Bu yazımda düşünce ve fikirlerinden sık sık yararlandığım Türkiye’nin aydınlık yüzlü iki yazarımızın birbirine çok yakın tarihlerde yazılmış iki yazısından bahsedecek ve bunları elimden geldiği kadar tahlil etmeğe çalışacağım.
Birinci yazıyı, Prof.Dr. İskender Öksüz Hoca “Bizim Babil Kulemiz”(16 Mart 2024-Miil Düşünce Merkezi)*, diğerini ise Prof.Dr. Ahmet Bican Ercilasun Hoca: “Bir Sezgi”(23 Mart 2023-Yeniçağ)** başlıkları altında yazdıklarını okuyucularına sunmuşlar.
Her iki yazarımız da tarihten örnekler vererek Türkler olarak kanayan yaramız: “Birlik ve Bütünlük Sağlayıp Büyük İşler Başaramamak.”tan söz ediyorlar. Ne kadar haklılar ki; tarihi kökenimiz binlerce yıl gerilerde olmasına rağmen, büyük medeniyetler kuran, çağ açıp çağ kapayan bir milletin evlatları olarak bugünkü durumumuzu içimize sindirip kabullenmek inanın bir Türk milliyetçisi olarak bana zûl geliyor. Ecdadımızın İstanbul’u aldığında bir çağın kapanıp yeni bir çağ açılmasından 49 yıl sonra keşfedilen kıta Amerika’sının bugünkü durumuyla bizim durumumuz arasında her yönüyle kıyaslanamayacak derecede mesafeler var.
Peki, öyleyse biz neden böyleyiz diye sormayacak mıyız? İşte bunun cevabını iki değerli yazarımızın bölüm bölüm alacağım pasajlarından bulacağız.
İskender Hoca yazısına Tevrat’tan bir alıntı ile Başlıyor:
“Tevrat, Yaratılış (Genesis) Kitabı 11: 1-9’da Babil’i şöyle anlatıyor:
1) Başlangıçta dünyadaki bütün insanlar aynı dili konuşur, aynı kelimeleri kullanırdı.2) Doğuya göçerlerken Şinar bölgesinde bir ova buldular ve oraya yerleştiler. 3) Birbirlerine, “Gelin tuğla yapıp iyice pişirelim” dediler. Taş yerine tuğla, harç yerine zift kullandılar. 4) Sonra, “Kendimize bir kent kuralım” dediler, “Göklere erişecek bir kule dikip ün salalım. Böylece yeryüzüne dağılmayız.” 5) Rab insanların yaptığı kenti ve kuleyi görmek için aşağıya indi. 6) Ve şöyle dedi: “Tek bir halk olup aynı dili konuşarak bunu yapmaya başladıklarına göre düşündüklerini gerçekleştirecek, hiçbir engel tanımayacaklar. 7) Gelin, aşağı inip dillerini karıştıralım ki birbirlerini anlamasınlar.” 8) Böylece Rab onları yeryüzüne dağıtarak kentin yapımını durdurdu. 9) Bu nedenle kente Babil adı verildi. Çünkü Rab bütün insanların dilini orada karıştırdı ve onları yeryüzünün dört bucağına dağıttı.”
Prof. Dr. İskender Öksüz Hocanın bu alıntıdan çıkardığı ana fikir şöyle: “Birileri birlik oluyor. Birlik olunca büyük işler başaracak güce erişiyorlar. Bundan hoşlanmayan “Rab”, onları birbiriyle konuşamaz hâle getiriyor. Böylece bölünüyor ve artık göklere ulaşacak kuleler yapmak gibi büyük hedefleri akıllarına bile getiremez hâle geliyorlar.”
Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun Hoca ise yazısına: “Şöyle bir sezgim var: 1990’ların ilk yarısında devletin güvenlik ağırlıklı bazı güçleri, PKK terörünü önemsediler ve onu bitirmeye çalıştılar fakat şeriat (cemaat ve tarikatlar) tehlikesini görmediler veya önemsemediler. Bu politikanın sonunda 2002’deki AKP iktidarı, neredeyse PKK terörünün bittiği bir yapı devraldı. Önemsenmeyen veya görmezden gelinen şeriat tehlikesi ise Fethullah Gülen örgütü ile AKP iktidarının iş birliği yıllarında gittikçe arttı; 17-25 Aralık 2013’te iş birliğinin sona ermesinden sonra 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsüne kadar uzandı.” İşte iki hocamızın da yazılarının başında belirtikleri gibi iyi giden işlerin devamında Tanrı ve onun saçaklı yaramaz çocukları devreye giriyor ve ülkeyi yönetilemez duruma getiriyorlar.
Devam ediyoruz: İskender Öksüz: “Bir düşünün bakalım: Hikâye(Babil Hiâyesi) size bir şeyleri çağrıştırdı mı? Çağrıştırdıysa sorun bakalım, sizin hikâyenizde insanları birbiriyle konuşamaz hâle getiren bir kuvvet var mı? Varsa kimdir acaba?
Eski günleri hatırlıyorum. Biz böyle değildik. Ne millet olarak ne o milletin içindeki siyasi hareketler, gruplar olarak. Grupların içinde de gruplar arasında da birbirimizle bal gibi konuşurduk. Bazen anlaşıp bazen anlaşamasak da konuşabilirdik.”
Hatırlayın 10 Mayıs 2020 yılında İYİ Parti Genel Başkanı Sayın Meral Akşener bütün liderlere ekonomik darboğaz ve Suriyeli sığınmacılar konusunda bir çağrıda bulunuyordu. “Bugün bir çağrı yapmak istiyorum, bir anne olarak bu çağrım Sayın Erdoğan’a, tüm liderler bir masa etrafında toplanmamız lazım, bu ülkenin vatandaşları olarak, bu ülkeye hizmet etmiş vatandaşlar olarak bu masanın adına memleket masası diyorum ben memleket masasında toplanmamız lazım. Bu krizden nasıl çıkacağımızı konuşmamız lazım.”
Maalesef olmadı, konuşulamadı, Tanrı’nın yaramaz çocukları yine devreye girdi ve neredeyse Sayın Akşener’in sözleri havada kaldı.
Ercilasun Hoca: “Bazıları “derin devlet” diyor; ben “güvenlik ağırlıklı bazı güçler” diyorum. Benim kullandığım ifadedeki “bazı” kelimesi önemlidir. Çünkü güçlerin tamamı değil bir kısmı söz konusudur. Ayrıca ben bu bazı güçlerin tamamının da aynı düşüncede olduğunu ve birlikte hareket ettiklerini düşünmüyorum. Tek bir makama bağlı olduklarını da düşünmüyorum. Bence bu “bazı güçler” dağınıktır ve birbirleriyle de tam bir uyum ve irtibat hâlinde değildir. Üstelik içlerinden bir kısmının “farklı dış güçlere” bağlı olması, bir kısmının da bazı yolsuzluk işlerine bulaşmış olması ihtimali vardır.”
İşte, Ercilasun Hoca’nın: “güvenlik ağırlıklı bazı güçler” dediğine ben: “Şeytanın yaramaz çocukları” diyorum.
Prof. Dr. İskender Öksüz Hoca yazısını bir soruyla nihayetlendiriyor: “Ülkenin çoğunun ortak değerleri belli iken acaba marjinal oylar peşinde koşmakla hata mı ediyorum? Ne dersiniz? Acaba vatansever, Atatürkçü, laik, demokrat, milliyetçi, ulusalcı yönlerinizi vurgulasanız daha iyi olmaz mı? Tabii bu değerler sizin de ortak değerleriniz ise. Değilse mesele yok. Ama o takdirde bir türlü çoğunluklara erişememeye de katlanacaksınız.”
Prof.Dr. Ahmet Bican Ercilasun Hoca ise Türkiye’nin bu noktaya gelişine sebep ararken: “Atatürk’ün vefatından sonra eğitimin “millî” olmaktan çıkmasıdır. 1940’larda başlayan eğitimde millîlikten uzaklaşma, sağ denilen liberal iktidarlarda gittikçe artmıştır. Şimdi ise “dinî” hâle getirilmeye çalışılmaktadır.
“Millî” olmaktan kasıt bazılarının sandığı gibi ırkçılık, faşizm falan değildir. Orta öğretimi bitiren gençlerin kendilerini, toplumlarının bir ferdi hissetmelerini sağlayacak kadar dil, edebiyat, tarih ve yurttaşlık eğitimidir. Fransa’da, İngiltere’de ve diğer gelişmiş batı ülkelerinde olduğu gibi. Bizde de böyle bir eğitim olsa insanlarımız kimlik sorunu yaşamazlar ve “Acaba ben Türk müyüm?” kararsızlığı içinde olmaz, kendilerine başka soy arama çabasına girmezler.
Bütün buraya kadar anlatılanlardan çıkan sonuç şu ki: Babil halkını birbiriyle anlaşamaz hale getiren Tevrat’ın Tanrısı ne ise Türkiye’de ortak müştereklere rağmen birbiriyle anlaşamayan, konuşmayan, konuşturulmayan “Güvenlik Ağırlıklı Güçler” veya benim tabirimle: “Tanrının Yaramaz çocukları” Bunların hepsine birden amiyane tabirle: “Derin Devlet”te diyebiliriz.
