6.6 C
Kocaeli
Pazar, Mayıs 3, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 169

Hadislerden Bir Demet

             – İlim öğreniniz. Çünkü onun öğrenilmesi, Allah’tan korkmaya vesiledir. Onu Allah için öğretmek, Allah’a gönülden saygının bir ifadesidir. Onu öğrenmek ibadettir. Müzakeresi tesbihtir. Ondan bahsetmek cihaddır.

     – Bir âlimin yatağına yaslanarak kitabına, bir saat bakması yetmiş saat ibadetten hayırlıdır.

     – İlim öğrenen, Rahman olan Allah’ın rızasını aramaktadır. İlim öğrenen kişi, İslâm’ın ana direğidir. Mükâfatı, peygamberlerle birlikte verilir.

     – İlim öğrenmek; Allah katında nafile namaz, oruç, hac ve Allah yolunda cihaddan daha faziletlidir.

     – İlminden faydalanılan bir âlim, kendisini ibadete veren bin âbidden daha hayırlıdır.

     – Âlimlerin mürekkebiyle şehitlerin kanı tartılsa, âlimlerin mürekkebi şehitlerin kanından ağır gelecektir.

     – Kim ki ilim öğrenirken ölüm kendisine ulaşırsa, onunla peygamberler arasında, bir  tek mertebe kalır. O da: Peygamberlik mertebesidir.

     – İlmin en üstünü, Allah’ı tanımaya vesile olan ilim (yani iman ilmi)dir. Bilerek yapılan az amel fayda verir. Bilgisizce yapılan çok amel ise fayda vermez.

     – Ben Âdemoğullarının en cömerdiyim. Benden sonra onların en cömerdi ise, öyle bir kimsedir ki, bir ilmi öğrenir ve etrafına yayar. Allah Kıyamet günü bunu, başlı başına bir ümmet olarak haşredecektir.

     – En üstün cihad, zâlim bir hükümdara karşı söylenen hak sözdür.

     – En faziletli cihad, kişinin kendi nefsi ve nefsinin gayri meşru isteklerine karşı yaptığı mücadeledir.

     – Dikkat edin! Kur’an’ı öğrenen, onu öğreten, içindeki hakikatleri başkalarına bildiren kişinin ben elinden tutar Cennete götürürüm.

     – İslâmı ihya etmek için, ilimden bir mesele öğrenen kişiyle, peygamberler arasında sadece bir derece farkı vardır.

     – Kim ki ilimden (yani imanî ve tahkikî ilimden) bir mesele öğrenirse, ister onunla amel etsin, ister etmesin, bu, kendisi için bin rekat nafile namaz kılmaktan daha faziletlidir. Eğer onunla amel de ederse veya başkasına öğretirse, bunun ve Kıyamete kadar bununla amel edenlerin sevabı kadar sevap kazanır.

     – Şu dört haslet mü’minde bulunursa, Allah ona Cennetini vacip kılar. (1) Dilinin doğruluğu. (2) Malında cömertlik. (3) Kalbinde sevgi. (4) Yanında bulunsun bulunmasın herkesin iyilik ve selâmetini gönülden arzu etme.

     – Dini âlet ederek dünyayı kazanmak isteyenlerin vay haline.

     – Bir kişinin hikmetli bir söz dinlemesi, bazan kendisi için bir senelik nafile ibadetten daha hayırlı olur. İlmî müzakerenin yapıldığı yerde bir saat oturması, onun için bir köle âzad etmekten daha hayırlıdır.

     – Allah’ın senin vasıtanla bir kişiye hidayet vermesi, senin için, üzerine güneşin doğduğu her şeyden daha hayırlıdır.

     – Güçlü kuvvetli kişi, insanları yenen değil. Aksine öfkelendiğinde kendisine hâkim olandır.

     – Bir müslüman, din kardeşine hidayetini arttıracak ve bir kötülükten alıkoyacak hikmetli bir sözden daha üstün bir hediye veremez.

     – İlim öğrenene, o haldeyken ölüm gelip çatarsa, şehid olarak ölür.

                                                              x

       (Îmana dâir âlî bir TEFEKKÜRNÂME Tevhîde dâir yüksek bir MÂRİFETNÂME’ den)

Yumuşak Atın Çiftesi Pek Oldu

Seçimden bir hafta önce yazdığım yazımın başlığı “SEÇİMİN KADERİ EMEKLİLERİN ELİNDE” ve son cümlesi “Yumuşak huylu atın çiftesi pek olur” idi.

Sessiz, sakin, mülayim ve uysal olan kesimlerin sinirlendiklerinde kendilerinden beklenmeyen şiddetli tepkiler verebileceklerini bu atasözümüzle hatırlatmıştım.

Dar ve sabit gelirli kesimlerin gelirleri hemen tamamı açlık ve yoksulluk sınırının altına düşmüştü.Bunların içinde en kötü durumda olan emeklilerdi ve 16 milyon emeklimiz vardı.

Bunların çoğu Mayıs 2023’te AKP+ MHP’ye oy vermişti. Şimdi tavırları neden değişti?  

Bu soru önemli. Çünkü AKP en düşük oy oranını gençlerden, en yüksek oy oranını da emeklilik yaşındaki seçmenlerden alıyordu. Bu seçimde muhtemelen en düşük oy aldığı yaş grubu emeklilerin yaş grubudur.

Çünkü Mayıs 2023’te “beka sorunu” olduğuna ve fakat yakın gelecekte ekonomik sıkıntılardan “Reis” sayesinde çıkacağına inandırılan bu kesim “aldatıldığını” gördü. Son seçimden bu yana geçen 10 ayda hayat pahalılığı dar gelirlileri/ emeklileri silindir gibi ezdi. İktidar (Hazine tamtakır olduğu için) iyileştirici hiçbir önlem almadı/ alamadı. Büyük çoğunluğu açlık sınırının ve asgari ücretin altında ücret alan bu kesim sokağa çıkamaz oldu, adeta hayattan tecrit edildi.

Artık bardak dolmuştu, iktidara verilen kredi tükendiği gibi öfke ve “ders verme” duygusu yerleşti.

