6.8 C
Kocaeli
Pazar, Mayıs 3, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 172

MHP İle AKP Neden Birleşmiyor?

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli partisinin 14. Olağan Kurultayında yaptığı konuşma ile AKP Genel Başkanına biat anlamına gelen sözler söyledi.

Önce “”Benim için bu bir final, yasanın verdiği yetkiyle bu seçim benim son seçimim” diyen Tayyip Erdoğan’a “Bizi bırakma” diye adeta yalvardı:

“Ayrılamazsın, Türk milletini yalnız bırakamazsın. Yeni yüzyılın kurtarıcı lideri olarak sizi görmek istiyoruz.”

Bahçeli’nin bu sözlerinde üç husus dikkat çekiyor:

İlk olarak “yasanın verdiği yetki” yani “Anayasanın ‘bir kişi iki dönemden fazla Cumhurbaşkanı adayı olamaz’ kuralını bir kere daha delmenin bir yolunu buluruz” mesajı vermek…

İkincisi, “Türk Milleti (“bu millet” mi desek acaba?) senin gibi lider bir daha çıkaramaz” mesajını vermek.

Üçüncü olarak da “Kurucu lider Atatürk” ifadesini“eski yüzyıl” sandığına kilitleyip, “yeni yüzyıl” için “kurtarıcı lider Erdoğan” sloganı yaratmak…

“Yeni yüzyıl”dan kasıt 21. yüzyıl olmasa gerektir. Muhtemelen AKP’nin “Türkiye Yüzyılı” sloganına göndermedir.

“Kurtarıcı lider” tanımının sebebini ben anlayamadım.

“Türk milliyetçisi” olmadığı gibi “milliyetçiliği ayakları altına alan” Tayyip Erdoğan “yeni yüzyılda” Türkleri kimden ve nasıl kurtaracaktır?

Benim bildiğim Devlet Bahçeli bu cümleyi kurduysa bir bildiği olmalı. Bundan sonraki aşamalarda siyasi hamlelerini yorumlayabilmek için bu cümle hep kafamızın bir köşesinde kalmalı.

******************************

Türk Milliyetçileri İle Siyasal İslamcılar Birleşebilir Mi?

MHP, 1969’da kurulmuş, köklü bir siyasi partimizdir. Tek başına iktidar olamasa da koalisyon hükümetlerinde yer alarak ülke yönetiminde sorumluluk üstlenmiştir.

27 yıldır MHP Genel Başkanı olan Devlet Bahçeli partisini son 7-8 yıldır AKP’ye eklemledi. İktidar olmaktan tamamen vaz geçen MHP, “Devletin başına Devlet gelecek” sloganından bile vazgeçti, Erdoğan’ı lider belledi. Bazı devlet kurumlarında etkili olmayı iktidara ortak olmak sayarak teselli oldular.

Oysaki siyasi partiler rakipleri olan diğer partilerden farklı bir dünya görüşü ve programa sahip olurlar. Fikirlerini hayata geçirmek için de iktidar olmak isterler.

MHP’nin AKP’ye eklemlenmesi, siyaset literatüründe pek rastlanan bir olay türü değil. Şu sorunun cevabının verilmesi gerekli:

Mademki Ak Parti lideri Erdoğan’ı “kurtarıcı lider” olarak görüyorsunuz, mademki iktidar sorumluluğuna ortak olmamak için hükümette bakanlık dahi istemiyorsunuz, mademki seçim afişlerinde ampul ile üç hilal, Erdoğan’la Bahçeli birlikte… Peki, neden birleşmiyorsunuz?

AKP içindeki “siyasal İslamcı” kanadın MHP’nin AKP’ye eklemlenmesini istemediği biliniyor. Ama AKP oyları erimeye devam ettiği için R.T. Erdoğan MHP’nin desteğine muhtaç.

Buna karşılık, AKP ile kaynaşmaya itiraz edebilecek kitle ayrılarak İYİ Parti’yi kurduğu için, MHP içinde Bahçeli’nin bu politikasına itiraz edecek kimse kalmadı.

MHP’nin (Bahçeli’nin) bu şartsız ve kısmen karşılıksız aşkı 55 yıllık Ülkücü hareketin emektarlarını rencide ediyor.

MHP’nin ve AKP’nin siyasi kimlikleri arasında ciddi farklar vardır. Birisi Türk milliyetçiliğini, diğeri siyasal İslam’ı temel alır. Bu siyasi kimlik farkına rağmen birleşme kolay değildir.

******************************

Türkiye’de Siyasi Akımlar

Son 50 yıldır, Türkiye’de siyasi hareketler 5 ana yoldan gelişti. Bu siyasi çizgilerin etkisi daha uzun yıllar devam edecektir.

  • Merkez Sağ denilen DP- AP (Menderes- Demirel) çizgisi 1980 darbesinden sonra önce DYP ve ANAP’a bölündü. Hep iktidarda kalmaya alışık bu zümrenin büyük kısmı, AKP kurulduktan sonra bu partinin içinde büyük ölçüde asimile oldu.
  • CHP’nin başını çektiği sol kanat Türkiye’de %22-25 mertebesinde bir oy tabanına sahip.  Atatürk’ün kurduğu bu partimiz ulusalcı, sosyal demokrat, sosyalist unsurları bünyesinde toplasa da iktidar alternatifi olacak bir kitlesel desteğe ulaşamadı.
  • Necmettin Erbakan’ın lideri olduğu Millî Görüş partileri MSP’den bu yana çok çeşitli isimler aldı. Bu kitle içinde siyasal İslamcılardan, mütedeyyin muhafazakar Müslümanlara kadar farklı tonlarda din algısı olanları topladı. Bu görüşün günümüzdeki temsilcileri SP ve YRP.
  • 2002’de AKP’nin “Millî Görüş gömleğini çıkardık” diyerek yola çıkmasıyla Türkiye’nin siyasi dengeleri değişti. “Siyasal İslamcı” lokomotifin çektiği vagonların yolcuları arasında “merkez sağ” yanında “solcu/ liberal aydınlar” ve az sayıda “milliyetçiler” de vardı. Zamanla partide siyasal İslamcılar tam hakim oldu. Cumhurbaşkanlığı Sistemine geçip, tek adam yönetiminin benimsenmesinden sonra Ak Parti kurumsal kimliğini Erdoğan’ın şahsında eritti.
  • Alparslan Türkeş’in liderlik ettiği Milliyetçi Hareket Partisi içinden Türkeş’in sağlığında Muhsin Yazıcıoğlu’nun BBP’si çıktı. A. Türkeş’ten sonra, Devlet Bahçeli’nin yönettiği, MHP’nin içinden kopan Türk Milliyetçileri de İYİ Parti ve Zafer Partisi’nde kümelendiler. Türk milliyetçilerinin dağılmış oylarının toplamı yüzde 25 civarında.
  • Türkiye’deki siyasi hareketlerin beşincisi, terör örgütü PKK’nın gölgesinde siyaset yapan ve zamanla çeşitli isimler alan, son olarak DEM Parti’nin temsil ettiği kanat. Yüzde 10 mertebesinde bir kemik oyu bulunan bu siyasi grup, bağımsız hareket edemediğinden, bir türlü Türkiye partisi olamadı. Devlet bu kitlenin “dağda değil ovada siyaset yapmasını” istiyor. Fakat bu partiler dağın etkisinden kurtulamıyor.

******************************

Erdoğan’dan Sonra…

Önümüzdeki dönemde bu siyasi akımların kaderi Erdoğan’ın siyaset sahnesinden çekilmesiyle temelden değişecek.

Erdoğan’ın siyaset sahnesinden çekilmesi sağlık sorunları, ölüm gibi biyolojik sebeplerle olabileceği gibi Anayasal kural gereği hukuki veya seçilememe gibi siyasi sebeplerle de “final” söz konusu olabilir.

Gerçi Anayasal kuralları delmek için Erdoğan ve yandaşlarının elinde imkanlar olduğu malum. Son seçimde Anayasanın “3. defa aday olamaz” kuralı delinmedi mi?

Netice hiçbir makam sonsuz değil. Erdoğan ve Bahçeli’nin siyaset sahnesinden çekilmesi de bir temenni değil, “Sultan Süleyman’a bile kalmayan dünya” gerçeği. Belirsiz olan sadece zamanı.

Benim neslim için geç olabilir ama “Erdoğan sonrası Türkiye’nin” dizaynını kimin ve nasıl yapacağı çocuklarımız ve torunlarımız için önemli.

Nevruz Bayramı

Nevruz Bayramı veya bilinen ismiyle Nevruz (Farsça: نوروز – Noruz); bütün Türk Dünyasının yanı sıra İran ve Afganistan’da da kutlanan bahar bayramıdır. Bu bayram aynı zamanda doğanın uyanışı olarak kutlanır ve eskiden yeni yıl başlangıcı olarak kabul edilmekteydi.

Yazılı kaynaklarda ilk kez 2. yüzyıl Pers kaynaklarında geçse de bu tarihten çok daha öncesinde ki (yaklaşık MÖ 648 ve 330 yılları arasında) Pers İmparatorluğu altında yaşayan değişik milletlerin Pers Şahına Nevruz gününde hediyeler getirdiğine dair bilgiler mevcuttur.

Farsça olan Nevruz kelimesi, Türkçe anlam olarak “Nev – Yeni,  Ruz- Gün; Yenigün” demektir.

Antik Pers – Fars kültüründe yılın ilk günü olarak kabul edilen Nevruz, Türk Kültüründe Ergenekon’dan çıkışı ve baharın gelişi olarak kutlanmaktadır.

Nevruz diğer Türk devlet ve topluluklarında da kutlanılır.

Bunlardan Azerbaycan’da Novruz, Kazakistan’da Nawrız meyramı (Наурыз мейрамы),  Kırgızistan’da Nooruz (Нооруз), Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde Mart dokuzu, Kırım Türklerinde Navrez, Batı Trakya Türkleri’nde Mevris ve Arnavutluk’ta ise Sultan Nevruz adları ile kutlanır.

2010’da Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 3000 yıldan beri kutlanmakta olan bu şenliği, Dünya Nevruz Bayramı olarak ilan etmiştir. 28 Eylül – 2 Ekim 2009 arasında Abu Dabi’de hükümetler arası toplanan Birleşmiş Milletler Manevi Kültür Mirası Koruma Kurulu, Nevruzu Dünya Manevi Kültür Mirası Listesi’ne dahil etmiştir. 2010’dan başlayarak Birleşmiş Milletler Genel Kurulu 21 Mart’ı “Dünya Nevruz Bayramı” olarak kabul etmektedir.

NEVRUZ VE 21 MART (EKİNOKS)

Baharın ilk günü olarak kutlanan Nevruz, kuzey yarım kürede ilkbahar ekinoksunun (gece ve gündüzün eşitlendiği) olduğu gündür.

Astronomiye göre 12 burçtan Koç burcunun ilk başlangıç günüdür.

TÜRK KÜLTÜRÜNDE NEVRUZ

Nevruz, Türkün yeniden tarih sahnesine çıkışını, yeni bir yılın başlamasını ifade eden bir gündür. Bir diğer adı “Ergenekon Bayramı”dır.

Türklerin, Ergenekon’dan demirden dağı eritip çıkmalarını, baharın gelişini, doğanın uyanışını temsil eder. Doğu Türkistan’dan Balkanlara kadar tüm Türk kavimleri ve toplulukları tarafından, MÖ 8. yüzyıldan günümüze kadar her yıl 21 Mart’ta kutlanır.

Türk Takvimi’nde bir gün 12 bölüme ayrılır, her bölüme Çağ adı verilirdi. Bir çağ iki saat, dolayısıyla bir gün de 24 saattir. Her bir çağ ise sekiz Keh’ten ibarettir. Yılbaşı olarak gece-gündüz eşitliğinin yaşandığı 21 Mart, Nevruz günü olarak kutlanır. Bu güne ve yeni yılın başladığı âna Yılgayak denir.