Ülkelerin bilimdeki seviyeleri, araştırmacılarının yaptığı yayın sayısıyla ve yayınların kalitesiyle ölçülür. Teknolojideki seviyeleri ise daha ziyade patent sayısıyla. Konuyu, yaklaşık dört yıl önce, Wikipedia’nın “Dünyanın en üretken mucitleri” başlıklı listesini kullanarak yazmıştım.
İlk on mucidimiz
Wikipedia’daki listenin bazı kısıtları var. En önemlisi, sadece ABD patent ofisinin kayıtlarına dayanması. Mustafa Güney Çalışkan, daha geniş ama çok daha zahmetli bir işe girişmiş ve başarmış. Çalışmasının sonuçlarını bağlantıda bulabilirsiniz. Patentlerin alındığı ülke, patentleri alanların milliyetleriyle bire bir uyuşmuyor. Hele Türkler için hiç mi hiç uyuşmuyor. Bu yüzden, “Dünyada kaç Türk kaç patent aldı?” sorusunun cevabını bulmak için Çalışkan, uluslararası veri kaynaklarından Türkçe isim avına çıkmış. 12 Şubat 2024 itibarıyla patente başvuru sayısına göre bulduğu en mucit Türk mucitlerinin listesinin ilk 10’u şöyle:
İlk yüzde de yerli mucit yok mu?
Ne görüyorsunuz? Bir bu kişilerin Türk olduğunu ancak isimlerinden anlıyorsunuz. Çalıştıkları kurumlardan değil. Mustafa Güney Çalışkan da listeyi yaparken bu isim tanıma metoduna başvurmuş. Elinde başka bir ölçü yok. Neden yok? Çünkü bakınız, bu mucitlerin hiç biri Türkiye’deki bir üniversite veya şirketten değil. Hepsi patentlerine, yurt dışındayken başvurmuş. Yurt dışındayken başarmış.
Çalışkan, ilk on Türk mucit listesiyle yetinmemiş, ilk yüz Türk mucit listeleri de yapmış. Kapsam böyle genişleyince, Türkiye’de oldukları halde yurt dışındaki arkadaşları arasına girmeyi başaran 6 kişi çıktı.
Bu kuyudan çıkmak zorundayız
İlk sütundaki sayı, yüz kişilik Türk mucitler listesine kaçıncı sıradan girdiklerini gösteriyor. Türkiyeli Türk mucit listesi yaparken ben de Çalışkan’ın metodunu kullandım: Kurum adları içinde Türkçe olduklarını bildiğim veya tahmin ettiklerimi seçtim. Türkiye’dekileri de, Türkiye dışındakileri de tebrik ederim. Türkiye’dekilere icat yapacak ortamı sunan bir avuç kurumumuzu da.
Niçin böyle? Niçin mucitlerimizin çok büyük çoğunluğu yurt dışında? Siyasî polemik yapmak istesem – ki tam zamanıdır- şöyle söylerdim: “Hani “Giderlerse gitsinler!” denmişti ya. Gitmişler işte… Yüz mucidimizden 94’ü söz dinleyip gitmiş. Yüzde altısı gitmemiş.” Ama ben öyle demeyeceğim. Zaten işin aslı da öyle değil. O söz talihsiz ama konuyu günlük siyasete malzeme yapmak da yanlış. Zaten bu listedeki insanlarımız, o söz sarf edilmeden önce gitmiş. Şimdi bizim yapacağımız, niçin burada değil de orada başarıyorlar diye sormak. Polemik yapmadan.
Niçin Geri Kaldık? Kitabımda da buna benzer sorular etrafında kıvranıp durdum. İcat ve inovasyon alanlarındaki geri kalmamız üzerinde de bu sütunda sormaya devam edeceğim.
Dört yıl önceki “Türk Mucit” yazıma gelen acı bir yorumla bitireyim. Bu konunun niçin bırakmamamız gerektiğini gösteren bir hikâye:
Maraşlı / 16 Ekim 2020 09:39
Şimdi benim gıda alanında 10 a yakın, tekstil ve giyimde 2 – ayrıca birkaç da faydalı tasarım var. Ancak işletmem kapalı, vergi ödemeye devam ve asıl mesleğimi bırakalı da 6 yıl olmuş. Kuruşa tamah etmiyorum çünkü çalışarak üreterek kazanç elde etmek yalandan ibaret. Aman be hocam hayırlısıyla beni bir Almanya, İngiltere çağırsın da ölene kadar onların faydasına çalışacağıma yemin ederim. (Eşeklik edip zamanında gavur illerine gitmeye çalışmadık..) Evladım bari hayat görür.
Niçin diye sormalı ve bu hâlden kurtulmanın yolunu mutlaka ama mutlaka bulmalıyız.
Uygar insanların ve inanmış Müslümanların “adalet, ahlak, eşitlik, kul hakkı” gibi kavramlarla özdeşleşmiş kişilikleri olması gerekir.
Adalet ve eşitlik talep etmeyen, ahlaksız bir dindarlık ve insanlık olabilir mi? “Kul hakkı” kavramını görmezden gelen bir hukuk sistemi veya dini inanca saygı duyabilir misiniz?
Ramazan ayında bu tür sorulara cevap arayıp duruyorum. Nokta TV’de yaptığım dini içerikli iki programımda konuk ettiğim Osman Oktay ve Doç. Dr. Banu Gürer’le sohbetlerimde de benzer sorular sordum.
Mübarek Ramazan ayının feyiz ve bereketinden anlamamız gereken ilk şey yaptığımızibadetlerin ahlakımızı güzelleştirmesi olmalı.
Zira Hz. Peygamber “ben güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim” diyerek İslam’ın temel amacını ortaya koymuş. Yani İslam’dan önce de güzel ahlaklı olanlar vardı, İslam bu güzel ahlakı daha da geliştirmek için gönderildi.
Oysaki toplumumuzda namaz, oruç gibi dini ritüelleri yapmanın dindar olmaya yeteceğine inananların oranı hayli yüksek. Ama bu çok değerli dini ritüellerin amacı güzel ahlakı beslemektir.
Bir Müslüman’ın en temel özelliği “güvenilir” olmasıdır. Hz. Peygamberin kendisine vahiy gelmezden önce sıfatı “Güvenilir Muhammed” (Muhammed-ül emin) idi. Oysaki, kendisine güvenilen, emin olunan insan olmayı başarabilenlerimizin oranı çok düşük. Toplumumuzun çoğunluğu sözüne güvenilmeyen, kendisine bir şey emanet edilemeyen, yalan söyleyen, aldatan, kandıran, zulmeden bireylerden oluşuyor.
“Dosdoğru olması” emredilen bir ümmetin, “güvenilir” olması gereken Müslümanların “yaşadığı gibi inanmak yerine inandığı gibi yaşaması; verdiği sözlere sadık olması” gerekir. Ama yüzde kaçımız böyle?
Diyanet İşleri E. Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu bir araştırmadan bahsetmişti:
Araştırmada “Dindar olmak ahlaklı olmayı gerektirir mi?” sorusuna cevap verenlerin yüzde 80’i “hayır, gerektirmez” cevabını vermiş. “Ahlaksız bir dindarlık” olabileceğini söyleyenlerin bu kadar yüksek oranlı olması vahimdir. “Bu soruya bir Müslüman ülkede ‘hayır efendim, bir insan dindarsa ahlaklıdır’ denilmesi gerekirdi.”
****
Benzer bir araştırma Marmara Ün. İlahiyat Fakültesi öğrencileriyle yapılmış. Doç. Dr. Banu Gürer öğrencilere sorulan “İlahiyat Fakültesinde okumanız dindarlığınızı artırıyor mu, ahlakınızı artırıyor mu? sorusuna alınan cevaplar da “birini artırdı diğerini azalttı” diyen bir kesimin olduğunu anlattı. Bu da dindarlık ve ahlak arasında olması gereken bağın koptuğu anlamına geliyor.
*******************************
Ahlaksız Dindarlık
Taha Akyol “Ne uzun gazetecilik hayatımda ne de tarih okumalarımda “ahlaksız dindarlık” diye bir kavram duymamıştım, yoktu. Hatta, aksine, dindar insanların daha hakkaniyetli olacağı, haksız kazançtan, kul hakkından sakınacağı yolunda yaygın bir güven vardı. AK Parti iktidarı son on yılda bunu yıktı” diyor.
****
“Ahlaksız dindarlık” toplumumuzun her kesiminde yaygın. Evinizde bir tadilat yaptıracağınız ustadan, pazarda sebze meyve aldığınız manavdan, mahallenizde alışveriş yaptığınız bakkaldan, komşunuzdan, iş arkadaşınızdan ne kadar eminsiniz?
