25.5 C
Kocaeli
Cumartesi, Ekim 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 163

Düzen Kendi̇ni Nasıl Koruyor 

“Türkiye’de iki tür siyasi parti vardır. Biri “Kurdurulan Parti” diğeri de “Kurulan Parti”… İlki için sayısız örnek vardır ama ikincisi için nerede ise yoktur diye söylenilebilir. Hatta internet aleminde olduğu gibi parti isimleri bloke edilsin ve başkaları kullanamasın diye partiler de kurdurulmuştur.” 

Türkiye’de siyasi partilerin hukuki altyapısı; Anayasa, Siyasi Partiler Kanunu, Seçim Kanunu ve Yargıtay ile Sayıştay denetimlerinden oluşur. 

Siyasi parti kurmak her ne kadar kolay gibi gözükse de aslında büyük zorluklar içerir. 

Günümüzde yani 2020 yılı itibariyle ülkemizde 84’ün (an itibarıyla Yargıtay sitesinde bu sayı 150’ye yükselmiş gözüküyor) üzerinde siyasi parti bulunmaktadır. 

Dediğimiz gibi bir siyasi parti önceden izin alınmaksızın Türk vatandaşlarınca kurulabilir. Ama zorluklar çıkarılmadığı takdirde! Yani bir bakmışsınız kolay gibi gözüken (parti kurmak suretiyle) siyaset yolu dikenli ve yokuşlu bir hale ge(tiri)lebilir… 

Ülkemizde faaliyet gösteren siyasi partilerin tüzük ve programlarına birde üstüne ek olarak söylemlerine bakınca, birbirlerinden pek bir farklarının olmadığını görürüz… 

Halk arasındaki yaygın kanaate göre dış devletlerden (ABD, İngiltere vesaire gibi) veya üst akıldan izin almaksızın bir siyasi parti kurulamaz, iktidara gelinemez ya da mecliste yer alınamaz… 

Burada kast edilen şey dışarıda ve içeride komplike bir düzenin varlığıdır. Bu düzenin varlığına rağmen siyaset yapılamaz eğer yapılacaksa da bu düzenin kontrolünde bir siyasi yapı oluşturmak gerekir denilmek istenmektedir. Ya da başka bir anlamda, iktidar ve muhalefet elbiseleri önceden kesilip biçilmiş ve partilerin üstüne giydirilmiştir diyebiliriz… 

Hani bir zamanlar halk arasında “Türkiye’de ABD’ye gitmeden başbakan olunamaz” söylemi vardı ya, bu aslında bir düzenin halk arasında ki söyleniş ve kabulleniş ifadesidir. O zaman buradan ABD’ye gitmeyenin iktidar olmak istemediği veya iktidar yapılmayacağı sonucunu da çıkartmak mümkündür! 

Gerçekten belgelendirilemese bile bir küresel düzen ve onunla her daim dirsek temasında olan bir iç düzen (üst akıl, derin devlet, müesses nizam vesaire gibi) vardır. Eğer işler iyi gitse ve bu düzen ortaklığı Türk Milleti ve insanlık alemi için güzel işler yapsa elbette eleştiriye ve arayışlara gerek kalmazdı diye düşünmek gerekir. 

Ancak anlattığımız bu düzen(ler)in kontrolündeki siyasi partilerle Türkiye’deki sorunların her geçen gün ağırlaştığını ve çözümsüz hale geldiğini görüyoruz. 

İktidar ve muhalefet bloklarının ucuz ve yüzeysel siyaseti bize bunu açıkça göstermektedir. 

Bu sebeple Türkiye’nin bu iktidar ve muhalefet partilerinden bir an önce kurtulup; yerli, milli ve bağımsız (buna sivil diye de eklemede bulunmak lazım) ve de düzenin kontrolünde olmayan (kurulan kurdurulan değil) siyasi partilere kavuşma ihtiyacı bulunmaktadır. 

Aynı zamanda şikayetçi olduğumuz düzenin içinde kendine milletvekili, belediye başkanı, bakan, başbakan ve Cumhurbaşkanı olarak da yer bulmak isteyen siyasetçilere de ihtiyaç yoktur. Bunların yapacağı işler kendilerinden önce o makamlarda oturanların yaptıkları işlerden farklı olamayacaktır. Yaşanan gelişmelere bakarak Türkiye’nin bunlara tahammül gösterecek zamanı kalmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz!  

Yine tekraren belirtmek gerekir ki; Türkiye’nin kalıplaşmış düşüncelerle (sağcı, solcu, milliyetçi, muhafazakâr, dinci, mezhepçi vesair gibi) düzenin kontrolünde hareket eden siyasetçi ve siyasi partilere de ihtiyacı yoktur. 

Ülkemiz her şeyin önünde, cumhuriyetin kuruluş ilkelerine bağlı olmak kaydıyla milliyetsever, yurtsever ve reformist anlayışa sahip siyasetçiler ile onların oluşturacağı (kurulan kurdurulan değil) siyasi partiler tarafından yönetilmelidir. 

Memleketimizde yapılan siyaset ve gelişmeler mercek altına alındığında temel sorunların en önemlilerinden birinin bu “düzen partileri” olduğu görülmektedir. 

O zaman sorunlardan arınmak için yapılacak iş; yerli, milli, bağımsız, bağlantısız ve sivil siyaset yapacak siyasi partilerin kuruluşuna katkı sağlamaktır. 

Bunu düşünmek ve yaşama geçirmek gelecek nesillere karşı bizlerce ödenmesi gereken bir borçtur. Aksine halde bugünümüzü heba eden düzen partilerinin geleceğimizi de çalmalarına göz yummuş oluruz… 

“Dört yıl önce yazılmış bu yazıda ifade edilen gerçeklikten bir sapma var mı? Hala arayışımızı tamamlamadık mı? Doğru olanları yapmacakmıyız? Unutmayın vakit geçip gidiyor ve sorunlarımız günbegün ağırlaşıyor! Sorumluluk bu gün yaşamını sürdüren bizlerin üzerinde…” 

Y a ş a m s a m a

Anlamak

Ve anlamlandırmaktır hayat

Yahut aramak en azıyla

Bu bediiyyat, bu san’at, bu kısa seyahat

Dostlukların hatırıyla

 Aşkın tahtıdır aklın bahtı

Ki sır açıklıktadır

Düşünce düş olur ince ince

Evren hasrete keser

Dil dönüle değince

Mânâ dâvâdan ayıklanır

Sonsuzluk olunca mevzu

Tek bir kalptir cümle varlık

Çek bir beden, yak bir neden

Ebediyyen ebediyete gömülmeden

 6-7 Eylül 2023 – Başiskele 

20 Temmuz Kıbrıs Barış Harekâtı

Kıbrıs Barış Harekâtı ne zaman ve neden yapılmıştır? Harekâtın

  ‘Ayşe tatile çıktı’ parolasıyla Türkiye’nin 20 Temmuz 1974’te Kıbrıs’a yönelik başlattığı ‘Kıbrıs Barış Harekâtı ne zaman ve neden yapılmıştır?’ sorusu, harekâtın yıl dönümünde sorgulanıyor. Kıbrıs’ta yaşayan Türklere yönelik katliama ‘dur’ demek için Türkiye, adaya askeri çıkarma ve indirme gerçekleştirdi. Peki, Kıbrıs Barış Harekâtı sonucunda ne oldu? İşte aradıklarınız…

Dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’in talimatıyla başlatılan Kıbrıs Barış Harekâtı, 45. yıl dönümünde çeşitli anma etkinlikleriyle yeniden yaşatılıyor. Harekâtın yıl dönümü vesilesiyle Twitter’da da ‘#KıbrısBarışHarekatı’ etiketi, Trending Topic (TT) olarak Türkiye gündeminde en üst sıraya yükseldi. Bu gelişmelerin ardından ‘Kıbrıs Barış Harekâtı ne zaman ve neden yapılmıştır?’ sorusunun yanıtı da aranmaya başlandı. İşte TSK’nin 1974’te ‘Kıbrıslı Türklere ve Rumlara barış götürmek için yaptığı’ harekâtın detayları…

KIBRIS BARIŞ HAREKÂTI NEDENLERİ

Kıbrıs Barış Harekâtı’na zemin hazırlayan olayların başlama tarihi olarak 1959 yılı gösterilir. Türkiye, İngiltere ve Yunanistan tarafından 1959 yılında imzalanan Londra ve Zürih anlaşmalarıyla bu ülkelerin garantörlüğünde Rum ve Türk halklarının eşitliğine dayalı Kıbrıs Cumhuriyeti kurulmuştu. Rumlara ait silahlı gruplar tarafından 1963 yılı itibarıyla yapılan saldırıların ardından Kıbrıs Türkleri, ülke yönetiminden baskı ve zulümle uzaklaştırıldı. Adayı Yunanistan’a bağlama hedefine erişmek isteyen Rumlar tarafından yürütülen saldırılar ve ambargolar 1963-1974 yıllarında giderek artmıştı.

DARBE YAPILINCA MGK ACİL TOPLANDI

Kıbrıs Cumhurbaşkanı Yardımcısı Dr. Fazıl Küçük ile beraberindeki heyet ve Başbakan İsmet İnönü başkanlığındaki Türkiye heyeti arasındaki resmî görüşmeler Ankara’da gerçekleşti. EOKA-B liderlerinden Nikos Sampson, Yunanistan’da iktidarda yer alan cuntadan da destekle yaptığı darbeyle 15 Temmuz 1974 yılında Kıbrıs Cumhurbaşkanı Makarios’u devirdi. Adadaki darbe haberi Ankara’ya varınca Millî Güvenlik Kurulu acilen toplandı.

TÜRKİYE’NİN KIBRIS’A MÜDAHALE TEKLİFİ KABUL EDİLMEDİ

Dönemin Başbakan’ı Bülent Ecevit’in, toplantının ardından TSK’ye Kıbrıs’a müdahale ihtimaline karşı hazırlık yapılması yönünde talimat verdiği ortaya çıktı. Dünya kamuoyunun Kıbrıs’taki askerî yönetime tepkileri de Türkiye’nin lehine bir ortam oluşturmuştu. Türkiye, adaya ortak müdahalede bulunulması adına garantör devletlerden İngiltere ile görüşüp, oraya müdahale durumunu önerdi. Ancak Ecevit’in teklifi İngiltere Başbakanı tarafından kabul edilmedi.

CUMHURBAŞKANI KORUTÜRK MECLİS’İ OLAĞANÜSTÜ TOPLANTIYA ÇAĞIRDI

Bu esnada, Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk, Meclis’i olağanüstü toplantıya çağırdı. 18 Temmuz’da Başbakan Ecevit, Londra’da ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Joseph Sisco ile görüşme gerçekleştirdi. Bunun hârici Kıbrıs’ta, “Yeşil Hat”ta hava gerginleşti. Meclis, olağanüstü toplantıda, Kıbrıs’ta darbenin ardından ortaya çıkan durumu görüştü. 19 Temmuz’da Sisco, Atina’dan Ankara’ya giriş yaptı. Sisco’nun Atina nezdindeki girişimlerinden netice alınamayacağı anlaşıldı.