Demiştim ki, “Emekliler genellikle çalışma dönemlerinde iyi günler görmüş, yoksulluğu tatmamış insanlar. Bu yüzden emekliler ömür boyu yoksulluk içinde yaşayan, sosyal yardımlarla bağımlı hale getirilen kitlelere benzemezler.”

Elbette bu duyguya sahip olanlar sadece emekliler değildi. En yüksek ilk gelir grubundaki yüzde 20’lik bir kesim haricindeki herkeste az veya çok bu duygu oluşmuştu. Ancak en güçlü tepki emeklilerde idi. Ve her 4 seçmenden biri emekli idi.

****

Daha önceki seçimlerde AKP’ye ders vermek isteyen seçmenlerinin çoğu MHP’ye kaymaktaydı.

Demiştim ki; “hayat pahalılığının ezdiği kitleler AKP’den parça parça kopuyorlar. Bu kitleler sadece gönül bağı kopmakla kalmıyor, iktidara “ders vermek için” AKP’ye de MHP’ye de oy vermemek kararındalar.”

Öyle de oldu.

Ve… Yumuşak atın çiftesi pek oldu.

Bu defa AKP ve MHP’ye birlikte “ders verme” duygusu bu partilerden ilk defa Yeniden Refah Partisi (YRP) ve CHP’ye oy kaymasına sebep oldu. AKP’nin erimesinin en çok YRP’ye yarayacağı görüldü.

*****************************

Chp Kimlerden Oy Aldı?

Sadece iktidar seçmeni değil, muhalefetteki İYİ Parti ve DEM seçmenlerinin yaklaşık üçte ikisi iktidara alternatif olabilecek büyük parti olan CHP’ye oy verdi.

DEM Parti seçmenini gizli bir anlaşma mı, yoksa iktidara ders verme duygusu mu CHP’ye yöneltti? Bunu bilmiyorum.

Ancak İYİ Parti yönetiminin, kendi seçmeninin kazanacak muhalif adaya yönelebileceği gerçeğini görememiş olması ilginçti. Özellikle Ankara’da Mansur Yavaş ve İstanbul’da Ekrem İmamoğlu’nun İYİ Parti tabanına sempatik geldiği bilinirken.

Mansur Yavaş ve Ekrem İmamoğlu örnekleri olmasaydı CHP eskiden sağın kalesi olan birçok ilde kazanamazdı.

Bazılarının beklediği gibi İYİ Parti’nin küskün seçmenleri de Zafer Partisi’ne değil, muhalefetin en büyük partisi olan CHP’ye oy verdi.

Bu sayede yüzde 25’lik bir oy oranına hapsolmuş olan bir ana muhalefet partisi ilk defa yüzde 37,7 civarında bir oy alabildi. Bu CHP’nin “yüzde 25” olarak zihnine kazınmış cam tavan sendromundan kurtulmasına sebep olacak.

*****************************

Chp Birinci Parti

CHP şimdiye kadar sadece 1973 yılında Bülent Ecevit Başkanlığında birinci parti olmuştu. CHP 51 yıl sonra ikinci defa birinci parti oldu. Hem de resmi seçim ittifakı yapmadan.

CHP’nin, “Türkiye İttifakı” diyerek, zıt kutuptaki İYİ Parti ve DEM tabanlarından yaklaşık 10 puan tutan oy alabilmesi önemli bir başarı sayılmalı. Ama bu başarının temelinde AKP’nin yarattığı “derin yoksullaşmanın” yattığı unutulmamalı.

Bu siyasi dengelerin tamamen değiştiği anlamına gelir mi?

Elbette yapılan bir yerel seçimdir ve merkezi idare hala AKP’nin elinde. Ama AKP’nin bütün badirelerden çıkmasını sağlayan tek gücü, halktaki karşılığı en yüksek olan parti olması idi. AKP bu gücünü büyük ölçüde kaybetti.

CHP’nin aldığı bu oy kalıcı olur mu?

CHP Genel Başkanı Özgür Özel doğru bir değerlendirme yaparak “bu bize seçmenin açtığı bir kredidir” dedi. Bu oyların kalıcı olması CHP’nin kazandığı belediyelerde kendisine destek veren/ vermeyen her kesime başarılı hizmetler vermesiyle mümkün olacak.

********************************

Bizi Neler Bekliyor?

Yerel seçim sonuçları sarsıcı. AKP iktidarı artık rahat olamayacak.

İktidar ekonomik dengelerin yeniden tesisi için daha da acı ilaçlar içirmeye devam edecek. Belki de IMF ile anlaşma yapacak.

Önümüzdeki üç yıl içinde, dış kaynak gelmesi için, halkı ezen çok sıkı tedbirler alacak.  “Derin yoksulluğa” alıştırılan kitlelere seçimden önceki bir senede bir şeyler verir hale gelmek isteyecek. “Toplumun hafızası iki ayı geçmez.”  Bu yüzden son dönemde halkı kısmen rahatlatıcı bir şeyler vermek ve 2028 seçimini kazanmak üzerine bir plan kuracaktır.

Dış destek alabilmek için Batı ile siyasi ilişkileri geliştirmeye çalışacaktır.

Batı ile yakınlaşırken Rusya ile ilişkilere zarar vermemeye özen gösterecek. Fakat “aynı yatakta iki ayı ile yatmak” kolay olmayacak.

Ülke ekonomik açıdan bu kadar güçsüz, iktidar siyasi açıdan bu kadar moralsizken dış tesirlere daha açık ve baskılara karşı dirençsiz bir Türkiye görme ihtimalimiz yüksek.

Bugüne kadar R.T. Erdoğan’a randevu vermeyen ABD Başkanı Biden’ın görev süresinin bitmesine 5 ay kala Erdoğan’ı davet etmesi tesadüf olamaz. ABD ve müttefiklerinin Ortadoğu’daki planları için Türkiye’yi baskı altına alacağını sanıyorum. İktidar PKK ile yeniden “çözüm süreci” benzeri yollara mecbur kalırsa şaşmamak gerekir.