Hangi meslek grubuna daha çok güvenirsiniz? Doktordan, avukattan, esnaftan, imamdan, öğretmenden, siyasetçiden, bürokrattan, taksi şoföründen… Hangisi için “daha güvenilirdir” diyebiliyoruz?
Müslüman olmayan ülkelerin kendi kutsal günlerinde Noel’de, Yortu ve Şükran günlerinde o ülkelerde mağazalar büyük fiyat indirimleri yapar. Bu bayramlarını insanlar doya doya kutlayabilirler.
Bizde ise Ramazan ayında, dini bayramlarda neden iğneden ipliğe, ekmekten ete her şeye zam geliyor? İnsan sağlığına zararlı malzemeleri satmak, gerekmeden zam yapmak veya malzemeden çalmak gibi eylemler neden bu kadar yaygınlaşıyor?
Sadece “ticari ahlak” alanında değil çöküntü. Ahlaki çöküntünün en derin yaşandığı alan bana göre “Siyasi Ahlak.”
*******************************
En Ağır Çöküntü Siyasi Ahlakta
Bu yıl yerel seçim çalışmaları “mübarek üç aylarda” gerçekleşiyor. Özellikle seçimden önceki son 3 haftası Ramazan ayına rastladı.
Bu sebeple siyasetçiler arasında medeni ilişkiler, halka yalan söylememe, adil ve israfçı olmayan propaganda yöntemleri kullanma, kamu malını koruma kollama ve kul hakkına saygı gibi konularda daha yüksek bir ahlaki seviye olmasını beklemeliydik. Siyasetçilerin de bu beklentileri karşılıyor olması gerekirdi.
Peki, uygulamada gerçek durum ne?
Devleti yönetenler ve siyasetçiler genellikle dürüst değil,halka açıkça yalan söylemeye devam ediyorlar. “Seçim rüşveti” diye bir kavram olması bile halka yalan söylemenin kurumsallaştığını göstermeye yeter.
Siyaset dili kaba ve nobran. Nezaketsiz, yalan, hakaret ve iftira dolu konuşmalar, yapay zeka ile yaratılmış uydurma videolar, kamu iradesini yanıltıcı ahlaksız yöntemler kullanılıyor.
Kamu kurumlarını (genel ve yerel iktidarı) ele geçirenlerinkamu kaynaklarını kendi siyasi yararları için kullandığını herkes biliyor. Propaganda gücü asla adaletli ve eşit değil. Kamu kaynaklarını kullananların reklam harcamaları diğerlerinden ezici bir şekilde yüksek.
Dinde “maslahat” diye tabir edilen “kamu yararına” aykırı bu uygulamalar o kadar kanıksanmış ki tepki gösterenimiz yok.
“En ehil olanı” değil “bizden” olanı seçme anlayışı hizmet verimini ve kalitesini düşürüyor.
Seçim propagandaları israfın doruğa çıktığı dönemler oluyor. Görsel kirlilik yaratan afiş ve bayrakların, gürültülü propaganda araçlarının, mitinglerin bir faydası olduğunu sanmıyorum. Bizde de, gelişmiş ülkelerdeki gibi, TV’lerde adayların tartıştığı sade propaganda yöntemlerinikullanmamız daha hakkaniyetli ve daha İslami sayılmalı idi. Ama olmuyor.
Müslüman olmayan ülkelerde “çalıyorlar ama çalışıyorlar” diyen bir halk yok. Kamunun bir dolarının hesabını soran halklar bunlar. Ama ülkemiz “bizim hırsızımız iyidir” diyen “Müslümanlar” ülkesi.
Sonuçta “ahlaksız dindarlık” hem toplumumuzu çürütüyor ve hem de imanımızı bozuyor. Bu da bizi fakirleştiriyor, nimetlere erişmemizi güçleştiriyor.
“Bir toplum, kendisinde bulunan güzel ahlâk ve meziyetleri değiştirmedikçe Allah da onlara verdiği nimetleri değiştirmez.” (Enfal Suresi 53)
Hepimizi sarsması gereken bir ayet ile bitirelim: “Ey iman edenler iman edin.” (Nisa Suresi 136)
Türkiye’nin en köklü sivil toplum kuruluşu, “asırlık çınarı” Türk Ocakları, 25 Mart 1912’de kuruldu. Türk Ocakları, kuruluşunun üzerinden geçen yıllar boyunca Türkiye’nin sosyal ve siyasi hayatında önemli roller oynadı.
Osmanlı İmparatorluğu’nun son devrinde, Türk aydını, kültürel mirasını korumak için bir an önce adım atması gerektiğini fark etti. Kuruluşuna ilişkin çalışmaları 1911 yılında başlayıp gelişen Türk Ocağı, 1912 yılında Türk tarihi, kültürü ve dili ile ilgilenen Türk aydınları tarafından İstanbul’da kuruldu.
Türk Ocağı’nın kurucuları, Türk evlerinde geleneksel toplanma yerini temsil eden “ocak” fikrinden ilham aldı. Aydınlar, Türk kültürü ve mirasına dayalı bir eğitim kurumu oluşturarak, Türk halkında, milli kimlik ve gurur duygusunun gelişmesine yardımcı olabileceklerine inandılar.
Askeri Tıbbiye Mektebi’nde nüvesini oluşturan Türk Ocağı’nın kuruluşunda, yönetim kadrosunda dönemin ünlü Türkçüleri; Mehmed Emin Yurdakul, Yusuf Akçura, Ahmed Ağaoğlu gibi simalar boy gösterdi.
Ahmed Ferid Bey’in ardından Türk Ocağı’nın başına, vefatına kadar yöneticilik görevinde bulunacak Hamdullah Suphi Tanrıöver getirildi. 1912’de yazılan ilk nizamnamede Türk Ocağı’nın amacı “Türkler’in ilmî, içtimaî ve iktisadî seviyelerini yükseltmek, Türk dilini geliştirmek ve Türkler’in harsî (ırk) birliğine ve medenî kemaline çalışmak” şeklinde ifade edilmişti. Ocağın esas hedefleri arasında; Türk Ocağı adı ile kulüpler açarak dersler, konferanslar, müsamereler tertip edip, kitaplar ve risaleler neşretmek, mektepler açmak oldu.
Türk Ocağı, dönemin Türkçü aydınlarının desteğiyle kısa sürede Türk kültürünün tanıtılması ve yaşatılmasında öncü bir kurum haline geldi. Türkçüler, bu dönemde kadın haklarını savunurken kendilerine özgü görüşleriyle öne çıkıyorlar, 1912’den başlayarak Türk Ocağı’nda ilk kez kadınlar ve erkekler birlikte toplanmaya başlıyorlar.
Bu toplantılar sonucunda Türk Ocağı, Türk Yurdu Cemiyeti ile birleşmesi sonucunda güç bakımından ivme kazandı. 1918 yılına gelindiğinde memlekette tam otuz beş Türk Ocağı Şubesi açılmıştı.
Türk Ocağı’nın yayın hayatı da kuvvetli bir şekilde ilerliyordu. Türk Yurdu Dergisi, devrin birçok ilim ve fikir adamını Türk Ocağı bünyesinde toplamıştı. Türk Yurdu Dergisi, Türk aydınının fikirlerini konuşturduğu; Türklük bilincini geliştirdiği bir merkez haline geldi. Türk Yurdu’na Azerbaycan’dan, Kırım’dan, Türkistan’dan birçok yazı yollanmış, bu dönemde Anadolu Türkleri ile Türkistan arasında güçlü ilişkiler inşa edilmiştir.
Türk Yurdu’ndan Türk tarihinin ne çetinliklerden geçtiği anlatılırken, Türk dilinin de ulaşması gereken sadelik hakkında birçok yazı kaleme alındı. Azerbaycan Türklerini, Rus mezalimine karşı mücadele etmeye çağıran Azerbaycan Türklerinin ünlü yazarı Emin Abid, “Batı, Türk’ün güzel yüzünün zafer gülümsemesini hissetmesini istemiyor. Batı, Türk kalbinin, Türk dünyasının Maneviyat Güneşi ile aydınlanmasını istemiyor” cümlelerini kullanarak Türk Ocağı’nın önemini vurgulamıştır.
Hikâye bu ya, bir adam çok sevdiği bir kadına şiirler yazmaktadır. Sonra kadın ansızın onu terk eder. Adam kadının ardından şiirler yazmaya devam eder, daha çok yazar; günün birinde çok ünlü bir şair olur. Yıllar sonra kadının yaşadığı kente gider ve büyük bir şiir dinletisi sunar. Dinleti bittiğinde kadın kolunda kocası ile çıkışa gelir ve adama, ”Merhaba” der. Adam ona sıradan bir insana bakar gibi bakar. Kadın, ”Beni tanıdın mı? ” diye sorar. Adam, ”Hayır tanıyamadım” diye cevaplar. ”Nasıl tanımazsın? Uğruna şiirler yazdığın kadınım ben, seni şair yapan kadın.” der. Adam kadına bakar, ”Keramet sende olsaydı, kolundaki adam da şair olurdu.” der, arkasına bakmadan yoluna devam eder.
