8.8 C
Kocaeli
Cumartesi, Mayıs 2, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 162

Anlaşılması Güç Siyasi Manevralar

MHP Genel  Başkanı Devlet Bahçeli “Mardin Büyükşehir Belediye Meclisinin açılışında ‘İstiklal Marşı’nın okutulmadığına’, Diyarbakır Büyükşehir Belediye Meclisinin açılışında ise ‘Türk bayrağının kaldırıldığına’ ilişkin haberler üzerine tepki gösterdi.

Bahçeli “Türk bayrağını kabullenemeyen şerefsizlerin Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığından derhal çıkarılması, mallarına-mülklerine el konulması, bunun yanında DEM Parti hakkında kapatma davasının açılarak bölücü milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması, müfettiş görevlendirilmesiyle oyalanmaktan ve zamana oynamaktan vazgeçilmesi, tarihe, ecdada, vatana ve millete namus borcudur” dedi.

Bahçeli’nin tepkisine yol açan DEM’li Mardin Belediye Başkanı kim? Ahmet Türk.

O zaman DBP’den seçilmiş olan, Mardin Büyükşehir Belediye Eş Başkanı Ahmet Türk “terör örgütü üyeliği” suçlamasıyla 24 Kasım 2016 tarihinde tutuklanmıştı.

2 Ocak 2017 tarihinde MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, “Ahmet Türk’ün rahatsızlığı nedeniyle tutuksuz yargılanması gerektiğini” söyledi.

Akabinde 3 Şubat 2017 tarihinde sağlık sorunları nedeniyle Ahmet Türk adli kontrol şartıyla tahliye edildi.

Nasıl olduysa, tahliye edildikten sonra sağlık sorunları aniden çözülmüş olmalı ki, 31 Mart 2019 Yerel Seçimlerinde Mardin Büyükşehir Belediye Başkanlığına seçildi. Sonra Mardin Belediyesi kayyuma devredildi. 31 Mart 2024 tarihinde yapılan seçimde de aynı Ahmet Türk yeniden Mardin Belediye Başkanı seçildi. Belediye Meclisinin açılışında da İstiklal Marşı okunmadı.

2016’daki DBP’li Ahmet Türk ile 2024’teki DEM’li Ahmet Türk aynı kişi.

Devlet Bahçeli’nin gerçek olmayan sağlık sorunları bahanesiyle hapishaneden tahliye ettirdiği Ahmet Türk’ten şikayet etmeye hakkı var mı? Bahçeli’nin bu tepkisi size inandırıcı geliyor mu?

**********************

R. T. Erdoğan, Abd’li Diplomat ve Tuğrul Türkeş

Yakın siyasi tarihimizde anlaşılması güç beraberlikler ve siyasi manevralara başka örnekler verilebilir:

Erol Mütercimler’in naklettiği ve yalanlanmayan önemli bir hatırasını daha önce de yazdım.

“1999 yılında bir yayın grubu sahibi olan Av. Münci İnci’nin evinde özel bir toplantı yapıldı.” Recep Tayyip Erdoğan’ın daha siyasi yasaklı olduğu bir dönemde yapılan toplantının amacı “Tayyip Bey’i bu ülkeye başbakan yapmaktı.”

Mütercimlerin kaleminden toplantıya katılan kişilerin arasında en ilginç olanları okuyalım:

“Ardından Tayyip Erdoğan geldi. Onun peşinden ise dönemin ABD İstanbul Konsolos Yardımcısı (Kate Schertz) hanımefendiyle Tuğrul Türkeş el ele birlikte içeri girdiler. Aynı otomobille geldiler.”

Siyasi yasaklı birinin Başbakan olması için düzenlenen toplantıda ABD’li diplomatın bulunmasına şaşırmamız gerekmez mi?

Dahası bu Amerikalı diplomatın Alparslan Türkeş’in oğlu Tuğrul Türkeş ile aynı arabayla gelip, kolkola girdiği toplantıdan sonra da aynı şekilde çıkmaları sizde ne gibi duygular yarattı? Bu olayı öğrendikten sonra Tuğrul Türkeş’in 2015’de AKP’ye geçmesine de sürpriz gözüyle bakabilir misiniz?

**********************

K. Kılıçdaroğlu ve Ekmeleddin İhsanoğlu

2014’teki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu partisinin üst karar organı MKYK’da “bir aday tespit edin ve bana bildirin” der. Fakat bir sonraki toplantıda “adayımız Ekmeleddin İhsanoğlu’dur. Tartışma istemiyorum” diye söze başlar ve bu ismi onaylattırır.

Ekmeleddin İhsanoğlu gerçekten nitelikli bir kişi olmasına rağmen asla CHP ile uyuşmayan, daha sonra MHP’de politika yapan ve Erdoğan’a karşı Cumhurbaşkanlığı seçimini kazanması mümkün olmayan bir adaydı.

2014’te Kemal Kılıçdaroğlu’na bu adayı kabul ettiren ve CHP’de ve MHP’de tartışılmadan ortak aday olarak ilan ettiren sebep ve ilişkiler ne idi?

2024 seçimlerinde de “kazanacak aday olmadığı” bütün anketlerde görüldüğü halde ille de aday olma inadı Kemal Kılıçdaroğlu’nun kendi iradesinin eseri miydi?

**********************

Yeni Anayasa Talebinde Birleşenler

23 Nisan 2024 sonrasında AKP kanadı “Yeni Anayasa” çalışmalarına başlayacağını açıkladı.

Yeni Anayasa talebinin arkasında iki temel saik var:

İlki, “Anadolu coğrafyasından Türk kimliğini silmek isteyenlerin” ilk önce Anayasa’dan Türk adını çıkartmak arzusu.

