25.5 C
Kocaeli
Cumartesi, Ekim 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 165

“Önümüzden kurt geçti”

Merih Demiral’ın, sevindiğimiz golünden sonra yaptığı bozkurt işareti geçen haftayı doldurdu. Bırakın kurdu hele boz renklisini, Türk kelimesi sarf edildiğinde bile asabı bozulup “Irkçı! Irkçı!” diye çığlık atmaya başlayan çevreler, sağ olsunlar, tartışmayı daha da şiddetlendirdi. Bir Türk milliyetçisi olarak hem Demiral’a hem aleyhtarlara teşekkür ederim. Aleyhtarlar olmasaydı bu konu bu kadar alevlenmezdi. Onların sayesinde bozkurt hatırlandı ve bu sembole duyulan sevgi yükseldi, yayıldı.

Tartışmalar sayesinde yıllar önce TRT’nin bir millî mücadele gazisi ile yaptığı röportaj akla geldi ve sosyal medyada tekrar tekrar yayımlandı. M. Ali Soy, Kuvayı Millîye’den başlayarak millî mücadelenin her aşamasında bulunmuş bir gazi. Nihayet Büyük Taarruz’da, Tınaztepe’de kolunu kaybetmiş. O anlatıyor. 26 Ağustos, gece, sabaha karşı cepheye doğru yürüyüşteler. “Sancağımızın önünden bir kurt geçti. Asker bağırdı, ‘Zafer bizimdir!’” Bu röportajı daha önce görmemiştim. Epey eski olmalı. Görüntü siyah-beyaz. Renkli televizyon bize 1980’lerde gelmişti… 

Ali Beg Hakim

O program beni daha da eskilere götürdü. Kendi gençliğimden bir kurt hikâyesine, 1960’ların başındaki İzmir’e. 1961 veya 62 başı olmalı. Henüz üniversiteye başlamamışım. Biz, Türk Ocaklı gençler, Salihli’deki Kurtuluş Mahallesi’ni ziyarete gidiyoruz. O mahallede Doğu Türkistanlı Kazaklar oturuyor. Bir otobüs dolusuyduk. Ali Beg Hakim’in oğlu Hasan Oraltay da bizim İzmir grubundan. Daha yolda havaya girmiştik. Dilimizde Stalin’in 1938’de kurşuna dizdirdiği Süleyman Çolpan’ın mısralarıyla bestelenmiş, ağıt havasında duyduğumuz, marş gibi söylediğimiz şarkı vardı:

Güzel Türkistan senge ne boldu?

Sebep vakitsiz (ah) güllerin soldu

(Ah. Güllerin soldu.)

Bilmem niçin kuşlar ötmez bahçalarında

(Ah bahçalarında)

Mahalleye vardık. Kurtuluş Mahallesi sakini Kazaklar, Çin zulmünden kaçıp Ali Beg Hakim’in önderliğinde, at üstünde Himalayaları aşıyor.  İlk durakları Hindistan. Oradan Suudi Arabistan’a, oradan da hedeflerine, Türkiye’ye ulaşıyorlar. Yolda başlarından birçok meraklı hikâye geçiyor. Mesela kendilerini gözlemek için alçaktan uçan Çin uçaklarına kement atışları…

Niçin gelmişler?

Mahallenin gençleri de bizi türkülerle karşıladı. Bir delikanlının, müzik eşliğinde Kartal oyunu oynadığını hatırlıyorum. Kartal kanatlarının sert hareketlerinin temposunda bir müzik ve o kanatlar gibi inip kalkan kollar.

Yemek vakti geldi ve bizi başkanlarının evine buyur ettiler. Ali Beg Hakim’in torunları o evi şimdi müze yapmış. Beg, at etini kendi eliyle taksim edip bize ikram etti. Misafirler oturuyor, o ayakta. Bu “ağalık” Anadolu’da, Türkmenlerde ve Yörüklerde de vardır. Ağa misafirleri ağırlar. Ayakta ve kapıya yakın durur. İkramları eliyle yapar. Sonra Beg, 60 yıl sonra bile aklımdan çıkmayan kısa konuşmasını yaptı. Bir dertlenişti konuşması. 1960 darbesi henüz tazeydi. Darbe taraftarları, sevmediklerine “kuyruk” diyordu. Başını ezdikleri Demokrat Parti’nin geride kalmış kuyruğu anlamında. Etraftan bizim Kazaklara, “Bunlar kuyruk.” diyenler varmış. Bir kısım siyasî İslamcı da – evet o yıllarda da varlardı – “kurtçu” sıfatını yakıştırmıştı. Ali Beg Hakim, o güzelim Kazak şivesiyle anlattı:

“Biz Altaylardan buraya, burada Demokrat Partiyası var diye, Halk Partiyası var diye mi geldik? Biz buraya, burada uluğ Türük milleti var diye geldik.”

10 000 Kilometre ve bin yıl öteden

Sonra kurt: “Biz ava çıktığımızda önümüzden tavşan geçerse uğursuzluk sayarız. Kurt geçerse uğur sayarız.”

M. Ali Soy gazimizin anlattığı “Sancağın önünden kurt geçti. Asker, zafer bizim, diye bağırdı.” hikâyesi ile Kazak lider Ali Beg Hakim’in bu sözleri… Arada 10 000 kilometreden fazla var. Google Haritalar’a baktım. Urumçi-Salihli diye. 14 800 km gösteriyor ve onların rotasını işaret ediyor: Himalayalar, Hindistan, Arabistan ve Türkiye. Kültür zamanı bakımından da mesafe bin yıldan fazla. Biri Türk dünyasının doğu ucu, diğeri batı ucuna yakın. Aynı tema, aynı değerlendirme! Türk- Kurt ilişkisine burun kıvıranlar utanmakta serbesttir. Ayıplamayız. Cahillerde normaldir, anlayışla karşılanması gerekir.

Bu hatıralarda adı geçenlerden dünyamızda kimse kalmadı. Ben de toparlanmadan nakledeyim dedim. Sevenlere eyvallah. Hoşlanmayanların canı sağ olsun. Yalnız, insanların milletlerini, millî sembollerini sevmelerine; destanlarına, masallarına duydukları ilgiye “ırkçılık” demesinler. Yalan oluyor, ayıp oluyor. Biraz kültürlenmek ve bilgilenmek için hemşehrim Yılmaz Özdil’in kurt videosunu açsınlar: https://bit.ly/ozdilkurt. Onu seyretsinler, biraz öğrensinler.

“Önümüzden kurt geçti” – Milli Düşünce Merkezi (millidusunce.com)

MEHMET TURGUT’un vefatının 15.  yıldönümü dolayısıyla Dr. Metin Eriş ile Konuştuk

Bir dönem Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı, İki dönem Sanayi ve Teknoloji Bakanı

olarak üstün hizmetler veren MEHMET TURGUT’un vefatının 15.  yıldönümü dolayısıyla

Önce Özel Kalem Müdürlüğünü, Sonra Genel Müdürlüğünü yapan daha sonra da yakın dostu olan

Dr. METİN ERİŞ ile konuştuk. 

Oğuz Çetinoğlu: Rahmetli Mehmet Turgut hakkında genel bir değerlendirme yapar mısınız?

Dr. Metin Eriş: Şöyle bir düşünüyorum; olumsuz denilebilecek veya görülebilecek ‘inadı’ ve kendisini ulaşılmazmış gibi gösteren ‘sert’ görüntüsü dışındakileri alt alta koyduğumuzda Mehmet Turgut bey, zamanımızda az rastlanılan dürüstlük, çalışkanlık ve üretkenliği ile Türkiye için ender bir insan olma şansına ulaşmıştır.

Kıymetini bilmek mi? Değerlerin alt üst olduğu, demagogların ve şarlatanların hâkimiyeti kazandığı bir cemiyette bu soru ne kadar doğru olabilir? Fakat bütün bu karmaşık yapı içinde Mehmet Turgut umursamadan doğru bildiklerini, bilgi, görgü ve düşüncelerini çok sevdiği milleti için her an hizmete sunmağa hazır olmaktan uzak kalmamış, her şeyi, bütün açıklığıyla dünü de araştırarak kaleme almağa devam etmiştir. Doğruları söylerken de şahsi hesap yapmaktan uzak kalmayı yeğlemiştir.                                                                                                                              

Çetinoğlu:Önceleri Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mehmet Turgut’un Özel Kalem Müdürlüğünü sonra da O’na bağlı bir büyük kuruluşun Genel Müdür Yardımcılığını yaptınız. Uzun yıllar berâber oldunuz. O’nu ‘Mehmet Turgut’ yapan karakter özellikleri hakkında neler söylemek istersiniz?

