7.7 C
Kocaeli
Cumartesi, Mayıs 2, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 166

Efkâr Müsebbibine Beddua

Bir şey yapmaya korkarım senin yanında,

Şikâyet edecekmişsin gibi gelir bana anında.

Hâlbuki o şikâyetin müsebbibi hareketim,

Vesile oldu konuşmana ki hâlâ hayretim.

Hayretim şudur ki konuşmandır asıl.

Konuşuyorsun benimle velakin nasıl?

Harekâtlarım sebepse konuşmana,

Her an edeyim, yeter ki konuş bana.

Otururum yanı başında ki gayet ırak,

Saatlerce otururum ki gayet sıcak.

Vardır belki aramızda iki metre,

Efkârımda vardır bin, bir bin de sen ekle.

Ekle ki bu gönül sana bir daha yansın!

Ekle ki bu eller sana bir daha yazsın!

Yazdıkça artar alevi, durmaz bu çıra,

Başka efkâra geçeyim, hayır! Gelmez sıra.

Efkârın od sebebi bu elimdeki dallar,

Hay Allah’ım! Kurusun bu parmaklar!

Tarihi Yeniden Yorumlamak – Süleyman Pekin

(Kitap Tanıtım)

Daralan zamanlarımıza kılavuzluk eden kurdolojik liderlerimizin sonuncusunu ve yaptıklarını anlamaya çapımız yetmiyor. Zaten öyle bir hesabımız da yok. Düştüğümüz kuyudan bizi çıkarmaya çalışanları, ayaklarından asılıp aşağıya çekmeğe çalışmak neredeyse milli hasletimiz olmakta.” Önsözden

Arka Kapak

Whatsapp Üzerinden Vatan Savunması!

Türkiye oldum olası zor ve sıkıntılı günler geçirir.

Devamlı beka sorunu yaşar!

Ekonomisi hep bozuktur, halkın geneli yoksulluk içinde yaşamını geçirir ve bunu neredeyse bir kader olarak görür…

Eğitim çok kötüdür. Bilimi çoğunlukla ya ıskalar ya da geriden takip ederiz…

Tarih, felsefe, mantık, ahlâk, sosyoloji, toplum psikolojisi gündemimize hiç girmez!

Ülke yönetimini yüzyıllardır etnik özürlülere terk etmiş durumdayızdır!

Siyaset dünyanın en zor zanaati olduğu için yanından bile geçmeyiz! Çünkü böyle bir zanaat ömrü ve serveti vakfetmeyi gerektirir. Hem gayrı Türkler öylesine köşe başlarını tutmuştur ki, siyaset yapmaya özenen Türkleri doğduklarına pişman ederler! Onun için Türkler böyle bir işi yapmaya kolay kolay yeltenemez…

Hal böyleyken, gidişattan rahatsız olan biz Türkler, kolaycılığı sevdiğimizden ya da kolaycılığa alışık olduğumuzdan değişik denemeler yaparak memleketin ağır sorunlarına çözümler bulmaya çalışırız…

Bunlardan biri de son yıllarda sosyal medya yâni facebook, twitter, instagram, whatsapp gibi mecralar yoluyla vatan savunması yapmaya çalışıyor olmamızdır.

Sosyal medya eliyle vatan kurtarmak çok kolaydır. Emek ve para harcamanız minimal düzeydedir. Onun için biz Türkler bu yolu fazlasıyla tercih etmiş durumdayız!

Birbirimize bıkmadan ve yorulmadan vatanı nasıl kurtaracağımızı, hainleri nasıl temizleyeceğimizi, yoksulluğun önüne nasıl geçeceğimizi anlatıp duruyoruz! Tabiî bu arada memleketin yönetimini her zaman olduğu gibi bizden olmayan birilerine bırakıyoruz. Çünkü eylemli olarak siyaset yapmıyoruz!

Türkler whatsapp ve diğer sosyal medya argümanları üzerinden sorunlarını çözemez!

Konfor alanlarınızı ve sıcak yataklarınızı terk etmeden başaramazsınız!

Yapacak olduğunuz en kolay iş sosyal medyada klavye başında sorunları çözmekten ibaret olursa bugünkü gibi ağır sorunlar altında debelenip dururuz…

Bu nedenle kimse kendini ve bizleri kandırmasın…

Türkler mutlaka yerli, millî, bağımsız ve bağlantısız bir siyasi yapı kurmalı, istişareye dayalı bir anlayışla ülkenin sevk ve idaresini ele almalıdır.

Bunu yapacak kadrolar vardır. Ama bu kadrolar ömürlerini ve servetlerini bu yola vakfetmelidir.

Bu yolda sabırla, tavizsiz ve disiplinle yorulmadan çalışılmalıdır.

Onun için klavye başında “whatsapp milliyetçiliği” ya da facebook, twitter, instagram milliyetçilikleri yapılarak bir yere varılamaz!

Maalesef durumumuz bu!

Bahaneniz para yokluğu ise dönün Mustafa Kemal Atatürk’ün üç kuruşla yaptığı İstiklâl Harbi’ne ve kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’ne bir bakın!

Hele doğru bir şekilde yola çıkında kervanın düzüldüğünü göreceksiniz! Bilin ki, Türk Milleti doğruları yalnız bırakmaz!

Ama nerede bu işi yapacak olanlar?

Ben ve O

     Ben kâinatta, kâinat bende ise,

     Peki ama nerede ben ve evren?

     Ne desen de, kaldım meçhuller içinde!

     Kuş gibi konuyorum daldan dala.

     Bir cevap bulamadım hâlâ!

     Meçhuller arasında, oldum meçhul!

     Oldum dostlar, başı dönen bir kul!

     Arıyorum kendimi, binbir mekânda

     Kandayım dostlar, söyleyin kanda?

     Benliğim, gönlüm, gözüm hovarda!

     Yürüyorum, meçhul bilmecenin yolunda.

     Bilmiyorum neresindeyim bilmecenin?

     Yolu yok mudur dostlar, adımı silmenin?

     Aslında, varlıkda bir nokta bile, ne büyük şeref!

     Olmuşsun her şeye, herkese; muhteşem bir hedef.

     İnsanım ama, farkında mıyım acaba?

     Taşıyorum üstümde, İlahî bir aba.

     Kâinat, her şeyiyle emrime verilmiş serâpâ.

     Yetişin dostlar, olamıyorum aklıma mukayyet!

     Her şey olmuşsa da, emrime âmâde gayet.

     Yetiş imdadıma ey İlahî inayet!

     Bırakma beni bana emanet!

     Çekemem bu yükü lâyıkıyla, lütfet!

     Sen uzatmadıkça inayet elini,

     Âciz kulun nasıl dik tutar belini?

     Ancak Sen tutarsan elimi;

     Bahtiyarlar bahtiyarı sayarım kendimi.

     Aman beni bırakma kendi başıma,

     Yoksa zehir katmış olurum aşıma!

     Zaten var olduğun için, varım Ya Rab!

     Yoksa olurum bir avuç türap!

     Yetiş imdadıma, aç; akıl ve basiret gözümü!

     Biliyorum dünyalar kadar çok günahımı.

     Ama başka biri yok ki, duysun âhımı.

     Elbette ben değilsem de Sen!

     Ey Ulu Allahım! Sendenim Ben.

     Aman bırakma beni, dünyada yalnız bîkes!

     Senden başka kim verebilir, hayatî bir nefes?

     Artık gam çekmem, çünkü Allahım var benim.

     O’nun var etmesiyle, hayat buluyor tenim.

     Değil mi ki O var, ne gam be dostlar!

     Ardımdan yakılmasın, boş yere ağıtlar.

     Değil mi ki O var; yokluğa her yer dar!

     Dediğimi dedim, benden bu kadar.

     Beni de, kendi gibi kıldı Ebedî Kader!

     Öyle ise, Allah’dan gâfil olarak gitme!

     Meçhul ufuklarda kaybolup yitme!

     Allah var bes, gerisi boş bir heves.

Sivil Anayasa Tuzağı

Önümüzdeki dönemin en önemli gündem maddesi, askeri darbelerden sonra hazırlanan 1982 Anayasası’nı değiştirip bir Sivil Anayasa yapmaktır. Bu konuyu masumane bir ifade ile Türkiye’nin gündeme taşıyanların asıl niyetlerini ortaya koyan ifade, bu Anayasa hazırlanırken, 1921 Anayasası’nın esas alınması ifadesidir. Sivil Anayasa, ülkemize hazırlanmış beynelmilel bir tuzaktır.

Türkiye Cumhuriyeti devleti 29 Ekim 1923’te kurulmuştur. Bu yeni Türk devletinin ilk Anayasası da 1924 Anayasası’dır. Osmanlı saltanat ve hilafetinin devam ettiği, işgal altındaki ülkenin iç karışıklıklarla kaos ortamında o günün şartlarına göre geçici olarak hazırlanan 1921 Anayasası’nı örnek alarak sivil bir Anayasa yapalım diyen zihniyet, ülke yararını düşünen iyi niyetli bir zihniyet değildir. Bu zihniyet Türkiye Cumhuriyeti’ni, Türklüğü, üniter yapıyı ve laikliği dışlayan bir zihniyettir. Bu zihniyet, Türkiye Cumhuriyeti’ni çok uluslu,  çok kültürlü,  çok eğitimli, çok hukuklu, federatif bir devlet haline getirmek isteyen bir zihniyettir. Bu zihniyet, süper gücün hazırladığı BOP projesinin yerli işbirlikçilerine ihale ettiği bir final görevidir.  Sınırlardaki mayınlar bunun için temizlendi. 10 milyonu aşkın yabancının ülkemize girmesine bunun için göz yumuldu.  Yapılmak istenen Anayasa ile bu karmaşık duruma yasal bir çerçeve kazandırılmak isteniyor.

Süper gücün Türkiye’ye giydirmek istediği bu deli gömleğini yırtıp atmak, vatanını, milletini ve devletini seven herkesin görevidir.

Bu konu ülkenin beka meselesidir. Türk milleti asla bu tuzağa düşmemelidir. Türk milliyetçileri bu girişime asla izin vermeyecektir.

Tanrı Türk’ü korusun ve yüceltsin.

Teftiş Yalnızlığı

Teftiş Kurulu Başkanlığından emekli olan Fazlı Köksal, 13,5 X 21 santim ölçülerinde 476 sayfalık Teftiş Yalnızlığı isimli eserinin birinci cildinde; İktisâdî ve Ticârî İlimler Akademisi’den mezun olduktan sonraki çalışma hayatının başlangıcından Yenişehir Türk Telekom Müdürlüğünün teftişine kadar olan dönemine âit hâtıralarını anlatıyor.

Kitabın arka kapak yazısından:

PTT, Türk Telekom ve Orman Genel Müdürlüğü Teftiş Kurullarında ‘müfettiş yardımcısı’ ‘müfettiş’ ve ‘başmüfettiş’ olarak 36 yıl görev yapan, 81 vilâyetin 80’ine giden, bir dönem de kamuda görev yapan denetim elemanlarının çatı kuruluşu olan DENETDE Genel Başkanlığını yürüten Fazlı Koksal, hâtıralarını ‘Teftiş Yalnızlığı’ adıyla kaleme aldı. Bu kitap; ‘Teftiş Yalnızlığı’nın 1982-1999 yıllarını kapsayan birinci cildi.

