6.8 C
Kocaeli
Pazar, Mayıs 3, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 171

Seçimin Kaderi Emeklilerin Elinde

31 Mart 2024 yerel seçimine bir hafta kala en büyük belirsizlik şu: İktidar emeklileri ikna edebilecek mi?

Korkunç hayat pahalılığının en çok ezdiği kesim emekliler. İşçiler, köylüler ve diğer çalışanların durumu da hiç iyi değil. Ama bu kesimlere yapılan gelir artırıcı önlemler ve diğer sosyal yardımlar ile -durumları iyileşmediyse de- yoksullaşma hızı düşürüldü.

16 milyon emeklinin büyük çoğunluğu açlık sınırının ve asgari ücretin altında ücret alıyor.

Bu yıl en düşük emekli maaşı 10 bin lira oldu, açlık sınırı 16 bin lirayı aştı. Yoksulluk sınırı ise 53 bin liraya yakın. Asgari ücret 17 bin lira.

Kayıtlı seçmen sayısının yüzde 26,1’i emekli, yani kabaca her 4 seçmenden biri emekli.

Emekliler genellikle çalışma dönemlerinde iyi günler görmüş, yoksulluğu tatmamış insanlar. Fakat son yıllarda, özellikle Mayıs 2023 seçimlerinden bu yana derin bir yoksulluk içine itildiler. Eskiden asgari ücretin 1,5- 2 katı maaş alan emeklilerin maaşı asgari ücretin ve açlık sınırının altına düştü.

Bu yüzden emekliler ömür boyu yoksulluk içinde yaşayan, sosyal yardımlarla bağımlı hale getirilen kitlelere benzemezler.

Bundan önceki seçimlerde AKP en yüksek oyu yaşlı seçmenlerden alıyordu. Çoğunu emeklilerin oluşturduğu bu yaş grubu ilk defa kanaatkarlığın, şükretmenin son sınırına geldiler.

TV’de gördüğüm 80 yaşlarında bir hanımefendinin “Ramazan pidesi mis gibi kokuyor ama alamıyorum” derken, yüzünde gördüğüm acı ve yanındaki öfke milyonlarca emeklinin ortak yüz ifadesi gibiydi.

Tahammül edilmez yoksulluğu hak etmediğini düşünen, “ben yıllarca milletime hizmet ederken primlerimi eksiksiz ödedim. Ben lütuf veya ihsan istemiyorum, hakkımı istiyorum” diyen emeklilere haksızsın demek mümkün mü?

********************************

Emeklilere Müjde Beklentisi

Erdoğan’ın haftalardır emekli kitlesine son bir ay içinde torbadan bir tavşan daha çıkarıp kararsız kalan bir kısım emeklilere “müjde” vermesi bekleniyordu. Ama bütçe tamtakır olduğu için beklenen müjde yerine, bayram ikramiyesinin 2 bin liradan 3 bin liraya çıkarılması yaraya merhem olmadı. Bankaların 3 senede bir emekli maaşını getirenlere verdiği promosyonuna yapılan enflasyonun altında artış bile “müjde” diye verildi. Bunlar iktidarın çaresizliğinin işareti olarak görüldü.

Devlet kaynaklarının yandaşa ve yabancı sermayeye aktarılmasıyla, verimsiz yatırımlarla ve lüks ve şatafata harcanmasıyla zaten hazinede para kalmamıştı. Üstüne Erdoğan popülizminin en muhteşem örneklerini verdiği 2023 seçimlerinden sonra kaynaklar tamamen kurudu. Dışarıdan borç da bulunamayınca emekliler gözden çıkarıldı.

Seçim kazanmak için her türlü yolu deneyeceği bilinen iktidarın bu son haftada emeklileri ikna edecek bir müjde vermesini bekleyenler az değil.

Ama görünen o ki hükümetin elinde hiç imkan kalmamış. “Yakında her şey iyi olacak, refah kaybı telafi edilecek” gibi cümleler dışında sözleri yok.

Zaten iktidarın imkanı olsa, seçimden hemen önce, TCMB gösterge faizini yüzde 5 daha artırıp yüzde 50’ye çıkartır mıydı?

CB Erdoğan’ın “Bir Müslüman olarak naslar neyi gerektiriyorsa onu yapmaya devam edeceğim. Hüküm bu” sözü çoktan unutulmuştu.  Ama seçim öncesi bu faiz artışı yabancı sermayeye güven vermenin her şeyden önemli olduğunu gösteriyor.

********************************

Yumuşak Huylu Atın Çiftesi Pek Olur

Bakın konuştuğumuz konular yerel seçimler ve belediyelerle ilgili değil. Ama hayat pahalılığının ezdiği kitleler AKP’den parça parça kopuyorlar. Bu kitleler sadece gönül bağı kopmakla kalmıyor, iktidara AKP’ye ders vermek için AKP’ye de MHP’ye de oy vermemek kararındalar.

Emeklilerin tepkileri AKP oylarındaki erime sürecinin hızlanarak devam edeceğini, AKP’den ayrılanların da MHP’ye değil diğer muhalefet partilerine kayacağının işareti sayılmalı.

Yüzde 52 mertebesindeki AKP oyları önce yüzde 42’ye, son seçimde yüzde 36’ya düşmüştü. Bu seçimde yüzde 30 ve altına düşerse bunun telafisi kolay olmaz. Bölünmüş muhalefet sayesinde muhtemelen birinci parti olarak en çok sayıda belediyeyi AKP alacak. Fakat gösterge niteliğindeki şehirlerde AKP’nin kaybetmesi iktidarı şiddetle sarsacaktır.

Özellikle büyükşehirlerde yoğunlaşan emekli tepkisi bu gelişmenin yönünün ve şiddetinin belirleyicisi olacak.

Sessiz, sakin, mülayim ve uysal olan kimselerin sinirlendiklerinde kendilerinden beklenmeyen şiddetli tepkiler verebileceklerini ifade eden bir atasözümüzü hatırlıyorum:

“Yumuşak huylu atın çiftesi pek olur.”

Menfaati Esas Tutan Canavardır

              Menfaat / çıkar üzere çarhı / çarkı kurulmuş olan siyaset-i hâzıra / şimdiki siyaset, müfteris / yırtıcı, parçalayıcı ve canavardır.

     Aç olan canavara karşı tahabbüp etsen / sevgi gösterisinde bulunsan, onun merhametini / acımasını değil, ancak iştihasını / seni yeme isteğini üstüne çekmiş olursun.

     Üstelik sonra döner, gelir; senden tırnak ve dişinin kirasını ister.

     Nitekim:

   “Birinci ve ikinci Dünya Savaşı, menfaatı esas tutan bir anlayıştan doğmuş ve milyonlarca insan ölmüştür.

   “Dünyayı menfaat için ateşe veren anlayış, sömürgeleştirdiği ülkelerden ayrıca diş ve tırnağının da kirasını istemiş..Bu sömürgeciler, her şeyi zorla” gasbetmişlerdir. (A. A.)

Beşer / İnsanlık,  Esirliği Parçaladığı Gibi, Ecirliği / Ücretli Çalışmayı da Parçalayacaktır

     Devletler ve milletlerin hafif muharebesi / savaşları; tabakat-ı beşerin / insanlığın geçirdiği gelişim tabakalarının şedit / şiddetli olan harbine terk-i mevki / yerini terk ediyor.