On iki Hayvanlı Takvim ve Melikşah’ın Celali Takvimi’nde yılbaşı olarak belirlenen 21 Mart, Divânu Lügati’t-Türk’te de ilkbaharın gelişi olarak belirtilir. Türk edebiyatı ve musikisine de Nevruz; Nevruz-ı Asl, Nevruz-ı Arap, Nevruz-ı Bayati, Nevruz-ı Hicaz, Nevruz-ı Acem ve Nevruz-ı Seba olarak girmiştir. Tarihte pek çok devlet tarafından bayram ve gelenek olarak kutlanmıştır. Bunların başında Anadolu beylikleri, Eski Mısır, İran, Safavi, Sasani, Moğollar, Selçuklu ve Osmanlılar gelmektedir.

Hun, Göktürk, Uygur, Selçuklu, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti döneminde örfi bir bayram olmuş ve merasimler, eğlencelerle olagelmiştir.

Yani bugün Büyük Selçuklu Devleti’nin tarihi sınırlarında bulunan her yerde Nevruz bayramı  yöresel bazı farklılıklar dışında, aynı anlam çerçevesinde kutlanmıştır.

Nevruz, Kuzey Kıbrıs’tan Doğu Türkistan’a kadar ulusun ulu günü, yeni yıl habercisi ve bahara ulaşmak gibi anlamlar ifade eder. Ayrıca “Nevruz Sultanı”, “Mart Dokuzu” gibi isimlendirmeler de yapılır. Özellikle gelişmemiş ve kırsal kesimlerde böyle adlandırılmaktadır.

Nevruz, her şeyden önce İslama dayandırılması yanlış olan, aynı zamanda Alevilikle, Sünnilikle, Bektaşilikle bağdaştırılamayan, Türklerin İslamiyeti kabulünden çok daha gerilere uzanır.

“Uygur Halk Ağız Edebiyatının Esasları” adlı eserde bu bayramın çok eskiye dayandığı,  Kazak, Kırgız, Özbek ve Tatar Türkleri tarafından kutlanıldığı ve Çin halkı üzerinde büyük etkiler yarattığı bilinmektedir. Yine bu eserde merasimin kaide ve kuralları yer almaktadır.

Bu kural ve kaidelere binayen; nevrûz-nâme adı verilen koşak ve beyitler hazırlanır. Nevruzun olduğu gün halk, ibadethanelere, camilere, mescit, takke veya pazar yerlerine toplanırlar. Buralarda dans gösterileri, çeşitli eğlenceler, oyunlar oynanır. Şair ve atışmacılar (koşakcı) aralarında atışırlar. Bu topluluk münasebetiyle gençler şiir yoluyla birbirleriyle muhabbet ederek; kendilerini açarlar. Okuyan çocuklar (okuyucular denilir) nevruz şarkısı söylerler. Öğrenciler ağaçlara yazılan nevrûznâmeleri taşıyarak birbirleriyle değiştirirler. Bu sayede ilme teşvik edilmiş olunur. Cemaat para toplayarak kazanlar kaynatılır. Zengin aileler kendi yaptıkları yemekleri merasim alanına getirirler.

Anadolu’da Mevleviler’de de kutlanan nevruz, “selam” sözüyle başlayan ve yedi ayetten oluşan bir duayla kutlanırdı: “Ey gece ve gündüzün tedbircisi, ey gözleri ve gönülleri başka hale çeviren, ey kudret ve halleri değiştiren! Halimizi en güzele çevir!”

Bektaşilerde ise dergâhlarda toplanılarak, cem ayinleri yapılarak dualarla başlardı. Ve bu dualar genellikle ahlak ve ruh temizliği üzerine olurdu. Dua faslı bittikten sonra herkese süt ikram edilerek, “Nevrûziyeler” okunurdu.

Anadolu’da birçok yerde nevruz, Allah’a secde ve iman ile kutlanırdı. Değişik yerlerde de eğlenceler düzenlenir; evler temizlenir, yemek şölenleri verilir, küs olanlar barışır; suçlular affedilirdi.

Nevruz gününde göze sürme çekildiğinde, bazı hastalıklardan ve özellikle göz ağrısından kurtulunacağına, gusül abdesti alanın o yıl içerisinde hastalıktan uzak kalacağına inanılırdı.

Doğu Anadolu Bölgesi’nde, özellikle Antep ve Diyarbakır’da 21 Mart’ı 22 Mart’a bağlayan gece nevruz olarak kabul edilir. Saati belli olmayan bir vakitte gökte görünen bir kız ve kuş kılığına girmiş bir ermiş nevruz olarak kabul edilirdi. Bu saatlerde uyumayanların dua ve dileklerinin kabul olacağına inanılırdı.

Nevruz olayı hem edebî, hem folklorik yönüyle toplumda çok büyük etkiler yaratmıştır. Merasim gereği olagelenler koşmalara, kopuzlara, türkülere mâl olmuştur. Özellikle Türk-Uygur ağzının gelişmesinde büyük rol oynamıştır.

Nevruz Bayramı, Türkiye’de bir gelenek, Türk Cumhuriyetlerinde ise resmî bayram olarak kutlanırken, 1995 yılından itibaren Türkiye Cumhuriyeti tarafından Bayram olarak kabul edilen bir gün haline gelmiştir

İRAN KÜLTÜRÜNDE NEVRUZ

İran’da Nevruz en önemli bayramdır. İran güneş takvimine göre ilk ay olan Farvardin’in ilk günü olan Nevruz İran’da 5 günlük (20-24 Mart arası) resmi tatil olarak kutlanır. Nevruz’un habercisi olan Hacı Firuz, Hristiyan inancında olan Noel Baba’ya benzer şekilde bu tarihler arasında çocuklara hediyeler dağıtır.

Fars mitolojisine göre Nevruz geleneği, tarihin en son Buzul Çağı’nın bitmesinden hemen önceki günlere yani 15.000 yıl öncesine kadar uzandığına inanılmaktadır. Mitolojik Pers Kralı Cemşid, İndo-İranlıların avcılıktan hayvancılığa ve yerleşik yaşama geçişini temsil etmektedir ve o çağlarda mevsimler insanoğlunun hayatında günümüzdekinden daha yaşamsal bir önem arz ediyordu ve yaşamla ilgili her şey dört mevsim ile çok yakından ilgiliydi.

Zor geçmiş bir kışın ardından gelen bahar, tabiat ananın çiçekler ve yeşillenen bitkiler ile birlikte uykusundan uyanması, sığırların yavrulaması, insanoğlu için büyük bir fırsat ve bolluğun canlanması demekti. İşte böyle bir dönemde Nevruz kutlamalarını başlatanın Kral Cemşid olduğuna inanılır.

Eski İran inancı olan Mecusiliğin elçisi olan Zerdüşt’ün bu bayramı kurumsallaştırdığına inanılmaktadır.

Nevruz günü antik kültürlerden olan Babillilerde ve Yahudilerde farklı isimlerle uğurlu ve önemli sayılmıştır.

AFGAN KÜLTÜRÜNDE NEVRUZ  

Afganistan’da, Nevruz geleneksel olarak iki hafta boyunca kutlanılan bir bayramdır. Hazırlıklar günler öncesinden başlar ve Chaharshanbe Suriden yani Yeni Yıl’dan önceki en son Çarşamba gününden sonra bitmiş olur. Birçok gelenek ve görenek içinde en önemlileri aşağıda sıralananlardır:

Haft Mewa

İran’da hazırlanan Haft Sinnin aksine Afganistan’da Haft Mewayı yani Yedi Meyve’yi hazırlarlar. Haft Mewa, kuru meyvelerden hazırlanarak kendi şurupları içinde sunulan bir çeşit meyve salatası gibidir. Bu 7 meyve; kuru üzüm, Senjed denilen iğde, antep fıstığı, kuru kayısı, ceviz, badem ve eriktir.

Smanak

Buğdaydan yapılan bir çeşit tatlıdır. Kadınlar bu tatlıyı özellikle geceleri bir araya gelerek ve sabahın ilk ışıklarına kadar şarkılar söyleyerek yaparlar. Bu şarkılardan bir tanesinin sözleri: Samanak dar Josh o mā Kafcha zanem – Degarān dar Khwāb o mā Dafcha zanem.

Gul-e Surkh Festival

Türkçedeki tam karşılığı Kırmızı Gül Bayramı’dır. Gül diyerek aslında kırmızı lalelerden  bahsedilmektedir. Bu bayram sadece Mezarı Şerif şehrinde ve yılın ilk 40 günü boyunca laleler gelişirken kutlanan eski bir gelenektir. İnsanlar, ülkenin birçok kesiminden bu bayrama katılmak için Mezarı Şerif’e gelirler. Bu bayram Jahenda Bālā denilen özel bir dini törenle birlikte kutlanır. Bu özel tören birçok Sünni Afgan’ın inancına göre dördüncü halife olan Ali ibn Abi Talib’in mezarının bulunduğu mavi camide yapılır. Kutlamalar, yılın ilk gününde yani Nevruzda camiye bir bez afişin asılmasıyla başlar ve değişik kutlamalar ile lale tarlalarında ve caminin etrafında tam kırk gün devam eder.

Buzkashi

Diğer kutlamalarla birlikte buzkashi denilen ve at üzerinde oynanarak yerdeki bir kafası kesilmiş keçi ya da koyunu yerden alarak rakipten önce hedeflenen alana bırakmak biçiminde oynanan bir oyunun turnuvası da düzenlenir. Buzkashi maçları daha çok Afganistan’ın kuzeyinde ve Kabil’de düzenlenir.

Özel yemekler

İnsanlar nevruz için özellikle de Nevruz arefesinde özel yemekler hazırlarlar. Genellikle, Sabzi Chalaw denen ve pilav ile ıspanaktan oluşan bir yemek hazırlarlar. Bununla birlikte, fırıncılar sadece Nevruza has olan ve adına Kulcha-e Nowrozi denen bir çeşit kurabiye yaparlar. Nevruz için hazırlanan yemeklerden bir diğeri de Māhī wa Jelabī yani kızarmış balık ve Jelabidir ve bu yemek özellikle pikniklerin vazgeçilmez yemeğidir. Afganistan’da, nişanlanmış çiftlerin ailelerinin, Nevruz ve yine diğer bayramlardan olan Ramazan Bayramı ve Beraat Kandilinde, karşı tarafa hediye vermesi ya da özel yemekli bir davet vermesi bir gelenektir.

Erguvan bahçelerine yapılan geziler

Kabilliler Istalif, Charikar ya da çevredeki diğer Erguvan çiçeklerinin açtığı yerlere özellikle yeni yılın ilk iki haftası piknik yapmak için giderler.

Jashni Dehqān

Çiftçilerin bayramı anlamına gelir. Çiftçiler, yeni yılın ilk gününde tarım üretiminin cesaretlendirilmesi için şehirlerin içinde yürürler. Günümüzde özellikle Kabil ya da diğer büyük şehirlerde şehrin önde gelenlerinin de katılımıyla düzenlenir.

BAHAİ DİNİ KÜLTÜRÜNDE NEVRUZ

Bahailer bu bayramı (Naw-Rúz derler) sadece bir bayram olarak değil aynı zamanda dini bir tatil olarak da kutlarlar. Ancak bu kutlama sadece Bahai takvimine göre yeni yılın kutlaması değil aynı zamanda tutmuş oldukları 19 günlük orucun da bitmesinin kutlanmasıdır.

19 günlük (2 Mart – 20 Mart, Bahai takvimine göre Alâ ayı) Bahaî orucunun bitimindeki günün, güneş batışından ertesi günün güneş batışı arasındaki zaman Oruç Bayramı’dır. Bugün aynı zamanda Bahaî yılbaşıdır. Bugünle takvimin son ayı olan Alâ ayı sonra ermiş ve Baha ayının ilk günü başlamış olur. Bundan dolayı bugüne nevruz bayramı adı da verilir.

