Tarihlerinde ırkçılığa bulaşmayanları ırkçılıkla suçlayanlar kendi çirkinliklerini ve ayıplarını örtmeye çalışan utanmazlardır. Avrupa Futbol Şampiyonasında karşılaştığımız Avusturya’yı 2-1 yenme becerisini gösteren Türk Milli Futbol Takımımız Türkiye’deki vatandaşlarımıza ve Dünya’nın değişik yörelerine dağılmış soydaşlarımıza, dindaşlarımıza çok büyük mutluluk yaşatmışlar; milli birlik ve beraberlik şuurunun güçlenmesine katkıda bulunmuşlardır. Bu zaferi yaratan, milli duygu ve şuurdan nasiplenmiş, Türk Milletine mensubiyet şuuruna sahip gençlerimiz bütün güçleri ile mücadele ederek bize bir zafer kazandırdılar. Oyuncularımızı bağrımıza basar; hepsini alınlarından öperiz. Allah onlardan razı olsun. Bu mutlu olayı kalemleri ile yazan yazarlarımızı toplumu uyandırdıkları için tebrik ederiz. Merih Demiral evladımızın bu zafer karşısında tribünlerdeki binlerce Türk’ün sevincine katılarak Bozkurt işareti yapması çok görülmüştür. Maçlar bırakıldı bizlerle uğraşılır hale gelindi. Onlara göre bu galibiyet kabul edilir bir şey değildi. Onlar Türk’ü devamlı kaybetmeye mahkum olarak içlerine sindirmişlerdi. Sen kalk favorilerden Avusturya’yı yen ve Merih Demiral de üstelik iki gol birden atsın; olacak şey mi bu?! Başta Alman İçişleri Bakanı olmak üzere, çanın çalınması başlar. İlgili her yabancı kuruluş suçlama ve tedbir alma yarışına girer. Eski bir Alman İçişleri Bakanı da asimilasyondan methederek bahsederdi. Almanya’da Bozkurt işareti suç olmamasına rağmen soruşturma başlar.
Bozkurt Dünya Türklüğünün sembolüdür. Bunu siyasetle, parti ile, ırkçılıkla ilişkili görenler cehaletin ulaştığı son noktadadırlar. Hele Almanya’nın bunu ırkçılık suçlamasıyla ortaya düşmesi çok gülünçtür. Tarihte geçmiş gerçekleri inkardır. Bazılarımız yabancıların yıllardır içeride milliyetçiliği inkar edip tehlikeli bir öcü gibi göstermesi ve yanlış izlenimler maalesef dışarıya da aksetmiştir. İçimizdeki Türk ve Türkiye düşmanları bu gayretin içinde olmuşlardır. Uzun yıllar Marksist olmayanların neredeyse toptan Faşist ve ırkçı olarak suçlanması unutulmuş değildir. Çöken ideoloji ve yabancı ülke desteğine dayanarak devrim yapmak hayali de Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra çoktan bitmiştir. Bozkurt sembolünden neden korkulur, çekinilir anlamak zordur. Şuur altına yerleşmiş yanılgılar ülkemizde ve dışarıda, yanlış algılar sürmüş kolay kolay silinememiştir. Almanya eğer bu sembolden rahatsızsa bir Alman futbol takımının sembolü de kurttur. İran ve Azerbaycan’da iki ayrı futbol takımının sembolleri de yine kurttur. Milletlerin sembolleri de vardır ve bu normaldir. Kimse bundan rahatsız da olmaz. Avrupa’da hızlanan ırkçılığın sportif temaslarda Almanya’ya ve benzeri ülkelere kaydığı görülmektedir. Nitekim çok sık olarak siyahi oyuncuların hakaretlerle karşılaştığı ve onlara maymun dendiği görülmüştür. Oysa bu tip oyuncuların Türkiye’de çok rahat şartlar altında futbol oynadıkları görülmüştür. Dünya’nın her tarafında galibiyetten sonra İstavroz çıkaran futbolcular olduğu gibi Bozkurt işareti yapanlar da olabilir. Fransızların giydiği formalarda horoz resmi vardır. Arnavutluk formasında çift başlı kartal, İran’da ise arslan vardır. Berlin’de ayı resimli flamalar neyin nesidir? Amblem olarak haç taşıyan formalar İsviçre ve İspanya’da da görülmektedir. Türk olmanın sembolü de Türk mitolojisinde Bozkurt’tur. Bozkurt son yıllarda değerini daha çok anladığımız Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Türk Milletine bir armağanıdır; unutulmakta olanı hatırlatmasıdır. Kendi döneminde Bozkurtlu para ve pullar basılır. Milli şuurlu aydınlar yetişir. Milli sembole sahip çıkılır. Ne acıdır ki Atatürk sonrası dönemde farklı siyasi görüşlere sahip iktidarlar mitolojiden habersiz olan yöneticiler dönem dönem bugün Andımıza yapıldığı gibi, Bozkurt heykellerini depoya atmışlar ve unutturmaya çalışılmıştır. Ancak şerefli, insancıl ve sömürgeci olmayan bir tarihin sembolleri de kolay kolay unutturulamıyor.
Yabancı tarihçiler Dünya tarihini iyi bildikleri için büyük devlet adamı Atatürk’ü Bozkurt olarak anmışlar ve hakkında yerli yabancı çeşitli kitaplar basmışlardır. Bunlardan en çok dikkati çeken Herald C. Armstrong’un “Bozkurt Mustafa Kemal” isimli eseridir.
Kuzey Irak’ta yasal olarak gerçekleştirdiğimiz maalesef ABD destekli PKK ve diğer bölücü unsurlara terör koridorunu engelleyici harekatlarda Mehmetçikler tankların üstünde vatandaşları Bozkurt işaretleriyle selamlamışlar ve başarıdan emin olarak şerefli vatan görevlerine gitmişlerdir. Yabancıların Bozkurt’u bilmemesi normal ve hatta soruşturma açmaları ve Merih’e iki maç ceza vermeleri normal karşılanamaz. Ancak ürkek, dengeci bazı siyasetçilerin Bozkurt’u yanlış yorumlamaları ve yeni yetme Genel Başkanların mitolojiden habersizliği kabul edilemez. Bu anlayışla yazılmış, gerçeklerden uzak, olayları somutlaştıramayan, suya sabuna dokunmayan, tarih kitaplarını yıllardır Türk çocuklarına okutturanlara ne demeliyiz? Gençlerimiz yakın tarihimizi iyi bilmeli, Balkan Harbi kaybını doğru düşünmelidir. Ancak gerekli bilgiyi kazanmaktan uzaktırlar. Gençlerimiz Türk Dünyası’nı tanımalı, soydaşlarını öğrenmeli ve Türkiye’nin sosyal yapısı ile ilgili gerçekleri saptıracak maksatlı, bölücü oyunlara da karşı çıkacak yeterli bilgilere sahip olmalıdırlar.
Yakın bir geçmişte Avrupa Şampiyonası eleme maçlarında milli takımımız yine anlamlı bir galibiyetten sonra asker selamı ile tribünlere yönelir ve maalesef para cezası görür. Aynı asker selamı ile Fransız futbol takımı kaptanı Grissman Cumhurbaşkanı Macron’u selamlar ama ceza almaz. Çifte standart her alanda ve her konuda bize karşı geçerlidir. Ne yapalım ki Türk’ün tarihinde kıskanılacak, şeref ve gurur duyulacak dev gibi bir geçmiş vardır.
Uyanalım ve kendi kendimize gelelim. Birbirimizle uğraşmak yerine, Atatürksüz Türkiye, Hz.Ali’siz Alevilik peşinde koşan yerli yabancı ihanet odaklarına karşı hazırlıklı olalım. Sağ olasın kardeşimiz Merih Demiral ve değerli takım arkadaşları… Türk Milleti çok büyük çoğunlukla size minnettardır. Herkese ne oldukların fark ettirdiniz. Türk ve Türkiye düşmanlarını kamuoyuna tanıttınız. Keşke üstümüze gelinmeden önce ayağa kalkabilsek… “Ne Mutlu Türk’üm Diyene”.