Dr. Eriş: 1969 yılında başlayan ebediyete uzanacak olan bir ağabey-kardeş dostluğuna giden yolda gerçek anlamda bir ‘Devlet adamını’ tanımış, hiçte aklımdan geçirmediğim tarzda yanlarında devlet memuriyetine başlamış ve kısa bir süre sonrada O’nun ileri görüşüyle devlet memuriyetinden ayrılmıştım. Ama o, bir süre gezindikten ve milletine en kısa yoldan hizmet sunmak amacıyla içine girdiği siyasetin engebeli arazisinin kendisinin tabiatına uymadığını tespit ederek faal siyasetten kopacaktı.  Bundan sonra Gaziantep’in muhteşem kaynaklarından içine sindirdiği değerleri tam bir  münevver hüviyetiyle, görgüsünü, bilgisini yazarak aktarmanın doyulmaz iştiyakına teslim olacak ve vatanına bu yolla hizmet etmeyi tercih edecekti.                                                                                                      Evet, kendilerine Özel Kalem Müdürü sıfatıyla görev yaptığım sıralarda ise, O’nun karakter yapısının, çalışkanlığının ve dürüstlüğünün Türkiye’miz için ne kadar gerekli çizgiler taşıdığını yaşayarak görüyordum. Bakanlıktaki mesai, Bakan beyle birlikte, neredeyse sabahın körü denilecek bir saatte başlıyordu. Özel Kalem müdürü olarak, altı buçukla yedi arasında Bakanlıkta bulunmak mecburiyetini duyuyordum. Çünkü bizzat Bakan, en geç saat yedi buçukta Makamında oluyordu. Günlük işlere göz attıktan sonra saat dokuzla on arasında ziyaretçileri kabul eder ve ondan sonra, ülke ile ilgili Bakanlık meselelerini yürütmek üzere, yeri tarafımdan bilinen Bakanlığa bağlı iktisadî kuruluşlardan her hangi birindeki özel çalışma bürosuna giderdi. Meclis toplantısı olduğu günler dışında Bakanlıkta biraz daha uzun kalır, seyahatte olmadıkları zamanlarda Meclis toplantısından sonra tekrar Bakanlığa dönerek gecenin geç saatlerine kadar çalışmalarını sürdürürlerdi. Bir başka ifadeyle Mehmet Turgut beyin çalışma zamanında, sınırlı bir süre, benim gördüğüm zaman diliminde hiç olmamıştı! Tabiatıyla bu zamanla mukayyet olmayan çalışma tarzına Bakanlıktaki bütün bölümler yanında, Bakanlığa bağlı Kamu İktisadi Kurumlarındaki yetkililer de uymak durumunda kalıyorlardı. Sümerbank, Çimento Sanayi, Azot, M.T.K., SEKA, Şeker Sanayi Genel Müdür ve yardımcılarını sabahın yedi otuzundan akşamları yirmi iki, yirmi iki otuzuna kadar makamlarında bulduğumuz, yahut nerede bulunabilecekleri tarafımdan veya ilgililerince bilinecek şekilde hareket ettikleri bir geçekti….           

Çetinoğlu: Siyâsette ve devlet kademelerinde bulanacak olan ve bulunan herkese örnek olacak disiplin ve ahlak anlayışı vardı. Yararlanmak isteyenlerin bilmesi gereken özelliklerini belirtir misiniz?                       

Dr. Eriş: Mehmet Turgut beyin önemli özelliklerinden biri, sert mizacı yanında sürdürdüğü kendine has katı prensipleriydi. Bunlar arasında belki birçok siyasiye örnek olması gerekenlerin başında, randevuya riayet, randevusuz ziyaretçinin sırasına uymak mecburiyetinde olması ve akrabalarınsa, şu veya bu sebeple, görüşme için Bakanlığa gelmelerinin ve özellikle de iş talebiyle Bakanlıkta bulunmalarının kesin olarak imkânsızlığıydı… Randevu almadan gelenler arasında ünlü iş adamlarının oğulları veya bizzat kendilerinin olması da hiç önemli değildi! Onlar da sıralarını beklerler ve randevular bittiğinde, zaman olursa, görüşebilirlerdi!… Bu tür olayları çok yaşadığım için yakından biliyor, hatta zaman zaman zor durumlarla karşılaşıyordum. Ama Sanayi Bakanlığında prensiplerin önde gelen olduğunu da hemen herkes bilir hale gelmiş görünüyordu!… Akrabaların Bakanlıkta hiç yeri olmamıştır. Öyle ki Bakan beyin ailesi ve aile fertleriyle ilgili hiçbir işi Bakanlıkta takip ettiğimi hatırlamadığım gibi, kardeşlerini bile yıllar sonra tanımak imkânına kavuşmuşumdur.                        

 Çetinoğlu: Bakanlığı döneminde, mikron ölçüsünde bile sapma olmaksızın uyguladığı prensipleri nelerdi?                                                                                                                                                                       

Dr. Eriş: Mehmet Turgut için Makam arabası, sadece ve sadece devlet hizmeti için kullanılan bir araçtı. Örnek bir davranış mıdır? Bugün için bunu söylemek biraz zor ama onun ‘mir malı’ hususundaki hassasiyetini anlamak bakımından yaşadığım bir olayı anlatmak istiyorum. Çok sıkışık geçen bir Bayram arifesiydi. Bir ara Bakan beyle görüşürken, ‘Öğleden sonra Abant’a gideceğim, arabanın hazırlanması talimatını veriniz’ demişlerdi. O sıkışık çalışma ortamında Makam şoförüne gerekli hazırlıkları yapması talimatını vermiş, çalışmalarıma devam ediyordum… Öğle saatleri geçtiği sırada Bakan’ın, ‘Araba hazırsa haber ver, Türkan ablanı da alarak gelsin yola çıkalım’ dediğinde başımdan kaynar suların boşaldığını hissettim. Çünkü Bakan, tatil ve ailesiyle Abant’a gidecekti ve makam aracını, hanımını alarak, özel kabul ettiği bu tür seyahatlarında kullanmazdı! Özür dileyerek ne kadar zamanımız olduğunu sorduğumda, sanırım yaptığım hatayı fark etmiş ve ‘Sen meseleyi istediğin tarzda hızlandırarak çöz!’ demekle iktifa etmişti.  Tabiatıyla istimdat mercii, değerli dostları İdris Yamantürk olacaktı. Konuyu İdris beye anlattığımda, zaten benden bir haber beklemekte olduklarını anlamış ve çok gecikmeyen bir çözümle Bakan beyi Abant’a yolcu etmiştim…                                       

Tabiatıyla Bakandan başlayan bu davranış biçimi, kaçınılmaz bir şekilde Bakanlıktaki yetkililere ve bağlı kurumlara kadar sirayet ediyordu… Kısaca kimsenin haddi, eğer çok gizli ve kaçak tarzda olmazsa, ‘Mir malı araç ve gereçleri özel hizmetlerinde’ kullanmaya yetmezdi! Konuda yaşadığım o olay, Mehmet Turgut beyin konudaki hassasiyetini anlatması bakımından çok önemli olmalıdır, diye düşünüyorum…                                                                                                                                              

Çetinoğlu: Türk Sanayinin gelişmesi için neler tasarlıyordu?                                                                             

Dr. Eriş: 1965-1969 yılları arasında Merhamete Turgut beyin, kısa bir süre Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı, bilâhare Sanayi Bakanı olduğunu hatırlamak gerekir.  1965 Seçimleri sonrasında Türkiye, Adalet Partisinin iktidarıyla siyaseten ve sosyal yapısıyla yeniden kendine gelmeğe çalışırken en önemli şans, Mehmet Turgut gibi ufku olan devlet adamlığı vasfına ulaşacak isimlerin Bakanlık koltuklarında bulunmalarıydı. Daha önceki sorunuzda da belirttim, kabinedeki isimlerin önemli kısmı ‘mir malı’ hassasiyeti içindeydiler ama sadece bununla da yetinmiyorlar 27 Mayıs darbesiyle kaybedilen zamanı âdeta telâfi etmek istercesine gecesi ve gündüzüyle çalışıyorlar ve diğer taraftan da gerek devlet açısından, gerekse konularında bilmediklerini öğrenmek üzere birbirleriyle istişareden uzak kalmıyorlardı. Bu istişarelerin pek çoğunun dolaylı da olsa pek çoğunun şahidi olduğumu söylemeliyim. İşte o dönemde Türkiye, 4 yıl içerisinde ortalama olarak hemen zamanların en iyi Kalkınma Hızı olan %6,5 ile Sanayi Kalkınma rakamı olarak %10’nu bulmuştur. Sanayi Kalkınma rakamının %10 ortalamayı bulduğu dönemin Sanayi Bakanı Mehmet Turgut beydir. O, bir taraftan Özel Teşebbüsün önünü açarken KİT’ler olarak isimlendirilen Kamu İktisadî Kuruluşlarının da hem kalitede, hem de verimlilikte neler yapmaları gerekiyorsa ona imkân tanıyan bir arayış ve yönlendirme içinde olmuştur. Bütün bunların yanında Organize Sanayi Bölgeleri düşüncesinin tatbikata intikal edişinde en önemli amillerden biri yine Mehmet Turgut beydir. Fakat Mehmet Turgut bey, her şeyi kendisinin bildiği saplantısında olan bir kişiliğe de sahip değildi. Bunu yine izin verirseniz, bizzat yaşadığım bir olayla anlatmak işitiyorum. Daha sonra Türk Genel Müdür olarak başına geçeceğim bir yabancı şirket ortaklığı mevzubahis olmuştu. Bana tevcih edilen soru; ‘Yabancı sermayeyi ne kadar tanıyorsun?’ idi. Cevabım o günlerdeki sınırlı sözlerden ibaretti. Sanayi Bakanı Mehmet Turgut da ‘İşte ben de senin söylediklerinden fazlasını bilmiyorum. İşte bu yüzden sana yabancı sermayeyi içinden öğrenmek üzere bir vatan görevi veriyorum’ dediklerinde yapacağım bir şey kalmamıştı. Ama bir insanın Bakan olsa bile ne kadar enaniyetten uzak kalabileceğini görmüş, yaşamıştım.. İşte o 4 yılda Türkiye’nin ulaştığı çok yönlü seviyenin sırrı da bu anlayıştan kaynaklanmakta oluşundaydı..                           Bakanlıktaki görevimden ayrılışımdan sonra Mehmet Turgut beyle olan tanışıklığım artık dostluğa dönüşen bir ivme kazanacaktı. Bir amirle değil, bir dostla konuşma ve görüşme imkânını elde ediyordum. Yeni şirketin kuruluşunun zorladığı sık Ankara ziyaretlerimde, zaman zaman evlerine giderek sohbet eder ve Türkiye’nin ahvali hakkında bilgilenirdim. İstanbul’a döndükten sonra daha bir hız verdiğim sosyal faaliyetler konusunda Ankara’da kendilerine en kolay ulaştığım ve en fazla yardım aldığım kimse daima Mehmet Turgut bey olurdu. Sanayi Bakanlığı sırasında olduğu gibi, milli hareketlerde daima önder ve yardımcı rolünü bizlerle sakınmadan ve severek paylaşırdı. Onun geniş görüşlerinden ve vatanseverliğinden öğrendiğim çok şey olmuştur.,                                                          

