Prof. Dr. Niyazi Kahveci ile Netâmeli Konuları Konuştuk:
-Dindarların Sayısı-Devlet Adamlarının Yanlışları -Sekülerleşiyor muyuz?
-Ezan Okumak…
Oğuz Çetinoğlu: Şöyle bir iddia var: ‘Şekil ve sembolleri bolca kullanılan dînî kelime ve kavramları ölçü alırsak, ilk bakışta dindarlaşma artıyor zannederiz… Gerileme var.’ Bu konudaki görüşünüzü lütfeder misiniz?
Prof. Kahveci: Türkiye’nin kimlik üretme problemi vardır. Kimlik üretemiyor. Bu sebeple başkalarının ürettikleriyle kimlik edinmeye çalışıyor. Bunlardan biri dindir. Din, tanrı dahi olsa, başkasının ürünüdür. Dinden kimlik olmaz, dinden din olur. Türkiye dini, din değil, kimlik olarak kullanıyor. Ama bu dînî kimlikle dünya kamuoyunun önüne çıkamıyor. Mesela kapalı kapılar ardında kapalı devre kendi aralarında dincilik yapıyor ama açık kapılar önünde dinci olarak bilinmek istemiyor. Paradoks!
Çağımızdan önceki devirlerde kimlik oluşturmak, başkasının ürünü olan din ve etnisite ile yapılıyordu. Şimdi ise özgün felsefî ve ilmî ürünler üretmekle yapılmaktadır. Türkiye’nin kimliği, başkalarından ithal edilen ürünlerle doldurulmuş İslâm ve Türklük gibi nominal bir kimliktir. Topluma İslâm’ın ve Türklüğün ne olduğu sorusu sorulduğunda cevap verememektedir.
Türkiye aksiyolojik değil, fenomenolojik muhafazakârdır. Yâni değerlerle değil dış görünüş ve duyguya dayalı sembol ve simgelerin muhafazakârıdır. Yâni motorla ilgilenilmemekte, kaportanın düzgün olması için çalışılmaktadır.
Dindarlaşmanın ne olarak algılandığı önemlidir. Şimdi bu konuda bilim ve felsefe perspektifinden söylenmesi gereken o kadar çok şey var ki, hangisinden başlayacağımı bilemiyorum. Ama şunu tespit edebiliyoruz ki Türkiye’de dindarlaşma değerlerle değil, şekillerle görüntülerle alakalıdır. Düşünme işlemi yapmayıp fikir üretemeyen toplumlar, dînî sembol ve simgelere yapışırlar. Bu dindarlaşma görüntüdedir, yâni fenomenaldir, kaportayla sınırlıdır. Numenal yâni özle, motorla ilgili değildir. Motor, düşünme işlemi ile çalışır. Sembol ve simgeler tanrı vergisi doğal duyu organlarına hitap ederler. Hâlbuki günümüz, duygulara değil zihinlere hitap edilen bir çağdır. Duygulara din adamları hitap ederler ve çok kolay bir iştir. Bu işi yapmak için eğitime gerek yoktur.
Fikirlere fikir adamları hitap edebilir ve çok zor bir iştir. Ülkemizin düşünürü yoktur. İşin daha kötüsü, düşünlere hitap etmesi gereken ilahiyat profesörü akademisyenler dahi din adamlarının yaptıklarını yapabiliyorlar, düşünürlerin yapması gereken işi yapamıyorlar. Bir fikrî iktidarsızlıkları var ama haksız şekilde bu fikir katmanının işgal ediyorlar. Bir profesör, şikâyet ettiği şeyin fikrî kuramını ve paradigmasını ortaya koyması gerekir. Ama yapamıyor, çünkü düşünme işleminin nasıl yapılacağını bilmiyor. Gerçi bu çok zor bir iştir. Kafa ile yapılabilir. Zor işten kaçıp, Allah vergisi ağız gibi doğal aygıtlarla bu işi yapıyor. Yâni elin oğlunun bugünkü binlerce filozoflarının bu işleri nasıl yaptıklarını çalışsınlar, onlar da aynısını yapsınlar. Ama ne gerek var ki? Bunu yapmadan ve bu yapmadıkları işin ağlamasını yapmakla ülkenin DİB Başkanlığı gibi, en üst makamlarına gelebiliyorlar. İşte ülkeye en büyük ihânet, sorumluluğu olan görevi yapmadaki acziyeti ve ihmali topluma ağlayarak gidermeye çalışmaktır. Bu kişiler görev ihmâli yaptıklarından ve ülkeye görev zararı verdiklerinden yargılanmalıdırlar.
Bir DİB Başkanının, ülkenin bir problemi üzerinde kafa ürünü bir kuramını gördünüz mü? Göremezsiniz. Şimdi bir DİB Başkanının yaptıklarını analiz edelim. Üç haftalık Kurân Kursu eğitimi ile yapılabilen pratisyenlik işlerini yapıyor. Mesela VİP cenaze imamlığı, camide vaazlar, namaz kıldırmak, hutbe okumak gibi. Yâni bunları yapsın diye mi kırk yıl bu millet onu profesör yapmak için para harcamış?
Profesör DİB Başkanlarının yaptıklarını analiz edelim. Ortaya yeni fikre dayalı paradigmalar ve kuramlar koymaları gerekirken, bu acziyetlerini, ihmallerini ve iktidarsızlıklarını, geçmişte üretilen sembol ve simgelerin dozajını ve alanını artırarak kamufle etmeye, örtmeye, şehirleri köylere döndürmeye çalışıyorlar. Mesela ezanın ses tonunu artırıyor, harfleri aşırı uzattırıyor, ortalığı cami ve minare dolduruyor, köylerde ölüm haberini vermek için uydurulan salayı bütün şehirlerde okutuyor. Cuma akşamları ve günleri saatlerce sala okutuyor. Hâlbuki diriliş olan Cuma, ölümleştiriliyor. Tabîi diriliş yapmak kafa ila alakalı lojik iştir, ölüm ise biyolojik bir iştir. Doğal aygıtlarla yapılır, kolay iştir. Şimdi canı sıkılıp eline mikrofon geçiren kişi sala okuyorum diye vakitli vakitsiz ortak alanda bağırıyor. Deşarj oluyor, tatmin buluyor. Yine camilerin içi fikirle aydınlatılamadığı için, başkalarının hatta gayrimüslimlerin icatları olan avizelerle, dışları da projektörlerle aydınlatılıyor.
Toplum çelişkiler içerisindedir. Mesela Türkçe müziği haram görür ama ezan ve Kur’ân’ın müziksiz okunmasını da haram görür. Hatta Allah kelamını güfte ve beste malzemesi yapmada bir sakınca görmez. Bunun ruhsatını Allah’tan almaya çalışmaz. Kendisi önce hareketi yapar, sonra ona dinden meşruiyet bulur.
Çetinoğlu: Devlet adamının yanlışları, ‘devletin yanlışı’ olarak yorumlanabilir mi?
Prof. Kahveci: Devletin de dinle ve çağdaşlıkla hattâ anayasasıyla çelişkileri vardır. Bir çelişki sosyolojiktir: Meselâ millet ve lâiklik kavramlarına göre bir ülkenin ortak alanları nötr olmak mecburiyetindedir. Ülkenin ortak alanı bir dine, mezhebe, etnisiteye, sosyal ve ekonomik tabakaya dayalı düzenlenemez. Tıpkı bir apartmanın ortak alanlarına, ondaki bir dairenin zihniyetinin hâkim kılınması kanunla yasak olduğu gibidir. Kanunlarımız bunu suç saymıştır. Ortak alanlar toplumun ortak yararına ve iyiliğine göre düzenlenmek mecburiyeti vardır. Türkiye, ortak alanda dînî unsur olan ezanla kolektif kimlik üretmeye çalışıyor. Bu, çağdaş millet ve lâik bir ülkede çelişkidir.
Çetinoğlu: Ezan hakkında söylediklerinizin, çan sesinden rahatsız olmayan İslamiyet’e mesâfeli kişilerin söylemleriyle örtüştüğü söylenebilir. Şüphesiz siz; ‘ezan okunmuyor, ezanın canına okunuyor’ diyenler gibi nezâhet ve estetik arayışındasınız.
Röportajı önce yanlış yorumlara sebebiyet vermemek için, ezan okumakla alakalı olarak söylediğiniz sözlere açıklık getirir misiniz?