     Zira beşer / insanlık âlemi, edvarda / eski devirlerde olduğu gibi, esirlik istemedi, onu kanıyla parçaladı. Şimdi ecir / ücretle çalışır olmuştur; onun yükünü çeker, onu da parçalıyor.

     Beşerin / insanlığın başı ihtiyar; edvar-ı hamsesi / beş devri var. Vahşet / ilkellik, bedeviyet /göçebelik, memlûkiyet / kölelik, kulluk ve esaret / esirlik ve son olarak ecirlik / ücretle çalışma hâli olup, bu da geçip gitmektedir.

     Evet:

   “İnsanlık esirliği parçaladığı gibi, ücretle çalışmayı da parçalayacaktır. (Çünkü) devletler ve milletler arasındaki hafif savaş, artık insan tabakaları arasındaki çok şiddetli bir savaşa yerini terk ediyor (bırakıyor).

   (Zira:)

   “İnsanlık geçmiş devirlerde esirliği istemedi, kanıyla parçaladı. Şimdi ücretle çalışan bir işçi olmuştur. Onun yükünü çekmektedir. Ama onu da parçalayacaktır.

       x

     “Vahşet devri dinlerle, hükümetlerle değiştirilip yarı medeni bir devir açılmış. Fakat insanların zekileri ve kuvvetlileri, bir kısmını köle edinip hayvan derecesine indirmişler.

     “Sonra bu köleler de uyanıp gayrete gelerek, o devri esir devrine çevirmişler. Yani kölelikten kurtulmuşlar ama ‘Hüküm galip olanın, güçlünün lehinedir’ zalim düsturu ile yine insanların kuvvetli olanları, zayıflarına esir muamelesi yapmışlar.

     “Sonra 1789 Büyük Fransız ihtilali gibi çok inkılaplarla, o devir de ücretli işçi devrine inkılap etmiş. Yani zenginler olan üst tabakası, avamı / halkı ve fakirleri ücret mukabilinde hizmetçi yaparak, yani sermaye sahipleri; çalışanları ve işçileri küçük bir ücrete karşılık çalıştırmışlardır.

     “Bu devirde suistimaller o dereceye vardı ki, bir sermaye sahibi, kendi yerinde oturup bankalar vasıtasıyla bir günde bir milyon kazandığı halde, bir biçare amele, sabahtan akşama kadar, yeraltında madenlerde çalışıp, ölmeyecek derecede, on kuruşluk bir ücret kazanıyor.

     “Şu hâl, müthiş bir kin, bir gücenme verdi ki, avam (halk) tabakası, üst tabakaya isyan etti. Şu asrın tabiriyle, sosyalistlik, bolşeviklik suretinde, önce Rusya’yı yerle bir edip geçen Birinci Dünya Savaşından istifade ederek, her yerde kök saldılar.

     “Şu bolşevikliğin perdesi altındaki halk isyanı, üst tabakaya karşı bir kin ve bir tezyif (aşağılama) fikrini verdiğinden, büyüklere ve üst tabakaya ait şerefe dair ne varsa, her şeyi kırmak için bir cesaret vermiş. İşte bu devirden sonra işçiler de yavaş yavaş işe ortaklık durumuna geçecekler.” (A.A.)

Ramazanın Güzellikleri

“Gerçek oruç, sadece yiyip içmeyi değil, boş ve hayasızca sözleri de terk ederek tutulan oruçtur.” [Hakim]

İslam Dininin beş şartından biri de, mübarek Ramazan ayında, her gün oruç tutmaktır. Oruç, hicretten 18 ay sonra, Şaban ayının onuncu günü, Bedir gazasından bir ay evvel farz oldu.

 Ramazan, “yanmak” demektir. Bu ayda oruç tutan ve tövbe edenlerin günahları yanar yok olur. Bu ayda, Allah için az bir iyilik yapmak, başka aylarda, farz yapmış gibidir. Bu ayda, bir farz yapmak, başka aylarda yetmiş farz yapmak gibidir.

Ramazan, sabır ayıdır. Sabredenin gideceği yer cennettir. Bu ay, güzel huylu olmak, sabretmek, iyi geçinmek, iyilik yapmak, insan olma hasletlerimizin eksiklerini tamamlama ayıdır.

Kimseyi; “kırmamalı, üzmemeli, rencide olabileceği kaba söz, gıybet, alaya alma, küçük görme, öteleme” vb. kötü kelam ve davranışlardan kaçınmalıdır. Hayvanlara da eziyet etmemeli, onları korumalı, sevgiyle davranarak korumalı, yedirip doyurmalıdır. Çevreyi korumalı temiz tutmalıdır.

Kendisine kötülük edenlerden, kırıcı söz söyleyenlerden, münakaşa etmek isteyenlerden, “ben oruçluyum” diyerek uzak durmalı kesinlikle kalp kırmamalıdır.

Anneye, babaya, komşulara, düşkünlere, çocuklara, yaşlılara, neticede herkese özenle davranmalı, kalplerini kazanmaya çalışmalıdır.

İyilik yapanların bile zamanla pişman olarak, “keşke daha fazlasını yapsaydım” dediği bir dünyada, kötülük yapanlar iyi düşünmelidir. Çünkü kötülüğün pişmanlığı daha acı, telafisi de imkânsızdır. Vefasız bir dünyada bırakabileceğimiz bir hoş sedadan başka neyimiz var ki.

Oruç tutmak, sadece belli bir süre midemizin aç susuz kalması değildir. Ya da en leziz yemeklerle nefisimizi doyurup, sahura kadar eğlenip, öğleye kadar uyuyarak günü doldurmak hiç değildir.

 Orucun, “sabır, şükür, nefis terbiyesi” vb. diğer ibadetlerle irtibatı vardır. Hadis-i şerifte, “Her şeyin bir kapısı vardır. İbadetlerin kapısıysa oruçtur” buyuruldu.

Ramazanın her gecesi, gündüzü, her anı, “bedeni yormadan, sıkıntıya sokmadan” kalp ve zihnimizle birlikte; ibadetle, iyilik yapmakla, gönül almakla, sevindirmekle, huzurla, aşkla ve sevgi ile huşu içinde değerlendirilmelidir.  

Bütün azalarımız, düşüncelerimiz, gönlümüz kötülüklere kapatılarak, güzel, tatlı, kendimize ve insanlığa yararlı iyi iş ve söylemlerle, ibadetle meşgul olmalıdır. Tüm insanlara karşı güler yüzlü, tatlı sözlü, mütevazı, nazik, yüreği sevgi ve merhametle donatılmış, duygulu, hoşgörülü, yardımsever vb. olmalıdır.

Anne baba, dede nine vb. akrabalar, hısımlar ve dostlar unutulmamalı, ihmal edilmemelidir. Uzaktaysalar hal ve hatırları sorulmalı, yakındaysalar davet edilerek gönülleri alınmalıdır. Komşular ihmal edilmemeli, durumları, hatırları sorularak, gönülleri hoş tutulmalı, gerekli yardımda bulunulmalıdır.