Oğuz Çetinoğlu: Sayın Bakanımız iyi bir gözlemciydi. Gözlemlemekle yetinmez, intibalarını yazar, kitap hâlinde yayınlardı. Konu ile ilgili olarak yaşadıklarınızı lütfeder misiniz?
Türkân Turgut: Dış seyahatlerde bazen çok duygulanır, bu duygu ve heyecan içinde, memlekete döndüğünde gecikmeden kâğıda kaleme sarılır, durmadan, dinlenmeden duygularını, düşüncelerini, edindiği intibaları yazardı. Genel olarak, yaptığı seyahatlerde gördüklerini, yaşadıklarını memleketimiz şartlarıyla karşılaştırır, bâzen keyiflenir, bâzen de üzüntüye kapılırdı.
Bu tip seyahatlerinden biri de, Başbakan Süleyman Demirel başkanlığında, heyet hâlinde yapılmış olan Rusya gezisidir. Özellikle Çarlık Rusya’sının yıllar boyunca soyduğu, Sovyetler Birliği’nin de geri kalanları sömürdüğü Taşkent’e yapılan ziyâret idi.
Sanayi Bakanı olarak iştirak ettiği bu seyahatte Moskova, Leningrad, Kiev, Taşkent, Semerkant ve Bakü gibi büyük şehirleri gezmişler, çeşitli intibalarla memlekete dönmüşlerdi. Fakat Mehmet Turgut’un en çok etkilenmiş olduğu şehir Taşkent olmalıydı ki, döndüğünde hiç vakit kaybetmeden, seyahati boyunca küçük bir deftere yazmış olduğu notlardan da istifade ederek, ‘Taşkent’e Doğru’ adlı kitabını, bir hafta gibi kısa bir zaman içinde yazıvermişti.
Mehmet Turgut seyahatten döndüğünde his ve heyecan içindeydi. Gördüklerini, duyduklarını anlattı, anlattı. Esas olan hisleriydi. Konuşurken duygu yüklü kelimeler kullanıyordu. ‘Taşkent’ diyor, ‘Taşkent halkı’ diyor, ellerinde çiçeklerle ve Türk bayraklarıyla misafirlerini hava alanında karşılayan Taşkentlilerden, onların heyecanından, kendi duygularından, o asırlar sonrası özlem dolu kucaklaşmadan söz ediyordu. Zaman zaman hüzünlendiklerinden, sefâlet içinde olduklarından, zenginlikleri olduğu hâlde sömürülüşlerinden bahsediyordu. Düşünce ve duygularla o kadar doluydu ki, hemen bir köşeye çekilip, dış dünya ile ilgisini kesip bu seyahat boyunca yaşadığı duyguları, acı tatlı ne hissettiyse, ne yaşadıysa, bir başka ifâde ile o hasret dolu kucaklaşmayı hemen yazmak istiyordu.
Taşkent’te yaşadıklarını, gördüklerini bir hafta içinde, yerinden hiç kalkmadan, yazdı yazdı ve sonunda ‘Taşkent’e Doğru’ adlı, his dolu, yer yer acı dolu, zaman zaman da güzelliklerin aktarıldığı bir hatıra kitabı baskıya hazır oldu. Bu kitap öyle güçlü duyguların mahsulüdür ki, o günlerde sayfalara dökülen satırlar, hiçbir değişikliğe uğramadan, olduğu gibi matbaaya gitmiş ve kısa zaman içinde basılarak insanların istifadesine, beğenisine sunulmuş, fazlasıyla ilgi görmüştür; hakkında methiyeler yazılmış ve tekrar tekrar basılmıştır. Kitabı kim okuduysa Mehmet Turgut kadar duygulanmış, hislenmiş, sanki Taşkent’te uçaktan inildiği zamanki karşılama törenini yaşamış, o halkın Türk’e olan özlemini hissetmiş, sömürülen bir memleket insanının ruh hâlini yaşayarak, yazarın satırları arasında onların mahzunluğuna, kimsesizliğine, sömürülüşüne şâhit olmuştur.
Mehmet Turgut gördüklerini, yaşadıklarını o kadar canlı anlatmış, o kadar güzel mânâlandırmıştı ki, O’nun; baktığını iyi gören, meseleleri iyi bilen bir kimse olduğu kanaati, kitabı okuyan pek çok kimsede yaygınlaşmıştı. Pek çok kimse, O’nun aydın bir Türk milliyetçisi olduğunda hemfikirdi. O’nda demokrasiye olan inanç, insan sevgisi, Türklük şuuru güçlüydü, yazdıklarını okurken okuyucu, bu duyguları hissedebilir, gözünden yaşlar boşanabilir.
Mehmet Turgut da kitabının önsözünde, heyecanla yazdığı, en çok sevdiği, her okuyuşta aynı heyecanı duyduğu bölümün, Taşkent bahsi olduğunu söylemektedir. Taşkent’i anlatırken zaman zaman gözlerinin dolduğuna şâhit olmuşumdur.
Çetinoğlu: Notlarını ve intibalarını kitaplaştırdığı bir başka seyahati de Japonya’ya olmuştu…
Türkân Turgut: Japonya’ya iş adamlarıyla birlikte gitmişti. Gitmeden önce Japonya hakkında yazılmış olan kitapları okumuş, özellikle Amerikalı Kültür Antropoloğu Ruth Benedict’in Türkçeye çevirdiğim, 3. baskısı 1994 yılında Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları arasında çıkan ve Japon kültür örneklerini veren The Chrysanthemum and the Sword (Kılıç ve Krizantem) adlı eseri okuduktan sonra Japonya’yı ve Japonları daha fazla merak eder olmuştu. Batının da Japonya’yı merak ettiğini, ilgilendiğini, Amerika’nın ise onu tek rakip olarak gördüğünü biliyordu. Gidip görmek O’na çok şey kazandıracak, oradaki çalışma temposuna, araştırma azmine, idealizmine şâhit olacaktı.
Japonlar, bir milletin var olabilmesi için ilmin, teknolojinin ve ekonominin önemini biliyor, millî târih, millî kültür, millî terbiye ve ruh ile de manevî yanlarını destekliyordu. Bu hususlar ise Mehmet Turgut’u çekiyor, fazlasıyla ilgilendiriyordu.
Mehmet Turgut Japonya seyahatinden duygu ve düşüncelerle dolu olarak dönmüştü. Onlar batıdan tekniği almışlar, millî değerlerle de hayatlarını yoğurmuşlardı. Heyecan içinde ‘Japon Mucizesi ve Türkiye’ adlı kitabını yazmaya başladı. Bu kitapta, Japonya ile Türkiye’yi târih boyunca karşılaştırıyor, Japon ve Türk halkı üzerinde duruyordu; büyük emek ve gayret sonunda, beğenilen, değerlendirilen önemli bir kitap ortaya çıktı.
Bir gün Mehmet Turgut’la birlikte gittiğimiz bir kokteylde karşılaştığımız Japonya’nın İstanbul Konsolosunun sözleri de bizleri etkilemişti. Konsolos, konsolosluk duvarlarına asılan Türk ve Japon köylüsünün resimlerinden bahsediyor, iki halk arasındaki benzerliklerden söz ediyordu: ‘İki millette de kadın çocuğunu sırtında taşır, erkeğinin arkasından yürür, evin reisine, büyüğüne saygıda kusur etmez, kayınvalide iki toplumda da söz sâhibidir, iki toplumda da yer yatağında yatılır ve eve girerken ayakkabılar çıkarılır. Bunların dışında Japoncada ‘su’, ‘yer’, ‘gök’ gibi Türkçe kelimeler vardır. Kısaca siz ve biz aynı kökten gelen, fakat birimiz doğuya, diğerimiz batıya gittiğimiz ve değişik dinleri kabul ettiğimiz için birbirimizden ayrı düşmüşüz. Biz Japonlar olarak bu konuya önem veriyor ve araştırma yapıyoruz ama, sizlerde hiçbir hareket yok’ diyordu. Konsolosun sözlerinde biraz da sitem vardı.
