Asimilasyona Yatkın Olan Türk’ler İçin Bunların Bir Önemi Var mı?
Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu “Tarih Gelecektir” adlı kitabında “Öyle bir coğrafyada bulunuyoruz ki; dünyanın hiçbir bölgesinde bu kadar çok medeniyet kurulmamıştır. Bu şu anlama gelmektedir.
Yaşadığımız coğrafyada çok devlet kurulmuş ve çok devlet yıkılmıştır. Dolayısıyla bölgede ayakta kalabilmek için, tarihin engin tecrübesinden faydalanabilmek ve buna bağlı olarak hassas dengeleri gözetebilmek gerekir. Bunun için geçmişi iyi bilmek lâzımdır. Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün “TARİH İHTİYATSIZLAR İÇİN MERHAMETSİZDİR”dir sözü, coğrafyamızın gerçeklerine tam olarak uyar” demektedir.
“Tarih Gelecektir” sözü üzerinde çok düşünülmesi gereken ve birçok şeyi ifade eden bir deyimdir. O sebeble bugün gelişen (İsrail-İran çatışması) olayları dün meydana gelenlerle irtibatlandırarak yorumlamak, gelecek hakkında bizi doğru sonuçlara götürecektir.
Örneğin Balkan Yarımadası tarih boyunca çoğu zaman dünya gündemini belirleyen olayların yaşandığı bir bölge olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu’nun kaderi ve genç Türkiye Cumhuriyeti’nin ortaya çıkışını hazırlayan şartlar bu coğrafyada saklıdır.
Bu nedenle Cumhuriyet Döneminde meydana gelen isyanları anlamak için Balkanlarda meydana gelen Sırp, Bulgar, Yunan ayaklanmalarını iyi bilmek ve başta İngiltere olmak üzere Avrupa devletlerinin ve Rusya’nın aldığı pozisyonları iyi belirlemek gerekir.
Örneğin Sırp Ayaklanması 19. yüzyılda Balkanların, Avrupa ve Osmanlı tarihinin en önemli siyasi olaylarından biridir. Berlin Antlaşması ile tamamlanmış gibi görünen bu bunalım Bulgar ayaklanması, Sırbistan ve Karadağ’la ve nihayet Rusya ile yapılan savaşlarla tamamlanır.
Ayaklanma çıktığında bunun çok ciddi boyutlara ulaşacağını, Osmanlı İmparatorluğu ve Avrupa’nın geleceğini belirleyeceğini neredeyse hiç kimse tahmin edemiyordu. Tıpkı Turgut Özal’ın Eruh ve Şemdinli’yi basanları “bir avuç eşkiya” olarak nitelendirmesi gibi.
Bu gelişmeler ışığı altında bakılınca Şeyh Sait, Dersim ve günümüzde PKK isyanlarının mahiyet itibarı ile Sırp, Bulgar ve Yunan isyanlarından pek bir farklarının olmadığı görülür.
Balkanlarda meydana gelen isyanlar öncelikle Osmanlı İmparatorluğunu yıkmaya dönüktü. Balkanları Türklerden arındırmayı ve Balkanları Ortodoks hristiyanlığına terketmeyi ve çoğunluğu Slavlaştırmak amacını güdüyordu. Nitekim Balkanlar, Rus yayılmasının planları için önemli bir coğrafya ve Slavların büyük koruyucusu da “Anne Rusya” idi ve nitekim bu plan başarılı oldu. Balkanlar Türklerden temizlendi, Türk devlet hâkimiyeti sona erdirildi!
Cumhuriyet Dönemindeki Şeyh Sait isyanının arkasında İngiltere’nin olduğu su götürmez bir gerçektir. Misakı Milli sınırları içinde yer alan Irak Türkmen bölgesinin Türkiye’ye bağlanması konusunda uluslararası çalışmalar sürerken, Türkiye’yi bu vatan parçasından mahrum etmek ve bir petrol ülkesi haline gelmesini önlemek için bazı kürt aşiretleri kullanılmak suretiyle Şeyh Sait isyanı çıkartılmıştır. Genç Türkiye Cumhuriyeti Şeyh Sait isyanını bastırmak için mücadele ederken, Musul ve petroller üzerindeki haklarından vazgeçmek zorunda kalmıştır. Bu ihanet günümüzde yaşayan 85 milyon insanımızın refahını ve güvenliğini etkilemiştir.
Günümüzde Irak’ın toplam nüfusunun % 16’sı kürt ve % 11 Irak Türklerinden oluşmaktadır. Ancak değişik propaganda yöntemleri ile Irak’ta yoğun bir kürt nüfusunun yaşadığı konusunda dünya kamuoyu üzerinde büyük bir ikna kampanyası yürütülmektedir. Tıpkı Türkiye’de yoğun bir kürt nüfus yaşadığı kampanyası olduğu gibi.
Bu gün Irak, önemli ölçüde nüfus azlığına rağmen çoğunluğu kürt kökenli idareciler tarafından yönetilmektedir. Aynı şekilde TBMM’de ve hükümette de kürtlüğünü ifade eden ve nüfusa göre çok büyük bir temsil imkanı yakalayan insanlarımız mevcuttur.
Aslında ülkemizdeki gerçek tarihçi Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu’nun “araştırmalarımızda şunu gördüm ki; pek çok kürt dediğimiz insanlar Türk asıllı” sözlerinde saklıdır. Bu aslında planın ileri aşamalarında uygulanan “ötekileştirmek” kapsamında yer almaktadır. Sadece Şeyh Sait ve Musul’un kaybını ifade ederken bunu bir not olarak belirtmek istedim.
Dersim İsyanının arkasındada Fransa vardır. İsyan döneminde Hatay ilimiz, Fransa Mandası altındaki Suriye’den Türkiye’ye bağlanmak üzeredir. Avrupa devletlerinin Osmanlı Devlet döneminde uyguladığı yöntemlerden birini Fransa Dersim’de işbirlikçileri ile sahneye koyar.
Amaç Türkiye Cumhuriyeti’ni zayıf düşürmek ve Hatay’ın anavatana ilhakını önlemektir.
Cumhuriyet Döneminde 1984 yılındaki Eruh ve Şemdinli baskınları ile başlayan isyanın temel amacı da, Türkiye Cumhuriyetinin kalkınmasının engellenmesi ile bölgede ekonomik ve siyasi güç olmasına set çekilmek istenmesidir.
Bilal Şimşir, Kürtçülük II adlı eserinde, PKK isyanının alt yapısının ABD, Almanya, Fransa, İsrail, İngiltere, Hollanda, İsveç ve daha birçok ülke tarafından nasıl hazırlandığını çok güzel bir şekilde anlatmaktadır.
Şeyh Sait, Dersim ve PKK isyanlarının ileri hedefi “ötekileştirmek”, “yabancılaştırmak ve başkalaştırmak” ve nihayet “asimile” etmektir. Böylece Türkiye Cumhuriyeti topraklarında başka bir millet yaratılacak (yaratıldı hemde devlet yardımı ile) ve ülkenin bir bölümü bunların kontrolüne verilerek bölünecektir. Bu Türkleri böl, parçala ve yut hedefinin uygulamaya sokulmuş küçük bir kısmıdır.
Esas plan bu coğrafyadan Türkün varlığına son vererek izini silmektir. Günümüzdeki PKK isyancıları ve siyasi yandaşları bu planın taşeronlarıdır. (Şimdi de bu planların yanına İsrail-İran çatışmasından ortaya çıkacak sonuçları da eklemek gerekiyor!)
Asimile edilmeye yatkın Türklere uzun yıllardır dört bir koldan saldırı vardır… Mesela Amerikalılar 60 yıl önce “Vahşi Kürdistan’da” adlı bir film yapmışlardır. Bunu 28 Ekim 1966 yani Cumhuriyet Bayramından bir gün önce Almanya Rüsselsheim’da Opel Fabrikasında çalışan ve adresleri önceden saptanmış olan ve özel davetiye ile çağrılan Türk işçilerine bir gece düzenleyerek izlettirmişlerdir. Bu gece için salonu Rüsselsheim Belediyesi sağlamıştır, Türk işçilerine “siz Türk değil Kürtsünüz, ülkeniz Türkiye değil Kürdistandır, Türkçe konuşmayın Kürtçe konuşun” denmiş ve bu çalışmalar günümüze kadar sürüp gitmiştir. (Şimdi Dem/Pkk örgütü kazandıkları belediyelerde esnafın kürtçe tabela asması halinde vergiden muaf olacağını söylemektedirler. Bu kaçıncı paralel devlet örneğidir?)
Yazdıklarımızdan anlaşılacağı üzere Şeyh Sait, Dersim ve PKK isyanları arasında birbirini silsile yolu ile takip eden kuvvetli bağlar (şimdide İsrail-İran çatışmasının bu planlarla ilgili dolaylı bağlantısı) vardır. En azından dış destekçileri aynıdır ve hedefleri benzerdir. Öyle anlatıldığı gibi bir halk ve hak arama hareketi değildir. Birinci önceliği Türkiye Cumhuriyeti Devletini yıkmak ve bu coğrafyada Türk Milletinin varlığına son vermek suretiyle izini silmek amacını taşıyan bu isyanlar ile bu isyanların siyasi ve fikri yandaşlarına, her türlü desteği vermek, onları medya eliyle baştacı etmek, kamuoyu oluşturmak, Türk milletini yanlış yönlendirmek, bunlara tavizler verilmesine yardımcı olmak gibi davranışlar içerisinde olanlar Türk Milletine karşı yapılan ihanetin ortağıdır. (Bunlarda Türk’ün pek umusardığı hususlar değildir.)
Yazımızın sonunda bu isyanlara hümanist bir hava ve insan hakları boyutunda verilmek istenen görüntüyü Türk Milletine yedirmek isteyenleri buradan bir kez daha uyumadığımız konusunda uyaralım ve sizleri de tarihi olaylar arasında irtibat kurarak başımıza gelenler hakkında düşünmeye davet edelim.
Biliniz ki bu isyanları hangi nedenle olursa olsun meşrulaştırmak (şimdi “yeni anayasa” dedikleri şey gibi!) isteyenler size kurulan tuzağın bir parçasıdır.
“Ondört yıl önce kaleme aldığım bu yazıdaki gerçekler bizi yakmaya devam ediyor. Yoksul ve bitap düşürülmüş Türk, gün geçtikçe eriyor. 1918 şartları gelip kapıya dayanmış! Bakalım bu yazıyı bir ondört sene sonra, okuyanlar neler ile karşılaşmış olacaklar!”
Güç Nedir, Güçlü Kimdir?