AKP en acı ilaçları içirip, ekonominin dengelerini kurmaya başlayabilirse, işte o zaman, CHP bir erken seçime zorlayacaktır diye düşünüyorum.

Bu Seçimi CHP, Ekonomi Pehlivanı İle Birlikte Kazandı

31 Mart 2024 Mahalli idareler seçimlerinin sonuçları ülkemize ve milletimize hayırlı ve uğurlu olsun.

CHP, 1977 seçimlerinden bu yana 47 sene sonra 2. defa 1. Parti oldu. CHP’nin bu başarısını küçümsemiyorum ama sadece CHP’li belediye başkan adaylarının başarısı olarak görmüyorum. Bu başarıda 28 Mayıs 2023’te yapılan Cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra CHP’deki lider ve genel merkez yönetimindeki değişimin mutlaka payı var. Başarıdaki önemli paylardan biri de 2019 seçimlerini kazanan 11 CHP’li Büyükşehir Belediye Başkanlarının başarılı çalışmalarına ait. Başarıdaki paylardan biri de,  Cumhur İttifakının kendileri dışındaki muhalefeti düşmanlaştıran ve ötekileştiren söylem ve tutumlarından, her fırsatta kutsal dinimizi siyasete alet etmesinden,  Türk, Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlığı yapmasından ve kendi partilerinin politikalarından rahatsız olan başta İYİ PARTİ olmak üzere diğer muhalif partilerin tepkilerini CHP’de birleştirmelerine aittir. Ayrıca bu başarıda özellikle İstanbul’da DEM Partinin CHP ile yaptığı örtülü İttifakın da rolü vardır. CHP’nin Türkiye genelindeki başarısında herkesi kucaklayan birleştirici Türkiye İttifakı söylemi tutmuştur. CHP, bu seçimde ülkenin vicdanlı, demokrat, milliyetçi,  vatansever muhaliflerin buluştuğu bir siyasi liman olmuştur. CHP’nin bu başarısındaki en büyük pay, enflasyondan ve hayat pahalılığından bunalan,  siyasi iktidarın RANT düzeninden rahatsız olan, her yere para bulup emekliye para bulamayan iktidara gösterdiği kırmızı karta aittir. Bütün bu faktörler CHP yönetiminin başarısını küçültmez. CHP yönetimi, partiyi her görüşteki seçmenin oy vereceği bir siyasi odak haline getirmiştir. Bu büyük bir başarıdır.

AKP+MHP İttifakının şu hususları göz önünde bulundurması gerekir.

Türk milleti bu ittifaka tepkisini; kibir, gurur ve sivil vesayetten, din istismarından, Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlığından, milleti bir bölümünü ötekileştirip düşmanlaştırmasından, RANT ve beton düzeninden,  araç garantili köprü ve yol, hasta garantili şehir hastaneleri sisteminden, sadaka kültüründen, halkın yoksulluğuna, emeklilerin imkansızlığına karşı duyarsızken, saraydaki aşırı israftan, tutarsız ekonomik politikalarından, devlet kurumlarının itibarsızlaştırılmasından, devlet kademelerine ehliyet ve liyakata önem verilmeden mülakatla kifayetsiz yandaşların atanmasından ve Tek Adam yönetiminden rahatsız olduğunu çok net bir Kırmızı Kart göstererek ortaya koymuştur.

AKP ve CHP’nin, milliyetçi seçmeni etkilemek için, halkın bir bölümünün oy verdiği legal bir partiyi vatan haini göstermesi de artık etkisini kaybetmiştir. Mesela İstanbul’da milliyetçi seçmen de Dem Partili Kürt seçmen CHP’ye oy vermekte beis görmemiştir.

Şu ortaya çıkmıştır ki, Türk milleti, tepkisini geç ortaya koymaktadır. Ama ortaya koyduğunda da çok net koymaktadır.

Bu seçimin en çok kaybedeni İyi Parti,  MHP, hatta Zafer Partisi gibi milliyetçi partilerdir. Bu, Türk milliyetçiliğinin başarısızlığı değil, bu fikri temsil ettiğini iddia eden parti yönetimlerinin başarısızlığıdır. Aslında Türk milliyetçiliği fikri zayıflamamış, tam aksine geçmişin sol partileri bile bu fikre yaklaşmıştır. Türk milliyetçilerine düşen, içine düşürüldükleri dağılmışlıktan kurtularak bir an önce yeni bir kadro etrafında yeniden bir ve bütün olmaktır.

Herkesin bu seçim sonuçlarını çok iyi değerlendirerek kendine çekidüzen vermesi gerekir.

Seçimden başarılı çıkan CHP’nin de kibirlenmeden gururlanmadan ve şımarmadan halkın teveccühünü kazandıkları belediyelerde halka hizmetle taçlandırmalıdırlar.

Bu seçimin bir sonucu da ülkeden ümidini kesen ve ilk fırsatta yurt dışına gitme isteklerini yeniden gözden geçirmelerini ve yeniden ülkelerine ümit bağlamalarını sağlamıştır.

2024 Mahalli idareler seçimleri sonuçlarının ülkemize ve milletimize hayırlı ve uğurlu olmasını diliyorum.

31 Mart 1918 Azerbaycan Türklerinin Soykırım Günü

31 Mart 1918’de Bakü, Şamahi, Guba, Mughan ve Lankaran’da Ermeni ve Bolşevik çeteleri tarafından Azerbaycan Türklerine yönelik yapılan kanlı soykırımında hayatlarını kaybeden tüm şehitlerimizi saygıyla anıyoruz.

Azerbaycan Türklerine karşı yapılmış bütün katliamları tek gün üzerinden sembolize etmek amacıyla 31 Mart Azerbaycanlıların Soykırım Günü olarak ilan edilmiş, soykırım kurbanlarının aziz hatırası dünya toplumunun hafızasında bu suretle daima korunmuştur. (1) 31 Mart 1918’de Bakü, Şamahi,… – Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı | Facebook

T e f e k k ü r

Cansız beden neyse, tefekkürsüz can ve rûh da öyledir.