Bayram güneşin koç burcuna girmesiyle başlar. Bu giriş, güneş batışından bir dakika önce bile olsa, hemen oruç bozulur ve bayram tutulur. Bayram toplantısında Nevruz’a ait levih (Bahai inancındaki Tanrı sözlerinin derlendiği kitap) ve dualar okunur.

NEVRUZ BAYRAMININ RESMİ – GAYRİ RESMİ KUTLANDIĞI ÜLKELER;

Afganistan Afganistan, Arnavutluk Arnavutluk, Azerbaycan Azerbaycan, Bosna-Hersek Bosna-Hersek, Çin Çin, Gürcistan Gürcistan, Hindistan Hindistan, Irak Irak, İran İran, Kazakistan Kazakistan, Kırgızistan Kırgızistan, Kosova Kosova, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti KKTC, Kuzey Makedonya Makedonya, Özbekistan Özbekistan,Pakistan Pakistan, Rusya Rusya, Sırbistan Sırbistan, Suriye Suriye, Tacikistan Tacikistan, Türkiye Türkiye, Türkmenistan Türkmenistan, Ukrayna Ukrayna

“Takkeni al, önüne koy ve düşün.” derdi rahmetli dedem

Hicri Ramazan ayı ile birlikte toplumumuzda bir Ramazan iklimi de esmeye başlıyor. İbadetlere dikkat ediliyor, yardımlaşma ve paylaşma artıyor, insanlar daha da duygusallaşıyor. Bir sihirli değnek sanki sinerji enjekte ediyor.

İnanç ve ilgi düzeyi farklılık gösterse de pek çok insan din olarak İslam’ı daha iyi öğrenme ve yaşama çabasına giriyor. Kur’an-ı Kerim’i okuyorlar, anlamaya çalışıyorlar.

İslam’ın teorisini Kur’an’dan, pratiğini sünnetten öğrenmek en doğru yol. Kur’an asıl, sünnet usuldür. İşin içine gelenekten beslenen hocalar veya her şeye fetva veren dini yarım kişiler girince din kirleniyor, özünden uzaklaşıyor. Bunların dışında bir asılı ve usulü tercih edenlerin duvara toslamaları kaçınılmazdır.

İslam, bize, dinsiz olsa dahi, her insana hakkaniyetli davranmamızı emrediyor, bizse insanları senden benden diye ayrıştırıyoruz, kendimiz gibi düşünenleri ya da bizim mahallede oturanları ön yargıyla her işte haklı görüyoruz. “Muzluma din sorulmaz.” prensibini çiğniyoruz. “Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutun, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Herhangi bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletsiz davranmaya itmesin.” buyruğunu görmezden geliyoruz.

Tevekkül, herhangi bir işte gereğini yaptıktan sonra sonucunu Allah’ın takdirine bırakmaktır. Deveyi sağlam kazığa bağlamak metaforu bilinen bir örnektir. Dinde, tembellik yoktur. Birtakım uyanık Müslümanlar, tembelliğin adını tevekkül koymuşlar, böylece hem dini kirletmişler hem de bu milletin geri kalmasına yol açmışlar.

Nasrettin Hoca’nın “Ye kürküm ye” deyişini hatırlayalım. Dış görünüşe, mal çokluğuna, makam yüksekliğine izzet ve itibar yüklemişiz. Hâlbuki izzet, Allah’ın ölçüsüne göre, takvadadır. Takva, tam teslimiyet, güvendir. Kalpler, ancak Allah’ı zikrederek huzura erer, kişileri ezerek veya kandırarak değil. Veren elin sahibi, alan elin sahibinden üstündür. Bilenlerle bilmeyenler bir olmaz.

Can boğazdan gelir, deriz; fazla yemeyi gerekli görürüz. H3albuki din bize az yemeyi, az uyumayı, az konuşmayı tavsiye eder. Fazla konuşmanın kalbi kararttığını, çok uyumanın bedeni tembelleştirdiğini ve beyni körelttiğini bilmek istemeyiz. Çünkü bilmek, sorumluluk getirecektir.

Dünyada zafer veya başarı diye adlandırılanların İslami anlayışta bir değeri yoktur; sefer vardır, samimiyet vardır, duruş sahibi olmak vardır. Dünyadaki her başarı, oyun ve eğlenceden ibarettir. İnsanoğlu bunun farkında değildir, pek gafildir. Hem de nankördür.

Din, niteliğe önem verir, niceliğe değil. Keyfiyet, kemiyetten mühimdir. İnsanların çokluğu sizi kandırabilir, onlar yanılgı içinde olabilirler. Çokluk, doğruluk değildir her zaman. Çokluğun ölçü alındığı kararlar ve çokluğa dayalı siyasi sistemler hakkaniyet ve adaletten uzaksa İslam’a göre yöntem olarak önerilmez. Devletin dini, adalettir. Toplum liderleri de “senden benden” veya “şucu bucu” taassubuna göre değil, “adalet”teki yetkinliğine, ifa edeceği görevdeki liyakatine göre seçilmelidir.

Havanda su dövmenin, akıntıya karşı kürek çekmenin bir anlamı yok. Din, bize kaderi, ölçüyü, sünnetullahı zorlamanın yanlışlığını, yaradılıştaki ölçüyle uyumlu yaşamamız gerektiğini söylüyor. Bu uyumlu ilişkide kaderin tecellisi, gayrete bağlı. “Kader, gayrete âşıktır.” sözünü çok anlamlı bulurum.

Yaşamak toplumsal, hesap bireyseldir. Herkes kendi hesabını verecektir. Kimin Cennet’e veya Cehennem’e gideceği, bir başkasının yetkisinde değil. Bu yetki bizde olsaydı, kendimiz ve taraftarlarımız dışındaki herkesi Cehennem’e gönderirdik. Biz kendi akıbetimizle ilgilenmek durumundayız, bunun kaygısını çekmek ve buna göre dünya hayatımızı tanzim etmek mecburiyetindeyiz.

İslam, beşeri insan yapmak için indirilmiş bir dindir. İnsanlığın kadar dindarsın, Müslümansın. “Komşusu açken tok uyuyan bizden değildir.”, “Sağ elin verdiğini sol el duymayacak.”, “Bir insanı öldüren, bütün insanlığı öldürmüş gibidir.” prensipleri, bunlar gibi pek çok ilke ve direktif, iyi insan olmakla ilgilidir. İyi insan olmayanın dindarlığı da zayıftır, belki de yok hükmündedir.

Din, bize ne olmamız veya hangi mesleği icra etmemiz gerektiğini söylemez, dosdoğru insan olmamızı telkin eder, emreder. Ne tür bir kıyafet giymemiz gerektiğini de söylemez, ancak örtmemiz gereken yerleri söyler. Kıyafetin formu zamana, çevreye, geleneğe göre değişir. Önemli olan kişinin hicap edilen yerlerinin görünmemesidir. Dünya hayatında kişiye değer katan meslekler, İslam’a göre sadece bir iş bölümüdür. Ne olursa olsun, mesleğini hakkıyla yerine getiren kişi, kariyeri en yüksek kişiden daha kıymetlidir.

İndirilen din ile yaşadığımız din arasındaki derin uçuruma yuvarlanmamak için Ramazan mevsimi iyi bir fırsat. Durup ses dinlemek ve silkelenmek gerek. Mezarlıklar, dünya gemisini yalnız kendisinin idare edebileceğini zanneden kaptanlarla dolu. “Takkeni al, önüne koy ve düşün.” derdi rahmetli dedem.

Mekanı Cennet ola dedemin tavsiyesine uyalım mı?

Kırım Türklerinin Millî Mücâdelesi

Her şeyden önce bir hakîkati belirtmek gerek: Yeryüzünde ‘Tatar’ olarak isimlendirilebilecek bir millet, bir ırk, bir kavim ve hatta bir kabile yoktur.  Kırım’da ve adı ‘Tataristan’ olmakla birlikte, Eski Kazan Hanlığı topraklarında yaşayan Türkler, 1241-1502 yılları arasında hüküm süren Altın Orda Hanlığı’nda ve hanlığın dağılmasıyla kurulan küçük hanlıklarda yaşayan Cengiz Han soyundan gelen ve Müslüman olduktan sonra Türkleşen insanları ‘Türk’ olarak anmak gerek. Bu hakîkati ilk defa dile getiren ilk insan; 1911-1980 yılları arasında yaşayan Dr. Mustafa Edige Kırımal’dır. Onun yazdığı eserin adı da: ‘Kırım Türklerinin Millî Mücâdelesi’dir.  Bu kitap; Kırım Türklerinin hürriyet, demokrasi ve millî istiklâl yönünde târihî adımlar attığı, Bağımsız Kırım Cumhuriyet’nin kurulduğu 1917-1918 dönemini en derinden inceleyen âbidevî bir eserdir.

Birkaç cümle ile özetlemek gerekirse, belirtilen yıllarda Bolşevik ihtilâli ile Rusya Türklerini yönetimi altında ezmeye çalışan Rus Çarlığının yıkılması üzerine Rus ülkelerinde yaşayan Türkler, millî varlıklarını yeniden inşa etmek ve geliştirmek maksadıyla harekete geçti. Hareketin alt yapısı, Çarlık döneminde Gaspıralı İsmâil Bey (1851-1914) tarafından yayınlanan Tercüman Gazetesi ve ‘Dilde, Fikirde, İşte Birlik’ sloganı ile oluşturulmuştu. 

25 Mart 1917 târihinde Kırım’ın şehir, kasaba ve köylerinden gelen 1500 kadar temsilcinin iştirâki ile Akmescid şehrinde ‘Kongre’ adı ile toplandı. Alınan kararlar neticesinde Komite Başkanlığına Numan Çelebi Cihan getirildi. Böylece Kırım Cumhuriyeti kuruldu.

Dr. Mustafa Edige Kırımal 17,5 X 24 santim ölçülerinde sert kapak ciltli 342 sayfalık kitapta Kırım Cumhuriyeti’nin kuruluşunu anlatıyor.

Eserde yer alan konulardan bâzılarının başlıkları:

*Kırım Türklerinin Millî ve Kültürel Yeniden Doğuş Dönemi ve İsmail Bey Gaspıralı’nın Faaliyetleri. *1900-1916 Yıllarında Kırım Türkleri Arasındaki Yeni Millî Cereyanlar. *Devrim Döneminde (1917-1918) Kırım Türklerinin Millî Hareketi. *Mahalli Özerkliğin Gerçekleştirilmesi Mücâdelesi. *Millî Bağımsızlık Dönemi. *Bolşevik Darbesinin Sonuçları ve Kırım Türkleri Kurultayının (Millî Kurucu Meclis) Toplanması. * Kurultayın Çalışmaları. *Dış Ülkeler ile İlişkiler. *Bolşevikler ile İlk Çatışmalar. *Bolşevik Hâkimiyeti Döneminde Kırım Türklerinin Millî Direniş Hareketi (Ocak- Nisan 1918). *Kırım Türklerinin Bağımsız Devlet Kurma Mücâdelesi (Nisan-Haziran 1918). *Alman İşgali Sırasında Kırım’ın Bağımsızlığı (25 Haziran – 16 Kasım 1918). *Kırım Devleti’nin İç Durumu. *Kırım Devleti’nin Dış Ülkeler ile İlişkileri. *Ukrayna ile İlişkiler ve Merkez Radası’nın Saldırganlığı. *Kiev’de Görüşmeler. *Türkiye ve Dış Ülkelerdeki Kırım Türkleri ile İlişkiler. *Beyaz Gönüllüler Ordusu İşgali Sırasında Kırım Türklerinin Millî Mücâdelesi (16 Kasım 1918 – 1 Kasım 1920). *Bolşevik Hâkimiyeti Altındaki Kırım (1920-1941). *Kırım Türklerinin 2. Dünya Savaşı Sırasındaki Millî Mücâdelesi (1941-1945). *Türk Halkının Kırım’dan Zorla Göç Ettirilmesi ve Kırım Türklerinin Gayretleri.