Babası, elini oğlunun omzuna koyar, “Oğlum, delikanlı oldun, söyle bakalım sen mi daha güçlüsün, ben mi güçlüyüm?” diye sorar. Oğlu tereddütsüz: “Ben daha güçlüyüm.” der. Babanın beklediği cevap budur, ancak biraz alınganlık gösterir. Tekrar aynı soruyu sorar: “Oğlum hangimiz daha güçlü?” der. Oğlan: “Baba, tabi ki ben daha güçlüyüm.” cevabını verir. Babası bu defa bozulmuştur. Böyle cevaba hiç alışık değildir. Arkasını döner, kapıya ilerler. Son kez, sert üslupla: “Oğlum, sen mi, ben mi; kim daha güçlü?” der. Oğlunun cevabı bu defa: “Sen daha güçlüsün, baba.” olur. Baba, şaşırır. “Ne oldu da cevabın değişti, birden ben güçlü oldum?” Delikanlı: “İlk iki soruda senin elin benim omzumdaydı, son soruda ise elin omzumda değildi, ben senin elinle kendimi güçlü hissediyordum.” deyiverir.
Güç nedir, güçlü kimdir? Güç, ne işe yarar, güçlü olmak ne demektir? Güçten yoksun olmakla gücü fazla olmak arasındaki fark nedir?
Gücü, kişiyi ayakta tutan enerjidir, diye tanımlayabiliriz; bu enerjiye sahip olan kişiye de güçlü denebilir. Enerjinin miktarı ile güçlülük derecesinin paralel olacağını söyleyebiliriz.
Güç, bir bakıma, kaybetmekten korktuğumuz değerdir. Varlığıyla varlığımızı özdeş gördüğümüz kıymetler, bizim için birer güçtür. Güç; yaş, cinsiyet, mevki, statü, beklenti, gibi durumlara göre değişkenlik gösterir. Yeni doğan bir bebek için, güç annedir, çocukluk çağındaki ve ergenlik yaşındaki biri için babadır, iş adamı için paradır, popüler kişiler için beşerî sermayedir, bir siyasi lider için yüksek oy miktarıdır, bir bilim adamı için bilgidir, bir sanatçı için yetenektir, ordu için envanterindeki silah miktarı ve çeşitliliğidir. Özgüvendir, dostluktur, doğruluktur, kişinin öfkesini yenebilmesidir, sabırdır, hakkaniyettir… Güç; zamana, mekâna göre değişebilen, kişiye yaşama sevinci veren veya direnç kazandıran öznel bir dayanaktır, onu taşıyan köprüdür. Kimine göre de güç, bir güven sebebidir, kişiyi mutlu eden soyut ve somut şeylerdir.
Varlığıyla bize huzur, mutluluk, güven veren o enerji, ne kadar gerçektir, yoksa sanal mıdır? Aslana “Neden boynun kalın?” demişler, “Kendi işimi, kendim gördüğüm için.” cevabını vermiş. Güç, kendimiz olamaz mıyız? Gücü insanlar niye hep dışarıda ararlar? Bu bir yanılgı mıdır?
Bir zincirin gücü, en zayıf halkanın gücü kadardır. Bize güç verdiğini zannettiklerimizin gücü ne kadar? Kendi varlıklarını devam ettirmeye gücü yetmeyenlerden güç beklemek ne kadar doğru? “Kendisi yardıma muhtaç bir dede, nerde kaldı gayrıya himmet ede.” der halkımız, kendinde güç vehmettiğimiz böyle durumdaki kişiler için.
Şöyle veya böyle, her insanın bir güç kaynağına ihtiyacı vardır. Bu kaynak bazen varsıllıktır, bazen yoksulluktur. Hiçbir şeyi olmayan kişi, çok şeyi olandan daha güçlü olabilir. Onun gücü, kaybedecek bir şeyi olmamasından, varlıklı kişinin zayıflığı ise varlıklarını kaybetme korkusundan gelir. Güç ve zafiyet, iktisadi ahlakla değerlendirirsek, kötü paranın iyi parayı kovması gibi aynı anda aynı yerde bulunamaz. Ancak, her ikisi de insan gerçeğidir.
Kişiyi, tercih ettiği güç kaynakları değerli kılar, kalıcı yapar. Ağaç yaprağıyla gürler, demiş atalarımız. Çok sayıda dosta sahip olmak elbette güçtür. “Bilgi, hazinedir.” vurgusu yapılır efsaneleşmiş bir öykücükte. Emin kişi olmanın, yalan söylememenin önemi ısrarla belirtilir inancımızda.
Sahip olduğumuz gücü kontrol, önemlidir. Bir lastik reklamında “Kontrolsüz güç, güç değildir.” sloganının kullanıldığını hatırlıyorum. Gücün kullanımı bizde olmazsa gücün nesnesi oluruz ya da haddi aşarsak güç bizde bir zulüm aracına dönüşebilir.
Türü veya bizim tercihimiz hangisi olursa olsun, gücün bir eser olarak sonuçlanması, istikrarı gerektirir. Haso ve Hüso iki arkadaştır. Köyden biri süt, diğeri yumurta satmak için pazara giderler. Hüso, yumurtaları sepete yerleştirmiş, sepeti de başında taşımaktadır. Bir taraftan da Haso’ya hayallerini anlatır: “Bu yumurtaları satacağım, koyun alacağım, koyundan seninkiler gibi süt elde edeceğim, sütü satıp keçi alacağım, keçileri satıp inek alacağım, ineklerden çok süt elde edeceğim, onların hem sütünü hem etini satacağım. Kendime bir takım elbise alacağım, köy kahvesine gelip hava atacağım. Beni görenlere şöyle bir tepeden bakacağım. “Bizim Hüso ne kadar değişmiş!” dediklerinde onları görmezlikten gelip şöyle bir kafamı çevireceğim.” der ve der demez sepet başından düşer, bütün yumurtalar kırılır. Hüso, hayallerine başladığı noktadan daha kötü yerdedir. Haso, sütüyle yola devam eder. Güç kullanımda bir ölçü, devamlılık, tutarlılık yoksa elde edeceğimiz sonuç, başa dönmek olacaktır. Bizi bir adım dahi ilerletmeyen veya daha kötü duruma düşüren güç, hiç olmasa daha iyidir.
Gücün varlığı da kullanımı da görecelidir. Bize düşen, doğru güç kaynağını doğru yerde kullanmaktır. Atalarımıza burada da kulak verelim: “Ağaca dayanma kurur, duvara dayanma yıkılır, insana dayanma ölür, dayan Yüce Mevlâ’ya”
Hacmi Küçük Muhtevâsı Dolgun Bir Kitap: Gördüklerim, Dinlediklerim, Yazdıklarım
Eserin yazarı Prof. Dr. Mustafa Kemal Atilla, ‘Ön Söz Niyetine’ başlıklı yazısında kitabın yazılış sebebini; ‘Okuyucuya bu yaşıma kadar başımdan geçenleri ve gördüklerimi sohbet tarzında hikâye etmek, doğru bildiklerimi benden sonrakilere aktarmak; özellikle de bütün bunları her yaştan gençlerin istifâdesine sunmak…’ cümlesiyle açıklıyor.
37. sayfada başlayan ‘Bir Balkan Seyahati’ başlıklı yazı, sıcak ve samîmi ifâdeler, canlı tasvirlerle okuyucuyu sayfalara çekiyor, görünmez bağlarla satırlara bağlıyor:
Yedi günde 7 ülke: Makedonya, Arnavutluk, Karadağ, Hırvatistan, Bosna-Hersek, Sırbistan, Kosova ve 17 irili ufaklı kasaba ve şehir: Üsküp, Kalkandelen, Ohri, St. Naum, Resne, Manastır, Tiran, Bar, Budva, Kotor, Dubrovnik, Poçitel, Mostar, Saraybosna, Belgrad, Prizren ve Priştina. Çok ülkeler gezdim, çok yerler gördüm ama bugüne kadar böylesi bir duygu yoğunluğu yaşadığım gezi olmamıştı. Meselâ, Saraybosna’da Baş Çarşı’yı gezerken birden kendimi Eminönü veya Mısır Çarşısı’nda hissettim. Çarşıdaki Gazi Hüsrev Bey Camîi, Kurşunlu Medresesi insanı yaşadığı o andan çekip alıyor, âdeta bir zaman yolculuğuna çıkarıyor. Mostar ise o zarif, endamlı köprüsü ile meşhur. Mimar Sinan’ın talebesi Mimar Hayreddin’in eseri olan köprü, inşa edildiği 1557 yılından beri dimdik ayaktayken, hepinizin bildiği gibi 1992 yılında Hırvat topçusu tarafından özellikle hedef alınarak yıkıldı. Barbarlık, vandalizm, her ne derseniz deyin, hafif kalıyor. Bir mimarî şaheser olan köprü, daha sonra Türk Devleti’nin katkılarıyla aslına uygun olarak yeniden yapıldı. Köprünün yıkılan taşları tek tek bulunup işâretlenerek yeniden kullanılmış. Neredva nehrinin üzerinde bir kuğu gibi ince, nefes kesecek kadar güzel. Köprü deyip geçmeyin, Türklerin Balkanlara vurduğu en silinmez sembollerden birisidir. O köprü orada durdukça izlerimiz ortadan kaldırılmaya çalışılsa da ilelebet bizi hatırlatacak ve serhat boylarında bizden nağmeler söylemeye devam edecektir. Tıpkı bir başka serhat boyu olan Edirne’deki Selimiye Camîi gibi… Biliyorsunuz, Balkan Savaşı’nda daha sonra kurtarılsa da Edirne şehri bir müddet Bulgar işgali altında kalmıştı. İşte o sırada şehri gezen Bulgar veliaht prensinin Selimiye’yi gördükten sonra şöyle dediğini yazar târihçiler: ‘Türkleri ve Türklere ait ne varsa hepsini ebediyen bu şehirden silip atmak kolay, fakat şu koca Selimiye’yi ne yapacağız?’
Prizren’deyiz. Sinan Paşa Camîi o sâkin, mütevazı atmosferiyle her din, dil ve ırktan insana huzur veriyor. Ara sokaklarında grupla gezerken rehberimiz Prizrenli bir Türk’e adres sormuştu, târifi aldıktan sonra ben mahsus biraz geride kalıp adamla sohbet ettim. Aslen Prizrenli olan Fenerbahçe’nin efsanevî başkanı Ali Şen’i soruyorum, tanıyor musun? diye. ‘Nasıl?’ diye soru tarzında cevap veriyor. İlk anda anlamayıp tekrar soruyorum, yine aynı cevap. Sonra anlıyorum ki, Rumeli şivesinde ‘nasıl’ kelimesi, ‘hem de nasıl’ mânâsına geliyormuş.
Denizi andıran, aynı isimli büyük bir gölün kıyısına kurulmuş Ohri şehri ise, bir yanda mâvilikler, diğer yanda boylu boyunca uzanan yeşilliklerle tam bir sayfiye ve dinlenme yeri olmuş. Osmanlı Cihan Devleti’nin her milletten, her dinden insanları bir arada huzur içinde yaşattığı o eski masalsı zamanlarından kalma bir sâkinlik içerisinde. İttihat ve Terakki’nin kurucularından Ohrili Eyüp Sabri Bey’i düşünüyorum. Doğduğu bu güzel topraklara ebediyen veda edişinin iç muhasebesini yapmış mıdır acaba, bilemiyorum.
