Oğuz Çetinoğlu: İslâmiyet, müminlerin sağlığı ile de alâkadar oluyor. Tavsiyeleri nelerdir?
Ali Rıza Temel: Evvel emirde hareketliliği tavsiye ediyor. Mutlak hareketsizlik ölüm demektir. Nisbî hareketsizlik de bir anlamda nisbî ölüm olmaktadır. Aktif insanlar için ‘hayat dolu’ derler. Aslolan, hayatı dolu dolu yaşamak, ölü noktalar bırakmamaktır. Ömrün uzun veya kısa olması da şahsa göre değişir. Uykuda geçen hayatla uyanık geçen hayat elbette bir değildir. Dolu ve verimli geçen bir senelik ömür, âtıl ve verimsiz geçen onlarca seneden daha değerlidir. Paranın üzerindeki sıfırların çokluğu onun değerini göstermez, önemli olan satın alma gücü ve gerçek değeridir.
Değersiz hayatın uzun olması bir bakıma ‘ömür enflasyonu’dur. En önemli kalite ‘ömür kalitesi’dir. Önemli olan uzun ve hayırlı ömürdür. Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: ‘İnsanların en hayırlısı ömrü uzun, ameli güzel, en şerlisi de ömrü uzun ameli kötü olandır.’ Görüldüğü gibi amel güzel olmazsa ömrün uzun olması hayır değil şerdir. Zira şerrin artmasına sebep olmaktadır.
Çetinoğlu: Kur’ân bu konuda ne diyor?
Temel: Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de ‘çalışma’ anlamına gelen yüzlerce kelime vardır. Zaten insanın dünyâya gelmesinden maksat da çalışıp, ‘kulluk imtihanını’ kazanıp iki cihanda aziz olmaktır. Bu gerçek, kitabımızda şöyle belirtilmektedir. “Hanginizin daha güzel iş yaptığını denemek için ölümü ve hayatı yaratan O’dur.” Âyette geçen ‘daha güzel’ ifâdesi dikkat çekicidir. Demek ki önemli olan amelin çok olması değil güzel olmasıdır. Kur’an-ı Kerîm’de çalışma genellikle ‘amel’ kelimesi ile ifâde edilir. Müminlerin özelliklerinde bahsedilirken yetmiş yerde ‘İman edenler ve amel-i sâlih işleyenler’ denilmiştir. Bundan da anlaşılmaktadır ki, imanla amel ikiz kardeş gibidir. İmanı ağaç kabul edersek amel de onun meyvesidir. Ayrıca amelin sâlih yâni yararlı ve uygun olması gerekir.
Çetinoğlu: İnsan hayatında hareketlilik konusunda neler söylemek istersiniz?
Temel: Hayat bütünüyle hareket ve aksiyondur. Cenab-ı Hakk’ın sıfatlarının pek çoğu devamlı bir dinamizmi ifêde etmektedir. Yaratma, yaşatma, gözetme, rızık verme, yüceltme, alçaltma, öldürme, diriltme, genişletme, daraltma, azab etme, bağışlama v.s. gibi… Bu fiiller devam eden fiillerdir. Yüce Allah, bazı filozofların iddia ettikleri gibi kâinatı yaratıp sistemi kurunca bir kenara çekilmiş veya Yahudilerin dediği gibi dünyayı altı günde yaratıp yedinci günde (Cumartesi) istirahat etmiş değildir. O, Kur’ân ifâdesiyle ‘Her an bir iştedir’ Kâinata her an tasarruf etmektedir. Olup biten her şey O’nun izin ve irâdesiyle olmaktadır. Böyle faal ve güçlü bir Rabbin, kullarından istediği de onlara verdiği imkân ve kabiliyetleri müsbet yolda kullanmaları ve dâimâ aktif olmalarıdır. İnsanın yeryüzünde halîfe olmasının anlamı da budur. Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyuruluyor: “Sizi topraktan yaratan ve yeryüzünü imar etmenizi isteyen O’dur.” Yüce Allah yerde ve göklerde olan her şeyi bize tahsis etmiş, onları en iyi şekilde kullanarak ‘hilafete’ lâyık olmamızı istemiştir. İnsanın Allah’ın verdiği güç ve kabiliyetleri âtıl bırakması suçtur. Bu suçun cezasını hem dünyâda hem de âhirette çekecektir.
Çetinoğlu: Günümüz Müslümanlarının bu emir ve tavsiyelerle alâkalarını değerlendirir misiniz?
Temel: Târihte çalışıp çabalayarak parlak bir medeniyet kuran Müslümanların bugün teknoloji ve medeniyet yarışında geri kalmalarının, dolayısıyla da fakr-u zarurete düşmelerinin sebebi atâlet ve tembelliktir. Çalışmak hem Allah’ın emri, hem de haysiyetli ve müreffeh yaşamanın gereğidir.
Çetinoğlu: Tavsiyelerinizi lütfeder misiniz?
Temel: Dünyâda kazanma ve kaybetmenin belirli sebep ve kanunları vardır. Kazanmak isteyen mutlaka bu sebep ve kanunlara sarılmak mecbûriyetindedir.
Peygamberler tebliğ görevleri yanında çiftçilik, terzilik, marangozluk, ticâret, çobanlık, demircilik, inşaat gibi dünyevî meslekleri de icra etmişlerdir. Cenâb-ı Allah, Hz. Davud’a savaşlarda müminleri tehlikeden koruması için zırh yapmayı öğretmiştir.
Çetinoğlu: Bu emirlere rağmen günümüz Müslümanlarının bir kısmı fakirdir…
Temel: Cenab-ı Hak çalışanların emeğini asla zâyi etmeyecektir. Çalışan ister mümin olsun isterse kâfir, pek çok kimse bugün Müslümanların neden geri, gayr-i müslimlerin neden ileri olduklarını dînî açıdan izahta güçlük çekmektedirler. Halbuki mesele gayet açıktır. Hud Sûresi 15. Âyette; ‘Her kim dünya hayatını ve onun zinetini isterse onlara dünyâda yaptıklarının karşılığını tam olarak veririz. Kendilerine orada hiç bir şey eksik verilmez.’ Buyuruluyor. Sırf kâfir olduğu için kişinin bu dünyâda hakkını vermemek Allah’ın adâletiyle bağdaşmaz. Hakkını vermeyecek olsaydı zâten dünyaya getirmezdi. Allah’ın ‘Rahmân’ sıfatı dünyâda herkese şâmildir. Müslümanlarda ciddî olarak çalışıp gayret gösterirlerse onlara da emeklerinin karşılığı dün olduğu gibi bugün de verilecektir. Âl-i İmran Sûresi 15. Âyette Cenâb-ı Allah, ‘Elbette ben sizden erkek olsun, kadın olsun çalışan her kimsenin amelini boşa çıkarmayacağım’ Buyuruyor.
Kur’an-ı Kerim’de, Allah yolunda para harcamaya, sadaka ve zekât vermeye, hayır yapmaya, kuvvet hazırlamaya teşvik edilmektedir. Bunların yapılabilmesi ancak çalışıp çabalayıp yardıma hazır imkân sâhibi olmakla mümkündür. Hz. Peygamber (s.a.v.) fakirlikten Allah’a sığınmış, fakirliğin az kalsın küfre sebep olacağını belirtmiştir. Akif merhum ne güzel söylemiş:
‘Kim ki kazanmaz bu dünyada bir ekmek parası
Dostun yüz karası, düşmanın maskarası’
Günümüz dünyasında onurlu yaşamak için sâdece ekmek parası da yeterli olmamakta, yarışta geri kalmayacak potansiyele sâhip olmak gerekmektedir. İnsanlığa her konuda örnek olan Hz. Peygamber ömrü boyunca dâimâ hareket hâlinde olmuş, gecesi de gündüzü de dolu dolu geçmiştir. Dâimâ dinamik olmak aynı zamanda ilâhî emir gereğidir. İnşirah Sûresi 7. âyettede; ‘Bir işten boşaldığın zaman hemen diğerine başlayıp yorul’ emri vardır. Aynı emir bütün müminler için de geçerlidir. Cuma Sûresi 10. âyete: ‘Cuma namazı kılındıktan sonra hemen yeryüzüne dağılın. Allah’ın lutfundan nasibinizi arayın’ emri vardır. Bir başka emir de Mülk Sûresi 15. Ayetle veriliyor: “Yeryüzünü size boyun eğdiren O’dur. Öyleyse yerin sırtlarında dolaşın. Allah’ın verdiği rızıktan yararlanın. Sonunda da dönüş O’nadır.”
Çetinoğlu: Kur’ân-ı Kerîm’de emrolunan işleri yapmanın ibâdet olduğu biliniyor…
Temel: Allah’ın rızasını kazanmak, kendine, yakınlarına ve bütün canlılara faydalı olmak kastıyla yapılan her çalışma ibâdet hükmündedir. Böyle bir niyetle hayatımızın tamamını ibâdet hâline getirebiliriz. Zira ameller niyetlere göre değerlendirilir.