Çetinoğlu: Mehmet Turgut’un ‘Millî Kültür’ kavramına bakışı ve yorumu nasıldı?                                                     

Dr. Eriş: Mehmet Turgut, Adalet Partisi’nin 1973 yılındaki başarısının 1977 seçimlerinde gerçekleşmemesinden sonra siyasetten kopacaktır. Fakat o, zaten siyasetçi olmanın dışında başkaca kimliklerle doludur. Mükemmel bir mütefekkir ve aynı zamanda iyi bir araştırıcı yazardır. Mesleki çalışmalarından ve gezi notlarından başlayan yazı hayatını, daha sonraki yıllarda gıpta edilecek bir Türkçe ve üslûp güzelliğiyle fikrî çalışmalarına ve araştırmalarına yansıtacaktır. Bu yeni Mehmet Turgut Türk aydının ve okuyucusunun herhalde büyük bir talihidir. Hatta iddia edebilirim ki, birçok akademisyen ünvanlı kimsenin ibret alacağı bir ilmi seviyedir de… Onun Kültür Adamı kimliğini, kaleme aldıkları bir kitabının Önsöz’ünden yola çıkarak vermek sanırım en doğru olanıdır…                             ‘Bir milletin kimliğinde rol oynayan, başka bir ifade ile bir milleti kimlik bunalımına düşürmeyecek olan faktörlerin başında kültür gelir. Kültürlerin ise değişmesinde ve gelişmesinde dikkat edilmesi ve yaralanmaması gereken bir özü, daha doğrusu ‘Kültürün çekirdek unsurları’ vardır. Bu öz herkesin üzerinde ittifak ettiği gibi ‘dil, din ve musiki’dir. Böyle olduğuna göre biz bu özü yıllardan beri, bugün de dâhil, hem dikkatlerin dışına atmışız, hem de durmadan yaralamışız. Bugün nesiller inanç ve iman bakımından şaşkın, ideal ve hedef yönünden de yoksun ise, sebebini geçmiş yıllarda aramalıdır. Bu yıllarda din ve musiki, hem öğretenler, hem de öğrenenler için başıboşluğun, hatta anarşinin içinde çalkalanmıştır. Bu kadarlık bir zamanda ne olur, diye düşünmek son derece yanlıştır. Çünkü bu kadar zaman sistemin harab olması için önemli ve kâfi bir zamandır.  Nitekim 1949’da başlayıp gittikçe hızlanarak alınan tedbirler, bir taraftan tedbirlerin yanlışlıkları, bir taraftan da tahribatın büyüklüğünden dolayı, durumu düzeltmemiştir. Bugün üniversitelerimizdeki İlâhiyat Fakültelerinin sıkıntıları ile İmam Hatip okulları ve bu okullarda okuyan çocuklarımız hakkında sağdan veya soldan koparılan yaygaranın, bu yılların başıboşluğundan kaynaklandığını görmek gerekir. Bu yılların tahribatı ile ilgili bir örnek vererek konuyu noktalamak istiyorum: 1949’da ilk İlâhiyat Fakültemiz kurulduğu zaman, bu fakültede dinle ilgili bölümleri okutacak iki profesör bulunabilmiştir.’                        

 Sanırım Mehmet Turgut beyin millî kültür meselelerine bakışını anlatmak için yukarıdaki kendi ifadelerim en doğru cevabı vermiş olmalıdır…                                                                                         

Çetinoğlu: Türkiye’de siyâset ve kültür çevrelerinde Mehmet Turgut’un yüksek meziyetlerinden ve kültür birikiminden yeterli ölçüde yararlanılabildiği kanaatinde misiniz?                                                           

Dr. Eriş: Sorunuzun ‘siyaset çevreleri’ ile ilgili bölümüne vereceğim cevap kesinlikle hayırdır. Zira Mehmet Turgut bey halkıyla, milletiyle bütünleşerek hele bugün bütünüyle yokların hüküm sürdüğü bir zeminde ‘devlet adamlığı’ kisvesini tam anlamıyla taşıyabilen nadir bir şahsiyetti.  O her şeyden önce milletini ön plânda tutar ve siyasî hayatımızda uzun yıllardır ön plâna çıkmış olan ‘halk yardakçılığına’ hiçbir zaman tevessül etmemiştir.                                                                                               Bir yazımda Mehmet Turgut bey için ifadelendirdiğim ‘soyu tükenmekte olan bir devlet adamı’ sözümü biraz değiştirmek ihtiyacı duyarak ‘artık günümüzde soyu tükenmiş olan bir siyaset adamıydı’ demek ihtiyacını duyuyorum.                                                                                              Kültürel çevreler sorunuza ise ne yazık belki belli bir çevre ‘evet’ ama giderek ‘sosyal medya’ dedikleri bir açmazın peşinde, acı ama bırakınız inceltme işaretini sesli harflerden soyutlanmış bir yazı diliyle haberleşmeğe başlamış bir nesil karşısında soruyu size tevcih etmek istiyorum. ‘Bu  gençlerimizin kültür dünyasıyla ve özellikle bizim kültür dünyamızla ilgisi kalabilir mi?’ Eğer kaldıysa, Mehmet Turgut’un 20’den az olmayan ve çoğu kültür adamı dediğimiz kimselerin yazdıklarından fersah fersah seviyeli eserlerinden ne kadar haberdarlar acaba?  Özür dilerim, galiba sorunuza başka soruyla cevap vermek gibi bir haksızlık yaptım!…                                                          

Çetinoğlu: Yeni nesillerin düşünce yapılarının, hareket ve çalışma tarzlarının ‘Mehmet Turgut karakteri’ ile mayalanabilmesi için tavsiyelerinizi lütfeder misiniz?                                                                

Dr. Eriş: Tavsiyemi söylememi istiyorsunuz. Önce ‘haddim’ olmadığını düşündüğümü dile getirmek isterim ama iyi kötü okumuş biri olarak da izninizle bir Ata Sözümüze rücu etmek isterim… ‘ Üzüm üzüme baka baka kararır ‘ diyen atasözümüzü düşünüyor ve bugüne gelerek Türk toplumunun yüzyıllardır hep ‘önderlerinin ışığından veya kararlılığından’ esinlendiklerini belirledikten sonra, öncelikle günümüzde siyasete soyunan kimselerin ve idarecilerin her şeyden önce kendi kültürel kimliklerinin ne olduğunu bilmeleri gerektiğinin altını çizmek istiyorum. Bu arada üzülerek belirtmeliyim ki kültürel kimliğimiz denildiğinde bunların ne ifade ettiğinin anlamını bilmeyenleri bırakın, bunun fuzuli ve hatta bir işgüzarlık olduğunu düşünen aydın ve idarecilerimizin bulunduğunu, dile getirirsem sanırım bana bühtanda bulunduğumu söyleyemezsiniz… Şu veya bu şekilde onbinler sattığı söylenilenler dışında fikir eserlerinin kaç sattığını değil, kaç basılabildiğini ve çevrelerinin sadece birkaç ağaçtan müteşekkil olmadığını yaşadıkları kentleri bilen tanıyan, bırakınız gençleri, kaç aydın bulunduğunu lütfedip bir değerlendirin ve şu mahut aydın kisveli dostlardan samimiyetle, buna belki ‘hulûs-u kalbe’ demek daha doğru, bir cevap isteyin, bakalım ne ile karşılaşacaksınız!..                   Fakat bütün bunlara, olumsuzluklara rağmen, size tuhaf gelebilir ama her şeye rağmen ülkemiz dünden daha iyidir ve yarın daha iyi olacaktır. Çünkü rahmetli Mehmet Turgut beylerin zaman dilimi, bugünlerden çok daha karanlıktı ve millî değerlerine sahiplenmek açısından daha zor günlerdi. İşte buna rağmen, değer hükümleriyle dimdik bir Mehmet Turgut çıkmıştır. İnanıyorum Mehmet Turgut bey de Türkiye’mizin geleceği için, şimdi dile getirdiğim düşüncelerim istikâmetinde, her dem iyimserlik taşımaktaydı…

