22.2 C
Kocaeli
Pazar, Temmuz 5, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 170

Dünden Bugüne Türk Yargısı

53 yıllık kıdemli bir avukat olan Zeki Hacıibrahimoğlu çok önemli davalarda avukatlık yapmış değerli bir hukukçudur. Nokta TV’de yapımcılığını ve sunuculuğunu yaptığım “Geniş Açı” programında ikinci defa konuğum oldu.

Üç ay önce yaptığımız ilk programda, avukat olarak görev yaptığı, önemli siyasi davalara dair anı ve görüşlerini paylaşmıştı.

Av. Zeki Hacıibrahimoğlu 1980 darbesi sonrası Alparslan Türkeş ile MHP ve Ülkü Ocakları yöneticilerinin idam talebiyle yargılandığı “MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası”nın devamlı avukatlarından biriydi.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Diyarbakır DGM’de yargılandığı, mahkum ve siyasi yasaklı olduğu davada avukatlığını üstlendi.

Teröristbaşı Abdullah Öcalan’ın yargılandığı İmralı’daki davaya 3 bin şehit yakınının müdahil avukatı olarak duruşmalara devamlı katıldı. Dava sonucunda teröristbaşı Öcalan’a idam cezası verildi. Dosyanın Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi aşamasında, elli şehit yakınıyla birlikte gittiği Fransa’nın Strasburg şehrinde yapılan yargılamaya müdahil vekili olarak katıldı.

Dönemin siyasi davalarına dair anlattıkları 1975- 2000 arası Türk yargısının siyasi davalar açısından bir aynası gibi idi. 1 Mayıs’ta yaptığımız programda ise 2000 yılı öncesi şahit olduğu ilginç siyasi olmayan davalara dair hatıralarını anlattı. İşte onlardan üç tanesi.

****************************

Randevu Evinin Önemli Ziyaretçileri

Şişli’de normal ailelerin oturduğu bir apartmanda, bir kadın kiracı dairesini randevu evi haline getirip fuhuş yaptırmaktadır. Apartmanda diğer dairelerde oturanların emniyete, savcılığa şikayetlerine rağmen müdahale edilmez. Randevu evi olarak kullanılan dairenin tahliyesi için komşuları tarafından dava açılır.

Yerel Mahkeme (Sulh Hukuk M.) tahliye kararı verir. Kiracı kadının vekili temyiz eder. Yargıtay’ın ilgili Hukuk Dairesine dosya gönderilir. Bu arada emekli bir Yargıtay üyesi hakim Davanın temyiz incelemesini yapacak dairenin başkanını ziyarete gelir. Bu davadan bahseder, kiracı kadını tanıdığını, kadının namuslu biri olduğunu, iftiraya uğradığını söyleyerek kadının tahliye edilmemesini ister.

Yargıtay Hukuk Dairesinin Başkanı merak ederek dosyayı bizzat inceler. Hukuk Dairesi Başkanını daha önce ziyaret eden emekli Yargıtay üyesi hakim tekrar daire başkanını ziyaret ederek “Madamın dosyası ne oldu? diye sorar. Daire Başkanı “dosyayı inceledik ve kararı onadık” der. Emekli Hakim “nasıl olur?” diye şiddetli tepki gösterince Yargıtay Hukuk Dairesi Başkanı dosyayı açar, içinden bir liste çıkarır.

Bakın, bu evi ziyaret eden bir çok önemli kişiler var. İçinde emniyetten müdürlerin de bulunduğu bu listede sizin de adınız var” cevabını verir. Eski Yargıtay üyesi kös kös ayrılırken, Hukuk Dairesi Başkanı “buraya büyük unvanlarla gelip küçülerek gidenler de var” diye konuşur.

Demek ki her dönemde hakimlik gibi bir kutsal mesleği dahi lekeleyen kişiler var olmuştur. Fakat eski dönemlerde “Ankara’da hakimler var” sözünü çok rahat söyleyebiliyorduk. Bu dönemde aynı rahatlık içinde değiliz.

****************************

Hrant Dink’in Türk Milletine Hakaret Davası

Hrant Dink’in öldürülmesini bir hukukçunun tasvip etmesi mümkün değildir. Hiç kimsenin fikirlerinden dolayı yasal yetkisi olmayan kişiler tarafından cezalandırılması, hele hele öldürülmesi kabul edilemez.

Av. Zeki Hacıibrahimoğlu’nun anlattığı Hrant Dink davasının konusu, 13 Şubat 2004 tarihinde Agos Gazetesinde yazdığı köşe yazısında Türk Milletine hakaret ifadeleri kullanmasıdır. Cümle şu idi:

“Türk’ten boşalacak o zehirli kanın yerini dolduracak temiz kan, Ermeni’nin Ermenistan’la kuracağı asil damarda mevcuttur.”

(Bu sözü Hrant Dink’i savunanlar şöyle tevil etmeye çalışıyor: Hrant’ın sözünü ettiği zehirli kan Türk kanı değildir. Diasporanın her Ermeni çocuğa daha doğuştan aşıladığı Türk düşmanlığıdır.)

Bu cümle üzerine açılan davaya Av. Zeki Hacıibrahimoğlu Türk Milletinin mensubu bir vatandaş olarak müdahil olmak ister. Şişli 2. Asliye Ceza Mahkemesi talebi kabul eder. Türk Milletine hakaret eden Hrant Dink’in cezalandırılmasını talep eder. Hrant Dink’i 20 kadar avukat savunur. İ.Ü. Hukuk Fakültesi Ceza Hukuku kürsünden üç asistanın hazırladığı bilirkişi raporunda suç unsuru bulunmadığı bildirilir. Fakat Mahkeme Hrant Dink’i suçlu bulur ve bir yıl ceza verir.

Tarafların temyiz etmesiyle dosyayı inceleyen Yargıtay 9. Ceza Dairesi “beraat kararı verilmesi gerekirken ceza verilmesi doğru değildir” şeklinde karar verir.

Yargıtay Savcısı davayı Yargıtay Ceza Genel Kurulu’na taşır. Ceza Genel Kurulu yazıda Türk Milletine hakaret edildiği kabulüyle Hrant Dink’e bir yıl ceza verilmesi kararının onanmasına karar verir.

Burada Ermeni asıllı bir Türk vatandaşı olarak her türlü savunma hakkını kulanmış ve fakat yazısındaki ifadelerin en üst yargı mercii tarafından suç oluşturduğuna karar verilmiştir.

****************************

Genç Bir Kadının Tahliye Davası

Babadan kalma bir işyeri kirada olan genç kadın burayı kendisinin lokanta olarak işletmek istediğini söyleyerek “ihtiyaç sebebiyle tahliye davası” açıyor. Genç kadının ihtiyaç gerekçesinin gerçek ve samimi olduğunu ispatlayan bütün delil ve tanık ifadelerine rağmen hakim davayı reddediyor, Yani kiracının tahliye edilmemesi gerektiğine karar veriyor.