Hareketsiz insan hurdaya çıkarılmış, küflenmeye ve çürümeye terkedilmiş eşya gibidir. Durgun su kokar, işlemeyen demir paslanır. Hayatın her ânını en verimli şekilde değerlendirmek, sağlık, boş vakit, gençlik ve servet gibi fırsatları heder etmemek en önemli görevlerimizdendir. ‘Kıyamet kopuyor olsa elinizdeki fidanı dikin’ buyuran bir peygamberin ümmetine meskenet ve zillet içinde yaşamak yakışmaz. Duâmız şudur: ‘Ey Rabbimiz! Bize dünyâda da âhirette de güzellik ver’ Bu sözlü duâmıza fiilî duamızı da eklersek iki cihan saadetine erişeceğimizde şüphe yoktur. Hareket, hayır ve bereket dilekleriyle…
ALİ RIZA TEMEL: 1946 yılında Manisa’nın Demirci İlçesi’nde doğdu. 1967’de Balıkesir İmam-Hatip Okulu’nu, 1971’de İzmir Yüksek İslam Enstitüsünü bitirdi. 1967-1975 yılları arasında vaizlik yaptı. 1976’da Haseki Eğitim Merkezi’ne kursiyer olarak katıldı. Kurs sonunda aynı merkezde asistan olarak görevlendirildi. 1982-1987 yılları arasında Brüksel İslam Kültür Merkezi’nde Türk temsilcisi olarak görev yaptı. Aynı merkezdeki İslam Enstitüsü’nde Ulumu’l-Kur’an dersleri okuttu. Halen Haseki Eğitim Merkezi’nde Arapça ve tefsir dersleri okutmaktadır. Evli ve iki çocuk babasıdır. Yayınlanmış Eserleri: 1- İslam Davası ve Münafıklar, 2- İslam’da Dış Politika ve Diplomasi, 3- İslam ‘da ve Batıda İnsan Hak ve Hürriyetleri, 4-Ayet ve Hadisler Işığında Dini ve Sosyal Hayatımız, 5- Mutlu Bir Yuva Nasıl Kurulur? 6- Müslümanların Dünü, Bugünü, Yarını (Tercüme), 7- İslam İktisadının Üstünlüğü (Tercüme), 8- İnsanlara İyilik Hakkında Kırk Hadis (Tercüme), 9- Sağduyu Çağrısı.
Milliyetçi Hareket Partisi’nin (MHP) kurucusu ve ilk genel başkanı Alpaslan Türkeş 25 Kasım 1917, Lefkoşe’de dünyaya geldi.
İlkokul ve rüştiye yıllarında Hüsnü Bey, Selahattin Bey, Mehmet Asim Bey, Ragıp Tüzün Bey, Turgut Bey, Osman Zeki Bey ve Faiz Kaymak gibi Türklük ve Türkçülük şuuruyla bilenmiş hocalardan feyz alan Türkeş’in adı Osman Zeki Bey tarafından “Sultan Alparslan’a denk bir yiğit Türk ol” diyerek, “Alparslan” olarak değiştirildi.
Ailesiyle 1933 yılında İstanbul’a yerleşen Alparslan Türkeş, Kuleli Askeri Lisesi’ne kayıt oldu. 1936’da Kuleli Askeri Lisesi’ni pekiyi derece ile asteğmen olarak bitiren Alparslan Türkeş’in, Ankara ve Harp Akademisi yılları başladı. Alparslan Türkeş, 1938’de genç bir teğmen olarak Harbiye’den mezun oldu.
Alparslan Türkeş, 1944 yılında “Muzaffer Şükriye” ile evlendi. Bu evlilikten Ayzit, Umay, Selcen, Sevenbige (Çağrı) ve Yıldırım Tuğrul adlı çocukları olan Alparslan Türkeş, 1974’te eşini kaybetti.
Daha sonra, Seval Hanım ile ikinci evliliğini yapan Alparslan Türkeş’in, Ayyüce ve Ahmet Kutalmış adlı iki çocuğu daha oldu.
Alparslan Türkeş, 1947’de 15 Türk subayıyla birlikte ABD Kara Harp Akademisi ve Piyade Okulunda iki yıl eğitim gördü. 1951’de kurmaylık sınavını kazanan Alparslan Türkeş, 1955’de Harp Akademisi’nden Kurmay Binbaşı olarak mezun oldu.
Daha sonra, dış görev için açılan sınavı kazanarak ABD Pentagon’da NATO Türk Temsil Heyeti üyeliğine atanan Alparslan Türkeş, bu arada ekonomi eğitimi de gördü. 1957’de Türkiye’ye dönen Türkeş, 1959’da Almanya’ya Atom ve Nükleer Okulu’na gönderildi. Alparslan Türkeş, bu okulu başarıyla bitirmesinin ardından Kurmay Albay oldu.
1995 Türkiye genel seçimlerinde parlamento dışı kalan Alparslan Türkeş, 4 Nisan 1997 tarihinde geçirdiği kalp krizi sonrasında hayata veda etti.
31 Mart 2024 Yerel seçimlerine “hür ve müstakil” başka bir ifadeyle “özü başına” girme kararı alan İYİ Parti seçimden büyük kayıpla çıktı. 14 Mayıs 2023 Milletvekili Genel Seçimlerinde yüzde 9,9 oy alan İYİ Parti yerel seçimlerde yüzde 3,8 oy alabildi.
Sade bir vatandaş gözüyle bakınca, bana göre, oy kaybının sebebi seçim işbirliği yapılmamasından ibaret değil.
28 Mayıs 2023 Cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra Genel Başkan Meral Akşener’in konuşmalarında gelecek değil, hep geçmiş konu edildi.
Kemal Kılıçdaroğlu’nun Cumhurbaşkanlığı adaylığında ısrar etmesi,altılı masada kendisine karşı bir nevi tuzak kurulmasının yani “Millet İttifakı’nın CB adayını 6 parti oy birliği ile belirleyeceğiz” diye yapılan mutabakata uyulmamasının Meral Akşener’de derin gönül kırıklığı ve öfke yarattığı görüldü.
Bu duygularında haksız değildi. Ancak seçmen partilerin kendi içlerindeki ve birbirleriyle ilişkilerindeki olaylarla pek ilgilenmez. Seçmen geleceğe dair umut veren, heyecan veren ve devleti başarıyla yöneteceğine inandığı parti ve liderleri sever ve izler.
“Muhalefete muhalefet etmek” bir muhalefet partisine hiçbir şey kazandırmaz.
Son bir yılda, İyi Parti Genel Başkanı, vatandaşa umut ve güven vereceğine, hırçın bir görüntü verdi. CHP’nin sembol isimleri, iki büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş ve Ekrem İmamoğlu’na karşı sert sözler ters etki yarattı. İstanbul ve Ankara’daki İyi Partililerin neredeyse tamamının bu isimlere oy vermesine sebep oldu.
**********************************
Akşener’deki Değişim
İYİ Parti lideri Meral Akşener partisini sıfırdan kurdu. İlk girdiği seçimde yüzde 10 mertebesinde oy alabilen İYİ Parti’nin iktidar veya iktidar ortağı olma potansiyeli vardı. Partinin bu aşamaya gelmesinde en büyük pay şüphesiz Genel Başkan Meral Akşener’in idi.
İnsanlarla sıcak temas kurabilen, samimi, sevecen Meral Akşener her kesime sempatik geliyordu. Özellikle kadınlar için bir idol haline gelmişti.
Akşener’in bu aşamaya kadarki bazen sert ve ciddi ama çoğu zaman sıcak, güler yüzlü ve esprili kişiliği seviliyordu. Mayıs 2023’ten sonra oldukça sert, asabi, birlikte çalıştıklarını veya işbirliği yaptıklarını kıran bir üslup benimsediğini gördük.
****
Aslında İYİ Parti’de daha ilk yıllarda başlayan yönetim sorunları da vardı. Parti vitrininde yer alan son derece nitelikli insanlar çeşitli sebeplerle kırıldı. Bu değerli insanların kaybedilmemesi için çaba gösterilmedi. İstifa edip gidenlerin geri kazanılması için görüşme yapmak lüzumu bile hissedilmedi.
Partinin Kurucular Kurulu’nun yaklaşık yarısının istifa etmesine yol açan küçük hatalar telafi edilmedi.
Partinin kuruluş aşaması ve ilk yıllarındaki başarıların harcında emeği ve alın teri olanlar ile parti yönetimi arasında iletişim kanalları tıkandı.
****
Meral Akşener, CB seçiminden sonra, 24 Haziran 2023’te partisinin 3. Olağan Kurultayında çok sert bir konuşma yaptı. Parti içindeki birkaç kişiye olan öfkesini kontrol edemedive bütün teşkilatı kıran cümleler kurdu. Arkasından Afyonkarahisar çalıştayında ve sonrasında aynı üslubu biraz yumuşatarak devam ettirdi. Yerel seçime kadar da bu öfke CHP ve lider kadrosuna yöneldi.
Kendince haklı gerekçeleri olsa da daha önce yere göğe koyamadığı, Cumhurbaşkanlığına layık gördüğü kişilere karşı sert ifadeleri halkta karşılık bulmadı. Tam tersi güvenilirliğini sarstı.
**********************************
Seçim İşbirliği Konusu
İYİ Parti lideri Meral Akşener yerel seçimlerden önceil, ilçe teşkilatlarının CHP ile işbirliği konusundaki görüşlerini sordurdu.
Başta İstanbul ve Ankara teşkilatları olmak üzere Türkiye genelinde yüzde 60 mertebesinde “kısmi işbirliği” istendi.
Bu görüşte olanlar “İYİ Parti, başta İstanbul, Ankara olmak üzere, kazanma şansı olmadığı ve fakat AKP’nin kazanmamasını sağlayabileceği il ve ilçelerde CHP adaylarına oy versin. İYİ Parti’nin kazanabileceği il ve ilçelerden bazılarında CHP destek versin. Böylece her iki taraf da kazansın” düşüncesinde idi.
Ama 50 kişilik GİK (Genel İdare Kurulu), üyelerinin 35’inin oyu ile, “seçime hür ve müstakil girme” kararı aldı. Genel Başkanlar bu tür kurulların kararlarını önceden yönlendirir. Bunun aslında Genel Başkanın kararı olduğu açıktı.
“Bu karar yanlış değildi, 2028 seçimlerine bir hazırlık idi” diyenler var. Ama bu kadar zayıflamış bir partinin 2028’e kadar moral motivasyonunu yükseltmek kolay olmayacak. Bunun için harcanacak enerji iktidara etkili muhalefet yapmada harcansa 4 yıl sonraki seçime daha güçlü girilebilirdi.
Her şeye rağmen bu karar ve uygulamasında yumuşak bir üslup kullanılsa, eski müttefiki ile araya duvarlar örülmese sonuç bu kadar ağır olmayabilirdi. CHP’nin “Türkiye İttifakı” sloganıyla İYİ Parti seçmenini kendisine çektiği gibi kritik il ve ilçelerde CHP seçmeninin İYİ Parti’ye oy vermesi sağlanabilirdi.
