Alay Usta ve Çocukları Ü L K Ü C Ü L E R İ N R O M A N I

76

Türk Dünyâsı sevdâlısı Özer Ravanoğlu; Doğudan Batıdan Hikâyeler, Tanrı Dağları’nın Gözyaşları ve Tanrı Dağları’nın Eteğinde isimli eserlerinden sonra güçlü kalemiyle hazırladığı romanı ile dördüncü defa okuyucu huzuruna çıkıyor: Alay Usta ve Çocukları / Ülkücülerin Romanı.

13,5 X 21 santim ölçülerinde 352 sayfalık eser Ötüken Neşriyat’ın 2052 numaralı yayını olarak Aralık 2023’te yayınlandı. Eserde anlatılan hâdiselerin tamamı, bir zamanlar yaşanılmış gerçeklerdir. Olayların cereyan ettiği şehirler, mekânlar ve târihler ile fâillerin isimleri değiştirilmiş olmakla berâber tamamen gerçek olarak cereyan hâdiselerden esinlenerek yazılmıştır. Yazar; eserini Kadirli ilçesinin yiğit evlâdı fedâkâr, inançlı bir ülkücü olan, komünist militanlarca dolmuş durağında eşinin yanında vurularak şehit düşen, dâvâ ve ideal arkadaşı, can yoldaşı Teyfik Pampal’ın aziz ruhuna ithaf etmiştir.

Romandaki olaylar zinciri 1975-1976 eğitim yılının başlarından itibaren ele alınıyor.

Alay Usta, Trabzon’un merkezine yakın bir sâhil köyünde yaşayan, geçimini balıkçılıkla sağlayan, aynı zamanda inşaatlarda kalıp ustası olarak da çalışan imanlı-inançlı bir Karadenizlidir. Büyük oğlu Hüseyin milliyetçi-muhafazakâr düşüncelere sâhip olmasına rağmen, kardeşi Hasan, arkadaşlarının ve okuduğu okula yeni tâyin olan İngilizce öğretmeni Ali Haydar Türkoğlu’nun tesirinde kalarak devrimci görüşte idi.  Zaman içerisinde görüş farklılıkları netleşir ve keskinleşir. Hüseyin; Ülkücü, Hasan ise sol görüşlü ve devrimci militandır. 1977 yılına gelindiğinde iki kardeş bir sınıf ara ile Ankara’da üniversite öğrencisidir. Sol kesim devrim mahkemelerini oluşturmuş, sağ kesim ise, Ülkü Ocakları’nda Türk târihi, Türk kültürü, İslâm ahlâkı konularında kendilerini geliştirme çalışmaları ile meşguldür. İki cephe arasında çatışmalar başlamıştır. Günün birinde Hüseyin’in yakın arkadaşı Necâti, ortalıkta görünmez olur. Ülkücü arkadaşları sıkı bir araştırma neticesinde onun devrimcilerin elinde ve esir olduğunu öğrenir. Çok gizli ve sessizce 30 kişilik kurtarma ekibi oluşturulur ve ancak filmlerde görülebilecek heyecanlı bir operasyonla Necati ağır yaralı olarak kurtarılır. Kendisine korkunç işkenceler yapılmış, çıplak bedeninde sigaralar söndürülmüş, ölümün eşiğinde iken fedâkâr arkadaşları tarafından devrimcilere en küçük ölçüde bile zarar vermeksizin ve kendilerinin de burnu dahî kanamaksızın kurtarılmıştır.

Bundan sonrasında okuyucu artık sâdece sayfaların değil, satırların esiri olmuştur. Tek kelime atlamaksızın maraton koşucusu gibi nefes nefese okumaya devam eder. Hâdiseler, ihânetler, korunma ve kurtulma plânları, şehitler, boykot ve işgaller sebebiyle gün ve sene kayıpları sebebiyle hepsi perişandır. Fakat yılmaz bir irâde ve yorulmaz bir zihin ve bedenle mücâdeleler devam eder.

