25.5 C
Kocaeli
Cumartesi, Ekim 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 164

8. Yılında 15 Temmuz’u Anarken

15 Temmuz 2024 Salı günü Hacettepe Üniversitesi tarafından gerçekleştirilen “8. Yılında 15 Temmuz- Anma Paneli”ne katıldık. Bu anlamlı ve son derece faydalı toplantı dolayısıyla başta sayın Rektör Prof. Dr. Mehmet Cahit GÜRAN olmak üzere, Rektör Yardımcılarına, Senato Üyelerine, Enstitü Müdürlerine, Fakülte Dekanlarına ve Mehmet Akif Ersoy Salonunu dolduran tüm katılımcılara teşekkür ederiz. Toplantıda Sayın Prof. Dr. Mehmet Cahit GÜRAN ile Sayın Prof Dr. Ayten Sezer Arığ’ın Açış konuşmalarından sonra Prof. Dr. Neşe Özgen, Prof. Dr. Nevin GÜNGÖR ERGAN ve Dr. Öğr. Üyesi Bahadır Bumin ÖZARSLAN birer bildiri sunmuşlardır. 1967 yılında kurulmuş olan Hacettepe Üniversitemizin böyle millî hassasiyet sahibi olarak düzenlediği toplantıya katılmak bizim için büyük mutluluk olmuştur. Böyle anlamlı bir toplantıyı Türkiye’deki diğer üniversitelerimizin de düzenlemiş olduklarını tahmin ediyoruz.

15 Temmuz darbe teşebbüsü maalesef iyi yetiştirilmemiş, yeterince bilgilendirilmemiş bir grup asker, sivil ve bürokratın sözde malum müttefikimiz tarafından ülkesinin ve milletinin aleyhine kullanıldığı bir tarihtir. Bu hareket FETÖ adlı bir terör hareketinin eseri olmuştur. Sözde dost olarak bildiğimiz, üstelik NATO ortağı olduğumuz ABD’nin önderliğini yaptığı bu ayaklanma üzüntü ve nefretle karşılanmıştır. 15 Temmuz işgal ve istila hareketi Türk demokrasisinin sonlandırılmasını, millî birlik ve bütünlüğünün bozulmasını ve millî varlığımızın yıkılmasını hedef almıştır.

15 Temmuz olayı zihinlerde yerleşmiş bir travmanın sonucu olarak anılacaktır. Tarih boyu bağımsızlığına ve egemenliğine aşık Türk milleti her yaşta ve kesimdeki insanlarıyla tepki göstermiş, sokakları bayraklarla süsleyerek, tankların önüne çıkarak, hain ve alçakların bomba ve kurşunlarına göğsünü siper ederek gerçek düşmanlarımızın ve onların işbirlikçilerinin ümitlerini boşa çıkarmışlardır.

Dünya, III. Dünya Harbini tartışırken bütün bu tehlikelere karşı kamuoyunu ve gençlerimizi doğru aydınlatmayı bir görev saymalıyız. Herkes olup bitenleri doğru anlamalı, kısır siyasî kutuplaşmalar terkedilmelidir. Eğitim ve öğretim kültürel ve millî hedeflerimize dönük yapılmalı, yanlış ezberlerden kaçınılmalıdır. Türkiye’nin Sosyal Yapı Özellikleri dersi ve Türk Dünyasını tanıtan dersler müfredata konarak bu önemli ve hayatî konulardaki bilgisizlik engellenmelidir.

Yaşadığımız çağda Türkiye’nin millî bütünleşme ve birliğe ihtiyacı olduğu anlaşılmalı, bölücü, ötekileştirici ve etnik parsellere ayırıcı yanlışlardan, gereksiz ve yanlış sonuçlar doğuracak açılımlardan dönülmelidir. Teröre ve terör yanlılarına taviz verilerek millî birlik ve demokrasimiz zedelenmemelidir.

Allah tarafından insanlığa gönderilmiş olan en son ve en mütekamil hak din İslam’dır. Cuma hutbelerinde imam efendinin minbere çıkarak belirttiği bu ifadeyi bir ara yok farz ederek okumayanlar, okutmayanlar bunu dinlerarası diyaloğa aykırı bulanların dindarlığı nerede kalır?

Ayasofya’nın kubbesinin üstüne üç dini de eşit ifade edecek sembollerin konmasını isteyenler ne tip Müslüman olabilir?

Belçika ve diğer bazı ülkelerdeki camilerde ezanı değiştirip “Muhammed’ün Resulullah”ı çıkaranlar maalesef vatanımızın istila ve darbe ile karşılaşmasına alet olanlardır.

Eğer son yıllarda değerini daha iyi fark ettiğimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Türk milleti ile birlikte çok zor şart ve engellere rağmen, Millî Mücadele gerçekleşmemiş olsaydı acaba Anadolu’nun hali nasıl olabilirdi? Atina’da cami açmayı engelleyenler acaba Anadolu’da yeni camiler mi kurarlardı, yoksa mevcutları tamir mi ederlerdi? Millî Mücadele aslında Türk’ün zaferinin sonucu olarak İslam’ın da yükselişidir. Anadolu’da dar’ül harb’in dar’ül İslam’a çevrilmesi böyle gerçekleşmiştir.

Her üç dinle de dindar olarak cennete gidilebileceğini ileri sürenler İslam’a ne ölçüde bağlıdırlar?

Eğer Türk milletinde iman kuvveti ve millî şuurun desteklediği millî direnç olmasaydı işgalciler Irak’ta olduğu gibi benimsenip elleri öpülerek mi karşılanırlardı?

Sonuç olarak, aziz şehitlerimize ve gazilerimize çok şey borçlu olduğumuzun bilincindeyiz. Bu işgal ve istila olayında canlarını vatan için seve seve feda ederek vatanın ve milletin parçalanmasını, Sevr Anlaşması’nın uygulamaya konmasını önleyen asker, sivil aziz şehitlerimizi 8. Yılda saygı ve rahmetle anarız. Bu acı ve düşündürücü olayın genç nesillerimize ders olmasını dileriz. Gazilerimize de Alah’tan sağlıklı ömür diler, onlara saygı ve şükranlarımızı sunarız.

Hoşgörü -1

“Hoşgörü insanlığın bir parçasıdır. Hepimizin hataları ve eksikleri var; gelin karşılıklı olarak birbirimizin hata ve eksiklerini bağışlayalım, çünkü hoşgörü doğanın ilk yasasıdır.” (Voltaire)

Küsmek ve darılmak için bahaneler aramak yerine, sevmek ve sevilmek için çareler arayın. “Mevlâna”

Uluslararası kaynaklarda “tolerance” kelimesi olarak kullanılan “hoşgörü” kavramı, genel tanımı ile karşılıklı sevgi, saygı ve anlayış temeline dayanan işlevsel bir iletişim sürecidir.

 “Hoşgörü” kavramı sözlüklerimizde; her şeyi anlayışla karşılama, olabildiği kadar hoş görme durumu olarak tanımlanarak, müsamaha ve tolerans sözcükleri ile eşanlamlı olarak kullanılmaktadır.

 Kişinin kendinden farklı düşünen inanç ve davranışlarda bulunan kişilere karşı saygılı, sevecen ve katlanılır olması hali, hoşgörüdür. Görmezden gelme, müsamaha, göz yumma, aldırış etmeme gibi kelimeler de aynı anlamda kullanılmaktadır.

Hoşgörü, “müsamaha, tahammül, katlanma, görmezden gelme veya göz yumma, başkalarını eylem ve yargılarında serbest bırakma, kendi görüşümüze ve çoğunluğun görüş biçimine aykırı düşen görüşlere sabırla, hem de yan tutmadan katlanma” demektir.

Hoşgörü sözcüğü genel olarak; “anlayış, saygı, mazur görme, medeni olma, kabul etme, rahatsız olmama, farklılıklara ve farklı görüşlere sınır koymama, farklılıklara olumsuz tepki göstermeme ve karşıt fikirlerin karşılıklı anlayış içerisinde tartışılması” gibi çok geniş bir yelpazeyi içerir.

Hoşgörü, bireylerin farklılıklarıyla bir arada yaşayabilmesi için sahip olunması gereken temel değerlerden biridir. Kişinin benimsemediği bir düşünce ve davranışı anlayışla karşılayarak ona hoş bakabilmesidir. İnsanların birbirlerinin farklılıklarını, hatalarını hoşgörüyle karşılaması, birbirlerine anlayışla yaklaşmasıdır. Farklılıkların bilincine varılması, değişik düşünce ve kimliklere anlayışla bakılabilmesidir.

Hoşgörü, görmezlikten gelme değil, anlayışla karşılamadır. Doğruluk değerini dikkate almaksızın farklı inanç ve düşüncelerin de bulunabileceğini kabul etme duygusudur. Bireysel alanda bir tavır olarak ortaya çıkan, barışa ve huzura katkı sağlamasından dolayı da toplumsal yönü olan önemli bir değerdir.

Hoşgörü, benimsenip hoşlanılmasa da evrensel insan hakları çerçevesinde insanın insan olarak doğuştan getirmiş olduğu haklarının kabul edilmesi ya da bunların yerine getirilmesine karşı konulmamasıdır. Karşımızdakini istediğimiz gibi olmaya zorlamak değil, ona istediği gibi olma imkânı sağlamaktır.

Hoşgörü, sağlıklı insan davranışıdır, sağlıklı insan hayatının, özüdür. Beşeri münasebetlerin temelidir. Hoşgörü kavramında ‘kabul’ tavrının ağır basması ‘tahammül ve katlanma’ unsurlarının oluşmasını engeller. Bu yönüyle de hoşgörü, içinde geçen ‘hoş’ kelimesinin yansımalarını taşımaktadır. Hoşgörüde; rahatsız olma, katlanma ve tahammül benzeri olumsuz duygulara yer olamaz.

Toplumdaki bireysel farklılıkların çatışmaya dönüşmemesi için farklılıklara hoşgörüyle yaklaşılması gerekmektedir. Bu sebeple kişiler arası ilişkilerde huzurun sağlanması açısından, toplumda evrensel bir değer olan hoşgörünün yaygınlaştırılması elzemdir. Çeşitlilik, insanın olduğu gibi toplumların zenginliğine ve gelişmelerine de yol açar.

