8.8 C
Kocaeli
Cumartesi, Mayıs 2, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 164

Bayramın Ardından

Eski bayramların özlenen tadını vermese de, bu yılki bayram yine de birçok mutluluğu birlikte yaşamamıza vesile oldu. Geçici olsa da çekirdek aileleri birleştirdi. Torun, dede, nine, akraba ve dostları bir araya getirdi. Özlemlerin hüznü, sevince dönüştü. Değerli duygular paylaşılarak huzurun tadına varıldı. Ramazan ayında topladığımız güzel hasletleri bir nebze birlikte paylaştık.

Hele yalnızlıktan bunalan yaşlılarla cıvıl cıvıl torunların kavuşması tadına doyulmaz bir durumdu. Az da olsa çocukların şeker toplaması, büyüklerin harçlık dağıtmaları da unutmaya yüz tutmuş mutluluk kırıntılarıydı doğrusu.

Bunlarla birlikte akrabaların, arkadaşların ve komşuların buluşması, yemeklerin topluca yenilmesi de ayrı bir huzur paylaşımıydı.

Bu arada birçok aile de, bayramı birlikte paylaşmanın yerine, tatil beldelerine gitmeyi tercih etti. Tatil tercihi, insanların çalışmaktan yorulmalarının karşılığı mıydı acaba? Yoksa  bayramların uhrevi havasından kopmanın  nedeni miydi?

Teknolojinin baş döndüren yenilikleri, insanlığa büyük kolaylıklar sunarken, bir yandan da sessiz ve derinden, bir o kadar da vahim götürüleri olmuştur: “Silah üretiminde artış, çevre kirliliği, gürültü, radyasyon, gıdalardaki hormonsal katkılar ve ilaç bağımlılığı vb. gibi.

Özellikle TV, cep telefonu ve internet bağımlılığı, insanları yalnızlaştırmaya başlamış, aile içi ve çevreyle olan iletişim büyük ölçüde azalmıştır. Bunlar, insanlık için kıymetli ve bir o kadar da anlamlı olan zamanı, insani değerleri, dostlukları, aile içi iletişimi açık şekilde çalmaya başlamıştır. Neticede insanlık hızla kalabalıklaştıkça yalnızlığa ve bencilliğe itilmektedir.

Teknolojinin bu yönü, “bilinçsizce” kullanılmaya devam edildiğinden; insanları kaynaştıran ortak paydaları yok ederek; “aile bağlarının, samimiyetin, paylaşmanın, ahde vefanın, sevginin” azalmasına da sebep olmaktadır.

İnsani değerlerin azalması neticesinde; “bencillik, hoşgörüsüzlük, aç gözlülük ve sevgisizlik yüreklerde yeşermeye başlamıştır.

Bu günkü savaşların, akan kanın, aç bırakılan insanların, mağdur ve yetim bırakılan çocukların çektiği ıstırabın sebebi budur.

Görüleceği gibi, teknolojinin içinden; “ahlaki değerleri, insanlık onur ve merhametini, sevgiyi” vb. çıkardığınızda, yaşam anında felakete dönüşmektedir.

Bütün bu gelişmeler insanı; refaha, huzura, saadete götürmesi gerekirken, zengin ve hâkim olma, yönetme uğruna, her türlü çirkinlikler ve merhametsizlikler yapılabilmektedir. Yaşam biçimimiz yozlaşarak, gelenekler, görenekler, ahlaki değerler vb. hızla ve üzücü şekilde yıpranmaktadır.

Bayramlar da bu gelişmelerden etkilenmiştir elbette ki. İçinde bulundurduğu kendine has; “yaşama sevinci veren, kaynaşmamızı sağlayan, beden ve ruh sağlığımızın sigortası olan ve toplum katmanlarını mutlu eden motifler” kaybolmaya yüz tutmuştur.

Hediyeleşmenin, yeni elbiselerle giyinmenin mutluluğu, el öperek harçlık almanın hazzı, komşularla paylaşmanın toleransı, çocukların kahkahaları, sevinçleri, cıvıl cıvıl yarışları sokaklarda yok artık.

Bayram namazlarının kalplerimize zerk ettiği manevi hazla, yakalanan uhrevi havanın, hemen akabinde topluca kabirlere taşınması, hastaların unutulmaması, yakınını kaybedenlerin topluca ziyaret edilmesi ne anlamlı, ne hoş uygulamalardı.

Çocukluğumda bayramlarda ev ev gezerdik. On iki yaşını doldurmayanlara çerez dağıtırlardı. En samimi kafadar arkadaşlar ve akraba olanlar bir gurup olurduk. Topladıklarımızın içinde neler yoktu ki; kuru üzüm, hurma, ceviz, fındık, fıstık, lokum, iğde, kuru dut, keçiboynuzu, akide şekeri vb.

Evlere bayramlaşmaya gitmek gerçekten de mutluluktu. Kapıda güler yüzlü bir teyze karşılar, bizi adam yerine koyar, hal hatırımızı sorar, cana yakın, cicili bicili giyinenlerimizin yanağını okşar ve bolca çerez ikram ederdi. Ne tadına doyulmaz huzur kırıntılarıydı bunlar.

İçimizde; kin, kırgınlık, stres, hüzün asla yoktu. Engin bir hoşgörünün yüreklerimize enjekte ettiği sevgi çiçekleri vardı göz bebeklerimizde.

Topladığımız harçlıklarla bayramlık servetimizi hesaplar, kendimize bahşedilen güven ve sevinçle sokağa fırlardık. Ne bitmez tükenmez lezzet paylaşımlarıydı bilemezsiniz. Büyükler de ev ev bayramlaşırdı. Tepsi içinde; kâğıtlı şeker, lokum, kolonya ve sigara ikram edilirdi.

Anlattıklarımda olağan üstü bir durum yok elbette. Fakat hafızamda o kadar değerli izleri var ki bu yaşantıların. Yeniden yaşayabilmek için neler vermezdim ki.

Bütün bunları bize anlamlı kılan; madden sahip olduklarımızın çokluğu değildi elbette. Zira çok da fazla bir şeylerimiz yoktu. Fakat gönül zenginliğimizi sağlayan; içtenlikler, sadelikler yalınlıklar, samimiyet, sevgi ve hoşgörü oldukça çoktu.

Yüreğimizde duruluk ve huzur, ahde vefa, kadir kıymet bilme, sevme ve sayma vardı. Kanaatkârlık, yaşama sevincimiz haddinden fazlaydı.

Bir takımdık adeta, komşularla, arkadaşlarla, akrabalarla. Birimizin derdi, hepimizindi. Hayattan çok şey beklemezdik. Uzak ve elde edilemeyecek hedeflerimiz yoktu. Sade, samimi  basit ve mutlu yaşardık. O yüzden endişeli değildik belki de.

Evlerimizde çok eşya yoktu. Yaşamımız gibi evlerimiz de sadeydi. Fakat sevgimiz sayesinde, hoş görülü ve huzurluyduk. Esas olan kalp kırmamak, üzmemekti, yardımlaşma ve dayanışmaydı.

Şimdiki bayramlarda maddi her imkân var elbette. Hiç bir şeyin özlemi çekilmemekte. Ancak, en pahalı malzemelerle pişirilen, fakat lezzet vermeyen yemekler gibi san ki. Kaybolan bir tat var. Katılan malzemeyle bulunamayacak bir tat.

İşte bayramlara lezzet veren de manevi paylaşımlardır. Engin sevgi, saygı, değer verme, hoşgörü, biz duygusu, yardımlaşma, komşuluk ilişkileri, aile bağları, merhamet, kanaatkarlık, tevekkül, kendisi ve başkaları ile barışık olabilme, empati, pozitif düşünme vb. değerler.

