7.7 C
Kocaeli
Pazar, Mayıs 3, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 167

Dikkatli Okuyun Tam 5 Sene Önce Yazmışım!

31 Mart 2019 tarihinde Yerel Yönetimlere dair yapılan seçimlerde ortaya çıkan sonuçlar hepimizin malumudur.

Kanaatimce bu seçimlerin tek bir kaybedeni vardır ve o da İYİ Partidir. Her ne kadar seçim sonuçları topluma bir başarı hikayesi olarak anlatılsa da biz İyi Partililer açısından durum budur.

Ne yazık ki, İyi Parti teşkilatları parti kuruluşundan bu yana istenilen düzeye taşınamamış ve birçok yerde elini taşın altına sokmuş olan arkadaşlarımız yanlış kararlarla küstürülmüştür. Bu seçimde yaşananlar da, bize bir kez daha bunu göstermiştir. Alınan kötü neticede bunun da esaslı bir rolü vardır.

Ayrıca yerel seçimlerde İyi Parti adına ittifaka dair yürütülen müzakereler, aday belirlemeler ve buna binaen yerel yönetimlerde alınan sonuç, son derece başarısızdır. İyi Parti, ittifakın kaybeden partisi olmuştur.

Unutulmamalıdır ki; İyi Parti iktidara alternatif bir siyasi yapı olarak kurulmuştur. Bu nedenle tek hedefi iktidar olmak olduğundan iki seçimde de, alınan sonuçlar asla bir başarı olarak görülemez.

Bu nedenle aday belirleme ve ittifak görüşmeleri noktasında partimizin yetkili kurulları tarafından tam yetki ile donatılan teşkilatlardan sorumlu Genel Başkan Yardımcımız Sn. Koray Aydın ve yerel yönetimlerden sorumlu Genel Başkan Yardımcımız Sn. Musavvat Dervişoğlu’nu istifaya;

Genel Başkanımız Sn. Meral Akşener ve Genel İdare Kurulumuzu Olağanüstü Büyük Kurultayı toplantıya çağırmaya,

Bunlar yapılmadığı takdirde İyi Parti Kurultay delegelerini “Olağanüstü Büyük Kurultayı” toplamak üzere parti tüzüğü çerçevesinde üzerlerine düşen demokratik haklarını kullanarak görevlerini yapmaya ve bu konuda il ve ilçe teşkilatlarımızı kurultayın toplanması hususunda gereken desteği ile Türk Milletinin umudu olma vasfını koruyan İYİ Parti’ye nefes vermeye,

davet ediyorum.

Toplanacak “Olağanüstü Büyük Kurultay”ın; partimizin özeleştiri yapmasına, yeniden bir kadro hareketine dönüşmesine ve kurumsallaşmasına katkı vereceği düşüncesindeyim. Partililerimizin de, böyle bir beklenti içinde olduğunu görmekteyim.

Bu nedenlerle parti kurucusu sıfatıyla bu çağrıyı yapma gereği duydum. Ümit ediyorum ki; muhatapları bu çağrımızı cevapsız bırakmazlar. Çünkü çağrımız parti tabanının duygu ve düşüncelerine tercüman olmak maksadı ile dile getirilmiştir.

Kamuoyuna ve İyi Parti ailesine saygılarımla arz ederim.

Özcan PEHLİVANOĞLU

İYİ Parti

Kurucular Kurulu Üyesi

Demişim!

Bugün Meral Akşener genel başkanlıktan ayrılıyor, Koray Aydın ve Musavvat Dervişoğlu genel başkanlığa aday oluyor!

Koray Aydın ve Musavvat Dervişoğlu Meral Akşener hareketinde yoktular… Kendi mücadelelerini veriyorlardı ancak Akşener yol arkadaşları yerine toplumda karşılıkları olmayan bu siyaset esnaflarını kendisine arkadaş etti!

Gelinen nokta bu!

Koskoca bir halk hareketi Meral Akşener tarafından dumura uğratıldı… Bundan sonra kim genel başkan olursa olsun bu siyasi yapı tarihe görülecektir. Geçmiş olsun!

Bayramlaşma

AYDINLAR OCAĞI

İSTANBUL-1970

TARİH : 03.04.2024

SAYI    :  2024/14

ÖZÜ     : Bayramlaşma ve Bayram Sohbeti

Sayın Üyemiz,

            Mübarek bir Ramazan ayını daha idrak edip Ramazan Bayramı’na kavuşmak üzereyiz.

Bayramlar insanların ruhlarının yıkandığı, susuzluklarının giderildiği pınarlardır. Bu müstesna günler, eş, dost ve akrabadan kaçış fırsatı değil, insanlara yaklaşıldığı, sevinç ve üzüntülerin paylaşıldığı gün ve fırsatlardır. Bu fırsatları iyi değerlendirebilmemiz, inandığımız ve düşündüğümüz gibi yaşamamıza bağlıdır. Şu halde; bayramı bayram olarak kutlayıp değerlendirmek herşeyden evvel bizlerin görevidir.

