25.5 C
Kocaeli
Cumartesi, Ekim 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 166

M. Fâtih Salgar’ın Muhteşem Eseri: Türk Müziği Klâsikleri: 74 Makam / 461 Eser

Türk mûsıkîsinin târihi, kimilerine göre 40.000, kimilerine göre 4000 yıllık Türk târihi ile birlikte başlar. Hazin bir tecellidir ki o döneme ait bilgi ve belgelere ulaşılamamıştır. En eski bilgiler, Azerbaycan Türklerinden müzikolog ve bestekâr, tam adı Safiyüddin Abdülmümin bin Yusuf bin Fahir Safiyyüddin Urmevî olan ve Urmiyeli Safiyüddin (1216-1294) olarak anılan büyük sanatkâra âittir. Safiyüddin Efendi, ‘Şerefiye’ isimni verdiği eserinde Klasik Türk Müziği sistemini ve esaslarını ortaya koymuştur.

Prof. Dr. İbrâhim Kafesoğlu’nun ‘Türk Millî Târihi’ isimli eserinin 342-343. sayalarında, Büyük Hun İmparatoru Atilla Han’ın (406-453) askerî seferlerden dönüşünde, renkli elbiseler giymiş koro mensuplarının söylediği şarkılarla karşılandığı belirtiliyor.

Klasik Türk Müziğinde elimize ulaşan en eski eserler, Safiyüddin Urmevî’nin Semel usulündeki Nevruz bestesi, Mevlânâ celâleddin-i Rûmî’nin oğlu Sultan Veled’in (1226-1312) ‘Acem Devri’ olarak bilinen Devr-i Kebir usulündeki Acem Peşrevi ve Sengin-Semai usulündeki 3 hanelik Irak Saz Semaisidir. Sonraki yıllarda ‘Meragalı Abdülkadir’ olarak da anılan Abdulkadir Merâgi (İran’da Meraga şehri 1300-Özbekistan’da Semerkand şehri 1435) tarafından bestelenen Rast makamındaki ‘Kâr-ı Muhteşem’ isimli eseri ve diğer besteleri günümüzde bilinmekte ve zevkle dinlenilmektedir. Abdulkadir Merâgi aynı zamanda Osmanlı Mûsıkîsinin de bânisidir.

17. yüzyıldan itibaren Türk olmayan bestekârlar da Türk mûsıkîsiyle ilgilenmişler kültürümüze muhteşem eserler kazandırmışlardır.

Buhurîzâde Mustafa Itrî Efendi (1640-1712), Hammamizade İsmail Dede Efendi (1778-1846), Sultan Üçüncü Selim Han (1789-1807) ve Zekâi Dede Efendi (1825-1897) ve dönemin diğer önemli bestekârları ile klâsik dönem, bâzı müzisyenlerimize göre sona ermiştir. Son klâsik eser bestekârları olarak Münir Nurettin Selçuk (1900-1981), Alâeddin Yavaşca (1926-2021) ve Bekir Sıtkı Sezgin (1936-1996) isimleri zikredilebilir.

2000’li yıllardan sonra da pop müzik, taverna müziği, fantezi ve arabesk müzik kasırgası başladı. Müzikseverler kayda alınmış eserlerle ve klasik bestelerimizi Meral Uğurlu (1939), Münip Utandı (1952), Melihat Gülses, (1958), gibi sanatkârlardan dinleyebiliyorlar. Bu isimlere yakın zamanlarda rahmet-i rahman’a yolcu ettiğimiz Fâruk Salgar’ı da dahil etmek kadirşinaslık olacaktır. (1962-2023)

Klâsik Türk Mûsıkîsinin zirvedeki isimlerinden Koro Şefi Prof. Dr. Nevzad Atlığ’ın hayrü’l halefi M. Fatih Salgar, 22 X 30,5 santim ölçülerinde, sert kapak içerisinde, birinci hamur kâğıda basılı 898 sayfalık muhteşem eserinde, Türk mûsıkîsinin en mükemmellerinden oluşan nâdide bir albüm sunuyor. Böylece yıllar ve asırlar sonrasında değeri daha da artacak bir eserlerle kendi ismini de ölümsüzler listesine yazıyor. Eserlerin güfteleriyle birlikte notalarının da verilmesi dikkatleri ve hayranlıkları celp ediyor.

Hocası İsmâil Hakkı Özkan’a ithaf ettiği eserinin Sunuş yazısında şu bilgileri veriyor:

Hiç şüphe yok ki klâsik mûsıkîmiz, medeniyetimizin önemli sanat dallarından biri, belki de en önde gelenidir. ‘Makam ve usul’ temeline dayalı mûsıkîmizin, ‘üslup, tavır ve aralık’ gibi hayâtî sayabileceğimiz bu üç özelliğini kâğıt üzerine aksettirmenin zorlukları bilinmektedir. Bu sebeple de mûsıkîmiz çok eskiden beri çeşitli nota yazımına sâhip olmasına rağmen ‘meşk’ sistemini en sağlıklı yol olarak benimsemiş ve uzun yıllar devamlılığını bu yol ile sağlamıştır. Dolayısıyla meşk için sağlam bir kaynak olarak bilinen (Fem-i Muhsin)* bir üstattan eserleri geçmiş olmak, önemli bir ayrıcalık kabul edilmiştir.

Günümüzün teknolojisi, sâhip olduğumuz ses kayıtlarıyla bize bu imkânı sunmaktadır. Bu yoldan hareketle kitabın hacmini de düşünerek 74 makamdan peşrev, kâr, kârçe, beste, ağır semai, yürük semai ve saz semai’si gibi yüksek san’at değerine sâhip klâsik formdaki eserleri yetkin kurum ve solistlerden dinleyerek notaya alıp yazmamın, klasik müziğimize önemli bir katkı sağlayacağını düşünerek çalışmaya koyuldum. (Günümüzde bile sağlıklı bir notaya ulaşmanın zorluğu da mâlûmdur.)

Eserlerin büyük bir bölümünü kurucumuz Nevzat Atlığ ve 13 yıl kadar halefi olarak şefliğini yaptığım Cumhurbaşkanlığı Klasik Türk Müziği Korosu ile vermiş olduğumuz konser kayıtları ve sâhip olduğum geniş ses arşivi oluşturdu. Yine Münir Nureddin Selçuk, Kâni Karaca, Alâeddin Yavaşça, Bekir Sıtkı Sezgin, Meral Uğurlu, Münip Utandı ve diğer değerli solistlerimizin ve toplulukların icra ettikleri nadide makamlardaki eserler, bu çalışmaya temel teşkil etti.

Klasik müziğimiz ile ilgili görüşlerini yazma dileğimi yerine getiren, sâhip olduğu kültür birikimi ile bir hazine olarak gördüğüm sevgili Şule Gürbüz’e özel olarak teşekkür etmek isterim. Sanatkâr kimliği ve görüşleri ile bu çalışmaya değer kattı.

Bir hayli emek gerektiren bu çalışmamda bana çeşitli aşamalarda yardımcı olan meslektaşlanm kardeşim Faruk Salgar’a ve Tanburi Birol Yayla’ya teşekkür ederim. Yine yazmış olduğum notaları basıma hazırlayan Mert Erağan’a, Nurhan Alpay’ın şahsında Türk kültürüne büyük hizmetleri olan Ötüken Neşriyat’ın emektarlarına da teşekkürlerimi sunarım.