Modern toplumlarda eğitim sisteminin, çocukların bilgisayar gibi bilgiyi depolayan bireyler olarak yetiştirilmesi değil, aksine kişilikleri gelişmiş topluma faydalı olan, hoşgörülü, farklılıklara saygılı vatandaşlar olarak yetişmelerine katkı sağlamak amaçlanmaktadır.

Kimseyi dilinden, sosyal sınıfından, inancından, kültüründen, yaşam biçiminden dolayı hor görmemeliyiz. Herkese değer verdiğimiz ve saygı gösterdiğimiz oranda dünya güzelleşir ve yaşam anlam kazanır. Dünya hoşgörülü insanlar sayesinde bize hizmet etmektedir.

Evde, trafikte, sokakta, okulda, işyerinde, kısaca insanın olduğu her yerde eğer hoşgörü yoksa orada bencillik, anlaşmazlık, güvensizlik, tartışma, kavga olumsuzluk adına her şeyi görebilmek mümkündür.

Toplumda hoşgörüye dönüşün, hoşgörüyü davranışa dönüştürmenin yolu, hoşgörünün yayılması, insanın sevgiyi yaşamasına, kendisine saygı duymasına, kendisi ile barışık olmasına bağlıdır.

Düşünün, acaba bizler en son ne zaman aynaya bakıp, kendimize gülümsedik? Bu sabah kaç kişiye merhaba, günaydın ya da hayırlı sabahlar dedik? Yoksa her gördüğümüz, tanıdığımız kişi için olumsuz mu düşündük? Ayıbını mı aradık?

Bu sabah trafikte içimizden kaç kişiye kızdık? Kaç defa yardıma ihtiyacı olan insanları gördüğümüzde başımızı çevirdik? Kaç insanı yeterince dinlemediğimiz için kırdık? Duvarı çizen, yere süt döken, bardağı kıran, altını ıslatan, korkudan kendi yatağında uyuyamayan kaç çocuğu azarladık? Yönetici isek, idaremizdeki kaç insanı yeterince dinlemediğimiz için kırdık? Biz sadece kendimizi mi düşünüyoruz yoksa yeterince empati kuramayıp hoşgörülü olmamamızdan kaynaklanan bir problem mi bu?

Hoşgörü bir vurdumduymazlık değildir. Hoşgörü görmezlikten gelmek hiç değildir. Hoşgörü kendini bilmektir, sınırları bilmektir. Sınırları bilerek sürdürülen hayat biçimidir. Hoşgörü bir anlayıştır, anlayışlı olmanın adıdır, sevginin yoludur. Hataları düzeltebilmedir.

Değer vermektir, kusurları görmemektir, uyumlu olmaktır. Tahammül etmektir, lakap takmamaktır, affedici olmaktır.  Alay etmemektir, ayıpları kapatmaktır, anlayışlı olmaktır.

Hoşgörü, çağın getirdiği sorunların, aç gözlülüğün, doyumsuzluğun, sevgi yoksunluğunun, güvensizliğin çaresi olabilecek bir anlayış tarzıdır, insanın özüdür.

Hoşgörülü olmak büyük bir erdemliliktir. Hoşgörünün özünde ayrım yapmadan herkese karşı kendi kalıplarımızdan uzaklaşıp, empati kurarak ölçülü davranmak ve müsamaha göstermek vardır. Çünkü gereken yerde bilinçli şekilde ölçülü ve hoşgörülü davranmak insanların arasındaki bağları güçlendirdiği gibi saygı ve sevgiyi arttırır. Mutlu olmayı ve kendimize karşı saygı duyulmasını istiyorsak, en başta başkalarına saygılı ve hoşgörülü olmamız gerekir.

Hoşgörü bir insanın kendinden farklı düşünceleri, farklı inançları, farklı bir yaşam tarzı olan, farklı değerler sistemi olan insanlara sevecen bir tahammül göstermesi demektir. Hoşgörü vurdumduymazlık, görmezden gelme değildir, anlayıştır.

Hoşgörüde temel ilke, karşımızdakini istediğimiz gibi olmaya zorlamak değil, ona kendi istediği gibi olma fırsatı vermektir.

Hz. Mevlana: “Ben insanların ayıplarını gören gözlerimi kör ettim. Sen de onlara benim gibi iyi gözle bak.” Diyor ve ekliyor. “Bakın! Toplumsal bunalımların, kavga ve dövüş ortamının tek ve en güçlü doğuş sebebi sevgi eksikliğidir. Bunun en doğru tedavi yolu ise sevgiyi aramak, yaşamak, uygulamaktır. Hoşgörülü olursanız seversiniz. Sevilirsiniz. Karar verirseniz ve de bu yolda çalışırsanız her şeye ulaşırsınız !”

Yazımızı hoşgörü ustalarının öğüdü ile bitirelim: “Yıktığın varsa yapacaksın. Ağlattığın varsa güldüreceksin. Döktüğün varsa dolduracaksın. Çıplakları giydirecek, açları doyuracak. Azı çok edeceksin.

Sevgiyle kalın.

Vergi Kutsaldır Ama Adaletli Olursa!

“Bugün haberlerde TBMM’ye yeni bir vergi paketini içeren kanun teklifi sunulduğunu öğrenince aklıma bunlar geldi… Fakirlik ve açlıkla sınadığınız halkı bir de vergi ile imtihan etmeye kalkmayın. Gelir adaletsizliği yüzyıllardır bu topraklara hâkim. Türk Milletine hizmet etmek istiyorsanız gelin bu döngüyü kıralım…”

Türkiye’nin kırılgan bir ekonomiye sahip olduğu genelde katıldığımız bir düşüncedir. Bir de buna ekonominin kötü yönetimi eklenirse bütün yük halkın omuzlarına çöker.

Günümüzde (bugün) Türkiye yine ekonominin kırılganlığının ve kötü yönetiminin ağır baskısı altında…

İktidarın ise çarkı döndürebilmek için kullandığı argümanların en başında vergiler geliyor. Bu sebeple uçan kuştan bile vergi alınır oldu. Bununla da yetinilmeyip bir sinekten beş kilo yağ çıkarma telaşına düşüldü. (Dünde öyleymiş bugün de öyle ne yazık ki) Bu kadarı da olmaz!

Devlet “deli dumrul” değildir. Öyle köprünün başına geçip geçenden bir geçmeyenden iki alsın! Halkın üzerine bu kadar gitmeyin… Bu halk geçim derdi, işsizlik, yoksulluk, pahalılık (şimdi de açlık) gibi şeylerle uğraşıp duruyor bir de bunun üzerine haksız ve adaletsiz fahiş vergileri eklemeyin.

Dediğim gibi “vergi kutsaldır” ama adaletsiz olmazsa!

Zaten insanlar vergilerini zamanında ödeyemedikleri veya hiç ödeyemedikleri için hükümet edenler devamlı olarak gecikme faizlerinde indirime yada silmeye giderek ve vadeye yayarak “yeniden yapılandırma” adı altında vergi tahsil etmeye çalışıyor.

Türkiye ağır vergiler altında inleyen (az kazanan) halkın üzerindeki vergi yükünü hafifletmelidir. Bu halkın daha rahat ve refah içinde yaşamasına sebep olacaktır.

Siz bakmayın halkın bu konuda sesinin çıkmamasına. Fıkralar da olduğu gibi halkın sıkıntıdan kahkahalar atarak gülmesi yakındır (bir türlü gülmüyor çünkü ikna ediciler mutluluğu ahirette arayın diye pazarlama yapıyor) diye düşünüyorum… Bu da hayra alamet bir durum değildir!

Günün birinde vezir padişahın huzuruna çıkmış:

– Efendim hazinede para yok, yeni vergilere ihtiyacımız var…

– Eeee iyi de, ne vergisi koyalım?

– Galata köprüsünün başına bir adam koyalım, gelip geçenden bir akçe alalım.

Aradan bir süre geçmiş… Padişah merak etmiş:

– Ahaliden bir tepki var mı?

– Hiç bir tepki yok, demişler.

– İyi o zaman köprünün çıkışına da adam koyalım 1’er akçe daha alalım…

Yine tepki olmamış! Padişah bu sefer kızarak köprünün ortasına da bir adam koyalım, bir akçe de o alsın demiş…

Bir hafta sonra vezire vergi toplama işinin nasıl gittiğini soran padişah; vezirden

– Halkın durup durup nedensiz kahkahalar attığını ve zil takıp oynadığı cevabını alınca tehlikenin farkına varan padişah hemen vergilerin indirilmesine hükmetmiş…

Yani bizim halkımıza da dolaylı veya dolaysız vergilerden dolayı artık gına gelmiştir. Durup durup gülmesi ve zil takıp oynaması (pek inanmıyorum) yakındır. Yapılacak iş nerede ise her alanda olduğu gibi vergi sisteminde de bir reform yapmaktır… Vergiye çok ihtiyacımız var diyorsanız ilk önce devlette israfı önleyerek vergiye olan ihtiyacı azaltın derim!!!

Ali Kayıkcı (Âşık Derebahçeli) ve Eserleri

(Birinci Bölüm)

 Emekli Gümrük Müdürü, Serbest Muhasebeci, Gümrük Müşaviri, Gazeteci, Şâir ve Yazar Ali Kayıkçı 14 Ağustos 1946 târihinde, Trabzon’a bağlı Maçka ilçesi Hamsiköy’de doğdu. İlkokulu Samsun 19 Mayıs ve Rızânur’da (1954-1959), orta ve liseyi de Samsun Ticaret Lisesi’nde (1959-1965) okudu.

Ankara İktisâdî ve Ticârî İlimler Akademisi Bankacılık Bölümü’nden 1969 yılında mezun oldu. Öğrenciliği devam ederken 1967 yılında, Gümrük ve Tekel Bakanlığı Târife Şubesi’nde memuriyet hayatına başladı. 1971 yılında Levâzım Yedek Subayı Er Eğitim Okulu Öğretmeni olarak tamamladığı askerlikten sonra Gümrük ve Tekel Bakanlığı’ndaki görevine devam etti. İstanbul Çıkış (İhracat) Gümrüğü’nde Müdür Muavini iken kendi isteğiyle 1974’de Samsun’a tâyin oldu.