İkincisi, R. Tayyip Erdoğan’ı 2028’de yeniden Cumhurbaşkanı seçtirmek. Bunun için;

a) R. Tayyip Erdoğan’ın tekrar aday olmasını engelleyen Anayasa maddesinin değiştirilmesi gerekiyor.

b) Cumhurbaşkanı seçilmek için gerekli yüzde 50+1 kuralını değiştirmek isteniyor. Çünkü artık Erdoğan seçime girebilse bile yüzde 50 oy almasının imkansız olduğu görülmektedir.

Bu hedeflerin hiçbirinin Türk Milletine bir faydası olmayacağı gibi Türk kimliği açısından bir beka sorunu yaratacaktır.

****

Peki o halde milliyeçiliğin kalesi olduğu iddiasındaki MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin, 14 Mayıs seçimlerinden sonra, “Darbe anayasası Türkiye’ye layık değildir. Artık vakit gelmiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin 100’üncü yıldönümünü yeni bir anayasayla taçlandırmak hem Milliyetçi Hareket Partisi hem de Cumhur İttifakı için ortak hedeftir” demesine şaşırmamız gerekmez mi?

23 Nisan’da İyi Parti adına görüş açıklayan Erhan Usta “ilk dört maddeye dokunulmaması ve parlamenter sisteme dönülmesi kaydıyla Yeni Anayasa çalışmalarını destekleyeceklerini” bildirdi. Çekinceleri doğru olmasına rağmen, “Yeni Anayasa tuzağına” düşme riski taşıyan bir açıklama bu. Erhan Usta böyle bir açıklama için neden 27 Nisan’da yapılacak kurultay sonucunu beklemedi? Böylesine stratejik bir konuda yeni seçilecek Genel Başkan ve Genel İdare Kurulu’nun kararını beklemesi gerekmez miydi?

CHP Genel Başkanı Özgür Özel ile CB Erdoğan’ın gelecek hafta yapacağı toplantıda CHP Genel Başkanının tavrını da merakla bekleyeceğiz. Ama Özgür Özel de “yeni anayasa tuzağına” balıklama dalarsa şaşırmayacağız.

Nefi Demirci Vefat Etti

Araştırmacı, Yazar

Doğum

1934 Kerkük – Irak

Ölüm

24 04 2024 İstanbul

Eğitim

İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi

Araştırmacı yazar. 1934, Çay Mahallesi / Kerkük / Irak doğumlu. 1952’de Kerkük Lisesi’ni bitirerek, 1953 yılında İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesine girdi. 1959 yılında fakülteyi bitirdikten sonra Kerkük’e döndü. 1961-67 yılları arasında Kerkük Cumhuriyet Hastanesi’nde çalıştı. Uzmanlık eğitim görmek için 1967 yılında ailesiyle birlikte İstanbul’a geldi. Uzmanlık eğitimini bitirdikten sonra SSK İstanbul Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde 1996 yılına kadar çalıştı ve emekliye ayrıldı.

Türkmen kültürünü ve davasını Türkiye ve Türk dünyasına tanıtmakta büyük çaba gösteren Demirci, 1968‘de İstanbul’da Irak Türkleri Kültür ve Yardımlaşma Derneği’nin başkanlığına seçildi.1978 yılına kadar aralıksız olarak dernek başkanlığını yürüttü. Irak Türklerini Türkiye’de tanıtan, dertlerini, sıkıntılarını, siyasi durumlarını dile getiren ve Türk kamuoyuna anlatan o olmuş ve Türkmen davasına büyük emeği geçmiştir. Dernek başkanlığı sırasında yedi adet bülten ile birlikte Türk Dünyasında Kerkük Kitapçığı’nı, 1976’da “Mum Kimin Yanan Kerkük” adlı kendi kitabını yayımladı. İkinci kitabını olan “Dünden Bugüne Kerkük” (1990), Kerkük’ün Siyasi tarihi hakkında yayımlanan ilk kitaptır. 1997-99 yılları arasında yeni sayı Kerkük Dergisi’ni yayımladı. Büyük ilgi gören bu dergi bazı nedenlerden dolayı yayınını istemeyerek sonlandırdı.

Engin gönüllü, yardım sever bir kişi olarak tanınan yazar, değişik dergi ve günlük gazetelerde, özellikle Orkun, Yesevi gibi dergilerde Kerkük ve Türk dünyası üzerine sürekli olarak ve pek çok makale yayımladı. Türkmen siyasi mücadelesinde ayrı bir yeri olan Demirci ayrıca, ara sıra yaşadığı ve duyduğu rahatsızlıkları şiire yansıtarak duygularını ifade etmeye çalıştı. Türkmeneli İnsan Hakları Derneği’nin kurucu başkanlığını yaptı.

ESERLERİ (Araştırma-İnceleme):

Mum Kimin yanan Kerkük (İstanbul, 1976), Dünden Bugüne Kerkük (İstanbul, 1990), Ağababa Hıdır Lütfü (İstanbul, 2005), Sönmeyen Ateş, Dinmeyen Hasret Kerkük (İstanbul, 2006).

KAYNAKÇA: Şemsettin Küzeci / Kerkük Şairleri (2006), Diş Hekimi Kürşat Çavuşoğlu / Kerkük ve Türk Sevdalısı Nefi Demirci (bizturkmeniz.com, 11.03.2014).

Ruhu şad olsun.

https://www.biyografya.com/biyografi/11700

Lâ-Lev, Bulma

Celse-i aleniyyemiz başlayacaktı ki,

Nâmevcud olan bir şey, bu şey ne ola ki?

Şiirâtıma ruh veren o varlık,

Nazarımda yok, bu ne karanlık!

 Oturduğun yerden ayırmam aynımı,

Belki gelirsin, olur da dindirirsin sancımı.

Efkârım o ki gelirsin, hülyalar akar anbean,

Levim de şudur: İnşallah yalan çıkmaz bu zan.