*Fem-i Muhsin terkibi Arapça bir tamlama olmakla birlikte birçok mânâya gelmektedir. ‘Ağzı terbiye olmuş kişi’ mânâsında kullanılır. Veya “Allah’ın seçkin kullarına uygun gördüğü ‘en hayırlınız’ övgüsü ile taltif edilmiş rütbelerden biridir.” Şeklinde Türkçeye çevrilebilir. Burada ‘ağzın terbiye edilmesinden’ kasıt telaffuzların çok iyi bir şekilde yapılmasıdır. Telaffuzu çok iyi olan ve kelimeleri doğru telaffuz eden kişiler için kullanılan bir sıfattır.

Eserin son sayfalarında seçkin bestekârlardan başta Abdülkadir Merâgi, Ali Rifat Çağatay, Bora Gazi Giray Han, Buhûrîzâde Mustafa Itrî, Cüneyt Kosal, Hacı Ârif Bey, Hacı Fâik Bey, Hacı Sâdullah Ağa, Hâfız Post, Hammamizâde İsmâil Dede Efendi, İbrâhim Paşa (Nevşehirli-Dâmat), İsmâil Hakkı Özkan, Kemal Batanay, Raûf Yekta Bey, Refik Fersan, Sadeddin Heper, Sultan Üçüncü Selim, Suphi Ezgi, Şâkir Ağa, Tanbûrî Cemil Bey, Zekâi Dede, Zeki Ârif Ataergin olmak üzere 80 kişinin kısa hayat hikâyeleri ile eserin adında yer aldığı üzere 74 adet makam hakkında efrâdını câmi, ağyarını mâni ölçüsünde bilgiler veriliyor.

Geniş kapsamlı bir ansiklopedi görünümünde olan eser, yüzlerce eser taranarak elde edilebilecek bilgiler ihtiva ediyor.

Klasik müzik icracılarının ve bu sâhada çalışmayı kararlaştıran müzisyenlerin mutlaka edinmeleri gereken eseri hazırlayan Fatih Salgar ve yayın hizmetlerini üstlenen Ötüken Neşriyat’ın sâhibi ve eserin en mükemmel şekilde okuyucuya sunulması için titizlikle çalışan personeli, gönül dolusu teşekkürleri hak ediyor.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş. İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50 Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr www.otuken.com.tr

M. FATİH SALGAR 22 Şubat 1954 târihinde Adana’da doğdu. 1972 yılında başladığı İstanbul Belediye Konservatuvarından, Nevzad Atlığ, Süheyla Altmışdört, İsmail Hakkı Özkan ve Muazzam Sepetçioğlu gibi hocalardan eğitim görerek mezun oldu. Nevzad Atlığ’ın düzenlediği koro çalışmalarına katılarak repertuvarını geliştirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Eski Önasya Dilleri ve Kültürleri Bölümü’nden, Yakın Çağ ve Umumî Türk Tarihi kürsülerini de dâhil ederek mezun oldu. 1973’ten itibâren Üniversite

Korosu’nun çalışmalarına katıldı ve 1976-1988 arasında şef yardımcısı olarak yüzerce üniversiteli gence Türk Mûsîkisi klasiklerini öğretti. Daha sonra Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdi. 1976’da kurulan Devlet Korosu’nun ilk kadrosunda ses sanatkârı olarak yer aldı. İstanbul Üniversitesi Konservatuvarı’nda, 1978-2005 yılları arasında usul öğretmenliği yaptı. Bir süre İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Mûsıkîsi Devlet Konservatuvarı’nda da öğretim görevlisi olarak çalıştı. Nevzat Atlığ ile birlikte 40 fasiküllük, Türk Musikisi Klasikleri notalarını yayımladı. Yesari Asım Arsoy ve İsmail Hakkı Özkan ile birlikte ayrıntılı mûsıkî çalışmalarında bulundu. İstanbul Ansiklopedisi’nin yanı sıra çeşitli dergilerde ve gazetelerde araştırmaları ve yazıları yayınlandı. Dede Efendi, Sultan Üçüncü Selim Han Türk Mûsıkîsinde 50 Bestekâr Mevlevi Âyinleri, Hacı Ârif Bey, Türk Müziğinde Makamlar Usuller ve Seyir Örnekleri adlı kitapları Ötüken Neşriyat tarafından yayımlandı. Bakırköy Müzik Akedemik Çalışmaları Derneği kurucularından olan Fatih Salgar, 1998’de Cumhurbaşkanlığı Klasik Türk Müziği Korosu’nun şef yardımcılığına, Ağustos 2006’da ise şefliğine tâyin edildi. Aynı korodan 2019 yılında emekli oldu.

DERKENAR

ÖTÜKEN YAYINEVİ – BİR MİLLÎ KÜLTÜR MERKEZİ

NURİ GÜRGÜR

Ötüken Yayınevi 51. yılına ulaştı. 1963 yılında Türk milliyetçisi bir grup üniversite öğrencisi, fikirlerine hizmet etmenin en iyi yolunun bu içerikte yazılan eserleri yayınlamak olduğunu düşünürler ve elbirliğiyle bir adım atmaya karar verirler. Nevzat Kösoğlu, Mehmet Niyazi Özdemir, Ahmet Nuri Yüksel, Özer Ravanoğlu, Ahmet İyioldu’dan oluşan ve bazıları son on yıl içerisinde ebedi âleme intikal eden bu gençlerin imkânları son derece sınırlıdır; sermâyeleri harçlıklarından ibârettir ve onu da tereddüt etmeden son kuruşuna kadar bu işe tahsis ederler. Aralarında o sırada İstanbul Teknik Ünversitesi’de asistan olan rahmetli Ahmet Nuri Yüksel’den başka düzenli geliri bulunan kimse yoktur. Ama inançları kavi, niyetleri hâlis, heyecanları yüksektir; amaçları para kazanmak değil fikirlerine hizmet etmektir. Yayınevlerine târih ve kültür anlayışlarını yansıtacak tarzda ‘Ötüken’ adını, simge olarak ‘üç tuğu’ seçerler. Necip Fâzıl Kısakürek’in henüz basılmamış olan ‘Reis Bey’ isimli bir tiyatro eserinin olduğunu öğrenirler. Görüşüp anlaşırlar.

İki perdelik oyunda, son derece disiplinli, hukuk kurallarına ve kanunlara sıkı sıkıya bağlı bir ağır ceza mahkemesi hâkiminin, idamına hükmettiği genç bir sanığın daha sonra mâsûmiyetini öğrenince yaşadığı pişmanlık ve çektiği derin acı anlatılmaktadır. Her zaman ilgiyle okunacak güzel bir eserdir. Kapağını Nevzat Kösoğlu bizzat kendisi hazırlar. Kitap basılınca kitapçıları dolaşıp dağıtırlar. Ancak profesyonel yayımcı olmadıklarından bu işe bütün vakitlerini ayıramazlar, bu yüzden tabiî olarak zaman zaman çeşitli aksamalar yaşanır. Fakat geri adım atmazlar, heyecanlarını kaybetmezler; Ötüken belli sayıda da olsa kitap çıkarmaya devam eder.

