Karısını aklamak için onun aşüfteliğini, mahallesindeki cinsi sapıkların çokluğuyla izah etmeye çalışan namuslu adam sizce ne kadar inandırıcıdır? Bu adama sadece acınır.
Kapının, iç kilidi tutmuyorsa o ev her türlü tacize açıktır. Kilit, biziz. Biz sağlam değilsek kendimizi düşmanların saldırganlığıyla masumlaştıramayız. Bu, hem kendini kandırmak hem de dış mihraklarda hak etmedikleri gücü var saymaktır.
Bu toprakların ürünü, bu toplumda yetişen bir fert, bu coğrafyanın kültürüyle dünyayı tanımış birey olarak derim ki, biz nedense kendimize hiçbir konuda toz kondurmayız, üzerimize vazife olmadığı halde onun bunun işine karışır, her konuda da ahkam keseriz. Bu niteliklerimizle hiç inandırıcı olmadığımızın farkında değilizdir. Namuslu adamın, karısının oynaklığını mahalledeki sapıkların varlığına bağlaması beyhude bir çabadan başka bir şey değildir.
Her nesil, kendinden sonra gelen neslin değer tanımazlığından, ahlaki ve dini değerlerinin zayıflığından veya yokluğundan şikayetçi olarak bu dünyayı terk ediyor. Şimdilerde ise günümüz gençlerinin “deist” oldukları yakınmalarını sıkça duyuyorum.
Nedir deistlik, kişiler niçin deist olur, kimlere deist denir?
Deistlik, kısaca, varlık olarak yaratıcı kabul edildiği halde, onun kitaplarına, vahye, peygamberlere, Cennet ve Cehenneme, yani ölüm sonrasına inanmamaktır.
Mensubu bulunduğumuz dine göre yaratıcı olarak Allah’ın varlığını kabul ediyoruz; peki, onun vahyinin gereklerine, peygamberinin uyarılarına kendimiz ne kadar uyuyoruz? Cennet müjdesi, Cehennem uyarısı sebebiyle, bu dünyadaki davranışlarımıza ne kadar dikkat ediyoruz? Çocuklarımızın donanmalarını arzuladığımız değerler, bizim hayatımıza ne kadar yön veriyor? Yoksa, farkında olmasak da bizler de birer “deist” miyiz? Gereği yerine getirilmeyen akideye, öğretiye inansan ne olur, inanmasan ne olur? Samimiyet, inandığın gibi yaşamaktır. Etki gücü olmayan ilkeler, yok hükmündedir. Kendi hayatımıza indiremediğimiz öğretilerin tezahürünü bizden sonraki nesilden beklemek ne kadar hakkaniyetlidir? Ele verir talkımı, kendi yutar salkımı.
Yaşlı adam, karısının kendisini duymamasından şikayetçidir. Çözüm için doktora gider. Aldığı tavsiye üzerine önce kırk metre uzaktan karısına “Evin bir ihtiyacı var mı?” diye sorar. Cevap alamayınca aynı soruyu otuz metreden sorar. Yine cevap alamaz. Yirmi metre, on metre derken kulağına yaklaşır. Yüksek sesle “Ben dışarıya çıkıyorum, eve alınacak bir şey var mı?” der. Kadın, “Be adam, beş defadır, sana hayır diyorum, bana niye bağırıyorsun?” diye cevap verir.
Çocuklarımızı bizden sonraki neslimizi suçlamanın kolaylığına kaçmadan önce kendimize bakalım. Onlardan beklediğimiz ahlaki, dini, sosyal ilkelere ne kadar uyuyoruz? Onların gözüyle kendimizi test etsek onlardan alacağımız puan, bizim onlara vereceğimiz puandan, sanırım, düşük olacaktır.
İnancımız bize Nahl suresi 90. ayette “adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emrettiği; hayasızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasakladığı” halde biz buna ne kadar uyuyoruz?
Sosyal varlık olarak çevremizle ilişkilerimizde, yönetici olarak bize tabi olanlara, ebeveyn olarak evlatlarımızı karşı adaletli olduğumuzu söyleyebilir miyiz? İyilik yapmayı enayilik, yakınlarına yardım etmeyi aptallık kabul eden insanlar, dini öğretilerle çelişmiş olmuyorlar mı? Zaman zaman, yaptığımız hayasızlıkla, fenalıkla, azgınlıkla övünmek gibi gülünçlük yaşıyoruz.
Doğruluk, sabır, alçakgönüllü ve iffetli olmak; insan olarak ahlakın, inandığımız inanç sistemi olarak İslam’ın temel ilkleri olduğu halde bunlara günlük hayatımızda ne kadar yer veriyoruz? İffet duygusunu utangaçlıkla, alçakgönüllülüğü özgüvenle, sabrı korkaklık suçlamasıyla, doğruluğu enayilik endişesiyle hayatımızdan çıkardık. Yalandan kim ölmüş diyerek sözünde durmamayı meşrulaştırdık, kendimizi kanıtlama adına, başkalarının hatalarından pirim elde etme uğruna, hatalar karşısında gece karanlığı gibi olmamız emredildiği halde biz o hataları, yapanların yüzüne çarptık, hatalarından dolayı affetmeyi düşünmez olduk. Kişileri cezalandırmayı marifet kabul ettik.
Zandan sakınmak, iftira ve gıybet etmemek, kusur araştırmamak insani ve İslami ilkelerdir. Şu toplumda bu ilkelere layıkıyla uyan kaç kişi bulabiliriz? Rabb’imiz Lokman suresi 18. ayette “Küçümseyerek surat asıp insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Çünkü Allah hiçbir kibirleneni, övüngeni sevmez.”, Araf suresi 31. ayette “Yiyin için fakat israf etmeyin, çünkü o, israf edenleri sevmez.”, Furkan suresi 67. ayette “Onlar, harcadıklarında ne israf ne de cimrilik ederler. Onların harcamaları, bu ikisi arası dengeli bir harcamadır.” dediği halde kaçımız bu buyruklar doğrultusunda kibirlenmekten, israftan, cimrilikten kaçınıyoruz?
Kim ne derse desin, kim bana kızarsa kızsın söylemek zorundayım: Gösteriş, alay etme, küçümseme karakterimiz olmuş. Haksız kazanç, harama bulaşma, genel anlamda, insanlarımızın korkusu olmaktan çıkmış.
Kimse Allah’ın varlığını lisanıyla inkâr etmiyor; lakin pek çoğumuz onun kitabında ve elçisinin sünnetinde yer alan prensipleri, işine gelmediği için ya görmezlikten geliyor ya da yok sayıyor. Deistler de aynı şeyi yapıyor, deizm de aynı reddiye üzerine kendini yapılandırıyor.
Şimdi, kitabın ortasından konuşmak ve sormak lazım: Yoksa biz deist olduk da bundan haberimiz mi yok?
Vatan, atalarımızdan yadigâr kalan, şehitlerin kanıyla kazanılmış, tarihi ve kültürel mirasımız olan kutsal topraklardır. Bu konuda Mithat Cemal Kuntay şunları söylüyor: “ Bayrakları bayrak yapanüstündeki kandır. Toprak, eğer uğrunda ölen varsa vatandır.” Vatanın bizler için önemi, ne ifade ettiği kelimelerle anlatılamayacak kadar büyüktür. Vatan, her şeyden önce bir vazgeçilmezdir. “ Bülbülü altın kafese koymuşlar ille de vatanım demiş.” Vatan hürriyet, istiklal ve bağımsızlıktır. Garip gurebaya sığınak olan bir yer, aynı zamanda Ahmet Mithat’ın dediği gibi bir milletin evidir. Vatan Samsun, Sivas, Amasya, Erzurum’dur. Vatan Çanakkale, Kocatepe, Dumlupınar, Sakarya, Malazgirt, Ankara’dır. Taşıyla, toprağıyla, dağıyla, ovasıyla, deniziyle, gölüyle, yaylasıyla, obasıyla, kışlasıyla, hülasa bütün Türkiye’dir.
Vatansever ve vatanseverlik terimlerine göz atacak olursak; mensup olduğu milletini büyük bir tutku ile seven ve bu uğurda her türlü fedakârlıkta bulunan, kendi çıkarlarını önemsemeyen ve vatanının iyiliği için mücadele eden kişiye vatansever denir. Vatanseverlik ise; kişinin ülkesine veya milletine duyduğu sevgi ve güvendir. Başka bir ifadeyle, vatanını sevme ve vatanı için her türlü özveride bulunma duygusudur. Vatanseverlik konusunda Edward Martin şöyle diyor: “ Vatanseverlik,şehitlerin alnında parlayan meşale gibidir.” Vatanseverlik sevgi, saygı, dürüstlük, mertlik, fedkârlık ile ayakta duran ve yükselen bir değerdir. İnsanların kendi vatanlarını sevmesi, onun geleceği için katkıda bulunması, milli birlik ve beraberliği koruması çok önemli bir davranıştır. Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı’nda Türk Milleti’nin gösterdiği büyük mücadele bir vatanseverlik örneğidir. Vatanseverlik konusunda Mustafa Kemal Atatürk’ün 12 Ocak 1914 tarihinde Fransızca olarak yazdığı mektubun Türkçeye çevrilmiş şeklinde şunlar yazıyor: “ Benimihtiraslarım var, hem de pek büyükleri; fakat bu ihtiraslar, yüksek mevkiler işgal etmek veya büyükparalarelde etmek gibi maddi emellerin tatminiyle değil. Ben bu ihtirasların gerçekleşmesinivatanıma büyük faydaları dokunacak, bana da liyakatle yapılmış bir vazifenin canlı iç rahatlığınıverecek büyük bir fikrin başarısında arıyorum. Bütün hayatımın prensibi bu olmuştur. Ona çok gençyaşımda sahip oldum ve son nefesime kadar da onu muhafaza etmekten geri kalmayacağım.”