     Tefekkür, can kuşunun bedenden ayrılıp,

     Çok uzaklarda cereyan, sereyan etmesi;

     Heyecan ve halecanlar içinde çırpınıp durarak,

     Durduğu yerden, nice mesafeleri kat’ ederek;

     Ânı vahitte, mânen ve rûhen gezip tozmasıdır.

     Hattâ felekten feleğe, göz açıp kapama esnasında,

     Yeni mekânlara, farklı simalara doğru kanat açması;

     Kısa zamanda tayeran ve ufûl ederek,

     Ufuktan ufuğa yükselişlere ermesi;

     Âlemlerden âlemlere rûhun sefer etmesidir.

                                        x

   “Tefekkürün hayatımızda büyük yeri vardır.

     İç dünyamızın canlılığıdır tefekkür.

     Âdeta ölü kalbleri canlandıran bir ruh, bir iksirdir.

     Tefekkürsüz hayatın tadı, tuzu kalmaz.

     Ona dünyasında yer vermeyen insan,

     Her ne kadar neşeli gözükse de,

     Hiçbir şeyden habersizce oyuncaklarıyla,

     Avunmaya çalışan çocuktan farksız hâle gelir.”

                                        x

   “Dinimiz düşünmeye büyük önem verir.

     Aklı kullanmayı her vesileyle tavsiye eder…

     Kur’an’ın bütününde düşünmeden övgüyle söz edilmekte

     Ve aklı çalıştırmaya teşvikler yapılmaktadır.

     İslâmın teşvik ettiği düşünmekten maksat,

     Öncelikle Yüce Allah’ı tanımaktır.

     Bir adı da, âlem olan kâinata, bu ismin verilmesinin sebebi;

     Allah’ın varlığına, birliğine, kudret ve büyüklüğüne alâmet olması

     Ve akıl sahipleri için, delillerle dolu bulunmasıdır.

     Şu güzelim dünyamızı bir saray gibi yaratıp;

     Her şeyiyle emrimize veren Rabbimiz,

     Bu sarayın her taş ve nakşına da,

     Mührünü vurmayı ihmal etmemiştir.

     Her şeyde kendi marifet ışığını almamıza

     Ve iman meltemini teneffüs etmemize yarayan

     Pencereler açmıştır.

     Zaten insanın bu dünyada bulunuşunun

     En önemli gayesi de Allah’ı tanımak,

     Eserlerinde onun isim ve sıfatlarını okuyabilmek,

     Herşeyde ona açılan pencerelerden, tefekkürle bakabilmek değil midir?

     Tefekkürün sahası da, başta insanın kendi vücudu olmak üzere

     Bütün kâinat ve kâinatta yer alan varlıklardır.

     İslam âlimlerinin kâinat için ‘kitap’ deyimini kullanmaları,

     Zerrelerden kürelere kadar, onda ince hakikatleri;

     Kitap okur gibi, satır satır okumak içindir.

     Âlemdeki her varlık, İlahî kudret kalemiyle yazılmış

     Ve mesajlarla yüklü İlahî bir mektup mahiyetindedir.”  

     (Abdülaziz Hatip)

Hangi Siyasi Parti Başarılı Olur?

“Seçime saatler kala kazanan partiyi açıklıyorum! Kızmayın ama durum böyle…”

Siyasetin ucundan kenarından tuttuğumu bilenler bana bugünlerde sıkça “hangi siyasi parti başarılı olur?” diye soruyorlar. Bende onlara aklımın, bilgimin, tecrübelerimin yettiğince cevap vermeye çalışıyorum.

İlk önce şunu bilmenizi isterim ki; particilik ve siyaset çok teknik bir iş… Öyle laf söylemekle torba dolmuyor. Mutlaka siyasetin gereklerini yerine getirmeniz gerekiyor.

Siyaset ve siyasetin yapıldığı particilik, bir ilim aynı zamanda. Teorik olarak okullarda öğretilse de pratiğinin yıllar içinde tecrübe edilmesi lazım yoksa hayaller görüp duvara tosluyorsunuz.

Siyasetin başarılı olmak için olmazsa olmaz kuralı çok iyi bir örgütlenmedir. Hele Türkiye gibi ülkelerde bu fevkalade önem arz eder. Yani il, ilçe, mahalle, köy, sokak örgütlenmeleriniz çok iyi olmak zorundadır. Bunun bir aşama sonrası sandık başlarında partinizi canı gönülden temsil edecek insanların varlığıdır.

Bu iyi örgütlenme siyasete uygun insanlar tercih edilerek gerçekleştirilmelidir. Ancak siyasete uygunluk sadece belirli kriterler kadar dürüstlük, ahlaklı olmak, vatan sevmek gibi hususlarla da, desteklenmelidir.

Bir il başkanı ve il yönetimi; o ilde aynı zamanda genel başkanı temsil eder. Aynı şey ilçe başkanı, ilçe yöneticileri, mahalle, köy ve sokak temsilcileri içinde geçerlidir. Halk televizyonlarda yada miting meydanlarında uzaktan gördüğü liderleri onların taşradaki temsilcilerinde arar. Yani parti örgütü mensupları aslında kendi il, ilçe, mahalle ve köylerinde birer genel başkan kopyası gibi olmalıdırlar. Çünkü halk parti kadar en az onlara da bakarak oy verir. Siz bu birimlerde arızalı insanlara kendinizi temsil ettirirseniz siyaseten intihar ediyorsunuz demektir.

Eğer bir partinin il başkanı ya da kademe kademe teşkilat mensupları yetersiz ve siyasete uygun değilse, bir üstüne üstlük etik sorunları var ise, o partinin genel başkanı ne kadar iyi olursa olsun, parti ne kadar doğru politikaları seslendirirse seslendirsin başarılı olmak mümkün değildir. Yani parti örgütleri aslında bir ayna gibidir. Genel başkanı ve merkez yönetimini halka yansıtırlar.

