25.5 C
Kocaeli
Cumartesi, Ekim 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 169

Merhamet Üzerine

Merhamet, sözlüklerde: “Acıma duygusu.” “Bir kimsenin veya bir başka canlının karşılaştığı kötü durumdan dolayı duyulan üzüntü, acıma.” “Birinin (veya başka bir canlının) içinde bulunduğu acılı durumuna üzülerek, acısını giderip yerine sevinç ve iyiliği getirmeye çalışmaya veya böyle yapmayı istemeye neden olan duygu.” Olarak tanımlanmaktadır.

Öğretmenliğimin ilk yıllarıydı. Yaya olarak komşu köydeki öğretmen arkadaşımı ziyarete gidiyordum. Köye yaklaştığımda çayırlıkta birkaç erkek çocuğun yerde bir şeye ayakları ile vurarak, birbirleri ile paslaştıklarına rastlamıştım. Önce oynadıkları şeyin top olduğunu sandım. Biraz yaklaştığımda hayretten dilim tutuldu.

Canlı bir kaplumbağayı top gibi tekmeliyorlardı. Zavallı hayvan kan revan içindeydi. Üzüntü ile müdahale ederek bir sürü nasihatte bulundum. Fakat çocuklara kızamadım, bir eğitimci olarak bu öğrencilere merhameti tattıramadığımız için kendime kızarak serzenişte bulundum.

Biz yıllarca çocuklarımıza “sınav aşkı adına” bilgi yükleme yarışına girdik. Öğretimle meşgul olurken, eğitimi ıskaladık maalesef.

“İyi insan” yetiştirmeyi öteleyerek, kaliteli meslek sahipleri yetiştirmeye odaklandık. Böylelikle daha çok bilen, fakat insanlık gereği, beklenilen insani davranışlarda bulunamayan bir nesil yetiştirdik.

Mayamızda var olan; “sevgi, saygı, merhamet, hoşgörü, şefkat, duygulanma, nazik olma, , affetme, ötelememe vb.” sözcükleri karakterimize yansıtamadık. Bu güzelim duygular hayatımızdan sessiz sedasız göç ettiler. Çünkü önemsemediğimiz için bizlere kırıldılar küstüler.

Basında; “oğlunu, eşini, babasını öldüren, bankamatikten parasını çeken yaşlıları dolandıran, çantasını kapmak uğruna bir bayanı kaldırımlarda sürükleyen vb.” haberleri gördükçe gözlerim buğulanıyor.

 Sahi bize neler oldu? Neden bu kadar gaddarlaştık? Kuşlara binaların duvarlarında yuva yapan, hayvanlara koruma vakıfları kuran, aç kalmasınlar diye yaban hayvanlarına sistemli yiyecek bırakan bir neslin evlatları, merhametsiz, bencil ve gaddar olamaz, olmamalıdır.

  Durmadan zihnimize bilgi yüklemekle, uğraşırken,  “estetiği, edebi, kendini bilmeyi, paylaşmayı, vefayı, doğru ve dürüstlüğü, adaleti, yardımlaşmayı”, yani kısacası “insanlığı” zihnimizden ayıkladık.

 Geriye; kaba, duygusuz, anlamsız robottan farksız bedenler kaldı. Kendimizden daha varlıklılarla mal toplama hırsına kapıldık. Var olana şükrederek muhtaçları düşünmek aklımıza gelmedi.

Hatta yeri geldiğinde, “kardeşim fakir düşkün kalmamış, hani nerede” gibilerden klişe laflarla “nefsimize teselli vererek”, etrafımızı görmezden geldik. Asansörlerde komşumuza “merhaba” demekten kaçındık. Kalabalıklar içinde gittikçe yalnızlaştık. Bedava olan bir tebessümü birbirimize sunmaktan çekinir olduk.

Sonra da insani hasletlerden yoksun olan bedeni, en pahalı elbiselerle, zihnimizi de şaşırtıcı fakat gereksiz bilgilerle donatırsak daha çekici, saygın  ve orijinal oluruz sandık.

Fakat bunu da başaramadık, çünkü ruhumuza güzellikler bahşeden, insan olmamızın “olmazsa olmazları” yoktu.

Bu yüzden çok bildiğini sanan, övünmeyi kendine paye atfeden, bazen burnu havada, somurtkan, kaba ve rüküş bireylere dönüştük.

Mütevazı, alçakgönüllü, güler yüzlü, merhametli, nazik, vefalı, sade ve doğal tavırlarımız kayboldu. Bunun yerine, güzelim hasletlerin karşıtları yüreğimizi sarmaladı. Acımasız ve bencil duyguların elinde esir olduk.

Böyle olunca; “şiddet ve kötülük, topluma hızla yayılmaya başladı. Maskeli baloya gider gibi, sahte gülümsemelere büründük. Gösterişte sergilediğimiz sevecenliğimizi kalbimize yerleştiremediğimizden, yalnız kaldığımızda, kötü ve çirkin duygularımıza geri döndük.

Bu kez insanlık, kendinde bulamadığı bu hasletleri, hayvanlara öğretmeye, onlardan gördüğü sadakatle teselli bulmaya başladı. “İnsanları tanıdıkça hayvanları daha çok seviyorum.” Söylemi dillerde dolaşmaya başladı.

 Oysa bir zamanlar öz benliğimiz olan davranışları, hep birlikte insanca yaşamaktaydık. Hem de doğayla iç içe, tüm canlılarla barışık bir halde. Kirletmeden ve kirlenmeden… Duru, doğal ve mutlu olarak…

Sevgiyle kalın…

Mûsıkî Dalında (Emekli) Öğretim Üyesi Dr. Göktan Ay Beyefendi ile Müzisyenler ve Müzik Hakkında Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Emekliliğin başlangıcında yeni hayata intibak problemi yaşayanlar olabiliyor. Yeni emeklisiniz yaşadığınız ruh hâlini anlatır mısınız?

Dr. Göktan Ay: Evet bunu hep duyardım. Ancak, ben de böyle bir durum olmadı. Çünkü Mayıs 2024 içinde hazırladığımız Gelecek Sahnede (Bil Kolejleri), Halk Dansları Festivali (Mektebim Koleji), Yüzyılın Şarkıları (Girne Koleji) projelerini hazırlamıştık. Salon tahsisleri, sanatkâr ayarlamaları (Demet Sağıroğlu, Metin Özülkü, Reyhan Karaca ve dostum, radyo programcısı Michael Kuyucu’ya teşekkürler), basın tanıtımları vb. derken 28 Mayıs sabahı İstanbul’da işlerim bitti. Ama emekli olduğum için İTÜ Lojmanını boşaltmam gerekiyordu. 03 Haziran’da da taşınma işlemini yaptık ve ben Manavgat’a geçtim. Dünya varmış…

Ancak, bir Devlet Sanatkârı Emeklisi olarak, iktidara kırgınız. Çalışırken verilen ikramiye ve teşvikler maaşa katılmadığı için, emeklilikte ikramiye ve maaş çok (%40) düşüyor. Belli bir standardı yakalayan sanatkârlar şu anda emekli maaşı olarak 27-28.000 TL alıyor. Oysa TRT bunu yıllar önce yapmış sanatkârlarını korumuş ve daha yüksek emekli maaşı almalarını sağlamıştı.

Koskoca Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın, ‘yıllarca üzerinde çalışıyoruz, inşallah ocak da devreye girecek vb.’ söylemleri hep havada kaldı. AMA YİNE DE GEÇ DEĞİL. Birçok AK Partili Kültür Bakanından daha başarılı işler yapan Sn. M.N.Ersoy’un sorunu kısa zamanda çözmesini ve bu mağduriyeti gidermesini bekliyoruz.

Yaz tatilinde dinleneceğim. Bazı teklifler var, onları değerlendireceğim. Sağlığım elverdiği sürece kültür-sanat-müzik-akademi-eğitim vb. alanlarda iyi iş yapanları tebrik etmeye/desteklemeye, haksızlıklarla mücâdeleye ve üretmeye devam edeceğim.

Çetinoğlu: Problem yaşayanlara tavsiyeleriniz nelerdir?

Dr. Ay: Emeklilik de en büyük problem, çalışırken alınan maaşların %40-60 oranında düşmesi. Hayat emekliler için ucuzlamıyor. Ekmek 10 TL ise emekliye 5 TL’ye verilmiyor. Bakanlık Devlet Sanatkârı’nın ikrâmiyeleri yıllarca söz verilmesine rağmen maaşa katılmaması sebebiyle emekli maaşının 27-28 bin TL olması ülkemizin ayıbı değil mi? Torunlarını sevecek, bayramlarda hediye alacak vb. emekliler tam aksine çocuklarından destek almak zorunda kalıyor. Emeklilikten sonra çalışmak zorunda kalınması ise çok acı…Yabancılar, valiz elde seyahat ediyorlar.

Bunlar maalesef ÜLKENİN GERÇEĞİ İSE (Ak Parti 22 yılda bu konuda reform yapamadı) ONA GÖRE TUTUM ALMAK GEREK. Meselâ İstanbul gibi büyük şehirleri terk etmek, memlekete veya daha sâkin bir yere yerleşmek düşünülebilir. Ekonomiyi daha ön plâna almak şart. Mümkünse çok yormayan ama zihnî ve hareket kabiliyetini kaybetmemek için çalışmak veya bâzı illerde (mesela Antalya) emekli kahveleri var, orada buluşmak, gazete okumak, gündemden kopmamak, müzik-spor derneklerine gitmek, toplum gönüllüleri dernek ve vakıflarında görev almak vb. düşünülebilir. Bu konuda çok fazla site var, bakılabilir: https://heryasta.org/heryasta/aktif-emekliler-emeklilik-hayatini-anlatiyor/

Çetinoğlu: Emeklilik hayatının devamı için program hazırladınız mı? Neler yapmayı düşünüyorsunuz?

Dr. Ay: Ülkemizde olanları tâkip etmeye, sosyal medya paylaşımları yapmaya, projeler hazırlamaya vb. devam edeceğim. Vakıf Ünniversitesi Konservatuvarlarından teklifler var, ama idâreci olmak istemiyorum. Belki kabul ederlerse 1-2 gün gidebilirim. Biraz önce dediğim gibi şu anda kapalıyım, çünkü çok yoruldum. Hayat kısa.

Çetinoğlu: Ülkemizde müzik eğitimine geniş bir açıdan bakma ve görme imkânınız oldu. Tespitlerinizi açıklamak ister misiniz?

Göktan Ay: Müzik özel bir alandır, yetenek ister. Bu uluslararası bir kabuldür. Her ‘Okul Öncesi Eğitimi’ alan kişinin ‘müzik yeteneği’ olmak mecburiyetinde değildir. İki yarıyıl, haftada bir saat ‘müzik eğitimi’ dersi almakla, bu açık giderilemez. Son söz: Okul Öncesi Eğitimi mezunları, müzik alanı eğitim almadıkları için mecburiyet olmadıkça müzik derslerine girmemelidir. Okulöncesinde müzik derslerine de branş öğretmenleri girmelidir.