Bunlar, bayramlara ruhunu veren, kişiyi, aileyi ve dolayısı ile toplumu mutlu kılan argümanlardır. Hiç bir masrafı olmayan, paylaştıkça çoğalan böylesi hasletler, sadece, haset, kıskanç, bencil, öfkeli, nefret duyan kalplerde yeşermez. İnsanı insan yapan değerleri yaşayamazsak, her gün bayram ilan edilse de bir anlamı olmayacaktır.

Bayramlar önce yüreklerde olmalı. Geçmişin özlemleri ile yetineceğimize, gönülleri önce bayram kılmak lazım. O zaman o tat yeniden gelecektir eminim.

“Gönüller sevinçle dolsun, umutlаr gerçek olsun, аcılаr unutulsun, üzerimize mutluluklar yağsın” dileklerimle…

Sevgiyle kalın…

Türk Milliyetçileri Yeni Anayasa Tuzağına Karşı Birleşmelidir

Son yıllarda zaman zaman gündeme getirilen Sivil Anayasa yapılması söylemi yeniden  ısıtılarak Türkiye’nin gündemine sokulmuştur. TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş, Meclis Başkanlık Divan’ı üyeleri ile görüşerek Yeni Anayasa konusunun parlamentonun gündemine taşımıştır.

12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra  yapılan 1982 Anayasası’nın 137 maddesi 40 yıl içinde değiştirilerek Türkiye’nin değişen şartlarına ve ülkemize özgü yeni Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine uyarlanmıştır.

Fakat bu değişiklikler Siyasal İslamcılar ile Siyasal Kürtçüleri tatmin etmemektedir. Bu iki grup; Türk, Atatürk,  Cumhuriyet,  milli devlet ve üniter yapı karşıtlığında birleşmektedirler. Ayrıca bunlar, Anayasanın değiştirilemez hükmü bulunan ilk üç maddesine, 66. Maddedeki Türklük tanımına, Anayasada geçen “Türk” ibarelerine karşıdırlar. Bunları çıkartarak yapacakları yeni Anayasa ile Türk kimliğini milleti oluşturan alt etnisitelerden biri durumuna getirmek, Türkiye Cumhuriyeti’ni çok uluslu,  çok kültürlü,  çok dilli, çok eğitimli, yerel yönetimlerine özerklik verilmiş federatif bir yapıya  dönüştürmek istiyorlar.

Bu noktada şunu hatırlatmak istiyorum. Yeni bir Anayasanın yapılması için ya devletin yıkılıp yeniden kurulması ya da mevcut rejimin bir darbe ile devrilmesi gerekmektedir. O zaman da yeni Anayasayı, oluşturulacak

Kurucu Meclis yapar. Böyle bir durum söz konusu olmadığına göre mevcut Meclis, Yeni Anayasa yapamaz.

Ancak, 401 oyu bularak Anayasa maddelerinde değişiklik yapabilir.

Bu konu ciddi olarak Meclisin gündemine geldiğinde

mevcut siyasi ittifakların bozulduğunu ve yeni ittifakların kurulduğunu, yeni açılım sürecinin başlatıldığını görebiliriz.

Yeni Anayasa yapılması konusunu gündeme getirenlerin ortak noktalarından biri de 1921 Anayasası’nın örnek alınmasını istemeleridir. 1921 yılı, İstiklal Harbi’nin başladığı,  saltanat ve hilafetin devam ettiği, ülkenin büyük bir bölümünün yabancı güçler tarafından işgal edildiği, iç isyanların başgösterdiği bir dönemde, TBMM’nin çalışmalarına hukuki meşruiyet zemini kazandırmak için hazırlanmış 24 maddelik geçici bir hukuki metindir. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Anayasası 1924 Anayasası’dır. Yeni Anayasa isteyenlerin niyetinin ne olduğu 1921 Anayasası gevelemelerinin altında yatmaktadır.

Bütün bu gelişmeler, Anadolu coğrafyasından Türk kimliğini silmek ve yerine Türkiyelilik gibi coğrafyaya dayanan bir kimlik oluşturulmak istendiğini ortaya koymaktadır. Andımız’ın okullarda okutulmasına son verilmesi, devlet kurumlarından T.C. ibaresinin kaldırılması, statlardan Atatürk adının kaldırılması, “Ne mutlu Türk’üm diyene!” ifadesine karşı çıkılması, Yeni Anayasa çığırtkanlarının işaret taşlarıdır.

Türk milleti “Yeni Anayasa tuzağı”na karşı uyanık olmalı ve bu girişime sonuna kadar karşı durma azim ve kararlılığını ortaya koymalıdır.

Bu konuda en büyük görev, Türk milletine mensubiyetinden gurur duyan Türk Milliyetçilerine düşmektedir. Türk milletini bu konuda bilgilendirerek onları uyanık tutma görevi, öncelikle onlarındır. Ama Türk Milliyetçileri, bu bölünmüş, çeşitli partilere ve teşekküllere dağılmış, birbirlerine düşmüş halleriyle bu görevi yerine getiremezler.  Kurumsal kimliklerini korumak şartıyla mutlaka milli konularda ve özellikle Yeni Anayasa girişimleri karşısında güç birliği yaparak omuz omuza mücadele etmelidirler. Bu, aynı zamanda milliyetçilik konusundaki samimiyetlerinin de bir göstergesi olacaktır.

NE MUTLU TÜRK’ÜM DİYENE!

“Anayasa Değişmeli!”

En sık değiştirdiğimiz kanun, yanılmıyorsam, İhale Kanunu. Niçin sık değiştirdik? Çünkü vesayet kanunuydu, özgürlükçü değildi. Onu özgürlükçü ve sivil hâle getirmek için çok uğraştık. Niçin esaret ve vesayet kanunuydu? Çünkü topladığımız vergileri dilediğimiz yandaşlara vermemize engeldi. Yandaşlarımızı zengin edemeyeceksek, bizim iktidarda olmamızın bir anlamı var mıdır? Hele bunca arkadaşımızın seçilmek için harcadığı paralar ne olacak? O paraları bir şekilde geri almaları hakları değil mi?

İhale kanunu niçin vesayet kanunuydu? Çünkü IMF, bize borç verirken, verdiği paraları bizim adamlara vermemizi istemiyordu. Bu da besbelli vesayettir. Bizim paramızı kime vereceğimize ancak biz karar veririz. Bunun önündeki dâhilî ve haricî bütün engeller kaldırılmalıdır. Dâhili engel, meclis denetimi, Sayıştay ve benzeri unsurlardır. Bunlar darbe anayasalarının karanlık izlerini taşıyordu. Büyük çapta yok ettik.

Anayasa demişken, en sık değiştirdiğimiz ikinci yasa da anayasa işte. Niçin derseniz; o da dilediğimizi dilediğimiz gibi yapmamıza engel oluyor. Yok anayasa mahkemesiymiş, yok şu tay’mış, bu tay’mış. İktidarımızın icraatına müdahale eden, aklımıza geleni hızla icra etmemize engel olan her ne varsa vesayettir. Elimizi tutan, yaptıklarımız hakkında ukalalık eden hiçbir kurum istemiyoruz. Biz millî irade değil miyiz? O halde sana ona ne oluyor?

Verin bu kardeşinize yetkiyi. Anayasa neymiş, hukuk neymiş göstersin size. Tıpkı ekonomide gösterdiği gibi.

1921 Anayasası diye bir anayasa yok

Bu tarzda devam etmeye aklım ve gönlüm razı gelmedi.

1921 anayasası gibi bir anayasa yapacaklarmış. Yanılmıyorsam 1921 Teşkilatı Esasiye kanununa ilk ilanı aşklar, galiba kadim Ak Parti ulularıyla Abdullah Öcalan’dan gelmişti. Daha sonra müteveffa Altılı Masa da koroya katıldı. Şimdi, iktidardan ve daha yüksek sesle geliyor.