19-07/20/2506080_9330b67e541c74da3374d45ddae06024.jpg

HAREKÂTIN PAROLASI: AYŞE TATİLE ÇIKSIN

Aynı gün Deniz Kuvvetleri Komutanlığınca bir filo, çıkarma gemileriyle Akdeniz’e doğru yola çıktı. Kıbrıs Barış Harekâtı, Türk Silahlı Kuvvetlerine bağlı birliklerin Lefkoşa-Hamitköy-Gönyeli ve Pınarbaşı bölgelerine hava indirme, Yavuz Plajı’na denizden çıkarma yapmasıyla 20 Temmuz’da başlamış oldu. Harekâtın parolası da ‘Ayşe tatile çıksın’ oldu. Ayşe, Cenevre konferansına katılan dönemin Dışişleri Bakanı Turan Güneş’in kızıydı…

‘KIBRIS’A BARIŞ GETİRMEK İÇİN ADAYA GİDİYORUZ’

Başbakan Ecevit, harekâtın başladığını, “İnsanlığa ve barışa büyük bir hizmette bulunmuş olacağımıza inanıyoruz. Öyle umarım ki kuvvetlerimize ateş açılmaz ve kanlı bir çatışmaya yol açılmaz. Biz aslında savaş için değil barış için ve yalnız Türklere değil Rumlara da barış getirmek için adaya gidiyoruz.” sözleriyle duyurdu.

HAREKÂT NASIL GERÇEKLEŞTİ?

Türk uçakları 21 Temmuz sabahı, Rum mevzilerine karşı harekete geçti. 4’üncü Paraşüt Taburu ile birleşen Kıbrıs Türk Kuvvetleri, Lefkoşa Havalimanı ile Kaymaklı bölgesine taarruza başladı. 2’nci ve 3’üncü komando taburları Zeytinli istikametinde ilerledi. Kocatepe muhribi de haberleşme ve koordinasyon eksikliğinden ötürü Türk uçaklarınca batırıldı. Harekâtın ikinci günü, 3’üncü Paraşüt Taburu’nun taarruzu sonucu Deliktepe düştü. Girne’ye ulaşan Türk birlikleri Lefkoşa’ya doğru hareket etti. Bu vesileyle de Lefkoşa-Girne hattı birleştirilmiş oldu. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin çağrısının ardından Türkiye, 22 Temmuz saat 17.00’den itibaren harekata son verdi.

TÜRKİYE İLE YUNANİSTAN ARASINDAN ATEŞKES ANLAŞMASI

ABD ve İngiltere dışişleri bakanlıklarının yetkilileri aracılığıyla Türkiye ile Yunanistan arasında ateşkes anlaşmasına varıldı. Yapılan harekâtla Lefkoşa-Girne karayolunun denetim altına alınmasıyla Lefkoşa’nın Türk kesiminin denizle bağlantısı sağlandı. Bunun dışında kalan başta Magosa olmak üzere diğer yerleşim bölgelerinde ise Türklerin güvenliği tam olarak sağlanamadı.

TÜRKİYE’NİN BİRÇOK İLİNDE SIKIYÖNETİM İLAN EDİLDİ

Bu arada harekatın başlamasıyla İstanbul, Ankara, Tekirdağ, Kırklareli, Edirne, Çanakkale, Balıkesir, Manisa, İzmir, Aydın, Muğla, Adana, İçel ve Hatay’da sıkıyönetim ilan edildi. 20 Ağustos’tan itibaren bu illere Antalya da eklendi. Yunan cuntasının işbaşına getirdiği Nikos Sampson, 22 Temmuz’da cumhurbaşkanlığından istifa etti. Harekatta 3 gün içinde 57 şehit verildi, 184 asker yaralandı.

KIBRIS BARIŞ GÖRÜŞMELERİ BAŞADI

Yunanistan’da sivil yönetimin iş başına gelmesinin ardından 25 Temmuz 1974’te Kıbrıs barış görüşmeleri Cenevre’de başladı. Türkiye, Yunanistan’a Kıbrıs’ta federasyon sistemini önerirken TSK da 26 Temmuz’da Girne’nin 5 Mil Plajı’na asker ve malzeme yardımı için çıkarma yaptı. Türk birliklerinin Kıbrıs’ta yerleşim alanları genişlerken 30 Temmuz’da Cenevre’deki görüşmeler sona erdi. Taraflar ateşkesin sürmesini istemesine rağmen 6 Ağustos’ta takviyeli Rum birlikleri, Girne’nin batı kesiminde saldırı başlattı. Saldırıyı püskürten Türk birlikleri, Rumların ateşkese uymaması sonucu Lapta’yı ele geçirdi.

ADADA YENİ ANAYASA İHTİYACI

Taraflar barış koşullarını tekrar görüşmek üzere Cenevre’de ikinci defa bir araya geldi. Görüşmelere Kıbrıs Türk Halkı Lideri Rauf Denktaş ile Kıbrıs Rum Halkı Lideri Glafkos Klerides katıldı. Kıbrıs Türklerini temsil eden heyet, adanın yeni bir anayasaya ihtiyacı olduğunu, iki kesimli bir federasyon kurularak Türk tarafına yüzde 34 toprak bırakılması gerektiğini belirtti. Rumların ve Yunanistan’ın buna yanaşmaması üzerine 8-13 Ağustos tarihlerindeki konferans sona erdi.

14 AĞUSTOS’TA İKİNCİ HAREKÂT

Takvimler 14 Ağustos’u gösterdiğinde Kıbrıs’ta ikinci harekat başladı. Harekatın amacını ise doğuda Magosa ve batıda Lefke’ye kadar olan bölgelerin, Rum işgalinden kurtarılması oluşturuyordu. Türk birlikleri 15 Ağustos’ta Magosa’ya girdi. Batıda ise Lefke yönünde Mitri alındı. Harekatın son günü olan 16 Ağustos’ta Lefke ve Omorfo alındı, Lefkoşa bombalandı. Sonrasında ilan edilen ateşkes 6 saat sürdü. Rumların açtığı ateşe, Türk birlikleri karşılık verdi.

KATLİAMLAR ORTAYA ÇIKTI

Magosa’ya 15 kilometre uzaklıktaki Türklere ait Atlılar Köyü’nde Rumlar tarafından yapılan katliam ortaya çıkarıldı. Bir çukura gömülü 57 Türk’ün cesedi bulundu. 22 Ağustos’ta Yeşil Hat üzerinde esir değişimi yapılırken 29 Ağustos’ta Yeşilırmak Köyü tamamen Türklerin kontrolüne geçti. 1 Eylül’de ise Magosa’ya bağlı Muratağa ve Sandallar köylerinde 88 kişinin yakılarak çukura gömüldüğü anlaşıldı. 16 Eylül’den itibaren Rum ve Türk tutsakların değişimi işlemlerine başlandı.

KIBRIS TÜRK FEDERE DEVLETİ KURULDU

Harekatın başarıyla sonuçlanması sonrasında, 13 Şubat 1975’te Kıbrıs Türk Federe Devleti kuruldu, devlet başkanlığına Rauf Denktaş getirildi. 15 Kasım 1983’te ise Mecliste alınan kararla Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti kuruldu. 20 Temmuz 1974 tarihinde gerçekleşen Kıbrıs Barış Harekatı’a katılarak gazi olanlar, o günlerdeki anılarını 45 yıl sonra paylaştı.

SAVAŞIN BAŞLAMA SEBEBİ

Savaşın başlama sebebi ile ilgili bilgi veren Samsun Muharip Gaziler Derneği Başkanı ve aynı zamanda Hava İndirme Tugayı Paraşüt Taburunda görev alan Ahmet Diril (65), “15 Temmuz 1974’te ‘Enosis’ hayranları olan Yunanistan taraftarları Rum taraftarları olan EOKA’cılara darbe ile ihtilal yaptılar. Bu darbe neticesinde Kıbrıs’taki yönetimi ele geçirerek buradaki bizim soydaşlarımıza katliam yaptılar. Yaşlısından, genç insanlara kadar herkese dozerlerle katliamlar yaparak toprağın altına gömdüler. Bundan 45 sene önce yapılmış bu katliam tarihin canlı derinliklerinde yer almaktadır. Kıbrıs’ta yaşayan soydaşlarımızın can güvenliğini sağlamak için havadan indirme, havadan atma, denizden çıkartma şeklinde harekat gerçekleştirilmiş ve Türk askerinin üstün cesaret göstermesi sonucunda oradaki soydaşlarımızın mal ve can güvenliği sağlanmıştır. Kıbrıs barış harekâtı adada yaşayan bütün insanlığa barış getirmiştir. Eğer ’Enosis’ hayali gerçekleşmiş olsaydı bugün bile adada Rum varlığından söz edilemezdi. O yüzden ‘barış harekatı’ şeklinde bu isim telaffuz edilmektedir” dedi.

Hava İndirme Tugayı Paraşüt Taburunda onbaşı olarak görev yapan Bilal Ersoy, “19 Temmuz Cuma günüydü. Kayseri de eğitim alıyordum. Askerde öğle saatlerinde bizi topladılar. Merak ediyorduk çünkü gelişmelerden haberimiz yoktu. Komutanımız bize ‘Kıbrıs’ta ki soydaşlarımıza katliam yapıyorlar. Buraya çıkarma yapacağız’ dedi. Biz de bir heyecanlı silah bakımını yaptık. Askeri tesisatlarımızı hazırladık. Gece saat 04.00’e alarm kurduk. Alarm çaldığında ise paraşütlerimizi kuşanıp Kayseri Erkilet Havaalanı’na geldik. Ben 1’inci adamdım. Uçaktan atlayacak ilk kişiydim. Uçak adaya girmeye başladı. Yukarıdan bir baktım ki Kıbrıs toz duman içindeydi. Uçaktan atlayınca aşağıda biraz dinlenmek istedim. Karşıma Beşparmak Dağları’nı aldım. Tam 30 metre yakınıma top mermisi düştü. Sonra topluluk olarak kasaba gibi bir yere gittik. Orada gezinirken kasaba boştu. Bir mağaranın önünde durduk. Mağaranın içine sivil halk dolmuş. Bizi Rum askeri zannetmişler. O kasaba olduğu gibi mağaraya dolmuştu. Biz kasabayı emniyet altına aldık ve insanlar evlerine yerleşti. O günün akşamı Beşparmak Dağları’na taarruz yapacağız. Beşparmak Dağları’nda ilerlerken komutanız ‘şurada 5 dakika dinlenelim’ dedi. Tam dinlenirken içimize iki tane havan topu düştü. 6 şehit verdik orada. Komutanımız havan mangasını çağırdı. Beşparmak Dağları’na havan kurduk. Ben mermileri hazırlarken tam karşıdan bana bir ateş geldi. Karın boşluğumdan ve dizimden vuruldum. Beni arabaya koyduklarında bilincim kapalıydı. Sonra gözlerimi açtığımda bir hemşirenin bana kalp mesajı yaptığını gördüm. O an sordum ‘ne yapıyorsun’ diye. ‘Senin kalbini çalıştırmaya çalışıyoruz’ dedi. O andan sonra gazilik şerefine eriştim” şeklinde konuştu.

