türk İslâm sanatı üsluplarına göre tasvir edilerek devam etmiştir. Sanat alanında gösterilen hayvanlar arasında kurtlar da vardır ancak bu kurtlar, daha çok tabiattaki kurdun hayatından kesitler sunar. Bununla birlikte Türk İslâm döneminin eski yazma kitaplarında kurdun eski devirlerden kaynaklanan çeşitli sembolizmine daha çok değinilir. Kurdun kurtarıcı, önder, rehber hayvan ve ata olma gibi özellikleri devam eder. Sanıyoruz ki Hun, Göktürk ve Uygur devrindeki kumar türeme (hayvan ana ve ata) miti, İslâm dönemindeki Müslüman Türkler tarafından da bilinmektedir ancak bunun kurttan arındırılmış Moğol şekli olan Ergenekon miti Türklerce de uygun görülmüş ve yaygınlıkla anlatılmıştır.
*Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kuran Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları, Türk milletinin kurtuluşunu ve yeniden doğuşunu simgelemek üzere böriyi bozkurt adıyla yeniden önemle ele almış, fikir, edebiyat ve sanat sahalarında yansıtmaya özen göstermişlerdir. Denilebilir ki eski Türklerdeki kurt kültü, daha çok simge yanları ön plâna alınarak âdeta yeniden dirilmiştir.
*Türklerin Proto-Türklerden günümüze kadar olan büyük târihî kronolojik yürüyüşler: sırasında, belirli dönemlerde, belirli devirlerin Türklerine paralel olarak, Kuzey ve Doğu Avrupa ve Etrüsk-Roma ve Grek devirlerinde de kurt ile ilgili inanç ve mitlerin oluşturduğu da dikkat çekiyor. Acaba kurt kültünün yayılım alanı, zamanı ve şekli daha net hâle getirilebilirse (ki biz buna da katkıda bulunmaya çalıştık) kendilerinde kurt kültü olan milletler arasında bir akrabalığın olduğu da ortaya konulabilir mi? Belki başından beri kurt milleti vardı ve onlar, Avrasya’nın çeşitli bölgelerine farklı topluluk isimleriyle (çok kere onlara başkalarının atfettikleri isimlerle) yayılmışlardı.
*Kurt kültü ve sembolizmi, özellikle bütün târihleri boyunca Orta Avrasya ve yakın çevrelerindeki birçok Türk halkı ve devletleri döneminde varlığını kesintisiz olarak devam ettirmiş görünmektedir. Özellikle güçlü ve büyük Göktürk Devleti sebebiyle bu kültün daha geniş alanlara yayıldığı ve sonraki devirlere aktarıldığını düşünüyoruz.
*Türk İslâm devletleri yönetimlerinin bâzıları da kurt kültü ve sembolizmini yaşatmaya devam etmiş ancak Karahanlılar, Selçuklu hanedânı ve Osmanlılar, kurdun yerine daha çok arslanı sembol olarak kullanmaya eğilim göstermişlerdir. Ancak yönetim bazında bu böyle olsa bile özellikle geniş halk kesimlerinde, Türkmenlerde ve Uygurlarda, Kazak Türkleri, Kırgız-Türkleri, Başkurtlar, Tuva-Hakas Türkleri, Gagavuzlar gibi birçok Türk halkında kurt kültleri ve sembolleri yoğun bir şekilde günümüze kadar devam etmiştir.
*Bütün devirlerin Türk halklarında eski Türkçe yazılı kaynaklarda, ayrıca Çin ve İran kaynaklarında, Türk İslâm, Arap İslâm kaynaklarında kurt kültü ve sembolizminden izler görülür. Kurt, Türk destanları içerisinde, Türk mitlerinde, Türk masallarında, Türk edebiyatında, bütün çağların kitaplarında önemini ve varlığını devam ettirir.
ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.
İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50
Prof. Dr. YAŞAR ÇORUHLU: 01.01.1964 târihinde Trabzon’da doğdu. İstanbul Dâvudpaşa Lisesini bitirdikten sonra, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesine girdi. Sanat Târihi Anabilim Dalından diploma aldı. Mimar Sinan Üniversitesi (şimdiki Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi) Fen-Edebiyat Fakültesi, Arkeoloji ve Sanat Târihi Bölümünde asistan olarak göreve başladı. 1985-1986 döneminde yüksek lisansını ‘Anadolu Selçuklularının Taş Tezyinatında Orta Asya ile Bağlantılar’ konulu teziyle tamamladı. 1988-1989 döneminde başladığı doktora çalışmalarını ise 1992’de tamamladı ve ‘Türk Resim Sanatında Hayvan Sembolizmi’ başlıklı teziyle Doktor unvanı aldı. 1993 yılında Yrd. Doç. Dr. olarak öğretim üyeliğine yükselen Çoruhlu, 2002 yılında aynı üniversite ve bölümde Doçentlik kadrosuna tâyin ve 2006’da aynı bölümde Profesör oldu. Emekliliğine kadar geçen süre içinde Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi Sanat Târihi Bölümünde görevine devam eden araştırmacı, çalışmalarında Orta ve İç Asya Türk Sanatı ve Arkeolojisi, Türk Mitolojisi, Türk Sanatında İkonografi ve Semboller, Asya ve Anadolu Türk Sanatı İlişkileri konularına ağırlık vermiştir. Prof. Dr. Yaşar Çoruhlu, Haliç Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Grafik Bölümünde ‘Türk Sanatı’ ve ‘Türk Mitolojisi’ derslerini verdi Biruni Üniversitesi, İç Mimarlık ve Çevre Tasarımı Bölümünde ‘Türk Sanatı’ derslerini vermeye devam etmektedir. Kitap Hâlinde Yayınlanmış Eserleri: *Türk Sanatının ABC’si, Simavi Yayınları, 1993. *Türk Sanatında Hayvan Sembolizmi, Seyran Yayınları, 1995 (Geliştirilmiş 2. baskı, Konya 2014). *Erken Devir Türk Sanatının ABC’si, Kabalcı Kitabevi, 1997. *Türk Mitolojisinin ABC’si, Kabalcı Kitabevi, 1999. *Türk İslam Sanatı’nın ABC’si, Kabalcı Kitabevi, 2000. *Türk Mitolojisinin Ana Hatları, Kabalcı Kitabevi, 2002 (8. baskı 2017). *Sultan Sancar Türbesi – Sultan Sancar Kümmedi (A. Acar – Ü. A. Yılmaz – B. Ceren ile birlikte), , TİKA Yayınları, 2004. *Erken Devir Türk Sanatı, Kabalcı Yayınevi, 2007 (3. baskı 2017). Eski Türklerin Kutsal Mezarları Kurganlar, Ötüken Neşriyat, 2016. *Türk Mitolojisinin Kısa Târihi, Alfa Yayınları, İstanbul, 2019. *Kozmolojik, Mitolojik, Astrolojik, Dinî ve Edebî Tasavvurlara Göre Türk Sanatında Hayvan Sembolizmi. Ötüken Neşriyat, 2020. *Kozmolojik, Mitolojik, Astrolojik, Dinî ve Edebî Tasavvurlara Göre Türk Sanatında Hayvan Sembolizmi 2 – Vahşi ve Evcil Hayvanların Sembolizmi Üzerine Bir Deneme, Ötüken Neşriyat, 2020. *Türk Mimarisinin Kısa Târihi, Alfa Yayınları, 2021.
AÇIKLAMALAR: kült: Mânâ kaymasına mâruz kalmış bir kelimedir. Başlangıçta ibâdet, tapma, tapınma karşılığında kullanılıyordu. Tartışmalı bir terim olup birçok disiplinden ilim insanı arasında devam eden bir tartışma konusudur. Kült eser denildiğinde, ‘çok ilgi görmüş değerli bir eser’ mânâsı anlaşılır. ‘Kökleşmiş kültür’. ‘ana kaynak’ mânâsında da kullanılmaktadır. Mit: İlk çağ insanlarına ve tanrılarına âit olağanüstü mâcerâları nesilden nesile aktarılırken yapılan hayâlî ilâvelerle birlikte anlatan, milletlerin atalarına mahsus inançlarını, duygularını, tabiî olaylarla ilgili yorumlarını aksettirmesi bakımından değer taşıyan masal ve efsâne kabilinden halk hikâyesi. Kısaca ‘destan’ da denilebilir.
KAYNAKLAR: Altan Deliorman: Türk Kültüründe Bozkurt.Bayrak Yayınları, İstanbul 2008 Hasan Dinçer: Türkçü Bir Derginin Târih Anlayışı: Bozkurt / 1939-1942. www.dergipark.org.tr et: 08.03.2024/10.59 İlhan Ayverdi: Misalli Büyük Türkçe Sözlük. Kubbealtı Neşriyat. İstanbul, 2020 Oğuz Çetinoğlu: Türk Dünyâsı Destanları. Bilgeoğuz Yayınları, İstanbul 2022 Yaşar Çağbayır: Ötüken Türkçe Sözlük, İstanbul 2007 Yeni Türk Ansiklopedisi: Başredaktör: Ayvaz Gökdemir, İstanbul 985
DERKENAR
(VEFAT YILDÖNÜMÜ VESİLESİYLE) CEMİL MERİÇ: (1916-13 Haziran 1987)
Hatay’da doğdu. Ailesi Balkan Savaşı sırasında Yunanistan’dan göçmüştü. Fransız idâresindeki Hatay’da Fransız eğitim sistemi uygulayan Antakya Sultanisi’nde okudu. Tercüme bürosunda çalıştı, ilkokul öğretmenliği ve nâhiye müdürlüğü yaptı. 1940’ta İstanbul Üniversitesi’ne girip Fransız Dili ve Edebiyatı öğrenimi gördü. Mükemmel düzeyde Fransızca okuyup yazan Meriç, İngilizceyi anlıyor, Arapçayı, kendi ifadesiyle, ‘söküyor’du. Elazığ’da (1942-1945) ve İstanbul’da (1952-1954) Fransızca öğretmenliği yaptı. 1941’den başlayarak İnsan, Yücel, Gün, Ayın Bibliyografyası dergilerinde yazmaya başladı. İstanbul Üniversitesi’nde okutmanlık yaptı (1946-1963), Sosyoloji Bölümü’nde ders verdi (1963-1974). 1955’te, gözlerindeki miyopinin artması sonucu görmez oldu, ama olağanüstü çalışma ve üretme temposu düşmedi. Çeşitli dergilerde yazıları yayımlandı. Hisar Dergisi’nde ‘Fildişi Kuleden’ başlığıyla denemeler yazdı. 1974’te emekli oldu ve yılların birikimini art arda kitaplaştırmaya girişti. 1984’te, önce beyin kanaması, ardından felç geçirdi, vefat etti.