Edebiyatımızdaki gül-bülbül ilişkisini biliriz. Gül, hep naz makamındadır, bülbül ise hep yalvarır, gözyaşı döker. Gül ve bülbül, bir türlü kavuşamazlar, aşkları bitmez, kavuşmaları ahirete kalmıştır. Hangisi şöhretini diğerine muhtaçtır? Güle değer katan, yüreğindeki aşktan dolayı bülbül müdür, yoksa güldeki nazenin kimlik midir? Gül olmasaydı, bülbül başka bir çiçek için ağlar mıydı veya gül bülbülden başka bir kuşu kendine âşık edebilmiş ve inletebilmiş midir?
Edebiyatımızın klasiklerinden “Leyla ve Mecnun” manzumesinde başkahraman Leyla mıdır, Mecnun mudur? Hangisi hangisini tamamlayandır veya ikisi mi bir bütündür, birlikte olduğunda mı bir kıymettir? Bunlardan biri olmasaydı asırlar üstü bu öykücük oluşur muydu? Sahi, ne olmuştur da önce “Leyla, Leyla…” diyerek çöllerde sayıklayan Mecnun, Leyla’yı görünce çekip gitmiştir? Leyla diye çarpan yürek, Mevla için titremeye başlamıştır.
Allah, evrendeki dengeyi veya ahengi ikili yapı üzerine kurmuş, asli ve yardımcı unsur diye. Siz ona tamamlayan ve tamamlanan unsurlar da diyebilirsiniz. Asli ve yardımcı unsurlar yer ve zamana göre değişebilir. Erkek, kadınla tamamlanıyor, toprak suyla ürün verebiliyor, hidrojen oksijenle hayat kaynağı suya dönüşebiliyor. Bir unsur diğerinden daha önemli veya önemsiz değil. Kimse her şey değil. Bir şey, başka bir şey olmadan aksiyon olamıyor, ürün ortaya çıkmıyor.
Adamı şair yapan etkili güç, elbette, onu terk eden kadındır. Ancak, kadın tek unsur olarak hiçbir şeydir. Güzeli görecek göz, hissedecek kalp, anlatacak dil lazımdır. Adam, kadından aldığı ilhamla duygularını harekete geçirmiş, belki de platonik bir aşk ile şöhretli bir şair olmuştur. Keşfedilmeyen eşya, kişiye ilham kaynağı olamaz. Kişi, görme, duyma, dokunma, tatma, koklama uzuvları aracılığı ile kavradıklarını sentezler, onları bilgiye dönüştürür, bu güçle ortaya bir eser çıkar. Bunun adı, sanattır.
Nankörlük yapanı değersizleştirmek, haddini bilmeyene haddini bildirmek herkesin hakkı, belki de görevidir. Vefasızlık, kolay hazmedilecek bir lokma değildir. Misilleme, bire bir kısas, insanın doğasının gereğidir, fıtridir. Misillemenin fazlası, karşı tarafı tahrik eder, bu hakkaniyete sığmaz. Kısas, mağdur olan için huzura erdirici, mağdur eden için öğreticidir, eğiticidir. Bunun için “Kısasta hayat var.” denir.
Kibir, bencillik, ihtiras, tahakküm, enaniyet, narsisizm gibi kavramlar; güç zehirlenmesi, orantısız güç kullanma gibi sonuçlara yol açmakta, bu da doğanın yaratılış dengesini sarsmaktadır. Varlıklara kapasitesi altında veya üstünde bir kıymet biçmek veya varlığı olması gerekenin dışında konumlandırmak hem o varlığa hem de diğer varlıklara zulümdür, zulüm huzurun dinamitidir. Zulüm ile huzur, aynı mekânda bulunamaz.
Doğum ve ölüm, her canlının kaderi; dünya ve ahiret hayatı, kaderimizin gereğidir. Yaşamak, ölüm olduğu için değerlidir, dünya ahiretin tarlasıdır. Hangisinin asli, hangisinin tamamlayıcı unsur olacağı senin tercihindir. Tercihimiz de kaderimizdir.
Keramet ne sendedir ne bende ne ondadır ne bunda. Keramet, eseri ortaya çıkaran güçtedir. Bu aşktır, ümittir, imandır, inançtır, adanmışlıktır. Keramet ehli insanlar, kendilerindeki potansiyeli fark edip hareket geçirebilen kişilerdir. Keramet, “Oku sen atmadın ben attım, hedefi sen vurmadın ben vurdum.” diyen büyük enerjiyi iliklerine kadar hissedebilmek, beyninin çukurlarında dahi idrak edebilmektir.
Eğitim sistemimiz “Ben ancak bilimsel olana inanırım.” algısı üzerine kurulmuş. Bilimsel olmayanı yok saymak da bilimin gereği kabul ediliyor. Bilim ise beş duyu ile sınırlı. Biz ona fizik diyoruz, gerçekçilik diyoruz, pozitivizm diyoruz. Pek, i fiziğin dışındaki dünya ne olacak? Bu dünyayı kabul etmemek, bilim dışı saymak, insanoğlunun kendini kandırması, kendini inkâr etmesidir. Ya tam anlamıyla izahını yapamadığımız insan gerçekliği, inkâr edilen o dünyanın içindeyse? Yunus’a kulak vermek lazım: “Beni bende deme, bende değilim, Bir ben vardır bende, benden içeri.”
İbrahim Sayar, “Ne Sandın?” isimli şiirinde bakılması gereken açıyı içtenlikle dillendirmiş:
“Dil ne bilir şekeri şerbeti Aldığın lezzeti baldan mı sandın? Ne arı ne ağaç verir nimeti, Elmayı, narı daldan mı sandın?
……….
Gördüğün göremediğin göz O’nun, Bildiğin, bilemediğin öz O’nun, Dediğin, diyemediğin söz O’nun, Kelamı dudaktan, dilden mi sandın?”
Devlet memurlarının sendika çatısı altında teşkilâtlanma çalışmalarına önder olarak katılan PTT memuru Yunus Türkölmez, Yaşamımdan Süzülen isimli eserinde hâtırâlarını anlatıyor.
Hâtıra yazmak, geçmişten geleceğe mesajlar göndermek bakımından faydalı bir hizmettir. Aynı zamanda netâmeli bir iştir. Hâdiseler, hâtırâları kaleme alanların, kendi düşünce, görüş ve değerlendirmelerinden ibârettir. Çoğu kişi, keser gibi kendine yontar. Hızar gibi ‘bir sana bir bana’ diyenler azdır. Bir de üstelik adı geçen kişiler, rahmet-i rahmana kavuşmuş ise cevap verme, işin içyüzünü anlatma imkânı yoktur. Gıybet yapılmış olur. Hâtıra kitapları sübjektiftir. Denilebilir ki fotoğraf makinesinin objektifi de yalnızca kendi gördüğünü yansıtabildiği için ne kadar objektif olduğu tartışmalıdır. Bu iddia da doğrudur. Fakat orada yorum yoktur. Çıplak hakîkat vardır.
Başka bir problem daha var: Hâtırâlarını yazan, dâima muârızı olduğu, tartıştığı kişileri mat eder. Okuyucunun itimadını sarstığı olur. Yazar da itibar kaybeder.
-Peki… Kimse hâtırâlarını yazmasın mı?
-Elbette yazsın! Yazmalı. Fakat…
***
Söze konu olan kitaba dönersek fendim, Küçük Yunus, okula başlamadan okullu olmuş, Cumhuriyet Bayramını kutlama töreninde şiir okumuş, sınıfta müfettişin dikkatini çekmiş ve yaşı küçük olmasına rağmen okula kaydedilmiştir.
Eserin yazarı Yunus Türkölmez, 1976-1977 ders yılı başladığında, İstanbul’da Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nin tam karşısındaki lisenin üçüncü sınıfındadır. Liselilere gönüllü olarak yardım eden fakülte öğrencileriyle dostluklar kurulmuştur. O dönemde, okullarda boykotlar, işgaller ve sağ-sol kavgaları sebebiyle günler hâdiseli geçmektedir. Kurduğu dostluk dolayısıyla öldürülen fakülte öğrencisi 2 gencin cenâze törenine katılır. Okuluna dönünce sınıf öğretmeni, yaptığı işin okul yönetmeliğine aykırı olduğunu, bu tür işlere karışmaması gerektiğini söylerse de delikanlı Yunus, yaptığı işten büyük haz duymuştur. Eylemciliği böyle başlar. Liseden sonra girdiği İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Târihi bölümü öğrencisi iken de sol kanatta devam eder. Üniversiteye kaydının yaptırırken, 15 yaşını doldurmadığı gerekçesiyle zorluklarla karşılaşır:
O an sanki dünyâ başıma yıkıldı. Yapacak bir şey yoktu. Önce mahalle muhtarımıza gidip Nüfus Kimliğine Fotoğraf Tasdik İlmühaberi aldım. Sonra doğruca Bakırköy Nüfus İdaresi’ne gittim. Çok kalabalıktı, sıraya girdim. Yemek saati bitene kadar kuyrukta, endişe içerisinde bekledim. Sıra bana gelince büyük bir heyecanla kimliğimi verdim, memura talebimi anlattım. Memur noterdeki görevlinin söylediklerinin neredeyse aynısını söyledi. Sesimi biraz da yükselterek; ‘Ben bu yaşımda liseyi bitirmişim, üniversite sınavını kazanmışım, bütün belgelerim yanımda, siz benim hakkımın yanmasına mı sebep olacaksınız?’ dedim.