            Bu anlayış içinde Ocağımız “BAYRAMLAŞMA VE BAYRAM SOHBETİ” tertiplemiş bulunmaktadır. Bayramlaşma ve bayram sohbetine üyelerimizi ve yakınlarını bekler, bu vesileyle Ramazan Bayramınızı tebrik eder,  selâm ve saygılarımızı sunarız.

Prof. Dr. Mustafa E. ERKAL

Aydınlar Ocağı Genel Başkanı

Saat  :  14:00 – 16: 00 arası

Yer   :  Aydınlar Ocağı Genel Merkezi,  Akdeniz Cad. Nu. 105 Nihal Apt. Kat 5  

  Daire 6 Fatih-İSTANBUL

Türk Milleti’ne Batı’nın Bakışı

   Türk milleti bin sene, kalbinde yerleşen iman ve itikad cihetiyle,

     Yeryüzünde kendisinden yüz mislinden ziyade devlet ve milletlere karşı;

     İmanından gelen bir kahramanlıkla, İslâmiyet ve manevî kemalât bayrağını;

     Asya, Afrika ve yarı Avrupa’da gezdirdiği,

     “Ölsem şehidim, öldürsem gaziyim.” diyerek,

     Ölümü gülerek karşıladığı,

     Dünyadaki müteselsil / zincirleme düşman hâdise ve olaylarına karşı,

     İmanın kahramanlığıyla mukabele ettiği,

     Korkmadan, kaza ve İlahî kadere karşı, imanın teslimiyetiyle korkmak, dehşet almak yerinde,

     Hikmet, ibret ve bir nevi dünya saâdetini kazandığı,

     Başta Türkler olmak üzere bütün Müslümanlar, fevkalâde manevî bir kahramanlık gösterdikleri,

     İstikbalin mutlak hâkimi, ahirette olduğu gibi, dünyada da İslâmiyet olduğunu gösterdiği,

     Tevhid bayrağını âleme karşı ilân ederek, İslâm âlemine:

     “Bizim şanlı Türk pederlerimize kuvvet ve cesaretimizi peşkeş ve hediye edelim.

     Ona bedel onların akıl ve marifetinden istifade edip, asâletimizi de gösterelim.

     Kısaca, Türkler bizim aklımız, biz de onların kuvveti olarak hepimiz iyi bir insan olalım.

     Hodserane / dik başlılık yapmayalım.

     Bu azmimizle, diğer unsurlara ibret dersi verelim.

     Çünkü iyi evlât böyle olur.

     Elhasıl: İttifakta kuvvet var. İttihadda hayat var. Uhuvvet / kardeşlikte saâdet var.

     (Zamanın Osmanlı Devleti’ndeki) hükümete itaatte selâmet var.

     Bugün de, ittihadın sağlam ipine, muhabbet şeridine sarılmak zaruridir.” dedirttiği,

     Türk milleti, bin yıllık tarihinde; an’anesine, idarî ve örfî kanunlarına,

     Bu milletin ebedî iftiharına sebep olmuş mukaddes / kutsal dinine,

     Mukaddes İslâmiyet hakikatlerine, kudsî Kur’an derslerine ve o kudsî hakikatlere sarılarak,

     İslâm medeniyetini tam bir şâşaa ve parlaklıkla dünyaya ilân ettikleri,

     Evet muazzam Türk milleti, Kur’an’ın bayraktarı ve Kur’an’ın sena ve övgüsüne mazhar

     Ve nail olarak şereflenen, çok sevilmiş asîl bir millet olduğu için:

     (Müdhiş bir gazete haberinde geçtiği üzere.)

     İngiliz Meclis-i Meb’usanı / Millet Meclisi / İngiliz Avam Kamarası’nda Müstemlekeler /

     Sömürgeler Nâzırı / Bakanı William Evart Gladstone (1809 – 1898)

     Elindeki Kur’an – ı Kerim’i göstererek söylediği bir nutukta:

     “Bu Kur’an Müslümanların elinde bulundukça biz onlara hâkim olamayız.

     Ne yapıp yapmalıyız; ya bu Kur’an’ı onların elinden alıp ortadan kaldırmalıyız.

     Veya Müslümanları Kur’an’dan soğutmalıyız.”

     Diye bir hitabede bulunmuştur.

     Yine aynı zât bir başka konuşmasında, şu tavsiyede bulunuyordu:

     “Bir Müslüman ülkeyi egemenliğiniz altına almak mı istiyorsunuz;

     İlk hedefiniz onları Kur’an’dan ayırmak olmalıdır.”