Kitap hâlinde yayımlanmış telif eserleri: Hint Edebiyatı (1964), Saint-Simon İlk Sosyolog İlk Sosyalist (1967), Bu Ülke (1974), Ümrandan Uygarlığa (197), Mağaradakiler (1978), Kırk Ambar (1980), Bir Facianın Hikâyesi (1981), Işık Doğudan Gelir (1984), Kültürden İrfana (1985). Sosyoloji Notları ve Konferanslar (1993). 4 adet tercüme eseri vardır.
“İnsanların güvenini kaybetmektense para kaybetmeyi tercih ederim.” Robert Bosch’un bu sözünü, kurucusu olduğu dünyaca ünlü şirketin reklamlarından hatırlarsınız.
Robert Bosch bir şirketin veya tüccarın ticari açıdan güven duygusu yaratmasının önemini anlatmak için söylemiş olabilir.
Ama aslında güven duygusu hepimiz için hayatı kolaylaştıran, huzur ve mutluluk veren bir etken. Tam tersi güvensizlik hali hayatı çekilmez hale getiren, insanları normalden uzaklaştıran, mutsuz, öfkeli ve endişeli yapan bir durumudur.
Hayatında başarılı olduğunu düşündüğünüz, zengin, makam mevkii sahibi birine imrenir ve O’nun yerine kendinizi koymak isteyebilirsiniz. Fakat bu kişinin eşinin kendisine sadık olmadığı şüphesi içinde yaşadığını, en yakınında bulunan kişilerin kendisine kötülük etmek üzere fırsat kolladığını düşünen biri olduğunu öğrenirseniz, yine de O’nun yerinde olmak ister misiniz?
Başka bir seçenek… Diyelim ki çok zenginsiniz, müthiş bir ekonomik gücünüz var. Fakat devletin veya mafyanın bir gece bütün varlıklarınıza el koyabileceği ve sizin de hapse atılacağınız veya öldürüleceğiniz endişesi taşıdığınız bir ülkede yaşamaktan mutlu olur musunuz?
Benim gezebildiğim gelişmiş ülkelerde vatandaşın devletine, devletin de vatandaşlarına çok fazla güvendiğini tespit ettim. Bunun sonucu olarak oralarda vatandaşların da birbirine güven duygusu içinde olduklarını görüyoruz.
Bizde ise devlet ve vatandaş ilişkilerinde güvensizlik esastır.
Batıda vatandaşın beyanına güven esasken, bizde devlet vatandaşın yalan söyleyeceğine, hile yapacağına inandığı için imzalı ve onaylı belgeler ister.
ABD’de evlerin yüzde 90’ı bir veya iki katlı müstakil yapılardır. Bu evlerin zemininde bulunan kapı ve pencerelerden hırsızlar kolayca içeri girebilecek imkana sahiptir. Fakat orada evlerde çelik kapı, pencerelerde demir ızgaralar göremezsiniz. Bizde ise siteler duvarlar arkasında özel güvenlik sistemleriyle korunmakta, diğer yerlerde evler demir ızgaralarla bir hapishaneye dönüştürülerek yaşanmaktadır. Güvenliği sağlayamamanın bedelini görebiliyor musunuz?
Kurumların işlediği ve kuralların uygulandığı ülkelerde güven duygusu gelişiyor. Trafikte yayalara saygının olduğu, magandaların cirit atmadığı, asayişin sağlandığı, adalet mekanizmasının adil ve hızlı olduğu yerlerde yaşayanlar stresten uzak mutlu ve sağlıklı yaşıyorlar.
*****************************
Yaşamak ve Gezmek İçin Tercih Yurt Dışı
Ülkede mutsuz olan iyi yetişmiş insanlarımız veya gelecek umudunu kaybetmiş insanlarımız yurtdışına gitmekteler. Bu insanlarımız genellikle Batı ülkelerine gidiyorlar. Çünkü diğer ülkelere nazaran bu ülkeleri daha güvenilir buluyorlar. Daha insanca bir düzenin işlediği, hukukun üstün olduğu ve ekonomik kaygı taşımadığı ülkeleri tercih ediyorlar.