Kurumlarımızda devam eden, çoksesli müzik-Türk müziği savaşının da 2024 Türkiye’sinde sona erdirilmesi şarttır. Hiç kimse; gençlerin istediği alanda müzik eğitimi almasına, istediği çalgıyı çalmasına engel olmamalıdır. Eğitim, kişinin hakkıdır. Müzik eğitimi kısıtlanmamalıdır. Müzik Eğitimi ABD’de; ‘müfredatlar/içerikler değişerek, çok sesli müzik yanında, Türk müziği eğitimi ve çalgıları eğitime açılarak, Blok Flüt eğitimden çıkarılarak’ yapılacak bir çalışma ile ülke müzik eğitimi rahat bir nefes alacaktır.

1800’e yaklaşan yazılarımda eğitim-kültür-müzik alanlarında olumlu işleri tebrik ettim, mahzurlu gördüklerimi çözüm göstererek yazdım. MEB Şuralarına katıldım, ama uygulandığını görmedim. Son örnek Sn. Mahmut Özer’in yaptığı ve MEB Şura sonuçlarını uygulayamadan Bakanlık’tan alındığı ve Sn. Yusuf Tekin ile 9. defa değiştirilen ve yoğun eleştiri alan eğitim sistemidir.

1/ 30 yıl düzenli sempozyum yaptım, yüzlercesine katıldım, ama çoğunun sâdece unvan almada kullanıldığını, idâreciler veya alandaki arkadaşlar tarafından okunmadığını,

2/ Her kişinin kendini ödül almaya lâyık gördüğünü, ‘benlik’ duygusunun müzik alanında çok yoğun olduğunu, yazdığı kitabın ‘alanında tek olduğunu’ söyleyebildiğini ama satışta olmadığını, 30 yıl, alanında özgün ve tek olan İstanbul Türk Müziği Festivali’ni yaptım. Prensip olarak ödüllerde, misâfir solistlerde, koro şeflerinde Türk Müziği Devlet Konservatuvarı (TMDK) mezunu olmayı ön planda tuttum. Ancak; İstanbul Teknik Üniversitesi TMDK’da görevli (çalgıcı/şarkıcı/koro şefi) olanlar dışında, idârecilerin ve akademisyenlerin ‘bu hoca ne yapıyor?’ diye merak etmediğini, etkinlikleri izlemediğini, desteklemediğini,

(Bu arada Festivale destek veren; Kültür ve Turizm Bakanlığı TRT ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi başta olmak üzere İstanbul İlçe Belediye Başkanları’na, Müzik Vakıf/Dernekleri Başkanlarına, Yönetim Kurullarına çok teşekkür ediyorum.)

3/ Sosyal medyada eğitim-kültür-müzik alanında yazdığım/yazılan, attığım/atılan tweetlere müzik-sanat-kültür insanlarının ilgisiz olduğunu beğenmekten imtina ettiklerini,

4/ Müzik alanında çalışmalarını görmediğimiz, yayımlanmış eseri olmayan kişilerin Doç./Prof. olduğunu,

5/ Konservatuvar, Eğitim Fakültesi Güzel Sanatlar Eğitimi Bölümü Müzik Eğitimi Ana Bilim Dalı, Güzel Sanatlar Fakültesi Müzik Bölümü lisans mezunu olmayanların, yönetmeliklere aykırı olarak (Müzik dışında örnek yoktur) Müzik alanında Doktora yaparak, Müzik Kurumlarında akademisyen olduğunu,

6/ Bir sanatkârın diğer arkadaşının konserine gitmediğini gördüm.

Gördüm ama kırmadan, hak yemeden, hakkımı yedirmeden 42 yılı doldurdum. Sanıyorum Konservatuarda en çok uyarıcı/yanlışı dillendirici vb. dilekçe veren bir akademisyen oldum.

Çetinoğlu: Mûsıkînin insan hayatındaki yeri hakkındaki görüşlerinizi lütfeder misiniz?

Dr. Ay: Müzik, insanlar arasında güçlü bir bağ kurmanın ve iletişim kurmanın önemli bir aracıdır. Her kültürde müzik, toplulukların bir araya gelmesini, dans etmesini ve türkü/şarkı söylemesini sağlar. Böylece insanlar arasında duygu bağları oluşturur ve sosyal dayanışmayı artırır. Ritimler ve ezgiler beyindeki alfa dalgalarını uyarır ve kişiyi sâkinleştirir, gevşetir. Müzik, matematikle alâkalı düşünceyi güçlendirir ve öğrenme, dinleme gibi fonksiyonlara yardımcı olur! İnsanın ruhunu sâkinleştirir, onu hür ve bağımsız kılar. Düzenli/kaliteli müzik, kalp atış hızını düşürerek vücudu sâkinleştirir. Ayrıca müziğe odaklanmak, stresi azaltır ve zihni sâkinleştirir. Müzik, stresli durumlarla başa çıkma becerisini artırır ve rahatlama hissi sağlar. ‘Müzik ruhun gıdası’ sözü yanlıştır, çünkü ‘ruh, müziğin gıdasıdır.’ Târihimizde müziğin; hastalıkların iyileşmesine yardımcı olduğunu, tedaâvide kullanıldığını, kalp rahatsızlıklarının da tedâvi sürecini hızlandırabildiğini biliyoruz. Severek izlediğimiz tiyatro, film, dokümanter ve benzeri yapımlar müzikle örülerek insanların görüşüne sunulmaktadır. Daha ne olsun; Her yerde Müzik, her şeyde Müzik!

Bestesi ve güftesi Yesari Asım Arsoy’ a ait olan ‘Ömrüm seni sevmekle nihâyet bulacaktır isimli hüzzam eserin sözleri, sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed için yazılmış. Eseri dinlerken duyulan hazzın boşuna olmadığı anlaşılıyor. Ancak, günümüzde bu gerçek bilinmiyor.

Bestekâr, yorumcu, rahmetli Alâeddin Yavaşca hocamız; ‘Ben Kilisliyim. Dedem hâfızdı. Bahçemizde Kur’ân okumaya başladığında etraftan bülbüllerin gelip dinlediğini bizzat görmüşümdür. Fakat dedemin ölümünden uzun bir müddet sonra, memleketime gittiğimde baktım ki, ağaçlar kurumuş, evimiz çökmüştü, kuşlar da gelmez olmuştu’ diyor. ‘Artık bu solan bahçede bülbüllere yer yok’ isimli eserini bunun üzerine bestelediğini ifâde ederdi…

Türk sanat-halk müziğinde anlam yüklü çok eser var… Şu sözü de buraya bırakalım; ‘Mûsıkî âlimin ilmini, âşıkın aşkını, fasıkın fıskını* artırır’

*fısk: Âyetleri yalanlamak, ikiyüzlülük, Allah’a ortak koşmak, günah işlemek

Çetinoğlu: Tespitlerinize göre insanlarımızın bu durumu kavrayıp değerlendirdiklerini söyleyebilir misiniz?

Dr. Ay: İktidarın en başarısız olduğu alan maalesef Eğitim, Kültür ve Sanat oldu. Yılda bir defa ödül vermekle iş çözülmüyor. 9 defa MEB Bakanı ve sistem değişti. Kültür ve Turizm Bakanlıkları birleştirildi, 7 Bakan değişti, ama sinerji yaratılamadı. Çünkü biri değerleri derlemek/saklamak/arşivlemek/ korumakla görevli, birisi sergilemek/pazarlamak/satmak/para kazanmak üzerine kurulmuş. Zaten Sn. Erdoğan’ın Bakan olarak atadığı; Ömer Çelik, Mahir Ünal, Mustafa Destici v.b. kişiler kültür-sanat alanı insanı değildi. O sebeple yeni dönemde (Türkiye Yüzyılı) mutlaka bu ülkede; KÜLTÜR BAKANLIĞI, YÜKSEKÖĞRETİM BAKANLIĞI VE MEB MÜZİK GÜZEL SANATLAR VE SPOR GENEL MÜDÜRLÜĞÜ ihdas edilmelidir. Çok yazıyorum ama ümitsiz olduğumu belirtmek isterim. Çünkü ülkede kültür-sanat hayatın bir parçası olarak değil, maalesef eğlence olarak görülüyor. Kültür Yolu Festivali’nde bile sürekli kendi müziğimiz yerine Pop Müziği Yorumcularına yer verilmesi bunun bir ispatıdır.

Müzik Vakıf/Dernekler olmasa Türk Sanat Müziği ve Türk Halk Müziği ortada kalacak gibi. Konservatuvarlar (sayı 53 oldu) hâlâ kendi kabuğunu kıramadı. Kendi içlerinde yaptıkları konserler ile iş yaptıklarını sanıyorlar. Millî/Milletlerarası Festivallerde yer almayan Müzik Kurumu kendini ispat edememiş, ağırlığını koyamamış demektir.

Ülkemizde iki türlü konservatuar vardır. Bazıları Devlet Konservatuarı’dır ki, Türk müziğini kapıdan içeri sokmaz, bazıları da Türk Mûsıkîsi/Müziği Devlet Konservatuarı (TMDK) veya Devlet Türk Mûsıkîsi/Müziği Konservatuarı (DTMK)’dır ki, çok sesli ve Türk müziğini birlikte öğretir. Batı müziği eğitimi veren Devlet Konservatuarı’ndan yetişen öğretmen, Türk müziği hakkında bilgi sâhibi ol(a)madığından, dersler de yeterli olamamakta, müfredata konulan; Türk müziği bilgilerini, makamlarını, çalgılarını v.b. öğretememektedir. Buna karşılık TMDK/DTMK mezunları, öğrencilere daha yakın olmakta, çoksesli müzik yanında, onların; dilinden, âşığından,

bestekârından, türkülerinden de ve benzerlerinden bahsederek/örnekler vererek ‘ortak bilinçlenmeyi’ devam ettirmektedirler. Kısaca; bugün, konservatuar mezunlarına yasak getirseniz, müzik eğitimi tamâmiyle aksayacaktır. Demek ki, önce; konservatuarlar arasındaki bu zıtlığı gidermek, ‘topluma yararlı’ ve ‘sanatkâr yetiştirir’ hâle getirmek lâzım. İyi olmayan öğrenci bir üst sınıfa geçmemelidir. Ders geçme notu 50 dahi olsa, o elli, 70 değerinde olmalıdır. Eğer konservatuarlarda ‘sanatkar yetiştirmek’ tek kriter/seçenek olacaksa; o zaman yapılanmada yeniliklere gitmek, programları yenilemek gerekmektedir.

Çetinoğlu: Türk mûsıkîsi ile meşgul olanlar, umumiyetle sâkin, kavgadan uzak, anlayışlı, nâzik, centilmen, duygulu, merhametli insanlar… Mûsıkînin insan karakterine tesiri midir, yoksa bu özelliklere sâhip olanlar mı mûsıkîye yöneliyor?

Dr Ay: Elbette, yukarda müziğin insan üzerindeki etkisinin getirdiği yetkinlikler. Bir kişinin kendi içinde sâkin olması iyidir de eğitim aldıkça çok değişecektir. Ben İTÜ TMDK’da öğrenciliğinde sessiz, ışık vermeyen öğrencilerimizin şu anda en popüler isimler olduğunu görüyorum. Bazıları zâten çılgın ve afacandı, popüler oldular yine öyleler.