     Onların rağmına, İslâm hâkimiyeti geçmişteki gibi,

     En ulvî bir duruma yükselecek,

     Eskiden olduğu gibi, dünyanın yarısında,

     Belki de çoğunda, İslâm hâkimiyeti gerçekleşecek.

     Eğer bir kıyamet kopmazsa,

     İnşaallah gelecek nesiller bunu görecek.

     Nitekim, İslâm Birliği’nin tam zamanı gelmeye başlıyor.

     Yine bu neticenin, diğer İslâm milletlerini de yanına alarak,

     Büyük Türk Milleti’nin eliyle gerçekleşeceğine inanıyoruz.

     Çünkü, İstikbalde en gür seda, İslâm’ın sedası olacaktır.

Ruhlarımız Geride Kaldı… Bir Bayram Molası İyi Gelir…

“O kadar hızlı yürüdük ki, ruhlarımız geride kaldı.” Bu düşündürücü söz Kızılderililerin bir inancını ifade ediyormuş. Kızılderililer hızlı yol aldıklarında aniden durur ve geride kaldığına inandıkları ruhlarının kendilerine yetişmesi için makul bir süre beklerlermiş.

Ülkemizde son bir yılda o kadar çok ve önemli olaylar yaşadık ki…

Mayıs 2023’te İktidar partisinin “zaferiyle” sonuçlanan Milletvekili Genel Seçimi, iki turlu Cumhurbaşkanlığı Seçimlerini…

31 Mart 2024’te bu defa iktidar partisinin “hezimetiyle” sonuçlanan Yerel Seçimleri yaşadık.

İki seçim arası on ayda ekonomi alanında vaat edilen iyileştirme yerine yoksulluğun adeta kader olduğu ekonomik çöküş belirginleşti.

“Yüksek enflasyon ortamında, emekliye ne verirsek verelim dipsiz kuyu misali kaybolup gidiyor” sözüyle yönetememe sorunu itiraf edildi.

Eğitimden sağlığa, güvenlikten adalete devletin temel görevlerinin hepsinde niteliksizlik ve yetersizlik ayyuka çıktı. Ancak çok parası olanlar bu hizmetlere erişebilir oldu.

Dış politikada dün “katil, darbeci, Türkiye düşmanı” ilan ettiklerimizle (bir avuç dolar hatırına) ilişkileri tamir etmek için yapılan onursuz U dönüşlerinden bile utanılmaz oldu.

Bütün bu olanlar hepimizi çok yordu.

Umutlarımızın kesildiği, demokrasiden tamamen uzaklaştığımızı düşündüğümüz bir anda son seçimle içimizde bahar açtı.

Her seçimden sonra benzer bir görünümü olan seçim sonuçlarını gösteren harita bu defa değişti. Hep görmeye alıştığımız çorak toprak rengi alanlar daraldı, “gelincikler açtı.”

****

Uçaktan atlayan ve son anda paraşütü açılan bir yolcu gibiyiz. Derin bir nefes aldık, korkumuzu geride bıraktık. Artık güvenli bir alana inmek umudu içindeyiz.

Geride kalan ruhlarımız bize yetişmek üzere.

9 günlük bayram arası ruhlarımıza kavuşmamızı sağlar ümidindeyim.

****

Ama hala havadayız, nereye ineceğimiz belli değil.

Sakin olmak, paraşütü doğru yöne sevk etmek ve indiğimiz yerde, eski hayatımıza dair, değer verdiğimiz her şeyle yeniden irtibat kurmak zorundayız.

****************************

Demokrasilerde Sandığa Ne Girerse O Çıkar

Süleyman Demirel hazırcevaplığı ve nükteli üslubu ile bilinen bir siyaset ve devlet adamı idi. Bazen gayet basit ifadeler içinde çok derin anlamlar ifade eden cümleler kurardı. Ben bunlardan birinin anlamını ancak son 20 yılda anlayabildim:

Gazeteciler Başbakan Süleyman Demirel’e sorarlar:

“Efendim, sizce sandıktan ne çıkar?”

Demirel cevap verir: “Ne girerse o çıkar!”

Bu yalın cevap seçimleri adil, önceden belirlenmiş kurallara göre gerçekleşmiş ve sandık sayımları dürüst yapılmış yani demokrasisi gelişmiş ülkeler için o kadar doğaldır ki…

Şimdi düşünüyorum da aslında, Demirel Başbakan olarak seçimlerde herhangi bir hile olmayacağını, seçmen iradesinin aynen sandıktan yansıyacağını garanti ettiğini söylemek için böyle bir cümle kurmuş olmalıydı.

Bu kadar basit bir kuralın işlemesinin önemini, “hiçbir şey olmadıysa bile bir şeyler olmuştur” ifadesiyle itiraf edilen nice düzenbazlıkları öğrendikten sonra anladık.