Görevli memur talebimi kesinlikle yerine getiremeyeceğini, ebeveynim veya bir yakınım gelmedikçe bu işi yapamayacağını, bankodan çekilmemi söyledi. Sıradakini çağırdı. ‘Gereken belgeyi almadan ayrılmayacağım’ diye diretirken, hemen arkamdaki kişi başta olmak üzere sıradaki pek çok kişi, ‘Çocuğun işini yap, hakkı yanmasın’ diyerek bana destek olmaya başladı. ‘Anne babam Kastamonu Taşköprü’nün bir köyünde, gelme imkânları yok. Zaten babamın gözleri görmüyor. Üniversite kayıt hakkımın yanmasını istemiyorum.’ dedim.
Ben konuştukça destek de arttı. ‘Memur bey, biz bir yakını gibi imza atsak olmaz mı?’ diyenler bile çıktı. Tartışmaların alevlenmesi üzerine arka taraflardan bir yetkili gelip duruma müdâhale etti. Görevli memura bir şeyler söyledi, bize de sâkin olmamızı işâret etti.
Memur belgelerimi alıp işlemlere başladı. Fotoğrafımı yapıştırdıktan sonra beni demin olaya el atan yetkilinin yanına gönderdi. Görevli belgeyi tasdik edip nüfus cüzdanımı verdi. Sevinçle teşekkür ettim. Bana destek olanlara da teşekkür ederek dâireden ayrıldım.
Ertesi gün sabah erkenden Bayrampaşa’da aynı notere gittim. Oradaki memur da tereddüt ettiğinden bekleme olunca beni bir heyecan dalgası sardı. Bir müddet sonra da işimi yaptı. Dünyâlar benim oldu.
Noterden çıkıp hızlıca Laleli’deki Edebiyat Fakültesi’nin öğrenci işleri kayıt bölümüne gittim. Burada da bir problem çıkacak mı diye merakla bekliyordum. İşlemlere başlayan görevli evrakları düzenleyip bazı formlar doldurdu ve durdu. Yaşıma takılmıştı. Arka taraftaki öğrenci işleri şefinin yanına gitti.
Bankoya gelen şef bana ve belgelere iyice baktıktan sonra, benim de duyabileceğim şekilde, ‘Arkadaşlar, kişinin kaç yaşında olduğu bizim işimiz değil. Üniversite öncesi gerekli eğitimleri tamamlamış mı, üniversiteyi kazandığına dâir belgesi var mı? Bizim işimiz bunları kontrol etmek. Siz kaydı yapın’ dedi. Çok sevinmiştim.
On beş yaşımı dolduralı henüz bir ay bile olmadan üniversiteye kaydoluşumun hikâyesi işte böyle. (s: 67-69)
Burası Türkiye… Diğer sayfalarda, yaşanan komik olaylar da anlatılıyor: PTT’de çalışmakta olan bir şahıs, görevi başında iken bir vatandaşın saldırısına mâruz kalsa ve kafası yarılsa, bir gözü çıkarılsa; mağdur, şahsen dâvâ açmak mecbûriyetindedir. Saldırı esnâsında bilfarz cam kırılsa; PTT, camı kıran şahıs aleyhine dâva açar.
Başka bir garâbet:
Yunus Türkölmez ve mesâi arkadaşları PTT’de işe başlarken; ‘Sözleşmeli Personel Hizmet Sözleşmesi’ imzalamışlardır. Sözleşmeye aykırı olarak sendikal faaliyetlere katıldıkları gerekçesiyle haklarında dâvâ açılır. Şişli 4. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin aldığı kararda ise sanıkların 657 sayılı kanuna göre devlet memuru olduğu belirtilmiş ve sendikanın kapatılmasına karar verilmiştir.
Rize’deki mahkemenin kararı ise şöyledir: ‘Kamu hizmeti gören Sözleşmeli Personelin temel hak ve hürriyetlerinden olan teşkilâtlanma haklarını kısıtlayıcı bir hüküm, ne Anayasa’da ne de sâir kanunlarda bulunmadığından ve esâsen bu hal kişinin temel haklarından olduğundan sanıklar hakkında tâkibata mahal olmadığına karar verilmiştir.’ (s: 178-182’den özetlenmiştir.)
Not: cümledeki Ne… ne de… edatının kullanılış hatâsına, Yazının sonunda; ‘Dilimizdeki Dikenler’ başlıklı bölümde yer verilecektir.
Bâzı mahkemeler, PTT sözleşmeli elemanlarının kurduğu sendikaların kapatılması yönünde karar verirken, Yargıtay 4. Hukuk Dâiresi aşağıdaki kararı vermiştir:
‘Kapatılması istenen kuruluş bir meslekî dayanışma örgütüdür. Hukuk düzenimiz bu tür amaçlar için örgütler kurulmasına izin vermektedir. Dâvâda ilgili kuruluşun amaç dışına çıktığı, suç teşkil eden eylemlerde bulunduğu iddia edilmediğine göre, yetkisi doğmamış bir makamın sâdece adında sendika eklentisi var diye hakkında kapatma dâvâsı verilmesi yasaya aykırıdır.’ (s: 186)
Karar, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nda görüşüldüğünde ise 5’e karşı 41 oyla kapatılma kararı verdi. Karar özetle aşağıdaki gibidir:
a) Anılan sendikanın kurucularının memur olmaları nedeniyle buna İş Mahkemelerinin değil de, Asliye Hukuk Mahkemesinin bakması doğrudur.
b) Dernek veya sendikaların kapatılması için Cumhuriyet Savcılarının dâvâ açabileceği sonucuna varılmıştır.
c) Memurlara Sendika Kurma Hakkı tanıyan 657 sayılı DMK’nun 22. maddesi 23.12.1972 târihinde 2 sayılı KHK ile kaldırılmış ve hâlen bu konuda yeni bir düzenleme yapılmamıştır.
d) Bu dâvânın açılmasından sonra ÎLO’nun 87 ve 151 numaralı sözleşmeleri 11.12.1992 târihinde 3848 sayılı yasa ile kabul edilerek yürürlüğe girmişse de henüz bu doğrultuda bu hakların nasıl kullanılabileceğine dair düzenleyici bir yasa çıkarılmamıştır. Bu nedenle de anılan sendika tüzel kişilik kazanmamıştır.
e) Tüzel kişilik kazanmamış böyle bir kuruluşun hukukî varlığı da olamaz. O nedenle sebeple faaliyetine son verilmek üzere kapatılmasına karar verilmiştir. (s: 188)
‘Okuyucu ‘sonrasında ne oldu?’ Diye soracak olursa: Cevap: Kapatılan Tüm Haber-Sen’in adından ‘Tüm’ kelimesi silinerek, kuruluş gününü de aynı târihe den getirilerek ‘Haber-Sen’ kuruldu. Bu defa kuruluşta ses çıkarılmadığı gibi kapatma dâvâsı da açılmadı.
Eserin yazarı Yunus Türkölmez’in 1976’da başlayan siyâsî mücâdele hayatı. O yıllarda liseli gençlik, 1977’den 1982’ye kadar da üniversite gençliği içerisinde sol ve devrimci mücâdelede yer alarak devam etmiştir.
Eserinin son bölümlerinde, hayatından kısa bölümler sunmaktadır. Safiye Erol hakkında yazdıkları okunmaya değer.