Ayrıca tasavvuf müziğiyle meşgul olan, ney üfleyen kişilerde bu sâkinliğin, derinliğin, merhametin vb. çok fazla olduğunu düşünürüm. İkinci olarak âşıkların deyişlerinden ilham alan THM yorumcularının da bu sözlere, aşıklara vb. uygun yaşadıklarını söyleyebilirim. TSM yorumcuları da müzikte her zaman ast solist olmaları ile bu müziğin ağır, sâkin, centilmen olmasını sağlamışlardır.

Türk müziğinde; güzel Türkçe, diksiyon*, ağız*-lehçe*, üslup*, tavır*, prozodi* hatalarını giderici okuyuş, doğru sunuş vb. çok önemlidir.

*diksiyon: Seslerin, kelimelerin, vurguların, mânâ ve duraklarının hakkını vererek söyleme biçimi.

*ağız: Alt lehçe; aynı standart dilin birleştirdiği lehçe içinde birbirine benzeyen konuşma biçimlerinin ve birey dillerinin toplamı.

*lehçe: ‘Diyalekt’ olarak da ifâde edilir. Bir dilin belli bir coğrafî bölgedeki insanlar tarafından konuşulan çeşididir. Lehçe sözcüğü Türkçeye Arapçadan geçmiştir.

*üslup: Deyiş, söyleyiş biçimi, tarz.

*tavır: Bir eserin, solistin kendi kişiliğine/üslubuna bağlı kalarak kendisine has sunuş biçimi.

*prozodi: Müziğin sözlere, sözlerin nağmelere, çeşitli vasıtalarla uygulanmasına ve her ikisinin de beste diksiyonu, mânâ ve âhenk bakımından başarılı bir şekilde kaynaşmasıdır.

Çetinoğlu: Gazetelerin üçüncü sayfalarında umumiyetle, âile içi veya toplumun diğer kesimlerindeki insanların yaralama, öldürme haberleri yer alıyor. Bu sayfalarda müzisyenlerin ismine rastlanmıyor. Bu çok önemli olguyu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Dr. Ay: Bu olaylar tamamen cehâlet ve bilinçsizlikten. Millet psikolojik rahatsızlık geçiriyor, cinnet hâli yaygın. Problemler, meseleler şiddetle çözülmüyor. Evlilik gibi ayrılık da bir sonuç. Hâlâ eski eşi tâkip etmek, yaralamak, öldürmek hasta insan hâlidir. Sahneye alkol almadan çıkmak mucize gibi. DJ’lerin çoğu alkol bağımlısı olmuş. Müzisyenlerimizde alkol vb. alışkanlığı çok fazla. Müzisyenlerden gelen haberlerde çoğunlukla içkinin tesiri ile istediği şarkıyı söylemeyen veya bilmeyen yorumcuya yapılan çirkin saldırılar medyada yansıdı. Pandemi zâten en çok müzisyen arkadaşlarımızı vurdu, çoğu çalgılarını sattı. Müzisyen arkadaşlarla birliktelikler, ayrılmalar maalesef sık yaşanıyor. Ama çok şükür intikam/intihar aşamasına gelinmiyor.

Çetinoğlu: Kimin olduğunu tespit edemediğim bir beyit:

Mûsıkî hikmete dâir fendir Bilene bilmeyene rûşendir

Yorumlar mısınız?

Dr. Ay: Anlamlı ve güzel bir söz. Müziğin ‘beşikten mezara kadar insan hayatının her döneminde varlığını gösterdiğini ve türkülere-şarkılarla dile getirildiğini biliyoruz. Sâyenizde yeni öğrendiğim bu sözü araştırdım; Erzurumlu İsmail Hakkı Efendi: “Musıki hikmete dair fendir / Bilene bilmeyene ruşendir / Nice esrarı var idrak edecek / Yer gelür sineleri çak edecek.’ mısralarıyla müziğin bir hakikat olduğunu fen gibi ‘kurallı ve elle tutulabildiğini’ ifâde etmiş.

Hammamizade İsmail Dede Efendi’nin özel meşk defterine, ‘Musıki ahlak-ı beşeri tasfiye eden bir ilm-i şeriftir.’ diye yazdığı kaynaklarda belirtiliyor…

Rahmetli, Bekir Sıtkı Sezgin ise; ‘Musıki bir nimettir, Hüsn-i istimal gerekir’ demiştir.

Rahmetli Ömer Tuğrul İnançer: ‘Sen’den eserdir’ diye bir güzeli sevmek, yaratılmışların hepsinde yaratanı görmek meselesidir. Her nakışta nakkaşı görebilme meselesidir. O, ‘benim’ diyen tasavvufla meşgul olmuş kişilerin, erbabı diyemeyeceğim, ehli diyemeyeceğim, meşgul olmuş kişilerin anlayamayacağı bir meseledir, ki tevhid meselesidir bu. Nakışta nakkaşı bulabilmek, yaratılmışta yaratanı bulabilmek meselesidir. Ve bulduğun zamanda sevmeye zâten mahkûm olursun, en güzel O çünkü. yegâne sevilmeye layık O. O zaman ‘Severim her güzeli senden eserdir diyerek’ kemâle erer. Bu mânâda düşünen kişi bu şarkıyı ayağa kalkıp, ceketini ilikleyip öyle dinler. Şarkı diye tahfif etmez*.’ Sözlerini de not edelim.

*Tahfif etmek: Okunduğunda veya üzerinde düşünüldüğünde Allahü teâlânın korumasına kavuşmaya vesîle olan âyet-i kerîmeler. Kısaca müzik; insanlığın ahlâkını düzelten, hikmete dâir bir ilimdir. O sebeple bâzı üniversitelerimizde müzik alanı Sosyal Bilimler Enstitüsünde, bazılarında Fen Bilimleri Enstitüsünde yer almaktadır. Fizik-aritmetik-ses bilgisi-akustik vb. müziğin ses sistemini ortaya koymaya yarar. Önce sistem mi? Yoksa eserler mi? sorusunun cevabı, ‘eserler’ olarak karşımıza çıkar.

Çetinoğlu: İlginiz ve zahmetleriniz için teşekkür eder, sağlıklı ve huzurlu günler dilerim.

Muhabbet ve selâm ile…

Dr. Ay: İlk emeklilik düşüncelerimi ifâde etmeme imkân verdiğiniz için teşekkür ederim.

Dr. Öğretim Üyesi GÖKTAN AY: İTÜ Türk Musikisi Devlet Konservatuarı Sanatkâr Öğretim Üyesi, Yazar, İletişim Dr., Folklor Araştırmacısıdır. 1957 yılında Artvin-Ardanuç’da doğdu. İlk, orta, lise tahsilini babasının öğretmenliği sebebiyle Tokat’ta yaptı. 1974’de Kültür Bakanlığı Halk Dansları Eğitim Merkezi’nde göreve başladı. Aynı zamanda Gazi Üniversitesi, Eğitim Fakültesi Müzik Bölümüne devam etti. 1975’te İstanbul Türk Musikisi Devlet Konservatuarı’nın kurulması ile Temel Bilimler Bölümü’nün imtihanını kazandı, Konservatuarın ilk öğrencilerinden ve mezunlarından oldu. 1979’da ilim imtihanlarını vererek ‘asistan’ olarak göreve başladı. 1982’de çıkarılan Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) Kanunu ile Konservatuarın İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Rektörlüğü’ne bağlanması ile ‘Okutman’, 1985’te Üniversitelerarası Kurul’ca yapılan ‘yabancı dil imtihanlarını vererek ‘Sanatkâr Öğretim Elemanı’, 1987’de ‘Yardımcı Doçent’ unvanlarını alarak ‘Sanatkâr Öğretim Üyesi’ oldu. 1988’de devam etmekte olduğu İ.Ü. İletişim Fakültesi Radyo-TV yüksek lisans ve doktora programlarını tamamlayarak ‘Dr.’ Unvanını aldı. Konservatuarda Türk Halk Oyunları (T.H.O.) Bölüm Başkan Yardımcısı, T.H.O. Bölümü A.S.D. Başkanı, Çalgı Eğitimi Bölüm Başkan Yardımcısı, Konservatuar Yönetim Kurulu Üyeliği, Konservatuar Müdür Yardımcılığı, Konservatuar Müdürü Projeler Danışmanı görevlerinde bulundu. Türk kültürünü tanıtmak ve geliştirmek maksadı ile çok sayıda toplantılar düzenledi, sempozyumlara katıldı, Danışma ve İlim Kurulları’nda yer alarak destek verdi. Başta Boğaziçi Üniversitesi olmak üzere çeşitli üniversitelerde Türk Halk Müziği toplulukları kurdu, yönetti, konserler verdi. İ.T.Ü Türk Mûsikîsi Devlet Konservatuvarı Mezunlar Derneği’ni kurdu (1989), Başkanlığını uzun süre devam ettirdi, Genel Kurul kararı ile ‘Şeref Başkan oldu.

Konservatuvarda; lisans, yüksek lisans ve sanatta yeterlikte önemli tezlere danışmanlık yaptı. Üniversiteler Kanunu’nun gözden geçirilmesinde ‘rapörtör’ olarak görev aldı. Millî Eğitim Bakanlığı Şuralarında ‘kültür-sanat alanında’ çağrılan isim oldu. Türk Müziği Dernek ve Vakıfları Dayanışma Konseyi’ni (Müzdak/1993) kurdu. Ülkenin, alanında tek ve özgün festivali olan ‘İstanbul Türk Müziği Festivali’ni, her yıl kaliteden vazgeçmeden (30. yıldadır) devam ettirerek, klasik hâle getirdi. Konserleri T.R.T. ekranlarından, bildirileri Kültür Bakanlığı’ndan yayınlayarak ülke çapında yaygınlığı sağladı. Müziğin ve Konservatuvarların Batı – Türk diye ayrılmalarının yanlış olduğunu ısrarla belirterek, ‘Millî Devlet Konservatuvarı’ yapılanma modelini hazırladı ve Y.Ö.K.’e sundu. Kanal 6’da canlı, T.R.T İstanbul Radyosu’nda açıklamalı programlar hazırladı, T.R.T. İstanbul Televizyonu ve özel kanallarda programlara misâfir oldu, akademik destek sağladı. Türk Musıkisi Vakfı Mütevelli Üyesi ve Başbakanlık Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü (GSGM) Türk Halk Oyunları Gözlemcisi olup, Başbakanlık Gençlik Hizmetleri Dâiresi Başkanlığı T.H.M.; ‘Danışma Kurulu Üyesi, Kurslar Akademik Danışmanı – Öğretim Üyesi ve Seçici Kurul Üyesi’ olarak fahri görevler yapmaktadır. Folklora Giriş (1990) ve Folklor (Halkbilim) – (1999), Müzik’te Yanlış Bilinen Doğrular – (2020), Türkiye’de Müzik Eğitimi ve Müzik Kurumlarımız – (2020) adlı kitapları yayınlandı.

28 Haziran Kara Kuvvetleri Günü 2233 Yaşında

Tarihi kahramanlıklarla ve nice zaferlerle dolu Kara Kuvvetleri Komutanlığımızın 2233’üncü kuruluş yıl dönümü kutlu olsun.