1978-1979 ders yılı nasıl olaylı başlamış ise öyle de devam etti. Üniversitelerin açılış törenleri bile doğru dürüst yapılamadı. Yine boykotlar vardı. Terör artık sâdece üniversitelerde değildi. Şehirlerin sokaklarında bile can güvenliği kalmamıştı. Banka soygunları daha sık duyulmaya başlamıştı. Bir gün Ulus’ta bir banka soyuluyor ertesi gün Dikimevi’nde başka bir bankanın soygunu duyuluyordu.

Üniversiteler tâtil edilmiş, sokaklarda adam kaçırmalar olağan işler hâline gelmişti.

Hüseyin, yılbaşı tâtilinde ve okullar kapalı iken, yurtta kalıp ders çalışmak için Trabzon’a âilesinin yanına gitmemişti. Çok tedbirli hareket etmesine rağmen ekmek almak için yurttan çıktığı bir sabah,  komünist militanlar tarafından kaçırıldı. Bu defa durum farklı idi. Solcu militanlar güçlenmişti. Devlet görevlilerinin bâzıları, özellikle de Pol-Der üyesi polisler tarafından destekleniyordu. Kaçırdıkları ülkücüler gizli yerlerde çok sayıda devrimci militanlar tarafından, bilinmeyen umulmayan yerlerde esâret altında tutuluyor ve işkence ediliyordu. Hepsi silâhlı idi.

Uzun araştırmalar neticesinde bulunduğu yer tespit edilir. Hüseyin girilmesi zor binada, kalabalık ve silâhlı bir grup içerisinde esirdir. Çatışma olmadan ve Necâti için düzenlenen operasyon benzeri bir usulle neticeye ulaşmak mümkün değildir. Çıkacak çatışmada çok kişi ölecek belki de Hüseyin’in (Allah korusun) ancak cansız bedenine ulaşılabilecektir. Ülkü Ocaklarına devam eden öğrenciler bir heyet oluşturup plân yapar. Devrimcilerin liderlerinden önemli bir kişi kaçırılacak ve Hüseyin ile takas edilmesi teklif edilecektir.  Plân başarıyla uygulanır ve Hüseyin kurtarılır. Ancak Hüseyin’e çok işkence edilmiştir, perişan haldedir. Halbuki Ülkücülerin kaçırdığı, esir aldığı devrimciye çok iyi muamele edilmiş, kuş sütü ile beslenememiş ise de istediği her gıda temin edilip önüne konulmuş, işkence bir tarafa, dost evindeki misâfir gibi ağırlanmıştır. 

Hüseyin hastahâneye yatırılır ve uzun müddet tedâvi görür. Biraz iyileşince ülkücü arkadaşlarının titiz koruması ile memleketi Trabzon’a götürülüp âilesine teslim edilir. İntikam hırsı ile hâreket edilmez. Ülkücüler müdafaa hâlindedir. Üniversitelerde boykot ve işgal olmadığı zamanlarda derslere gitmekte, okulun kapalı olduğu zamanlarda ise yurtlarda seminerler düzenleyerek bilgi ve görgülerini geliştirmek için çalışılmaktadır. Hüseyin iyileşince Babası ile birlikte Ankara’ya geldi. Arkadaşları tarafından kendisine ‘lider’ muamelesi yapılıyordu. Günleri, güçlü bir ekibin koruması altında okulda ve Ülkü Ocakları’nda geçiyordu. Kardeşi Hasan da liseyi bitirmiş, üniversite tahsili için Ankara’ya gelmişti. O da devrimci grubun lideriydi.        

Kitap aynı zamanda bir devrin hâfızasıdır:

1978 yılının son günlerinde Maraş’ta çok büyük olaylar meydana geldi. 19-26 Aralık 1978’de yedi gün devam eden bu halk hareketinde solcu militanlar, solcu devlet görevlilerinin hâkim olduğu resmî makamların da desteği ile bir hafta sokaklarda hâkimiyeti ele geçirdiler. İki yüzden fazla ev yakıldı. 120 vatandaş öldü, yüzlerle insan yaralandı. Yüzlerce ülkücü genç tevkif edildi, hapse atıldı ve korkunç işkencelere mâruz bırakıldı. İçişleri Bakanı Emekli Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İrfan Özaydınlı Maraş’a gelerek olayları yakından incelemeye aldı. İnceleme neticesinde olayların baş fâilinin Garbis Altunoğlu isimli bir Ermeni olduğunu açıkladı. Devrinciler ekip hâlinde ona yardımcı olmuştu. Garbis’in suçu mahkemece sâbit görülerek hapse konuldu. Sol basın bütün suçun ülkücülerde olduğunu yazdı. İçişleri Bakanı, olayların solcular tarafından çıkarıldığının tespit edildiğini söyleyince görevden alındı. Yerine Hasan Fehmi Güneş tâyin edildi.