Konumu itibarıyla, Dünya’nın en güzel yerinde olan Türkiye üzerinde emperyalist devletler tarafından oynanan oyun ve tertiplenen tezgâhlar henüz bitmemiş ve bitmesi de mümkün görünmüyor. Kimi Boğazlarımıza, kimisi topraklarımıza göz dikmiş. Onun için, Türk Milli Eğitim müfredatlarında, televizyon programlarında, gazete sayfalarında, yapılacak filmlerde, videolarda, v.s. yerlerde vatanın ne anlama geldiğini, vatan sevgisini ve vatan anlayışını sürekli olarak gündemde tutarak ve özellikle genç nesillerin beyinlerine nakşetmek durumundayız.
Ülkemizde vatan için canını ve kanını hiç çekinmeden veren aziz şehitler; yüzünü, gözünü, ayağını, kolunu kaybeden kahraman gaziler vardır. Her zaman aziz şehitlerimize ve kahraman gazilerimize şükran duygularıyla saygı göstermeliyiz. Bugün içinde yaşadığımız vatanımız var diyebiliyorsak, bunu aziz şehitlerimize ve kahraman gazilerimize borçluyuz. ŞahinBeyler, Nene Hatunlar, Kara Fatmalar, Şerife Bacılar gibi pek çok erkek ve kadın kahraman, acaba ne için düşmanla savaşarak ve mücadele ederek toprağın kara bağrına şehit düştüler. Elbette, üzerinde yaşadıkları vatanı kutsal bildikleri için canlarını hiç bir karşılık beklemeden severek verdiler. Vatan bayraktır, şereftir, namustur. Bu kutsal değerler için savaşarak, mücadele ederek şehit olanlar da elbette birer vatan kahramanıdır.
Bir zamanlar, Orta Asya Türklerin Ana Yurduydu. Tarihte en büyük düşmanlarımızdan biri olan Çinliler, Asya Hun Devleti ile savaşmak için başta toprak olmak üzere çeşitli bahaneler ve istekler ileri sürmüşler, buna karşılık Mete Han “ Benden eğerimi isteyin vereyim, atımı isteyin vereyim, çadırımıisteyin vereyim, fakat benden hiç kimse birkarış toprak istemesin vermem, veremem “ diyerek Çinlilere yolu göstermiş, daha sonra Kurultay toplanarak savaş kararı alınmış ve düşman yerle bir edilerek mevcut tehlike ortadan kaldırılmıştır. Asya Hun Devleti’nde de vatanın kutsiyeti vardı. Vatan onlar için her şeydi. Vatan anlayışı, diğer Türk Devletleri’nde de kutsiyetini korumuştur.
Her toprak parçasına vatan olarak bakamayız. Toprak üzerinde yaşanan, mücadele edilen bir yer olunca kutsallaşır, anlam kazanır ve vazgeçilmez olur. Bir yerin veya coğrafyanın vatan olabilmesi için o yer üzerinde belirli kültür ve medeniyetlerin doğmuş ve yaşamış olması gerekir. Türkiye üzerinde de irili ufaklı Türk Devletleri ve başka devletler kurulmuş ve yaşamıştır. Örnek verecek olursak; Hititler, Sümerler, Etiler birer Türk devletiydi. Prof. Dr. Erol Güngör bu konuda şunları söylüyor: “ Nerede birevliya mezarı varsa orası bir Türk Toprağıdır.” Savaşların yaşandığı, kültür ve medeniyetlerin doğup büyüdüğü topraklar, kutsiyet kazandıkları için her zaman vatan olmuştur. Türklerde vatan anlayışının tarihi dinamikleri; Anadolu’nun Türkleşmesi ve vatan olması sürecinde bütün unsurlarıyla görmek mümkündür. Anadolu’nun tarihi ve kültürel gelişimi oldukça eskiye dayanır.
Vatana duyulan özlem ve sevgiye gelecek olursak; bu özlem ve sevgi o kadar büyük ve o kadar yücedir ki; bu duyguyu, vatan toprakları içinde cereyan eden veya meydana gelen bir takım tabiat ve sosyal olaylarda da görmek mümkündür. Bu açıdan vatana duyulan sevgi ve özlemi; kimi zaman rüzgârda savrulan bir yaprakta, kopan bir fırtınada, havada süzülen bir kuşun çığlığında, ormanın derinliklerinde kükreyen bir aslanda, gökyüzünde yağmura, kara ve tipiye dönüşen bir bulutta, ufukta doğan bir güneşte, gümüş dereden akan suda, dağ başını bürümüş bir dumanda, hasret çekenlerin duygusunda, kimi zaman da dalgalanmak için rüzgar bekleyen bir bayrakta, umutların yeşerdiği ve yaralı gönüllerin tedavi edildiği bir yerde, bir kadının şehit olan kocası için döktüğü gözyaşında, kimi zaman da vadide açan bir zambakta, hasret ve duygu dolu bir kervanda, gökyüzündeki galaksilerden yansıyan ışıklarda, çırpınan engin bir denizde ve çağlayan bir şelalede görebiliriz.
Vatan sevgisi üzerine söylenen sözlere bakacak olursak; Bu konuda Süleyman Nazif şunları söylüyor: “ Dedem koynunda yattıkça benimsin ey güzel toprak, neler yapmış bu millet, en yakıntarihe bir sor bak.” Bu Vatan Kimin şiirinde de Orhan Şaik Gökyay şöyle söylüyor: “ Bu vatan toprağınkara bağrında, sıra dağlar gibi duranlarındır. Bir tarih boyunca, onun uğrunda, kendini tariheverenlerindir…” Mustafa Kemal Atatürk de diyor ki: “ Vatan sevgisi, ruhları kirden kurtaran enkuvvetli rüzgârdır.” Bu konudaki söylemleri çoğaltabiliriz. Ziya Gökalp’e göre ise: “ Vatan neTürkiye’dir Türklere ne Türkistan, Vatan, büyük ve müebbet bir ülkedir: TURAN.” Bu konuda vatan şairimiz Namık Kemal’de şunları söylüyor: “ İnsan vatanını sever; çünkü hürriyeti, rahatı, hakkı vemenfaati vatan sayesinde kâimdir.” Bayrak şairimiz Arif Nihat Asya’da vatan hususunda şunları söylüyor: “Sana bir şiir yazsam adı < Vatan > olurdu.” Türk edebiyatının önemli isimlerinden ÖmerSeyfettin’in sözleri aynı zamanda vatanseverlik duygusunu yansıtır. “ Vatan sevgisi insanlıksevgisinden doğar “ sözüyle, vatan sevgisinin sadece kendi topraklarını sevmekle sınırlı olmadığını belirtmektedir.
Makalemizi şu güzel sözlerle tamamlayalım. Vatan şairimiz Namık Kemal şöyle sesleniyor: “ Vatanın bağrına düşman dayamış hançerini; Yok mudur kurtaracak baht-ı kara maderini.” Buna, Mustafa Kemal Atatürk şöyle cevap veriyor: “ Vatanın bağrına düşman dayasın hançerini; Bulunurkurtaracak baht-ı kara maderini.”
Orman Yüksek Mühendisi Dr. Ali Sırtlı, 13,5 X 21 santim ölçülerinde 240 sayfalık kitabında, hayatını anlatıyor. İlk hikâye yıllar sonra ödenen kira borcu ile alâkalı. Karadenizliler serttir. Fakat mertlikleri, sertliklerinden daha fazladır:
Ortaokuldan mezun olduk, şehirden ayrılacağız. Ancak arkadaşlarımla birlikte kiraladığımız odanın iki aylık borcu var. Hiçbirimizde para yok, nasıl ödeyeceğiz? En iyisi görünmeden kaçmak… Biz de öyle yaptık. Uzun yıllar ev sâhibine görünmedim. Fakat borcumu da ev sâhibini de unutmadım. Aradan 8-10 yıl geçti. Üniversitede iken ilk yaz stajımı Çamlıhemşin’de yaptım. Günlüğü 20 liradan birkaç yüz lira biriktirdim. Bir gün Çayeli’ne geldim. Adam Lâle Sineması’nın karşısında bir pastane işletiyor. Bir şeyler yeme bahânesiyle içeri girdim. Pastamı söyledim, patronun yanıma gelmesini garsondan rica ettim. Adam yanıma geldi, oturdu. Merakla sordu:
-Tanışıyor muyuz?
-Evet, ben sizi tanıyorum ama anladım ki siz beni tanımadınız! Sizin evinizde, yıllar önce kiracı öğrenciler kalırdı. Kirayı ödemeden kaçmışlardı. Onları hatırlıyor musun? Paranı ödediler mi?
-Evet, öyle bir şey olmuştu ama ne onları bir daha gördüm ne de arayıp sordum. Zâten paraları olsaydı herhâlde verirlerdi.
-O zaman ben size söyleyeyim. Onlardan biri bendim, ilk paramı kazandım. Bugüne kadar geçen zamanı da hesaba kattım ve borcumu ödemeye geldim, buyurun bu alacağınız. Şimdi de pasta paranızı takdim ediyorum.
Adam ayağa kalktı. ‘Mâdem ki sen borcunu unutmadın, beni arayıp buldun, ben de bunu sana bağışlıyorum. Pastayı da ben ikram ediyorum’ dedi. Adamın gözlerindeki memnuniyet ifâdesi görülmeye değerdi. Allah, bu gibilerin kazancını artırsın, kazancını bereketli kılsın. Âmin! (s: 19)
Alâka çekici hâdiseler lise öğrencisi iken de devam eder:
Sanat târihi dersinde Emir Timur’un türbesini anlatma görevi bana verildi. Nereden bilirdim ki yıllar sonra 1991’de Özbekistan’a gidip Semerkant’ı ziyâret ettiğimde Timur’un türbesini gördüm. Görmüşken hesap sordum. Türbesine elimle vurarak ‘Dede beni duyuyorsan cevap ver: Ne halt etmeye binlerce kilometre yol tepip Anadolu’ya geldin. Yıldırım Beyazıd’ımızı esir ettin, buralara getirdin. Devletimiz yıllarca pâdişahsız kaldı. İstanbul’u ancak elli yıl sonra alabildik. Bu yaptığın doğru muydu?’Dedim. Kulağımı türbeye verdim. Cevap bana göre şöyle idi: ‘Torun bir hatâ ettik, sizler aynı hatâyı yapmayın’ Ben bunu söyleyince özellikle Özbekler ‘Demek Türkiye Türkleri böyle düşünüyorlar, buna çok sevindik. Bunları Özbek târihine böyle yazacağız’ dediler. (s: 23)
Karadenizli dürüsttür, yardımseverdir.