Şimdi bu dediklerimiz çerçevesinde mevcut siyasi partilerimizi değerlendiriniz. Kimin il ve ilçe teşkilatları anlattığımız kriterleri karşılıyorsa veya karşılamaya yakın duruyorsa o parti başarılı olacaktır.

Başarıyı taçlandıran diğer bir hususta parti adına sandık başlarında görev yapan şahıslardır. Bunların parti adına gösterdikleri çaba sandık başına giden seçmenlerin kararsız olanlarını etkilemektedir. Aynı zamanda sandıktan çıkan sonuçların sağılığı açısından da, bu insanlar belirleyicidir. Bu sebeple sandık başında temsilcisi olmayan bir partinin seçimde başarılı olması düşünülebilir mi?

Partilerin propaganda ile sundukları vaatleri, böyle bir parti yapısı tarafından desteklenmediği ve halka indirilmediği sürece başarılı olmak mümkün değildir.

Etrafınıza şöyle bir bakın; kimin il ve ilçe teşkilatları halka yakın ve kimler liderinin politikasını halka yansıtıyor? Kim sandıklarda birden fazla kişi ile bulunuyor? Kim anlattıklarımıza uygun davranıyor? Bunun cevaplarını doğru verirseniz, hangi partinin seçimlerde başarılı olacağını bulursunuz!

Artık dünya küçüldü… Halka kim ve doğru bir şekilde dokunuyorsa o başarılı oluyor! Öyle ekonomik krizlerden, sosyal buhranlardan, konjektürel gelişmelerden falan medet ummayın. Halka doğru bir şekilde dokunmanın yolunu bulmaya çalışın. Göreceksiniz halk yine kendisine dokunana oy verecek!

Çalışmak ve icat bizi bozar

Geçen Pazar, “Türk Mucitler Niçin Türkiye’de Değil?” yazımı, bir okuyucu yorumuyla bitirmiştim. Maraşlı rumuzuyla yazılan yorumda, “Kuruşa tamah etmiyorum çünkü çalışarak üreterek kazanç elde etmek yalandan ibaret.” deniyordu. Bu bir gerçek mi? Yoksa sadece bir zihniyet mi? İkisi birden olmasın; birbirinin hem sebebi hem sonucu?

Çalışırsan“herif” olursun

Düşüncem kitaptan kitaba atladı. Zihniyet dedim ya, rahmetli Sabri Ülgener Hoca’nın İktisadi Çözülmenin Ahlak ve Zihniyet Dünyası’ında şöyle diyordu, “Evliya Çelebi’nin gezip uğradığı şehirlerde pazarlardan (meselâ Edirne çarşısından) bahsederken «yümn ve yesârında [sağ ve solunda] binlerce erbab-ı sanat (el-kâsibü habib-ul-lah) deyüp lokma ve hırka bahâ tahsili endişesine düşmüşlerdir. Zira kâr-ı dünya böyle olagelmiştir” El kâsibü habib-ul-lah, yani “Allah kazananları sever.” Ülgener çözülme devrindeki zihniyeti anlatırken de aynı hadise atıf yapıyor: “İslâmlığın, o şa’şaalı refah ve itilâ [yükselme] devri boyunca bayrak gibi taşıdığı ’El-kâslb-ü Habib ul-lah‘ düsturunun alçala alçala, sonunda kitabe olarak, Kapalı Çarşı’nın Eskiciler Kapısı üzerine düşmesi manidar değil midir?” Çözülme devri zihniyetinde zanaat, yani “hirfet” sahibinin de aşağılanarak “herif” hâline geldiğini anlatır.

İşin, emeğin, çalışmanın, kazanmanın övüldüğü bir altın çağdan, çözülmeye ve çöküşe gidiş. Timur Kuran Hoca’nın Yollar Ayrılırken’inde de 17 hatta 18. asırlara kadar İstanbul’dan kalkan gemilerin, Bağdat’tan kalkan kervanların Müslüman tüccarlarca düzüldüğünü istatistiklerle gösteriyor. Sonra, Batı’da endüstri devrimi yükselirken biz sapkın bir muhafazakârlıkta direniyoruz ve yollar ayrılıyor.

Hiçbir icat cezasız kalmaz

Mümtaz Turhan Hocamız bu garip muhafazakârlığı, kendi memleketi Erzurum köylerinden anlatıyor. Köylü, içlerinden biri hakkında çok ağır konuşmaktadır: Turhan, “Gayet zeki, müteşebbis, oldukça tahsil görmüş, şeref ve haysiyetini bilen, dürüst bir insandı. Köyde çatısı saçla döşenmiş yegâne ev onundu; atla çekilen ve bütün cemaat içinde işler halde bulunan biricik biçme makinesini de o kullanıyordu. Bundan başka mensup olduğu kazayı, vilâyet umum meclisinde temsil eden iki kişiden birisi de oydu.” diye anlattığı bu insanın büyük kabahatini sorar. Cevap şaşırtıcıdır. Bu zat, herkes gibi buğday değil çavdar ekmekte, üstelik çavdarı satıp para kazanmaktadır. Köylü şöyle devam eder: “Fakat göreceksiniz felah bulmayacaktır, eninde sonunda akibeti fena olacaktır. Bu haysiyetli bir insanın yapacağı iş değildir. Allah hiç kimseyi cezasız bırakmaz.”

Yirminci asra geldiğimizde çöküşü tamamlamışız. Kazanlı Fatih Kerimi, 1910 İstanbul’unu anlatır: “Bugünkü günde ticaret, sanat, iktisat cihetlerince Türkler Türkiye’deki Hıristiyan milletlerin hepsinden daha geridedir… Türkiye’nin ticaret, sanat ve iktisat işlerinin tamamının Hıristiyanların ve yabancıların elinde olduğu [söylenebilir].”