Bu sözleri duyduğumuz zaman tuhaf bir memnuniyet duyduğumuzu hatırlıyorum ve konsolosun sözlerini, bizde de bir araştırma yapılır ümidiyle pek çok yerde tekrarlamışızdır.
Mehmet Turgut bu konu üzerinde hayranlıkla ve takdir hisleriyle durmuş ve örnek olur düşüncesiyle, bu husus üzerinde fikir yürütmüştü.
Çetinoğlu: Sayın Bakanımızın Pakistan gezisinde, O’nun, Türklük ruh ve şuurunun ne kadar güçlü olduğunu gösteren bir davranışı var. Anlatabilir misiniz?
Türkân Turgut: 1982 yılında; İslâm ülkeleri sanayi bakanları toplantısı için Pakistan’a gitmişti. Bu toplantıya, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Sanayi Bakanı ve beraberindeki arkadaşı da davetli olarak iştirak etmişti. Konferans başlamış, bütün İslâm devletleri delegeleri yerlerini almıştı. Bir aralık Filistin delegesi kürsüye çıkıp; Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin dünya devletleri tarafından tanınmamış olması sebebiyle, konferansa iştirak eden delegesinin salonu terk etmesini istemişti. Bu istek, bu fütursuzca sergilenen tavır; zamanın Sanayi Bakanı olarak orada bulunan Mehmet Turgut’a ve şüphesiz ekibine de çok ağır gelmiş olacaktı ki, Mehmet Turgut, ekibiyle birlikte derhal ayağa kalkarak, kürsüye yürümüş ve ‘Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti delegesi salonu terk ederse, Türkiye Cumhuriyeti Devleti temsilcileri olan bizler de derhal salonu terk ederiz’ diyerek, kürsüden söylenen söz için özür dilenmesini istemişti. Bu istek kabul edildikten sonra ancak Türk heyeti sakinleştirilebilmiş ve toplantıya devam edilebilmişti. Mehmet Turgut’un kürsüde yaptığı bu konuşma, ekibinin ve kendisinin takındığı bu tavır, ciddî ve vatansever bir Türk politikacısına ve ekibine yakışan, yerinde ve örnek alınacak bir davranıştı.
Çetinoğlu: Başka bir soruya geçmeden önce Sayın Bakanımızın, dış seyahatleri ile ilgili kısa bir değerlendirme lütfeder misiniz?
Türkân Turgut: Mehmet Turgut dış ülkelere yaptığı seyahatleri gezmek görmek, gönül eylemek için yapmamıştır. O, oralardan memleketine hep ne götürebilir, bu seyahatlerden milletçe nasıl faydalanılabilir diye düşünmüş ve bu düşüncenin etkisi ile edindiği intibaları kitap hâline getirmiş, fikir yürütmüştür. Yabancı olsun yerli olsun, târih daima O’na ibret levhaları sergilemiş ve onlardan milletçe ders almak yoluna zevkle ve heyecanla girmiştir.
Zaman olmuş Amerikan târihine, Jefferson’a uzanmış, zaman olmuş Japonya’ya, Meiji devrine ve o devrin devlet adamlarına el atmış, bazen de Avrupa’ya, Rusya’ya uzanmış, çoğu zaman da, pek çok konuda Türk târihine başvurmuştur.
Çetinoğlu: Düşünce kaabiliyeti güçlü, fikir hamulesi yüksekti. Aynı zamanda velut bir yazardı. Çalışma tarzı hakkında bilgi verir misiniz?
Türkân Turgut: Yazmayı plânladığı, günlük olaylardan da ilham aldığı konular üzerinde çalışırken Mehmet Turgut hep heyecanlanmış, saati, yemeği, uyumayı, dinlenmeyi unutmuş, devamlı yazmış ve zaman içinde yazdığı sayfalar dolusu bir kitap elinde, odasından çıkarak beni şaşırtmıştır. Son yazdığı kitabı ise ne zaman yazıp tamamladığını hatırlayamıyorum desem yeridir. Bu kitabın konusu ile ilgili olarak o kadar doluydu ve öylesine konsantre olmuştu ki, son noktayı koyduktan sonra ancak sağlığını kaybetmeye başladığının biraz olsun farkına varmış ve ‘Bir doktora gitsem iyi olacak’ demişti ama, yine durmamış, millî meseleler üzerine, özellikle ‘Kürt Problemi’ üzerine yazılar yazmış ve yazdıklarını parti başkanlarına ve yazarlara, ölümünden bir ay kadar önce, bir yardımı dokunur ümidi ile yollamış, dolayısıyla sağlığı ile ilgili olarak zaman kaybetmişti. Sonunda ise O ve ben, ne olduğunu anlayamadan, o acı sonu yaşadık.
O, her zaman yazdıkları ile bütünleşir, kendinden geçerdi. Hastanede yatarken bile son kitabı üzerinde çalışmayı plânlamıştı. Şimdi içim acı çığlıklarla dolu olarak O’nu hasretle anıyorum ve düşüncelerinin, temennilerinin yaşayacağına inanarak teselli buluyorum.
Çetinoğlu: Prensipler ve disiplinlerle örülü hızlı bir çalışma temposunun olduğu anlaşılıyor. . Detayları hakkında konuşmak ister misiniz?
Türkân Turgut: Mehmet Turgut değişik özellikleri olan bir kimseydi; Sabahları erken kalkar, işine aynı saatte ve erken giderdi. O kadar dakikti ki, iş çevresindeki kimseler birbirlerine, ‘Saatinizi ayarlayabilirsiniz’ derdi ve verdiği randevular sabah saat yedi buçuk ile sekizde başlardı. Bu erkenci tutumuna ayak uydurmada güçlük çeken Özel Kalem’deki sekreter hanımlar bir gün, samimiyetime güvenerek bana: ‘Bakan Beyi evde biraz oyalamaya çalışsanız. Sabahları yetişmekte çok güçlük çekiyoruz. Yarım saat olsun geciktirebilirseniz bizim için çok iyi olur…’ şeklinde bir ricada bulunmuşlardı. Ben de Mehmet Turgut’a sabahları biraz olsun oyalayabilmek için ortaya bir jimnastik âleti çıkarmış ve âleti kullandırarak O’nu oyalamaya çalışmıştım. Mehmet Turgut’u oyalamaya çalışmıştım ama her sabah saat altıda kalkan Mehmet Turgut, o âleti kullanabilmek için sabahları daha erken kalkmaya başlamış ve işine yine aynı saatte gitmeye devam etmişti. Bu durum karşısında sekreter hanımlardan, başaramadığım için özür dilemiş ve bu işten benim de zararlı çıktığımı sözlerime ilâve ederek, karşılıklı gülüşmüştük.
Bir gün eve misafir gelmişti. O gün de Mehmet Turgut yeni bitirmiş olduğu bir kitabın önsözünü yazmayı plânlamıştı. Fakat misafirleri bırakıp odasına çekilmeyi, yazısını orada yazmayı uygun bulmamış olacaktı ki, kalemini kâğıdını alarak, misafirlerin yanında ve yemek masasında bir şeyler yazmaya başladı. Tabiî olarak herkes konuşuyordu, televizyon da açıktı. Ben ise az çok durumu bildiğim için büyük bir gayretle misafirleri oyalamaya çalışıyordum. Bir müddet sonra, Mehmet Turgut yazısını tamamlamış ve sohbete iştirak etmişti. ‘Ne yazdın Allah aşkına’ diye sorulunca da, biten kitabının önsözünü yazdığı şaşkınlık içinde anlaşılmıştı. O kadar konuşma, gülüşme ve ses arasında önsöz gibi önemli bir yazıyı yazacak kadar konsantre olması herkesi şaşkına çevirmişti. Bu şekilde konsantre olma alışkanlığı belki de devamlı yatılı okullarda ve yurtlarda, kalabalık ve gürültülü mekânlarda çalışmak mecburiyetinde kalması sonucu gelişmiş bir kabiliyet olsa gerekti. Konsantre olduğu zaman gerçekten dış dünyaya açık olan bütün kepenkleri indirir, sadece kendi dünyası ile baş başa kalırdı. Belki de böyle bir kabiliyeti geliştirmiş olması sebebiyledir ki, okullarda iftihar listelerine geçmiş ve Teknik Üniversite gibi zor bir üniversiteyi sene kaybetmeden bitirebilmişti.