Bir kimse, bu ayda, bir oruçluya iftar verirse, günahları af olur. Bir hurma ile iftar verene de, yalnız su ile oruç açtırana da, biraz süt ikram edene de, bu sevap verilecektir.

Niyetimiz Mevla’nın rızası için, samimi, sade ve mütevazı iftarlar verebilmek olmalıdır. İftarın zenginliği, aşırı külfete sebep olmamalıdır. Nefsi okşayan şaşaalı, gösterişe kayan, israfı körükleyen türden olması da uygun değildir.

 Bu ayın,” ilk günleri rahmet, ortası af ve mağfiret ve sonu Cehennemden azat olmaktır.”  

Ramazan-ı şerifte, edeple, saygıyla, huşuyla, buruk ve kırık bir kalple, Kur’an-ı kerim okunmalı, geceler; zikir, istiğfar, münacat ve tefekkürle yad edilmelidir. Böylelikle bedenler latif, geceler huzurlu, gündüzler bereketli, duygular deruni, zaman kıymetli, ömür mesut geçer. İnsanlar nasıl yaşarlarsa öyle ölürler. Böyle latif ve nadide dünya hayatı olanın, ahireti de mamur demektir.

Ramazan, bol sevap kazanmak için bir fırsat, af edilmek için büyük bir ganimettir. Bu ayda, emri altında olanların çalışmalarını hafifletenleri, Allah-ü Teâlâ affedip, Cehennem ateşinden kurtarır.

Ramazan-ı şerif, sadece, bu ümmete mahsustur. Hazret-i Ali, “Eğer Allah-ü Teâlâ, bu ümmeti affetmek dilemeseydi, böyle bir takdiri olmasaydı, Ramazan-ı şerif ayını Müslümanlara ihsan etmezdi” buyuruyor.

 Kur’an-ı kerim, bu ayda indi. Affın, ihsanın, bereketin, iyiliklerin, güzelliklerin, manevi atmosferin yağmurlar gibi yüreklere aktığı, eşsiz müjdelerin dolu olduğu bir aydır.  Bir günü, bin güne bedeldir. Farzlara yetmiş kat sevap verilir. Nafilelere farz gibi sevap verilir. Hele içinde bir de, “bin aya bedel olan Kadir gecesi” vardır ki, nimet üstüne nimettir.

Oruçluya Allah-ü Teâlâ’nın ihsanı boldur. Hazineler elinde iken, niçin aç durduğu Yusuf aleyhiselama sorulunca, “Tok olunca açları unutmaktan korkuyorum” buyurmuştur. Atalarımız da, “Tok, açın hâlinden bilmez” demişlerdir.

Dünyada misafir olan ey ahiret yolcusu, uyanmak ve dönüşü olmayan yolculuğa azık toplama zamanıdır. Doğmak ölümün habercisidir. Her fani ölümü tadacaktır. Geçen sene oruç tutan niceleri şimdi aramızda yoklar. Kimilerimiz de bundan sonraki ramazanda olmayacaktır. Öyleyse bu ramazan bir fırsat, bizlere hediye edilmiş büyük bir ihsandır. Bu nimetten yararlanmasını bilelim. Gönlümüze hikmet pınarlarını, merhamet duygularını, sevgi ve dayanışma aşkını akıtalım.

Allah-ü Teâlâ, bu mübarek ayda O’nun şanına yakışacak, kulluk yapmayı ve razı olduğu, beğendiği yolda bulunmayı, “maddi manevi sağlığı, huzuru ve mutluluğu” hepimize nasip eylesin! Âmin.

                        Sevgiyle kalın…

Bir Sezgi…

(Acaba Sadece Bir Sezgi mi?)

Şöyle bir sezgim var: 1990’ların ilk yarısında devletin güvenlik ağırlıklı bazı güçleri, PKK terörünü önemsediler ve onu bitirmeye çalıştılar fakat şeriat (cemaat ve tarikatlar) tehlikesini görmediler veya önemsemediler. Bu politikanın sonunda 2002’deki AKP iktidarı, neredeyse PKK terörünün bittiği bir yapı devraldı.

Önemsenmeyen veya görmezden gelinen şeriat tehlikesi ise Fethullah Gülen örgütü ile AKP iktidarının iş birliği yıllarında gittikçe arttı; 17-25 Aralık 2013’te iş birliğinin sona ermesinden sonra 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsüne kadar uzandı.

AKP iktidarının açılım politikasıyla PKK terörü ve bölücülük talepleri öncekilerle kıyaslanamayacak ölçüde tekrar yükseldi. Bana öyle geliyor ki güvenlik ağırlıklı bazı güçler tekrar devreye girdi; MHP’nin de bir tür koalisyon ortağı olmasıyla iktidar açılım politikasından vazgeçti. Bu süreç şu anda devam ediyor.

Ancak söz konusu güçlerin yine önemsemediği veya görmezden geldiği, Atatürk ve Cumhuriyet ilkelerine düşman şeriat talepleri gittikçe arttı.

Bu arada terör / bölücülük ve şeriat tehlikelerinden belki de daha ağır bir sorun ortaya çıktı: 2011’de başlayan Suriyeliler göçü. AKP iktidarı tarafından işin başında önlenmeyen hatta ensar-muhacir edebiyatıyla âdeta teşvik edilen göçler gittikçe arttı. Afganlı kaçakların da eklenmesiyle bugün ülkenin Türk olan nüfus yapısını değiştirme potansiyeline ulaştı. Yukarıdan beri sözünü ettiğim “devletin güvenlik ağırlıklı bazı güçleri” bu sürece de ilgisiz kaldı veya süreci durdurmaya güçleri yetmedi.

Bazıları “derin devlet” diyor; ben “güvenlik ağırlıklı bazı güçler” diyorum. Benim kullandığım ifadedeki “bazı” kelimesi önemlidir. Çünkü güçlerin tamamı değil bir kısmı söz konusudur. Ayrıca ben bu bazı güçlerin tamamının da aynı düşüncede olduğunu ve birlikte hareket ettiklerini düşünmüyorum. Tek bir makama bağlı olduklarını da düşünmüyorum. Bence bu “bazı güçler” dağınıktır ve birbirleriyle de tam bir uyum ve irtibat hâlinde değildir. Üstelik içlerinden bir kısmının “farklı dış güçlere” bağlı olması, bir kısmının da bazı yolsuzluk işlerine bulaşmış olması ihtimali vardır.

Bence tehlike arz eden süreçlere geç müdahale edilmesi, bazı tehlikelere geç de olsa müdahale edilirken bazılarına müdahale edilememesi veya edilmemesi işte hep bu “bazı” olmaktan ve bu “bazı”nın da dağınık olması yüzündendir. Aynı sebeplerle olaylar, “dış güçler”in yönlendirdiği, istediği istikamette de gelişebilmektedir.

Sahada iş gören, gizli veya açık çarpışan güçler bütün bu söylediklerimin dışındadır. Onlar kendilerine verilen vatan savunması görevlerini hakkıyla yerine getirmektedirler. Benim kullandığım “bazı güçler” terimi karar vericileri ifade etmektedir.

Tabii bütün bunlar benim “sezgi”mden ibarettir. “Bazı güçler”in düşünce özgürlüğüne zaman zaman müdahale ettiğini olaylar gösteriyor. Acaba “sezgi özgürlüğü”ne de müdahale olur mu diye düşünmeden edemiyorum doğrusu.