Üsküp’e geçiyoruz, o mahzun, gururlu Üsküp’e. Şimdilerde nerede bir eski Türk eseri varsa önüne, sağına, soluna Makedonlarca çoğu da Büyük İskender’i simgeleyen binâlar, heykeller dikilerek bizim izlerimizin âdeta silinmeye çalışıldığı Üsküp. Her saat farklı melodi çalan, bir zamanlar şehrin her tarafından görülebildiği söylenen, fakat bir oldu-bittiye getirilip saati çalınan saat kulesi, İsa Bey Camii, Murat Paşa Camii, Dâvut Paşa Hamamı ve meşhur Taşköprü… Surları’nın içinde birkaç sene önce sonu şehirdeki Türkler ve Arnavutlarla kavgaya vararak Makedon hükümetinin yapmaktan vazgeçtiği bir kilise inşası gayreti ve kalesi. Yahya Kemâl, memleketi olan Üsküp için bir şiirinde:
Üsküp ki Yıldırım Beyazıt Han diyarıdır
Evlad-ı Fatiha’na onun yadigârıdır
Üsküp ki Şar Dağında devamıydı Bursa’nın
Bir lâle bahçesiydi dökülmüş temiz kanın
Kalbimde bir hayali kalıp kaybolan şehir
Ayrılmanın bıraktığı hicran derindedir
Çok sürse ayrılık, aradan geçse çok sene
Biz sende olmasak bile sen bizdesin gene
Diyerek aslında söylenebilecek sözü söylemiştir.
12 X 19,5 santim ölçülerinde, 184 sayfalık kitap, sâdece bir ‘seyahatnâme’ değildir. Öğretici, eğlendirici yönü de vardır:
KARAKTER
Zamanın birinde padişah, başvezire sormuş: ‘Eğitim mi önemlidir, karakter mi?’
Vezir hemen cevap vermiş: ‘Karakter önemlidir sultanım.’
Padişah, memleketin her yanma tellallar göndermiş: ‘Duyduk duymadık demeyin… En iyi hayvan eğiticisine 100 kese altın ödül verilecek.’
Yapılan elemelerden sonra bir kişi, ülkenin en iyi hayvan eğiticisi olarak hükümdarın huzuruna çıkmış. Padişah sormuş: ‘Bir kediye, tepsiyle servis yapmayı ne kadar zamanda öğretirsin?’ ‘Altı ayda öğretirim sultanım.’
Aradan altı ay geçmiş. Eğitici huzura alınmış. Padişah sormuş: ‘Öğrettin mi?’
‘Öğrettim padişahım.’
Saray erkânı toplanmış. Hünerli kedi, elinde tepsiyle servis yapmaya başlamış. Tam başvezirin önüne geldiği zaman padişah sormuş: ‘Ey vezir! Söyle bakalım; eğitim mi önemlidir, karakter mi?’
Vezir, padişahın sorusuna cevap vermeden önce, kaftanının altında hazır tuttuğu bir fâreyi yere bırakmış. Kedi fareyi görünce tepsiyi attığı gibi farenin peşinden koşmaya başlamış. Altı aylık eğitim de boşa gitmiş. Vezir, padişahın sorusuna cevap vermiş: ‘Karakter önemlidir, padişahım.’
Seçme şiirler ve türküler dikkat çekiyor:
Türkülerimiz, ah o türküler! Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun;
‘Zifiri karanlıkta gelse şiirin hası
Ayak seslerinden tanırım
Ne zaman bir türkü duysam
Şâirliğimden utanırım’
dediği türküler. Söz yine o büyük ustanın, Bedri Rahmi’nin:
‘Ah bu türküler
Türkülerimiz
Ana sütü gibi candan
Ana sütü gibi temiz
Türkülerde tüter dağ dağ yayla yayla
Köyümüz, köylümüz, memleketimiz
Ah bu türküler
Köy türküleri
Dilimizin tuzu biberi
Memleket ahvalini onlardan sor
Kitaplarda değil, türkülerde ara Yemen’i
Öleni, kalanı, gidip gelmeyeni
Ben türkülerden aldım haberi’
***
Avrupalının cehâletini ortaya koyan küçük bir hâdise:
Merhum iş adamlarımızdan Nejat Eczacıbaşı’nın hâtıralarından nakledelim. Kendisi 50’li yıllarda, Amerika’da bir üniversitede doktora yapmakta iken bir gece bulunduğu fakültenin verdiği dâvete katılır. Tanıyanlar hatırlayacaktır: Nejat Bey sarışın, fiziği düzgün bir insandı, bir de yabancı lisanı mükemmel konuşunca o gece ev sâhibi Amerikalılardan ayırt edilemez durumdadır. Neyse efendim, dâvette dans ettiği Amerikalı kız sürekli etrafına bakınıp durunca Nejat Bey sebebini sorar. Amerikalı cevaben, ‘Duydum ki bu gece baloya bir Türk gelecekmiş, merak ediyorum acaba kuyruklu mu, kuyruksuz mu?’ demiş. Bizim Nejat Bey o Türk’ün kendisi olduğunu söyleyince, Amerikalının az daha düşüp bayılacak olduğunu ifâde etmişti. Her ne kadar günümüzde zihinlerdeki imajımız zannediyorum o kadar kötü olmasa da topyekûn Batı âleminin, eski tâbirle efkâr-ı umûmiyesinin Türklük hakkındaki kanaatlerinin akşamdan sabaha değişeceğini beklemek saflık olur.
Üroloji Profesörü Sayın Atilla’nın seyahat izlenimleri olağanüstüdür:
Çin dünyânın en kalabalık ülkesi, Pekin ve Şanghay gibi en büyük iki şehrini görüp toplam beş kere seyahat ettiğim bu ülke; târihi, kültürü, insanlarının karakteri ve yıllardır Doğu Türkistanlı kardeşlerimize yapıp ettiklerinden dolayı ayrı bir yazıyı hak ediyor. Öte yandan Japonya, Çin ile aynı coğrafyayı paylaşmasına rağmen insanlarının özellikleri tamamen farklı, benzerlikleri sâdece çekik gözden ibâret bir ada devleti. Kyoto, Osaka ve Tokyo şehirlerini gördüğüm bu ülke bende güçlü hâtıralar bırakmıştır.
Pekin, Çin’in hem başkenti hem de târihini barındıran şehri. Tiananmen meydanına bakan Yasak Şehir ve Çin Seddi (Büyük Duvar); sâdece bu ikisi için bile oraya seyahate değer zannederim. Çinlilerin ‘Beijing / Kuzey başşehir’ dedikleri Pekin, modern binâları ve lüks otomobillerle dolu geniş yolları ile ilk bakışta bu ülkenin gerçekten komünist bir idâre altında olup olmadığıyla ilgili insanda şüphe uyandırıyor. Gittiği ülkelerde oranın mahallî kültürünü, mîmarîsini, tatlarını arayan ben, o etkileyici modern şehir havasından uzaklaşıp hemen arka sokaklara, Çin kültürünün nabzının attığı yerlere odaklanmıştım. Pekin’in dışarıya gösterdiği zenginlik ve ihtişam akan yüzünün aksine ara sokaklarda, o caddelerin arka taraflarında, filmlerden bildiğimiz klasik Çin mîmarîli evler, üç beş parça satılacak nesnenin bulunduğu, bizdeki köy bakkallarına benzeyen dükkânlar vardı. Hepsi de halkın yoksulluğunu yansıtan manzaralardı. Çöp yığınlarıyla dolu o sokakların perişanlığı ve üstü başı dökük hâldeki Çinliler ile olimpiyatlar için yapılmış her biri mimarî tasarım şaheseri olan statlar, spor tesisleri ve aralarındaki yollar tam bir tezat teşkil etmekte. Bu tezadın insanı rahatsız etmesinin sebebi, galiba yansıtılan ihtişamdan çok geniş halk kitlesinin bu ihtişamdan istifâde edemeyişidir; sayıları milyonlarla ifâde edilse de bu gelişmişlikten yararlanan mutlu azınlığın oranının toplam nüfusa göre çok az oluşudur.
…………………
Turistik ziyâret için en iyi durumdaki bölge olan, Pekin’e birkaç saatlik mesafedeki -onların Büyük Duvar, bizimse ‘Çin Seddi’ dediğimiz yapı, binlerce kilometre uzunluğunda, inşası yüzlerce yıl sürmüş, gerçekten olağanüstü bir eser. Öyle ki bazı yerlerde uçurumun kenarlarında dahi boy gösteriyor. Arazinin kendisi bile yer yer doğal bir set iken bir de onun üzerine duvar yapılmış. Üzerinde belli aralıklarla yer alan gözetleme kuleleri ve 4-5 metre eninde, inişli çıkışlı taş yolları ile ölmeden önce görülmeyi hak ediyor.
Eski Çin imparatorlarının sarayı olan Yasak Şehir, bünyesinde iki adet metro durağı barındıran büyüklükteki Tiananmen meydanına bakmakta. Meydanın bir tarafında Çin Halk Meclisi binâsı, diğer tarafında Mao’nun büyükçe bir resmi bulunuyor. Bu resmin altındaki kapıdan geçerek, bir vakitler akşam olduktan sonra giriş çıkışların ve içeride imparator dışında herhangi bir erkeğin bulunmasının yasak olması sebebiyle ‘Yasak Şehir’ adını alan bu târihî mekâna adım atmış oluyorsunuz. Saray kavramı buralarda Batı ülkelerinden farklı yorumlanmışa benzer, zira hem Çin’de hem de Japonya’da imparatorların ikametine tahsis edilmiş bu yapılar bizim anladığımız mânâda saray kavramından uzaktır: Klasik mîmarî ile bezenmiş, çok sâde, birkaç odadan ibâret iç içe geçmiş evler bütünü. ‘Son İmparator’ adlı filmi seyredenler hatırlayacaktır. İçeri girildiğinde ilk olarak sizi merdivenlerinden ineceğiniz uzun bir meydan karşılıyor. Meydanın sonunda bu sefer merdivenleri çıkıp, köşeleri hayvan heykelleriyle donatılmış eğik çatılı, tek katlı ev benzeri binâları gezdikten sonra tekrar aynı stilde bir başka eve açılan merdivenli bir alan, onun peşine yine meydan ve meydanın bitiminde yine saraya ait bir ev. Binâlar ve giriş çıkışları merdivenler ile meydanlardan oluşan bu kompleks sanki hiç bitmeyecekmiş gibi sürekli tekrar ediyor: Büyüklük ve şatafatın esas alındığı Avrupa’daki emsallerinin aksine, insana tepeden bakmayan, çok geniş bir alana yayılmış basit, gösterişsiz yapılar.