1980 yılında Samsun Gümrük Müdürü görevine getirildi. Ağustos 1981’de, Ankara Gümrükleri Başmüdürlüğü’nde Şube Müdürü iken istifa ederek memuriyetten ayrıldı. Önce serbest olarak, sonra da özel şirketlerde muhasiplik ve Gümrük Komisyonculuğu yaptı. Daha sonra ise Türkiye Gazetesi’ne geçerek Bölge Muhasebe Müdürü ve Bölge Haber Müdürü olarak vazife gördü.

İhlas Haber Ajansı’nın kurulmasıyla önce Bölge Haber Müdürü sonra da Bölge Muhasebe Müdürü olarak vazife görü, 1994 yılında ayrıldı.

Şubat 2000’e kadar Serbest Muhasebecilik yaptı ve Filiz Şekerleme bünyesinde Muhasebe Müdürü olarak çalıştı. Bu târihten sonra yeni Gümrük Kanunu’nun yürürlüğe girmesi sebebiyle Gümrük Müşaviri olarak ticârî faaliyetlere başladı. 31 Aralık 2013 târihinde tekrar basın-yayın hayatına döndü. 24 Ocak 2018’e kadar Denge Gazetesi’nde köşe yazarı olarak meslekî hizmetlerine devam etti. Bu dönemde  kültür-sanat alanında 9 kitap yazdı ve yayınlandı.

Türkiye Gazetesi’nin 1982 yılında açmış olduğu şiir ve hikâye yarışmasında iki dalda da birincilik kazandı. Türk Basın Birliği”nin Cumhuriyetin 60. Yılı Şiir Yarışmasında da ‘Mondoros’tan Cum- nuriyete’ başlıklı destanıyla birinci seçildi. Bu arada ‘Derebahçe Gazetesi’ni çıkarıp Başyazarlığını ve kurucusu bulunduğu ‘Ay-Bir /Samsun Amatör Yazarlar Derneği’ Başkanlığı’nı yaptı (1978-1980).

Kültür Bakanlığı’nca Halk Şâirleri listesine alınan ve ‘Yaşayan Halk Şirleri Antolojisi’nde şiirlerine yer verilen Ali Kayıkçı, Samsun’un mahallî Gazetelerinden ‘Büyük Samsun’, Anayurdum’ ve ‘Yeni Karadeniz’ gazetelerinde de Yazı İşleri Müdürlüğü ve Yayın Kurulu Üyeliği’ gibi görevlerde de bulundu (1993-1996).

Türkiye Gazetesi dışında Medikal Gazete, Zaman, Ortadoğu ve Yeni Mesaj’da da çeşitli haber ve röportajları neşredildi.

Evli ve beş çocuk babası olup Samsun Gürses Gazetesi’nde fahrî olarak Kültür-Sanat Sorumlusu sıfatıyla edebî çalışmalar yaptı, eserler neşretti.

Yazar ve yönetici olarak çalıştığı, Samsun’da yayınlanan diğer gazete, dergiler ve internet siteleri: Samsun Denge, Samsun Olay, Demokrasi’nin Müdafii ve Samsun Manşet gazeteleri, www.akasyamhaber.com  ve www.bizimsamsun.net  internet/genelağ siteleri.

Yönetim kurulu başkan ve üyesi olarak görev yaptığı dernekler:  Say-Der (Samsun Yazarlar Demeği, Samsun Medya Gazeteciler Cemiyeti.

Çeşitli türden neşrettiği eser sayısı 60’ı, bunlardaki toplam sayfa sayısı 25 bini, gazetelerde tefrika hâlinde neşredilenler ile dergi ve gazetelerde çıkmış yazılarıyla birlikte genelde toplam olarak 50 bin sayfayı geçmiş bulunmaktadır.

Samsun Büyükşehir Belediyesi tarafından 2008 yılında düzenlenen Milletlerarası Samsun Şiir Günleri’ne ‘Ev Sâhibi Şâir’ olarak katıldı. 2017’de neşredilen İLESAMLI İlim Adamı, Şâir, Yazar ve Sanatkârlar Ansiklopedisinde, Ordu Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi ve Türk-Kazakistan Üniversitesince hazırlanan Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü’nde biyografi ve eserleriyle yer aldı.  

Basılı Telif Eserleri:

1-Adım Adım (1972), 2-Kan Pıhtısı-1 (1973), 3-Kan Pıhtısı-2 (1974), 4-İhracat (1974), 5-İslâm’a Göre Evlilik ve Mahremiyetleri-1 (1977), 6-İslâm’a Göre Evlilik ve Mahremiyetleri-2 (1978), 7-Çeyrek Asır (1978), 8-Çile ve Huzur (1982), 9-Onbuçuk Atali (1983), 10-Bir Elmanın Yarısı (1983), 11-Fidan (1983), 12-Mondros’tan Cumhuriyete (1983), 13-Mert Irmağı İnsanları/Pontus’a Darbe (1984), 14-Halime Kız’ın Âhı (1985), 15-Çeyrek Asır’dan Sonra (1985), 16-Hasret (1986), 17-Bir Buket Haber-1 (1981), 18-Bir Buket Haber-2 (1991), 19-Samsunlu Halk Şâirleri (1991), 20-İşte İnsan/1 (1996), 21-Samsun’da Kültür-Sanat/2 (1998), 22-Samsun’da Kültür-Sanat/2 (1998), 23-İşte İnsan-2 (1999), 24-Mahalleden Bölgeye Samsun-1 (2000), 25-Mahalleden Bölgeye Samsun-2 (2001), 26-Pontus Üstüne (2003), 27-Güldede ve Gül Çocuklar (2004), 28-Samsunlu Şâirler ve Yazarlar (2005), 29-Türk Destanları (2006), 30- Samsun’un Manevî Mimarları (2008), 31-55 Yıldızlı (2010), 32-Samsunlu Şâirler ve Yazarlar Ansiklopedisi (Samsun-2011), 33-Yaş 65 Yolun Yarısı Eder  (2012), 34-Yaş 65 Yolun Yarısı Eder-2 (2012), 35-Yaş 65 Yolun Yarısı Eder-3 (2012); 36-Hem Okudum Hem de Yazdım-1 (2012), 37-Samsunlu Şâirler ve Yazarlar Ansiklopedisi (2013), 38-Hem Okudum Hem de Yazdım-2 (2015), 39-Hem Okudum Hem de Yazdım-3 (2015), 40-Sen Destan Yazdın Ben de…-1 (2016), 41-Samsunlu Şâirler ve Yazarlar Ansiklopedisi (2016), 42-Sen Destanı Yazdın Ben de…-2 (2016), 43-…Ve Millet Destanı Yazdı (2016), 44-Sen Destanı Yazdın Ben de…-3 (2017), 45- …Ve Millet Destanı Yazdı-2 (2017), 46-…Ve Millet Destanı Yazdı-3 (2017), 47-Samsunlu Şâirler ve Yazarlar Ansiklopedisi (2018), 48-…Ve Millet Destanı Yazdı-4 (2019), 49-…Ve Millet Destan Yazdı  (2019), 50-Mert Irmağı İnsanları (2019), 51-Pontus Üstüne 2 (2019), 52-Halime Kız Yazdı, Ben de Saza Söyledim (2020), 53-Sen Destan Yazdın Ben de (2020) 53- Şehidlerimizin Kahramanlık Destanları (2020), 54-Samsunlu Şâirler ve Yazarlar Ansiklopedisi (2020), 55-Yazdı-Yazdım-1 (2020), 56-Yazdı-Yazdım-2 (2021), 57-Asırlık Çınar: Kore Gazisi Seyit Ali Çavuş (2021), 58-  Yazdı-Yazdım-3 (2021), 59-Samsunlu Şâirler ve Yazarlar Ansiklopedisi 2022), 60-Samsunlu Şâirler ve Yazarlar Ansiklopedisi. 12. Baskı 2023), 61-Yüzyılın Soykırımı / Gazze  (2024)

Samsunlu Şâirler ve Yazarlar Ansiklopedisi

Ali Kayıkçı’nın 17,5 X 24,5 santim ölçülerinde sert kapak ciltli 860 sayfalık muhteşem eseri, Samsun ve ilçelerinde doğup büyüyen veya yaşayan şâirler ve yazarlar için hazine değerinde bir armağandır. Nesiller ve asırlar boyunca değeri artacak, eserde ismi geçen muhterem zevâtın evlâtları, torunları ve torunlarının torunları tarafından gururla dost ve ahbaplara gösterilecek ve eserin yazarına duâlar ve dahî fâtihalar okunup başköşeye konulacaktır.

Birinci baskısı 2005 yılında okuyucuya sunulan eserin 12. Baskısı, ilâvelerle 8 Ağustos 2023 târihinde gerçekleşmiştir.  

Eser Güzel bir sayfa düzenlemesi ile sunulan İstiklal Marşı’mızla başlıyor.  Sonraki sayfada Samsun’un simgesi olan At üzerindeki Atatürk heykeli ve Gazi Mustafa Kemal Paşa imzalı, 24 Eylül 1924 târihli beyanı yer alıyor:

Ben Samsun ve Samsun halkını gördüğüm zaman, memlekete ve millete âit bütün tasavvurlarımın, kararlarımın her halde yerine gelebilir olduğuna bir defa daha kuvvetle inanmıştım. Samsunluların hâl ve durumlarında gördüğüm, gözlerinden okuduğum vatanseverlik, fedakârlık, ümit ve tasavvurlarının müspet inanca götürmeye yeterli olmuştur.