1921 aşkında kötü niyet yoksa cehalet vardır. Muhtemelen hem kötü niyet hem cehalet vardır. Taha Akyol’un Atatürk’ün Anayasası 1924 kitabı tam zamanında çıktı. (Doğan Kitap, 2024) Daha ilk sayfalarda görüyorsunuz ki “1921 Anayasası” diye bir şey yok. Çünkü o tarihte devletin hâlen yürürlükte bulunan bir anayasası vardır. Adı da Kanunu Esasi’dir. Esas kanun, yani anayasa.

1921 teşkilat kanununda devletin şekli yok. Devletin başı yok. Devletin hukuki esasları yok. Seçme ve seçilme şartları yok. Laiklik yok. Devleti devlet yapan kurumların hiçbiri yok. Cumhuriyet yok. Saltanatın kaldırılması yok. Hilafet berdevam. Ve bazılarına en cazip gelen tarafı olmalı, resmî lisan Türkçe yok. Bunlar neden yok? Çünkü bir anayasanın olmazsa olmazı bütün unsurlar cari anayasada, yani Kanunu Esasi’de var.

Başörtüsü, aile ve kırmızı ışıkta geçme

Bunlar iddia mı, spekülasyon mu? Taha Akyol, meclis zabıtlarından, mebusların ve bilhassa Atatürk’ün konuyla ilgili konuşmalarından alıntılarla gösteriyor ki bütün meclis bu anlayıştadır. Kanunu Esasi yürürlüktedir ve Teşkilatı Esasiye onun yerine değil, ona yama niyetiyle hazırlanmıştır. Meclis’te 1921 Anayasası görüşülürken bunun Kanunu Esasi’ye ek olduğu kuvvetle belirtilmektedir.

Şimdi muhtemelen bizi bekleyen kurnazlık, alıştığımız bir taktiktir. Başörtüsü anayasaya eklenecektir. Aile kurumunun dokunulmazlığı, kutsiyeti anayasaya eklenecektir. Bunların arasına bir yere, asıl maksat şöyle yanlamasına sıkıştırılacaktır: Yürütme layüsel olsun. Kimse kontrol edemesin, ağzını açamasın. Cumhurbaşkanı dilediği kadar aday olabilsin. Belki Türk vatandaşlarına Türk vatandaşı denmesin. Bu torba kanun denilen “Elinizi kaldırın. Elinizi indirin. Kabul edilmiştir.” yaklaşımlı Mecis müzakeresiz kanun kaçırma mekanizmasının temelidir. Daha önceki anayasa değişikliklerinde de kullanılan bir “siyaset”tir. Hatırlayacaksınız, anayasayı değiştirince 1980’in darbecileri mahkûm edilecekti. Darbecilere bir şey olmadı ama ne görelim, bu yolda ilerlerken Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçivermişiz.

Üstü şekerli hapı yutar mısınız?

Acı ilaçları, zehirleri şekerle kaplarlar ya. Aynı “siyaset”!

Başörtüsü serbesttir. Kanun yetmiyor mu? Onu da anayasa maddesi mi yapacağız. Aileyi de koruyacakmışız. Aileyi kanunlar yeterince korumuyormuş. Bari elimiz değmişken kırmızı ışıkta durulacağını da anayasaya koyalım. Epey bir geçen var. Anayasaya konunca daha kuvvetli olur, ihlal etmezler. Tabii maddeye, devlet büyükleri hâriç demek gerekir. Yoksa Sayın Ahmet Necdet Sezer’in kendiliğinden yaptığına mecbur olurlar. Gerçi olmazlar. Çünkü anayasa falan onları pek etkilemiyor. Hem siyasi demeçlerinde de vardı: “Kırmızıda durmayacağız!” Hey be!

Sonra anayasa değişikliğine itiraz edenlerin üstüne, “Ne yani? Sen başörtüsünün yasaklanmasını mı istiyorsun? Aile dağılsın mı istiyorsun?” diye yürürüz. “Kırmızıda geçsinler de kaza mı yapsınlar?”

Sonra bir bakarsınız ki ne hukuk kalmış ne anayasa. 1921’e dönmüşüz. Onun da temelindeki 1876’ya. Kanunu Esasi’de vesayet yok galiba. Bakınız 5. madde ne diyor: Zat-ı Hazret-i Padişahi’nin nefs-i hümayunu mukaddes ve gayr-ı mesuldür.

Merkezsağ, Merkezsol

                İyi Parti GİK(Genel İdare Kurulu), 31 Mart Yerel Seçimlerinden önce aldığı bir kararla seçimlere hiçbir parti ile ittifak olmaksızın (özübaşına) tek başına girme kararı aldı.

                Başarısız bir seçim döneminde yaşanan yanlış ve isabetsiz aday tespitleri, kullanılan dil, 31 Mart’ta alınan seçim sonucuyla noktalandı.

                İYİ Parti, seçim çalışmaları boyunca yirmi iki yıllıdır iktidarda olan gerçek İslamiyet’in özünden soyutlanmış, Siyasal İslam sosuna batırılmış, halkı fakirleştiren, kalkınmacı hamlelerden uzak, yoksulluğu yöneten tek adam rejimine karşı dişe dokunur muhalif duruşunu gösteremedi.

                Eleştiri oklarının tamamını ana muhalefet partisine ve bu yetmezmiş gibi bir zamanlar cumhurbaşkanlığına aday göstermek istedikleri Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş’a yöneltmeleri, yapılan seçimin sonucunda İYİ Parti adına hazin bir sonuç doğurdu. Çünkü İYİ Parti il ve ilçe teşkilatlarına kayıtlı üyelerinin çoğunluğu gelişmeleri hayretle izliyor ve muhalefete yüklenen suçlamaları kabullenemiyorlardı.

                Hülâsa büyük bir yenilginin ardından İyi Parti Genel Başkanı Sayın Meral Akşener, seçim sonrası yaptığı konuşmada, yenilginin sonucunu tek başına üstlenerek, 27 Nisanda yapılmasını istediği olağanüstü kongre kararı aldı ve kongrede aday olmayacağını açıkladı. 

                Görüldüğü kadarıyla şu an için genel başkanlığa 4 aday isminin önplana çıktığını görüyüruz. Koray Aydın, Musavat Dervişoğlu, Av. Günay Kodaz ve Ahmet Tolga Akalın.

                Adaylar arasında parantez açmak gerekirse; Koray Aydın, İYİ Parti’nin bu duruma gelmesinin en büyük sebeplerinden birisi. Teşkilatlardan Sorumlu Genel Başkan Yardımcılığına atandıktan çok kısa bir süre sonra her budağından taze sürgünler yeşeren genç br fidan gibi gelişen İYİ Partinin bütün yurtta kurucu il ve ilçe yönetimlerini tek bir genelgeyle istifaya davet etti ve yerlerine MHP’den tanıdığı kendisine sadık ekipleri il ilçe yönetimlerinn başına atadı. Denilebilir ki, bugün için olağanüstü kurultayda oy kullanacak il ve ilçe delegelerinin büyük çoğunluğu onun atadığı yönetim kurullarının delegelerinden oluşuyor.

                Diğer bir aday Musavat Dervişoğlu kazandığında partiyi eski durumuna getirirmi, biraz fuluğ görünse de onun şu sözünü değerli buluyorum: “İyi Parti milliyetçi aynı zamanda demokrat ve kalkınmacı umdeleriyle Atatürk’ün kurduğu milli devletin temel ilkelerine bağlı bir siyasi parti olarak esasen merkezin ta kendisidir.

                Av. Günay Kodaz, her ne kadar Kurucular Kurulu üyesi olmuş olsa da ihraç edildiği için kendisinin Genel Başkanlığa aday olamayacağı söyleniyor.

                Mehmet Tolga Akalın ise; Türkiye, Türk Dünyası ve Dünya meselelerini çok iyi bilen, Milliyetçi, Demokrat kimliği ile hitapebettiği kitleleri heyacanlandıran bir yapıya sahip.

İYİİ Parti Merkezin Neresinde?