Çin’den ne alınır, nerelerden alınır derseniz, Pekin’de, giden herkesin muhakkak uğradığı, içerisinde sâdece inci ve ipekli ürünlerin satıldığı bir alışveriş merkezi tavsiye edilmekte. Özellikle hanımların gözdesi olan bu mekânda, dediklerine göre Türkiye’deki değerlerinin dörtte bir, beşte bir fiyatına alabileceğiniz ve ülkemizde pek bulunmayan büyüklükteki inciler sergilenmekte. Önceki gidişlerden tecrübeli olan ben, oranın usulüyle pazarlık yapmakta usta olmuştum. İlk başta satıcının söylediği fiyatın onda birini söylüyor, Çinlinin alaycı bakışları ve ret cevabı üzerine dükkândan çıkıp gittiğim sırada satıcının kolumdan çekmesi ile tekrar içeriye alınıyordum. Dükkân sâhibinin bu sefer fiyatı yarıya düşürmesi üzerine ben yine ısrarla ilk söylediğim onda birlik rakamı telaffuz ediyordum. Bunun üzerine yine aynı replik ve sahne tekrarlanıyor: alışverişten vazgeçme, peşinden geri çağrılma ve tekrar indirim. Ta ki satıcı ilk söylediği rakamın onda birini kabul edene kadar… Böyle bir alışveriş sonrası otelde, gruptakilerden birisi aldığı bir şeyi göstererek, sıkı pazarlık yapıp satıcının söylediği rakamın beşte birine satın aldığını gururla ifâde ettiği sırada ben, ‘Onun aynısını onda birine aldım’ deyince o arkadaş bayağı bozulmuştu. Bu pazarlık işi ve satıcıların âfakî fiyat beyanları Çin’e mahsus, Japonya’da asla böyle bir şey yoktur; orada söylenen fiyat gerçektir, pazarlık yapılmaz. Zira Japonya’daki ticâret Çin’deki gibi müşteriyi aldatmaya yönelik değildir, Japon satıcının malının kalitesi ve fiyatı hakkında söylediğine gönül rahatlığıyla inanıp güvenebilirsiniz.
Çin kültürü yemek hususunda dünyânın geri kalanından tamamen ayrışmış vaziyette görünüyor. Her ne kadar Türk ve Fransız mutfaklarıyla birlikte üç büyük mutfaktan biri sayılsa da yemeklerine lezzet vermek için türlü soslar kullanan Fransızlarınki ile her türlü böceği, kediyi, köpeği, kertenkeleden yılana, tavuk ayağından şişte akrebe kadar bize iğrenç gelen ne varsa yemek listesine koyan Çinlilerin mutfağı, bence tuzlusundan tatlısına, zeytinyağlısından etlilere, hamur işlerine kadar esâsen bir imparatorluk mîrası olan Türk mutfağına rakip olamaz. Peki, oralarda ne bulup da yedik? Çin’e giden herkesin endişesi olan yemek konusunda Amerikan ‘fast food’ restoranları bizler için kurtarıcı olmuş, ülkemde yaygınlığına kızsam da Çin’de imdadımıza yetişmişti.
Müellifin ‘Dünyânın en kalabalık ikinci ülkesi ve kendine has kültür ve medeniyete ev sâhipliği yapan ülke’ olarak tavsif ettiği Hindistan’a âit izlenimleri hârika…
Sâdece o bölüm mü? Kitabın tamâmı hârika. Okuyanlar hak verecektir…
170-184. sayfalarda yer alan bölümlerin başlıkları: *Türk Devletleri Birliği, *Azerbaycan’daki Kardaşlarımıza! *Bir Mahnının Düşündürdükleri, *Mustafa Cemiloğlu, *Çanakkale Kahramanı Seyit Onbaşı, *İsimsiz Sâlih Kaptanlara, *Cem Karaca, Can Bartu, *Pele, *Son Söz Niyetine.
AKIL FİKİR YAYINLARI
Alemdar Mahallesi, Alayköşkü Caddesi, Küçük Sokak Nu: 6/3 Cağaloğlu, Fatih, İstanbul
Telefon: 0.212-514 77 77 e-posta: bilgi@akilfikiryayinlari.com www.akilfikiryayinlari.com
| Prof. Dr. Mustafa Kemal Atilla: Samsun’da 1965 yılında doğdu. İlk ve orta öğrenimini Samsun’da tamamladı. 1988 yılında İstanbul Tıp Fakültesi’nden mezun oldu. 1994 yılında üroloji uzmanı olarak sırasıyla Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi ve Samsun Ondokuzmayıs Üniversitesi Tıp Fakültelerinde öğretim üyeliği yaptıktan sonra çeşitli hastanelerde başhekim ve başhekim yardımcılığı görevlerinde bulundu. Hâlen Samsun Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Anabilim Dalı’nda profesör öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. Meslekî olarak laparoskopik cerrahî ve endoüroloji ile ilgilenmektedir. Meslek dışı olarak târihe, kültüre, Türk diline ve atayurt coğrafyasına meraklı olup, ney üflemektedir. Evli ve anne babası gibi doktor olan bir kızı vardır. |
İyi Parti Ve Ak Parti’de Değişim Şart
İdeoloji partileri hariç, partilerin sadık seçmen kitlesi genellikle lideri için oy verir. Seçmen, partisinin “karizmatik liderine” çok geniş bir kredi açar ve bu aşamada çok sayıda hatasını görmezden gelir.
Bu durum zaman içinde parti liderlerini birer “seçilmiş kral” haline getirir. Liderin konumu ve gücü tartışılamaz hale geldiğinde “parti içi demokrasi” söylemleri lafta kalır.
Liderin her kararı, O’nu denetlemesi gereken partinin organları tarafından, “hikmetinden sual olunmaz” anlayışı ile kabul edilir. Zaten parti içindeki siyasi gücü dengelemesi ve denetlemesi gereken organların üyeleri de bizzat lider tarafından belirlendiği için bu durum yadırgatıcı değildir.
Karar Gazetesi’nde Semra Alkan’ın köşe yazısında belirttiği gibi bu aşamaya gelen partilerde “nevrotik bir örgüte doğru dönüşme eğilimi başlayabilir.” Yani bu partilerde “yaratıcılık yerine ya da değer katan ekipler yerine örgüt içinde ‘iç çekişmeler, çatışmalar, iletişim kopuklukları’ yaşanabilir.”
Semra Alkan “nevrotik örgüt belirtilerini AK Parti üzerinden örneklerle” anlatmış. Ben bu örnekleri son seçimin iki kaybedeni AKP ve İYİ Parti üzerinden anlatılabileceğini düşünüyorum.
Bugüne kadarki başarıların (ve son seçimdeki başarısızlığın) en büyük payı AKP’de R. Tayyip Erdoğan’a ve İyi Parti’de ise Meral Akşener’e aittir.
****
İYİ Parti’nin kuruluşunda, ilk Başkanlık divanı belli olduktan sonra kutlama ziyaretimizde, Genel Başkan Yardımcılarından Müsavat Dervişoğlu bana ve arkadaşlarıma şöyle söylemişti:
“Biz bir lider partisiyiz. Bu katta bulunan ben dahil 10 Genel Başkan Yardımcısı partiden gitse partiye bir şey olmaz. Ama bir kişi (Meral Akşener) gitse parti kalmaz.”
Tabii bu söz o günün şartlarında doğru bir sözdü. Bugün şartlar değişti.
****
AKP Genel Başkanı R. T. Erdoğan kuşkusuz karizmatik bir lider. AKP’nin gücü de zaafı da bundan kaynaklanıyor. Halen diğer partilerin hiçbirinde, “karizmatik lider” yok.
CHP son seçimde karizmatik lideri olmadan birinci parti olmayı başardı. İYİ Parti’nin geleceği de karizmatik liderde değil.
İYİ Parti ortak akla uyan, partinin denge ve denetim mekanizmalarını çalıştıran; tabanı, teşkilatları ve seçmenleri ile duygu bağını ve doğru bilgi akışını kurabilen iyi bir yönetim ile iktidar alternatifi olabilir. (Erdoğan sonrası AKP için de tek yol bu.)
Çünkü son seçimde CHP’ye giden “emanet oyların” çoğunun geri dönebileceği adres İYİ Parti’dir. Ayrıcaiyi bir yönetim sergiler ve halka umut verebilirse AKP ve MHP tabanından en fazla oy çekebilecek partidir.
Birisi iktidarda diğeri muhalefette olduğu halde, AKP ile İYİ Parti’nin benzer belirtileri gösterdiğini düşündüğüm iki yapısal soruna dikkat çekmek istiyorum.
*****************************
Kötü Kararlara Bağlılık
“Kötü karar” olarak kastedilen partinin ve ülkenin zararına olan ve “akılcı olmayan kararlardır.” Bu tür kararlarda ısrar edilmesi ve parti organlarında bu kararlara itiraz edilememesi büyük zarara yol açabiliyor.
Örneğin AKP lideri R. Tayyip Erdoğan’ın “Faiz sebep, enflasyon sonuç” söyleminin yanlış olduğunu, parti içinde neredeyse herkes biliyordu.
Ama hiç kimse “ben ekonomistim” diyen, “nas ortadayken, size bana ne oluyor?” diye eleştirilere kapıları kapatan liderlerine karşı çıkamadı.
Türkiye bu kötü kararın bedelini derin bir yoksullaşma ve ekonomik çöküşle, devlet bağımsız karar alma yeteneğini zayıflatarak ödemekte. AKP de ağır bir seçim yenilgisi alarak ödedi.
****
İYİ Parti’de “Kötü Karar ve buna bağlılık” örneği olarak “31 Mart Yerel Seçimlerine ittifak veya seçim işbirliği yapmadan, “özü başına” girme kararını gösterebiliriz. Buna iktidar yerine, “muhalefete muhalefet etme” politikasını ekleyebiliriz.
İYİ Parti il ve ilçe teşkilatları, yüzde 60 oy çokluğuyla, (İstanbul ve Ankara başta olmak üzere belli sayıda il ve ilçelerde) CHP ile seçim işbirliği yapılması yönünde görüş bildirmişti. Teşkilatların bu iradesine rağmen, 50 kişilik Genel İdare Kurulunda, 35 oyla “seçime özü başına girme” kararı kabul edildi.
“Kötü kararı” görüp GİK’te aksi yönde oy kullanan 14 kişi çıkabildi. Bu kararın aslında Genel Başkanın kararı olduğunu düşünen/ bilen Genel İdare Kurulu, Başkanlık Divanı, milletvekilleri ve teşkilatlar bu karara bağlı kaldılar. İtiraz eden bir kısım üyeler de istifa ettiler.
*****************************
Yönetimin İzolasyonu Ve İletişimin Kopması
Ara başlıktaki bu kavram “Yöneticinin / liderin makam odasına hapsedilmesi olarak da ifade edilebilir. Burada yönetici örgütü yönettiğini düşünse de aslında yöneticinin etrafını çevirenler yönetiyor denilebilir. Bir anlamda yönetici bir fanusa hapsediliyor. Sürekli yöneticiye ‘çok iyi yönetiyorsunuz’ deniyor. Yönetici gerçek gündemi takip edemiyor.”
“Yöneticinin, liderin etrafını saran liyakatsiz ekipler sorunları yönetim katına iletmeyebiliyor. Ya da bu kişiler liyakatli kişilerin yönetim katına ulaşmasını engelliyor. Bir anlamda iletişim kopuklukları ya da çatışmalar yaşanabiliyor. Bu da kuruma (partiye) zarar veriyor.”
****
AKP açısından, Saray bürokrasisi ile parti organları arasında bir mesafenin oluştuğu biliniyor. Daha da önemlisi partinin tabanı ile tavanı arasındaki makasın açılması ile halkın yaşadıklarından habersiz bir yönetim anlayışı hakim oldu.
