25.5 C
Kocaeli
Cumartesi, Ekim 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 168

İyilik Avcılarına İhtiyaç Var

Avni Usta, bir güzel insan. Beyaz eşya tamiri ile hayatını idame ettiriyor.

Bazı ustalar vardır, iş beğenmez, zorla iş yaptırırsın, bazıları da ısrarla senden iş talep eder, buna rağmen işi düzgün yapmaz ve hak ettiğinin çok üzerinde ücret ister.

Avni Usta, kendisine ücretini zevkle takdim ettiğim ustalardan biri. Verdiğim parada gözüm kalmaz. Bilirim ki, o ücreti hak etmiştir ve benden aldığı parayı benim razı olamayacağım mekânlarda harcamayacak ve kişilere vermeyecektir. Öyle ya, kişi verdiği paranın nereye gittiğinden de sorumludur nereden kazandığı kadar. İsterim ki kazancım helal olsun ve onu helal yerlere harcayayım.

İşinin türü, geçirdiği kalp ameliyatı, bir esnaf olarak insanlarla ilişkileri Avni Usta’yı yormuş görünüyor. Elli üç yaşına rağmen işini bırakacağını söylüyor. İnsanların değer bilmezliğinden, hak ettiği saygıyı görmediğinden yakınıyor. “Benden küçüklerimin bana saygı, büyüklerimin sevgi göstermesini, toplumun bana değer vermesini haklı olarak bekliyorum, buna da hakkım olduğunu düşünüyorum.” diyor. Herkesin birbirine bir kıymet gözüyle baktığı toplumun bireyi olmak, yüksek ayrıcalıklı bir zenginlik olsa gerek. Güven ve sevgi iklimini teneffüs etmek, büyük şükür sebebi…

Güzel söz, samimi hitap sihirdir. Kişiyi etkiler, yumuşatır. Yılan bile sıcağa akar, denmiştir. Hüdaverdi ve Hüseyin Ustalar da işlerini hakkıyla yapan türden. İnsan ilişkileri, gönülden ve sabırlıydı. Kızımın evinde yaptıkları tadilat dolayısıyla tanıdım kendilerini. Hüseyin Usta’nın “Kadir Ağabi” deyişi insanın içini eriten ahenkteydi sanki. Belli bir yaştan sonra samimi hitaplar duymak, kişiyi mutlu eden bir durummuş meğer. Belki basit kabul edilen bu ilişki, ya benim yaşlandığımın ya da toplumumuzda bu tür davranışların unutulmak üzere olduğunun işareti.

Falcı kadın, askeri yakalamış, cebindeki parayı parça parça almak için tahminlerini uzun uzun, tatlı tatlı anlatıyormuş. Arkadaşları, “Bu kadın sana hep yalan söylüyor, paranı ütüyor.” demiş. Asker de “Olsun, memleketten haberler veriyor hem de çok hoş konuşuyor.” cevabı vermiş. Yalan ya da samimiyetten uzak da olsa güzel söz duymak kulağa hoş gelir, kişiyi etkiler. Söz, sihirdir, denir bunun için.

Fahri Tuna; Sakarya’da yaşıyor. Çok sayıda kitabı var, velut bir yazar. Eserlerinin çoğu portre ve biyografi türünde. Kendisine “Yetenek avcısı” deniyormuş. “Marifet iltifata tabidir.” deyişine inanmış olmalı ki küllenmeye mahkûm görünen nitelikli pek çok insanı gün yüzüne çıkarıyor, rol model olarak topluma ve gelecek nesillere biyografi türündeki eserleriyle sunuyor. Onun yaptığı çalışmalar tam bir kadirşinaslık örneği. Kadirşinaslık, oldukça güçlü bir insani değer.

Tecrübe, kişi için; tecrübeli kişiler de bir toplum için büyük bir zenginlik. Büyük tecrübeler, yılların birikimiyle oluşuyor. Bireysel olarak kendi tecrübelerimizden ve başkalarının tecrübelerinden kısmen yararlandığımızı inkar edemem; ancak toplum olarak deneyimli insanları yeterince değerlendirdiğimizi söyleyemem. Deneyim, siyaset ve menfaat üstüdür. Her deneyimin altında kan, gözyaşı, ter vardır. Her deneyim, insanlığın ortak kültürüdür, malıdır. Nakitle ifade edilemeyecek bir sermayedir deneyim.

Ülke olarak, deneyim sahibi insanları sistem ve toplum dışına ittiğimizin pek çok örneğini görüyorum. Yer üstündeki bu madenlerimizi ekonomimize kazandırmamız lazım. Yıllar önce bu zenginliğimize dikkat çekmek üzere “İstiridye Avcılarını İhtiyaç Var” başlıklı bir yazı yazmıştım. Yetenek avcılığı yapan Fahri Tuna gibi, tecrübesi fazla, ülkemize ve insanlığa büyük kazançlar sağlayacak ak saçlıları keşfedip onları rol model olarak tarihe mal edecek “değerli insan avcıları”na hararetle ihtiyaç var.

İkamet ettiğim mahallenin adı; Yahyakaptan. Son seçimlerde bir hanımefendi muhtar seçildi. Ziyaret ederek kendisini tebrik ettim, semtimizle ilgili yapılabilecek hizmetlere yönelik düşüncelerimi aktardım. Mahallemizde eğitim emeklisi pek çok insan bulunduğunu, bunların, değişik mekanlarda, atıl vaziyette zamanlarını israf ettiklerini, ayrıca semtimizdeki pek çok öğrencinin ders çıkışlarında gidecek yer bulamadıklarını, bunların kafelere gitmeye, cep telefonlarındaki oyunlara mahkum edildiğini, emekli öğretenlerimizle öğrencilerimizi güzel bir mekanda buluşturup zamanlarını faydalı hale getirebileceklerini, sözgelimi emekli öğretmenlerin öğrencilere ders takviyesi yapabileceklerini, konu anlatabileceklerini, öğrencilerin derslerle ilgili sorularını çözebileceklerini, hiç değilse rol model olacaklarını ve böylece geleceğimiz olan gençlerimizi zararlı mekan ve alışkanlıklardan korumuş olacaklarını aktardım. Yılların birikimine sahip öğretmenlerimiz bir işe yaramanın, gençlere hizmet etmenin mutluluğunu duyacaklar hem de ruhen hep genç kalacaklardır; böyle bir organizasyonun gerçekleşmesi emekli öğretmenlerimiz için bir terapi olacaktır, dedim. Hiç de orijinal olmayan, bana göre sıradan, ancak iyi niyete dayalı bu önerim, muhtarımız tarafından hararetle, mutlulukla karşılandı. Bakalım zaman ne gösterecek?

Güzelliği, hayrı, iyiliği yaymak lazım. İyilik de kötülük de bulaşıcıdır. Siz istemeseniz de o bir şekilde yayılır. Sizin neyi temsil ettiğiniz, hangi tarafta aktivist ve aksiyoner olduğunuz önemli. Bir de işin vefa tarafı var. Biz de bu toprakların nimetlerinden beslendik, bu ülkenin öğretmenleri bizi yetiştirdi; bizi besleyen ve yetiştirenlere karşı bir insan olarak, her zaman borçluyuz. Borcumuzu ödemek, bir namus meselesidir. Her nimetin zekâtı, kendi türündendir. Parası olan parasını, bilgisi olan bilgisini, bazıları da emeğini kullanır.

Gül kokmak için önce gülü dikmek, dikenine rağmen yetiştirmek, koklamak ve toplamak gerekir. “Kıyametin koptuğunu görsen de elindeki ağacı dikmekten vazgeçme.” tavsiyesinde vurgulandığı gibi; iyi ve iyilerden olmaktan, iyilik yapmaktan vazgeçmemek bizi insan yapmış olacaktır.

Özrü Kabahatinden büyük Beyanlar

                Şu bir gerçektir ki, tarih boyunca cephede Türk Askerinin kazandığı zaferler, çoğu zaman masa başında Türk diplomatların yetersizliği sebebiyle kaybedilmiştir. Bazen de hain devlet adamları ve paşalar yüzünden tek kurşun atmadan Selanik’in elimizden çıktığı gibi, Balkanlar ve Ortadoğu’da yüzbinlerce Kilometrekare toprağımız elimizden çıkmıştır.  Bu yazımda iki önemli konuda iki kişinin hatalarının nelere mal olduğunu sizlere anlatmaya çalışacağım.

                Kıbrıs’ta Yunanistan’daki askeri cuntanın emri ile 15 Temmuz 1974’te gerçekleştirilen darbe Kıbrıs Millî Muhafız Ordusu – Yunan-Rum Paramiliter ordusu EOKA-B ile beraber organize edildi ve darbe sonucunda Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Başpiskopos Makarios görevden alındı ve yerine EOKA-B’nin lideri Nikos Sampson getirildi. Darbenin amacı Kıbrıs’ta Yunan ilhakının gerçekleştirilmesi ve Kıbrıs Helenik Cumhuriyeti’nin kurulmasıydı.

                Türk siyasetinin en renkli simalarından Turan Güneş,1973’te kurulan CHP – MSP Koalisyon hükümetinin dışişleri bakanlığında bulunuyordu. 20 Temmuz 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı öncesinde Kıbrıs’la ilgili 2. Cenevre müzakereleri sonuçsuz kalınca “Ayşe Tatile Çıksın” parolasıyla Türk askerinin Kıbrıs’a çıkma konusunu dönemin başbakanı Bülent Ecevit’e iletiyordu.

                Türk Askeri, 20 Temmuz 1974 – 18 Ağustos 1974 Kıbrıs birinci ve ikinci Barış Harekâtlarıyla Kıbrıs’ta görevini lâyıkıyla yerine getirmesine rağmen ki,(Dönemin MHP Genel Başkanı Alpaslan Türkeş: “Harekâtın yarım bırakılmamasını, adanın tamamının kontrol altına alınmasını öneriyordu.) o günlerde yapılan ancak kaale alınmayan ufak olarak nitelenen hatalar zinciri Barış Harekâtının 50. Yılını kutlayacağımız bugünlerde karşımızda büyük bir problem olarak hâlâ devam ediyor.

                Kıbrıs Barış Harekâtından sonra Avrupa ve Birleşmiş Milletler (BM), adada Yunanistan ve İngiltere ile birlikte garantör olan Türkiye’nin Zürih ve Londra Antlaşması’nın 4. maddesine istinaden gerçekleştirdiği Harekâtı ‘işgal’ olarak tanımlandı.

                Birleşmiş Milletler oylamasında karar aleyhimize çıktığında, aleyhimizde oy kullanan bir Afrika devleti için(devletin ismini şimdi hatırlayamıyorum) Dışişleri Bakanı Turan Güneş: “Yahu dünyada böyle bir devletin var olduğunu ben bilmiyordum, ismini yeni duydum.” Demiştir.