Aşk ile Mümin Olan

Şükredeceğim aşabilsem şu hududu.

Verme yahu! Verme gayri şu umudu!

Çeşmim akıyor içten, çekeceğim salavat

Aşabilsem utancımı, yetmiyor ki kelimât

Açıklayayım içten ve sevecen aşkımı,

Bekliyorum ışık, gelecek mi? Yoksa maşuğun başka mı?

Deist olmuşuz da haberimizi mi yok?

Karısını aklamak için onun aşüfteliğini, mahallesindeki cinsi sapıkların çokluğuyla izah etmeye çalışan namuslu adam sizce ne kadar inandırıcıdır? Bu adama sadece acınır.

Kapının, iç kilidi tutmuyorsa o ev her türlü tacize açıktır. Kilit, biziz. Biz sağlam değilsek kendimizi düşmanların saldırganlığıyla masumlaştıramayız. Bu, hem kendini kandırmak hem de dış mihraklarda hak etmedikleri gücü var saymaktır.

Bu toprakların ürünü, bu toplumda yetişen bir fert, bu coğrafyanın kültürüyle dünyayı tanımış birey olarak derim ki, biz nedense kendimize hiçbir konuda toz kondurmayız, üzerimize vazife olmadığı halde onun bunun işine karışır, her konuda da ahkam keseriz. Bu niteliklerimizle hiç inandırıcı olmadığımızın farkında değilizdir. Namuslu adamın, karısının oynaklığını mahalledeki sapıkların varlığına bağlaması beyhude bir çabadan başka bir şey değildir.

Her nesil, kendinden sonra gelen neslin değer tanımazlığından, ahlaki ve dini değerlerinin zayıflığından veya yokluğundan şikayetçi olarak bu dünyayı terk ediyor. Şimdilerde ise günümüz gençlerinin “deist” oldukları yakınmalarını sıkça duyuyorum. 

Nedir deistlik, kişiler niçin deist olur, kimlere deist denir?

Deistlik, kısaca, varlık olarak yaratıcı kabul edildiği halde, onun kitaplarına, vahye, peygamberlere, Cennet ve Cehenneme, yani ölüm sonrasına inanmamaktır.

Mensubu bulunduğumuz dine göre yaratıcı olarak Allah’ın varlığını kabul ediyoruz; peki, onun vahyinin gereklerine, peygamberinin uyarılarına kendimiz ne kadar uyuyoruz? Cennet müjdesi, Cehennem uyarısı sebebiyle, bu dünyadaki davranışlarımıza ne kadar dikkat ediyoruz? Çocuklarımızın donanmalarını arzuladığımız değerler, bizim hayatımıza ne kadar yön veriyor? Yoksa, farkında olmasak da bizler de birer “deist” miyiz? Gereği yerine getirilmeyen akideye, öğretiye inansan ne olur, inanmasan ne olur? Samimiyet, inandığın gibi yaşamaktır. Etki gücü olmayan ilkeler, yok hükmündedir.  Kendi hayatımıza indiremediğimiz öğretilerin tezahürünü bizden sonraki nesilden beklemek ne kadar hakkaniyetlidir? Ele verir talkımı, kendi yutar salkımı.

Yaşlı adam, karısının kendisini duymamasından şikayetçidir. Çözüm için doktora gider. Aldığı tavsiye üzerine önce kırk metre uzaktan karısına “Evin bir ihtiyacı var mı?” diye sorar. Cevap alamayınca aynı soruyu otuz metreden sorar. Yine cevap alamaz. Yirmi metre, on metre derken kulağına yaklaşır. Yüksek sesle “Ben dışarıya çıkıyorum, eve alınacak bir şey var mı?” der. Kadın, “Be adam, beş defadır, sana hayır diyorum, bana niye bağırıyorsun?” diye cevap verir.

Çocuklarımızı bizden sonraki neslimizi suçlamanın kolaylığına kaçmadan önce kendimize bakalım. Onlardan beklediğimiz ahlaki, dini, sosyal ilkelere ne kadar uyuyoruz? Onların gözüyle kendimizi test etsek onlardan alacağımız puan, bizim onlara vereceğimiz puandan, sanırım, düşük olacaktır.

İnancımız bize Nahl suresi 90. ayette “adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emrettiği; hayasızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasakladığı” halde biz buna ne kadar uyuyoruz? 

Sosyal varlık olarak çevremizle ilişkilerimizde, yönetici olarak bize tabi olanlara, ebeveyn olarak evlatlarımızı karşı adaletli olduğumuzu söyleyebilir miyiz? İyilik yapmayı enayilik, yakınlarına yardım etmeyi aptallık kabul eden insanlar, dini öğretilerle çelişmiş olmuyorlar mı? Zaman zaman, yaptığımız hayasızlıkla, fenalıkla, azgınlıkla övünmek gibi gülünçlük yaşıyoruz.

Doğruluk, sabır, alçakgönüllü ve iffetli olmak; insan olarak ahlakın, inandığımız inanç sistemi olarak İslam’ın temel ilkleri olduğu halde bunlara günlük hayatımızda ne kadar yer veriyoruz? İffet duygusunu utangaçlıkla, alçakgönüllülüğü özgüvenle, sabrı korkaklık suçlamasıyla, doğruluğu enayilik endişesiyle hayatımızdan çıkardık. Yalandan kim ölmüş diyerek sözünde durmamayı meşrulaştırdık, kendimizi kanıtlama adına, başkalarının hatalarından pirim elde etme uğruna, hatalar karşısında gece karanlığı gibi olmamız emredildiği halde biz o hataları, yapanların yüzüne çarptık, hatalarından dolayı affetmeyi düşünmez olduk. Kişileri cezalandırmayı marifet kabul ettik.