                Bugün Televizyonlara çıkan herkes İYİ Partinin “Merkez Sağ” kulvarda yer almasından söz ediyor. Bu tartışmalar  İYİ Parti henüz kuruluş aşamasındayken de yapılıyordu. Ancak İyi Parti, merkezin tam ortasında yer alarak kısa zamanda %17-22’lik seviyelere erişti.

                Son yapılan 31 Mart Mahalli Seçimleri de gösterdi ki, Cumhuriyet Halk Partisi, “Türkiye İttifakı” projesiyle yıllardır aşamadığı %25 lik oy bandını %37’ye yükseltmiştir.

                Ortanın sağı, ortanın solu kavramları, 1970’li yıllarda konjoktürel olarak bütün dünyada olduğu gibi, Türkiye’de de kabul görülüyordu. Çünkü o yıllarda Avrupa ülkelerinde Almanya, Fransa ve İtalya’da  “Sosyal Demokrasi” rüzgârları esiyordu. Fakat sonraki yıllarda o ülkelerin çoğunluğu Muhafazakâr, Liberal Demokrat sistemlere dönüştü.

                Ezcümle diyebiliriz ki, Kavramın tamamına talip olmak dururken merkezin sağına veya soluna sıkıştırılmak, Türk seçmeninin tümüne ulaşılmasına istemeye istemeye sınırlama getirilmiş oluyor. İşte bu yüzden bir partiyi merkezin sağına, soluna hapsetmenin hiçbir anlamı ve gerekçesi yok. Deveye sormuşlar: “Yokuş ağı mı, daha rahat yürüyorsun, yokuş yukarı mı?” Devenin cevabı: “Düz yolda yürümenin suyu mu çıktı?” olmuş.

Aydınlarımız  ve  İzmler

     İnançsızlık, inkâr, materyalizm, maddiyyunculuk, sosyalizm, liberalizm ve komünizm gibi tüm.izmler; dünyada görülen haksızlık, kötülük ve sömürü gibi vak’a ve olaylara karşı; kimi düşünürlerin, bunlara bir çare arayış ve çıkış yolu bulmak gayreti içinde olmaları ve güya onu bulmalarından kaynaklanmaktadır.

     Kurtarıcı olarak karşımıza çıkarılan her …izmde güzel, doğru ve iyi taraflar olduğu gibi,  her …izm’in çirkin, yanlış ve kötü yönleri de var. Üstelik bunlar çoğunlukta.

     Oysa, bunlardaki müspet taraflar; İslam’da fazlasıyla mevcut. Menfî kısımları ise, İslâm’da zaten yer almaz.

     Bunlara yönelişin, bir kurtuluş arayışın ve onlardan medet umuşun temelinde ise, aydınlarımızın lâyıkıyla İslâmı bilmeyişi veya doğru dürüst anlamayışları yatmaktadır.

     …izmlerin herhangi birinde gördükleri iyi taraflar onları celbetmekte ve ona sarılmalarına sebep olmaktadır.

     …izmlere sarılışın bir başka sebebi de, Allah’ın kâinatı ve insanı yaratış sebep ve hikmetini bilmeyiş ve şöyle bir düşünceye saplanışlarından ileri gelmektedir:

     Allah niye insanın yanlış işler yapmasına, kötülüklerde bulunmasına, kimilerinin kimilerini ezip sömürmesine fırsat veriyor, bunlara engel olmuyor?

     Yüce Allah, istese elbette bunlara mâni olur, insanın fenalıklar yapmasına imkân vermiyebilirdi.

     Fakat bu, ancak insanların robot olmalarıyla mümkündür.

     Siz hiç, bir kadının çamaşır makinesini okşayarak, “Çamaşırları ne güzel yıkamışsın, aferin sana!” diyerek onu sevdiğini, takdir ettiğini gördünüz mü? Çünkü o bir robot hükmündedir. Ne iş için yapılmışsa, onu yapmak zorundadır. Yoksa bir kenara atılır.

     Yüce Allah insana şahsiyet vermiş, değerli kılmış; tercih, tasarruf, seçme ve karar alma yetisiyle donatmış. Doğru yolu göstermiş. Eğri yolu seçmemesini öğütlemiş. Cüz’-i ihtiyarisiyle başbaşa bırakmış. “İyi veya kötüyü yapmayı tercih senin, istediğini yaratacak ise Ben’im.” demiş. Tercihinden dolayı mükâfat veya ceza vereceğini hatırlatmış. Bu şekilde insanı dünya denen imtihan ve sınav meydanına göndermiş. İyi, doğru ve güzel işleri yaparak kendisini memnun etmesini arzu etmiş. Aksi takdirde cezalandıracağını hükme bağlamış.

     Herkesin ve herşeyin sesli, sözlü, renkli ve hareketli olarak, yeri ve zamanıyla kayda alındığını ve zamanı gelince, mutlaka hesaba çekileceğini belirterek; geçici olarak muhtar / isteğini yapmakta serbest bırakmış.

     Bu durum ve hususları bilmeyen ve hesaba katmayan, yapanların yaptıklarının yanına kalacağını zanneden iyi niyetli ve merhametli aydınlarımız; zahiren / görünüşte şahit olukları haksızlıklar, yosuzluklar karşısında, -kendilerine göre- haklı bir arayış içine girdikleri için, bu …izmlerden birine kapılarak, düzelmeyi onlara sarılmakta görüp, ümitlerini onlara bağlamışlardır!

     Allah’ın insanların yanlış ve kötülük yapmalarına; hemen, ânında müdâhele etmemesi ve karışmamasının hikmetini bir de, şu misal ve örnekle anlamaya çalışalım:

     Öğretmen, yazılı sınavı yaparken, sıraların arasında dolaşır ve öğrencilerin kopya çekmelerine fırsat vermez. Dolaşırken, talebelerin yazılı kâğıtlarına göz atmaktan da, kendini alamaz.

Ve tabii olarak bazılarının yanlış cevaplar yazdığını görür ve üzülür. Fakat onlara müdahale etmez, dikkatlerini çekerek onları uyarmaz.                                                                                                                

     Çünkü öyle yaparsa, sınav sınavlıktan çıkar! Çalışanla çalışmayanın farkı kalmaz. Âdeta çalışan cezalandırılmış olur.

     Evet imtihan esnasında öğrenciye karışılmaz. Değerlendirme, sınav bittiğinde kâğıtlar toplandıktan sonraya bırakılır.

     İşte Yüce Allah’ın umumiyetle dünyada insana müdahale etmemesinin sebebi, 

bu hikmet içindir.

     Evet, Yüce Allah ihmal etmez, imhal eder / mühlet verir, zaman tanır. Kulun kendine gelmesini, hatasını görmesini ve pişman olarak kendisine, bilinçli olarak yönelmesini umar ve bekler.