Çok zor şartlar altında savaştığını ifade eden Gaziantep 5. Zırhlı Tugay Komutanlığında asker olan Fahri Çamur (65) ise “Komutanımız adada darbe yapıldığını, katliamların başladığını, müdahalenin kaçınılmaz olduğunu, bu nedenle ile Kıbrıs’a hareket edeceğimiz söyledi. Kıbrıs’a giderken bir haber geldi: ‘Düşman bütün silahlarını Girne Limanı’na çevirmiş, buraya çıkmayın vurulursunuz.’ Bir müddet sonra Kıbrıs’ın batı kesimlerine doğru ilerledik. Girne’de 4 gün savaştık. Arkamız deniz, önümüz düşman, karşımız düşmanın bulunduğu Beşparmak Dağları’ydı. Çok zor şartlar altında savaştık. 24 Temmuz öğleden sonra Girne savaşları bitince boğaza girme emri geldi. Boğazın doğu kısmında Rum birlik ordusu toplanmıştı. Sadece gece çatışmaları yaşadık. Bu sırada barış görüşmeleri devam ediyordu ancak görüşme sonuç vermeyince ‘Ayşe Tatile Çıkabilir’ sloganı ile 2. bir çıkartma haberi geldi. Hamitköy, Kuzey Lefkoşa, Değirmenlik gibi yerler Türklerin sıkıştırıldığı bölgelerdi. Özellikle Değirmenlik bölgesini çatışarak ele geçirdik. Samsunlu bir arkadaşım şehit oldu. 5 arkadaşım da yaralandı. Çatışma azalınca baktım bir arkadaşım şok geçiriyor, bir arkadaşım üstü başı yanmış, bir arkadaşımın üstü başı kan içinde oradan bir dedi ki, ‘Komutanım vatan için canımız feda olsun.’ O anı unutamıyorum” diye konuştu.

Kıbrıs Barış Harekâtı ne zaman ve neden yapılmıştır? Harekâtın (karar.com)

Taş Devri Beyniyle Günümüzde Yaşamak

Çevre insanı şekillendiriyor. Sonra insan, dönüp çevreyi şekillendiriyor. Muhakkak çok meraklı bir etkileşim süreci. Bu şekillenme ve şekil vermeyi inceleyenler, uzmanlıklarına göre farklı noktalara odaklanıyor. Biyologlar, antropologlar, psikologlar farklı farklı. Psikologlar şöyle söylüyor: Çevre insan beynini şekillendirir, insan beyni de çevreyi.

Son haftalarda beyin-çevre etkileşmesi hakkında iki kitap okudum. Biri, Bruce Wexler’in Beyin ve Kültür, Nörobioloji, İdeoloji ve Toplumda Değişim  (Brain and Culture, Neurobiology, Ideology, and Social Change, MIT Press 2006). Türkçesini bulamadım. Diğeri, baba oğul iki psikoloğun, Douglas T. Kenrick ve David E. Lundberg-Kenrick’in Modern Problemleri Taş Devri Beyniyle Çözmek (Solving Modern Problems with a Stone-Age Brain, American Psychological Assosiation, 2022). Türkçesini Say Yayınları geçen ay Taş Çağı Beyni başlığıyla yayımlamış.

Çevremizle beynimiz uyumlu mu?

Çevre beynimizi, beynimiz çevremizi… O hâlde her şey yolunda mı? Dünya ve insan birbirine ideal uyumda yuvarlanıp gidiyoruz; öyle mi? Maalesef tam öyle değil. Bizim çevreye etkimiz güçlendikçe yaşadığımız küreyi bir çevre felaketine doğru sürükleyebiliyoruz. Bu herkesin bildiği ve önlemeye çalıştığı bir gelişme.

Baba-oğul Kenrickler, başka bir uyumsuzluktan söz ediyor. Bizim beynimizi, Homo Sapiens Sapiens denilen modern insanı yüz elli bin yıldır, onun öncesini üç milyon yıldır taş devri şartları etkilemiş. Taş devri şartları, avcı-toplayıcı yaşam tarzı demek. Sonra, bu zaman ölçülerine göre daha dün, çevremizi kökten değiştirmişiz. Modern çağ 10 000 yıllık. Endüstri devrimi birkaç 100 yıllık. Milyon, yüz bin, bin ve yüz…  Böyle dev farklılıklara mertebe farkı diyoruz. Sonuç: O çok uzun zamanların şekillendirdiği beynimiz, bugünün çevresi içinde eski model, hem de çok eski model kalıyor. Taş devri beyniyle endüstri ve internet çağında yaşamaya çalışıyoruz ve bu her zaman iyiye alamet değil.

Ye yiyebildiğin kadar!

Taş devri insanı, avcı-toplayıcı insandır. Nasıl geçinir? Her gün yiyecek arar. Meyve, bitki… Zaman zaman küçük hayvanları avlar. Çok nadir de daha büyükleri… Fakat gıda kolayca elde edilen bir şey değildir. Hele ihtiyaç duyduğumuz enerjiyi verecek zengin gıda pek az bulunur. Dolayısıyla kalorili besin, yağlı av bulduğumuzda yiyebildiğimiz kadar yemeliyiz. Avcı-toplayıcılık enerji gerektirir. Avcı toplayıcı kalorili besin bulur… Bu güzel alışveriş yüz binlerce yıl sürer gider.

Bugün şeker, karbonhidrat, yağ, velhasıl yüksek kalorili yiyecekler elimizin altında. Şeker ve kalori dolu içecekler de. Bakkalda yoksa süpermarkette. Taş devri beynimiz çok mutlu. Bize “Ye!” diyor. “Ne kadar yiyebilirsen ye. Kalori bulmuşsun! Ne duruyorsun, ye!” Kilometrelerce yol yürümemize, saatlerce av peşinde koşmamıza, ağaçlara tırmanmamıza, arı kovanları soymamıza gerek yok. Alışveriş sepetine at, yürü.

Sonuç: Taş devri beynimiz sayesinde 21. asırda en büyük sağlık sorunumuz şişmanlık. Fazla kalori fazla kiloya; fazla kilo şeker hastalığına, kalp hastalığına, damarlarımızın tıkanmasına yol açıyor. Hareket azaldıkça ağırlaşıyor, ağırlaştıkça hareketsizleşiyor ve hastalanıyoruz. Taş devri beynimiz mutlu!

Lider kim olsun?

Kalori ve şişmanlık orada dursun, başka bir konuya geçelim. Taş devri insanı toplum hâlinde yaşar. İnsanın toplum içinde yaşamadığı bir dönem yoktur. Toplumların da liderleri olur. Taş devri insanı iseniz nasıl bir lider istersiniz? Alfa erkek olmalı. Öyle olmalı ki kabilede muhalefet yapmaya kalkan olursa vurunca düşürmeli. Herkes ondan korkmalı. Sonra rakip kabilelerden, düşman kabilelerden bizim bölgemize sızmaya çalışan olursa onları korkutup kaçırmalı. Mesela yumruklarını göğsüne güm güm vura vura ve homurdanarak üstlerine yürüdüğünde dehşet uyandırmalı. Demek ki bizim mağaraların başkanı iri yarı, uzun boylu, sert, asık suratlı, vurdu mu yıkan biri olmalı.

Taş devrinde böyle. Hâlbuki bugün ihtiyacımız olan yönetici, bilgili, insanı anlayan, takım kurmayı ve takım oyunu oynamayı bilen, duygusal zekâsı yüksek lider tipi. Ama “bugün” daha dün! Taş devri beynimiz milyonlarca, yüz binlerce yılın yapısı.

İki tarzı riyaset

Yıllar önce, burada, “Tahakküm ve saygınlık-  İki tarzı riyaset” başlıklı bir yazı yazmışım. Başka bir psikoloğa, Joseph Henrich’e dayanarak hemen hemen aynı hatayı anlatmışım. O, taş devri liderine “tahakküm lideri”, çağımızın gerektirdiği lidere de “prestij lideri” diyordu. İki lider tipinin bütün davranış farklarını tasvir ediyordu; konuşmalarından yürüyüşlerine kadar. Taraftarlarının onlara, onların taraftarlarına davranışını da.

İhtiyacımız biriyken genellikle başka biri başa geçiyor. Hani sık sık, “İnsanlar nasıl oluyor da hâlâ bunu seçiyor?” diyoruz ya. Kenrickler, İdi Amin ile Vladimir Putin’i örnek veriyor. ABD’nin Demokrat ve Cumhuriyetçi partileri başkan adayları belirlenirken de uzun boylu ve iri yarıların, “sert erkek”lerin seçilme şansı daha yüksekmiş. Bakalım bu sefer önce kimler, sonra da kim seçilecek.

Taş devri beyniyle günümüzün iki çelişkisi: Obezite ve maço liderler.

22. Yılında Türk Ekonomisi ve Stalin’in Yolunmuş Tavuk Hikâyesi

            DSP, MHP ve ANAP arasında 28 Mayıs 1999 tarihinde kurulan 57. Cumhuriyet Hükûmeti, bir taraftan “Anayasa Kitapçığı” fırlatma krizi, diğer yandan 2001 Türkiye ekonomik krizi (veya “Kara Çarşamba“) olarak adlandırılan Cumhuriyet tarihinin en büyük krizlerinin çıkması, 57. hükûmetin sonunu hazırladı. Bunlar yetmezmiş gibi birde 2002’de Başbakan Bülent Ecevit’in sağlık durumunun kötüleşmesi ile ilgili tartışmalar başladı. Bu tartışmalar üzerine Başbakan yardımcısı Devlet Bahçeli, 7 Temmuz 2002’de Bursa Kocayayla’da açıkladığı kararla 3 Kasım 2002’de seçim yapılmasını İlan etti.

            3 Kasım 2002’de yapılan seçimlerde iktidarda bulunan MHP %8,35, ANAP %5,12 ve DSP %1,22 oy alarak tamamen TBMM’nin dışında kaldılar. 18 Kasım 2002’de Abdullah Gül’ün 58. hükûmeti kurmasıyla 57. hükûmet sona erdi.