Hâtıraları okurken: Zaman içinde kamudaki yolsuzluk algısının, iş ahlâkının, yönetim anlayışının ve kurumlarla alâkalı bağlılığın nasıl değişime uğradığını göreceksiniz. Yolsuzluklara, adam sendeciliğe, boş vermişliğe, şâhsî çıkarını kamu çıkarının önüne koyanlara şâhitlik edeceğiniz gibi; dürüst, Yunus’un odunları kadar dosdoğru, kamu çıkarını kendi çıkarının önüne koyan fedakâr, vefakâr, cefakâr insanları da tanıyacaksınız… Bâzen gülecek, bâzen ağlamaklı olacaksınız. Bâzen şaşıracaksınız, bâzen okuduklarınıza inanamayacaksınız… Yer yer ‘bu meslek çekilir mi?’ diye düşüneceksiniz ama ‘ne güzel bir meslekmiş’ diye düşündüğünüz anlar da olacak…

Yazar yalnızca hâtıralarını aktarmakla kalmıyor. Birilerine iğne batırırken; meslektaşlarına ve de kendisine çuvaldızı batırmaktan çekinmiyor. Yolsuzlukların, hatâların, aksaklıkların sebepleri üzerinde de duruyor. Çarpık yönetim anlayışını eleştirdiği gibi, denetim sisteminin yanlışlarını, aksaklıkları da cesâretle dile getiriyor. Tâbir câizse arı kovanına çomak sokuyor.

Ön söz başlıklı bölümden, arka kapak yazısını tamamlayan satırlar:

Müfettiş yalnız adamdır. Teftişlerde, özellikle soruşturmalarda tesir altında kalmamak, tesir altında kaldığı/kalabileceği izlenimi vermemek için mesleğini seven bir müfettiş yalnızlığı bir hayat tarzı olarak kabul etmek mecbûriyetindedir. Yalnızlık, hayatın en gerçek, en acı, bâzen de güzel duygusudur. Yalnızlık; bâzen mutluluğun, bâzen de hüzünlü hayatın zirvesidir, bâzen kendini anlamak, bâzen kendinden kaçıştır, bâzen üretmenin, bâzen kısırlığın zirvesidir. İster Hilton’da ister Bit Palas’ta olsun, uzun süre kalınca her şey benzeşir ve yalnızlık sizi sarar sarmalar. Ve yalnızlığı/yalnızlığınızı önce kabullenmeye sevmeye başlarsınız. Bu sebeple kitabıma ‘Teftiş Yalnızlığı’ ismini vermenin uygun olacağını düşündüm.

Hâriçten gazel’ sayılmayacaksa burada düşüncelerimi yazmak ihtiyacındayım: Yalnızlığın hüznü, zayıf karakterli insanları daha da zayıflatır. Yalnızlığını gidermek için sigara ile arkadaş olan, sigara içiyorsa, akşamları efkâr dağıtmak için kadehleri parlatan müfettişlere de rastlanmaktadır.  Yalnızlık, sağlam karakterli müfettişlerin bâzılarını filozof, kimilerini şâir, birkaçını da müellif, mütefekkir ve muharrir yapar. Onlar, iğvaya mukavimdirler. Çalışkanlığı ve dürüstlüğü; iftihar vesilesi olarak değil, mecburiyeti olarak düşünürler. Devletimiz onların omuzlarında yükselecek, ellerinde güçlenecek; milletimiz refaha ve huzura kavuşacaktır. Aksi takdirde Türkiye gemisi daha sittin sene ‘gelişmekte olan ülkeler’ limanında demirli kalacak, asla gelişmiş ülkeler limanına giremeyecektir.

Fazlı Köksal ile tesadüflerle ve gıyaben tanışabildim. Görüşmediğimiz gibi duyuşamadık da… Yine tesadüflerle öğrenilen, üç-beş kişi ile sınırlı kalan müşterek dostlarımız var. Bütün kitaplarını okudum. Bir tânesi hâriç hepsi mükemmeldi.

Sayın Köksal’ın iyi bir âile ortamında yetiştiği yazılarından ve hâtıralarından belli oluyor. Tahminim ve temennim odur ki, kendisi de iyi bir âile reisidir. Şüphe edilmez ki kendisi gibi evlâtlar yetiştirir. İyi yetişmiş insanların her biri, kendileri gibi on kişi yetiştirmelidir. Bu vazife Farz-ı ayn kabilinden mükellefiyetimizdir: Her birimiz öğretmen, eğitici ve mürebbi olmalıyız.  Bu böylece ve iyice biline…

Çok eski bir atasözümüzdür: Bilenler öğretmeli, bilmeyenler öğrenmeli…

Sayın Köksal’ın eserine dönersek efendim…

Fazlı Köksal 1982 yılında imtihanı kazanır ve Müfettiş Yardımcısı olarak göreve başlamak üzere Ankara’da PTT Genel Müdürlüğüne gider. Burada Teftiş Kurulu Başkan Yardımcısı’ndan iyi bir müfettişte bulunması gereken vasıfları öğrenir. Bu satırlar aynı zamanda müfettiş olacaklara verilmiş ön eğitimdir: ‘Müfettiş tarafsız ve objektif olur. Soruşturulan kişinin siyâsî görüşü, etnik yapısı ve mezhebi müfettişi ilgilendirmez. Müfettiş hukuk ve mevzuat çerçevesinde konuları değerlendirir. Etki altında kalmaz. Görevler gizlidir. Görev yerine gidene kadar kimseye haber vermez. Devlet malını özel işlerinde kullanmaz. Davranışları, dürüstlüğü tutum ve davranışları ile örnek olur. Kurumun kör kuruşunun hesabını sorar. Personelle mesâfelidir ama tepeden bakmaz. Personeli dinler konuşur ama yüz göz olmaz. Kadın personele sarkmaz. Mesâiye devama özen gösterir. Ama mesâiye bağlı kalmadan gerekirse gece yarılarına kadar çalışır. Müfettiş yalnız adamdır. Personelle özel ilişki kurmaz. Eğilip bükülmez. Siyâsetçilerden uzak durur. Şahsî beklentisi olmaz. Müfettiş Türkçeye hâkimdir. Türkçeye hâkimiyetini güçlendirmek için çok okur. Yürüttüğü soruşturmalarda taraflardan birisiyle, bir yakınlığı, ilişkisi varsa görevden çekilir. Özetle müfettişlik zor meslektir. Dürüst adamın, vatansever adamın mesleğidir. Çoğu zaman özel hayatı bile yoktur. Gün gelir işi için âilesini bile ihmal eder.’ (s: 46, 47)

***

Briç oynarken mors alfâbesinden faydalanarak rakiplerini hezimete uğratanların memnuniyeti, mors alfâbesini dâha iyi bilenlerin karşında, ağır bir mahcubiyete dönüşür. (s: 61, 62)

***

Kitap bir müfettişin hâtıraları olmakla birlikte yer yer Türkçe Dil Bilgisi bahislerini de ihtiva ediyor. Ayrıca bir dönemin siyâsî, askerî ve idârî hususiyetlerinin özeti veriliyor. Teftişler sayfalarca devam ederken Anadolu; şehir şehir sayfalardadır: Van, Gerciş, Bitlis, Ahlat, Âdilcevaz, Malatya ve ilçeleri… Her satırda, her sayfada ayrı bir renk, farklı bir hava… Okuyucu adını duyduğu fakat bilmediği şehirler hakkında bilgi ediniyor. Bâzı sayfalar (tâbir yerinde ise) şehir biyografisidir.

Her bölümde ayrı bir şâirin şiirlerinden dörtlükler, uzun otobüs yolculuklarında çay-kahve molası gibi…

Yer yer heyecanlı sahneler var: Mâcerâ, Fazlı Köksal’ın; içinde cüzdanının, müfettiş çek karnesinin, kredi cüzdanı (kendisinin tâbiri ile ve tabîi ki sigara paketi) bulunan çantası kayıptır. Neyse ki çantanın bulunduğu yer tespit edilir ve ertesi gün sâhibine ulaştırılacağı müjdesi verilir… se de sinir sistemi yıpranmıştır. Sistem intikamını kâbus hediye etmekle alır:  Kendisinden dinleyelim:

Gece yarısı yıllarca kâbusum olacak rüyânın sonunda fırlayarak uyandım. Terden pijamam yamyaş olmuştu. Rüyâmda Arguvan PTT Merkezi’nde sayıma başlıyorum. ‘Sayım var’ deyince veznedarın beti benzi atıyor. Tuvalete gitmek için izin istiyor ve bir türlü dönmüyor. Müstahdeme, dağıtıcılara veznedarı bulmaları talimatı veriyorum. Biraz sonra dağıtıcılardan birisi ‘Veznedar bodrumda, kendini asmış’ diyor heyecanla… Müdür ile birlikte koşarak bodrum kata iniyoruz. Arkamızdan da bütün memurlar… Gördüğümüz manzara korkunç: veznedar atık su borusuna bağladığı urganla kendini asmış. İntihar ederken kullandığı sandalyeyi tekmelemiş olmalı ki sandalye yerde devrilmiş olarak duruyor. Manzarayı seyreden memurların hepsi bana suçlayıcı bakışlarla bakıyorlar… Birisi elini kaldırsa beni linç edecekler. Memurlardan birisi ‘Hep senin yüzünden’ diye bağırınca uyandım… Rüyâyı çantanın kaybolmasına bağlasam da rüyânın etkisinden hiç kurtulamadım. Kurtulmak istesem de ‘Bugün de kurtuldun, dikkat et!’ uyarısı yapar gibi her sayım sonrasında yıllarca bu rüyâyı görmeye devam ettim. Bu rüyâyı, 1980’lerin son yıllarında bir üstadım aynen yaşadı. Sayım sırasında tuvalete gitmek için izin isteyen veznedar, PTT Merkezinin bodrumunda intihar etti. Ve o târihten sonra bu rüyâyı hiç görmedim. Sâdece o rüyâyı değil hiçbir rüyâ görmedim. Herkes, ‘Görüyor fakat hatırlamıyorsundur’ diyor. Bilemem…

Kâbuslu bölümden sonra iç açıcı bir başlık: Arguvan Türküleri

Pazar günü yine yürüyüşe çıktım, çok yanık sesli bir delikanlı türkü okuyordu:

Kapının önünde önlük dikiyi

Yürüdükçe ince beli büküyü  

Dedim güzel sen kimlerin yârisin

Söylemeden dolu gibi döküyü

Sokağın ortasında dikilmeyi hiç sevmem. Biraz da utanırım… Ama türkü o kadar güzeldi ki, türkü bitene kadar yolun ortasında dikildim kaldım…

Saçların yüzüne örülmüş perde

Seni kim uğrattı bu zâlim derde

Sordum ki güzele sevdiğin nerde

 Ah ettikçe ciğerimi söküyü

Havayı kapladı bir kara bulut  

 Verdiğim gülleri koynunda kurut  

Vefasız güzelden sana yar olmaz

Hayırsız biriymiş de onu unut

Sonradan öğrendim ki bir Arguvan türküsüymüş… Ve Arguvan halk müziği repertuvarına en fazla türkü hediye etmiş ilçelerden biriymiş…

Pazartesi günü müdür iznini keserek göreve başladı. İznini kullanamamış olduğu için kızgın olduğu her hâlinden belli oluyordu. Müdür biraz dağınık birisiydi. Biraz da Arguvan’dan bıkmış usanmış… Sanki ‘Müfettiş bir rapor yapsın da beni buradan alsınlar ve ben de buradan kurtulayım.’ havasında.