Kadın kararı temyiz ediyor. Yargıtay Hukuk Dairesi yerel mahkemenin kararını bozuyor. “Kadının bu işi yapıp yapamayacağının bilirkişiler tarafından incelenmesinden sonra karar verilmesi gerekir” diyor. Yerel Mahkeme bunu üzerine bilirkişi incelemesi yaptırıyor. Kadın bilirkişilerin sorularına doğru ve uygun cevap veriyor. Bilirkişi Raporunda kadının bu işi yapabileceğini, ihtiyacın gerçek ve samimi olduğu kanaatini bildiriliyor.

Buna rağmen Hakim kadının davasını tekrar reddediyor. Gerekçe ise çok ilginçtir:

“Vekaletnamesindeki resminden de anlaşılacağı gibi davacı çok güzel bir hanımefendidir. Güzel hanımların yeri çalışmak değil, evinde oturmaktır. Eğer çalıştırılırsa namusu zarar görür.”

Yeniden temyiz edilen davayı gören Yargıtay Hukuk Dairesi Başkanı yerel mahkemenin kararını “acı veren bir karar” olarak nitelendiriyor. Hukuk Dairesi bu garip kararı veren hakimin kararını bozuyor. Dava yeniden görülmek üzere aynı mahkemeye değil, başka bir sulh hukuk mahkemesine gönderiliyor. Hukuk Dairesi Başkanı bununla yetinmiyor. “Bu zihniyette biri hakim olamaz” diyerek Hakimler Yüksek Kuruluna götürüyor ve hakim meslekten çıkarılıyor.

Av. Zeki Hacıibrahimoğlu “Şimdi ‘güzel kadınların evi yeridir, çalışırsa namusu zarar görür’ diye karar veren bir hâkim olsa belki taltif bile edilir” kanaatinde.

Hz. Ali Divanı’nda Akıl ve İlim

     – Allah’ın insana verdiğinin en iyisi aklıdır.

       İnsana verilebilecek başka hiçbir şeyle mukayese edilemez.

     – Rahman-Allah kişinin aklını kemale erdirirse, ahlâkı ve değerleri de yükselerek artar.

     – Kişi insanlar arasında aklıyla yaşar.

       Bilim ve tecrübelerini aklıyla edindiği gibi.

     – Kişi akıl noksanlığıyla insanlardan ayırt edildiğinde,

       Ne mevkii, ne asaleti bu eksikliğin yerini doldurabilir.

     – Kim ki akıl ve cesaretiyle başarılı olur.

       O kişi, geçimini elde etmede de başarılı olur.

     – Güzellik giyilenlerin süslülüğüyle oluşmaz.

       Bilgi ve terbiyeyle güzel olunur.

     – Yetim; annesi ve babası ölmüş kişi değildir.

       Gerçekte yetim; akıl..güzelliğinden yoksun olandır.

     – Övünmeye değer bulunacak şeyler güçlü akıl,

       Utanma, nefsinden sakınma ve eğitimdir.

     – Dünyanın zenginlik ve yoksulluk (iki) hâlini bilen, onu denerken;

       Bu iki hâlin getirdiklerinden korkmayan akıllı insan değildir.

     – Kolaylaştırıcı çâreler akıldadır.

       Onunla çözüme giden yolun perdesini aralarım.

     – Bilgi ile yaşamayan insan ölüdür.

       Kıyametle dirilişe kadar, onu hayatta saymaya imkân yoktur.

     – İlim insanın güzelliğidir, onu kazanmayı iste.

       Onu edin ki, kahrıyla yaşayan bir insan olma.

     – Davranışlarına ilim yön versin, Allah’a sığın ve O’nu sözünden eksik etme.

       Halim selim ol ve hareketli akıllılığınla kendini koru.

     – Güvenme kimseye ve tedbirli ol. Her ânında bilimle meşgulken ya da bir başka şeye dalmışken.

     – İbadet eden, Allah’ı en güçlü bilen, dinine riayet eden,

       İlmi bir ganîmet gibi vahşetle kapan yiğit ol.

     – Kim ki eğitimle ahlâkını oluşturursa, onunla bulunduğu kavmin ileri gelenine yükselir

       Ve onun gereklerinden ayrılmadıkça da orada kalır.

     – Bil ki, ilmin güzelliğiyle donanmış kişi, en iyi derecelere yükselir ki,

       Bilim isteyenine yüceliğinden akarak gelir.

     – İlim bayrağımdır, nereye gitsem benimledir. Kalbim onun ilmiyle doludur,

       Sanma ki boş bir sandıktır.

     – Evde olduğumda ilmim benimledir. Çarşıda isem ilmim de çarşıdadır benimle.

     – Akıllı ve bilge insan öngörülüdür.

       Başına geleceği düşünüp hisseder ve ona göre de hazırlıklı olur.

    – Bu nedenle, âni bir şeyle karşılaştığında telâşa kapılmaz.

       Âni geleni daha önceden kestirdiğinden.

     – Bilgiyi toplamış ama akıllı biri değilsen, bir nal olursun takılacak ayağı olmayan.

     – Akıl sahibi olup bilgi toplamamışsan, nal takılmamış bir ayak gibi olursun.

     – İnsan aklı için, bir kın ödevi görür. Kın toplayıcı (bilgiyi) değilse, onda hayır yoktur.

     – Bilgi çaba harcamadan dilekle elde edilseydi, çölde cahil bir tek insan bile kalmazdı.

     – Yakındır mal biter, ilimse bizimle sürer.

     – Bilgin ve yorumcu; kendi durumunu açıklayabilen kişidir…

     – Zamanı değilse çok konuşmayın, söze başvurma. Suskunlukla süsle aklını.

     – Cehlin insanıysa; günlerin güvenliğiyle, iniş ve çıkışlarını düşünmez yaşamın.

       (HAZRETİ  ALİ  DİVANI, Arapça Çeviri: Vedat Atila)

03 Mayıs Türkçülük Günü

(Birinci Bölüm)

Ankara’da resmî çevrelerin ve solcuların Irkçılık – Turancılık Dâvâsı olarak adlandırdıkları Türkçülük Dâvâsı’nın duruşması başladı.  3 Mayıs günleri, daha sonraki yıllarda, Türkçüler tarafından Türkçülük Günü olarak kutlandı.  

Merhum Alparslan Türkeş, 1988 yılında,  ‘Milliyetçiler Bayramı’ deyimini kullandı. Gerekçesini de şöyle açıklamıştı: Türkçülük kelimesi, ırkçılık kavramını çağrıştırıyor.

Olayın evveliyatının özeti:

Türk Milliyetçiliğinin önder şahsiyeti Hüseyin Nihal Atsız, çıkarmakta olduğu dergide, dönemin Başbakanı Şükrü Saraçoğlu’na hitâben iki adet açık mektup yayınlar. Sabahattin Ali, bu mektupta kendisine hakaret edildiği iddiasıyla dâvâ açar.

İlk duruşma, 26 Nisan 1944 Târihinde Ankara’da yapılır. Üniversitede okuyan milliyetçi gençler duruşmayı takip etmek üzere mahkeme salonunu hınca hınç doldurur. Söylenildiğine göre mahkeme heyeti duruşma salonuna pencereden girebilmiştir.