                Bu süreçte elin oğlu Birleşmiş milletlere dâhil bütün ülkeleri gezip aleyhimize karar çıkarttırıyor ama bizim böyle bir ülkenin varlığından dahi haberimiz yok. “Alın size Diplomasi!”

İsviçre Rezaleti

                15 – 16 Haziran 2024 tarihlerinde Rusya’nın çağrılmadığı “Ukrayna Barış Görüşmeleri” için İsviçre’ye giden Hakan Fidan ile Fener Rum Patriğinin de İsviçre’ye çağrılması tam, tamına rezaletin daniskası. Patrik Hazretleri! Hadi çağrıldı gözlemci olarak orada bulunsa bir derece, üstüne üstlük toplantıda birde konuşma yapıyor ve sonuç bildirisinin altına imza da atıyor. Hakan Fidan adına Türk dışişlerinin yaptığı açıklamada: “Fener Rum Patriğinin “Ekümenik”(Yeryüzü Patriği” sıfatıyla İsviçre’ye çağrıldığını ve konuşma yapacağını bilinmiyordu, toplantıyı tertip eden ülkelere konunun gerekçesini sorduk cevap bekliyoruz” denildi.

                2010 Yılından buyana (MİT) Milli İstihbarat Teşkilatı Başkanlığında bulunan Hakan Fidan’ın bırakın Dışişleri Bakanı olarak olaydan haberdar olmamasını, istihbaratçı olarak da mı haberdar olmadı? Bu beyandan anlaşılacağı gibi sınırlarımızın nasıl kevgire dönüştüğünü siz varın anlayın.

                Hadi Rum Patriği konuştu diyelim, aynı bildirinin altına Patrikle birlikte imza atmakta ne oluyor, neden konferans protesto edilip geri dönülmedi?

                Aynı görüşmede Vatikan Başpiskopos’u da bulundu ama konuşma yapmadı, görüşmelerin altına imza atmadı, sadece gözlemci olarak katıldı. Bizim Patrik kendi konumunu Vatikan’dan daha üstün görüyor ki, hem konferansta konuşuyor(Fener Bayrağı ile birlikte) ve hem de görüşmelerin altına imza atıyor. Hâlbuki Fener Rum Patrikhanesi İstanbul/Fatih kaymakamlığına bağlıdır. Bu hakkı nereden alıyor anlaşılır gibi değil! Atılan bu imzayı tanımak, devlet içinde başka bir devletin olduğunu da kabul etmek demektir ki, bu görüş Lozan anlaşmalarına doğrudan doğruya ihanettir ve Lozan Türkiye’nin: “Tapu Senedi”dir ve bu senet böyle vahim hatalar yüzünden sürekli aşındırılmaktadır.

Ötüken’e Gidip Orhun Anıtlarını Görmek

Tarihle ilgisi olan her Türk Aydınının Ötüken-Orhun Anıtlarına ilgi ve merakı vardır. Oğuzhan’ın yurdu, Göktürklerin yaşayıp iz bıraktığı, Cengizhan’a baş şehirlik yapmış olan Karakurum Şehrinin de olduğu bu coğrafya, benim için de hep gidilip görülecek yer olmuştur. Bu amaçla Haziran ayının ilk haftasında, şehrimizdeki Akçakoca platformunun bildiğimiz arkadaşlarımızdan oluşturduğu bir grupla, Moğolistan gezimizi gerçekleştirdik.

Türk Hava Yolları ile İstanbul’dan sekiz buçuk saatlik bir yolculuk sonu Moğolistan’ın baş şehri Ulan Batur (Kızıl Bahadır)‘daki Cengizhan Havaalanına indik. Akşam 18.30’da kalkıp  beş saatlik fark sebebiyle sabah 07.30’da orada olduk. Çok büyük olmayan ama temiz bir havaalanı olup, buradaki işlemlerimizi kısa sürede tamamlayıp, çıkıştaki yerel rehberimiz Dashka ile buluşarak bizi gezdirecek olan otobüsümüze geçtik. Bu arada 1 TL’miza 100 Tugriki verilen, üzerinde Cengizhan’ın resimlerinin olduğu Moğol parası aldık. Tabii ki dolar karşılığı!

 Moğolistan, Orta Asya’nın doğusunda Çin ve Rusya arasında, denize sınırı olmayan Türkiye’nin iki misli büyüklüğünde ama üç buçuk milyon insanın yaşadığı bir ülkedir. Ülkenin çok büyük kısmı çöl ve çıplak sıra dağlarla kaplı olup, nüfusunun büyük çoğunluğu Ulan Batur ve çevresinde yaşamaktadır. İnsanların %53’ü Tibet Budizmine, %3’ü Müslümanlığa,  %2’si Hristiyanlığa,  %3’ü Şamanizme inanmakta olup, %39’u ateisttir. Fert başına milli gelir 12.500 dolar civarındadır.

Ulan Batur da tarihi bir tapınağı, doğa ve tarih müzelerini gezdik. Doğa müzesindeki Gobi çölünden bulunup getirilmiş dinozorların iskeletleri ile ilgili görseller ayrı bir zenginlikti. 1 Haziran tarihi onların anne ve çocuk bayramları imiş. Şehir meydanındaki şenlik bizlere de farklı bir güzelliği yaşatmıştır. Daha sonra Guiness Rekorlar Kitabına girmiş olan 200 ton çelik ve 40 m yüksekliğiyle Cengizhan heykelini görmeye gittik. İlginç ve görmeye değer bir yapıttır.  Yine bu bölgedeki kaplumbağa görünüşlü doğal taşların olduğu park ve Tibet Budizminin yüzsekiz basamakla çıkılan tapınağının olduğu parkı gördük.  Ulan Batur’daki Ankara Caddesi ve bu cadde üzerindeki Atatürk büstünün de olduğu Türk Okulu ile Mevlevi dervişinin heykelini görmek bizlere ayrı bir övünç yaşattı.

Moğolistan için at ayrı bir anlam ifade etmektedir. Yalnız bu bölgede yaşayan vahşi atların yaşadığı Milli Parkı gördükten sonra  Karakuruma geçtik. Karakurum,  güney batıda ve Ulan Batur’a 400 km mesafededir. Yolda deve ve atları ile turistlere de hizmet veren yerli bir moğol ailenin misafiri olduk. Önce çift hörgüçlü develere binip, çölleşmiş bir alanda deve safarisi yaptık. Sonra ailenin çadırına girip, ikram edilen kımızı içtik. Yol boyu göz alabildiğine uzanan ekilmemiş otlaklarıyla, çok uzaklardaki çıplak dağlarıyla değişik bir coğrafyayı gördük. Yer yer at, sığır, koyun sürüleri ve bunların çobanlarının yaşadığı tek tük çadırlar yine ilgimizi çeken görüntülerdendi. Yol üzerindeki oldukça temiz ve imkanlı bir  tesiste, yemek ve dinlenme molası verdik. Dört saatlik bir yolculuktan sonra Karakurum yakınındaki Ger (yurt-oba) kampımıza geldik. 

Moğolistan’a has kaldığımız bu Ger kampları, 40-50 çadırlık bazılarında ahşap bungalovlarında bulunduğu yerlerdir. Gerek çadırlar, gerekse lokanta ve idari binaları ile turizm amaçlı tesislerdir. Genç, güler yüzlü, yaptıkları işin eğitimini almış bilinçli  insanlar çalışmaktadır. Kaldığımız üç ayrı kampta da ciddi bir olumsuzluk yaşamadık. Tabii ki bunda seyahatimizi organize eden Vizyon Turun rehberi Emre Bey’in dikkat ve seçiciliğinin önemini biliyoruz.

Bu kamplar dahil, gezimiz boyunca yerel kültürün, yerel mutfağın ve Moğolistan’daki bu farklı coğrafyanın güzelliklerini görüp yaşamak, bu geziye ayrı bir zenginlik kattı. İnançların görülüp yaşandığı tapınaklardaki gördüklerimiz, insanların dini konulardaki ibadet çeşitliliğini göstermekte olup; dua, secde, tespih, bir yapının etrafını dönmek ve taş atmak, yüzsekiz gibi bazı sayısal sabitelerle yapılan ritüeller bunlardandır.

Grubumuz için Karakurum daha anlamlı bir yerdir. Ötüken’in bir anlamı Dua bölgesidir. Bu şehirde önce müzeyi gezdik.  Girişindeki Bilge Kağan anıtı, kaplumbağa şeklindeki yapı üzerinde dikilmiştir.  Çifte ejderhanın tepesini süslediği üç buçuk metre yüksekliğindeki bu taş anıtın önünde durup fotoğraflarımızı çektik. Burada Göktürklerin yine bir Türk beyine ait yeni bulunmuş anıt mezarla ilgili ilginç bilgiler aldık. Bu mezar, 42 metre uzunluğunda, 1.8 metre en ve  7.5 metre yüksekliğinde  bir yapı olup, içinden birçok obje çıkarılmış ve müzede sergilenmektedir. Türk ve Moğol tarihiyle ilgili bu objeleri görüp bilgiler aldıktan sonra, yine tarihi özelliği olan Erdene Zuu Manastırını görüp Ger kampımıza geri döndük.

Ertesi gün Orhun Anıtlarının olduğu yere gittik. Bizzat Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın talimatı ile TİKA tarafından yapılan Bilge Kağan yolu ile oraya vardık. Buradaki müze, Türk ve Moğol Kültür Bakanlıklarının işbirliğiyle TİKA tarafından yapılmış olup, taş anıtlar ve diğer buluntular burada sergilenip muhafaza edilmektedir. Grubumuzdaki Alaattin Büyükkaya’nın Göktürk Devleti ve hakanlarının yapıtlarındaki tespitlerden olan birlik, beraberlik, devlet ve toprağa sahip çıkma, yalana ve yabancılara alet olmama gibi hususlar üzerindeki veciz konuşması her birimizde duygusal coşku yaşattı.

Atalarımızın Ötüken’de bulunan buluntulardaki estetik güzellikler ile o dönemdeki yönetim anlayışındaki yücelik, sanat ve medeniyete bırakılan övünülecek miraslarımızdandır. Anıtlardan dönüşte Orhun Irmak’ına uğradık.  Karakurumlu çocukların serinlemek ve eğlenmek için yıkandıkları bu berrak akarsuda bazı arkadaşlarımız el ve ayaklarını yıkarken, bazı arkadaşlarımız abdest alıp şükür namazı kıldılar.  Abdullah Köktürk’ün burada yaptığı dua ayrı bir duygusallık yaşatmıştır. Yol boyunca otobüsümüzde Serhat Duyar ve Harun Reşit Kocagöz öncülüğünde söylenen ‘Ötüken yolu yokuştur, çırpınırdın Karadeniz ve Türkiyem’ şarkılarıyla yol boyu yapılan söyleşiler seyahatimizin güzelliğine ayrı bir zenginlik ve neşe katmıştır.