Azınlıklar olmasa

Tüccarzade İbrahim Hilmi de aynı hâli şöyle yazmış:

 “Bilcümle müessesât-ı nâfia [bayındırlık kurumları] hemen hemen ecânibin [ecnebilerin- yabancıların], Hristiyanlarındır. Bankalar, sigortalar, vapur şirketleri, teâyün cemiyetleri vesaire Hristiyanlardadır… Sanayi ve ticaret ehl-i İslam’a mahsus değilmiş gibi bir hâle girdi. Ekmeğimize varıncaya kadar Hristiyanlar yapıyor. En âdi sanayi bile Hristiyanlar elindedir. Biz Müslümanlar bu hususta hiç çalışmıyoruz. Bütün giydiğimiz eşya Avrupa’dan geliyor. Avrupa’nın emtiası olmasa muâmelât-ı ticâriye büsbütün duracağı gibi çıplak dahi kalmak mümkündür.”

… “Bugün en âdi sanayi bile tamamen Hristiyanlara geçti. Ekmeğimizi bile onlar pişiriyor, kunduracılık, terzilik, marangozluk vesaire gibi en kolay sanatlar bile onlar yedindedir. Evdeki sobamız kurulmak lazım gelse bir Hristiyan çağırmaya mecburuz, kapımızın kilidi bozulsa yine bir Hristiyan çilingir getirteceğiz, duvarımız yıkılsa, evimizin badanası kararsa yine bir Hristiyan çağıracağız. Camilerimizin türbelerimizin tamiri bile Hristiyanlara muhtaç. Makinelerimiz, vesairenin işletilmesi, büyük sanatların kâffesi Hristiyanlara aittir. Bir pulluk bozulsa, bir araba tekerleği gevşese Hristiyan çağırmaya koşarız. Dini ve millî matbaa-i hurufatımızın icadı bile bir Ermeni sanatkârının eser-i lütuf ve maharetidir.”

… “İzmir bütün Yunan tacirleriyle doludur. İngiliz, Fransız tacirleri de az değildir fakat Müslümanlar sayılabilecek kadar azdır… Yortu günlerinde, bilhassa Paskalya’da ekserimizin ekmeksiz, yemeksiz kalmamız ne büyük bir şeyndir. [ayıptır].” (Fatih Kerimi ve Tüccarzade İbrahim Hilmi alıntılarım Prof. Dr. Hasip Saygılı’nın iki makalesindendir.)

O Yunan, İngiliz, Fransız bunları yaparken Türk ne yapmaktadır? Köydekinin ne yaptığını Mümtaz Turhan’dan okuduk. Şehirdeki Türk? O acaba devletlulardan gelecek müjde ve lütufları mı beklemektedir?

Emekli Din Görevlisi Ayhan Derinkuyu ile İslâmî Kavramlar Hakkında Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: ‘Âhiret’ kelimesiyle başlayabilir miyiz Hocam?

Ayhan Derinkuyu: Sözlükte ‘sonra olan ve son gün’ mânâsına gelen âhiret kavramıyla hem bu dünyânın sonu, hem de ölümle başlayan dünyâ hayatından farklı ve ebedî olan hayat kastedilmektedir.

Din literatüründe âhiret, İsrafil’in Allah’ın emriyle kıyametin kopması için Sûr’a ilk defa üflemesinden ikinci defa üflemesine, daha sonra cennetliklerin cennete, cehennemliklerin cehenneme girmelerine kadar olan zaman veya Sûr’a ikinci kez üfürülüşten başlayıp, ebedî olarak devam edecek olan zaman anlamında kullanılmıştır.

Âhirete îmân, İslâm inanç esaslarından biridir. Genellikle Kur’ân’da, Allah’a îmân ve âhiret gününe îmân birlikte zikredilmiştir. Âhireti inkâr eden kimse kâfir olur.

Ahiret ve ona ait olaylar, duyular ötesi konuları olduğu için, gözlem ve deneye dayanan pozitif ilimler ve akıl yürütmeyle açıklanamaz. Bu konuda bilgi edinilecek tek kaynak vahiydir. Bunları, Kur’ân-ı Kerîm ve sahih hadislerde haber verildiği şekliyle kabul etmek en uygun olanıdır. Bunun ötesinde aklî yorumlara gitmek doğru değildir. 

Çetinoğlu: Kurân-ı Kerîm’de yer alan Ahsen-i Takvim kavramı hakkında bilgi verir misiniz?  

Derinkuyu: Ahsen-i Takvim, en güzel biçimde yaratılmış anlamına gelir. İnsan vücuduna ve zihnine baktığımızda Allah’ın her şeyi en mükemmel hâliyle yarattığını görürüz. Bu mükemmellik ‘Ahsen-i Takvim’ şeklinde ifade edilir.

Çetinoğlu: Duâ nedir ve nasıl yapılmalıdır?

Derinkuyu: Sözlük anlamı ile duâ ‘çağırmak, seslenmek, istemek, yardım talep etnek’ demektir. Dinî bir terim olarak ise, insanın bütün benliğiyle Allah’a yönelerek maddî ve mânevî isteklerini O’na arz etmesidir. Temeli, insanın Allah’a hâlini arz etmesi ve O’na niyazda bulunması olduğuna göre duâ, Allah ile kul arasında bir irtibattır.

Duâda dâima tâzim (Allah’ı yüceltme) ve bu tâzimle birlikte istekte bulunma mânâsı vardır. Duâ aynı zamanda zikir ve ibâdettir. Böylece duâda biri zikir ve saygı, diğeri de dilek olmak üzere iki unsur hep yan yana bulunur. Bu sebeple Hz. Peygamber ‘Duâ, ibâdetin özüdür’ buyurmuştur. Aynı sebeple en önemli ibâdet olan namaz, duâ (salât) kelimesiyle ifâde edilir. Diğer bir âyette de; ‘De ki; duânız (kulluğunuz) olmasa Rabbim size ne diye değer versin’ buyurulmak suretiyle insanın ancak Allah’a olan bu yönelişiyle değer kazanabileceği belirtilmiştir. Duânın sâdece Allah’a yöneltilmesi; Allah’tan başkasına, putlara veya kendilerine üstün nitelikler atfedilen başka yaratıklara duâ ve ibâdet edilmemesi Kur’an’da ısrarla vurgulanmıştır.

Çetinoğlu: Fidye ne demektir?