Bu yüzden gelişmiş ülkelerde rastlanmayan “sandığa sahip çıkma” gibi bir kavram geliştirdik. Yani devletin yapmadığı veya iyi yapmadığı bir görevi partilerin ve vatandaşların yapmasını istedik.

Yine de sandıktan çıkanı takmayıp yeniden sayılan, olmadı iptal ettirilen, mazbatayı birinci seçilene verilmeyip ikinciye verilen örnekler çıktı. Yani “sandığa ne girerse o çıkar” kuralının işlemediğini gördük.

Van’da açık ara kazanan DEM’li adayın “seçilme yeterliliğinin olmadığını son anda fark ettik” diyerek 2. Sıradaki AKP’li adaya mazbata verilmesi gibi bir hukuk garabeti YSK’dan döndü. DEM Partili aday resmen Belediye Başkanı oldu.

Seçimin başa baş geçtiği yerlerde itirazlar oldu. Seçim Kurulları AKP’nin itirazlarını genellikle kabul edip, “yeniden sayım” veya “seçimin iptali ile yeniden seçim yapılması” kararları verdi.

CHP’nin ve diğer muhalefetin itirazlarını ise derhal reddetti.

Her şeye rağmen, 31 Mart yerel seçimlerinde sandık sonuçlarına yapılan itirazlar daha az oldu. Çünkü muhalefetin kazandığı çoğu yerlerde büyük oy farkı vardı. Ayrıca muhalefet sandığa sahip çıkmanın, ıslak imzalı tutanakların önemini anlamış ve önlemini almıştı.

Son seçim için genel kanaat şudur: “Sandığa ne girdiyse o çıktı” dediğimiz yerlerin oranı bu defa çok yüksek oldu. Bu da demokrasimiz açısından sevindirici bir gelişme idi.

Tevekte Üzüm Kara

 Güneşini gövdesine alan asma için artık ağlama vakti gelmiştir. ‘’Ben ağlayayım da, Bağ bozumunda sen gül ‘’ diye içinden içinden söylenir. Bahar ayının doğada ilk gözyaşları yağmurla başlar, asma dalından akan gözyaşı ile devam eder.

Mistik bir açıklamaya getirecek olursak eğer, insanın, gökyüzünün, asmanın gözyaşları diğer bir anlamda arınmadır. Her şey diğer bir zıddı ile meydana gelir. Ağlamak gülmek kadar kıymetlidir, zira özü gülenin yüzü güler, özü ağlayanın da gözü ağlar.

Efsaneye göre bey kızı  Ruşendil, yani gözleri görmeyen kalp gözü ile gören. Evin bahçıvanına gönül vermiştir. Bey babasından korktuğu için bunu dile getiremez. Bahçeye çıktığı zamanlar, bahçedeki asma dalından yapılan çardak altında dinlenir hep. Bahar gelip bağ budanma zamanı, özellikle bağın altına güneşlenmeye çıkar. Amacı bağ budandığında dallarından akan sulardan nimetlenmek ve bahçıvan sevdiğine daha yakın olmak. Bahçıvanda beyin kızına ilgisiz değildir ama dile getiremez, zira bu onun sonu olur, evden kovulacağını ve bir daha bey kızı Ruşendil Sultan’ı hiç göremeyeceği gerçeğini aklına bile getirmek istemediği için susar.

Bahar gelir çatar, bağ budama günü gelmiştir. Bahçıvan bağ makasını eline alır, bağı budamaya başlar. Evin aşçısı Sultan’ın kulağına usulca fısıldar bahçıvanın bağı budamaya başladığını. Ruşen dil bahçeye çıkar. Sevdiği asma dallarını budadıkça sular damlamaya başlar. Kız bir yandan elindeki şişeye damlayan suları doldurmaya çalışırken, diğer yandan damlayan suları saçlarına sürmeye başlar. Bahçıvan sevdiği kızı yakından görünce hüzünlenir, gözlerinden iki damla yaş düşer. Sultan bunu fark eder.  Asma dalları ağlıyor ama acep kime ağlıyor ki diye sorar. Bahçıvan, sevdiğine diye usulca yanıt verir. Bu sözleri duyan Sultan, asmanın sevdiğimi olur, kime sevdalı acep diye sorar. Bahçıvan, üzümüne diye yanıt verir. Sultan, kendi kendine sevdalananı da daha ilk kez duyuyorum. Üzümlerin olmasına daha çok var, çok gözyaşı dökecek diye hayıflanır. Olsun der bahçıvan, sonunda kavuşacak ya ağlamaya değer diyerek, Sultanı bağ üzerinden sevdiğini ilan eder. Sultan asmadan damlayan suları gözlerine sürerek, belki bu damlayan sular beni de sevdiğime kavuşturur, diyerek asma dalının gözyaşlarıyla kendisinin gözyaşlarını doldurduğu şişeyi bahçıvana uzatır.  İşte o gün bu gündür, asma budandığında ne zaman gözyaşları aksa, bu biraz da iki aşığın gözyaşları olur. Asma üzümüne ağlar, sevenler iki kara göz üzerine ağlar.