Hüviyet tespiti yapıldıktan sonra mahkeme 3 Mayıs 1944 Târihine ertelenir. 24 Sanığın (*) yargılandığı bu duruşmada gençlerin mahkeme salonuna alınmaması kararlaştırılır. Gençler, hem bu kararı protesto etmek, hem de hocaları ve önderleri Nihal Atsız’a destek vermek için duruşmadan sonra, o dönemde Anafartalar Caddesinde bulunan Adliye binasından Ulus’a doğru bir yürüyüş düzenlerler. Yürüyüşün amacı Sabahattin Ali’yi protesto etmek, Atsız’a destek vermektir. Yürüyüş; o güne kadar duygu, fikir ve edebiyat alanında sessizce gelişen Türk Milliyetçiliği ülküsünün ilk aksiyonudur.

Yürüyüş sırasında onbinlerce genç İstiklal Marşı söyleyerek, ‘Kahrolsun Komünistler’, ‘Yaşasın Atatürk’, ‘Yaşasın Türk Milliyetçiliği’ diyerek sloganlar atmışlar, Şükrü Saraçoğlu lehine de bağırmışlardır. Yürüyüşe katılanların sayısı gittikçe artmıştır. Kimi meraktan, kimi destek vermek için yol kenarına toplanan halk da sloganlara katılınca, dönemin Ankara Valisi Nevzat Tandoğan, kalabalığın atlı polislerle dağıtılmasını emretti. Bu olay, birçok kişinin yaralanmasına ve sakat kalmasına yol açtı. Yüzlerce kişi tutuklandı. Tutuklamalar daha sonra İstanbul’da ve Türkiye’nin diğer bölgelerinde devam etti. Onlar, ilk duruşmadan sonra serbest bırakıldılar.

Dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün 19 Mayıs 1944’te Gençlik ve Spor Bayramı kutlama töreninde irat ettiği nutuktan (**) sonra, tutuklamalar şuurlu bir hal aldı. Ankara, İstanbul ve diğer bölgelerde, antikomünist çalışmalara etkili olarak katılan, Türkçü fikirlere sahip ve fikirlerini kitap ve makalelerle yazıya döken gençler tevkif edildi. İlk sorgulamalardan sonra elebaşı olarak belirlenenler İstanbul’da mahkemeye sevk edildi. O dönemde İstanbul’da Sıkı Yönetim uygulaması vardı. Ankara’da başlayan Nihal Atsız – Sabahattin Ali Dâvâsı’nın da sıkıyönetim mahkemelerinde görülebilmesi için, sonradan tutuklanan kişilerin dosyası ile birleştirilerek İstanbul’a nakledildi. Toplam 24 kişi, duruşma dışındaki günlerde tabutluk denilen hücrelerde tutuldu, işkencelere mâruz bırakıldı.

Sol basının 1944 Irkçılık- Turancılık Dâvası olarak adlandırdığı gerçekte ise Türkçülük Dâvası olarak anılması gereken, duruşma günleri, Türk Milliyetçilerinin acılı günleridir.

Başlangıçta Türk Milliyetçileri, o acı günleri, hüzünle anmak için toplanıyorlardı. Dâvanın mağdurlarının tamamı, Askerî Mahkeme’de görülen Temyiz duruşmalarından sonra 3 Mart 1947 Târihinde suçsuz bulunup beraat edince, toplantılar bayram günü kutlamalarına dönüştü. Adına Türkçüler Bayramı denildi. 1988 yılı kutlamalarında merhum Başbuğ Alparslan Türkeş, ‘Türkçülük‘ kelimesinin ırkçılık kavramını çağrıştırdığını belirterek, 3 Mayıs için ‘Milliyetçiler Günü’ denilmesinin uygun olacağını söylemişti.

1944 Türkçülük Dâvasının duruşmaları, Türk Milliyetçileri’nin; inanç, cesaret ve yüksek ahlâk anlayışı ile vatanseverlik konularında imtihanı olmuştur. Her yıl o imtihanda elde edilen üstün başarı kutlanmaktadır.

Ulu dağlar zirvesinde, asaletin ve temizliğin timsâli bembeyaz karlar gibi beklemekte olan Türk Milliyetçiliği ülküsü, 3 Mayıs 1944’te küçücük bir kıpırdanışla büyüyen çığ oldu. Zararlı ideolojiler o çığın altında ezildiler. Belki yok olmadılar. Fakat Türkiye’mizin geleceğini tümü ile etkileme imkânlarını bulamadılar.

Türkçülük Nedir?

Çok kısa tanımı ile Türkçülük, Türk Milleti’ni sevmektir. Bu tarif, elbette yeterli değildir. Türk olan herkes milletini sever. Milleti sevmek yetmez. Bizi biz yapan değerleri: dilimizi, dinimizi, târihimizi, kültürümüzü, geleneklerimizi, örf ve âdetlerimizi vatanımızı, bayrağımızı, aynı soydan geldiğimiz halde Misak-ı Millî hudutlarımız dışında kalan insanlarımızı da sevmemiz gerekir.

Türkçülük düşüncesi, statik değil, dinamik bir yapıya sahiptir. Bu sebeple değişmez ve klâsik bir tarif yapmak mümkün olmayabilir. Denilebilir ki, Türkçülük; Türk’e has değerleri bilmek ve korumak, Türk Milleti’nin bağımsız olarak daha iyi şartlarda yaşaması için fikir üretmek, Türk Milletine yönelik sevgiyi eyleme dönüştürmektir.

Türkçü, bizi biz yapan değerleri bilecek. Bu değerleri sevecek, koruyacak ve daha geniş kitlelere sevdirecek. Kültürlü ve ahlâklı olacak. Giyimde, edebiyatta, müzikte, güzel sanatlarda, beslenme alışkanlıklarında ve hayatın her safhasında Türk gibi düşünmek ve Türk gibi yaşamak her Türkçünün aslî görevidir.

Türkçülüğün bir adı da Türk Milliyetçiliği’dir. Genel anlamda milliyetçilik de milletini sevmektir.

Millet Nedir?

Peki, millet nedir? Aynı coğrafyada oturmak, aynı geçmişi yaşamış olmak, aynı dili konuşmak, aynı dine inanmak… millet olmak için yeterli midir? Değildir.

Konuya, farklı bir açıdan girelim. Millet denilen topluluk, insanlardan oluşur. Fakat insanlardan oluşan her topluluk millet değildir. Bir futbol maçına giden, belli bir takımın taraftarları da bir insan topluluğudur. Pek çok müşterek yönleri vardır. Dil, coğrafya, kültür.din, târih… ortaktır. Fakat maç bittikten sonra dağılırlar. Gelecek maça kadar irtibatları kalmamıştır. O halde İnsanlar, meydana getirdikleri topluma, daha iyi bir gelecek hazırlamayı, kendilerinden sonra gelen nesilleri de düşündükleri takdirde millet olma vasfına sahip olabilirler.