1968 yılında Nurhan Alpay’ın Ankara’da çalıştığı gazeteden ayrılarak İstanbul’a gelmesi ve sorumluluğu yüklenmesi sonucunda, Ötüken’de yeni bir dönem başlar. Mâlî zorluklar ve başka problemler hâlâ devam etse de, en azından artık bunlarla doğrudan ilgilenip çözümüne çalışan bir sorumlu vardır. Kitapların, konuların ve yazarların seçiminde Nevzat Kösoğlu rehberlik eder. Ötüken, özellikle Mustafa Yıldırım’ın da katılımıyla anonim şirkete dönüştüğü 1978 yılına kadar çok yararlı oldu. Bu hamleden sonra yayınevinde daha düzenli bir dönem başladı. İlk günlerden başlayarak sergiledikleri ilkeli ve uyumlu çalışmaların sonucu 51 yıl boyunca sanat, edebiyat, fikir, düşünce ve târih dünyâmıza ait çok önemli eserler basılıp dağıtıldı; pek çok yeni isim Ötüken vasıtasıyla kamuoyuna sunuldu. Türk okuyucusu, Peyami Safa, Yılmaz Öztuna, Nihal Atsız, Erol Güngör, Nevzat Kösoğlu, Ziya Nur Aksun gibi milliyetçi tefekkürün en önemli isimlerinin eserlerini rahatlıkla bulup okuma imkânı buldu. Ziya Gökalp ve Yusuf Akçura ile Prof. Dr. Osman Turan’ın bütün makaleleri düzenli bir şekilde toplanıp yayımlandı.

Ötüken yarım yüzyıl boyunca kuruluşunda belirlenen temel ilkelerini özenle korudu, millî kültürümüze, düşünce hayatımıza hizmet ülküsünün oluşturduğu çizgisini hiç değiştirmedi. Son olarak bu alanda iki önemli hamle daha yaptığını görüyoruz; yayınevi dört yıldan beri ‘Millî Mecmua’ adıyla bir fikir ve düşünce dergisi, bir de ‘Söğüt’ adında sanat ve edebiyat dergisi yayınlıyor. Bunlar sıradan birer dergi değil; çoğu genç, fikrî, kültürel ve edebî konularda iyi yetişmiş, bu meselelere vâkıf, fikir, sanat ve düşünce hayatımıza hizmet niyetinde olan bir yazı kadrosu tarafından

hazırlanıyor. Dergiler iki aylık, her sayılarında özel birer dosya konusu seçilerek bunlarla ilgili makaleler yayımlanıyor. Her sayısı ortalama üç yüz sayfayı bulan Millî Mecmua’da, Türk Destanları, Türk Demokrasisi, Türk Müslümanlığı, Türk Düşüncesi ve Osmanlılar, Mustafa Kemal Atatürk, Türk Şiiri, Türk Coğrafyası, Ömer Seyfettin ve Türk Hikâyeciliği, Nihal Atsız, Erol Güngör gibi çok önemli dosya konuları üzerinde yazılan ve ciddî birer inceleme ürünü olan önemli makaleler yer aldı.

‘Söğüt’ adının; sanat-edebiyat dergisinin adı olarak seçilmesinin Ötüken açısından özel bir önemi var; rahmetli Kösoğlu 1968 yılında bu adla yayınevi bünyesinde dört sayfalık ve aylık mütevazı bir dergi çıkarmaya başlamıştı. Adını da kendisi seçmişti. ‘Söğüt’, Anadolu insanının Yunus Emre’de her yönüyle tezâhür eden irfanını, azmini, hayata bakışındaki ruhî zenginliği, dostluğu temsil ediyordu. Yeniden yayınlanmaya başlanan Söğüt’ün de her sayısında şiirler ve hikâyelerin yanı sıra, Nâmık Kemal, Ömer Seyfettin, Ömer Lütfü Mete, Dîvânu Lugâti’t-Türk, ‘dosya konuları’ olarak ele alındı.

Fikir ve düşünce hayatımız, sanat ve edebiyatımız, kısır siyasî çekişmelerin gölgesinde giderek kuraklaşırken, Ötüken Yayınevi’nin bu çıkışı bu alanlarda yapılabilecek güzel şeylerin de olduğu, bunları yapmaya niyetli yeni nesillerin de bulunduğu anlamına geliyor. Genel görünüme bakarak karamsar olan insanlarımıza sunulan bir müjde anlamı taşıyor. Bu dergiler, ancak millî şuur ve sorumluluk sâhibi, düşünce ve kültürde kalitenin önemini müdrik aydınlarımızın ilgisiyle, desteğiyle devam edebilir. Nurhan Alpay ve emeği geçen bütün arkadaşlarını gönülden kutluyorum. Ötüken diğer yayınlarının yanı sıra, çıkardığı bu dergilerle Türk kültürüne, düşünce hayatımıza çok büyük ve kalıcı hizmetler yapıyor. Başarılarının devamını diliyorum.

Konudan Konuya (46)

     “Âyinedir (aynadır) bu âlem, her şey, Hak ile kaaim (ayakta durmakta).

       Mir’at-i Muhammed’den (ayna hükmünde olan Hz. Muhammed’den), Allah görünür dâim.”

 x                                                                           

     “Zuhûru perde olmuş, zuhûra,

       Gözü olan delil ister mi Nûr’a?”

       (Denizde her taraf su olduğu için, suya, su perde olur ve balık suyu göremez.)

                                          x

     “Anladım işi; san’at, Allah’ı aramakmış.

       Mârifet bu; gerisi yalnız, çelik çomakmış.” 

                                                                (NFK)

                                          x

     “Hoşça bak zâtına, zübde-i âlemsin (âlemin özetisin) sen.

       Merdüm-i dide-i ekvan olan (âlemlerin göz bebeği insan denen) Âdemsin sen.”

                                          x

     “Bir şûlesi (ışığı) var ki, şem’-i cânın (can mumunun);

       Fanusuna sığmaz asumanın (göğün).”

                                          x 

     “Bu taş cebinime (alnıma) benzer ki, aynı makber (kabir gibi)dir.

       Dışı sükûn (sessizlik) ile zâhir (görünmekte), derûnu (içi ise) mahşer (gibi)dir.”

                                                                                           (Abdülhak Hamid  Tarhan)

                                          x

     “Gör zahidi kim (dinin emirlerini yerine getiren kimseyi ki,) sâhib-i irşad olayım (doğru yolu bulayım) der,

       Dün mektebe vardı, bugün üstad olayım der.”

                                          x   

     “Mü’minlere (inananlara) imdâda (yardıma) yetiş merhametinle,

       Mülhidlere (dinsizlere) lâkin daha çok merhamet eyle!”

       (Çünkü onların Allah’ı bilmeye daha çok ihtiyacı var.)

                                                                                        (Mehmed Âkif) 

                                          x                                                                                  

     “Yaşasın sıdk (doğruluk), ölsün yeis (ümitsizlik). Muhabbet devam etsin, şûra (danışma) kuvvet bulsun.”  (BSN)

                                          x

    “Peygamberimiz, risalet (peygamberlik ve elçilik) noktasında, Mir’at-i İlâhî (İlâhî bir ayna)dır.”

                                          x

     “(Bu dünya) câhiller için, yemekle şehvet (nefsin menfî istekleri peşinde koşmak). Âkiller (aklı başında olanlar) için (ise) seyr-i bedayi (İlâhî güzellikleri temaşa edip seyrederek; Allah’ın eserlerini tefekkürle O’nun birliğini idrâk etmektir) .” (A’mak-ı Hayâl)

                                          x

“Hz. Ali’ye sormuşlar: ‘Bayram nedir?’ diye, O da: ‘Günahsız geçen her gün bayramdır.’ demiş.”

                                          x

“Ey insan! Sen kendinin küçük bir cisim olduğunu sanırsın. Ama bütün âlem senin içine sığdırılıp gizlenmiştir.” (Hz. Ali)

                                          x

“ABD’liler: ‘Türkiye, Türklere bırakılmayacak kadar önemli bir ülke.’ tavrıyla hareket ediyor.”