İstediğim belgeleri zamanında getirememesi, yanlış belgeler getirnesi gibi hareketleri teftişin 2-3 gün uzamasına sebep olmuştu. Arguvan PTT Müdürü aylık mizanları gecikme ile hazırlamayı ve dolayısıyla geç göndermeyi usul hâline getirmişti. Onun için teftiş raporu üzerinden Müdürün savunmasını istedim ve uyarma değil, kınama da değil, ‘Ücret Kesimi’ ile cezâlandırılmasını önerdim. Altı yedi yıl sonra uyarma cezâsı bile önermeyeceğim bir hatâlı işlem için ‘ücret kesimi’ ağır bir cezâydı. İşin alâka çeken tarafı, önerdiğim cezâyı Genel Müdürlük de uygun görecekti. 

Ve bir şikâyet: ‘Müfettişin parası pul, karısı dul…’ Ve devâmı: ‘Bu dünyâda helâlinden para kazanılmaz.’

Şikâyetler mihneti, şükürler nimeti artırır’ deyip bu bahsi kapatalım.  

***

Fakat işlerin aksadığı ortamlarda şikâyetlerin sonsuzluğu tabîi karşılanmalıdır. 224-226 sayfaların özeti aşağıdadır: (İsimler, tarafımdan rumuz ile belirtilmiştir. O.Ç.)

Başmüdür, Bay X, Fazlı Köksal’ı Başmüdür Yardımcısı olarak tâyin etmek istemektedir. Usulen genel müdür Bay Y’nin görüşünü almak ister. Bay Y ise, ‘elini sıkmadığım bir şahsın tâyinini imzalamam’ diyerek F. Köksal ile başbaşa görüşme şartını ileri sürüyor. Görüşme sırasında genel müdür Bay Y, şartını açıklıyor: ‘Bölgeye bağlı milletvekillerinden 7 veya 8’i beni aramalı. Bunlardan biri de mutlaka Sayın A.P. olmalı.’ Genel müdür böylece siyâsîlerle diyalog kurmak istemektedir: Geleceğine yatırım…

Neticenin ne olduğu önemli değil.  Önemli olan, devletin önemli bir kuruluşunda en üst seviyeye yükselebilmiş bir bürokratın, kirli hesaplarıdır.

Sayın Köksal’ın kitabında adı geçen Milletvekili A. P. Anavatan Partisi’nde Mustafa Taşar ve Halil Şıvgın gibi ülkücü kökenli, genç, sevilen ve sözü geçen, itibarlı bir milletvekili idi. Vekil olmadan önce milliyetçi çevrelerde Ankara Türk Ocağı’nda karşılaşır, sohbet ederdik.  Milletvekili olduktan sonra da dostluğumuz, 1994 yılında silahlı saldırıda şehit edilmesine kadar devam etti. Dürüst, mert ve iğvaya mukavim güçlü bir şahsiyetti.

Bay Y, PTT Genel Müdürü iken; iktidar değişikliği ve Süleyman Demirel Başbakan oldu, Ulaştırma Bakanı değişti. Bay Y, yeni bakan tarafından görevden alınmaması için; İstanbul Teknik Üniversitesi talebeliği döneminden tanıştığı ağabeyim Hulûsi Çetinoğlu’nu aradı. Ağabeyim; ‘Yeni Ulaştırma Bakanı, kardeşim Oğuz’un 25 yıllık dostudur. Kendisiyle görüş, sana yardımcı olur’ diyor. Aradı, isteğini söyledi. Bakan arkadaşıma, talebi ilettim. Aynen şunu söyledi: ‘Oğuz, Başbakanımdan ve bakan arkadaşlarımdan, belli bir ismin tâyin talebi gelmezse, kendisini görevden almam.’ Bir müddet sonra gazetelerden okuduğuma göre görevden alındı ve cumhurbaşkanı Turgut Özal tarafından Radyo Televizyon üst Kurulu (RTÜK) üyeliğine tâyin edildi. Turgut Özal’ın vefatından sonra o görevinden de alındı, ismi de anılmaz oldu.

Bu hâdise ve benzerleri Türkiye’nin gelişmiş ülkeler sıfatını elde edememiş olmasının başlıca sebeplerinden biri ve belki de en önemlisidir.

Gelişmiş ülkelerin bâzılarında siyâset (ancak ve en fazlasından) çok şeydir. Türkiye’de ise her şeydir. Geniş kapsamlı düşünüldüğünde Fazlı Köksal’ın Teftiş Yalnızlığı isimli eserinin, ‘demokrasiden zerrece tâviz vermeden siyâseti en az etkili konuma indirmemiz gerektiği’ tezini savunduğu düşünülebilir. Akl-ı selim sâhiplerinin bu düşünceye ‘hayır’ demeyecekleri ümit edilir.  

Bu yazının da (her ne kadar emekli olduysa da) alışkanlık gereği Müfettiş Bey tarafından teftişe tâbi tutulacağını düşündüğümden aksaklıklarımı artırmamak için ‘sonraki sayfalar, aynı minval üzere devam ediyor’ diyerek bitirmek niyetindeydim ki… 273. sayfada örnek babanın hikâyesini de yazmanın, millî bir vazife olduğunu düşündüm:

Paranın tahsilini sağlayabilirsem kendimi, görevimi tam yapmış hissedecektim… Veznedarın babası Hınıs’ın Kürt Beylerinden birisiymiş… Çok zenginmiş… O yıllarda Doğu ve Güneydoğu Anadolu insanının devlete ve devlet memuruna saygısı had safhadaydı. Veznedarın babasını arayarak bir kahvesini içmek ve ziyâret etmek istediğimi söyledim. Ayağıma çağırtmayıp ziyâretine gitmem çok hoşuna gitmişti. Uzun bir hal hatır faslından sonra ‘… Bey oğlunuz PTT’nin 73.000.000 lirasını zimmetine geçirmiş, incelememi tamamladım. Raporumu savcılığa verebilmek için ifâdesini almak mecbûriyetindeyim. Bir de zimmet miktarı Savcılıkça soruşturmaya başlanmadan önce ödenirse cezânın 2/3’ü, mahkeme bitmeden önce ödenirse 1/3’ü indirilir. Bu sebeple, oğlunuzu bulmamıza yardımcı olur, zimmet miktarını da öderseniz memnun olurum.’ dedim. Bu muhterem zatın cevâbı hâlâ kulaklarımdadır. ‘Müfettiş Bey, sağ ol, var ol. Şeref verdiniz. Onu bulup getirtmek boynumun borcu… Üç güne kalmaz, getirtirim ifâdesini alırsınız. Ama şimdi onun için beş kuruş vermem. Nefsi müdafaadan, namustan cinâyet işlese katil olsa bütün servetimi verirdim. Ama hırsızlık yapan birisi benim evlâdım olamaz. Hele benim evlâdım devlet malını çaldıysa cezâsını mutlaka çekmeli. Hem devletin malına el uzatacak, hem de cezâ indiriminden faydalanacak, benim gönlüm râzı olmaz. Devlet malında tüyü bitmemiş yetimin hakkı var. O sebeple parayı fâiziyle öderim. Ama başımı önüme eğdiren o şerefsiz cezâsını çeksin, indirimden yararlanmadan mahkûm olsun, ondan sonra kuruşuna kadar öderim’ dedi. Çok duygulandım, ağlamamak için gözyaşlarımı zor tuttum… Oradan çıktıktan sonra Hınıs Cumhuriyet Savcısını ziyârete gittim. Düzenlediğim ön raporu verdim. Savcı da ‘Müfettiş Bey, ifâde vermeye geldiğinde bana haber verirseniz, adam gönderip aldırırım. Sonra da tutuklarız’ dedi…

Nitekim iki gün sonra, süklüm püklüm veznedar geldi. Bütün yaptıklarını açık yüreklilikle anlattı. Zimmete geçirdiği miktarları günü gününe not almıştı. Benim tespitlerimle örtüşüyordu. Neden yaptığını sorunca, tek kelimeyle cevap verdi:  ‘kumar…’ İfâdesini aldıktan sonra ‘Şimdi seni görevden uzaklaştıracağım. Ve Savcıya haber vereceğim, seni götürecekler.’ dedim. ‘Müfettiş Bey bir şey rica edebilir miyim?’ dedi ve ilâve etti ‘Savcıya ben gideyim, oradan gelirlerse elime kelepçe takarlar, bütün Hınıs’a rezil olurum.’ Bunun üzerine savcıya haber verdim. Savcı sâdece ‘kefil misiniz?’ dedi. Kefil olduğumu söyleyince: ‘Tamam o zaman.’ dedi. Görevden uzaklaştırma yazısını imzaladıktan sonra elime sarıldı. Bir yandan elimi öperken, ‘babalık yaptınız, Allah Razı olsun’ diyerek duâlar sıralıyordu…

Olayın doğuşunda, yeterli bilgi birikimine ve deneyimine sâhip olmamasına rağmen, üst düzey bir bürokratın akrabası olduğu için umum müdürlüğe tâyin edilen müdürün de büyük payı vardı. Acemi olması sebebiyle kontrolleri yapamaması, deneyimli veznedara aşırı güvenmesi zimmetin artmasına sebep olmuştu… Savcılığa verdiğim raporda veznedarın zimmet, müdürün de görevi ihmal suçlarını işledikleri yolundaki kanaatini belirttim.

……………….

Zaman zaman düşünürüm; veznedarın babasının özelliklerini taşıyan, devletine bağlı, dürüst, vatansever Doğu ve Güneydoğu insanının bir bölümü nasıl oldu da, devletine başkaldıran teröristlere sempati duyar hâle geldi?           (s: 272-275)

Sonraki sayfalarda öncekilere benzer onlarca olay var. Hepsi okunmaya değer. (s: 276-462) Birinci cildi okuyanlar, ikinci cildi merakla bekleyecekler.