Dr. METİN ERİŞ      1936 yılında Gaziantep’te doğdu. Gaziantep Dayı Ahmet Ağa ilkokulunda, İstanbul Birinci ilkokulda, Galatasaray Lisesi’nde, Avusturya Lisesi’nde okuduktan sonra İstanbul İktisadî ve Ticarî İlimler Akademisi’ni bitirdi. Askerlik görevini yedek subay olarak yaptıktan sonra; Vefa Akşam Lisesi, İstanbul İmam Hatip Okulu, Beyoğlu ile Bakırköy Kız Meslek liselerinde ve Bakırköy Ortaokulunda Lisan, Matematik ve Ticaret dersleri öğretmenlikleri yaptı. 1972 yılında İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde Siyâset İlmi Kürsüsü’nde ‘Doktor’ unvanını aldı 1969 yılında Sanayi ve Teknoloji Bakanı’nın Özel Kalem Müdürü olarak kısa bir süre çalıştıktan sonra BASF-Sümerbank Türk Kimya Sanayi Anonim Şirketi’nde Genel Müdür Yardımcısı olarak göreve başladı. 2002 yılında buradan emekli oldu.     Kimya İşverenler Sendikası Yönetim Kurulu Başkan Vekilliği ve Türkiye İşverenler Sendikaları Yönetim Kurulu Üyeliği, İzmit Ticaret ve Sanayi Odası Meclis Başkanlığı, Kocaeli Çevre Vakfı Yönetim Kurulu Üyeliği, Gebze Dilovası Sanayiciler Vakfı Yönetim Kurulu Başkanlığı yaptı.  Kurucu Üye ve Yönetim Kurulu Üyesi olarak hizmet verdiği sivil toplum kuruluşlarından bâzıları şunlardır: Milliyetçiler Derneği, Kültür Ocağı, Aydınlar Ocağı, Türk Edebiyatı Vakfı, İbn-ül Emin Mahmut Kemal İnal Vakfı ve İlim Yayma Vakfı.    1985 yılında kurulan Türk Kültürüne Hizmet Vakfı’nda, 1986 yılından itibaren önce Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı, 1994 Aralık ayından 2010 yılına kadar Yönetim Kurulu Başkanı olarak hizmet etmiştir.   Metin Eriş evlidir ve bir oğlu vardır. Yayınlanmış kitapları: Siyaset Târihimizde CHP: Özel Baskı, 1968. (Celal Bozkurt takma adı ile  İşverenin İşçi Karşısındaki Ödevleri: Şeker-İş Yayınları, 1970.  İşletmelerde Prodüktivite Unsuru Olarak Ücret: Sümerbank Dergisi ilavesi, 1971. Amerikan-Rus Emperyalizmi: Boğaziçi Yayınları, 1974. İkinci Baskı 1978.   Kemalizm, Marksizm ve Ecevit: Boğaziçi Yayınları, 1976. (Celal Bozkurt takma adı ile)    Kamu İktisadî Teşebbüsleri ve Halka Açılımı: Boğaziçi Yayınları, 1983.      Gönül ve Dostluk Üzerine: Gebze Gazetecilik ve Mabaacılık, 1995.          Dünya ve Türkiye’yi Gözlemlerken Meselelerimiz: Boğaziçi Yayınlan 1997. Ülkemde Demokrasi Arıyorum: Boğaziçi Yayınları, 1999. Avrupa Birliği ve Küreselleşmeye Havet: Cem Ofset. 2007. Gönlümde Taht Kuranlar: Kubbealtı Neşriyatı, 2009  Yelkovanın Ucundan Düşen Takvim Yaprakları:  (Hatıralar) Boğaziçi Yayınları. 2011 (İki Cilt)    İktisadî Kalkınmanın Kültürel Temelleri ve Türkler: (Oğlu Celal Kâmil Eriş ile birlikte) Başlık Yayınları, 2011 Ayrıca, çeşitli dönemlerde değişik gazete ve dergilerde, 500’e yakın makalesi yayınlanmıştır.

Türkiye – Suriye Yakınlaşması – (2)

                Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, 2007 yılında Türkiye’ye gelen Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad’ın daveti sonucu 15 Mayıs 2009 tarihinde Suriye’yi ziyaret etmiştir. Abdullah Gül, Suriye’deki ikinci gününde Halep’i de ziyaret ederek aynı zamanda bu şehre giden ilk Türkiye cumhurbaşkanı olmuştur.

                Abdullah Gül ile birlikte Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Dış ticaretten sorumlu Devlet Bakanı Zafer Çağlayan İkili ilişkiler bağlamında ekonomi, enerji ve ulaşımda işbirliği konularının görüşüldüğü ziyaretin öne çıkan konusu öncelikle ekonomi olmuştur. Bunların yanında enerji alanındaki işbirliğinin derinleşerek devamı ve ulaşım konusunda yeni işbirliği imkânları da tartışılmıştır.

                Sıcak ilişkiler böyle devam ederken, 2010 yılında başlayan “Arap Baharı”ndan Suriye’de etkilenmiş, Esad hükûmetinin muhalifler üzerine yaptığı Haziran 2011 Operasyonunundan kaçan 3.000 dolayında Suriyeli Türkiye’ye sığınmıştır. (Hatırlatmak isterim Türkiye – Suriye sınırındaki mayınlar 2009 yılında apar-topar temizlenmişti, sizce manidar değil mi?)

                 Bu olay sonrasında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan: “Suriye’nin yaptığı kabul edilemez, bu bir vahşettir.” demecini vermiş ve ikinci bir Hama Katliamı yaşanmaması konusunda Suriye’yi uyarmıştır. Ek olarak tüm ticari ilişkiler de askıya alınmıştır.

                9 Ağustos 2011 tarihinde Türkiye Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Suriye’ye giderek Beşar Esad ile altı saat süren bir görüşmede bulunmuştur. Ogünleri yazan gazeteciler, Davutoğlu’nun kabineye İhvancı “Müslüman Kardeşler”den bakanların da alınmasını ve yeni anayasa yapılması önerisini ilettiğini yazdılar. Beşar Esad Türkiye’den gelen bu talebi kesinlikle karşılamayacağını, iç karışıklık çıkaran teröristlerle sonuna kadar mücadele edeceğini bildirmiştir.

                Sonrası malum, bugüne kadar sınırlarımız kevgire dönmüş, Suriyeli kaçkınlarla birlikte teröristlerde içeriye doluşmuş, 2002 yılından itibaren uzun süre terör olaylarının duraksadığı dönem sona ermiş, içeride terör olayları yeniden başlamıştır. Bugün için Türkiye’nin kucağında on milyonun üzerinde Suriyeli, Afgan(ABD tarafından eğitilmiş), Pakistanlı ve Afrikalı kaçkın olduğu söyleniyor.

                Cumhurbaşkanı Erdoğan, Almanya’daki Euro 2024 Çeyrek Finali’nde Hollanda ile karşılaşan A Milli Futbol Takımımıza destek için gittiği Almanya dönüşü gazetecilere şu açıklamayı yaptı:

                “Biz Suriye ile düşman değildik ki. Esad ile ailece görüşüyorduk. Biz kendisine davetimizi yapacağız, bu davetle Türkiye-Suriye ilişkilerini geçmişte olduğu gibi aynı noktaya getirelim istiyoruz. Davetimiz her an olabilir.”

                Hoppala…Aradan koskoca 14 yıl geçmiş, Suriye’de binlerce insan ölmüş, Kuzey Suriye’de ABD öncülüğünde PKK/PYD devletçik kurmuş, Türkiye bir göçmen ülkesi olmuş her şey olup bittikten sonra buna: “Günaydın Yani” denmez de ne denir?

                Muhalefet Partileri yıllardır yapma etme, Suriye ile görüşelim, ABD’nin planı Suriye ve Türkiye’yi bölme planı denildikçe iş bugünlere kadar geldi. Tarihte aynı anda bu kadar çok stratejik hata yapan başka bir ülke olmuş mudur bilemiyorum.

                 “Çözüm Süreci” aşamasında PKK aldattı, 15 Temmuz 2016 öncesi FETÖ aldattı, şimdi de ABD’mi aldattı diyeceğiz? Her aldatılış sonrasında: “aldatıldım Allah beni affetsin, Milletim beni affetsin” demekle işler tekrar aynı rayına gelir mi sanıyorsunuz, yanılıyorsunuz. Bu kadar hata yapanı herkes affetse bile bilesiniz ki tarih affetmez.

Son.

Not: Yazının hazırlanmasında Vikipedi’den yararlanılmıştır.

Soykırımı Lanetliyorum Ama!!!!