Turizm mevsimindeyiz. İnsanlarımız Ege ve Akdeniz kıyıları yerine “Yunan adalarına” geçici vize ile gidebilmek için kuyruktalar. Çünkü bizim kıyıda Türk firmalar yaz döneminde kısa zamanda çok kâr etmek için fahiş fiyatlarla “turist kazıklama” derdinde. Gürültü, trafik, kargaşa ve asayiş olayları çok fazla. Oysa Yunanistan sınırlarındaki turizm bölgelerinde fiyatlar ve kaliteden endişe duymanıza lüzum yok. İnsanlar kötü sürprizle karşılaşmayacaklarında emin, huzur ve güven içinde seyahatlerini yapıyorlar.
İmkanı olan vatandaşlarımız Şengen vizesi almak için Avrupa ülkeleri konsolosluklarında kuyruğa girmiş durumdalar. Fakat bu ülkeler Türk vatandaşlarına güvenmiyor. İçlerinden bir kısmının terörist olabileceği veya sığınmacı/ kaçak olarak ülkede kalmak istediği endişesini taşıyor. Bu yüzden başvuruların yarısına ret kararı veriyorlar.
*****************************
En Güvenilmez Meslekler
Ipsos’un, Türkiye dahil 23 ülkede (2019’da), yaptığı ankete göre “bilim insanları” dünyanın en güvendiği meslek grubu. Buna göre araştırmaya Türkiye’den katılanların güvendiği meslekler arasında ilk üç sırada bilim insanları, doktorlar ve öğretmenler yer aldı.
Son iki sırayı ise din görevlileri ve siyasetçiler oluşturdu.
Türkiye’de politikacılar yüzde 11 ile güvenilirlikte son sırada yer alırken, son sıradan bir üstte ise yüzde 12 ile din görevlileri yer aldı.
Aslında sadece bizde değil, politikacılar dünyada da güvenilirlik açısından son sıralarda yer alıyor.
Fakat din görevlilerinin güvenilirliği dünya sıralamasında Türkiye’ye göre yüzde 9 daha yüksek. Yani bizde din görevlilerine güven çok daha az.
****
Ankete kızmaya lüzum yok elbette. Bugün de yapılsa benzer sonuç verir sanıyorum. Çünkü anket topluma tutulmuş bir ayna. Biz neysek onu gösteriyor.
Çözüm sürecini uygulayan, Oslo’da PKK temsilcileri ile devlet yetkililerini müzakere ettiren, “terör örgütünün Meclis’teki siyasi uzantısı olan milletvekillerini” Kandil’e İmralı’ya aracı gönderen siyasi liderin “terörle mücadele ve kayyum politikasının” doğruluğuna güvenmek kolay mı?
Ülkeye 10 milyondan fazla sığınmacıyı alanların, emekliyi 10 bin TL’ye, asgari ücretliyi açlık sınırında bir gelire muhtaç edenlerin; saraylar, uçaklar, lüks araçlarla tarif edilen “itibardan tasarruf olmaz” anlayışını savunanların yayınladığı “devlette tasarruf genelgesine” güvenilebilir mi?
Daha önce düşmana bile edilmeyecek en ağır sözlerle hakaretler ettiği kişiyi “kurtarıcı lider” ilan eden bir parti genel başkanına güvenilebilir mi?
“Harun gibi geldiler, Karun oldular” dediklerinin himayesine (partisiyle birlikte) sığınıp Meclis başkanı olan kurtulmuş siyasetçilere nasıl güvenelim?
Muhalefet partisi genel başkanı iken, “Paçalarından yolsuzluk akıyor, rantın babasını getirdi” dediği kişinin partisine iltica edip, Bakan olan ve “bütün bedenim kan gölüne dönse de O’ndan ayrılmayacağım” diyen soylu siyasetçiye güvenilmezse kime kızalım?
“Türk Milliyetçilerini temsil eden bir Cumhurbaşkanı adayı olsun” diye aday olan, “Cehennemin kapılarını kapatmaya geliyorum” deyip, soluğu sarayda alanlara nasıl güvenelim?
Namusu, şerefi üstüne iftira edildiğinde, “Seni milletin huzurunda Allah’a şikayet ediyorum Sayın Erdoğan. Ama ölüm olsa da sonunda, mücadele etmezsem namerdim. Ölsem de öldürülsem de, tehdit edilsem de, tek kişi kalsam da bu mücadeleden dönersem namussuzum, şerefsizim, namerdim” diyen politikacının, genel başkanlıktan ayrılışından 40 gün bile geçmemişken Saray’a ziyareti güven duygularını yıkmaz mı?
Güven duygusunun yıkılması milletimizin başına gelen en büyük talihsizliktir. “Sebep olanlar utansın” diyeceğim ama bu güne kadar utananı görmedik.
70’li yılların gençlik olayları, o günleri birebir yaşayan bizim kuşakta önemli izler bırakmıştır. Bu olaylarında etkisiyle, ülkemiz 12 Eylül 1980 ihtilaline sürüklenmiştir. O dönemlerin iyi bilinmesi insanlarımıza olayların daha doğru değerlendirilmesinde katkı sağlayacaktır. İyi bilinme ise o günleri yaşayanların yazdıklarının ve o günleri araştıran bilimsel yayınların okunması ve öğrenilmesi ile mümkündür.