Bağ budama işini bitirdikten sonra, eline sazını alır, vurur tellerine….Tevkekte üzüm karaaaaaaa, Zaralı Halil’ den türkü çığırmaya durur.

“Tevekte üzüm kara yâr yâr yâr yâr

 Tevekte üzüm kara yâr yâr yâr yâr

Salkımı düzüm kara diley diley yangınam

Ben o yâre vurgunam yâr yâr yâr aman

Salkımı düzüm kara diley diley yangınam

 Ben o yâre vurgunam yâr yâr yâr aman

Ben yâre gidemiyom yâr yâr yâr yâr

Ben yâre gidemiyom yâr yâr yâr yâr

 Elim boş yüzüm kara diley diley yangınam

Ben o yâre vurgunam yâr yâr yâr aman

Elim boş yüzüm kara diley diley yangınam

Ben o yâre vurgunam yâr yâr yâr amannnnnnnnn…..”

Asmanın gözyaşları, aşkın gözyaşları, sazın gözyaşları bey babaya kadar ulaşır. Bey baba kızını bahçıvanı ile evlendirir. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevtine diyeceğimiz bir zamanda. Bahçıvan kızı bahçeye, o çok sevdiği bağın altına götürür, asmanın dallarını budamaya başlar. Asma dalından akan gözyaşları, Sultanın gözyaşlarıyla karışır. Sultan birden gülümser. Çığlık çığlığa bağıramaya başlar. “Asmanın gözyaşları, senin gözyaşların, benim gözyaşlarım karıştı bana şifa oldu, gözlerim görmeye başladı. Özü ağlamayanın gözü ağlamaz, gözü ağlamayanında özü iyileşmezmiş.” Ruşendil sultan’a asma dalının gözyaşları şifa olur, gözleri görmeye başlar. Bir kızları olur adını Asma koyarlar. Ruşendil Sultan gönül gözü ile gördüğü sevdiğini, artık dünya gözü ile görmüştür artık.

Muhalefete Muhalefet Etmek

                Siyasi partiler demokrasilerin vazgeçilmez unsurlarıdır. Hangi parti bulunduğu konjonktürde milletine güven veriyorsa o parti bir dönem için seçilir, işbaşına getirilir ve belli bir süre verilerek memleketine yapacağı hizmetler gözlem altında tutulur. Bu arada iktidar partisinden başka bir de muhalif partiler vardır ki, her ne kadar icranın başında olmasalar dahi iktidarı denetleyen, yanlışlarını açık açık söyleyip milletin dikkatlerini o noktaya çeken muhalefet partileridir.

                Genellikle gerçek demokrasi ile yönetilen ülkelerde muhalefet partilerinin hedefinde her zaman iktidar partisi vardır. Onun hata ve yanlışlarını elinden geldiği kadar halka anlatır ki, ortaya koyduğu kendi projeleriyle iktidar olsun. Ama her ne hikmetse 15 Temmuz 2016 yılından sonra MHP sayesinde bir muhalif partinin diğer muhalefet partilerini eleştirmesine şahit olduk.

                MHP’nin bu hareketini sonrasında anlamaya çalıştık ki, 11 Mart 2009’da Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün yaptığı bir konuşmada: “Kürt sorunu ülkemizin en önemli sorunlarından biridir ve yakında çok güzel şeyler olacak.” Sözleriyle çözüm sürecinin başlayışı ve bu süreçte ülkemizde yaşanan “BEKA” sorununa birde 15 Temmuz 2016 da FETÖ darbesi eklenince:(sanıyorum ki burada bazı güçler devreye girdi) MHP bugüne kadar hükümete yaptığı sert eleştirilerden bir anda vazgeçerek, hükümet lehinde tavır aldı ve muhalefete muhalefet yapma siyasetini başlattı.

                İktidarın büyük yanlışlarına rağmen MHP’nin hiçbir eleştiri yapmadan hâlâ AKP’yi destekliyor olması; büyük çoğunluğu Başta Meral Akşener, Koray Aydın ve Ümit Özdağ gibi isimlerden oluşan birçok milliyetçi ve ülkücü ileri gelenler MHP’den ayrılarak 25 Ekim 2017 tarihinde İYİ Parti’nin kurulmasını gerçekleştirdiler. 