Zandan sakınmak, iftira ve gıybet etmemek, kusur araştırmamak insani ve İslami ilkelerdir. Şu toplumda bu ilkelere layıkıyla uyan kaç kişi bulabiliriz? Rabb’imiz Lokman suresi 18. ayette “Küçümseyerek surat asıp insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Çünkü Allah hiçbir kibirleneni, övüngeni sevmez.”, Araf suresi 31. ayette “Yiyin için fakat israf etmeyin, çünkü o, israf edenleri sevmez.”, Furkan suresi 67. ayette “Onlar, harcadıklarında ne israf ne de cimrilik ederler. Onların harcamaları, bu ikisi arası dengeli bir harcamadır.” dediği halde kaçımız bu buyruklar doğrultusunda kibirlenmekten, israftan, cimrilikten kaçınıyoruz?

Kim ne derse desin, kim bana kızarsa kızsın söylemek zorundayım: Gösteriş, alay etme, küçümseme karakterimiz olmuş. Haksız kazanç, harama bulaşma, genel anlamda, insanlarımızın korkusu olmaktan çıkmış.

Kimse Allah’ın varlığını lisanıyla inkâr etmiyor; lakin pek çoğumuz onun kitabında ve elçisinin sünnetinde yer alan prensipleri, işine gelmediği için ya görmezlikten geliyor ya da yok sayıyor. Deistler de aynı şeyi yapıyor, deizm de aynı reddiye üzerine kendini yapılandırıyor.

Şimdi, kitabın ortasından konuşmak ve sormak lazım: Yoksa biz deist olduk da bundan haberimiz mi yok?

                Türkler ’de Vatan Anlayışı, Vatana Duyulan Sevgi, Özlem ve Vatanseverlik

       Vatan, atalarımızdan yadigâr kalan,  şehitlerin kanıyla kazanılmış, tarihi ve kültürel mirasımız olan kutsal topraklardır.  Bu konuda Mithat Cemal Kuntay şunları söylüyor: “ Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır. Toprak, eğer uğrunda ölen varsa vatandır.” Vatanın bizler için önemi, ne ifade ettiği kelimelerle anlatılamayacak kadar büyüktür. Vatan, her şeyden önce bir vazgeçilmezdir. “ Bülbülü altın kafese koymuşlar ille de vatanım demiş.” Vatan hürriyet, istiklal ve bağımsızlıktır. Garip gurebaya sığınak olan bir yer, aynı zamanda Ahmet Mithat’ın dediği gibi bir milletin evidir.  Vatan Samsun, Sivas, Amasya, Erzurum’dur. Vatan Çanakkale, Kocatepe, Dumlupınar, Sakarya, Malazgirt, Ankara’dır. Taşıyla, toprağıyla, dağıyla, ovasıyla, deniziyle, gölüyle, yaylasıyla, obasıyla, kışlasıyla, hülasa bütün Türkiye’dir.

       Vatansever ve vatanseverlik terimlerine göz atacak olursak; mensup olduğu milletini büyük bir tutku ile seven ve bu uğurda her türlü fedakârlıkta bulunan, kendi çıkarlarını önemsemeyen ve vatanının iyiliği için mücadele eden kişiye vatansever denir. Vatanseverlik ise; kişinin ülkesine veya milletine duyduğu sevgi ve güvendir. Başka bir ifadeyle, vatanını sevme ve vatanı için her türlü özveride bulunma duygusudur. Vatanseverlik konusunda Edward Martin şöyle diyor: “ Vatanseverlik, şehitlerin alnında parlayan meşale gibidir.” Vatanseverlik sevgi, saygı, dürüstlük, mertlik, fedkârlık ile ayakta duran ve yükselen bir değerdir. İnsanların kendi vatanlarını sevmesi, onun geleceği için katkıda bulunması, milli birlik ve beraberliği koruması çok önemli bir davranıştır. Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı’nda Türk Milleti’nin gösterdiği büyük mücadele bir vatanseverlik örneğidir. Vatanseverlik konusunda Mustafa Kemal Atatürk’ün 12 Ocak 1914 tarihinde Fransızca olarak yazdığı mektubun Türkçeye çevrilmiş şeklinde şunlar yazıyor:  “ Benim ihtiraslarım var, hem de pek büyükleri; fakat bu ihtiraslar, yüksek mevkiler işgal etmek veya büyük paralar elde etmek gibi maddi emellerin tatminiyle değil.  Ben bu ihtirasların gerçekleşmesini vatanıma büyük faydaları dokunacak, bana da liyakatle yapılmış bir vazifenin canlı iç rahatlığını verecek büyük bir fikrin başarısında arıyorum. Bütün hayatımın prensibi bu olmuştur. Ona çok genç yaşımda sahip oldum ve son nefesime kadar da onu muhafaza etmekten geri kalmayacağım.”

       Konumu itibarıyla, Dünya’nın en güzel yerinde olan Türkiye üzerinde emperyalist devletler tarafından oynanan oyun ve tertiplenen tezgâhlar henüz bitmemiş ve bitmesi de mümkün görünmüyor. Kimi Boğazlarımıza, kimisi topraklarımıza göz dikmiş.  Onun için, Türk Milli Eğitim müfredatlarında, televizyon programlarında, gazete sayfalarında, yapılacak filmlerde, videolarda, v.s. yerlerde vatanın ne anlama geldiğini, vatan sevgisini ve vatan anlayışını sürekli olarak gündemde tutarak ve özellikle genç nesillerin beyinlerine nakşetmek durumundayız.