AKIL FİKİR YAYINLARI

  Alemdar Mahallesi, Alayköşkü Caddesi, Küçük Sokak Nu: 6/3 Cağaloğlu, Fatih, İstanbul 

Telefon: 0.212-514 77 77 e-posta: bilgi@akilfikiryayinlari.com  www.akilfikiryayinlari.com 

FAZLI KÖKSAL 1954 yılında âilesinin iş sebebiyle bulunduğu Boğazlıyan’da doğdu. İlk ve ortaokulu memleketi olan Kayseri’nin Talas ilçesinde okudu. Kayseri Lisesi’ni bitirdikten sonra girdiği Ankara İktisâdî ve Ticârî İlimler Akademisi’nden 1976 Yılında mezun oldu. Bir süre Kayseri’de özel sektörde muhasebeci olarak çalıştı. 1982 yılında PTT Genel Müdürlüğü’nün açtığı imtihana girerek müfettiş yardımcısı oldu. 1985’de yeterlilik sınavı sonucu müfettişliğe, 1993’de başmüfettişliğe tâyin edildi. 1995’de PTT’nin bölünmesi sonucu Türk Telekom’a başmüfettiş olarak geçti. Haziran 2000 – Temmuz 2003 arasında Türk Telekom Pazarlama Dâiresi Başkanlığı görevini yürüttü. Türk Telekom’un özelleşmesinden sonra 2008 yılı Ocak ayında Orman Genel Müdürlüğü’ne müfettiş olarak geçti. 2019 yılında OGM Başmüfettişi iken emekli oldu. Çeşitli sivil toplum kuruluşlarında görev yapan Köksal; PTT Müfettişler Derneği ve Telekom Müfettişleri Derneği’nde başkan yardımcısı ve sekreter üye olarak görev aldı. Başkent İktisatçılar Derneği’nde Genel Sekreterlik görevlerini yürüttü. Kamu müfettişlerinin çatı kuruluşu DENETDE (Devlet Denetim Elemanları Derneği)’de Yönetim Kurulu Üyesi, Sosyal İşler Sekreteri ve Genel Başkan olarak görev yaptı, uzun yıllar Telekomcular Derneği’nde Başkan Yardımcılığı görevini üstlendi. Halen DENETDE’de Onur Kurulu Üyesi ve Telekomcular Derneği’nde de Denetim Kurulu Başkanıdır. Yazı ve makaleleri; Akpınar, Başkent İktisat, Bizim Külliye, Çini Roman, Denetim, Erciyes, Kapı, Müdafaa-i Hukuk, Telepati, Telekom Dünyâsı, Temrin, Türk Boyları, Türk Telekom, Türk Yurdu, Orman ve İktisat, PTT Bülteni, Postel gibi çeşitli dergilerde yayınlandı. Birkaç mahalli gazetede köşe yazarlığı yaptı. Ayrıca, bazı internet gazetelerinde ve şahsî bloglarında düzenli olarak yazmaktadır. 2006 Yılında Başkent İktisatçılar Derneği Adına ‘Satılan Telekom’un T’si mi Türkiye’nin T’si mi?’ 2009 yılında da Telekomcular Derneği adına ‘Bir Talanın Hikâyesi’ve‘Türk Telekom’un Özellleştirilmesi’ isimli raporları hazırladı… Telekomcular Derneği tarafından 2011 yılında düzenlenen hâtıra yarışmasına katılan hâtıralardan oluşan, ‘Artık Telgrafın Tellerine Kuşlar mı Konmuyor – PTT ve Türk Telekom Hâtıraları’ isimli kitabın editörlüğünü yaptı. 2020 yılında ‘Ziya Şâkir’in Edirne Savunması Hâtıraları’nı yayına hazırladı. Her iki eser de Akıl Fikir Yayınları tarafından yayımlandı. ‘Posta ve Telekomünikasyon Târihinden Portreler’ isimli kitabı 2016 yılında, ‘Meyve Tadında Romanlar’ isimli edebiyat incelemesi 2019 yılında, ‘Simeranya’     isimli    denemeleri 2021 yılında Akıl Fikir Yayınları’ndan yayımlandı. Târih üzerine denemeleri ihtiva eden ‘Târihin Puslu Aynasında’ kitabı da 2022 yılında Gülnar Yayınları arasından yayımlandı. Evli ve iki çocuk babasıdır. Kendisini şu kelimelerle tanımlamaktadır: Mutluluğu okumak, yazmak, seyahat etmek olarak algılayan ve ‘Simeranya’ hayaliyle yaşayan yalnız bir adam.

Milli Şehit Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey

Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey: Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey Milli Şehit kaymakam, bürokrat

Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey, 1884 yılında Beyrut’ta doğdu. Antalya ve İzmir Liselerinde okudu. Mülkiye’den pekiyi derece ile mezun oldu. Mülkiye’yi bitirdikten sonra 1908’de Beyrut Vilayeti Maiyet Memurluğuna dâhil oldu.

Babası, Sirkeci Gümrüğü Yolcu Salonu Müdürü Arif Bey’dir. Arif Bey, aslen Yenişehir Teselya eşrafındandır.

Kemal Bey, 1909 yılında Cezair-i Bahri Sefid (12 Adalar Valiliği) maiyet memurluğunda stajını bitirip kaymakam olmuştur. Bununla birlikte bir yıl Rodos İdadisinde Türkçe ve Sosyal Bilimler öğretmenliği yaptı. 18 Aralık 1911’de asıl mesleğine dönerek sırasıyla Doyran, 1912’de Gebze, 1913’de Karamürsel, 1915’de Boğazlıyan Kaymakamı olmuştur.

Kemal Bey, 20.08.1915/ 09.10.1915 tarihleri arasında Yozgat Sancağı Mutasarrıfı Vekilliğinde bulundu. Nisan 1916 da 2000 kuruş maaşla Batraski –Şam Kazası Kaymakamlığına, 26.10.1916 İzmit Sancağı Muhacirin Müdürlüğüne atanmıştır. 13.06.1917 bu görevini ifa ederken Boğazlıyan Kaymakamlığı’nda bulunduğu sırada tehcir sırasında ihmali bulunduğu gerekçesiyle Ankara Valiliği İdare Kurulunun Lüzumu Muhakemesi kararı ile görevden alınarak azledilmiştir. Konya’da yargılanmış İstinaf Mahkemesinin kararı üzerine aklanarak azil kararı kaldırılmış ve Tarım Müfettişi olarak görevlendirilmiştir. Görevini yaparken Damat Ferit Paşa Hükümeti’nin kararı ile aynı konuda hiçbir gerekçe gösterilmeden yargılanmak üzere 7 Ocak 1919 da gözaltına alınmış ve 30 Ocak 1919’da İstanbul’a getirilmiştir.

1.Dünya Savaşı sırasında iktidarda bulunan İttihat ve Terakki Hükümetinin önde gelenleri kaçmış, Hürriyet ve İtilaf Partisi iktidara gelmiştir. İşbirlikçi Hürriyet ve İtilaf Partisi, Ermenilere ve onlarla bir olan Batılı devletlere yaranmak için, önceki dönemin ileri gelenlerini Harp Divanına sevkeder.

Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey de böyle bir tertibin kurbanı olarak, vatanhaini Nemrut Mustafa Paşa’nın başkanlığındaki Harp Divanında yargılanır. Kemal Bey, hiç bir inandırıcılığı olmayan bu düzmece mahkemenin usulsüz kararı ile 10 Nisan 1919 günü bir akşam üstü saat: 17.20’de Beyazıt Meydanı’nda idam edilmiştir.

HAKKINDA YAZILANLAR

Milli Şehidimiz Mehmet Kemal Bey“10 NİSAN 1919 BOĞAZLIYAN KAYMAKAMI (YOZGAT MUTASARRIF VEKİLİ) MEHMET KEMAL BEYİN ERMENİLERE KÖTÜ DAVRANDIĞI VE GÖREVİNİ YAPMADIĞI ASILSIZ İDDİALARLA İLGİLİ OLARAK DAHA ÖNCE YARGILANARAK AKLANDIĞI, BUNA RAĞMEN GÖREV YAPTIĞI YERDEN USULSÜZ ŞEKİLDE TUTUKLANARAK İSTANBUL’A GETİRİLDİĞİ VE BURADA HUKUKA UYGUN OLMAYAN DIŞ ETKİLERİN VE ERMENİLERİN BASKISI ALTINDA KALAN NEMRUT MUSTAFA PAŞA DİVANI HARBİNCE VERİLEN İDAM KARARININ UYGULANDIĞI GÜNDÜR.”

Milli Şehit Kemal Bey ülkesini çok seven kendisine verilen kamu görevlerini en iyi şekilde yerine getirmekten başka düşüncesi olmayan zeki, ileri görüşlü, başarılı, millet, hürriyet ve istiklal kavramlarını çok iyi bilen ve uygulayan bir Mülki İdare Amirimizdir.

Mütareke döneminde bizleri Türk Ulusunu Ermenilere sözde soykırım yapmak ile suçlayanlar İstanbul’u işgal ettikleri sıralarda o zaman ki devletin ileri gelenlerini ve üst düzey kamu görevlilerini bu konuda her türlü belge ve imkan elindeyken yaptıkları araştırmada suçlayacak hiçbir konu bulamamışlar yalnız asılsız iddia ve 8-10 yaşındaki çocukların ifadeleri ile iki tane Mülki İdare Amirimizi yine yukarda belirtildiği gibi Ermenilere ve işgal güçlerine yaranmak isteyen Nemrut Mustafa Paşa Harp Divanınca asılarak idamlarına karar verdirmişlerdir.

Milli Şehit Kemal Bey’in yargılandığı Nemrut Mustafa Paşa Divanı Harbindeki son sözleri şudur;

“Düne kadar hâkimler heyeti halinde olan sizler, şu dakikada bir tarih mahkemesi sıfatını almış bulunuyorsunuz. Ermeniler tarafından öldürülen dindaşlarının ve soydaşlarının matemi Müslümanların yüreklerini sızlattığı ve her gün gelen kara haberlerin halkı tahrik etmekten geri kalmadığı malumdur. Ermeniler ise, Rus Ordularının kah önüne geçerek, kah arakasında kalarak, ekseriya memleketin asker kuvvetinden mahrum kalmasına güvenerek facialar meydana getirmekten çekinmiyorlardı. Yozgat Vilayeti dâhilinde sevk edilen bazı Ermeni-Muhacir kafilelerine, Ermenilerin Müslümanlara reva gördükleri facialara şahit olmuş, bazı asker kaçaklarının tecavüzü ihtimal dâhilindedir. Ancak, savaşta yenilişimizin aleyhimizde meydana getirdiği hezeyanı durdurmak maksadıyla iddia makamının da isteği üzerine, kurbanlar verilmesi bir siyaset icabı sayılıyorsa, bu kurban, ben olamam. Siz kurban seçmekte değil, ancak hak ve adaletle hüküm vermek vicdani görevini taşıyan bir yüksek heyetsiniz. Mutlaka kurban aranıyorsa, herhalde bu işlerin tertipçisi ve idarecisi olarak benim gibi küçük bir memur bulunacak değildir.”

Milli Şehidimiz idam sehpasının önünde son sözünün ne olduğu sorulduğunda halka şöyle der;

“Sevgili vatandaşlarım, ben bir Türk memuruyum. Aldığım emri yerine getirdim. Vazifemi yaptığıma vicdanım emindir. Sizlere yemin ederim ki, ben masumum. Son sözüm bugün de budur, yarında budur. Ecnebi devletlere yaranmak için beni asıyorlar. Eğer adalet buna diyorlarsa, kahrolsun adalet!

Benim sevgili kardeşlerim, asil Türk Milletine çocuklarımı emanet ediyorum. Bu kahraman millet elbette onlara bakacaktır. Allah, vatan ve milletimize zeval vermesin. Amin. Borcum var, servetim yok üç çocuğumu, millet uğruna yetim bırakıyorum. Yaşasın Millet…”

Son sözlerini söylerken Kemal Bey vasiyetini verip kendi eliyle sonsuz yolculuğuna çıkarken meydanda bulunan Türk Halkı matem havasına bürünmüşken Ermeni Komitecilerinin yaptığı sevinç gösterileri Polis ve Jandarma tarafından bekletilmeksizin doğrudan dağıtılmıştır.

Bu acıklı olaylar cereyan ederken zamanın Adalet Bakanlığı Müsteşarı (aynı zamanda İngiliz Muhipleri Cemiyetinin Başkanı)Sait Molla’da “asın bu haini, söyletmeyin, sallandırın” diye bağırarak, bu sahnenin nefretle anılacak kişileri arasında yer almaktadır.