                Meral Akşener Başkanlığında İYİ Parti’nin kurulması, sadece MHP den ayrılanları değil, iktidarın bütün yanlışlarına rağmen Ana Muhalefet Partisi CHP’nin bir türlü oy oranını %25’in üzerine çıkaramaması muhalif kesimde büyük umut ve heyecan yarattı. Çok kısa zamanda İYİ Parti büyüyüp gelişti. 2019 seçimleri gibi çok kısa zamanda %10 barajını aşmaya çalışan İYİ Parti, milletin her kesiminin teveccühünü kazanmıştı. Ayrıca CHP’nin Ankara, İstanbul ve diğer büyük şehirlerde de İYİ Parti oylarıyla belediye başkanlıklarını kazanmış olmaları millette taze bir heyecan, umut ve güven oluşmasına sebep olmuştu.

                Bu gelişen güzel hava 2023 Cumhurbaşkanlığı ve Genel seçim sonrasında alınan yenilgi ile birden bire bozulur oldu. Yaklaşık dört yıldır sürdürülen Millet İttifakının güzel havası, İyi Parti’nin artık tek başımıza hareket edeceğiz kararıyla son buldu. Bu son buluşa, Millet İttifakına HDP’nin(bugünkü adıyla DEM) gölgesinin düştüğünü sürekli vurgulayan Cumhur İttifakının da rolünün olduğunu sanıyorum.

                31 Mart 2024 seçim çalışmaları süresince, ülkemizde yokluğun ve yoksulluğun kemirdiği sosyal yapılar birer birer çökerken, devletin kurum ve kuralları 22 yıllık AKP İktidarı tarafından işlemez hale getirilmişken, torpil, yandaşı kayırma had safhaya gelmişken İyi Parti iktidarı eleştireceği yerde bütün propaganda enerjisini muhalefeti ve özellikle İstanbul ve Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlarını eleştirmekle harcadı.

                Genellikle sağduyu sahibi herkes görüyordu ki 31 Mart 2024 yerel seçiminde üç kişi yarışıyordu ve bunlar; Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın her fırsatta vurguladığı: “İstanbul giderse Türkiye gider.” Sözü 2019 seçimlerinden sonra 31 Mart 2024 seçimlerinde de devletin her türlü imkânını kullanarak, bakanlarına kadar İstanbul’da sahaya inmelerine rağmen İstanbul dâhil 2. Defa hem de bütün yurt genelinde milletin tepki oylarıyla yerel manada iktidar el değiştiriyor, AK Parti büyük bir yenilgiye uğruyordu.

                Bütün bu olacakları taban gördü ama İYİ Parti yöneticileri göremedi demeği kabul etmek çok zor olsa da maalesef oldu.(Bunda “bazı güçlerin” benim tabirimle: “Tanrının Yaramaz Çocukları”nın bir dahli var mı bilemiyorum.) “Özübaşına” seçimlere yalnız girileceği İYİ Partinin MYK’sında kabul edilmesinden sonra Yerel Yönetimlerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Sayın Burak Akburak, konu hakkında teşkilatlarla fikir alışverişinde bulunmak üzere Kocaeli İl Başkanlığına geldiğinde kendisiyle yapılan ön görüşmede: “%7 – 8 oy oranını %10 ve daha üzerine çıkarmak mümkün, ancak oy oranı  %3 – 4 civarına düşerse bu durumdan çıkmak çok zor olur.” Denildi. Ama gördük ki, İYİ Parti kolay olanı değil, zor olanı seçti.

                Bu seçimin sonucunda şunu söyleyebiliriz ki; İYİ Parti tabanın teamüllerini dikkate almayıp, adeta ben ne dersem o olacak dayatmacılığı partiye mutlak yenilgiyi getirmiştir. Bunun sorumluları her kim ve kimlerse hesabını 27 Nisan 2024 Olağanüstü Genel Kurultayında vermeğe mecburdurlar.  

Mevt  /  Ölüm

     Mevt / ölüm:

     Hayat; vazife ve görevinden bir terhis,

     Bir paydos ve mekânı tebdil etmek.  

     Vücudun değişmesi,

     Bâkî / ebedî / sonsuz hayata bir davet.

     Bir mebde’ / bir başlangıç,

     Bâkî hayatın mukaddimesi / ilk adımı.

     Yer altına girmiş bir çekirdeğin;

     Hava âleminde bir ağaç olması gibi,

     Yer altına giren insan da, berzah âleminde

     Bâkî hayat sümbülüne dönüşecek.

     Ölüm; yüzde doksandokuz ahbabına kavuşmak için,

     Berzah âleminde açılan kapı.

     Dar, sıkıntılı, dağdağalı ve zelzeleli

     Dünyadan bir çıkış zamanı.

     Vüs’atli / geniş, sürurlu / sevinçli ve ızdırapsız

     Bâkî bir hayata kavuşma.

     Mü’minler için ölüm;

     Hayat, ubudiyet ve kulluk külfetinden kurtuluş.