AKP içinden atanmış veya seçilmiş makam sahiplerinin çoğunun halka tepeden bakan, yolsuzluk yapan, kanundan çekinmeyen birer kibir abidesi haline gelmesi bu kesimi halktan kopardı.
****
İYİ Parti’de yönetimin izolasyonu yani partinin kuruluşunda büyük emekleri ve fedakarlıkları olanlarla iletişimin kopması daha erken başladı. Partinin en değerli varlığı olan insan sermayesi iyi yönetilemedi. Önemli bir kısmı da harcandı.
Başta Genel Başkan ve yakın çalışma ekibi içine kapandı. Beş dakikalık bir görüşmeyle gönülleri alınabilecek nice değerli kişiler kırılarak partiden ayrıldı. Bu kişileri kazanmak için çaba gösterilmedi. “Vefa” duygusunun en önemli yapıştırıcı olduğu düşünülmedi.
Kurucularının, teşkilatlarda görevli olanların bile Genel Başkan ve yakın ekibi ile görüşememekten yakındığı bir parti haline nasıl gelindi?
27 Nisan’da yapılacak “Olağanüstü Kurultay”dan sonra partiyi yönetecek olanların çözüm üretmesi gereken ilk konu bu olmalı. Ve arkasından, liyakatli ekipler oluşturarak ortak akıl ile karar alma mekanizmasını onarmak gerekecektir.
Kıssaların En Güzeli
– Mevki, makam ve zirveye, kısaca başarıya giden yolu merak ediyorsak,
– İkbal ve muvaffakıyet yolunun, önce bedel ödemekten geçtiğini,
– Sıkıntı, belâ ve musibet -istenmese de – geldiğinde fırsata dönüştürmeyi,
– Başımıza gelenleri, nasıl doğru okumak ve değerlendirmek gerektiğini,
– İnsanlar zulmedip, kaderin adalet ettiğini, somut olarak görmek istiyorsak,
– Yeis / ümidsizliğin her türlü gelişmenin engeli olduğunu anlamak için,
– Şehvetin karşısında, iffetin zaferine şahit olmak,
– Sabır, ümit ve namus timsaliyle tanışmanın,
– Tarihteki doğru, güzel ve yerinde davranışları, güncellemek lâzım geldiğini,
– Bugünü iyi anılmanın, geçmişteki davranışlara bağlı olduğunu,
– Asıl olanın anlatmak değil, anlattıklarını yaşamak olduğunu,
– İlmin ameli doğurması, bilmenin yapmakla taçlandırılması gerektiğini,
– Nazar edenin, basîrete de ihtiyacı olduğunu bilmesi icap ettiğini,
– Gerektiğinde, zindanı gayri meşru zevklere tercih etmenin değerini,
– Yanlışta ısrar etmenin, yenilerine kucak açacağını görmek için,
– Kıskançlığın çok yanlış adımlar attırmaya sebep olacağını,
– İlk düğmeyi yanlış düğmelemeye son vermek gerektiğini,
– Yanlıştan ilk fırsatta dönmenin; kâr üstüne kâr olduğunu,
– Her ortam ve şartta; iyi, doğru ve güzelin tebliğine yol bulunabileceğini,
– “Belâ dile dayalıdır.” Ağızdan çıkanın başa geleceğinin unutulmamasını,
– Tedbirin, takdire engel olmadığını,
– Tevekkül etmenin, tedbire mâni teşkil etmiyeceğini;
“Alınan tedbir ile bir psikolojik ihtiyacın karşılandığını ve bunun insana, en azından moral
kazandırdığını hesaba katmak gerekir.” (Elmalılı M. Hamdi Yazır) olduğunu,
– Kur’an’ı okuyup anlamanın, insanı; insan sarrafı yapacağını,
– Kur’an’ın muhatabı insan olduğunu,
– Kur’an’ın konusunun da insan olduğunu,
– İnsan tavır ve davranışlarının konu edildiğini merak ediyorsak,
– İlâhî takdirde, insan tercihinin rolünü anlamada, tam bir rehber edinmek istiyorsak,
– Tercihlerin; takdirlerin tespit edicisi olduğunu anlamak için,
– Kur’an’ın; tercihlerde yol gösterici bulunduğunu,
– Kur’an’ın; tercihte rehberlik ettiğine şahit olmayı,
– Tercihlerin takdire davetiye çıkardığını,
– Mevki, makam ve her türlü refaha ermişken;
Ölümü istemenin hikmetine vâkıf olmak,
Müslüman olarak ölmenin bahtiyarlığını teneffüs etmek,
– Kur’an’ın âlemler için, ancak bir öğüt olduğunu,
Çünkü “Lâ ikrahe fi’d-dîn.” / “Dinde zorlama yoktur.”
– Bütün bunların ve daha fazlasının hikmet ve sırlarına vâkıf olmak istiyorsak;
Kur’an-ı Kerîmden Yûsuf sûresini okumalıyız.
Özellikle, Sn. Veli Tahir Erdoğan’ın “Kur’an Bana Ne Diyor?” isimli,
Çok değerli Açıklamalı Mealinden;
“Ahsenü’l-Kasas” / “Kıssaların En Güzeli” olan
Yûsuf sûresini okursak; değmeyin keyfimize,
Hele bir de, bu sûreyi;
Müfessirlerin gözdesi olan merhum Elmalılı M. Hamdi Yazır’ın
Tefsirlerin şaheseri olan “Hak Dini Kur’an Dili” nden okuyacak olursak;
İşte o zaman, manevî hazzın doruklarına yükseliriz be dostlar!
Cümbezin Kızı
Ülkü Demiray BİLGE KÜLTÜR SANAT
2023 Emine Işınsu Roman Ödülü
Cümbezin Kızı tek başına bir kadın hikâyesi değildir. Unutulan tarihe, sosyal olaylara kızlarımızın çığlıkları arasından bakıştır. Adanın parçalanışı, EOKA tohumlarının atılışı, İsrail’in kuruluşu ve kızlarımızın kayboluşunun hikâyesidir.
Cümbez; adadır, Nenanne’dir, Hatice’dir, Eleni Nine’dir, Süleyman’dır, Bastiban’dır… Bir yanının Türk, bir yanının Rum olduğunu bilir de insanca döker yemişini. Cümbez, bölücülerin kesemediği koca bir ağaçtır.
Bir zamanlar Kıbrıs’ta Nenanne ile Eleni Rumca susar, Türkçe bölüşür, kadınca konuşurdu. Ve kızlar… Yokluğun, kıtlığın, savaşın, sömürge yönetiminin ince hesapları arasında doysun ve geride kalanı doyursun diye Filistin’e, Ürdün’e satılan kızlarımız… Küçük kuşlar gibi avlanıp babaları eliyle teslim edilen kızlarımız… Onlar hayalleriyle birlikte unutuldular…
“Latife’den bu yana ne böyle duyarlılık ne de espriye rastladımdı. Seçici gruba beni de dâhil eden İskender’e teşekkürler. Emine’ye yakıştı doğrusu.” Alev Alatlı
“Işınsu’ya yakışır bir yarışmaydı. Güzel eserler geldi. Cümbezin Kızı öne çıktı.” Prof. Dr. İlber Ortaylı
“Genç Werther’in Acıları’nı hatırlatan, genç bir kadının hikâyesinden hareketle içe işleyen bir sosyal dram. Türkçesi çok sağlam ve çok güzel.” A. Yağmur Tunalı
“Ah Cümbezin Kızı, ne olur bize her daim iyilerin kazandığı o tükenmez masallarını hep anlat, hep anlat ki; dünya denilen bu dar ve engebeli köprüde Zümrüdüankaların kanatlarından yalnızca sevgi ve merhamet devşirelim.” Prof. Dr. Belkıs Gürsoy
“Akıcı ve işlek bir üslup, güçlü bir başkarakter, zevkle okunan bir roman…” Prof. Dr. Bilge Ercilasun

Tüm ifadeler:
23Sen, Süleyman Pekin, Ruhittin Sönmez ve 20 diğer kişi
Uçurtmalı Şiir
Yok başka hiçbir umarın
En granit kayanın en ortasında
Balta girmemiş karanlıklarında kıpırtısız
Ya ölmektir kurtuluşun
Ya da şiire tutunmak
O en gergin tele şöyle bir dokun
Son tınıyla tel kopsun
Ayak sesleri duyulsun ölümün
Her yanın her yönün çıkmaz
Nereye baksan yok
Hiç bile her şey sayılır o bulunduğun yerde
Kurtarırsa kurtarır ancak
Yine şiire tutunmak.
Aziz Nesin
Yıllar önce bu şiiri ilk okuduğumda, hayatın sancısından kurtulmanın tek yolunun şiir olduğuna inanmıştım. Ne doğru bir karar vermişim. Liseye başladığım şiirli yıllarım zoru hep kolay kıldı. Her yaşanana şiir gözüyle baktığımda ki ölümde dâhil, nasıl bir dayanma gücü, sabır, şükür ve her şeyin insana dair olduğunu çok iyi öğrenmiştim.
Ne yaşıyorsak hep insana dair yaşıyoruz, olumlu ya da olumsuz. Aziz Nesin’in işaret ettiği şiir ile kurtuluş tanımına aynen katılıyorum.
‘’Şiir bir yaşama biçimi değildir, bütün yaşamlar şiirin bir biçimidir’’ diyor Fazıl Hüsnü Dağlarca
Bütün yaşanılanlar şiirin bir biçimiyse eğer, kurtuluşu yine kendi içinde buluyor insan. Neler olup bittiğini anlamak, farkına varmak, görmek, hissetmek, acı, özlem gibi duyguların hepsi şiire dâhildir.
Kendi adıma ben şiiri zeytin tanelerine ve çörek otuna benzetiyorum. Zeytin bereketli ve en uzun ömürlü meyve. Duası olan ‘’zeytine ve incire ant olsun’’ diyerek insanı en güzel şekilde yaratıldığından bahsediyor. Zeytin dalı da barışı simgeliyor.
Çörek otu, bir ölüme çare olamamış bir bitki. Zeytine ve çörek otuna şiiri benzetiyor olmam içindeki tüm nisan uçurtmalarının hepsini havalandırıyor.
Düşünün ki şiir şimdi ipi kopmuş bir uçurtma, rüzgâr oradan oraya savuruyor. Kim bilebilir ki bir başka memlekette yaşayan her hangi bir çocuğun eline düşmeyeceğini.
Şiirden uçurtma, adı mavi. Mavi gökyüzünde, deniz istikametinde tellere takılmadan yol alıyor. Bazen yağmura tutuluyor bazen rüzgâra ama durmuyor. Üstünde şiir yazılı, hangi çocuğun eline geçerse o şiiri okuyacak.
Dünya uçurtmayla balonken
Kırmızı ve mavi tayfın bütün renkleri
Sana zehir zindan edenleri, bağışlayacak mısın yüreğim… Gülten Akın
Uçurtmaların ipi kopunca kendi yaşamlarını izliyorlar diyor Rıfat Ilgaz.