       Ülkemizde vatan için canını ve kanını hiç çekinmeden veren aziz şehitler;  yüzünü, gözünü, ayağını, kolunu kaybeden kahraman gaziler vardır. Her zaman aziz şehitlerimize ve kahraman gazilerimize şükran duygularıyla saygı göstermeliyiz. Bugün içinde yaşadığımız vatanımız var diyebiliyorsak, bunu aziz şehitlerimize ve kahraman gazilerimize borçluyuz.  Şahin Beyler, Nene Hatunlar, Kara Fatmalar, Şerife Bacılar gibi pek çok erkek ve kadın kahraman, acaba ne için düşmanla savaşarak ve mücadele ederek toprağın kara bağrına şehit düştüler. Elbette, üzerinde yaşadıkları vatanı kutsal bildikleri için canlarını hiç bir karşılık beklemeden severek verdiler. Vatan bayraktır, şereftir, namustur. Bu kutsal değerler için savaşarak, mücadele ederek şehit olanlar da elbette birer vatan kahramanıdır.

       Bir zamanlar, Orta Asya Türklerin Ana Yurduydu. Tarihte en büyük düşmanlarımızdan biri olan Çinliler, Asya Hun Devleti ile savaşmak için başta toprak olmak üzere çeşitli bahaneler ve istekler ileri sürmüşler, buna karşılık Mete HanBenden eğerimi isteyin vereyim, atımı isteyin vereyim, çadırımı isteyin vereyim, fakat benden hiç kimse bir karış toprak istemesin vermem, veremem “ diyerek Çinlilere yolu göstermiş, daha sonra Kurultay toplanarak savaş kararı alınmış ve düşman yerle bir edilerek mevcut tehlike ortadan kaldırılmıştır. Asya Hun Devleti’nde de vatanın kutsiyeti vardı. Vatan onlar için her şeydi. Vatan anlayışı,  diğer Türk Devletleri’nde de kutsiyetini korumuştur.

       Her toprak parçasına vatan olarak bakamayız. Toprak üzerinde yaşanan, mücadele edilen bir yer olunca kutsallaşır, anlam kazanır ve vazgeçilmez olur. Bir yerin veya coğrafyanın vatan olabilmesi için o yer üzerinde belirli kültür ve medeniyetlerin doğmuş ve yaşamış olması gerekir. Türkiye üzerinde de irili ufaklı Türk Devletleri ve başka devletler kurulmuş ve yaşamıştır. Örnek verecek olursak; Hititler, Sümerler, Etiler birer Türk devletiydi. Prof. Dr. Erol Güngör bu konuda şunları söylüyor: “ Nerede bir evliya mezarı varsa orası bir Türk Toprağıdır.” Savaşların yaşandığı, kültür ve medeniyetlerin doğup büyüdüğü topraklar, kutsiyet kazandıkları için her zaman vatan olmuştur. Türklerde vatan anlayışının tarihi dinamikleri;  Anadolu’nun Türkleşmesi ve vatan olması sürecinde bütün unsurlarıyla görmek mümkündür. Anadolu’nun tarihi ve kültürel gelişimi oldukça eskiye dayanır.

       Vatana duyulan özlem ve sevgiye gelecek olursak;  bu özlem ve sevgi o kadar büyük ve o kadar yücedir ki; bu duyguyu, vatan toprakları içinde cereyan eden veya meydana gelen bir takım tabiat ve sosyal olaylarda da görmek mümkündür. Bu açıdan vatana duyulan sevgi ve özlemi; kimi zaman rüzgârda savrulan bir yaprakta, kopan bir fırtınada, havada süzülen bir kuşun çığlığında, ormanın derinliklerinde kükreyen bir aslanda, gökyüzünde yağmura, kara ve tipiye dönüşen bir bulutta, ufukta doğan bir güneşte, gümüş dereden akan suda, dağ başını bürümüş bir dumanda, hasret çekenlerin duygusunda, kimi zaman da dalgalanmak için rüzgar bekleyen bir bayrakta, umutların yeşerdiği ve yaralı gönüllerin tedavi edildiği bir yerde, bir kadının şehit olan kocası için döktüğü gözyaşında, kimi zaman da vadide açan bir zambakta, hasret ve duygu dolu bir kervanda, gökyüzündeki galaksilerden yansıyan ışıklarda, çırpınan engin bir denizde ve çağlayan bir şelalede görebiliriz.

       Vatan sevgisi üzerine söylenen sözlere bakacak olursak; Bu konuda Süleyman Nazif şunları söylüyor: “ Dedem koynunda yattıkça benimsin ey güzel toprak, neler yapmış bu millet, en yakın tarihe bir sor bak.” Bu Vatan Kimin şiirinde de Orhan Şaik Gökyay şöyle söylüyor: “ Bu vatan toprağın kara bağrında, sıra dağlar gibi duranlarındır. Bir tarih boyunca, onun uğrunda, kendini tarihe verenlerindir…”  Mustafa Kemal Atatürk de diyor ki: “ Vatan sevgisi, ruhları kirden kurtaran en kuvvetli rüzgârdır.”  Bu konudaki söylemleri çoğaltabiliriz.   Ziya Gökalp’e göre ise: “ Vatan ne Türkiye’dir Türklere ne Türkistan, Vatan, büyük ve müebbet bir ülkedir: TURAN.”  Bu konuda vatan şairimiz Namık Kemal’de şunları söylüyor:  “ İnsan vatanını sever; çünkü hürriyeti, rahatı, hakkı ve menfaati vatan sayesinde kâimdir.”  Bayrak şairimiz Arif Nihat Asya’da vatan hususunda şunları söylüyor:   “Sana bir şiir yazsam adı < Vatan > olurdu.” Türk edebiyatının önemli isimlerinden Ömer Seyfettin’in sözleri aynı zamanda vatanseverlik duygusunu yansıtır. “ Vatan sevgisi insanlık sevgisinden doğar “ sözüyle,  vatan sevgisinin sadece kendi topraklarını sevmekle sınırlı olmadığını belirtmektedir.