Cenazenin toprağa verileceği gün (11 Nisan 1919) İstanbul halkı ayaklanmış, gençler “Türklerin Büyük Şehidi” yazılı bir çelenk hazırlamışlardır. Tıbbiyeli bir genç;

“Kemal sen ölmedin sen şu anda toprağa verdiğimiz bir çiçeksin, orada büyüyecek dalların o kadar dikenli olacak ki seni bu akıbete layık görenlerin hepsini paramparça edecektir. İntikamın behemahal (kesinlikle) alınacaktır” diye feryat etmektedir.

Kemal Bey’in vasiyeti: “fertler ölür, millet yaşar, kabir taşım hamiyetli Türk ve Müslüman kardeşlerim tarafından dikilmeli ve üstüne şöyle yazılmalıdır. Millet ve Memleket uğrunda şehit olan Boğazlıyan Kaymakamı Kemal’in ruhuna fatiha”

Yüce Türk Ulusu bu haksız idamlardan sonra birlik ve beraberliğini daha çok pekiştirmiş Mustafa Kemal’in önderliğindeki Kurtuluş Savaşına daha çok güvenmeye ve destek vermeye başlamıştır.

Ulu Önderimiz Atatürk ‘ün girişimiyle Türkiye Büyük Millet Meclisi 14 Ekim 1922’de çıkardığı özel bir kanunla Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’i Milli Şehit olarak kabul etmiştir.

Ulu Önder Atatürk Şehit Kaymakamın çocuklarını evlat edinmek istemişse de gümrük memuru emeklisi Arif Bey torunlarından ayrılmak istememiştir. Bunun üzerine kendisine ev ve tüm çocuklarına aylık bağlanmıştır. Boğazlıyan’da bir mahalleye Kaymakam Kemal Bey adı verilmiş, yine Kemal Bey adına bir ilkokul açılmıştır. Milli Şehidimizin kabri Mülkiyeliler Birliği tarafından anıt mezar olarak düzenlenerek, 15 Aralık 1973 günü ziyarete açılmıştır.

Milli Şehit Kemal Bey ve aynı gerekçe ile idam edilen Urfa Mutasarrıfı Nusret Bey bizlerin hafızasında Ermeni Komiteciliğinin ve işbirlikçi vatanhainlerinin zulmüne bir isyan sembolü olarak kazınmıştır.

Bu iki değerli Mülki Amirimizi (geçmişi unutturarak bizleri yapmadığımız bir olaydan dolayı suçlayan Ermeni Diasporasını ve hiçbir geçerli kanıta dayanmadan araştırmadan asılsız ermeni iddialarını gerçek sayan ve buna destek veren herkesi ve her kesimi kınayarak), “Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğümüzün kayıtlarına göre 1914- 1921 yılları arasında Ermeni Komitacılarınca şehit edilen 518.105 Türkle birlikte” saygı ve rahmetle anıyor, aziz hatıraları önünde bir kez daha eğiliyoruz.

M.Haluk SAYGI

Pendik Kaymakamı

Kaynakça: -Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü

Ermenilerce Yapılan Katliam Belgeleri (1914-1921)

-Bu konuda elektronik ortamda çok geniş bilgi ve belge bulunmaktadır.

Not: Mütareke döneminde İstanbul’u işgal edenler Türk arşivlerine, her türlü bilgi ve belgeye el koymuşlardır. O zamanki asılsız ermeni savlarını doğru kabul ederek gerek Malta’da gerekse İstanbul’da yapmayı düşündükleri yargılamalardan sonuç alamayacaklarını bilerek hareketlerini buna göre düzenleyenlerin bugün olmamış olayları hiç araştırma yapılmadan doğru sayarak aksini iddia etmenin suç teşkil ettiği konusunda yasa çıkarmaları çok anlamlı olup, konunun bilimsel incelemeden kaçılarak, çok başka amaçlarla ele aldığının tam bir göstergesidir.

HAKKINDA YAZILANLAR

Millî Şehit Kemal Bey

Dâvası ve Îdamı

Yozgat’ta faaliyet gösteren Ermeniler 1886&

8242;da kurulan Hınçak Komitesi’nin direktifleri ile hareket ediyorlardı. Ermenilerin Yozgat’ta en fazla faaliyette bulundukları yer ise Boğazlıyan Kazası’ydı. Propagandalarına haklılık kazandırmak ve taraftar toplamak için Türkler aleyhine hayali tehcir davası açan Ermeniler bu faaliyetlerini, Yozgat Mutasarrıfı olan Leon Efendi kanalıyla İngilizlere de aktarmışlar, İstanbul Hükümeti üzerinde baskı kurmaya çalışmışlardır.

Hınçak Komitesi’nin Orta Anadolu’da faaliyet gösteren merkezi Merzifon’du. Merzifon “Küçük Ermenistan İhtilal Merkezi” adını almıştı. Komitenin reisi ise Merzifon’daki Amerikan Koleji’nde öğretmenlik yapın Karabet Tomayan ve sekreteri de yine aynı okulda öğretmen olan Ohannes Kayayan‘dı. Bu öğretmenlerin her ikiside Protestan Ermeni idiler. Söz konusu bu kişilerle beraber Protestan vaizi Mardiros faaliyete geçmek için önce Çorum, Burhaniye, Sivas, Tokat ve Amasya’yı gezerek Ermenilere telkinlerde bulunmuşlar, yaptıkları konuşmalarda 1877 – 1878 Osmanlı- Rus harbi sırasında Ermenilerini katledildiğini ileri sürerek mevcut Ermenilerin birleşmelerini istemişlerdir. Ayrıca, yabancı devletlerin dikkatini çekmek için de çeşitli olaylar tezgahlamışlardır.

Maddi yönden oldukça güçlü olan ve oluşturdukları dayanışma sonucu silahlanan Ermeniler çeteler oluşturarak Anadolu’nun ve Yozgat yöresinin içinde bulunduğu kötü durumdan da faydalanarak soygun ve talan işlerine girişmişlerdir. Onların bu soygun ve talan hareketlerinin amacı karışıklık çıkararak dikkatleri üzerlerine çekmekti. Ermenilerin bu faaliyetlerinin artması üzerine çekmekti. Ermenilerin bu faaliyetlerinin artması üzerine, Osmanlı Devleti 14 Mayıs 1915&

8242;te 3 maddeden oluşan “Tehcir Kanunu”nu çıkarmıştır. Bu kanuna göre;

1- Savaş vaktinde ordu, kolordu ve tümen komutanları ve bunların vekilleri ile müstakil mevki komutanları ahali tarafından herhangi bir surette hükümet emirlerine ve memleketin savunmasına ve asayişin korunmasına dair işlere ve tertiplere karşı muhalefet ve silahla tecavüz ve direnme görülürse hemen askeri kuvvetle bastırılması ve tecavüz ve mukavemeti yok etmeye mezun ve mecburdur.

2- Ordu ve müstakil kolordu ve tümen komutanları askerlik icaplarından dolayı veya casusluk ve hıyanetlerini sezdikleri köyler ve kasabalar ahalisini tek tek veya toplu diğer mahallere sevk ve iskan ettirebilirler.

3- Bu kanun çıktığı günden itibaren muteberdir.

Osmanlı Devleti’nin çıkardığı bu kanunu da dinlemeyen Ermeniler 2 Eylül 1915&

8242;te Yozgat’ın Boğazlıyan ilçesine bağlı köyleri yine ateşe vermişler, duruma müdahale etmek üzere bölgeye jandarma kuvvetleri gönderilmiş ancak, Ermeniler Jandarmalara da ateş açmışlardır. Durum, zamanın İçişleri Bakanlığı’na bildirilmiş, Bakanlık da bir telgraf emri ile buradaki Ermenilerin 24 saat içinde bölgeden çıkarılarak Suriye istikametine sevk edilmelerini emretmiştir.

Bu olayların meydana geldiği sırada Boğazlıyan ilçesinin kaymakamı Kemal Bey’di. Kemal Bey, bu emir üzerine Jandarma Komutanı ile birlikte verilen emri yerine getirmiştir.

Yıllardan beri Türk vatanını parçalamaya çalışan ve her türlü hareketi gayeleri için meşru sayan Ermeniler, Mondros Mütarekesi’ni takip eden günlerde gadre uğramış insanlar pozunda ortaya atılırlar. Kendilerini sürgüne tabi tutanların cezalandırılmasını isterler. Bu isteklerin Mister Brown’un telkiniyle Padişaha da kabul ettirirler. Durumun yatıştırılması için suçlu aranmaya başlanır. Bu suçlulardan birinin de Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey olduğu kanaatine varılır.

Boğazlıyan Kaymakamı ve Yozgat Mutasarrıf Vekili Kemal Bey, Ermeni tehcirinde görevini kötüye kullanarak ölümlere sebep olduğu iddiasıyla, idamla yargılanır. Mahkemede çoğunluğunu Ermeni komitecilerin teşkil ettiği ve İngiliz Yüksek Komiserliği’nin, Rum – Ermeni Şubesinin temin ettiği birçok yalancı şahit çıkararak akıl ve mantığın kabul etmediği bir sürü suç uydurarak, Kemal Bey’in aleyhinde şahitlik yaparlar. Bunun üzerine, mahkemede sanık sandalyesinde bulunan ve avukatlığını Saadettin Ferit Bey’in yaptığı Kemal Bey şu tarihi savunmayı yapar:

“Düne kadar hâkimler heyeti halinde olan sizler, şu dakikada bir tarih mahkemesi sıfatını almış bulunuyorsunuz. Ermeniler tarafından öldürülen dindaşlarının ve soydaşlarının matemi Müslümanların yüreklerinin sızlattığı ve her gün gelen kara haberlerin halkı tahrik etmekten geri kalmadığı malumdur. Ermeniler ise, Rus Ordularının kâh önüne geçerek, kah arkasında kalarak, ekseriya memleketin asker kuvvetinden mahrum kalmasına güvenerek facialar meydana getirmekten çekinmiyorlardı. Yozgat Vilayeti dâhilinde sevk edilen bazı Ermeni – Muhacir kafilelerine, Ermenilerin Müslümanlara reva gördükleri facialara şahit olmuş, bazı asker kaçaklarının tecavüzü ihtimal dâhilindedir.

Ancak, savaşta yenilişimizin aleyhimizde meydana getirdiği hezeyanı durdurmak maksadıyla iddia makamının da isteği üzerine, kurbanlar verilmesi bir siyaset icabı sayılıyorsa, bu kurban, ben olamam. Siz kurban seçmekte değil, ancak hak ve adaletle hüküm vermek vicdani görevini taşıyan bir yüksek heyetsiniz. Mutlaka kurban aranıyorsa, herhalde bu işlerin tertipçisi ve idarecisi olarak benim gibi küçük bir memur bulunacak değildir.”

Kemal Bey’in bu sözlerden sonra yalancı şahitler, hiç olayları gerçekmiş gibi anlatarak Kemal Bey’i iftira yağmuruna tutarlar. Bu iftiralar karşısında Kemal Bey şöyle söyler:

“Hepsi yalandır, uydurmadır. Reis Paşa, ben ne bunların söyledikleri Keller köyüne gittim ne de oradan geçtim. Burada vuku bulduğunu iddia ettikleri cinayetlerden de haberim yok. Hele parmaktan çıkmayan yüzüğü almak için kol kesmek; rica ederim. Bu vahşeti kim yapar? Bu derece şem’i bir işi yapacak bir insan tasavvur edemiyorum. Esasen, birini ispat edemezler. Çünkü hepsi iftiradan ibarettir. Benim haberim olmadan bir şey olmuşsa bilemem. Fakat bu ana kadar bu mevzuda hiç bir şika-âyetçi gelmemiştir. İlk defa burada Mahkeme huzurunda bu şikâyetlerle karşılaşıyorum.”