Müslüman Boşnaklar, Batı’nın ve Rusya’nın desteğini arkasına alan Sırplar ve Hırvatlar tarafından soykırıma tabi tutuldular…

Tek suçları Müslüman olmak ve düşmanları tarafından “Türk” görülmek idi…

“Srebrenica Katliamı” bu soykırımın adeta zirvesi oldu… 11 Temmuz bu katliamın yıldönümü…Ölenleri rahmetle anıyor ve kardeşlerimin acısını paylaşıyorum…

Ancak şu soruyu hepimize de, soruyorum; Boşnaklar böyle bir zulümle karşılaşmak için neleri ihmal etmişlerdi? Gaflet ve dalalet içinde miydiler? Gereken tedbirleri almaktan imtina mı, etmişlerdi? Yani kısaca iğneyi karşı tarafa batıralım ama çuvaldızı da her daim kendimiz için hazır tutalım…

Bunu niye söylüyorum, biz Türk Milleti Boşnakların soykırım öncesindeki ruh ve zihin yapısındayız diye düşünüyorum…

Onlarda “böyle bir şey olmaz diyorlardı” ama oldu… Türkiye’nin gidişi de, gidiş değil… Akıl tutulması yaşıyoruz…. Allah sonumuzu hayreylesin!!!

“Diye tam altı yıl önce söylemişim ama inşallah ben yanılıyorumdur! Zira son yaptığım Bosna ziyaretimde gençlerin bu soykırımı unuttuklarına ve Sırp-Hırvat gençleri ile yakınlaştıklarına bizzat gözlerimle şahit oldum… Unutmayın ki, gaflet büyük sıkıntıların öncüsüdür!”

Türkün Bozkurtu Nelere Kadirmiş…

Almanya’da oynanan Avusturya maçından sonra ortaya çıkan olay çok şükür çok kimseyi kendini tanıma, uyandırma ve bilgisizlikten kurtarma sonuçlarını doğurdu. Teşekkürler Almanya… Anlaşılan Almanya’yı yönetenler herhalde önemli ölçüde bozkurta zaman ayırmışlardır. Son haberlere göre bozkurt işareti Almanya’da yasaklanmıştır. Avusturya’da olduğu gibi… Yasağa uymayanların sınır dışı edileceği ortaya çıkıyor. Tabii ki insan hakları, demokrasi ve Batı’daki özgürlükler adına!! Demokrasi ancak bu tip yanlışlarla ve çelişkili kararlarla topal hale sokulabilir.

            Avusturya milli maçı bittikten sonra tribündeki on binlerce Türk’ün bozkurt işaretine Merih kardeşimiz de uymuş ve kendisine siyasi bir kararla iki maç ceza verilmiştir. Almanya’nın Almanya’da şampiyonadan elenmiş olması bunun sebepleri arasında sayılabilir. Merih Türklüğün sembolünü, kazanılan önemli bir zafer sonrası on binlerce Türkün heyecanına ve mutluluğuna katılarak yapmıştır. Bozkurt tamamen Türklüğü temsil eder. Şu veya bu partinin onu kullanması ayrı bir konudur. Burada Türk milli takımı bir zafer kazanıyor; herhangi bir siyasi parti değil. Zafer Türk Milletinin bütününe mal edilmiş bir olaydı. Bir siyasi parti bunu siyasette kullanmışsa ve diğerleri ısrarla kullanmamışsa ayıp kullananın değil; kullanmayanlarındır. Bazılarını engelleyenler mi vardı? Maalesef Türk kültürünün temel özelliklerini ve sembollerini yeterince öğrenemeyen nesillerle karşı karşıyayız. Merih’e verilen ceza ve daha sonra gelen bozkurta yasak sizi şaşırtmasın. Türkleri aşağılayan, Türk çocuklarına her fırsatta el koyup ailelerinden zorla ayıranlar, din derslerine bile Alman hoca tayin etme komikliğini gösterenler, milletlerarası hukuk dışına çıkarak suçluları Türkiye’ye iade etmekten sürekli kaçınanlar, soydaşlarımızın Türk kimliğini devre dışı bırakarak onlardan Alman Müslümanları diye bahsetme peşinde olan ırkçı ve fanatikler sadece iki maç ceza ile de yetinmemişler, siyasi değerlendirme yaparak bozkurt işaretini yapanları sınır dışına koymaya çalışmışlardır. Mevcut hanım İçişleri Bakanı konuyu siyasileştirmiştir. Kendinden önce Almanya’da göreve gelen bir başka bakanın “en iyi entegrasyon asimilasyondur” şeklinde fikir yumurtlamasını da unutmuş değiliz. Biz vatandaşlarımızı çalışmak üzere Almanya’ya gönderdik; orada asimile olsunlar, tanınmaz hale gelsinler diye göndermedik. Asimilasyon bir çeşit zora dayalı ırkçılıktır. Almanya’da çalışan Türkler ekonomiye yaptıkları katkıya rağmen, her fırsatta istismar edilme, milli kimliklerini unutturma baskısıyla karşı karşıyadırlar. İnsanları fırınlara atıp yakıp yok etmek ile asimile etmek arasında büyük fark yoktur. TC vatandaşlarının bu ülkeye gidişte karşılaştıkları vize işkencesi bütün hızıyla sürmektedir. Almanya terör örgütü PKK’ya ve Türkiye düşmanı bazı guruplara ve örgütlere kollarını açmıştır. Buna rağmen, zaman zaman da bize ders verme peşine düşmüştür. Terörist cenazelerine adamlarını göndermiş; Türkiye’ye verdikleri tankların terör olaylarında kullanılmasına da karşı çıkmış; menfaatlerine uygun ise terör sevici olmuş bir ülkedir.

            İnsanımız gerçekleri öğrenince ve biraz da tokatlanınca yabancıları daha iyi tanıyor ve gerektiğinde binlerce kişi gerekli tepkiyi gösterebiliyor. Bozkurttan hiç haberi olmayan, kendi tarihi ile ilgisiz, yabancılaşmış bazı aydınlara Ulus’taki Atatürk anıtının ayaklarında yer alan bozkurt başlarını görmeyi tavsiye ederiz. Bozkurt esir olmayı kabul etmek yerine, vatanı için ölümü tercih eden, bağımsızlıktan vaz geçmeyen bir şerefli, haysiyetli ve gururlu milletin sembolüdür. Bir ara Milli Türk Talebe Birliğinde eski yanlış ve saptırmalara uyarak bozkurt resmini maalesef ambleminden çıkarmıştı.

            Almanya’daki şampiyonada sporcularımızı yalnız bırakmayıp tribünlere koşan bayraklı, formalı vatandaşlarımızı, komşu ülkelerden ve Türkiye’den koşup gelenleri tebrik eder; her birini alınlarından öperiz.

            Ne Mutlu Türküm Diyene!    

            Ne mutlu daha nice Fatihler, Alparslanlar ve Gazi Mustafa Kemal Paşalar yetiştirecek olan Türk Milletine…

Türkiye – Suriye Yakınlaşması – (1)

                Bir an için gözlerinizi kapayın ve hafızanızı tazelemeğe çalışın. Çok değil sizi 2002 yılı sonrası AKP’nin zafer sarhoşu olduğu yıllara götürmek istiyorum.

                2002 yılı öncesi Suriye’nin Türkiye’ye bakış açısı malum. Uzun müddet Hafız Esad, bebek katili Abdullah Öcalan’ı 19 yıl ülkesinde barındırmış, taa ki Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Atilla Ateş’in 15 Eylül 1998’de Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde Suriye topraklarını işaret ederek: ‘’APO eşkıyası ve PKK terör örgütünü koruyup kollayan Suriye Türkiye’nin iyi niyetini yıllardır istismar etmektedir. Türk milletinin sabrı taşmak üzeredir. Kimsenin toprağında gözümüz yoktur. Hiçbir ülkenin de bizim topraklarımız üzerinde beslediği emellere asla izin vermeyiz.’’ Diyene kadar. Hafız Esad, Türkiye’nin kararlı duruşu sayesinde Öcalan’ı ülkesinden dışarı çıkardı.

                İki ülke arasında 2002 yılına kadar limoni olan ilişkiler, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin “Komşularla Sıfır Sorun” politikasını uygulamaya koymasıyla bir anda Türkiye – Suriye arasında sıcak ilişkiler başladı.

                Türkiye’nin bu düşünce değişimi Suriye’de de olumlu şekilde karşılanmıştır. Suriye’nin dünyaya açılan kapısı konumunda bulunan Türkiye İsrail ve Suriye arasında arabuluculuk yapmıştır.

                2003 yılında Irak’ın ABD tarafından işgali sonrası bölgedeki ortak güvenlik kaygıları Türkiye ve Suriye işbirliğini daha da derinleştirmiştir.

                ABD’nin Irak’a girmesiyle beraber Suriye’nin Irak Kürtleri ile ilişkilerinde de değişim yaşanmıştır. Daha önceleri Suriye’nin Saddam Hüseyin yönetimine karşı desteklediği Iraklı Kürt gruplar, Irak işgalinin sonrasında ABD’nin Irak’taki en yakın müttefiki olmuş, bu da Irak’taki Kürt grupları Suriye açısından desteklenebilir bir araç olarak kullanabilmenin ötesinde tehdit pozisyonuna sokmuştur. 2004 yılında Kamışlı ‘da yaşanan Kürt ayaklanması Suriye’nin işin vahametini anlamaya götürmüştür. Bütün bunlar Suriye’yi ve Türkiye’yi bölgedeki Kürt hareketlere karşı mücadele noktasında daha da yakınlaştırmıştır.