Ali Kayıkçı’nın Âşık Derebahçeli kimliğiyle yazdığı şiir, esere sevgi sıcaklığı kazandırıyor:

400 ŞAİR ve YAZAR ÜÇ BİN İKİ YÜZ 55 ESER

375 İsim, Üç bin yüz… Eser varken;

Bugün 400’ü aştık, 500’lere dayandık;   

  Yazarlar Sözlüğü’nde, dün Samsunlu ararken…

Ofset Tesisler kurduk, geç olsa da uyandık;   

  İnternet/Bilgi Ağı, Site-Site tararken…

375 kalem, bugün 400 yarışçı;     

Samsunlu Şâir-Yazar, hak-hukuk ve barışçı;  

Hakk’a boyun eğmekte, duâlı-yakarışçı…

Ofset Tesisler kurduk, geç olsa da uyandık;

Ankara… Bursa derken, İstanbul’a dayandık…                                                                                                    

375 kalem, bugün 400’lerdedir;

Samsunlu Şâir-Yazar, gün günden ilerdedir;

Okumak-yazmak tutku, akıl-fıkir-ser’dedir..

Ofset Tesisler kurduk, geç olsa da uyandık;  

  Bal-Tam(*) kapıdan geçtik, Paris… Londra dayandık…                                                                           

KAYIKÇ’Ali teşvikte, okuyanı-yazan’ı; 

Kitaplara aşk için, gelin-kızı-kızanı;

Kalem ehli şâiri, cura çalan ozan’ı…

Ofset Tesisler kurduk, geç olsa da uyandık;       

Ödül-ödül üstüne, zirvelere dayandık…

                                                            (Âşık Derebahçeli)

*Bal-Tam: Prizren/Kosova Balkan Türkoloji Araştırmaları Merkezi. Eğitimci ve Araştırmacı -Yazar, Nâşir ağabeyimiz Hayrettin İvgin’e; 2009 yılında ‘Süleyman Brina Balkan Türk Kültürüne Hizmet Ödülü’ verilmesi üzerine…

Eserin: 10-12 Baskısına  ‘Sözbaşı’ Yazısı. Doç. Dr. Zülküf Dağlı (Samsun Valisi)   

9. Baskıya ‘Sözbaşı’ Yazısı: Osman Kaymak (Samsun Valisi) 

8. Baskıya Sözbaşı Yazısı: İbrâhim Şâhin (Samsun Vâlisi)

5-6.  Baskıya ‘Sözbaşı’ Yazısı: Hüseyin Aksoy (Samsun Vâlisi)

Eserin müellifinin ‘Takdim’ Yazısı:

Saygıdeğer Okuyucularımız!..

Bilindiği üzere; yıllar önce duyurduğumuz gibi, Ansiklopedimizde yer almış olan şâir ve yazarların burada bulunmasını sağlayan unsurlardan birincisi ‘Samsun doğumlu’ olmak olduğu gibi, çoğunlukla İkincisi de ‘başka yerlerde doğmuş olmakla birlikte bir süre bu ilde yaşamak ve eser vermek’tir.

Mânevi yönden, ‘19 Mayıs! İşte benim doğum günüm’ diyen ve Samsun’u işâret eden ‘Atatürk’ü bu şehrin hemşehrisi olarak kabul edip eserimize alışımızın bir başka sebebi de O’nun yazdığı ilk ve en büyük eseri olan ‘Nutuk’ isimli eserini de 5-20 Kasım 1927 târihlerindeki Kongre  sırasında TBMM’nde bizzat okuması,

24 Kasım 1934’deki ‘Soyadı Kanunu’ ile de ‘Atatürk’ soyadını alan Ulu Önderin;  

_İlk gelişleri olan 19 Mayıs / 12 Haziran 1919 günlerinde Samsun, Kavak ve Havza da 24 gün,

  -İkinci gelişleri olan 20-24 Eylül 1924 günlerinde Samsun ve Havza’da 5 gün,    

-Üçüncü gelişleri olan ve 18 Eylül 1928 târihlerinde de şehrimizde 3 şün, 

  -Dördüncü gelişleri: 22-26 Kasım 1930 târihlerinde ise Samsun ve Çarşamba’da 4 gün olmak üzere toplam 36 gün Samsun’da kalması ve dolayısıyla da hemşehrimiz olması,

-Nutuk’u, bu ziyâret târihleri olan 19 Mayıs 1919 ile 18 Eylül 1928 târihleri arasında aldığı notlarla derleyip toparlaması ve belgelere dayanarak yazmış bulunması, 

-Ayrıca da ‘Vatandaş İçin Medenî Bilgiler (Liseler için ders kitâbı); (Ankara-1929), 1930; ‘Türk Târih Tezi (Liseler için ders kitâbı); (Ankara-1930, 1931) ve ‘Geometri Ders kitâbı; (Ankara-1936-, 1937) gibi kitaplarının da müellifı olarak ‘Kültür-Sanat Târihine geçmesi’dir.

Bu son ziyâretleri sırasında Âfet Hanım vasıtasıyla Gazi Kütüphanesi’nden ‘Cihan Târihi’, ‘Büyük Adamlar Serisi’ ve ‘Târihte Güzel Kadınlar’ isimli üç kitabı okumak için istemesi,

Bu sonuncu kitaptaki Madam Rolan’ın ‘Hürriyet’ konulu makâlesinin 96, 97 ve 98’inci sayfalarının altlarını mor ve kırmızı kalemle çizerek önemli görmesi, sonra da buradaki ‘Hürriyet, bilâ kayd-ı şart serbest olmak değildir. Onun kayıtları, şartları vardır. Bilâ kayd-ı şart serbest olmak, ormanlarda yaşayan hayvanlara mahsustur. İnsanlar ise içtimâi muhitlerde birtakım âdetlerde, teamüllerde ülfet etmiş, bir terbiye… Hürriyet-i Siyâsîye, her istenilen şeyin yapılmasından ibâret değildir. Bir devlette, yâni kavmine mâlik bir heyet-i içtimaiyede hürriyet arzu edilmesi lâzım gelen şeyin yapılmasında ve arzu edilmesinde îcap eden şeyin yapılmasına cebr ve tazyik ibâret olabilir. İstiklâl ve hürriyetin ne olduğunu fikre koymak lâzımdır… İlmî esaslara nazaran ferdin hududu hürriyeti, gayri hududa hürriyeti ile mahdut olduğundan başkasının hak hürriyetini tanımayan kendi hak ve hürriyetini tanıtamaz… Maksat ve gaye bir olduktan sonra ittihat edemezler miydi? Vatan için daha müfit çalışamazlar mıydı? Hayır! İhtiras denilen mânevâ düşman bunların yakalarından tutmuş, küçüklüğe sürüklemiştir.’ cümlelerinin Kütüphane Memurlarınca ‘Halka okunmasını’ emretmesidir. (Bakınız: ‘İstanbul’dan Havza’ya Gâzi Mustafa Kemal Paşa ve Pontus’a Darbe’; Sıtkı Kayaoğlu, Samsun 2018, s. 372-373)

Diyoruz; ilerki sayfalarımızda da belirttiğimiz gibi O’nun şehrimize ilk ayak bastıkları ‘19 Mayıs 1919’un 100. Yıldönümü’nde olduğu gibi sonrasında da kendilerini ‘Samsunlu Yazarların En Meşhuru’ sayıyor ve eserimizin baş tarafına niçin aldığımızı buradan bir bir kere daha ilân eyliyoruz…

Kültür ve Turizm Bakanlığı Emekli Dâire Başkanı Sayın. Nail Tan’ın da belirttikleri gibi (*), İlim ve edebiyat alanlarında yazılması zor kitaplar; sözlük, bibliyografya, biyografî, ansiklopedi ve ansiklopedi maddeleridir.

*Kültür Çağlayanı Dergisi. Mart-Nisan 2020, S: 62, s: 7

Bir Ansiklopedi’nin yazılması/basıma hazır hâle getirilmesi bir tarafa, ‘bastırılması’ ise başlı başına bir derttir. Dernek olarak/yazar olarak Belediye gibi, 100. Yıl Komisyonu gibi kişi ve kuruluşların ilgilileri ile randevu/görüşme trafiği bir yana, oldu-olacak, bütçe imkânları vs. lâfları arasında bitip tükenmeyen ötelemeler, matbaa baskı safhasında olmadık gerekçelerle yayını durdurmalar, tek bir nüsha olarak örnek bir şekilde bastırılmış kitabı kaybetmeler… say sayabildiğin kadar bir takım moral bozucu cevap almalar…

Ve yine iş başa düşüp ‘el yağıyla kavrulmak’tansa, kendi imkânlarımızla ‘aş kotarmak’ diye ilâve eylemekten kendimizi alamadık ve 10’uncu Baskıyı böylece geride bıraktık

Ansiklopedi’nin 37. Sayfasından itibâren Samsun’lu Şâirler ve Yazarlar hakkında bilgiler yer alıyor.       Kitapta yer alan şâir ve yazarların tamamının sâdece isimlerinin yazılması bile bu yazıyı telefon rehberine dönüştüreceği düşünülerek Türkiye çapında tanınan bilinen birkaç isimle yetinilmiştir: Mustafa Kemal (Atatürk), Ord. Prof.  Dr. Ali Fuat Başgil, Prof. Dr. Şaban Kuzgun, Dr. Fethi Tevetoğlu, Av. Kemal Vehbi Gül, Halistin Kukul, Adnan Kahveci, Ahmet Yılmaz Boyunağa, Ozan Ârif, Orhan Gencebay, Prof. Dr. Kenan Erzurumlu, Tevfik İleri, Hayrettin İvgin, Mehmet Öz.

!                                                                  ( Devam Edecek)

Bir İnsani Değer Olarak Ölüm

Yer, huzurevi. Üç yaşlı kadın, üçü de ölümden çok korktuklarını birbirlerine anlatmaktadırlar. Bir taktik geliştirmeye karar verirler. Azrail, canlarını almaya geldiğinde bebek taklidi yapacaklar, güya Azrail’i kandıracaklardır ve uzun yıllar yaşayacaklardır. Gün olur, Azrail’i karşılarında görürler. Planlarını uygulama vaktidir. Biri “Inga” der, ikincisi “Mamma”, üçüncüsü de bebek şivesiyle “Anne” der. Azrail, bu numaraya kanmaz, “Haydi çocuklar, atta gidiyoruz.” der. Kurtuluş yoktur.

Ölümle ilgili bir niteleme yapmayacağım, korkunç veya güzel demeyeceğim. Anladığım tek değişmez gerçek, dünyaya gelen her varlığın bir gün bu dünyaya veda edeceğidir.