Prof. Kaveci: ‘Din açısından ezan okumak farz değildir.’ Dedim. Farz olan namaz kılmaktır. Ezan namaz için bir araçtır. Ama namazın ne farzlarından ne de sünnetlerindendir. Bu sebeple Fıkıh kitaplarına göre ezansız namaz geçerlidir. Şimdi devlet sünnet dahi olmayan ezanı devlet eliyle ortak alanda okutup herkese zorla dinletirken, farz olan namazı zorlamıyor. İşte bu durum, çağdışılığın, çağdaş çözüm bulamaması acziyetidir. Türkiye lâik ve millî bir ülkedir. İslâm cumhuriyeti değildir. İran, İslâm Cumhuriyeti olmasına rağmen, ezanları özel alanlar olan camilerin içinde okutmaktadır, ortak alana taşırmamaktadır. Hakîkaten bu durum bile İran’da bir çeşit felsefenin varlığını gösterir. Bizim durum ise, ülkemizde hiçbir çeşit felsefenin var olmadığının göstergesidir. Çağdaş çözümler bulamıyoruz. Çağdaş sorunlar kafa ile alakalı meselelerdir. Onların çözümleri ancak düşünme işlemi yaparak kafa ile çözülebilir ki maalesef bizde bu işlem yapılamamaktadır.
Türkiye’de ne dindarlık ne de medenîlik vardır. Yâni çağımız standartlarında sosyal insan olmak problemi vardır. İnsan olmak da eğitimimizin hiçbir kademesinde öğretilmiyor. Öğretecek kişi de yok. Öğretenlerde aynı problem mevcuttur. Mesele insan malzemesinin kalitesidir.
Çetinoğlu: Hocam, hoşgörünüze güvenerek söylüyorum. İmam Hatip’li ve İhâliyatcı olarak söyledikleriniz çok dikkat çekici hususlar… Salâ hakkında söyledikleriniz kabul edilebilir olmakla birlikte, ezanla ilgili sözleriniz üzerinde durmak gerektiği kanaatindeyim. Bin dört yüz küsur yıllık geleneğin devamına karşı çıkıyorsunuz. Türkiye bu iddiaları kaldıramaz. Peygamber Efendimiz’in Bilâl-i Hâbeşî’ye ezan okutması sünnettir. ‘Ezan okunmasına karşı mısınız?’ diye sormayacağım. Çünkü karşı olmadığınızı biliyorum. Ancak, sözlerinizi; ‘Kahveci Hoca, ezana karşı çıkıyor’ şeklinde yorumlayanlar mutlaka olacaktır.
Bu bahsi kapatıp bu röportajın son sorusunu sorayım:
Çevremizdeki insanlara ve haklılık derecesi tartışılabilir iddialara bakarsak, ‘İnsanlarımızda sekülerleşmeye doğru bir gidiş’ olduğu söylenebilir. Bizi sekülerleştirmek isteyen dış güçler, iç mihraklar var. ‘Sekülerleşme’ kavramını açıklayarak değerlendirmelerinizi lütfeder misiniz?
Prof. Kahveci: Dış güçler bizi sekülerleştirmek istemezler. Çünkü sekülerleşirsek çağdaşlaşırız ve ayıklanıp yok olup gitmeyiz. Bilakis bizim dînî kalmamıza çalışıyorlar. Nitekim Atatürk’e düşman olmaları ve Atatürk’ten sonraki lâikliğin hâkimliğinde geçen bir asırda çağdaşlaşmamızı eğitim sisteminde engellemeleri bundan dolayıdır.
Sekülerlik her şeyden önce bir düşünüş biçimidir. Fakat bizim, düşünme ile işimiz olmadığı için sekülerliği fikrî bazda algılayamıyoruz. Onu dînî ve siyâsî anlıyoruz. Çünkü bizde sâdece siyâsî ve dînî algı kalıpları mevcuttur. O sebeple sekülerliği, bu kalıplara dökerek, ‘din ile devlet işlerini birbirlerinden ayırmak’ şeklinde algılayabiliyoruz. Halbuki sekülerlik, 18. asra kadar geçerli olan ve dînî düşünme adı verilen düşünüş biçimiyle değil, insan aklı ile düşünmektir. Nötr ve objektif bir düşünmedir. Taraflı ve sübjektif değildir.
Sekülerlik başta olmak üzere bugünkü çağdaş sistemler Batılılar için de yeni sistemlerdir. 18. asra kadar bunlar onlarda da yoktu. Bunları Batı toplumu da icat etmedi. Hasbelkader Batı’da yaşamış olan düşünürler ve ilim insanları bunları icat etti. Batı toplumu önceleri bu icatları kendisine, özellikle dinine yabancı gördüğü ve onu korumak için bunları icat edenlerin bazılarını diri diri yaktı, kimilerini zehirleyerek öldürdü, kimilerini hapsetti. Ama daha sonra bu yeniliklere adapte oldu. Şimdi bu yeni değerlerle oluştu ve eskilerin muhafazakârlığının mücâdelesini vermiyor.
Çetinoğlu: Teşekkür ederim Hocam.
Konu hakkında daha fazla ve Prof. Dr. Niyazi Kahveci hakkında bilgi edinmek isteyenler için:www.ulusaldemokrasienstitusu.org
| Prof. Dr. NİYAZİ KAHVECİ Trabzon’a bağlı Köprübaşı ilçesinin tanınmış bir köyü olan Yılmazlar Köyünde doğdu. İstanbul Beşiktaş’ta büyüdü. Amcaoğlu olan Adnan Kahveci, Merhum Vali Recep Yazıcıoğlu ve Diyanet İşleri Başkanlığı, YÖK üyeliği, milletvekilliği gibi sıfatları bulunan, Devlet Bakanlığı yapan Mustafa Sait Yazıcıoğlu da bu köydendir ve akrabadırlar. Niyazi Kahveci İlk ve ortaokulu İstanbul’un Beşiktaş ilçesinde okuduktan sonra Fatih İmam Hatip Lisesi’nden mezun oldu. Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde lisans eğitimini tamamladı. İhtisasını Haseki Eğitim Merkezi’nde yaptı. İngiltere’de Manchester Üniversitesi Sosyal İlimler Fakültesi Felsefe dalında master ve doktora derecelerini aldı. Diyanet İşleri Başkanlığının her kademesinde görev yaptı. TC Londra Büyükelçiliğinde diplomatik görevde bulundu. Anavatan Partisi genel Başkan Yardımcılığı yaptı. Kırşehir Ahi Evran üniversitelerinde İktisâdî ve İdârî İlimler Fakültesi’nde Dekan Yardımcısı, Adıyaman Üniversitesi İslâmî İlimler Fakültesi’nde Dekan ve Rektör Yardımcılığı yaptı. Hâlen Yıldız teknik Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak akademik hayatını devam ettirmektedir. Meslek hayatı boyunca verdiği dersler: İnsan ve Toplum bilimleri, milletlerarası İlişkiler, Felsefe, Sağlık Sosyolojisi, Ekonomi, Eğitim Felsefesi, Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi, Sosyoloji, Siyâset Bilimi, Siyâsî Düşünceler Târihi, Milletlerarası Politikada Din, Sosyal Yapılar ve Târihî Dönüşümler, Din Sosyolojisi, Ahlâk Sosyolojisi, Gençlik Sosyolojisi, Bilgi Sosyolojisi. Millî ve milletlerarası bilgi şölenlerinde sunulmuş çok sayıda Türkçe ve İngilizce tebliği ve ilmî makaleleri bulunan Prof. Kahveci’nin kitap hâlinde yayınlanmış eserlerinden bâzıları: Mutezile ile Şi’a Arasında Siyâsî Tartışma, Tevrat’ta Sosyal Düşünce, Tevrat’ta Siyâsî Düşünce, İslâm Siyâset Düşüncesi, İniş Sırası ve Sebepleriyle Kur’ân-ı Kerim Tercümesi, Kuran’ın İngilizce Tercümesi, Çağımızda Türkiye, Düşün ve Bilim Alanları. |
Muayenehanelerden Özel Hastanelere (1)
80’Li yıllar muayenehane hekimliğinin çok rağbet edildiği bir dönemdir. 1978 yılında Ecevit Hükümeti’nin Sağlık Bakanı Dr. Mete Tan zamanında kamu hastanelerinde çalışan hekimler için tam gün yasası çıkarılmıştı. Bu yasa hekimlerin çalışma şeklindeki muayenehane açmalarına sınırlama getirmiş ve mesai saati dışında hekimlik yapmayı yasaklamıştı. Bu sebeple gerek devlet gerekse SSK hastanelerinden birçok hekim ayrılıp serbest hekimliğe geçmişti. O güne kadar daha çok emekli ve kıdemli hekimlerin çalıştırdığı muayenehanelere Dr. Ahmet Hasan Şahin (Dâhiliye), Ergin Cinali (KBB), Mehmet Ülgen ve Ayten Gül (Kadın doğum), Mehmet Kendirci – Fikret Çubukçu – Rıdvan Atay (Çocuk) gibi daha genç kuşak hekimler de katılmışlardı. 12 Eylül 1980 ihtilal hükümeti kamu hastanelerimizdeki açığı gidermek maksadıyla 2 yıl pratisyen, 2 yıl da uzmanlık döneminde mecbur hizmet çalışması getirmiş ve muayenehane yasağını kaldıran bir düzenleme yapmıştır. Bu yasa ben dâhil Dr. Necati Günaltay, Dr. Hakkı Bozatlı, Dr. İlker Nalbant, Dr. Şefik Postalcıoğlu, Dr. Can Çabukaş, Dr. Süleyman Balcı, Dr. Ferit Gençtürk, Dr. Kamil Erkan gibi birçok uzmanlığını yeni almış hekimlerin şehrimize gelmesini sağlamıştır. Bu isimlerin çoğu hem geldikleri kamu hastanelerinde hem de açtıkları muayenehanelerinde güvenli ve takdir edilen sağlık hizmeti çalışmaları yapmışlardır.