Terörle Mücadele ve Sözde Demokratikleşme Çelişkisi

            Geçmiş mübarek Ramazan Bayramınızı tebrik ederiz. Ümidimiz odur ki iç ve dış malum sorunlardan uzaklaşmış nice bayramlarda yüce Türk Milleti buluşacaktır. Yeniden Milli Mücadeleye zorlanan, son yıllarda kuşatılan ve dayatmalarla karşı karşıya kalan Türkiye’yi yakın tarihi bilen, donanımlı, tavizi çözüm olarak görmeyen, milli hassasiyeti yüksek, anayasasını dış dayatmalara açmayan yönetim anlayışıyla layık olduğu duruma getirebiliriz. Milli bağımsızlık ve egemenliğimizi kimse ile paylaşmadan dayatmaları çöpe atmak durumundayız. Gereği yapıldığı takdirde ihanet bulutları Türk’ün şerefli ve kararlı iradesi karşısında yok olup gitmeye mahkûmdur. Çok seslilik zannedilen çokkültürlülük tuzağı gibi oyunları demokrasi içinde aşacak çaptayız. Yeter ki liyakat sadakate esir edilmesin. Ülke yönetimi aşırı sol döneklerine, İslamcı ve İslamsız bölücülere alet olmasın.  Çok uğraşıldı ama Türkiye ihanet odaklarınca iç çatışmaya sürüklenemedi. Ancak ihanetin önlenebilmesi için yapılacak çok iş vardır. Artık parti taassubu ve kısır çatışmalar aşılmalı ve kahramanlık sayılmamalı, milli ittifakın kurulması, güçlendirilmesi esas alınmalıdır. Ortak milli irade siyaset alanında öne çıkabilmeli, Türkiye’yi Türkiye yapan kurucu değerler ve ilkeler korunabilmelidir. Şahsi kaprislerden iskemle tutkusundan kendimizi kurtaralım. Aslında Türkiye’nin tek bir partisi vardır. O da TC Devletidir. O zarar görürse siyaset kurumu da bundan etkilenecektir. Milli devlet ve üniter yapıyı bozmaya dönük ihanet odaklarına karşı partilerin dört sene sonraki seçimlere ittifak yapma mecburiyeti vardır. TC’nin kurucu değerlerini anlaşılmaz bir şekilde tartışmaya değil…

            Değerli okurlarım, Bayram dolayısıyla Edirnekapı Şehitliğinde yatan rahmetli babamı ziyarete gitmiştik. Hemen yanımızda olan aziz şehitlerimizi de ziyaret ettik. Vatanı için dıştan ve içten kumandalı, ülkenin birlik ve bütünlüğünü hedef alanlara karşı vatan savunmasında gencecik hayatını veren bu aziz varlıklara ve onların ailelerine çok şey borçluyuz.

            Siz çelişkiye bakın ki, bu ülkede hem son terörist kalana kadar asker, polis, siviller terörle yasal bir mücadele içinde yurt içinde ve dışında gereğini yapmaktadırlar. Ancak sanki bunlar yapılmıyormuş gibi TBMM’yi işgal edip daha çok tepki oylarıyla kirleten bölücü terör örgütünün temsilcileri devlete adeta meydan okumaktadırlar. Malum parti devamlı isim değiştiriyor. Terör tercihini yapanlara destek olup işbirliği yapanlara hangi ülkede demokratik haklar tanınabilir? İşte, İspanya örneği ve diğerleri… Türkiye’deki çelişkiyi anlamak zordur. Şimdi de terörle demlenen malum partinin belediye kazandığı yerlerde Kürtçe isim kullanılması zorlaması var. Anlaşılmayan nokta terörle müzakere ve hoşsohbet ve seçim ittifakı değil, ancak mücadele edilir. Aksini düşünenler kendi kendini kandırmıştır. Bu kandırma devam etmektedir. Daha ziyade dışarıdan kullanılanların varlığını sürdürmesi ile mi TC demokratik rejimini dosta düşmana ispatlayacak? Bazıları ile aynı nüfus kağıdı ve pasaportu taşımaktan insan utanıyor. Seçimler gelince ihanet odakları birden kıymete biniyor ve reylerine talip olunuyor. Bu ülkede siyasetçi artık kendi kendini kandırmamalı çelişkiler artık ortadan kaldırılmalıdır. Küçük hesaplar şahsi kaprisler ve basit ayak oyunları terk edilmelidir. Siyaset kurumunun, siyasetçinin ve yargının itibarı ayaklar altına alınmamalıdır. Ülke gerçeklerini adeta yok sayarak terörün hedefinin yapay bölünmelerle ülkeyi çok kültürlü hale dönüştürme olduğu esas alınmalı; soyut birtakım yazılı hukuka esir düşülmemelidir. Yasalar kutsal olmayıp ihtiyaçlara göre değiştirilebilir. Ülkenin daha fazla kan kaybetmesine ve bekasının tehlikeye girmesine müsaade edilemez. Akademik kuruluşlar, unvan alıp kulakları üzerine yatanlar ve menfaat dışında başka bir şey düşünmeyen aşırı pasifler ve sözde bazı sivil toplum kuruluşları görevlerini yerine getirmemektedirler. Yıkama yağlama servisi gibi çalışanlar siyasetçiyi de şaşırtmaktadırlar. Aslında vatandaş işin farkındadır ama çözümü yönetenlerden beklemektedir. Daha ileri bir demokrasi aslında istismar edilmeyen bir demokrasidir. Türkiye Cumhuriyeti daha nice yüzyılları görecektir. Bu makalemiz aslında gerekli yerlere bir dilekçe olarak da kabul edilebilir.

Hayrettin Nuhoğlu ve İYİ Parti’de Gelişmeler

Nokta TV’de yaptığım Geniş Açı programının konuğu bu hafta Hayrettin Nuhoğlu idi. Çünkü son günlerde siyasetin en dikkat çekici konusu İYİ Parti’deki gelişmeler idi ve bu gelişmeleri en iyi yorumlayabilecek yetkin kişilerin başında Hayrettin Nuhoğlu geliyor.

Hayrettin Nuhoğlu genç yaşlarından beri siyasetin içinde olan tecrübeli bir siyasetçi. İYİ Parti hareketini başlatan ilk birkaç isimden biri. İYİ Parti’nin programını hazırlamada görev yaptı. Partinin tüzüğünü yazan (ben, Tolga Akalın ve Günay Kodaz’ın da içinde bulunduğu) 22 kişilik tüzük komisyonunun da başkanı idi. İYİ Parti’nin ilk Başkanlık divanında (Genel Başkan Yardımcısı statüsünde) Genel Muhasip idi. 27. Dönem İstanbul milletvekili olan Nuhoğlu halen Genel İdare Kurulu (GİK) üyesi.

31 Mart 2024 Yerel Seçimlerinden sonra İYİ Parti lideri Meral Akşener partisinin oy kaybının sorumluluğunu üstlenerek 27 Nisan’da Olağanüstü Kurultay yapma ve bu kurultayda aday olmama kararı verdi.

Seçim başarısızlıklarından sonra parti liderlerinde görmeye alışık olmadığımız bir tavırdı bu. Bu karar her kesimi ilgilendiriyor. Çünkü İYİ Parti’nin varlığı ve yokluğu Türk siyasetindeki dengeleri tamamen değiştirebilecek bir olgu.

Mayıs 2023’te yapılan Milletvekili ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra seçimin kaybedenlerinin başında gelen CHP’nin, örgütleri ve seçmeninde de müthiş bir moral bozukluğu yaşanmıştı. CHP Milletvekili veCumhurbaşkanlığı seçimleri sonrası kongre yaptı ve tekrar aday olan Kemal Kılıçdaroğlu’nun yerine Özgür Özel Genel Başkan seçildi.

Cumhuriyet tarihimizde (Bülent Ecevit’in İsmet İnönü’ye karşı seçilmesi hariç) pek rastlanmayan böyle bir değişim sonrası, CHP 31 Mart Yerel Seçimlerinde büyük bir başarı kazandı. Yüzde 25’lik cam tavanı kırıp yüzde 38’e yakın bir oyla birinci parti oldu. Türkiye ekonomisinin yüzde 70’ini üreten il ve ilçeleri yönetir hale geldi.

****

CHP’ye verilen emanet oylar kalıcı olur mu, olmazsa bu oylar nereye gider?

Şimdi İYİ Parti’de bir değişim olursa bu parti merkezde bir konum elde edebilir ve AKP ve CHP arasında paylaşılmış olan merkezdeki oyları toplayabilir mi?

En çok tartışılan konu bu.

CHP kurultayından farklı olarak İYİ Parti’de Meral Akşener kurultayda aday olmayacağını açıkladı. Gerçi Meral Akşener’in “ikna edilerek” genel başkan adayı gösterilebileceği de konuşuluyor. Fakat bu çok zayıf bir ihtimal. Yani bir Genel Başkan değişimi olacağı kesin gibi.