Kara Kuvvetleri Günü

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) en büyük gücü olan Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nın 2 bin 23ü. kuruluş yıl dönümü kutlanıyor.

“Şanlı tarihimizin şahidi, nice zaferlerimizin mimarı, her zaman asil milletimizin emrinde ve görevinin başında olan Türk Kara Kuvvetleri’mizin 2233’üncü kuruluş yıl dönümü kutlu olsun.”

28 Haziran Kara Kuvvetleri Günü Tarihçesi

Türkiye’de “Türk Kara Ordusu”‘nun kuruluş tarihi, Yeniçeri Ocağının kurulduğu 1363 yılı olarak kabul edilmekteydi. Tarihçi, Hüseyin Nihal Atsız 1963 ve 1973’te Kara ordusunun kuruluş tarihinin Mete Han’ın tahta geçtiği MÖ 209 olması gerektiğini belirtmiştir.

Büyük Hun Devleti’ne âit ilk organize ordunun kuruluş tarihi olan MÖ 209 yılı, Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nın da kuruluş yılı olarak kabul edilmektedir.

28 Haziran 1963’te Türk Ordusu 600. kuruluş yıldönümünü kutladı. O tarihlerde, Türk Kara Kuvvetleri’nin kuruluş tarihi, yeniçeri ordusunun kurulduğu 1363 yılı olarak kabul ediliyordu.

Aynı yıl, Turancılık fikrini savunan Nihal Atsız, bunu eleştirerek Hiung-nu hükümdarı Mete’nin onluk sisteme dayalı bir ordu kurduğu düşünülen tarih olan MÖ 209 yılının “Türk Ordusu”nun da gerçek kuruluş tarihi olduğunu iddia etti.

1968’te Yılmaz Öztuna ise, genelkurmay başkanı Cemal Tural’a bu öneriyi sundu. 1973’te ordunun kuruluşunun 610. yıldönümü kutlanırken Atsız bu iddiayı yeniden öne sürdü.

12 Eylül Darbesi’nden sonra bu iddia benimsendi. Hâlen, MÖ 209, Kara Kuvvetleri Komutanlığının kuruluş yılı olarak kabul edilmektedir.

Cumhuriyet Dönemi Öncesi Türk Kara Kuvvetleri

Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nın temeli, M.Ö. 209 yılında, Büyük Hun İmparatoru Mete Han tarafından atılmıştır.

MÖ 209 yılında Büyük Hun İmparatorluğu Hükümdarı, Mete Han’ın tahta çıkışından sonra kurulan düzenli Türk Kara ordusu, ilk organize ordu özelliğini taşımaktadır.

İlk kez Mete Han’ın kurduğu düzenli Türk kara ordusunda, 10 bin atlıdan oluşan en büyük birliğe, ‘tümen’ adı verilmiştir. Tümenler, on, yüz, bin kişilik bölüklere ayrılarak başlarına tümenbaşı, binbaşı, yüzbaşı ve onbaşı rütbelerine sahip komutanlar görevlendirildi.

Büyük Hun İmparatorluğu Hükümdarı, Mete Han’ın organize ettiği ilk ordu modeli, günümüze kadar uzanan ve hüküm süren Türk devletlerinde de devam etti. Özellikle Göktürkler, Uygurlar, Selçuklular ve Osmanlılar döneminde Türk ordusu, dünyanın sayılı ordularından biri oldu.

Dandanakan Meydan Muharebesi’nde, 1040 yılında, Gaznelileri yenerek, bağımsızlığına kavuşan, 26 Ağustos 1071 Malazgirt Meydan Muharebesi’nde Bizanslıları yenerek, Anadolu’yu yeni Türk yurdu yapan Büyük Selçuklu Devleti’nde Kara Kuvvetleri’nin teşkilat ve eğitimi sağlam esaslara bağlandı.

Büyük Selçuklu Devleti’nden sonra Anadolu Selçuklu Devleti de mükemmel ordular meydana getirdi. 1299 yılında kurulan Osmanlı İmparatorluğu hızla büyüyüp, güçlenirken, bu güçlenmeye paralel olarak 1363’ten itibaren Anadolu dışına çıkan Osmanlı orduları; batıda Sırpsındığı, Kosova, Niğbolu, Varna, İstanbul’un Fethi ve Mohaç; doğuda Çaldıran, Mercidabık ve Ridaniye muharebelerinde büyük zaferler elde etti.

Osmanlı Devleti ilk teşkilatlı ordu

Osmanlı Devletinde ilk teşkilatlı ordunun ortaya çıkışı Sultan I. Murat zamanında oldu. Tarihte ilk süvarili ordu olma niteliğini taşıyan Osmanlı ordusu, önceleri yalnızca atlı akıncılardan oluşurken, daha sonra yaya birliklerin de katılmasıyla ‘Yeniçeri Ocağı’ adı altında sürekli yapıya dönüştürüldü. ‘Yeniçeri Ocağı’, imparatorluğun yükseliş dönemlerinde elde edilen zaferlerde de önemli rol oynadı.

İkinci Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte ordu teşkilatında yeni düzenlemeler yapılarak, silah ve malzeme miktarı artırıldı. Ancak daha sonra Trablusgarp ve Balkan Savaşları nedeniyle ordudaki gelişmeler sekteye uğradı. Bunun hemen arkasından 1. Dünya Savaşı’na giren Türk ordusu, Galiçya’dan Yemen’e ve Kafkaslar’a kadar uzanan cephelerde kısmi başarılar kazanırken, Çanakkale Zaferi’yle birlikte adını tarihe altın harflerle yazdırdı.

Cumhuriyet Dönemi Türk Kara Kuvvetleri

Türk Kara Kuvvetleri, Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde kazanılan Kurtuluş Savaşı’nda sonra Cumhuriyet döneminin başında 2’şer 9 kolordu ve 3 süvari tümeninden oluşan 1., 2. ve 3. Ordu müfettişliği halinde teşkilatlandırıldı. Ordu Komutanlıkları 1 Temmuz 1949’da kurulan Kara Kuvvetleri komutanlığına bağlandılar.

1923 ve 1939 yılları arasında, ordunun tüm giyecek ve diğer levazım ihtiyaçları ile Silahlı Kuvvetler’in donatım malzemesi, milli fabrikalarda yapılacak hale geldi.

Kara Kuvvetleri’nin silah ve malzemesinin tamir ve ıslah için Ankara’da askeri fabrikaların temeli atıldı ve faaliyete geçirildi. Lüleburgaz’da, 1934’te ilk tank birliği kuruldu. Kara Harp Okulu ve Harp Akademisi’nde, 1936 yılında yeniden öğrenime başlandı.

Türk Silahlı Kuvvetleri ve Kara Kuvvetleri’nin gelişimi açısından 1939 yılı önemli yıl olmuştur.

II. Dünya Savaşı Dönemi

2’nci Dünya Savaşı döneminde, başta 10 olan kolordu sayısı 15’e çıkarıldı. İkinci Dünya Harbi tehlikesi Türkiye Cumhuriyeti’nin de kapılarını çaldığından, ihtiyaçların seferi kuruluşa göre karşılanması gerekiyordu. Bu maksatla çeşitli safhalarda aşağıdaki faaliyetler gerçekleştirildi.

Kara Kuvvetlerinin seferi duruma geçmesi ve seferde teşkil edilecek tümenlerin kurulmasıyla, 10 olan kolordu sayısı, 15’e çıkarılmıştır.

Paraşüt birlikleri teşkil edilmiştir.

Batı Anadolu’daki birlikler takviye edilmiştir.

Doğu sınırlarımızdaki birliklerimiz takviye edilmiştir.

Doğuda ve batıda iki cephede de yeterli derecede kuvvetli olabilmek için, bütün sınıflar silah altına alınarak, eksik bulunan muhabere ve istihkâm birliklerinin, zırhlı tugayların ve ölçme alaylarının kadroları takviye edilmiştir. Barışta bütçe yetersizliği nedeniyle teşkil edilememiş, ağır makineli tüfek bölükleri, koşulu ve çakılı topçu bataryalar ve nakliye kolları kurulmuştur.

1990 yılında Varşova Paktı’nın çöküşü ve SSCB’nin dağılmasıyla dünyada güç dengeleri altüst oldu ve soğuk savaş dönemi sona erdi. Bu kapsamda; birçok büyük devlet, ordularını küçültüp, sayıca daha az fakat daha etkin ordular oluşturmaya başladı. Bu kapsamda tümen teşkilatı yerine birlikler tugay şeklinde teşkilatlandırıldı ve kolordulara bağlandı. Ayrıca hareket kabiliyeti ve ateş gücünü artırmak amacıyla tugaylar ağırlıklı olarak zırhlı ve mekanize birlikler halinde oluşturuldu.

Türk Kara Kuvvetleri, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin en büyük kuvvetidir. Bünyesinde 4 Ordu, 14 Kolordu, 8 Mekanize Tümen, 11 Zırhlı Tugay, 23 Mekanize Piyade Tugayı, 15 Motorize Piyade Tugayı, 8 Komando Tugayı, 4 İnsani Yardım Tugayı, 5 Topçu Tugayı bulunur. Ayrıca Kıbrıs’ta Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri adı altında yaklaşık bir kolordu seviyesinde yaklaşık 60.000 Personel bulundurmaktadır. Anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti’nin korunması ve kollanması ile ilgili kendisine verilen görevleri yerine getirir. Türk Kara Kuvvetindeki asker (er ve erbaş) sayısının 550.000 üstünde olduğu sanılmaktadır.

Gelişen teknolojiyle birlikte her geçen büyüyen Kara Kuvvetleri Komutanlığı, özellikle son yıllarda üretilen yerli ve milli savunma araçlarıyla gücüne güç katmıştır.

Türk Kara Kuvvetleri Arması

TKK armasının özellikleri, temsil ettiği değerler ve ifade ettiği semboller

4 adet büyük yıldız; Kara Kuvvetleri Komutanlığının seviyesini,

Bordo zemin üzerine ay yıldız; Türk Milletinin emrinde olunduğunu,

Kılıç ve meşe yaprağı çelenk; Kararlı ve güçlü Kara Kuvvetlerini,

Atatürk Silüeti; En büyük Komutan olan Atatürk’ün Kocatepe’deki sembolünü,

Defneyaprakları; “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” ilkesini,

16 adet küçük yıldız; Tarihte kurulmuş 16 Türk Devletini,

M.Ö. 209 rakamı; Kara Kuvvetlerinin kuruluş yılını temsil eder.

Türk Silahlı Kuvvetleri Kuruluş Tarihi, Türk Kara Kuvvetleri Kuruluş Tarihi

28 Haziran Kara Kuvvetleri Günü 2233 Yaşında – Nukteler

Yanya, Parga, Preveze, İnebahtı, Atina, Selanik, Kavala…

Yanya, Parga, Preveze, İnebahtı, Patras, Atina, Selanik, Kavala gibi şehirleri içine alan turumuz “Yunanistan İncileri” adını taşıyordu. Oysaki bu şehirler 500-520 sene kadar Türk egemenliğinde kalmış topraklardı. 1910’lu yıllarda kaybettiğimiz bu vatan toprakları aynen Anadolu’daki şehirlerimiz Manisa, Antalya, Muğla, İstanbul gibi Türk kokan, Türkçe konuşulan, bayrağımızın dalgalandığı, minarelerinden ezan seslerinin duyulduğu yerlerdi. Yani “Türk İncileri” idi. Oraları gezmek için pasaporta, vizeye ihtiyaç yoktu.