Anlatılır ki Karadenizli yolda bir senet ihbarnâmesi görmüş. Bakmış ki ‘İdris’ adında birinin 10.000 liralık senedinin ödeme günü gelmiştir. Adrese bakar, İdris, Çayeli ilçesinde bakkaldır. ‘Uşağım protesto olmasun da…’ diyerek senedi öder. Parayı ödedikten sonra ödeyenin ismini ve adresini aldığı makbuzın aslına ve kendisine verilen kopyasına yazdırır. Üç gün sonra nefes nefese bir adam, makbuzdaki adrese gider:
Yıl 1964. Rize Lisesi fen kolunu, Haziran’da iyi derece ile bitirmiş, ilk defa uygulanan merkezî sistemle üniversite imtihanlarına girmiştim. Yaz tâtilini boş geçirmemek ve biraz da harçlık kazanmak için, rahmetli babamın büyük uğraşları sonucu, dünyânın en büyük çay fabrikası olan, Çayeli Yaka Çay Fabrikası’na geçici işçi olarak girmiştim. Benimle birlikte daha on beş delikanlı almışlardı. Hepimiz sevinçliydik, işe başladıktan birkaç gün sonra gördüm ki, en ağır işi bana vermişler. Fabrikaya çay alım yerlerinden gelen yaş çayların, gölgede birkaç gün bekletilip solması gerekmektedir. ‘soldurma’denen bu eylemden sonra, geniş bezlere doldurulup sırtta taşınması işini yapan işçilerden biri de ben olmuştum. Ama benimle işe başlayanların neredeyse tamamı muhasebe, puantörlük ve benzeri yerlerde, masa başında kalem efendisi yapılmışlar. Olabilir de bir ben lise mezunuyum, diğerleri ya ortaokulu bitirmişler veya lisede hâlâ öğrenci. Bu durum sinirime dokundu. İlgili müdür yardımcısına durumu iletmeme rağmen bir değişildik olmadı. Belli ki bu gençlerin babaları siyâseten güçlü kişiler. Ben de bir hafta sonra muhasebeye gidip oturmaya başladım, imalat çavuşuna da ararsa beni muhasebede bulabileceğini söyledim.
Aradan birkaç gün geçmişti ki, müdür yardımcısı beni çağırdı. ‘Delikanlı, anlaşıldı ki sen işçi gibi sırtında yük taşımayacaksın, İngilizcen de iyiymiş. Benim ortaokulda okuyan iki oğlum var, onların yabancı dili zayıf. Benim lojmana git, bârî onlara ders ver!’
Canıma minnet, tam benim işim.
Başladım gençlere ders vermeye. Öğle yemeği, çay ve kahve ayağıma geliyor. Gençler de derslerinde fenâ değiller. Bu yaptığım canımı sıkmaya başladı. Bir hafta sonra durumu muavin beye anlattım.
–Sayın müdürüm, keyfim iyi, çocuklar da çok zayıf değiller. Ancak bana tanınan bu ayrıcalık benim huzurumu kaçırıyor.
–Niye, ne sıkıntın var, bir eksiğin varsa söyle!
–Efendim, eksiğim yok, diğerlerinden fazlam var. Ben devletten ücret alıyorum ama sizin çocuklarınıza özel hizmet veriyorum. Ben bu işe devlete hizmet vermek için girdim! Benimle birlikte işe başlayanlara verdiğiniz görev gibi bir iş vermenizi istiyorum.
–Yani sen de oturarak mı ücret almak istiyorsun?
–Yok, ben çalışmaya geldim ama durumuma uygun olan, yâni haysiyet kırıcı olmayan bir iş istiyorum!
–Burası devlet kurumu, öyle herkesin keyfine göre iş yok, diğerlerine bakma, onların her birinin bir dayısı var!
–Peki, benim dayım yok, bundan sonra ben de onların yanında olacağım. Ama şunu iyi bil ki, üniversite sınavlarında Ziraat Fakültesini de tercih ettim. Dua et de o fakülteyi kazanamayayım.
–Ne olur Ziraat Fakültesini kazanırsan?
–Ziraat yüksek mühendisi olup, bu fabrikanın müdürlüğüne geleceğim, senin gibi devlete asalak gibi yapışmış, milletin hakkını kendi cebine indirenleri, geldikleri yere göndereceğim!
***
Uluğmeşe Beyi, dürüsttür. Çünkü inançlı bir Türk milliyetçisidir.
Bir gün yanıma hafif kekeme konuşan mert tavırlı birisi geldi. Kendini tanıttı: ‘İsmim Mustafa’ dedi. Göz göze geldik, lakabı ile birlikte ismini tekrar söyledi: ‘Komando Mustafa’ Benden bir sene önce okula kayıt yaptırmış fakat dersleri veremediği için ikinci sınıfa geçememişti. Yumruğu kuvvetli, pazulu biriydi. Tam bir serdengeçti… Konuşmaya devam etti: ‘Artık bunlar fazla oldu, meydanı bunlara bırakmayalım, omuz omuza olalım’ dedi. ‘Evet’ dercesine başımı salladım. Gönlümüz aynı noktada birleşmişti. Birkaç gün sonra birlikte Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi (CKMP)’nin gençlik kollarına gittik. Beni dokuz numaralı üye yaptılar.
İlk faaliyetim, solcuların Dönüşüm Gazetesi’ne karşı çıkarılan Kuvayı Milliye Gazetesi’ni satmak oldu. Âdeta kelle koltukta Beyoğlu’na gittim. Dayak yiyebilirdim veya kurşunlanabilirdim. Kısa sürede gazetelerin hepsini sattım. (s: 35)
Müslüman Türk’e yaraşır bir davranış:
Orman Yüksek Mühendisi Ali Sırtlı, Rize’nin Çamlıhemşin ilçesinde staj yaparken yabancı iki profesörü rehber olarak Kaçkar Dağlarına götürmek, onlara rehberlik ve tercümanlık yapmakla vazifelendirilir. Dağın tepesine çıkmak için jip kiralamak gerekir. İşe tâlip olanlarla âdeta kıran kırana pazarlık edilir. Neredeyse kavga çıkacaktır. Bizimki dediği ücreti kabul ettirir. Şoförlerin hepsi kızgındır.
Dönüşte misâfirler rehberi hanımlarıyla tanıştırır: ‘Ali Bey is the best Türk. And e good Muslim: Ali Bey çok iyi bir Türk ve iyi bir Müslümandır.’ Bizimki sorar: ‘Nasıl anladınız?’ Cevap: ‘Bizim için kendi hemşehrilerinizle kavga edercesine yaptığınız pazarlık ve bizim haklarımızı bizden daha iyi savunmanızdan…’ (s: 41)
***
Orman Fakültesi’nin Komünistlerden temizlenmesinin heyecanı doruğa çıkaran hikâyesi 45-49. sayfalarda:
Ocak ayının ilk günleri, yurtta bir gece arkadaşlarımıza saldırmışlar. Bizden sonra gelen gençleri yaralamışlar. Selahattin Baysal’ın dudağı yarılmış. Rahmetli Ali Elbistan, bir tekvando çevikliğiyle, hem saldırganları pataklamış hem de arkadaşlarımızı daha çok dayak yemekten kurtarmıştı. O akşam ben yurtta değilim. Olayı ertesi gün öğreniyorum. Çok hayıflanıyorum. Bunun hesabını mutlaka sormalıyım.
Bu arada fakülteye adı ‘aşırı solcu’ya çıkmış bazı kişileri getirip konferanslar verdiriliyor, Kozmos geceleri düzenleyip ne idüğü belirsiz müzik-eğlence programları yapıyorlar. Bir afişlerini hatırlıyorum, kimlerin hesabına çalıştıklarını belgeleyen bir delil; ‘Rus geldi aşka Rus’un aşkı başka!’ Tabii bu afişlerin üstüne biz de şöyle yazdık, ‘Bekleyin yakında Türk de aşka gelecek, o zaman farkı göreceksiniz!’
9 Ocak akşamı Taksim’den son otobüse binecekken ertesi günün Tercüman Gazetesi’ni aldım. Bir de ne göreyim, tahrik edici bir haber; ‘Komandoların lideri Ankara SBF’de 200 kişinin saldırısına uğradı, başını demir ökçelerle ezdiler.’ Gazetenin ortasında da ülkücülerin lideri-komando denen delikanlının yerde yaralı resimleri. Bu manşet beni çileden çıkarmaya yetti. Yurda geldiğimde gece yansı olmuştu. Bir hışımla yurdun kantinine daldım. 3-4 masada oturanlar var. Ayağımda Sümerbank’tan aldığım yarım çizme var. Altına da kabara çiviler çaktırmışım. Yürürken çıkardığı sesten ben bile korkuyorum. Girişte toplu olarak bulunan şişelere bir tekme attım, onların çıkardığı gürültünün arkasından naralar ve küfürlerle karışık sövmelerle masadakilere saldırdım. ‘Ne kadar komünist ne kadar solcu varsa hepsinin…’ sözüm bitmeden masalardan kaçan kaçana. Lokalde kimse kalmadı. Gürültüye S. Baysal koşarak geldi. Bir yandan beni teskin etmeye, bir yandan da durumu anlamaya çalışıyor. Gazetedeki manşeti gösterip durumu anlattım.