Çetinoğlu: Resmî plakalı makam arabası konusunda çok hassas olduğu, basına yansımıştı. Konu ile ilgili bir hâtıranızı okuyucularımızla paylaşır mısınız?
Türkân Turgut: Mehmet Turgut ilk bakan olduğu dönemde o kadar idealist bir tutum içine girmişti ki, benim kırmızı plâkalı arabaya hiçbir şekilde binmemi istemiyordu. Aslında bu konuda anlaşıyorduk; ben de kendimde devlet malını kullanma hakkını göremiyordum. Zamanla bazı zorluklarla karşılaşmaya başlamıştık. Meselâ eşiyle Türkiye’ye gelen bir misafir bakanı, benim de havaalanına gidip Mehmet Turgut’la birlikte karşılamam gerekiyordu ve taksiyle gidiş gelişler bazı zorluklara sebep oluyordu. Bir seferinde, bir yabancı devlet başkanı şerefine Meclis’te verilen, smokin ve uzun etek giyilmesi mecburî olan bir yemeğe gidişimiz hem çok zor, hem de komik olmuştu. Sağımızdan solumuzdan resmî arabalar gelip geçiyor, polis ise taksi içinde oturan bizlere geçme izni vermiyordu. Sonunda kendisini tanıtan ve Meclise zorlukla ulaşabilen Mehmet Turgut ve ben bu gibi resmî yemek ve yerlere giderken o resmî arabayı kullanmak mecburiyetini kabul etmek durumunda kalmıştık.
Bu anlattıklarım Mehmet Turgut’un işine bağlılığını, bu konudaki ciddiyetini, devlet malına karşı gösterdiği hassasiyeti belirtmek açısından önemlidir. Bir de o konsantre olma alışkanlığı her zaman beni şaşırtmıştır ve yazmaya konsantre olduğu bir konuyu, bir kitabı, kısa bir zaman içinde tamamlamadan asla rahat edememiş, gece gündüz çalışmıştır.
Çetinoğlu: Geçmişi hatırlarken hüzünlendiniz, Sizi yordum, üzdüm. Özür dilerim.
İzniniz olursa bu röportajın son sorusunu sorayım: Devlet adamı yönü ağır basan bir politikacının eşi olarak yaşadığımız hoş bir olayı nakleder misiniz?
Türkân Turgut: Mehmet Turgut, politika hayatı boyunca acı tatlı pek çok olay yaşamıştır. Bu olaylardan bazıları bizleri ciddî bir şekilde üzmüş, bazıları hüzünlenmemize sebep olmuş, bir kısmı ise aklımıza her gelişinde güldürmüş, keyiflendirmiştir.
Bir gün sabah erkenden, saat altı veya yedi civarında, kapı çalındı. Bu erken saatte çalınan kapı zilinin sesine alışıktım. Seçim bölgesinden olsun, Mehmet Turgut’un kendi memleketinden olsun, iş için, hastalık münasebetiyle tedavi için gelenler eksik olmazdı.
Kapıyı açtığım zaman üç kişiyle karşılaştım; Antep’ten geliyorlardı. Biri şu an ismini hatırlayamadığım bir köyün muhtarıydı. Kayınpederimin selâmı olduğunu söyledi.
Yanındakiler de yardımcılarıydı. Hemen içeri aldım. Mehmet Turgut’la bir işlerinin olduğunu öğrenince de, ‘Yazık ki Mehmet Turgut seyahatte’ dedim. Hâlbuki onlar Mehmet Beyle görüşüp hemen dönmeyi planlamışlardı. Görüşüp konuşamayacaklarını anlayınca üzüldüler. Üzüntülerini biraz olsun hafifletmek için hemen kahvaltı hazırladım, elimden gelen ikramı yaptım. Sonra da dertlerini anlamaya çalıştım. Bana büyük bir ciddiyetle okur-yazar olup olmadığımı sordular. ‘Eh fena değil, okur-yazarım’ dedim. ‘Öyleyse kalemi kâğıdı al gel ve otur’ diye komut verdi muhtar. ‘Siz söyleyin aklımda tutarım’ dediysem de, işini sağlama almak istercesine, kâğıt kalem almamda ısrar etti. Dediklerini yaptım ve bana isteklerini dikkatle yazdırdı: köylerine bir cami yaptırmışlar, fakat camiin etrafını çevirecekleri duvar için çimento kalmamış, onu da Mehmet Turgut’tan istiyorlar.
Muhtar: ‘Bu işi kesin yaptıracaksın!’ dedi. ‘Ben söylerim ama o bir Antep erkeğidir, kadın sözüyle hareket etmez; kendisinin bileceği iş’ dedim. Muhtar, ‘Yok’ dedi, ‘Eğer sen istersen bu işi mutlaka yaptırırsın. Kadın erkeğin şeytanıdır.’ Çok şaşırmıştım ama çok da beğenmiştim bu sözü. ‘Demek sizin hanımlar birer şeytan ve istediklerini size yaptırıyorlar’ diye karşılık verdim. Ayrıca bu sözü Mehmet Turgut’a karşı kullanmayı da düşünüyordum.
Seyahat dönüşü Mehmet Turgut’a olayı anlatmış ve ‘Kadın erkeğin şeytanıdır, Ona göre’ diye gülüşmüştük.
Çetinoğlu: Bu konunun, farklı bir şekilde basına da intikal ettiğini hatırlıyorum…
Türkân Turgut: Bir ara bakan hanımlarıyla röportaj yapan bir gazeteci eve gelmişti. Politika hayatımızda geçen ilgi çekici bir iki olay anlatmamı istemişti. Ben de muhtarla aramda geçen bu konuşmayı keyifle anlatmıştım.
Ertesi gün yazılanları gazetede gördüğüm zamanki şaşkınlığımı hâlâ unutmuş değilim: Yazının büyük puntolarla yazılmış olan başlığı şöyleydi: ‘Sanayi Bakanının hanımı Türkân Turgut dedi ki: Kadın erkeğin şeytanıdır.’
Bu başlığın altındaki yazı olayı doğru bir şekilde anlatıyordu ama, başlık korkunçtu. İnsanların çoğu zaman sadece yazının başlığını okuduğunu da biliyordum.
Çetinoğlu: Son sorunun cevabını aldım efendim. Teşekkür ederim. Soru olarak kabul etmeyeceğinizi ümit ederek; Mehmet Turgut’un bilaistisna herkese örnek olabilecek üstün seciyesini özetleyerek O’nunla ilgili duygularınızı ifade etmek ister misiniz?
Türkân Turgut: Mehmet Turgut, olduğu gibi görünen bir insandı. Sevdiğini çok sever, sevmediğini sever gibi yapmazdı. Dostluklar kurmayı, dertlere çâre bulmayı sanki prensip edinmişti. Kaybetmeyi, yakışıksız bir kazanca tercih ederdi. Yalana, iftiraya dayanamaz, bunlarla mücâdele ederdi. Sâkin görünüşü altında, özellikle millî duygular söz konusu olunca, birden parlayan bir tarafı vardı. Bu hususta bazen gözlerinden yaş bile akardı. Yazdığı kitapların hemen hemen hepsi, millî problemlerin hâl çâreleriyle doludur. Târih boyunca Türk milleti, Türkiye Cumhuriyeti ve Türk büyükleri daima onun gurur ve ilgi kaynağı olmuştur.