Kırım Türkleri Çarlık Rusya’sı döneminde; İsmâil Gaspıralı Bey’in gönüllere yerleştirdiği hürriyet ateşinin verdiği güç ve heyecanla, bağımsızlık idealine ulaşmak için mücâdele ediyordu. Sağlık ve eğitim hizmetlerinin aksamasından, ağır vergilerden şikâyet ederek yönetimi yıpratmaya çalışıyordu. Komünist idârenin, ellerinden aldığı toprakların sâhiplerine iâde edilmesi meselesini dâima gündemde tutuyorlardı. Bu maksatla gizli cemiyet kurmuşlardı.

Kurulan komitenin temsilcileri, Berlin, Viyana, Budapeşte ve Sofya’ya seyahat ederek buralardaki hükümetlere Kazan, Türkistan ve Kırım Türkleri adına imzalanmış birer muhtıra veriyorlar. Muhtırada Rusya Türklerinin durumları anlatılıyor ve Türk yurtlarının Rusya’dan ayrılarak bağımsızlığa kavuşturulması talep ediliyordu.

Heyet üyeleri aynı şehirlerde bir takım propaganda yazıları dağıtıyorlar ve konferanslar veriyorlar. Aynı zamanda Avrupa’nın tarafsız memleketlerine ve itilaf devletlerine de mürâcaat ediyorlar. Sonra Rus boyunduruğu altında yaşayan bütün yabancı milletlerin temsilcileri ile birlikte Amerika Birleşik Devletleri’ne başvuruyorlar. Bütün bu faaliyetleriyle Rusya Türkleri, Avrupa ve Amerika’yı Rusya’daki millî hareketlerden haberdar ediyor ve Kırım Türklerinin dâvâsı, milletlerarası bir sahaya intikal ettiriliyordu.

Çalışmalar Kırım dâhilinde de imkân ölçüşende devam ediyordu. Maksatlarına hizmet edecek şiirler, destanlar, hikâyeler yazılıp çoğaltılıyor, gizlice dağıtılıyordu. Yakalananlar Sibirya’ya sürgüne gönderiliyor, bir daha kendilerinden haber alınamıyordu. Buna rağmen kimse mücâdeleden yılmıyordu. Sovyetler Birliği’nin ilk yıllarında Moskova yönetiminin henüz duruma hâkim olamayışından faydalanmak isteyen Kırım Türkleri Kırım Demokratik Cumhuriyeti’ni kurdu.

Erol Uğur’un Almanca aslından Türkçeye tercüme ettiği Kırım Türklerinin Millî Mücâdelesi isimli eserinde Dr. Mustafa Edige Kırımal bütün bu çalışmaları ve bu cumhuriyetin kuruluşunu anlatıyor.

Kırım Türklerinden, Kırım dışında olmalarına rağmen bu çalışmalara katılan en faal isimler; Türkiye’den Numan Çelebi Cihan, Cafer Seydahmet Kırımer, Müstecip Ülküsal, Yusuf Akçura,  Almanya’da Mustafa Edige Kırımal, Rusya’da Abdülaziz Efendi, Kazan’da Ayaz İshaki, Ukrayna’da Ahmet Özenbaşlı ve diğerleri…

Eser, Kırım yarım adasının coğrafî konumu, demografik yapısı, 1783 yılında Ruslar tarafından işgal ve ilhak edilmesi bilgileri ile başlıyor. 3.000.000 – 5.000.000 civarında olan Kırım nüfusunun; katliam, sürgün ve ağır baskılardan kurtulmak isteyenlerin son çâre olarak başvurduğu göçler sebebiyle 1980’li yılların başında 280.000’e düştüğü belirtiliyor. İkinci Dünya Savaşı’nda Almanlarla işbirliği yaptığı iddiasıyla Kırım Türkleri topyekûn sürgün edilmişti. 1990’lı yıllarda başlayan vatana dönüşlere rağmen, hâlâ Özbekistan’da, Rusya’da, Romanya’da yaşayan Kırım’ın yerli halkından Türkler vardır.  

7 Nisan 1917 târihinde Akmescit’te Bütün Kırım Müslümanları Kongresi toplanmıştır. Bu toplantıya Kırım’ın çeşitli il, ilçe ve köylerinden 1500 fazla kişi katıldı. Toplantıda en aktif olanlar Vatan Cemiyeti’nden Seyitcelil Hattat, Ablakim İlmiy, Asan Sabri Ayvazov gibi milliyetçilerdir. Toplantıda Kırım Müslümanları Merkezi İcra Komitesi belirlenmiştir. Numan Çelebicihan komitenin başkanı ve Kırım Müftüsü, Cafer Seydamet Kırımer ise Rusya Hükûmetinin ellerinde olan Vakıf Komisyonu’nın başkanı seçilmiştir.

Kırım Halk Cumhuriyeti, her ne kadar Kırım Türklerinin oluşturduğu Kurultay teşebbüsüyle kurulmuş olsa da yarımadada yaşayan bütün etnik kimliklerin eşitliğine dayanmaktaydı. O dönemde nüfusun çoğunluğu %42 ile Ruslardan oluşmaktaydı. Rusların hâricinde yarımadada Ukraynalılar (%11), Ermeniler ve Yunanlar da yaşamaktaydı.

Kırım Hanlarının Tarak Damgalı mavi bayrağı cumhuriyet bayrağı oldu. Numan Çelebicihan’ın ‘Ant Etkenmen’ şiiri millî marş olarak kabul edildi.

Kurultayda kabul edilen Ant Etkenmen marşının Türkiye Türkçesi ile yazılışı:

Ant etmişim milletimin yarasını sarmaya,

Nasıl olur da, iki kardeş birbirini görmesin?

 Onlar için üzülmesem, kaygılanmasam, yaşasam,

Gözlerimden akan yaşlar derya deniz kan olsun!

Ant etmişim şu karanlık yurda ışık saçmaya, 

Nasıl olsun bu zavallı kardeşlerim çürüsün? 

Bunu görüp bunalmazsam, üzülmesem, yanmasam,

Yüreğimde kara kanlar kaynamasın, kurusun!

Ant etmişim, söz vermişim millet için ölmeye,

  Bilip, görüp milletimin gözyaşını silmeye. 

Bilmeden, görmeden bin (yıl) yaşasam, kurultaylı han olsam,

  Gene bir gün mezarcılar gelir beni gömmeye

***

Ukrayna, Kırım Halk Cumhuriyeti’ni tanımıştı Rusya İhtilâl Komitesi ise Karadeniz Filosu’nun gemilerini Akyar’dan Gözleve’ye, Yalta, Kefe, Kerç ve diğer şehirlerine yollayıp Cumhuriyet askerleriyle savaşıyordu. Savaş 16 Ocak’tan Şubat’ın başına kadar Akyar ve Bahçesaray yakınlarında devam etti. Kırım ordusunun bazı bölgelerde 3, bâzı bölgelerde 10 katı askere sâhip  40.000 kişilik Bolşevik ordusu duruma hâkim oldu. Ruslar Kırım devletinin yıkıldığını ilân ettiler. Kırım Halk Cumhuriyeti Hükûmeti’nin başkanı Numan Çelebicihan, Akyar’da 23 Şubat 1918 târihinde şehit edildi. Cesedi, Karadeniz’in karanlık sularına atıldı.

Ancak Kırım Türkleri mağlûbiyeti kabul etmediler.

Bütün bu bilgiler, Mustafa Edige Kırımal’ın telif ettiği kitapta, Erol Uğur’un temin ettiği belgelerle birlikte bütün teferruatı ile birlikte yer alıyor.

Eserden alınacak dersler vardır: İnsanlar doğup yaşadıkları topraklara sâhip çıkabilmek için devlet kurmaları, kurdukları devleti yaşatmak için herkes kanının son damlasına kadar mücâdeleyi göze almalıdır.  Kimse, kimseye vatan bağışlamaz. Dün böyle idi. Bu gün de öyledir.

27 Ocak 1918 – 25 Mayıs 1918 târihleri arasında  4 ay müddetle en vahşi bir şekilde Kırım Türklerini imha siyâseti güden Bolşevik rejimi altında millî mukavemet devam etti. Kırım Türkleri bundan sonra da millî hayatlarını yeniden kurmak için memleket dışında olduğu kadar memleket içinde de çalıştılar ve teşkilatlandılar. Böylece millî bağımsızlık uğrunda yeni bir mücâdele safhası başladı. 16 Mayıs 1918’de Kırım Millî Kurultayı yeniden toplandı. Ve nihayet, Alman işgal makamlarının güttükleri siyâset icabı olarak, Kırım’da yaşayan çeşitli milletlerin temsilcilerinin iştirakiyle 25 Haziran 1918’de Kırım koalisyon hükümeti kuruldu. Bu hükümetin başında Lehistan’da yaşayan Kırım Türklerinden General Süleyman Sulkiyeviç vardı. Dışişleri bakanı Cafer Seydahmet Kırımer idi. Sulkiyeviç hükümetinin sonuna kadar bağlı kaldığı ana fikir, Kırım’ın bağımsızlığını korumak olmuştur. Almanya başlangıçta bağımsız bir Kırım devletinin aleyhinde iken Kırım Dışişleri Bakanı Berlin’e gitti. Osmanlı sadrazamı Talât Paşa’nın sert müdâhalesini sağladı ve Almanya Kırım’ın bağımsızlığını kabul etmek mecburiyetinde kaldı. Talât Paşa 8 Ekim 1918’de sadrazamlığı bırakıp Almanya’ya sığınınca, Alman hükümeti tekrar Kırım aleyhine döndü.  Kırım Türklerinin son direnişçileri de şehit düşünce Kırım Rusların oldu.

11 Kasım 1920’den sonra Moskova tarafından görevlendirilen Macar Komünist Bela Kun, Kırım’da kanlı bir rejim kurdu. 3000 kişiden oluşan direnişçileri de kısa zamanda bertaraf etti.

Buna rağmen Kırım’ın bağımsızlık savaşçıları, gizli teşkilât hüviyeti ile İkinci Dünya Savaşı’na kadar mücadeleye devam ettilerse de 18 Mayıs 1944’te Kırım Türkleri topyekûn sürgüne gönderilip Kırım’da tek bir Türk kalmayınca… ümit kapılarının tamamı kapanmıştı. Kırım Türklerinden boşalan evlere Ruslar ve 3000 kadar Musevi yerleştirildi.

Kırım Türklerinin vatanseverlik idealleri yok dilememişti. Sürgün yerlerinde kadere rıza gösteren tutumları kısa zamanda değişti. Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu; ‘Ben milletime köle muamelesi yapan bir devletin ordusunda askerlik yapmam’ diyerek isyan bayrağını açtı. Kırım Türklerinin tamamı ona destek verdi. Sonunda dünya târihinde eşi benzeri görülmemiş bir zafere ulaşıldı: Kırım Türkleri, vatan Kırım’a dönüş hakkını elde etti. Aylarca soğukta ve fırtınada naylon çadırlarda kaldılar. Aileler evlerini kendileri inşa etti. Kırım ezelî vatandı, ebedî vatan hâline getirildi. Rahat nefes almaya başlamışlardı ki…  17 Mart 2014 tarihinde Rusya devlet başkanı Vladimir Putin Rusya’nın Kırım’ı ilhakını onaylayan imzayı attı ve Kırım resmen Rusya’nın bir vilâyeti hâline getirildi. Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu ile yardımcısı Rifat Çubar’ın 5 yıl süre ile Kırım’da girişleri yasaklandı.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.      

  İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr 

Dr. MUSTAFA EDİGE KIRIMAL 1911 yılında Kırım’ın Bahçesaray şehrinde dünyâya geldi. 1980 yılında Almanya’nın Münih şehrinde vefat etti. Kırım Türklerinin, Kırım dışında yaşayan liderlerindendi. Babası Mustafa Şinkiyeviç, Polonya yaşayan Kırım Türklerindendir. Aile Birinci Dünya Savaşı öncesinde Kırım’a yerleşmişti. İlköğrenimine Yalta yakınlarındaki Dereköy’de başladı, daha sonra Yalta’daki Rus Lisesine devam etti. Yükseköğrenimini Akmescit Pedagoji Yüksek Enstitüsü’nde tamamladı. Sovyet baskısının artması üzerine önce Azerbaycan’a kaçtı. Daha sonra da İran’a geçti. İran üzerinden 1932 yılında İstanbul’a gelen Kırımal, burada Cafer Seydahmet Kırımer ile buluştu. İki yıl sonra Litvanya’nın başşehri Vilnius’da yaşayan ve Polonya Müslümanlarının müftüsü olan Yakup Şinkiyeviç’in yanına gitti. 1939 yılında Vilnius Üniversitesi’nin Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde öğrenimini tamamlayan Mustafa Edige Kırımal, Polonya’ya üniversite tahsili yapmaya giden Kırımlı gençlerle birlikte bir teşkilat kurdu. Kırım Türklüğü için çalışmalara başladı. Bu dönemde Lehçe dergilerde ve o dönemde Dobruca’daki Emel Dergisi’nde makaleleri yayımlandı. 1939 yılının Mayıs ayında Polonya doğumlu Aymelek Hanım ile evlendi. Almanya’nın 1939 yılında Polonya’ya saldırması üzerine 22 Ocak 1940’ta Aymelek Hanım ve hemşehrisi Murat Yakupoğlu ile birlikte Berlin üzerinden İstanbul’a döndü. Ukrayna ve Kırım’da, 1941-1944 yılları arasında yaşanan Alman işgali döneminde Kırım Millî Merkezi’nin görevlendirmesiyle Müstecip Ülküsal ile Kırım’a gitme teşebbüsünde bulundu ise de aylarca beklemesine rağmen izin alamadı. Nihayet 1942 yılının Kasım ayında bir ay gibi sınırlı bir müddet için izin alınabildi ve Akmescit’e giderek Müslüman Komitesi’nin üyeleri ile görüştü. Kırımal, Almanya’da bulundu ve Kırımlı savaş esirleri ile ilgilendi. İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinin ardından Almanya’da kaldı ve Münster Üniversitesinde ‘Kırım Türklerinin Millî Mücâdelesi’ konulu tezi ile doktor unvanına hak kazandı. 1954 yılında Münih’te kurulan Sovyetler Birliği’ni Öğrenme Enstitüsünde Kırım Millî Merkezi temsilcisi olarak Kırım Türklerinin haklarını ve haklı mücadelesini savunmaya devam etti. Kendi çıkardığı ‘Dergi’ isimli mecmuanın sorumlu müdürlüğüne, enstitünün ve mecmuanın kapandığı 1972 yılına,  1977 yılında hastalanıncaya kadar da Paris Bloku’nda Kırım Millî Merkezi temsilciliği görevine devam etti. 22 Nisan 1980’de Münih’te ebedî âleme göçtü. Batı Avrupa Kırım Türkleri Dayanışma ve Kültür Merkezi’nin girişimi ile naaşı 2007 yılında Kırım’a nakledildi. 18 Mayıs 1944 yılında Stalin’in Kırım Türklerini sürmesinin 63. yıl dönümü olan bir başka 18 Mayıs günü Kırım’da yapılan mitingi müteakip Dr. Mustafa Ediğe Kırımal’ın naaşı Bahçesaray’da bulunan İsmail Bey Gaspıralı’nın mezarının yanında toprağa verildi.

Hekimler ve14 Mart Tıp Bayramı

“Beni Türk hekimlerine emanet ediniz.” M. Kemal Atatürk

Hekimlerimiz ve tüm sağlık çalışanlarımız için 14 Mart anlamlı bir gündür. Bu sebeple 14 Mart’ın içinde olduğu hafta, tabip odalarımızca Tıp Bayramı olarak kutlanmaktadır. Kocaeli Tabip Odası bu haftayı çeşitli etkinliklerle kutlarken Yunus Emre Kültür Merkezinde, mesleğinde 25,40 ve 50. yılını dolduran hekimlere çiçek ve plaket töreni düzenlemiştir. 50. Yıl plaketi alanlardan biri olarak şahsıma da bir mutluluk yaşatmıştır. Ayrıca çalışmakta olduğum Atakent Cihan Hastanesi de 14 Mart sebebiyle tertiplediği yemekli bir toplantıda tebrik ve çiçek takdimiyle güzel bir anı yaşatmış olup, bu tarihle ilgili bir konuşma talep etmişlerdir.

Niçin 14 Mart?

Bu tarih ülkemizde yeni anlayıştaki hekimlik eğitiminin başlangıcıdır. 1800’lerde Sultan III. Selim’in hekimbaşı olan Mustafa Behçet Efendi, o günkü hekim ve cerrahlardaki eksikliği görüp sultandan, bilgi ve beceri yönünden daha eğitimli hekimlere ihtiyaç olduğunu işaretle yeni bir eğitim kurumu gerekliliğini bildirir. O günkü dini fetva makamlarının Türk ve Müslüman gençlerinin anatomi ve kadavra eğitimi almalarının dinen doğru olmayacağı fetvası sebebiyle başarılı olamaz. Dini anlamdaki bu yanlışlık Sultan II. Mahmut döneminde aşılıp 14 Mart 1827’de yeni anlamda hekim ve cerrah yetiştirmek üzere Tıbbiye-i Şahane açılır. Bu tarih yeni anlamda tıp eğitiminin başlangıç tarihidir.

14 Mart’ın bayram hüviyetine kavuşması ise 14 Mart 1919 tarihine tekabül etmektedir. 1919’da İstanbul İngiliz, Fransız, İtalyan, Yunan askerleri tarafından işgal altındadır. İstanbul Boğazımız bu ülkelerin harp gemileri ile doludur. Bu işgalde Haydarpaşa’daki iki kuleli tıbbiye binası da işgal kuvvetleri tarafından karargâh olarak seçilen yerlerdendir. O gün bu binanın iki kulesi arasına 3. sınıf tıbbiye öğrencisi Hikmet önderliğindeki okul öğrencileri, nöbetçi askerleri aşıp büyük bir Türk bayrağı asarlar. Bu olay işgalcileri çok rahatsız ederken, İstanbul halkı için çok gurur verici ve umutlandırıcıdır. Tıbbiye öğrencileri tutuklanıp hapse atılırlar. O zamanın yöneticileri 14 Mart tarihinin okul kuruluş günü olduğu ve bu etkinliğin o sebeple yapıldığını söyleyip öğrencileri serbest bıraktırırlar. İşte bu olay 14 Mart’ın Tıp Bayramı olarak kutlanmasının diğer gerekçesi olur.

Tıbbiyeli Hikmet daha sonra Sivas kongresine gençlik temsilcisi olarak katılmıştır. Burada İngiliz ve Amerikan mandacılık fikrine karşı tam bağımsızlık yanlısı konuşması ile M. Kemal Paşanın da dikkatini çekmiştir. Hikmet ve arkadaşları daha sonra Kurtuluş Savaşına iştirak etmişlerdir. Bu öğrencilerden şehit olmayanlar madalyaları ile eğitimlerini tamamlayıp hekim olarak insanlarımızın sağlık hizmetlerine koşmuşlardır. Doktor Hikmet 1940’ta Tabip Subay olarak gönüllü Sarıkamış’a gitmiş, orada tüberküloza yakalanmıştır. O gün için tedavisi zor olan bu hastalıktan kurtulamayarak 1945’te vefat etmiş olup, Karacaahmet mezarlığında yatmaktadır. 2017 yılında Balıkesir Tabip Odasınca, doğum yeri olan Savaştepe’de adına bir anıt yapılmıştır. Balıkesir Tabip Odası her sene burada bir anma yapmaktadır. Doktor Hikmet sanatçı/spiker Orhan Boran’ın babasıdır.

Hekimlik, verdiği hizmet şekli ve insan ilişkileri sebebiyle bulunduğu toplumlarda hep saygınlık görmüş bir meslektir. Türk hekimleri insanımıza sevgi, saygı, hoşgörü ve doğru bilgilenme ile sağlık hizmeti verirken, 80’li yıllara kadar siyaset dâhil sosyal alanlarda da öncü rol almış bir konumda olmuşlardır. Doktor Hikmet Boran ve arkadaşlarını rahmet ve minnetle anarken, sağlık ordumuzun tüm çalışanlarına şükran duygularımla nice 14 Mart Tıp Bayramı kutlamalarını dilerim.

Emanetçiler Mallarını Açıklasın

CHP Ankara Büyükşehir Belediye Başkan adayı Mansur Yavaş’ın mal varlığını açıklamasından sonra AKP’nin ve MHP’nin ortak adayı Turgut Altınok da mal varlığını açıkladı. Bu mal beyanının çeşitli yönlerden tartışması yapılıyor.

Benim açımdan önemli gördüğüm hususları açıklamadan önce kısaca Turgut Altınok hakkında derlediğim bilgileri özetleyelim:

TURGUT ALTINOK 1994 yerel seçimlerinde MHP’den, 1999 yerel seçimlerinde ise FP’den Keçiören Belediye Başkanı seçildi. 2004 yerel seçimlerinde AK Parti’den Keçiören Belediye Başkanı oldu. 2019’da yeniden AK Parti’den Keçiören Belediye Başkanı seçildi.

Turgut Altınok 4 dönem (20 yıl) belediye başkanlığı yapmış. Altınok, Belediye Başkanı seçildikten 2 sene sonra, dışarıdan Keçiören Kalaba lisesinden diploma almış.

Keçiören Belediyesi’nin resmi sitesinde yer alan bilgiye göre de “Yükseköğrenimini uluslararası hukuk alanında yapan Altınok, Azerbaycan Uluslararası Vektör İlim Merkezi ve Kazakistan Abay Devlet Üniversitesi`nden ‘Profesör’ payesi aldı.”

Çok eski bir arkadaşı olan gazeteci Yavuz Selim Demirağ, Turgut Altınok’un “hukuk diploması aldığı Bakü’deki üniversitenin Fetöcülerin olduğu ve devlet tarafından kapatıldığı” bilgisini veriyor.

Anlaşılan, Turgut Altınok orta ve yüksek öğretim diplomalarını öğrenci olarak okula devam etmeden almış. Profesörlüğü de “fahri profesör” denilen bir taltif unvanı olsa gerektir.

********************************

“Allah’ın Emanet Ettiği” Malların Listesi

Turgut Altınok mal beyanını açıklamakta oldukça çekingen davrandı. “Mülk bizim değil Allah’ın, hepsi Allah’ın, biz emanetçisiyiz” diyerek geçiştirmeye çalıştı.

Ama rakibi Mansur Yavaş “galiba dairelerini saymakla uğraşıyor” diye sıkıştırınca, Altınok uzunca bir liste tutan mallarının listesini verdi.

Altınok’un açıklamasından 22 tane arsa, 13 tane ev, 25 tane tarla, 1 benzin istasyonu, aile şirketinin (184 daire ve 12 dükkanından) kendi payına düşen 67 daire, 4 dükkanı olduğu görülüyor.

Turgut Altınok bütün bu taşınmazların anne ve babasından kaldığını veya 1987 yılından önce aldığını, o zamandan sonra malvarlığında artış olmadığını iddia ediyor. Anne ve babanın bu serveti nasıl edindiği herhalde ileride açığa çıkacaktır.

Ama çoğu kişi “Allah’ın bu kadar malı neden bir kuluna emanet ettiğini” anlayamadıklarını söylüyor. Bu “emanetlerin” gelirleri “fakir fukaraya, garip gurabaya” harcandıysa Altınok’un “mal Allah’ın biz emanetçiyiz” sözüne hak veririz.