                                                                                                                                  (İsmet Özçelik)

Bozkurt İşareti Siyasi Bir Simge Değildir

          Türkiye A Milli Futbol Takımının Avrupa Şampiyonasında, Avusturya Milli Futbol Takımını elemesinden sonra, gol sevincini Bozkurt işareti yaparak paylaşmasından dolayı, UEFA tarafından Merih Demiral’a spor etkinliklerinde sportif olmayan nitelikte davranışlar sergilediği, futbol sporunun itibarını zedelediği ve sosyal davranış ilkelerine aykırı davrandığı gerekçesiyle iki maç men cezası verilmiştir. Özellikle bu saçma-sapan ve yanlı kararı kınıyor ve şiddetle protesto ediyoruz.

          UEFA’nın bu anlamsız ve skandal kararı Almanya İçişleri Bakanı Nancy Faeser’in kışkırtıcı söylemleriyle ve Türkiye’deki milliyetsiz yandaşların kışkırtmalarıyla aldığını belirtelim. Alman İçişleri Bakanı’nın “ Bozkurt “ işaretine ilişkin olarak yaptığı “ Türk aşırı sağcıların sembolünün stadyumlarımızda yeri yok “ ve “ UEFA’nın olayı araştırması ve yaptırımları değerlendirmesini bekliyoruz.” Tarzında yaptığı edepsiz ve mesnetsiz açıklamalar, Türk’ün varlığından ne kadar korktuklarını ortaya koyuyor.

          UEFA’nın Alman İçişleri Bakanı’nın ve Türkiye’deki milliyetsiz yandaşların bilmeleri gereken gerçeklere göz atacak olursak; Bozkurt işareti, asla siyasi bir simge olmamıştır. Yaklaşık 500 milyonluk Büyük Türk Milleti’nin binlerce yıllık ortak kültürel simgesidir. Aynı zamanda, Kapitalizm’in yıllarca sömürdüğü mazlum milletlerin de uyanışına vesile olan bir direniş sembolüdür. Milli bir siyasi partiye karşı duyulan öfke ve kinden dolayı Türklüğe ve Bozkurt’a saldırmak edep dışı bir davranıştır. Türklüğün varlığından beri Bozkurt bütün Türklerin ortak simgesidir.

          Özellikle Mustafa Kemal Atatürk Türk Destanlarına karşı yakın ilgi duymuş ve Bozkurt simgesinin öne çıkmasını sağlamıştır. Türkiyat Enstitüsü’nde Prof. Dr. Fuat Köprülü’ye Bozkurt ile ilgili olarak şu sözleri söylemiştir: “ Karlı Tanrı Dağları’nın önünde, elinde meşale tutan bir Bozkurt olsun. Bu meşale, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin ilminin ifadesi olsun. Ergenekon’dan çıkmamızda kılavuz olan Bozkurt, Türklüğün Anadolu topraklarındaki yeni devletinin kuruluşunu ifade etsin.”

          Bozkurt simgesi, dünyanın her yerinde Türk Kimliği ile özdeşleşmiştir. Bu simgeyi yasaklamak Türk Kimliğine duyulan bir öfkenin yansımasıdır.

          Irkçılık, farklı bir ırk veya etnik kökene sahip oldukları için diğer insanlara yönelik ayrımcılık veya düşmanlıktır. Alman İçişleri Bakanı ırkçılığı başka bir ülkede aramasın, ırkçılığın daniskası kendi ülkesinde mevcuttur. “ Almanya Almanlarındır “, “ Yabancılar Dışarı “ söylemleri gerçekten ırkçı söylemlerdir. Özellikle Hitler selamı tam bir ırkçı selamdır, Hitler ve avanesi de birer ırkçıdır.

          Geçmiş yıllardan itibaren Almanya’da yabancılara ve özellikle Türklere karşı zaman zaman   kışkırtıcı eylemler yapılmış, Türklerin evleri, işyerleri yakılmış ve yağmalanmıştır.

          Bozkurt işareti veya simgesi başka anlamlar da taşımaktadır. Karabağ’dan Kerkük’e, Tebriz’den Taşkent’e, Üsküp’ten Bahçesaray’a, Prizren’den Saray Bosna’ya, Bakü’den Bişkek’e, Almaatı’dan Ankara’ya milyonlarca Türk’ün duygularını ifade etme biçimidir.

          Her ülkenin tarihteki başarıları, coğrafi konumları ve kültürel özelliklerini içine alan kendilerine ait sembolleri vardır. Amerikalıların Beyaz Başlı Kartal, Fransızların Horoz, İngilizlerin Aslan, Rusların Bozayı, İspanyolların Boğa, İskoçların Boynuzlu at, Kanadalıların Kunduz, Hintlilerin Kaplan, Avustralyalıların Kanguru, Çinlilerin Panda ve bunlardan başka pek çok ülkenin de sembolü vardır.

          Türklerin sembolü olan Bozkurt’un kökeni Türeyiş ve Ergenekon Destanı’ndan geliyor. Bozkurt sembolü, ilk defa Göktürkler tarafından kullanılmıştır. Bu sembolün seçilmesinin sebebi, kurtların özgürlüklerine düşkün olması, esarete boyun eğmemesi, korumacı tavırları, kararlı ve yol gösterici olmalarıdır.

          Türkiye’de her röportajında takımın milliyetçi duygu ve tutkularını vurgulayan Montella kadar olamayan milliyetsizlere pabuç bırakacak değiliz. Merih Demiral’ı ve A Milli Futbol Takımının her bir ferdini yürekten kutluyor, başarılarının devamını diliyoruz.

Millet Kavramı Ve Türksüz Türkiye Yaratmak

Birileri milliyetçilik ve din adına, BOP içeriğine uygun şekilde, Türkiye’yi Türksüzleştirme çabası içinde. Ve bunu kendilerini “yerli ve milli”, yaptıklarını da “ülkeyi kurtarmak” olarak pazarlama becerisi gösterebiliyorlar.

“Türksüz Türkiye” yaratma çabalarını fark edebilmek için siyasal İslamcıların millet kavramına verdiği anlam ile Cumhuriyetimizin kurucu iradesinin modern bilim ışığında verdiği anlam arasındaki farkı bilmek lazım.

Bugün iktidar partisi AKP ve Genel Başkanı R. Tayyip Erdoğan ile iktidarın küçük ortağı MHP ve Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin millet kavramına verdiği anlam aynıdır diyebilir miyiz?

Bu teorik bir tartışma sorusu değil. Türkiye’nin geleceğini şekillendirecek olan sığınmacı sorunu, yeni Anayasa tartışmaları gibi temel meselelerimizi doğru anlamamıza yarayacak bir sorudur bu.

RTE, Millet ve milliyet kavramlarının Fransız ihtilali ile dünyaya yayılan tanımını kabul etmediğini ifade ederek, kendi millet anlayışını şöyle ifade ediyor: 

“Bizim kendi medeniyetimizin, kendi tarihimizin, kendi kültürümüzün bir millet tanımı var. Bu bakımdan Osmanlı tam bir millet devletiydi.” “Biz, milleti İbrahim’den geliyoruz.”

“Bizim millet tanımımız, özünü İslam’ın millet anlayışından alır. Pek çok farklı dinden ve kökenden gelen insanı çatısı altında toplayan Osmanlı bunların milliyetlerini, dinlerine göre de tasnif etmiştir. Osmanlı böyle bir devlet, imparatorluktur. Müslümanlar bir millet, Hristiyanlar bir millet, Yahudiler bir millettir. Etnik bakımdan zaman zaman çok küçük karışmalar olsa da bu tarihimizin ve coğrafyamızın gerçekliğine en uygun tanımdır.”