İnsan denilen yaratıkta 3 milyar hücre olduğu söyleniyor, her birinin ayrı ayrı fonksiyonu olan bu üç milyar hücreyi üretmek mümkün olsa, onları bir küvete doldursak, sonra da insan kalıbı içerisinde bu hücreleri birleştirsek… konuşan, düşünen, hareket eden bir yaratık elde ederiz. O yaratık, elini ateşe uzattığında geri çekebilir de. Bu özelliği de kazandırmak mümkün olabilir. Fakat insana ait her özellik kazandırılamaz. Anne ile evlâdı arasındaki, karşı cinsten insanlar arasındaki etkileşim gibi… özelliklerin kazandırılması mümkün değildir. İşte bu sebeple o yaratığa insan denilemez.

Milletler de böyledir. Müşterek bir geçmişi, iyi olması düşünülen bir gelecek düşüncesini paylaşmayan, tasada ve sevinçte bir olmayan insanların oluşturduğu topluma millet denilemez.

Sümerlerin Türk olduğu söylenir. Doğrudur. Onlar hakkında fazla bir bilgiye sahip değiliz. Bu sebeple o dönemden örnekler vermek gerçekçi olmaz. Bir başka kesim, Târihteki ilk Türk Devletinin, Hun İmparatorluğu olduğunu söyler. Hun İmparatorluğu ile ilgili olarak günümüze ulaşan bilgiler daha kapsamlıdır. Büyük Hun İmparatoru Mete Han, ‘Bir savaşçının kaderinde, atının üzerinde savaşırken ölmek olmalı. Bizler, ve bizden sonra gelenler, bu şekilde ölmeye devam edersek, milletimiz diğer milletleri yönetir. Böylece; kahraman ve üstün millet olduğumuzu dünyaya kabul ettiririz.’ Demişti. Bu sözleriyle Mete Han’ı ilk Türk Milliyetçisi olarak kabul etmemiz, doğru bir değerlendirmedir.

Sonraki yıllarda da pek çok Türk Milliyetçisi, Târih sahnesindeki yerlerini aldılar. Bunların en önemlilerinden biri Göktürk Devleti’nin kurucusu ve ilk hükümdarı Bumin Kağan’dır. O: Türk adını, devlet isminde ilk defa kullanan devlet kurucusudur.

Türk Dili’nin en eski yazılı belgelerinden olan Orhun Âbideleri’ni diken ve taş üzerine: ‘Ey Türk Milleti, yukarıda gök çökmedikçe, aşağıda yer delinmedikçe senin töreni kim bozabilir ?’ Diye yazdırarak Türkün cihan hâkimiyetini 720 yılında ilân eden Bilge Kağan’ı da hatırlamamız gerekir.

Târihteki Türkçüler; Abdülkerim Satuk Buğra Han, Selçuk Bey, Çağrı ve Tuğrul Beyler, Alparslan, Birinci ve İkinci Kılıçarslan ile devam eder. Sonra Târih sahnesine Osman Gazi gelir. Osmanlı pâdişâhlarının tamamına yakını Türkçüdür. Son Osmanlı Türkçüsü cennetmekân Sultan İkinci Abdülhâmid Han’dır.

1800’lü yılların ikinci yarısında, Askerî Okullar Bakanı olan Şıpka Kahramanı Süleyman Paşa, Türklük Bilgisi adlı dersin müfredat programını hazırladı ve Türk Târihi isimli kitabı yazdı. Bu sebeple Süleyman Paşa, Türkçülük ülküsünün ilk teorisyeni olma özelliğine sahiptir.

Yine aynı yıllarda, Bursa Valisi olan Ahmet Vefik Paşa, Ebü’l-Gazi Bahadır Han’ın Şecere-i TürkîTürklerin Soy Kütüğü isimli eserini Doğu lehçesi olarak adlandırabileceğimiz Çağatay Türkçe’sinden İstanbul Türkçe’si ne çevirdi. Önemli Türkçülerden biridir.

Kırım’da Gaspıralı İsmail ve O’nun teyze-zâdesi Tataristan’da Yusuf Akçura, Azerbaycan’da Ahmet Ağaoğlu, Hüseyin-zâde Ali Turan Beyi, Başkırdistan’da Zeki Velidî Togan… Türkçülüğün simge isimleridir.

Türkiye’de Ziya Gökalp, Mustafa Kemal Atatürk, Rıza Nur, Hüseyin Nihal Atsız ve Alparslan Türkeş’le Türkçülüğün önderleri serisinde yakın Târihimize geliyoruz.

Türkçüler, saydığım isimlerden ibâret değil elbette.

(Devam Edecek)

1 Mayıs İşçi ve Emekçi Bayramı

 İşçi Bayramı olarak bilinen Emek ve Dayanışma Günü, 1 Mayıs’ta dünya genelinde kutlanıyor. İlk olarak 1889 yılında Amerikalı sendikacıların önerisiyle kutlanan işçi bayramı, Türkiye’de resmi bayram niteliğini 1923 yılında Türkiye Cumhuriyeti’nin ilanı ile kazandı

1 Mayıs İşçi Bayramı, Türkiye’de ilk kez 1923’te resmî olarak kutlanmıştır. 2008 Nisan’ında, “Emek ve Dayanışma Günü” olarak kutlanması kabul edilmiştir. 22 Nisan 2009 tarihinde TBMM’de kabul edilen 5892 sayılı yasanın, 27 Nisan 2009’da Resmi Gazete‘de yayımlanarak yürürlüğe girmesi ile, 1 Mayıs resmi tatil ilan edilmiştir.

Osmanlı Devleti döneminde işçi örgütlenmesinin en gelişmiş olduğu yer Selanik’ti ve 1911 yılında burada tütün, liman ve pamuk işçileri, 1 Mayıs gösterisi düzenleyerek bu günü kutladılar.

1912 yılında İstanbul’da ilk defa 1 Mayıs kutlaması gerçekleşti.

1923 yılında 1 Mayıs günü yasal olarak “İşçi Bayramı” ilan edildi.

1924’te hükûmet kitlesel 1 Mayıs kutlamalarını yasakladı.

1925’te çıkan Takrir-i Sükun Yasası, İşçi bayramını kutlamayı yasakladı ve uzun yıllar bu yasak geçerliliğini korudu.

1935 yılında 1 Mayıs’a “Bahar Bayramı” adı verildi ve ücretsiz tatil günü ilan edildi.

Liyakat-Sadakat İkilemi

“Düşene yol gösteren çok olur.” denir; doğrudur. “Ben demiştim.” diyerek ukalalık yapanlar da hiç eksik olmaz.

Her seçim sonunda olduğu gibi, yakın geçmişteki seçimde alınan sonuçlara ilişkin değişik konuşmalarla karşılaşıyoruz. “Liyakatsiz insanlar yönetime getirildi, sadakat duygusundan yoksun kişiler ihanet etti.” gibi değerlendirmeler yapılıyor. Bunlar doğrudur ya da yanlıştır, demiyorum. Bir de liyakat mi daha önemlidir, sadakat mı, diye soruluyor.

Peki, liyakat ve sadakat nedir, bunlardan hangisi diğerine tercih edilmelidir. Bu, tam bir dilemma.

Liyakat; layık olma, yaraşma, yaraşırlık, uygunluk, yeterlilik anlamlarına geliyor. Sadakat ise; dürüst olmak, yalandan ve hileden kaçınmak, ne olursa olsun bağlılık yeminin arkasında durmak, güvenilir olmak demektir.