Bayram sonrası 5 günlük bir kültür turuna katılarak bu şehirleri gezdik. Geziye katılanların üçte ikisinden fazlası vize gerektirmeyen yeşil pasaportlu idi. Kalanlar da bir şekilde Şengen vizesi alabilmiş “şanslı” vatandaşlarımızdı.

****

Eski vatan topraklarına pasaport ve vize alarak girebilen biz Türkler, mevcut Türkiye sınırları içindeki vatan topraklarını işgalden ve Türk Milletini esaretten kurtaran Mustafa Kemal Atatürk ve milli mücadele kahramanlarına ne kadar şükran ve minnet duysak azdır. Millî mücadele ile Sevr Antlaşmasını yırtıp atmasaydık şimdi İstanbul, İzmir, Edirne veya Antalya dahil birçok şehrimizde azınlık olarak yaşayacak veya bu şehirlere gitmek için de pasaport veya vize almamız gerekecekti.

Bu gezide aklımdan çıkmayan bir başka husus mevcut vatanımızın da aynı akıbete uğramaması için uyanık olma mecburiyetimizin olması. Fakat Yunanistan’ın son 20 senede işgal ve ilhak ettiği Ege’deki adalarımıza karşı bir milli refleks oluşmadı. On milyondan fazla sığınmacı ile bozulmaya çalışılan demografik yapımız sebebiyle toplumsal bir tepki gösteremiyoruz.  Bunlar endişe verici.

****

Yunanistan’da gezdiğimiz bu şehirlerin hepsinde de Türk izleri elden geldiğince silinmiş. Osmanlı eseri olan camilerin ibadete açık olanını görmedim. Cami olarak muhafaza edilenlerin minareleri kısaltılmış ve çan kulesine çevrilmişti. Bazılarının dış taş duvarları sıvanmış ve bazı duvarlara resimli mozaik kaplama yapılmıştı. Toplantı salonu veya başka maksatlı kullanılan camiler de kapalıydı.

Osmanlı’dan kalan imaret, şifahane, kamu binası, sosyal ve ticari alanlardan da Türk izleri silinmeye çalışılsa da üç nesil öncesi atalarımızın yaşadığına delil teşkil eden bazı eserleri görmek bizi heyecanlandırmaya yetiyordu.

Bunları düşmanca duygular oluşsun diye yazmıyorum. Halklar arasında görünüşte bir sorun yok. Mesela bir restorandaki garson kız Anastasya, İstanbul’dan mübadele ile göçmüş “Türk Dimitri” bize sevgi doluydu. Fakat devlet politikalarının ne olduğunu bilmek ve hazırlıklı olmak gerekir diye düşünüyorum.

**************************

Tarih – Tabiat – Turizm

  • YANYA’da Tepedelenli Ali Paşa Sarayı ve Fethiye Camii korunmuş. (Biraz geç vardığımız için kapalı olduğundan içini göremedik.) Ali Paşa Yanya Valisi iken isyan başlatarak ayrı bir devlet kurmaya çalışmış ve 1822’de Osmanlı ordusu tarafından isyan bastırıldıktan sonra öldürülmüştü. Bu isyandan 7 sene sonra Yunanistan bağımsızlığını kazanmıştı.

Yunanlıların Türk’e zarar verenleri kahramanlaştırdıkları anlaşılıyor. Osmanlı’ya isyan eden Tepedelenli Ali Paşa’nın sarayını korudukları gibi isyancı Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın da Kavala’da doğduğu evini korumuş ve önüne at üstündeki heykelini dikmişler.

  • PARGA çok şirin bir sahil kasabası. Kanuni Sultan Süleyman’ın 13 yıl sadrazamlığını yapan, Kanuni Süleyman’ın kardeşi Hatice Sultan’ın eşi Pargalı İbrahim’in doğduğu yer burası. Burayı gezerken doğal güzelliği, şirin evleri, daracık sokaklarda küçücük turistik eşya satan dükkanları, plajı, kalesi ile huzur dolu bir tatil beldesinin keyfini çıkarıyorsunuz. Bir yandan da Pargalı İbrahim’in 1493’te burada başlayan hayatının Osmanlı sarayında neredeyse padişahınki ile mukayese edilebileceği güç, kudret ve servete ulaştıktan sonra 41 yaşında iken idam edilmesini tasavvur edebiliyorsunuz.
  • PREVEZE Parga’nın da bağlı olduğu küçük bir sahil şehri. Bizim için burayı anlamlı kılan olay 1538 tarihinde yapılan Osmanlı donanmasının zaferiyle sonuçlanan Preveze Deniz Savaşı. Kaptan-ı derya Barbaros Hayreddin Paşa’nın Preveze Kalesi önünde, Andrea Doria komutasındaki Haçlı donanmasına karşı kazandığı bu zaferden sonra Akdeniz bir Türk gölü olmuştu. Bu şirin ilde Preveze Savaşını anlatan bir anıt veya yazı görmedik.
  • İNEBAHTI veya Aynabahtı (Yunanca Naupaktos) da Preveze’den 150 km mesafede ve güneyinde bir liman kasabası. Bizim için burayı önemli kılan bu defa zafer değil, büyük bir yenilgi ile sonuçlanan 1571 yılında yapılan İnebahtı Deniz Savaşıdır.

Bu savaşta Osmanlı donanmasının başına Kaptan-ı Derya olarak kara ordusu kumandanı Müezzinzade Ali Paşa’yı, başkomutanlığa yine kara ordusu kumandanı Pertev Paşa’yı getirmesi ve bunların aldığı yanlış kararlar sonucu Haçlı donanması karşısında Osmanlı donanmasının büyük kısmının yok edildiğini hüzünle hatırlıyoruz. Neyse ki Sokollu Mehmed Paşa’nın, Venedik elçisine, “Biz Kıbrıs’ı almakla sizin kolunuzu kestik, siz İnebahtı’da bizi yenmekle, sakalımızı tıraş ettiniz. Kesilen kolun yerine yenisi gelmez, fakat kesilen sakalın yerine daha gür çıkar” sözünün gereği yapılmış. Altı ay içerisinde 150 Kadırga inşa edilerek Osmanlı donanması yine eski haline getirilmiş.

Tarihimizde önemli olaylara tanıklık etmiş bu küçük kasaba ve illerde, “Şimşek gibi Türk atlarının geçtiği yollardan” geçerken “hala o hatıraların gözümüzden gitmediğini” hissedebiliyorsunuz.

      ****

  • METEORA Yunanistan’da Selanik’ten Yanya’ya giderken (4,5 saat kadar mesafede) Meteora denilenbir dini kompleks var. UNESCO Dünya Mirasları Listesi’nde yer alan fantastik bir alan burası.

Tektonik hareketler sonucu, denizaltında milyonlarca yılda oluşmuş kayaçların yukarı itilmesiyle oluşmuş, devasa doğal sütunlar halindeki, sarp ve 400 metreden yüksek kayalıklar birer tabiat harikası. Bu kayalıklar üzerinde kurulu manastırlar çok turist çekiyor. Bu manastır kompleksi 10. ve 11. yüzyıllarda inzivaya çekilen ilk Ortodoks keşişler tarafından inşa edilmiş. Dinlerini güvenli bir şekilde yaşamak için iplerle tırmanarak çıkabildikleri kayaların tepelerine nasıl manastır yapılabildiğini anlamak kolay değil.

Osmanlı döneminde bile burada 20’den fazla manastır varmış, halen 6 manastır açık.

Bu manastırlara kadınların pantolonlu ve dekolte kıyafetle girmesine izin verilmiyor. Pantolon üzerine bir şal bağlayarak girebiliyorlar. Ayrıca manastırın içinde resim çekmek kesinlikle yasak.

****

Bu güzel tatil beldelerinde bir yandan çevredeki güzelliklerle ruhumuzu dinlendirirken tarihi olaylardan dersler çıkarmaya çalışmak garip görünebilir. Ama insan karmaşık bir yapı ve bu mümkün olabiliyor.

Devam edeceğiz….

Galip Erdem / Adınmış Bir Ruh Hayatı, Mücâdelesi ve Eserleri

Galip Erdem, nev’i şahsına münhasır bir insandı. Yazarlık hayatında 9 gazetede, 1961-1966 yılları arasındaki 5 sene içerisinde ise 5 ayrı gazetede köşe yazıları yazdı. Bunların birinden kendi isteği ile ayrıldı, diğerlerinden, kendisinin belirttiği üzere ‘kovuldu.’ Çünkü prensip sâhibi idi. Her gazetedeki ilk yazısının ilk cümlesi hep aynı idi: ‘Bu gazetede belki inandıklarımın hepsini yazamayacağım. Fakat inanmadıklarımı asla yazmayacağım’ kelimeleriyle özetlediği, aslâ vazgeçemeyeceği prensibi idi. Onu, gazetesinde yazmak için rica-minnet / yalvar-yakar dâvet edenler, içerisine konulduğu kabın şeklini alabilen yazarlara patronluk etmeye alışmıştı. Galip Erdem, eğilmez bükülmez bir şahsiyet âbidesiydi.

Eseri hazırlayan Ahmet Şâhin, 13,5 X 21 santim ölçülerindeki 569 sayfadan oluşan eserinde Galip Erdem âbidesini şöyle özetliyor:

Gösterişsiz bir adamdı. Hâl ehliydi, diğerkâmdı. Kendisi için değil, ilkeleri ve dâvâsı için yaşadı. Hayatının özeti belki de bu idi. Kimseye karşı sözünü esirgemeyen bir kalem ve fikir cengâveriydi. 12 Eylül döneminde devlet memurluğu görevinde bulunmasına rağmen büyük bir cesâretle ileri atılarak darbe konseyinin başkan ve üyelerine hitâben ‘Adım Galip Erdem. Hâlen Başbakanlık müşaviriyim’ cümlesiyle başlayan hacimli bir rapor yazıp gönderdi. Raporda ‘İçeri attığınız ülkücülerin eğitimlerine, yetişmelerine elimden geldiğince yardımcı oldum. Onlar hakkında en sağlıklı bilgiyi benden alabilirsiniz’ diyerek kendisini işâret etmekten imtina etmedi.

12 Eylül 1980 darbesinin mazlum ve mağdurları ülkücü gençlerin eş ve çocuklarına, yardıma muhtaç anne ve babalarına, güç ve imkânlarının fevkinde destek oldu. Durumu biraz düzgünce olan tanıdıklarından, onlar için yardım topladı. Yardımcı olması mümkünken ilgisiz davrananlarla bütün ilişkilerini kesti. Topladığı paraları ceketinin sağ iç cebinde bulunduruyor, vereceği kimselerin evine giderken, sol iç cebinde kendisine ait para yoksa soğuk kış gecelerinde bile evlerine yürüyerek gidiyordu. Onun ülkücü gençler ve aileleri için yaptığı fedâkârlıklar destanlara konu olacak asaletlidir. Gözleri yaşartacak kadar hüzün doludur. O kendisini Türk Milliyetçiliği kavramına ve ülkücü gençlerin kurtuluşuna adamış, kendisini unutmuştu.