‘Ağabey, böyle olmaz, gel odaya çıkalım, dernek yetkilisi arkadaşlarla bir durum değerlendirmesi yapalım ve köklü bir çözümde bulunalım’ dedi.
Benim durmaya pek niyetim yok ama dövecek adam da kalmadı. Gece sabaha kadar planlar yaptık ve ertesi gün saat 17.00’de yurdu ‘ayrık otlarından’ temizlemeye karar verdik. Parolamız ‘Orman kanunu almak isteyenler kantine gelsin!’ Bu orman kanunu kitapçığını da daha önce kurduğumuz Orman Fakültelileri Ülkücü-Milliyetçi Birliği yayını olarak bastırmıştık.
Tam saatinde herkes görev verilen yerlere geldi, hareketin başlamasını bekliyorlar. Ancak hareket bir türlü başlayamıyor. Birkaç dakika şaşkınlıkla geçti. Herkes birbirine bakıyor. Acele bir çâre düşündüm, hemen önümde duran, iri gövdeli Adnan Dağlar’a “Çık şu masanın üstüne ve ‘bizim duvar gazetesini parçalayanların…’ diye bağır, gerisi gelir” dedim. Arkadaşımız dediğimi yapar yapmaz ortalık karıştı. Her taraf toz duman. Birkaç dakikada lokalde bizden başka kimse kalmadı. Bir arkadaş korkudan pencereden atlamış, ayağı kırılmış. Bir diğeri giriş kapısından kaçarken belini demir kapıya vurmuş yaralanmıştı. Başkaca bir zayiat yoktu. Artık yurt temizlenmişti. Gece yansına doğru, olayı öğrenen arkadaşlardan bir minibüs dolusu takviye geldi. Sabaha kadar bütün giriş ve çıkışlarda nöbet tuttuk. Ertesi gün yoğun bir kar yağışı vardı. Olay İstanbul’da duyulmuş ve bizim arkadaşlar arasında büyük sevinç yaşanmıştı. Kalabalık kalpaklı bir grup yurda gelip, marşlar söyleyerek yürüyüşe geçtiler. Sol grup ellerinde sopalarla bahçede toplanmıştı, iki topluluk arasında jandarma birlikleri yer almıştı. Bu ortamda iki grup temsilcileri dekanlıkta toplantılar yapıp, isteyenin yurda girebilmesine karar verdiler. Biz de ‘Adam gibi gelirlerse, olur’ dedik. Ancak pek çoğu bir daha yurda gelemedi.
9 Ocak sonrasında can güvenliğimiz tehlikeye girmişti. Anarşistler beni tek düşürmeye çalışıyordu. Ağabeyime telgraf çektim ‘Bana iyisinden Ardeşen kazması lâzım’ dedim. Ağabeyim telgrafı alınca İstanbul’da kazma kalmamış da Ardeşen’den mi kazma göndereceğiz demiş. Telgrafı defalarca okumuş anlamamış hatta PTT’ye gidip görevli memura tekrardan okutmuş. Fidan vs. dikmek için sağlam kazma mı lâzım acaba demişler. Neticede ağabeyim şifreyi çözmüş, benim için Ardeşen yapımı bir silah temin etmiş. Evde büyük bir ekmek yapılmış ekmeğin içine emânet yerleştirilmiş ve İstanbul’a gidecek yaşlı bir amcanın eline verilmiş. Bir gün kantinde arkadaşlarla otururken amca çıkageldi. Ekmeği görünce kendi kendime abim telgrafı yanlış anlamış dedim. Neticede amca ekmeği verdi ve gitti.
Arkadaşlar ekmeği yemek istediler. Ben yukarı odaya çıkalım akşam yeriz dedim. Yukarı çıktık ekmeği böldüm ki silah içinden düşüverdi. Bu kez de ağabeyim beni şaşırtmıştı. Karadeniz zekâsı işte…
9 Nisan’da Belgrad ormanında ağaçlandırma tatbikatındayız. Yemek molasında yüzden fazla anarşist bana sadırdı. Ben de kendimi korumak için Ardeşen kazmasını çekip onlar kovaladım. Arbede sırasında çelme takarak yere düşürdüler, epeyce hırpalandım. Soluğu hastahânende aldım. Ben hastahâne yolundayken, olayı duyan arkadaşlar, yurtta buldukları solcuları bir iyice dövmüşler. Asım Göktaş ele geçirdiği bir sopayı Dev-Genç üyesi Fahri Aral’ın başına indirmiş. Fahri yaralanmış ancak sopa da üç parçaya bölünmüş. Arkadaşlar anlatıp gülerlerdi, ‘Yahu adam amma kaim kafalıymış ha… Sopa üç yerden kırıldı ama adama bir şey olmadı!’ diye.
Olayla ilgili soruşturmayı Tahsin Tokmanoğlu hocamıza vermişler. Durum aleyhime dönmek üzere… Neredeyse beni fakülteden atacaklar. Çok endişeleniyorum. Bir taraftan da bitirme imtihanlarına çalışıyorum. Bir ara İstanbul Üniversitesi Öğrenci Birliği başkanı hemşehrim Ufuk Şehri bizim fakülteye geldi. Durumu ona anlattım. Hemen Dekan Kemal Erkin hocamıza gitti.
Neler konuştuklarını sordum, hocaya demiş ki: ‘Bu arkadaşımız haklı. Saldırıya geçenler diğerleri. Hem çalışkan bir arkadaşımız. Siz soruşturmayı biraz uzatırsanız, arkadaşımız bütün derslerini verip mezun olacak. Yoksa...’ Bu ‘yoksa’ hocayı bayağı tedirgin etmiş olacak ki, korkudan titreyerek:
‘Evlâdım, ben o delikanlıyı tanıyorum, derslerine iyi çalışsın, ben onun soruşturmasını kaplumbağa yürüyüşüyle tâkip ettiriyorum’ demiş. Hakîkaten soruşturma ben mezun olana kadar sonuçlanmadı. Ben de zâten ilk imtihan döneminde mezun oldum. Allah, her ikisine de rahmet eylesin! (s: 45-49)
Mutlak hakikat: Eserin yazarını tanıdınız. Sonraki faaliyetlerini merak ediyorsunuzdur. O halde kitabı okumalısınız. Birbirinin peşisıra tespih tânesi gibi dizilen mâcerâlarla dolu sayfalar sizi bekliyor.
Orman Yüksek Mühendisi Dr. ALİ SIRTLI 16 Mart 1944 târihinde, Rize’nin Çayeli ilçesine bağlı Âşıklar köyünde doğdu. Sırayla Âşıklarilkokulu, Çayeli Ortaokulu, Rize Lisesi’ni bitirdi. İstanbul Orman Fakültesi’ni 1969, Devlet Lisan Okulu’nu 1977, Harp Akademileri-Millî Güvenlik Akademisi’ni 1978, Ankara İktisâdî ve Ticârî İlimler Akademisi Yönetim Bilimleri Enstitüsü’nü 1982 yılında bitirerek, Orman Yüksek Mühendisi ve Yönetim Bilimleri Uzmanı ve Biyoloji doktoru unvanını aldı. 1969’dan itibaren Orman Bölge Şefi, Müdür, Daire Başkanı, Bölge Müdürü, Genel Müdür Yardımcısı ve Başmüfettiş olarak görev üstlendi. Çeşitli lise ve yüksekokullarda öğretmenlik yaptı. 2005 yılında emekli oldu. Türk Dünyâsı’nın tamamına yakınını gezdi. Türkiye Tabiatını Koruma Derneği ve Aydınlar Ocağı üyesidir. Oğulları Alparslan Kürşad ve Bilge Fâtih, torunları Ali, Alper Tunga ve İpek Senâ’dır.
Ülke çapındaki teşkilatlarıyla kuruluş ve felsefesini “merkez sağdaki boşluğu doldurmak” üzere kuran bir parti için, kamuoyuna ve kimi analizlere göre artık “yolun sonu görünüyor” anlayışı var. Bir dönem için belki de umuttu, gelecek vaat ediyordu. Ancak halkın desteği azalınca güncel medyada adeta sabah-akşam hırpalanan bir siyasi oluşum konumunda olur. Gün geçtikçe bir dizi suçlamalarla terkedişler ve kopmalar devam eder. Sosyal hayatta vefa yükselen bir değer olsa da, tökezlenen her siyasette vefa yoktur, aranmaz da. Elbette bu coğrafyada siyaset yapmak, bir anlamda iktidar mücadelesinde toplumu ikna etmek hiç kolay değil. O nedenle duayen siyasetçiler iki konuya dikkat çekerler. Bunlardan birisi halkın diliyle az, sade ve anlamlı konuşmak. İkincisi, kararlı olmak ve itimat telkin etmek. Nitekim verilen avans genellikle tek kullanımlıktır, uzun vadeli olmaz. Eğer toplum ikna olmamışsa yapacak tek şey mevcudu muhafaza etmek olur. Onun ömrü de yeni bir akımın doğuşuna kadardır. Yakın tarihimiz bu gibi örneklerle dolu.
Bilindiği gibi siyaset, bulunduğu toplumun sosyolojik yapısına göre konumlanarak gelişen bir bilimdir. Eldeki imkânları kullanarak sorunla en uygun çözüm üreten bir kurumdur. Bir anlamda ülkeyi idare etme sanatıdır. En önemli iki unsuru, hür ve demokratik olmasıdır. Bunun yanında kamuya açık, şeffaf, akılcılık, ahlak ve adalet gibi ilkeleri vardır. Vesayet ve buyurganlığı siyaset felsefesi kabul etmez. Zaten despot ve baskıcı rejimlerin parlamentoları olsa bile siyaset üretilemez. Türk siyasi hayatında, özellikle güncel siyaset yakınma-sızlanma makamı değildir. Rekabet olmalıdır. Muhalifler için polemik kullanılır. Ancak içi boş polemikler sürdürülebilir olmaz. Bununla birlikte siyaset bir mai gibidir, akıcıdır ve boşluğa izin vermez, doldurur.