Teröre kol kanat olan mihraklar, her millî meselede olduğu gibi başta kirli basın olmak üzere olayları ört bas ettiler. Ermeni Garbis, suçsuz bulunarak serbest bırakıldı.

Yaşanan çok garip olayların devamı kitabın 68-69. sayfalarında…

Alay Usta, oğlu Hüseyin’in ölümden dönmesinden sonra Hasan’ın akıbetini kara kara düşünmektedir. Onun Trabzon’a dönmesini istiyorsa oğlunu bulup konuşması mümkün değildir. Hüseyin’in Ülkü Ocakları’ndan arkadaşı Kürşat hazırladığı plânı dertli babaya anlatır:

‘Ben seni Ulus’ta bir yere götüreceğim. İndirdiğim yere yakın bir lokanta var. Orayı da sana târif edeceğim. Hasan ekseriyetle öğlen yemeğine oraya geliyormuş. Sen oraya müşteri gibi gireceksin. Orada en az iki saat kadar bekleyeceksin. Garson gelince arkadaşım gelecek diyerek on, on beş dakika zaman kazan. Yemeğini mümkün olduğu kadar geç söyle. Bu sıralarda gelirse Hasan’la konuşursun. Ne konuşacağını ne yapacağını önceden tasarla. Sakın heyecanlanma, sâkin olmaya çalış.

Bu zaman zarfında Hasan gelmez ise yemeğini ye, biraz daha oyalan. Mesela bir iki çay iç. Yine de gelmez ise kalk, seni bıraktığım durağa gel. Durakta seni beklemekte olan Yılmaz, seni bana getirecek.

Görüşme gerçekleşir: Alay Usta; ‘Annen hasta seni görmek istiyor’ diyerek söze başlar, dil döker, âdetâ yalvarır. Sonunda oğlundan bir hafta sonra Trabzon’da olacağına dâir söz alır. Buna rağmen Alay Usta perişandır. Oğlunun daha önce de olduğu gibi sözünde durmayacağından endişe etmektedir. Ümitsizlik içerisinde ve yalnız olarak Trabzon’a dönmeyi kararlaştırır.

Ülkücü gençlerden kalabalık bir grup Hüseyin ile babasını uğurlamaya gelmişti. İkisi de gösterilen hürmetten memnundu. Fakat otobüs hareket ettikten sonra hüzünlü ve uzun süren bir sessizlik oldu. Alay Usta, konuşmak ihtiyacını; ‘Sizin bu Ocaklı çocuklar ne kadar terbiyeli, saygılı…’ kelimeleriyle başlayacak sohbetle gidermeyi düşündü.

Ülkücünün çilesi bitmez. Şehit Necâti’nin Türk bayrağına sarılı tabutu Ankara’ya oradan de toprağa verileceği Konya’ya götürülecektir. Askerî disipline uygun bir tarzda gidiş programı titizlikle düzenlenir. Aynı titizlikle sayfalar boyunca anlatılır.

***

Özer Ravanoğlu eserinde sâdece ülkücülerin çilesini anlatmakla yetinmiyor. Türkiye dışındaki İslâmiyet ve Türklük aleyhtarı yıkıcı faaliyetler hakkındaki haberleri ve yorumlarını, çözüm yolları ile alâkalı düşüncelerini de okuyucuya sunuyor. Bu meyanda Balkanlar, Doğu Türkistan, Kıbrıs, Güneydoğu Anadolu, Kırım, Filistin meselelerinin geçmişteki ve günümüzdeki durumları hakkında müfit ve muhtasar bilgiler sunuyor. Ayrıca gruplar hâlinde bölünerek çatışmaya girersek, içimizdeki ve dışımızdaki düşmanla baş edemeyeceğimizi açık ve net bir şekilde söylüyor. Bunlar, Alay Usta’nın oğlu Hasan ve benzerlerine ihtardır. Kimseye haksızlık edilmeyecek, haksız bir muameleye mâruz kalmamak için azamî dikkat gösterilecektir.