Tanıyanları tarafından ‘Kendisini unutan adam’ olarak etiketlendi.  

‘Galip Erdem  / Adanmış Bir Ruh’ isimli eseri hazırlayan Ahmet Şahin, ‘Ön Söz’ başlıklı yazısının ilk cümleleri, okuyucuyu sayfalara hapsediyor: 

 11 Eylül sabahı telefonum çaldı. Arayan hemşehrim, kardeşim Hakan Alparslan’dı. Hâl-hatır sormanın ardından hiç vakit kaybetmeden rüyâsından bahsetmek istediğini söyledi. O süre zarfına kadar kıymetli kardeşim Ali Gezginci ve kıymetli hocam Oğuzhan Saygılı’nın hâricinde kimsenin Galip Erdem konusunda çalıştığımdan haberi yoktu. Hakan Alparslan gördüğü rüyâyı heyecanlı bir biçimde anlatmaya başladı. İlk cümlesinden itibâren tüylerim diken diken oldu. Rüyânın konusu günlerdir düşündüğüm, üzerinde çalıştığım, neler yapabilirim diye gayret ettiğim kendini unutan adam Galip Erdem’di. Anlatmaya başladıktan sonra soğuk soğuk terlediğimi, yutkunamadığımı fark ettim. Bu hisleri yaşarken kalbimin bir köşesinde ferahlık filizleniyordu. Tatlı bir ferahlıktı bu…

Hakan Alparslan’ın rüyâsı şöyle idi:

‘Mezarlıktayız… Mezarlık amma masmavi denize nazır, açık, güneşli bir hava. Üzerlerinde çeşitli çiçekler açmış mezarlar… Mezarlık biraz kalabalık ancak tanıdık kimseyi göremedim. Yalnızca mezarların üzerindeki isimler çok tanıdık. Târihî şahsiyetlerden şâirlere birçok ismi orada gördüm. Sen, Oğuzhan Hoca ve ben kendi aramızda konuşuyoruz. Mezarlık ziyaretlerinde aldığımız o mânevî havadan bahsediyoruz. Bir anda zayıf, sakallı, kareli gömleği olan bir adamın bize doğru yürüdüğünü gördüm. İyice yaklaştıktan sonra Galip Erdem olduğunu anladım. Sâdece bize bakıp yanımıza doğru yürüyordu. Sohbet halkasının içerisine dâhil olmasıyla birlikte onu tazim ettik. Aldırmadan, bizlere birkaç soru sordu. ‘Siz dâvâya hizmet ediyor musunuz? Çalışıyor musunuz? Çalışın, aman ha! Çalışın!’ dedi. Daha sonra bir anda uyandım. Ruhuna bir Fatiha okuyup, yaşadıklarımı anlamaya çalıştım. Şimdi de seni aradım.’

Ben duyduklarıma inanamazken bir yandan şükürler olsun diyordum. Hayatımın belki de en önemli anlarından birini yaşıyordum. Gayretin, emeğin, vefanın boşa gitmeyeceğini biliyordum. Alparslan, rüyasını anlattıktan sonra kendisine böyle bir çalışma içerisinde olduğumdan bahsettim. Duygulandık… Gözlerim doldu. Şükürler olsun. Ahsen-i takvim üzere olanların selâmına eriştik.

Ahmet Şâhin’in çalışması dört bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde Galip Erdem’i anlatan makaleler yer alıyor.  Bâzılarının başlıkları ve yazarları:

*Bir Ülkücünün Portresi – Galip Erdim: Abdulkadir İlgen.  

*Galip Erdem’de Milliyetçilik Düşüncesi: İkbal Vurucu

*Galip Erdendin Şahsiyeti Üzerine: Safa Aydın. 

*Galip Erdendin Turancılığı: Ömür Kızıl.

*Ekmeksizlere Acı, Yuvasızları Koru, Öksüzleri Güldür…Türk Milliyetçiliğinin Gazi-Dervişi  Galip Erdem: Mehmet Bilal Yamak.

*Galip Erdem’in Düşünce Dünyâsında Sosyalizmin Konumu ve Sosyalizme Dair Tartışmalar: Enes Bahadır Kızak  . 

*Nevzat Kösoğlu’nun Gözünden Galip Erdem: Elif Tuğçe Kurt. 

*Türk Milliyetçiliği Paydasında Galip Erdem ve Peyami Safa: Hakkı Suat Yılmazer.

*Galip Erdem’in Şiirlerine Bir İzdüşüm Denemesi: İrahim Daş.  

*Galip Erdem ve Türk Yurdu (1959-1960): Veli Kürşad Öztürk.

*Galip Erdem ve Devlet Gazetesi: Sena Baykal.

*Töre’de Galip Erdem: Tayfun Haykır.

*Bozkurt Dergisinde Galip Erdem: Ahmet Şahin.

379-469. sayfalarda yer alan 2. Bölümde; Kızı Bilge Erdem, Osman Oktay, Nuri Gürgür, Osman Çakır, İskender Öksüz, Şerafettin Yılmaz, Orhan Arslan, Türkân Hacaloğlu, Şevket Bülent Yahnici, Cezmi Bayram, Arslan Küçükyıldız, Mâhir Durakoğlu, Suphi Saatçi ve Çiğdem Coşkun   ; Galip Erdem ile alâkalı hâtıralarını anlatıyor.

Üçüncü Bölümde Galip Erdem’in telif ettiği; Ülkücünün Çilesi, Sosyalizm ve Milliyetçilik Üzerine Mektuplar, Bir Müdafinin Gözünden Suçlayanların Suçları, Türk Kimdir? Türklük Nedir? Suçlamalar 1 – 2 isimli kitaplar hakkında bilgi veriliyor.  

Galip Erdem’in telif ettiği kitaplarla alakalı tanıtım yazıları:

*Mektuplar; Millî Eğitim ve Kültür Yayınları 1984: Murat Cennetoğlu.   

*Galip Erdem hakkında Nevzat Kösoğlu’nın yazdığı kitap: Ötüken Neşriyat 2016: Kadir Kaan Güler.      

*Galip Abi: Osman Oktay: Ankara, Net Kitaplık, Yayıncılık Dördüncü Baskı 2029: Oğuzhan Saygılı.

*Ülkücülük Nedir? Ülkücü Kimdir? Galip Erdem: Türk Ocakları Ankara Şubesi 2007. Semânur Ulutürk.

*Galip Erdem Albümü: Yücel Hacaloğlu.  Türk Ocakları Genel Merkez Yayını. Ankara 1998. Ümit Çalışkan. 

*Ağabey Galip Erdem Hâtırâsına… Derleyen ve Hazırlayan: Uğur Gönülalan. Ankara 2003. SOGEV: Selçuklu Sosyal Güvenlik Eğitim ve Dayanışma Vakfı.

523. sayfada başlayan Ahmet Şâhin ile Zeliha Yaşar’ın hazırladığı ‘Galip Erdem Bibliyografyası Üzerine Bir Deneme başlıklı yazı 556. Sayfada sona eriyor.

Bu bölümdeki bilgilerin özeti:

YAYIN ORGANININ ADISENEGALİP ERDEM – MÜSTEARMAKALE SAYISI
Türk Yurdu Mecmuâsı1959-1961Mehmet Galip Erdem*7
Son Havadis Gazetesi1961 yılıGalip Erdem22
Düşünen Adam Dergisi1961 yılıGalip Erdem10
Tercüman Gaztesi1961 yılıGalip Erdem34
Yeni İstanbul Gazetesi1962-1963Galip Erdem497
Zafer Gazetesi1965Galip Erdem111
Bâbıâli’de Sabah1965-1966Galip Erdem149
Bizim Anadolu Gazetesi1969Galip Erdem113
Ayşe Dergisi1969Galip Erdem3
Bozkurt Dergisi1972-1973Elif Bilge-Galip Erdem21
Ortadoğu Gazetesi1974Galip Erdem5
Hergün Gazetesi1978Bilge Erdem120
Yeni Sözcü Gazetesi1980Bilge Erdem19
Yurda ve Dünyâya Bakış Gazetesi1980-1981Murat Bilge3
Millî Eğitim ve Kültür Dergisi1982-1983Galip Erdem5
Doğuş Edebiyat Dergisi1982Galip Erdem1
Bizim Ocak Dergisi1983Galip Erdem1
17 Adet Yayın Organı24 YılBeş ayrı isim1121

*Mehmet Galip Erdem: Galip Erdem’in nüfus kaydında ‘Mehmet’ ismi yoktur. Türk Yurdu Mecmuası’nda yazı yazmaya başladığında Ömer Öztürkmen (1929-2010), Babıalî yazarlarında çift isim gelenektir. Yazılarını bu isimle yayınlayalım tavsiyesinde bulundu. 

Eserin 559-569 numaralı son 11 sayfasında, ‘Albüm’ başlığı altında 21 adet fotoğraf bulunuyor.

Fotoğraflardaki şahıslar: Galip Erdem; Galip Erdem ve çocuklar; Galip Erdem ve kızı Bilge; Galip Erdem ve çocuklar; Galip Erdem asteğmen rütbesiyle ve askerlik arkadaşlarıyla; Galip Erdem bir düğünde; Galip Erdem Kerküklü gençlerle; Galip Erdem seçim gezisinde; Galip Erdem, Sadi Somuncuoğlu, Nedim Ünal, Celal Er, Abdurrahman Kızılay, Nevzat Kösoğlu ve bir grup arkadaşları ile iftar yemeğinde; MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Dâvâsı’nın hazırlığının yapıldığı meşhur avukatlık bürosunda; Ayvaz Gökdemir, Galip Erdem, Şerâfettin Yılmaz, Yücel Hacaloğlu, Orhan Arslan ve Rûhi Özbilgiç ile; Galip Erdem ve Baymirza Hayit; Galip Erdem ve Ömer Öztürkmen, İskener Öksüz, Emine Işınsı ve Galip Erdem; Nedim Ünal, Galip Erdem, Osman Meriç Coşkun ve Mâhir Dukaroğlu; Alparslan Türkeş, Necdet Sançar ve Galip Erdem; Alparslan Türkeş ve Galip Erdem; Nedim Ünal, Nevzat Kösoğlu, Galip Erdem; Hâlide Nusret Zorlutuna ve Galip Erdem.

‘Ülkücü’ kavramının, ‘târihin derinliklerinde kalmış bir masal’ olduğunu zannedenleri, uyanışa dirilmeye dâvet eden bir eser…

‘Milletin nev-i beşer, vatanın rûy-i zemin’ olmadığına inanan ve fakat pasifize edilmiş yeni nesil gençlerin mutlaka okumaları gereken bir eser… Okuyunuz, okutunuz! 

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş. 