            Ecevit Hükümetinin 2001 Türkiye ekonomik krizi sonrası dönemin Başbakanı Bülent Ecevit tarafından Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı ve Hazine Müsteşarı olarak görevlendirilen Kemal Derviş, ekonomide aldığı bir takım kararlarla ekonomi tam rayına girecekken 3 Kasım 2002 de Bahçeli’nin seçime gidilmesi kararı, Başbakan Ecevit ve etrafında şok etkisi yarattı.

            2009 yılına kadar Adalet ve Kalkınma Partisi bir önceki 57. Hükümette Hazineden Sorumlu Devlet Bakanı Kemal Derviş kararlarıyla vaziyeti idare etti. Fert başına düşen milli gelir 12 000 Dolar’lara kadar yükseldi. Bu arada kamuya ait varlıkların satılmasından ise 68 Milyar Dolar hazineye para girdi.

            Bir taraftan yurtdışından gelen sıcak para, diğer yandan kamuya ait varlıkların satılmasından gelen gelirle 2008 yılında dünyada baş gösteren ekonomik kriz, Erdoğan’ın tabiriyle: “Türkiye’yi teğet geçti.”

            İşte ne olduysa 2010 yılından sonra işler Türkiye’de ters gitmeğe başladı. Zaten Türk ekonomisinin çökeceği daha önceden kendisini göstermeğe başlamıştı. Ziraat, hayvancılık, sanayii de üretim gittikçe düşüşe geçti. Yurtdışından canlı hayvan ithalatı, et ithalatı hatta ve hatta saman ithalatı yapılıyordu. Ekonomistlerin “yapmayın etmeyin yanlış yoldasınız” dediğinde cevapları: “siz karışmayın paramız var ve alıyoruz” dediler.

            Burada bir hatırlatmada daha bulunalım, dönemin Tarım ve Hayvancılık Bakanı Vehbi Eker’e en fazla et ithal ettiğimiz Fransa tarafından “ŞOVOLYE NİŞANI” veriliyordu.

            Ekonomik kriz, sığınmacı istilâsı, Türkiye’ye ait olan Ege Denizindeki adaların Yunanistan tarafından işgali devam ededursun, Adalet ve Kalkınma Partisi girdiği bütün seçimleri kazanmaya devam ediyordu.

            Kendi seçmen kitlesini sadaka kültürüne o kadar adapte etmişti ki, yandaşlar sıkıştıklarında maddi yardım, yetmedi İŞKUR vasıtasıyla AK Partili belediyeler ve kaymakamlıklarda işe alınıyorlardı. Bu kitleye en ufak bir uyarıda bulunacak olsanız aldığınız cevap: “Kim var Erdoğan’dan başka oy verecek adam’mı var” oluyordu.

            Durumdan anlaşılıyor ki, Erdoğan ve Saray Danışmanları İnsan kasabı Sovyetler Birliği lideri Stalin’in “Yolunmuş Tavuk” dersine çok iyi çalışmışlardı. Ta ki nereye kadar… 31 Mart 2024 Yerel Seçimlerine kadar. Artık yolunmuş tavuğun sıcağa, soğuğa aldıracak hali kalmamış, canının derdine düşmüştü.

            Merak edenlere, “Stalin’in Yolunmuş Tavuk Hikâyesi” nedir naçizane izah edelim:

            “Stalin çalışma arkadaşları ile birlikte toplanmış sohbet ediyorlardı. Aniden Stalin’in yüzünde alaycı bir gülümseme belirdi.

– Söyleyin bakalım sizler yıllardır devlet için çalışmış, Sovyet ihtilâline emeği geçmiş kişilersiniz. Size sorum şu: “halkın yönetime kayıtsız şartsız baş eğmesi için yöneticiler nasıl davranmalıdır?”

            Salonda bulunanlar çeşitli fikirler ortaya attılar. İçlerinde haktan, adaletten, demokrasiden, sürgünden, idamdan, hapisten söz edenler oldu. Söylenenlerin hiç biri Stalin’in hoşuna gitmedi.

– Yönetimi eline geçiren en güçlü ve en yücedir. Halkın karşınızda baş eğmesi için ne gerektiğini size bir örnekle göstereyim.

Hemen hizmetkârlardan birini çağırdı:

– Bana hemen bir tavuk getirin.

            Tavuğu çabukça bulup getirdiler. Stalin salonda oturanların şaşkın bakışları arasında canlı tavuğun tüylerini yolmaya başladı. Tavuğun bütün tüylerini yolup cascavlak bıraktıktan sonra salonun ortasına saldı. Çalışma arkadaşlarına döndü:

– Şimdi izleyin bakalım bu şaşkın tavuk nereye gidecek.

            Zavallı tavuk çektiği azaptan kurtulmak için aralık kapıdan dışarı çıkmak istiyor ama soğuktan titriyor. Masaların altına giriyor, masa ayakları canını acıtıyor. Duvar diplerine gidiyor ama her yanı yara bere içinde. Şömineye yaklaşıyor ama tüysüz derisi sıcağa dayanamıyor. Çaresizlikten tüylerini yolan Stalin’in bacakları arasına sığınıyor. Stalin cebinden bir avuç yem çıkarıyor ve yolunmuş tavuğun önüne tane tane atıyor. Yemlenen tavuk Stalin nereye giderse peşinden ayrılmıyor! Ağızlarını açmış şaşkınlıkla kendisini izleyen arkadaşlarına gülerek bakan Stalin şöyle diyor:

– Gördünüz mü Halk dediğiniz topluluk bu Tavuk gibidir! Tüylerini yolacak ve serbest bırakacaksınız. O zaman yönetmek kolaylaşır!

            Kabul edersiniz veya etmezsiniz Adalet ve Kalkınma Partisinin 22 Yıllık “Hikâyesi” bu.

Ali Kayıkcı (Âşık Derebahçeli) ve Eserleri

(Üçüncü Bölüm)

Asrın Soykırımı (Gazze Destanı)

Ali Kayıkçı’nın 11 X 16 santim ölçülerinde sert kapaklı cilt içerisinde üçüncü hamur kâğıda basılı 344 sayfalık eseri SAM-MED (Samsun Medya Gazeteciler Cemiyeti’nin hediyesi olarak okuyucuya sunuldu.

Müellifinin, kitapta yer alan her biri önemli bilgiler ihtiva eden 111 adet makalenin birkaçından seçilen kısa bölümler:

‘Bu haşarat, bu veled; ‘Kes’ Diyor ‘Bana Bilet’ başlıklı makaleden:

Bilindiği üzere; Ramazân-ı Şerîf’in 25’ine tesâdüf eden 7 Mayıs Cuma günü, Terör Devleti İsrâil tarafından, 1967 yılından beri işgal altında tuttuğu Filistin’in Doğu Kudüs’ün Eski Şehir Bölgesinde Mescid-i Aksâ’daki Kıble Mescidi’nde namâz kılan cemaate ve Şeyh el-Cerrah Mahallesi’nde bulunan Müslümanlara karşı plânlı bir saldırıda bulunulmuş ve 200’den fazla kişiyi yaralamış, 100’den fazlasını da tutuklamıştır.

İsrâiloğulları kendilerinin yazdığı din kitaplarına uydu. Mûsa aleyhisselâm’ın haber verdiği gibi, tamamı kırk cüz olan ve her cüzde bin sûre, her sûrede bin âyeti bulunan Tevrat’ı tahrîf edip değiştiren İsrâilliler, Hz. Mûsâ aleyhisselâmdan sonra kendilerine nasihat için gönderilen peygamberlerin çoğunu da şehîd etmişler, Tevrât’ın içine de birçok yabancı yazılar ilâvesinde bulunmuşlardır. Bunların Mûsâ aleyhisselâma inen hakîkî Tevrât ile bir alâkası yoktur.

Bugünkü Tevrât (Ahd-i/Eski Atik), Mûsâ aleyhisselâmdan birkaç asır sonra yaşayan beş haham tarafından kaleme alınmış ve Azrâ adındaki haham bunları tek tek toplamak suretiyle tek nüsha hâline getirmiştir. Günümüzde de bunun Yahûdî ve Protestanlarca kabul edilen İbranice, Katolik ve Ortodokslarca benimsenen Yunanca ve Sâmirî dilinde yazılan olmak üzere üç farklı metni vardır ve aralarında da birçok tezatlar mevcuttur.

Bu bozulmuş, tahrif edilmiş Tevrâtlar’da yazılanları da yeterli bulmayan Yahûdîler; Mûsâ aleyhisselâmın Tûr-i Sinâ’da Allahü teâlâdan işittiklerini Hârûn’a, Yûşa ve El-Ye’âzâr’a (aleyhisselâm) bildirmiş, bunlar da sonra gelen peygamberlere ve nihâyet mukaddes Yehûda’ya bildirmişler, bu da M.S. 2. asırda bunları 40 senede bir kitap hâline getirmiş. Bu kitâba da ‘Mişnâ’ denilmiş. M.S. 3. asırda Kudüs’te ve 6. asırda da Bâbil’de Mişnâ’ya birer şerh yazılmış, bu şerhlere de ‘Gamâra’ denilmiştir. İki Gamâra’dan birini Mişnâ ile bir kitap hâline getirip bu kitâba da ‘Talmûd’ demişler. Kudüs Gamâra’sından gelene Kudüs Talmûdu, Bâbil Gamâra’sından gelene de Bâbil Talmûdu adını vermişler. Şimdiki Mûsevî/İsrâilliler de bunlara inanmakta imiş…

Bütün bu bilgileri, şunun için yazmak lüzumunu hissettik: Yahûdîler, Talmûd’a inanmayan, onu kabul etmeyeni Yahûdî saymazlar da onun için.

Bölmeyi-parçalamayı, kendilerinden olmayanın malını-mülkünü almayı, ırzına geçmeyi, canlarına kast etmeyi âdeta prensip edinmiş İsrâilliler için sözüm ona kutsal olan bu kitaplarında bakınız neler buyruluyor(!):

-Yahûdî olmayan kimselerin kanını akıtmak, Allah’a kurban takdim etmektir.

 -Yahûdîlik maksat ve gayesi için işlenen bütün günâhlar, gizli olmak şartı ile mubahtır.

-Yalnız Yahûdî olanlara insan gözü ile bakılır. Yahûdî olmayanlar birer hayvandır.                                                     

 -Allah dünyânın bütün servetini sâdece Yahûdîlere tahsis etmiştir.   

 -‘Hırsızlık etmeyiniz’ emri, sâdece Yahûdîler içindir. Diğer milletlerin canları ve malları helâldir.   

  -Yahûdî olmayanların ırzı, nâmûsu helâldir. ‘Zinâ etmeyeceksin’ emri, Yahûdîler içindir.   

  -Yahûdî olmayanın malını çalan ve işini elinden alan bir Yahûdî, iyi bir iş yapmıştır.    