Derinkuyu: Sözlükte ‘bir kimseyi bulunduğu sıkıntılı durumdan kurtarmak için ödenen bedel’ şeklinde açıklanır. Fıkıh terimi olarak, esâretten kurtulmak için ödenen bedeli veya bazı ibâdetlerin edâ edilmemesi veya edâsı sırasında birtakım kusurların işlenmesi hâlinde ödenen dinî-malî yükümlülüğü ifâde eder.

Fidye kelimesi Kur’ân-ı Kerîm’de, iki âyette terim mânâsında ve bir âyette de sözlük anlamında geçmektedir.

Esâretten kurtulmak için ödenen fidyeye ‘kurtuluş fidyesi’ denir. Savaş esnasında ele geçirilen esirler, düşmanın Müslüman esirlere yaptığı muameleye, hal ve şartlara göre, fidye karşılığı serbest bırakılabilir. Hz. Peygamber, Bedir Savaşı’nda esir almış olduğu müşrikleri* fidye karşılığı serbest bırakmış, parası olmayanların da, on Müslüman’a okuma-yazma öğretmesi mukabilinde serbest bırakılacağını ilân etmiştir.

İbâdetlerle ilgili fidye ise, oruç ve hacda söz konusu olmaktadır. İhtiyarlık ve şifa ümidi olmayan bir hastalık sebebiyle oruç tutamayan kimse, daha sonra kaza etmesi mümkün olmadığından her gününe karşılık bir fidye öder. Bu durumdaki bir kimsenin fidye ödemesi vâciptir. Kur’ân-ı Kerîm’de, ‘oruç tutmaya güç yetiremeyenler, bir fakir doyumu kadar fidye verir’ buyurulmaktadır. Bu âyetten hareketle fidye miktarının, bir kişiyi bir gün için doyuracak yiyecek olarak anlaşılmıştır.

Hac ve umre için ihrama giren kişilere bazı hususlar yasaklanmıştır. Bu fiillerden birini işleyen kimsenin keffâret ödemesi gerekir. Bu Kur’ân-ı Kerim’de fidye olarak isimlendirilmektedir.

Hastalık veya başka bir sebeple ihram yasaklarından birini çiğnemek mecbûriyetinde kalan kimse, fidye olarak üç gün oruç tutma veya altı fakiri doyurma ya da kurban kesme hususunda tercihini kullanır. Bu yasakları kasten çiğneyen kimse ise, işlediği cinâyetin türü ve şiddetine göre, kurban keser veya sadaka verir. Fidye olarak kesilen kurbanların Harem bölgesinde kesilmesi gerekir. Oruç tutma ve fakir doyurma ise, her yerde olabilir. Bütün fakihlere göre, kasten çiğnenen bir ihram yasağı için fidye ödemenin yanında ayrıca işlediği günahtan dolayı tövbe etmesi gerekir.

Çetinoğlu: ‘Laiklik’ kavramı Türkiye’mizde çok tartışılıyor.  Nedir, ne değildir? Açıklar mısınız?

Derinkuyu: Laiklik kelimesi de kavramı da Türkiye’ye batıdan gelmiştir. Ortaçağ Avrupa’sında iki grup devlet memuru vardı. Klerisi: Bunlar okullarda, ibâdet yerlerinde ve ordu karargâhlarında dînî bilgiler vermekle vazifeli idiler. Laisi: Bu gruptaki memurlar din dışında kalan her türlü bilgileri öğretmekle meşgul olurlardı. Laisi’ler, din dışındaki bilgileri veriyor olmalarına rağmen dinsiz değildi. Kilise ve havra gibi dînî toplanma mahalline gidiyorlar, ibâdetlerini yapıyorlardı.

Laiklik düşüncesi Fransa’da doğdu ve gelişti. Dinin; devlet, ilim, sanat ve kültür üzerinde baskı kurduğu devirler Rönesans ile geride kalınca, yeni anlayışa laiklik adı verildi. Rönesans’tan önce din ve ilim çatışma hâlinde idi. Dünyânın yuvarlak olduğunu, kendi ekseni etrafında döndüğünü söylemek bile din adamlarınca yasaklanmıştı. Özellikle Katolik Kilisesi’nin merkezî ve baskıcı yapısı ile kilise ve ruhban sınıfının katı disiplini ve kendi anlayışlarının oluşturduğu ahlâk kaideleri, ister âlim sınıfından olsun, ister halk tabakasından… fertler üzerinde serbestlik tanımaz bir otorite kurmuştu. Devlet adamları da kilisenin emrinde idiler. Zaman içerisinde, ilim adamları da devlet adamları da kilisenin bu haksız baskısına karşı ayaklandılar. Laiklik prensibine yöneliş böyle oldu.

Bu dönemde, laiklik; devletin, belli bir dini temsil etmediği, belli bir dinin baskısı altında olmadığı ve belli bir dinden yana ağırlık koyamayacağı prensibini ihtiva ediyordu. Din ve devlet işleri ayrılacak, devlet; her türlü dînî inançlar karşısında tarafsız kalacaktır. Yine devlet, idâresi altındaki insanlara, inançlarının gereğini yapabilmeleri için eşit hak ve imkân sağlayacaktır. Bu, devletin; belli bir din veya mezhebe bağlı olmaması, herhangi bir din veya mezhebin korumasını ve yayılmasını üstlenmemesi demektir. Devlet herhangi bir din veya mezhebin teşkilâtlanmasına yardımcı olmayacak, bir başka din veya mezhebin de teşkilâtlanmasını engellemeyecektir. Aynı zamanda devlet, dînî inançlarının gereğini yerine getirmek için insanlara baskı yapmayacak, dînî inançlarının gereklerini yapmak isteyenlere de mâni olmayacaktır.

Başta Fransa ve Amerika Birleşik Devletleri (ABD) olmak üzere, laik devlet sistemleri; kamu kurum ve kuruluşlarının din ve mezheplere, bunlara bağlı kurum ve kuruluşlara malî yardımda bulunmalarını yasaklamıştır. ABD hükümeti din ve mezheplere ait ibâdet yerlerine ve buralarda görevli olanlara mâlî yardımda bulunamaz. Senatonun dînî kuruluşlarla ilgili kanun çıkartması, Anayasalarına aykırıdır.