Siyasi partiler beyan ettikleri ilke ve tüzüğe göre çalışan kurumlardır. Siyasetin gücü ise, hitap ettiği kitle tarafından onaylamasıyla ölçülür. Yani süreli bir yetkilendirme söz konusudur. Başarılı olmak için elbette çok çalışmak gerekir. Ancak bazen tek bir arıza bütün gayretlerin üstünü çizmeğe yeter. Bir anlamda çok değişkenli bir fonksiyon gibidir. Değişkenlerin sadece birisinde sorun olması diğer unsurları da olumsuz etkiler. Bunlardan en önemlisi güvendir. İnandırıcılığınız hasara uğramışsa eğer, ne yaparsanız yapın artık faydasızdır. Kamuoyu şuna bakar, “ farklı ne olmalı ki size tekrar destek vereyim”. Bu tutumunda haklıdır. Nitekim her siyasi kurumun temsil ettiği alanlar var. Önemli alanlar zaten tutulmuştu. Muhafazakârlık iddianız varsa, 90’lı yıllardan bu yana mevcut ve yönetimde. Ülkücü gelenek mi? Aidiyet duyabilirsiniz ancak bu ünvanla kurulmuş bir parti mevcut ve iktidarla birlikte. Aslı varken neden bir yenisi olsun? Ayrıca liberal de değilsiniz, sosyal demokrat da. Müktesebatınız buna uygun değil. Bir kalan siyasi boşluk Adalet –Doğruyol parti geleneği idi. Yani merkez sağ olarak bilinen Süleyman Demirel ekolü. Yani Kamu İktisadi Teşebbüslerin (KİT) kurulduğu, Devlet Planlama Teşkilatının (DPT) olduğu, Karma ekonomi ile yönetilen, daha çok tarım destekli geleneksel yapıdaki demokrat Anadolu insanı anlayışı idi.
Bir organizasyon düşünün, kendini; bazen devletçilik, ama hep milliyetçi, bazen demokrat ve seküler, temeli dindar ama çağdaş- evrenselci, parlamentocu denge-denetlemeci, az kuvayı-milliyeci, temelde cumhuriyetci, kuruluş ilkelerine bağlı,.v.b.gibi unsurlarıyla tanımlamış olsun. Ancak her yoklamada bunlardan sadece birine atıf yapmakta, “ülkücü gelenekteniz” diyerek konum alıyor durumdadır. Menü oldukça zengin ancak söylemden ibaret değil. Her biri birer yaşam tarzıdır ve eylemdir. Yani görülmüştür ki, ‘o da olsam, bu da görünsem siz içinden size uygun olanı seçin, ama ben yine de buyum’ gibi bir durum kök tutmadı. Kamuoyu birkaç yoklamada hep net bir konum bekledi durdu. Ancak konum net değildi oynaktı, mobil başlıklıydı. Toplumda, “diğerlerinden nasıl bir fark olmalı ki size destek olayım” refleksi hep devam etti. Kaldı ki ülkede yeteri kadar siyasal oluşum din ve milliyetçi kökenli kavramlarla konumlanmıştı. Söz konusu, aslı varken neden benzerine yöneleyim?” davranışı da bir toplumsal gerçekti.
Günün sonunda her siyaset kurumu gibi hesabını iç muhasebesini yapacağı olağanüstü kongresinde verecektir. Ve oluşacak yeni yönetim “yeniden” konumunu belirleyecekmiş. Yedi yıla yakın bir sürede konum alamadıysanız artık çok geç olmadı mı? Kaldı ki kuruluşta hedeflenen o boşluk, eski müttefiklerinizce çoktan doldurulmuştu. Katı ve keskin ideolojik söylemler yerine, Demirel’in itidalli “Anadolu demokratlığı” modelini takip ederek mahalli seçimlerde önemli başarılar sağlandı. Ayrıca bu yolu takip edecek görünüyorlar.
Gelelim merkez sağ kavramına. İlk akla gelen ve Anadolu insanıyla bütünleşen daha çok Süleyman Demirel’in temsil ettiği çizgiydi merkez sağ politikalar. Dönüp bakıldığında 45-50 yıl önceki bir siyasal yönetim. Kalıbını halkın temayülü oluşturan kararlı ve sağlam, bilinmedik muğlak, kuşku olmayan siyasal ekol olarak bilinir. Her türlü radikal söylemden uzak, çağıyla kavga etmeyen, tarımcı politikalara üst seviyede destek olan, devlet planlama teşkilatları olan, toprak mahsulleri ofisleri tam kapasite çalışan, gıda arzı talebi karşılayan, öz kaynaklarıyla yetinen bir icraatlar dönemi. Müesseseler, enerji santralleri, fabrikalar ve karma ekonomi. Siyasi çatışmalarla amacından saptırılsa da ülkenin merkez sağ politikaları böyle kurulmuştu. Söylem değildi, eylemdi. Hem de en sahici olanıydı. Aradan bunca zaman geçmiş olsa bile değerliydi.
Eğer belli makam ve konumda olmazsa hayatında asla ve kata göremeyeceklerini o makamlara gelince sahip olanlar siz nasıl bir düşünceye sahipsiniz ve nasıl bir dünyanız var.
Evinde tek banyoyu ve tuvaleti tüm aile bireyleri kullanırken bir anda ne oluyorsa ebeveyn banyolu makamlarda oturmaya başlayınca dünyaları şaşıyor , inanmak istemiyorum bu kadar israf ve papatyalık olmaz ..Ülke çok zengin refah seviyesi eşit ve sorunları olmayan insan sayısının az olduğu bir ülkede bunlar hoş karşılanabilir.
Bizim gibi bir ülkede olmaz bunu yapmaya hakkınız yok, peki denetlemeye gelenler bunları görmediler mi? cebinde taşıyıp saklamaları mümkün değil, akşam eve giderken götürüp sabah işe gelirken getirecekleri bir şey değil.
Utanmadınız mı? Bu şaşayı bu ayrıcalığı yaptırırken. Aslında tüm Belediyeler odalarını gazetecilere açmalı, isteyen vatandaşa normal, ihtiyaç için sıradan yapılmış düzenlemeler başka özel donanımlı düzenlemeler başka.
Halk varsa yönetim var , halk yoksa yönetim yok, kimi yönetecek ..kime hükmedecek ..
Makamlarını gereksiz harcama ile extra lüks ve extra farklı döşeyenler utanmalı, kasamızdan kuruş çıkmadan yaptırdım safsatası da artık yeter onu yapan neden yapsın, kim kime bedavaya iş yapıyor evinize çağırdığınız ustanız hadi bu seferlik bandan olsun, size hediye olsun mu? Diyor.
Parasını tıkır tıkır ödüyorsunuz o yapılanlarda ödeniyor zaten sadece hak edişlerde ilaveler oluyor, ya da ilave ihale veriyorsunuz adam tabii hakkını alacak yaptığı işin parasını alacak bu kadar net malzemesi, işçiliği hepsi var.
Nedir bu gösteriş , nedir bu gereksiz harcama merakı ,bu şımarıklık nedir ..şu nu anlarım kendi imkanları ile alabilecek durumda olan ..Ancak geldiği konumda bunları elde eden değil , hırsızlık , yolsuzluk ,alavere dalavere ile değil çalışarak kazandığı parası ile .Bu ülkede haram yemeden zengin olan insanlarda var , helaline haram karıştırmadan malına mal katan ..alnının teri ile kazanan insanlar var onlar bu konunun dışında ..Helal olsun anasının ak sütü gibi ..
Sütünde bozukluk olanlardan söz ediyorum ülke vatandaşı olarak hakkımı helal etmedim, etmeyeceğim de.
Yolsuzluk ile kazananlar yolsuzluk ile kaybederler, haksızlık yapmış ve yaptırmıştır, suratına bakılmayacak insanlar satın aldıkları insanlar ile kendilerinin yerini erişilmez sanıyor. Bu şarkı burada bitmez .. sonsuza kadar ilelebet kalacaktır.
Bırakın artık Devlet malı deniz yemeyen domuz hikâyesini…
Gençlere kötü örnek olmayın, inanç sistemini sorgulatmayın, güveni sarsmayın, çalışma heyecanını tüketmeyin.
Domuz olabilirsiniz ama domuzluğu kendinize yapın ülke topraklarına ve ülke parasına değil.
Türkiye yarın Türk Milleti adına hareket etmek üzere kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM)’nin açılışının 104.yılını kutlayacak. Türkiye Cumhuriyeti devleti, TBMM’nin açılışını bir bayrama dönüştürmüş ve adını “23 Nisan Milli Egemenlik ve Çocuk Bayramı” olarak koymuştur.
Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir, sözü Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’ndan bu yana Türkiye anayasasında yer alan ve Türk Milleti adına Türkiye’nin kuruluşunu ilan eden TBMM’nin temel dayanağını oluşturan ilkedir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 6. maddesi de bu cümle ile başlamaktadır.
Yani egemenlik kayıtsız şartsız milletindir (Türk Milleti)… Türk Milleti egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır. Egemenliğin kullanılması hiç bir surette hiç bir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz…
KÂğıt üzerinde ne güzel yazılmış!
Zannediyorsunuz ki; Türk Milleti her şeye egemen… Peki, öyle mi?
Günümüzde gelişen olaylara bakarsak Türk Milletinin ülke sınırları içinde egemen olduğunu söylemek çok zor hatta imkânsız.
Bugün siyaset ve bürokrasi bununla bağlı olarak da ekonomi Türklüğü hissetmeyen ve Türklüğe inanmayanlarca işgal edilmiş! Ortalık her şeyin bol miktarda kriptosundan geçilmiyor. Anladık imparatorluk bakiyesiyiz ama bu kadar da olmaz!