  -Mesîh, Yahûdî olmayanları, harp arabalarının tekerlekleri altında ezecektir. Büyük harp olacak ve insanların üçte ikisi ölecektir. Yahûdîler galip olacak, mağlup olanların silâhlarını 7 sene yakacak olarak kullanacaklardır. Bütün milletlerin hazîneleri Yahûdîlerin eline geçecek, Yahûdîler çok zenginleşecekler. Hıristiyaniar yok edilince, diğer milletlerin gözleri açılacak, onlar da Yahûdî olacaklar. Böylece Yahûdîler, dünyâya hâkim olacak, dünyânın hiçbir yerinde Yahûdî olmayan kimse kalmayacaktır.

Bütün bu saçma-sapan îtikâd ve düşüncelerinin bir tezahürü olarak namaz kılan Müslümanlara saldırmaktan ve direnenleri gözaltına aldırmaktan zerre kadar hicâb duymayan ve ‘Birleşmiş Milletler  Güvenlik Konseyi’nin kararlarına uymamayı âdeta bir alışkanlık hâline getirmişlerdir.  

***

Bilindiği üzere; 7 Ekim gününden bu yana Filistin’in Gazze, Batı Şeria ve Kudüs gibi şehirlerinde binlerce Müslüman’ın kanları akıtılırken başta Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği olmak üzere, bilcümle şer güçler, Siyonist İsrâil zülmünün yanında yer almakta ve Netanyahu Yönetimine arka çıkmaya devam etmektedir.

Yaklaşık bu bir aylık süre içerisindeki vâki gelişmeler göstermiştir ki, Muharref Tevrat mensûbu Mişnâ ve Gamâra’lı, Talmûd’çu bir güruh; bu günlerde ‘Netanyahu’cu olup çıkmıştır.

Ancak, 7 Ekim 2023 günün sonrasındaki vaki gelişmeler göstermiştir ki, İsrâil’in bu son başbakanı tam bir Faşist Hitler hayranıdır ve onu çok daha fazlasıyla aşarak cifeleşmiş aslî yapısı olan Netanyahlar grubundan olduğunu bütünüyle gözler önüne sermiştir.

***

‘Çocuk… Kadınlar’ öldü, Kalanlara Sürgün Var’ başlıklı makaleden:

12 Aralık 2023 gününde ‘Filistin’le ilgili haberle’rin özünde yine başta çocuk ve kadınların katledilmesi,  ‘Mülteci (!) kampları’ denilen yerlere âdeta üstüste tıkıştırılmış Müslümanların, her türlü insanî ihtiyaçtan yoksun bırakılması veya buraların da İsrâil uçakları ve tankları ile bombalanması ve de Gazze’den daha güneye, çöllere sürgün edilmesi meselesi var ki, âdeta insan olan herkesin kanını dondurmaktadır.

Bu cümleden olarak, oldukça dikkat çeken bir haberi de buradan duyurmak isteriz ki o da şudur:

İsrâil muhalifi Haham Feldman: ‘Siyonizm İcat Oldu, Barış Bozuldu’ dedi.

ABD’li Haham Dovid Feldman, ‘Siyonizmin icadından önce Filistin’de barış içinde yaşıyorduk ve bu gelecekte de olabilir, umarım olacaktır’ dedi.

Çırağan Sarayı’nda düzenlenen ‘Filistin İçin Avrupa Zirvesi’ne katılan Siyonizm aleyhtarı Yahudiler Örgütü Neturei Karta Imational’dan (NKI) Haham Feldman, Yahudilik ile Siyonizm arasındaki farkı anlattı.

Zirveye katılmak için ABD’nin New York eyâletinden İstanbul’a gelen İsrâil muhalifi Ortodoks Haham Feldman, ‘Yahudilik bir dindir. Sâdece bir din… Siyâset içermez. Buna karşılık Siyonizm, tamamen âsi bir harekettir; milliyetçilikle ilgilidir ve Yahudi dinini temsil etmez. Ne yazık ki insanlar bu ikisinin aynı olduğunu ve bütün Yahudilerin İsrâil’i desteklediğini düşünüyorlar; ancak durum böyle değil’ diye konuştu.

İsrâil Devletinin Fiilî Varlığı, Yahudi İnancına Aykırı!..

Dünyâ çapında birçok Yahudi’nin İsrâil devleti tarafından işlenen suçlara karşı çıktığını aktaran Feldman, İsrâil devletinin bütün varlığının Yahudi inancına aykırı olduğunu ve bu yüzden İsrâil devletinin varlığına da karşı çıktıklarını dile getirdi.

Dünyâda kendisi gibi düşünen yüz binlerce anti-siyonist Yahudi olduğunu kaydeden Feldman, New York’ta çok güçlü bir anti-siyonist topluluğun bulunduğunu söyledi.

Feldman, ‘Biz Filistin’e yapılan her şeyin yanlış olduğunu söylüyoruz. Bütün bu suçlar, öldürmeler, çalmalar, baskılar ve en başından beri bütün bir halka uygulanıyor. Bu sâdece bugün, son iki ayda gördüğümüz bir soykırım değil. En başından beri böyledir. Filistin’in işgal edilmesi de yanlıştır, bu bir suçtur’ ifâdelerini kullandı.

Yazdı, Yazdım – 1

Çok sâde, herkesin anlayabileceği bir dille yazan Ali Kayıkçı velût bir yazardır. Vatanseverlik, kavi bir inanca sâhip olmak gibi başka ve üstün meziyetlere de sâhiptir. ‘Yazdı, Yazdım’ adını taşıyan 11 X 16 santim ölçülerindeki ilk 3 cildi yayınlanmış serinin 1 numaralı cildi 504 sayfadır ve 4. Baskısı 2020 yılında kitapçı raflarındaki yerini aldı. Kitapta; gazete, dergi ve kitaplarda okuduğu yazılarla alâkalı görüşlerini yazıyor. Böylece yazı hayatımızdaki; deneme, tenkit, şiir, sohbet, fabl, mesel… ve masal gibi çeşitlere bir yenisini katıyor.  

 Eserin ‘Ön Söz’ başlıklı yazısında yer alan Yavuz Bülent Bâkiler’in makalesinden bir bölüm:

Bu hassasiyet, bu dikkat, benim için çok önemli. Çünkü din dilini korumaya özen göstermek, sâdece benim için değil, milletimiz için çok, çok önemli. Çünkü Türkçe, bizim varlık sebebimiz. Çünkü milletlerin hayatında dil ve din çok önemli iki ana temel.

Türkiye’de, dün ve bugün, laikliği İslâm düşmanlığı seklinde anlayan bâzı mühürlenmiş kafalar, bin yıldan beri konuşa konuşa Türkçeleştirdiğimiz, dağdaki çobana bile öğrettiğimiz, sevdirdiğimiz bazı kelimeleri sırf Kur’ân’dan geldiği için dilimizden çıkarıp atmakta yerlerine ya batı dillerinden aldıkları veya rahatlıkla uydurdukları kelimeleri sokuşturmaktadırlar. Meselâ; kitap, kâtip, edebiyat, mektep, kalem, hayat, şart, hürriyet, imkân, hâkimiyet, ruh, adam, şiir, şâir… gibi yüzlerce kelimeyi neden dilimizden çıkarıp atıyoruz? Yerlerine neden; betik, yazman, gökçeyazın, okul, yazgaç, yaşam, koşul, özgürlük, olanak, egemenlik, tin, kişi, yır, yırman, ozan kelimelerini sokuşturuyoruz? Birinciler Kur’ân dili olduğu için!..’

377. sayfada, Ali Kayıkçı’nın şâir ve yazar M. Hâlistin Kukul için yazdığı bir şiir var.

‘Aklıma; M. Hâlistin Kukul Hocamıza, (güzellemeden öte) şimdiye kadar niçin müstakil bir şâirnâme yazmadım?..’ sorusu takılıverdi…

Diyoruz ve bu his ve düşünceler ile kaleme aldığımız aşağıdaki mısralarımızla Siz Saygıdeğer Okuyucularımızı ve de Üstâd Şâir ve Yazar, Örnek Eğitimci Hocamızı, en samimi hisler ile selâmlıyoruz. Kalbî sevgi ve saygılarımızla…

   KUKUL HOCAM, iznin ile kaleme;  

Yaz!.. deyince, Trabzon’a uğradı;       

Beşikdüzü şenlendi bak âleme;      

Sene 43; Mehmet Hâlistin adı;

61’de Lise için eleme…

 3 yıl asker, Harbiye’li olmak var;  

 63’te, ihtilâl-provaları…

 Sonrasında ‘Mösyö’ ile ‘Madam’lar;

‘Filoloji’ derler buna Sen deme;

  ‘Dil’in ile, hizmet eyle ülkeme!

KUKUL HOCAM, Öğretmendir Rize’de;

  Sonra Samsun, okul: ‘Ticaret’ yine;

Diyarbakır-Samsun Eğitim’lerine;     

Cörevli’dir, 97’ye sene;

 Sonrasında ‘Hikâye-İnceleme’…

  Makâle’de, ‘Şiir’de zirvelerde;

-Onca dergi, onca gazetelerde;

  Onca şölen ve onca Te-Ve’lerde;

Kitap kitap, ödül ödül üstüne;

Sıralasam, yer kalmaz sâhifeme…

 ‘Selâm’ dersin, târihime-ülküme;   

Şanlı ceddim, ata yurdum-ülkeme;

Kopuzuma, destanıma, türküme;    

 ‘Hizmet’ dersin, ‘Türk dili’ne ve din’e;      

Kucak açmış sana Mekke-Medine…

KUKUL Hocam, KAYIKÇ’Ali duâcın;   

Eserlerin, soy kütüğün-ağacın;    

3 Hilâl’im, başında edîb tacın; 

Sen aşkını söyletirsin kaleme;

KUKUL adı, ışık oldu âleme…

   Derebahçe / SAMSUN, 25.12.2011

Eserin 489-495’inci sayfalarındaki isim listesinde adından bahsedilen şahıslara ait sayfanın bulunmasını sağlıyor.                                                                                  (DEVAM EDECEK)

Yaratan’ın İki Gözdesi: İnsan ve Arz

     İnsan, yaratılış ağacının en son cüz’ü olan meyvesidir. Ma’lûmdur ki, bir şeyin netîce ve meyvesi en uzak, en cem’iyetli / en toplu, en nâzik, en ehemmiyetli / en önemli parçasıdır.

     İşte bunun için, âlemin meyvesi ve netîcesi olan insan; en câmi’ / cem’ edici ve çok yönlü, en bedi’ / eşi benzeri olmayan, en âciz, en zaîf ve en lâtif / güzel, şirin ve lûtf edici bir kudret mu’cizesidir.

     Bu yüzden, böyle bir insanın beşiği ve meskeni olan zemin / yer; âsumâna / göğe nisbeten maddeten küçüklüğüyle beraber, ma’nen ve san’aten bütün kâinatın kalbi, merkezi hükmündedir. Çünkü, bütün san’at mu’cizelerinin meşheri / sergilendiği bir alandır.