Erdoğan’ın bu tanımı yönettiği devletin anayasasında belirlenen temel tanım ve ilkelere aykırıdır. Cumhuriyetimizin kurucu iradesinin ortaya koyduğu felsefe ve Atatürk’ün millet tanımına da zıt bir görüştür. Bu görüşü savunmak kurucu iradenin, Osmanlı’nın çöküş sürecinde ve Millî Mücadele aşamasında yaşanan tecrübeler ve bilimin ışığında yaptığı, isabetli tercihlerine karşı çıkmaktır.

“Millet ile ümmet, birbiriyle sözlük anlamları açısından farklı olan; bununla birlikte mutlaka çatışması gerekmeyen iki kavramdır.” Ancak siyasallaştırılarak daraltılan gündemdeki anlamı ile siyasal İslamcıların “ümmet” karşılığı kullandığı “millet” tanımı “Türksüz Türkiye” yaratmak isteyenlerin bir maymuncuğudur.

****************************

Türk Olmaktan Utananlar

Daha önce de yazdım: Bir kısım siyasetçi, aydın ve yazarlar tarihin en büyük medeniyetlerinden birini kurmuş olan Türk Milletinden olmayı pek içlerine sindiremiyorlar. Türk milletinden bahsederken Kürt, Arap, Çerkez, Laz, Ermeni, Roman gibi etnisiteyi ön plana çıkaran kavramları kullanmakta. Ortak kimliğimizi ifade eden Türk kavramını da bu etnisitelerle eşit bir etnik kavram olarak sıralamaktalar.

Hatta bazıları Türk olmayan Müslümanları yüceltir, bazılarını “soylu kavim” olarak nitelerken Türk olmayı aşağılamaktan çekinmiyor:

İşte bunlardan biri, Aydın Ünal, Yenişafak’taki yazısında, “Suriyeliler gitsin” diyenlere hitaben yazdığı yazıda “Suç mu işliyor Suriyeliler? Hapishanelerdeki katiller, hırsızlar, tacizciler, tecavüzcüler, çocuk istismarcıları senin soydaşın, vatandaşın, hemşehrin, fikirdaşın, partidaşın, yoldaşın değiller mi? ‘Suriyeliler gitsin’ deme hakkını nereden alıyorsun en başta? Kim verdi sana bu hakkı? Memleketin tapusu senin üzerinde mi? Ne yaptın bu memleket için ki kendini sözcü görüyorsun?” dedi.

Ünal, “Eğer bu ülkeden birinin gitmesi gerekiyorsa sen git!” dediği ve her türlü olumsuz sıfatı yüklediği insanlara “Vallahi bu ülkede seninle yaşamaktansa, 5 değil 50 milyon Suriyeli ile yaşamayı tercih ederim. Senle olandan çok daha fazla ortak yanım var onlarla. Senle olandan daha uzun tarihi birlikteliğim var. Sen bana Suriyeliden çok daha yabancısın.” dedi.

“Suriyeliler gitsin” diyenlere nefret ve öfke kusan bu satırların yazarının Başbakan Başmüşavirliği, Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanlığı ve iki dönem milletvekilliği yapmış olmasına şaşırdık mı? Hayır.

İşte bu zihniyet, ülkeye başta Suriyeliler olmak üzere, çeşitli ülkelerden göçleri teşvik etti. Şimdi de Türk olmayan unsurlar ile ülkemizin demografik yapısını bozma politikalarına destek vermeye devam ediyor.

****************************

Türksüz Türkiye İçin Yeni Anayasa

AKP Genel Başkanı ve CB Erdoğan, “İnsanı önceleyen, milletin çeşitliliğini ve zenginliğini yansıtan, toplumun gerisinde kalan değil topluma dinamizm katan bir anayasa hedefliyoruz” demişti.

Bu ifade değiştirilmekte olan nüfus yapısına uygun yeni bir anayasa ve yeni bir devlet yapılanması hedefini ortaya koymakta.

ABD ve İsrail’in ortak projesine (BOP’a) uygun olarak Suriye’den 10 milyon civarında ne idüğü belirsiz insanlar ülkemize itildi.“BOP eşbaşkanı” da bu planın uygulayıcısı oldu.

Böylece 15-20 sene içinde PKK sorunundan daha tehlikeli güvenlik sorunları yaratmak ve BOP kapsamında Türkiye’den koparılmış bir garnizon devlet çıkarmak için büyük bir adım atıldı.

Tekrar hatırlatıyorum: Nüfus olarak azaltılmış, eğitim seviyesi düşürülmüş, aklını iradesini kullanamaz hale getirilmiş Türkler “Yeni Türkiye’de” etkinliklerinin her geçen yıl gittikçe azaldığını görecekler.

En iyi yetişmiş evlatlarını yurtdışına kaptıran, ekonomik açıdan bunaltıldığı için nüfusu artmayıp eksilmeye geçen Türkler ülkenin asli unsuru olarak kalamayacaklar. İstenen bu.

Türklerin asli unsur olarak kalamadığı “Türkiye Yüzyılı” için “yeni anayasa” aranması bizim için sürpriz değil.

Peki, bütün bu olanlara AKP içinde merkez sağdan gelen milliyetçi kesim ne diyor?

MHP, BBP gibi “Türk milliyetçisi” ve “ülkücü” olduğunu iddia eden siyasi organizasyonlar tepki göstermek şöyle dursun, Türkiye’yi Türksüzleştirme politikalarına ve AKP’ye neden destek veriyor?

Yoksa bunlar da “Türk Milletindenim, İslam ümmetindenim, Garp medeniyetindenim” yerine “Biz, milleti İbrahim’den geliyoruz” demeye mi başladılar?

****

EURO 2024 Türkiye-Avusturya karşılaşmasında galibiyet sevinci sırasında futbolcumuz Merih Demiral’ın yaptığı “bozkurt selamı” gündemi sarstı. Vatandaşlarımızın çoğunun bozkurt işaretine sahip çıkma şuuru umut verici idi.

Fakat, “Türk Milleti” olarak “Türksüz Türkiye” çabalarına karşı duyarsızız. Ülkemizi ve geleceğimizi kaybetmek riskini bir futbol maçını kaybetmek kadar önemli saymıyoruz.

Rumeli düşerken balo devam ediyordu

Bir topluluk ölürken öldüğünü fark eder mi? Tek insan anlar herhâlde ama toplumlar için o kadar emin değilim.

Aklıma ilk gelen örnek Titanik’in batışı. Biliyorsunuz, iş işten geçene kadar balo devam eder ve orkestra çalmayı sürdürür.

Türkiye tarihinde iki büyük ölüm vardır. Biri, Rumeli’yi kaybettiğimiz 1912 Balkan Harbi. Diğeri, Doğu Trakya ve Anadolu’yu da kaybettiğimiz 1920 Sevr’i. İkinci ölüm, Millî Mücadele ile bir dirilişe dönüştü çok şükür. Buna karşılık birincisine doğru dürüst yanmayı bile beceremiyoruz. Çoğu zanneder ki Rumeli’yi kaybetmek; ne bileyim Selanik’te, Manastır’da, İşkodra’da falan tek tük Türk’ün oturduğu mahalleleri terk etmemiz gibi bir şeydi. Hatırlamazlar ve hissetmezler ki Osmanlı daha başında bir Balkan devletidir. Rumeli’ye hâkimiyeti Anadolu’ya hâkimiyetinden öncedir ve kaybedilen Rumeli tarihiyle, kültürüyle ve nüfus çoğunluğuyla Türk ülkesidir.

Anahtarları Döndüğümde alırım

Sorum şu: Biz, ana vatanımızın yarısını kaybederken farkında mıydık? Ölürken öldüğümüzün şuurunda mıydık?

Aklımda, tam atıf yapamayacağım bir hatıra var: Selanik’te bir Türk devlet memuru, makamını kilitlemiş ve sonra Türk olmayan bir komşusunun kapısını çalıp anahtarı ona bırakmış: “Döndüğümde senden alırım.” demiş. Acı veriyor insana.