Böylece sekiz gece dokuz gün dopdolu geçen Moğolistan-Ötüken gezimiz bizler için bir hac ibadeti hazzı ile gönüllerimizde coşku yaşatarak tamamlanmıştır.  Başta Akçakoca Platform Başkanı Hasan Uzunhasanoğlu olmak üzere, grubumuzdaki tüm arkadaşlarımıza sağlık ve mutluluk dilerken, yeni bir seyahatte buluşmak dilek ve temennilerimle.

MEHMET KÂMİL BERSE’den Hârika İki Kitap: ‘VATANIM BURASI On Bir Şehrimiz’ Ve “Benim Sevdiğim TÜRKİYE’m”

Mehmet Kâmil Berse, seyrine doyamadığı güzellikleri, çağlayanlar gibi coşkun kalemiyle her birini dost bildiği okuyucularına nakletmekte pek mâhirdir. Bu güzelliklerin bir kısmını sâhibi ve sorumlu yönetmeni olduğu Şehir ve Kültür Dergisi ile ve ayda bir düzenlediği sohbet toplantılarında sunuyordu. İsâbetli bir kararla daha geniş kitlelere kitap hâlinde ulaştırıyor.

ON BİR ŞEHRİMİZ

Seyahatnâme türündeki ilk kitap 13,5 X 23 santim ölçülerinde 176 sayfadır.

‘İthafnâme’ başlıklı yazı, konu uzmanlarının söylediği ‘Vatanlarını kaybetmiş insanlarda, vatan sevgisi doruklardadır’ sözünü doğruluyor. Tanıyanlar bilir: Mehmet Kâmil Berse, Kırım Türklerindendir. Kırım Türklerinin 1400’lü yılların başlarında yurt edindikleri Vatan toprakları, 1783 yılında Rus Çarlığı tarafından işgal ve ilhak edildi. Bölge halkının büyük bölümü ‘Ak Topraklar’ olarak isimlendirdikleri Anadolu’ya göç etti. Günümüzde, Kırım’da yaşayan Türklerin çok daha fazlası, Türkiye’de, Özbekistan’da, Ukrayna’da Romanya’da yaşamaktadır.

İTHAFNÂME:

Geçmiş zamanı diriltmek, kendi gençlik çağımızı tekrar etmek gibi, tamâmen imkânsızdır. Fakat insanın da milletin de sağlam temelleri bu tekrar dirilmesine imkân olmayan geçmiş zamanlarıdır. Milliyetçilik muarızları en evvel millî mâziyi unutturmak isterler. Bir millete yapılabilecek sinsi ve en şeytânî hücum onun vicdanından mâzisini almak, hâfızasında mâzisini yok etmektir. Bundan mahrum edilen bir millet en emin kuvvetini kaybetmiş olur. Bize saldıran düşman dâima topraklarımıza ve ölülerimize hücum eder. Zira biz o topraklarla o ölülerin mahsulleri ve devamlarıyız. Boğaziçi Mehtapları’nda Abdülhak Şinâsi Hisar bu duygulara yer vermiş… El-hak doğru söylemiş. Biz vatanımızı savunduğumuz gibi yazmalıyız. Bu toprakların her karışındaki ruhu, estetiği, mimâriyi yazarak gelecek nesillere aktarmalıyız. Şehirlerimizi târih boyunca yazarak bize aktaranlar oldu elbette. Her bakış açısı farklıdır, farklı görür farklı algılar. Hissederek dolaştığım on bir şehrimizi Kendi Dünyâmın bakış açısından yazarak torunlarıma anlatıyorum. Onlar büyüdüklerinde dedelerinin ne düşündüğünü görecekler kendi görüşlerini de yazacaklar.

Bu görev sizin güzellerim: Fatma Derin, İstanbul ve Elif Deniz çok okuyun çok yazın…

Mehmet Kâmil Berse, Ocak 2024

Şâir ve Edip Recep Garip; ‘Takriz’ yazısında ‘yaşayan şehirler, ruhu olan şehirlerdir’ diyor ve ‘işini aşk ile yapan, çok nâdir kalem erbâbı’ olarak tavsif Mehmet Kâmil Berse’nin o ruhu, çok mükemmel bir şekilde okuyucuya intikal ettirdiğini belirtiyor.

Eserin müellifi M. Kâmil Berse giriş yazısına Şehristan ile başlıyor:

1064 yılında Bizans ordusu Selçuklu Sultanı Alparslan’la ilk kez karşı karşıya geldi. Sultan Alparslan bu alınamaz denilen kaleyi aldığında hemen ilk şehri Ani’de kurdu ve ismine de Şehristan dedi. Anadolu’nun ilk Türk şehri burada kurulmuştur. Ve Şehristan şehrinin dış surları Selçuklular tarafından Sultan Alparslan’ın emriyle komutanı Manuçehr, tarafından inşa edilmiş. İlk cami de burada inşa edilmiştir. İlk Selçuklu Anadolu eserleri buradadır, ilk çarşılar, ilk medrese, ilk kervansaray… Kars’ın doğusunda, İl Merkezine 42 kilometre uzaklıktaki Ani Antik Kenti, Türkiye-Ermenistan sınırını ayıran Arpaçay Nehrinin batısında, tamamı Türkiye Topraklarında volkanik arazi üzerine kurulmuş bir Ortaçağ kentidir. Kentin önemi, İpekyolu üzerinde kurulmuş olmasından geliyor. Ani Ören yeri Anadolu’ya İpek Yolu üzerinden girişte ilk konaklama merkezi ve bir ticâret merkezi olduğu için antik kentin zenginliği dikkat çeker. Ören yerinin en eski târihi M.Ö. 5000 yıllarına kadar uzanıyor Ani

Şehristan Anadolu’ya ilk girişimizde ve mevcud şehrin ihyası ile inşa edilen ilk şehrimizdir. Ani şehrinden bahsetmemiz Anadolu’daki Türk İslam şehirleşmesine örnek olduğu içindir.

Görüldüğü gibi Sayın Berse, -tâbir yerinde ise- şehrin anatomisini kelimelerle çizerek veriyor. Bu üslûp aynı mükemmeliyette son sayfaya kadar devam ediyor.

Kitap aynı zamanda teknolojik bir yenilik ihtiva ediyor: Hakkında bilgi verilecek şehir ile alâkalı bir türkü, akıllı telefona okutulacak karekoddan dinlenilebiliyor. Sivas’ın türküsü Âşık Veysel’den: ‘Uzun ince bir yoldayım’

‘Sultanlar Şehri’ olarak anılan Sivas’la ilgili bilgiler; ‘Sivas, ilk çağlardan bu yana medeniyetlerin filizlendiği, buram buram târih kokan, âdeta bir açık hava müzesi gibi. Anadolu’da doğmuş, burada hüküm sürmüş her medeniyetin izleri ve örnekleri bu şehirde mevcut’ cümleleriyle başlıyor. Ele alınan konuların başlıkları:* Gök Medrese, *Türk İslâm târihinin mânevi mimarları arasında yer alan 3 şemsten biri olan ‘Kara Şems’ olarak da anılan Şemseddin Ahmed Sivâsî. (diğerleri: Şems-i Tebrîzi, Fâtih Sultan Mehmed Han’ın hocası Akşemsedin (Ak Şems). *Sivas’ın âbideleri: Buruciye Medresesi, Sivas Mektebi Sultânisi, Ulu Câmi. Diğer iki başlık:* Eramcızâde İsmail Hakkı Efendi ve *Sivas’ın kültürel yapısı.

İkinci şehir: ‘4500 yıllık Medeniyet Türküsü ‘Karaman’ Karamanlı Mehmet Bey’in şehri. Karaman Yunus’u da bağrına basmış. Karaman’ın câmileri ve meşhurları tanıtılıyor. Karaman’ın Koyunu da ihmal edilmiyor.

Üçüncü şehir, ‘Huzurun, aşkın ve güllerin şehri Konya…

Dördüncü şehir: Osmancık.

Osmancık hakkındaki yazı; “Bâzı târihçiler Osman Gazi buruda doğdu, bu kaleyi de beyliği zamanında yaptırdı’ derler. Evliya Çelebi Osmancık’tan bahsederken bu cümleyle başlıyor. Kişi veya mekânlardan bahsederken daha sevimli, daha sıcak olsun diye ‘cık/cik’ eki kullanılmıştır” ‘Koyunbaba Köprüsü’, ‘Bir çöğür şâiri’, ‘Hayırsever Derindere Âilesi’, ‘Adatepe’ başlıklı bölümlerle devam edip ‘Osmancık Mutfağı’ başlıklı kısa yazıyla bitiyor.

Beşinci Bölüm, “Destanlar Yaratan Şehir ‘Kahrmanmaraş”a tahsis edilmiş. İstiklal Madalyası sâhibi tek şehirdir.

Kurtuluş Savaşımızda son işgal edilen, ilk kurtulan kahraman şehir… Âşıkoğlu Hüseyin’in Fransız komutana seslenişi: ‘Maraş bize mezar olmadan Düşmana gülzar olmaz’

Altıncı şehir, Torosların Akdeniz’le kucaklaştığı Mersin’dir. Ülkemizde ilk özel şehir müzesi Mersin’dedir. Hıristiyanlığın ilk misyoneri Aziz Pavlus’un kuyusu ve mezarı da… Sanatkâr yetiştiren Mersin’in mutfağı da zengindir.

Yedinci bölümde şâirler ve serhat şehrimiz Edirne var. Dersaadet’in batı kapısı Edirne; Kapalıçarşısı, Selimiye Camii ve Kırkpınar Güreşleri ile bilinir.

Sekizinci bölümde Sivas’ın Gürün ilçesi; ‘Nazlı Nazlı akan Tohma suyunla / Malatya Kayseri karayolunla / Alabalığınla, Dünyâya bedelsin Gürün’üm’ mısralarıyla tanıtılıyor.

Dokuzuncu bölümde ‘Dünyânın en eski şehri Gaziantep var. Antep Harbi Müzesi, Gaziantep Kalesi, Yesemek Açık Hava Müzesi, Belkıs Zeugma antik şehri, kutma kumaşı, pestili, sucuğu, fıstığı, lahmacunu, alinazik kebabı, içli köftesi cağırtlak kebabı, baklavası, fıstık ezmesi ve diğer özellikleriyle ziyaret edilmeye değer şehir.