Şimdilik “ben genel başkanlığa adayım” diye ortaya çıkan dört İYİ Partili var: Koray Aydın, Müsavat Dervişoğlu, Tolga Akalın ve Günay Kodaz. Bu adaylar benim de tanıdığım, çeşitli vesilelerle sohbet ettiğimiz, birlikte çalıştığımız isimler.

Hayrettin Nuhoğlu Başkanlık divanında ve GİK’te görev verilmediğinde ve TBMM’de çok başarılı çalışmalar yapmasına rağmen 2. defa milletvekili seçilmesinin önü kapatıldığında da küsmedi. Siyasi nezaketini bozmadan parti içi çalışmalarını aynı tempoyla sürdürdü. Ve Genel Başkanın listesine girerek GİK’e seçildi.

Mevcut adayları, onlarla yakından çalışmış olan, Hayrettin Nuhoğlu benden iyi tanır. Ayrıca siyasi tecrübesi ve entelektüel birikimi yüksek olan bir siyasetçidir. Bu yüzden nokta TV’de kendisine sorduğum sorulardan bazılarını, aldığım cevapları ve izlenimlerimi kısaca özetlemek istiyorum.

************************************

Hayrettin Nuhoğlu Neler Anlattı?

Hayrettin Nuhoğlu programımda da Meral Akşener için son derece nazik, dikkatli bir üslup kullandı. O’nun Türk siyaset tarihine geçen büyük hizmetler yapmış, başarılı bir Türk Milliyetçisi olduğunu söyledi. Kurultayda aday olmamasını da örnek bir davranış olarak tanımladı.

Meral Akşener’i yeniden aday göstermek isteyen ve bunun için Genel Başkanı ikna etmek isteyenler olduğunu ama bunun sonuç vermeyeceğini Akşener’in kararından dönmeyeceğini vurguladı.

Hayrettin Nuhoğlu’nun görüşleri mealen şöyle:

  • Aslında bütün kritik kararlarda olduğu gibi, Meral Akşener Altılı Masadan kalkma, seçimlere iş birliği yapmadan yerel seçimlere girme kararında da geniş bir istişare sürecinden sonra GİK’te çoğunluğun kararına uyarak verdi.
  • Cumhurbaşkanlığı seçimi ile yerel seçimler arasındaki süreçte Genel Başkan Meral Akşener’in öfkeli ve asabi tavrı partiyi olumsuz etkiledi. Fakat eşi ve oğlu üzerinden o kadar çirkin ve haksız iftiralara maruz kaldı ki bir insan olarak etkilenmesini anlayışla karşılamamız lazım.
  • Ben Genel İdare Kurulunda ve özel görüşmemizde ‘iki Büyükşehir başta olmak üzere kısmi iş birliğini’ savundum. Fakat benim gibi düşünenler azınlıkta kaldı.
  • Mevcut Genel Başkan adaylarının hepsi de iyi yetişmiş, bilgili, birikimli kişilerdir. Özellikle Koray Aydın ile Müsavat Dervişoğlu’nu daha yakından tanıyorum ve hangi aday seçilirse seçilsin başarılı olacağına inanıyorum.
  • Üst kurul delegeleri adaylardan hem partiyi kısa zamanda toparlayacak, teşkilatlar ve seçmenlerde moral motivasyonu sağlayacak ve hem de gelecek genel seçimde büyük başarı sağlayarak, ülkeyi daha iyi yönetecek bir kadro oluşturacağına inandığı adayı seçecektir.
  • İyi Parti’nin siyasi kimliği Tüzüğün 2. Maddesinde açıklanmıştır. Bütün adaylar ve teşkilatlarımız bu tanım içinde kalacaktır. Biz Milliyetçi, Atatürkçü, kalkınmacı ve demokrat bir kimlikle Merkezde konumlanmış bir partiyiz. Hangi aday seçilirse seçilsin bu kimlik değişmeyecektir.
  • İYİ Parti’den bugüne kadar çeşitli sebeplerle ayrılmış olan değerli insanlara kapımızı sonuna kadar açmalıyız. Partimizin kurumsal kimliği aleyhine konuşanlar ve genel başkanın şahsına yönelik incitici ağır söz söyleyenler hariç, bütün ayrılanları partimize geri kazandırmalıyız. Benim görüştüğüm çok önemli isimler var onlar bir davetle geri döneceklerdir. Partimizin üst kurullarında görev yapmış değerli şahsiyetler, Kurucular Kurulu üyeleri yanında, il ve ilçe teşkilatlarında kırılarak veya beklentilerini bulamadığı için ayrılan bütün eski yol arkadaşlarımızın gönlünü almalıyız. Seçilecek Genel Başkan bunları yapacaktır.
  • İyi Parti gelecek genel seçimlere kadar Merkezde geniş bir alanı kontrol edecektir. CHP’nin kendisine verilen emanet oyları kalıcı olarak tutması mümkün değildir. AKP de çözülme sürecine girmiştir. İyi Parti bu partilerdeki sağduyuyu temsil eden geniş kitlelerin adresi olacaktır.

NOT: Programı izlemek için https://www.youtube.com/watch?v=hiH8IY8pd28 linki tıklayabilirsiniz.

Türkçe Dersleri: Bilgi mi Beceri mi?

Karar’daki köşe komşum, üstat İsmet Berkan’ın seçimden önceki Cuma yazısının başlığı şöyleydi: “Boş verin seçimi, siyaseti, gelin okullardaki Türkçe dersini konuşalım”. Başlığın her iki ucu da benim gönlüme göre.  Fark etmişsinizdir seçimler konusundan inatla uzak durdum. İki sebebi vardı. Bir kere seçim hakkında epey bir yazı çıkıyordu. İkinci ve asıl sebep, seçimleri yazanların konuyu benden çok daha iyi biliyordu.

Şimdi gelelim okullardaki Türkçe dersine. En iyisi şuradan Berkan’ın yazısına gidip tekrar okumanız. Değer. Hayır mı? Yazının özeti şu: Okullarda okutulan, sınavlarda sorulan Türkçe soruları aslında öğrencilerin Türkçe becerisine yönelik değil. Maalesef derslerin de Türkçe okur- yazarlığa bir yararı yok. Derslerde gramer terimleri doldurulup, sınavlarda boşaltılıyor. Yalnız Türkçede değil yabancı dil öğretiminde de durum bundan farksız. Zaman kiplerinin isimleri ezberletilir ama on küsur yıl İngilizce okutulan çocuk, ne İngilizce kitap okuyabilir ne anlayabilir, ne de konuşabilir.

Aslolan beceridir

Ne oluyor? Şu oluyor: Bilgi nihayetinde bazı beceriler kazandırmak için verilir. Tek başına bilgi de yararlı olabilir ama bu hâl enderdir. Asıl amaç beceridir. Türkçe dersinden murat; öğrencinin anlaşılır, okunabilir, akıcı bir Türkçe kullanmasıdır. Yani öyle konuşup yazmasıdır. Konuşma, yazma beceridir. Yazdığı cümlede nelerin edat, nelerin zamir, neyin fiilimsi olduğunu bilmese de olur. Bilse daha iyi olur belki ama önce beceri, sonra merak ediyorsa gramer bilgisi.

“Past perfect continuous tense” ne demektir? Doğru cevap vermeyebilirim ama İngilizcem ortalama Amerikan veya İngiliz üniversite mezunundan iyidir. (KPDS’den 99 almıştım.) Ama past perfect continuous? Yok maalesef. Türkçem de çok kötü değil ama ilgeçle yengeci karıştırmam münkündür.  Bu cehaletimi yazılarımda fark ediyorsunuz değil mi? Yoksa etmiyor musunuz?

Bilgiye ulaşılır, beceri edinilir

Peki, neden okullarda beceri değil de bilgi veriliyor. Cevabı basit: Bilgi vermek, beceri kazandırmaktan daha kolaydır da ondan. Üstelik, öğretenlerin önemli bir kısmında da o beceri yok. Ama bilgi var. Bilgiye “ulaşmak” kolay. Anlamasanız da ezberlersiniz; anlıyorsunuz zannederler.