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr 

AHMET ŞAHİN: 1998 yılında Osmaniye’nin Bahçe ilçesinde doğdu, ilk ve ortaöğrenimini Gaziantep’te tamamladı. 2016 yılında Necip Fâzıl Kısakürek Anadolu Lisesi’nden, 2021 yılında ise Gaziantep* Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Târih Bölümü’nden mezun oldu. Aynı târihte Gaziantep Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Türkiye Cumhuriyeti Ana Bilim Dalı’nda başladığı yüksek lisansını devam ettirmektedir. Türk Yurdu, Çelebi, Töre, Bozkır, Millî Mecmua, Millî Devlet, Edebice, Tarihî Kritik adlı gazete ve dergilerde çeşitli makaleleri yayımlandı. Kuruluşundan beri Çelebi Dergisi’nin genel yayın yönetmenliği görevini yürütmektedir. Yayımlanmış Eserleri: *Unutulmaya Yüz Tutmuş Ağır Adımlı Bir Yürüyüş: Mehter Dergisi (1964- 1965), Post Yayınları (İstanbul, 2022) *Geleneksel Türk Masalları (İlayda Yıldırım ile birlikte), Drama Yayınevi, (Kahramanmaraş, 2022) *Milliyetçi Fikrin Sesi: Türkçü Dergiler, C. I (Emin Yarımoğlu ile birlikte), Bozkurt Yayınları, (İstanbul, 2022) *Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Devlet Arşivi Belgeleri Işığında Ayıntab-II: İskân ve Göç, (Özgür Kazcı ile birlikte), GKAM Yayınları, (Gaziantep, 2023) *Cebel-i Bereket Vilâyeti (Değerlendirme, Transkripsiyon, Tıpkıbasım, Sözlük), Okur Kitaplığı Yayınları, (İstanbul, 2023)

DERKENAR:

ÜLKÜCÜ’NÜN ÇİLESİ

GALİP ERDEM

Gün olur, ülküsüz insanlara gıpta ile bakasınız gelir. Rahat yaşarlar. Tıpkı Şâirin söylediği gibi: ‘Akl-i şuur’ları vardır, güzel severler. ‘Bâde’ içerler ve nihâyet göçüp giderler.

Ülkücülerin hayatı bambaşkadır. Sözlüklerinde rahatlık kelimesinin yeri yoktur. Dâimi bir mücâdele içinde ömür tüketirler. Hemen herkesle, her şeyle zaman zaman çatıştıkları görülür. Arkadaşları ile, âileleri ile, hatta sevdikleri ile… Belli bir ülkünün esaslarından ziyâde politikanın değişen icaplarına uymayı tercih eden kudret sâhipleri ile de sık sık ihtilafa düşerler. Çok defa, başları belâya girer; gene de sinmezler. Bu halleri ‘kalabalık’ olanlara göre, uslanmamaktır; kendilerine göre de, yılmamak.

Ülkücü dünyâ nimetlerinden yana nasipsizdir. Gözü yoktur ki, nasibi olsun. Bir lokma, bir hırka o’na yeter. Paraya karşı o kadar müstağnidir ki, halkın hayretine sebep olur. Herkesin istediğini istemez, ne istediğini de herkes anlayamaz. Kendi zevkleri dışında zevk tanımayanların gözünde ‘zevksiz’ bir adamdır! Küçümserler onu, hayatı anlamamakla, üç günlük dünyânın hakkını vermemekle itham ederler. Böyle davranışlara hiç önem vermez. Elverir ki, inandığına dokunulmasın!

Kalabalığın nazarında o, zavallı bir hayalperesttir. Olmayacak fikirlerin rüyasına dalmış öylece uyumakta, başkalarını da uyumaya teşvik etmekte…

Bir gün fikirlerinin gerçeklestiği görülse bile, O’na hiç kimse ‘aferin’ demez. Üstelik ‘böyle olacağı zâten belli idi’ buyurulur.

Ülkücünün, ülküsü ile münâsebeti, hakîki bir aşkla sevenle sevgilinin münâsebetine benzer. Hep verir, hiç almaz. Sevgili nazlıdır, sitemi eksik etmez, incinmeğe de hiç gelemez. Diğer sâhalarda umûmiyetle dikkatsiz hareket eden Ülkücü, sevgili bahis konusu oldu mu baştanbaşa haysiyet kesilir. Şahsına fenalık yapanlara pek aldırmaz ama ülküsüne yan gözle bakanlara tahammülü yoktur. Sadâkati için karşılık beklemez, mükâfat istemez, bir garip kişidir… Ülküsüne hizmet edenlere son derece hürmetkârdır. Gerçek âşıklar gibidir; kıskanmaz. Sevgilisinin sevildikçe güzelleşeceğini bilir. Sevmenin gururu yegâne süsüdür.

Ülkücünün en çok dinlediği ‘nasihat’ tır. ‘Yapma’ derler, ‘hayatını hebâ etme’ derler, ‘gününü gün et’ derler. O kadar çok şey söylerler ki, hiç bitmez. O hepsini dinler, ama hiçbirini tutmaz, gene bildiği gibi yaşar.

Ülkücülerin en amansız düşmanları ‘eyyamperest’lerdir. Menfaatlerine tapan bu adamlar, daha çok kazanmalarına, daha rahat yaşamalarına mâni olacak sanırlar da, ülkücüleri ezmeğe çalışırlar! Ne garip tecellidir ki, ülkücünün gayretlerinden en çok faydalananlar da ‘eyyamperest’lerdir.

Gün gelir, ecel hükmünü icra eder, ülkücü dünyâsını değiştirir. ‘Kalabalık’ o’na acır, daha iyi yaşamış olmasını temenni eder. Halbuki o, inançları uğrunda yaşamanın hazzını tadamadıkları için ömrü boyunca ‘kalabalık’a acımıştır.

Şaşılacak Şeyler!

“Yeni Anayasa, Üçüncü Dünya Savaşı, sığınmacı istilası ve ağır ekonomik krizin getirdiği kalıcı yoksulluk fakirlik gibi konuların çözümsüzlüğü içinde barındıran tarihi süreç kapsamında değerlendirilmesi daha doğru olur! Dünü anlamadan bugünü hiç anlayamayız!”

1876 ile 1909 yılları arasında padişahlık koltuğunda oturan 2. Abdülhamit döneminde Türk Milletinin ve Türk devletinin karşı karşıya olduğu sorunların bazılarına bakarsak şunları görürüz;

Makedonya meselesi, Girit meselesi, Batı Rumeli meselesi, Arnavutluk meselesi, Bosna Hersek meselesi, Sancak Yeni Pazar’ın meselesi, Ermenistan meselesi, Yemen meselesi, Trablusgarp (Libya) meselesi, Irak ve Basra Körfezi’nde İngiliz nüfusunun yükselişi ve buna bağlı meseleler, Kerbela ve Necef’te Şi’alık meselesi, Sencar’da Yezidiler meselesi, Dersim meselesi, Siyonizm ve Yahudilerin Filistin’e doluşması meselesi, Suriye’de Fransız nüfusu meselesi, Ege’deki adalar meselesi gibi! Bu listeyi uzatmak ve detaylandırmak mümkün.

Ancak bir şey dikkatinizi çektimi bilmem, sanki aynı sorunlar bugün yine önümüzde durup bizi meşgul ediyor. Bu bir kader mi? Ama kesin olan şu ki; Türk Milleti bunları görememekte ve siyasi tercihlerini, bu sorunları önceliğine koyarak yapamamaktadır.

Bu meselelerin çoğunluğu Türk Milletinin toprak ve can kaybı ile sonuçlanmış ve şimdilik milletçe farkında olmadığımız için rafa kaldırılmıştır. Şimdilik diyorum, çünkü bizim gibi tarihin tozlu sayfalarını karıştırıp duranlar bazı şeylerin unutulmasına engel oluyor ve belki kaybettiklerimiz yeniden milli meseleler haline gelir diye ümitleniyoruz!

Gördüğümüz gibi Makedonya, Girit, Batı Rumeli, Bosna Sancak, Arnavutluk, Yemen, Libya, Irak, Filistin, Suriye ve Ege’deki Türk Adaları kaybedilmiştir. Bu kaybediliş o topraklarda yaşayan yerel halklara karşı olsa gam yemeyeceğim. Bu topraklar, dün emperyalist bugünde küreselci dediğimiz devletlere karşı kaybedilmiş ve o tarihten bu yana bu bölgelerde yaşayan insanlara huzur ve refah bir daha nasip olmamıştır.

Ancak Türk Milletine ve devletine ait olan bu topraklarda, günümüzde yaşananların daha da ağırlaşarak yaşanacağı günlerin geleceği, kuşkusuz kaçınılmaz bir gerçek olarak önümüzde durmaktadır.

Allah bize akıl fikir vermiş ama 100 yılı aşmış sorunların varlığında bir türlü yüzmeyi öğrenememiş insanlar olarak bu sorunların içinde tekrar tekrar boğulup duruyoruz.

2015’te (2024’de de öyle) Ege’deki adalarımıza el koyuyorlar, Suriye ve Irak kan gölü, “Büyük İsrail”i kurmak için can hıraş çalışıyorlar, Ermeni meselesi sürüyor, Dersim hala kaşınıyor, İran Şi’a yayılmacılığını devam ettiriyor, Libya’ya BOP’la yeniden el koydular, ABD başta olmak üzere İngiltere, İsrail ve AB ara hedef olarak Kürdistan diye bir devlet kurmaya çabalıyor ve Makedonya’dan (şimdi de Gazze’den) Müslümanlar temizlenmek isteniyor.

Burada sizlere bir hatırlatma yapmak isterim. Yüzyıl yıl önce Makedonya’nın kaybı ile devletin toprak bütünlüğünü bulduğuna inanan ve bu yüzden felaketi bir nimet olarak sunanların vede bundan mutluluk duyanların varlığı, günümüzde de ülkemizin doğu ve güneydoğusu açısından aramızda aynen varlığını sürdürmektedir. Bu ne yaman bir çelişki ve tarihi yanılgıdır, anlamadım bir türlü!

Suriye’de meydana gelen olaylar, Türkiye sınırında ABD ve müttefikleri eli ile Pyd-Pkk’ya ait özerk bir bölge yaratılması, ülkemize Suriyeli mülteci akınları bana bunları düşündürttü. Size ne düşündürtüyor bilemem. Belki de hiçbir şey… Öyle ya siz siyasi tercihinizi bunların farkında olmadan yaptınız ve sorumluluğu üzerinizden attınız. Gerisi artık siyasetçilere kalmış öylemi? Ya da Makedonya örneğinde olduğu gibi verelim topraklarımız gitsin. Böylece sıkıntıdan kurtuluruz. Yok arkadaş toprak vererek öyle kolay kurtulamazsın. Bak yüzyılı geçmiş ama gerçekler peşini bırakmadan arkandan seni kovalıyor. Bir gün bu gerçeklerle yüzleşeceksin, hem de o gün çok yakın!