Parçalı ve dağınık olmanın sebebine gelince.

Sebep, Atatürk’ün vefatından sonra eğitimin “millî” olmaktan çıkmasıdır. 1940’larda başlayan eğitimde millîlikten uzaklaşma, sağ denilen liberal iktidarlarda gittikçe artmıştır. Şimdi ise “dinî” hâle getirilmeye çalışılmaktadır.

“Millî” olmaktan kasıt bazılarının sandığı gibi ırkçılık, faşizm falan değildir. Orta öğretimi bitiren gençlerin kendilerini, toplumlarının bir ferdi hissetmelerini sağlayacak kadar dil, edebiyat, tarih ve yurttaşlık eğitimidir. Fransa’da, İngiltere’de ve diğer gelişmiş batı ülkelerinde olduğu gibi. Bizde de böyle bir eğitim olsa insanlarımız kimlik sorunu yaşamazlar ve “Acaba ben Türk müyüm?” kararsızlığı içinde olmaz, kendilerine başka soy arama çabasına girmezler.

Bu yazı Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun tarafından kaleme alındı ve Yeniçağ Gazetesinin 24 Mart 2024 tarihli nüshasında yayınlandı… Önemli hususlara değinmiş hatta Türk Milleti için hayati konular!

Burada anlatılanlar benim “Türkiyeli Derin Devlet” yazım, Polat Safi’nin “Kuşçubaşı Eşref’in Alternatif Biyografisi”, rahmetli Cüneyt Arcayürek’in “Derin Devlet” ve son dönemlerde Timur Soykan’ın “Baronların Savaşı” ve “Baronların İstilası” kitapları da okunursa daha bir anlam kazanır!

Türkiye’nin üzerine ahkam kesenler, vatan kurtarmaya kalkanlar, siyaset yapanlar bazı şeyleri bilmezlerse bugüne kadar olduğu gibi ne yazık ki, piyon veya figüran olmaktan öte gidemezler!

Emekli Din Görevlisi Ahmet Yüter ile Ramazan Sohbeti

Oğuz Çetinoğlu: Sohbetimize terâvih namazı hakkında vereceğiniz bilgilerle başlayabilir miyiz Hocam?

Ahmet Yüter: Bismillahirrahmanirrahim. Ramazan-ı Şerif ayında kılınan bu namazdaki ‘terâvih’ kelimesi sözlükte ‘rahatlatmak, dinlendirmek’ mânâlarındaki  ‘tervîha’ kelimesinin çoğuludur.  Terâvih namazı yirmi rekât olup, erkek ve kadınlar için sünnet-i müekkededir*.

Terâvih, dînî bir kavram olarak, Ramazan ayında, yatsı namazından sonra kılınan nafile namaza verilen isimdir. Namazın her dört rekâtinin sonunda bir miktar oturulup dinlenmek müstehap* olup buna tervîha denilmiştir. Sonra bu kelimenin çoğulu olan ‘terâvih’ kelimesi kılınan bu namaza isim olmuştur. Terâvih namazının cemaatle kılınması sünnettir. Bu dinlenmelerde tehlîl (lâ ilâhe illallah* demekle) ve salavât* ile meşgul olunur.

Çetinoğlu: Nafile namaz’ dediniz. Nâfile olmakla birlikte sevabı vardır mutlaka…

Yüter: Hz. Peygamberimiz: ‘inanarak ve sevabını Allah’tan bekleyerek terâvih namazını kılanların, geçmiş günahları bağışlanır’ buyurmuştur.

Çetinoğlu: Müslümanlar nafile namazların münferid olarak (tek başına) kılıyorlar.  Terâvih ise cemaatle kılınıyor. Bu değişikliğin bir açıklaması var mı?

Yüter: Nâfile namazların tek başına kılınması daha faziletli olduğu hâlde, terâvih namazının cemaatle kılınması Hz. Peygamber’in (s.a.s.) uygulamasıyla sâbittir. Nitekim Hz. Peygamber terâvih namazını birkaç defa cemaate kıldırmış, ancak daha sonra farz olur düşüncesiyle cemaate kıldırmaktan vazgeçmiştir.

Hz. Ömer (r.a.) halife olunca, halkın dağınık bir şekilde terâvih namazı kıldıklarını görüp, tekrar cemaatle kılınmasının daha uygun olacağını düşünmüş ve sahâbeyle istişâre ederek bu namazın yeniden cemaatle kılınması uygulamasını başlatmıştır. Halkın vecd içinde bu namazı kıldıklarını görünce, ‘Ne güzel bir âdet oldu’ diyerek memnuniyetini belirtmiştir

Çetinoğlu: Bâzı imamlar, cemaatten bazı kişilerin, çeşitli sebeplerle bir an önce eve gitme arzularını karşılamak için son derece sürâtli kıldırıyor. Yapılan doğru mudur?

Yüter: Terâvih namazını kıldıran imamın, çabuk kıldırarak namaza noksanlık getirmemelidir. Aynı zamanda okuyuşu uzatarak cemaati bıktırmamalıdır Namazda kıraatin gereği gibi yapılmasına ve ta’dil-i erkana* riâyet edilmesine ihtimam gösterilmelidir.

Çetinoğlu: Terâvih namazının 20 rekât olduğu sâbit olmakla birlikte daha az rekâtla yetinildiği görülebiliyor. Câiz midir?

Yüter: İslam âlimlerine göre terâvih namazının kılınış şekli ve rekât sayısı mezheplere göre farklılık gösterebilir. Hanefi mezhebine göre 20 rekât olarak kılınırken, Şafii mezhebinde 20 rekâtın yanı sıra daha az rekâtla kılınması da kabul edilebilir.

Çetinoğlu: Evlerde, dernek ve vakıflarda, terâvih namazından sonra dînî konularda sohbet edileceği, soruların cevaplandırılacağı, cemaatin dînî konularda bilgilendirileceği, ders yapılacağı gerekçe olarak gösterilerek 8 rekât kıldırılması câiz midir?

Yüter: Öncelikle şunu ifade etmek gerekir: Terâvih namazı nâfile bir ibâdet olduğundan, farz gibi telâkki edilmesi doğru değildir. Bu sebeple, yorgunluk, meşguliyet ve benzeri sebeplerle ayrıca sizin belirttiğiniz gerekçelerle terâvih namazının câmi dışındaki yerlerde; evde, dernekte, vakıfta… cemâati teşkil eden şahıslardan itiraz gelmez ise;  8, 10, 12, 14, 16 veya 18 rek’at kılınması hâlinde sünnet yerine getirilmiş olur. Televizyondaki diziyi veya maçı kaçırmamak gibi sebeplerle rekât sayısını azaltmak asla tavsiye ve tasvip edilmez.

Çetinoğlu: Terâvih namazında, her rekât için ayrı niyet etmek gerekir mi?

Yüter: Terâvih namazına başlarken niyet ettikten sonra her selâm verişten sonraki rekâtlarda niyet etmenin şart olup olmadığı konusunda Hanefî âlimleri farklı görüşlere sâhiptir. Çoğunluk tarafından tercih edilen görüşe göre terâvih namazı bir bütün olduğundan her iki veya dört rekâtta selâm verdikten sonraki rekâtlar için yeniden niyet edilmesi gerekmez.