Mahkeme bu şekilde devam ederken, İngilizler ve Ermeniler Kemal Bey’in asılması için Mahkeme Başkanı Hayret Paşa’ya baskı yaptıklarından, Hayret Paşa istifa etmiş yerine “Nemrut” lakabıyla anılan Mustafa Paşa getirilmiştir.

Nemrut Mustafa Paşa önceden verilmiş bir emri yerine bir memur tavrıyla mahkemeyi sonuçlandırarak 8 Nisan 1919&

8242;da Kemal Bey’i idama mahkûm eder. Önceden hazırlanmış olan bu idam kararı tasdik edilmek üzere saraya gönderilir. Padişah Sultan Vahdettin, “Ferit Paşa Millet ile Padişah arasına siyah bir perde çekti” diyerek, bu kararı imzalamaz. “İş intikam ve bilahare mukatale şeklini alabilir. Yolun şimdiden önünü kesmek üzere fetva-yı şerife talebine mecbur oldum” der. Seyhülislam Mustafa Sabri “Divan-Harb-ı Örfi tarafından idama mahkûm edilen Kemal’in mahkemesi hak ve adle muvafık bir surette icra edilmiş olduğu takdirde, hakkında sadır olan hükm-i idamın derun-i varaka damu harrer fetva ve mükul-i şer’iyeye muvafık olduğu veraste-i arzdır” şeklinde bir fetva verir.

FETVÂ VE ÎDAM

Bu şekilde verilen fetva ile Ermenilere kısas hakkının verilmiş olması gibi garip bir adalet ölçüsü ve İngilizlerin baskısı ile Türk Hükümeti ve İslam Müftüsü bir Türk-İslam vatanseverinin idamını tasdik ettiler.

Cezası infaz edilmek üzere İstanbul’a getirilmiş olan Mehmet Bey, Bekir Ağa Bölüğü’nden alınarak cezasının infaz edileceği yer olan Beyazıd Meydanı’na getirilir. Kemal Bey’in asılacağını duyan bütün İstanbullular ve bilhassa vatanseverler Beyazıd Meydanı’ndan toplanırlar. Kemal Bey’e idam sehpasının önünde son sözünü ne olduğunda, o halka şöyle der:

“Sevgili vatandaşlarım, Ben bir Türk memuruyum. Aldığım emri yerine getirdim. Vazifemi yaptığıma vicdanım emindir. Sizlere yemin ederim ki, ben masumum. Son sözüm bugün de budur, yarın da budur. Ecnebi devletlere yaranmak için beni asıyorlar. Eğer adalet buna diyorlarsa, kahrolsun adalet”

Kemal Bey’in bu sözlerine katılan halk da aynen cevap vererek, “Kahrolsun böyle adalet” diye bağırmaya başlamışlardır. Kemal Bey, bu son sözlerine devam ederek:

“Benim sevgili kardeşlerim, asil Türk Milletine çocuklarımı emanet ediyorum. Bu kahraman millet, elbette onlara bakacaktır. Allah, vatan ve milletimize zeval vermesin. Âmin. Borcum var, servetim yok üç çocuğumu, millet uğruna yetim bırakıyorum. Yaşasın Millet…”

Kemal Bey’in idam hadisesi, İngilizlerin hiç beklemediği şekilde büyük tepki ile karşılanır. Kemal Bey’in cenazesi vasiyeti üzerine, Kadıköy Kuşdili Çayırı’ndaki oğlunun mezarı yanına gömülmesi için, ailesine teslim edilir. Kadıköy’de büyük bir cenaze töreni yapılır. Tabut, Karaköy İtfaiye Karakolu önünden geçerken bir manga asker bayrağı yarıya indirerek selam durur. Alışılmışın dışında, tabut eller üzerinde defnedileceği yere kadar götürülerek, 10 Nisan 1919 Perşembe günü akşam üzeri toprağa verilir.

KEMAL BEY’İN ÜZERİNDEN ÇIKAN VASİYETİ TARİHE BİR BELGE OLARAK KALACAKTIR

“Merhum sevgili oğlum Adnan’ın medfun bulunduğu Kadıköy Kuşdilli Çayır’ındaki kabristanda yavrumun yanına gömülmemi diliyorum. Teyzem ve kardeşim Kadıköy’ünde sakindirler. Teyzemin adresi Mühürdar Caddesinde 67 numaralı hanedir. Adı İsmet Hanım’dır. Defin masrafı teyzeme tevdi buyrulmalıdır. Kabir taşım, hamiyetli Türk ve Müslüman kardeşim tarafından dikilmeli ve üstüne şöyle yazılmalıdır: Millet ve Memleket uğruna şehit olan Boğazlıyan Kaymakamı Kemal’in ruhuna fatiha. Perişan zevcem Hatice’ye, yavrularım Müzehher ve Müşerref’e muavenet edilmesini, yavrularımın tahsil ve terbiyesine ihtimam buyrulmasını vatandaşlarımdan beklerim.

Babam, Karamürsel Aşar Memur-u Sabıkı Arif Bey de acizdir. Kardeşim Münir de kimsesizdir. Bunlara da muavenet olunursa, memnun olurum. Türk Milleti ebediyyen yaşayacak, Müslümanlık asla zeval bulmayacaktır. Allah, millet ve memlekete zeval vermesin. Fertler ölür, millet yaşar. İnşallah Türk Milleti ebediyete kadar yaşayacaktır.”

(30 Mart 1335 Boğazlıyan Kaymakam – Sabıkı Kemal)

Millet O’nu unutmadı; TBMM 14 Ekim 1922&

8242;de çıkardığı özel bir kanunla “Millî Şehit” olarak kabul etti.

Boğazlıyan’da bir mahalle ve bir okul “Millî Şehit”in adını taşımaktadır.

HAKKINDA YAZILANLAR

Boğazlıyan Kaymakamı’na Atatürk’ten vefa

Tuba Kabacaoğlu

Aksiyon Sayı: 571 – 14.11.2005

Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in adı Ermenilerle alakalı her konuda geçer. Kimi onu vezir yapar kimi de vatan haini ilân eder. İzmir’de yaşayan kızı Müşerref Gürenci, babası Kemal Bey’in idamından sonra değişen hayatını, kendisini ve ablasını Atatürk’ün neden evlat edinmek istediğini Aksiyon’a anlattı.

Ne zaman Ermeni soykırımı konuşulsa ya da bu konuda bir makale yazılsa mutlaka Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’den bahsedilir. “Ermenileri katletti” suçuyla idam edilen kaymakamın hayatı da ölümü de hayli ilginç. Asıl dramatik olanı ise hakkında söylenenler. Ölümünden iki yıl sonra Atatürk’ün başkanlığındaki Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) tarafından ‘millî şehit’ ilân edilen Kemal Bey’in bugün hayatta kalan tek yakını İzmir’de yaşayan 92 yaşındaki kızı Müşerref Gürenci. İstanbul’un işgalinden tutun Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna kadar birçok tarihî olaya yakından şahitlik eden Müşerref Hanım’ın hayatı bir devrin nasıl yaşandığını gözler önüne seriyor bir bakıma.

Müşerref Hanım’ın babası Kemal Bey’in hikâyesi Birinci Dünya Savaşı’nın son yıllarında Yozgat mutasarrıfı ve Boğazlıyan kaymakamı olmasıyla başlar. Savaş başladığı andan itibaren bölgedeki Ermeniler, işgalci Ruslarla işbirliği yaparak Türk köylerinde kıyım yapar. Bunun üzerine iktidardaki İttihat ve Terakki Fırkası, kazada bulunan tüm Ermenilerin Suriye’ye sevk edilmesini mülkî amir olarak Kaymakam Kemal Bey’e emreder. O da bu kararı uygular. Ancak, bir süre sonra aldığı bu karardan ötürü Kaymakam Kemal Bey yargılanır. Kurulan Kürd Mustafa Paşa Divan-ı Harbi’nde, kış gününde vatandaşları can ve mal kaybına uğrattığı, ayaklarına süngüler bağlayarak ölüme terk ettiği iddialarıyla suçlanır. O ise, “Ben aldığım emri yerine getirdim. Sürgün edilenlere insanî şekilde davrandım. Süngü bağlamadım. Vicdan azabı duymuyorum. Kimsenin ölümü için emir vermedim.” diyerek suçlamalara karşı çıkar. Ancak, bu savunma onun idam kararını engelleyemez.

İnfaz, 10 Nisan 1919’da İstanbul Beyazıt Meydanı’nda gerçekleştirilir. 35 yaşındaki genç kaymakamın son sözü, kesinlikle suçlu olmadığı ve görevini yerine getirdiği şeklinde olur. Çocuklarını vatana emanet ettiğini belirttikten sonra dar ağacına çıkarılan Kemal Bey, üzerinde durduğu iskemleyi kendi ayağıyla iter. Kemal Bey’in kızı Müşerref Hanım, idamdan sonra İstanbul işgal altında olmasına rağmen Türk askerlerinin cenaze törenine eşlik ettiğine dikkat çekiyor: “Cenaze töreni ve idam hadisesi Millî Mücadeleye güç veren olaylar. Bu görkemli tören işgal altındaki İstanbul halkına tekrar birlik ve beraberliği hatırlatmıştır.”

Gümrük müdürü Florlalı Arif Bey’in oğlu Boğazlıyan Kaymakamı’nın ani ölümü ailesini derinden etkiler. Birinci eşinden olan Müzehher (7) ve Müşerref (5) isminde iki kızı ve ikinci eşinden olan kırk günlük oğlu Adnan babasız kalır. Dede Arif Bey ise çocuklardan babasının öldüğünü yıllarca saklar. Zaten kızlar anne-baba olarak dede ve ninesini bilir. Zira, Kemal Bey Karamürsel’de görevlidir ve çocukları doğduktan kısa bir süre sonra daha iyi şartlarda büyümeleri için İstanbul’a gönderir. Kemal Bey işlerinin yoğunluğu nedeniyle uzun aralıklarla da olsa kızlarını görmeye gelir. Müşerref Gürenci, annesinden önce babasının bir evlilik daha yaptığını, bu evlilikten Adnan isminde bir çocuğunun olduğunu; fakat onun üç yaşında vefat ettiğini söylüyor. Müşerref Hanım’ın babasıyla alakalı fazla anısı olmadığı gibi annesini de çok iyi hatırlamıyor. Bunun sebebi ise annesinin ansızın babasını terk etmesi…

İlkokulda babamın kim olduğunu öğrendim

Öz anne Suphi Hanım, İngiliz Ali Bey olarak da tanınan Londra sefirinin kızıdır. Müşerref Hanım annesinin ansızın çekip gitmesini şöyle anlatıyor: “Dedemin yanına gönderilmeden önce annem on üç yaşındaki polis kızı Hatice Hanım’ı sadece benle ilgilenmesi için tutmuş. Babamın zaafı mı yoksa üvey annemin açgözlülüğümü bilemeyeceğim, babam gönlünü kaptırıyor ve onu evimize ikinci eşi olarak alıyor. Annem de evi terk ediyor, İstanbul’daki eniştesinin yanına sığınıyor.”