TBMM’de olan bitene (kavgalara ve bilhassa menfaat içerenlerine) bakın ne demek istediğimi anlarsınız!
Yabancılara yapılan özelleştirmeler, gayrı menkul satışları, borçlanmalar, petrol arama, su kaynakları, baraj gibi enerji kaynakları ile maden arama ve işletme ruhsatlarının verilmesi, finans kuruluşlarının satışı, ithalata dayalı bir ekonomi anlayışı, gümrük birliği gibi ticari bağımlılık olayları Türk Milletinin egemenliğini ortadan kaldırmış gibi gözükmektedir. Yani hülasa bayrak Türk’ündür ama ya ekonomi kimindir sorusunu sorma zamanı çoktan geçmiştir.
Başta Salda Gölünün kumlarını olmak üzere sahillerimizi bile koruyamaz haldeyiz. Ya Suriyeliler için harcanan ama ihtiyaç halinde halktan esirgenen paralar için ne demeli? Son virüs salgını da ekonomimizin ne kadar zayıf olduğunu bize bir kez daha gösterdi. Dünyanın güçlü devletleri bırakın kendi vatandaşlarından yardım istemeyi bütçelerinden parası olana olmayana talep etmeksizin yardımda bulundular. Türk Milleti bu çağda günlük kazanıp günlük yer haldedir. Fakir, yoksul ve borçlu durumdadır.
Hâlbuki Türkiye’deki her şey kayıtsız şartsız (kağıt üzerinde) Türk Milletine aittir. Türkiye için birileri her ne kadar kaynakları kıt bir ülke dese de çok zengin bir ülkedir. Bu zenginlik şüphe yok ki; Türk Milletinindir. Öyle ise nerede bu zenginlik?
Türk Milleti reel anlamda bu topraklar üzerinde fiili egemenliğini yitirmiştir. İş şimdi hukuki egemenliğini yitirmeye gelmiştir. Onun için birçok karanlık mahfil onlarca yıldır yeni anayasalar hazırlayıp duruyorlar.
TBMM’nin açılışının 104.yılı vesilesi ile Türk Milleti bu topraklar üzerindeki egemenliğini yeniden hatırlamalı ve üzerinde düşünmelidir. Kâğıt üzerinde yazılı egemenlik Türk Milleti için yeterli gelmez.
Bu egemenlik anlayışının mutlaka fiiliyata geçmesi gerekir. Yani siyaset, bürokrasi ve sermaye Türkleşmeli ve millileşmelidir. Egemenliğimiz bu şekilde bir anlam kazanır.
Başımıza gelen bütün olumsuzlukların temelinde bu sorun yatmaktadır. Bu vesile ile bu topraklarda binlerce yıldır süren Türk egemenliğinin, TBMM eliyle bir kez daha ilan edilişinin 104.yılını kutluyor hepinizi bu konu üzerinde düşünmeye davet ediyorum.
“Dört yıl önce yazılmış bir yazı! Türk hâlâ anlamadı…”
Mustafa Kemal Atatürk’ün Cumhuriyet ilan edilmeden önce Türk Milletinin Cumhuriyeti anlaması ve hazırlanması açısından bir dizi yurt içi yolculuklar yapmış ve bu yolculuklarda düşüncelerini hem yöneticilerle hem de halkla paylaşmıştır. 1923 yılı Eskişehir konuşmalarındaki şu satırlar onun millî hâkimiyete vermiş olduğu önemi değerlendirmemiz açısından çok çarpıcıdır.
Yer: Eskişehir Adliyesidir.
Mecelle hakkında Hâkim Cevdet Beyle (Bidayet Reisi) yaptığı konuşma Ahmet Cevdet Paşa’nın Mecellesi (Osmanlı Modernleşme Dönemi Hukuk Eseri) üzerinedir:
“Bidayet Reisi: Bendeniz hukuki fikrimi arz edeyim. Malumu âliniz, Cevdet Paşa’nın Mecelle’si memleketimizde tatbik ediliyor ve bunun esası fıkıh hükümlerimizden ve şeriattan alınmıştır.
Gazi Mustafa Kemal Paşa: Cevdet Paşa Mecellesi’nden, Mecelle’nin fıkıh hükümleri esaslarına dayandığından bahsediyorsunuz, en ziyade dayandığı esas kural nedir?
Bidayet Reisi (Devamla): Kuranı Kerim’dir
Gazi Mustafa Kemal Paşa: Cevabınızı kolaylaştırayım, zaman ile hükümlerin değişmesi…”[1]
Burada Mustafa Kemal Paşa Mecelle’nin zaman değişince hükümlerin değişeceğini hatırlatması görülmektedir. Çünkü Atatürk sadece Mecelle değil tarihte hazırlanmış birçok hukuk sistemine hâkim asker, aydın ve lider bir kişiliktir. Mecelle’nin 39. Maddesi: Ezmanın tagayyürü ile ahkâm’ın tagayyürü inkâr olunamaz (Zamanın değişmesiyle hükümlerin de değişmesi inkâr olunamaz)[2] şeklindedir.
“Kanunların Değiştirilmesi Lüzumu
Bidayet Reisi (Devamla): Evet efendim, zamanın değişmesi ile hükümlerin değişmesi inkâr edilemez. Mecelle yapılırken o zaman için insanların işlerine en uygun olanlar konulmuş. Hâlbuki gitgide ihtiyaç başkalaşmıştır ve bu ihtiyaçlar eldeki esaslar ile tatmin olunamıyor. En mühim meseleler eldeki kanunların çok dar olmasından ve hâkimlerin mevcut kanunla iş görmesi mecburiyetinden ve kanunların da ihtiyaçlara kâfi bulunmamasından doğmaktadır.
Gazi Mustafa Kemal Paşa: Ne yapalım?
Bidayet Reisi (Devamla): Bütün kanunlar, toplumsal hayatımıza ve memleket ihtiyaçlarına göre tanzim edilmelidir.
Gazi Mustafa Kemal Paşa: Evet! Toplumsal, iktisadi hayat ve medeniyet âleminin ulaştığı derecelere göre ıslah lazımdır. Bizim milletimizin adalet hususundaki derecesi hiçbir vakitte başka milletlerden aşağı kalmamıştır. Belki onlardan ziyade adaleti tecelli ettirmiştir. Biz en ileri ve medeni devletin kanunlarına eşdeğer ve benzer kanunlar yapabiliriz. Eski ihtiyaçlara göre yapılmış şeyleri ihtiyaç ilerledikçe yenilemek lazımdır. Noksan vasıtalarla arzu olunan şeyleri temin etmeye imkân yoktur.
Bidayet Reisi: Âdet muhkemdir, diye bir kaide vardır. Kanunları o daire dâhilinde ıslah lazımdır”[3].
Mustafa Kemal Atatürk Yeni Hükümet Şeklimizi Eskişehir Halkına anlatırken görüşlerini şu şekilde özetler:
“Efendiler! Bizim bugünkü kuvvetimizin ruhu ve aslı, yeni şeklimizdedir. Arzu buyurursanız biraz izah edeyim: Biz bugün doğrudan doğruya milletin ruhuna, vicdanına, eğilimlerine uygun olan maddi ve esaslı noktalara dayanıyoruz. Hükümetimiz bir şahsın görüşüne tabi olmaktan uzaktır. Hükümetimiz şahsi görüşlerin elde edilmesine alet olmakta değildir”[4].
“Bu noktada bir şey hatırıma geldi: Bizim hükümetinizin şeklini ve mahiyetini anlamayanlar veya anlamak istemeyenler vardır. Bu tereddüdü gidennek için Teşkilatı Esasiye Kanunu’nun ruhunu iyi tahlil etmek lazımdır. Hakikaten Teşkilatı Esasiye Kanunu’nun bilhassa bazı maddelerinin bilinmesi elzemdir. Mesela, birinci maddeyi beraber inceleyelim ve tahlil edelim: Madde, iki fıkrayı ihtiva ediyor; “Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir“ birinci fıkradır. Efendiler! Bilirsiniz ki, irade denilen bir şey vardır. Bir insanın iradesi olduğu gibi, insanlardan meydana gelen herhangi bir toplumun da iradesi vardır. İrade; vicdanın eğilimi, arzusu demektir. Yani bu manevi bir şeydir. Külli iradeyi yaratana bırakarak şeriat lisanı ile ifade etmek isterseniz buna cüzi irade deyiniz! Bu manevi olan iradenin tecellisi için bir vasıta lazımdır ve vardır ki, ona hâkimiyet derler!.. Hâkimiyetine sahip olmayan bir insan veya bir toplum hiçbir vakit iradesini kullanamaz! Hâkimiyetini herhangi birisine veren bir insan kendi iradesinin kullanılacağından ve tatbik olunacağından emin olamaz. Bunun için insanlar, milletler kendi iradelerini, kendi vicdanlarının eğilimlerini icra ve tatbik etmek isterlerse hâkimiyetlerini mutlaka ellerinde tutmak mecburiyetindedirler. Şimdiye kadar milletimizin başına gelen bütün felaketler kendi talih ve mukadderatını başka birisinin eline terk etmesinden çıkmıştır”[5]. Cengiz Özakıncı’ya göre buradaki Atatürk’ün “külli ve cüzi irade” farklılığını vurgusu “LAİKLİĞİN İSLAMÎ TEMELİNİ” de oluşturmaktadır.
Atatürk’ün “Külli (Allah’ın) irade” ve “Cüzi (insan ve toplumların) irade” ayrımını şeriat kavramından hareketle yapması açısından “şeriat nedir ne değildir” açıklamasını da burada açıklamamız gerekmektedir:
“Şeriat Nedir Ne değildir?