     Bu sebeple arz; Yüce Allah’ın; tüm isimlerinin zuhur ve tecellî ettiği bir masdarı / bir mekânı ve bir hareket noktasıdır.

     Ve Allah’ın nihayetsiz Rabbanî faaliyetlerinin mahşeri / toplanma alanı ve ma’kesi / akis yeridir.

     Yine, İlahî hallâkıyeti / yaratıcılığı; nebat, bitki ve hayvanların çoğunu teşkil eden, çeşitli küçük yavruların; bilhassa yeryüzünde cömertçe yaratılmalarında kendini göstermektedir.

     Evet, yer; pek geniş ahiret âlemlerindeki san’atla yaratılan ve yaratılacak olan masnûâtın küçük mikyasta nümûnegâhı / örnek olarak teşhir edildikleri yerdir.

     Yer; aslında ebedî âleme ait mensucât ve dokumaların sür’atle dokunduğu ve işlendiği tezgâh.

     Yer; ahirette yer alacak sermedî / ebedî manzaraların hızla değişen taklit yeri.

     Yer; Cennetteki daimî bağ, bahçe ve bostanları teşkil edecek olanların tohumcuklarının; sür’atle sümbüllenerek; dar ve muvakkat / geçici dünyada onlara mezraa / tarlalık yapmakta ve onların terbiye edildikleri yer olarak karşımıza çıkmaktadır.

     İşte arzın bu manevî azametinden ve san’atlı oluşundandır ki, Kur’an-ı Hakîm, semâvâta nisbeten, büyük bir ağacın küçük bir meyvesi hükmünde olan arzı; bütün semâvâta / göklere denk ve eşit tutuyor. Onu bir kefeye, bütün semâvâtı diğer bir kefeye koyuyor. Zâtı için tekrar ve tekrar: “Rabbü’s-semâvâti ve’l-ardı.” / “Arz ve semaların Rabbi.” diyor.

     İlahî kudret, âlem-i ekberde / en büyük âlem olan kâinat ve evrende, Rububiyetinin haşmetini / büyüklüğünü gösteriyor.

     Rabbanî rahmet ise, âlem-i asgar, yani küçük âlem olan insanda; ni’metleri tanzim ediyor / düzenliyor. Yâni Sâni’in / sanatla yaratan Allah’ın kudreti, kibriya / azamet ve celâl / büyüklük noktasında; kâinatı öyle muhteşem bir saray şeklinde icâd ediyor ki; Güneş’i büyük bir elektrik lâmbası, Kamer’i kandil ve yıldızları mumlar denen meyveleriyle yaldızlıyor.

     Ve zemin yüzünü bir sofra, bir tarla, bir bahçe, bir haliçe / küçük halı ve dağları birer mahzen, birer direk, birer kal’a ve bunun gibi bütün eşyâyı büyük bir mikyasta; o büyük kâinat sarayının levazımatı şekline getirerek; şa’şaalı bir suretle Rububiyet haşmetini gösterdiği gibi; cemâl noktasında rahmeti de, en küçük zîhayâta / canlıya kadar, her zîruha / ruh sahibine, çeşitli nimetlerini verir, bunlarla onları tanzîm eder / düzenler.

     Baştan aşağıya kadar ni’metlerle süsleyip, lûtf ve keremle tezyin eder / süsler.

     O celâlinin haşmetine karşı, rahmetinin cemalini; o küçücük lisanlarla, o büyük lisana karşı çıkarır.

     Yâni: Güneş ve Arş gibi büyük cirm / yıldızlar, haşmet lisaniyle, o büyük mûsikiye lâtif / hoş nağmelerini katarak, onları tatlılaştırıyorlar.

     Eğer o yüksek hakikatleri yakından temaşa / seyir etmek istersen; git fırtınalı bir denizden, zelzeleli bir zeminden sor. Sonra deniz içinde ve zemin yüzünde merhamet ve şefkatle terbiye edilen küçük hayvan ve yavrulardan sor.

     Semayı dinle. Arza kulak ver. Hayvanlara dikkat et. Bahardan sor. Bak nasıl lisanı hâl ile Allah’ın sayısız Esmayı Hüsnasını / Güzel  isimlerini zikrettiklerini işiteceksin. Ve insan olan bir insandan sor. Bak nasıl bütün Esmayı Hüsna’yı okuduğunu bileceksin. Sen de okuyabilirsin. Çünkü kâinat azîm bir zikir-hânedir. En küçük nağme, en gür nağmelere karışmakla, haşmetli bir letafet kendini gösterir.   

Yükseklerde Kasırga Eksik Olmaz

Yıllar önce bir üniversite öğrencisi iken, Devlet Tiyatrosu sanatçılarının sahneye koyduğu ve Osmanlı padişahı 4. Murad’ı anlatan bir tiyatro eserini izlemiştim. 4. Murad rolünde Cihan Ünal, annesi Kösem Sultan rolünde ise Ayten Gökçer çok başarıyla oynamıştı.  Eser daha sonra 1981’de TRT’de dizi film olarak yayınlandı. Turan Oflazoğlu’nun yazdığı eserden çekilen filmin yönetmeni Yücel Çakmaklı idi.

Eserde, 4. Murad’ın Valide Sultan’a söylediği bir cümlesini hiç unutmadım: “Yükseklerde rüzgar çok sert esiyor valide!”

Saraydaki entrikalar, devlet yönetiminde etkin olan güçlerin arasında cereyan eden ve her türlü pis yöntemin kullanıldığı güç savaşları idi, bu cümleyi 4. Murad’a söyleten.

****

KASIRGA: İki hafta önce sosyal medyadan bir arkadaşım, siyasete ilgi duyanlar için, Netflix’te G. Kore yapımı bir diziyi tavsiye etti. 2024 yapımı Whirlwind (Kasırga) isimli 12 bölümlük diziyi izledim.

G. Kore Devlet Başkanının kullandığı “Mavi Saray” ile “Milli Meclis” çerçevesinde geçen bir drama bu. Devlet Başkanı, Başbakan, ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı ve bunlara destek veren güçlerin iktidar gücünü ele geçirme ve paylaşma mücadelesini anlatıyor. Bu mücadelede taraflar her türlü yasal ve ahlaki olmayan yöntemleri kullanabiliyor. Rakiplerine/ düşmanlarına karşı acımasızca savaşırken, gerekirse onlarla veya düşmanlarının en yakınlarıyla işbirliği yapmaktan çekinmiyor.

Devlet Başkanı, Başbakan, Meclis Başkanı, Yüksek Yargı başkanı ve hakimleri, savcılar, illegal yolla en büyük zenginliğe erişmiş holding patronları, muhalefet partilerinin liderleri, medya dahil olmak üzere hemen herkes bu kirli “müesses nizamın” içinde. “Saygın” kurumlar ve her kesimden etkili, yetkili isimler bu pis mekanizmanın parçası durumundalar.

Devlet Başkanı ilk göreve geldiğinde idealist bir vatanseverdir ve devletin tepesini örümcek ağı gibi sarmış olan pis mekanizmayı bozmak arzusundadır. Ancak bir süre sonra O ve en yakın ekibi de bu kurulu düzenin bir parçası haline gelir. Sadece Başbakan Park Dong Ho idealizmini devam ettirmektedir.

Ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı Jung Soo Jin de idealist bir gençlik lideri iken bu makama yükselmiş biridir. Ancak O da Başkan gibi büyük sermayenin yönettiği devlet içindeki kirli aygıtın bir parçası olmuştur.

İdealist vatansever Başbakan devletin tepesindeki kirli yapılanmayı yok etmek için her şeyi göze almıştır. Önce Başkanın görevden çekilmesini ister, kabul etmeyince Başkanı zehirleyerek öldürmeye çalışır. Başkan komaya girmesine rağmen ölmez. Başbakan bu arada komadaki Başkanın vekili olarak kafasındaki planı uygulamak ister.

İktidar mücadelesindekiler bir bölümde kendisini öldürmek veya hapse attırmak isteyen kimseyle diğer bölümde işbirliği yapmaktan çekinmezler. Bu dengeler içinde Başkanı zehirleyerek komaya sokan Başbakan Park Dong Ho Başkan ve komadaki Başkanı kendi elleriyle öldüren Başbakan Yardımcısı Jung Soo Jin Başbakan olur.

Aynı partiden seçilip Başkan ile Başbakan olan iki politikacının “uyumlu bir şekilde devleti birlikte yönetiyorlar” görüntüsünün aksine, iktidar mücadelesi son derece acımasızca ve pis yöntemlerle yürür. Emniyet, yargı, medya kullanılarak şantaj, tehdit, iftira, itibarsızlaştırma, tutuklama dahil her yöntem kullanılır. Sendikalar vasıtasıyla kitleler darbe aracı olarak kullanılır.

Başkan olan Park Dong Ho, kendisi gibi idealist Başsavcı arkadaşı vasıtasıyla, bir “temiz eller operasyonu” yapmak ve devleti temizlemek için ölmeyi göze alır.

************************

Türkiye ve ABD’de Kasırga

Yukarıda özetlediğim “KASIRGA” isimli G. Kore yapımı filmde olanların benzerlerinin başka ülkelerde de olmadığını söyleyemeyiz. Osmanlı Sarayında, Mavi Saray’da olduğu gibi “Beyaz Saray” vb mevkilerde de “sert esen rüzgarlar” olduğunu düşünmek gerekiyor.

Türkiye’de de “yükseklerde rüzgar çok sert esiyor” olmalı. İktidarın en sert muhaliflerinin saray ziyaretlerinden sonra önceki istikametlerinin tam tersi politikaları savunduğunu görmekteyiz.

“Asla Cumhurbaşkanı olamaz, olmamalı” dediği bir kişiyi “kurtarıcı lider” olarak nitelendirebilen muhalefet partisi başkanı bizi şaşırtmalı değil mi? En ağır sözlerle yerin dibine sokulan kişiye tek adam gücü veren rejim değişikliğini sağlaması kim bilir hangi kasırganın tesiriyle olmuştur.

Saray ziyaretlerinden sonra kaç tane sözde muhalif liderin nasıl birer partner haline geldiğini görmedik mi? Üstelik bir araya gelenlerin dünya görüşleri arasında o kadar zıtlıklar var görünüyordu ki. O görüntüleri bile anlamsız kılan bir görünmeyen mekanizmanın olduğunu anlamamız kolay olmadı.

****

FETÖ’nün devlet içindeki yapılanması konusunda biraz bilgi sahibi olduğumuzu zannediyorduk. 15 Temmuz 2016 darbe girişiminden sonra bile bu yapının genişliği ve etkinliğinin boyutunu tam olarak öğrenemedik.