       Makalemizi şu güzel sözlerle tamamlayalım. Vatan şairimiz Namık Kemal şöyle sesleniyor: “ Vatanın bağrına düşman dayamış hançerini; Yok mudur kurtaracak baht-ı kara maderini.” Buna, Mustafa Kemal Atatürk şöyle cevap veriyor: “ Vatanın bağrına düşman dayasın hançerini; Bulunur kurtaracak baht-ı kara maderini.”

Uluğmeşe Beyi

Orman Yüksek Mühendisi Dr. Ali Sırtlı, 13,5 X 21 santim ölçülerinde 240 sayfalık kitabında, hayatını anlatıyor. İlk hikâye yıllar sonra ödenen kira borcu ile alâkalı.  Karadenizliler serttir. Fakat mertlikleri, sertliklerinden daha fazladır:

Ortaokuldan mezun olduk, şehirden ayrılacağız. Ancak arkadaşlarımla birlikte kiraladığımız odanın iki aylık borcu var. Hiçbirimizde para yok, nasıl ödeyeceğiz? En iyisi görünmeden kaçmak… Biz de öyle yaptık. Uzun yıllar ev sâhibine görünmedim. Fakat borcumu da ev sâhibini de unutmadım. Aradan 8-10 yıl geçti. Üniversitede iken ilk yaz stajımı Çamlıhemşin’de yaptım. Günlüğü 20 liradan birkaç yüz lira biriktirdim. Bir gün Çayeli’ne geldim. Adam Lâle Sineması’nın karşısında bir pastane işletiyor. Bir şeyler yeme bahânesiyle içeri girdim. Pastamı söyledim, patronun yanıma gelmesini garsondan rica ettim. Adam yanıma geldi, oturdu. Merakla sordu:

-Tanışıyor muyuz?

-Evet, ben sizi tanıyorum ama anladım ki siz beni tanımadınız! Sizin evinizde, yıllar önce kiracı öğrenciler kalırdı. Kirayı ödemeden kaçmışlardı. Onları hatırlıyor musun? Paranı ödediler mi?

-Evet, öyle bir şey olmuştu ama ne onları bir daha gördüm ne de arayıp sordum. Zâten paraları olsaydı herhâlde verirlerdi.

-O zaman ben size söyleyeyim. Onlardan biri bendim, ilk paramı kazandım. Bugüne kadar geçen zamanı da hesaba kattım ve borcumu ödemeye geldim, buyurun bu alacağınız. Şimdi de pasta paranızı takdim ediyorum. 

Adam ayağa kalktı. ‘Mâdem ki sen borcunu unutmadın, beni arayıp buldun, ben de bunu sana bağışlıyorum. Pastayı da ben ikram ediyorum’ dedi. Adamın gözlerindeki memnuniyet ifâdesi görülmeye değerdi. Allah, bu gibilerin kazancını artırsın, kazancını bereketli kılsın. Âmin! (s: 19)

Alâka çekici hâdiseler lise öğrencisi iken de devam eder:

Sanat târihi dersinde Emir Timur’un türbesini anlatma görevi bana verildi. Nereden bilirdim ki yıllar sonra 1991’de Özbekistan’a gidip Semerkant’ı ziyâret ettiğimde Timur’un türbesini gördüm. Görmüşken hesap sordum. Türbesine elimle vurarak ‘Dede beni duyuyorsan cevap ver: Ne halt etmeye binlerce kilometre yol tepip Anadolu’ya geldin. Yıldırım Beyazıd’ımızı esir ettin, buralara getirdin. Devletimiz yıllarca pâdişahsız kaldı. İstanbul’u ancak elli yıl sonra alabildik. Bu yaptığın doğru muydu?’Dedim. Kulağımı türbeye verdim. Cevap bana göre şöyle idi: ‘Torun bir hatâ ettik, sizler aynı hatâyı yapmayın’ Ben bunu söyleyince özellikle Özbekler ‘Demek Türkiye Türkleri böyle düşünüyorlar, buna çok sevindik. Bunları Özbek târihine böyle yazacağız’ dediler. (s: 23)

Karadenizli dürüsttür, yardımseverdir.

Anlatılır ki Karadenizli yolda bir senet ihbarnâmesi görmüş. Bakmış ki ‘İdris’ adında birinin 10.000 liralık senedinin ödeme günü gelmiştir. Adrese bakar, İdris, Çayeli ilçesinde bakkaldır. ‘Uşağım protesto olmasun da…’ diyerek senedi öder. Parayı ödedikten sonra ödeyenin ismini ve adresini aldığı makbuzın aslına ve kendisine verilen kopyasına yazdırır. Üç gün sonra nefes nefese bir adam, makbuzdaki adrese gider:

Ben bakkal İdris… Sen o misun da?’

He da… ne oldi ki?’ 

 –Senedimi ödemişsin, sağol. İşte 10.000 liran. Yarun bağa (bana) celursan sağa (sana) hamsili pilav ikram edeceğum.  

***

Şimdi Uluğmeşe Beyi’ne kulak verelim:

Yıl 1964. Rize Lisesi fen kolunu, Haziran’da iyi derece ile bitirmiş, ilk defa uygulanan merkezî sistemle üniversite imtihanlarına girmiştim. Yaz tâtilini boş geçirmemek ve biraz da harçlık kazanmak için, rahmetli babamın büyük uğraşları sonucu, dünyânın en büyük çay fabrikası olan, Çayeli Yaka Çay Fabrikası’na geçici işçi olarak girmiştim. Benimle birlikte daha on beş delikanlı almışlardı. Hepimiz sevinçliydik, işe başladıktan birkaç gün sonra gördüm ki, en ağır işi bana vermişler. Fabrikaya çay alım yerlerinden gelen yaş çayların, gölgede birkaç gün bekletilip solması gerekmektedir. ‘soldurma’                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                denen bu eylemden sonra, geniş bezlere doldurulup sırtta taşınması işini yapan işçilerden biri de ben olmuştum. Ama benimle işe başlayanların neredeyse tamamı muhasebe, puantörlük ve benzeri yerlerde, masa başında kalem efendisi yapılmışlar. Olabilir de bir ben lise mezunuyum, diğerleri ya ortaokulu bitirmişler veya lisede hâlâ öğrenci. Bu durum sinirime dokundu. İlgili müdür yardımcısına durumu iletmeme rağmen bir değişildik olmadı. Belli ki bu gençlerin babaları siyâseten güçlü kişiler. Ben de bir hafta sonra muhasebeye gidip oturmaya başladım, imalat çavuşuna da ararsa beni muhasebede bulabileceğini söyledim.