Geniş suyolu, yöntem, tavır, kural gibi anlamları olan şeriat bu şekliyle Kur’an’da tek bir yerde geçmektedir. Casiye suresi 18 ayet. Aynı kökten ve aynı anlamda bir de Şira sözcüğü vardır ki onun geçtiği yer Maide Suresi 48 ayettir. Şira, yol ve yöntem anlamındaki minhac sözcüğü ile birlikte kullanılmıştır. Şöyle deniyor. “ Sizden her biri için bir yol/ şeriat ve bir yöntem belirledik. Allah dileseydi sizi elbette bir tek ümmet yapardı. Ama size vermiş olduklarıyla sizi imtihana çeksin diye öyle yapmamıştır. O halde hayırlarda yarışın! O size tartışmış olduğunuz şeylerin esasına bildirecektir”( Maide, 48)(Yaşar Nuri Öztürk Meali)[6] “Biz, her biriniz için bir şeriat ve yol belirledik. Eğer Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı, fakat size verdiklerinde sizi denemek istedi. Öyleyse iyiliklere koşun. Hepinizin dönüşü Allah’adır. O, ihtilafa düştüğünüz şeyleri size haber verir” Elmalılı Hamdi Yazır Meali (Maide, 48).
Bu ayetten anlaşılıyor ki şeriat, insandan insana, toplumdan topluma değişen tavırları, tarzları, yöntemleri, kabulleri ifade etmektedir. Her peygamberin ayrı bir şeriati vardır; Hz Muhammed’in de izlediği bir şeriatı vardır. Casiye 18. Bunu açıkça ifade etmektedir. Bir dinin içindeki değişik birey ve gruplarını da birer şeriati vardır olacaktır. Örneğin, her mezhebin dinden anladığı bir şeriattir. O halde şeriat, Allah katında değişmez, aksi ve başkası kabul edilmez tek yol ve gerçek olan İslam’ın( Ali İmran, 19) içinde kişilerin, zümrelerin ve toplumların dinden anladıklarına göre oluşturulmuş yorumlar ve kurallar bütünüdür. Allah katında din ise sadece ve sadece İslam’dır, yani peygamberlerin tebliğ ettikleri değişmez, zaman üstü ilkeler bütünü. Katında din olarak sadece İslam’ı kabul eden Tanrı, şeriatın her birimize göre değişen bir din anlayışını ifade ettiğini açıkça bildirmektedir ki, hiç kimse dinden kendisinin anladığını dinin kendisi ilan etmeye kalkmamalıdır[7].
Şeriat, İslam veya Kur’an ile eşitlenemez. Şeriat, mezhep kabulleriyle, nihayet fıkıhla eşitlenebilir. Şeriati İslam’la eşitlemek isteyen anlayış, birçok kabulünün Kur’an’la ve zamanla çeliştiği anlaşılmış bulunan örfleri din yapmayı amaçlayan anlayıştır. Önce şeriat ile dini eşitlemekte, sonra da devrini bitirmiş yorumlardaki bir takım kuralları din diye halkın önüne koymaktadır[8]. Bu tespiti yaptıktan sonra tekrar Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Eskişehir konuşmalarına bakabiliriz:
En yakın bir misali hatırlayalım! Mesela Harbi Umumi’ye girmede milletin iradesinin alakası var mıydı? Millette Harbi Umumi’ye girmek için kalpten eğilim var mıydı? Ben zannediyorum ki, yoktu. Çünkü Harbi Umumi’ye girmeden evvelki devirlerin her biri bir felaketle neticelenen safhalar ile dolu idi. Kati zaruret olmadıkça millet istemezdi ki, harp olsun! Bununla beraber, harbe girmiş ise kabahat kendisinin değildir diyebilir miyiz? Hayır! Kabahat, ne yazık ki, kendisindedir. Çünkü hâkimiyetini başka ellere vermiştir!”[9]
“Ferdi Saltanat
Bu kadar acı tecrübeler geçiren milletin -ki artık namus ve hayatını muhafazaya karar vermiştir- bundan sonra hâkimiyetini bir şahsa vermesi katiyen mümkün olmayacaktır”[10].
Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir ve milletin kalacaktır. Sonraki cümlede; idare usulü halkın mukadderatını bizzat ve fiilen idare etmesi esasına dayanmaktadır denilmektedir. Bundan, bütün millet fertleri işini gücünü terk ile devlet idaresiyle uğraşacaktır, manası çıkarılmasın! Bu bittabi fiilen mümkün değildir. Hakikaten bugünkü toplumsal hayatın, vatanlarının genişliği ve hayatın devam ettirilmesinin teminindeki işlerin çokluğu nazarı dikkate alınırsa buna hem imkân ve hem de lüzum yoktur. Maddedeki ikinci fıkra; idare usulündeki prensibimizi ifade etmektedir. Buna göre millet mukadderatına yalnız ve ancak millet hâkim olacaktır. Milleti temsil eden, millî iradeyi millet namına sınırlı ve belli bir zaman için manevi şahsiyetinde tecelli ettiren Millet Meclisi dahi en nihayet millet tarafından yenilenmeye maruzdur. Aslolan millettir. Hâkimiyet onun olduğu gibi, idare hakkı da onundur”[11].
Sonuç olarak Gazi Mustafa Kemal Cumhuriyeti inşa ederken Türk Milletinin iradesine Millî Mücadele de gösterdiği hassasiyet gibi savaş sonrasında da göstermeye devam etmiştir. Atatürk’ün yurt gezileri ve sabırla Türk halkını aydınlatmaya çalışması onun temel liderlik özelliklerindendir. Halkını asla aldatmamış, onları küçük görmemiştir. Sadece Türk Milletine değil dünya halklarına örnek olmuştur. Çünkü Millî iradenin karşısında ferdî saltanatlarının yeryüzünden silineceğine inanmaktadır. Enbiya suresi/105. Ayette “Muhakkak ki yeryüzüne iyi ve yararlı işler yapan [sâlihûn] kullarım vâris olacaktır” buyrulmaktadır. Atatürk’ün “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” vecizesi bu ayeti kerimeyi düşündürmektedir. Sedat Şenermen’in hatırlatmaları ile sulh, ıslah ve salih aynı köktendir. Her söz, fikir ve icraatında Mustafa Kemal Atatürk’ün “kâmil bir insan”, münevver (aydınlanmış) ve münevvir[12] (aydınlatan) bir kişilik olduğu da görülmektedir.
[1] Atatürk’ün Bütün Eserleri (ABE), Kaynak Yayınları, 2004, İstanbul, cilt,14., S.246.
[2] Cengiz İlhan, Mecelle, Hukukun Doksan Dokuz İlkesi, Tarih Vakfı, İstanbul, 2009, s. 41.
[3] Atatürk’ün Bütün Eserleri (ABE) cilt,14., S.246.
[4] Atatürk’ün Bütün Eserleri (ABE) cilt,14., S.248.
[5] Atatürk’ün Bütün Eserleri (ABE) cilt,14., S.249.
[6] Yaşar Nuri Öztürk, İmamı Azam savunması, Şehit bir Önder için Apolocya, İnkılap Yayınları 2010, İstanbul, s.165.
Her 23 Nisan Milli Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nda eğitimin önemi üzerine yazılar yazılıp konuşmalar, değerlendirmeler yapılır. Kurucusu olmaktan gurur duyduğum Çocuk Kasabası anaokulumuzun kutlama etkinliği vesilesiyle bu değerlendirmeyi yazıyorum.
Okul öncesi eğitimiyle ilgili yaptığım araştırmada Kazım Karabekir Paşamızın Sarıkamış Çocuk Kasabası bilgisiyle geçmişte de bu konuda unutulmaz işler yapıldığını öğrendim. Paşa, Kars-Erzurum bölgesinin önce Ruslardan kurtarılması, daha sonra da Ermeni çetelerden temizlenmesini sağlayan komutandır. Bu mücadeleler sırasında bölge insanı büyük acılar, sorunlar yaşamıştır. Bunlardan biri de şehit yetimleri ve kimsesiz bakıma muhtaç çocuklardır. Paşa iyi bir komutan olmakla birlikte bu konulara da önem veren ve çözüm üreten bir yöneticidir. Mart 1919’da Trabzon’dan Erzurum’a geçerken Gümüşhane’de bakıma muhtaç şehit ve yetim çocuklarının olduğunu görmüştür. Erzurum’a gelince önce 33 çocuğun askeriyenin sanayi takımlarında barınma ve eğitim ile mesleki beceri kazanmaları çalışmasını başlatmış, bu konudaki ihtiyacı İstanbul hükümetine bildirerek bölgesindeki bu çalışmayı genişletmiştir. Bu çalışma ile 2000’e yakın kız, 4000’e yakın erkek çocuğunun bakım, eğitim, iş ve imkân sahibi olmaları sağlanmıştır. Kazım Karabekir Paşa bu çalışmaları ile yetimlerin babası olarak da bilinir. Erzurum’daki bu çalışma Ocak 1920’de yatılı askeri mektep, sanayi gürbüzleri, anaokulu mektebi şeklinde yapılmıştır. Aralık 1920’de ise ilk mektep ve ana mektebi Sarıkamış’a nakledilmiştir. Sarıkamış’taki Ruslardan kalma askeri yapıların bir kısmı bu eğitim çalışmasına tahsis edilerek çocuk kasabaları olarak adlandırılmıştır. Bu çalışmaların Ankara tarafından bilinmesi için bir grup öğrenci Ankara’ya gönderilmiş, yaptıkları etkinlikler Mustafa Kemal Paşa tarafından da takdir görmüş ve 30 Haziran 1921’de kurulan Ankara Himaye-i Etfal Cemiyeti Başkanı Bolu Milletvekili Dr. Fuat (Umay) Bey’in konuyla ilgilenmesi istenmiştir. Bu ilgi ile Aralık 1921’de Sarıkamış Himaye-i Etfal Cemiyeti de kurulmuştur. Bu kuruluş 1935’te Çocuk Esirgeme Kurumu adıyla ülke genelinde çocuklara hizmet veren kurumumuzdur (100. Yılında 23 Nisan Çocuk Bayramı yazımda daha detaylı bilgi mevcuttur.).