Bizim de süslü uçurtmalarımız vardı
Alıp başını gitmediler mi?
Gözümüzden bile esirgedik
Hangi birinin ipi kaldı elimizde……
Şiir de böyle tıpkı uçurtma gibi, ne hissediyorsanız onu yazıyorsunuz, salıyorsunuz gökyüzüne, rüzgârın yön vermesiyle uçup gidiyor.
Kalbim uçurtma şenliğine gün sayan çocuk
Ne havalanıyorsa gökyüzüne, kalbimden havalanıyor….
Zeytin kelimeler
Kalbimden havalanan kuşlar, şiir, uçurtma, rüzgâr, yağmur hepsi de birbirinden değerli. Hepsi bir birine zincirin halkaları gibi bağlı.
İnsan diyorum, içindeki havalanan rüzgârdan üşüyen, ondan ürperen ki buna rağmen asla uçurtma uçurmaktan hiç vazgeçmeyen, göçüp giden kuşları inatla bekleyen, tüm duyguları da şiire yükleyip yola düşen bir varlık.
‘’Kuşlar unutkan olur gene gelecekler’’ Diyen Yaşar Kemal yanlış söylemiş olamaz, gene gelecekler diyorsa kesin gelirler.
‘’Kuş ölür, sen uçuşu hatırla ‘’ Diyen Fürüğ Ferruhzad… Kim vurdu ya gitti aşkımız, faili meçhul değilse nefsi müdafaadır diyor.
Denizin bittiği yerde başlayan, göğün mavisine inanırdım. Bir de ensemde ki dövmeye, kuş ölür sen uçuşu hatırla…
Kuşları hatırlatan uçurtma, uçurtmayı hatırlatan rüzgâr, rüzgârı hatırlan yağmur, yağmuru hatırlatan şiir.
İçine içine yürüdüğüm özlemli yolların çıkışı hep şiire. Zeytin kelimeler, çörek otuyla döküle döküle, dağıla dağıla savrulup duran bir uçurtmaya dönüşmesi mucize değil.
Kulağına fısıldadım uçurtmanın. Sen gideceğin yeri biliyorsun.
Git bul kara gözlü çocukları ve benim yerime kara gözlü çocukların uçurtmalı ellerinden öp.
Uçurtma, dönüp sordu
Hepsi bu kadar mı diyeceklerinin
Yok dedim, yolda gördüğün bütün kuşlara da şunu söyle ‘’ eğer kuşları sevmeye talip olduysam, günü gelince uçup gidecekleri gerçeğini çoktan kabullenmişimdir’’ yeter ki kuşlar yasına gitmesin.
“Türk’üm Özür Dilerim”
TBMM Başkanı Sayın Numan Kurtulmuş, seçimden iki gün sonra, Meclis’te verdiği iftar yemeğinde mevcut Anayasa’dan kurtulma vaktinin geldiğini söylüyor. NTV’nin 2 Nisan tarihli haberi şöyle: “‘Aynen 1921 Anayasası’nda olduğu gibi Türkiye’nin katılımcı, güçlü bir anayasa yapma imkânı bu Meclis’te vardır.’ diyen Kurtulmuş, ‘Şunu söylememiz gerekir; artık kaç kere değiştirilirse değiştirilsin 1980 ve 1960 darbelerinin o karanlık eserlerini bünyesinde taşıyan bu mevcut Anayasa’dan Türkiye’nin sivil siyasetinin kurtulma vakti çoktan gelmiştir.’”
Mevcut anayasayı dövme, 1921’i övme ilk kez yapılmıyor. Kurtulmuş’un konuşması üzerine Yeniçağ’da Arslan Bulut, daha önceki benzer beyanları hatırlatmış:
Önce Abdullah Öcalan, “1921 Anayasası’na dönelim” dedi. Sonra Adalet Bakanı iken Abdülhamit Gül, “1921 Anayasası, Türkiye’de yaşayan herkesin her düşüncenin, her inancın, her anlayışın yansıdığı bir toplumsal sözleşme metnidir.” diyerek “100 yıl sonra aynı ruhla bunun yine gerçekleşeceğine, inancımız tamdır.” şeklinde konuştu. Tayyip Erdoğan da “milletin çeşitliliğini yansıtan bir Anayasa” yapacaklarını ilan etti.
1921-1924 fark nedir?
Kurtulmuş, gerekçe olarak, mevcut anayasada “darbelerin karanlık izleri” bulunduğunu söylüyor. Bu anlaşılır bir gerekçe değil. Şimdi anayasa tefsir ilmini yaratıp neresinin karanlık, neresinin aydınlık olduğunu mu arayacağız? Sayın Kurtulmuş o mevcut ve ıslah olmaz anayasadan ayrılmayacağına namusu ve şerefi üstüne yemin ederek o kürsüye gelmemiş miydi? O yemin sırasında fikrini söyleseydi de bu vebalin altına girmeseydi daha doğru olmaz mıydı?
Neyse ki Öcalan’ın, Abdülhamit Gül’ün ve Sayın Erdoğan’ın gerekçeleri Kurtulmuş’unkinden daha açık.
Baştan alalım. Bu 1921 Anayasası aşkı nereden geliyor? TBMM’nin bir yayını var: Osmanlı’dan Günümüze Türk Anayasa Metinleri (Şuradan indirebilirsiniz). Oradaki 1921 ve 1924 anayasalarını karşılaştırın. Fark nedir? Fark şudur: 1921 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nda, “Türk” kelimesi geçmiyor. Taradım. Türk, tam 0 (sıfır) kere geçiyor. Cumhuriyet’in ilanından sonra kabul edilen 1924 Anayasası’nın ise her tarafı “Türk” ve “Türkler” dolu. Hatta şöyle bölüm başlıkları var: “Beşinci Fasıl- Türklerin Hukuk-ı Ammesi”
Bir fark daha var. 1921, özerk vilayetler tanımlıyor. 1921’in devleti ne üniter ne de millî. 1924 üniter ve millî.
Açıkça söyleyin söyleyenler var
Abdullah Öcalan, mevcut anayasayı neden beğenmediğini, 1921’i niçin tercih ettiğini açık açık söylüyor. Diğer beyanlarda da, bu derece olmasa bile bir miktar açıklık var. “1980 ve 1960 darbelerinin o karanlık eserlerini bünyesinde taşıyan…” hükmü bunlara nazaran pek de karanlıkta kalıyor. Lütfen o karanlık eserlere işaret ediniz.
Lütfen düşüncelerinizi, ne istediğinizi ne istemediğinizi açıkça söyleyin. Siz millete karşı, meclise karşı ve evet bu anayasaya karşı sorumlu kişilersiniz. “Anayasa karanlıktan izler taşıyor.”, “Anayasa sivil değil.” Bu ifadeler zifiri karanlık! Sizi rahatsız eden neyse söylemekten çekiniyor musunuz?
Bakın Öcalan açık açık söylüyor. Bir televizyon programında Korkut Özal da söylemişti: “Cumhuriyetle bir sıkıntımız yok. Fakat tek bir millet üzerine kuruldu. Sıkıntı burada.” Evet. Siz de onun gibi düşünüyorsanız, açıkça söyleyiniz: Ben Türkiye’de Türk egemenliğini kabul etmiyorum. Bütün vatandaşlara Türk denir ifadesini kabul etmiyorum. 1000 yıllık Türk egemenliğinden gına geldi. Türkiye’de egemenlik paylaşılmalıdır. Bunun nasıl yapılacağını, sizin açılımınız zamanlarında TESEV anlatmıştı. Ben de o tarihlerde Türk’üm Özür Dilerim kitabımda yazmıştım. Yakında özür dilememe gerek kalmayacak. Türklüğü anayasadan tamamen çıkaracağız. Bakın anayasanın ıslah olmaz karanlık tarafları neler:
Türklükten kurtulmak
Anayasa’nın Başlangıç bölümü dâhil olmak üzere bütününde, Türk etnik kimliğine vurgu hâkimdir. Bu vurgu, metin boyunca sıkça tekrarlanan ‘Türk vatanı ve milleti’, ‘yüce Türk devleti’, ‘Türk milleti’, ‘Türk toplumu’, ‘her Türk’, ‘Türk vatandaşı’, ‘Türk dili’, ‘Türk kültürü’, ‘Türk tarihi’ gibi ifadelerle kendisini göstermektedir. Bu dil, farklı etnik kökene mensup insanlardan oluşan Türkiye toplumunun çoğulcu yapısıyla bağdaşmamaktadır. Bu nedenle, hazırlanacak yeni Anayasa’da herhangi bir etnik kimliğe bu ve benzeri göndermeler yapılmamalıdır. Gerek Anayasa’nın birçok maddesinde, gerekse çeşitli yasalarda yer alan ‘Türk milleti’ ifadesi ‘Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları’ ifadesiyle değiştirilmelidir. Bazı hukukçulara göre ise, kolaylığı nedeniyle sadece ‘millet’ sözcüğünün kullanılması yeterli olacaktır. (Sayfa 22)
“Bu düzenlemeler ışığında, 6, 7 ve 9. maddeler başta olmak üzere, Anayasa’da yer alan ‘Türk milleti’ ifadeleri, ‘Türkiye vatandaşları’ ibaresiyle değiştirilmelidir. Benzer bir düzenleme, yasalar, yönetmelikler, genelgeler ve tüzüklerde, yani mevzuatın genelinde de yapılmalıdır.” (Sayfa 26)
Haydi. Kurtulalım şu Türklükten.
İnşaat Mühendisi, Bestekâr ve Koro Şefi ÖZGEN GÜRBÜZ ile MÜZİKAL Sohbet
Oğuz Çetinoğlu: Müzikle tanışmanız ne zaman ve nasıl oldu ve müzik çalışmalarınız ne zaman nasıl başladı?