Yahya Kemal, “Asude bahar ülkesi” demiştir, ölüm ve sonrasına. Cahit Sıtkı, “Her mihnet kabulüm, yeter ki gün eksilmesin penceremden.” diyerek ölmemek adına her türlü sıkıntıya razı olduğunu ifade etmiştir dizelerinde. Beyazıt-ı Bestami, “Kalbin her çırpıntısı, ecelin ayak sesleridir.” diyerek ölümle iç içe yaşadığımızı vurgular. Hz. Ebubekir, “Ölümü özüne sevdir, nasıl olsa gelecek.” uyarısında bulunur.

Ölüm, bugünlerde gündemimde daha çok yer alıyor. Ya yaşımız gereği ya da çevremizde ölenlerin daha fazla olması. Algıda seçicilik deniyor buna. Sanal veya gerçek, her gün birkaç sela sesi duymamış olmayayım. Ölen, ölüyor; daha iyi, belki daha kötü bir hayata uğurlanıyor. Arkada kalanlar, ağlaşıyor, bazıları hatıralarını, bazıları da servetini paylaşıyor.

Bize insani değerleri sayar mısın dense aklımıza sevgi, vefa, dostluk, fedakârlık, cömertlik… gelir de ölüm hiç gelmez. Halbuki ölüm, en etkili insani değerlerden biridir. Hiç düşünmeyiz bunu, ölümü hep acı veren yönüyle zihnimize kodlamış, hayatımıza indirmişizdir. Ölüm, beşere insanilik değeri katan büyük ve evrensel bir terbiyedir, mekteptir.

Kadın, açıkta yüzen oğluna bağırıyor, “Uzaklara gitme, dalgalara kapılırsın.”, direksiyondaki kocasına, “Çok hızlı gidiyorsun, kazaya sebep olacaksın.” diyor, her birini ölümle korkutarak daha aklıselim olmaya davet ediyor. Sevdiğimiz ya da değer verdiğimiz birini herhangi bir konuda dikkatli, uyumlu olmaya, öfkesini kontrol etmeye, yardımseverliğe, titizliğe, hassasiyete, sabretmeye davet ediyoruz; bu davetlerinin tamamının temelinde gizli veya açık ölüm gerçeği mevcuttur. Ölümü aklımıza getirdiğimiz anda elimizi, bizi ölüme götürebilecek her türlü zararlı durumdan çeker, davranıştan kaçınırız. Ölüm, hayatı ifrat veya tefrit seviyesinde yaşamaktan bizi kurtarır, daha makul bir dizeyde yaşamaya taşır.

“Nasıl olsa her şeyin zamanla sonu yok mu? / Ömür dediğimiz şey küsecek kadar çok mu?” denir bir şarkıda. Ölüm, bir sondur. Yaşadığımız sürede hep başkalarının sonunu görüyoruz. Bir gün başkaları da bizim sonumuzu görecek. O halde küskünlük, kavga, kırgınlık, ihtiras, intikam niye olsun? Sonlu bir ömürde sonsuz bir öfkenin, kinin, zulmün, haksızlığın hiçbir anlamı yok, demeli ölüm gerçeğini anlamlandırabilmiş her akıllı insan.

“At ölür, meydan kalır; yiğit ölür, şanı kalır.” denir. Öldükten sonra yaşama isteği her insanda, farklı derecede de olsa, mevcut. Son birkaç yıldır resim, filografi sanatıyla meşgul oluyorum. Eser bitince karşısına geçip eserle övünüyor, bir taraftan da eserlerimle hatırlanacağımı düşünüyorum. İsmen, uzun soluklu yaşama arzusu bu. Bu kuvvetli duygunun tatmini için inancımızda üç miras türü tavsiye edilmiştir:

Birincisi, sadaka-i câriye, yani hayrı devam eden iyiliktir. Herkesin faydalandığı ve varlığı devam ettiği müddetçe sevabı da devam eden her çeşit hayır vakıfları bunun örneğidir. İkincisi, sâlih amel, kendisinden insanların sürekli faydalandığı ilimdir. İnsanın öğrendiği ilmi, elde ettiği bilgiyi başkalarına öğretmesi en büyük hayırlardan biridir. Üçüncüsü, arkasında kendisine dua edecek sâlih evlattır. Salih evlatla kastedilen Müslüman evlattır. Anne babaya düşen en önemli görev, çocuklarını iyi bir Müslüman olarak yetiştirmektir. Böyle bir evlat, ölümlerinden sonra anne babasına kendisi dua ettiği gibi, başkalarının da dua etmesine vesile olan işler yapar.

Ölüm, bedensel olarak dünya hayatındaki son eylemimizdir. Bu eylem, bir yönüyle değerlerimize de değer katar. Ne için ne uğruna, nasıl öldüğümüz de önemlidir. Adalet, hakkaniyet, vatan, kutsal inançlar uğruna ölmek, kişiyi de kişinin değerlerini de ölümü de yüceltir, mübarek kılar. Bu tür ölümler, ne güzel ölümlerdir. Onlar, bizim öldü zannettiğimiz dirilerdir.

Bazı filmlerin işkence sahnelerinde “Ölümlerden ölüm beğen.” denir, işkenceye devam edilir. Ölümlerden ölüm beğenmek bize bırakılsaydı siz hangisini tercih ederdiniz?

İnsan nasıl yaşarsa öyle ölür, nasıl ölürse öyle dirilir, cümlesi hayatımızı tanzim etme adına oldukça etkili bir söz.

  50 Yıl Önce, 50 Yıl Sonra Kıbrıs…

     Milletlerin özgeçmişinde tarihe damgasını vuran olaylar, bu olayların yaşandığı yer ve nedenleri vardır.

     Türk milletinin de yakın tarihine damgasını vuran, devletimizin aldığı kararla milli menfaatlerimiz uğruna savaşa girdiğimiz, nice evlatlarımızı şehit verdiğimiz bir olay vardır ki, o da Kıbrıs adasında yaşayan soydaşlarımızı topyekûn ölümden kurtarmak için verdiğimiz mücadeledir. Bu mücadelenin başladığı tarih 20 Temmuz 1974’tür.

     20 Temmuz 1974:

      Bu tarih, Şanlı Türk Ordusunun bundan 50 yıl önce ülkemizin milli menfaatlerini korumak ve ata yadigârı vatan topraklarında yaşayan soydaşlarımızı, Rum mezaliminden kurtarmak için 96 yıl sonra yeniden Kıbrıs adasına ayak bastığı tarihtir.

      Bu tarih, Türk Milletinin şanlı tarihine altın harflerle kazınmış, hürriyetine kavuşmak adına bir avuç Kıbrıs Türkünün adada ki varoluş mücadelesini anlatır.

      Bu tarih, tarihin hiçbir döneminde Kıbrıs Türkünün Rumlara diz çökmediğinin, gerektiğinde vatanı için seve, seve hayatını feda ettiğini gösteren nice kahramanlıkları barındırır.

      Bu tarih, Yunanistan’ın enosis hayalinin Kıbrıs adasında paramparça edildiği, Türk’ün bileğini hiçbir zaman bükemeyeceğinin de ispatıdır.

     Şimdi, sadece gerçeklere bakarak 50 yıl öncesinin Kıbrıs’ına bir bakalım:

     1950’li yıllarda başlayan Rum baskısı iyice artmış, 1963 yılında yapamadıklarını 1974’te gerçekleştirmek üzere Rumlar; adada yaşayan Türk toplumuna her türlü mezalimi, işkenceyi, ambargoyu uygulayarak adanın Yunanistan’a bağlanması için akla gelen tüm kötülükleri yapmaktadırlar.

     Türk tarafı ise ellerinde yok denecek kadar yetersiz silahları ile evlerini, mallarını, canlarını, namuslarını korumak adına gece gündüz demeden mücadele etmekte, Rum canilerine karşı koymaya çalışmaktadır. Ancak Rumların baskısı öylesine artmıştır ki, Kıbrıs Türk’ü neredeyse son nefesini vermek üzeredir. Ada adeta bir kan gölüne dönmüştür…

     Ya Türkiye? Türkiye adada yaşananlara nasıl bakmaktadır?

     Ana vatan Türkiye adada yaşananlara kayıtsız kalmamış, 1959-1960 Londra ve Zürih antlaşmalarının kendisine tanıdığı garantör ülke sıfatıyla tüm dünya ülkelerinin adada yaşananlara dikkatini çekmiş, özellikle BM ile diğer garantör ülkeler İngiltere ve Yunanistan’a yaşananlara müdahale edilmesi gerektiği ikazını yapmıştır.

     Ancak hiçbir ülke Kıbrıs’taki olaylara müdahil olmayınca Türkiye yasal müdahale hakkını kullanarak, Kıbrıs Türk’ünün Rumlar tarafından topyekûn ortadan kaldırılmasına mani olmak adına adaya müdahale etmiş, kısa bir zaman sonrada adaya barışı getirmiştir.

      Yukarıda sırladığım gerçeklerin dışında 50 yıl öncesinin Kıbrıs adasında başka bir şey yaşanmamıştır. Bugün Türkiye adayı işgal etti yalanını öne sürenlere tarihin gerçek sayfaları da bu cevabı verecektir.

      Pekiyi 50 yıl sonra bugün bu tarih bize neleri hatırlatmakta, neleri anlatmaktadır?

       Öncelikle 50 yıl sonra bugün vatan toprağımız Kıbrıs adasında 41 yıldır her türlü kurum ve kuruluşu ile yaşayan bir devletimiz vardır.  Adı: Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetidir.

       Kimi Rum iş birlikçileri, kimi kafadan bacaklı köşe yazarları, Türkiye’nin dışında  ‘’hiçbir ülkenin tanımadığı böyle devlet mi olur?’’ Deseler de; Kıbrıs adasında bedeli Şehitlerimizin kanıyla, canıyla, Gazilerimizin alın teriyle ödenmiş. Ay yıldızlı al bayraklarımızın dalgalandığı, hudutları, Mehmetçiklerimizle, Mücahitlerimizle korunan yüzbinlerce kardeşimizin yaşadığı bir vatan toprağımız vardır.