Sarıkamış çocuk kasabalarındaki eğitim o günün şartlarına göre gelişmiş eğitici şekillerde yapılmıştır. Güzel yaşama, temizlik, kum-çamur dikiş işleri, kâğıt-karton işleri, ağaç işleri gibi uygulamalı masalar bunu gösterir. Bu sayede çocukların özgüven, sorumluluk duygusu, sevgi, merhamet ve adalet ve paylaşım duygusu, el-adele becerilerinin gelişmesi amaçlanmıştır. Bu çalışmalar her cuma drama uygulamalarıyla pekiştirilmiştir. Bu sayede küçükten büyüğe çocukların çeşitli alanlarda bilgi ve beceri sahibi olmaları, kendileri ve çevreleri için daha faydalı fertler olması sağlanmıştır. Bu okullardan yetişip çok üst düzey devlet görevlerine gelmiş olanlar da vardır. Sarıkamış ilçemizdeki Bebek Gölü, Bebek Garnizonu, Bebek Deresi gibi yer isimlerinin o gününün hatırası olduğunu bilmeliyiz.
Kocaeli Başiskele’de 2012’de açılan Çocuk Kasaba’mızı eğitimde 3-4-5 yaşın öneminin bilinciyle açmıştık. Zihinsel gelişimin yüzde 50’sinin ilk 4 yaşta, yüzde 30’unun 4-8 yaşta, yüzde 20’sinin ise diğer yaşlarda olduğu bilgisi bu yaşlardaki eğitimin önemini gösterir. Eğitim başlı başına bir birimdir. Bu işin ehil ve iyi yetişmiş kişiler tarafından, doğru uygulamalar ile yapılması gerekir. Çocuklarımızın iyi yetişmeleri için gerekli ilgi ve fedakarlıklardan kaçınılmamalıdır. Bunun geleceğimizin teminatı olduğu unutulmamalıdır.
Bu kurumlarımızın ve buralardan istifade eden çocuklarımızın artması için bu alanda yeni desteklere ihtiyaç vardır. Bu duygularla Milli Egemenlik ve Çocuk Bayramınızı kutlar, saygılar sunarım.
Atatürk’ün çocuklara armağan ettiği 23 Nisan, milli birliğimizin ve egemenliğimizin simgesidir. Bu anlamlı günü kutlarken 23 Nisan’ın önemini gelecek nesillere aktaralım.
Türk milletinin gönlünde, onun bağımsızlığının sarsılmaz ifadesi olarak en önemli yeri işgâl eden 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, millî birliğimizin kenetlenmiş ifadesini temsil ediliyor.
23 Nisan 1920, Türk milletinin iradesini temsil eden Birinci Büyük Millet Meclisi’nin açıldığı ve Türk halkının egemenliğini ilân ettiği tarihtir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün, Büyük Millet Meclisinin açılışı ile Türk çocuklarına armağan ettiği 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, 23 Nisan 1921’de Milli Bayram olarak kutlanmaya başladı. 23 Nisan’ın Milli Bayram Addine Dair Kanun, Birinci Büyük Millet Meclisi’nin açılışından tam bir yıl sonra, 23 Nisan 1337 (23 Nisan 1921) yılında kabul edildi, kanun 2 Mayıs 1337’de (2 Mayıs 1921) ise Ceridei Resmiye’de (Resmi Gazete) yayımlanarak yürürlüğe girdi. İki maddeden oluşan kanunun birinci maddesinde, “Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin ilk yevmi küşadı olan 23 Nisan günü milli bayramdır.”, ikinci maddesinde ise “Tarihi kabulünden muteber olan işbu kanunun icrasına Büyük Millet Meclisi memurdur.” ifadesi yer alıyor.
1929 YILINDA ÇOCUKLARA HEDİYE EDİLDİ
Atatürk, 23 Nisan 1921’de Milli Bayram olarak kutlanmasına karar verilen 23 Nisan Bayramı’nı, 23 Nisan 1929 tarihinde çocuklara armağan etti. Böylece 23 Nisan ilk defa, 1929 yılında Çocuk Bayramı olarak kutlandı. 23 Nisan, 27 Mayıs 1935 tarihinde çıkarılan Ulusal Bayram ve Genel Tatiller Hakkında Kanun ile “Ulusal Egemenlik Bayramı” olarak kutlanmaya devam edildi. Kanunun ikinci maddesinin B fıkrasında, “Ulusal Egemenlik Bayramı; 22 Nisan öğleden sonra ve 23 Nisan günü” ifadesi yer aldı. 1981 tarihli Ulusal Bayram ve Genel Tatiller Hakkında Kanun’da, 20 Nisan 1983’te yapılan değişiklikle, 23 Nisan Ulusal Egemenlik Bayramı’nın adı, “Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı” olarak değiştirildi. 1979 yılında ilk olarak 6 ülkenin katılmasıyla uluslararası boyuta taşınılan bu milli bayramda, dünyanın bir çok ülkesinden çocuklar Türkiye’ye gelmeye başladı. Türkiye, dünyada çocuklarına bayram hediye eden ve bu bayramı bütün dünya ile paylaşan ilk ve tek ülke. Türk milletinin gönlünde, onun bağımsızlığının sarsılmaz ifadesi olarak en önemli yeri alan 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, her yıl yurt içinde ve yurtdışındaki temsilciliklerde, bütün kurumlarda ve okullarda çeşitli etkinliklerle kutlanarak milli birliğin kenetlenmiş ruhunu temsil ediyor.
BU BÜYÜK GÜNÜN ÖNEMİ;
23 Nisan, Türk milletinin egemenliğini ve bağımsızlığını temsil eder. Bu gün, milletin kendi kaderini tayin etme ve kendi yönetim şeklini seçme hakkının kutlanmasıdır. TBMM’nin kurulması, Türkiye’de demokrasinin temellerinin atılmasını sağlamıştır. 23 Nisan, demokratik değerlerin ve özgürlüklerin önemini hatırlatır. 23 Nisan, Atatürk’ün çocuklara duyduğu sevgi ve saygının bir göstergesidir. Bu gün, gelecek nesillerin yetiştirilmesine ve onlara en iyi imkanların sunulmasına olan önemi vurgular. 23 Nisan, farklı kökenlerden ve inançlardan gelen insanları birleştiren bir bayramdır. Bu gün, birlik ve beraberlik içinde daha güçlü bir Türkiye inşa etme arzusunu simgeler.
Manavın önünden her geçişte, o renk renk meyva ve sebzelerin, kendi öz ambalajları içinde bizlere sunulmasını gördükçe; tat ve şekilleriyle; onları toprak, su ve havanın -sebep oldukları halde- ortaya koymadıklarını anlayalım. Ülfet, ünsiyet ve alışkanlık perdesini yırtarak; yüzümüze karşı hak ve hakikati lisânı hâl ile söylediklerini duyalım. Zâhirden bâtına geçmenin mânevi hazzı ile, yaratılmış olduklarının şuuru içinde Yaratanı bulalım. Bilelim ve sevelim. Yüce Allah katında nasıl sevilen kullar olduğumuzu idrâk edelim. Huzu’ ve huşû içinde mest olup; eşrefi mahlûkat / insan denen en şerefli yaratılan mahlûkat oluşumuzun zevkine varalım.
x
İşte bütün bunlar Hakk’a, tefekkürle varılan birer yol
Sensin Sen, ey mükerrem İnsan! Hatırı olan bir kul
Tabiat, sebepler ve kendiliğinden oluyor denen zincirleri kır
“Yaratan Allah’tır.” diyerek Tevhîdi bütün gücünle haykır
İstiyorsan, kâinat ötesi sır ve esrâra vâkıf
Kendini tanımakla olursun, bunlara ârif
Geçiyor sırları çözmenin anahtarı, bilmekten kendini
Cismaniyet arkasında örtülü; kayyum olan mânâ âlemi
İstiyorsan yükselmek bilinmeyen semalara
Mânevî mâhiyetinle mümkün erişmek onlara
O derece mânidar, hassas ve güzeldir ki o mahiyet
Lisanın tavsiften âciz kaldığı, sır küpü bir hüviyet
Sevinç ve sevgi dolu, o mahiyette olmayan yok
Sonsuzluk istek ve emelleri, kısaca hep daimilik
x
Büyük müfessir Elmalılı M.Hamdi Yazır’ın muhteşem tefsiri olan “Hak Dini Kur’an Dili”
Adlı eserini; içinde “Tanrı” kelimesi geçiyor diyerek -maalesef- okumayanlar var!.
Nerede kaldı “Huz ma sefa, da’ ma keder.” / “Her şeyin iyi, doğru ve güzel olanını al.
Kötü, yanlış ve çirkin olanını bırak.” ölçüsü?
Kur’an-ı Kerîm’de “Yahudiler” ve “Firavun” ismi geçiyor diye,
Kur’anı okumaktan vaz mı geçelim?
“Eûzü”de “Şeytan” ın ismi geçiyor diye, Eûzü çekmekten geri mi duralım?
İçlerinde kötüler var diye, insanlarla görüşmeyelim mi?
x
Şâir niçin şiir söyler?
Ressam niçin resim yapar?
Müellif niçin kitap yazar?
Mimar, Mühendis niçin bina diker?
Bestekâr niçin besteyle uğraşır?
Herkes anılmak, bilinmek, sayılmak ve sevilmek için değil mi?
Herkes; kabiliyetleri, istidat ve yetenekleri bilinsin, anlaşılsın
Ve kendilerine sevgi, saygı duyulsun diye değil mi?
Yani fiilde fâil, yapılanda yapan, nakışta nakkaş, beste de bestekâr;