**********************************
İYİ Parti’de Değişim Şart
İYİ Parti doğru değerlendirmeleri ve özeleştirileri yapabilirse ve bir değişim başlatabilirse bu durumdan çıkar. Çünkü;
İYİ Parti Türk Milliyetçilerinin kurduğu bir parti ve milliyetçilik akımlarının güçlü olduğu bir süreçteyiz. Ayrıca İYİ Parti’nin konumlandığı merkezdeki boşluğu doldurabilecek başka parti yok.
AKP erime sürecinde ve ekonomide bir mucize yaratamazsa (ki bu mümkün gözükmüyor) erime süreci devam edecek.
CHP’nin merkezden ve milliyetçilerden aldıkları oyların kalıcı olacağını söylemek kolay değil. Seçmen CHP’ye bir kredi açtı. Ama en küçük hatalarında çözülecek yüzde 12-14 arası emanet oy oranının kalıcı olması için çok başarılı işler yapmaları lazım.
YRP ancak AKP’nin Milli Görüş çizgisinden oy alabiliyor. Deva, Gelecek, Saadet ve BBP’nin de büyüme potansiyeli olmadığı görüldü. Zafer Partisi de umduğunu bulamadı. Bulsa da zaten hedef kitlesi dar.
CHP Mayıs seçimlerinin moral çöküntüsünü kendi içinde bir yönetim değişikliği ile aştı. Kısa zaman sonra yerel seçimlerde büyük bir başarı sağladı.
İYİ Parti’de de sarsıntısız bir değişim olur, partiden ayrılan değerli insanlar geri kazanılırsa halkımıza yeni bir umut ve heyecan yaratılabilir.
Bu değişimin şekli ve boyutu İYİ Parti’nin ve hatta Türkiye’nin kaderini belirleyecek.
31 Mart belediye seçimlerini aydın ve şuurlu seçmenimiz fırsata çevirdi ve yirmi iki yıldır ülkeyi kesintisiz yöneten iktidara ihtar vererek ikinci siyasi parti durumuna getirmiştir. CHP’yi iktidar yapmıştır.
Nedeni açık;
Türkiye’nin bunca sorunu varken, iktidar kendi ikbalinin hesabına düşüp milletimize sırtını dönmüşken, milletimiz, siyasetçilerden sorunlarına çözüm üretmesini açıkça talep ediyorken, kimsenin çıkıp da, iktidarın değirmenine su taşımasına, milletinden tamamen kopmuş, bitik siyasetine can suyu vermesine müsaade etmeyecekti.
Devlet yönetiminde tüm yetkileri kendisinde toplayan Sayın Cumhur Başkanının uyguladığı tutarsız söylem ve eylemlerinin sonucu hezimete uğradığının muhasebesini yaparak muhalefet partilerinin başkanlarını ziyaret etmesi gerekir Ülkenin yönetilmesi adına; ülke ekonomisinin düzeltilmesi adına: hukukun üstünlüğüne dayanan yasama yürütme ve yargı erglerinin öncülüğünde güçlü parlamenter sisteme yeniden dönme adına.
*
Tek Adam Sistemiyle ülke ve ülkenin insanı öyle çıkmazlarla geçim sıkıntısıyla karşı karşıya kaldı ki;
Bu sıkıntılı durumu aşmak adına İktidarın ya da iktidar olacakların yapması gereken Köy Enstitülerinin fonksiyonlarını içerir çağdaş meslek okullarının güçlendirilerek tarım ve hayvancılığın geliştirilmesiyle endüstrüsünün güçlendirilmesine yönelik politikalar üretmelidirler.
Tarım alanlarının inşaat sektörüne açılmasına yasal zeminde durdurulmalıdır.
*
Varlıklarımızı koruyarak, büyütmek; Çağın en ileri teknolojik ürünlerini üreterek, güçlü olunacağı gerçeğini yerleşik kılmak ;. Savunma sanayinde başlayan hamleleri büyütme ve genişletme çalışmalar çağımızın olmazsa olmazıdır elbette..
*
Aydın Türk seçmeninin görmek istediği; dar gelirlileri, ücretlileri, üretenleri, alın teri dökenleri koruyarak, ekonomide yeterli olma mücadelesinde başarıyla öne çıkacak radikal kararların alınmasında hükümetler rey kaybı derdinden uzak cesur adımlar atmalıdır
Üreticimize kolaylıklar sağlayarak daha fazla üretmelerini sağlama temelinde politikalar üretilmelidir. Gerektiği alanlarda devletin içinde bulunduğu Karma Ekonomik Sisteme yeniden dönülmelidir
*
Bu anlamda tek adama dayalı sistemin ne kadar yetersiz olduğunu, yaşayarak görüyoruz..
İnsan haklarını öne çıkaran ve adaleti önceleyen bağımsız evrensel hukukun üstünlüğüne dayanan güçlü Demokratik Parlamenter Sistemin öncülüğünde devleti yönetecek hükümetlerin kurulmasının ne kadar önemli olduğunu bir kere daha gördük.
*
Elimizdeki bilgilere dayanarak:
–Tarım arazilerinin yabancılara satışı, tarım dışındaki alanlara tahsisi derhal durdurulmalıdır. Ayrıca, uzun vadeli bir planlamaya dayalı olarak ciddi bir tarım ve hayvancılık şahlanışı başlatılmalı, gıda yeterliliği ve güvenliği sağlanmalıdır.
–Topraksız köylüye toprak dağıtılmalı, tarım üretimi teşvik edilip girdiler düşürülerek üretici desteklenmelidir. Hiç vakit yitirmeden, aç ve muhtaç kalmadan, hemen! Gün gelir, paranızla dahi gıda ürünü alamazsınız. Tek yol, Atatürk’ün ekonomi politikaları, kamuculuk, halkçılık.
— Yeri gelmişken (boş gevezeliklerden sıra gelmiyor) Yabancıların Türkiye’de ev alımı artmış, en çok İranlılar ev almış! Yakında Türk vatandaşları kendi ülkesinde muhtelif ülke vatandaşlarının kiracısı olmaya başlayınca gündeme alınır! Ev sahibiniz hangi ülkeden olsun?
— Yabancılara gayrimenkul satılmamalı. Zaten yok bahasına gidiyor. Hele ki bugünün ve geleceğin en stratejik maddesinin gıda olduğu düşünülürse, yabancıların Türkiye’de tarım arazisi alması beka sorunudur, buna izin verilmesi ihanettir.
*
Bize Atatürk’ün öğrettiği çok şeyden sadece bir tanesini hatırlatmak istiyorum. Atatürk bize anti-emperyalist olmayı öğretti. Emperyal hayallerin dünyayı nereye getirdiğini açıkça ortaya koydu. Halkçılığı ve toplumsal kalkınmayı öğretti. Savaş zorunluluk değilse cinayettir dedi. Hep barışı savundu.
Aydınlar Ocağı Genel Merkezi tarafından, 06 Nisan 2024 Cumartesi günü, Öğle Namazınımüteakiben DÜLGERZÂDE CAMİİ’ nde ( Fatih, Macarkardeşler Caddesi Nu.37 ) Aydınlar Ocağı’nın vefat eden değerli üyelerinden merhum ;
Prof. Dr. İbrahim KAFESOĞLU, Ekrem Hakkı AYVERDİ, Ord. Prof. Dr. Ziyaettin Fahri FINDIKOĞLU, Nihat Sami BANARLI, Av. Said BİLGİÇ, Fethi GEMUHLUOĞLU, Prof. Dr. Ayhan SONGAR, Av. M. Fazlı AKKAYA, Prof. Dr. Muharrem ERGİN, Ahmet KABAKLI, Prof. Dr. Muharrem MİRABOĞLU, Nahit Rıfkı DİNÇER, Prof. Dr. Faruk Kadri TİMURTAŞ, İsmail Hakkı UĞUR, Prof. Dr. Tahsin BANGUOĞLU, Fevzi SEVGİLİ, Prof. Dr. Nuri KARAHÖYÜKLÜ, Av. Enver YAKUBOĞLU, Prof. Dr. Mehmet KAPLAN, Prof. Dr. Suat VURAL, Prof. Dr. Erol GÜNGÖR, Prof. Dr. Mehmet ERÖZ, Prof. Dr. Recep DOKSAT, Kerim ODER, K. Armağan TEKİN, Erdoğan Ferit KOYAŞ, Dr. Özcan BOLCAN, Eymen TOPBAŞ, Arif ÖZKÖK, Hakkı Cengiz ALPAY, Özcan TUNA, Doç. Dr. Nâmık AYVALIOĞLU, Selâhattin SAVCI, Prof. Dr. Hakkı Dursun YILDIZ, Seyfettin MANİSALIGİL, İsmail Hakkı YILANLIOĞLU, Turhan ÜÇOK, Dr. Güngör SAVAŞ, Nevzat SİLAHŞÖR, Hulûsi ÇETİNOĞLU, Ahmet İMAN, Refik ÖZDEK, E. General Sami KARAMISIR, Av. Tarlan SAMANCI, İsa Yusuf ALPTEKİN, Prof. Dr. Tevfik ERTÜZÜN, Av. Müstecip ÜLKÜSAL, Muzaffer ERİŞ, Prof. Dr. Ekrem Kadri