Özgen Gürbüz: Çok başarılı ve çalışkan bir eğitimci olan babam, mandolin ve keman çalardı. Annemin anlattığına göre, doğumumdan bir süre sonra, babam benim beşiğimin olduğu odaya girip sürekli Keman çalarmış… Hattâ babamın bir arkadaşı da aynı şeyi söyler ve kendilerinde müzik yeteneği olmadığı için, babamın yöntemini uygulayamadıklarını anlatırdı. Babamın çaldığı eserler arasında Türk Müziği eserleri olduğu gibi, batı müziğinin eserleri de olurmuş. Babam ayrıca çok güzel bir el ve nota yazısına sâhipti. Bendeki nota defterlerinde, yazdığı ve seçtiği eserlerin notalarını görmek mümkündür. İstiklâl Marşı’nın notası ve sözleriyle başlayan bir defterinde; Hâfız Post, Dede Efendi, Tanbûri Mustafa Çavuş, Dr. Alâeddin Yavaşca vd.leri gibi önemli Türk Mûsikîsi bestekârlarının yanı sıra, Bach, Mozart, Beethoven vd.leri gibi batı müziği bestecilerinin eserlerinin notalarını da görmek mümkündür. Kezâ, annem (soprano), babam (bas-bariton), kız kardeşim (soprano), anneannem, dedem, teyzelerim, dayılarım güzel sesleriyle şarkılar söylerlerdi. Kulakları çok hassas idi. Yâni, müziğin hem anne, hem de baba tarafından genetik olarak bana ve ailemize yüklenmiş çok büyük bir lütuf olduğunu düşünüyorum. Bu hususu düşündüren çok şaşırdığım ve unutmadığım bir olay olmuştu Tanbura çalmaya başladığım 1970’li yıllarda, evde bir gün Tanburla bir Yunus Emre ilâhîsi icra ederken, beni dinleyen dedem, kendiliğinden ve çaldığım tondan , benim hiç duymadığım bir ilâhîyi söylemeye başlamıştı. Kendisine sorunca, çocukluğunda öğrendiğini ifade ettiği bu ilâhînin ilk satırı, ‘Buhârâ’dan gelmişim ben...’ kelimeleriyle başlıyordu. Kezâ, annem de öyleydi. Ben hangi makamdan bir taksim çalışması yapsam, kendisi hemen o makamdan bir şarkıyı söylemeye başlardı. Ben kendisine, ‘anne bu makamın adı ne’ diye sorunca, ‘bilmiyorum oğlum, senin çaldığın yerden söyledim’ derdi. Babam, Devrekâni Orta Okulu Müdürü olduğu yıllarda, müzik öğretmeni olmadığı için müzik derslerine de girerdi. O yıllarda okullarda, her pazartesi sabahı ve cumartesi öğle zamanı yapılan bayrak törenlerinde mutlaka İstiklal Marşı okunurdu. Babam, atlamalı ses aralıklarının olduğu, icrası gerçekten zor olan marşımızın öğrenciler tarafından yapılan icralardan mutlu olmaz ve marşı 4-5 kez okutur, marşın doğru okunması ve ezberlenmesi için öğrencileri biraz da yorarmış.. Ben 6 yıl Kastamonu Abdurrahman Paşa Lisesinde parasız yatılı okuduğum için bunlardan haberdar değildim.. Uzun yıllar sonra, bir arkadaşım bu durumu anlatmıştı bir vesileyle.. Hattâ bu arkadaşım Fakülte eğitimini bitirdikten yıllar sonra, İstanbul’da bir meslekî derneğin genel kurul toplantısı açılışında İstiklal Marşı’mızı diğer katılımcılarla birlikte söylemiş. Marş bitince yanındaki bey kendisine seslenmiş; ‘Siz konservatuvar mezunu musunuz? Marşı ne kadar güzel okundunuz’ demiş. Babamın öğrencisi olan arkadaşımız, ‘Bizim öyle bir Müdür beyimiz vardı ki; bizim okuyuşumuzu beğenmez, her hafta marşı 7-8 defa okurduk da ondan’ demiş.
Çetinoğlu: Siz bizzat yaşamışsınız. Genel olarak âilede meraklı bir müzik dinleyicisi; şu veya bu ölçüde müzisyen bulunması, çocuklarının müzikle ilgilenmesine ne kadar tesir edebiliyor?
Gürbüz: Benim kanaatimce, çocukların müzik sevgisi ile yetişmesinde, müziğe ilgi duymasında, kulaklarının müzikle dolmasında, meslek olarak seçmesinde, başarılı olmasında en önemli etkenlerden birisi de; sorunuzda ifade edildiği gibi, âilede müzisyenlerin, müziksever dinleyicilerin, amatörce de olsa, şarkı, türkü söyleyenlerin, müzik âleti çalanların bulunması hususudur. Âileden gelen müzik yeteneği, enstrüman-saz temini, ders alınması vd. hususlarda gösterilen içten destekler de, çocukların-gençlerin müzikte başarılı olma hevesini ve müziği bir meslek olarak seçme oranını arttırıp, yükseltiyor. 1972 yılında, kirada oturan, 3 çocuğu okuyan bir memur ailesinde, babamın bana taksitle bir Tanbur satın alması, en büyük moral destek olmuş, çalışma azmimi ve şevkimi çoğaltmıştır..
Bir başka konu da, son yıllarda, bebeklerin özellikle hamilelik dönemlerinden itibâren müzikle ilişkilerinin tâkip edilerek, belirli veriler alınması; akademik plâtformlarda yapılan ciddî ve ilmî araştırmalar ve çalışmalar sonucunda, bebeklerin/çocukların annelerinin hâmilelik dönemlerinde konserlere gitmesinin ve/veya ev-iş ortamında müzik dinlemesinin çok büyük oranda olumlu sonuçların ortaya çıkardığını ilmî verilerle ispatlanmasıdır.. Bu durumu, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrasında görev yapan hâmile bir profesyonel bayan genç viyolonsel sanatkârı ile yaptığımız sohbette öğrenmiş ve not etmiştim. Kezâ daha sonra, TRT TSM ve ÇSM Çocuk, Gençlik Korolarında yetkin hocalarından çok bilinçli bir eğitimler alan, Soprano ses registerinde şarkılar söyleyen kendi kızım da; doğum öncesi hem KTM, hem de Klâsik Batı Müziği Konserlerine gitmiş, evinde sürekli, kaliteli icraları ve kayıtları dinlemiştir. Kızım, doğum sonrasında torunuma da aynı kayıtları dinletmiş, aynı yöntemi uygulamıştır.. Müzik dinletme uygulaması, hâlâ torunumun kendi isteğiyle, ilgisiyle ve sevgisiyle devam etmektedir. Şu anda 3,5 yaşında olan torunum da eserleri tanıyacak, hattâ usulünü söyleyecek kadar belirgin olan özellikler ortaya çıkmaya başlamıştır. Bugünlerde, ‘Ben beste yaptım’ diye şarkılar söylüyormuş.
Kaldı ki, yüzyıllardır birlikte yaşadığımız, çoğu müzik câmiasında dostumuz, sanat arkadaşımız, kardeşimiz, öğrencimiz olan ve özellikle müzisyenlikleriyle tanınan ailelerde, çocuk yaşta kulağın müzikle dolmasının ne kadar önemli olduğunun en çarpıcı örneklerini ve ispatını; çok net ve en gerçekçi biçimde görmekteyiz. Bu son somut örneğin de, sorunuza bir nevi cevap ve bir nevi ispat olabileceğini düşünmekteyim..
Çetinoğlu: Çocuğun müziğe ilgisini geliştirmek için hangi yaşta neler yapılmasını tavsiye edersiniz?
Gürbüz: Belki daha önceki ifâdelerimin bir kısa tekrarı gibi olacaksa da, bebeklere/çocuklara hâmilelik dönemlerinden itibâren kaliteli icra edilen ve yüksek sanat değeri olan eserlerin yer aldığı kayıtların dinletilmesi; en başta oyuncak gibi algılasa da, çok çeşitli müzik aletlerinin gösterilmesi, yanında çalınması, bebeğin denemesi, çalması için enstrümanın kendisine uzatılması vb. hususlar konusunda değişik günlerde aynı denemelerin yapılmasının çok olumlu sonuçlar doğuracağını düşünmekteyim. Ayrıca ve bence, mutlaka çocuk-bebeklik döneminde başlanarak, konularını da çok iyi bilen profesyonel müzik eğitimcilerine, müzik pedagoglarına ve müzik psikologlarına danışılması, çocuğun müzik yeteneğinin olduğunun veya olmadığının erken tesbiti açısından çok faydalı olacaktır.
Çetinoğlu: Küçük yaştaki çocukların hançerelerinin Türk müziği için uygun olmadığı söylentilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Gürbüz: Sorunuzda belirtilen bu vb. söylentiler, maalesef, karşımıza çok çıkmaktadır. Bu sözde tespit, bu itham; büyük mantık hatâları, kasıtlı çarpıtmalarla, garip çelişkilerle doludur. Öncelikle konu hakkında kısaca bilgi vermek istiyorum. Türk Mûsikîsi bir bakış açısına göre; kısaca ve özetle, i) Söz Mûsikîsi-Sözlü Mûsîki ve ii) Saz Mûsıkîsi olarak ikiye ayrılır. Sorunuzda ifâde edilen eleştiri ve söylemler sözlü mûsikîmiz ile ilgili olduğu için, öncelikle bu hususta bir iki küçük bilgi vermek istiyorum. Sözlü müziğimizin 3 ana unsuru/bileşeni vardır. i) Makamlar, ii) Usûller ve iii) Güfteler. Doğduğundan itibâren, kulağında hep Türk Mûsikîsi makamlarını-makam seslerini-ezgilerini-dizilerini ve Türk Mûsikîsi usûllerini duyarak yetişen çocuklarımızın hançereleri; neden her gün duyduğu, dinlediği makamlara uygun olmasın? Söz gelimi, günde 5 vakit ezan dinleyen bir çocuğa Hicaz, Rast, Uşşak, Segâh, Sabâ vd. makam ses dizileri/sesleri, neden yabancı gelsin? Ancak, ciddî bir müzik eğitimi almadan, bu konuda bilgi sâhibi olmadan fikir sâhibi olup, çocuklarımız ses genişliğini, algı seviyesini dikkate almadan ve/veya iyi niyetli ama gizli bir cehâletle yetişip ahkâm kesenlerin, büyük insanların repertuarlarındaki çok geniş aralıklı eserleri ve repertuvarını uygulamaya kalkmalarından dolayı, yâni çocuğa küçük beden giysi yerine, en büyük boy elbise giydirmeye çalışılmasından dolayı; ortaya çıkan başarısız sonuçları fırsat bilip, örnek gösterip, buralardan sonuçlar çıkarmak, bu söylemleri yazmak, yaymak, kasıtlı bir kötü-art niyetli çabalardan başka bir şey değildir.
1988 yılında TRT Müzik Dâiresi Başkanlığında TSM Uzmanı-Md.V. olarak görev yaparken çok önemli 2 projemizi gerçekleştirdik. Bunlardan biri TRT TSM Gençlik Koroları, diğeri ise Türkiye’de târihinde ilk defâ kurulan TSM Çocuk Koroları idi. Özellikle Çocuk Korolarının kuruluşundaki maksat, gelenekli müziğimizin eğitiminde eksik kalan, eksik bırakılan ve 7-12 gibi çok önemli bir yaş döneminde çocuklarımızı piyasanın yoz müziklerinin kucağına atanlara karşı, onların müzik algısını en doğru eserlerle doldurmaktı.
Kırk yıl önce, konser programını sakladığım bir Çocuk Korosu konseri, bende çok derin izler bıraktı. Rahmetli bir hocamız, beni ve rahmetli Özay Gönlüm’ü 1982 yılında verilen bir Çocuk Korosu konserine dâvet etti. Eski adıyla Gazi Eğitim Enstitüsü Konser Salonunda verilen bu konsere gittik. Repertuarda, çocukların söyleyebilecekleri ses sâhasının çok dışında bir genişliğe sâhip bazı makamlardan seçilmiş eserler de vardı. Bu yanlış eser seçimleri orada bulunan batı müziği bölümü hocalarınca da görüldü ve not edildi. Maalesef 1988 yılında TRT TSM Çocuk Korolarını kurarken, bu uygulamalar, bana peşin eleştiriler olarak döndü. Müzik kongresinde eleştirilere zemin hazırladı.