Bu hekimlerden Dr. Hakkı Bozatlı 1987’de istifa edip muayenehanesini de kapatarak Alemdar Caddesi girişindeki Erdem iş hanının birinci katında Kocaeli Tıp Merkezi adını verdiği yeri açmıştır. Burası, Dr. Burhanettin Ulusu (cerrahi), Dr. Gültekin Akbilek (kadın doğum), Dr. Yaşar Taşermez (ortopedi), Dr. Orhan Öğütçü (çocuk) gibi isimlerle 7/24 çalışmıştır. Özel sağlık hizmetinde ekip çalışması özelliğindeki bu yer, o günün valisi İhsan Dede ve belediye başkanı Necati Gencoğlu’nun da katıldığı bir törenle hizmete sokulmuştu. Burası 1997’ye kadar çalışmış ve o tarihte Derince Liman yolu girişindeki Bozatlı Hastanesi’ne dönüşmüştür. Bozatlı Hastanesi 20 yatağı, 1 ameliyathanesi, 1 doğumhanesi, görüntüleme ve laboratuvarı ile 7/24 hizmet vermiştir. Bu hastanemiz şehrimizde özel hastane olarak tasarlanıp yapılmış ilk yerdir. Daha önceleri açılmış olan Fethiye Caddesi’ndeki Gazeteci Hastanesi, şehrimizin ilk özel hastanesi olmakla birlikte üst katı mesken olarak da kullanılan özellikte idi. Bozatlı Hastanesi’nde Tıp merkezindeki hekimlerin bir kısmı kadrolu, bir kısmı konsültan hekim olarak çalışmış, bunlara ilave olarak Dr. Mehmet Emin Çevrim (göz), Dr. Ferhan Mutlu (Çocuk), Tuncay Güven (kadın doğum) gibi hekimlerimiz de çalışmışlardır.
Ak Parti hükümetinin sağlık bakanı Dr. Recep Akdağ zamanında ve 2004 yıl başında başlayan sağlıkta dönüşüm programı, hekimlerin muayenehane çalıştırmasına kısıtlamalar getirirken, özel hastanelere yeni imkânlar vermiştir. İşte bu dönemde Bozatlı Hastanesi Dr. Serdar Özbek tarafından 2004 yılında satın alınmıştır. Serdar Özbek, Dr. Tahsin Özbek’in oğlu olup, o da şehrimizde doğup büyümüş bir hekimdir. Tahsin Özbek, Derince SSK Sağlık İstasyonu, Petrol Ofisi Madeni Yağ İşletmeleri Tabipliği yanında, şehir merkezinde Alemdar Caddesi’ndeki muayenehanesinde vefat edince kadar sağlık hizmeti yapmış bir büyüğümüzdür. Bu hastane, Dr. Tahsin Özbek Hastanesi adı ile restore edilip 2 ameliyathane, 4 yoğun bakım yataklı, 3 kuvözlü, 1 yenidoğan yoğun bakımlı, 11 yatak kapasitesi ile 9 uzman 3 pratisyen hekimin 7/24 esasında hizmete devam etmiştir. Burası 2011 yılında ek binası ile daha konforlu 19 yataklı hale getirilmiştir. Kadrosunda Hüseyin Duraksoy, Gürbüz Pektaş (dahiliye), Vahap Topçu (Hariciye), Ayhan Arpacı (Ortopedist), Özlem – Barış Gül ile Lütfiye Ünlü (Kadın Doğum), Diş Doktoru Seyhan Altıntaş gibi isimleri de kadrosuna eklenmiştir. Doktor Serdar Özbek ayrıca şehir merkezinde, İstiklal Caddesinde, Belsa karşısında 2008 yılında Tahsin Özbek Tıp Merkezi’ni de açmıştır. Burada da Dr. Can Çabukaş, Dr. Armağan Akbaş, Dr. Gültekin Akbilek, Dr. Hatice Toker, Dr. Ahmet Sungur, Dr. Erdoğan Kasnakçı, Diş Doktoru Sadık Bamaç gibi daha önceden muayenehaneleri ile bilinen ve son dönemlerdeki düzenlemeler sebebiyle kapatmak zorunda kalan hekimlerimiz hizmet vermişlerdir.
Bu kurumlarımızdan Tahsin Özbek hastanesi 2015 yılında, tıp merkezi ise 2017 yılında kapanarak hizmetlerine son vermişlerdir.
(Yazı dizisinin devamı diğer bir hastanemizle olacaktır.)
Türk Milletinde Güven Bunalımı
“Öz vatanında garip, öz vatanında parya!”
Türk Milleti, en zor dönemlerinde dahi kendi devletine güvenmiş, devleti yönetenleri adeta baba bilmiştir. “Devlet Baba” kavramı da böyle doğmuştur. İngiltere sanayide buhar makinalarına geçtiğinde, sayıları yüzbinleri bulan üretimde çalışan işçilerin birçoğu sanayi devrimiyle işini kaybetmiş, evsiz barksız kalmışlar ve sokaklarda dilenir duruma düşmüşlerdi. Bu durumu isterseniz ünlü tarihçimiz İlber Ortaylı’nın: “İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı” kitabının 238. Sayfasındaki bir paragrafına bakalım: “Küçük üretimin ve Lonca düzeninin Avrupa’da 15. Yüzyıldan beri büyük olaylar ve acılar yaratarak yıkıldığı, aynı deneyin kısa zamanda Japonya’da yoğun biçimde tekrarlandığı düşünülürse, Osmanlı devlet adamları böyle bir toplumsal devrime cesaret edemediler denilebilir. 19. Yüzyılın Osmanlı devlet adamları Avrupa’yı tanımaktaydılar. Ancak Victoria İngiltere’sinde gelişen sanayi ile birlikte çıkan sefalet, sınıf farkları, her türlü değer ve hayat tarzının sarsıntılı değişimi onları ürkütmekteydi.”
Görüldüğü gibi Osmanlı devlet adamları, her ne kadar sanayileşmenin getireceği bir takım yenilikleri ve teknolojinin değişimini ertelemiş olsalar da, milletini sefalete mahkûm etmek istememişlerdir. İşte millet ve devlet arasındaki “Devlet Baba” Kavramı budur.
“Devlet Baba” geleneği ta ki 1980’lerde Turgut Özal’ın: “Artık Devlet Baba geleneği bitmiştir.” Türündeki bir açılamasıyla Türk Milleti ilk defa vahşi kapitalizmin gerçek yüzüyle karşı karşıya kaldığını görmüştür. Millet o yıllardan sonra birtakım yolsuzluklarla, hayali ihracatlar la, “Benim memurum işini bilir” sözleriyle tanışır olmuştur.