Fakat diğer tarafta, Türkiye artık Hasan’a dar gelmeye başlamıştır. Beka’a vâdisine gitmiş, beynelmilel terörist olmuştur. Trajik başarı!

Hüseyin bütün gücünü ve zamanını üniversite imtihanları için kullanırken 12 Eylül askerî darbesi olur. Okullar tâtil edilir. Aynı zamanda tutuklamalar hızlı bir şekilde başlayıp devam etmektedir. Mamak Cehenneminin kapıları açılmıştır. Ülkücüler artık, devrimci militanların hücre evlerinde değil, varlığına ve gücüne halel gelmemesi için her şeylerini fedâ etmeye hazır oldukları devletin yönetimindeki işkence merkezlerinde çileli hayatlarına devam etmektedir.

Bu işkencelerin anlatıldığı 130-135. sayfalardan kısa bir özet:

Hüseyin, Trabzon’daki baba evinden polis tarafından evinden alınır, Mamak Cezaevine getirilir. Görevliler yol boyunca aralarında geçen konuşmalarda cibilliyetlerini ortaya koymuştur. Hüseyin mâsum olduğu inancı içinde rahattır.  Saf ve temiz insan…

Hüseyin’ in gözleri bağlanmıştı. Sorgu yapanlar kendilerinin tanınmasını istemiyorlardı. Önce nasihat eder gibi bir konuştular: ‘Bizim sorduklarımıza doğru dürüst cevap verirsen sen de rahat edersin, bizi de yormamış oluruz. Akıllı ol. Bizi fazla uğraştırma. Sorduklarımıza yalan yanlış cevap verirsen sana çok zararı olur. Biz zâten Trabzon da neler olup bittiğini biliyoruz. Bir de senden dinlemek istiyoruz. Size silahları kim getiriyordu? Bu silahları alabilmek için gerekli parayı kim veriyordu? Bu hususta size destek olanlar kimlerdi. Orhan Yalçın Hoca’yı tanıyor musun? Bu sualleri soran şahıs; ‘biraz düşün öyle cevap ver ama bizi sakın yanıltmaya çalışma’ derken bitişik odadan yürekleri parçalayan feryatlar geliyordu. İşkenceye tâbi tutulan zanlının feryatları beş on dakika daha devam etti. Bir süre sonra kesildi. Herhalde bayılmıştı. Kim bilir belki de ölmüştü.

-Söyle bakalım delikanlı Orhan Yalçın Hoca’yı tanıyor musun?

-Orhan Hoca benim lisede okurken hocam idi. Kendisini çok sever ve sayarım…

-Sen Trabzon’dan Ankara’ya getirdiğin silahları kimden alıyordun. Bu hususta Orhan Hoca sana yardımcı oluyor muydu?

-Orhan Hoca bize devamlı nasihat eder, ‘sizin gibi düşünmeyenlerin de kardeşleriniz olduğunu unutmayın, onlara yumuşak davranın onları kazanmaya çalışın’ diye bize zaman zaman nasihat ederdi. Hocamızın ve bizim silahla işimiz olmadı…

Sorgucu çok öfkelendi.

Senin korumaya çalıştığın Hoca senin için neler söylemiş, onun ifadesini sana okusam şaşar kalırsın. Sen gerçekleri bizden saklayacağını mı sanıyorsun? Biz seni konuşturmayı biliriz’ diye bağırdı. Sonra da yanındaki askerlere ‘bu akılsızı götürün’ dedi.