Zaman zaman Mehmet Turgut’un karakteri, yaşadıkları, başardıkları, aldığı ödüller üzerinde dururken, onları düşünürken keşke zamanında bütün bu yaşananların tadını doya doya çıkarabilseydik diye düşünmekten de kendimi alamamaktayım; yaşarken her şey sıradan bir olaymış gibi yaşandı ve bitti gitti. Halbuki şimdi üzerinde durup düşündükçe, yaşananlar, başarılanlar hiç de öyle sıradan hayat manzaraları değilmiş. Günün şartları ve koşuşmalar sebebiyle olsa gerek, yaşanan pek çok güzelliğin, başarının tadını çıkaramadığımızı şimdi acı acı hissediyorum. Bugün ‘keşke’lerle doluyum. Keşke ikimiz de birbirimize olan sevgimizi, saygımızı, bağlılığımızı, özlemimizi ve takdir hislerimizi daha açık, daha cesurca ve daha sık, başka bir zamana bırakmadan, yeterince söyleyebilseydik. Belki günü gelince, içimizde duyacağımız acılar, özleyişler, daha doğrusu ‘keşke’ler daha az hissedilebilir ve belki hayat daha doyumlu, daha kolay yaşanabilir olurdu.
Çetinoğlu: Saygıdeğer Efendim! Çok teşekkür ediyor, Cenab-ı Allah’tan size sağlıklı-huzurlu uzun bir ömür, Muhterem ‘Mehmet Ağabeyim’e rahmet niyaz ediyorum.
TÜRKÂN TURGUT: 1951-1952 ders yılında, Ankara Üniversitesi Dil ve Târih-Coğrafya Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldu. Bir müddet liselerde İngilizce Öğretmenliği yaptı. Daha sonra, eşinin politikaya girmesi sebebiyle resmî görevinden istifa ederek ayrıldı. İngilizceden Türkçeye kitaplar tercüme etti, evinde özel dersler verdi. İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyelerinden Merhum Prof. Dr. Yusuf Ziya Yörükân’ın kızı, Dil ve Târih-Coğrafya Fakültesi Sanat Târihi Öğretim Üyelerinden Merhume Beyhan Karamağaralı’nın ve Sosyolog Dr. Turhan Yörükân’ın kardeşi olan Türkân Turgut’un Türkçeye çevirdiği kitaplar şunlardır: Krizantem ve Kılıç: Ruth Benedicict’den. (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara-1965), İyi ve Uzun Bir Hayata Doğru: Morton Puner’den. (Bilgi Yayınları, Ankara-1988), Susam ve Zambaklar: John Ruskin’den. (Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayını, Ankara-1988). Ayrıca Prof. Dr. Yusuf Ziya Yörükân’ın; 4 Ciltlik İslam Dini Târihi isimli eserinin birinci cildini notlarla ayına hazırlamış ve yayınlamıştır. (Ötüken Neşriyat, İstanbul-2006). Diğer ciltlerin yayına hazırlanması çalışmalarına devam etmektedir. Türkân Turgut Hanımefendi’nin ‘Gümüşsuyu’ isimli Hatıra kitabı 2013 yılında, Ötüken Neşriyat tarafından yayınlandı.
Makine Yüksek Mühendisi MEHMET TURGUT: 1929 yılında Kilis’in Musabeyli ilçesi Gökmusa köyünde dünyaya geldi, İlk öğretimini Kilis’teki Kemaliye İlkokulunda tamamladı. Ortaokulu Kilis Ortaokulunda, liseyi Diyarbakır ve Yozgat liselerinde devlet bursu kazanarak okudu ve İstanbul Teknik Üniversitesi Makine Fakültesi Makine Mühendisliği bölümünü, Sümerbank bursuyla ve mecburî hizmet yüklenerek bitirdi. Sümerbank Mensucat Fabrikasında, daha sonra da EİEİ (Elektrik İşleri Etüt İdaresi) Genel Müdürlüğünde çalıştı. Mecbûrî hizmet borcunu bu şekilde ödedi. 1961 yılında Adalet Partisi’nin kurucusu ve Genel Başkan Yardımcısı olarak politikaya girdi. 12. dönem Afyonkarahisar milletvekili olarak seçildi. 13, 14. Dönem Bursa Milletvekilliği yaptı. Milletvekilliği döneminde Suat Hayri Ürgüplü Kabinesi’nde Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı (1964-1965), Süleyman Demirel Kabinesi’nde Sanayi Bakanı (1965-1969), olarak görevlerinde bulundu. 1977 yılında politikadan ayrıldı. Daha sonra Bülent Ulusu Kabinesi’nde Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı(1981-1983) yaptı. Bazı Yönetim Kurulu başkanlıklarının yanında Türkiye İş Bankası Yönetim Kurulu Başkanı olarak (1987-1990) da çalıştı. Sanayi Bakanlığı döneminde önemli yatırımlara imza atmıştır. Çimento sıkıntısının giderilmesinde, inşaat demirinin karaborsadan kurtarılmasında, şeker ithalatının önlenmesinde, otomotiv özellikle de otomobil sanayinin kurulmasında ve daha da önemlisi, Küçük Sanayi Sitelerinin ve Organize Sanayi Bölgelerinin kurulup yaygınlaştırılmasında ve daha genel bir ifade ile sanayi sektörünün kalkınma hızının yüzde 12’nin üzerine çıkmasında büyük çaba sarf etmiştir ve emeği geçmiştir. Mehmet Turgut’un makale röportajları dışında 23 kitap yayınlamıştır. Kilis 7 Aralık Üniversitesi’ne yaklaşık olarak 6 bin cilt kitap ve dergi bağışladı.
Ne zaman Türk Milleti olarak bir başarıya imza atacak olsak, iç ve dış düşmanların, bazen de içimizdeki bilgisiz cahillerin tarihi çarpıtmaları sayesinde sevincimiz kursağımızda kalıyor.
Türkiye’nin Euro 2024’te Avusturya’yı 2-1 yendiği maçta Merih Demiral gol sevincinde Bozkurt işareti yapmış ve yıldız oyuncu için UEFA tarafından soruşturma başlatılmıştı.
UEFA’nın haricinde, Almanya İçişleri Bakanı Nancy Faeser, Türkiye ve Avusturya arasındaki 2024 Avrupa Futbol Şampiyonası (EURO 2024) son 16 turu maçında Merih Demiral’ın gol sevincini hedef alarak UEFA’dan o da yaptırım istedi ve yazımın son dakikasında UEFA’dan Merih Demiral’a 2 maç ceza çıktı.
Beni üzen asıl mesele ise; içimizdeki hain ve cahillerin hangi televizyon kanalında yer buldularsa orada asıl meselenin dışına çıkarak Türklüğe ve Türk milli değerlerine saldırıyor olmaları. Her milletin bir sembolü vardır: “Alman: Kartal, ABD: Kel Kartal, Araplar: Şahin, Avustralya: Kanguru, Bizans: Çift Başlı Kartal, Çin: Ejderha, Danimarka: Yunus Balığı, Fransız: Horoz, Hindistan: İnek, İngiliz: Aslan…”Türklüğün sembolü ise Bozkurt’tur.
Türk mitolojisinde Ergenekon’dan çıkışın simgesi Bozkurt’tur. Göktürk Kağanlığı (552-744) dönemine ait bazı taş ve metal işlerinde kurt figürleri göze çarpar. Göktürklerin ve onları takip eden Uygur Kağanlığı’nın (744–840) sanat eserleri arasında, kurt başlı figüratif tasvirler, devletin gücünü ve liderliğini simgeler. 1912’de kurulan Türk Ocağı’nın arması Bozkurt’tur.
TELE1 canlı yayınında konuşan Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ, Bozkurt’u hedef alarak: Bozkurt işaretinin Türklükle alakasının olmadığını, Ergenekon’dan çıkışın esas idol’ünün Keçi olduğu saçmalığını iddia etmeğe çalıştı. Aynı zihniyete sahip Enver Aysever’in de Türk tarihine şaşı bakışta ondan aşağı kalır tarafı yoktu.
Neyse bu cahiller ve sapık görüşlerine daha fazla aldırmadan, işin esas erbapları üç değerli bilim insanı bu konu üzerinde neler diyor onlara bakalım.