Şirkette, örgütte, partide, organizasyonda, yönetimde, ortak iş yapılan yerlerde bu iki değerden biri diğerinden öncelikli değildir. Liyakat ve sadakat, bir elin yan yana duran iki parmağı gibidir. Yük kaldırmada iki parmağın birlikteki gücü tek parmaktan fazladır. İki kaldıraç, yekvücut olduğunda, en az karesi kadar ağırlık kaldırır.

Nasrettin Hoca’ya bir gün, “Hocam, inişi mi seversin, yokuşu mu?” diye sorarlar. Hoca da “Düz yola ne oldu ki?” diye cevap vermiş. Liyakat ve sadakat, birbirlerinin yokluğunda öksüz iki evlat gibidir.

Ülkemizde, yakın çevremizde, yöneticiler veya ortaklar, beraber iş yapmak istediklerinde yol arkadaşı olarak düşündükleri insanlarda liyakati mi, sadakati mi dikkate alıyorlar sizce?

Cevabım hazır: İstisnalar hariç, sadakati öncelikliyorlar. Bu tercih, bir kişilik zaafı olarak kendini her yerde gösteriyor. Bizim insanımız, sebepleri değişik olsa da (egoistlik, narsistlik, bencillik gibi) kendilerine itiraz etmeyecek, mutlak teslim olacak kişileri yakın çevrelerinde bulundurmayı, onlarla yol almayı tercih ediyor. Liyakat sahibi insanların, bir gün kendilerine engel çıkaracaklarını, kuyularını kazacakları veya kendilerine ihanet edecekleri vehmiyle onları uzak tutuyorlar. İkinci planda kalan liyakat, zamanla değersizleşiyor, kıymeti bilinmeyen cevherler de yok hükmüne girerek kaybolup gidiyorlar.

Liyakat, kişinin olgunluğu, yetkinliğiyle ilgilidir. Sadakat, yetkinlik gerektirmez. Cahil, yetersiz olan kişiler de bir şekilde bağlılık duygusuyla varlıklarını sürdürebilirler. Ancak, onların bulundukları yere veya birlikte oldukları kişilere katacakları bir değer pek yoktur. En belirgin özellikleri, asli varlığın gölgesi olmaktan ibarettir. Gölge, var olan eşya ile birlikte bir mana ifade eder, ortada obje yoksa gölge de yoktur. Ancak liyakat, kendisi bir kıymettir, varlıktır. Yapı taşı yerde kalmaz, mutlaka layık olduğu mekânda kendine yer bulur, oraya bir değer katar.

Bir elin nesi var, iki elin sesi var, denmiştir. Ortaklaşma, dayanışma verimliliği artırır, zahmeti azaltır. Ortaklıklarda yol arkadaşlarının birbirlerine köstek yerine destek olması, işin lezzetini artırır, kazanç derecesini yükseltir, kişiye mutluluk getirir. Bunun temel şartı da karşılıklı güvendir. Güvenin sürekliliği, sadakatin gücüne bağlıdır. Sadakat yoksunluğu, sıcak çorbayı üfleyerek yemek gibidir. Aşın ve işin hem tadını kaçırır hem bulunduğu çevreye zarar verir. Samimiyet duygusuyla beslenen sadakat, sakin akan ırmağı çağlayana dönüştürebilir. O, kendi içinde üretim yapan büyük bir hibrit enerji santralidir.

Liyakat ve sadakat ikileminde liyakati eldeki orta parmağa benzetebiliriz. Sadakat, işaret veya yüzük parmaklarından biri. Liyakat, lokomotif; sadakat taşıyıcılar. Birinin yokluğu ya da yetersizliği, diğerini işlevsiz kılabilir. Akıllı yöneticiler, kurucular, liderler; her iki yetkinliği de dengeli, hakkaniyetli kıymetlendirmek zorundadırlar.

“Ancak aptallar suyun derinliğini anlamak için iki ayağını birden kullanma ihtiyacı duyarlar.” diye br veciz söz hatırlıyorum. Liyakatli insan leb demeden leblebiyi anlar, iki ayağını birden kullanma ihtiyacı duymaz. Çözüm odaklıdırlar, ufuk açıcıdırlar. Yeter ki sadakat kepeneği giymiş kurtlar engel olmasın. Yüksek ahlakla donanmış sadakat, sürüyü vahşi kurtlardan koruyan eğitimli köpek misalidir.

Kur’an-ı Kerim’de Allah “emanetleri ehline vermemizi, insanlar arasında adaletle hükmetmemizi” emreder. Bu emri işimize gelmediği zaman görmezlikten geldiğimizi inkâr edemeyiz. İnkarın temelinde, bir türlü hâkim olamadığımız nefsimizin varlığı bir gerçek. Okşandıkça şımaran nefis, maalesef, bütün sosyal dengeleri bozuyor.

Seçim sonuçlarına, siyasi ilişkilere, sosyal ve idari yapılanmalara, kırgınlıklara, küskünlüklere, bezginliklere bir de bu açıdan bakmalıyız. Nefsin önderliğinde açılan her yol, çıkmaz sokaktır. Yalakalık, riyakarlık, dalkavukluk memleketimin insanını esir almış, bunu görmezlikten geliyoruz, sadakat gömleğiyle kamufle ediyoruz.

Liyakatin mutlak zaferi için samimi sadakate her zamankinden çok ihtiyaç var. Orada burada hata arayanlar, öncelikle bunu düşünsünler.

Erken Cumhuriyet Döneminde Roman (23 Nisan 1920 – 10 Kasım 1938)

Ötüken Neşriyat’ın Kültür Serisinden 1109, Umûmi numaralandırmaya göre 2039 numaralı yayını olan eser, 13,5 X 21 santim ölçülerinde ve 715 sayfadır. 2024 yılında okuyucuya sunuldu.  Müellifi Tamer Kütükçü, ‘Kısa Ön Söz başlıklı yazısında eseri hakkında şu bilgileri veriyor.

Türk edebiyatı kaynaklarına bakıldığında, erken Cumhuriyet dönemi romanını inceleyen hatırı sayılır ölçüde makalenin yanı sıra, kitap oylumunda bazı çalışmaları görmek olasıdır. Dolayısıyla, bu konuda ciddî bir inceleme eksikliğinden söz etmek çok da doğru olmayacaktır. Bununla beraber, kanımca, işbu çalışmanın yine de özellikle iki nokta üzerinde yoğunlaşan bir ‘boşluğu doldurma’ işlevinden bahis açmak mümkündür.