****

Gazeteci Murat Ağırel, Altınok’un açıkladığı taşınmazlar üzerinde bir çalışma yapmış. “Beyan ettiği arsaların büyüklüklerinin toplam 6 milyon metrekare! Yani 6 bin Dönüm! 6 Kilometrekare! Monako’nun yüzölçümünden büyük…” diyor.

Altınok’un mal beyanında çok önemli EKSİKLİKLER olduğu vurgulanıyor:

Açıklanan beyanda sadece taşınmazların adı ve yeri var. Bu taşınmazların büyüklükleri ve ederleri açıklanmadı. Banka hesaplarında ne kadar TL, döviz, altın vd yatırım araçları bulunduğu, kira gelirleri, araç, banka haricinde bulunan altın, döviz, ziynet eşyalarına dair bilgi verilmedi.

“Acaba başka illerde Gayrimenkul şirketi adına devam eden inşaatlar var mı? Devam eden inşaatlarda kaç yüz daire yapılacak?” sorusunun cevabı da açıklamada yok.

Ayrıca yetişkin evlatlarının üzerinde olan taşınmazlar ve diğer varlıklar hakkında da bilgi yok. Altınok ailesinin çok sayıda benzinliği olduğu fakat sadece Turgut Altınok’un üzerinde görünen bir tanesinin açıklandığı iddia ediliyor.

Mansur Yavaş’ın rakibinin servetinin kaynağı hakkında bir takım bilgilere sahip olduğu anlaşılıyor. Bu yönüyle rakibini zor duruma düşüren Yavaş’ın eksik olan bilgilerin açıklanmasını isteyeceğini sanıyorum.

********************************

Çok Mal Haramsız…

Dilimizde “çok mal haramsız, çok laf yalansız olmaz” diye bir atasözümüz var. Ama edinilen servet meşru yollardan elde ediliyorsa diyecek bir sözümüz olamaz. Kapitalist sistemde zengin olmak kusur değildir. Zaten üretim veya ticaret yaparak daha büyük zenginliklere erişmiş olanların serveti tartışılmıyor. Demek ki servetin kaynağı önemli.

Biz “nereden buldun yasası” veya “siyasi etik yasasını” çıkarmayı başaramamış bir ülkeyiz.

Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu (AK Parti Genel Başkanı olduğu sırada) “İMAR VE SİYASİ ETİK YASALARI çıkarmaya çalıştığını ama bunların çıkarılmasının engellendiğini“ anlatmıştı.

O dönemde AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve halen Gelecek Partisi Genel Başkan Yardımcısı olan Selçuk Özdağ, eski bir açıklamasında, “Cumhurbaşkanı Erdoğan, Başbakan Davutoğlu’na müdahale etti. Neticede bu yasalar çıkarılamadı. Türkiye’de ‘nereden buldun yasası’ çıkarılsa çok sayıda siyasetçi, bürokrat ya da belediye başkanı malvarlıklarının izahını yapamaz” demişti.

Turgut Altınok’un malvarlığı tartışmasının “NEREDEN BULDUN YASASI” çıkarılması için yeni bir fırsat olarak değerlendirilmesini dilerim.

Böyle bir yasa çıkarılmazsa “SİYASETİN FİNANSMANI” konusunun demokrasimizin var olan seviyesini de sürekli aşağıya çekmesinin önüne geçemeyiz. Yasal bir denetim sistemi olmayınca, siyaset devlet gücünü kullanarak zenginleşmeye çalışanların rağbet ettiği ve sadece zengin olanların seçilecek yerlere gelebildiği bir alana dönüşüyor.

Devlet kurumlarını veya belediyeleri ele geçiren partilerin kamu kaynaklarını partilerine aktarması bizde herkesin bildiği sırdır. Bu yol açılınca şahısların payını alması da normal karşılanıyor.

Mevcut durumda önemli olan ilk husus, kamu görevlilerinin makamlarından aldıkları gücü şahsı veya yakınlarının zenginleşmesi için kullanıp kullanmamasıdır. Mal beyanları bunun için istenir. Ancak resmen açıklanmayan beyanların alınmasının bir faydası olmamaktadır.

Mansur Yavaş ve Ekrem İmamoğlu’nun açıklamasından sonra Turgut Altınok’un da mal beyanını açıklaması iyi bir başlangıçtır. Turgut Altınok’un beyanındaki banka hesabı, ziynet, döviz vs. kalemleri de tamamlaması, İstanbul AKP adayı Murat Kurum’un ve diğer bütün adayların mal beyanında bulunması gerekir.

Ayrıca adayların TV’lerde karşılıklı olarak tartışabildiği, malvarlıkları dahil her konuyu konuşabildikleri, bir demokrasi seviyesine geldiğimizi görmek istiyoruz.

Çanakkale Zaferi Devlerin Savaşı

Çanakkale Muharebeleri’nden Mustafa Kemal Atatürk’ü silmek isteyen tarih nankörleri, planlı ve sürekli bir tarih yazma yarışına girdi. Evliyaların Çanakkale Muharebeleri’nde düşmanı yendiğini; cübbelilerin, yeşil sarıklıların Türk askerini koruduğunu iddia eden bir tarih oluşturma gayreti mantar gibi türedi. Tarihi belgeler ve savaşa katılan yabancı askerlerin yazdıkları, Mustafa Kemal’e dünyada imrenilecek bir komutanlık rolü verir. Ve Mustafa Kemal’in doğum yeri Çanakkale Kemalyeri’dir…

1- Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’nda savaştığı cepheler.

Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşı’nda Kafkas, Kanal (Mısır), Suriye-Filistin, Irak, Hicaz-Yemen, Romanya-Makedonya-Galiçya ve Çanakkale cephelerinde savaş halindeydi.

Kafkasya cephesinde Rusya’yla, Kanal cephesinde İngiltere’yle, Suriye-Filistin cephesinde İngiltere’yle, Irak cephesinde İngilizlerle, Hicaz-Yemen cephesinde İngiltere’yle, Romanya-Makedonya-Galiçya cephesinde Rusya, Romanya ve Fransa ile Çanakkale cephesinde İngiltere ve Fransa’yla ile savaşmıştır.

2- Çanakkale Muharebeleri savaş tarihinde neden çok önem taşır?

Çanakkale Muharebeleri ya da Gelibolu Harekâtı, tarihte o ana kadar yapılan en büyük amfibi harekâttır. İkinci Dünya Savaşı’nda Müttefik kuvvetlerin yaptığı Normandiya Çıkarması’ndan önceki en büyük çıkarmadır.

Çanakkale Harekâtı, başta Balkan Savaşı olmak üzere, uzun süren askerî yenilgiler döneminden sonra küçülen, yıkılış döneminde bulunan, önemli moral ve itibar kaybına uğrayan Osmanlı Devleti’nin kazandığı ilk büyük cephe savaşıdır.

Balkan Savaşı’nda büyük felaket yaşayan Türk Ordusu, Çanakkale zaferiyle küllerinden doğmuş ve gelecekte Millî Mücadele için gerekli ruhun var olduğunu göstermiştir.

Çanakkale Zaferi, Millî Mücadelenin ve Cumhuriyet’in önsözüdür. Mustafa Kemal, Çanakkale’de Millî Mücadele’nin çekirdek kadrosunu oluşturur. Çanakkale, Mustafa Kemal’in tarih sahnesine ve Türk Milleti’nin huzuruna çıktığı devler savaşıdır. Türk Milleti, Çanakkale’de Anafartalar Kahramanı ile tanışır. Bu açıdan, Mustafa Kemal’in doğum yeri Çanakkale’de Kemalyeri’dir. Kemalyeri, Mustafa Kemal’in muharebenin başında gözetleme yerine verilen isimdir. Eğer Çanakkale zaferle sonuçlanmasaydı, Millî Mücadele yolculuğu başlatılamaz, Türk İstiklal Savaşı yapılamazdı.

3- İngiliz ve Fransız donanması 18 Mart 1915’te Çanakkale Boğazı’nı geçemedi. 200 yıldır yenilmeyen İngiliz donanması nasıl yenilgiye uğratıldı?

İngiliz ve Fransızlardan oluşan İtilâf donanması, 18 Mart 1915 günü savaş gücünün neredeyse üçte birini kaybetti. Üç büyük savaş gemisi, iki muhrip ve yedi mayın tarama gemisi batırıldı. 800 kişilik zayiat verdiler. Türk tarafının kaybı ise, 26 şehit ve 53 yaralıdır. 200 yıldır yenilmeyen Büyük Britanya İmparatorluğu için büyük bir travmaydı bu yenilgi.

İngiltere Deniz Kuvvetleri Bakanı Churchill, bu harekât için şunları söyler: “1915 yılında bütün Avrupa’da milyonlarca insanın hayatı ortaya konulmuş, büyük taarruzlar yapılmıştı… Fakat bunların hiçbiri Nusret’in döktüğü mayınlar kadar harbin devamına ve düşmanın istikbaline etkili olacak bir başarı gösterememiştir.”

Churchill’in andığı Nusrat mayın gemisi, gerçekten 18 Mart’ın kahramanıdır. Nusrat mayın gemisi, muharebe gemilerinin manevra yaptıkları Erenköy Koyu’nun tam burnu istikametinde, 7/8 Mart 1915 gecesi, sabah saat 3.20’de 26 mayın döşedi. Bu mayınlara çarpan son 200 yılın yenilmez İngiliz

donanması daha ilk günde donamasının üçte birini kaybetti. Türk topçusunun başarısı da kayda değer. 18 Mart Zaferi, Türklerin uzun zamandır kazandığı ilk zaferdi.

4- Çanakkale Muharebeleri denizde ve karada 287 gün, karada 260 gün sürdü. Savaşın karada bu kadar uzun sürmesinin nedeni nedir?

Çanakkale Cephesi Komutanı Alman General Liman von Sanders, Türk komutanların hazırladıkları savunma planını değiştirir ve tam tersi bir savunma şeklini Enver Paşa’ya teklif eder. Planı Enver Paşa onaylar. Plan, kıyı hattını zayıf tutmak, geride takviyeler bulundurmak ve düşmanın kıyıya çıkış yerine göre saldırıya geçmek esasına dayanır. Türk komutanların planı ile çelişen bu savunma sistemi, düşmanın kıyıya çıkmasına adeta müsaade ediyordu.

Savunma Bölge Önceliği konusunda da, Türk Komutanları ile Sanders arasında ayrılık vardı. Mustafa Kemal ve diğer Türk komutanlar birinci derecede savunma önceliğini Gelibolu Yarımadası’na vermişlerdi. Alman Ordu Komutanı, düşman çıkarmasının Gelibolu Yarımadası’na yapılacağını kabul etmiyordu.

Bu savunma planına Türk komutanlar şiddetle itiraz ederler. 9’uncu Tümen Komutanı Albay Halil Sami Bey, 6 Nisan 1915’te bağlı olduğu Kolordu Komutanlığı’na; Yarbay Mustafa Kemal, 3 Mayıs 1915’te doğrudan Enver Paşa’ya; 5’inci Ordu Komutanlığı Kurmay Başkanı Albay Kazım (İnanç) 4 Mayıs 1915’te, doğrudan Enver Paşa’ya mesaj göndererek bu planın felakete yol açacağını yazarlar. Ancak, Enver Paşa bu feryatları dinlemez.

Ayrıca, o dönemde, Genelkurmay Başkanı, Genelkurmay İkinci Başkanı, kritik şube olan Harekât Şube Müdürü, İstihbarat Şube Müdürü, Ulaştırma Şube Müdürü Alman’dı. Yani tam Alman etkisi vardı.

Sonuçta, Çanakkale’de kıyı hattı kuvvetli olarak savunulmadığı ve böylece düşmanın karaya çıkmasına izin verildiği için 260 gün (8,5 ay) boyunca düşmanı denize dökmek mümkün olmamış ve Türk kanı oluk oluk akmıştı. Muharebelerde, Alman komutanların hatalı kararları da Türk kayıplarının artmasında önemli bir faktör olmuştur.