Bu yazımı o günlerin gençlik önderlerinden Dr. İbrahim Doğan‘ın Akıldan Kaleme isimli kitabını okuduktan sonra yazıyorum. Kitapta önce doğduğu ve çocukluğunun geçtiği günleri anlatıyor. Yazdıklarından orta halli bir ailenin çocuğu olduğunu öğreniyoruz. Yozgat’ın bir kasabasında doğup büyümüş, devlet imkânlarıyla okumuş, iyi bir meslek olduğu için doktor olmak azmiyle üniversiteyi kazanıp tıbbiyeyi tercih etmiş bir gençtir. Ankara Tıp Fakültesi’ne kayıt olması onun ve çevresinin önemli bir gurur kaynağıdır. Dini ve milli hassasiyetleri sebebiyle Türk Ocağı’na ve milliyetçi duygularının etkisiyle ülkü ocağına ilgi duyar. O bizden 2 sınıf öndedir.1968 de aynı duygularla tıbbiyeye girip doktor olmak için attığım adım ailem için olduğu kadar köyüm hatta kasabam için bile bir övünç vesilesi olmuştu. Bizim için bir gurur kaynağı olmasıyla birlikte sorumlulukta yüklemekteydi. O ve çevresinin de benzeri duyguları yaşadığını anlıyoruz. Yine bu kitaptaki bilgilerden öğrenci olaylarında sırf ülkücü kimliği sebebiyle öldürülen gençlerin( Ruhi Kılıçkıran , Süleyman Özmen , Dursun Önkuzu,… ) her biri Anadolu’nun orta ve hatta zayıf ekonomideki ailerinin evlatları olup meslek sahibi olmaları, kendisine-ailesine-ülkesine faydalı olsunlar diye okumaya gönderilen gençlerdir.
İlk senemiz olan 68-69 yılında eğitimimizi etkileyecek düzeyde bir öğrenci olayı yaşamamıştık. Diğer okullardaki öğrenci olayları ise bizim de ilgimizi çekmekle beraber tıp eğitiminin yoğunluğu sebebiyle önceliğimiz dışında kalıyordu. 2.sınıfı okuduğumuz 69-70 yılında ise öğrenci olayları daha da artmış, bizim okulda da tartışma konusu olmaya başlamıştı.
Yetiştiğim çevre ve aile ortamının dini ve milli hassasiyetleri fazla olmasının da etkisi ile kendimizi ülkücü kesime yakın hissediyorduk. Böyle olmakla birlikte cebinde çakı bile taşımayan benim ve arkadaşlarımın karşı tarafça faşistler, komandolar şeklinde tanımlaması çok rahatsız ediciydi. Aynı şekilde devrimci, solcu, komünist tanımlaması yapılan arkadaşlarında iddia edildiği gibi yurdu vatanı satacak sattıracak tipler olmadıklarını daha sonra gördük. Olaylardan öğreniyoruz ki her iki tarafın içinde kendini korumak veya karşı tarafı korkutup sindirmek gibi masumca (!) düşüncelerle tabanca bile taşıyanlar olmuştur. Olaylar çoğaldıkça okullarda başlayan kamplaşmalar önce öğrenci yurtlarına sıçrıyor ve bu durum genişleyerek kurtarılmış okullar, yurtlar, mahallerin çıkmasına sebep olmuştur. Bütün bu olaylar 12 Eylül 1980 e gelindiğinde binlerce gencin ölüm, sakatlık veya güvensizlik sebebiyle eğitimden dışlanmasına sebep olduğu gerçeği unutulmaması geren bir acıdır.
Akıldan kaleme kitabında bu yıllara ve daha sonrasına ait ilginç bilgileri okuyoruz. Ülkücü hareketin önderlerinden bir ismin kendi hayatını etkileyen işlemediği bir suçtan hapse düşmesi, hapis hayatı, aftan yararlanıp yeniden eğitim hakkı kazanarak tüm olumsuz şartlara rağmen eğitimini tamamlayıp doktor olabilmesi insanın azmettiğinde başaramayacağı bir şeyin olmadığının ispatı olup örnek alınası bir başarı hikâyesidir.
Bu anlatılanlardan kamu otoritesinin zayıflığının sebep olduğu güvensizlik, bilgilendirme vazifesi yapması gereken medyanın yanlı ve algı oluşturma şeklindeki çalışması, adalet ve güvenlik sisteminin güçlü olmamasının getirdiği sorunlar gençlik olaylarının kontrol edilemez hale
getirmesi ve bir askeri müdahale ile olağan üstü bir dönemi yaşanması…Kitapta doktorluk ve uzman doktorluk döneminden ilginç hatıralar okuyoruz. Ayrıca diyanet işlerindeki hac sağlık birimindeki çalışmalara önemli katkılar verdiğini öğreniyoruz. TBMM doktorluğundaki çalışmaları ile hem mesleki hem de diğer çalışmaları ile ilgili dikkat çekici tespitlerini okuyoruz.