Çetinoğlu: Önce müzik, sonra mühendislik tahsil ettiğiniz, tekrar müziğe yöneldiniz. Tercihlerinizin ciddî sebepleri olmalı. Lütfeder misiniz?
Gürbüz: Başta da belirttiğim gibi, müzik; hayatımın bütün evrelerinde benimle birlikteydi. Ayrılmaz, vazgeçilmez bir parçamdı Ayrıca, benim teknik konulara da, Türk Dil Kurumu’nun yayınlarına, yanlış dil kullanımı örneklerinin anlatıldığı yayınlara da çok büyük ilgim vardı. 1960’lı yıllarda, babamın fasikül fasikül satın alarak kendi elleriyle ciltlediği 6 ciltlik Hayat Ansiklopedisi’ni her gün sürekli okur, bilgilerimi pekiştirirdim. 10’lu yaşlarımda ‘Meşhur Olan Fakir Çocuklar’ adındaki bir kitabı okumuş ve birçok önemli mûcidin hayat hikâyelerini öğrenmiştim. A. Graham Bell ve T. A. Edison’un hayat hikâyelerinden çok etkilenerek telgrafın ve telefonun çalışma sistemlerini öğrenmiş, pil, bakır teller, teneke kullanarak bir basit telgrafla, bir basit telefon yapmıştım. Ahşaptan model uçaklar, babamın yanında öğrendiğim, elektrikle vd. işlerle ilgili olarak evde basit onarımlar yapmaktaydım. Mühendisliğe çok yatkın bir düşünce tarzım vardı. Bu sebeple her iki tarafı da birlikte geliştirmeye eğilimliydim. Bu arada bir Fenerbahçeli olarak futbola, basketbola ve ping ponga büyük ilgi duydum ve bu sporları da yaptım. 1968 yılında Ankara Hukuk Fakültesi 1. sınıfında beton üzerinde futbol oynarken düşüp sağ el bileğimde bir sıkıntı olunca müzik tutkumun zedelenmemesi için spor çalışmalarını hemen bıraktım.
Ayrıca, Lise 2.sınıfta okurken tanıştığımız bestekâr Gündoğdu Duran’dan etkilenip Türk Sanat Müziği tarzında beste denemeleri yapmaya başladım. Kaldı ki Ortaokul müzik öğretmenimiz bize beste ödevleri verir ve ben de o zamanki seviyeme göre çocuk şarkıları bestelerdim. Bu hususta yaptığım çalışmaların bulunduğu nota defterlerimi hâlâ saklıyorum. Örnek olarak ta, Prof. Dr. Alâeddin Yavaşca ve Prof. Dr. Nevzat Atlığ hocalarım gibi her iki dalı da yürütme çabaları içindeydim diye düşünüyorum. Müziğe o yaşlarda başlamazsa, daha sonra gelen yıllarda ulaşılacak seviye daha farklı olabilirin tercihini yaptığımı sanıyorum. Büyük bir müzik ve teknik alan ilgisi bende hep olmuştur. Bu durum hâlâ devam ediyor. Ayrıca ilgi çekici bir tarafım daha var. 9 yaşında bir çocuk olarak, 27 Mayıs 1960 Askerî Darbesi’nden sonra geceleri Radyodan Yassıada duruşmalarını dinlerdim. Müziği en başta meslek olarak düşünmediğim halde, hükm-i kaderin beni dönemle ilgili olarak yönlendirdiği şekilde tercihlerimi yaptım.. Bugün geriye dönüp baktığımda hep doğru tercihler yaptığımı düşünüyorum. Maalesef, benim ve akranım olan arkadaşlarımızın, gençlik dönemimde bizim dışımızda gelişen olaylar sebebiyle okullarımızda büyük sıkıntılar yaşamamızın ve çok uzayan okul eğitimleri dönemine de rastlamanın bir garip şanssızlığı içinde o dönemde en akılcı, en gerçekçi olan neyse ona karar vermenin de tereddütlerini hatırlatmak gerekmektedir. İlk önce Kültür Bakanlığı Klasik Türk Müziği Devlet Korosunda profesyonel olan Tanbur (Ses) Sanatkârlığı mâceramda, Ankara’daki okulumdan aldığım çalışma iznim dolunca Ankara’ya döndüm. Okulumu tamamladım. İstanbul’da zaten İstanbul Türk Müziği Devlet Konservatuvarından mezun olmuştum. Böylece okuma faslı tamamlanmıştı. Ankara Radyosunda Tanbur sanakârı olarak çalışırken, o zamanki mevzuat müsâade ettiği için, bir mühendislik bürosunda Mühendislik yapmaya başladım. Ne zaman ki nişanlanınca; müzik piyasa çalışmalarına da mesafeli olduğum için ve ENKA firmasından teklif gelince, o sıralar çok câzip bir şantiye alanı hâline gelen Suudî Arabistan’a gitmek üzere, 2,5 yıl kadar TRT’den istifaen ayrı kaldım.. 1986 yılında TRT Müzik Dâiresi Başkanlı’ğına tâyin edilen rahmetli Sâim Konakçı ağabeyimim dâveti üzerine aynı başkanlıkta TSM uzmanı ve saz sanatkârı olarak, TRT’ye geri döndüm. Burada daha sonra, TSM Müdür Vekili TSM Müdürü, Müzik Dâiresi Başkan Yardımcısı, Başkan Vekili. olarak çalışmalarımı yaş haddine kadar devam ettim. Kendi kendime; ‘yeter Özgen, oraya gir istifa et, buraya gir istifa et. Ne bu durum? Otur artık yerinde’ dedim ve hep TRT içinde kaldım.
| ÖZGEN GÜRBÜZ: 15 Nisan 1951 târihinde Merzifon’da dünyâya geldi. Yükseköğrenimini, İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Mûsikîsi Devlet Konservatuarını ve Orta Doğu Teknik Üniversitesi inşaat Mühendisliği Bölümünü bitirerek tamamladı. Evli ve iki çocuk babası, bir torun dedesidir. Müzik çalışmalarına babasından gördüğü büyük destek ve teşvikle başladı. İlk çalgıları; Melodika ve Mandolin oldu. Ortaokulda Müzik öğretmeni A. Nuri Gözen’in, Kastamonu Abdurrahmanpaşa Lisesinde öğrenciliği sırasında; 1967-1968 yıllarında öğretmenleri Sevgi Ersoy ve Erol Dikeç’in destek ve teşvikleriyle beste denemeleri yaptı. Üniversite öğrenciliği sırasında, Orta Doğu Teknik Üniversitesi Türk Müziği Korosu’nda, Erol Sayan yönetiminde çalışmalara katıldı. 1976 yılında, İstanbul Belediye Konservatuarı Türk Müziği İcra Heyeti’nde misâfir Tanbur sanatkârı olarak çalıştıktan sonra, 1977 yılında açılan imtihanı kazanarak Kültür Bakanlığı İstanbul Klasik Türk Müziği Devlet Korosu’nda Tanbur (Ses) sanatçısı kadrosunda görev yapmaya başladı. Daha sonra öğrenim durumu sebebiyle Ankara’ya döndü. Ankara Radyosu Yayınlarına 1979 yılından îtibâren, önceleri istisna akdiyle, 1982 yılından sonra kadrolu Tanbur sanatkârı olarak katılmaya başladı. 1984 yılında, Kutlutaş Enka İnşaat Şirketleri’nin (JV) Suudi Arabistan Şantiyesi’nde çalışmak üzere TRT’den ayrıldı. Medine’deki toplu mesken projesinde; Sâha Mühendisi, Kalite Kontrol Mühendisi, ve Betonarme Karkas Grubu Koordinatörü olarak hizmet verdikten sonra, vâki dâvet üzerine TRT Müzik Dâiresi’nde vazife almak üzere Türkiye’ye döndü. 1990 – 2016 yılları arasında, TRT Müzik Dâiresi Başkanlığında Türk Sanat Müziği Müdürü, Müzik Dâiresi Başkan Yardımcısı, Başkan Vekili Ankara Radyosunda lâvta ve tanbur sanatkârı, Ankara Radyosu Türk Sanat Müziği Çocuk ve Gençlik Korolarında şef, eğitimci, Müzik Dâiresi Başkanlığı Türk Sanat Müziği ve Pop Müzik Denetleme Kurulları’nda başkan ve üye olarak görev yaptı. 2016 yılında yaş haddinden emekliye ayrıldı. Özgen Gürbüz, müzik hayâtında; İsmail Baha Sürelsan, Ercüment Berker, Prof. Dr. Nevzat Atlığ, Prof. Necdet Yaşar, Kenan Yomralı, Çinuçen Tanrıkorur, Saim Konakçı, Cafer Açın, Yılmaz Pakalınlar, Aka Gündüz Kutbay gibi şahsiyetlerin yardım ve desteklerini gördü. Tanburi Cemil Bey ve Prof. Dr. Alâeddin Yavaşca, Bekir Sıdkı Sezgin icraatlarını (ders alma anlamında) sürekli dinlediği sanatkârlardır. Çeşitli radyo ve televizyon programlarında; sanatkâr, besteci, sunucu, yapımcı ve uzman olarak yer aldı. TRT Türk Müziği Repertuarında yayınlanan, 35 bestesi bulunmaktadır. Bâzı gazete ve dergilerin sanat sayfalarında, röportaj ve makaleleri yayınlanmıştır. İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Mûsıkîsi Devlet Konservatvuar’ınca düzenlenen 1. ve 3. Türk Mûsıkîsi sempozyumlarına, Kültür Bakanlığı’nca düzenlenen 1. Türk Müziği Kongresine bildiriler ile katıldı. Hâlen, Hacettepe Üniversitesi Rektörlük Seçmeli Dersler Koordinatörlüğünde Klasik Türk Müziği Dersleri Ek Ders Öğretim Görevlisi, Hacı Bayrâmı Velî Üniversitesi Türk Mûsıkîsi Devlet Konservatuvarında Tanbur Ek Ders Öğretim Görevlisi olarak ders vermektedir. ‘Türk Mûskîsinde Kullanılan Koma Aralığının Frekansına İlişkin Bir Araştırma’, ‘Bir Halk Çalgısı Üzerine Perde Analizi’ ve ‘Uşşak Makamı Dizisinde Kullanılan İkinci Derece Üzerine Bir Araştırma’ adlarını taşıyan çalışmalar yaptı. Bunlardan ilk ikisi teksir hâlinde, sonuncusu da TRT Müzik Dâiresi Yayınları arasında, kitap hâlinde yayınlanmıştır. ‘Tanbur ve Lâvta Metodları’ isimli çalışması yayına hazırdır. Bu metotları fotokopi ile çoğaltarak dağıttı. Lâvta’ya ergonomik ve yapı ile alâkalı açıdan bakıldığında hem gövdedeki bombenin küçük oluşu, hem de yapı îtibâriyle perdeli bir saz oluşu ve özellikle kız öğrencilerin anatomik yapılarına uygun bir çalgı olması sebebiyle kız öğrencilerine lâvta öğrenmeyi tavsiye etti. |