Alman Genelkurmay Başkanı General von Moltke, Enver Paşa’ya gönderdiği, 10 Ağustos 1914 tarihli yazısında: “Osmanlı müttefikin vazifesi, mümkün olduğu kadar çok Rus ve İngiliz kuvvetlerini bağlamak…” demektedir. Bu belge, Alman Genelkurmayı’nın, Türk Ordusu’nu Alman çıkarları için kullanmak istediğinin ve Alman çıkarlarının Türk çıkarları önünde geldiğinin bir göstergesidir.

Çanakkale’de, 500 bin işgalci askeri uzun süre tutarak Almanları Batı Cephesi’nde rahatlattık, ancak karşılığında gürbüz bir nesli de kaybettik.

5- Çanakkale Cephesi’nde gerçek zayiat/kayıplarla ilgili değişik sayılar var. Gerçek kayıp sayısı nedir?

5’inci Türk Ordusu’nun harp cerideleri, günlük zayiat çizelgeleri ve zayiat raporları incelendiğinde, ayrıca sevk edildikleri hastanelerde şehit olanlar hesaba katıldığında, 3 Kasım 1914’ten 9 Ocak 1916’ya kadar geçen sürede Türklerin şehit sayısı 101.279; 102.603 yaralı, kayıp; 10 bin esir olmak üzere, toplam zayiatın 213.882 olduğu ortaya çıkar.

İngilizlerin zayiatı, 205.000’dir. Fransızların zayiatı ise 47.000’dir.

İtilâf kuvvetleri 252.000; Türk kuvvetleri 213.882 olmak üzere toplam 465.882 zayiat verilmiştir.

Çanakkale, savaş sanatının zirve yaptığı devler savaşıdır. Çanakkale Savaşı’nda Osmanlı Genelkurmay Karargâhı’nda Harekât Subayı olarak görev yapan İsmet İnönü, Türklerin zayiatı konusunda anılarında şu değerlendirmede bulunur: “Türk ordusu şan ve şeref içinde kuvvet ve kudretini cevherinin özüne kadar sarf etmiştir. Uğradığımız zayiatın ağırlığını, bundan sonra harbin devam ettiği üç senede, her

cephede hissettik. Harpten sonra da uzun müddet neslimizin gürbüz safları arasında geniş boşlukların acısı çekilmiştir.”

6- Çanakkale Cephesi’nde, Mustafa Kemal’in rolü ve etkisi bazılarının dediği gibi abartılıyor mu?

komuta makamında değildir. Ancak, o makamda bulunanlar adına kararlar verdi ve başarılarıyla stratejik sonuçlar elde etti.

Mustafa Kemal, Çanakkale Muharebeleri’nde dört kez Osmanlı’nın başkenti İstanbul’u, padişahı ve payitahtı kurtarır. Birinci kurtarışı; 25 Nisan 1915’te Arıburnu’na çıkan düşmana 57 ve 27’nci Alaylarla yaptığı saldırıdır.

İkinci kurtarışı; Anafartalar Grup komutanı olarak, saldırı yapan İngiliz Kolordusu’na, 9 Ağustos 1915’te 7 ve 12’nci tümenlerle yaptığı taarruzdur.

Üçüncü kurtarışı; 10 Ağustos 1915 günüdür. Conkbayırı’na kadar ilerlemiş İngiliz kuvvetlerine yaptığı süngü hücumudur.

Dördüncüsü, 21 Ağustos 1915’te, İkinci Anafartalar Muharebesi’nde çok daha güçlü İngiliz kuvvetlerine yaptığı karşı taarruzdur. Böylece işgal kuvvetlerinin İstanbul hayali son bulur.

İtilaf Kuvvetleri Başkomutanı İngiliz Orgeneral Hamilton, 10 Ağustos 1915’te, anılarına şöyle yazar: “Conkbayırı’nda Türkler, çok iyi bir komutana sahipler. Çok iyi komuta edilen ve yiğitçe dövüşen Türk ordusuna karşı savaşıyoruz.” İngiliz Orgeneral Mustafa Kemal’e hakkını verir.

Savaş tarihi yazarı İngiliz yazar Alan Moorehead, Gelibolu adlı kitabında, “O genç ve dahi Mustafa Kemal’in o sırada orada bulunması, müttefikler bakımından tarihin en acı darbelerinden biri olmuştur.” Mustafa Kemal’e hakkını teslim eder.

Albay Mustafa Kemal, Çanakkale Muharebeleri’nde Truva Savaşı’nın intikamını alır.

7- Çanakkale’de Mustafa Kemal Truva Savaşı’nın intikamını almıştır.

Truva Savaşı’nda batıdan gelip saldıran Akalılar vardı; Çanakkale’de yine batıdan ve denizden gelen İngiliz ve Fransızlar var. Çanakkale’de Akdeniz Kuvvetleri Komutanı İngiliz General Hamilton var. Truva’da Aka ordusunun komutanı Agamemnon’du; Çanakkale’de İngiliz donanmasının savaş gemilerinden birinin adı yine Agamemnon.

Atatürk İlyada Destanı’nı okumuştu. Truva’dan 3 bin yıl sonra, 1915’te Çanakkale’ye saldıran İtilaf kuvvetlerini Mustafa Kemal durdurdu. Büyük Taarruz’da Yunan ordusunu Dumlupınar’da mağlup eden Mustafa Kemal Paşa, “Truva’nın öcünü aldık” demişti. Fakat, savaş tarihi açısından bakıldığında, Mustafa Kemal Truva’nın intikamını Çanakkale’de ve Conkbayırı muharebesiyle alır. Fatih Sultan Mehmet’in de 1462’de Truva’yı ziyaretinde, “Truva’nın öcünü aldım” dediği rivayet edilir.

8- Balkan Faciası sonrası Türk ordusunun Çanakkale’de destan yazması savaş tarihi açısından nasıl değerlendirilmeli?

Mustafa Kemal, Çanakkale’de verdiği emirlerin çoğunda, “Balkan Faciası’nın yaşanmaması için” şeklinde ifade kullanır. Hatta Balkan Felaketi’ne neden olabilecek askerlerin kurşuna dizilmeleri emrini de verir.

27 Nisan 1915’te verdiği emir: “Derhâl tabancanızı çıkarınız ve gördüğünüz tüm subaylara aynı yetkiyi verdiğimi söyleyiniz. Kaçanları vurunuz.”

1 Mayıs 1915’te de şöyle bir emir verir: “İçimizde ve komuta ettiğimiz askerlerimizde, Balkan Savaşı utancının tekrarını görmektense, burada ölmeyi istemeyenlerin bulunacağını asla kabul etmem. Eğer böyle kişilerin olduğunu görürseniz onları derhal kendi ellerimizle kurşuna dizmeliyiz…”

O genç subay kadrosu, Balkan utancını bir daha yaşamamak için gerekli tüm önlemleri alır. Saldırıda askerinin başındadır, taarruzda en önde komutanlar vardır.

İngiliz Resmî Tarihçilerinin tespitinde olduğu gibi, Türk askerinin Çanakkale Muharebeleri’nde başarılı olmasının temel nedeni, savundukları toprağın anavatanları olduğunu bilmeleridir. Türk askerinin başarılı olmasının ikinci nedeni de, muharebelerde Türk komutanların askerle beraber ön hatta bulunması ve karşı saldırılarda birliklerin başında hareket etmeleridir. Üçüncü nedeni de askerdeki manevi güçtür. Benim değerlendirmeme göre dördüncü nedeni de, iki yıl önce yaşanan Balkan utancının bir daha yaşanmaması isteğidir.

9- Çanakkale Muharebeleri’nin sonuçları ve dünya savaş tarihindeki yerini nasıl konumlandırabiliriz?

Çanakkale Harekâtı, başta Balkan Savaşı olmak üzere, uzun süren askeri yenilgiler döneminden sonra küçülen, yıkılış döneminde bulunan, önemli moral ve itibar kaybına uğrayan Osmanlı Devleti’nin kazandığı ilk büyük cephe savaşıdır.

İtilâf Devletleri, büyük umutlarla başladıkları Gelibolu Harekâtı sonunda, 260 günde Seddülbahir bölgesinde sadece beş, Arıburnu bölgesinde ise ancak 1.5 kilometre ilerleyebildiler.

Çanakkale Harekâtı, Birinci Dünya Savaşı’nın en az iki yıl daha uzamasına neden olmuştur. Çünkü İngiltere ve Fransa, yaklaşık bir yıl süreyle, yarım milyon civarında bir kara ve deniz gücünü Çanakkale’de bulundurmak zorunda kalınca, Almanya’nın Batı Cephesi’ndeki yükü çok hafiflemiş ve direnme gücü artmıştır. Almanya, Osmanlı ordusuyla İngiliz ve Fransız kuvvetlerini Çanakkale Cephesi’nde tutarak hedefine ulaşmıştır.

Çanakkale Boğazı geçilemediğinden destek alamayan Rusya’da, Ekim 1917’de Bolşevik İhtilali patlak vermiş ve Çarlık Rusya’sı yıkılmıştır. Ayrıca, Çanakkale Muharebeleri, Çarlık Rusya’sının yüzyıllardır gerçekleştirmek istediği Boğazlara sahip olma hayalini geriletmiştir.

En önemli sonucu, Çanakkale Zaferi Millî Mücadele’nin ve Cumhuriyet’in önsözünü yazmıştır. Ve Anafartalar kahramanını tarihe ve Türk milletine kazandırmıştır.

10- Atatürk’süz Çanakkale olur mu?

Kemalyeri’ni, Arıburnu’nu, Conkbayır’ı, Anafartalar’ı coğrafyadan silmeniz gerek. Bu da yetmez… İngiliz, Fransız, Avustralya, Alman, Yeni Zelanda tarihini de yok etmeniz lazım… Çanakkale şehitlerinin türküsünü nasıl yok edeceksiniz?.. Yani, silmeniz mümkün değil…

“Tarih nankör değildir, bir hizmeti unutmaz.”

ÇANAKKALE DEVLER SAVAŞI (yenicaggazetesi.com.tr)

Çanakkale Zaferi

Tarihi Gelibolu Yarımadası 18 Mart Zaferi’nin 109. yıl dönümü için süslendiğini izliyoruz

*

Çanakkale Zaferi’nin 109. Yıldönümünü kutluyoruz… Tarihî şahsiyetlerimizi anmak, geçmişte kazandığımız zaferleri kutlamak bizim için kadirşinaslıktan ziyade bir görevdir. Elbette maziye takılıp kalmayacağız. Yüzümüz geleceğe dönük olacak. Ama gözümüzü de geçmişten ayırmayacağız. Çünkü geçmiş bizim için bir aynadır. Bu aynaya bakarak zaferlerimizi de hezimetlerimizi de göreceğiz. Ve dün yaşadıklarımızdan ders alarak yarınlarımızı inşa edeceğiz…

*

Peki, Çanakkale Harbi’ne baktığımızda ne görüyoruz? Bu savaştan alacağımız dersler nelerdir?

Öncelikle şunu belirtelim ki, “Çanakkale Savaşı”nı tek başına ele alıp değerlendirmek doğru olmaz. Zira Çanakkale Savaşı, I. Dünya Harbi’nde savaştığımız cephelerden sadece biridir. Evet, Çanakkale’de bir destan yazdık ama diğer cephelerde aynı başarıyı gösteremedik. Esasen göstermemiz de mümkün değildi.