     Pekiyi 50 yıl önce soydaşlarımız Kıbrıs’ta onca insanlık dramı yaşarken, 20 Temmuz 1974’te Türkiye adaya müdahale etmeseydi neler olacaktı?

      Öncelikle adada kalan 80 bin civarındaki Türk, tıpkı bugün İsrail’in Gazze’de Filistinlilere yaptığı gibi soykırıma uğrayacak, çocuk, kadın, yaşlı demeden hunharca öldürüleceklerdi.

      Sadece bu insanlık dramı mı yaşanacaktı?

      Tabii ki hayır!

      Türk Milletinin milli davamız dediği Kıbrıs konusu kaybedilecek,  ata yadigârı vatan toprağımız elimizden kayıp gidecek, ülkemizin batısında Yunanistan’ın kontrolündeki Ege adalarından gelen tehdidi yetmiyormuş gibi ülkemizin güneyi Yunanistan tarafından kuşatılmış olacaktı.

      Türkiye ile Yunanistan arasında Lozan’da kurulmuş olan denge bozulacaktı.

       Özellikle orta doğuya yönelik stratejik yönden büyük önemi olan Kıbrıs adası Yunanistan’ın eline geçecekti.

      Bugün mavi vatan dediğimiz Akdeniz’de bize ait münhasır bölgelerde bulunan zengin enerji kaynaklarında hiçbir hak iddia edemeyecektik.

     Böylesine önemli bir adanın gözden çıkarılarak feda edilmesini Türk Milleti asla affetmeyecekti.

     Değerli okur:

     50 yıl sonra bugün, 50 yıl önce Kıbrıs’ta yaşanan o acılı ama sonu sevinçli, şan ve şeref dolu günleri ne kadar anlatabiliriz?

    Genç nesillere böylesine önemli bir konuyu kısacık bir makaleyle anlatmak, hatırlatmak mümkün müdür?

     Ancak şu gerçeği her Türk vatandaşının bilmesi gerekir. O da vatanı olmayanların yeryüzünde yaşam hakları da yoktur.

    Vatan, bizi biz yapan en önemli değerdir.

     Çıkarın kimlik kartlarınızı bir kez daha bakın ona; devletinin adı yazmasaydı, üzerinde ay yıldızlı bayrağın olmasaydı adın soyadın yazsa ne olur, yazmasa ne?

     İşte Kıbrıs’ta yaşanan gerçek de budur.

     20 Temmuz 1974’te Türk’ün vatanım diye bellediği topraklara göz dikenlere hak ettikleri cevap verilmiş.  Kıbrıs Türk vatandaşlığının bedeli 50 yıl önce şehitlerimizin kanıyla, canıyla ödenmiştir.

   Böylesi bir olay ile karşılaşıldığında, nice 50 yıllar geçse yine aynı cevap verilecektir.

  (Bu yazım vesilesiyle Kıbrıs Milli Davamızın adadaki liderleri başta rahmetli Dr. Küçük ve Rahmetli Denktaş olmak üzere, 20 Temmuz 1974’te Türk Ordusunun Kıbrıs’a müdahale kararını veren Başbakan rahmetli Ecevit ile yardımcısı rahmetli Erbakan’ın ve bu uğurda hayatlarını feda eden şehitlerimizin aziz hatırları önünde saygı ve minnetle eğiliyor, Gazi ve Mücahit Gazi kardeşlerimi sevgiyle selamlıyorum. Vatan onlara minnettardır.)

Trump’a Suikast Girişimi

ABD Eski Başkanı ve Kasım 2024’te yapılacak seçimde favori ABD Başkan adayı olan Donald Trump’a 14 Temmuz günü suikast teşebbüsü oldu.

Bu girişim tam da 15 Temmuz 2016 darbe girişimi yıldönümünden bir gün önceye rastladığı için zihnimizde bazı çağrışımlara yol açtı.

Dünyanın ekonomi, siyaset, bilim ve sanat alanında bir numaralı belirleyici gücü ABD’dir. Burada gerçekleşen suikast girişiminin arkasında ne olduğunu anlamak kolay değil. Sonraki yıllarda da en gerekli bilgileri öğrenebileceğimizi sanmıyorum. 

Kurşunun Trump’ın kulağını delmesi suikastın ciddiyetini göstermekte. İlk bilgilere göre suikastçının bulunduğu yere uzun namlulu silahıyla çıktığı görülmüş, ihbar edilmiş ve fakat sahnenin tam karşısındaki tek binanın tepesinden ateş etmesine mani olun(a)mamış. Bir güvenlik zafiyetinden çok bilinçli bir yol verme izlenimi edinilmekte. Suikastçının keskin nişancı güvenlik görevlilerince derhal öldürülmüş olması Trump’ı yok etmek isteyen ekibin bulunmasını zorlaştıracak.

Bu tür olayların arkasında olan bitenleri öğrenmek pek mümkün olmuyor. 1963’te ABD Başkanı J.F. Kennedy’nin silahlı suikastla öldürülmesinin arkasındaki sır perdesi hala aralanmış değil.

Bizde de 15 Temmuz’un 8. Yılında darbe girişimine dair ortaya çıkan soruların çoğuna cevap bulunamadı. Bu olayların arka planını bilen çok az sayıdaki insan olduğuna ve fakat bunların halk kitlelerine açıklanmadığına inanıyorum. Turgut Özal’a yapılan suikast girişiminin arka planını Özal öğrenmiş fakat halka açıklamamıştı.

**********************

ABD Derin Devleti mi?

Suikast girişimi olmadan yazdığım son yazımda Trump hakkında “devletin kurumsal yapısı ile çalışmayı sevmeyen, çoğu zaman kuralları hiçe sayan bir Başkan idi” demiştim. 

ABD kuvvetler ayrılığının en sert şekilde uygulandığı ve çok güçlü kurumları olanbir devlet. Trump’ın yönetim tarzı bu güçlü kurumları rahatsız ediyordu. 

Ayrıca ABD’de Başkanlar değişse bile devletin temel politikalarını belli bir yörüngede tutan bir “derin devlet” veya “müesses nizam” olduğu söylenir. Bahsettiğimiz resmi kurumlar ve Başkan Biden ile uyumlu bir çalışma içinde olan derin devletin de Trump ile çatıştığı biliniyordu.

Trump, hakkında ileri sürülen suçlamalar sebebiyle, “hakim karşısına ikinci kez çıkarak” tarihe geçen ilk eski başkan.

Daha bir yıl önce Trump, “2024’te yeniden başkan olduğumda, derin devleti tamamen yok edeceğim” demişti.

Sadece bu sözleri olsa neyse… Trump ABD’nin temel dış politikalarında da şiddetli bir değişim vaat ediyordu. Mesela “Ukrayna- Rusya savaşını Ocak 2025’teki Yemin Töreni’nden dahi önce ve 24 saat içinde sonlandıracağını” ileri sürmüştü. “Putin’le görüşerek bu savaşın sonlandırılması” hangi şartlarda olacak ve ABD bundan ne kazanacak bilinmiyor. Ama ABD “derin devletinin” buna kolay kolay izin verebileceğini düşünmemek gerekir.

Trump bütün “aykırılığına” ve “delice” olduğu ifade edilen tavırlarına rağmen bir çetin ceviz. Üzerine atılan suçlamalara karşı ayakta kalmayı başardı ve halkta karşılığı yüksek. Anketlere göre de seçimi Trump kazanacak.

Bu sebeplerle hukuki ve siyasi yollarla yenilemeyen Trump’ın suikastla ortadan kaldırılmak istendiğine inananlar çok.

Ancak suikast girişiminin başarısız olması Trump’ın ABD Başkanlığına yeniden seçilmesini garantiledi gibi.

**********************

Yargı Yoluyla Olmayınca

Yakın zamanda ABD’de “en üst mahkeme” olarak kabul edilen Supreme Court tarihi bir karar aldı. “Anayasa Mahkemesi’nin, Yargıtay’ın, Yüksek Seçim Kurulu’nun ve Danıştay’ın görevini tahayyül edin. Ardından bu üst düzey mercilerin görevlerini tek bir üst mercide toplayın. İşte bu ortaya çıkan “Supreme Court” yani En Üst Mahkeme.”

Bu kararla ABD Başkanları için resmî görevlerinde cezai bağışıklık getirildi. Böylece Trump üzerine atılı suçlardan yargılanamayacak. Çünkü “bu suçlar resmî görevi kapsamında değerlendirilebilir.” Ayrıca “Trump başkan seçilirse, o zaman kendi suçlarını affetme yetkisine de sahip olacak.”

Bu konuda daha geniş bilgi için Yeniçağ Gazetesinde Ramazan Akgün’ün, Kaliforniya Barosuna kayıtlı Avukat Ahmet Yavuz Uşaklıoğlu ile yaptığı röportajı okumanızı tavsiye ediyorum.  https://www.yenicaggazetesi.com.tr/trumpin-yargiclari-abd-adaleti-819115h.htm

“ABD’nin En Üst Mahkemesinin Trump’a attığı bu can simidinden” sonra Trump’ın suikastla ortadan kaldırmak seçeneği devreye sokulmuş olabilir.

**********************

15 Temmuz Darbe Girişimi

Doğru Parti Kurucu Genel Başkanı Rıfat Serdaroğlu’na göre, “15 Temmuz Darbe Girişimi, Türk Tarihinde ilk kez; Yabancı bir devletin (ABD) istihbarat kuruluşu (CIA), Onun emrine girmiş satılmış bir silahlı terör örgütü (FETÖ), İktidarın bir bölümünün işbirliği ile, Cumhuriyete, onun değerlerine ve demokratik rejime karşı yapılmış bir saldırıdır.” 

Cumhurbaşkanlığı İletişim Dairesi Başkanlığı açıklamasında ise “Türk demokrasisini hedef alan bu hain girişim, Türk halkının demokrasiyi ve seçilmiş iradeyi korumak için gösterdiği destansı direnişle geri püskürtülmüştür” denilmekte.

249 vatandaşımız öldürüldüğü, 2195 vatandaşımız yaralandığı 15 Temmuz’da, 36 darbeci öldürüldü, 49 darbeci de yaralandı. Bu kadar vahim bir olayın arka planında olanlardan hala yeterli bilgimiz yok. 