Bu ve benzeri kitapların insanlarımıza düşmanlık ve kutuplaşmaların zararlarını görmesini sağlayarak barış içinde birlikte daha huzurlu ve mutlu bir hayat yaşanabileceğine katkı vermesini temenni ederim. Bu vesileyle başta yazar olmak üzere herkese sağlık ve iyilikler dilerim.
Not: Bu yazım 7 Nisan 2022 tarihinde yayınlanmıştı. Merhum Dr. İbrahim Doğan, 9 Haziran 2024 yılında vefat etti. Kendisine Allah’tan rahmet, ailesi ve sevenlerine başsağlığı dilerim.
Ben birinin arkasından aleni olarak yazı yazmam. Yakınlarını arar başsağlığı ve sabır dilerim yada kalkar cenazeye giderim. Ancak bunun bazı istisnaları var. İşte bugün yazacağım kişi bu istisnalardan biri…
Yıllardır tanışırdık. İstanbul’da Küçük Ayasofya Camii’nin müştemilatında Hoca Ahmet Yesevi Vakfı’nın yıllarca başkanlığını yaptı.
Gelen giden herkese Türklüğü anlattı. Alaylı idi ama Türk tarihini çok iyi bilirdi. Onlarca kitap yazdı ve yıllar boyu Yesevi Sevgi Dergisini çıkardı. Her halde bu dergi Türk yayın hayatında en uzun süreli çıkan dergiydi.
Bizim gibi insanları vakıfta topladı. Pazar sabahları Yesevi Sohbetleri yaparak Türkiye’nin, Türk tarihinin ve Türk Milletinin temel sorunlarını konuşturdu.
Nevruz Bayramı kutlamaları, vakıftaki iftar sofraları, vakfa gelen samimi, şuurlu Türklerle yapılan sohbetler hiç unutulacak gibi değil… Keza Aydınlar Ocağı İlim ve İstişare heyeti ile şuralarda ki konuşmaları da öyle. Böyle zamanlara ilişkin anılarımız çok.
Bana hep “Türklüğünü açık etme sonra başın dertten kurtulmaz” diye tembih ederdi. Ama onu hiç dinlemedim. Türklüğümle hep yüksek sesle övündüm. Hala da öyle yapıyorum. Ancak ben ve o ne kadar Türk’üz dersek etrafımızın bizi nefessiz bırakacak bir çelik duvarla örüldüğünü gördük. Dertleşirdik bu konuda.
Başbaşa öyle sohbetlerimiz vardı ki, anlatılacak değil yaşanacak şeylerdi.
Hepimiz ölümlü fanileriz ve elbette öleceğiz. Ama insan keşke sağlıklı olsaydı, Türklük için çalışsaydı, yarım kalan kitapları tamamlasaydı diye içinden geçiriyor.
Erdoğan Aslıyüce’nin ailesi var. Eşine ve çocuklarına başsağlığı ve sabır diliyorum. Ancak onun esas ailesi Türk Milleti ve Türk Dünyası idi. Onun için Türkler bakımından önemli ve değerli bir kayıptır onun ölümü. Türk Milletinin de başı sağolsun.
Adı ve anıları ebediyen yaşasın!
Erdoğan Ağbi, benim için unutulmazsın… Makamın cennet, menzilin mübarek olsun “Büyük ve Gerçek Türk”
Hayatını Türk Dünyası çalışmalarına, Türk Milleti adına Kültür ve Tarih çalışmalarına adamış, vakıf ve gönül insanı, Hoca Ahmet Yesevi Vakfı Genel Başkanı, Aydınlar Ocağı İlim İstişaren Kurulu Üyesi *Erdoğan Aslıyüce* büyüğümüz bu sabah hakkın rahmetine kavuşmuştur.
Cenazesi *10 Haziran Pazartesi günü öğle namazına müteakip Fatih Camii’nden* kaldırılacaktır.
Gerçek adı Fatma Seher Erden olan Kara Fatma 1888 yılında Erzurum’da doğmuş, 2 Temmuz 1955 yılında İstanbul Darülaceze’de vefat etmiştir. Türk Kızılay’ı tarafından, vefatından 59 yıl sonra Kulaksız Mezarlığı’nda anıt mezar yapılmış ve törenle açılmıştır. Dönemin Türk Kızılay’ı Genel Başkanı Ahmet Lütfü Akar’ın anlattıklarına göre; anıt mezarın açılışına o dönemin Beyoğlu Kaymakamı Osman Ekşi, “ Milli Mücadelede Bir Kadın Üsteğmen Kara Fatma “ kitabının yazarı İlknur Bektaş, Genel Kurmay Başkanlığı Temsilcisi, o dönemin Türk Kızılay’ı Yönetim Kurulu Üyeleri ve vatandaşlar katılmıştır.