Onuncu bölüm Balıkesir’e tahsis edilmiş. Farklı yönleri bol bir şehir… Kuvayı Milliye Binası, Gönen kaplıcaları, Höşmerim tatlısı ile Gönen mutfağı, Zağnos Paşa Camii, Balıkesir Millet

Kütüphânesi, deniz kenarındaki ilçeleri, madenleri ve sanayii ile zenginliği, Anadolu’yu savunmak için, diğer vilâyetlere öncülük etme şerefine sâhip mühim bir şehir.

On birinci bölümde ‘Ezelden marka Şehir’ Şanlıurfa’ var. Doğu-batı, kuzey-güney yollarının ticârî ve askerî yol kavşağında, zengin kültürleri ve inançları bağrında taşıyan müthiş bir havza. Halilülrahman Balıklı Göl, Nemrut ve Hazret-i İbrâhim hikâyesi bilinmesi gereken özelliğe sâhiptir. Şanlıurfanın her metrekaresinde derin bir târih var. Etkilenmemek mümkün değil. Ve elbette Şanlı Urfa mutfağı… Öyle bir anlatılıyor ki… okuyan, yola çıkmaya hazırlanıyor. Şanlıurfa her daldaki sanatkârlarıyla da meşhurdur.

Mehmet Kâmil Berse’nin Şanlıurfa hakkında yazdıkları, bu kitabın taç kapısı gibidir.

“BENİM VATANIM BURASI SEVDİĞİM TÜRKİYE’M”

Bu yazıda tanıtımı yapılan ikinci kitap birincisi ile aynı ölçüde 140 sayfadır. Edebî sanatlardan ‘Deneme’ türündedir.

Eserin müellifi Mehmet Kâmil Berse, ‘İthafnâme’ başlıklı yazısında: sohbetlerinde bulunma şansını elde edemeyenlere kendisini tanıtıyor:

“Bana beni, ‘Ben’ olduğum için seven dostlar ver” diye dua ederim… Söylemek istediğim menfaatsiz bir dostluk ve samîmiyettir önemli olan…

Bu eserimi öncelikle; iyi günde, kötü günde bir ve beraber olduğumuz sevgili aileme:

Eşime, çocuklarıma, torunlarıma, ve geniş aileme ithaf ediyorum…

Bu ülkeye ve bu güzel şehir İstanbul’a ömrümü adadığım kültürüne hizmet etmek için hâdimi olduğum Dersaadet’te bana destek olan dostlarıma takdim ediyorum…

Mehmet Kâmil Berse, Mart 2024

‘Takriz’ yazısını, Mehmet Nuri Yardım kaleme almış. Mehmet Kâmil Berse’yi, duygu ve düşünceleriyle, yazarlığıyla, kavi inancıyla, zevkleriyle ve vatanseverliğiyle anlatıyor.

Yazarın ‘sunuş’ yazısı, Râgıp Paşa’nın dediği gibi; ‘Eğer maksud eserse mısra-ı berceste kâfidir.’ Çok kısa bir Türkiye târihi ve bu târihi yaşayan ve günümüze taşıyıp yaşatan Mehmet Kâmil Berse…

Eserdeki yazıların başlıkları:

*Dem Bu Demdir, An Bu Andır. *Benim Vatanım Burası… Benim Türkiye’m… *Şehirlerde Toplum Ve Ahlâk Metaforu. *Vatan Sevgisi İmandandır. *Mimar Sinan Eseri Ve Torunları. *Milliî ve Yerli Ruhumuz Adına. *Kitaplar Aşkımız, Kütüphaneler Sevdamızdır. *Fetih, Ayasofya Ve Demokrasi. *Küçük Düşünenler, Asla Büyük İşler Yapamazlar… *Sevgi İle Yaşama Sevincini Bırakmayalım. *Öğretmek, İki Defa Öğrenmektir. *Selâm, Dostluk, Vatan, Dil ve Hürriyet. *Vatan, Dil, Millet, Bayrak.

*İnsan, Düşündüğünün Aynıdır… *Efendiler, Lisan Gerek Lisan! *Sevgi Merhameti, Merhamet Adâleti Getirir. *Bin Minnet Ve Rahmet Sîzlere İki Yüz Elli Bir’ler *Barış Dolu Dünyâda Huzur İçinde Yaşamaktır Hedefimiz. *Eğitimimizi Geliştirmek, Kültürümüzü Yaşatmak Zorundayız… *Şehr’e Ve Kültür’e Dair, Mayıs Kırkanbarı. *Dostluktan Ses Ve İnsanlıktan Bir Nefes. *Mutluluk, Kendine Yeter Olmaktır. *Unutulmamak İçin Unutmamak Lâzımdır. *İlim Adamı Olmak Hayat Boyu Çalışmakla Olur… *Yüz Yıl Önce 16 Martta Dersaadet’e Düşman Girmişti. *Şehirler Kültürle Yoğrulacak, Kültürlü İnsanlarla Var Olacaktır. *Tek Bayrak, Tek Millet, Tek Vatan, Tek Devlet. *Şehirler, Kültürler, Şûralar. *Eğitim / Kültür / Bayram. *Yaşamanın Sorumluluğu Gereği, Bizler Birbirimizden Sorumluyuz.

Aşağıdaki yazı, eserin bütünü hakkında tatminkâr bilgi verecek bir örnektir:

‘BENİM VATANIM BURASI… BENİM TÜRKİYE’M…’

Memleket isterim Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun; Olursa bir şikâyet ölümden olsun. Cahit Sıtkı Tarancı

Otuz yıl olmuş, bir sebeple Türkiye’ye gelmiş İskoçyalı hanımefendi… Sonra geri dönmemiş ülkesine, pek sevmiş ülkemizi, Bodrum’u mesken edinmiş yıllarca…

Bir TV kanalında ‘Ülkemizde yaşayan yabancılar’ başlığıyla tanıtılan bir portre idi… Çok önemsedim hanımefendinin anlattıklarını… Çok dikkatli konuşuyordu, dili o kadar güzel kullanıyordu ki, hayran kaldım… Arada bir aksan teklemesi olmasa ‘Bizim şehrin insanı, bir İstanbullu’ diyebileceğim bir hanımefendi, hem de İstanbul hanımefendisi, aradığımız özlediğimiz bir portre… Önce buradaki gözlemlerini anlatıyor, ardından yorumlar yapıyordu… Lisanı önceleri kitaptan öğrenmeye çalışmış, ancak buradan öğrendikleri ile biraz sıkıntı yaşamış, komik durumlara düşmüş… Lisan öğrenmek için Türk filmleri izlemeye başlamış, Yeşilçam komedi filmlerini izlemiş, yerli filmlerle hem lisan öğreniyor hem de hoşça vakit geçiriyormuş… Filmlerden öğrendikleri dil telaffuzunu daha sonra romanlarla geliştirmiş, yanlış telaffuzları düzeltmiş… Şimdilerde çok yalın bir dili var… İskoçya’da komşuluktan ve insanlıktan eser bulamazsınız diyor:

‘Burada benim anahtarım komşudadır, komşularınki bende. Birkaç saat birbirinin sesini duymasa komşular, hemen kapıya gelirler, bir rahatsızlık var mı? diye… Biraz rahatsızlık olsa veya uzun yola gitsem dönüşte mutfakta bir yemek yapılmış görürüm. Bunları ben Dünyânın hiçbir yerinde görmedim yaşamadım… Kimse gelmek için izin istemiyor burada, çat kapı, insanlar birbirine gelebiliyor, bir samîmiyet var, bu beni her gün bu ülkeye ve bu ülkenin insanlarına bağlıyor… Haftada bir ‘Pazar’ kuruluyor burada… Mutlaka giderim, 40 derece sıcak olsa, kar ve yağmur yağsa da o pazarı yaşamak için giderim… Orada önce bir emek görüyorum, üreten insanları görüyorum, ekonomi görüyorum, kültür görüyorum… Dahası o insanların birbirleriyle yardımlaşmasını görüyorum… Pazarda hanım satıcılar daha çok, bazıları evlerinde yemek yapıyorlar, getirip pazarda satıyorlar… Artık onlarla da çok yakın oldum, o gün pazara gelmeyen görürsem soruyorum niye gelmedi? Hasta! denirse, (artık bende buralı oldum) köyüne kadar gidip hatırını soruyorum… Yolda giderken elimde paket veya yük varsa hemen gelip yardım ederler, tanıyan veya tanımayan fark etmez, herkes birbirine selam veriyor burada…’

Hanımların altın günlerinden bahsediyor hanımefendi:

‘Merak ettim ve dâvete icâbet ettim… Şaşırdım, âdeta bir ziyâfet sofrasıydı, herkes her şeyden yemek için tabağını dolduruyor ve yiyordu, ama bununla birlikte şunu gözlemledim. Hanımlar her şeyi çokça yiyorlar ama konuştukları: ‘Nasıl kilo vereceğiz?’ Doktor adresleri alınıyor ve bir sonraki altın gününe kadar farklı bir şey olmuyor, işte bu bana göre değil dedim, bir daha gitmedim… Burada sokak hayvanlarına ilgi ve alaka beni çok mutlu ediyor… Kediler evlerin asıl sâhipleri, bahçede iki köpeğim var… Kapı önlerinde sokak hayvanları için su ve yem kapları var, burada hiçbir canlı aç ve susuz değil…’

İngiltere krallığı yüz sene önce, Çanakkale savaşına İskoç askerlerini de getirmiş… İskoçya’da savaştan dönenlerin torunlarından bir komşum vardı, İskoç asker savaş dönüşü evlenmiş ve 6 çocuğu olmuş, geçen yıl bu âile büyük dedelerinin yenildiği toprakları merak edip Çanakkale’ye gelmişler tam 175 kişi, aile 175 kişi olmuş… Çanakkale Savaşlarının gerçeklerini öğrenmişler, nasıl oyuna getirildiklerini görmüşler… Ben de artık bu ülkenin ferdi olarak öğrendiklerimi paylaşıyorum… Siz cennette yaşıyorsunuz, belki farkında değilsiniz…

İskoç hanımın anlattıkları: ‘Aslında benim ülkemin geleneksel örf ve âdetleri, kültürü, yâni ‘Şehir kültürümüz…’ Bizler çok zaman hayıflanırız, kültürümüzü kaybettik diye… Oysa elde kalan kültürümüzün kırıntıları bile Dünyânın öbür kısmı için ulaşılamaz bir insanlık örneği ve dersi…’

Eksiklerimiz, noksanlarımız çok tabii ki, ama karamsarlık yok… Bizler nakıs taraflarımızı tamamlayacağız, yeni nesillere bunları öğreteceğiz, anlatacağız… ‘Dünyânın iyiliği için: Türkiye’ mottosunu söylemişti iki sene önce değerli yazarımız Alev Alatlı. Bu çok önemliydi, Hangi milletten ve hangi dinden olursa olsun onlara insanlığı, erdemi, iyiliği, güzelliği, doğruyu bizler öğreteceğiz… Müslüman milletlere dahi!