Prof.Dr.Mehmet Eröz ve Anlaşılamayan Milletleşme

            20.06.1986 tarihi dev gibi eserlere imza atmış çok değerli bir sosyoloğumuzun 38. ölüm yıldönümüdür. Rahmetli Eröz İÜ İktisat Fakültesi İçtimaiyat Enstitüsünde bizlerden önce büyük ilim adamı baba hoca Or.Pof.Dr.Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu’nun asistanlığını yapma şansına sahip olmuştur. Bu ağabeyimiz, doğruları hep dile getiren, kalemi ile ihanet odaklarıyla mücadele eden örnek bir Türk milliyetçisidir. Eserleri ve araştırmaları hala temel kaynaklar arasındadır. Türklüğü ile daima gurur duyan ve ömür boyu ona hizmet şuuru ile yaşayan, sosyal yapımızın değişik pencerelerini araştırmaları ile ele alan bu değerli, ilim adamı karakterine sahip mert insanı saygı ve rahmetle anarız. Eserleri ile yine aramızdadır ve yaşatılmaktadır. İnanıyorum ki günümüzde Türkiye’de sırıtan cehalet ve bilgisizlik karşısında, eğer yaşasaydı çok rahatsız olacaktı.

            Sadece bayramlarda ve anayasa değişikliklerinde değil; her zaman milli egemenlik ve milli bağımsızlığı vazgeçilmez saymalıyız. Özellikle yeni anayasa tuzaklarının önümüze konduğu, Türk Milletinin adeta yok farz edildiği, milli ve üniter yapıyı yok etme çabalarının, küresel saldırıların ve kuşatmaların, milli sınırlarımızın değiştirilmek istendiği günümüzde…

            Milletleşme, mahalliliğin, millet altı dar kalıpların, etnik ve mezhep taassubunun aşılmasıdır. Etnik sıfatı ne olursa olsun; vatandaşlık bilincine, Türk Milletine mensubiyet şuuruna sahip olanların, emperyalizme ders verenlerin şuurlu birlikteliğidir. Bu duygu ve düşüncelere sahip davranış sergileyen bir Türk Ermenisi, Türk Rum’u ve Türk Yahudisi de milli kimliğin ve Türk Milletinin kapsamındadır. Milletleşme, ayrıştırmayan, kaynaştıran bir olgudur. Boy, kabile, aşiret, mezhep, bölge ve etnik taassubun aşılmasıdır. Bazıları geçmişteki anayasa çalışmalarında başka arayışlar içinde olsa da Türkiye’de tek devlet ve tek millet vardır. Kendini Türk olarak hissedeni de dışlamak ve ötekileştirmek hakkına sahip değiliz. Yeter ki bazıları kendi kendilerini ötekileştirmesin. Dini azınlıklarımız gibi mahalli ve kısmen etnik sıfat taşıyan vatandaşlarımız dışlanmıyor ki onlar Türk kabul edilmesin.

            Türk kimliği; Irak, Makedonya, Kosova, Batı Trakya, Almanya, Fransa, Bulgaristan, Hollanda, Belçika, Avustralya, Avusturya, ABD ve Kanada gibi göç verdiğimiz ülkelerde Türk etnikliği kapsamında ele alınabilir. Türkiye’de Türk kimliği, milliyet ve tabiiyetin hakim kültürün, devleti kuran kurucu iradenin adıdır. Bundan dolayı etnik çağrışım yapmaz. Etnisiteyi çok aşar. Gazi TBMM’nin bizzat yürüttüğü Milli Mücadele birkaç millet veya gecekondu devlet yaratmak için yapılmamıştır. Kimseden izin de alınmamıştır.

TC kurulduğu günden beri bir kavimler ittifakı değil ki, çokkültürlülük tuzaklarına ve dayatmalarına maruz kalabilsin. Türkiye’de kalabalıkların birlikteliğinin yerini milletleşme süreci almıştır. Bu süreç değişik yönlerden tahrip edilmeye çalışılmaktadır.  Osmanlı bile farklı dinlere göre nüfusu tasnife tabi kıldı. Etnik gerekçeler daha sonra da öne çıkarılmamıştır. Bu bakımdan, kültürel ve ırki farkları zikretmemek asla bir eksiklik değildir. İnsanları mutlaka birbirine ötekileştirmek ve daha sonra da çatıştırma yanlışı yapılmamalıdır. “Anayasal vatandaşlık, çokkültürlülük” ve “Türkiyelilik” kavramları TC’nin milli devlet niteliğinin kökten değiştirme boş çabalarıdır. Türkiye’nin sosyal dokusu çokkültürlülüğe uymamasına rağmen, dış dayatmalar görülmektedir. Günümüzde bazı Batılı birçok ülke için tehdit unsuru olan çokkültürlülük bize tavsiye ediliyor. Türkiye’de sadece Türk Milleti yok, başka milletler de vardır lafı açıkça bir cehalet örneğidir. Milletleşmiş toplumlarda emperyal baskılar aşılır. Milletleşemeyen toplumlarda etnik ve mezhep çatışmalarına uygun bir zemin doğar. Etnik ve mezhep çatıştırmaları beslenir. Egemen güçler tarafından bu durum kolayca tahrik edilir. Milletleşmiş toplumlarda milliyetçilik şuuru gelişir. Türk Milletinin milliyetçilik yolundaki şuurlu hareketi, onun asırlardır var olma kavgasını sürdürebilmiştir.  

Astlarını Isırtan, Üstlerine Kuyruk Sallatan Başarı Anlayışı Üzerine 

Genelde insan türü, özelde bizim milletimiz neden böyledir?  

“Hak etmedikleri makamlara gelenler, astlarını ısırır, üstlerine kuyruk sallar.” der İmam Gazali. 

“Isırmak, kuyruk sallamak” sözleriyle etkili bir istiareye başvurulmuş. Hak etmedikleri ya da layık olmadıkları makamları işgal eden kişi, konumu gereği “köpek”leşebiliyor İmam Gazali’ye göre. 

Bir profesörün öğrencilerine uyguladığı bir deneyi okumuştum bir tarihte. Profesör, öğrenciyi kürsüye çağırıp “Anlat, konuyu.” demiş. Öğrenci başlamış anlatmaya. “Şimdi kürsünün üstüne çık, anlatmaya devam et.” demiş, profesör. Öğrenci kendine hocasının söylediğini yapmış. Bu defa, “Masanın üzerine bir sandalye koy, üstüne çık, konuyu anlatmaya devam et.” demiş. Arkasından “Şimdi sandalyenin üzerine tabure koy, üzerine çık, konuya devam et.” talimatı gelmiş profesörden. Öğrencinin, düşmemek için bir yandan dengesini korumaya çalışırken dediklerinde de tutarsızlıklar başlamış. Hoca, denek öğrenciyi arkasına alarak sınıfa şunları söylemiş: “İnsanın, yükseldikçe söylediklerinde tutarsızlıklar olur; çünkü artık beyin söyleneni değil, bulunduğu yerden düşmemeyi önceler.” 

Sözde vurgulanan, deneyde gözlenen insan örneğine denk düşen pek çok kişi görebiliriz çevremizde. Belki biz de bunlardan biriyizdir. Siz “makam” yerine, “haksız şöhret sahibi olmuş”, “helal olmayan ya da kolay yolla zengin olmuş” kişileri de koyabilirsiniz.  

Makam, şöhret, zenginlik kişiyi cezbeder. Makam yükseldikçe kişinin hükmetme yetkisi de genişler. Yetki insanda güç oluştur. Güç de zamanla, güç zehirlenmesine yol açar. Herkes tarafından bilinir olmak, saygı görmek nefsin gıdasıdır, buruk bir tadı vardır şöhretin. Siyasi partilerde ve derneklerde üye, tarikatlarda mürit, sosyal medya mecralarında takipçi sayısı önemsenen bir durumdur. Zenginsen paranın gücüyle pek çok zor kapıyı kolayca açabilir, olmaz denilen işleri oldurabilirsin. Bu değerlerin sevgisi, fıtratımıza kodlanmış gerçeklerdir.  

Yükseklere çıkmak, yükseklerde bulunmak bir tutkudur, haz verir insana. Yükseklik, cezbeder. İnsan için özlemdir, yükseklere tırmanmak, çıkmak ve yerleşmek. Her cazibenin de bedeli vardır; sert eser, yüksek tepelerde rüzgarlar. Soğuktur, üşütür, kişiyi yalnızlaştırır orası. İnmek de zordur, yükseklerden. Düşüp yuvarlanmak, en yüksek ihtimaldir.  

Yükseklerde sürekli kalmak mümkün değildir, kalma çabası, işin doğasına aykırıdır. Ömür, sınırlı; yaşlılık var, ölüm var. Tutkuların, hazların geçiciliği var. 

Yüksekler her zaman tehlikelidir. Beyin rahat çalışmaz, akıl sağlıklı düşünmez. Bir gün buradan inmek zorunda kalacağı gerçeğinden hareketle, en onurlu, en güvenli şekilde geldiği yere ulaşmanın çarelerine kilitler kendini. Belki de pişmanlık duygusu bir kurt gibi kemirecektir içini. Göreceği halüsinasyonlar, sırdaşı olacaktır.  

Başarıya endeksli bir eğitim sistemimiz var. İtibar elbisesini, başarı bedenine giydirmişiz. Birinci, ikinci olanı; edepli, ahlaklı, paylaşımcı, cömert olandan daha fazla alkışlıyoruz. Paran kadar, şöhretin kadar, derecen kadar adamsın. Bencil, acımasız bir nesil yetiştiriyoruz. Kolaycılık, amaca ulaşmak için her yol mübahtır anlayışı, ahlak olarak hayat tarzı haline geliyor. Ailemizde, eğitim kurumlarımızda canavar ruhlu nesil yetiştiriyoruz, medya kanalıyla da bu yanlışlığı canlı tutuyoruz, körüklüyoruz. Sonra da var ettiğimiz yalancı, riyakâr, çıkarcı, acımasız insan tiplerinden şikayetçi oluyoruz.  

Tekil başarı, her şey değildir; hatta hiçbir şeydir. Başarı, birilerini ezmeyi, ikiyüzlülük yapmayı, münafıkça ilişkileri gerektiriyorsa, ruh sağlığımızı bozuyorsa, toplumu ifsat ediyorsa zehri tedavi edilemeyen bir yılandır.  

Başarının yeni bir tanımını yapmak lazım. Başarı, birinci olmak değil, eşit ve adil birinciler yetiştirmektir. Başarı, en zengin olmak değil, herkese varlıklı olmanın yollarını öğretmek ve zenginliği hakkaniyetli şekilde paylaşmaktır. Başarı, hep alarak biriktirmek değil, imkanlarını dağıtarak iyiliğe örnek olmaktır. Başarı, yaşamak için değil, yaşatmak için var olduğunun bilincinde ve bu bilincin eylemi içinde olmaktır. Başarı narsist duyguları beslemek değil, herkese yaşama sevinci tattırmaktır. Başarı, zafer sarhoşluğu yaşamak değil, her an seferde olma sorumluluğu taşımaktır.  

Komşusu açken tok uyamamaktır başarı, mazlumların acısını duyabilmektir başarı, statüsü ne olursa olsun üstlendiği görevi hakkıyla yerine getirebilmektir başarı. Kişiye kuyruk sallatan, ısırtan başarı; başarı değildir. 

Anneler, babalar, siyasiler, eğitimciler; astlarını ısırtmayan, üstlerine kuyruk sallatmayan başarı anlayışını hayata geçirme yolculuğumuzda birbirimize başarı dileyelim mi?