1919 yılında Mustafa Kemal Atatürk ile Sivas’ta görüştüğünde savaşa katılma izni istiyor ve bunun üzerine Atatürk Ona şöyle diyor: “ Sen toptan, tüfekten korkmaz mısın?” O’da cevap veriyor: “ Hayır Paşam, toptan da, tüfekten de korkmam “ diye karşılık veriyor. Bu cesaretinden dolayı kendisine savaşa katılma izni veriliyor ve Milli Müfreze Komutanı olarak Batı cephesine atanıyor, oluşturduğu milis gücüyle Rum, Ermeni ve nice eşkıyayla savaşıyor. Savaşta göstermiş olduğu başarılarından dolayı Türk Milleti’nin kalbinde taht kurmuş, yerli ve yabancı kaynaklar tarafından O’nun başarıları haber yapılmıştır. Amerika’da yayınlanan New York Times Gazetesi’nin manşetinde “ Orduda Savaşan Türk Kadını Teğmenliğe yükseldi “ başlığı atılmıştır.
Kara Fatma, İstiklal Savaşı’nda ülkeye üç yıl hizmet etmiş bir vatan kahramanıdır. Üç yüz kişilik milis gücüyle 28 Haziran 1921 yılında İzmit’in düşman işgalinden kurtuluşunda büyük rol oynamıştır. Daha sonra Birinci ve İkinci İnönü Savaşları’nda, Sakarya Meydan Muharebesi ve Dumlupınar Meydan Muharebesi’nde gözünü budaktan esirgemeden savaşmıştır. Büyük Taarruz’da Yunanlılara esir düşmüş, ancak tutulduğu zindandan kurtularak tekrar orduya katılmış, daha sonra Bursa’nın düşman işgalinden kurtuluşunda büyük çaba göstermiştir. Milli Mücadele yıllarında Kara Fatma’nın eşi de askerdi. Eşiyle birlikte cepheden cepheye koşmuş, Balkan Savaşı’nda yer almış, yaralı askerlerin tedavilerinde yardımcı olmuş ve gerektiğinde askerlere yemek yapmıştır. Cesareti ve fedakârlığıyla Türk kadınının Kurtuluş Savaşı’nda göstermiş olduğu başarıyı gözler önüne sermiştir.
Milli Mücadele döneminde Kara Fatma’nın yanı sıra Binbaşı Ayşe, Asker Saime, Tayyar Rahmiye, Kılavuz Hatice, Şerife Bacı ve birçok isimsiz kahraman ülkenin kurtuluşu için hizmet etmiştir. Kara Fatma, Milli Mücadele döneminde ön plana çıkmış kadın kahramanlardan biridir. Cesaretinden dolayı Mustafa Kemal Atatürk tarafından “ Kara Fatma “ lakabı verilmiştir. Büyük fedakarlıklar yapan bu kahramanlar sayesinde bugün içinde yaşadığımız bağımsız Türkiye Cumhuriyeti ortaya çıkmıştır.
Kara Fatma, 1922 tarihinde Bahar Bayramı kutlamalarına katılmış ve düzenlenen silah atma yarışında birinci olmuş, İzmir İktisatKongresi’ndeİzmir delegesi olarak yer almıştır. Onbaşılık rütbesiyle başladığı askerlikten üsteğmen rütbesiyle emekli olmuş ve savaşın sonunda aldığı “ İstiklalMadalyası”nı ömrünün en büyük hediyesi olarak göğsünde taşımıştır. Eşi Sarıkamış’ta şehit olmuş, savaşın sona ermesinden sonra İstanbul’a yerleşmiş ve devletin kendisine bağladığı maaşı Kızılay’a bağışlamıştır.
Başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları olmak üzere; Kara Fatma’ya ve vatan, bayrak, haysiyet ve şeref uğruna şehit düşmüş bütün şehitlerimize Allah rahmet eylesin, ruhları şad olsun.
KAYNAKLAR:
Akın Aktaş, “ Sosyal Yardımlar Bağlamında Nene Hatun – Kara Fatma “, Tarih ve Düşünce Dergi, Sayı 6
İlknur Bektaş, Milli Mücadele’de Bir Kadın Üsteğmen Kara Fatma, Timaş Yayınları, 2013, İstanbul
Mehmet Tunçkol, Kara Fatma Mudurnu’da, Mudurnulular Derneği, Sayı 3
Çevre sorunları, bir üretim ya da tüketim faaliyeti sonucunda sosyal ve özel çevredeki olumsuz etkilerdir. Daha geniş bir deyişle, evreni, tabiatı ve insanı maliyeti sıfır olan bir öz kaynak gibi görüp, onlardan sonuna kadar faydalanmayı tek amaç haline getirmiş ekonomimizin önlenemez sonucudur.
Havanın Pazar mekanizması içinde oluşmuş bir fiyatı olmadığından, iktisadi değeri de yok sayılıyor. Oysa önümüzdeki yıllarda havanın da maden cevheri gibi saflığı önem kazanacaktır. Ayrıca hava hayatın devam etmesinde vazgeçilemez bir yere sahiptir. Çünkü havasız hiçbir canlı hayatını sürdüremez.