Erdoğan “Bundan dolayı hem Rabbimize hem milletimize verecek hesabımızın olduğunu biliyorum” demesine rağmen bu olaydan hukuken sorumlu tutulmadığı gibi, O’nun için siyasi bir maliyeti de olmadı. Hatta bu sayede tek adam güç ve kudretini kazandı.

****

  • Bu girişimin arkasındaki güç darbenin başarılı olmasını istedi de başarılı olamadı mı? Yoksa baştan başarısız bir darbe girişimi olması mı planlanmıştı?

15 Temmuz yıldönümünde, bu sorunun cevabını ve şu üç konu üzerinde düşünmek yararlı olacaktır:

  • Darbenin oluşundaki gariplikler, “çok acemi işi bir darbe” görüntüsü… 
  • Abdurrahman Dilipak’ın “hükümet 4 ay önceden darbe olacağını bütün ayrıntıları ile biliyordu” açıklaması… 
  • Darbe sonrası kullanılan olağanüstü yetkilerle elde edilen sonuçlar… “Allah’ın lütfu” söylemi…

Yıldönümleri birer muhasebe ve ders çıkarma vesilesi olmalı.

Ene ve Kâinat

    Kâinatın miftahı / anahtarı insanın elindedir. Âlemin kapıları açık ise de, mânen kapalıdır. Cenabı Hak bütün o kapıları ve kenzi mahfiyi / gizli hazineyi açan “Ene” / “Ben ve benlik” namında bir miftahı / anahtarı, insanın eline vermiştir.

     Fakat, Ene de kapısı kapalı bir muamma ve bir bilmecedir. Bunun kapısı açılırsa, kâinatın da kapıları açılır.

     Evet, Cenabı Hak insana bir Benlik, bir nevi / bir çeşit hürriyet vermiştir ki, Cenabı Hakkın Rububiyetine / terbiye ve idare edişine ait evsaf / nitelik ve özellikleri bilmek için; onu mevhum / vehmî ve hayal ürünü, farazî / var sayılan bir vahidi kıyasî / ölçü birimi yapsın.

     İnsanın mahiyetinde pek ince bir ip, insanın vücudunda şuurlu bir kıl, şahsın kitabında bir elif kıymetinde ve miktarında olan “Ene” / “Ben ve Benlik” şuurunun, iki vechi / iki cihet ve yönü vardır.

     Ki, biri hayra bakar. Bu vecihle yalnız ilim ve irfan edinme yeteneğine sahiptir. Fakat fâil / yapan değildir. Diğer vechi ise şerre / kötülüğe bakar. Bu vecih ve yönüyle kendini fâil / yapan bilir.

     Ene’nin mahiyeti / içyüzü mevhume yani vehmîdir. Rububiyeti / terbiye ediciliği hayalîdir. Vücudu bir şeyi hâmil / taşıyıcı ve yüklenici olamaz.

     Ancak mizanü’l-hararet / sıcaklık ölçen termometre gibi, Vâcibü’l-Vücûdun / varlığı zarurî ve kendinden olan Allah’ın Rububiyetine / Rablığına ait muhit ve mutlak / her şeyi kuşatan sıfatlarını bilmek için, bir mizan / terazi vazifesi / görevini görüyor.

     Eğer insan benliğine mizan / terazi nazarıyla bakarsa; kâinattan zihnine akıp gelen afâkî / dışa dönük malûmatı kendi malûmatı ile, İlahî sıfat ve tasarrufları da kendi sıfatlarıyla tasdik eder. Yine merciine / merkez ve kaynağına iade eder. Ve bu sayede bihakkın / hakkıyla emaneti ifa etmiş / yerine getirmiş olur.

     Fakat kendisine müstakil / bağımsız nazarıyla bakmakla, kendini mâlik itikat eder / mâlik sanırsa emanete hıyanet etmiş olur. Zira semavat / gökler ve arzın / yerin; hamlinden / yüklenmesinden korkarak imtina ettikleri / kaçındıkları cihet Ene’nin işte bu cihetidir.

     Çünkü dalâletler / azmalar, şirkler / Allah’a ortak koşmalar, şer ve kötülükler hep bu cihetten doğarlar.

     Eğer vaktiyle o Ene’nin şiddetli bir terbiye ile başı kırılmaz ise büyür; insanın vücudunu yutar.

     Eğer milletin de enaniyet / bencillik ve egoistliği inzimam eder / eklenirse, Sâni’in / Sanatlı Yaratan Allah’ın emrine karşı, mübarezeye / çatışma ve kavgaya başlar. Tam mânasıyla bir şeytan olur. Sonra halkı da kendisine kıyas eder, esbabı / sebep ve vasıtaları da, o kıyasa dâhil eder. Büyük bir şirke düşer.

     Velhasıl:

     Allah’ı tanımak isteyen, evvel emirde, önce kendini tanımalı.

     Evet, Allah’ı tanımak insanın kendini tanımasına bağlı.

     Çünkü:

     Allah’ın Zâtı’na yol yok. Zira:

   “İdraki maalî (yüksek şeyleri anlamak) bu küçük akla gerekmez!

     Zira bu terazi, o kadar sıkleti (ağırlığı) çekmez!”

     Fakat Allah’ın isim ve sıfatlarının tecellisinden; Allah’ın Zâtına değil ama;

     İsim ve sıfatlarının tezahür ettiği / zuhûr edip göründüğü masdar ve mekânlara yönelerek;

     Mârifetullah / Yüce Allah’ı bilme yolunda,

     Bir nebzecik de olsa, yol alabiliriz.

     Çünkü:

     Her şey “Heme ost.” değil;

   “Heme ez ost.”dur

     Yani her şey O değil;

     Ama her şey O’ndandır.

Kerkük Katliamları

Irak’a bağlanma kadersizliğine uğrayan 3 milyon Türkün simgesel ismi “Kerkük”tür. Geleneklerini, Türklüklerini, töre ve inançlarını “Kerkük” ismiyle dile getiren Türklerin çilesi, Türk olmanın bedeli, karanlık ve ıstırap dolu günleri 1. Dünya Harbinden sonra harp galibi İngilizlerin 25 Ekim 1918 yılında Kerkük şehrine girmeleri ile başlamıştır. İngilizler Kerkük’te, Kerküklüler tarafından nefretle, tepkiyle karşılanır. İsmini tespit edemediğimiz 17-18 yaşlarındaki genç, bir gece ecdat yadigârı tarihî taş köprünün kala tarafındaki başında köprüden geçmek isteyen İngiliz askerlerine karşı gelir, önlerinde durur, askerlerin saldırısına uğrar. Bu meçhul delikanlı Kerkük’ün ilk şehididir. Bu, ilk katliamdır. Dükkânlar yağmalanır, saldırılar olur ve o günden itibaren de Türk toplumundan kurtulma plânları hazırlanır.

Osmanlı’dan sonra Türkler bu duruma bir türlü inanamadılar, Türk-Osmanlı ataları gitmiş, yerine hiç tanımadıkları, görmedikleri İngiliz yanında Arap gelmiş. İnanmak istemediler. Gerçekleri kabul etmek pek acı geliyordu. Her taraf yabancı askerle dolmuş: Asûrîler, Ermeniler, İngilizler, Araplar… Çarşıda pazarda küçük küçük sürtüşmeler, olaylı günler derken 4 Mayıs 1924 Kurban Bayramının arife günü sabahı bir grup asker bir dükkândan parasız şeker ister. Dükkân sahibi vermez. Çıkan tartışmada Türk olan dükkân sahibi, İngiliz askerini döver. Kısa bir müddet sonra silâhlanarak şehre dönen bu müstevlî askerler, önlerine çıkanı, çoluk çocuk kadın demeden kurşunlarlar ve kaleden makineli ile hamama gidenleri da tararlar. Dükkânlar yağma edilir, yakılır. Yüzlerce insanın şehit edildiği bu ikinci katliam sırasında Misak-ı Millî içersinde olan Musul vilâyeti sorunu henüz çözülmemişti. Ama hiç kimseden ses çıkmaz. Bugün buralarının Kürtler ve birçok Avrupalı dostlarımız tarafından mesnetsiz, belgesiz Kürdistan toprağının uzantısı olduğu iddia edilmektedir, İngilizler bunun doğruluğuna inanmış olsalardı, katliamı kınayan bildiriyi Türkçe yerine Kürtçe yazıp dağıtırlardı. Buralar Türk topraklarıdır. Bu toprakta yaşayanlar da Türktür. Katliamların bir nedeni de budur.

Olaylar öyle hızlı gelişti ki, 1926 Ankara Antlaşması ile Musul vilâyeti Irak’a bırakıldı. Bugün Anavatanın 1. derecede sorunu hâline gelen, daha önce Sevr’de saptanmış Güneydoğu sınırı kabul edildi, Musul vilâyeti nüfusunun çoğunluğunu oluşturan Kerküklüler (her ne hikmetse bu Türkler, yıllar sonra bugün Türkiye’de Türkmen oldular) kayıtsız şartsız, kendilerine sorulmadan Irak’a bırakıldı. Petrol hissemiz 5000 İngiliz altını karşılığında satıldı. Böylece hem candan hem maldan olduk.

Yıllar geçmiş, 1930 yılına gelinceye kadar, kaybedilen fırsatlar değerlendirilmem iş, padişah ve sülâlesi Türk vatandaşlığından çıkarılmış, Memâliki Şahane üzerindeki hak, hukuken elden gitmişti. 1933 yılına gelindiğinde üçüncü KATLİAM Irak Kralı Faysal ve Türk düşmanı, İngilizlerin sadık adamı Nuri Said Paşanın hazırlığı ile Kerkük ve Musul’da olur. Binlerce Türk öldürülür, dükkânlar, evler, iş yerleri yağma edilir. TERK EDİLEN, TÜRKLÜK HASRETİ ve AŞKI İLE YANAN BU TÜRKLERİN BUGÜNE KADAR DEVAM EDEN DUYGULARININ ve AKAN KANLARININ KARŞILIĞI KUTSAL TÜRK KANININ DÖKÜLMESİ Mİ OLMALIYDI?