Bunlardan ilki, Hayatın Dinamiklerinden Yazınsal Metne: Tanzimat Romanı adlı çalışmamın da nirengi noktasını oluşturduğu veçhile, ‘anlatıların yapısal özellikleri’ ile ‘kendi iç anlatı dinamikleri’ üzerinden romanların ‘anlamlarını’ açığa çıkarmak esasına dayanan incelemenin bir örneğini de erken Cumhuriyet dönemi romanı adına vermektir. Özellikle son yıllarda ağırlık kazanan bir eğilimle romanların çeşitli kuram, kavram ya da bakış noktaları üzerinden yorumlanması pratiğinin baskın bir görünümünden söz etmek mümkündür. Bunun, hiç şüphesiz, anlatılara başka açılardan yaklaşmak, metinlere anlatının özünde yer almayan başkaca ‘anlamların’ da izâfesini mümkün kılmak, böylelikle anlatıda temsil edilen yaşamın daha derin bir örneğine ulaşmak gibi bir kazanımını teslim etmek gerekir elbette. Bununla beraber, romanların ‘kurgu’, ‘anlatım özellikleri’, ‘temsil tercihleri’ üzerinden -önceden saptanmış bir kuram ya da okursal bakış açısı (ön tez) olmaksızın da- kendi ‘anlamlarını’ gayet zengin bir biçimde üretebildiklerini göz ardı etmemek gerekir ki, bu husus, son dönem incelemelerinde sanki biraz geriye itilir durumdadır. Bu itibarla, çalışmamız aslında metindeki anlatı (m) sal dinamikleri izleyerek anlatının hayatı ve dönemi temsili noktasında -hiçbir ön kuram ya da kavrama yaslanmaksızın- kendi kendisini ‘okutturduğu’ yolun haritasını çıkarmaya ve bu harita üzerindeki ‘anlamları’ keşfe yönelik bir çabayı da sırtlanmaktadır.

İkinci olaraksa, çalışma erken Cumhuriyet dönemi romanına çok kavi bir biçimde eklemlenen bir görüşe itirazı içermektedir. Erken Cumhuriyet dönemi romanları dönemin egemen siyasal ideolojisinin, kanonik dünya görüşlerinin bir yansıma alanı mıdır, dolayısıyla bir bakıma ‘ulusal alegori’ metinleri midir? Bu tez gerek rejimin yandaşları gerekse özellikle 1970’lerden sonra belirginleşen ulusalcılık karşıtları tarafından büyük ölçüde sahiplenilmiş görünmektedir. Oysa bu çalışmanın giriş bölümünde etraflıca ortaya konulduğu üzere, durum pek de öyle değil gibidir. Zira erken Cumhuriyet dönemi itibariyle, kendinden önceki dönemlerle çok kabaca bir mukayesede dahi farkına varılacağı üzere, tablo çok daha renklidir. Öyle ki romanın konu ve anlam coğrafyası gerek Tanzimat gerek Servet-i Fünun gerekse Milli edebiyat dönemi eserleriyle karşılaştırıldığında bariz bir biçimde çok daha geniştir. Üstelik bu dönemde egemenin genelde sanat, özelde roman üzerindeki ‘telkinleri’ çok daha baskın olduğu halde, bu böyledir. İşte bu çalışmada, erken Cumhuriyet dönemi romanının konu, anlatım ve anlam hususundaki renkliliği ve zenginliğine işâret edilerek ‘ulusal alegori perspektifinin’ eksikliği (hatta sorguya açık ciheti) de gösterilmeye çalışılmıştır.

Bu iki açıdan değerlendirildiğinde, kitabın, çok çalışılmış erken Cumhuriyet dönemi romanı için yine de söyleyeceği yeni şeylerin bulunduğunu ileri sürmek olasıdır.

***

Kitapta ele alınan konular ‘İçindekiler’ başlığı altında veriliyor:

ERKEN CUMHURİYET DÖNEMİNİN SİYASAL VE TOPLUMSAL PANORAMASI İLE DÖNEM ROMANI

Tek Renk Olmaya Çalışan Gökkuşağı

1923 Nüfus Mübadelesi Öncesi ve Sonrasında ‘Gidenlerin Boşalttığı Sayfalar

  1925’te Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması ile ‘Manevî Alanda Silikleşen Fotoğraflar’ 

   1928 Alfabe Reformu ve ‘Kültürel Koparılışlar’ 

1928 Sonrası Eğitim Reformları ve ‘Ders Kitaplarında Eksiltmeler’

   1927-28 İlk Fitili ve 1930’lar Boyunca Devam Eden Vatandaş Türkçe Konuş Kampanyaları ile ‘Öz-Türkçecilik Arayışlarının Törpüledikleri’

1928 Sonrası Şehirleşme ve ‘Mimarî Alanında Tektipleşmeler’ 

1930 Sonrası ‘Yeni Kadın’ Modelinin Dışarıda Bıraktıkları

1934, Sanatta Sınırlamalar ve ‘Müzikte Ayıklama Örnekleri’

Oysa Toplum ve Hayat Hâlâ Rengârenk

Aynı ‘Çok-Renkliliğin’ Bir Yansıması Olarak Dönem Romanı

GÖKKUŞAĞINDAN RENKLER: DÖNEM ROMANI İNCELEMELERİ 

Anadolu’nun Sağaltıcı Dalları Arasında Kaybolan: Çalıkuşu (1922)

Epikten Liriğe-Milli Mücâdele’ye İnsan ve Hayat Odaklı Bir Değerlendirme: Ateşten Gömlek (1922)

Cumhuriyet Sonrası Süfli Hayatlardan Portreler ya da Yoz Bir Yaşamın İçinde yahut Dışında Olmak: Zaniyeler (1924)

 Yerleşik Düzene ve Onun Muktedirlerine Karşı Kurtuluş Savaşının Romanı: Vurun Kahpeye (1926)

İrticanın Şafaksız Karanlığında Uzayan: Yeşil Gece (1928)

Steryotipler ve Serüvenin Alegorisi Üzerinde Türk Ordusu ile Türk Kadınının Romanı: Dikmen Yıldızı (1928)

Hasta Bir Gencin, Aşkın Bile Renklendiremediği Hüznünün Anlatısı Dokuzuncu Hariciye Koğuşu (1930)

Cumhuriyet Yıllarında ‘Kopuş’ Fikrine Karşı ‘Sürerliliğin’ Romanı: Fâtih Harbiye (1931)

Bir Paradoksun Romanı-Aydın Bu Topraklarda Bir ‘Yaban’, Çözüm: ‘Halkı Ehlileştirmek: Yaban (1932)

Yaşamlar ile ‘Anlatılar’ Arasında Gidip Gelişlerin Derinlikli Metni: Bir Tereddüdün Romanı (1933)

Her Odasında Ayrı Bir Yaşam ya da Cumhuriyet Başkentinin ‘Üniter’ Mozaiği: Ayaşlı ve Kiracıları (1934)

Ruhunu Doğu’nun ‘Hayatı Bir Hayalden İbâret Sayan’ Felsefesinden Alan: Sinekli Bakkal (1936)

Yaşamın Ezici Gerçekliklerinden Destanın Sağaltıcı İklimine Geçiş ya da Ütopyanın Avuntusuna Kaçış: Kuyucaklı Yusuf (1937)

Marksizm Penceresinin Sağanlığında İş, Ahlak, İktidar ve Mukadderat: Afrodit Buhurdanında Bir Kadın (1938)

Son sayfalarda Kaynakça ve Dizin var.