Ama “beceriye ulaşmak” diye bir kolaylık yok. Beceriyi sadece edinebilirsiniz. Beceriyi ezberleyemezsiniz.

Okullarda beceri yerine bilgi verilmesinin bir diğer sebebi: Bilgiyi ölçmek kolay, beceriyi ölçmek zordur. Öğrenci güzel Türkçe yazabiliyor mu? Nasıl ölçeceksiniz? Zaten öğretmenin de ölçmenin de zorluğu yüzünden bir zamanlar Türkçe öğretiminin temel direği olan “kompozisyon” dersleri artık yok. Onun yerine bol bol gramer bilgisi var. Sonra sorarsınız: Aşağıdakilerden hangisi fiilimsi (veya ilgeç) değildir. Karala kutuyu, al puanı… Bakın Vikipedya’ya göre fiilimsi neymiş: “Fiilimsi ya da eylemsi, fiillerden türemelerine karşın fiilin bütün özelliklerini göstermeyen; cümle içerisinde isim soylu sözcükler gibi kullanılan fiil soylu kelimelerdir.” Anladınız mı? Anlamadıysanız da zarar yok. Yardımcı kitapta testlerde çıkan soru örneklerini ezberlersiniz. Sınava girmeyecekseniz bile bundan sonra konuşup yazarken fiilimsilerinize de ilgeçlerinize de dikkat edin.

Nedense aklıma, Kibarlık Budalası’ndaki Mösyö Jourdain’in hayatı boyunca nesir konuştuğunu öğrendiğindeki heyecanı geldi.

Kalbe su serpen bir haber

Şaka bir yana, Berkan’ın yazısının yorumlarından birinde güzel bir haber veriliyordu. Kesip yapıştırıyorum:

N Şahin / 30 Mart 2024 11:47

“Bir Türkçe öğretmeni olarak İsmet Berkan’a bu konuyu gündeme getirdiği için teşekkür ediyorum. Bu yıl Türkçe dersi ile ilgili çok önemli değişikler oldu. Artık yazılı sınavlar açık uçlu ve kısa cevaplı sorulardan yapılıyor. Çoktan seçmeli yazılı sınav yapılmıyor. Ayrıca yazılı sınavlarla birlikte birer tane konuşma ve dinleme sınavı da yapılıyor. Yani bir beceri dersi olan Türkçe’de öğrencimin becerileri ölçülerek not veriliyor artık. Ama bazı öğretmenlerin dilbilgisini fazla önemsediği de doğru.”

Meselenin tam kalbini tutuyor: Yani bir beceri dersi olan Türkçe’de öğrencinin becerileri ölçülerek not veriliyor artık. Demek ki öğrenciye ağızdan bilgi doldurulmayacak, Türkçe okuma, yazma, konuşma becerisi kazandırılacak!

Kalbime su serptiniz Şahin Öğretmenim.

Gereken tam da bu işte. Tabii yalnız sınavlarda değil, dersin kendisinde de yazma ödevleri, okuma ödevleri olmalı. Nihayet Türkçe becerisinin olmazsa olmazı: kompozisyon. İlla kompozisyon!

Bir bu yaklaşımı düşünün bir de bilgi ezberletip kutu karalatma yaklaşımını… Öğretmen için birincisi ikinciden, mukayese edilmeyecek kadar, daha zahmetli değil mi? Fakat öğretmenlik budur. Beceri kazandırmaktır. Öğrenmek de budur. Umarım bilgi değil beceri kazandırma anlayışı diğer “beceri dersleri”ne de yaygınlaşır. Dilerim millî eğitimimiz bugün bulunduğu hâlden silkinip çıkar. Dilemek serbest. “İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar.”

Yapılması gereken belli. Fakat gerekeni yapacak beceriye sahip kadrolarınız var mı? O becerilere sahip olanlara liyakatli deniyor. O liyakat var mı? Keşke bu soruya da hemen evet diyebilsek.

Ezber- beceri tartışması için bir yıl önceki yazıma da bir göz atın.

Bayramınız kutlu olsun sevgili okuyucularım.

Tayyip Erdoğan Sonrası Türkiye

Yazar : Gürkan Uysal

Melekler Yayıncılık

Boyut    :              14×20

Sayfa Sayısı         :               357

Basım Yeri           :               Kocaeli

Baskı     :              1

Basım Tarihi       :               2020

Kapak Türü         :               Ciltsiz

Kağıt Türü           :               2. Hamur

Dili          :              Türkçe

“1994’ün Mart ayında İstanbul Büyükşehir Beledi-ye Başkanı seçildiği günden bu zamana kadar her akşam bir vesileyle televizyonlardan izledik O’nu. Sürekli o konuştu biz dinledik. Görevden alındı, cezaevine girdi, parti kurdu, Başbakan oldu, Cumhurbaşkanı oldu, Başkan oldu ve biz hep izledik. Ama millet olarak bir türlü mutlu edemedik oldu. Ne istediyse verdik ancak bir türlü mutlu olamadı, hep daha fazlasını istedi bizden. Biz O’na layık bir millet olamadık, yetemedik bir türlü!!!

37 yaşında bir insanın hayatının 26 yılını Erdoğan’a maruz kalarak geçirmesinin ne demek olduğunu az çok tahmin edebilirsiniz.

Hayatınızı değiştirmek, fikirlerinizi değiştirmek, bakış açınızı değiştirmek gibi iddialarım yok. Bu kitabın yazarı sıradan bir insandır ve yazdıkları kendi sıradan görüşlerinden başka bir şey değildir.”

Türk Milliyetçiliği Kavramı

“Türk milliyetçiliği” davasına ve “Milliyetçi Türkiye” idealine bağlılık esastır.  Atatürk’ün “Ne mutlu Türküm” ifadesinde, “Milliyetçi Türkiye” idealim 10. Yıl Nutku’ndaki Türkiye’yi muasır medeniyetler seviyesinin üzerine çıkarma hedefinde karşılığını bulur.

Türk milliyetçiliği fikri bu milletin kurtuluş reçetesidir. Ancak bu reçetenin kurtuluşumuza ilaç olması için fiili milliyetçilik gereklidir. Şuan Türk milletinin ve gençlerimizin maddi ve manevi hayatını geliştirecek olan ihtiyaç; Türk milliyetçiliği fikrinin toplumsal hayatımızda ilim ve irfanımızda hâkim unsur olmasına bağlıdır. Hayatın iki gayesi vardır; biri metafizik, diğeri ise fiziktir. Yani biri din, diğeri ilim; nasıl ki insanı iki unsur oluşturuyorsa. Nedir bu unsurlar: Biri beyin ki ilmi temsil eder; diğeri vicdandır ki bu da dini temsil eder. Beyinle vicdanın uyumundan-akordundan medeniyetler doğar. Yüksek medeniyetleri de ancak beyni hür, vicdanı hür insanlar kurar.

*

Elimizdeki bilgilere dayanarak:

Tek adam sistemiyle yönetilen ülkemizde;

–Tarım arazilerinin yabancılara satışı, tarım dışındaki alanlara tahsisi derhal durdurulmalıdır. Ayrıca, uzun vadeli bir planlamaya dayalı olarak ciddi bir tarım ve hayvancılık şahlanışı başlatılmalı, gıda yeterliliği ve güvenliği sağlanmalıdır.

–Topraksız köylüye toprak dağıtılmalı, tarım üretimi teşvik edilip girdiler düşürülerek üretici desteklenmelidir. Hiç vakit yitirmeden, aç ve muhtaç kalmadan, hemen! Gün gelir, paranızla dahi gıda ürünü alamazsınız. Tek yol, Atatürk’ün ekonomi politikaları, kamuculuk, halkçılık.