Prof.Dr. İlber Ortaylı: “Türk tarihinde ‘Bozkurt’ bir semboldür, idoldür. Öyle sadece bir partinin, grubun sembolü değildir. Biz çöl takımından değiliz, steplerden gelen bir milletiz. O yüzden kurt bizim için mühim ve manalı bir semboldür. Destanları, hikâyeleri var. Tür olarak da çok dayanıklıdır. Kurt sırtını herhangi bir şekilde dayamadan, sırtını garantiye almadan öyle bir ihtiyaç duymadan savaşabilen bir hayvandır. Yaşam savaşı verme bakımından çok beceriklidir. Sürü halinde de avlanır ama tek başına da çok dirayetli ve dirençlidir. Millî Mücadele’de de sembol olarak vardır. Devlet de çok kullandı. Eserlerde vardır. Kimseyi alakadar etmez. Gamalı haç ve Naziler ile bir benzerlik kurmak saçmalıktır. Bozkurt, birinin kafasından çıkmış, sonradan üretilmiş bir sembol değildir. Bir milletin mücadele azmi ve kararlığını ifade eden tarihi bir derinliği vardır. Ecnebiler de Atatürk’e ‘Bozkurt’ diyordu. Atatürk de bozkurt sembolünü benimserdi. Paraların üzerinde kullanıldı, hatırlayın o dönemi. Başka yerlerde de semboldü. Dönemin siyasi ortamı gereği İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kalktı o semboller.”
Tarihçi Prof.Dr. Erhan Afyoncu: “Maçta bölücülüğe yönelik bir iş yapılsaydı, en başta Almanlar alkışlarlardı. Yapılan Nazi selamı değil, Bozkurt işareti. Bozkurt Türk tarihinin bir simgesidir. Türklüğü simgeler. O yüzden rahatsız olmaları normal. Türklerde ırkçılık yoktur. Milliyetçilik vardır. Almanlar, Hitler döneminde Yahudilere, Romanlara ve Rutenlere soykırım yaptılar. Bu yüzden Almanlar herkesi kendileri gibi zannediyorlar. Maçta bölücülüğe yönelik bir iş yapılsaydı, en başta Almanlar alkışlarlardı. Demokratik hareket derlerdi. Türk’ün her zaferi nedense Almanları her zaman rahatsız eder.“
Nihal Atsız: “Bozkurt millî sembolümüzdür… Bozkurt da ne oluyormuş? Nihayet bir hayvan” deyince iş değişir. O zaman dünyada hiçbir şeyin mânevî değeri kalmaz. Kutlu tanınan, sevilen, sayılan her varlığa bir kulp takılır. “Ana” nihayet çocuğu dünyaya getiren bir dişidir. “Bayrak” renkli bir bez parçasıdır. “Devlet Başkanı” herhangi bir adamdır. “Anayasa” sıralanmış maddelerden ibarettir. “Ahlâk” açıkgözlerin ahmakları yolmak için uydurduğu bir yalan, “aile” ve “disiplin” insanlara sıkıntı vermekten başka rolü olmayan lüzumsuz şeylerdir.”
“Bizim çocuk Merih Demiral bana göre tarihi bir uyanışın işaret fişeğini yaktı! Hani Allah’ın da bir hesabı vardır derler ya, tam öyle bir durum oldu… İnşallah Türkler er veya geç uyanacak!”
Yüzyıllardır Türkler üzerinde büyük bir kavga yürütülüyor. Türk’e karşı bu kavgayı yürütenler bıkmadılar usanmadılar. Türk’ün ise genelde bu kavgadan haberi yok. Bir kısım Türk ise az imkanla büyük mücadeleler vererek en azından bu kavganın devamını sağlıyor.
Turgut Özakman’ın deyiminden yola çıkarak “Çılgın Türkler” olarak adlandırabileceğimiz bu çelik çekirdek, günümüzde de kavgadan galip çıkabilmek ve tehlikeleri savuşturabilmek adına inanılmaz bir ter akıtıyor. Bu kavgada Türk tarafının en büyük handikapı; farkındasızlıktır. Türk veya kendini Türk hisseden çoğunlukta, meselenin özünü kavramak açısından, büyük sıkıntılar mevcuttur. Bunu 10 Ağustos’da yapılacak “Cumhurbaşkanlığı Seçimleri” açısından da görüyoruz. Halen Türk olmayanın karşısındaki “Türk’üm” diyenden yana, kesin ve net tavırlar alındığını göremiyoruz.
Türkiye’nin ve Türk Milleti’nin gittiği olumsuz nokta, Türk’ten gayri herkesin malumudur. Ve bu, bir günlük iş değildir. Kavganın diğer tarafının kesin hedefi; Türkleri Asya bozkırlarına döndürmek ve mümkün olduğu gün toptan yok ederek, tarihten silmektir.
Bunu da çeşitli vesilelerle yani konferans, sempozyum, televizyon programları, kitaplar, makaleler, röportajlar, sinema filmleri, belgeseller, romanlar, hikayeler ve şiirlerde ifade etmektedirler. Türk; bunları yeterince takip etmediği, tarih şuuruna sahip olmadığı ve çoğunluğun “Kızıl Elma”sının bulunmaması gibi sebeplerle fark etmemektedir.
Günümüzde yaşadıklarımızın ama tüm yaşadıklarımızın, doğal olduğunu ya da tesadüfler sonucu geliştiğini söylemek aptallık ötesi bir ahmaklık olur. Eğer cahilimiz ve alimlerimiz akıllı olsalardı Türkler bu duruma düşerlermiydi? Yirmi yıl önce kaleme aldığı “Türk Hakları” adlı kitabında Prof. Dr. Mustafa Kahramanyol “Türkiye’de Türklüğün ve Türklerin düşündürülmüş bulunduğu derece göz önüne alınacak olursa.” derken herhalde gelecek olarak gördüğü günümüze de atıfta bulunuyordu.
Eski MİT’çi, sonrasında akademisyen ve yazar olan rahmetli Mahir Kaynak, 2006 yılında Türkiye’nin konumunun ne olacağı hakkında şöyle sorular soruyor “İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra oluşan dengenin bozulduğu, yeni güç dengesinin kurulduğu günümüzde Türkiye’nin konumu ne olacaktır? Bu güne kadar 1923’deki yerini korumaya çalışan ülkemiz yeni yapı içinde aynı yerde mi kalacaktır? Sınırların yeniden çizileceği bölgemizde bizim için de bir değişiklik öngörülmekte midir? Kendisine biçilen role uygun bir ideoloji benimseyen, yeni çevresi ve tarihiyle bağlarını kesen Türkiye, eğer yeni bir rol üstlenecekse, bu role uygun bir ideoloji de benimseyecek mi?”.
Gördüğünüz gibi Türkiye’nin ve Türklerin geleceğine ilişkin sorular bunlar! Yani bizim hakkımızda verilen kararların neler olduğunu kapsıyor bu sorular… Cevaplarını Mahir Kaynak’ta biliyordur. Çünkü soruların cevaplarını içeren planlar Fuller, Abromowitz, Henze gibi adamların başında olduğu merkezlerde belirleniyor.
Anlayacağınız iktidarın uyguladığı politikalar, ekonominin (iflas etti) sübvansiyonu, Apo’nun teslimi ve astırılmaması, Türkiye’nin bölünmesi, sosyolojik ve demografik yapımızın değiştirilmesi, TSK’nın belinin kırılması, yargının siyasallaştırılması, ülkenin büyütülerek federatif bir yapıya kavuşturulması yolu ile birden fazla parçaya bölünmesi gibi saymakla bitiremeyeceğimiz pek çok husus, Türk’ün bir türlü farkına varamadığı projelerin ürünüdür.
Bugün Türk veya kendini Türk hissedenler yine bir tarafının kendileri olduğu kavgayı anlamış değiller. Üzerilerine yöneltilen kültür ve din eksenli psikolojik operasyonu savuşturup kavgayı diri bir şekilde yapamıyorlar. Adeta pelte gibiler! Bir o tarafa, bir bu tarafa şuursuzca yığılıyor ve mücadeleden kaçmak için bahaneler uyduruyorlar. Eğer böyle yaparsak bu kavgadan yenik ayrılacaklar. Ümitsiz ve karamsar değilim ama hamaset yapmaya da gerek yoktur. Artık objektif bakıp, fotoğrafı olduğu gibi çekme zamanı. Kavga ettiğimizi bilerek mecazi manada yumruğu, tokadı, tekmeyi, kafayı nereye vuracağımızı bileceğiz!