DERKENAR:

DİL MESELESİ

Türk Dil Kurumu’nun temelini oluşturan Türk Dili Tetkik Cemiyeti (ki bu isimlendirme yanlıştır. ‘Türk Dilini Tetkik Cemiyeti’ denilmesi gerekirdi) 12 Temmuz 1932 târihinde kuruldu. Atatürk’ün tâlimatı dışına çıkılarak ve yapılanların doğru olduğuna ikna edilerek Türkçenin, yabancı uyruklu kelimelerden arındırılması faaliyeti başladı. Farsça ve Arapça kelimeler Türk dilinden atıldı. İnsanlar düşüncelerini ifâde edemez hâle düştüler. 1934 yılına gelindiğinde işin vahameti anlaşıldı. Dilimizden atılan kelimelerin yerine Türkçe olduğu iddia edilen kelimeler uyduruldu. Bu işe de ‘Güneş Dil Teorisi’ denildi. Teori Dil ve Târih ve Coğrafya Fakültesi’nde ders olarak okutuldu. Atatürk bu dili de beğenmedi. 1936 yılında, 1930 Türkçesine dönülmesini emretti. Ancak, rahatsızdı. Gelişmeleri tâkip edemedi. Ebedî âleme intikalinden sonra, tekrar Güneş Dil Teorisine göre kelime uydurulma işlemi başlatıldı. Günümüzde devam ediliyor.  Türkçemizin kolu kanadı kırılıyor.  Millî kelimesi milli olarak yazılıyor. Ders kitaplarında, öğretmenlerin ve üniversite hocalarının dilinde kaleminde; alegori, analepsis, analeptik, analoji, analojik, analojik içselleştirme, anlatılaştırılması olanaksız, araçsallık, düşünsel odaklanma, hipoetetik sorunsallar, işlevsellik, izlek, kanonik, kuramsal gönderge, lansman, lokasyon, odaksal istikrarsızlık, okursal, olasısal, oylum, perspektif, proleptik alan, retrospektif, solidarizm, sorunsal, uzlaşmazlılığın örgülenmesi, yazarsal erek kelimeleri ve diğerleri var. Gençlik bu kelimeleri bilmiyor. Bilmediği için dağarcığındaki 40-50 kelime ile meramını ifâde etmeye çalışıyor. Bu sebeple bildiğini ifâde edemiyor.   

Kitabın arka kapak yazısından birkaç satır:

Tanzimat Romanı adlı çalışmasının da nirengi noktasını oluşturduğu veçhile, ‘romanların yapısal özellikleri’ ile ‘kendi iç anlatı dinamikleri’ üzerinden metinlerin ‘anlamlarını’ açığa çıkarmak esasına dayanan narratolojik/anlatıbilimsel incelemenin bir örneğini de erken Cumhuriyet dönemi romanı adına vermektir.

Yazar, elbette yukarıdaki satırların ne mânâya geldiğini biliyordur. Öğretim görevlisi olduğu üniversitedeki öğrencileri de biliyorsa ne mutlu onlara… Diğerleri de Google Efendiye sorabilirler. Diyecektir ki: ‘Narratoloji: anlatıbilim / öyküleme bilimi’ demektir. İlk defa 1969’da Todorov tarafından kullanılmış bir terim. Anlatı analizi. Edebî metinlerin analizi için geliştirilen bir edebiyat kuramı. Hedefi herhangi bir metni kendi içinde bütün kabul ederek onu eş zamanlı bir analize tâbi tutmaktır.

Ne hazin tecellidir ki Google Efendi öz Türkçeden Türkçeye tercüme yapamıyor.

Yandı gülüm keten helva…

TAMER KÜTÜKÇÜ: Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde öğrenim gördü. Edebiyat eğitiminin yanı sıra lise yıllarında Bakırköylü eski ses sanatkârlarından Figen Haceroğlu’ndan repertuar, fakülte yıllarında ise müzikolog-besteci Gönül Paçacı’dan Türk müziği târihi ve Sosyolojisi dersleri aldı. Türk edebiyatı ile musikisi ilgi alanlarının başlıcalarını oluştururken, her iki alanda da kayda değer ölçüde (2022 itibarıyla sayıları 100’ü aşan) neşriyata imza attı, pek çoğu hikâye ve makale alanında olmak kaydıyla on sekiz ayrı ödül aldı. Hâlen Sabancı Üniversitesindeki öğretim görevliliğini ve bunun yanı sıra akademik çalışmalarını sürdürmektedir. Yazarın Ötüken Neşriyat yayınları arasında çıkan diğer kitapları: Radyoculuk Geleneğimiz ve Türk Musikisi [musiki-inceleme] (2012) Geçmiş Zamanların, Mekânların ve Hatırlamaların Rafında: Kadıköy’ün Kitabı [şehir tarihi-hatırat] (2014) İş Dünyası İletişim Rehberi: İş Hayatının Farklı Alanlarında Dili Etkili Kullanma Stratejileri [iletişim-dil] (2015) Hayatın Dinamiklerinden Yazınsal Metne: Tanzimat Romanı (Sosyolojik ve Anlatıbilimsel Bir İnceleme) [edebiyat-inceleme] (2018) Geyikli’nin Sarmaşıkları [hikâye] (2020) Bir Beyoğlu/Pera Hatırası [romansı kent monografisi] (2021)

Osman Batur

Doğum            1899

Koktokay ilçesi, Altay, Sincan

Ölüm   29 Nisan 1951 (51-52 yaşlarında)

Urumçi, Sincan

Bağlılığı          Doğu Türkistan Cumhuriyeti

Moğolistan Halk Cumhuriyeti

Çin Cumhuriyeti

Çatışma/savaşları        İli İsyanı

Baitag Bogd Savaşı

Çin İç Savaşı

Çin’de Kuomintang İslami İsyanı (1950-1958)

Osman Batur (Kazakça: وسپان باتىر; Оспан батыр, Uygurca: ئوسمان باتىر, Çince: 奥斯潘·巴杜尔; 1899 – 29 Nisan 1951), Doğu Türkistan’ın bağımsızlığı için mücadele etmiş olan direnişçi lider.Altay Kazaklarındandır. 20. yüzyılın ilk yarısında Çinliler ve Ruslara karşı bağımsızlık mücadelesi vermiş ve 1951 yılında Çinliler tarafından idam edilmiştir.

Yaşam öyküsü

Asıl adı Osman İslamoğlu’dur. “Batur” ona kahraman, cesur anlamında milletinin verdiği bir unvandır. 1899 yılında Altay’ın Koktokay ilçesinde Öngdirkara mevkiinde doğmuştur. Altay Kazaklarından orta hâlli bir çiftçi olan İslâm Bey’in oğludur. Göçebe Kazak hayatını yaşayarak büyüdü. 10 yaşından önce iyi bir binici ve usta bir avcı olan Osman Batur, savaş sanatının inceliklerini 12 yaşında hizmetine girdiği Kazak Türklerinden olan Böke Batur’dan öğrenmiştir. Böke Batur’un Çinlilere yenilmesi akabinde Böke Batur’un Tibet üzerinden Türkiye’ye ulaşmaya çalışırken yakalanıp başının kesilmesinden sonra doğduğu yerde 40 yaşına kadar çiftçilikle uğraştı. 1940 yılına gelindiğinde Çin yönetiminin baskılarını iyice arttırması üzerine silahını alarak tek başına dağa çıktı. Tek başına başladığı mücadeleyi 29 Nisan 1951’de Urumçi’de idam edilene dek sürdürdü.