Yandaki odaya girer girmez eli coplu iki kişi hışımla Hüseyin’in üzerine sldırdı. Copların biri iniyor, diğeri kalkıyordu. Bu ‘hoş geldin’ faslı ne kadar sürdü Hüseyin bilmiyordu bayılmıştı. Kendine geldiği zaman ortalık zifiri karanlıktı. Göz gözü görmüyordu… Kendini toparlamaya çalıştı. Bütün vücudu ağrılar içindeydi. Ayağa kalkamadı. Güçlükle sürünerek duvar dibine kadar geldi. Bin bir zorlukla sırtını duvara verecek şekilde oturdu. Vakit gece miydi gündüz müydü belli değildi. Bugüne kadar milletimizi felâketten kurtarmak için nasıl çalıştıklarını bu uğurda başta Necati olmak üzere verilen şehitleri hatırladı. Gözleri doldu. Askerî cunta bizi neden anlayamadı. Biz nerede yanlış yaptık da bu işler başımıza geldi diye düşündü. Bizi buraya getiren irâde ile aramızda çok büyük fikir ayrılığı olmasaydı bize bu kadar zâlimce davranmazlardı…

Hüseyin’in aklında daha binlerce soru vardı. Hiçbirine cevap bulamamış olması, bedenî ıstıraplarından daha fecî acılar veriyordu.

Eserin birinci bölümü işkencelere mâruz kalanların feryatları ile 135. sayfada sona ediyor. 140-350. sayfalar, ayrı bir yazının konusu olacak kadar dolgun, önemli ve alâka çekici. 1984-1990 yılları arasındaki Türkiye’yi en önemli olaylar eşliğinde anlatıyor. Olayların içinde yaşayanlar tarafından da, uzaktan tâkip edenler ve bâzı teferruatı bilmeyenler-unutanlar tarafından da alâka ile okunuyor.

Türkiye’nin aynı acıları yaşamaması için, özellikle gençlerin, seçilmiş ve tâyin edilmiş yöneticilerle, Türkiye’nin bölünmez bir bütün olarak ebed-müddet yaşaması idealini benimsemiş olanların alacakları derslerle dolu…

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.                                                                                                                                                    İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50                                                  Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr

ÖZER RAVANOĞLU: 1938 yılında Silifke’de doğdu. Silifke’de başladığı ilkokul eğitimini Adana’da tamamladı. Ortaokul eğitimine de Adana’da devam eden Ravanoğlu, İstanbul Vefa Lisesi’nden sonra 1963 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi’ne bağlı Maçka Teknik Okulu’ndan mezun oldu. 1963-1964 yıllarında Elektrik İşleri Etüt İdaresi’nde; 1966-1967 yıllarında İstanbul Yol, Su, Elektrik Müdürlüğü’nde ve 1968’de Fen Müdür Yardımcısı olarak Adana Elektrik İşletmesi’nde çalıştı. EMSA A.Ş.’de beş yıl çalışarak, sanayi projelerinin yapılmasına katkıda bulundu ve EMSA Export A.Ş.’de ithalat-ihracat işlerinin yürütülmesinden sorumlu oldu. 1968’den 1980 yılına kadar siyasetle aktif olarak uğraştı. İstanbul Milliyetçiler Derneği’nde ve Türk Ocakları Genel Merkezi’nde muhtelif görevlerde bulundu. 1992 yılında Azerbaycan’da ve 1994 yılından itibâren Kazakistan ve Kırgızistan’da çalıştı. Türk Yurdu ve Kardeş Kalemler dergilerinde bazı yazıları ve hikâyeleri yayımlandı. 2011 yılından beri AVRASYA Yazarlar Birliği üyesidir. Eserleri: Doğudan Batıdan Hikâyeler, Ötüken Neşriyat, 2016. Tanrı Dağları’nın Gözyaşları, Ötüken Neşriyat, 2016. Tanrı Dağları’nın Eteğinde, Ötüken Neşriyat, 2021.

İKTİBAS

MERHUM MUHSİN YAZICIOĞLU’DAN BİR MAMAK HÂTIRASI

12 Eylül’den sonra, Mamak Askerî Cezaevinde tutukluydum. Bize verilen emre göre onbaşılar dâhil bütün subay ve astsubaylara ‘komutanım!’ diye hitap ediyorduk. Onlar da bize umûmiyetle ‘ulannn! veya ‘lann’ diye sesleniyorlardı. Sebepsiz yere ellerimize, omuz başlarımıza, diz kapaklarımıza copla vuruyorlardı. Bir gün, benden birkaç yaş küçük bir onbaşıya seslendim:

-Komutanım! 