                Siyasî gelişmelerin yanında, ekonomik ortaklık ilişkilerinde de olumlu yönde gelişmeler fayda sağlamıştır. Türkiye’nin uyguladığı karşılıklı ekonomik bağımlılığının yaratılması politikası iki ülkenin daha sıkı ekonomik ortaklık kurmasına önayak olmuştur. Ticaret yapmakta ve yatırım çekmekte zorlanan Suriye, ekonomik çıkış açısından Türkiye’ye daha fazla önem vermeye başlamıştır. Türkiye ise ekonomik istikrar ve büyümenin sürmesi çerçevesinde Orta Doğu pazarını Türk mallarına açma arzusuyla Suriye’ye önem vermiştir. 2004 yılında her iki ülke arasında serbest ticaret anlaşması imzalanmış iki ülke arasındaki ticaret hacmi: 2.000.000.000 ABD Doları düzeyine ulaşmıştır.

                Suriye ve Türkiye arasındaki işbirliği siyasi ve ekonomik alanlarla sınırlı kalmamış, enerji alanında da ortak projeler geliştirilmiştir. Arap Doğalgaz Boru Hattı, ortak petrol arama şirketlerinin kurulması, petrol ürünlerinin değişimi ve uygulamaya geçirilemeyen nükleer enerji işbirliği projeleri bunlardan birkaçıdır.

                İki ülke Ekim 2009’da karşılıklı olarak tüm pasaportlara vize serbestisi anlaşması yapmışlardır. 9 Aralık 2015 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti’nin anlaşmayı tek taraflı iptal etmesine cevaben 17 Aralık 2015’te Suriye Arap Cumhuriyeti’nde anlaşmayı iptal ettiğini duyuruncaya kadar.

                26 Nisan 2009 tarihinde iki ülke kara kuvvetleri arasındaki dostluk, işbirliği ve güveni pekiştirmek için üç gün süren ortak tatbikat gerçekleşmiştir.

                27 Nisan ve 29 Nisan 2010 tarihleri arasında ikinci ortak askerî tatbikat yapılmıştır. Türkiye’nin ev sahipliğinde Kilis’teki Yüksektepe ve İnanlı sınır karakollarında icra edilen tatbikata Türkiye’den iki Suriye’den ise bir sınır birliği katılmıştır.

Devam edecek

“Futbol, Asla Sadece Futbol Değildir!” 

Simon Kuper’in “Futbol Asla Sadece Futbol Değildir” adlı kitabını okumadım, okunması gereken kitaplar arasına aldım.  

2024 Avrupa Futbol Şampiyonası’nda bir kez daha anladık: Futbol, asla sadece futbol değilmiş. 

Türk milli takımımız çeyrek finale kadar yükseldi. Yarı finale geçemeden elendi.  

Bu süreçte neler yaşadık? Hakemlerin taraflı davrandıklarını, takımımıza yapılan faullerin hakemler tarafından çok kez görmezden gelindiğini, gereksiz cezalar verildiğini gördük. FİFA’nın bir oyuncumuzu yaptığı bir işaretten dolayı iki maç haksız yere, ideolojik nedenle cezalandırmasına şahit olduk. Maçı kazanmak ve başarmak adına ahlaki değerlerden uzak davranışlara muhatap olduk.  

Futbol severlerin ve vatanseverlerin, Avrupa’da yaşayan vatandaşlarımızın, ayrıca Cumhurbaşkanımızın Almanya’ya gidip oyuncularımıza türbinlerden destek vermesiyle tarihi günler yaşadık. Bu arada, ülkemizin bütün nimetlerinden sonuna kadar faydalandığı halde bu süreçteki sevinç ve kederimize eşlik edemeyen içimizdeki İrlandalıları da not ettik.  

Bugünkü anlamıyla, futbol nedir? Futbol, bir endüstridir; futbol, bir algıdır; futbol, bir siyasi arenadır. Futbol, en masum anlamıyla spor değildir.  

Futbol, hayatın aynasıdır. Dünyada insanlar ve toplumlar arasındaki ilişkiler hangi zemin ve seviyede ilerliyor veya çöküyorsa futbolda da aynısını görmek mümkündür. Mafya, yalan siyaset, rüşvet, iltimas, çelme takma, şike, güç zehirlenmesi, değersizleştirme gibi insani değerleri yok sayan ne kadar aşağılık ilişki varsa hepsi futbol dünyasında mevcut.  

Futbol, bir haz ve hırs sporu. Paylaşmak değil, başarmak ve kazanmaktır asıl amaç futbolda. Oyunun kuruluş amacı zaten insani değil, insani değerlerden uzak. Kazanma hırsı, kişinin çok kere değerlerini çiğnemesine, gözünü kör, kulağını sağır, doğruları inkâr etmesine yol açabiliyor.  

Her şeye rağmen futbol, bugünün dünyasında kendini kabul ettirmiş bir spor ekolüdür. 

Hemen herkesin meşin yuvarlakla bir şekilde teması olmuştur. Toplumların her sosyal kesiminden ve yaş grubundan kişiler mutlaka sokak aralarında veya sahalarda top peşinde koşturmuştur. Cumhurbaşkanının programını değiştirip “Bizim Çocuklar”a destek için türbinlerde yer alması futbolun etkisinin ve gücünün sonucudur.  

Futbolun, spor kategorisinde yer alması onu masumlaştırmaz. Taraftarına “Ölmeye, ölmeye, ölmeye geldik.” diye slogan attıran, her türlü aşağılık küfürler ettiren, maç sonrası kitlesel meydan kavgalarına sebep olan bir spor, hiçbir zaman masum da değildir, insani de değildir.  

Futbol, bir takım oyunudur; bu doğru. Ancak taraftar savaşına döndüğünde oyun olmaktan çıkar, başka amaçların aracı olur. Bugünün dünyasında futbol, araçsallaşmış, ülkemizdeki ve dünyadaki egemen güçlerin kitleler için kullandığı afyon olmuştur. İspanya kralı Franko’un ülkesini çeyrek yüzyıldan fazla diktatörlükle yönetmeyi sağladığı üç “f”den biridir futbol. Yönetim anlamında olmasa da bugünün dünyasında siyaset ve ekonomiye yön verenler, futbolu araç olarak sonuna kadar kullanmaktadırlar. Bazı futbol kulüplerinin bütçeleri, ülkelerin bütçelerinden daha fazla dolara sahip, başkanları, ülke politikacılarından daha fazla söz sahibidirler.  

Deveye sormuşlar: “Neden boynun eğri?” Deve, “Nerem doğru ki?” diye cevap vermiş. Futboldaki ahlaksızlık, düzenbazlık, ayak oyunları genel bir gerçek. Savaşlar, yoksulluk, gelir adaletsizliği, zalimin zulmü, bunalımlar, intiharlar, tutarsızlıklar, haksız kazançlar dünya devesinin eğrilikleri.  

İnsanoğlu buna layık değil. Dünya bir mücadele ve imtihan alanı. Bu alanda iki taraf var: İyiler ve kötüler. İyiler galip gelmeli, kazanmalı, egemen olmalı.  

Muhammed Ali Rashwan, Mısırlı bir judocu. 1984’te uluslararası bir müsabakaya katılır. Rakibi, dünyaca ünlü Japon Yasuhiro Yamashita. Herkes maçı Rashwan’ın kazanacağından emindir, çünkü rakibinin sol bacağında kas yırtılmaları vardır ve bu bacağı işlevsiz kalmıştır. Bunu bilen Mısırlı judocu rakibinin bacağına bir kere bile dokunmaz ve maçı Japon kazanır. Kolayca kazanacağı halde maçı niçin rakibine kaptırdığını soranlara Mısırlı judocu şu cevabı verir: “Ben Müslümanım, benim dinim insana zarar vermeyi yasaklar. Eğer o durumdayken ben de o noktadan yüklenip ona vursaydım o sakat kalabilirdi. Bir madalya için bunu ona yapamazdım.” Kayıtlara göre 50.000’den fazla Japon, onun bu tavrından etkilenerek Müslüman olur. Aynı yıl Uluslararası Fairplay Komitesi tarafından ödüle layık görülür. 

Her spor dalında olduğu gibi, özellikle futbol, insanileşmeli, ahlakileşmeli. Futbol, güzel örneklere muhtaç. Güzellik ve iyilik bulaşıcıdır. Futbol adlı spor türünden vazgeçemeyeceğimize göre, yerelden genele doğru güzel davranış örnekleri ortaya koyabilir, yüksek seviyeli ilişki modelleri geliştirebiliriz. Futbolu endüstri ve ekonomi, kulüpleri şirket merkezi, sahaları bir arena, taraftarı hasım, oyuncuları piyon olmaktan çıkarmak zorundayız. Ülkemizdeki ve dünyadaki futbol düzeninde bunu gerçekleştirmenin çok zor olduğunun farkındayım, ancak Mısırlı judocuyu unutmayalım.  

“’Kim var?’ diye seslenilince, sağına ve soluna bakmadan fert fert ‘Ben varım!’ cevabını verici, her ferdi ‘Benim olmadığım yerde kimse yoktur!’ fikrini besleyici bir dâva ahlâkına kaynak…” olabilmek, ne güzel! 