Çetinoğlu: Terâvih namazı eksik kılınırsa ne olur?

Yüter: Eksik kalan terâvih rekâtlarını, aynı günün sonraki zaman diliminde kendisi tamamlar. Hatim ile terâvih namazını kılmak sünnettir. Terâvih namazının kazası yoktur.

Çetinoğlu: Kadınlar terâvih namazını câmide kılabilir mi?

Yüter: Hz. Peygamberimiz (sav); ‘Kadınların mescidlere gitmesine engel olmayın. Fakat evleri onlar için daha hayırlıdır’ buyurmuştur. Hz. Peygamber’in, kadınların mescide gitmelerine izin verdiği, hattâ Ramazan ve Kurban bayramları gibi toplumun berâberce kutladığı sevinçli günlerde onların da bayram sevincini yaşamaları için Bayram namazına gelmelerini teşvik ettiği bilinmektedir. Bununla birlikte Allah Resulü câmiye gelecek kadınlara birtakım tavsiyelerde bulunmuş; dikkat çekecek şekilde giyinmelerini ve koku sürünmelerini yasaklamıştır.

Buna göre kadınların namazlarını evlerinde kılmaları daha fazileti: ise de farz namazları ve terâvih namazını gerekli hassasiyeti göstermeleri kaydıyla câmide cemaatle kılmalarında da bir mahzur yoktur.

Çetinoğlu: Hocam, kadın ve namaz bahsi açılmışken, sohbetimizi, aynı konuyla bitirelim: Hâmile bir kadın, başka bir özürü yoksa, namazını oturarak veya îma ile kılabilir mi?

Yüter: Hâmile olan kadın, namazda rükû ve secde yapması kendisine ve karnındaki bebeğe zarar verecekse, aşağıda anlatılanlardan kendisine uygun gelen şekilde namazını kılar.

Hastalığından dolayı namazda rükû ve secde yapamayan kişi oturduğu yerden kolayına geldiği şekilde, meselâ bağdaş kurarak veya ayaklarını yana veya öne doğru uzatarak oturup namazını kılar.

Ayaklarını yana veya kıbleye uzatarak da olsa yere oturamayan kişi, ayakta veya tabure, sandalye, sedir ve benzeri yerlere oturarak namazını îmâ ile kılabilir.

Nitekim Hz. Peygamber basur hastalığı olan birinin nasıl namaz kılacağının sorulması üzerine; ‘Durabilirsen ayakta, gücün yetmezse oturarak, ona da gücün yetmezse yan üstü uzanarak kıl.’ buyurdu. Bu durumda olan bir kimse usûlüne göre, namazını îmâ ile kılar. Îmâ ile namaz kılan kişi başını rükûda biraz, secdede ise rükû biraz daha fazla eğer. Bununla birlikte, vücudun baş ile birlikte eğilmesiyle de îmâ yapılmış olur. Bir kişi ayakta durmaya gücü yettiği halde rükû ve secdeye gücü yetmiyorsa, ayakta veya oturarak îmâ edebilir. Ancak oturarak îmâ etmesi daha uygundur. Başı ile îmâ etmeye gücü yetmeyen kimse Hanefîlere göre namazını kazaya bırakır. Gözleri veya kalbiyle îmâ ederek namaz kılamaz.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim Hocam!

Yüter: Ben de teşekkür ederim Efendim. Hayra vesile oldunuz.

*Sünnet-i müekkede: Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimizin devamlı yaptığı ve sırf bağlayıcı olmadığını göstermek için nâdiren terkettiği fiillere sünnet-i müekkede adı verilir.                                                                                                                                  *müstehap: Edeb ve mendub olarak da anılır. İslm’da yapılınca sevap sayılan, yapılmayınca günah olmayan eylemlere verilen isimdir.   

*Lâ ilâhe illallah: Allah’tan başka tanrı yoktur.  

*salavat: Hazreti Muhammed’e ve onun soyundan gelen kimselere saygı göstermek amacıyla okunan dua.   

*tebdil-i erkân: namazın rükünlerini (namazın bütün hareketlerini)  hakkıyla yerine getirme anlamında bir fıkıh terimi.

AHMET YÜTER: İlâhiyatçı, yazar. 25 Aralık 1963, Yakacık köyü / Merzifon / Amasya doğumlu. Bazı yazılarında A. Bahadır İslâmoğlu, Ahmet Kemaloğlu ve Şemseddin Şinasi imzâlarını da kullandı. Merzifon İmam Hatip Lisesi (1982) mezunudur. 1983 yılından itibaren Merzifon’a bağlı köylerde yaptığı imam hatiplik görevine 1989’dan itibaren İstanbul Zeytinburnu’nda devam etti. Arkadaşlarıyla ‘Kürsüden Akademik Sohbetler’ platformunu oluşturarak Türkiye’de bir ilki gerçekleştirerek câmide aydınla halkı buluşturdu. İlk şiiri Can Kardeş çocuk dergisinde (1981), ilk yazısı da Yeni Düşünce gazetesinde çıkmıştı. Sonraki yıllarda ürünleri Sızıntı, Sur, Ribat, Haber, Diyanet, Mektup, Mektep, Vahdet, Hakses, Vuslat, Bedesten, Can Kardeş, Cuma, Yörünge dergileri ile Yeni Nesil, Yeni Asya, Millî Gazete, Akit, Ortadoğu, Zeytinburnu Tercüman, Halka ve Olaylara Tercüman, Yeni Taşova, Zeytinburnu Bulvar ve Haklı Görüş gibi gazetelerde yayımlandı. Yeni Asya gazetesindeki köşe yazarlığının yanında, Sur dergisinin yayın kurulunda bulunarak, burada röportajlar yaptı. Din Görevlileri Derneği ve TYB üyesidir. Eserleri: Haberin Var mı? (1990), Gülmeye Hasretim (1992), Kur’an Yolu (1993), Çocuklara İslâm Dersi (1993), İslâmın Işığında Diriliş (1994), Hicret İnkılabı (1994), Kurban Risalesi (1994), Üç Aylar ve Kandiller (1994), İslâm, Sevgi ve Hoşgörü (1996), Aydınlar Geçidi1 (1998), Çocuk Yetiştirmede Altın Kurallar (1999), Aydınlardan Damlalar / Kürsüden Akademik Sohbetler (2000), Hayatı Kolaylaştıran Kurallar (2002), Görgü ve Nezaket Kuralları (2002), Aydınlar Zirvesi / Kürsüden Akademik Sohbetler (2004).

Melezleşen Siyaset Çok Düşündürücü!

“MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin partisinin son kurultayında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı kurtarıcı olarak ilan etmesinden sonra bu konuyu yani “siyasetteki melezleşme”yi yeniden konuşmak gereği hissettim! Bu konu Türk Milleti açısından kafa karıştırıcı ve düşündürücü bir sorundur…”

Yeni sistemin bir gereği olarak takdim edilen ittifaklar ve ittifak partilerinin kendi ideolojik-fikri hususiyetlerini anlamsızlaştırdığı bir siyasal gerçeklik olarak önümüzde durmaktadır.

Sorumuz, fikirsiz bir iktidar veya muhalefet olur mu, sorusudur.