Mücadelesi

1941 yılında Çinlilere ve Ruslara karşı mücadeleye başlayan Osman Batur bütün Altay topraklarının ve Doğu Türkistan’ın Çinlilerden ve Ruslardan kurtarılmasını amaç edinmişti. II. Dünya Savaşı yıllarında Doğu Türkistan topraklarındaki Türklere yönelik baskıların kuvvetlenmesi ile birlikte tepki hareketleri de kuvvet kazanmış ve Osman Batur’un yükselmesine zemin hazırlamıştı.

Altayları Çinlilerden temizlemeye başlayan Osman Batur, 1943 yılında hedefine ulaşmış gözüküyordu. 22 Temmuz 1943’te Bulgun’da yapılan törenle Osman Batur Altay Kazakları’nın hanı ilân edildi. 1945’e gelindiğinde Doğu Türkistan’da birkaç şehir haricinde kontrol Türklerin eline geçmişti. Durum Çinliler için artık tahammül edilemez ve tehlikeli bir hâl alınca Çin orduları bölgeye sert ve yoğun operasyonlar uyguladı. Tarbagatay ve Altaylardan çıkarılan Osman Batur mücadeleye otuz bin kişi ile başlamış olsa da 1950’ye gelindiğinde bu sayı yaklaşık dört bin idi. Alibeg Hâkim ve silah arkadaşlarının mücadelesi de vardı.

1951 yılında Kanambal’da sıkıştırılan Osman Batur esir düştü ve Urumçi’ye götürüldü.

Osman Batur, halk arasında dolaştırılarak teşhir edildi ve 29 Nisan 1951 tarihinde kurşuna dizilerek öldürüldü.

Baitag Bogd’da Çatışma

Doğu Türkistan Cumhuriyeti birleşik değildi. Hükûmette bir bölünme vardı ve iki grup savaşıyordu. Tek tek bölgelerin ve birimlerin liderleri, özellikle de İslam’ın Ospan-Batır’ının (Osman-Batur) en çarpıcı “saha komutanlarından” biri ayrılıkçılık gösterdi. 1930’larda az tanınan bir çete lideriydi. 1940 yılında Osman, Altay bölgesinde Genel Vali Sheng Shitsai’ye karşı Kazak ayaklanmasının liderlerinden biri oldu. İsyan, yetkililerin meraları ve sulama yerlerini yerleşik köylülere – Dunganlar ve Çinlilere devretme kararından kaynaklanıyordu. 1943 yılında Altay Kazakları, yetkililerin kendilerini Sincan’ın güneyine yerleştirme ve Çinli mültecileri göçebe topraklarına yerleştirme kararı nedeniyle tekrar isyan etti. Osman, Moğolistan Halk Cumhuriyeti lideri Choibalsan ile görüştükten sonra, isyancılar MPR’ye silah sağladı. 1944 baharında Osman Batur Moğolistan’a geri çekilmek zorunda kaldı.

Dahası, birliğinin ayrılışı MPR ve SSCB’nin hava kuvvetleri tarafından karşılandı. 1945 sonbaharında Osman-Batır müfrezesi Altay Bölgesini Kuomintang’dan kurtardı. Bundan sonra Osman-Batır, WTR hükûmeti tarafından Altay Bölgesi Valisi olarak atandı.

Kendisi ve WTR hükûmeti arasında hemen anlaşmazlıklar başladı. Altay valisi cumhuriyet yönetiminin talimatlarına uymayı reddetti ve birlikleri de ordunun emirlerine itaat etmedi. Özellikle, WTR ordusu Kuomintang birliklerine karşı askeri operasyonları askıya aldığında (WTR liderliği Sincan’da tek bir koalisyon hükûmeti oluşturmak için müzakerelere başlama önerisini kabul etti), Ospan-Batır müfrezeleri bu talimata uymamakla kalmadı, aksine faaliyetlerini yoğunlaştırdı. Aynı zamanda, çeteleri Kuomintang birlikleri ve arabaları ile VTR tarafından kontrol edilen köyler tarafından ezildi ve yağmalandı.

Osman, Moğolistan’dan destek almayı umarak, DTÖ ve Çin’den tamamen bağımsız bir Altay Hanlığı kurma planları yaptı. Bu durum Moskova’da endişeye yol açtı. NKVD başkanı Beria, Molotov’a başvurarak bu Kazak Robin Hood’a karşı eylemleri Mareşal MPR Choibalsan ile koordine etmesini istedi. Ancak, ordu komutanlığı ve WTR liderliği, Sovyet temsilcileri ve şahsen Choibalsan’ın asi komutanı ikna etme girişimleri başarısız oldu. 1946 yılında hastalığı bahane ederek valilik görevinden ayrıldı ve “saha komutanının” özgür yaşamına geri döndü. WTR’nin bir parçası olan yerleşim yerlerini soydular.

1946’nın sonunda Osman, Kuomintang yetkililerinin tarafını tuttu ve Altay Bölgesi’nde özel yetkili bir Sincan hükûmeti görevi aldı. WTR ve MPR’nin en tehlikeli düşmanlarından biri haline geldi. Haziran 1947’nin başında, Kuomintang ordu birliklerinin desteğiyle birkaç yüz savaşçıdan oluşan bir Osman-Batır müfrezesi Baitag-Bogd bölgesinde Moğolistan topraklarını işgal etti. Osman’ın adamları sınır karakolunu yok etti ve MPR’nin derinliklerini işgal etti. 5 Haziran’da Moğol birlikleri Sovyet havacılığının desteğiyle yaklaştı ve düşmanı bozguna uğrattı. Ardından Moğollar Sincan’ı işgal etti ancak Çin’in Betashan karakolu bölgesinde yenildiler. Daha sonra her iki taraf da çeşitli baskınlar düzenledi; çatışmalar 1948 yazına kadar devam etti. Baitag-Bogd Olayı’ndan sonra Pekin ve Moskova karşılıklı suçlamalar ve protestolar içeren notalar teati ettiler.

Osman, Kuomintang hükûmetinin yanında kaldı, insan, silah ve mühimmat takviyesi aldı ve 1947 sonbaharında Altay Bölgesi’nde Dünya Ticaret Örgütü birlikleriyle savaştı. Hatta Şara-Sume İlçesinin başkentini geçici olarak ele geçirmeyi başardı. Cumhuriyet yetkilileri ek seferberlik yapmak zorunda kaldı. Kısa süre sonra Osman-Batır yenildi ve doğuya kaçtı. 1949 yılında Çin’deki Kuomintang yenildi. Komünistler Sincan’ı yendi ve işgal etti. Osman yeni hükûmete karşı bir direniş başlattı. Direnişçi lider 1951 yılında yakalandı ve idam edildi.

https://tr.wikipedia.org/wiki/Osman_Batur