Nedense, örgütün en etkin yöneticileri ya kaçtı veya serbest bırakıldı. Sebebini anlayamadık.

Örgütün bankasına mevduat hesabı açanlar cezalandırılırken bu bankanın tepe yöneticisinin neden devletin tepesine getirildiğini anlayamadık. Pensilvanya ziyaretçilerinden bazılarının neden bakan ve parti yöneticisi yapıldığını anlayamadık.

****

1988’de ANAP Kongresinde Turgut Özal’a suikast girişimi yapıldı. Özal parmağından yaralandı. Suikastçı Kartal Demirağ sağ yakalandı. Demirağ 20 yıl hapis cezası aldı ama örgüt bağlantısı bulunamadı. Suikastçı Demirağ 1992’de Cumhurbaşkanı Özal’ın affıyla cezaevinden çıktı. Özal suikastçısının arkasında kim vardı ve kendisini öldürmeye çalışan bu kişiyi neden affettiğini açıklamadı. Biz sade vatandaşlar sebebini anlayamadık.

Çünkü yükseklerde nasıl bir rüzgar esiyor, kasırga kimi nereden nereye savuruyor bilmiyoruz.

****

ABD Eski Başkanı ve Kasım 2024’te yapılacak seçimde ABD Başkan adayı olan Donald Trump’a yapılan suikast girişimi de bana göre dış ülke istihbarat örgütlerinin işi değil. Beyaz Saray ve çevresindekilerin iktidar gücünü paylaşma mücadelesinin bir parçası gibi görünüyor.

Dışarıdan bakınca tam bir bütünlük içinde olduğu görüntüsü veren Beyaz Saray ve çevresinde bizim görmediğimiz yapılanmalar ve bu yüksek mertebelerde esen sert rüzgarlar olduğu kanaatindeyim.

SON SÖZ: “Bir devlet vardır devlette, devletten içeru”

Ali Kayıkcı (Âşık Derebahçeli) ve Eserleri

(İkinci Bölüm)

Eser için ikinci takdim yazısı Samsun 19 Mayıs Üniversitesi Öğretim Üyesi ve Yabancı Diller Okulu Müdürü Prof. Dr. Tuncer Çağlayan imzâsını taşıyor.

Eğitimci Şâir ve Yazar M. Hâlistin Kukul; eser için kaleme aldığı 3 numaralı uzun yazısı, bu makalenin hacmini büyütmemek için özetlenerek okuyucuya sunulmaktadır:

Geçmişin tecrübeleri ve kazanımları olmadan yeni düşüncelerin filizlenmesi mümkün değildir. Mâzi, peşimizde ‘kör bir kandil’ gibi değil, hızımızı arttıracak bir meş’ale gibi durmalıdır.  Bunu durduracak olan da elbetteki  bıiziz. Biz ise, biz olmadan olmaz, değil mi? Birbirimize destek olmadan, ne önümüzü görebiliriz ne de yürüyebiliriz…

Başarıya  alkış gerek!..

En küçük yerleşim yeri olan köyden, kasaba, şehir veya ülkeye kadar, bütün ileri cemiyetlerde, halkın yaşayış seviyesini, her türlü an’ane ve bilgi mertebesini ‘umûmî hâfıza’ olarak kayda alan san’at dalı edebiyattır.

Millî kültürün, asırlarca süzülerek ve yeni ilâvelerle geldiği son hâlini, ancak edebiyatta bulabiliriz. Bu bakımdan; şâirler, edîbler ve ilim adamlarına büyük mes’uliyetler yüklenmiştir. Bunlar, yaşadıkları cemiyetlerin birer aynasıdırlar. Bu hususta; ‘sosyoloji’ ve ‘târih’ bile edebiyâtın yaptığını yapamaz, onun önüne geçemez. Zîrâ; onlarda, his ve bediî cephe mevcut değildir. Târih boyunca, insan emeği ve mahâretiyle meydana getirilen üstün vasıflı eserler, kayda değerlilikleriyle geleceğe intikal ederler. Bunların her biri, ‘millî kültürü’ meydana getirir. İşte, buradaki ‘kayıt’ çok mühimdir. Şâir, edîb ve âlimlerin, hangi usûl, gayret ve hünerlerle, ortaya eser çıkardıklarını bilmek gerekir.

Bu sebepledir ki, eldeki vesikaların târihe ışık tutabilmeleri için eskiden beri ‘tezkîre’ler yazılmıştır.

İşte, Ali Kayıkçı’nm hazırladığı ‘Dünden Bugüne Samsunlu Şâirler ve Yazarlar Ansiklopedisi’ bu tarz bir eserdir. Böyle bir hedefi gâye edinmiştir.

Yeri gelmişken, tezkire hakkında biraz malûmat vererek, Kayıkçı’nın yaptığı bu çalışmanın önünü biraz daha açalım istiyorum.

Tezkire; umûmî lügat mânâsıyla, zamanının meşhurlarının hayatlarını ve eserlerinin mâhiyetini anlatan eserlerdir. Tezkireler, târihî şahsiyetlere şâhitlik ederler. Bu kelime, Arapça ‘zikr’den gelir. Bugün, Fransızca’dan gelen ‘biyografi’; Arapça-Farsça bir terkip olan ‘tercüme-i hâl’ ile Türkçe ‘öz-geçmiş’ ve ‘hayat hikâyesi’ aynı mânâlarda kullanılmaktadır. Bunlar; ‘Tezkiretü’ş-şuarâ’ veya ‘tezkire-i şuarâ (şâirler tezkiresi), ‘tezkiretü’l-evliyâ (velîler tezkiresi), tezkiretü’l hattâtin (hattatlar tezkiresi) ve tezkire-i ilmiye (âlimler tezkiresi)  olarak adlandırılırlar. Bizde ilk tezkire yazan, 1441-1501 târihleri arasında yaşayan büyük Çağatay şâiri, âlimi ve devlet adamı Ali Şîr Nevâî’dir ki, 1491’de yazdığı ‘Mecâlisü’n-Nefâis’ adlı eserinde dört yüzden fazla şâir hakkında bilgi vermektedir.

Yazar Ali Kayıkçı; ‘Dünden Bugüne Samsunlu Şâirler ve Yazarlar Ansiklopedisi’nin daha önce yaptığı baskılarında 175 isme ulaşmış ve bu şâir ve yazarlara ait bin 200 eserden örnekler sunmuştur. Bu sayı bile, Samsun için ulaşılması gereken bir başarı sayılmalı iken; Kayıkçı, geçen zaman içinde durmamış, yeni araştırmalarla bu sayıyı 275 isim ile bu yazarlara ait bin dört yüz 55 esere ulaştırmıştır.

Samsun; bu eserle, Türkiye’de çok az şehre nasip olan bir değere sâhip olmaktadır. Geleceğine dâir şâir ve yazarlar, imkânlar dâhilinde, eserleriyle birlikte kayda geçmiştir. Sanıldığı gibi, böyle bir eserin hazırlanması kolay bir iş değildir. Bu kişilere ulaşmak ve eserlerini ‘objektif’ bir şekilde değerlendirmek gerekir. Kayıkçı; bu hususta kim bir nebze faaliyette bulunmuşsa, ona yer vermeye, onu gün yüzüne çıkararak Samsun’a katkı sağlamaya çalışmıştır.

İnanıyorum ki, gelecekte, Samsunlu şâir ve yazarlarla ilgili kaynak arayacak olanlar, eserin yazıldığı dönemde, bu şâir ve yazarların hayatlarına ve san’at anlayışlarına dâir delillerle karşılaşacaklardır. Bir içtimâi vâkıa olarak, bugünün Samsun’unu bundan daha iyi anlatabilecek ve bu şahsiyetlerin fizikî, ruhî ve ictimâî hüviyetlerini îzâh edebilecek ne olabilir ki?

Günümüzde, ‘yazarlar sözlüğü, isimler sözlüğü, eserler sözlüğü veya şâirler ve yazarlar ansiklopedisi’ … gibi isimlerle yayınlanan birçok eserde, sâdece şâir ve yazarların kısa hayat hikâyelerine yer verildiğine şâhit olmaktayız. Bunlar, daha ziyâde basından takip edilerek, nakille yazılan kitaplar olup, şâir veya yazarlar hakkında kısa bilgilerle geçiştirilen ticârî maksatlı eserlerdir. Bu kitaplarda, bu şâir ve yazarların hayatları ve eserleri hakkında, maalesef, kâfi bilgi ve örnekler sunulmamaktadır.

Hâlbuki bir eserin araştırmaya dayanması, ilme hizmet arzu ve istikametini gösterir ki, Yazar Ali Kayıkçı’nm bu eserinde harcanan emekte de bunu müşâhede ediyoruz. Zîrâ Kayıkçı; kitabına aldığı şâir ve yazarların hemen hemen ekserisiyle birebir -yüz yüze- görüşüp, her birinin resimlerini ve kitaplarının kapak fotokopilerini mümkün olduğu ölçüde kayda geçirmiştir. Yaşadığımız şehir Samsun adına, edebiyât târihimize şâhitlik edeceğine inandığım bu eseri için yazar Ali Kayıkçı’yı tebrik ediyorum.

Bu vesileyle de kendisine bir kere daha teşekkür ediyor ve O’nun deyimiyle ‘gayretlerinin âhiret sermayesi olması’nı da Cenâb-ı Allah’tan diliyorum…

M. HALİSTİN KUKUL

Samsunlu Şâirler ve Yazarlar Ansiklopedisi’nin 104-109. Sayfaları Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil’e tahsis edilmiştir. Bu sayfalarda Ali Fuat Başgil’in hayatı, eserleri ve özellikle 27 Mayıs 1960 Askerî darbesinden sonra cumhurbaşkanlığına aday oluşu ve baskı yapılarak, tehdit edilerek adaylıktan çekilmesi olayları bütün detayları ile anlatılıyor.

Ali Fuat Başgil’in yayınlanan kitapları: Gençlerle Başbaşa, İlmin Işığında Günün Meseleleri, Din ve Lâiklik, Hâtıralar, Türkçe Meselesi, 27 Mayıs Darbesi ve Sebepleri, Demokrasi Yolunda, Yakın Mâziden Hâtralar,  Başgil’den Mektuplar, Konferanslar.

Samsun’un yetiştirdiği önemli değerlerden kıymetli sîmalardan biri de Dr. Fethi Tevetoğlu’dur.  1916 yılında İstanbul’da doğdu. Askerî Baştabip olarak Samsunlulara hizmet etti. 3 Mayıs 1944 Irkçılık-Türkçülük olarak adlandırılan milliyetçi hareketin içerisinde bulundu. Samsunda Demokrat Parti il başkanlığı yaptı. Adalet Partisi’nden senatör seçildi.  1989 yılında vefat etti. 23 adet kitabı yayınlandı. 