UNAT, Prof. Dr. Faruk SÜMER, Prof. Dr. Necmettin HACIEMİNOĞLU, Dr. Cavit AYDIN, M. Sıraç DEDE, Prof. Dr. İsmet MİROĞLU, Nurettin ERGÜCÜ, Dr. Mustafa AKIN, Prof. Dr. Fahrettin TOSUN, Av. Oğuz ÖZBEK, Feyzullah DEĞERLİ, Av. Yusuf TÜREL, Mehmet UZUN, Prof. Dr. Süleyman KARATAŞ, Av. Nuri EROĞAN, İsmail Hakkı ŞENGÜLER, Alâaddin ERTÜZÜN, Sabahaddin TOPBAŞ, Dr. Mehmet HALAÇOĞLU, Doç. Dr. M.Cahit ATASOY, Gültekin SAMANCI, Yard. Doç. Dr. Cevdet DADAŞ, Dr. Necmettin İŞLİ, A. Atilla SALİHOĞULLARI, Kemal PERK, Prof. Dr. Haşmet BAŞAR, Bayram CAMCI, Prof. Dr. Mustafa KÖSEOĞLU, Mehmet GÜLER, Av. Kâmil ÖZTÜRK, Prof. Dr. Amiran Kurtkan BİLGİSEVEN, Hayati GÜLER, Servet MAHİROĞULLARI, Emrehan KÜEY, Ömer HACIAHMETOĞLU, Dr. Reyhan SONGAR, İlhan ARAS, İsmail KANYILMAZ, Ali Öner BİLİCİ, İsmet KARAOĞLU, Prof. Dr. Sabahattin ZAİM, Prof. Dr. Ali İhsan GENCER, Hulûsi ALTINYURT, Yard. Doç. Dr. Dilâver CEBECİ, Necati Asım USLU, Prof. Dr. Asaf ATASEVEN, Prof. Dr. Ömer KASIMOĞLU, Kemal ÇAPRAZ, Doç. Dr. M. Süreyya ŞAHİN, M. Sami ERDEM, Mustafa ŞEN, Dursun KESKİNKILIÇ, Ergun GÖZE, Hasan Tahsin UĞUR, İsmail EKİM, Abdurrahman ÇELİK, Abdülkadir YAŞAR, Prof. Dr. Reha Oğuz TÜRKKAN, Doç. Dr. Hüseyin KALKAN, Refet KÖRÜKLÜ , Av. Abdullah Mazhar BAYTAZ, Prof. Dr. Ruknettin TÖZÜM, Prof. Dr. Yusuf KEÇECİOĞLU, Celalettin KARAATLI, Müslüm FİNCAN , Sabri ÜLKER, Prof. Dr. A. Selçuk ÖZÇELİK, Av. Armağan GAYRETLİ, Altan DELİORMAN, Prof. Dr. Turan YAZGAN, Prof. Dr. Oktay ASLANAPA , Mustafa ÖNCEL, Av. Celâl ÖZDEMİR, Sami YAVRUCUK, M. Kemal CABİOĞLU, Durali AYAROĞLU, M. Zeki KARAHAN, M. Turgut ÖZTAŞKIN, Necati ÜSTÜNDAĞ, Hakkı TURCAN, Prof. Dr. Fevzi SAMUK, Prof. Dr. Nevzat YALÇINTAŞ, Prof. Dr. Ali Osman ÖZCAN, Altemur KILIÇ, Prof. Dr. Mehmet Rahmi BİLGE, Prof. Dr. Süleyman YALÇIN, Erk YURTSEVER, Nihat GÜRER, Prof. Dr. Nihat KEKLİK, Sinan YILDIZ, Prof. Dr. Nejat DİYARBEKİRLİ, Mehmet ATEŞOĞLU, Prof. Dr. Cevat BABUNA , O. Faruk BAŞOĞLU, Necati Nazım BOZKURT, E. Gnl. Mehdi SUNGUR, Prof. Dr. Nuri MUGAN, Prof. Dr. Yusuf DÖNMEZ, Prof. Dr. Erol CİHAN, Mevlüt ŞAM, Prof. Dr. Acar SEVİM, Ahmet KOLUTEK, Mustafa KALAYCIOĞLU, Prof. Dr. Mustafa KAFALI, Aytekin YILDIRIM, Süleyman BOZKURT, Dr. Yaşar AKDOĞAN, Hasan EKŞİ, Dr. Namık Kemal KURT, Av. Erol TUNALI, E. Alb. Necabettin ERGENEKON, Halim TERZİ, Osman Nuri GÜRSOY, Mustafa HAYKIR, Nazım Nihat BOZKURT, Hızırbek GAYRETULLAH, Prof. Dr. Kemal ERASLAN, Prof. Dr. Abdülkadir DONUK, Fahri ÇETİN, Doç. Dr. Cüneyt MENGÜ, Ramazan KIRKIK ve Av. Mürsel ASLAN için mevlid okutturulacak ve rahmetle anılacaklardır.
Mevlide katılmanızı önemle rica eder, bu vesileyle selâm ve hürmetlerimizi sunarız.
Bu bölge, Birinci Cihan Harbi sonrası Osmanlı – Türk hâkimiyetinden çıkmış ve İngiltere’nin kontrolüne geçmiştir. 1948’de İsrail Devleti’nin kurulması ile Arap-İsrail çatışmalarının bitmediği bir süreci yaşamaktadır. Filistinliler ise bu karmaşadan en çok zarar gören halk olmuştur. 1988’de kurulan Filistin Devleti, Kudüs merkezli Lut Gölü’nün kuzeyinde Ürdün-Suriye-İsrail sınırlı bir alan ve Akdeniz kıyısında İsrail, Mısır sınırlı, ayrı küçük bir bölge olarak yapılanmıştır.
Şimdi Gazze’de Hamas’ın direniş grubunun 7 Ekim 2023’teki “Aksa Tufanı” isimli eylemi sonrası bölge yeniden savaş şartlarını yaşamaktadır. İsrail’in savaş kararı ile Gazze görülmedik bir yıkımı, Filistinler bir insanlık dramını yaşamaktadır. Bugüne kadar çoğu kadın ve çocuk olmak üzere 30.000’den fazla insan ölmüş, 100.000’den fazlası yaralanmıştır. Hastane, cami, kilise dâhil (Filistinlilerin %10’u Hristiyan’dır) Gazze büyük bir yıkımı yaşamaktadır. İkinci Cihan Harbi’nde Almanya Hitler yönetiminin insanlık ayıbı uygulamalarını yaşayan Yahudi milletinin bugünkü yöneticilerinin Filistinlilere daha fazlasını yaşatmalarını anlamak mümkün değildir.
Bu yazımda bölge ve Kudüs’ün 3 İbrahimî dince kutsallığı üzerine kısa bir değerlendirme yapacağım.
Müslümanlar için: Kur’an’da isimleri geçen Hz. İbrahim, oğlu İshak, torunları Yakup ve Yusuf peygamberler El Halil şehrinde üzerinde cami yapılmış olan Atababalar Mağarası’nda metfundurlar. Hazreti Davud, oğlu Süleyman, Lut, Musa, Harun, Zekeriya, Yahya, Meryem ve Hz İsa peygamberlerle ilgili birçok olay bu şehir ve bölgede yaşanmıştır. Peygamberimiz Hazreti Muhammed’in Miraç olayı burayla ilgilendirilir. Ayrıca hicretten itibaren (622) 16 ay kıblemiz burasıdır. Bu özelliğiyle tarihi alanın güneyine Cuma – Mescid-i Aksa Camii, Mukaddes Kaya’nın üzerine de Kubbetü’s Sahre yapılmıştır. Burası Peygamberimizin de işaretiyle Müslümanlar için Mekke ve Medine’den sonra 3. harem bölgesidir.
Hristiyanlar için: İlgi Roma İmparatoru Konstantin’in Hristiyan olan annesi Helena’nın burayı ziyareti M.S. 326 ve sonrası Kutsal Kabir Kilisesi (Kıyamet Kilisesi) yaptırmasıyla artar. Bu kilise Hz. Ömer’in namaz kılması teklifine evet demediği önemli bir mimari yapıdır. Onlara göre burası Hz. İsa’nın çarmıhının taşıttırıldığı ve sonunda gerildiği Çile Yolunun bitim noktasıdır. Hz. Meryem’in doğum olayının olduğu yerdeki Doğuş Kilisesi, Hz. İsa’nın vaftiz edildiği Şeria Nehri, inzivaya çekildiği mağara bu bölgededir. Hristiyanlar için bunlar Kudüs ve bölgeyi dini yönden önemli kılmaktadır.
Museviliğe gelince: Yahudilik etnik bir kimlik olup çoğunluğunun dini Museviliktir. Siyonizm ise kendilerinin bölgede hâkim devlet olma anlayışıdır. Yahudilerin üstün ırk olup Ürdün’den Akdeniz’e Mısır’dan Suriye’ye kadar olan toprakların kendilerine tahsis edildiği gibi bir fikre inananlar vardır. Hazreti Musa’nın 10 Emrinden birisi “öldürmemek” olsa da yaşananlar buna uyulmadığının bir göstergesidir. Hazreti Davud’un mezarı buradadır. Onun başlatıp Hazreti Süleyman’ın bitirdiği ve içinde 10 Emirin olduğu tabletlerin de muhafaza edildiği kutsal mabet burada yapılmış olup Mescid-i Aksa’nın yanındaki kadim mescitte kalıntıları görülmektedir. Bu mabet Babiller zamanında yıkılıp Yahudiler buradan sürülmüştür. Persler zamanında buraya gelmelerine izin verilmiş ve mabet tekrar yapılmış olup bu da Romalılar zamanında tekrar yıkılmıştır (M.S. birinci yüzyıl). Yahudiler ise tekrar dünyanın dört bir tarafına sürgün edilmişlerdir. Şimdiki ağlama duvarı bu ikinci yapımdan kalmadır. Yahudilere göre Mesih’in geleceği ve Süleyman Mabedini yeniden yapacağı inancı vardır. Buradaki Zeytin Dağı da onlara göre cennete girmek için en yakın yerdir. Bu sebeple dünyanın en pahalı mezar yeri buradadır. Museviler de dualarını buraya yönelerek yaparlar.