AKP dönemi iktidarlarındaysa milletin değerlerine en fazla darbe vurulan dönemleri yaşadık ve halâ da yaşamaya devam ediyoruz.
* Milletin en fazla itibar ettiği “Ordu-Millet el ele” kavramı orduya çeşitli kumpaslar kurularak itibarsız hale getirilmiştir.
*Yıllardır sağlıkta reform denilerek en sonunda bu milletin evladı doktorlarına: “Giderlerse gitsinler” diye kapı gösterdiler.
*Her şehre açtıkları üniversitelerden yetişen sayıları yüzbinleri bulan atanamayan öğretmenler için: “Her okul bitiren öğretmen olacak diye bir kaide yok” diye gençlerin umutlarını ve hayallerini yıktılar.
*Milli eğitimde yaşanan en son müfredat değişikliği ile matematiğin belkemiği İntegral derslerden kaldırılmış, ilk ve ortaokulda okuyan genç beyinler tarikat ve cemaatlerin ellerine teslim edilmiştir.
*Hukuk ve adalette, kadın cinayetlerinde, uyuşturucu trafiğinde, sokak cinayetleriyle her gün yüz yüze geliyoruz.
Bu saydıklarımı daha da uzatmak mümkün, hatta romanlara sığmaz. Ancak yapısal kurumlar o kadar yıkıma uğramıştır ki Karar yazarı İbrahim Kahveci’nin değimiyle ülkemiz Cumhur İttifakı sayesinde “Yolsuzluk Algı Endeksinde” rekor kırıyor.” 90’lı yıllarda 30-40 arası olan ülke sıramız, 98-2002 arasında 50-60 arasına yükselerek kötüleşme gösterdi. Ama maşallah diyelim çünkü 2022 yılında 100 barajını devirerek Dünya Yolsuzluk Algı Endeksi sıralamasında 101. ülke olduk.
Şükredelim ki, yolsuzluk endeksinde Uganda, Pakistan, Kenya, Zambiya bizden kötü.”
Osmanlı’nın son dönemine ışık tutan bir gerçeğe göz atacak olursak, o günkü Türkiye’nin insan yapısıyla bu günün insanını mukayese edelim isterseniz; insanımızın devletine ve milletine bakış açısını daha rahat tahlil edebiliriz.
“İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin güçlenmeye başladığı dönemdir. Tanin Gazetesinde Hüseyin Cahit (Yalçın) birkaç yazıyla halkı boykota çağırır. Servet-i Fünun’dan Übeydullah Efendi de bir yazıyla bu çağrıya katılır. Boykot, Selanik’ten Trabzon’a, İzmir’den Beyrut’a, Samsun’dan Konya’ya, İstanbul’a Yafa’ya kadar bütün coğrafyada etkili olmuştur (Y. Doğan Çetinkaya, 1908 Osmanlı Boykotu).
Hamallar Avusturya mallarını gemilerden ve trenlerden indirmemişler, mavnacılar taşımamışlar, tüccar ve esnaf şeker ve fes satmamışlardır. Satanları da halk protesto etmekle kalmamış, gösteri yaparak teşhir etmiştir. Boykot Avusturya’da iflaslara yol açmış, sonunda Avusturya, Osmanlı Devleti’ne tazminat ödemiştir.” Hakan Paksoy(Dava Sahibi Olmak-Milli Düşünce Merkezi)
Osmanlı’nın en buhranlı döneminde: (Bulgaristan 5 Ekim 1908’de bağımsızlığını ilan eder, 6 Ekim de Macaristan, Bosna-Hersek’i ilhak eder.) Balkanlar bir bir elimizden çıkmak üzereyken Hüseyin Cahit Yalçın bir yazıyla koskoca imparatorluğu boykota çağırıyor ve neticesini alıyorsa; şimdi biraz düşünmek gerekmez mi? Bu günkü şartlarda böyle bir eylem gerçekleşebilir mi? Toplum birbirine güvenmiyor, devlete güven kalmadı kim kime söz söyleyip dinletecek?
En yakın tarih 7 Ekim 2023’ten bu yana Filistin(34 bin 700) vatandaşını kaybetti hükümet yetkililerimizin günlerce İsrail’e atıp tutmalarına rağmen bir de ne görüyoruz, İsrail’in ihtiyacı demir, çimento, akaryakıt ve en önemlisi Müslümanların ilk kıblegâhı Mescid-i Aksanın etrafının çiti o da bizden gidiyormuş. Böyle bir idareci zihniyetine millet inanıp güvenir mi?
Aile Bağları
Yetkililerin ifadesiyle ‘’saat başı sekiz kadın şiddete maruz’’kalıyor.
Günde bir iki kadınımız kurşunların hedefi oluyor. Ve katledenler de çoklukla kendi eşleri… Ya da saplantılı sapıklar.
Öncelikle vurgulamak isterim; Âdemoğlu dünyaya yaşamak ve yaşatmak için gelmiştir. İnsanlık tarihine baktığımızda Peygamberden tutun da sıradan vatandaşlara kadar herkesin kendine göre yaşama ve yaşatma mücadelesi vermiş olduğunu görürüz. İnsanlar bu Fani Âleme ölmek ve öldürmek için değil, yaşamak ve yaşatmak için gelmiştir.
Ne yazık ki Kur’an’ın ve sünnetin ön gördüğü hayat ikliminden uzak kalmış, din diye Bedevi Kültürüyle, Acem Kültürüyle şuursuzca işlenmiş zihniyetlere özgürlük adı altında Batının Sokak kültürü de eklenince avamlaşan/ körleşen Türk insanı milli değerlerinin şuurundan bihaber olunca içine düştüğü dramlarla cebelleşir oldu. Bu sebeplerle olacak ki son yıllarda ülkemizde işlenen kadına yönelik cinayetlerin, cinsel sapıklıkların sıkça işlendiği Anaerkil Türk insanına uygun düşmeyen içler acısı durumları duyar olduk.
*
Ve ne acıdır ki, şiddet, istismar ve kadın cinayetleri tırmanmaya devam ediyor. Bu vahim tablo karşısında, kadın söz konusu olduğunda merhamet, adalet ve hakkaniyetten asla taviz verilmemelidir. “Sizin en hayırlınız hanımlarına karşı en iyi davranandır” buyuran Peygamber Efendimizin davetine icabet müminim diyen her insanın temel görevidir.
*
Yüce Yaratıcı kadın ve erkeği yeryüzünün en değerli varlıkları olarak yaratmış, farklı niteliklerle donatarak birbirine eş kılmıştır. Dünya hayatının yükünü birlikte taşıyalım, birbirimizde huzur bulalım diye bizlere aile olma nimetini bahşetmiştir. Aile, insanın yalnızlığına kalkan olan, neslin devamını sağlayan, güzide bir kurumdur. İnancımızın, şahsiyetimizin, yaşam tarzımızın şekillendiği en değerli çatıdır. Aile, çocuklarla büyüyen, güzelleşen, gençlerle geleceğe kök salan bir çınardır.
*
Kadın ve erkeğin meşru nikâhla bir yuva kurması, ailenin ilk adımıdır. Aynı ideal ve duyguyla, Allah’ın rızası doğrultusunda bir ömrü paylaşmak ise aile olmanın sırrıdır.
Eşleriniz sizin için bir elbisedir, siz de eşleriniz için birer elbisesiniz.” buyuran Yüce Yaratıcı bizi birbirimize güven vermek, koruyup kollamak ve uyum içinde yaşamak için var etmiştir. Kadınıyla erkeğiyle her fert, ailesine sevgiyle, merhametle ve sadakatle bağlanmalıdır. Her türlü günah ve haramdan, şiddet ve tehditten ailesini muhafaza etmeli, iffetli ve onurlu bir aile hayatı sürmelidir.