-Ne var ulannn!         

-Kaç gündür annemden, kardeşimden mektup bekliyorum; gelmedi. Lütfen idâreye sorar mısınız? Bana mektup var mı acaba? 

-Dün de sordun ya ulannn! Sana gelmemiş demedim mi?

  -Komutanım, dün 24 saat geride kaldı. Bugün gelmiş olabilir. Lütfen!

   -Beni babanın uşağı mı sanıyorsun ulannn? Uzat sağ avucunu!        

  -Komutanım, dün de o copla sağ avucuma vurdunuz. Vallahi şahadet parmağımda şişme var daha! Sol avucuma vursanız olmaz mı?    

   -Olmaz ulannn! Burada da mı sağcılık solculuk meselesi var? Ben, hangi avucunu aç diyorsam onu açacaksın ulannn!  

  -Peki, komutanım!

  -Peki, yok ulannn! Emredersin komutanım! diyeceksin, anladın mı?        

   -Emredersiniz komutanım!

Aradan yıllar geçti. Ben, Mamak’tan beraat ederek çıktım ve milletvekili seçildim. Bir gün, Sivas’tan Ankara’ya giderken bindiğim otobüs Sorgun’da yemek molası verdi. Lokantaya girer girmez o onbaşıyı gördüm. Bir masada tek başına yemek yiyordu. Göbeklenmiş, saçları dökülmüştü; fakat yüzü aynı yüzdü! Yolcuları kendime siper edinerek gittim; bir masaya oturdum. Ama gözümün ucuyla da ona bakıyordum. Önünde bir kap yemek vardı. Garsonu çağırdım. Adamı göstererek dedim ki:

-Şu adamın masasına benden bir sütlaç götür! 

  Garson, sütlacı götürüp adamın masasına koydu. Adam: ‘Yemiyorum, kaldır götür!’ diyerek itiraz etti. Garson dedi ki: 

-Bu sütlacı, şu masada oturan adam sana ısmarladı!  

 Adam, masasından kalkıp önüme geldi. Yüzüme bakmaya başladı. 

  -Beni tanıdın mı komutanım? dedim. Hani Mamak’ta bana çok iyiliğin dokunmuştu (!) Copunu nereye bıraktın copunu? 

Adam beni tanıdı. Yüzü kıpkırmızı oldu. Elime uzandı.  

  -Ağabey, elini ayağını öpeyim! Hakkını helâl et. Bize demişlerdi ki: Bunlar vatan haini! Bu vatan hainlerine göz açtırmayın! Burunlarından getirin bunların!’ Biz de orada emir kuluyduk. Hakkını helâl et, ağabey!         

-Hakkımı helâl etmeseydim sana sütlaç ısmarlar mıydım? Haydi, git tatlını ye! dedim.

Ismarladığım tatlıyı yemeden lokantadan çıkıp gitti.

 Yavuz Bülent Bâkiler: Muhsin Başkan. Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, s: 26, 27 İstanbul 3. Baskı, 2010