AKIL FİKİR YAYINLARI
Alemdar Mahallesi, Alayköşkü Caddesi, Küçük Sokak Nu: 6/3 Cağaloğlu, Fatih, İstanbul
YUNUS TÜRKÖLMEZ: 1962’de Kastamonu, Taşköprü’de doğdu. İlk ve ortaokulu memleketinde bitirdikten sonra lise öğrenimini İstanbul Davutpaşa Lisesi’nde tamamladı. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Târihi Bölümü’nden Şubat 1982’de ‘Akçaabat’taki Türk ve Bizans Devri Eserleri’ başlıklı lisans teziyle mezun oldu. Askerliğini yedek subay olarak yaptı. PTT Genel Müdürlüğü’nün memurluk imtihanını kazanarak 1985 yılı başında İstanbul Telefon Başmüdürlüğü’nde memur olarak işe başladı. 1989’da kurulan PTT ÇAYAD ile başlayan teşkilâtlanma ve hak arama mücâdelesinde yer aldı. Memurların sendikalaşması için yürütülen çalışmalara katıldı. Tüm Haber-Sen’in kuruluş sürecinde ve genel merkez yönetimlerinde görev aldı. 1993 – 1994’te TODAİE Kamu Yönetimi Yüksek Lisans Programı’ndan mezun oldu. ‘PTT’de İşçi ve Memur Örgütlenmesi’ başlıklı tezini kendi imkânlarıyla kitap olarak yayımladı. 1995’te TODAİE organizasyonuyla Almanya’da düzenlenen ‘Federal Almanya’da ve Türkiye’de Yerel Yönetim Reformu’ konulu eğitim seminerine, ardından Dünya Yerel Yönetim ve Demokrasi Akademisi’nin İstanbul’da düzenlediği ‘Kent, Yerel Siyaset ve Demokrasi’ konulu sertifika programına katıldı. PTT çalışanlarının isteğe bağlı üyeliğinin bulunduğu Biriktirme ve Yardım Sandığı (PTT BYS) üzerindeki genel müdürlük bürokrasisinin yönetimine son verilmesi ve sandığın demokratikleştirilmesi mücadelesinde aktif olarak yer aldı, bir dönem de yönetim kurulunda görev yaptı. Türk Telekom İstanbul 1. Bölge Müdürlüğü bünyesinde telefon müdürlüklerinde çeşitli kademelerde yöneticilik görevlerinde bulundu. Mart 2011’de Tesis Destek Müdürü görevini yürütürken kendi isteğiyle emekli oldu. Kamu çalışanlarının örgütlenmeleri ve sorunları hakkında başta Memur Gerçeği Dergisi olmak üzere çeşitli sosyalist dergi ve gazetelerde yazılar kaleme aldı. Tüm Haber-Sen ve Haber-Sen’in broşürlerinin hazırlanmasında görev alarak sendikanın yayın organında yazılar yazdı. Emekli olduktan sonra bazı yerel gazetelerde ve çeşitli internet sitelerinde târih ve güncel siyaseti harmanlayan köşe yazıları yazmaya başladı. Bu yazıları ‘Kahve Tadında Târih ve Siyâset’ isimli kitabında toplayarak yayımladı. Evli ve iki kız babasıdır.
BİLGİLİK:
DİLİMİZDEKİ DİKENLER
GİRİŞ
Merhum Ahmet Kabaklı; ‘Dört konuda devrim olmaz, olamaz’ diyordu: 1-Din, 2-Dil, 3-Ahlâk, 4-Mûsıkî. Bozuk fikirli bâzı insanlar, dilde devrim yapmaya kalkıştılar. ‘Öztürkçecilik’ isimlendirmesi altında yeni kelimeler uydurdular. Doğudan gelen her kelimeyi attılar, yerine batıdan gelen kelimelere kucak ve ağız açtılar. Adına ‘dil devrimi’ dediler. Devrim kelimesini de inkılâp kelimesinin yerine yerleştirdiler. İnkılâp kelimesinde gelişme mânâsı vardır. Devrim kelimesinde ise devirip yerine başka herhangi bir şey koyma düşüncesi vardır.
İnsan kalabalıklarını millet hâline getiren en önemli unsur ‘dil’dir. O dil, bizim için Türkçedir. Türkçe bizim ses bayrağımızdır. Türkçemizi kaybettiğimizde, candan aziz vatan toprakları dâhil, kaybedecek hiçbir değerimiz kalmamış demektir.
Aşağıda çok az bir bölümü verilen yeni ve uydurma kelimeler dilimizdeki dikenlerdir. Dil hassasiyeti olanlar, kendileri kullanmasalar bile kullanılmasından rahatsız olmakta, Türkçemizin ve milletimizin geleceğinden endişe etmektedir.
amaç-amaçlamak: Farsçadan dilimize geçmiştir. Öztürkçeciler, Türkçe olduğunu zannederek beğenip dillerine dolamışlardır. Gaye, maksat, hedef gibi Arapçadan dilimize geçen kelimeler eskiden beri bizde daha çok kullanılmaktadır. Köylüsü de şehirlisi de bilir. Amaç gibi nereden nasıl türetildiği bilinmeyen kelime, dilimizden üç kelimeyi atmış, dilimizi fakirleştirmiştir.
anı-anımsamak: Hâtıra ve hatırlamak kelimelerinin yerine kullanılmaktadır. ‘Anmak’ fiilinden geliyor olmakla birlikte, anmak; ‘zikretmek, bir kişiden, bir hâdiseden bahsetmek’ demek olduğuna göre, anı kelimesi ‘hâtıra’ kelimesinin karşılığı olamaz. Bir başka ifâde ile kelime, mânâ itibariyle yanlıştır. ‘Anımsamak’ kelimesi, hatırlamak kelimesinin yerine kullanılıyorsa da ‘hatırlar gibi olmak’ mânâsını çağrıştırıyor. Her iki kelime de ‘hâtıra’ gibi melodi özelliğine sâhip değildir. Örnek olarak ‘gülümsemek’ ve ‘küçümsemek’ kelimeleri gösterilebilir. Bu iki kelime ‘Biraz gülmek’, ‘küçük ve önemsiz görmek’ mânâsında kullanılır.
birey-bireysel-bireyselleşmek: İşlek olmayan ‘ey’ ekiyle türetilmiştir. ‘Fert, şahıs, kişi’ gibi kelimelerin yerine kullanılmakta ve Türkçemizin fakirleşmesine sebebiyet vermektedir. Gelmiş geçmiş en büyük uydurukçu, kelime uydurmakla övünen, ‘mâdem ki batı medeniyetini tercih ediyoruz, dilimizi de batıdan aldığımız kelimelerle donatmalıyız’ diyen Nurullah Ataç bile birey kelimesini beğenmemiş ve kullanmamıştır. Birey kelimesi bu sebeplerle yanlış olduğuna göre, bu kelimeden türetilen bireysel ve bireyselleştirmek kelimeleri de yanlıştır.
bütüncül: Hürriyetleri baskı altında tutan, bütün yetkileri bir kişi veya az sayıda kişiden oluşan bir grubun yetkisi altında toplayan, Fransızcadan dilimize gelen ‘totaliter’ kelimesinin yerine uydurulan bir kelimedir. Eskiden beri kullandığımız, herkesçe bilinen, Türkçe olmasa bile Türkçeleşen ‘diktatörlük’ kelimesini kullanmaya devam edilmeli. Bütüncül kelimesi öztürkçe sözlüklerden çıkıp henüz edebiyatımıza ve dilimize yerleşememiştir.
deney-deneyim: ‘Tecrübe’ kelimesinin yerine kullanılmaktadır. Kurultay, kamutay, Danıştay, detay… gibi kelimelerle birlikte deney kelimesi de uydurmadır. Çünkü Türkçede fiilden isim yapan ‘y’ eki yoktur. Tahsin Banguoğlu -ey ekinin belirli bir mânâ taşımadığını, rastgele isim ve fiil tabanlarına getirildiğini bildiriyor. Deneysel kelimeleri de yanlış türetilmiştir. Türkçede sel-sal ekleri yoktur. En öztürkçeci Ali Püsküllüoğlu bile başlangıçta deney kelimesinin yanlış olduğu kabul etmiş ve yazmıştı.
dize: Şiirin bir satırının adı olan ‘mısra’ yerine uydurulmuştur. F. K. Timurtaş ve Necmettin Hacıeminoğlu, ‘mısra’ kelimesinin yerine dize kullanmanın Türkçeye ihânet olduğunu, bu değişikliğe hiç lüzum olmadığını belirtiyor. Mısra kelimesi Arapçadan dilimize gelin olarak gelmiş, zamanla kızımız konumuna erişmiştir.
fiziksel: -sel, -sal takılı bütün kelimeler gibi fiziksel kelimesi de yanlış türetilen bir kelimedir. ‘Nisbet î’si denilen î harfini kullanmamak için Fransızcadan alınan bu takılar maymuncuk gibidir. Hangi kelimenin ardına takılsa, o kelimeyi Türkçe yaptığı zannedilmektedir. Târih kelimesi Arapçadır, -sel takısı aldığında Türkçeleştiği zannedilmektedir.
girişim: Arapçadan dilimize giren ‘teşebbüs’ kelimesinin yerine uydurulmuştur. 7’den 77’ye, âliminden câhiline, köylüsünden şehirlisine kadar her Türk, teşebbüs kelimesini bilir. Müteşebbis kelimesini de bilir. ‘simitçi’ veya ‘çöpçü’ kafiyesindeki girişimci kelimesini kendi malı olarak kabullenememiş, kendi malı gibi sevememiştir.