Devlet nasıl dînî konulara karışmıyor ise, dînî kuruluşlar da dünyevî ve siyasî işlere karışamazlar.

Laik devlet; din ve ibâdet, inanma ve inanmama hürriyetlerini sağlar. Şahıslar, inanacakları dini seçmekte, herhangi bir mezhebe, dînî cemaate intisap etmekte tamamen serbesttirler. Şahıslar, seçtikleri dinin gereklerini tek başlarına veya toplu olarak yerine getirirlerken, karşı görüştekilerin müdâhale ve baskılarına karşı devletin koruması ve teminatı altındadırlar.

Günümüzde İngiltere, Norveç, Danimarka, Hollanda gibi laik olmayan devletler de vardır:  İngiltere, devletin Anglikan Kilisesine bağlı olduğunu kabul etmiştir. Avam Kamarasının kabul ettiği kanunlar, başpapazın imzasından sonra yürürlüğe girer. Bütün okullarda her gün derslere, papazların yönetiminde yapılan dînî merâsimden sonra başlanır. Norveç anayasasının 2. maddesinde ‘Norveç’in resmî dini Avenjelikal Lüteryan’dır’ denilmektedir. Danimarka anayasasında Hıristiyanlığın, temel inanç kaynağı olduğu yazılıdır.

Din ile devlet işlerini birbirinden resmen ayıran ilk ülke ABD olmuştur. ABD anayasasında, din hürriyeti ve kanunlar karşısında bütün dinlerin eşitliğini kabul etmiştir. Bu anayasa, devletin bir dine bağlanmasını, herhangi bir dinin yasaklanmasını ve ABD vatandaşlarının siyâsî ve medenî haklarını kullanırken dinleri sebebiyle farklı bir muameleye tabi tutulmalarını suç kabul eder.

İkinci olarak Fransa 1905 yılında din ile devlet işlerini birbirinden ayırdı.

Türklerde, hiçbir zaman din adamı ilim adamı çatışması olmamıştır. Çünkü İslâmiyet ve ilim iç-içedir. Biri diğerinin desteğidir. Hattâ ilimde üst noktalara çıkanlar daha fazla İslâmiyet’e yönelmişlerdir. Fâzıl ve kâmil din adamları, pek çok ilim dalında; âlim mertebesine yükselmişlerdir. Bu sebeple laiklik, hiçbir zaman ihtiyaç olarak hissedilmemiştir. Türkler, hâkim oldukları ülkelerde din ve vicdan hürriyetlerine tam mânâsıyla saygı göstermişlerdir. Hattâ büyük çoğunluğu Müslüman olan Osmanlı Devleti’nde, gayri Müslimler devletin en üst kademelerinde görev alabilmişlerdir.

1924 Anayasasında, devletin İslâm dinine bağlı olduğu belirtiliyordu. Hilâfetin kaldırılması ile başlayan laik prensipler uygulaması, Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun kabulü, Şer’iyye Vekâletinin ilgası, tekke ve zâviyelerin kapatılması, Türk Medenî Kanunu’nun yürürlüğe konulması ile devam etti ve 1937 yılında yapılan bir değişiklikle, devletin laik olduğu hükmü Anayasamızda yer aldı. Bu prensip daha sonra yapılan 1961 ve 1982 anayasalarında da muhafaza edildi.

Çetinoğlu: Sehiv secdesi nedir, nasıl yapılır?

Derinkuyu: Sehiv secdesi, namazda yanılma, unutma veya dalgınlık gibi durumlar yüzünden namazın sonunda yapılan secdedir. Namazda, unutarak bir rüknüngeciktirilmesi, tekrarlanması, öne alınması veya bir vacibin terk edilmesi, geciktirilmesi veya değiştirilmesi hâlinde noksanlığın telafi edilmesi için sehiv secdesi yapılması vaciptir

Sehiv secdesi şöyle yapılır: Namazın son oturuşunda tahiyât okunarak sağ tarafa selâm verilir ve hiç ara vermeksizin, tekbir getirilerek secdeye varılır. Burada üç kere ‘Sübhâne rabbiye’l-â’lâ’ denilir. Sora tekbir getirilerek oturulur, tekrar ‘Allahü ekber’ denilerek ikinci defa secdeye varılır ve üç kere ‘Sübhâne rabbiye’l-â’lâ’ denilir ve ‘Allahü ekber’ denilerek oturulur. Bu oturuşta, ‘Ettehiyyâtü, Allahümme salli, Allahüme bârik ve Rabbenâ âtinâ…’ zikir ve duâları okunarak önce sağa, sonra sola selâm verilir. Sehiv secdesine gitmeden önceki oturuşta da salli-bârik  ve diğer duâları okumak caizdir. Sehiv secdesinin, her iki tarafa selâm verdikten sonra yapılabileceği görüşünde olanlar bulunmakla beraber; ekseriyet sâdece sağ tarafa selâm verdikten sonra yapılmasını tercih etmektedir.

Cemaatle kılman namazlarda cemaatin yanlışlıkla dağılmaması için yalnız sağ tarafa selâm verdikten sonra sehiv secdesi yapılması daha faziletlidir ve ihtiyata uygundur.

Çetinoğlu: Vahdet-i Vücut ve Vahdet-i Şuhud Ne Demek?

Derinkuyu: Vahdet-i Vücut, her şeyin kaynağının ve özünün Allah olduğuna inanmaktır. Bu inancı benimseyen dervişlere göre yalnızca Allah’ın varlığı hakîkattir. Diğer her şey, fânidir. Tevhit inancından yola çıkarak oluşturulan Vahdet-i Vücut’un temelinde ‘Allah Birdir ve Her Şey O’dur’ görüşü yatar.

Vahdet-i Şuhud ise Her Şey O’dur inancını reddeder. Bu inanca göre, tıpkı güneşin ışınlarını bütün dünyâya ulaştırması gibi Her Şey Ondan Gelir.