Bu ülkenin insanlarının örf ve âdetlerini, ahlâkını özümsemiş İskoç hanımefendi, program sonunda şah cümleyi söyledi: ‘Benim Vatanım Burası… Benim Türkiye’m…’

Bu cümleden anlam çıkaracağımız çok şey var elbette, hele bâzıları için!

Hz. Mevlânâ diyor ki: Söz söylemek için önce duymak, dinlemek gerek. Sen de söze, dinlemek yolundan gir!’

MARTI AJANS: Turizm Reklâm Ticaret Limited Şirketi. İskenderpaşa Mahallesi, Yeşiltekke Kuyulu Sokağı Nu: 6/1 A Fâtih – İSTANBUL Telefon: 0.212-534 15 25 0.532-211 31 88 0.553-911 31 88 e-posta: kamilberse@gmail.com / kalemkitab@gmail.com

MEHMET KÂMİL BERSE Soğuk ve karlı bir Şubatta İstanbul’da 1956’da doğdu. Göbek adını doğduğu hastanenin (Zeynep Kâmil Hastanesi) târihî geleneğinden aldı. Sanki İstanbul’da ‘Şehrengiz’ Dünyâsına doğmuştu. Uzun yıllar İstanbul – Fâtih’te, doğduğu evde ömrünü devam ettirdi. Ailesi, geleneksel kültürle hemhal olan bir aile idi. Bu kültürü diyarkâmlıkla devam ettiren yapının tâkipçisi olmayı şiar edindi. Kitapların içinde ve Kalem Kitabevi’nde yaşadı. Üniversitede İşletme bölümünü okudu. Ticâreti, kültür merkezli yaptı: Kitabevi, yayıncılık, reklâmcılık, matbaacılık, gazetecilik, dergicilik, turizm… Ardından sivil toplum kuruluşlarında kuruculuk, yöneticilik ve siyasette deneyimler… Hâlen, Dersaadet Kültür Platformu Derneği Genel Başkanlığı, Dünyâ Kırım Türkleri Derneği Başkanlığı, Fâtih Eğitim ve Bilim Vakfı Yönetim Kurulu Başkanlığı ile bazı vakıf ve derneklerde yönetim kurulu üyesi olarak görev yapmaktadır. Sekiz dergi çıkardı. Kimisinin imtiyaz sâhibi oldu. Kimilerinin genel yayın yönetmenliğini, editörlüğünü yaptı. Hâlen Şehir ve Kültür Dergisi’nin imtiyaz sâhibi ve genel yayın yönetmeni olarak her ay kültür Dünyâmıza kazandırmaktadır. Şehirlerde, ülkelerde, kültür merkezlerinde, TV’lerde, radyolarda, okullarda, üniversitelerde; kültür, târih, edebiyat ağırlıklı sohbetler, konuşmalar, paneller, sempozyumlar keyif duyduğu faaliyetlerdir. Ata vatanı Kırım üzerine ilmî ve sosyal çalışmaları vazife bilir. Kudüs, şehir olarak ve inancının aksiyonu olarak gözlerinin önünden kaybolmaz. Kıbrıs yavru değil öz vatandır bize, bu duygu ile yaklaşır Kıbrıs sâhillerine. Kerkük vazgeçilmez bir sevdâdır soydaşlarımızla birlikte deyiverir her defasında.. Bu dört ‘K’ şehrimiz vazgeçilmez ülkülerimizdir bizim. Şehirlerin ruhu üzerine felsefî düşünce yapısı, farklı bir seyahat kültürünü yazılarına yansıtmasına vesile olmaktadır. Şehirlerin yeraltı, yerüstü, târihî, metafizik ve toplumsal geçmişinden, demografik yapısından, fotoğraflarından uzunca bir hikâye oluşturmayı seven bir yapısı vardır. Ülkemizin, insanımızın, Dünyânın meseleleri üzerine yazmaya ve konuşmaya devam etmektedir. Evli, iki evladı ve üç torunu ile İstanbul’da yaşamanın erdemine sâhip olduğunu düşünür. Mehmet Kâmil Berse’nin yayımlanmış ve yayımlanacak olan eserleri: *İstanbul Şehrengizi 1-2-3 *Üç Okyanus Dört Kıta -Seyahatname- *Bu Vatan Benim, Benim Türkiyem. *Meraklısı İçin İstanbul Seyahatnâmesi. *Kazan ve Kuzey Türklerinde Kültür. *On Bir Şehrimiz. *Kırım Bizim Meselemiz. *İsmail Bey Gaspıralı ve Dünyâsı. *Cengiz Dağcı’nın Vatan Aşkı. *Üç Çelebinin Hikâyesi. *Esir Şehirden Doğan, İstiklal Ruhu. *İz Bırakan Portreler.

Kâinat Kitabı – 2

     Kâinat bir kitap gibidir. Bu kâinat kitabının tek tek bütün harfleri, bütün noktaları, birleşik hâl ve terkipleriyle; Kâtibinin varlığını ve O’nun bir olduğunu gösteriyor.

     Birer harf ve harflerden meydana gelen kelime ve cümleler hükmünde olan her bir varlığın kendileri; kendilerine has dilleri ile, kâtibini / müellifini / yazanını; yani Yaratanını;

     “Hiçbir şey yoktur ki, O’nu hamd ile tespih etmesin (zikredip anmasın).” (İsra: 44) anlamındaki âyeti tilâvet ediyor / okuyor.

     Kâinatın bütün zerreleri / atomları, birer birer zat ve sıfatları ve diğer yüz ve yönleriyle, hadsiz imkânlar arasında tereddüt içinde iken, birden bire bir ciheti takip etmeleri, belli bir sıfatla sıfatlanıp, hususiyet kazanmaları, özel ve kendine has bir keyfiyet ve özellik kazanıp vasıflanmaları; hayret verici, çeşitli hikmet ve amaçları netice verdiğinden; her şeyi yaratan Allah’ın varlığının gerekli olduğuna, olmazsa olmazlığına şehadet etmektedir.

     Gaybî / görünmeyen ve bilinmeyen âlemlerin örneği olan İlahî hakikatlerin hissedilmesine ve manevî zevklerin alınmasına yarayan his ve duyguları; içlerinde barındıran Rabbanî lâtifeler; san’atla yaratan Allah’ı ilân eden iman kandilini ışıklandırıyorlar.

     Evet, “Allah’a giden yollar mahlûkatın nefesleri adedincedir.” hükmü hakikattir. Mübalâğa değil.

     Buna rağmen “Neden aklıyla  herkes göremiyor?” diye sorulacak olursa, deriz ki:

     “Apaçık ve mükemmel bir şekilde kendilerini göstermelerinden ve zıtlarının yokluğundan ötürü.”

     Tıpkı balığın su içinde suyu görememesi gibi. Çünkü her taraf sudur. Suyun zuhurunun şiddetinden, balık suyu göremez. Nitekim çıplak gözle, gözünü güneşe dikenin; güneşin zuhurunun / meydanda oluşunun şiddetinden, gözünün kör olması gibi.

     Kâinat kitabının genelinde, öyle parlak bir nizam var ki, Nazzamı / Düzenleyeni güneş gibi içinde tecellî ettiriyor. Çünkü her kelimesi, her harfi / canlı cansız her varlığı; birer kudret mucizesidir. Bu kâinat kitabının te’lîfi / yazılmasında, öyle bir mucizelik var ki, bütün tabiattaki sebepler; farz-ı muhal muktedir birer fail-i muhtar / kendi istek ve iradeleriyle iş görenler bile olsa; yine tam bir âcizlik ile, o mucize oluşa karşı ancak secdeye varırlar.

     Zira her bir kelimesi, bütün kelimelerle / canlı cansız tüm varlıklarla münasebet içindedir.  Özellikle hayat sahibi her bir harfin; yani her bir varlığın, diğer bütün varlıklara yönelik birer yüzü, bakan birer gözü vardır. İşte böyle olan kâinat kitabının harflerinde; birbirlerine karşı öyle ölçülü, birbirine dayanışmalı bir iç içeliği vardır ki, bir noktayı yerinde icat etmek için, bütün kâinatı icat edecek sonsuz bir kudret lâzımdır.

     Demek, sivrisineğin gözünü yaratan, güneşi dahi o yaratmıştır. Yoksa uyum olmaz, sivrisinek göremezdi. Bunun gibi, pirenin midesini tanzim eden, güneş sistemini de o tanzim etmiş ve düzenlemiştir. Yoksa uyumsuzluktan pirenin midesi iş göremez, pire hayat bulamazdı.

     Şu kitabın bir noktası olan mikroskobik mikroplar ki, kâinatın küçültülmüş örneğidirler. Ancak büyültüldükten sonra görünürler. İşte kâinat sayfasına bunu yazan; bütün kâinatı dahi o yazmıştır.

     Şu küçücük hayvancıklarda bile görülen harikalıkların; doğal, cansız ve basit sebeplerden ileri geldiğini kimse iddia edemez ve etmemeli.

     Eğer, her bir zerrede filozof şuuru, doktor hikmeti, hâkim ve devlet adamı siyaseti bulunduğuna ve her bir zerrenin diğer zerreler / atomlar ile vasıtasız haberleştiğine inanılırsa, olup biten her şeyin; sadece zahirî sebeplerden ileri geldiğine hükmolunabilir.

     Oysa, o hayat sahibi varlıklarda; öyle bir kudret mucizesi, hikmet harikası var ki, ancak tüm kâinatın bütün işlerini icat ve tanzim eden bir Sâni’in san’at eseri olabilir.

     Yoksa bütün bunlar kör ve basit imkân görüntüsü verenlerin atacakları adımlarla, olacak şeyler değil. Tabiattaki sebeplerden meydana gelmiş olamazlar. Elbette sebepler bir gerçek. Ama insanın elinde kullanılan âletler misali. Özellikle tabiattaki sebeplerin en önemli esası hükmünde olan, en küçük parçalardaki, birbirlerini çekme ve itme kuvvetinin üzerinde, bir imkânsızlık damgası var. Evet, her bir şeyin esası zannettikleri; çekim ve itme kuvveti, hareket, kuvvet ve duygular gibi işler; yaratılış kanunlarının birer isimlerinden başka bir şey değiller.

Dokuz bin yıllık maceramız

Altmış küsur yıllık dostluğuyla gurur duyduğum Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun son kitabını yolladı. Başlığı maraqlı: Köklere Doğru. Fakat alt başlığı daha heyecan verici: Türk Dilinin Dokuz Bin Yıllık Macerası. (Ötüken, 2024) Dokuz bin, on bin, hatta kırk-elli bin yıl öncesine gidip gelen çok kalem var da Ahmet Bican Ercilasun dokuz bin deyince, dikkat kesilmek lazım. Çünkü o, kılı kırk yaran bir bilim adamıdır.