Aradan birkaç gün geçmişti ki, müdür yardımcısı beni çağırdı. ‘Delikanlı, anlaşıldı ki sen işçi gibi sırtında yük taşımayacaksın, İngilizcen de iyiymiş. Benim ortaokulda okuyan iki oğlum var, onların yabancı dili zayıf. Benim lojmana git, bârî onlara ders ver!’

Canıma minnet, tam benim işim.

Başladım gençlere ders vermeye. Öğle yemeği, çay ve kahve ayağıma geliyor. Gençler de derslerinde fenâ değiller. Bu yaptığım canımı sıkmaya başladı. Bir hafta sonra durumu muavin beye anlattım.

Sayın müdürüm, keyfim iyi, çocuklar da çok zayıf değiller. Ancak bana tanınan bu ayrıcalık benim huzurumu kaçırıyor.

Niye, ne sıkıntın var, bir eksiğin varsa söyle!

Efendim, eksiğim yok, diğerlerinden fazlam var. Ben devletten ücret alıyorum ama sizin çocuklarınıza özel hizmet veriyorum. Ben bu işe devlete hizmet vermek için girdim! Benimle birlikte işe başlayanlara verdiğiniz görev gibi bir iş vermenizi istiyorum.

Yani sen de oturarak mı ücret almak istiyorsun?

Yok, ben çalışmaya geldim ama durumuma uygun olan, yâni haysiyet kırıcı olmayan bir iş istiyorum!

Burası devlet kurumu, öyle herkesin keyfine göre iş yok, diğerlerine bakma, onların her birinin bir dayısı var!

Peki, benim dayım yok, bundan sonra ben de onların yanında olacağım. Ama şunu iyi bil ki, üniversite sınavlarında Ziraat Fakültesini de tercih ettim. Dua et de o fakülteyi kazanamayayım.

Ne olur Ziraat Fakültesini kazanırsan?

Ziraat yüksek mühendisi olup, bu fabrikanın müdürlüğüne geleceğim, senin gibi devlete asalak gibi yapışmış, milletin hakkını kendi cebine indirenleri, geldikleri yere göndereceğim!

***

Uluğmeşe Beyi, dürüsttür. Çünkü inançlı bir Türk milliyetçisidir.

Bir gün yanıma hafif kekeme konuşan mert tavırlı birisi geldi. Kendini tanıttı: ‘İsmim Mustafa’ dedi. Göz göze geldik, lakabı ile birlikte ismini tekrar söyledi: ‘Komando Mustafa’ Benden bir sene önce okula kayıt yaptırmış fakat dersleri veremediği için ikinci sınıfa geçememişti. Yumruğu kuvvetli, pazulu biriydi. Tam bir serdengeçti…  Konuşmaya devam etti: ‘Artık bunlar fazla oldu, meydanı bunlara bırakmayalım, omuz omuza olalım’ dedi. ‘Evet’ dercesine başımı salladım. Gönlümüz aynı noktada birleşmişti. Birkaç gün sonra birlikte Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi (CKMP)’nin gençlik kollarına gittik. Beni dokuz numaralı üye yaptılar.

İlk faaliyetim, solcuların Dönüşüm Gazetesi’ne karşı çıkarılan Kuvayı Milliye Gazetesi’ni satmak oldu. Âdeta kelle koltukta Beyoğlu’na gittim. Dayak yiyebilirdim veya kurşunlanabilirdim. Kısa sürede gazetelerin hepsini sattım. (s: 35)

Müslüman Türk’e yaraşır bir davranış:

Orman Yüksek Mühendisi Ali Sırtlı, Rize’nin Çamlıhemşin ilçesinde staj yaparken yabancı iki profesörü rehber olarak Kaçkar Dağlarına götürmek, onlara rehberlik ve tercümanlık yapmakla vazifelendirilir. Dağın tepesine çıkmak için jip kiralamak gerekir. İşe tâlip olanlarla âdeta kıran kırana pazarlık edilir. Neredeyse kavga çıkacaktır. Bizimki dediği ücreti kabul ettirir. Şoförlerin hepsi kızgındır.

Dönüşte misâfirler rehberi hanımlarıyla tanıştırır: ‘Ali Bey is the best Türk. And e good Muslim: Ali Bey çok iyi bir Türk ve iyi bir Müslümandır.’ Bizimki sorar: ‘Nasıl anladınız?’ Cevap: ‘Bizim için kendi hemşehrilerinizle kavga edercesine yaptığınız pazarlık ve bizim haklarımızı bizden daha iyi savunmanızdan…’ (s: 41)

***

Orman Fakültesi’nin Komünistlerden temizlenmesinin heyecanı doruğa çıkaran hikâyesi 45-49. sayfalarda:

Ocak ayının ilk günleri, yurtta bir gece arkadaşlarımıza saldırmışlar. Bizden sonra gelen gençleri yaralamışlar. Selahattin Baysal’ın dudağı yarılmış. Rahmetli Ali Elbistan, bir tekvando çevikliğiyle, hem saldırganları pataklamış hem de arkadaşlarımızı daha çok dayak yemekten kurtarmıştı. O akşam ben yurtta değilim. Olayı ertesi gün öğreniyorum. Çok hayıflanıyorum. Bunun hesabını mutlaka sormalıyım.