*
Aileyi hedef alan tehditlerin arttığı, fıtrata aykırı tahribatın hızla yayıldığı bir çağdayız. Ailenin, özgürlükler önündeki engelmiş gibi gösterilmeye çalışıldığı bir ortamdayız. Sorumluluk almadan tek başına yaşamanın daha cazip olduğu fikrinin özendirildiği bir zamandayız. Oysa aile kurmak, insan fıtratının bir gereğidir. Bizler yalnız değil, aile içinde mutlu yaşayabilecek şekilde yaratıldık. Ailemizin huzurlu, aile bağlarımızın güçlü olmasını dilemek bizim hamurumuzda vardır. Bu yüzden, Peygamber Efendimiz (s.a.s) bizi aile kurmaya ve ailemiz için iyilik yapmaya davet ederek
şöyle buyurmaktadır: “Sizin en hayırlınız, ailesine karşı en hayırlı davranandır. Ben de sizin ailesine karşı en hayırlı olanınızım.” Bizlere aile gibi paha biçilmez bir nimet veren Rabbimiz ise onu korumamızı şöyle emretmektedir: “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun.”
*
Gençlerimiz ailemizin göz bebeği, bizi güçlü kılan en büyük imkân ve zenginliğimizdir. Onların inançları, hayalleri ve fikirleri bizim geleceğimizdir. Zihinleri berrak, duygu ve düşünceleri heyecan dolu olan gençlerimizi anlamak ve onlara rehberlik etmek bizim vazifemizdir. Zira gençlik dönemi tecrübesizlik ve merakla çeşitli tehlikelere maruz kalınan bir dönemdir. Huzurlu ve bilinçli bir aile ortamında büyüyen, kendisine güvenilen ve maneviyatla desteklenen gençlerimiz, girdaplardan korunacaktır. Aileleri, evlenme çağına geldiklerinde onların da aile kurmalarına, geleceğe umutla bakmalarına vesile olacaktır. Neslin devamını ve yeryüzünün imarını; okuyan, araştıran, tefekkür eden gençlerimiz sağlayacaktır.
*
Rabbimizin biz kulları için bereket vesilesi kıldığı aile olmanın huzurunu hep birlikte yaşayalım. Fıtratı bozmaya yönelik tehlikelerden, Rabbimizin
Emirlerine ve güvenli limanımız olan ailemize sığınarak korunalım. Ailemizi kişisel çıkarlara, geçici zevklere ve sapkın ideolojilere kurban etmeyelim.
*
İnsanlar arasında din, renk, ırk ve düşünce ayrımı yapmayan sufiler, insan denilen varlığı layıkıyla sevmeyi, onun hakkına riayet etmeyi, hata ve kusurlarını hoş görmeyi en önemli gaye bilmişlerdir. Âlemşümul sevgi, tasavvufi idrakin en bariz özelliğidir.
Adalete Güveni Tesis Edersek…
“Adalete güveni ne kadar sağlam tesis edersek ekonomi ve demokraside o derece hızlı mesafe alırız.” Bu sözün benzerlerini sıkça yazdığımı okurlarım iyi bilir. Ama bu defa sözü söyleyen ben değilim, Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan.
Ekonomi ve demokrasi alanında yaşadığımız sıkıntıların ana sebebinin “adalete güvenin” tesis edilememesi olduğuna dair tespitlerin, artık Beştepe’de de kabul edildiği anlaşılıyor.
Cumhurbaşkanı Beştepe Külliyesinde (Adalet Bakanlığında değil!), mesleğe yeni başlayan hakim ve savcıların kura töreninde yaptığı konuşmasında yargı ve hukuk sistemi hakkında değerlendirmeler yaptı.
Erdoğan, “hukuk devleti ilkesinin yaşatılabilmesi için yargının her türlü taassuptan, hizipleşmeden azade tutulmasının şart olduğunu” söyledi.
“Yargıda siyasi ve ideolojik kamplaşmaların tekrarına izin vermeyeceğiz. Yargımızın tarafsızlığını ve bağımsızlığını koruması ilk ve öncelikli şarttır” dedi.
“Ülkenin aydınlık yarınlara ulaşmasının, ancak adalet sisteminin kusursuz işleyişi, hukukun eksiksiz tecellisi, yargıya güvenin pekiştirilmesiyle mümkün olacağına” işaret etti.
“Adalet sisteminin şeffaflaştırılması, hesap verebilirliğin artırılması, yargı bağımsızlığının ve tarafsızlığının tahkim edilmesi için yeni adımlar atmayı sürdüreceklerini” vaat etti.
Hazreti Mevlana’nın “adalet her şeyi yerli yerine koymaktır” tanımını hatırlatarak yeni yargıçlarımızdan adaleti, hakkı, hukuku yerine getirmelerini istedi.
Bu sözler doğru ve güzel sözler. Ama bir sözün inandırıcı olması söyleyenin eylemleriyle tutarlı olmasına bağlıdır. Eylem ve söylem birliği olsaydı içimiz ne kadar rahatlardı değil mi?
********************************
Bağımsız ve Tarafsız Yargı İsteniyor mu?
Cumhurbaşkanı Erdoğan yukarıdaki konuşmasının bir bölümünde henüz kesinleşmemiş bir mahkeme kararı hakkında mahkemeleri etki altına alabilecek şekilde yorum yaptı.
Türkiye’de ve dünyada önemli bir gündem maddesi olan “Kobani Davası” diye adlandırılan davada Eski HDP Eş Genel Başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ ile MYK üyelerinin de aralarında bulunduğu sanıklara yüksek cezalar verildi.
Ceza alanlar hakkında en küçük sempatisi olmayan bir vatandaş olarak sadece adaletin tecelli etmesini temenni ederim. Çünkü yargılanan kim olursa olsun hukuk devleti ilkesinden vaz geçilmemesi gerekir. Kararın doğru veya yanlış olduğunu söyleyebilecek kadar dosya hakkında bilgim yok.
****
Kamuoyunda “Kobani” veya “6-8 Ekim olayları” olarak bilinen, 2014 yılında yaşanan protesto ve şiddet olaylarıyla ilgili yargılamayı yapan Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi kararını verdi. Fakat daha istinaf ve temyiz aşamaları tamamlanmadığı için karar kesinleşmiş değil.
Anayasamızın 138. Maddesine göre, “Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz.”
Cumhurbaşkanı Erdoğan bu davada verilen kararlar hakkında çok net olarak tavrını ortaya koydu. 6-8 Ekim olaylarının asla bir protesto gösterisi olmadığını, bir terör kalkışması, bir isyan girişimi olduğunu söyledi.
“Bu isyan girişiminde 37 insanımız, şehir eşkıyaları tarafından katledilmiştir. Bölücü canilerin katlettiği insanlar arasında 16 yaşındaki Yasin Börü ve arkadaşları da vardır. 6-8 Ekim olaylarını kışkırtanlar, yönlendirenler, azmettirenler bellidir. Karar yüreklere su serpmiş, adaletin tecellisine olan inancı yeniden güçlendirmiştir. İsyan girişiminden 10 yıl sonra, geç de olsa, hakkın yerini bulduğunu görüyor, bundan da memnuniyet duyuyoruz. Sokakları kan gölüne çevirerek, bu ülkede siyaset yapılmayacağını artık herkesin anlamasını ümit ediyoruz” dedi.
****
Kesinleşmemiş mahkeme kararı hakkında yapılan bu değerlendirmeyi iki açıdan doğru bulmuyorum:
- Bulunduğu makam itibarıyla emir, talimat, telkin veya tavsiye olarak algılanabilecek kişilerin yaptığı yorum bağımsız ve tarafsız yargı olmadığı izlenimi yaratır.
“Hukuk denetimi yargı tarafından yapılır. Buna yargı denetimi denir. İstinaf ve temyiz aşamasında “yargı denetimi” devam edeceğine göre; “bağımsız ve tarafsız yargı” isteniyorsa mahkemelere “emir, talimat, telkin veya tavsiye” niteliğinde sözler söylememek gerekir.
- Basından okuduğuma göre, “Mahkeme, Kobani olayları sırasında 16 yaşındaki Yasin Börü’nün arasında bulunduğu altı kişinin ölümü ve diğer yaralanmalara ilişkin suçtan beraat kararı vermiş.” Ağır cezalar alan HDP’liler başta eylemleri sebebiyle cezalar almış.
Ayrıca mademki, “Adalet sisteminin şeffaflaştırılması, hesap verebilirliğin artırılmasını” istiyoruz, bu davanın neden 6 yıl sonra açıldığını ve Ağır Ceza Mahkemesi kararının olaylardan 10 yıl sonra verilebildiğini de öğrenmemiz gerekir.