Türkiye’nin İşgali!

“Türkiye’de neden pahalılık var? Niye enflasyonist politikalar uygulanıyor? Niçin fakir, bitap düştük? Açlıkla niye karşı karşıyayız derseniz? Yıllar önce yazılan bu yazıyı dikkatle okuyunuz! Hepimiz ama özellikle dediklerimizi ısrarla dikkate almayanlar suçludur…”

Türkiye birtakım gelişmeler yaşıyor. Güneydoğu sınırları ateş içinde, bölücülük dur durak demeden çalışıyor ve destekleniyor, Türk halkı kurbanlık koyun gibi akıbetini bekliyor ve hükümet kurulsun mu seçim mi olsun diye tartışmalar sürüp gidiyor.

Ancak bu arada Türkiye’nin tam bir işgal altında olduğu da gözümüzden kaçıyor.

Bu nasıl bir işgaldir diye sorarsanız söyleyeyim; finans sektörü yabancıların elinde, sermayesinin tamamı yabancılara ait otuz binin üzerinde şirket ülkemizde faaliyet gösteriyor, madenleri işletme imtiyazı yabancılarda, özelleştirmeler sayesinde kamu zenginlikleri yabancılara verildi, toprak satışı derseniz kapanın elinde kalıyor ve bunun gibi daha birçok gelişmeyi sayıp dökmek mümkün.

Bu işgal değil de nedir?

İlla ki; yabancı orduların gelip çizmeleri ile yurdumuzu çiğnemesi mi lazım?

Alın size, sizin de içselleştirdiğiniz bir işgal hadisesi! Küresel devletler ve sermaye, Türkiye’yi işgal etti. Biz de buna kendi rızamızla göz yumduk.

Genelkurmay İstihbarat Daire Başkanlığından emekli Korgeneral İsmail Hakkı Pekin yazdığı “Kozmik Oda” adlı kitapta; ülke istihbaratının 1950’li yıllarda ABD’nin kontrolünde olduğunu ve Hakan Fidan’ında görev yaptığı sürede, MİT içinde ABD ve İngiltere’nin etkisini azaltmakla övündüğünü söylüyor.

Gelde ağlama! Hangi birine eleştiri getireyim? Ülke onlarca yıldır bu halde iken halimizi tarif etmek için “işgal” lafı bile az kalır.

Düzen işte bu düzen!

 1919 – 1923 arasında Mehmetçiğin temiz kanı üzerine verilen mücadele sonrasında ülkeyi getirdiğimiz nokta, tam bir işgal vaziyeti!..

Hükümeti kursak ne olur, kurmasak ne olur? Önemli olan bu işgali sona erdirebilecekmiyiz sorusuna cevap bulmaktır.

Bugüne gelişimizdeki en önemli yanlışlar içeren görüş ve uygulama “günü kurtarmak için yapılan politikalar”dır.

Bu tavizkar politikaları uygulayanların iki temel felsefesi vardır. Birincisi ne olursa olsun devlet varlığını sürdürmek ve böylece süre kazanmak (kime karşı acaba?) ikincisi ise halka güvensizlikten dolayı “acı reçete”leri uygulayamamaktır.

Ama ister iyi niyetle ister kötü niyetle ne yapılırsa yapılsın, Türkiye’nin işgali önlenememiştir.

Şimdi Türkiye’yi işgalden kurtaracak ve Türk varlığını devleti ile birlikte ilelebet var edecek politikaların uygulanması zorunluluğu önümüzde durmaktadır.

Bunun için Türklerin bir milli şuurla hareket etmesine ve sağlam bir milli iradeye ihtiyaç vardır.

Hiçbir şey için geç kalınmamıştır. Yeter ki; gerçekleri bilelim ve ona göre hareket edelim. Onun için ilk yapacağımız iş kendimizle yüzleşmektir.

Cumhurbaşkanı Öngörülemez Biri ama Kimin İçin?

2020’de ABD Başkanı Trump ikinci defa başkan seçilemedi,o zaman 77 yaşında olan Biden karşısında kaybetti. Bunun sebebini analiz ettiğim yazımda temel sebeplerden birini şöyle açıklamıştım:

Trump öngörülemez bir Başkan oldu. Bugün yaptıklarını yarın tam tersini yapabileceği, bugün övdüğünü yarın yerin dibine geçirebileceği görülen bu başkan, bazılarına göre “dengesiz”, bazılarına göre “deli” sıfatlarını hak ediyordu.

Trump devletin kurumsal yapısı ile çalışmayı sevmeyen, çoğu zaman kuralları hiçe sayan bir “Başkan” idi.

Devleti yöneten kişinin öngörülemez bir yönetim tarzı içinde olması ABD vatandaşlarını tedirgin etti.

ABD seçmeni bir macera dönemi yaşamak istemedi, öngörülebilir olanı tercih etti. Devletin kurumlarının çalışması ve kuralların herkese uygulandığı bir sistemi istediğini gösterdi. O zaman 77 yaşında olan Biden’ı seçti.

Ancak bu yıl Kasım ayında yapılacak seçimde tekrar yarışacak olan adaylardan Biden 81 yaşında ve çeşitli sağlık sorunları yaşıyor. Bu defa Biden için de ülkeyi yönetip yönetemeyeceği yönünden bir belirsizlik ve öngörülemezlik söz konusu. Bu bakımdan Biden’ın adaylıktan çekilmesi için baskı oluşturma gayretleri var. Bu çalışmalar bir sonuç verecek mi, henüz belli değil.

2024 seçimi için de koskoca ABD’de bir “deli” ile bir “bunak” adaydan başkasının ortaya çıkamamış olması ilginç. (Bunlar benim taktığım sıfatlar değil.)

ABD’de en sert şekilde kuvvetler ayrılığı uygulanıyor. Kurumlar çok güçlüdür. Kurumlar ve medyanın kuralların uygulanmamasına karşı direnci yüksektir.

Başkan’ın ABD’yi yüksek riske sokacak “delice” işler yapmasına karşı sistem etkili bir sigortaya sahip olduğu gibi Başkan’ın hastalanması, yönetemez hale gelmesi veya ölmesi halinde sistemin aksamadan çalışmasını sağlayacak mekanizmalar devreye girecektir.

Böyle olduğu halde ABD seçmeninin daha öngörülebilir seçeneği tercih etmeye çalışacağını sanıyorum.

*******************************

Erdoğan Yönetimi Öngörülebilir mi?

Sosyal medyada, Cumhurbaşkanı ve Ak Parti Genel Başkanı Tayyip Erdoğan’ın sadece Suriye ve Esed/ Esat hakkında son 12 yılda söylediği çelişkili sözlerinin videolarını bir arada veren bir paylaşıma rastladım. Kardeşim Esat’tan Katil Esed’e ve son günlerde Sayın Esed’eevrilen söylemlerindekikeskin zıtlıklar bazıları için şaşırtıcı ve öngörülemez davranışlar olarak kabul edilecektir.

Ama tıpkı “Katil ve darbeci” diye suçladığı BAE, Suudi Arabistan, Mısır devlet başkanlarıyla sıcak görüşmeler yaptığında olduğu gibi, bu U dönüşünü de şaşırtıcı bulmayanlar da olacaktır.

Erdoğan ve AKP’nin 22 yıllık iktidarında başka alanlarda da keskin politika değişiklikleri oldu.

AKP iktidarının ilk bölümünde AB üyesi olma hedefi, hak ve özgürlükleri artırıcı hukuk reformları, komşularla sıfır sorun politikası, PKK ile müzakere ve çözüm süreci, Fetö işbirliği ile yargının ve kritik devlet makamlarının Fetö’ye teslim edilmesi süreçlerini yaşadık.

AKP iktidarının ikinci bölümünde ise bu politikaların tam tersini uygulamaya çalıştılar. AKP ve küçük ortağı MHP’nin programlarında yer almayan Cumhurbaşkanlığı Sistemi getirildi.

Parlamenter sistem yerine getirilen bu yeni sistemde tek imzalı bir kararname ile en büyük değişiklikler yapılabilir hale geldi.

TBMM büyük ölçüde işlevini kaybetti. Yüksek yargı üyelerini, T.C. Merkez Bankası, TÜİK, EPDK gibi bağımsız olması gereken kurumların başkan ve yöneticileri “söz dinlemediğinde” bir kararname ile değiştirilmeye başlandı.

“Kuvvetler Ayrılığı” yerine “Kuvvetler Birliği”ne doğru bir değişim oldu. Cumhurbaşkanının iradesini yani Yürütmeyi” dengeleyecek ve denetleyecek mekanizma kalmadı.

Bütün bunlar, bırakın tahmin etmek, önceden hayal dahi edemeyeceğimiz şeylerdi.

Hem iç politikada ve hem de dış politikada böylesine zikzaklar çizmemiz sebebiyle yani öngörülemezlik riski üstlenen Türkiye ciddi kayıplar yaşadı, yaşamaya devam ediyor.

Mesela Merkez Bankası Başkanı ve Ekonomi Bakanının yönettiği “enflasyonla mücadele” politikasının devam edip etmeyeceği bile öngörülemez bir durum. Böyle olunca yatırımcılar ve vatandaşlar “yarın Mehmet Şimşek bakanlıktan alınırsa” ihtimalini gözetmek zorundalar.