 Biz sanırım en büyük hatayı I. Dünya Savaşı’na dâhil olmakla yapmıştık. Nitekim bizi savaşa sokan maceracı paşalar (Enver-Talat-Cemal) kısa süre sonra durumun vahametini görmüş olacaklar ki İshak Paşa’yı, görüşüne başvurmak üzere Beylerbeyi Sarayı’nda gözetim altında tutulan padişah II. Abdülhamid’e gönderirler. II. Abdülhamid, İshak Paşa’ya şunları söyler:

“Bu vaziyette artık benim verebileceğim bir fikir, tavsiye edebileceğim bir tedbir kalmamıştır. Zira bu zavallı devlet Harb-i Umûmî’ye (I. Dünya Savaşı) sürüklendiği gün münkariz olmuştur. (yıkılmıştır) Sizi bana gönderenler, harbe girmeden önce göndermeliydiler. Dünyanın karalarına ve denizlerine hâkim olan devletlerine karşı Almanya ve Avusturya ile birleşip ateşe atılmak, tarihin ender kaydettiği hatalardandır.”

*

Diğer taraftan Çanakkale Zaferi elbette bizim için önemlidir. Allah muhafaza, Çanakkale’de mağlup olsaydık sanırım bugün Anadolu’da başkaları olurdu. İşte bunun içindir ki Mehmet Akif, Çanakkale Muharebesi ile Bedir Savaşı arasında bir ilgi kurarak Mehmetçiğe şöyle seslenir:

“Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker//Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer//Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhîdi//Bedri’n aslanları ancak bu kadar şanlı idi.”

Mehmet Akif’in, Çanakkale’de savaşan Mehmetçiği “Bedir”de savaşan “ashap”la karşılaştırması basit bir benzetme gibi görünse de aslında şair yukarıdaki mısralarda büyük bir hakikati dile getirmektedir. Çünkü Müslümanlar o gün Bedir’de mağlup olsalardı müminlerin ocağı Medine düşer ve İslâm güneşi daha doğmadan batmaya mahkûm olurdu. Aynı şekilde, düşman Çanakkale’de o gün galip gelseydi başta İstanbul olmak üzere bütün Türk yurdu ve İslâm dünyası işgal edilecekti. Dolayısıyla, Bedir Savaşı ile Çanakkale Harbi arasında bir benzerlik olduğu muhakkak…

*

Zamanın Büyük Britanya İmparatorluğu İngiliz Emperyalizmine karşı

Osmanlının Payitahtı İstanbul’un işkâl edilmesini önleyen Çanakkale savaşları, Osmanlı subaylarının olduğu gibi İngiliz subaylarının da takdirlerine mazhar olmuş olacak.

 57. Alay Komutanı Yarbay Mustafa Kemal’in savaş tekniğini isabetle kullanması, askerine verdiği cesaret ve taktikler sonucu, savaşın kazanılmasında başrol olmuştur.

Zira Anafartalar Komutanı Mustafa Kemal’in tarihe geçen o meşhur taarruz emri verilen savaşın ne kadar hassas süreçlerden geçtiğini gösterir;

‘’Ben size taarruz etmeyi değil ölmeyi emrediyorum.’’diyecekti.

*

İki yıl sürecek ( 1915/ 17) bu çetin ve zor şartlarda geçen kara ve deniz savaşlarının kazanılmasının verdiği üstün moralin ve güvenin 1919 ruhunun başlangıcı; Kurtuluş Savaşlarının da öncüsü olacaktı.

Zira Çanakkale Zaferinin üçüncü yılında Montrö Mütarekesi sonucu Osmanlı parçalanmış; İngiliz İstanbul Sarayburnu önlerindedir. Anadolu’ya çıkmak üzere görevlendirilen Mustafa Kemal bu tarihte kendisine tahsis edilmiş gemisiyle Samsun’a gitmek üzere İngiliz muhripleri arasından geçerken arkadaşlarına dönerek ‘’geldikleri gibi giderler!’diyecekti. Bilindiği gibi, İngiliz’in desteğinde Yunan’a karşı verilen kurtuluş savaşlarında Başbuğ Mustafa Kemal Yunan’ı İzmir’den denize döker; İngiliz geldiği gibi gider; Osmanlının külleri üzerinde Bağımsız Türkiye Cumhuriyeti kurulur.

*

Gazi Paşamız Atatürk’ün günümüz Liderlerine ışık tutacak veciz ifadeleriyle:

‘’Artık millet, iki şey için silaha sarılacaktır: Milli sınırlarımız içinde yaşamını, bağımsızlığını ve egemenliğini korumak için! Artık bizim saldırgan bir askeri siyasetimiz olmayacaktır. Cihangirlik sevdasında, savaşarak ülkeleri alma peşinde olmayacağız. O düşünüş biçimini izleme yüzünden en ağır cezaları hala çekmekteyiz. ‘’

*

Anlaşılan o ki, dünyada en büyük talihsizlik bir insanı tanımadan, dinlemeden, eserlerini okumadan o’nun hakkında hüküm vermektir. Sanırım en talihsiz insanlar nankörlerdir. Bu vatan için ter döken, kan döken, can veren herkese sonsuz minnet duyuyoruz. O eşsiz kahraman kadronun tırnağı etmeyen zavallıların, onları küçümseme gayretleri sadece ve sadece ‘’yarının utanç levhaları’’ olacaktır.

*

Diğer Müslüman ülkelerin hali karşısında bugün pırıl pırıl bir Türkiye varsa unutmayalım bu ‘’Atatürk’ün ve arkadaşlarının’’ eseridir.

Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran iradenin, Türk Milliyetçisi iradenin karşısında Türk Düşmanlığı üzerine kurgulanmış ve cemaatçilik örgütlenmesi adı altında bedevi kültüründen beslenen Türk kültür genlerinden mahrum nankörleri ve diğer kanı bozukları görmeliyiz.

“Bizim kitabımızda Türklük yok”, “Türklük şart değil” diyenler yine bunlar! Bu asil milletin aşıyla beslenen nankörlere ne dersiniz?

Türklüğü ayaklar altına aldıklarını söyleyen bu hainlerle ülke yıllardır boğuşuyor; kan kaybediyor.

*

Çocuklarımızı sahte din soslu uyuşturucu kültürden arındırıp Türk Kültür DNA’sı ile donanımlı ‘’Kurt Gibi’’ yetiştirilmezse yine olacağı budur.

*

Başta Ebedi Başbuğ Atatürk olmak üzere, bize bu toprakları vatan kılmak, vatan tutmak için can veren Kuvva-i Milliye şehitleri atalarımız, bu aziz milletin necip evlatları, kutlu ruhlarınız şad olsun.

31 Mart Seçimlerini Kazanmayı En Fazla Hangi Aday Hak Ediyor?

                Türkiye’de 31 Mart 2024 Yerel seçimlerinin neticelenmesine günler kala siyasi partiler rakiplerine karşı atılmadık iftira, gün görmemiş yalanlar ve suçlamalarla birbirlerine saldırıyorlar. Sanırsınız ki; bu seçim bir belediye başkanlığı seçimi değil, en büyük yalanı, en büyük iftirayı atma yarışı.

                İktidar Partisi ve yandaşlarının suçlamalarının temelinde: Vatan, Bayrak, Ezan ve Beka meselesi yatıyor. Sanki diğer muhalefet partileri vatan ve millet düşmanı. Faraza o partilerden birinin adayı seçimi kazandığı takdirde; vatan bölünecek, bayrak indirilecek, minarelerde okunan ezanlar susturulacak.

                Her ne kadar iktidar partisi Türk Milleti’ni “Balık Hafızalı” yerine koysa da biz unutmadık “29 Ekim 2014 yılındaki bağımsızlığımızın sembolü Cumhuriyet Bayramı’nın kutlandığı bir günde Kuzey Irak’taki Peşmerge’nin Habur sınır kapısından Türk topraklarını çiğneyerek Kuzey Suriye’ye geçişlerini.

                17/25 Aralık 2013 Hırsızlık haftasında para sıfırlamalarını, bakan çocuklarının yatak odalarındaki para sayma makinalarını, ayakkabı kutularından çıkan Euro ve Amerikan dolarlarını ve bu işleri yapan suçluların sonradan mağdur edildikleri ileri sürülerek yakalanan paraların faizleriyle tekrar sahiplerine iade edilmelerini.

                Yine 2019 yerel seçimlerine günler kala TRT’den Bebek Katilinin mektubunun okutturulması, kardeşinin TRT’ye çıkarılıp konuşturulması unutulmadı.

                O halde Allah aşkına siz hangi “Beka”dan söz ediyorsunuz?

                Geçtiğimiz seçimlerde olduğu gibi yine bu seçimde de birtakım senaryolar üretilerek muhalefet köşeye sıkıştırılmaya çalışılıyor. Ne diyelim bunu kendilerinin de çok sevdiği Necip Fazıl’ın “Sakarya” şiirinden aldığımız iki mısra ile cevaplayalım:

“Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek

Siz hayat süren leşler, sizi kim diriltecek?”

*

Turhan Çömez Olayı

                Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın özel kalem müdürü ve danışmanı iken, 2002 genel seçimlerinde XXII. Dönem (03.11.2002 – 22.07.2007) Balıkesir Milletvekili seçile Turhan Çömez, Çokuluslu ABD Şirketi Cargill’in Bursa ve Balıkesir’deki faaliyetlerinden ötürü partili milletvekilleriyle ters düştü. 8 Nisan 2008 de parti disiplinsizliği sebebiyle partisinden ihraç edildi.

                Cargill şirketi, Türk vatandaşlarının sağlığı,  tarımı ve ekonomisine darbe vurucu genetiği değiştirilmiş mısır tohumundan elde edilen Mısır Şurubunun Türkiye’de üretilmesi için Bursa ve Balıkesir’ de tesisler açmış, bu tesisler hem çevreye zarar veriyor hem de Türk tarımına büyük darbe vuruyordu. İşte Turhan Çömez bu çokuluslu şirkete karşı savaş açtı. Turhan Çömez’in bu karşı çıkışlarına gerek kendi partisinden, gerekse ABD’den büyük baskılar geldi.

ABD ve Cargill çıkışları sebebiyle, ABD Büyükelçiliğinden üst düzey bir isim TBMM’de kendisini ziyaret ederek ABD’ye karşı olan bu duruşunu değiştirmesini istedi.

                Turhan Çömez buna karşılık “sizin ülkenizde Türkiye’nin bir büyükelçilik görevlisi, bir senatörün odasına girip böyle konuşsa tepkiniz ne olurdu?” deyip görevliyi odasından kovmuş.

Elçilik görevlisinin hiç beklemediği bu hareket karşısında cevabı: “Washington bunu unutmaz” olmuş. Washington hakikaten Turhan Çömez’in bu yaptığını unutmamış, 2008 yılında Ergenekon’dan hakkında yakalama kararı çıkartmıştır.” Ekşi Sözlük

                1 Temmuz 2008’de Ergenekon Terör Örgütü suçlamasıyla hakkında yakalama kararı çıkarıldı. Kendisi o tarihte İngiltere’de dil eğitimi aldığı için yakalanamadı. “Öz yurdunda garipsin öz yurdunda parya” misali 12 yıl İngiltere’de vatan hasreti çekerken 2019’da Ergenekon davasından berat ettikten sonra yurda döndü,

                14 Mayıs 2023 tarihinde yapılan genel seçimde 28. Dönem Balıkesir 1. sıra adayı olarak İYİ Partiden milletvekili seçilen Turhan Çömez, 31 Mart 2024 Yerel Seçimleri için memleketi olan Balıkesir’den Belediye Başkan adayı oldu.

                Doğup büyüdüğü topraklar için onca mücadele veren, adeta İngiltere’de 12 yıl sürgün hayatı yaşayan Turhan Çömez için Ahte-vefa gösterilip, partiler üstü Başkan seçilmesi onun en doğal hakkı, bizlerin ise onun seçilmesine destek olmamız milli görevimiz değil ‘mi? Hadi partiler üstünden vaz geçtik en azından Cumhuriyet Halk Partisi’nin destek vermesi gerekmez ‘mi? Oysa Genel Başkan Sayın Özgür Özel, İYİ Parti Genel Başkanı Sayın Meral Akşener’den Balıkesir’de kendi adayları için fedakârlık yapmasını bekliyor. Bu da siyasetin garip cilvesi ne diyelim.