1944; 2. Dünya Harbi bitmiş, petrol şirketinde çalışan işçiler, akşam iş çıkışlarında, Kerkük’ün zeytinlikle bilinen ve işçilerin güzergâhı üzerinde bulunan Gâvur Bağı yakınında, sebepsiz yere polis kuvvetleri tarafından saldırıya uğrarlar. Yine ölü ve yaralı Türkler… Neden niçin, kimse yorum yapamaz. Türk düşmanlığının altında yatan gerçeği açık olarak kimse öğrenemez. Bu bir işçi hareketi mi idi? O yıllarda böyle bir hareketten hiç kimsenin ne bilgisi ne de haberi vardı. İngiliz petrol şirketi işçileri arasında bir hayli ASÛRÎ vardı. Bunlar İngilizlerin sadık uşakları idi. Bunlar mı hâdise çıkarmıştı? Olabilir! Ne olursa olsun, ölen ve yaralananlar Kerküklülerdi; zarar gören, toprağında kanı akan yine Türklerdi. Bu katliam, Kerkük tarihindeki 4.üncü katliamdır. Gâvur Bağı katliamı olarak anılmaktadır.

1958 yılına kadar geçen zaman içersinde Bağdat Paktı’na giren Irak, dolaylı da olsa Türklere bir rahatlık sağlamış oldu. En azından Türkiye’ye tahsil için gelenler oldu. Bunlar anavatanda o günlere kadar az bilinen Kerkük’ü tanıtma imkânı buldular.

Kraliyet artık İngilizlerin işine gelmiyordu. Hâdiseler, öğrenci ve işçi olayları görülmeye başlamıştı. Bunlar bazen kanlı çatışmalara kadar varıyordu. Türkler bu olaylara karışmamaya özen gösteriyordu. Çünkü biliyorlardı ki kabak başlarına patlarsa karşılığı pahalı ödenir.

Hukuksuzluk yaratanlar Arap ve Kürtlerdi. General Kasım, 14 Temmuz 1958’de tam techizatlı ordusu ile Lübnan’a gitme emrini almıştı. Lübnan yerine sabaha karşı Bağdat’a girerek yönetime el koydu. O gün İstanbul’da beklenmekte olan Kral Faysal ve Nuri Sait Paşa öldürüldü. O güne kadar hiç tanınmayan bir general olan Kasım, Irakta ihtilâl yapmıştı. O gün bugündür Irak halkı huzura kavuşmamıştır.

On yıldır Rusya’da bulunan Molla Mustafa Barzanî af edildi. Bağdat’ta törenle karşılandı ve silâhlı adaaları ile krala ait bir kasırda yerleşti.

Kerküklülerin kâbus dolu günleri de bundan sonra başladı.

1958-1959 arasındaki zaman içersinde, Kerkük ufkunda birçok olayların ilk belirtileri görülmeye başlamıştı. Ama Türkler gözlerini açıp her nedense bu tehlikeyi göremediler. Eski tehlikeli günleri hatırlamadılar. İhtilâlin üçüncü günü ilân edilen geçici anayasada Irak Cumhuriyetinin, Arap ve Kürt ortaklığından ibaret olduğu, Türklerin, Asûrî ve Ermeniler gibi azınlık statüsünde yer aldıkları ilân edilmişti. Türk değil, Kasım’ın tabiri ile Türkmen olmuşlardı artık.

Sağlam sosyal ve kültürel temele dayanan Türklerin varlığı, sol eylemli Kasım taraftarları ve Kürtler için tehlikeli görülüyordu. Servet düşmanlığı, sınıf ayrımcılığı Türk töresinde yoktu, iltifat göremiyordu, görmemişti. Moskova’dan yeni dönen, düşüncelerine, aldığı talimatların uygulanmasına en büyük engelin sağlam yapılı Türkler olduğunu bilen Molla Mustafa Barzanî, Kasım rejimi ile bu konuda hemfikir idi. Plânlar bu doğrultuda beraber hazırlandı. Kerkük’te katliam yapılacaktı.(1) 4000’den fazla tutuklu Türk serbest bırakıldı. Kerküklüler buna bir mânâ veremediler. Halbuki en ince detayına kadar katliamın plânı hazırlanmış, silâhlı Kürtler şehre yerleşmiş, belli ve ileri gelen kişilerin ev adresleri tespit edilmiş ve komünist Türk düşmanı Garnizon Komutanı Davut El Cenabî Kerkük’ten ani olarak uzaklaştırılmıştı. Türkler iyi organize olmadan, tam birleşmeyi sağlamadan ve lidersiz olarak 14 Temmuz 1959, ihtilâlin birinci yıl şenliklerine katılırlar. İlk kurşun sesi, arkasından 3 gün sokağa çıkma yasağı, yerde sürüklenenler, elektrik direğine asılanlar, diri diri gömülenler, aileleri önünde kurşunlananlar, Ata’lar ve Osman’ların şehadeti. Her zamanki gibi de yağmalar, yakmalar, yıkmalar.

Tarihe geçen bu en büyük katliama karşı Türkiye’de ilk tepki olarak merhum Enver Yakuboğlu’nun öncülüğünde yapılmak istenen basın toplantısına güvenlik kuvvetleri tarafından müsaade edilmedi. Konuya yasak konuldu. Yasak 1960 askerî darbesinden sonra kaldırıldı. Bilgi ve katliam resimleri ondan sonra basına intikal etti. Bizler de o gün polisle tanışmış olduk. Türkiye radyoları “Kerkük’te meydana gelen olaylarda İngiliz kolonisi zarar görmemiştir” haberini verirken Kerkük’te “TURANÎ’LERE (Turancılara) ölüm, Kerkük Kürtlerin başkenti olacak” çığlıkları arasında Türkler yerlerde sürükleniyordu ve işin acı, acı olduğu kadar da düşündürücü olanı İsrail Radyosunun gerçek haberi dünyaya ilân etmesiydi. İşte Kerkük katliamının ibretle okunan kısa hikâyesi.

15 Ocak 1980: Irak Devrim Komuta Konseyi Mahkemesi huzuruna tutuklu 4 kişi çıkar. Suçları, Türk olan 3 milyon insanın insanî, hukukî haklarını, yasal çerçeve içersinde ve Irak anayasasına uygun olarak, ellerine, Kürtler gibi silâh almadan, kan dökmeden savunmaktı. Ama o ülkede Türk’üm demenin karşılığının idam olduğunu bilmelerine rağmen Türk’e yakışır vakar içersinde, biri dövülerek, 3’ü idam edilerek şehadet şerbetini içerler. Durum Türkiye’deki siyasî iktidara iletilir. Cevap: “evet, haber doğrudur, başımız sağ olsun!”. Verilen cevap aynen öyle idi: başımız sağ olsun. Daha enteresanı, 28 Şubat 1980, TV’de dış ilişkilerle ilgili bir basın toplantısında Dış İşleri Bakanımız bir gazetecinin, “5 kişinin idam edildiği, 5 kişinin daha idam edileceği haberini almaktayız, doğru mudur?” sorusuna karşılık “Türkiye bir karar vermiştir (ne kararı ise?), biz ancak iyi dileklerimizle Türk kamu oyunun hassasiyetini iletebiliriz. İlettik, ama onlar dinlemediler ve 5 Türk’ü astılar” cevabını verir. (Şehit olanlar 5 değil, Kerkük’ün lider kadrosu olan 4 kişi idi).

Katliamların en vahşetlilerinden biri de Altunköprü katliamıdır. O da özetle şöyle gelişir: Irak ordusu 2 Ağustos 1990’da Kuveyt’i işgal eder. Müttefik kuvvetler 13 Ocak 1991 sabahı karşı saldırıya geçer. Bağdat bombalanır. Irak kuvvetleri perişan hâlde geri çekilir. Arkalarında kendilerine yakışır bir şekilde yağma, kan ve yangın bırakır. Ülke büyük bir kaos içine girer. Açlık ve sefaletin yanında, güneyinde Şiîler, kuzeyinde Kürtler ayaklanır, 18 Mart 1991’de Kerkük, Kürtlerin saldırısına uğrar. Kürt kuvvetleri tarafından bütün resmî yerler ve şehir işgal edilir. Tapu, nüfus müdürlükleri, kütüphane ve arşiv merkezleri yakılır, yağma edilir. 26 Mart tarihine kadar dükkânlar, evler yağmalanır. Kerkük’ün Kürtlerden kurtarılması ve ayaklanmanın bastırılması için Irak kuvvetleri harekete geçer. 26 Mart 1991’de Türk kasabası olan Tuzhurmatu’ya giren Iraklı askerler, önlerine çıkan Türkleri kurşuna dizer. Tazehurmatu bucağında da Irak ordusu, masum Türkleri kurşuna dizmekle kahramanlık gösterir. Kerküklüler, Irak ordusunun yaklaşmasından paniğe kapılırlar. Binlerce Türk Altunköprü üzerinden bir an önce Türkiye sınırına varmak için kaçmaya başlar, Irak Ordusu peşlerindedir. 27 Mart 1991’de Irak ordusu, kendi toprağı saydığı Kerkük’e girer. Her zamanki gibi gereken şiddet görülür. 28 Mart 1991’de Irak birlikleri Türk kasabası Altunköprü’ye varır. Kürtler kaçar, kahraman Irak Ordusu kahramanlığını gösterir, 100’den fazla Türkü DUVAR dibinde toplar ve kurşuna dizer. Tam bir katliam. Tarihe geçen kara, utanç verici bir leke.

Katliamlar bugüne kadar devam etmektedir.

14 Temmuz 1959 katliamı münasebeti ile bir özet sunmaya çalıştık. Yüreğimiz yandı, eski günleri hatırladık. Gelecek günler neler gösterecek? Ümitliyiz, Millî Devletimiz ve şanlı ORDU’MUZ sayesinde hasretimiz, özlemimiz, doğru teşhis ve uygulama ile yakın zamanda gerçekleşecektir. Türk’ün şanını, kutsal bayrağını Türk yurtları ve başta Kerkük hasretle beklemektedir.

Dr. Nefi Demirci

  • “Kerkük’ün Siyasî Tarihi” kitabımızda katliamın detayı yazılmıştır.