ışıklar içinde uyusun: Mezara konulan ölüler için kullanılıyor. Mezarda ışık yoktur. Olsa olsa ve Cenâb-ı Allah bahşetmişse nur vardır. ‘Mekânı cennet olsun, kabri nurlarla dolsun’ deyimi çok daha mânâlı ve makbuldür.
izlemek: Seyretmek, tâkip etmek, izinde yürümek, izini aramak, peşine düşmek, gözden geçirmek, yolundan gitmek… gibi mânâlarda kullanılıyor. Evet kelime Türkçedir. Fakat güzel ve zengin Türkçemizden 7 adet kelime ve deyimin yerini alıyor ve dilimizi fakirleştiriyor. Tiyatroda ve ekran karşısında bulunanlar, seyircidir. İzleyici olarak kabul edilmesi yanlıştır.
kanı: Düşünce ve kanaat kelimelerinin yerine kullanılıyor. Tamâmen yanlış türetilmiştir. Bu kelimeye benzer olarak; teşhis yerine tanı, zannetmek yerine sanı gibi yanlışlık alanını genişleten yanlışlara da sebebiyet vermektedir. Mânâ bakımından da isâbetli değildir.
konuk: ‘Konmak’ kelimesinin kökü olan ‘kon’ hecesinden türetilen bu kelime ‘Misâfir’ kelimesinin yerine kullanılıyor. Her ne kadar Dîvânu Lugati’t-Türk’de var ve misâfir mâanâsında kullanılıyorsa da kelime kullanımdan kalkmıştır. Öztürkçeciler Dîvânu Lugati’t-Türk’deki eski kelimelerimizi canlandırmak istiyorlarsa, orada çok daha güzel kelimeler vardır. Onlar da canlandırılmalı.
konut: Mesken, ikametgâh, ev gibi kelimelerin yerine kullanılıyor. Uydurulan her kelime, dilimizdeki 3 kelimeyi lügatlerden silerse dilimiz zayıflar. İfâde gücünü kaybeder,
koşul: ‘Şart’ kelimesinin yerine uydurulmuştur. Fâhiş bir hatâ ile yanlış türetilmiş bir kelimedir. ‘Koş’ veya ‘koşu’ kökünden, işlek olmayan -l eki ile yapılmıştır. Zorlama bir kelimedir.
koşut: Aynen yukarıdaki gibi.
kronik: Eskiden kullanılan ‘vakayinâme’ yerine kullanılmak üzere Fransızcadan alınan bir kelimedir. Batı kökenli olduğu için yerine kelime uydurulmamıştır. Doğu kökenli olsaydı, mutlaka dilden ihraç edilirdi.
neden-nedeniyle: ‘Neden’ kelimesi Türkçemizde vardır. ‘Sebep’ kelimesinin yerine kullanılması yanlıştır. Soru zamiridir. ‘Sebebi nedir’ yerine ‘nedeni nedir’ denilmesi çirkinlik oluşturuyor, kulağa hoş gelmiyor. Aynı düşünce ile ‘nedeniyle’ kelimesinin yerine sebebiyle kelimesi kullanılmalıdır.
organize etmek: ‘Düzenlemek, teşkilatlandırmak’ mânâsında kullanılıyor. Organize kelimesi Fransızca, düzenlemek Türkçe, teşkilatlandırmak Arapçadır. Türkçe ve Arapça yerine Fransızcanın tercih ediliş sebebi, Batı hayranlığından başka bir şey olamaz.
önemsemek-çok önemsemek: Küçümsemek, küçük görmek, gülümsemek, hafifçe gülmek, azımsamak, az bulmak… Hepsinde yetersizlik söz konusu iken, çok önemsemek tâbirinin çok önem vermek mânâsında kullanılması çok garipsenecek(?!) bir durum…
örgüt-örgütlenme: Teşkilât, teşklâtlanma mânâsındaki bu kelimeler, kadim Türkçemizdeki Arapça kökenli kelimeleri tasfiye etme hareketinden başka bir gayesi yoktur. Üstelik örgüt kelimesi, ‘örmek’ kelimesinin kökü olan ‘ör’ ile ‘mek’ mastarını birleştirmek suretiyle yapılmış. Türkçede, fiilden isim yapan ‘güt’ eki yoktur. ‘Ben yaptım oldu’ saçmalığı Türkçemize zarar verir.
sel-sal ekleri: Fransızcadan Türkçemize bulaştırılan öldürücü 2 adet mikrop. Başlangıçta yalnızca ‘siyâsî’ kelimesinin öztürkçeleştirilmesi için kullanıldı: ‘Siyasal Bilgiler Fakültesi’ denildi. Sonra bütün Türkçemizi sardı. Böylece Arapçadan gelen ‘siyâset’, Fransızcadan aparılan ‘sal’ eki ile evlendirilerek güya Türkçeleştirildi. Memnun kalmış olmalılar ki; tarımsal, evsel, kamusal, bitkisel… ve binlercesi sökün etti. Türkçemizde isimden sıfat yapan pek çok ek varken, Fransız virüsü tercih edildi. Mizahî yerine ‘şakasal’, ‘hukukî’ yerine ‘hukuksal’… ve binlercesi… Öztürkçeleştirmeciler sevinirken, Amerikalı Türkolog Geofrey Lewis, ‘Trajik Başarı – Türk Dil Reformu’ isimli kitabında feryat ediyor, ‘Türkçe Katledildi’ diyor.
sorun: Dert, problem, dâvâ, mesele, sıkıntı, üzüntü ve benzeri kelimelerin yerine konulan fakirleştirme mucizesi.
sürmek-sürdürdü-sürdürmek-sürdürebilmek: devam kelimesi ve türevlerinin yerine uydurulan bir kelimedir. Sürmek denilince akla, tarla sürmek gelir. Köylümüz şehirlimiz böyle bilir. Öztürkçeciler bilmezler. Herkesin bildiği ve kullandığı ‘devam’ kelimesinin kusuru nedir? Arapça oluşu mu? Dilimizdeki Arapça kelimelerin hepsini çöpe atarsak, konuşamayız, anlaşamayız.
umarım: ‘Ümit ederim’ gibi zarif, nârin, nâzik, ince ve zevkli, iç acıcı bir kelimemiz varken, ‘umacı’yı hatırlatan kelimenin tercih edilmesinin mâkul ve mantıklı açıklaması bulunamamıştır.
yaşam: Hayat ve ömür kelimesinin yerine uydurulmuştur. Nurullah Ataç, hayat kelimesinin yabancı, yaşam kelimesinin ise Türkçe olduğunu iddia ediyordu. Türkçe oluşunun sebebini açıklayamamıştı. F. K. Timurtaş, kelimenin hatâlı türetildiğini yazdı. Hayat kelimesinin kapsama alanı geniş, uydurma bir kelime olan yaşam ise çok kısırdır. Birbirine sevenler ‘hayatım’ yerine ‘yaşamım’ diyebilecekler mi? arada ‘Hayat memat meselesi’, ‘ömrüne bereket’, ‘sizlere ömür’ gibi güzel ve samîmi deyimlerimizi niçin çöpe atıyoruz? Yaşam kelimesi ömür kelimesinin yerine de kullanılıyor. Türkçemiz fakirleştiriliyor. ‘Yaşantı’ kelimesi ise çok çirkin. Kaşıntı, kırıntı, şırfıntı kelimelerini hatırlatıyor. Bir de ‘yaşanmışlıklar’ var. Hem ‘hayat’ hem de ‘hâtıra’ kelimesinin yerine kullanılıyor. Hayat başka, hâtıra başkadır. Bilinmiyor mu? Vah vah…
***
-Söylenen söz için ‘deniyordu’ kelimesi kullanılmaz. Bu kelime, ‘tecrübe ediyordu’ mânâsını da çağrıştırıyor. ‘Deniliyordu’ demek gerekir.
-‘Delegeler konuştular’ ifâdesi yanlıştır. ‘Delegeler konuştu’. Denilmesi gerekir. Kaide: Özne çoğul olsa da fiil tekil olur.
-Ne… ne de… edatının bulunduğu kelimelerde fiil olumlu yazılır. Uzun cümlelerde nadiren çoğul olabilir. Türkçemizin 130 yıllık problemidir. Yanlış yazmaktansa bu bağlacın kullanılmasından kaçınılmalıdır. ‘Ne Ahmet ne de Mehmet bugün okula gelmedi’ cümlesi yanlıştır. ‘Bugün ne Ahmet ne de Mehmet okula geldi’ veya ‘Ahmet ve Mehmet bugün okula gelmedi’ şeklinde yazmak gerekir.
Allah ‘ın sevgisini gönülde gizlemektir.’’/Şerafettin Yaltkaya
‘’Yunus Emre der hoca, Gerekse bin var hacca
Hepsinden iyice, Bir gönüle girmektir.”/Yunus Emre
Şairlerimizin de işaret ettiği gibi oruç dâhil ibadetlerin hikmetlerinden birinin gönül yapmak, gönüle girmek olduğunu unutmamalı ve buna uygun yaşamalıyız.
Oruç, sağlığı uygun her Müslüman için yerine getirilmesi gereken bir ibadettir.