Bize kavganın farkında olan Türkler, kazanmak için yetmez. Bunun için her Türk’ü kavganın tarafı olduğu bir hale getirmeliyiz. “İşte Merih Demiral bu taraf oluşun sembolü olmuştur.”
Yunanistan gezimize dair bu üçüncü ve son yazım olacak. En son ziyaret ettiğimiz Kavala’yı ve Yunanlara dair tespitlerimi bu son bölüme bıraktım.
KAVALA: Yunanistan’ın Türkiye’ye en yakın illerinden biri olan KAVALA Osmanlı döneminde Balkanların en önemli şehirlerinden biri idi. Halen küçük ama çok güzel bir sahil şehri.
Kavala şehir girişine bir Kıbrıs haritasının yer aldığı büyükçe bir tabela konulmuş. Bu haritanın KKTC bölümü kanlı bir şekilde çizilmiş ve “Kıbrıs’ı Hatırla!” (Unutma!) ibaresi yer alıyor. 1973 Türk çıkartması sırasında Kuzey Kıbrıs’ta ölen Yunan askerlerinin büyük çoğunluğu Kavalalı imiş. Halen burada erkek nüfus yüzde 20 mertebesinde imiş. (Muhtemelen AB üyeliğinden sonra erkek işgücünün Avrupa’ya göçünün de tesiriyle böyle olmuştur sanıyorum.)
Kavala küçük bir köy iken, stratejik konumu sebebiyle, Kanuni Sultan Süleyman’ın emriyle köye uzak dağlardan su getiren kanallar yaptırılmış. Saraçhanedekilerin benzerisu kemerleriyle su getirildikten sonra şehirleşme başlamış. Mimari ve estetik açıdan çok değerli olan su kemerleri halen bütün ihtişamı ile ayakta.
1923 yılında yapılan nüfus mübadelesinde Kavala’dan 43.500 Türk ve Müslüman mübadil Türkiye’ye gönderilmiş.
Kavalalı Mehmet Ali Paşa (1769- 1849) burada doğmuş. Osmanlı İmparatorluğu’nun Mısır Valisi olan bu paşanın önce büyük hizmetleri oldu. Vahhabi ve Mora isyanlarını bastırdı. Fakat beklentileri karşılanmayınca isyan etti. Osmanlı ordusunu yenerek Mısır’dan Kütahya’ya kadar toprakları ele geçirdi. İngiltere, Fransa ve Rusya’nın araya girmesiyle geri çekildi. Mısır Kavalalı Mehmet Ali Paşa ve soyundan gelenlere bırakıldı.
“Düşmanımın düşmanı dostumdur” diye düşünen Yunanistan, Osmanlı’ya isyan edip kök söktüren, Kavalalı’nın doğduğu evi restore ettirmiş ve önüne at üstünde heykelini kondurmuş.
Kavala’nın en büyük camisi olan Pargalı İbrahim Paşa Camisi 1926’da Ortodoks Kilisesine dönüştürülmüş. Minaresini kısaltıp çan kulesine çevirmişler. Yapının dış duvarlarının bir kısmını kapatacak şekilde renkli mozaikten bir resimli tablo koymuşlar. Ve Aziz Nikolai Kilisesi adını vermişler. Osmanlı eseri Şifahaneyi de otele çevirmişler.
Eski Bakanlardan Bülent Akarcalı’ya göre, “Yunanistan 4 binin üzerinde Osmanlı eserini yok etti.”
****
Meşhur Kavala kurabiyelerini satan dükkanlarda Türkçe tabelalar da var. Kurabiyenin tarihçesi hakkında Türkçe bilgi verilmesi ve “helal sertifikalı kurabiye burada satılır” notlarının olması dikkat çekici idi.
****
Kavala’dan İpsala sınır kapısına doğru giderken yolda PORTO LAGOS denilen bir yere uğradık.Biri göl kenarında bir diğeri ise göl içinde yapılmış olan ve göl üzerine yapılmış tahta köprü üzerinden yürüyerek ulaşılan küçük kiliseleri ve çevrenin manzarası ile ilginç, uğramaya değer güzellikte bir turistik merkez.
*****************************
Yunanlar
Yunanlar ile Türklerin belli davranış biçimlerinde benzerlikler var. Bunu ister sıcakkanlı Akdenizli olmakla açıklayın, isterseniz Kaan Arslanoğlu’nun yazdığı gibi akraba olduğumuza inanın.
Kaan Arslanoğlu’na göre “Yunanca Türkçe’den türedi. Çünkü o topraklarda Helen’den önce Pelasg (Balak) vardı. Pelasglar Türkik Sakaların bir koluydu. Yunanistan’da da önce onlar vardı, aslında onlardan önce de başka Turanlılar vardı.”
“Yunanca Türkçeden türeme, çünkü önce Turan dili vardı. Aslında Helen diye de bir şey yok büyük olasılıkla, onlar da Turanlıdır bence. Helen ismi de Türkçe ‘kalık’ (halk)dan gelir (A. Atabek).”
Uzaktan akraba olmamız doğru mu bilmiyorum. Yunanlar içinde bizi sevmeyen de var, çok seven de. Bana çoğunluk ön yargısız gibi geldi. Ama Yunanistan devleti ülkede Türk eserleri ve Türkçeyi silme politikasını benimsemiş.
Yunanların da bizim gibi sıcak kanlı insanlar olduğu muhakkak. Fakat sanki bize nazaran çalışmayı daha az seven bir topluluk.
Yunanlar, bizden farklı olarak, öğle saatlerinde işi gücü bırakıp siesta tatili yapan, çok kazanmak ve biriktirmek kaygısı olmayan insanlar. Kazandığı gelirini ayın ilk on gününde “vur patlasın çal oynasın” tarzı eğlencelerde tüketen, evlerinde pek yemek yapılmayan bir toplum.
Yunanistan AB üyesi ve para birimi Euro. Normalde eskiden Avrupa’da Euro bazında gördüğümüz her şeyin fiyatı bize çok yüksek gelirdi. Fakat son zamanlarda yeme içme ve giyim kuşam konusunda Türkiye’deki fiyatlar Euro bazında Yunanistan’dan daha yüksek veya yakın seviyede. Yani Türkiye’de restoran ve kafelerdeki fiyatlar Euro bazında Yunanistan’dan aşağıda değil, hatta çoğu yerde fazla bile. Üstelik Yunanistan’da porsiyonlar bol kepçe, bizdekinin iki katına yakın.
Yunanistan’da turist olarak kazıklanmayacağınıza dair güven içinde oluyorsunuz. Çünkü denetim mekanizmaları çalışıyor. Benzer kalitedeki ürünlerin fiyatları hemen hemen her yerde aynı.
Atina’daki düzensizlik ile İstanbul’un belli bölgeleri çok benziyor. Sahil kentlerinde genellikle balkonlu evler tercih edilmiş. Komşuların evinden kolayca geçilebilecek tarzda yapılmış evlerde bile pencerelerde demir parmaklıklar ve benzeri güvenlik tedbirleri alınmamış. Son zamanlarda aldığıgöçler (sığınmacılar) sebebiyle önceden güvenli olan şehirlerde hırsızlık vakaları artmaya başlamış.
Avrupa’nın en düşük doğum oranına sahip ülkelerinden biri olan Yunanistan’da doğum oranları 2011 ile 2021 yılları arasında yüzde 30 düşmüş.
AB üyesi olduktan sonra yüz binlerce genç Yunanistan’ı terk etmiş. Kalanların da birçoğu 30’lu yaşlarında aileleriyle yaşıyormuş.
Yunanistan ortak tarihimiz sebebiyle, güzellikleriyle ve hizmet sektörü ile gezmeye değer bir ülke. Keşke daha önce gezebilmiş olsaydım.
NOT: Gezimiz Joly Tur- Mayak Tur işbirliği ile düzenlenmişti. Rehberimiz Ceren Gülpınar Arslan’ın özverili, candan yaklaşımı ve katılımcıların çok olgun insanlar olması yüzünden sorunsuz, güzel ve verimli bir seyahat oldu. Hepsine teşekkür ediyorum.