Hatice Hanım bir süre sonra Kemal Bey’den hamile kalır. Bu sırada altı ay sürecek mahkeme süreci başlamıştır. Adnan, idamdan tam kırk gün önce dünyaya gelir. Ama Kemal Bey oğlunu hiç göremez.

Müşerref Hanım, babasının ölümünden iki yıl sonra ilkokula başlar. Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in kızı olduğunu da burada öğrenir. O anı anlatırken gözyaşlarına hakim olamıyor: “Çamlıca Mektebi’ne başladığım ilk gün yoklama yapılıyordu. O dönemde soyadları olmadığı için baba ismi kullanılırdı. Öğretmen Müşerref Kemal diye sesleniyormuş. Babam olarak dedem Arif’i bildiğim için hiç bakmıyordum. Öğretmenim yanıma geldi. ‘Sana sesleniyorum, neden bakmıyorsun?’ dedi. Ben ısrarla ‘Babamın adı Arif’ diyordum. Sonradan kimin kızı olduğumu, babamın yaşadıklarını öğrendim. Müdiremiz, yatılı mektepteki herkesi topladı ve bizi diğer talebelere ‘Millete emanet edilen bu yavrular bizlerle beraber. Babaları millî şehit Kemal Bey’dir. Hepinizin onlara hakiki kardeş gibi davranmanız lazımdır.’ diye tanıttı.”

Müşerref Hanım, çocukluğunun en güzel yıllarını yatılı okulda geçirir. Babasının Boğazlıyan kaymakamı olduğunu öğrenmiş olsa da dedesi ve ninesi gizlemeye devam eder. Bir kez bile babasının adı evde anılmaz. Kardeşler babalarını gazetelerden tanır. Ayrıca anne tarafından da hiçbir akrabayla irtibatları yoktur. On altı yaşındayken küçük kız Müşerref kendi çabalarıyla annesinin ailesini bulur.

Atatürk evlat edinmek istemiş

İdamdan sonra TBMM 19 Ekim 1922’de Kemal Bey’i, Urfa mutasarrıfı Nusret Beyi ve Diyarbakır Valisi Reşit Bey’i ‘şehid-i millî’ ilân eder. Bunun üzerine dede Arif Bey Atatürk’ü makamında ziyaret eder. Orada ‘vatanın babası’ iltifatlarıyla karşılanır. Atatürk, torunlarını evlat edinmek istediğini söyler. Arif Bey ise, “Onlar bana oğlumun bediasıdır. Müsaade edin, bende kalsınlar. Nafakalarını karşılamanız yeterlidir.” der. Bu görüşmenin bir sonucu olarak TBMM’de kanun çıkarılır ve Beşiktaş’ta dört daireli bir apartman, Beyoğlu’nda bir ev ve kayd-ı hayat şartıyla tüm çocuklara maaş bağlanır. Aile, 1923’ten itibaren Beşiktaş’taki apartmana taşınır. Üvey kardeşleri Adnan da zaman zaman yanlarında kalır.

Müşerref Hanım kardeşi Adnan’ı öz ablasından daha çok sevdiğini hatırlatarak, “Üvey annemin hayatımdaki yeri çok önemli. Bize çok baktı. Kendi annemi bilmediğim için onu anne kabul ettim. Yanına gidip günlerce kalırdım. Sonra askeriyede subay katip, aksiliğiyle tanınan Zühdü Bey’le evlendi. Lüleburgaz’a yerleşti. Üç çocuğu oldu, ama hiç mutlu olamadı. ” diyor. Müşerref Hanım’a bağlanan ilk aylık 7 liradır. Giyimine düşkün olduğu için maaşını şık ayakkabı, çanta, çorap ve süs eşyaları alarak harcar. O dönemde en şık ve pahalı eşyalar Beyoğlu’nda satılır ve bir ayakkabı en fazla 4 liradır. Maaşı zamanla yükselir. Bugün aldığı maaş ise üç ayda 600 YTL.

Evimiz matem yeriydi

Kemal Bey’in idamı ailenin hayatını değiştirir. Müşerref Hanım, çocukluğunun geçtiği evi ‘matem yeri’ olarak tanımlıyor. Çünkü bu evde idam gününden sonra hiç müzik çalınmamış, gülünmemiş, nine ve dede sürekli siyah giysiler giymiş. Herkesin acısını içine attığı bu dönemde Müşerref ve Müzehher kardeşler müzik sesine hasrettir. Oturdukları apartmanda o dönemin en zengin alaturka ailelerinden gelen cılız piyano, keman sesiyle iktifa ederler. Herkesin evinde olan gramofon bile onlarda yoktur. Bu matem dolu evden zaman zaman sıkıldığını söyleyerek, lafı amcası Münir’e getiriyor: “Amcam gençti, eğlenmek istiyordu. Ama bizim evde bu mümkün değildi. Dans modası başlamıştı. Herkes farklı farklı danslar öğrenmenin peşindeydi. Amcam Münir de, evin dışında farklı mekânlarda dedem ve ninem hariç ailenin tüm fertlerini haftada bir kez toplardı. Dans dersi vermek için madam gelirdi. Saatlerce müzikler çalınır, dans edilirdi. Büyük masalarda yemekler yenir, bütün gün böyle geçerdi. Biz de o toplulukta uslu uslu otururduk. Çok mutlu olurdum. Sonra komşularımızdan etkilenerek piyano dersleri almaya başladım. Evde piyano çalmak yasak olduğu için yeterince başarılı olamadım. Çocukluğumuz, bizi çok seven insanlar arasında geçti, lakin çocukluğumu yaşlılarla birlikte geçirmek benim üzerimde hoş bir tesir bırakmadı. Ninem 50 yaşındaydı; ama üzüntüden çökmüş, 80 yaşında gibiydi.”

Ablası Müzehher’le pek anlaşamayan Müşerref Hanım, kendini hep ‘garip’ hisseder. Dedesi torunlar arasında ayrım yapmazken ninesi sürekli ablasının üstüne düşer. Ablası yaptığı yaramazlıkları bile suçu olmadığı halde onun üzerine atar. Kendini de bir türlü savunamaz. İçinde yaşadığı mahcubiyet hep buna engel olur. Yalnız dilden dile dolaşan “Kemal Bey en çok Müşerref’i severdi.” cümlesi onu biraz rahatlatır. Üstelik babası idam edilmeden az önce kızı Müşerref’i kucağına alıp öpmüştür. Son güne ait en önemli ayrıntılardan biri de Kemal Bey, çocukları dedesine emanet ettiğini ve kesinlikle siyasete atılmalarını istemediğini söyler. Kırk günlükken babasını kaybeden Adnan, siyasete atılmak ister. Fakat seçilecek adaylar içinde yer alabilmesi için 5 bin lira vermesi gerekir. Babasının vasiyeti yerini bulmuş olacak ki bu parayı denkleştiremediği için siyasete giremez. Devlet memuru olarak hayatını devam ettirir. Müşerref Hanım, ilköğrenimini bitirdikten sonra orta kısım mektebine gitmek ister. Fakat o dönemde orta kısmı bitirene mecburi hizmet şartı vardır. Dede Arif Bey, bu nedenle okula göndermez. Aile dostları, mecburi hizmet şartı olmadığından Fransız mektebini tavsiye eder. “Müşerref’in gavur okulunda ne işi var.” diyen Arif Bey, sonunda torununun kaydını Çamlıca Kız Lisesi’ne alır. O dönemde toplum yavaş yavaş farklılaşırken bu gidişattan Müşerref Hanım da etkilenir. Okullarının karşısında erkek lisesi vardır. Kız arkadaşları sürekli bu okulun öğrencileriyle meşguldür: “Muhafazakâr bir ailede büyüdüğüm için ortamı hiç sevmedim. Mezun olmama iki ay varken okulu bıraktım. Dedem vefat etmişti, ninem de cahil bir kadındı, ısrar etmedi. 18 yaşında askeri doktor İhsan Bey’le evlendim. İki oğlum dünyaya geldi.”

Babam görevini yaptı

Eşinin görevi nedeniyle birçok il dolaşan Müşerref Hanım, Lüleburgaz, İstanbul derken bir yıl da Sarıkamış’ta kalır. İstanbul’da yetişmiş biri olarak Sarıkamış’ı çok sever. Fakat çevresindekiler iyi şartlarda yaşamaya alışmış Müşerref Hanım’ın Sarıkamış’ı bu kadar sevmesini anlayamaz. Kendisi ise orada yaşadığı dönemi ‘romantik’ olarak tanımlıyor. Sıtma hastalığına yakalanıp aşırı kilo vermeye başlayınca geri dönmek zorunda kalırlar. Bu sefer tayinleri Ankara’ya çıkar. Eşinden dolayı burada protokole dâhil olduğunu belirterek, “İmkan dolu bir yaşamım oldu. İhsan, benim bir dediğimi iki etmezdi. Hayatımda istediğim her şeyi elde ettim. 63 yıl önce İzmir’e yerleştik ve eşim şehrin iki doktorundan biriydi. Albay olmasına bir ay varken askeriyeden ayrıldı.” diyor.

Kaymakam Kemal Bey her ne kadar mili şehit ilan edilse de toplumda onun Ermenileri öldürdüğünü düşünenler vardı. Hatta Kemal Bey’in adı ‘kasap’ idi. Müşerref Hanım zaman zaman farklı tepkilerle de karşılaştığını belirterek, babasına kasap denilmesinden üzüntü duyduğunu söylüyor. Müşerref Hanım’a göre yapılanlar soykırımı değildi. Babası sadece vazifesini yerine getirdi. Yol çok uzun olduğu için ölümler yaşandı. Hayatını yitirenler arasında Türk askerleri de vardı. Ama bütün bunlar dünyaya ‘katledildi’ şeklinde anlatıldı. “Soykırımı yapıldı” iddiasını dile getirenlerin yeterince bilgili olmadığını belirterek, “Atatürk’ün çıkardığı kanun, tehcirden sorumlu tutulan üç Türk bürokratın kasap değil, millî şehit olduğunu ilan etmiştir. Yani siz bu kanunu yok sayarak Ermenilerin toprak taleplerine, hak iddialarına olur cevap veremezsiniz. ‘Evet soykırım yapılmıştır’ diyerek özür dileyemezsiniz. Orhan Pamuk, Halil Berktay gibi isimler kanunları yok sayıyor.”Diyor.

Müşerref Hanım, babasının idam kararının İngiliz etkisiyle alındığını iddia ediyor. İstanbul’un işgal edilip Damat Ferid Hükümeti’nin iş başında olduğu bir ortamda, Kürd Mustafa Divan-ı Harbi’nin bir düzmece mahkeme olduğunu vurguluyor: “İki mahkeme oluyor. Birinde beraat ediyor ikincisinde idam kararı veriliyor.” Müşerref Hanım, bu noktada ilginç bir ayrıntıya dikkat çekiyor: “Babamın erken davranması Boğazlıyan halkının imha edilmesini de önlemiştir. Babama Ermeni çetesinden biri gelerek ‘yarın Ermeniler size saldırıp kıyım yapacak’ diyor. Babam bütün memurları topluyor ve tehcir o an başlıyor. Babam, başarısı nedeniyle mutasarrıf yapılıyor. Sonrada ‘onları sen öldürdün’ diyorlar.”