Sağlıklı bir insanın orucun gerektirdiği belirlenen bir zaman diliminde aç kalmasının hiçbir zararı yoktur. Oruç tutmak isteyen bir kimsenin sağlığı için bir endişe taşımaması gerekir. Oruç bir yerde sindirim sistemimizin yıllık tatili sayılabilir. Mide-bağırsak sistemimizin dinlenme ve bakım ayı yerine de geçer. Bunun daha da yeterli olması için oruç tutan insanın iftar ve sahurda daha dikkatli ve ölçülü yemek yemesi gerekir. Oruç tutuyorum diye etlisi-yağlısı- tatlısı ile midesini her seferinde tıka- basa doldurmamalıdır. Orucun bir faydası da irade eğitimi yapmasıdır. Tok insanın açı anlamasına imkân tanır. Zekât, fitre sadaka gibi yardımlaşmaları teşvik eder. Bu da varlıklı insanlar ile ihtiyaç sahibi insanlar arasında sevgi, hoşgörü ve barışa katkı sağlayarak toplumsal dokunun daha sağlıklı olmasına katkı verir. Müslüman memleketlerindeki adam öldürme, hırsızlık, zina gibi suçların daha az olması, insanların daha yardım sever ve bencilliğin daha az olması oruç gibi kişisel sorumluluk geliştirici ibadetlerin etkisi iledir.
Oruç sağlıklı insanların daha da iyi olmasına katkı veren bir ibadettir. Yapılan bazı araştırmalar oruç gibi açlık kürlerinin kan basıncı(tansiyon) üzerine olumlu etkisi olduğu, kilo vermeyi kolaylaştırdığı, enflamasyon dediğimiz iltihabi olayların daha kolay kontrole alınabilirliği, beyin fonksiyonları üzerine olumlu etkisi olduğunu, kanser riskini azalttığı, bağışıklık sistemini güçlendirme gibi etkileri olduğu iddia etmektedir.
Ramazan ayına ulaşan akıllı, ergenlik çağına gelmiş her Müslüman oruç tutmakla yükümlü olmakla beraber bazı özel durumlarda oruç tutulmayabilir. Veya ertelenerek daha sonraya bırakılabilinir. Bunlar;
Seferberlik: Yolculuk veya misafirlik eğer sıkıntı veriyorsa oruç ertelenebilir.
Hamilelik: Doğacak çocuğun gelişiminin etkileneceği endişesi halinde anne adayları oruçlarını ertelemelidirler.
Emzikli olma: Süt veren anne oruç tuttuğunda sütten kesilme tehlikesi ile karşı karşıya ise bu durumda da orucunu ertelemeli annelik görevini ihmal etmemelidir.
Yaşlılık: Oruç tutamayacak kadar yaşlı olanların bu ibadet borcu üzerlerinden kalkmaktadır. Bu durumda olanlar imkânları varsa bedel ödeme şeklinde bu ibadetin gereğini yaparlar.
Çok ağır işlerde çalışmak mecburiyetinde; eğer bu durum sağlığın bozulması tehdidi oluşturuyorsa orucun ertelenmesi için gerekçe olabilmektedir.
Kimler, Hangi hastalığı olanlar oruç tutamaz?
Belirli aralıklarla yemek yeme mecburiyeti olan kişiler ile hastalığı sebebi ile belirli saatlerde ilaç alma mecburiyeti olanların oruç tutmaması gerekir. Bunların başında ülser dediğimiz mide-oniki parmak bağırsağı yarası olanlar gelir. Şeker hastalığı olanlar, böbrek yetmezliği olanların da oruç mevzuunda dikkatli olması gerekir. Rahatsızlığı olan şahsın oruç tutup tutmayacağını kendisini takip eden hekimi karar vermelidir. Ayrıca oruçlu bir şahıs, oruç anında rahatsızlanırsa ve bu durum sağlığını bozuyorsa ilacını alarak ibadetine ara vermelidir. Kalp krizi şüphesi durumunda dilaltı ilacını derhal alması gibi… Bunlar oruçlarını ertelerler. Sağlıklarına kavuştukları zaman oruçlarını tutarlar. Tutamayacakları biliniyorsa bedel vererek ibadetin gereğini yerine getirirler. Bedel vererek borcunu yerine getirmiş bir kişi şayet daha sonra oruç tutabilecek duruma gelirse; orucunu tutarak borcunu yerine getirir. Verdiği bedelde sadaka yerine geçer.
Oruçlu bir kişinin dikkat edeceği hususlardan biri de beslenme ve giyimidir. Bilhassa sıcak aylarda aşırı terletici giyimlerden sakınmalıdır. Ayrıca aşırı terletici ve yorucu işlerini de olabildiğince azaltması uygundur. Yemeklerinde yeterli sıvıyı almaya dikkat etmeli; beslenmede gıda çeşitliliğini sağlamalı, ayran-cacık-komposto gibi bazı sıvı gıdaları da ilaveten almaya çalışmalıdır. İftar yemeğini önce hafif bir kahvaltı şeklinde, biraz ara verdikten sonra da normal bir akşam yemeği gibi yenmesi tavsiye edilir. Sahur yemeklerinin de normal bir öğle yemeği şeklinde olması, yemekten sonra hemen yatılmaması sağlık yönünden dikkat edilmesi gereken hususlardandır. İftar ve sahur arasında da ek olarak yeterli sıvı alınmasına dikkat edilmelidir.
Nice sağlıklı ramazanlar ve yıllar yaşamanız dileğiyle;
Şuurlu, Bilinçli, Aydın ve Samimi Seçmenin Gözüyle…
Tek çare Üreten Ekonomi,
Maalesef İktidarda kalmaya yönelik göz boyayıcı politikalar sonucu tüketimi öne çıkaran ekonomik yapının darboğaza girdiğini satın almamız gereken vaz geçilemez ürünlere yönelik yapılan günlük zamlar sonucu satın alma gücünün her gün azaldığını sabit gelirlinin zor şartlarda yaşadığını görüyoruz yaşıyoruz.
*
İktidarın ya da iktidar olacakların yapması gereken Köy Enstitülerinin fonksiyonlarını içerir çağdaş meslek okullarının güçlendirilerek tarım ve hayvancılığın geliştirilmesiyle endüstrisinin güçlendirilmesine yönelik politikalar üretmelidirler.
Tarım alanlarının inşaat sektörüne açılmasına yasal zeminde durdurulmalıdır.
Ders almamız gereken yaklaşık Konya Ovası kadar alana haiz Hollanda devletinin tarım ve hayvancılıkla ilgili üretiminde ve endüstrisinde, ihracatında önemli bir marka olduğunu biliyoruz;
*
Yakın geçmişe kadar ihraç ettiğimiz ürünleri ithal etme durumuna nasıl düşürüldük? Tarım ve hayvancılığa darbe vuran; bugünkü ekonomik darboğazına girmemizin başlangıcı sayılacak dış patentli zihniyeti görelim kavrayalım.
*
Varlıklarımızı koruyarak, büyütmek; Çağın en ileri teknolojik ürünlerini üreterek, güçlü olunacağı gerçeğini yerleşik kılmak; Savunma sanayinde başlayan hamleleri büyütme ve genişletme çalışmalar çağımızın olmazsa olmazıdır elbette.
*
Aydın Türk seçmeninin görmek istediği; dar gelirlileri, ücretlileri, üretenleri, alın teri dökenleri koruyarak, ekonomide yeterli olma mücadelesinde başarıyla öne çıkacak radikal kararların alınmasında hükümetler rey kaybı derdinden uzak cesur adımlar atmalıdır
Üreticimize kolaylıklar sağlayarak daha fazla üretmelerini sağlama temelinde politikalar üretilmelidir. Gerektiği alanlarda devletin içinde bulunduğu Karma Ekonomik Sisteme yeniden dönülmelidir
*
Üzerinde hassasiyetle durulması gereken ana konulardan biri de katma değeri yüksek ürün üreten sanayi modelimizden asla taviz verilmemesi temelinde politikalar üretilmelidir.
*
Türkiye’nin bugününü ve geleceğini geçmişin kötü örneklerinden tecrübe edilerek ihtiyaç duyulan gerçekçi politikalar üretilmelidir.
Bu anlamda tek adama dayalı sistemin ne kadar yetersiz olduğunu, yaşayarak görüyoruz.
İnsan haklarını öne çıkaran ve adaleti önceleyen bağımsız evrensel hukukun üstünlüğüne dayanan güçlü Demokratik Parlamenter Sistemin öncülüğünde devleti yönetecek hükümetlerin kurulmasının ne kadar önemli olduğunu bir kere daha gördük.
*
Milli ve sosyal devletin ana öğelerinden başlıca biri de ekonomik yapının radikal değişimlerle alt yapısını düzenleyerek ve merkezine insanı yerleştirerek üretime ve istihdama yönelik politikalar geliştirmeyi, ithalat-ihracat dengesini kurmayı öncelemektir.
Muhalefetiyle, iktidarıyla meclis çatısı altında bir araya gelerek alternatif çözümler üretecek güçlendirilmiş yasama yürütme ve yargı erglerinin teminatı sağlanarak demokratik sistemin öne çıkartılması öncelikli ihtiyaç görülmektedir. Bu anlamda Köy Enstitülerinin günümüze adaptasyonunda uzman ekonomistlerin çalışmalarıyla, sosyal devletin üreten ekonominin niteliklerini içerir memleket masası kurulmalıdır.