Mehmed Âkif’in, 8 Mart 1912 tarihli Sebîlürreşad’da yayınladığı “Edebiyat” başlıklı yazısından:
Edebiyat Bizim İçin Gıdadır
Şiir için, edebiyat için “süs”, “çerez” diyenler var. Karnı tok, sırtı pek milletlere göre bu söz belki doğrudur. Lâkin bizim gibi aç, çıplak milletlere süsten, çerezden evvel giyecek, yiyecek lâzım. Onun için ne kadar süslü, ne kadar tatlı olursa olsun, libas (giysi) hizmetini, gıda vazifesini görmeyen edebiyat bize hiç söylemez…Bir de biz, edebiyatın vatanı olduğuna iman edenlerdeniz. O sebepten hiçbir milletin edebiyatını memleketimize mâl etmek istemeyiz…
Edepsizlik Başlayınca, Edebiyat Biter
Sebîlürreşâd’(yayının)da görülecek eserler kaba olacak, saba olacak; lâkin yerli malı olacak; hiçbir tarafında başka memleket mahsûlü olduğunu gösterir damgası bulunmayacak. Bir de, az çok bir fayda temin edecek. Şâyet ahlâkî, içtimaî (sosyal) hiçbir fayda temin etmezse, zararı bâri olmayacaktır ki, bir nazara göre bu da fayda demektir.
Yazılarımız en namuslu aileler arasında okunabilmek üzere yazılıyor. Zâten bizim ictihâdımıza (görüşümüze) göre edepsizlik başladığı noktada edebiyat biter.
Milleti Değil, Kusurlarımızı Tenkid
Elverişli bulduğumuz her mevzuu (konuyu) yazacağız. Hele içtimâî (sosyal) dertlerimizi dökmekten, yaralarımızı açıp göstermekten, hiç çekinmeyeceğiz. Bundan maksadımız birtakım zavallıların zannettiği, yâhud zannettirdiği gibi milleti, ele, düşmana karşı maskara etmek değildir. Merâmımız kendimizi değil maskaralıklarımızı maskara etmektir. Tâ ki ülfet (alışkanlık) neticesi olarak, her gün yapmaktan hiç sıkılmadığımız, hiç eza duymadığımız bir sürü fenalıkları yavaş yavaş bırakalım da, elbirliğiyle insanlığa doğru bir adım atalım.
Halk İçin Yazacağız
Görülüyor ki, biz edebiyattan pek çok şeyler bekliyoruz. Evet memleketin aklı başında olan evlâdı; bize yan bakmaz da yardım edecek olursa, neden Osmanlıların (bugün Türk Milleti’nin) millî, hakikî, insanî bir edebiyatı vücuda gelmesin?
Yazılarımızın gerek mevzuu (konusu)nda, gerek üslûbunda her şeyden evvel bütün Osmanlıları (bugün Türk Milleti’ni) düşüneceğiz; yani mümkün olduğu kadar halka söyleyecek eserler meydana getireceğiz. Yoksa havas (kendilerini halktan ayrı sayanlar) için yazı yazmaya yeltenecek derecede sersem değiliz. Zaten altı yüz bu kadar seneden beri, yalnız havassı (aydınları) düşüne düşüne avâm (halk) olmuş gitmişiz!
DİL NASIL OLMALI?
Sâde yazmak bizim için asıldır. Ne zaman bu asıldan ayrı düşmüşsek, mutlaka muztar kalmışız (zorlanmışız)dır. Yalnız sâdelikte “cennet”i beğenmeyip “uçmak”, “cehennem”i bırakıp “tamu” diyecek kadar ileri gidecek değiliz…
“20 Temmuz 1974 günü Kıbrıs Türklerini yok edilmekten kurtaran ,Kıbrıs Türklerini esaretten özgürlüğe, koloni idaresinden bağımsız devlete ulaştıran dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’e, Necmettin Erbakan’a, Genel Kurmay Başkanı Org. Semih Sancar’a, Türk Kara Kuvvetlerimize, Türk Deniz Kuvvetlerimize, Türk Hava Kuvvetlerimize, Kıbrıs Türk Mukavemet Teşkilatına , şehitlerimize, gazilerimize bu yönde tüm imkanlarını kullanarak harekata katkıda bulunan Türk Milletine saygımız asla ödenmeyecek şükran borcumuz vardır.” diye bana bir mesaj göndermiş Celal Öcal… Evet doğrudur yukarıda adı geçen herkese borcumuz vardır!
Şimdi bu 50.yılı taçlandırma, hatırlama ve kutlama zamanıdır. Bunlar yalnızca Kuzey Kıbrıs Cumhuriyeti’nde değil başta Türkiye olmak üzere dünyanın dört bir köşesinde hayata geçirilmelidir.
Bu sebeple ortaya çıkan ortak düşünce ile Ankara’da Doç. Dr. Mehmet Balyemez başkanlığında içinde Muh. Gazi E. Tüm. Cemal Ergun Eruç’un bulunduğu bir heyet çalışmalarını sürdürmektedir.
Celal Öcal bu kutlamalara İzmir’in de katkıda bulunarak dahil olması gerektiğini söylüyor… Sadece İzmir mi? Dünyada ki bütün Türkler Türk Ordusunun Kıbrıs’a barış getirmek için ayak basışının 50.yılında ayağa kalkmalı ve kutlamalar yapmalıdır. Kıbrıs şehitlerimizin aziz ruhları ancak böyle şad olur!
Bu sebeple tüm Türkiye’de ve yaşadığımız şehir İzmir’de Kıbrıs Barış Harekatının 50. yıldönümünün törenlerle ve toplantılarla en güzel, en zengin, en geniş şekilde anılması arzumuzdur.
Türk Milletine KKTC’yi bir devlet olarak armağan eden ve her geçen gün sayıları azalan gazilerimizle, şehit ailelerimizle bu kutlamaların gerçekleşmesi ve ayrıca bu toplantılara destek olacak kişi ve kuruluşlar, siyasi partiler, STK’lar, vakıflar, sendikalar için de büyük bir şeref olacak ve tarihe geçecektir.
20 Temmuz 2024 günü Saat:10.00 da İzmir’de KKTC Konsolosluğu’nun Cumhuriyet Meydanı’nda Atatürk anıtına çelenk koymasının ardından, İzmir’in en güzel bir salonunda Türk Milletinin Muharip Gazileriyle buluşmasının sağlandığı bir toplantı düşünülmelidir. Zira gazilerimiz savaşın unutulmaz canlı tanıklarıdır.
Bülent Ecevit’in ve Necmettin Erbakan’ın halefi siyasi partiler, CHP’li Belediyeler, İzmir’in Sayın Valisi birlikte “ŞAN ve ŞEREFLE KIBRIS BARIŞ HAREKATI’NI TÜRKİYE’YE ARMAĞAN EDENLERE SAYGI” toplantısı düzenlemelidir. Bu Türkiye’nin tüm illeri ve ilçelerinde benzer şekillerde gerçekleştirilmelidir.
İzmir’de muhtemelen Magosa Müdafi Muh. Gazi. E. Alb. Oğuz Kalelioğlu, Muh. Gazi. Şükrü Karaca’nın konuşma yapacağı tarihi toplantı en güzel bir şekilde yapılmalıdır.
Devletimiz ve Türk Silahlı Kuvvetleri bu konuda inisiyatif almalı ve dediğimiz gibi Kıbrıs Barış Harekatı’nın 50.yılı dünyanın ve Türkiye’nin dört bir köşesinde taçlanmalı, anılmalı ve hatırlanmalıdır.
Seksenlik delikanlı Celal Öcal yine zor bir işe soyunmuş ve öncülük ediyor. Ancak bu Türk olmanın bir gereğidir. Haydi gençler her zaman olduğu gibi haykıralım “Kıbrıs Türk’tür Türk Kalacaktır”…
Şehitlerimizin ve gazilerimizin Kıbrıs’ta niçin kan döktüğünü unutturmayalım ve bunu 50.yıl vesilesiyle genç nesillere aktaralım…
Zira devletimiz büyük bir devlet, milletimiz (Türk) ise büyük bir millettir!