********************************
Sinan Ateş ve Ayhan Bora Kaplan Davaları
Ülkü Ocakları Eski Genel Başkanı Sinan Ateş’in öldürülmesi davasında yazılan iddianameyi veya iddianame hakkında yazılanları bir okuyunuz. Veya yayınlanan videoları izleyiniz. İyi Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu’nun “iddianame değil ibraname hazırlamışlar” demesini haklı bulacaksınız.
Cinayetin siyasi ayağında ortaya çıkan her şeyin örtülmeye, adi bir cinayet vakası gibi tetikçileri tutan ve azmettirenlerin kurtarılmaya çalışıldığı iddia ediliyor. Sadece merhum Sinan Ateş’in eşi Ayşe Ateş’in anlattıkları bile dehşet verici. Ayşe Ateş’in ifadesi bile iddianamede yer almamış.
****
Bir de Ayhan Bora Kaplan davası hakkında Gazeteci Timur Soykan’ın yazdıklarını okuyun veya TV’de anlattıklarını dinleyiniz. Kamu görevlilerinin semirttiği, kamu bankalarının kredi verdiği ve her türlü suçunun örtüldüğü bir mafya örgütünü anlatılıyor.
Örgüt lideri aleyhinde ifade vermiş olan tanıklar ya beyanlarını değiştiriyor veya tanıklıktan çekiliyor. Duruşmada son derece rahatlamış olduğu görülen sanık suç örgütü lideri Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı olan hakime “bir tanem” diye hitap edebiliyor.
Böyle böyle “Adalete güveni tesis edeceğiz” inşallah.
Okumak, Dinlemek
“Bir eser okunacağı veya bir söz dinleneceği zaman, evvelâ:
Kim söylemiş?
Kime söylemiş?
Ne için söylemiş?
Ne makamda söylemiş? Olan bir kaide-i esasiyyeyi (esas kaideyi), nazar-ı itibara almalı.
Evet, kelâmın (sözün) tabakatının (tabakalarının) ulviyeti (yüceliği), güzelliği ve kuvvetinin
Menbaı (kaynağı), şu dört şeydir:
Mütekellim (Konuşan),
Muhâtab (Kendisiyle Konuşulan),
Maksat ve
Makam.
Yoksa, her ele geçen kitab okunmamalı.
Her söylenen söze kulak vermemelidir.
Meselâ: Bir kumandanın, bir orduya verdiği “Arş!” emriyle;
Bir neferin (askerin) “Arş!” sözü arasında ne kadar fark vardır.
Birincisi, koca bir orduyu harekete getirir.
Aynı kelâm (söz) olan ikincisi, belki bir neferi bile yürütemez.”
(1950’de Ankara Üniversitesi’nin “Fakülte Mescidi”nde verilen bir konferanstan.)
x
Kâinattaki zevâl / sona eriş, firak / ayrılık ve adem / yokluk; zâhirîdir / görünüştedir.
Hakikatta firak yok, visal / kavuşma var. Zevâl ve adem yok, teceddüd / tazelenme var.
Kâinatta / evrende her şey, bir nevi / bir çeşit bekaya / devamlı oluşa mazhardır.
Ölüm, bu âlem-i fâniden / fâni âlemden; âlem-i bâkiye / bâki yani dâimî âleme gitmektir.
Ölüm, ehl-i hidayet / doğru yolda olanlar ve ehl-i Kur’an / Müslümanlar için, öteki âleme gitmiş;
Eski dost ve ahbablarına kavuşmağa vesiledir.
Hem, hakîkî vatanlarına girmeye vâsıta (ve araç)tır.
Hem, zindan-ı dünyadan / dünya zindanından, bostan-ı cinâna / cennet bahçelerine bir dâvettir.
Hem, Rahman-ı Rahîmin / Rahman ve Rahîm olan Allah’ın fazlından / ihsanından,
Kendi hizmetine mukabil / karşılık olarak; verilen ücreti almaya bir nöbettir.
Hem, vazife-i hayat / hayattaki görev külfetinden bir terhistir.
Hem, ubûdiyet / kulluk ve imtihanın tâlim ve tâlimatından bir paydostur.
x
“Eski hükema (âlimler), ahkâm-ı şer’iyyeden (şer’î hükümlerden) ve akaid-i imaniyyeden
(îmana ait olan akaid ve inançlardan) bâzıları için;
‘Bu nakildir, iman ederiz, akıl buna yetişmez!’ demişler.
Halbuki, bu asırda akıl hükmediyor…
‘Bütün ahkâm-ı şer’iyye (şer’î hükümler) ve hakaik-ı îmaniyye (îmanî hakikat ve gerçekler)
Aklîdir (akıl ile bilinecek ve bulunacak hususlardır).’ diye ispat edilmiştir.)”
x
Bir su getirmek için, bâzıları küngân (su borusu) ile uzak yerden, dağlar altında kazar, su getirir.
Bir kısmı da her yerde kuyu kazar, su çıkarır.
Birincisi çok zahmetlidir. Bir yerde tıkanıp, kesilebilir.
Fakat, her yerde kuyular kazıp su çıkarmak isteyenler;
Zahmetsiz bir şekilde, her yerde suyu bulup çıkarabilirler.
Aynen bunun gibi: Kelâm âlimleri, o ondan o ondan diyerek, uzayan sebepler zincirinin
İmkânsızlığından dolayı; buna son verip, sonra Allah’ın varlığını ispat ediyorlar.
Böylece, uzun bir yola, girmiş oluyorlar! Fakat Kur’an’ın gösterdiği yol ile;
Her yerden su çıkarılabilir. Çünkü, her bir ayet; bir sondaj kuyusu,
Hz. Musa’nın birer asâsı gibi, nereye vursa hakikat suyunu fışkırtır.
İntegral Zor da Edebiyat Kolay mı?
Bilmeyenlere, neyi bilmediklerini anlatmak çok zor.
İntegral zordur onun için müfredattan çıkardık gibi bir söz üzerine bir fırtına esti. Millî Eğitim’den de cevap geldi. Ontario’da müfredatta integral yokmuş. O hâlde tamam. Herkes evine gidebilir. Ontario’da yoksa bizde de olmamalı. Bu kesin… Haddim olmayarak bir tereddüt geçirdim, integral acaba Ontario Gölü’nde mi yoktu yoksa Ontario Vilayeti’nde mi? Araştırdım ikincisiymiş.
İyi hoş da integralin ne olduğundan zaten haberi olmayan insanlara, müfredatta integral olsun mu olmasın mı tartışması ne söyler?
Yine de konu matematik olunca neyin olup neyin olmayacağını tartışmak görece kolay oluyor. Belki gerekçeyi tartışmak da. Fakat iş matematik kadar keskin olmayan konulara gelince onlar üstüne konuşmak o kadar cazip değil. Müfredattaki eksiğimiz sadece STEM, yani bilim, teknoloji, mühendislik ve matematik’te mi? Mesela milleti millet yapan, hani o çok sevdiğimiz “millî birlik ve beraberlik”in temelinde yer alan kültür, edebiyat, tarih gibi “yumuşak” konularda hâlimiz nedir?
Bir bak ne göreceksin!
Muhafazakârlar bunları muhafaza edeceğine göre ve son yirmi iki yılda iktidarda muhafazakârlar olduğuna göre endişeye mahal yok. Her hâlde bunlar gerilememiş, gelişmiştir. Tıpkı şehirlerimizin mimari siluetlerinin gittikçe tarihî görünümüne daha da yaklaşması gibi! İstanbul ufkuna baktığımızda sanki imparatorluğumuzun haşmeti ayan beyan gözler önünde değil mi? Muhafazakâr olmayan bir belediye, muhafazakâr olmayan bir iktidar, İstanbul siluetini çirkin gökdelenlerle doldurur; Sinan’ı, Yeditepe’yi onların arasına gömerdi.
Yahya Kemal’in, Geçmiş Yaz şiirinin ikinci dörtlüğü şöyledir:
Körfezdeki dalgın suya bir bak, göreceksin:
Geçmiş gecelerden biri durmakta derinde;
Mehtâb, iri güller ve senin en güzel aksin…
Velhasıl o rü’ya duruyor yerli yerinde!