Müşerref Hanım babasının idamının, “Türkler Ermeni katliamı yaptı” tezine kanıt olarak gösterilmesinden rahatsız: “Türkler, suçlu olduklarını kabul ediyorlar ki yargıladılar, idam ettiler denildi.” Ona göre, bu konuda siyasiler suçlu. Soykırım iddialarına karşılık Kemal Bey’in “millî şehit’ unvanı aldığı söylenebilirdi. O dönemde yapılanları ‘kurban siyaseti’ olarak nitelendirerek, “Kimi gözlerine kestirdilerse yargılayıp idam ettiler.” diyor.

İzmir’de yaşayan 92 yaşındaki Müşerref Hanım’ın hayatı şimdilerde tarihî bir müzeyi andıran evinde sessizce geçiyor. Tüm yakınlarını kaybetmesine rağmen elindeki fotoğraflara bakarak geçmişle özlemini gideriyor. Babasının fotoğraflarına bakarak son sözlerini söylüyor: “Fertler ölür, millet yaşar. İnşallah Türk milleti ebediyete kadar yaşayacaktır.”

HABER

Milli şehit anıldı

Ermeni ayaklanmasının önlenmesi için çıkarılan “tehcir” uygulanmasında hatası olduğu gerekçesiyle yargılanan, aklanmasına rağmen idam edilen Yozgat’ın Boğazlıyan ilçesi Kaymakamı Kemal Bey, ölümünün 91’inci yılında İstanbul Kadıköy’deki mezarı başında anıldı.

Kaymakam Kemal Bey, Bakanlar Kurulu kararıyla 14 Ekim 1922’de “Milli Şehit” ilan edilmişti. Torun Gülşen Kutlu törende yaptığı konuşmada “Sözün bittiği yere geldik. Dedemin son sözü, ’Fertler ölür, millet yaşar’ oldu. Yaşasın Türk Milleti. Yaşasın Türkiye Cumhuriyet” dedi. Konuşmaların ardından Kaymakam Kemal Bey‘in mezarı başında dualar okundu, karanfiller bırakıldı.

HABER

“Milli Şehit” Kemal Bey anıldı

12 Nisan 2012

Kartal Belediyesi, 1919’da idam edilen 14 Ekim 1922’de ise “Milli Şehit” ilan edilen Yozgat’ın Boğazlıyan ilçesi Kaymakamı Kemal Bey’i, ölümünün 93’üncü yıldönümünde mezarı başında andı.

Ermeni ayaklanmasının önlenmesi amacıyla çıkarılan “tehcir” uygulanmasında hatalı olduğu gerekçesiyle yargılanarak aklanmasına rağmen 10 Nisan 1919’da idam edilen Boğazlıyan ilçesi Kaymakamı Kemal Bey, Kadıköy Kuşdili’ndeki mezarı başında anıldı. Anma törenine, Kartal Belediyesi Başkan Yardımcıları, siyasi partilerin ilçe temsilcileri, dernek temsilcileri, Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in torunu Mehmet Kemal Ergüder ile çok sayıda vatandaş katıldı. Saygı duruşu ve İstiklal Marşı’nın okunmasının ardından Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in hayatı anlatıldı. HAKKINDA YAZILANLAR

Kahrolsun Böyle Adalet

İhsan Kurt

Bu kitap; 1908-1919 Tarihleri arasında Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in görev yaptığı Osmanlı toprakları ve çevresi etrafında Osmanlı’nın yıkılışını hazırlayan olayları, İkinci Meşrutiyet’ten 10 Nisan 1919’a kadar geçen sürede yakın tarihimizin isyan ve ibret dolu sayfalarını, devletin en üst kademelerine kadar sıçrayabilmiş işbirlikçi maskeli ihanet cücelerinin portrelerini, bazı Ermeni olaylarının da işlendiği tarihi belge ve bilgilere dayanan uzun yılların ürünü, zamanımızda bile ibret alınması gereken bir dönemin romanıdır. Kitapta geçen olayların öncesi sayılabilecek, 1890’larda başlayan Ermeni olaylarında misyoner okullarının rolünün öne çıkarıldığı diğer romanımızın adı da Fesat Yuvası olarak kaleme alınmıştır.

Kitabın 1.baskısı için yazılanlar:

“İhsan Kurt’un “Kum Saati” yayınları arasında çıkan eseri, Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey, adı geçmiş tarihimizin acıklı hikâyesidir… Bir yerli ve milli roman bu…”

-Abdurrahim Karakoç-

Yazarın da kitabında ifade ettiği gibi Kemal Bey, Otuz beş yıllık hayatının sayfalarını çeviriyor bu kitapta. İbretle, heyecanla okuyacağınız bu kitapta, görev aşkıyla dopdolu, memur çocuğu olarak yetişmiş Kemal Bey’in vatan hizmeti uğruna canını verdiğini görecek ve onun dediği gibi sizler de, Kahrolsun böyle adalet diyeceksiniz.

-Yahya Aksoy-

“Ne yazılsa az, ne söylense eksik kalacak olan bir konuda eser yazmış olmanın şerefi İhsan Kurt adı üzerindedir. Tarihimizin bilinmeyen yahut yeterince bilinmeyen konularından biri olan Milli Şehidimiz Mehmet Kemal Bey’i öğretme adına ve unutanlara hatırlatma yönünde yazdığınız Kahrolsun Böyle Adalet romanı bizleri memnun etmiştir.”

Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey Kimdir ? Özgeçmişi ve Biyografisi (turkcesozlukler.com)

2024/1445 Ramazan Bayramı

Cuma günü, dünyanın en kısa hutbesi okundu, sadece 30 saniye sürdü. Evet, 30 saniye… Bu, insanlığın ve Müslümanların bittiğinin hutbesiydi.

Filistinli imam Mahmut Hasanat, hutbeye çıkarak şöyle seslendi: “30.000 şehidin, 70.000 yaralının, 100.000 sakat insanın, 2 milyon evsiz, aç ve susuzun uyandırmadığı, bir şey anlatmadığı bir ümmete ben buradan konuşsam ne olur, konuşmasam ne olur? Kamet getirin de namazımızı kılalım” dedi ve hutbeden aşağı indi.

Kelimelerin kifayetsiz kaldığı yer denir ya; işte Gazze! Vicdanların karardığı toplum denir ya; işte İsrail ve Siyonizm. Gözlerinin görmediği, kulaklarının duymadığı kişiler denir ya; işte Amerika, Almanya, dünyanın diğer vampirleri…

Bir sokak fotoğrafı; terörist İsrail askerleri tam teçhizatlı vaziyette, yıkıntılar arasında öldürecekleri canlı arıyor, beş yaşındaki çocuk bir köşeye sinmiş, nefesini tutmuş halde onlardan kendini gizliyor. Bir hastane fotoğrafı; yatakta yatan altı aylık bebeğe iki İsrail askeri silah doğrultmuş, onu öldürmeyi tartışıyorlar. Enkazdan çıkan anne ağlıyor; nerede bu yavrunun babası, ağabeyi? Çocuklarına giydirecek kıyafet bulamıyor bir başka kadın, “Üzerlerindeki yırtık elbiseleri yıkıyor, ıslak olarak tekrar giydiriyorum, çocuklarım hastalanıyor, artık yeter!” diye haykırıyor çağın en habis ruhlarına.

İsrail, Gazze’de tam bir abluka uyguluyor, tartışma götürmeyecek nitelikte bir soykırım yapıyor. Önüne gelen yapıyı yıkıyor, canlıyı öldürüyor. İki milyon insanı açlığa mahkûm ediyor, gönderilen yardımları engelliyor, havadan atılan yardım kolilerini toplayanları keskin nişancıların hedefi yapıyor. İnsanlık seyrediyor, Müslümanlar bayram kutlaması yapıyor.

İslam dini müntesipleri, oruçlarını tuttular, namazlarını kıldılar, cimri olmayıp fakirin hakkını düşünenler bir miktar zekat, fitre verdiler, şimdi bayram yapacaklar. 2024 miladi yılın Ramazan Bayramı…

Gazze’de katliam, Doğu Türkistan’da zulüm, Afganistan’da, Arakan’da, Irak’ta, Suriye’de her türlü yoksulluk ve rezalet varken nasıl bayram yapılacak? Bayram, sevinç demek; neyin sevincini duyacağız? Bayram, sevindirmek demek, mazlum coğrafyalarda binlercesi ağlarken hangi çocukları sevindireceğiz? “Bayramlık ne istersin?” dendiğinde “Annemi, babamı isterim.” Diyen çocuğu hangi hediye sevindirebilir? Baba şehit, anne yaralı, kardeşi kayıp, evleri yıkılmış, üstü başı perişan, tam bir çaresizlik yaşayan çocuğu hangi söz, eylem, onu mutlu edebilir, ona bayram yaşatabilir?

Görmüyorsa göz, duymuyorsa kulak, hissetmiyorsa kalp, çalışmıyorsa vicdan, o kişiye her gün bayram. Her günü bayram olanın, özel bir bayrama ihtiyacı yok. Deliye her gün bayram, denir ya…

Bu bayramda ağlanmalı, bu bayramda kederlenilmeli, bu bayramda habis ve sefih yaratıklara öfkemiz, kinimiz daha da artmalı. Bu bayramda gafletimizden, parçalanmışlığımızdan, tembelliğimizden, yaptığımız gıybetten dolayı kendimizi sorgulamalıyız. Bu bayramda ayrıştıran değil, birleştiren konuları; bizi yücelten değerlerimizi, üstlenmemiz gereken vazifeleri, bilincimizi güçlendiren değerlerimizi konuşmalıyız. “Emr-i bil maruf, nehy-i anil münker” (iyiliği emretmek, kötülüğü yok etmek) adına çizmemiz gereken yol haritalarımızı konuşmalıyız. Tarihin yargılamasından alnının ak çıkmasını isteyenlerin, dünyada var olma nedeninin idrakinde olanların bu bayramda yapacağı en doğru iş, bu olacaktır.

“Mümin kardeşinin derdiyle dertlenmeyen, bizden değildir.”, “Komşusu açken tok yatan, (kâmil) mü’min değildir.”, “Hiçbiriniz kendi nefsi için istediğini, mü’min kardeşi için de istemedikçe kâmil mü’min olamaz.” hadisleri, sadece kulağa hoş gelen sözler olarak kitaplarda yer alıyor. Bunları hayatımıza bir türlü indiremiyoruz. Nefsimizin tutsağı olmuşuz. Bir de Kur’an’ın, hayat kitabı, İslam’ın sosyal din, Hz. Muhammet’in örnek şahsiyet olduğunu söylüyoruz. Bu bayramda, yaşadığımız derin çelişkilerin muhasebesini yapmalıyız.

“Konuşsam ne olur, konuşmasam ne olur?” diyen Filistinli imama hicri 1445 Ramazan Bayramı’nda iyi kulak verelim, onu anlayalım. Uyanalım. Çocuklarımız sevinsin; ancak yetkin ve etkin kişiler dirilsin. Herkesin mutlaka yapabileceği bir şey vardır. Filistinlilerin döktüğü göz yaşı kadar ter, akıttıkları kan kadar mürekkep tüketmezsek, bunun hesabını bize önce vicdanımız, sonra çocuklarımız soracaktır. Allah’ın soracağı hesabın şiddetini tahmin edemiyorum.

Çocuklar için sevinç, mutluluk; büyükler için uyanış ve diriliş vesilesi olmasını dilediğim bayramınız, bayram ola…