Dokuz bin çarpıcı bir sayı. Evvela, dokuz bin yıl önce tarih yok. Daha doğrusu yazı yok, tarihçilere göre yazı olmayınca tarih de yoktur. İkincisi, dokuz bin yıl öncesi son buz devrinin bitişine işaret eder. Neolitik döneme, yani tarımın başlangıcına… Tarımdan önce insan toplulukları “avcı- toplayıcı” idi. Bu hayat tarzı ancak küçük toplulukları besleyebilir. Avcı-toplayıcı çoğunlukla da 100-150 kişilik klandır, “kavim”dir. En fazla kabiledir. Onun kurabileceği medeniyet de boyuna göredir. İşte 9000 yıl önce çekilen buzlarla birlikte bu kısıtlar kırılmış, bitkiler ehlileştirilmiş, tarım ve yerleşik hayat başlamıştır. Dikkatinizi çekerim, Göbekli Tepe de 1500 yıl farkla o geçişin eseridir.

Gölgeler kalkıyor

Tarih yok. O halde? O halde elimizdeki bütün bilimleri kullanacağız. Ercilasun’un elindeki aletlerden biri ve en yetkin olduğu dal linguistik. Sonra arkeoloji. Daha daha, antropoloji. Yetmiyor, genetik. Fonda iklimleri değiştiren jeoloji de var. Birçok bilimin bir problem üzerine yoğunlaşması her birinin kendi alanına kapalı kalmasına kıyasla çok daha verimli oluyor. Sır perdeleri böyle kalkıyor. Alt Akıl kitabımda bunu, “Birden fazla ışık gölgeleri kaldırıyor.” diye anlatmıştım. Yukarıda saydığım dalların tek tek başaramayacaklarını, güçleri birleşince başarabiliyorlar.

Bilim çoğu zaman bir dedektif hikâyesine benzer ve Köklere Doğru, eski bir sırrın aydınlanmasıyla başlıyor. Türkçe ile Sümerce’deki ortak kelimeler nasıl ortak oldu? Öyle ya, Sümerler Mezopotamyalı, Türkler Güney Sibirya, Altay sakini. Bu iki dil nasıl birbirine ödünç kelime alıp veriyor?

Komşuluk ve ortaklık sırrını arkeoloji çözüyor. İki toplumun bugünkü Türkmenistan’da, Aşkabat yakınlarında neolitik yerleşimlerini buluyoruz. Ceytun’da. Bu kültüre Ceytun Kültürü deniyor. Buradaki “kültür”, arkeolojik anlamdaki kültür. Yaşam tarzını, çanak çömlek teknolojisini ve benzer medeniyet özelliklerini anlatıyor. Tek odalı evler. Odanın bir köşesinde Türklerin “aşlug- aşlık” dediği kiler var. Sümer de aynı kelimeyi kullanmış. Büyükbaş hayvan besliyorlar. Tarım toplumları.

Türk Sümer ortaklığında son söz

Türkçe- Sümerce ödünç kelime listeleri birden fazla. Ercilasun bunların üstüne kendi listesini de kuruyor. Kolay değil. Ölü fakat bir dilin 9000 yıl öncesini tahmin edeceksin. Sonra yaşayan bir dilin o zamanlardaki kelimeleri nasıldı diye soracaksın. Sümerler sağken konuştukları dille Türkçenin Büyük Türk Kaanlığı’nın (Göktürklerin) Bengü Taşlarını, Kaşgarlı’nın Dîvânu Lugâti’t-Türk’ünü tekrar okuyup yayımlayan, onlara tam hâkim bir bilim adamı için bile kolay iş değil. Üstelik ortaklıklardan “yansımaları” ayıklayacaksın. Dünyanın her yerine suyun “şırıl şırıl” akması gibi ses taklitlerini… Ercilasun’un dilin evrimi hakkındaki Basamak Teorisi’ni okumalı. Kitabın sonundaki eklerde o da var.

Daha başka? Afrika dışındaki modern insanın 50 ila 70 bin yıl önce Afrika’dan çıkan küçük bir gruptan türediğini biliyoruz. İşte o küçük grubun da bir dili vardı muhakkak. Sonra o dil, dil biliminde karşımıza çıkıyor: Dünya Dili. Hiç olmazsa Afrika dışındaki insanların ortak kök dili. Sonra o dilin zamanımıza daha yakın şekilleri var: Nostratik. Avrasyatik. Birincisi “bizim” anlamındaki “nostra”dan geliyor. İkincisi bütün Avrasya’nın ortak dili…  Sümerce- Türkçe ödünç kelimeleri belirlerken bu kök dillerden gelen ortaklıkları da ayıklamanız gerekiyor. Zor iş. Fakat Ercilasun başarmış. Sonuçta ortaya son söz diyebileceğimiz bir ödünç kelime listesi çıkıyor. Ercilasun’un listesi.

Ceytun’dan Altaylara

Hikâyemize dönersek: Ceytun Kültürü yerleşik. Bitkiler ehlileşmiş. Bir de büyük baş hayvanlar. Fakat sonraki aşama onları bir üst bir ekonomiye taşıyor. At ehlileştiriliyor! Bu dev bir adım. At, bir taraftan büyük koyun-keçi sürülerini yaymaya, bir taraftan da geniş coğrafyalarda siyasî egemenlik kurmaya imkân veriyor. Neolitik evlerden çıkıp portatif kıl çadırlara taşınıyorlar. Artık onlar Ceytun değil Andronova Kültürü’nün insanları. Bu sırada bir başka atlı topluluk da sahneye çıkıyor. Karadeniz’le Urallar arasından kopup gelen Hint- Avrupalılar. Hem bunların baskısı, hem de gittikçe ısınan bir dünya. Türkleri kuzeye ve doğuya, Altay, Sayan dağlarının eteklerine, Güney Sibirya’ya yöneltiyor. Ondan sonrası tarih zaten. Sümerler de yazıyı keşfedecekleri ve dünyanın da Sümerleri keşfedeceği Mezopotamya’ya ulaşıyor.

Bir paragrafta oluvermiş gibi yazdıklarım 4- 5000 yıllık bir macerayı kapsıyor. Birçok bilim adamının on yılları var bu oluverenlerin keşfinde.

Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun’un eserini övmek bile haddim değil ama baktığım yerden ilmik ilmik işlenmiş muhteşem bir keşif görüyorum. “Keşif”, örtüyü kaldırmak demek değil mi!

Yunanistan İzlenimlerim

Yunanistan’ın kuzeyinden güneyine (Mora’ya kadar) Yanya, Parga, Patras, Preveze, İnebahtı, Korint Kanalı üzerinden geze geze gittiğimiz başkent Atina’yı gördükten sonra tekrar kuzeye giderek Selanik ve Kavala’yı ziyaret ettik.

Yunanistan gezimizin ilk yarısını teşkil eden Yanya, Preveze, İnebahtı, Meteora’ya dair duygu, düşünce ve gözlemlerimi önceki yazımda paylaşmıştım. Şimdi gezimizin ikinci kısmı olan Patras, Atina, Selanik ve Kavala’dan izlenimlerimi yazacağım. Ancak önce geçtiğimiz otoyollar, tüneller, asma köprü ve Korint Kanalından bahis açalım.

****

Otoyollar Ve Tüneller: Yunanistan bir dağlar ve adalar ülkesi. Dağları geçebilmek için inşa edilmiş TÜNELLER sayı ve uzunlukları ile dikkat çekiyor. 11 milyon nüfuslu Yunanistan’ın bu kadar çok tünelini gördükten sonra bizim yöneticilerin yollarla ve tünellerle övünüyor olmasını anlamsız buldum.

Yunanistan’da otoyollar yaygın ve trafiği yoğun değil. Burada da otoyollar paralı. Aynı yol üzerinde defalarca farklı gişelerden geçtik. Yani otoyollar bölüm bölüm ücretlendirilmiş. Tur rehberimiz “ekonomik kriz sebebiyle bölümlerde iki gişe mesafesinin azaltılarak gizli zam yapıldığı” bilgisini verdi. Demek ki Yunanistan zam yapmanın bu yöntemini tercih etmiş.

Korint Kanalı: Yunanistan’ın kuzey kara topraklarını Mora yarımadasından ayıran bir yapay kanal.  1881- 1893 yılları arasında insan gücü ile yapılmış.

Uzunluğu yaklaşık 6,3 km olan kanal Adriyatik ve Ege denizlerini birleştiriyor. Bu iki deniz arası sefer yapan gemiler için yaklaşık 400 km tasarruf sağlamakta. Yapıldığı yıllarda, Mora Yarımadası´nın etrafından 400 km lik deniz yolu oldukça zor ve tehlikeli olması sebebiyle bu kanal ekonomik ve güvenlik açısından büyük avantaj sağlıyormuş.

Fakat günümüzde navigasyon ve motor teknolojisindeki gelişmeler, daha büyük gemilerle taşımacılık yapılması bu kanalın önemini azaltmış durumda. Halen kanaldan günde 30 küçük gemi geçiş yapıyormuş.

Korint Kanalı’nı görünce “Kanal İstanbul” projesini düşünmekten kendimi alamadım.

Türkiye’de yapılması planlanan İstanbul Kanalı (Kanal İstanbul) ise İstanbul Boğaziçi geçişine alternatif olarak düşünülen yapay bir kanal. Yapılacağı söylenen kanaldan çok daha geniş ve ücretsiz olan doğal Boğaz geçişi yerine gemiler dar ve paralı geçiş olacak kanalı tercih eder mi bilemiyorum. Ayrıca İstanbul Kanalının batısı ile doğusunu irtibatlandırmak için çok sayıda köprü yapmak gerekiyor. Doğal dengenin bozulması ve çevresel sorunlara yol açacak olması da “Kanal İstanbul” projesinin eksilerinden. 

Ekonomik ömrünü doldurdu mu bilemem ama Korint Kanalı’nın üstündeki köprüden geçerken kanalı resimlemek güzeldi.

****

Rion- Antirion Köprüsü: Mora tarafına (Patras’a) geçebilmek için bizim Boğaz köprülerine veya Osmangazi Köprüsüne benzer yapıdaki Rion- Antirion köprüsünden geçtik. 2004 yılında açılmış olan Köprü 4 beton ayak üzerine inşa edilmiş estetik bir yapı. Yunanistan hükümeti, konsorsiyum ve Avrupa Yatırım Bankası tarafından finanse edilen krediler ile 630 milyon €’ya mal olmuş. (Osmangazi Köprüsünün maliyeti: 1,48 Milyar USD)

Rion- Antirion Köprüsü dünyadaki en yüksek geçiş ücreti ödenen köprülerden biri imiş. Bu köprüden otomobil geçiş ücreti 13,70 € ve otobüs 69 €. (Osmangazi Köprüsünden otomobil geçişi 11 € ve otobüs geçişi 18 €)

Türkiye’de Osmangazi Köprüsü vd YİD ile yapılan eserlerde, garanti edilenin altında gelir olmayınca farkı Hazine (tüm vatandaşlar) ödüyor. Anlaşılan Yunanistan sadece hizmeti kullananlardan tahsil etmeyi tercih ediyor.