Buna cevap olarak da, Türkiye’de bir takım iç ve dış güçler tarafından siyasetin melezleşmesi arzulanıyorsa, fikirsiz iktidar da olur, muhalefette olur diyebiliriz. Çünkü siyasi hayatımızdaki gelişmeler bize bunu göstermektedir.

Melezleşme botanik ve zooloji bilimine ait bir kavram. Küreselleşme odaklı çalışmalarda sosyal bilimciler kültürel melezleşmeye, çalışmalarında atıf yapıyorlar. Bu küreselleşmenin etkilerine sıcak bakanların sahiplendiği bir kültürel melezleşmedir.

Bizim fikirlerinize göre post modernleşme kavramı olarak melezleşme, milli kültürleri ve kadim gelenekleri tahrip edici bir yaklaşımdır ve sadece kültürle sınırlı değildir.

Siyasete de sirayet eden melezleşme, yayılma özelliği gösteren ve karşısında durulması gereken bir olgudur. Siyasette melezleşme derken farklı siyasi fikirlere sahip, farklı ideolojik eksenli siyasi yapıların eklemleşerek bulanıklaştığı, fikirlerin ve değerlerin geri plana atıldığı ittifaklar içinde eritildiği bir süreci kastediyoruz.

Dünyaya bakışları, ideolojileri, eğilimleri, sosyolojik tabanları birbirinden farklı partilerin ittifaklar adı altında birlikte hareket etmeye zorlanması, sistemin siyasi yapıları buna mecbur bırakması siyasette de melezleşmeye işaret ettiğini düşünüyoruz.

Siyasetin melezleştirilmesi süreci, siyasi yapıları iç içe geçirirken onları var eden fikirleri de buharlaştırıyor. Siyasi yapılar, ittifak dayatmaları içinde karışıp, kaynaşıyor ve özlerinden uzaklaşıyor. Siyasi melezleşme partilerin yapısını, işleyişlerini, fikirlerini ve ideolojilerini dönüştürürken siyasi kimlikleri de eritiyor.

Siyasi kimlikler bulanıklaşıyor, silikleşiyor…

İdeolojiler, kadrolar, parti programları önemini kaybediyor.

Siyasi söylemlerin içi boşalırken siyasi gruplar işlevsizleşiyor…

Siyasi kimlikler ve yapılar zıt kimlik ve yapılarla bir araya getirilmeye zorlanarak kaynaştırılıyor, yeni siyasi melez kimlikler oluşturuluyor.

Zıt siyasi kimlikler arasında kurulan siyasal etkileşim ve ortak mücadele ruhu zıtlıkları törpülerken savunulan fikirler esnetiliyor, kimlikler kimliksizliğe sürükleniyor.

Siyasi yapılar içinde bulundukları ittifakın uyumu adına inanmadığı değerleri, politikaları, uygulamaları savunmak durumunda kalıyor.

Dolayısıyla melezleşen siyaset; bir milliyetçi ile bir ümmetçiyi, bir sosyal demokrat ile milliyetçiyi, bir Atatürkçü ile bölücüyü aynı ittifak da işlevselleştirebiliyor.

Siyasal kültürler, kimlikler, yapılar birbirleri ile o kadar yakınlaşıyor ki kim neyi hangi orijinal fikir ve ideolojiyi savunuyor anlaşılamıyor.

Siyasetin farklı desenleri aynı ittifaklarda birleştirilirken ittifaklar kendi içlerinde parçalı yapılara dönüştürülüyor.

Siyasette melezleşme köklü siyasi yapıların söylem ve politikalarını etkileyip değiştirirken siyasi kimliklerin dönüşümünü de hızlandıran bir işlev görüyor.

Birbirine zıt siyasal yapıların birbirine yakınlaştırılması, siyasal kimliklerin silikleşip buharlaştırırken, siyasal kimliklerin sahip olduğu ayırıcı niteliklerin kaybolmasını da sağlıyor.

Siyasal yapıların ayırıcı niteliklerinin kaybolması, siyasal kimliklerin diğer kimlikler içinde erime ihtimalini de gündeme taşıyor.

Köklü bir geçmişin sonucunda oluşan siyasi kimlikler; melezleşmenin getirdiği değiştirici ve öğütücü yapı ile aşınırken bizatihi melezliğin kendisi bir siyasi kimlik haline dönüşüyor.

Köklü siyasal yapılar değişime uğrarken, zıtların ittifaklarından yeni bir siyasi kültür oluşuyor.

Bu dönüşüm partilerin; ideolojileri ve savunduğu fikirler ile değil ittifak içindeki uyumları, ittifak bileşenleri üzerinde mutabakatı ve yeni sistemin kaynak paylaşımlarındaki uyumu ile ortaya çıkışına neden oluyor…

Ben bu yazıyı, Müjdat Öztürk ve Sinan Baykent’in kaleme aldığı köşe yazılarından alıntılar yaparak ve fikirlerimi ekleyerek yazdım. Kıymetli yazarlara fikirleri ile önümüzü aydınlattıkları için teşekkür ederim…

Yukarıda izah edilen sebeplerle siyasetteki bu melezleşmeye karşıyım… Kendi özgün fikirlerimiz ve duruşumuz ile Türk Milletinin hizmetine talip olmanın tek doğru olduğunu düşünüyorum… Bizi biz olmaktan çıkaracak tüm yaklaşımlara karşıyım… Bu nedenle; akıl, fikir, bilgi ve tecrübe ile her türlü melezleşmeyi engelleyerek biz olarak kalmayı başarmamız gerekiyor…

Millet Aptal Değil Kandıramazsınız

                Yerel seçimlerin oylanmasına neredeyse bir haftalık süre kaldı. Cumhur İttifakı bütün ağırlığını neredeyse üç büyük şehirde yoğunlaştırıyor. İstanbul, Ankara, İzmir.

                Özellikle “İstanbul.” Cumhurbaşkanı Erdoğan’ının olmazsa, olmazlarından. Seçim konuşmaları için Türkiye’nin hangi vilayetine giderse, oranın seçmenlerinin İstanbul’daki akrabalarından İstanbul için de oy istiyor. Kabinenin birçok bakanı İstanbul’un değişik semtlerinde Murat Kurum’un kazanması için oy seferberliğine çıkmışlar.

                Özellikle İBB. Adayı Murat Kurum, her yaştaki seçmen için akla hayale gelmedik vaatlerde bulunuyor. Neredeyse cenneti seçmenin ayağının altına serecek. Murat Kurum’un eli sadece İstanbullu ile değil, Gazze’ye, Gazze’de İsrail askerleri tarafından katledilen Müslümanlara da uzanıyor.  Kurum: “31 Mart’ta Gazze’deki mazlumlar sevinecek, Gazze’de elini bize uzatan kardeşlerimiz sevinecek”

                Gerçekten öylemi: Filistin’de Gazzeli çocukların sevinmesi için işbaşında bulunan hükümet ve partili Cumhurbaşkanı’nın Gazzeli mazlumlar için konuşmaktan başka yaptıkları bir şey var mı?

                Ama Gazzeli mazlumları katleden İsrail için Erdoğan ve hükümetinin yaptıkları çok şey var.