Görüldüğü gibi Başta Kudüs olmak üzere bu coğrafya her üç din için önemlidir. Anlamı barış beldesi olan Kudüs’ün, bu üç inancın insanlarının huzur ve güven içinde yaşadıkları, ziyaret edilebilen bir yer olması sağlanmalıdır. Başta İsrail yönetimi olmak üzere, bölge yöneticilerinin bu sorumluluk ve mecburiyeti görmeleri gerekir. Son gezimde rehberimizin verdiği bilgiye göre 30 milyona yakın insan buraları ziyaret etmektedir. Çoğunluğu Yahudi ve Hristiyan dünyasından olup, İslam dünyasından gelen ise 80-100 bin gibi (çoğu Türkiye’den) düşük bir sayıdadır. Mekke Medine umreci sayısı 10 milyonu bulmaktadır. Müslümanların bu 3. Haremimizi de ihmal etmeyip, 1-2 milyonu aşan bir ziyaretçi sayısına varmaları, buranın ortak kullanma mecburiyetini daha anlaşılır kılacaktır. Bu, bölgede yaşayan Müslümanlar için övünç ve güven sağlayıcı bir etki de yapacaktır.
Ramazan Bayramı gelirken BM’nin ateşkes kararı gereği başta Gazze olmak üzere savaşın bitmesi ve bölgenin huzur-güven içinde yaşanılan bir yer olması dilek ve temennilerimle…
Not: Daha fazla bilgi “Kudüs Gezi Notları”(Kocaeli Aydınlar Ocağı sayfası) ve “Zeytin Dağından Zeytin Dalına” ve “Kudüs’ü Ne Kadar Biliyoruz” yazılarımdan alınabilir.
Türkiye’de faşist olmak çok kolay. Türk’üm demek yeterli geliyor çoğu zaman. Hele Türk edebiyatı, Türk sineması, Türk hukuku dedin mi… En büyük faşist sensin.
Sorunu hep başkalarında arayarak koca bir yüzyılı tükettik. Alman hukuku yazanın Türkiye hukuku yazmasına öfkelenerek. Öfkelendik, sinirlendik, kendi aramızda konuştuk. Sonra ne oldu? Hiçbir şey… Sesimizi ulaştıramamanın, yazılarımızı görünür kılmamamızın sebebi ne?
Dikkat ediyorum, çok uzun zamandır temsil organı Meclis’te salt Türk olmaktan bahseden yok. Mutlaka yanına İslam ekleniyor. Bir zamanlar başka şekilde söylenen bir sözü uyarlayayım. Hem Müslüman hem Türk olunmaz, demiyorum. İkisi de olur, oluyor. Fakat bizi kurtaran aynı dini paylaşmamız mıydı, yoksa aynı dil ile aynı dini paylaşmamız mıydı? Neden bir Arap ile kurtuluş mücadelesi verilmedi de Urfa’da Kürtlerle verildi?
Türkiye’den Türklük çıkarıldığı vakit her şeyin iyi olacağını sananlar var.
Siyasal yelpazede epey de yer tutan bir kitle. Hiç tarih okumadıkları belli olan, geçmişten ders alamayan bir kitle. Din her şeye yetseydi böyle mi olurdu Orta Doğu’nun hali?
Sorunu hep dışarda aramak yanlış. Kavga etmek hele. Kiminle ne ile kavga
edeceğiz. Vatan dediğin toprak mıdır? Üzerinde yaşayan olmasa vatan, vatan mıdır? Türklüğü yıllarca dilden, kültürden, ortak hayallerden koparıp dar çevrelere indirgedik. Oysa ne demişti Atatürk “Ne mutlu Türk’üm diyene”.
Söylemek istemiyorsa? Nedenini sorup kendimize çözümler aramalıyız belki de.
Şimdi içinde Türk olmaya bir Anayasa hazırlıklarında herkes. Kimisi dünden ayaklar altına almış razıydı, kimisi oy kaygısındaydı, kimisi salt İslam ile vardır Türklük kafasındaydı.
Cumhuriyet’in ikinci yüzyılına girilirken iç dökmelerim böyle. Çokta anlam yüklememeli ikinci yüzyıla gerçi. Takvim insanın zaman Allah’ındır. Türkiye Cumhuriyeti, Türklük takvimlerle sınırlanmayacak, zamanla yaşayacaktır.
Son söz. “vatanın bağrına düşman dayamış hançerini/ bulunur kurtaracak bahtı kara maderini”
Adam, her zaman tıraş olduğu berberin koltuğuna oturur oturmaz: “Ustam, saçlarımda çok ak var mı?” diye soruvermiş. Berber: “Biraz sonra önüne düşünce akı karayı görürsün.” diye cevap vermiş.
Ülkemizde on ay önce yapılan merkezi hükümet seçiminden sonra şimdi de yerel yöneticileri belirleyen seçimler yapıldı. Kimi galibiyetten, kimi mağlubiyetten söz etti; kimi de “Bu seçimin galibi de mağlubu da yoktur, kazananı vardır, o da Türkiye’dir, dedi. Ama bir gerçek var: Ak ve kara ortaya çıktı.
Seçim sonunda siyasi liderler kendine yakışan, sağduyulu açıklamalar yaptılar. Bir siyasi parti lideri olan Cumhurbaşkanı: “31 Mart, aynı zamanda bizim için dönüm noktasıdır. Seçilen adayları kutluyorum. Biz, vatandaşımızın mesajını aldık. Her olanda hayır vardır. Yanlışlarımızı düzelteceğiz.” dedi.
Şüphesiz, her olanda hayır vardır. Durduğun yer ve baktığın taraf önemlidir. Kişi aradığını bulur. Seçim sonuçlarıyla kavga edilmez; ancak sonuçlardan ders çıkarılır. Davası olanın mağlubiyeti olmaz, mağlubiyet davadan vazgeçmektir. Dava, millete en iyi şekilde hizmet davasıdır. Davası olmayanın galibiyeti de saman alevi gibidir; parlar ve söner, biraz da etrafı dumanlar ve kokutur.
Seçim sonuçlarını tahlil ederek siyasi bir yazı yazmış olmak istemiyorum. Her parti, kendi hesabına değerlendirme yapacaktır. Ancak “Vatandaşımızın mesajını aldık, yanlışlarımızı düzelteceğiz.” dendiği halde herhangi bir şeyin değişmediğini de çok iyi hatırlıyorum. Eğitim politikalarındaki yanlışlıklar, genç elaman yetmezliği, kalitesizliği veya zeki gençlerin ülke dışına kaçma isteği; ekonomi politikalarındaki yanlışlıklar da hayat pahalılığı sonucunu doğurdu. Bana göre bu seçimlerin gerçek galibi, enflasyondur. Ben buradayım, beni ciddiye almayan kaybeder, dedi.
Ortaya çıkan tabloda, merkezdeki iktidar yerelde muhalefet, muhalefet de iktidar olmuş görünüyor. Bu da bir kader. Belki ülkemizin böyle bir tecrübe yaşaması, ileriye dönük bir ders çıkarması gerekiyordu. Dedik ya, olanda bir hayır vardır.
İşi, konuşmak, israf edeceği vakti geniş olanlar, sonuçlarla ilgili bol bol gerekçe üretebilir, dedikodu yapabilirler. Allah’ın bir yasası var: “Eğer siz (Uhud’da) bir yara aldıysanız bilin ki o topluluk da benzeri bir yara almıştı. O günleri biz insanlar arasında döndürüp duruyoruz ki Allah gerçek müminleri ortaya çıkarsın ve uğrunda şehitleri olsun diye. Allah, zalimleri sevmez.” buyurur Al-i İmran suresinde. Evrende coğrafik yapı inişli çıkışlı olduğu gibi, sosyal olaylar da inişli çıkışlıdır. Zaman, evrilip çevrilir. Bu yasaya direnmek, sadece yorgunluk doğurur. Kişi olarak bizim, bu iniş ve çıkış yolculuğunda hangi istikamete baktığımız, samimiyetimiz, hangi seferde bulunduğumuz önemlidir. Hayırda yarışanlar, millete hizmet davasını üstlenenler için kaybetmek diye bir şey söz konusu değildir.
Bir de çok kişinin bildiği şu gerçeği göz ardı etmemek gerekiyor: Türkiye’de bir görünen, bir de görünmeyen iktidar var. Görünen sivil iktidarı, görünmeyen iktidar belirliyor. Bu iktidarın temel amacı, devletin bekası. Siyaset alanı, bir tiyatro sahnesi. Sahneye, siyasi konjonktüre göre oyuncular çıkarılıyor. Kişiler, sahnede rollerini bazen uzun, bazen kısa süreliğine icra ediyorlar. Onlar daha sonra perde arkasına geçiyorlar. Adına halk dediğimiz seyirciler de kendi duygularına veya oyundan beklentilerine göre kahramanlara alkış tutuyorlar, yuh çekiyorlar, öfkeleniyorlar. Son kullanım tarihi gelen siyasi figürlere, örgütlerine “paydos” deniyor, ama oyun hep devam ediyor.
Tarihin bu diliminde, kısa soluklu son siyasi değişiklik sebebiyle kimse üzülmesin, sevinmesin. Ancak makam, itibar, kazanç kaybetmekten korkanlar üzülebilir, söz konusu fani değerleri kendine hedef koyanlar sevinebilir. Bu tip insanlar için de kavga etmeye, eşini dostunu kırmaya, ona buna küsmeye değmez.
“İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır.” ilkesi, istikametimiz olmalıdır. Kutup Yıldızı hiçbir zaman önemini kaybetmez. Yolu yanlış olanlar da doğru olanlar da ondan faydalanır. Yanlışın, doğru ile yanlışı ayırt edebilme kabiliyeti yoktur. Bir doğru bütün yanlışları gösterebilir. Doğru yer, hakikattır. Hakikat noktasında anlaşamayanlar varsa bunlar da öncelikle kendilerini ölümsüz ölçülerde test etmelidirler. Özel ve genel manadaki bu ölçüleri burada saymanın gereği yok. İsteyen bulur.
Hayır doğrarsan aşına, hayır gelir kaşığına. Yakından uzağa doğru, herkes, her şey için hayırlar diliyoruz. Seçim sonuçları hayırlar getire… “Hayır” bunun neresinde, denmeye!
Türk Dünyâsı sevdâlısı Özer Ravanoğlu; Doğudan Batıdan Hikâyeler, Tanrı Dağları’nınGözyaşları ve Tanrı Dağları’nın Eteğinde isimli eserlerinden sonra güçlü kalemiyle hazırladığı romanı ile dördüncü defa okuyucu huzuruna çıkıyor: Alay Usta ve Çocukları / Ülkücülerin Romanı.