Bu yazıyı yazdığım yerin birkaç kilometre ötesinde Erdek’in Karşıyaka Köyü, şimdiki unvanıyla Karşıyaka Mahallesi var. Yaklaşık 4000 nüfuslu. Selanik’in bir köyüymüş. Biri insan, biri “ayvan” yüklü iki gemiyle buraya gelmişler. Gelenler değil de onların çocukları ve onların da çocukları anlatıyor. Artık anahtarı geri alamayacaklarını anladıkları zaman olmalı… O köyün hikâyesini bir başka yazıda anlatırım. Şimdi sormak istediğim şu: Beş asırlık vatan elden giderken acaba farkında mıydık yoksa balo devam mı ediyordu?

İstanbul mektupları

Elimde, Kazan (Tataristan) Türklerinden gazeteci Fatih Kerimi’nin İstanbul Mektupları kitabı var.  Dr. Fazıl Gökçek hazırlamış, Çağrı Yayınları 2001 yılında basmış. Bir daha da basmamış ki piyasada yok. Ne yazık. Mirasımıza ne kayıtsızlık.

Fatih Kerimi, Bulgar Ordusu Çatalca’ya dayandığı sıradaki İstanbul’u anlatıyor (Sayfa 14, 15):

“Yaralı Türk askerlerini tedavi etmek için “Hilâl-i Ahmer”de hizmet etmek amacıyla İstanbul’a gelen Gülsüm, Rukiye ve her iki Meryem hanımlarla vapurda konuşuyoruz: İstanbul’da şimdi hiç kimse kalmamış, yediden yetmişe kadar eli silah tutan herkes askere yazılmıştır, vatan savunmasına girişmişlerdir. Herkes mal mülk ve ailesinden vazgeçmiştir. “Ya namus ya ölüm!” diye meydana atılmışlardır diye düşünüyorduk. Çünkü bizim nazarımızda bugün Türkiye’nin başına gelen hâller fevkalade mühim bir tarihî hadise olup altı yüz yıllık muazzam bir devletin haritası ortaya konuluyor. Eğer Türkler şimdi kendi askerî ve millî namuslarını koruyamazlarsa, sonra durumlarının çok kötü olacağı açıktı.”

Osmanlı yüzyılı

Kerimi’nin isimlerini verdiği hanımlar, dışımızdaki Türk dünyasının çeşitli yerlerinden. Ortak tarafları, Petersburg’ta okurken bir araya gelip Türkiye’ye yardım için işi gücü bırakıp yola çıkmaları. Eğitim millî şuur getiriyor. Millî şuuru tahrip için ilk yapılacak şey de eğitimi tahriptir.

Fatih Kerimi devam ediyor:

“Vapurdan inip iskeleye çıktığımızda İstanbul’un manzarası tamamıyla bizim düşündüğümüzün tersine çıktı. Şöyle ki İstanbul gümrüğünden çıkıp Sirkeci ve Babıâli caddeleri boyunca yürüyerek Meserret Oteli’ne giderken caddenin iki yanındaki sayısız kahvehanelerde o kadar çok insan oturmakta idi ki hiç birisinde ayak basacak yer yok. Kahvehanelerin sadece içleri değil, önleri de dolu. Kaldırımlara iskemleler koyup oturmuşlar, âdeta geçilemiyor. Hepsi de gayet sağlıklı, genç, zinde Türkler. Gayet düzgün giyinmişler. Hepsi de gayet mütekebbirane oturuyorlar. İhtimal ki bugün bayramdır da onun için böyle oturuyorlardır dedik. Lâkin her gün ve İstanbul’un her yerinde durumun böyle olduğunu gördük. Bunun sebebini sorduk: ‘Ne olacak efendim, elhamdülillah bizim muntazam askerimiz çoktur, eğer erzak yetiştirilirse onlar da iyi savaşabilirler.’ dediler. Vakıa itiraz edecek söz bulamadık…”

Hamakat bundan ibaret değil. O zaman da iyimser basın var. Bulgar Ordusu’nu bir strateji gereği üzerimize çektiğimizi, sonra arkadan dolaşıp yok edeceğimizi ve yakında Sofya’ya gireceğimizi yazıyorlar. Selanik’in düştüğü haberlerinin aslı olmadığını da. Bir adım daha atsalar, “Osmanlı Yüzyılı” ilan edecekler! Ya muhalif basın? Muhalif basın kapatılmış.

Velhasıl, Osmanlı batarken de, tıpkı Titanik gibi, balo devam ediyormuş.

Bir davranış bozukuğu: NARSİZM 

             Narsist davranış, sosyal hayatın önemli bir sorunu olmakla birlikte, aile yaşamında da büyük hasarlara neden olmaktadır. Toplumun hemen her kesiminde görülmekle birlikte tanımı yapılamamaktadır. Daha çok “biraz asabî” ya da “huysuz” gibi görülüp tolere edilmektedir. Aslında narsizm, önemli bir davranış bozukluğudur. Kişiye özgü bir hastalıklı durum olmakla birlikte, bulunduğu ortamı da etkileyen bir ruh halidir. Özellikle iş hayatında bir idarecinin böyle bir vasıfta olması verimliliği düşürür ve çalışma ortamını bozar. Ailedeki etkisi ise, aile bireylerinin gelecekteki hayatını derinden etkileyecek düzensiz bir ruh hali olarak bilinir. Böyle ortamlarda yaşama sevinciniz kalmaz, içe kapanırsınız, kaygılarınız- korkularınız olur, bir enkaz gibi yığılıp kalırsınız. Daha açık tanımlanırsa, narsizm bir virüs gibidir, sizi ele geçirir, yaşam enerjisi yoktur. Sizin enerjinizle birlikte sizde yaşamaya devam eder.  

Narsistlerin tipik özellikleri:  

  • Narsizm (erkek ya da kadın) bir kişilik bozukluğudur.  
  • Duyguları yoktur, acımazlar, merhamet etmezler. 
  • Kibirlidirler. Eleştiriyi hiç sevmezler. 
  • Üzülmezler ve yaptıklarından pişman olmazlar. 
  • Hatasını kabul etmezler, özür dilemezler.  
  • Mutlu olmayı bilmezler, hep tedirgindirler. 
  • Empati kurmazlar.  
  • Hep ön planda olmayı bir sosyal statü olarak görürler. 
  • Düzenli ve kalıcı ilişki kuramazlar. 
  • Öfke kontrolleri yoktur. 
  • Sizi aşağılar ve küçümserler.  
  • Sizi yönetmeye başlarlar,  
  • Sosyal çevrenizden sizi izole ederler, yanlızlaştırırlar.  

       Aslında narsistler zekidirler, ikna güçleri yüksektirler. Sizi değiştiğine ikna ederler ve siz buna inanırsınız. Ancak -nadiren de olsa bunun bir patalojik durum olduğunu kabul edip psikoterapi destek alanlar dışında- asla değişmezler. Narsistlerin bir diğer taktiği, zaaflarınızı tesbit ederler. Bu onlar için çok önemlidir. Yeri geldiğinde sizi aşağılamak ve değersizleştirmek için onu kullanırlar. Bu onların ortak yanıdır. Önce aşağılayıp değersiz olduğunu hissettirmek. Kişinin özgüvenine hasar verip bir enkaz gibi yığılıp kalmasını sağlamak, sonra da ona tek destek olanın kendisi olduğunu empoze etmek. Terketme eğilimine çok tepki gösterirler. Böyle durumlarda tehdit ve saldırganlık, narsistlerin önemli bir argümanıdır.  