                İşte size gazeteci Metin Cihan’ın bir televizyon konuşmasında anlattıkları*:İsrail petrolde tamamen dışa bağımlı, tedarikçisi Azerbaycan. Bakü – Tiflis – Ceyhan boru hattıyla Türkiye üzerinden İsrail’e gidiyor. Türkiye bu petrolün sevkiyatını yapıyor.” Metin Cihan anlatmalarına devam ediyor: “İsrail çelik ihtiyacının %60’ını Türkiye’den sağlıyor. Türkiye hammadde olarak gönderiyor, İsrail bu gönderilen çelik hammaddesini ağır sanayi ve silah sanayiinde kullanıyor. Yine İsrail, Çimento ithalatının %95’ini Türkiye’den karşılıyor. Burak Erdoğan’a ait olduğu bilinen bir geminin 17 Ekim 2023 tarihinde(İsrail’in Gazze’de bir hastaneyi bombaladığı gün) İsrail Aşdot limanından ABD’ye yük götürmek için görüntülendiğini iddia ediyor. Filistinli Müslüman Arapların Mescid-i Aksa’ya yaklaşmasını önlemek için etrafına çekilen tel örgünün dahi Türkiye’den gittiği iddiasında. Hatta bu iddiayı:

                 “Her şeyi biz gönderiyoruz, Dikenli telleri, İsrail askerlerinin kıyafetlerini…bize ‘mi kaldı Allah aşkına” diyerek  Fatih Erbakan da doğruluyordu.

                Kimseyi kandırmayalım, İstanbul seçimlerini kazanmanız ile Gazzeli mazlumlara bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da hiçbir faydanız olmaz.

                Gazzeli mazlumlar nasıl ve ne zaman sevinir bilir misiniz?

  • Ceyhan Boru Hattından İsrail’e giden petrol sevkiyatını durdurduğunuz zaman,
  • İsrail’e giden demir-çelik ve çimento ihracatını durdurduğunuz zaman
  • İran füzelerinden İsrail’i korumak için Malatya’ya kurdurduğunuz Kürecik Radar Üssünün faaliyetlerini durdurduğunuz zaman.
  • Türkiye limanlarından İsrail’e giden Ticaret Gemilerinin faaliyetlerine son verdiğiniz zaman.

                Ha, bunlar olmaz, yapılamaz derseniz sizin “Çömez Devlet” diye nitelendirdiğiniz “Eski Türkiye” zamanında yapılmıştı, gene de yapılır hatırlatmak sterim.

                1974 Kıbrıs Çıkarmasından sonra ABD ambargosuna karşı, Ecevit Hükümeti tarafından Haşhaş Ekim Yasağı kaldırılmış, haşhaş ekimi serbest bırakılmıştı.

                Süleyman Demirel’in Başbakanlığı döneminde yine ABD silah ambargosuna karşı 25 Temmuz 1975 tarihli Bakanlar Kurulu kararnâmesiyle: ‘Türkiye’deki sayıları 21’i bulan bütün ABD üs ve tesislerini’ kapattı. Amerikan bayrakları indirilerek yerine Türk bayrakları çekildi. İncirlik’i ise sadece NATO kullanabilecekti.”

*(https://www.youtube.com/watch?v=SZKSVu_cL5o)

İskeçe Festivali’ne Türkiye’den Giderek Katılanlar Ne Eğlenmiştir Ama!

Dün 17 Mart 2024 Pazar günü bir gezdirici işletme ile Türkiye’den uluslararası ünlenmiş “İskeçe Festivalini” görmek için Batı Trakya’ya geldik. Yollar seller gibi Türkiye’den gelen özel araçlar ile binetlerle (otobüslerle) doluydu. Araçlarla gelenleri İskeçe içine sokmuyorlar, uçuş alanına bıraktırıp, ödemesiz getir-götür binetleriyle İskeçe’ye akın akın bırakıyorlardı. Bizde sıkış tepiş binerek ilk kez eski bir Türk yurdu olan, Batı Trakya Türk Cumhuriyeti’nin(1913) (Wikipedya) batı sınırlarını oluşturan Rodop dağlarının yamacında kurulmuş, buram buram Türk kokan İskeçe’ye (Xanti) ulaştık. Türklerin oturduğu eski kent yukarı, sonradan gelişen çağdaş kent aşağıdaydı. Yeni kentin yolları ger geniş, Türk yakasının taş ile ahşap evleri pııl pırıl, köşebaşı çeşmesinden halen suları akan, daracık, eğri büğrü yollarını festival kutlayanları doldurduğu, içkilerin su gibi içildiği, deniz ürünleri, döner, pizzaların kapış kapan yendiği, pofur pofur içilen sigara dumanlarının boğduğu tıklım tıklım bir kentti. Oraları dolaşırken, tarihi anımsayıp, duvarına özlemle elimi sürdüğüm evlere, yollara, sanalda gördüğüm şalvarlı dolaşan Türk atalarımıza bakarak sanki içime bir hançer saplandı. Resmi geçitte, yürütülen yapmacık deve Türk’leri simgeler. Ancak biz onu da bilmeyiz.

Bu festival neyin nesiydi? Neden 17 Mart’ta kutlanıyordu?

17 Mart 1821 Mora Yarımadasında başpiskopos Germanos öncülüğünde Türklere karşı Yunan’ın kanlı kırıma başladığı gündür. Üç günde Mora’da, Orta Yunanistan’da, Sparta, Atina kabaca 70 bin Türk, yaşlı, erkek, kadın, çocuk ayrımı yapılmadan başları kesilerek, kolları ayakları kesilerek, canlı canlı yakılarak öldürüldüğü gündür. 1836’de Yunan Kralı Otto’nun isteğiyle çılgınca festivallerle kutlanılır, ertesi gün de tatil yapılırdı. İşte, bilgisizliğin doruk yaptığı yeni Türkiye Cumhuriyetinden akın akın Türkler, Yunan’ın atalarına karşı 17 Mart 1821’de yapmış olduğu bu soy kırım resmi geçidine, festivaline katılmak üzere bir Türk kenti olan İskeçe’ye akın ediyor, onlar gibi giyinip, içkiler içip, çılgınlarca eğlenip, dans ediyorlar. Yunan bağımsızlığının yıldönümü olan 18 Mart’dan çok, Meryem ile İsa’nın yeniden doğacağına inandıkları 25 Mart 1821 Muştu (Müjde) ile aynı güne denk getirilir.

Resmi geçitin başladığı yer, Yunan Cumhuriyet alanında iki tane anıt var. 2021’de mermer üzerinde tunç olarak dikilen anıt, Yunan başkaldırıcılarının önderliğini yapan, palabıyıklı elinde kılıçla, Türk’ün kafasını koparmak için sallamasını betimliyor. Bu kim mi? Söyleyeyim. Türk kıyımında, Tripoliçe surlarına Yunan bayrağını diken Panagiotis Kefalas. Hemen onun arkasında da Türklerin “çorbacı” diye adlandırdıkları potur giymiş Yunan efesinin, bir elinde tüfekle dağ başından Türklere saldırış betimlenmiş. Hemen yolun karşı yakasında da saldıranlar toplu olarak bir anıtla betimlenmiş. Cumhuriyet alanına gelen hiçbir Türk nereye geldiğini, neden geldiğini, neden Yunanlar gibi çılgınca eğlendiğini bilmiyor. Türkler karşı düzenlenmiş bir festivale bilinçsizce katılıyor. Yuh olsun böyle bir bilisiniz topluluğa. Bin kez yuh olsun!