******************************

Dış Güçler İçin De Öngörülemez mi?

Türk vatandaşları olarak, Erdoğan ve ekibinin öngöremediğimiz politik tavırlarıyla yönetilmekteyiz.

Erdoğan ve AKP yönetiminin bugün uyguladığı politikaların tam tersini uygulamayacağını hiç kimse garanti edemiyor.

Yani bizi yönetenler, bizim için, “öngörülemez politik tavırlar” içindeler.

Ama “dış güçler” dediğimiz ABD/AB, Rusya ve uluslararası sermaye gibi dünya siyasetinde belirleyici olan “dış güçler” için T.C. yönetimi öngörülemez midir?

Bu konuda kanaatim şudur ki, “dış güçler” Erdoğan’ı çok iyi tanıyorlar, onlar için Erdoğan öngörülemez bir muhatap değildir.

Casus oldukları iddiası ile yargılanan ABD’li papaz ile Alman gazetecinin ülkelerine verilmesi gibi; Libya’da, Mavi Vatan’da attığımız geri adımlar gibi olaylarla bu devletler ikna güçlerini göstermediler mi?  

İç politika ve ekonomide, Erdoğan ve yönetiminin “öngörülemez tavrı” sebebiyle Türk vatandaşlarının yaşadığı ekonomik, sosyal sıkıntılar ve hukuksuzluklar dış güçlerin umurunda değildir.

Çünkü “dış güçler” için, Türkiye’yi yönetenlerin, büyük güçlerin yazdığı senaryolar içinde, onların öngördüğü çerçevede kalması kafidir.

Bu açıdan bakınca “dış güçler” bakımından Türkiye’yi yönetenler öngörülemez değildir. Hatta her tepkisi öngördükleridavranışlardır.

Erdoğan’ın “Sayın Esad’a her an davet çıkarabiliriz” demesi de Onlar açısından öngörülebilir hatta bilinen bir tutumdur. Türkiye ve Suriye ilişkisi, ABD ve Rusya’nın belirlediği güç dengesini bozmayacak kapsamda gelişecektir. (Rusya her iki devlet başkanını yönlendirmese bu görüşme olabilir mi? ABD Rusya’nın bu hamlesini öngörmemiş olabilir mi?)

Bu bakımdan “dış güçler” Türkiye’yi AKP’nin yönetmesinden hiç rahatsız değillerdir.

Muayenehanelerden Özel Hastanelere – KONAK –

Sağlık hizmetleri 2000’li yıllara girerken devlet hastaneleri, SSK hastaneleri, Askeri Hastaneler ile bir kısmı tam gün bir kısmı yarı zamanlı hizmet veren muayenehaneler şeklindeydi. Özel Hastaneler ise çok azdı. Bu yıllar genellikle hekimlerin iş birliği ile açılmaya başlayan Tıp Merkezleri arayışlarının da olduğu zamandır. Konak Tıp Merkezi bunlardandır. Şehrimizin güven ve bilinilirlik kazanmış dört hekimin ismini burada görmekteyiz.

Dr. Nevzat DOĞAN: Gümüşhane’den gelip İzmit’e yerleşmiş bir ailenin burada doğup büyümüş bir evladıdır. Çocuk Hastalıkları uzmanı olmuş ve mecburi hizmetini yaptıktan sonra 1995’te Derince Sopalı Hastanesine tayinini yaptırmıştır. Gerek hastanedeki gerekse Soydan İş Merkezindeki muayenehanesinde verdiği hizmetler ile kısa sürede sevilip aranılan bir hekim olmuştur. Daha iyi bir yerde daha donanımlı hizmet verebilmek için Alemdar Caddesinde Sami Pekdemir tarafından yeni yapılan Konak İş Merkezinden 1998’de daire tipi iş yeri satın almıştır.

Dr. Kazım GÜNDOĞDU: Almanya’da kadın doğum uzmanı olarak çalışırken 1993 yılında Derince Sopalı Hastanesine tayin olup şehrimize gelen bir hekimdir. Bu hastanedeki çalışmaları ve tekel parkı köşesindeki muayenehanesindeki hizmetleri ile kendi alanında sevilip aranılan birisi olmuştur. O da daha iyi şartlardaki bir muayenehane arayışı ile Konak İş Merkezinden bir muayenehane almıştır.

Dr. Metin GÖKLÜ: 1989’da Derince Askeri Hastanesine Tabip Asteğmen olarak gelen bir KBB uzmanıdır. İnönü Cd. Hoşgör Pastanesi karşısındaki muayenehanesinde de hizmet vermiştir. Askerlik sonrası Ankara Numune Hastanesindeki baş asistanlık imkanını bırakıp İzmit SSK Hastanesine tayinini yaptırarak şehrimize yerleşen bir hekimdir. O da daha yeni ve yeterli bir mekanda muayenehanesi için yer ararken Konak İş Merkezini seçmiştir.

Dt. Bünyamin DAL: 1996’da Çapa Diş Hekimliğini bitirmiş, eşinin İzmitli olması sebebiyle şehrimize gelip Şen İş Merkezinde serbest hekim olarak çalışmaya başlamıştır. Dünyadaki sağlık sistemlerine ilgilidir. TV 41’de de sağlıkla ilgili bir program çalışması yapmaktadır. Bu vesile ile tanıştığı Dr. Nevzat DOĞAN ile arkadaşlığını ilerletmiş ve 1997’de ECE sağlık ortaklığını kurmuşlardır. Bu arada o da aynı iş merkezini seçenlerdendir.

Aynı iş merkezinde daha iyi muayenehane arayışındaki bu dört isim daha sonra birlikte çalışmak amacıyla Konak Ltd. Şti kurmuşlardır. Bina zemin kat hariç bir tıp merkezi şeklinde düzenlenmiş, o günün valisi Kemal Önal ve Büyükşehir Belediye Başkanı Sefa Sirmen’in de katıldığı görkemli bir törenle 2000 yılında Konak Tıp Merkezi adı ile açılmıştır.

Bu tıp merkezi daha sonra Prof. Dr. Mustafa DÜLGER (hariciye), Prof. Dr. Orhan ELİBOL (Göz), Dr. Merih Akbaş (Kardiyolog), Dr. Ayhan BAL (ortopedi), Dr. Kazım ÇİMEN (Üroloji), Dr. Füsun TÖRE (Cildiye) gibi şehrimizde kendi alanında aranan hekimlerle anlaşmalar yapıp, burada çalışmalarını sağlayarak önemli bir sağlık merkezi haline gelir. Kısa zamanda sağlık alanında aranılan bir adres olur. Burasının cerrahi müdahale, doğum, yatarak takip gerektiren durumlarda yetersiz kalması, kurucuları hastane olmaya yönlendirir ve yeni bir şirket kurulur.

Konak Hastanesine Geçiş

Bu yeni şirket uygun ve iş birliği yapabilecekleri yeni ortak ve yer arayışına girer. 2003’te Yahya Kaptan’daki yer bulunur ve alınır. Hisse devri ile de Dr. Yüksel Ağca beşinci ortak olur. Dr. Yüksel AĞCA, ailesi Ordu’dan gelip İzmit’e yerleşmiş bir ailenin, İzmit’te doğup büyümüş bir çocuğudur. Kardiyoloji uzmanı olup Derince Sopalı Hastanesine 1999’da tayin ile gelmiştir. Kısa sürede tanınmış hem Soydan’daki muayenehanesi hem de hastanedeki çalışmaları ile iyi bir kalp doktoru olarak bilinmektedir. Dr. Yüksel AĞCA bu özellikleri ile ortaklığa güç katan bir isimdir. Bu arada Gölcük’ten Dr. Şahin TALUS ve diğer birkaç hekime de küçük oranda paylar verilerek ortak sayısı artırılmış, 2005 yılında da hastane açılmıştır.

Konak Hastanesi gerek ortakları gerekse anlaşarak çalıştığı hekimlerle 7/24 hizmet vererek şehrimizin önemli bir sağlık kurumu olmayı başarmıştır. Bunda sağlık sistemindeki yeni yapılanmanın da katkısı büyüktür. Bu hastanemiz kardiyoloji imkanları ile şehrimizdeki ilk koroner anjiyonun yapıldığı özel hastanemizdir. Ayrıca 2015 yılında İstanbul’daki bir grupla anlaşarak tüp bebek alanında da hizmete başlamıştır. Bu birim 2019’da embriyolog Dr. Pelin Coştur Filiz tarafından kendi bünyesinde kurularak hizmet vermeyi sürdürmüştür.

2005’te açılan Konak Hastanesi daha sonra Gölcük, Gebze, Adapazarı, İstanbul’da da sağlık alanında hizmet veren birimleri ile zincir hastane hüviyetine kavuşurken, 2015’te kurucu ortaklarından Dt. Bünyamin DAL ortaklıktan ayrılmıştır. 2018’de de Konak ve Medar olarak iki ayrı hastane olarak çalışmaya devam etmektedir.

Halen Konak Hastanesi ortaklardan Kazım Gündoğdu ve Yüksel Ağca yönetiminde hizmetini sürdürmektedir.