Üretim ve buna dayalı olarak tüketimin her yıl belirli bir oranda artmasının sonucu, çevre kirlenmesine yol açan artıklar da hızla çoğalmaktadır.
Çevre kirlenmesi adı altında toplayabileceğimiz su, hava ve toprak kirlenmesini bir aysbergin deniz altında kalan görünmeyen kısmı ise, ruh kirlenmesidir. Çevre kirlenmesi, ruh kirlenmesinin su, hava ve toprak üzerindeki yansımasıdır. Gerçek kirlenme suyun altında görünmeyen ruh kirlenmesidir. Ruh Kirlenmesi, çevre kirlenmesi gibi somut biçimde algılanmadığı için, toplum ve kişiler ruh kirlenmesinin farkında değil. Oysa ruh kirlenmesi çevre kirlenmesinden çok daha tehlikelidir. Çevre kirlenmesi tabiatı tahrip ederken, ruh kirlenmesi insanı yok etmektedir. İnsanların bu yıkımın farkına varmaları uzun zaman alacaktır. Ruh kirlenmesi en yoğun bir biçimde, çağımız insanının değerlerinde kendini gösteriyor.
Günümüzde öyle bir insan tipi ortaya çıktı ki, bu insan elle tutamadığı, gözle göremediği değerlere hiç ilgi göstermiyor. Ayrıca bu insanın elle tutulur nesneleri ele geçirmek için giriştiği yarışta; ölçüsü ölçüsüzlük, ahlakı ahlaksızlık, değeri değersizlik, erdemi erdemsizliktir. Söz konusu insanın tutum ve davranışlarını belirleyen tek öğe: Ekonomik çıkar sağlamak ve ele geçirilen ekonomik zenginliği büyütmek. Onun için çevre ve insanı hiçbir sorumluluk duygusu taşımadan acımasızca tahrip etmektedir.
*
Kuraklıklar nedeniyle yaşanamaz hale gelen Türk’ün Anayurdu Orta Asya’dan başlayan göç dalgaları, bugün Türk milletinin sığındığı son liman olan Anadolu topraklarıdır. Ne var ki, Türk’ün son kalesi Anadolu, Orta Asya steplerinde olduğu gibi ‘ çöl haline gelme’ tehdidi ile karşı karşıyadır. Yaşadığı tarihi tecrübeler sonucu kâinattaki ahenk ve dengeyi korumakla görevli olması gereken Türk milleti ise çevreye karşı o ‘yaşadığı tarihi duyarlılığını’neredeyse kaybetmiş haldedir. Dünya yıllardan beri ‘küresel ısınma felaketine’ karşı tedbir almak ile uğraşıyor. Türk milletini yönetenler ise başlarını gömdükleri kumların üzerinde oluşan ‘seraplar’ ile meşgul oluyor.
Devlet adabı ve yönetiminden, içinde bulunduğu Türk Tarihi ve kültüründen habersiz, her şeye ticari kafa ile bakmanın vahim sonuçlarından biri de yapılaşma ve bayındırlık adı altında ülkenin ekolojik dengelerini bozmaktır.
*
‘Gönül’ bahçelerimizin hassas noktalarında filiz veren bir ‘gonca gül’gibidir vatan. Birileri ‘canını’ortaya koyar onun uğruna; ‘maniler’, ‘türküler’ üretir, ‘şiirler’’, ‘destanlar’ yazar ardından;’ incinir’korkusu ile ‘dokunmaya’ dahi kıyamaz gönül insanları.
Ama ‘içinde bulunduğu tarih ve kültürden mahrum, her şeye ticari zihniyetle bakan birileri’ gelir, doymak bilmeyen egolarıyla bozgunculuk peşinde koşarlar. Ülkenin gelir kaynaklarını ele geçirmek için kan akıtan yozlaşmış bu yaratıklar, hem doğayı alabildiğine tahrip ederler, onu doyumsuzca tuttuğu gibi ta ‘kökünden’ koparmaya çalışırlar.
Evet, bu aymazlık devam ederse, bir zamanlar dörtnala koşan atlarımızla ‘Asya steplerini’ terk edip, ‘dört iklimin’ aynı anda bir arada yaşandığı ‘Anadolu sığınağını’ çölleştirmiş olabiliriz.
*
Gerçek o ki, aslında tahrip edilen yalnızca tabiat değil, tabiatla beraber ruhtur. Dünyada ruh kirlenmesinin önüne geçmeden, çevre kirlenmesinin önünü almak mümkün değildir. Bütün insanlığın büyük bir ruh temizliğine ihtiyacı vardır. Ruhlar seküler kültürün değerleriyle değil kutsal kültürün değerleriyle temizlenir.
Zira kâinattaki ahenk ve dengeyi korumakla görevli insan, ne yazık ki bu görevini yerine getirme şuurundan mahrum olduğunda, kâinatın dengesini bozacak yanlış faaliyetlere girerek kendi hüsranlı sonunu da hazırlamış olacaktır.