Pek kısaca ne oldu 17 Mart 1821’de?

İngiliz, Fransız ile Rusların güdülemesiyle Yunan Başkaldırısı için Filiki/Etniki Etarya, (azınlıkların özgürlüğü) derneği Rusya’da(Ukrayna’da) 1814’de kuruldu. Filiki Eterya 1814 yılında Emmanuil Ksantos, Nikolaos Skufas ile Atanasios Tsakalof adlı üç genç Yunanca, Odessa kentinde Yunan Bağımsızlığını sağlamak üzere kurulmuştu. Başkaldırıcılar klişelerde örgütlendi, savutlandırıldı (silahlandırıldı). Kapkara siyah giysiler giymiş Papaz Germenos eline uzun haçı alarak, Yunan efekoslara seslendi. “Hristiyanlara huzur! Konsoloslara saygı! Türklere ölüm!’’  “Size kutsal savaşa çağırıyorum. Kim ki on Türk’ü öldürüp, kanını içerse, doğrudan cennete gidecektir.” Üç gün üç gece, Mora ile Orta Yunanistan’da Türklerin kökü kazınırcasına, Türk soykırımı başlar (ANADOLU KÖPRÜSÜ, WİKİPEDYA). Alison Phillips 1897’de yayımlanan kitabında soy kırımın (katliamın) boyutlarını şöyle anlattı: Her yerde daha önceden kararlaştırılmış bir işareti almış gibi, köylüler ayaklanmakta, sonra yakalayabildikleri bütün Türkleri, erkeğiyle, kadınıyla, çocuklarıyla kıyımdan geçirmekteydi.

‘Hiçbir Türk kalmayacak! Ne Mora’da, ne dünyada’

Ağızdan ağza dolaşarak bir kökten kazıma savaşının başlangıcını olan bu sözleri ezgileştirmişler, buzukiler çalarak söylüyorlardı. Ayaklanmanın patlak vermesinden sonraki üç hafta içinde, kentlere kaçabilenler, bir tek Türk Müslüman bırakılmamıştı.

Kısa sürede başkaldırı Sisam ile Girit’e sıçrar. Padişah II. Mahmut, Osmanlı Kaptanı Deryası Nasuhzade Ali Paşa’yı (AKUT-Ali Nasuh Mahruki’yi) Mora’ya yollar. Ancak ona Sisam’da tuzak kurularak, kadırgası yakılır, kendisi denizde boğularak ölür. Bunun üzerine Mısır Valisi olan büyük dedem Kavalalı Mehmet Ali Paşa’ya başvuru. Kavalalı, oğlu İbrahim Paşa’yı donanmayla gönderir, başkaldırı bastırılır. İsyandan sorumlu Başpiskopos Gregorius, İstanbul Fener Patrikhanesi orta, ana kapısına asılır. Bunun üzerine, Yunanlar öç için yemin ederler. “Bu kapıda bir gün bir Türk padişah asılmadıkça, bu kapı bir daha açılmayacaktır.” Günümüzde, İstanbul, Fener Patrikhanesine girişin neden yan kapıdan olduğunun anlamı budur.

İngiliz, Fransız ile Rus donanması, Navarin’de demirlemiş olan Türk donamasını savaş açmadan topa tutarak 8 bin Türk denizci ile birlikte 57 kadırgalık donanma batırılır. Yabancıların baskılarına dayanamayan ayrıca II. Mahmut’un Kavalalı’ya verdiği sözü tutmaması sonucu İbrahim Paşa çekilir.

1828’de Rusya Osmanlıya savaş açar, Osmanlı yenilir. Edirne Antlaşması’nın imzalanmasıyla Yunanistan’a Mora ile Orta Yunanistan’da bağımsızlık, Sırbistan’a da özerklik verilir.  18 Eylül 1829’da Yunan Krallığı kurulur. Başa geçecek kimse bulunamaz. Osmanlı’dan koparılan ülkenin kralı Almanya’dan getirilen Bavyera Prensi Otto olur. Otto beyaz bir atın üzerinde kahraman bir komutan gibi Atina’ya girer. Çatışmaları önlemek için, Türkler de ülkeden sürüldüler.

İşte kısaca böyle.

Yunanlar bize bakarak için için bize acıyarak öyle bakıyorlar mı acaba?

“İskeçe’ye hoş geldiğiniz Türk komşularımız!”

“Yunanların, Türkleri, sizin atalarınızı Mora’da kıydıkları, soykırıma uğrattıkları, resmi geçitlerle, festivallerle kutladıkları bayramımıza katıldığınız, çılgınca eğlendiğiniz için sizi alkışlıyoruz.”

“Hoşgeldiniz.”

“Paralarınızı bırakıp, ülkenize geri dönüyorsunuz.

Gelecek yıl yine koşarak bize gelin.

Ölümünüzü birlikte kutlayalım.”

Prof. Dr. Övgün Ahmet Ercan

17 Mart 2024, Pazar, İskeçe, Yunanistan”

Noktasına virgülüne dokunmadan sizlerle paylaşayım dedim!

Vah halimize..

Türklerin Yeniden Dirilişi Nevruz Bayramı!

9 Mart – 21 Mart

Dünyanın en eski bayramı Nevruz, Türk dünyasında Göktürklerin Ergenekon’dan çıkışı ve 12 hayvanlı Türk takviminde yeni yılın başlangıcı olarak binlerce yıldan bugüne kutlanıyor.

*

“Yeniden Doğuş, Yeniden Diriliş, Yeni Hayat, Yeni Gün” anlamlarında olan Nevruz; Türklüğün birliği, sevincidir, 13 gün sürer.

Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan da 21 Mart Nevruz Bayramı resmi tatildir. Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde resmi tatil olmasa da kutlanır.

*

Azerbaycan Hükümet Başkanı Neriman Nerimanof’un Mustafa Kemal Paşa’ya Nevruz dolayısıyla 24 Mart 1921 tarihinde çektiği kutlama telgrafı şöyledir:

”Cenubi Kafkasya Komiseri, Azerbaycan serbest Harbiye Mektebi Talebeleri, iki bölüklü Süvari Nişancı Türk Alayı askerleri, Türk Milletinin, büyük Nevruz Bayramını tebrik ediyor ve biz ümid ediyoruz ki Azerbaycan İnkılâp Ordusu kahraman Türk Ordusu ile beraber Garp emperyalizmi tazyikinde bulunan Şark milletlerini yakında kurtarırlar. Yaşasın Şark İnkılâp başları Mustafa Kemal!”

*

22 Mart 1922 tarihinde Uluğ Başbuğ Atatürk Nevruz’u komşu devlet başkanlarıyla birlikte Ankara’nın Keçiören semtinde büyük kutlamalarla gerçekleştirmiştir. Sonraki yıllarda da bu kutlamalar sürdürüldü.

Bayramlarımız ulus olma bilincimizi güçlendirir.

*

Türk dünyasının, Ergenekon’dan çıkış bayramı,

Nevruz yeni gün bahar bayramı