Derler ki şiirdeki aşk aslında İstanbul’a, Cihan Devleti zamanındaki İstanbul’una aşktır. Şimdi körfezdeki dalgın suya bir bakın bakalım. Ne duruyor, ne durmuyor. Neler aksediyor? Ne görüyorsunuz?
Var mı şiir okuyabilen?
Müfredattan başladım. Diyeceğim şuydu. Asıl kaybettiğimiz kültürümüzün müfredatıdır. Yine kim dediyse, “Bir medeniyetin bir müfredatı olur”. Ama bizim medeniyetimizin müfredatı bizim okullarımızda yok. İnsafsız mıyım? Haydi bir test yapalım. Fakat çoktan seçmeli değil. Bir genci çağırın. Yahya Kemal’in yukarıya aldığım şu dört mısrasını okumasını isteyin. Genç mi bulamadınız? Zarar yok. Orta yaşlı da olsa olur. Liselerde doğru dürüst vezin, kafiye okutulmadığı zamanlarda okumuş olsun yeter. Bakın bakalım ahengin başını gözünü yarmadan okuyabilecek mi?
Yukarıdaki dörtlük aruz. Hadi aruz zor olduğu için müfredattan çıkaralım. Çoktan çıkardık da aslında. Hece vezinli şiirleri okuyabiliyorlar mı peki?
Ondan da vazgeçtim. Serbest vezinli şiirleri okuyabiliyorlar mı? Şiir serbest vezinle yazılmış olabilir. Ama “serbest vezin” de vezindir. Yani onun da bir ölçüsü, bir müziği, bir ritmi vardır. Yoksa o şiir değildir zaten. (Atıfsız geçiştirmeyeyim, “Serbest vezin de vezindir. Bak ‘vezin’ diyorsun!” diye bu gerçeği, onunla yaptığım bir röportajda, bana öğreten, rahmetli Arif Nihat Asya’dır.)
Şimdi utanıp sıkılıp, çekinip siz muhterem okuyucuma soracağım. Siz şiiri layıkıyla okuyabiliyor musunuz?
Sonra dönüp son yazılarımın özeti yerine geçirebileceğiniz bir soru sorayım: Çocuğunuzun lisedeki edebiyat öğretmenine sorun bakalım, aruz biliyor mu? Ona öğretmişler mi? Mesela şu yukarıdaki şiirin veznini kâğıt alıp üstüne çizgiler, noktalar koymadan bulabiliyor mu? En sık kullanılan, en yaygın ölçülerden biridir.
Kimliği müfredattan çıkaralım
İşte eğitimin sifonu çekilip döne döne atığa karışması budur. Siz orta öğretimde size zor gelenleri çıkarırsınız, sonra o zorları öğrenmeyenlere yükseköğrenimin bazı konuları da zor gelir. Yükseköğrenimde zorlar çıkınca o zorları öğrenmemiş öğretmenler mezun olur. Onlar ortaöğrenime gelir ve eski kolaylar şimdi orada da zor gelmeğe başlar. Sonra… Sonra döne döne alçalırsınız. Toplama yaparsınız ama çarpma bölme yapamazsınız. Önemli değil, hesap makinesi var. Ama edebiyat? Ama tarih? Ama musiki? Musiki, medeniyetin unsurlarından en ince, dolayısıyla en kırılgan olanıdır. Medeniyetler yükselirken musiki, zirveye yaklaşıldığında ortaya çıkar. İnişe geçildiğinde ilk kaybolan müzik zevkidir. Zaten veznin kaybolması da müziğin bizi terk etmesidir. Sonuçta kültürünüz, medeniyetiniz, televizyonlardaki diziler seviyesine iner. Müziğiniz pop ve arabesk seviyesine. Onlar da halk seyredebilsin, eylenebilsin diye gittikçe basitleşir.
“Bir medeniyetin bir müfredatı olur.” İyi de illa bir medeniyetimiz mi olmalı? Medeniyet kimliktir, doğru. Ama bakın, iktidar da muhalefet de “kimlik politikası”na karşı. En iyisi kimliksiz kalmak. Kimlik zor iş. Tıpkı şiir gibi, müzik gibi zor, hatta daha zor. Andımızı kaldırarak ilk adımı attık zaten.
19 Mayıs’ı saygı ve takdirle kutluyoruz.
Kadın Kahramanlarımızdan Nene Hatun
Nene Hatun, 1857 yılında Erzurum’un Çeperli Köyü’nde dünyaya gelmiş, 22 Mayıs 1955 tarihinde zatürre hastalığından 98 yaşında Erzurum’da vefat etmiş ve düşmana karşı kahramanca savunduğu Aziziye Tabyası’nın yanına defnedilmiştir. Nene Hatun 19. Yüzyılda yaşamış, fakat öyküsü, kahramanlığı ve cesareti dillerden hiç düşmemiştir. “ 93 Harbi “ diye adlandırılan 1877 – 1878 yıllarında yapılan Osmanlı – Rus Savaşı’nda genç yaşında göstermiş olduğu kahramanlık ile gönüllerimizde taht kurmuştur.
Ruslar, 9 Kasım 1877 yılında ve Ermeni komitacıların desteğiyle Aziziye Tabyasını ele geçirerek Osmanlı askerlerinin birçoğunu öldürmüşlerdir. Bu haberi duyan Erzurum halkı ellerine geçirdikleri kazma, kürek, balta, sopa ve tüfekle Tabyalarda sağ kalan askerlerle birleşerek saldırıya geçmişler, “ Seni bana Allah verdi, ben de seni O’na emanet ediyorum “ diyerek beşikteki bebeğiyle vedalaşan Nene Hatun’da vatan sevgisi uğruna cepheye koşmuştur. Aziziye Tabyası’nda göğüs göğse bir savaş başlamış ve Tabyayı ele geçiren Rus askerleri darmadağın edilmiş ve yaklaşık olarak 2500 civarında Rus askeri öldürülmüş ve Tabya düşmandan geri alınmıştır. Çatışmalarda Nene Hatun yaralanmasına rağmen diğer yaralıların tedavilerinde yardımcı olmak için hemşirelik yapmış, yemek pişirmiş, su taşımış ve hizmetten hizmete koşarak adeta destanlaşmıştır.
Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Erol Kürkçüoğlu Anadolu Ajansı muhabirine, Osmanlı – Rus Savaşı’nın kazanılmasında Nene Hatun, Topal Gülüzar, Nane Hanım gibi nenelerin büyük emeği olduğunu belirtmiş ve o günlerde vatanı savunmak için insanların günlerce uyumadığını şöyle belirtiyor: “ O savaşın kazanılması için kadınlarımız da erkeklerimizin yanında yer almıştır. Osmanlı – Rus Savaşı ordu – millet bütünleşmesiyle kazanılmıştır. Onun için bu büyüklerimizi her zaman saygıyla anmamız lâzım. Gerçekten hepimizin nenesi Nene Hatun’dur. Vatan müdafaası noktasında annelerimiz ve nenelerimiz bu mücadelenin içinde yer almıştır.”
Nene Hatun, Erzurum’daki Aziziye Tabyasını düşmana karşı savaşarak adını Türk tarihine altın harflerle yazdıran bir vatan kahramanıdır. Başarılarından dolayı, hayatının son günlerinde 8 Mayıs 1955 yılında Türk Kadınlar Birliği tarafından “ Yılın Annesi “ seçilmiştir. Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından da “ Üçüncü Ordunun Nenesi “ ünvanı verilmiştir. Dönemin NATO Orduları Başkomutanı Amerikalı General Matthew Ridgway’ın dikkatini çekmiş, vatanı, bayrağı, namusu ve şerefi için Türk kadınının neler yapabileceğini göstermiştir.
Ülkemizde vatanı için canını, kanını hiç çekinmeden veren aziz şehitler; yüzünü, gözünü, kolunu, ayağını kaybeden kahraman gaziler vardır. Bugün üzerinde yaşadığımız bir vatanımız var diyebiliyorsak, bunu aziz şehitlerimize ve kahraman gazilerimize borçluyuz. Bu yüzden, her zaman şehit ve gazilerimize şükran duygularıyla saygı göstermeliyiz. Nene Hatun, Kara Fatma, Şerife Bacı, Şahin Bey, Gördesli Makbule, Tayyar Rahmiye, Fatma Bacı, Sütçü İmam, Nezahat Onbaşı, Yörük Ali Efe, Hafsa Sultan gibi pek çok kahraman düşmanla savaşarak ve mücadele ederek şehit düşmüşler, gazi olmuşlardır. Üzerinde yaşadıkları vatanı kutsal bildikleri için hiçbir karşılık beklemeden canlarını severek vermiş ve birçoğu da gazilik ünvanına kavuşmuştur. Şehitlerimize Allah’dan rahmet diler, yaşayan gazilerimize de sonsuz minnet ve şükranlarımızı sunarız.