13,5 X 21 santim ölçülerinde 352 sayfalık eser Ötüken Neşriyat’ın 2052 numaralı yayını olarak Aralık 2023’te yayınlandı. Eserde anlatılan hâdiselerin tamamı, bir zamanlar yaşanılmış gerçeklerdir. Olayların cereyan ettiği şehirler, mekânlar ve târihler ile fâillerin isimleri değiştirilmiş olmakla berâber tamamen gerçek olarak cereyan hâdiselerden esinlenerek yazılmıştır. Yazar; eserini Kadirli ilçesinin yiğit evlâdı fedâkâr, inançlı bir ülkücü olan, komünist militanlarca dolmuş durağında eşinin yanında vurularak şehit düşen, dâvâ ve ideal arkadaşı, can yoldaşı Teyfik Pampal’ın aziz ruhuna ithaf etmiştir.
Romandaki olaylar zinciri 1975-1976 eğitim yılının başlarından itibaren ele alınıyor.
Alay Usta, Trabzon’un merkezine yakın bir sâhil köyünde yaşayan, geçimini balıkçılıkla sağlayan, aynı zamanda inşaatlarda kalıp ustası olarak da çalışan imanlı-inançlı bir Karadenizlidir. Büyük oğlu Hüseyin milliyetçi-muhafazakâr düşüncelere sâhip olmasına rağmen, kardeşi Hasan, arkadaşlarının ve okuduğu okula yeni tâyin olan İngilizce öğretmeni Ali Haydar Türkoğlu’nun tesirinde kalarak devrimci görüşte idi. Zaman içerisinde görüş farklılıkları netleşir ve keskinleşir. Hüseyin; Ülkücü, Hasan ise sol görüşlü ve devrimci militandır. 1977 yılına gelindiğinde iki kardeş bir sınıf ara ile Ankara’da üniversite öğrencisidir. Sol kesim devrim mahkemelerini oluşturmuş, sağ kesim ise, Ülkü Ocakları’nda Türk târihi, Türk kültürü, İslâm ahlâkı konularında kendilerini geliştirme çalışmaları ile meşguldür. İki cephe arasında çatışmalar başlamıştır. Günün birinde Hüseyin’in yakın arkadaşı Necâti, ortalıkta görünmez olur. Ülkücü arkadaşları sıkı bir araştırma neticesinde onun devrimcilerin elinde ve esir olduğunu öğrenir. Çok gizli ve sessizce 30 kişilik kurtarma ekibi oluşturulur ve ancak filmlerde görülebilecek heyecanlı bir operasyonla Necati ağır yaralı olarak kurtarılır. Kendisine korkunç işkenceler yapılmış, çıplak bedeninde sigaralar söndürülmüş, ölümün eşiğinde iken fedâkâr arkadaşları tarafından devrimcilere en küçük ölçüde bile zarar vermeksizin ve kendilerinin de burnu dahî kanamaksızın kurtarılmıştır.
Bundan sonrasında okuyucu artık sâdece sayfaların değil, satırların esiri olmuştur. Tek kelime atlamaksızın maraton koşucusu gibi nefes nefese okumaya devam eder. Hâdiseler, ihânetler, korunma ve kurtulma plânları, şehitler, boykot ve işgaller sebebiyle gün ve sene kayıpları sebebiyle hepsi perişandır. Fakat yılmaz bir irâde ve yorulmaz bir zihin ve bedenle mücâdeleler devam eder.
1978-1979 ders yılı nasıl olaylı başlamış ise öyle de devam etti. Üniversitelerin açılış törenleri bile doğru dürüst yapılamadı. Yine boykotlar vardı. Terör artık sâdece üniversitelerde değildi. Şehirlerin sokaklarında bile can güvenliği kalmamıştı. Banka soygunları daha sık duyulmaya başlamıştı. Bir gün Ulus’ta bir banka soyuluyor ertesi gün Dikimevi’nde başka bir bankanın soygunu duyuluyordu.
Üniversiteler tâtil edilmiş, sokaklarda adam kaçırmalar olağan işler hâline gelmişti.
Hüseyin, yılbaşı tâtilinde ve okullar kapalı iken, yurtta kalıp ders çalışmak için Trabzon’a âilesinin yanına gitmemişti. Çok tedbirli hareket etmesine rağmen ekmek almak için yurttan çıktığı bir sabah, komünist militanlar tarafından kaçırıldı. Bu defa durum farklı idi. Solcu militanlar güçlenmişti. Devlet görevlilerinin bâzıları, özellikle de Pol-Der üyesi polisler tarafından destekleniyordu. Kaçırdıkları ülkücüler gizli yerlerde çok sayıda devrimci militanlar tarafından, bilinmeyen umulmayan yerlerde esâret altında tutuluyor ve işkence ediliyordu. Hepsi silâhlı idi.
Uzun araştırmalar neticesinde bulunduğu yer tespit edilir. Hüseyin girilmesi zor binada, kalabalık ve silâhlı bir grup içerisinde esirdir. Çatışma olmadan ve Necâti için düzenlenen operasyon benzeri bir usulle neticeye ulaşmak mümkün değildir. Çıkacak çatışmada çok kişi ölecek belki de Hüseyin’in (Allah korusun) ancak cansız bedenine ulaşılabilecektir. Ülkü Ocaklarına devam eden öğrenciler bir heyet oluşturup plân yapar. Devrimcilerin liderlerinden önemli bir kişi kaçırılacak ve Hüseyin ile takas edilmesi teklif edilecektir. Plân başarıyla uygulanır ve Hüseyin kurtarılır. Ancak Hüseyin’e çok işkence edilmiştir, perişan haldedir. Halbuki Ülkücülerin kaçırdığı, esir aldığı devrimciye çok iyi muamele edilmiş, kuş sütü ile beslenememiş ise de istediği her gıda temin edilip önüne konulmuş, işkence bir tarafa, dost evindeki misâfir gibi ağırlanmıştır.
Hüseyin hastahâneye yatırılır ve uzun müddet tedâvi görür. Biraz iyileşince ülkücü arkadaşlarının titiz koruması ile memleketi Trabzon’a götürülüp âilesine teslim edilir. İntikam hırsı ile hâreket edilmez. Ülkücüler müdafaa hâlindedir. Üniversitelerde boykot ve işgal olmadığı zamanlarda derslere gitmekte, okulun kapalı olduğu zamanlarda ise yurtlarda seminerler düzenleyerek bilgi ve görgülerini geliştirmek için çalışılmaktadır. Hüseyin iyileşince Babası ile birlikte Ankara’ya geldi. Arkadaşları tarafından kendisine ‘lider’ muamelesi yapılıyordu. Günleri, güçlü bir ekibin koruması altında okulda ve Ülkü Ocakları’nda geçiyordu. Kardeşi Hasan da liseyi bitirmiş, üniversite tahsili için Ankara’ya gelmişti. O da devrimci grubun lideriydi.
Kitap aynı zamanda bir devrin hâfızasıdır:
1978 yılının son günlerinde Maraş’ta çok büyük olaylar meydana geldi. 19-26 Aralık 1978’de yedi gün devam eden bu halk hareketinde solcu militanlar, solcu devlet görevlilerinin hâkim olduğu resmî makamların da desteği ile bir hafta sokaklarda hâkimiyeti ele geçirdiler. İki yüzden fazla ev yakıldı. 120 vatandaş öldü, yüzlerle insan yaralandı. Yüzlerce ülkücü genç tevkif edildi, hapse atıldı ve korkunç işkencelere mâruz bırakıldı. İçişleri Bakanı Emekli Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İrfan Özaydınlı Maraş’a gelerek olayları yakından incelemeye aldı. İnceleme neticesinde olayların baş fâilinin Garbis Altunoğlu isimli bir Ermeni olduğunu açıkladı. Devrinciler ekip hâlinde ona yardımcı olmuştu. Garbis’in suçu mahkemece sâbit görülerek hapse konuldu. Sol basın bütün suçun ülkücülerde olduğunu yazdı. İçişleri Bakanı, olayların solcular tarafından çıkarıldığının tespit edildiğini söyleyince görevden alındı. Yerine Hasan Fehmi Güneş tâyin edildi.
Teröre kol kanat olan mihraklar, her millî meselede olduğu gibi başta kirli basın olmak üzere olayları ört bas ettiler. Ermeni Garbis, suçsuz bulunarak serbest bırakıldı.
Yaşanan çok garip olayların devamı kitabın 68-69. sayfalarında…
Alay Usta, oğlu Hüseyin’in ölümden dönmesinden sonra Hasan’ın akıbetini kara kara düşünmektedir. Onun Trabzon’a dönmesini istiyorsa oğlunu bulup konuşması mümkün değildir. Hüseyin’in Ülkü Ocakları’ndan arkadaşı Kürşat hazırladığı plânı dertli babaya anlatır:
‘Ben seni Ulus’ta bir yere götüreceğim. İndirdiğim yere yakın bir lokanta var. Orayı da sana târif edeceğim. Hasan ekseriyetle öğlen yemeğine oraya geliyormuş. Sen oraya müşteri gibi gireceksin. Orada en az iki saat kadar bekleyeceksin. Garson gelince arkadaşım gelecek diyerek on, on beş dakika zaman kazan. Yemeğini mümkün olduğu kadar geç söyle. Bu sıralarda gelirse Hasan’la konuşursun. Ne konuşacağını ne yapacağını önceden tasarla. Sakın heyecanlanma, sâkin olmaya çalış.
Bu zaman zarfında Hasan gelmez ise yemeğini ye, biraz daha oyalan. Mesela bir iki çay iç. Yine de gelmez ise kalk, seni bıraktığım durağa gel. Durakta seni beklemekte olan Yılmaz, seni bana getirecek.