     Kulun asıl vatanına,

     Daimî saadet makamına girmeye

     Bir vasıta ve bir vesile.

     Dünya zindanından,

     Cennet bahçelerine bir davet,

     Kulluk karşılığının verileceği yer.

     Evet, mevt; idam / yok oluş,

     Hiçlik, fena oluş / son buluş,

     Sönüş ve ayrılık değil.

     Ebedî / sonsuz asıl vatana

     Bir sevkiyat.

     Ahbabın toplanış yeri.

     Berzahın visal kapısı.

     Başta Habibullah,

     Tüm sevdiklerimiz

     Kabrin öbür tarafında;

     Kalanlar da gidici.

     Öyle ise,

     Ölümden ürkme, kabirden korkma.

     Kabre merdane bak.

     Erkekçesine ölümün yüzüne gül;

     Bak ne ister.

     Sakın gafil olma!

     Çünkü bu dünyadan çıkıp gitmek;

     Bir çocuğun ana rahminden,

     O nemli, karanlık yerden;

     Geniş dünya sahasına

     Çıkmasından,

     Başka bir şey değil.

Gülegüle Git Can Ramazan

Güzel şeylere sahip olduğumuzun kıymetini, elimizden gittiğinde anlamaktayız çoğu zaman. Fakat gidenler asla geri gelmiyor. Bize sadece hüzünler ve burukluklar kalıyor. İşte Mübarek Ramazan ayı da bunlardan biri.

Bir aya yakın; tattığımız huzurun ve mutluluğun, bitmeyecek sandığımız eşsiz paylaşımların, devşirdiğimiz nadide duyguların, tatlı tebessümlerin, gönülden perçinleşmenin, hatır sormaların, engin hoşgörünün sonu mu geldi acaba? Umudum ve temennim, bu hasletlerin bizlerde kalıcı olması yolunda elbette ki.

Güzel anlar hızlı yaşanır, tez bitermiş meğer. İnsan sevdiği kadar da ayrılık acısını tadarmış. Ramazanın sonuna varmamızdan ötürü, yüreğimizi hüzün kapladı bir nebze. “Kadir Gecesi”nin lezzetini tattıktan sonra, bu ayrılık burukluğunu, daha somut olarak yaşadık içimize.

“Alışılan uhrevi havanın, paylaşmanın, hatırlamaların, gönül almaların, güzel dileklerin, sabrın, metanetin vefanın, sürpriz sevinmelerin, hediyeleşmelerin” vb. iyiliklerin yaşantımızdan çıkması korkusu yüreğimizi burktu doğrusu.

Vefalı, candan, munis, doyumsuz, özlenen ve özleten bir dostu uğurlamanın kederi var bakışlarımızda. Kimimiz güzel şeyler yaptığıyla teselli bulurken, bazılarımız fazlasını yapamadığının “keşke” si içinde… Fakat tekrar gelecek olması, “umut çiçeklerimiz ”e can suyu. Özlemlerimize “müjde” rahatlığı. 

Ne var ki tekrar geldiğinde, ulu çınarlardan çok değerli yaprakların döküleceği,  kimi tatlı canların, “genç ihtiyar demeden” bu vefasız dünyadan ayrılacağı, “istemesek de” acı bir gerçek.

Can dostumuz Ramazan-ı Şerif gelmeden önce, kavuşma telaşı içimizi kaplamıştı. Fakat az da olsa, kimimiz; “acaba sabredebilecek miyim?” endişesine kapılmıştık. Fakat hiç de öyle olmadı. Vefalı bir yar gibi, tatlı bir huzur getirdi. Munis, hoşgörülü, sevecen, samimi bir üslupla bizlere tebessüm etti.  Güven ve sabır dağıttı, paylaşmayı hatırlattı. Bir tas çorba, ufacık bir gülümseme, içten bir  selam alıp vermenin huzurunu tattırdı.

Gönülden bir arkadaş, hakiki bir dost gibi sardı sarmaladı her birimizi. Hoşgörü ve paylaşmayı akıttı kalplerimize. Kırgınlıkları sildi gönüllerimizden. Affetmeyi, şefkati tebessümü getirdi yüreklerimize.

Sevdiklerimizden uzak kalmanın özlemini, hüznünü bir nebze unuttuk. Hatta mesajlaşarak, arayarak, görüntülü görüşerek, uzakları yakın etti. Gördük ki hasretlik, uzaklaşma sadece düşüncelerdeymiş. Seven kalpler için uzaklık ve özleme yokmuş.

Böylece mutluluğun uzaklarda değil, bazen yanı başımızda olduğunu gördük. Kendimizi gözden geçirme fırsatı bulduk. Eksikliklerimizi fark ettik, ötelediğimiz güzelliklerin pişmanlığını yaşadık. Aşkla şevkle tamamlamaya çalıştık.