— Yeri gelmişken (boş gevezeliklerden sıra gelmiyor) Yabancıların Türkiye’de ev alımı artmış, en çok İranlılar ev almış! Yakında Türk vatandaşları kendi ülkesinde muhtelif ülke vatandaşlarının kiracısı olmaya başlayınca gündeme alınır! Ev sahibiniz hangi ülkeden olsun?

— Yabancılara gayrimenkul satılmamalı. Zaten yok bahasına gidiyor. Hele ki bugünün ve geleceğin en stratejik maddesinin gıda olduğu düşünülürse, yabancıların Türkiye’de tarım arazisi alması beka sorunudur, buna izin verilmesi ihanettir.

*

‘’Aydınların aydınlatamadığı halkı, soytarılar aldatır’’ demişti Cemil Meriç. Ders alınması gereken anlamlı özet bir ifade.

İslâm adınaymış süsü verilerek (asla İslâm adına değil ama, kesinlikle Türk’ten birilerinin intikamını alabilme adına) Türk’ün binlerce yıllık ötelerden süzülüp gelen tarihine, tarihi kahramanlarına, ahlâki değerlerine, GERÇEK İSLÂM’A, töresine, Atatürk ve cumhuriyete, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin üniter yapısına düşman bir nesil yetiştirilmeye çalışılıyor ise ve de insanlarımız bilerek ve kasten önce fakirleştirilmekte, sonra da fakirlik ve yoksulluk noktalarından çok ucuz rüşvetlerle satın alınıyor ise üniter yapısıyla laik cumhuriyetimiz hakkında bozguncu güçlü odaklara fırsat doğmuş demektir.

*

Yakın tarih itibariyle bu ülkede Komünizmden medet uman kitleler oluşmuşsa…

Batı hayranı köksüz gruplar varlık göstermişse…

Din adına, kendi milletinin varlığını ve kültürel değerlerini, muhteşem tarihini inkâr eden bir Müslüman tipi ortaya çıkmışsa…

Özellikle üretim  yetersiz duruma getirilmiş ise , maden ve su yataklarımız ecnebilere peşkeş çekilmiş, bankalarımız elden çıkartılmış, sanayimiz montaj sanayine dönüşmüş  dış ülkelere muhtaç duruma getirilmiş ise ….

Vatan bölünmenin eşiğine kadar sürüklenip, barış, sevgi, güven yok edilerek, İnsanlarımız birbirlerine düşmanca bir şüphe ile bakar hale gelmişse; bütün bunlar bir şeylerin acı sonuçlarıdır. Sebepler sonuçları hazırlar…

*

İnsanları demir parmaklıklar ardına kapatıp, düşünmelerini engelleyeceğini düşünen bir anlayış biçimi yok olmaya mahkûmdur elbette. Basın yönetenlere değil yönetilenlere hizmet için vardır, iktidarları denetlemek için vardır. Eleştiriye tahammülsüzlük demokrasi düşmanlığıdır. Halkın haber alma özgürlüğünü engellemeye kimsenin hakkı yoktur. Aydınların halkı aydınlatmasına hiçbir güç engel olamayacaktır.. Şüphesiz.

*

Adaletin tecellisi bağımlı hale gelmişse , “İnşallah” ile “maşallah” arasında oyalanan Ortaçağ Türkiye’sine dönmemek için Cumhuriyetin Aydınlanma Kültürüne, çağdaş basınımıza, sahip çıkmalıyız.

Özgür basını bağımlı hale getiren, konuşana baskı yapan, fikrini söyleyeni içeri atan her zaman kaybetmiştir. Bırakın gazeteci gazeteciliğini, siyasetçi siyasetçiliğini yapsın. Halkın ağzına fermuar çekilmesin; insanlar konuşsun. Bütün dünya ülkemizde “adalet”i görsün. AİHM’ye bir dosya dahi gitmesin.

*

Bilim, düşünce ve sanat insanları doğruları söylemekten korkmaz ve bildiklerini sonuna kadar savunabilme cesareti gösterirlerse;

Hâkimi, savcısı, avukatı; siyasete eklemlenmeden sadece ve sadece adalet üzere olurlarsa;

Kamu kaynaklarını kullananlar, haktan- hukuktan ayrılmaksızın, tercihlerini milletten yana kullanırlarsa;

Seçilmişler her attıkları adımda, seçmen benden hesap sorar anlayışıyla hareket ederse;

Okumak, öğrenmek bir ibadet haline gelmişse;

İnsanlar birbirlerinin yaşam tercihlerini sorgulamak yerine, kendileriyle meşgul oluyorlarsa;

Şekilci din anlayışı yerini, ahlak ve bilgi temelli bir dindarlık almışsa;

İşte oradadır huzur… Oradadır başarı… Oradadır insanlık… Oradadır İslam…

Bunlar yoksa

Küçük çocuklara dahi tecavüz edilir; sokakta, çarşıda, evde kadınlar da öldürülür;

Farklı yaşayan, farklı giyinen, farklı konuşan öteki ilan edilir; olmadı tekfir edilir.

Böylece, ilim ve irfanın yerini örümcek tutmuş beyinlerin tekrarladıkları teraneler alır ve ortaya garabet çıkar.

Bakın cehenneme dönmüş coğrafyalara, nerede insanlık?

Diyor ya Mehmet Akif:

‘’Ey koca şark! Ey ebedi meskenet!

Sen de kımıldamaya bir niyet et,

Korkuyorum, Garbın elinde yarın,

Kalmayacak çekmediğin melanet.’’

Gel de gör şarkın halini koca Şair…

*

Şairin serdedişi bu netameli günleri görürcesine Türk milletine bir uyarı; yıllardır bağımsız cumhuriyetimize yapılan ihanetleri, dökülen kanları, verilen şehitleri milletçe yaşıyoruz.

Millet olarak bu netameli ve yaşlı coğrafyada güçlü kalmanın, ebedi kalmanın reçetesi, bir bilgenin ifadesiyle ‘’Birleyerek Oluşalım’’ ifadesinde billurlaşır, gerçek yerini alır.

Bu reçete,’’Türk Ulusal Kimliğinin’’ reçetesidir.

*

Atatürk ilkelerine bağlı, Türk Kültür diliyle oluşmuş milli kimliğimle, mevcut iktidarda gördüğüm aymazlıkların nihayetinde kanaatim odur ki;

Demokratik sistemimizde uçlarda kalmış, Türk Kültür Dilinden mahrum, merkez sağı dolduramamış, düşüşe geçmiş mevcut iktidarın yerine, Atatürkçü Türk milliyetçisi milyonlarca vatandaşımızı organize ederek ittifakla bir araya getirecek siyasi bir organizasyonla ‘’Merkez i Siyasi Yapılanma’’ nin gerçekleşmesi, iktidara taşınması kaçınılmazdır.

*

Evet, Türk milliyetçiliğinin öznesini oluşturacağı merkez bir siyasi yapılanma sağduyuyla düşünen insanımızın özlemidir.

Üniter yapımızın kiliti, NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE kavramında saklıdır.

Merkezi bir siyasi yapılanma veya organizasyon ,“Kapitalist” ve “Emperyalist” sistem ile son 50 yıldır boğuşan, benzerlerinin aksine yok edilememiş bir “Milli Kurtuluş Hareketi”,nin de öncüsü olacaktır.

*

Ülkemiz Türkiye Cumhuriyetinin kurucu kadrosunun önderi O eşsiz lider Gazi Paşamızın, günümüzün sandıktan çıkmış siyasi muktedirlerini disiplinsize edecek temel sorumluluklarını vurgulayarak ders veren uyarısıyla yazımızı tamamlayalım:

‘’ Bir millette, özellikle bir milletin iş başında bulunan yöneticilerinde özel istek ve çıkar duygusu, vatanın yüce görevlerinin gerektirdiği duygulardan üstün olursa, memleketin yıkılıp kaybolması kaçınılmaz bir sondur’’.

‘’Arkadaşlar, efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır.’’