Görüşme gerçekleşir: Alay Usta; ‘Annen hasta seni görmek istiyor’ diyerek söze başlar, dil döker, âdetâ yalvarır. Sonunda oğlundan bir hafta sonra Trabzon’da olacağına dâir söz alır. Buna rağmen Alay Usta perişandır. Oğlunun daha önce de olduğu gibi sözünde durmayacağından endişe etmektedir. Ümitsizlik içerisinde ve yalnız olarak Trabzon’a dönmeyi kararlaştırır.
Ülkücü gençlerden kalabalık bir grup Hüseyin ile babasını uğurlamaya gelmişti. İkisi de gösterilen hürmetten memnundu. Fakat otobüs hareket ettikten sonra hüzünlü ve uzun süren bir sessizlik oldu. Alay Usta, konuşmak ihtiyacını; ‘Sizin bu Ocaklı çocuklar ne kadar terbiyeli, saygılı…’ kelimeleriyle başlayacak sohbetle gidermeyi düşündü.
Ülkücünün çilesi bitmez. Şehit Necâti’nin Türk bayrağına sarılı tabutu Ankara’ya oradan de toprağa verileceği Konya’ya götürülecektir. Askerî disipline uygun bir tarzda gidiş programı titizlikle düzenlenir. Aynı titizlikle sayfalar boyunca anlatılır.
***
Özer Ravanoğlu eserinde sâdece ülkücülerin çilesini anlatmakla yetinmiyor. Türkiye dışındaki İslâmiyet ve Türklük aleyhtarı yıkıcı faaliyetler hakkındaki haberleri ve yorumlarını, çözüm yolları ile alâkalı düşüncelerini de okuyucuya sunuyor. Bu meyanda Balkanlar, Doğu Türkistan, Kıbrıs, Güneydoğu Anadolu, Kırım, Filistin meselelerinin geçmişteki ve günümüzdeki durumları hakkında müfit ve muhtasar bilgiler sunuyor. Ayrıca gruplar hâlinde bölünerek çatışmaya girersek, içimizdeki ve dışımızdaki düşmanla baş edemeyeceğimizi açık ve net bir şekilde söylüyor. Bunlar, Alay Usta’nın oğlu Hasan ve benzerlerine ihtardır. Kimseye haksızlık edilmeyecek, haksız bir muameleye mâruz kalmamak için azamî dikkat gösterilecektir.
Fakat diğer tarafta, Türkiye artık Hasan’a dar gelmeye başlamıştır. Beka’a vâdisine gitmiş, beynelmilel terörist olmuştur. Trajik başarı!
Hüseyin bütün gücünü ve zamanını üniversite imtihanları için kullanırken 12 Eylül askerî darbesi olur. Okullar tâtil edilir. Aynı zamanda tutuklamalar hızlı bir şekilde başlayıp devam etmektedir. Mamak Cehenneminin kapıları açılmıştır. Ülkücüler artık, devrimci militanların hücre evlerinde değil, varlığına ve gücüne halel gelmemesi için her şeylerini fedâ etmeye hazır oldukları devletin yönetimindeki işkence merkezlerinde çileli hayatlarına devam etmektedir.
Bu işkencelerin anlatıldığı 130-135. sayfalardan kısa bir özet:
Hüseyin, Trabzon’daki baba evinden polis tarafından evinden alınır, Mamak Cezaevine getirilir. Görevliler yol boyunca aralarında geçen konuşmalarda cibilliyetlerini ortaya koymuştur. Hüseyin mâsum olduğu inancı içinde rahattır. Saf ve temiz insan…
Hüseyin’ in gözleri bağlanmıştı. Sorgu yapanlar kendilerinin tanınmasını istemiyorlardı. Önce nasihat eder gibi bir konuştular: ‘Bizim sorduklarımıza doğru dürüst cevap verirsen sen de rahat edersin, bizi de yormamış oluruz. Akıllı ol. Bizi fazla uğraştırma. Sorduklarımıza yalan yanlış cevap verirsen sana çok zararı olur. Biz zâten Trabzon da neler olup bittiğini biliyoruz. Bir de senden dinlemek istiyoruz. Size silahları kim getiriyordu? Bu silahları alabilmek için gerekli parayı kim veriyordu? Bu hususta size destek olanlar kimlerdi. Orhan Yalçın Hoca’yı tanıyor musun? Bu sualleri soran şahıs; ‘biraz düşün öyle cevap ver ama bizi sakın yanıltmaya çalışma’ derken bitişik odadan yürekleri parçalayan feryatlar geliyordu. İşkenceye tâbi tutulan zanlının feryatları beş on dakika daha devam etti. Bir süre sonra kesildi. Herhalde bayılmıştı. Kim bilir belki de ölmüştü.
-Söyle bakalım delikanlı Orhan Yalçın Hoca’yı tanıyor musun?
-Orhan Hoca benim lisede okurken hocam idi. Kendisini çok sever ve sayarım…
-Sen Trabzon’dan Ankara’ya getirdiğin silahları kimden alıyordun. Bu hususta Orhan Hoca sana yardımcı oluyor muydu?
-Orhan Hoca bize devamlı nasihat eder, ‘sizin gibi düşünmeyenlerin de kardeşleriniz olduğunu unutmayın, onlara yumuşak davranın onları kazanmaya çalışın’ diye bize zaman zaman nasihat ederdi. Hocamızın ve bizim silahla işimiz olmadı…
Sorgucu çok öfkelendi.
‘Senin korumaya çalıştığın Hoca senin için neler söylemiş, onun ifadesini sana okusam şaşar kalırsın. Sen gerçekleri bizden saklayacağını mı sanıyorsun? Biz seni konuşturmayı biliriz’ diye bağırdı. Sonra da yanındaki askerlere ‘bu akılsızı götürün’ dedi.
Yandaki odaya girer girmez eli coplu iki kişi hışımla Hüseyin’in üzerine sldırdı. Copların biri iniyor, diğeri kalkıyordu. Bu ‘hoş geldin’ faslı ne kadar sürdü Hüseyin bilmiyordu bayılmıştı. Kendine geldiği zaman ortalık zifiri karanlıktı. Göz gözü görmüyordu… Kendini toparlamaya çalıştı. Bütün vücudu ağrılar içindeydi. Ayağa kalkamadı. Güçlükle sürünerek duvar dibine kadar geldi. Bin bir zorlukla sırtını duvara verecek şekilde oturdu. Vakit gece miydi gündüz müydü belli değildi. Bugüne kadar milletimizi felâketten kurtarmak için nasıl çalıştıklarını bu uğurda başta Necati olmak üzere verilen şehitleri hatırladı. Gözleri doldu. Askerî cunta bizi neden anlayamadı. Biz nerede yanlış yaptık da bu işler başımıza geldi diye düşündü. Bizi buraya getiren irâde ile aramızda çok büyük fikir ayrılığı olmasaydı bize bu kadar zâlimce davranmazlardı…
Hüseyin’in aklında daha binlerce soru vardı. Hiçbirine cevap bulamamış olması, bedenî ıstıraplarından daha fecî acılar veriyordu.
Eserin birinci bölümü işkencelere mâruz kalanların feryatları ile 135. sayfada sona ediyor. 140-350. sayfalar, ayrı bir yazının konusu olacak kadar dolgun, önemli ve alâka çekici. 1984-1990 yılları arasındaki Türkiye’yi en önemli olaylar eşliğinde anlatıyor. Olayların içinde yaşayanlar tarafından da, uzaktan tâkip edenler ve bâzı teferruatı bilmeyenler-unutanlar tarafından da alâka ile okunuyor.
Türkiye’nin aynı acıları yaşamaması için, özellikle gençlerin, seçilmiş ve tâyin edilmiş yöneticilerle, Türkiye’nin bölünmez bir bütün olarak ebed-müddet yaşaması idealini benimsemiş olanların alacakları derslerle dolu…
ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş. İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50 Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.trwww.otuken.com.tr
ÖZER RAVANOĞLU: 1938 yılında Silifke’de doğdu. Silifke’de başladığı ilkokul eğitimini Adana’da tamamladı. Ortaokul eğitimine de Adana’da devam eden Ravanoğlu, İstanbul Vefa Lisesi’nden sonra 1963 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi’ne bağlı Maçka Teknik Okulu’ndan mezun oldu. 1963-1964 yıllarında Elektrik İşleri Etüt İdaresi’nde; 1966-1967 yıllarında İstanbul Yol, Su, Elektrik Müdürlüğü’nde ve 1968’de Fen Müdür Yardımcısı olarak Adana Elektrik İşletmesi’nde çalıştı. EMSA A.Ş.’de beş yıl çalışarak, sanayi projelerinin yapılmasına katkıda bulundu ve EMSA Export A.Ş.’de ithalat-ihracat işlerinin yürütülmesinden sorumlu oldu. 1968’den 1980 yılına kadar siyasetle aktif olarak uğraştı. İstanbul Milliyetçiler Derneği’nde ve Türk Ocakları Genel Merkezi’nde muhtelif görevlerde bulundu. 1992 yılında Azerbaycan’da ve 1994 yılından itibâren Kazakistan ve Kırgızistan’da çalıştı. Türk Yurdu ve Kardeş Kalemler dergilerinde bazı yazıları ve hikâyeleri yayımlandı. 2011 yılından beri AVRASYA Yazarlar Birliği üyesidir. Eserleri: Doğudan Batıdan Hikâyeler, Ötüken Neşriyat, 2016. Tanrı Dağları’nın Gözyaşları, Ötüken Neşriyat, 2016. Tanrı Dağları’nın Eteğinde, Ötüken Neşriyat, 2021.
İKTİBAS
MERHUM MUHSİN YAZICIOĞLU’DAN BİR MAMAK HÂTIRASI
12 Eylül’den sonra, Mamak Askerî Cezaevinde tutukluydum. Bize verilen emre göre onbaşılar dâhil bütün subay ve astsubaylara ‘komutanım!’ diye hitap ediyorduk. Onlar da bize umûmiyetle ‘ulannn! veya ‘lann’ diye sesleniyorlardı. Sebepsiz yere ellerimize, omuz başlarımıza, diz kapaklarımıza copla vuruyorlardı. Bir gün, benden birkaç yaş küçük bir onbaşıya seslendim:
-Komutanım!