Can Ramazanın nadide ikramlarını sevinçle paylaştık. Zor sandığımız “sabretme, affetme, paylaşma” vb. hasletler mizacımız oldu. Yüreğimiz yumuşadı, duygularımız şefkate büründü. İnsan olma yolunda daha bir isteklendik.

Ramazan-ı Şerif o kadar güzel hediyeler getirmişti ki bizlere; onlara kavuştuğumuzda, sahip olduğumuz halde zamanla unuttuğumuz; “parıldayan pırlantalar, aydınlık yollar, huzura açılan pencereler, eşsiz lezzetler, özlenen mutluluklar olduğunu gördük.

Bunların hepsi “insan olmamızın” mihenk taşlarıydı. Olmadığında bizi eksik bırakan parçalarımızdı. Onlarsız “tam, bütün” olamayacağımızı bir kez daha hatırladık.

Bunlar; sevgiydi, saygıydı, değer vermeydi, ötelememekti, sormayanı aramaktı.  İyilikti, hoşgörüydü, sabırdı, sebattı, paylaşmaydı, affetmekti, komşuluktu, akraba, eş dost hatırıydı. Yardımlaşmaydı, içten temennilerdi, duaydı, tebessümdü, hatırlamaydı. Barışık yaşamayı başarmanın adıydı.

Bizi “biz” yapan aile ve toplum iksirimizdi açıkçası. Bunların her biri bizlere kılavuz oldu. Onlarla, ailemizin, akrabalarımızın, komşularımızın, sevdiklerimizin, öksüz ve gariplerin, unutulanların yüreğine dokunma imkânı bulduk. Böylece insanlığımızı hatırladık.

Sanki dünyamız değişti. Sıkıcı, tekdüze, tatsız, tuzsuz geçen günlerimize tatlı bir heyecan, koşuşturmalı bir huzur yayıldı. Her anımız daha bir anlamlı ve değerli geçmeye başlamıştı. İnsanlar daha iyi, çevremiz daha temiz ve yeşil, esen rüzgârlar tatlı bir meltem, yağan yağmurlar ıslatan bir mutluluktu adeta. Yaşamak daha da güzeldi bu kez.

Söylemlerimiz pozitif, sabrımız daha fazla, hoşgörümüz candan, tebessümümüz daha bir güzeldi. Yüreğimizde küllenen değerli hazineler ortaya çıkmaya başlamıştı teker teker. Kalbimiz daha yumuşak ve şefkatli atıyor, gözlerimiz daha merhametli ve anlamlı bakıyordu.

Öfke ve kızgınlığın fay hattı oluşturduğu yüz çizgilerimiz kaybolmuş, tebessümlerimiz yüzümüzde çiçek açmıştı. Kandillerde tebrikleşiyor, görmezden geldiğimiz çevremize tebessümler serpiyor, arıyor, soruyor, hayatı paylaşmanın gururunu tadıyor, gariplere düşkünlere yardım kolileri hazırlayarak, paylaşmanın tadını yaşıyorduk.

İçimizdeki karamsarlıklar, küskünlük ve kırılganlıklar uçup gitmişti bir anda. Zihnimizi meşgul eden gereksiz duygu ve düşünceleri temizlemenin bir tatlı huzurunu yaşıyorduk.

“Ben” duygumuz kaybolmuş, “biz” olmuştuk adeta. Bencilce oluşturduğumuz hayalimizdeki “sırça saray” lardan çıkarak, egolarımızdan kurtularak var olduklarından haberimizin bile olmadığı yoksul komşumuzun, akrabamızın mütevazı, gerçek mekânlarını hatırlama fırsatı bulmuştuk.

İşte, bilimin tanımını yaptığı “aile”, millet” ve “insan” olmak buydu belki de. Bunu kendimiz başarmıştık. İsteyerek, idrak ederek ve sevinerek. “Kendini gerçekleştirmenin” adıydı bu açıkçası. Böylece hep birlikte bayram ortamını biz hazırlamıştık daha gelmeden. Ve haklı olarak da doya doya laikiyle birlikte yaşayacaktık.

Seni çok sevmiştik, sultanlar sultanı… Koşulsuz, sınırsız ve içten… Sana doyamadık bir türlü. O yüzden hep özleyeceğiz, gelmeni ve getireceklerini.

Bizlere hediye ettiğin eşsiz güzellikler aklımızda ve gönlümüzde. Umarım bunları küllendirmeden, en iyi şekilde birlikte yaşarız sen gelene kadar.

“Elveda…” demeye dilimiz varmıyor, zira dönmeyenler içindir vedalaşmak.  Biliyoruz ki yine geleceksin. Lakin bir nebze üzgünüz…

Umarım sevenlerin yine sana kavuşur… Güle güle git Ya Şehri Ramazan, güle güle…

Sevgiyle kalın…