*****************************

Patras ve Atina

Patras: Mora yarımadasının kuzeybatı sahillerinde, Korint Körfezi ile Akdeniz‘in birleştiği noktada yer alıyor. Yunanistan’ın Atina ve Selanik’ten sonra 3. en büyük şehri. Bu liman şehri aynı zamanda önde gelen üniversite şehirlerinden biri. Patras’ta mağaza ve restoranların olduğu caddeler geceleri çok canlı. Brezilya’dan sonra en büyük dans festivali Patras’ta düzenleniyormuş. Ancak genelde sakin ve yaşanabilir bir şehir olduğu izlenimini edindim.

****

Atina: Başkent Atina 11 milyonluk toplam Yunanistan nüfusunun üçte birinden fazlasının yaşadığı kozmopolit bir şehir. İstanbul’un düzensiz ve plansız gelişen bölgelerini andıran, trafik sorunu büyük olan bir başkent. Çok fazla gezme imkânımız olmadı ama turistik bölgelerinde yaptığımız yürüyüşlerden ve şehrin önemli merkezlerini panoramik geziden yaşaması zor bir şehir olduğu yönünde izlenimler edindim.

Yüzyıllar boyu farklı medeniyetlerin hüküm sürdüğü şehirde Roma eserlerinin hemen yanında Osmanlı dönemi eserleri görebiliyorsunuz. Şehirde altyapı işlerini yapmak büyük sıkıntı yaratıyormuş. Mesela metro inşaatları çok yavaş yürüyormuş. Çünkü kazılan her kademede ayrı dönemlere ait kalıntılar çıkmakta imiş.

*****************************

Ah! Selanik

1912’ye kadartipik bir Anadolu kenti görünümünde olan Selanik, Osmanlı Devleti’nin Balkanlar’a ve Avrupa’ya açılan kapısıydı. 20. yüzyılın başlarında Selanik Makedonya bölgesinin en önemli ticaret merkezi haline gelmişti.

Birinci Balkan Savaşı esnasında, Garp cephesinde Sekizinci Kolordu Komutanı olan Arnavut Hasan Tahsin Paşa tarafından 9 Kasım1912 tarihinde savaş yapılmadan Yunanlılara teslim edilmesiyle elimizden çıkmıştı.

Hiç savaşmadan 26.000 Osmanlı askerini Yunan ordusuna teslim eden bu hain paşa 1918 yılında Lozan’da sürgünde iken öldü. Yunanistan bu hizmetini unutmadığı paşanın cenazesini 1937 yılında Selanik’e taşıdı. Paşanın bir oğlu Yunanistan diğeri ise Arnavutluk vatandaşı oldu.

İçimde sözü ve melodisi ile (Yozgat’ta yaşayan bir mübadil tarafından derlenen ve Melihat Gülses’in seslendirdiği) “Selanik’e Ağıt” türküsü yankılanmakta: “Gece geldiler de Selanik’i bastılar / Yiğitleri de kollarından astılar / Çocukları da acımadan kestiler / Yetiş imdadıma Üçüncü Ordu.”

Selanik sahilinden bakıncaAntalya’nın Konyaaltı mevkiinden şehre bakmış gibi hissettim. 1915’te mübadillerin gönderildiği Osmanlı limanı hala kullanılıyor.

Orada Türk olmanın gururu ile gezebildiğimiz tek yer müze haline getirilmiş Atatürk’ün doğduğu ev oldu. Müzede Mustafa Kemal’in gençliğini, olgun halini gösteren ve annesi Zübeyde Hanım’ım mumya heykelleri ile bazı eşyaları ve çeşitli resimler var. Atatürk Müzesinin etrafındaki turistik dükkanlarda Türkçe yazılar ve Türkçe konuşanlar görmek bile bizi mutlu etti.

Yunanistan’da gezdiğim yerler içinde şehircilik açısından en gelişmiş ve düzenlisi olan Selanik’te içimden parçalar kaldı.

Devam edeceğiz….

Dün-Bugün Hâl-i Pür-Melâlimiz

     “1003 Zilhiccesi’nde (Ağustos 1595’te) Gazanfer Ağa Medresesi müderrisi İbâdzâde Şerif Ali Çelebi’nin hastalığı sebebiyle vazifesinden alınması üzerine, ‘sahn’ pâyesine yükseltilerek Hocazâde Abdülazîz’e verildi. Sultan hocalarının oğullarına bazı imtiyazlar sağlayan hâce-zâdeler kanunu gereğince, Abdülazîz’in mevkıi, ‘dâhil’ rütbesiyle yükseltilmiş ve onun gelişiyle bu medrese ‘sahn’ payesiyle itibara mazhar olmuştu…                                                                                                                                         

     “Abdülazîz ve ağabeyleri, ilmiye mesleğinde sür’atle yükselmelerini, babalarının ‘Sultan Hocası’ oluşuna ve devlet idaresindeki büyük nüfuzuna borçluydular. Meselâ, Hoca Efendi’nin büyük oğlu Mehmed’in genç yaşta önce Mekke kadısı, ardından da İstanbul kadısı tayin edilmesi, dedikodulara sebep olmuş; hatta o günlerde şairin biri ağır bir hiciv kıt’ası yazarak bu hadise için ‘kaza-i sabî’ (…1596, çocuğun kazası, kadılığı) tarihini düşürmüştü…Yaşlı âlimler, henüz 29 yaşındaki bir gencin böyle bir mevkiye getirilmesine kırılıp gücenmişken, ona iki ay sonra Anadolu kazaskerliği verilmiş; küçük kardeşi Esad da medreseden Edirne kadılığına tayin edilmişti.

     “Sultanların ve Halkın Şikâyetleri: Devrin meşhur âlim ve ediplerinden Mustafa Âli’nin naklettiğine bakılırsa, Sultan Mehmed, bir gün: ‘Şu dünyada sözü doğru hak tanır bir adam bulamadım!..’ diye şikâyet etmiş…Kendisine neden böyle söylediği sorulduğunda, şu cevabı vermiş hükümdar: ‘Evvelâ şeyhülislâm olan Bostanzâde’ye iltifat eyledim; derhal bir cahil kardeşini Rumeli kazaskeri yaptırdı ve bir cahil oğluna Selânik kadılığını rica etti. Ondan sonra, din ve devletin hayrını isteyen bir adam olduğu ümidiyle babamın hocası Sâdeddin Efendi’ye saygı gösterdim; derhal o da bir genç oğlunu Anadolu kazaskerliğine ve bir çocuğunu da Edirne kadılığına arz edip ulema arasında benim adımı kötüye çıkardı, halk indinde de kendisini ve evlâdını rüsvay eyledi…’ (…Âlî, Künhü’l-ahbâr…) …

     “Gariptir ki, sultan, idare ettiği halktan ve adam kıtlığından şikâyet ederken, reaya da hükümdarın keyfine düşkünlüğünden ve ihmâlkârlığından bahsediyordu…Meselâ, bu yılların şahidi olan mutasavvıf şair Beyânî Cârullah Efendi (ö. 1597-8), Tezkiretü’ş-Şuarâ’sında Sultan III. Murad’ın çeyrek asra yakın saltanat devrinin siyasî ve iktisadî manzarasını şöyle tasvir ediyor:

     “(Sadeleştirilmiş hâliyle:) ‘…Fakat kendi idare ettiği halkın ayak altında çiğnenmiş ve hâlleri bozuk oluşuna dikkat etmeyip âlemin düzgün olmaktan (geri) kalmasına sebep olmuştur. (…) Allah, yaptığını affetsin!..Bundan başka kadınlarla çok birlikte bulunma, cariyeleri artırma ve çocukları çoğaltma (işine) bağlı olduğu için, masraf ve giderler fazla olduğundan, rüşvet kapıları her taraftan açılmış olup devlet adamları ve saltanatın ileri gelenleri de ‘Halk hükümdarlarının yolu üzeredir’ diye her yönden (hatalı işlere…?) koyulup kendisinin terbiye edicisi, muallimi ve nasihat edicisi olacak kimseler ‘Sultanın beğendiği her kusur, hünerdir’ deyip şeyhi ve mürşidi olan kimse de ‘Sen Hakk’a ulaştın…Kim (İlahî) yardım ve lûtfa mazhar olursa, ona cinayet zarar vermez…’ deyip ve bütün küçükler ve büyükler, kadınlar ve erkekler mal elde etmeye uğraştılar…Bu kadarla da kalmayıp ve bu kadar malla kanaat etmeyip memleketlerin idarecisi olanlar, ticaret yönüne gidip dışarıdan İstanbul’a gelen zahireyi devlet ve kuvvet sahipleri alıp (depolarda) sakladığından ve kimini de mîrî için alıp bedelleri verilmediğinden dolayı, dünyayı (memleketin her tarafını) kıtlık ve pahalılık o derece içine aldı ve kapladı ki, etin okkası on beş akçaya, yağın okkası elli akçaya, mum yağının okkası otuz akçaya, bir tavuk elli akçaya, bir yumurta bir akçaya satılır oldu. Mazlumların ahının dumanı göğe ulaştı fakat asla tesiri görülmez. Kıyamet alâmetleri tamamen ortaya çıkmıştır…”

    (Reşidüddin Vatvat, Hazret-i Ali’nin Yüz Sözü: GÜL-İ SAD-BERG.

     Çeviren: Hocazâde Abdülazîz Efendi.

     Hazırlayan: Prof. Dr. Âdem Ceyhan.

     Buhara Yayınları, İstanbul – 2008, s: 29-32)

x 

     Konu bu şekilde aynı minval üzere uzayıp gidiyor!

     Böyle gecenin hiç hayır umulur mu seherinden?

Babam vardı fakat benimle hiç oynayamadı.

Ben İstanbul’da doğmuş Hıristiyan bir Türk vatandaşıyım. Türkiye’deki “Bulgar Ortodoks Cemaati” mensubu olmakla birlikte Bulgaristan’ı hiç sevmediğimi yazılarımı okuyanlar bilirler. Bazen de anlaşılmakta zorlanırım. Öne çıkarttığım hep Türk Ulusu’nun bir ferdi olmamdır. Bunu beceremeyen, etnik kökenlerini Türk olmaktan öne koyan ve de o ülkelerin menfaatlerine çalışan Türkiye’deki Hıristiyan unsurları eleştiririm, yazılar yazarım…

Bu babalar gününde sizinle biraz dertleşmek istedim. Yazımın başında yazdığım gibi var olan ama benim hiç görmediğim, beni de göremeyen babamı size anlatmak istedim.