Kaynaklar:
Akın Aktaş, Arşiv Bilgileri Işığında Nene Hatun, ETÜ Yayınevi,
Ragıp Karadayı, Nene Hatun, Babıali Kültür BKY, 2017,
Mehmet Koçyiğit, Nene Hatun Kız Anadolu Lisesi Üzerine Tarihsel Bir İnceleme, Atatürk Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü Yüksek Lisans Tezi, 2014,
İbrahim Uçar, Nene Hatun – Anadolu yiğitleri 3, Çilek Yayınları, 2018,
M. Talat Uzunyaylalı, Nene Hatun, Atatürk Üniversitesi Yayını, Erzurum, 2015,
Ahmet Haldun Terzioğlu, Hakkı Suat Yılmazer, Nene Hatun – Vatan Sevgisinin Önemi.
21 Mayıs 1864 Büyük Çerkes Sürgünü ve Soykırımı’nın 160. Yılı
Rus emperyalizmi 1853-1856 yılları arasındaki Kırım Savaşı ile Kafkas halklara kıyım yaparak tarihe bir insanlık suçu daha ekledi. Kırım’ın işgaline karşı göğüs gererek topraklara asker gönderilmesini engelleyen Müslüman Çerkesler, Çarlık Rusyası’nın hedefi haline gelerek 21 Mayıs 1864 yılında zorla sürgüne gönderildi. Tarihe kanlı bir sayfa açan Rus Çarlığı, Büyük Kafkasya Sürgünü’ne imza attı. Bugün o sürgünün 160. yıl dönümü kaydediliyor.
21 MAYIS BÜYÜK KAFKASYA SÜRGÜNÜ
Çerkeslerin, Çarlık Rusyası’nın ana hedeflerinden biri haline gelmesi özellikle 1853-1856 yılları arasında gerçekleşen Kırım Savaşı ile birlikte oldu. Kırım Savaşı’nda Kafkasya’da bulunan Şeyh Şamil taraftarları ile birlikte Müslüman Çerkesler, Rusya’nın bölgeye kuvvet ayırmasına ve Kırım’daki cephelere destek göndermeyi engellemesine neden oldu. Rusya bu gelişmeden sonra Karadeniz kıyısında bulunan Müslüman topluluklarını yok etmeye yönelik emperyalist politikalarını hızlandırdı.
Bu Müslüman toplulukları içerisinde Kırım Tatarları, Çerkes Adigeler, Abhazlar ve Nogaylar bulunuyordu. 1860’lı yıllara gelindiğinde Rusya’nın kontrol altına alamadığı tek alan, Çerkes halklarının bulunduğu bölgeyi kapsıyordu. Rusya bu tarihten itibaren Çerkesleri sürgün ederek, Karadeniz kıyılarından çıkarma planlarını devreye soktu.
Rus Çarı II. Aleksandr ile Maykop’ta görüşme fırsatı yakalayan Çerkesler, kendilerinin uzlaşmak istediklerini ve bunun karşılığında sürgün politikasından vazgeçilmesini istediklerini bildirdiler. Ancak Çar II. Aleksandr, Çerkeslere “Ya göç edersiniz ya da Kuban Irmağı havzasındaki topraklara yerleşirsiniz” cevabını verdi. Çerkesler ise bataklıklar ile dolu sıtma tehlikesi yüksek olan ve Kozak milislerinin cirit attığı bir bölgeye asla yerleşmek istemediler. Bunun sonucunda Çarlık Rusyası 1862’de “Çerkeslerin göçüne izin veren” bir karar çıkardı.
Bu kararın hemen ardından Rus birlikleri Çerkeslerin yaşadıkları bölgeye sevk edildiler. Direnişçi Çerkes yerleşimleri yakıldı ve insanlar katledildi. 1 yıllık bir direnişten sonra Çerkes halkları Ubıhlar dışında ateşkes istemek zorunda kaldı. Çerkeslerin Abadzeh kolunun bir kısmı sürgünü bir kısmı ise Kuban’a yerleşmeyi kabul etti. Şapsığlar ise Osmanlı’ya sürgün edilmek için kış koşullarının ortadan kalkmasını talep ettiler. Osmanlı İmparatorluğunun da isteği ile Şapsığlara Mart 1864’e kadar yerlerinde kalma hakkı tanındı.
1 MİLYON ÇERKES SÜRGÜN EDİLDİ
24 Mart 1864’te Ruslar Soçi’yi alarak Ubıh direnişine de son verdiler. Buradan sonra daha güneydeki Abhaz topluluklarının yerleşimlerine saldırarak buradaki halkların direnişi de kanlı bir şekilde bastırıldı. Birçok Çerkes halkı, Hristiyanlığa geçmeyi kabul etmeyenler dışında sürgüne tabi tutuldu. Geride kalan Çerkes halklarının sayıları ise keskin bir şekilde azaldı.
Çerkes Sürgününde Rus kaynaklarına göre 1863-64 yılları arasında Osmanlı topraklarına 418 bin kişi göç ettirilmiştir. 1858-65 yılları arasında göç edenlerin toplam sayısı da 493 bindir. Bunlar arasında 30 bin Türk soylu Nogay olduğu da bilinmektedir. İngiliz savaş tarihçisi W.E.D.Allen’e göre, o zamanki Osmanlı topraklarına yerleştirilmiş olan Çerkeslerin (Adıge) sayısı 600 binden fazladır. Amerikalı Justin McCarthy, sürülen Çerkes ve diğer Kafkas topluluklarının sayısının 1.200.000 dolayında olabileceğini, bunun ancak 800 bin kadarının hayatta kalabildiğini belirtiyor. Sağ kalan nüfusun 600 bini 1856-64 arasında, 200 bini de 1864 sonrasında göç etmiştir.
500 BİN ÇERKES RUSLAR TARAFINDAN KATLEDİLDİ
Sürgüne katılan nüfusun en az dörtte birinin yolculuk, kamp yaşamı ve yeni yerleşim yeri sırasında öldüğü kabul edilmektedir. Rusların doğrudan öldürdüğü Adige sayısı ise 500 binden fazla olarak tahmin edilmektedir. Çerkesya’yı boşaltma işi 1864 yılı Haziran ayı ortalarında tamamlanmış, kuzeyde Kuban Irmağı ağzından güneyde Bzıb (Psıbe) Irmağı ağzına (şimdi Abhazya’da) değin uzanan Karadeniz kıyılarında tek bir Çerkes bile bırakılmamıştı. Orta Kuban ve Orta Laba ırmakları solundaki bataklık ovalara yerleştirilenlerle birlikte, bu yerlerde toplanmış olarak, geride sadece 80 bin kadar bir Adige nüfusu kalmıştır. Bu 80 bin sayısı Adige tarihçisi Samir Hatko’ya göre ertesi yıl, 1865’de 51 bine düşmüştü.
RUSLAR YIĞINLAR HALİNDE GEMİLERE DOLDURDU
Rus politikası, Çerkes nüfusu bir an önce Rusya sınırları dışına göndermek ve onlardan ebedi kurtulmak biçiminde uygulanmıştır. Karadeniz kıyısına yığılan sivil nüfus, nine ve dedelerce de doğrulandığı gibi, Rus askerlerinin süngü ve dipçik darbeleriyle de zorlanarak, bazı durumlarda oturmaya bile yer kalmayacak biçimde ve yığınlar halinde gemilere doldurulmuştur. Bu yüzden zayiat da büyük olmuştur. Osmanlı yönetimi ile koordineli olarak, Batum, Trabzon, Giresun, Ordu, Samsun, Sinop, Kefken, Burgaz, Varna ve Köstence’de göçmen kampları kurulmuştur. Ancak bu kamplar salgın hastalıklar nedeniyle bir ölüm kampına dönüşmüştür ve kampların etrafı toplu Çerkes mezarlıkları haline gelmiştir.