Samsun’da, kültür alanında olduğu gibi, sanat sâhasında da Türkiye çapında önemli isimler yetiştirmiştir. Bunlardan biri de Tiyatro Sanatkârı ve yazar Ferhan Şensoy’dur. 21 adet kitabı yayınlandı. 1951 yılında Çarşamba’da doğdu. 2021 yılında vefat etti.

Orhan Gencebay, 1944 yılında Samsun’da doğdu. Ses ve saz sanatkârı, şâir ve bestekâr, sinema oyuncusu ve bağlama üstadıdır.

Samsun’lu Hanımefendiler arasında şâir, yazar, ressam, tiyatro ve sanatkârı pek çok isim vardır. Keman sanatkâri ve şâire Güler Turan banlardan biridir. Şiirleri yine Samsun’lu bestekârlar tarafından bestelenmiş ve TRT repertavarına girmiştir. Ali Kayıkçı’nın eserinde diğer bayan sanatkârlara da yer verilmiştir. Müzikolog Gülseren Varol, Gülseren Akdaş, Gülten Subaşı Kaya, Güner Ener, Hanife Uzun, Hanife Zengin, Hatice Çiçeksever, Hatice Şâhin… gibi isimler bunlardan birkaçıdır.

Eserin müellifi Ali Kayıkçı; Prof. Dr. Başhekim, Türk Ocakları Samsun Şube Reisi Araştırmacı Yazar Kenan Erzurumlu hakkında kaleme aldığı hayli uzun yazısından birkaç paragraf:

Amasya’nın Suluova ilçesinde, 1952 yılında dünyâya geldi. İlk ve orta öğrenimini Merzifon’da tamamladı. 1968’de girdiği İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden 1974’de mezûn oldu.

Aynı sene Merzifon Belediyesinde Doktor olarak çalışmaya başladı. Bu görevi sırasında vatanî hizmetini Yedek Subay olarak Hatay-Kırıkhan’da yapmak üzere askere gitti. 1976’da terhis oldu. Akabinde de Amasya’ya bağlı Suluova’da Serbest hekim olarak kısa bir süre çalıştıktan sonra mezûn olduğu fakültede Genel Cerrahî ihtisasını tamamladı.

Eylül 1982’ye kadar burada ‘Başasistan’ olarak görev yaptı. Tokat-Turhal’daki Devlet Hastanesi’nde 9 yıl doktorlukta bulundu; başhekimlik yaptı.

1993 yılında ise Samsun’da On Dokuz Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesinde Öğretim Üyesi olarak hizmet vermeye başladı. Samsun’da ilk böbrek naklini ve laparoskopik ameliyatı gerçekleştiren kişi olarak tıp târihine geçti. 1991’de Doçent, 1996’da ise Profesör oldu. 1996-1997’de Tıp Fakültesi Araştırma ve Uygulama Hastahânesi Başhekimi’ olarak hizmetler verdi.

 Türkiye Organ Nakli Kuruluşları Koordinasyon Derneği’nin Kurucu Üyesidir.

Yurtiçi ve yurt dışında yayınlanmış 150’nin üzarinde çalışması bulunmaktadır. Kitap hâlinde yayınlanmış eserleri: Akademik Bakış 1 ve 2, Pontus’çuluk, Misyonerlik, Türklüğe Bakış, Sevdâmızın Adı Aamasya, Sağlıkta Sistemin Adı Var. Yüksek Öğrenimde Problem Yok. Gerçeğe Hû Diyelim, El Neştere Değince, Mistisizm ve Tasavvuf, 21. Yüzyılda Türk Cihan Hâkimiyeti, Devlet, Târihî ve Sosyolojik Manâda Türklerde Devlet, Alevîlik ve Bektâşîliğe Farklı Bir Bakış, 

Gençlik çağından îtibâren Türkçü hareketin içinde bulunduğunu ifâde eden Prof. Dr. Kenan Erzurumlu, sosyal muhtevalı yazılarını da günlük gazetelerde, Türk Yurdu ve Orkun gibi dergilerde neşretmektedir.

Samsun Türk Ocağı eski reisi olan Prof. Dr. Erzurumlu’nun iki çocuğu ve bir de torunu vardır.

***

Ali Kayıkçı, eserin 32. sayfasında Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a gelişleri hakkındaki bilgilerden sonra O’nun Samsun Günlerinı anlatıyor:

O’nun Samsun Günleri:

19 Mayıs 1919 Pazartesi 38 yaşındaki genç Türk Paşası Mustafa Kemal, 19 Mayıs 1919 Pazartesi sabahı, saat 08.00 sularında Samsun’a geldi. Ordu komutanlığı forsu çekilmiş olarak, Samsun limanı açıklarında bekleyen gemiye motorla yaklaşıp ilk çıkan kişi, 15’inci Piyade Tümeni subaylarından Kur. Bnb. Mahmut Ekrem Bey olmuştur. O târihlerde liman ve iskele olmadığından, vapur açıklarda demir attı.

Mustafa Kemal Paşa karaya çıkmak için bindiği motor kıyıya yaklaşırken motorcu Mustafa’ya, karşı dağları göstererek ‘Bu dağlarda Pontus’çular var mı?’ diye sordu ve ilk bilgileri almaya başladı:

-Paşam, Havza ya kadar 750 kadar efradı olan Pontus çeteleri var. Birkaç misli de dağlarda, dağların arkasında… Halk bu yüzden sizi karşılamaya çıkamadı, Paşam. Haftalardaı beri korku içinde yaşıyoruz. İnanın ki, İskele Polisi Gürünlü Rıza Efendiyle şu tekneyi hazırlamak için neler çektik.

Mustafa Kemal Paşa’nın çıktığı iskele Fransızlara âit reji (tütün) iskelesidir.

Birinci Dünyâ Savaşı’nda Ruslar tarafından bütün iskeleler bombalanmış, sâdece Fransızlara âit olan bu Reji İskelesi ayakta kalmıştı.

M. Kemâl Paşa İle Samsun’a Çıkanlar:         .

-Üçüncü Kolordu Kumandanı Miralay Refet (Bele) Bey,  

-Müfettişlik Kurmay Başkanı Miralay Kâzım (Dirik) Bey,

  -Kaymakam Mehmet Ârif Bey (Ayıcı), Kurmay Başkanı Yardımcısı,

  -Binbaşı Hüsrev (Gerede) Bey,  

  -Karargâh Harekâtı Şubesi Müdürü Kemal )Doğan),  

-Müfettişlik Topçu Komutanı,

-Miralay Doktor İbrâhim (Tâli Öngören)Bey

-Müfettişlik Sağlık Bakanı,

-Binbaşı Doktor Refik (Saydam) Bey

-Sağlık Başkan Yardımcısı,

 -Müfettişlik Başyaveri (Abbas Gürer) Bey,

-Yüzbaşı Mümtaz (Tunay) Bey, Kurmay Yardımcısı,

-Kurmay Yardımcısı Yüzbaşı İsmail Hakkı (Ede) Bey

-Müfettişlik Emir Subayı Yüzbaşı Ali Şevket (Öndersev )Bey, 

-Karargâh Komutanı Yüzbaşı Mustafa Vasfı (Susoy)Bey,

-Kurmay Başkanı Emir Subayı ve Müfettişlik Kalem âmiri Üsteğmen Hayati Bey, (Soyadı Kanunu çıkmadan vefat etmiştir.)     

-İâşe Subayı Üsteğmen Abdullah Bey, (Soyadı Kanunu çıkmadan vefat etmiştir)

-Kurmay Yardımcısı Üsteğmen Ârif Hikmet (Gerçekci) Bey    

-Teğmen Muzaffer Bey (16), Müfettişlik İkinci Yaveri,                                                                                           -Şifre Kâtibi Fâik Aybars Bey,  

-Şifre Kâtibi Yardımcısı Memduh (Atasev) Bey,

Eserin müellifi Ali Kayıkça, 847. Sayfadaki ‘Son söz’ başlıklı yazısını; Melid-i Şerif yazarı rahmetli Süleyman Çelebi’nin şu güzel duâsı ile bitiriyor:

Okuyanı, dinleyeni, yazanı; Rahmetinle yarlığagıl yâ Gâni’ diyoruz ve de ‘Samsun dün ne idi, bugün ne oldu; ileride her bakımdan iyi bir konuma kavuştuğu gibi inşâ’Allah ‘Kültür-Sanat bakımdan da çok daha iyi yerlerde olacak…’ temennisi ile Siz Saygıdeğer Okuyucularımızı bir kere daha selâmlıyor, selâmlıyoruz…

Hayat felsefemiz: Yüce dînimiz İslâmiyet’i iyice öğrenebilmek için Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye gibi bir kitâbı en az 3-5 defa olmak üzere dikkatle okumalı, sonra da ‘Ehl-i Sünnet âlimleri’ tarafından kaleme alınmış klâsik eserlerle tanışmak, günlük bir-iki gazeteye, ayda iki-üç dergiye aksatmadan abone olmalı, sosyal medyaya, televizyona ve internete fazla takılmadan mutlaka ve mutlaka önce okumalı, okumalı ve ancak ondan sonra yazmalıdır!

Kalbî sevgi ve saygılarımızla. Derebahçe / Samsun, 23 Nisan 2023

ÂŞIK DEREBAHÇELİ

‘Samsunlu Şâirler ve Yazarlar Ansiklopedisi’nden bir şiir:

YUNUS İÇÎN YUNUS GİBİ

BURHAN GARİP ŞAVLI*

Düşünür de hep sorarım                                                                                             Bu evrenin kim sâhibi                                                                                             Bağlar çözüp benliğimden                                                                                                         Bir kurtulsam Yunus gibi.

Bâzen yokum, bâzen varım                                                                                       Bulamadım, hep ararım                                                                                                        Dost yolunda yüce Tanrım                                                                                                            Bin kez ölsem Yunus gibi.

 Nem var ise ele versem                                                                                                                                                                Aşk bağından gonca dersem                                                                                                                                                     Bir şafaktan sırra ersem                                                                                                               Tel tel olsam Yunus gibi.

Ak ellerim gök dorukta                                                                                                                                               Karar kıldım doğrulukta                                                                                                                                        Gönül sazım son solukta                                                                                                                                    Çalabilsem Yunus gibi.

Hep artıyor garipliğim                                                                                                                                            Elvermiyor Lokman Hekim                                                                                                                                              Şu derdimin dermanı kim                                                                                                                                           Bilebilsem Yunus gibi.

Aramayın zevki tende                                                                                                                                           Güç sevgidir ne var kinde                                                                                                                                     Duâların gergefinde                                                                                                                                                 Huzur bulsam Yunus gibi

*Burhan Garip Şavlı: (Muş, 1927-Ankara 2019) Uzun yıllar boyunca Samsun’un Terme ilçesinde ikamet etti. Eğitimci, Şâir ve Yazar, Milletvekili.                                                                                                                                                         (DEVAM EDECEK)