Babam “İliya Çipof”; 1913 yılında Yunanistan’ın (Ege Makedonyası – Egeyska Makedonia) Florina şehri “Pıtele Köyü”nde (Agios Pandeleimon) doğmuş. O dönemde Makedonların ve Bulgarların gözde göç yeri İstanbul’a okumak üzere, burada yaşayan bir akrabaya gönderilmiş ve şimdi “Boğaziçi Üniversitesi” olan “Robert Kolej”de bu zengin akraba tarafından okutulmuş ve yine aynı memleketten İstanbul’a göç etmiş olan “Çüçülayef Ailesi”nin güzel ve tek kızı “Blagodatka” ile tanışmış. Onların aşkı Aksaray Yenikapı’da dillere destan olmuş ve 1944 yılında İstanbul’da evlenmişler. Babam 1946’da, Amerika’ya çalışmaya giden dedem “Pando Çipof”u ziyarete gitmiş ve bu ziyaretin ardından, annemle Sofya’ya taşınmışlar

31 Temmuz 1952’de Annem bana hamile kalmış fakat bir rahatsızlık geçirmiş ve Bulgaristan’ın çok kötü koşullarında tedavi edilemeyeceği anlaşılınca İstanbul’a, ailesinin yanına bana hamile olarak dönmüş.

Bu bir kâbusun başlangıcıdır.

Babamın, anneme yolladığı son mektuplar 22 Eylül 1952 ve 5 Ekim 1952’dir. Bu mektuplar Aksaray Postanesi’nden aynı anda gelir. Bu aynı zamanda Babamın Annemle kurduğu son temas olur.

Oradaki akrabalarla yapılan temaslardan da bir sonuç alınmaz. Çünkü “Komünist Rejim” baskısı ile insanlar susmuştur/susturulmuştur.

Babam kayıptır…

Ve Bulgaristan Hükümeti’nin, Babamı ansızın gözaltına aldığı ve yargılamaya başladığı anlaşılır.

Suç; “Türkiye Cumhuriyeti lehine casusluk faaliyetlerinde bulunduğu isnadı ile tevkif edilerek ölüm tehlikesi içinde ortadan gaip olduğu….” v.s v.s.

(Bu alıntı İstanbul 18. Asliye Mahkemesi’nin 1959/489 dosya içeriğinden alınmıştır.)

3-5 Temmuz 1991’de Bulgaristan’ın Filibe (Plovdiv) kentinde yapılan “1. Türk Bulgar İş Forumu”nda, Türkiye Delegasyonunda bulundum. Bu seyahat vesilesi ile Sofya’ya da gittim ve orada yaşayan akrabalarımla da görüştüm. Çok yaşlı bir bayan akrabam bana şunları anlattı:

“Formalite bir mahkeme yapmışlar. Zaten içeri kimseyi almadılar. O esnada senin doğum haberini almıştık. Babanı ilk ve son defa o gün mahkeme kapısı açıldığında gördüm. İnan oğlum, ölümü bile göze aldım ve babana şöyle bağırdım: ‘İliya, İliya… İstanbul’da bir oğlun oldu ve adını Bojidar koydular.’ Baban bana döndü ve gülümsedi… Çok korktum oğlum ama o an dayanamadım. Nedense bana bir şey yapmadılar.“

(Bojidar: Allah’ın hediyesi demektir.)

Ben babamı hiç görmedim.

Bir babam vardı fakat o benim saçlarımı hiç okşayamadı…

Bir babam vardı fakat o benimle hiç oynayamadı…

Ama o benim varlığımı bildi. Kendisinin koyamadığı adımı işitince gülümsedi.

O yaşlı akraba bana öyle dedi çünkü…

Babamın bir mezarı da yok…

Varsa da ben bilmiyorum…

Babamın varsa mezarında bir dua okunamadı, okuyamadım.  Zira varsa da ben yerini bilmiyorum…

Bulgaristan’ın bana bir “Baba” borcu var. “Son nefesime kadar Bulgarlaristan’a hakkımı helal etmeyeceğim.”

Bari babamı gömdükleri yere bir mezar taşı koydular mı?  Bunu da bilmiyorum.

Ben soyadını taşıdığım babamı hiç görmedim…

Herkesin “BABALAR GÜNÜ” kutlu olsun

Cumhuriyet Çocuğunun Anlatımıyla

Ben Cumhuriyetle yaşıtım, size anlatacaklarım yalnız duyup işittiklerim, okuyup öğrendiklerim değil, aynı zamanda kendi hayat hikâyem olacaktır.

Cumhuriyet yedi büyük savaşın ardından kurulmuştur. 1856 Kırım,, 1877 Osmanlı Rus, 1892 Yunan, 1911 Trablus, 1912 Balkan, 1914-18 Birinci Dünya Savaşı, nihayet 1920-22 Kurtuluş Savaşı. Bu savaşlardan yalnız sonuncusu zaferle bitmiştir. Ama bu zafer vatandaştan yalnız canını ve kanını istememiştir. Vatandaştan atını, arabasını, çorabını, kağnısını, keten bezini, pencere demirini alarak bu savaş kazanılmıştır. Birinci Dünya Savaşı’na niçin girdiğimizi bugün bile bilmiyoruz. Ama kardeşlerini bu savaşa kurban veren, Avşar kadını biliyor ve parmağını Alaman’a uzatıyor:

Mektup saldım da varmadı,

Tel vurdum aynı gelmedi,

Alamanya harbeylesin,

Gayri kardaşım kalmadı.

*

Savaş yılları Osmanlı İmparatorluğu’nun ekonomisini tümden harap etmiş, ekin tarlada çürümüş; toprak tohumsuz, evler erkeksiz kalmıştır. Kağnıya ve sabana koşulacak hayvan, çiftin sapına yapışacak erkek yokluğunda çifte, hayvan yerine kadınlar koşulmuştur. Bu çöküşün en gerçekçi destanını, hemşehrim Şarkışlalı Serdari yazmıştır. Bu uzun destandan dörtlükler veriyorum:

Tahsildar da çıkmış köyleri gezer

Elinde kamçısı fakiri ezer

Yorganı döşeği mezatta gezer

Hasırdan serilir çulumuz bizim.

Evlat da babanın sözün tutmuyor,

Açım diye çift sürmeye gitmiyor,

Uşaklar çoğaldı ekmek yetmiyor,

Başımıza bela dölümüz bizim.

Benim bu gidişe aklım ermiyor

Fukara halini kimse sormuyor

Padişah sikkesi selam vermiyor

Kefensiz kalacak ölümüz bizim.

*

Savaş yılları, Türk aydınlarının en yiğit, en idealist, en eğitimlilerini ölüme sürmüş, onlar geri gelmemiştir.

Birinci Dünya Savaşı’nın felaket tablolarından birini unutamıyorum. Bu tabloda Tarsus tren istasyonunda bir kadın görünür. Ordu, Kanal bozgunundan dönmektedir. Çul çaput içinde, hasta perişan, vagonlarda çuvallar gibi istif edilmiş, bir asker döküntüsü. Ak saçlı bir ana, yazması omuzuna düşmüş, saçları darma dağın, bir vagondan ötekine koşarak feryat ediyor: “Mehmedimi gördünüz mü? Mehmedim nerede? Mehmedimi gördünüz mü?”

Falih Rıfkı Atay diyor ki:

“Ana biz senin Mehmedini kumarda kaybettik.”

Türkiye Cumhuriyeti’nin talihsizliği çökmüş bir ekonomi ve harabeye dönmüş bir memleket üzerine kurulmasıdır. Büyüklüğü de bundandır.

*

 16 Mayıs 1919’da İstanbul’dan ayrılan Bandırma vapuru bu çöküşü tersine çevirecek bir umudu taşıyordu. Bu umudun adı Mustafa Kemal Paşa’dır. Üçüncü ordu müfettişliğine tayin edilen Paşa İstanbul’dan ayrılıyordu. Yanında 12 kişiden oluşan Erkan-ı Harbiye’sinden başka kimse yoktu. Karadeniz’in azgın dalgaları ile sarsılan Bandırma vapurunda Mustafa Kemal Paşa arkadaşlarına şunları söylüyordu: “Bunlar işte böyle yalnız demire, çeliğe, silah kuvvetine dayanırlar. Bildikleri şey yalnız maddedir! Bunlar hürriyet uğruna ölmeye karar verenlerin kuvvetini anlayamazlar. Biz, Anadolu’ya ne silah ne cephane götürüyoruz; biz ideal ve iman götürüyoruz!”.

Bandırma vapuru ile bu küçük grup 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkınca bir şarkı söylüyorlardı: “Güneş ufuktan şimdi doğar yürüyelim arkadaşlar.”

O tarihlerde, ufuktan güneşin doğacağına dair hiçbir işaret yoktur. Tersine memleket bir zifiri karanlıktır. Adana Fransızlar, Urfa, Maraş, Antep İngilizler tarafından işgal edilmiş, başkent İstanbul..

*

Kuvayı Milliye kadrosuyla Türk Halkının önüne düşerek oluşturduğu güçle, Emperyal güçlerin desteğiyle Anadolu’yu işkâl eden Yunan ordularına karşı verdiği başarılı Kurtuluş Savaşları sonucu Anadolu’yu Türk Milletine yeniden bağımsız bağlantısız vatan yapan Başbuğ Mustafa Kemal ATATÜRK’Ü şükran ve minnetle yat etmek her namuslu Türk vatandaşının vatandaşlık borcudur; vicdani borcudur.

*

 Askeri komutan olarak girdiği her sıcak savaşı kazanmış Gazi Paşamız Mustafa Kemal’i izlerken; O bazen Ulubatlı Hasan gibi rütbesiz askerdir; bazen Mete Han gibi, Attila gibi, Bilge Kağan gibi, Tomris Katun, Osman Bey gibi, devlet başkanı… O bazen Dede Korkut gibi filozoftur. Kaşgarlı Mahmut gibi dilcidir. Uluğ Bey gibi gök bilimcidir. Türkçeden başka bir dil kullanmadan Türklüğün meşalesini Çin Seddi’nden Macaristan’a kadar gönderen Ahmet Yesevi gibi din bilginidir, Yunus gibi, Karacaoğlan gibi, Dadaloğlu gibi, Koçyiğit Köroğlu gibi Türk’ün ruhudur, Mehmet Akif gibi “İstiklal Marşı” şairidir, Atsız gibi “Bozkurtların tarihini yazan adam oğlu adamdır…

O,’’Ebedi Vatanımız Bağımsız Türkiye Cumhuriyetinin Kurucusu Bozkurt Başkomutan Gazi Mustafa Kemal ATATÜRKTÜR’’.