Önceki İçerikYunanistan, İşgal Ettiği Adalarımızı İlhak Edip Topraklarına Katarken, Erdoğan, Güler, Fidan Ve Yerlikaya Seçim Meydanlarında Dolaşıyordu!
Sonraki İçerik                “Hayır” bunun neresinde, denmeye!
Avatar photo
28 Kasım 1938 tarihinde Bafra’da doğdu. İlk ve ortaokulu doğduğu şehirde bitirdikten sonra Ankara Ticaret Lisesi ve Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’nde okudu. İş hayatına Ankara’da muhasebeci olarak başladı. Ankara ve Karabük’te; muhasebeci, mali müşavir ve profesyonel yönetici olarak devam etti. İstanbul’da, demir ticareti ile meşgul oldu. SSCB’nin dağılmasından sonra Türk Cumhuriyetlerinde sanayi yatırımları gerçekleştirmek üzere çok ortaklı şirket kurdu. Şirketin murahhas azası olarak Azerbaycan’da ve Kırım’da tesis kurup çalıştırdı. 2000 yılında işlerini tasfiye etti. İş hayatı ile birlikte yazı hayatı da devam etti. İlk yazısı 1954 yılında Bafra’da yayımlanmakta olan Bafra Haber Gazetesi’nde başmakale olarak yer aldı. Sonraki yıllarda İlhan Egemen Darendelioğlu’nun Toprak Dergisi’nde, Son Havadis ve Tercüman gazetelerinde yazıları yayımlandı. Türk Ocakları Genel Merkezinin yayımladığı Türk Yurdu dergisinde yazdı. İslâm, Kadın ve Aile, Yörünge, Ufuk, Emelimiz Kırım, Papatya, Tarih ve Düşünce, Yeni Düşünce, Yeni Hafta, Sağduyu, Orkun, Kalgay, Bahçesaray, Türk Dünyâsı Târih ve Kültür, Antalya’da yayımlanan Nevzuhur, Kayseri’de yayımlanan Erciyes ve Yeniden Diriliş, Tokat’ta yayımlanan Kümbet, Kahramanmaraş’ta yayımlanan Alkış dergilerinde, Dünyâ ve Kırım’da yayımlanan Kırım Sadâsı gibi gazetelerde de imzasına rastlanmaktadır. Akra FM radyosunda haftanın olayları üzerine yorumları oldu. 1990 – 2000 yılları arasında (haftada bir gün) Zaman Gazetesi’nde köşe yazıları yazdı. Hâlen; Önce Vatan Gazetesi’nde, yazmaktadır. Oğuz Çetinoğlu; Türk Ocağı, Aydınlar Ocağı, ESKADER / Edebiyat, Sanat ve Kültür Araştırmacıları Derneği ve İLESAM / Türkiye İlim ve Edebiyat Eseri Sâhipleri Meslek Birliği Üyesidir. Yayımlanmış Kitapları: 1- Kültür Zenginliklerimiz: (2006) 2- Dört ciltte 4.000 sayfalık Kronolojik Tarih Ansiklopedisi: (2008 ve 2012), 3- Tarih Sözlüğü: (2009), 4- Okyanusa Açılan Kapılar / Tefekkür Mayası Röportajlar: (2009). 5- Altaylardan Hira’ya Türk-İslâm Dostluğu: (2012 ve 2013), 6- Bilenlerin Dilinden Irak Türkleri: (2012), 7- Türkler Nasıl ve Niçin Müslüman Oldu: (2013), 8- Türkmennâme / Irak Türkleri Hakkında Bilmek İstediğiniz Her Şey: (2013). 9- Türklerin Muhteşem Tarihi: (Nisan 2014 ve Nisan 2015) 10- 115 Soruda Türk İslâm-Âlimi Mâtüridî (Röportaj): 2015) 11- Cihad – Gazi – Şehid: Kasım 2015. 12-Yavuz Bülent Bâkiler Kitabı (2016 Mehmet Şâdi Polat ile birlikte) 13-Her Yönüyle Kâzım Karabekir (2017 Mehmet Şadi Polat ile birlikte) 14-Dil ve Edebiyat Dergisi / İlk 100 Sayı Bibliygorafyası (2017 Mehmet Şâdi Polat ile birlikte) 15-Büyük Türk İslâm Âlimi Serahsî (2018), 16-Âyetler ve Hadisler Rehberliğinde Kutadgu Bilig’den Seçmeler (2018), 17-Edib Ahmet Yüknekî ve Atebetü’l-Hakayık (2018), 18- Büyük Türk İslâm Âlimi Mâtürîdî (2019), 19-Kâşgarlı Mahmud ve Dîvânu Lugati’t-Türk (2019). 20-Duâ / Huzura Açılan Kapılar. (2019) 10-Yesevi Yayıncılık, 12-Yakın Plan Yayınları, 13-Boğaziçi Yayınları, 14-Dil ve Edebiyat Dergisi, diğer kitaplar Bilgeoğuz Yayınları tarafından yayımlanmıştır.