-Ne var ulannn!
-Kaç gündür annemden, kardeşimden mektup bekliyorum; gelmedi. Lütfen idâreye sorar mısınız? Bana mektup var mı acaba?
-Dün de sordun ya ulannn! Sana gelmemiş demedim mi?
-Komutanım, dün 24 saat geride kaldı. Bugün gelmiş olabilir. Lütfen!
-Beni babanın uşağı mı sanıyorsun ulannn? Uzat sağ avucunu!
-Komutanım, dün de o copla sağ avucuma vurdunuz. Vallahi şahadet parmağımda şişme var daha! Sol avucuma vursanız olmaz mı?
-Olmaz ulannn! Burada da mı sağcılık solculuk meselesi var? Ben, hangi avucunu aç diyorsam onu açacaksın ulannn!
-Peki, komutanım!
-Peki, yok ulannn! Emredersin komutanım! diyeceksin, anladın mı?
-Emredersiniz komutanım!
Aradan yıllar geçti. Ben, Mamak’tan beraat ederek çıktım ve milletvekili seçildim. Bir gün, Sivas’tan Ankara’ya giderken bindiğim otobüs Sorgun’da yemek molası verdi. Lokantaya girer girmez o onbaşıyı gördüm. Bir masada tek başına yemek yiyordu. Göbeklenmiş, saçları dökülmüştü; fakat yüzü aynı yüzdü! Yolcuları kendime siper edinerek gittim; bir masaya oturdum. Ama gözümün ucuyla da ona bakıyordum. Önünde bir kap yemek vardı. Garsonu çağırdım. Adamı göstererek dedim ki:
-Şu adamın masasına benden bir sütlaç götür!
Garson, sütlacı götürüp adamın masasına koydu. Adam: ‘Yemiyorum, kaldır götür!’ diyerek itiraz etti. Garson dedi ki:
-Bu sütlacı, şu masada oturan adam sana ısmarladı!
Adam, masasından kalkıp önüme geldi. Yüzüme bakmaya başladı.
-Beni tanıdın mı komutanım? dedim. Hani Mamak’ta bana çok iyiliğin dokunmuştu (!) Copunu nereye bıraktın copunu?
Adam beni tanıdı. Yüzü kıpkırmızı oldu. Elime uzandı.
-Ağabey, elini ayağını öpeyim! Hakkını helâl et. Bize demişlerdi ki: Bunlar vatan haini! Bu vatan hainlerine göz açtırmayın! Burunlarından getirin bunların!’ Biz de orada emir kuluyduk. Hakkını helâl et, ağabey!
20 Türk Adası ve 2 Türk Kayalığı’nı işgal eden Yunanistan şimdi de işgal ettiği adalarımızı ilhak ederek topraklarına katıyor ve bu katılımları törenlerle kutluyor. Yunanistan’ın işgal ve ilhak ettiği Muğla Keçi Adası’nda 06 Mart 2024 ve 22 Mart 2024’de yaptığı kutlama törenleri, kalymnos news gr adlı haber sitesinde yayınlanarak bütün dünyaya duyuruldu.
Kalimnos (Kelemez-Kilimli) Adası ve Keçi Adası Belediye Başkanı Ioannis Mastrokoukos, 06 Mart 2024’de, Keçi Adası’nda kaçak olarak faaliyet gösteren Yunan İlkokulu’nun öğrencileri ve Ada’ya yerleştirilen Yunan vatandaşları ile birlikte Keçi Adası’nın Yunanistan’a katılmasını kutladı.
Yunan İlkokulu’nun önünde yapılan törende sabah duası yapıldıktan sonra Yunan Milli Marşı söylenerek göndere Yunan bayrağı çekildi. Bayrak töreninin resimleri ile videosunun bağlantısı aşağıdadır:
Bayrak direğinin altına Belediye Başkanı Mastrokoukos, öğrenciler ve izciler tarafından çelenk konuldu. Belediye Başkanı’nın konuşmasından sonra tören geçişi yapıldı ve öğrenciler geleneksel dans gösterisi yaptı.
Keçi Adası Belediye Heyeti, Yunan İlkokulu öğrencileri ile birlikte, 22 Mart 2024’de de, Keçi Adası’nın Yunanistan’a katılmasını bir kez daha kutladı.
Yunan Başbakanı Miçotakis de 02 Haziran 2022’de, Keçi Adası’na gelerek İşgalci Yunan askerlerini denetlemişti.
Başkomutan Tayyip Erdoğan, Savunma Bakanı Yaşar Güler, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ve İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya’nın seçim meydanlarında dolaşmasından ve devletin başıboş bırakılmasından istifade eden Yunanistan, adalarımızı ilhak ederek törenle topraklarına kattı. Erdoğan ve Hükümeti, Yunanistan’ın adalarımızı topraklarına katmasına seyirci kaldı ve Yunanistan’a nota vermedi.
ABD DIŞİŞLERİ BAKANI BLINKEN’İN KONGREYE GÖNDERDİĞİ MEKTUP VE HARİTA, YUNANİSTAN’IN ADALARIMIZI İŞGAL ETTİĞİNİ TESCİLLEMİŞTİR.
ABD, Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği, NATO ile 1923 Lozan Antlaşması ve 1947 Paris Antlaşması’na taraf olan devletlerin Dışişleri Bakanlıkları ve Ankara’daki Büyükelçiliklerine gönderdiğim mektuplarda, Yunanistan’ın 20 Türk Adası ve 2 Türk Kayalığı’nı işgal ettiğini belgeleri ile izah ettim.
Ayrıca, Yunanistan’ın işgal ettiği ada ve kayalıkların 1939 İngiliz haritası ve 1957 ABD haritasına göre Onikiada deniz sınırlarının dışında ve Türk egemenliğinde olduğunu belirttim.
Konunun muhataplarına gönderdiğim mektuplar sonuç verdi ve ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, Kongreye konu ile ilgili mektup ve mektuba ekli harita gönderdi. Blinken’ın gönderdiği mektup ve ekli haritada, 1923 Lozan Antlaşması ve 1947 Paris Antlaşması’na göre, Ege Denizi’nde pembe renk ile gösterilen toplam 29 Ada, Adacık ve Kayalıklarda Yunanistan’ın egemenlik hakkının olmadığı belirtilmiştir. Sözkonusu haritada, Yunanistan’ın işgal ettiği 20 Türk Adası ve 2 Türk Kayalığı da pembe renkli grup içinde olup anılan ada ve kayalıklar üzerinde Yunanistan’ın egemenlik hakkının olmadığı vurgulanmış ve adalarımız üzerindeki Yunan işgali tescillenmiştir.
Blinken’ın Kongreye gönderdiği mektup ve harita Yunan basınında yayınlanmış ve Yunanistan’da büyük bir hayal kırıklığına neden olmuştur. Yunan basınında çıkan haberin bağlantısı aşağıdadır:
ABD ENERJİ BAKANLIĞI, EXXON MOBİL’İN GAVDOS ADASI BÖLGESİNDEKİ ARAMA VE SONDAJ FAALİYETLERİNİ DURDURMALIDIR !…
ABD Kongresi’ne gönderilen mektup ve ekli harita, Girit Adası’nın güney batısında bulunan Gavdos Adası üzerinde Yunanistan’ın egemenlik hakkının olmadığı belirtilmesine rağmen Amerikan Exxon Mobil Şirketi, Yunan Helleniq Energy Şirketi ile birlikte Gavdos Adası Türk Karasuları ve Kıta Sahanlığı’nda26 Kasım 2022’den beri petrol ve doğalgaz arama çalışmalarını sürdürmektedir. ABD Enerji Bakanı Jennifer Granholm, Exxon Mobil’in Gavdos Adası bölgesindeki arama ve sondaj faaliyetlerini derhal durdurmalıdır.
YUNAN SAVUNMA BAKANI NİKOS DENDİAS, EGE DENİZİ’NDE 3 MİLİN DIŞINDAKİ ADA, ADACIK VE KAYALIKLARIN YUNANİSTAN’A AİT OLDUĞUNU İDDİA EDİYOR, MUHATAPLARI YAŞAR GÜLER VE HAKAN FİDAN SUSUYOR.
Yunan Savunma Bakanı Nikos Dendias, 23 Şubat 2024’de basına yaptığı açıklamada, “Ege’de sınırlar yeniden çizilmeli. Türkiye’nin 3 mil dışındaki her şey Yunanistan’a aittir” dedi. Anılan haberlerin bağlantıları aşağıdadır:
Dendias’ın iddiaları tarihi ve coğrafi gerçeklerle bağdaşmıyor. Çünkü, Türkiye, Lozan Antlaşması’nın 16. Maddesi ile 3 milin ötesindeki egemenlik haklarını saklı tutmuş ve 04 Ocak 1932 Türk-İtalyan Sözleşmesi ile 3 milin ötesindeki egemenlik haklarını bütün dünyaya bildirmiştir.
1932 Sözleşmesinde belirtilen ve 1933’te Milletler Cemiyeti tarafından Türkiye’ye ait olduğu tescil edilen Aydın Marathi Adası’nın sahillerimize olan mesafesi 22 deniz milidir. 1996 Kardak Krizi’nde Türkiye’ye ait olduğu bildirilen Doğu Kardak Kayalığı 3,6 mil, Batı Kardak Kayalığı 3,8 mil mesafededir. 1999’da Yunanistan ile krize neden olan ve Ecevit Hükümeti tarafından Türkiye’ye ait olduğu bildirilen Muğla Plati Kayalığı’nın sahillerimize olan mesafesi 8 mildir. Mevcut durum itibarıyla Marathi Adası ve Plati Kayalığı Yunan işgali altındadır.
Yunan Bakan Dendias’ın tarihi, coğrafi ve bilimsel dayanağı olmayan iddialarına Savunma Bakanı Yaşar Güler ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan bugüne kadar cevap vermemiştir.