       Narsizmin tahribatı günümüzde artmaktadır. Uzmanlar bunun tedavisinin kolay olmadığını söylüyorlar. Ailelerin parçalanmasında ekonomik nedenlerden daha etkili olduğu bilinmektedir. Hukuken ayrılsalar bile narsist eşin (kadın/erkek) tehditleri devam edecektir. Çoğu zaman erkek eşler fiziksel şiddet gösterirler. Narsizmin tahribatından kurtulmanın iki yolu var; ya birlikte yaşama yolunu seçerse; sınırlar koymalıdır.  

Narsistlere sınır koymak önemlidir. Ruh sağlığınızı korur. Onları yatıştırmak bakımından her davranış ve isteklerini onaylamayın.  Bununla birlikte tedavi olmaya ikna etmenin yolunu bulmaktır ki, bu çoğunlukla reddedilir. Ya da kendini –varsa ailesini- daha güvenli, daha düzenli bir hayata eriştirmek için ayrılması bir çözüm olacaktır. Aile kuracak gençlere minik bir tavsiye gerekirse; öfke kontrollerine bakın, bu önemlidir. Hep kendinden ve başarılarından söz ediyorsa, eleştirileri acımasızca ve aşağılayıcı üslupsa, hata yaptığında üstlenmeyip özür beyan etmiyorsa, başkalarına yüklüyorsa o kişiden uzak durun. Gelecek hayatınız için.   

İkiyüzlü Batının Çirkinliği Spora da Yansıdı

“İkiyüzlülük”, kişinin sahip olmadığı duygu, düşünce, erdem, değer veya özelliklere, sanki sahipmiş gibi davranması veya sahip olduğunu iddia etmesidir. Ahlâk psikolojisine göre ikiyüzlülük, kişinin kendi ifade ettiği ahlaki kural ve prensiplere kendisinin uymamasıdır.

Avrupa Futbol Federasyonları Birliği (UEFA) Disiplin Kurulu, Türkiye-Avusturya maçında attığı ikinci golden sonra “bozkurt işareti” yapması nedeniyle milli futbolcumuz Merih Demiral’a 2 maç ceza verdi.

UEFA’ya tepki gösteren Türkiye Futbol Federasyonu Başkanı (TFF) Mehmet Büyükekşi, “2 maçlık cezayı kabul edilemez, hukuk dışı ve siyasi bir karar olarak görüyoruz” dedi.

Mehmet Büyükekşi, 3 maçın altındaki cezalarda CAS’a itiraz ve başvuru yolunun kapalı olduğunu hatırlattı. Büyükekşi, açıklamasında, “Verilen 2 maçlık ceza ile itiraz hakkımız da elimizden alınmıştır. Taraflı ve adaletsiz olan bu karar, tüm milletimizi derinden hayal kırıklığına uğratmıştır” dedi.

TFF Başkanı ayrıca, UEFA’nın maçta görevli delegesinin raporunda cezai yaptırım ile ilgili bir ifade olmadığını, bazı Batılı siyasetçilerin açıklamalarının ardından UEFA’nın konu ile ilgili müfettiş atayarak soruşturma başlatmasının sürece ve kararın bağımsızlığına gölge düşürdüğünü belirtti.

Dışişleri Bakanlığı UEFA’nın soruşturmasının kabul edilemez olduğunu ve Alman makamlarının Demiral’a yaklaşımının “yabancı düşmanlığı içerdiğini” açıklamıştı. 

Merih Demiral’ın “bozkurt” sembolüyle ilgili Almanya İçişleri Bakanı Nancy Faeser, “Türk aşırı sağcıların işaretlerinin bizim stadyumlarımızda yeri yok. Avrupa Futbol Şampiyonasını ırkçılık için bir platform olarak kullanmak kabul edilemez. UEFA’nın olayı araştırmasını ve yaptırımları değerlendirmesini bekliyoruz” demişti.

Bakan Faeser, ayrıca Almanya istihbaratının Almanya’daki Ülkücü Hareket ile ilgili analizini de paylaşarak, “Güvenlik birimlerimiz Almanya’daki Türk aşırı sağcıları yakından takip ediyor. ‘Bozkurtlar’ Anayasayı Koruma Teşkilatı tarafından izleniyor” ifadelerini kullanmıştı.

Türkiye Dışişleri Bakanlığı Faeser’ın sözlerinin ardından harekete geçti ve Almanya’nın Ankara Büyükelçisi’ni bakanlığa çağırdı. Bakanlık açıklamasında, ”(Bozkurt) işareti Almanya’da yasaklı bir simge değilken, Sayın Demiral’a Alman makamları tarafından gösterilen tepkilerin bizatihi kendisinin yabancı düşmanlığı içerdiği değerlendirilmektedir” denildi.

Söz konusu ceza, UEFA’nın Türkiye’ye karşı menfi tutumunu gözler önüne serdi. Ayrıca geçmişte bazı futbolcular tarafından yapılan hareketlere karşı UEFA’nın verdiği cezalar ikiyüzlülüğü bir kez daha gösterdi.

Daha önce de EURO 2020 Avrupa Futbol Şampiyonası elemeleri maçlarında futbolcularımızın yapmış olduğu gol sevincine de soruşturma açan UEFA yetkilileri, yine bir gol sevincimize soruşturma başlatmıştı.

Bozkurt, bugün Türk milliyetçiliğinin sembolüdür. Atatürk tarafından da ulusal sembol ilan edilmiş ve birçok yerde kullanılmıştır. Cumhuriyet’in ilk yıllarında Türk parası üzerine bozkurt resimleri basılmıştır.

Tarihçi İlber Ortaylı, Avusturya galibiyeti sonrası milli futbolcu Merih Demiral ile gündeme gelen ‘Bozkurt’ sembolüne ilişkin, “Türk tarihinde ‘Bozkurt’ bir semboldür, idoldür. Öyle sadece bir partinin, grubun sembolü değildir.

Biz çöl takımından değiliz, steplerden gelen bir milletiz. O yüzden kurt bizim için mühim ve manalı bir semboldür. Destanları, hikâyeleri var. Tür olarak da çok dayanıklıdır. Kurt sırtını herhangi bir şekilde dayamadan, sırtını garantiye almadan öyle bir ihtiyaç duymadan savaşabilen bir hayvandır. Yaşam savaşı verme bakımından çok beceriklidir. Sürü halinde de avlanır ama tek başına da çok dirayetli ve dirençlidir.

O yüzden yaşam savaşı veren, özgürlük savaşı veren milletler için ayrı bir sembolik değeri ve önemi vardır. Milli Mücadele’de de sembol olarak vardır. Devlet çok kullandı. Eserlerde vardır. Kimseyi alakadar etmez. Gamalı haç ve Naziler ile bir benzerlik kurmak saçmalıktır. Bozkurt birinin kafasından çıkmış, sonradan üretilmiş bir sembol değildir.” Dedi.

Batı, çıkarları ve menfaatleri doğrultusunda hareket eden bir yapıya sahiptir. Yıllarca Müslümanların içerisinde bulunduğu kaos ve zulüm maalesef batının ve Amerika’nın eseridir.

İsveç’te aşırı sağcı Rasmus Paludan ifade özgürlüğü adı altında Kur’an-ı Kerim’i yakarak nefret söyleminin en önemli örneklerinden birini gösterdi. Aynı şekilde Tevrat’ın yakılmasına müsaade etmeyen yetkililerin kararı ise büyük bir çelişkidir. İsveç’te bu eylemi yapmak suç olmasına rağmen Paludan ceza almadı. İfade özgürlüğü adı altında nefret suçunun işlenmesine müsaade edildi. 

Batı, bağımsızlık ve milli diyenlerden nefret etmektedir. “Dilimize, medeniyetimize, tarihimize, toprağımıza sahip çıkmak ve onurlu yaşamak istiyoruz” diyen her aklı katlettiler. Birlikte büyümek, birlikte zenginleşmek ve birlikte mutlu olmak felsefesinden nefret etmektedirler.

 Batı dışında kalan coğrafyalarda, radikal dincileri, teröristleri, mafyayı, kaçakçıları, uyuşturucu baronlarını, faşist-ırkçı hareketleri, her türden bölücüleri besliyorlar, teşvik ediyorlar. Kutsallara hakaret, peygamberlere küfür, kitapları yakma ve toplumları galeyana getirecek söylem ve eylemleri organize ediyorlar.

İstiyorlar ki aynı nefret söylemleriyle benzer eylemlerle tepki gösterelim. Biz de bayraklarını, kitaplarını yakalım, kutsallarına küfredelim. Bunu yapmayacağız. Zira saçtıkları zehrin panzehri bizim medeniyetimizdir.

Batı’nın İnsan hakları; sadece yeşil gözlü, sarı saçlı ve Hristiyan ve Yahudi kökenliler içindir. Yani zihinlerindeki insan hakları coğrafya, din, ırk ayrımı yapan bir tutum sergilemektedir.

Batı’nın insan hakları ve demokrasisi Ortadoğu’yu, Afrika’yı, Asya’yı ve Müslümanları asla kapsamamaktadır.

Sevgiyle kalın…

Gözlerinizi Ovuşturun ve Dünyaya Bir daha Bakın

Cemil Meriç, yine rahmet istedi: “İdeolojier, idrakimize giydirilen deli gömlekleri!” Bundan güzel nasıl tarif edilebilir. Bu kadar güçlü değil ama benim de bir benzetmem var: İdraklerini ideolojilere kaptırmış insanlar, dünyaya baktıkları zaman dünyayı olduğu gibi görmüyor.

Normal insan, makul insan, dünyaya baktığında ışık gözlerinden içeri girer. O ışık, dünyadaki eşyaya çarpmış ve oradan bakanın gözlerine ulaşmıştır. Işık orada bir görüntü yapar, o görüntüyü sinirler beyne ulaştırır ve insan, dünyada ne varsa onu görür. Beyni vasıtasıyla görüntünün anlamını kavrar.

İdeoloji tutsağında algı süreci bunun neredeyse tam tersi. İdeolojisi, onun idrakini beyaz bir perdeyle kapatıyor. Gözleri dışardan gelen ışığı içeri alma vazifesinin tam tersini yapıyor. Zihni, görüşünü kapatan o beyaz perdeye ideolojisinin hayal ettirdiği saçma sapan görüntüleri yansıtıyor. O da o görüntülerin gerçek olduğunu, gerçek dünyanın o perdedeki akisler olduğunu sanıyor; ona göre davranıyor.

Bu sabah, Engin Alan Paşa’nın bir Tweet’iyla karşılaştım. (Artık X’iyle mi diyeceğiz?) Şöyle yazmış:

“Askeri Stratejide önemli bir gerçek vardır: Yığınakta yapılan hata, harbin sonuna kadar düzeltilemez. Şimdi Türkiye, başından beri Suriye ile ilgili yaptığı yığınak (politik, askeri) yanlışı ile yüzleşiyor.”

Gençlik yıllarımda Dündar Taşer Ağabey’le sohbetlerimizde defalarca işitmiştim bunu. “Yığınaktaki hata harekâtın sonuna kadar devam eder.“ O da rahmet istedi.

Hangi hayalleri görüyordunuz?

Hiçbir ülke kontrolsüz kaçak kabul etmezken, sınırlarımızı sonuna kadar açmak! Biz haklıyız, biz ensarız, onlar muhacir sloganları. Hemen ama hemen yarın Emevi Camii’nde cuma namazı kılacağız hayalleri. Sırf İhvan böyle dedi diye bu davranışları doğru ve gerçek sanmak…

Ne demişti Seyyid Kutub, “‘Milliyetçilik, tarihî, zamanı geçmiş bir bayraktır.’ Kutub’a göre dünya, düşünce ve doktrine dayanan ideolojik komplekslere doğru ilerlemektedir. İslami hareket, bu global eğilimin bir parçasıdır. Kabile kimliğine, ırk veya toprağa dayanan asabiyye gerici, cahili bir kimlik tarzıdır.” (Sayyid Qutb and the Origins of Radical Islamism, Oxford University Press 2013, s: 257-258) İşte biz on milyon kaçağı övünerek Türkiye’ye alırken ideolojimizin perdesine bu hayaller aksediyordu. Nedir bu hayaller? Millet yok. Millî devlet yok. Dolayısıyla sınır yok. Hatta Müslüman ülkelerin ahalisi de Müslüman değil. Cahiliye devri halkı gibi. Bir tek İhvan “fırkayı naciye”.

Tıpkı, “Faiz sebep, enflasyon neticedir. Bu nastır nas!” derken ideoloji perdesine akseden tuhaf projeksiyon gibi.

Bu hatalardan döndük galiba. Hani ne demişler: Taç giyen baş akıllanır. İyi de bu o baş akıllanana kadar o tacın tebaasına ne olur? Ama Alan Paşa’nın, Dündar Taşer’in dediği gibi yığınaktaki hatanın etkileri, azalarak değil, katlanarak devam ediyor. Harekâtın ne zaman biteceği, bitip bitmeyeceği belli değil. Bakalım önce kim biter. O mu biz mi? Gerçek şu ki milletler dünyasında, yani gerçek dünyada “harekât” hiç bitmez.

Pistin ışıklarını görüyorum

Bu büyük hataları yaparlarken acaba ideolojilerinin perdesinde hangi görüntüler oynuyordu? Korkunç bir uçak kazasını hatırlıyorum. 30 Kasım 2007 gecesi, İstanbul- Isparta seferini yapan bir uçak, 57 yolcusu ve mürettebatı ile dağa çakılmış, kazadan sağ çıkan olmamıştı. Ölenler arasında 6 bilim insanı vardı. Onlardan Prof. Dr. Engin Arık Hanımefendi ile kısa bir telefon temasımız olmuştu. Arık Hoca, toryum ve hızlandırıcı kullanarak güvenli nükleer enerji elde etme projesi peşindeydi. Ben de bir öğrencimi, Türkiye’de toryum varlığı ve ekonomisi üzerinde tez yapması için ona yönlendirmiştim. Arık Hoca da bizi Ankara Üniversitesi’ndeki bir meslektaşına yollamıştı. Arık Hoca ve ekibi Türk bilimi, Türk fiziği için büyük kayıptı.

O kazanın kaçak Suriyelilerle, faiz sebep, enflasyon sonuç “nas”ıyla ne ilgisi var diyeceksiniz. Şu ilgisi var. Uçak çakılmadan önce pilotun telsizden kaydedilen son sözleri şöyleydi: “Isparta pistinin ışıklarını görüyorum.”

2007’deki acı kazada, pilotun gerçekten mevcut olmayan bir şeyi gördüğüne inanması 57 kişiyi kaybetmemize sebep oldu.

Son on yıllarda mevcut olmayan muhacir ve ensarı, aslı olmayan ekonomi modellerini var ve Allah’ın emri sanmamız neler kaybetmemize sebep oldu? Daha neler kaybedeceğiz? Bu uçakta 57 kişi değil, kaçak yolcularla birlikte neredeyse 100 milyon kişi var. Gözü ve umudu bizde olan başka yüz milyonlar da cabası.