Bu arada fakülteye adı ‘aşırı solcu’ya çıkmış bazı kişileri getirip konferanslar verdiriliyor, Kozmos geceleri düzenleyip ne idüğü belirsiz müzik-eğlence programları yapıyorlar. Bir afişlerini hatırlıyorum, kimlerin hesabına çalıştıklarını belgeleyen bir delil; ‘Rus geldi aşka Rus’un aşkı başka!’ Tabii bu afişlerin üstüne biz de şöyle yazdık, ‘Bekleyin yakında Türk de aşka gelecek, o zaman farkı göreceksiniz!’

9 Ocak akşamı Taksim’den son otobüse binecekken ertesi günün Tercüman Gazetesi’ni aldım. Bir de ne göreyim, tahrik edici bir haber; ‘Komandoların lideri Ankara SBF’de 200 kişinin saldırısına uğradı, başını demir ökçelerle ezdiler.’ Gazetenin ortasında da ülkücülerin lideri-komando denen delikanlının yerde yaralı resimleri. Bu manşet beni çileden çıkarmaya yetti. Yurda geldiğimde gece yansı olmuştu. Bir hışımla yurdun kantinine daldım. 3-4 masada oturanlar var. Ayağımda Sümerbank’tan aldığım yarım çizme var. Altına da kabara çiviler çaktırmışım. Yürürken çıkardığı sesten ben bile korkuyorum. Girişte toplu olarak bulunan şişelere bir tekme attım, onların çıkardığı gürültünün arkasından naralar ve küfürlerle karışık sövmelerle masadakilere saldırdım. ‘Ne kadar komünist ne kadar solcu varsa hepsinin…’ sözüm bitmeden masalardan kaçan kaçana. Lokalde kimse kalmadı. Gürültüye S. Baysal koşarak geldi. Bir yandan beni teskin etmeye, bir yandan da durumu anlamaya çalışıyor. Gazetedeki manşeti gösterip durumu anlattım.

Ağabey, böyle olmaz, gel odaya çıkalım, dernek yetkilisi arkadaşlarla bir durum değerlendirmesi yapalım ve köklü bir çözümde bulunalım’ dedi.

Benim durmaya pek niyetim yok ama dövecek adam da kalmadı. Gece sabaha kadar planlar yaptık ve ertesi gün saat 17.00’de yurdu ‘ayrık otlarından’ temizlemeye karar verdik. Parolamız ‘Orman kanunu almak isteyenler kantine gelsin!’ Bu orman kanunu kitapçığını da daha önce kurduğumuz Orman Fakültelileri Ülkücü-Milliyetçi Birliği yayını olarak bastırmıştık.

Tam saatinde herkes görev verilen yerlere geldi, hareketin başlamasını bekliyorlar. Ancak hareket bir türlü başlayamıyor. Birkaç dakika şaşkınlıkla geçti. Herkes birbirine bakıyor. Acele bir çâre düşündüm, hemen önümde duran, iri gövdeli Adnan Dağlar’a “Çık şu masanın üstüne ve ‘bizim duvar gazetesini parçalayanların…’ diye bağır, gerisi gelir” dedim. Arkadaşımız dediğimi yapar yapmaz ortalık karıştı. Her taraf toz duman. Birkaç dakikada lokalde bizden başka kimse kalmadı. Bir arkadaş korkudan pencereden atlamış, ayağı kırılmış. Bir diğeri giriş kapısından kaçarken belini demir kapıya vurmuş yaralanmıştı. Başkaca bir zayiat yoktu. Artık yurt temizlenmişti. Gece yansına doğru, olayı öğrenen arkadaşlardan bir minibüs dolusu takviye geldi. Sabaha kadar bütün giriş ve çıkışlarda nöbet tuttuk. Ertesi gün yoğun bir kar yağışı vardı. Olay İstanbul’da duyulmuş ve bizim arkadaşlar arasında büyük sevinç yaşanmıştı. Kalabalık kalpaklı bir grup yurda gelip, marşlar söyleyerek yürüyüşe geçtiler. Sol grup ellerinde sopalarla bahçede toplanmıştı, iki topluluk arasında jandarma birlikleri yer almıştı. Bu ortamda iki grup temsilcileri dekanlıkta toplantılar yapıp, isteyenin yurda girebilmesine karar verdiler. Biz de ‘Adam gibi gelirlerse, olur’ dedik. Ancak pek çoğu bir daha yurda gelemedi.

9 Ocak sonrasında can güvenliğimiz tehlikeye girmişti. Anarşistler beni tek düşürmeye çalışıyordu. Ağabeyime telgraf çektim ‘Bana iyisinden Ardeşen kazması lâzım’ dedim. Ağabeyim telgrafı alınca İstanbul’da kazma kalmamış da Ardeşen’den mi kazma göndereceğiz demiş. Telgrafı defalarca okumuş anlamamış hatta PTT’ye gidip görevli memura tekrardan okutmuş. Fidan vs. dikmek için sağlam kazma mı lâzım acaba demişler. Neticede ağabeyim şifreyi çözmüş, benim için Ardeşen yapımı bir silah temin etmiş. Evde büyük bir ekmek yapılmış ekmeğin içine emânet yerleştirilmiş ve İstanbul’a gidecek yaşlı bir amcanın eline verilmiş. Bir gün kantinde arkadaşlarla otururken amca çıkageldi. Ekmeği görünce kendi kendime abim telgrafı yanlış anlamış dedim. Neticede amca ekmeği verdi ve gitti. 

Arkadaşlar ekmeği yemek istediler. Ben yukarı odaya çıkalım akşam yeriz dedim. Yukarı çıktık ekmeği böldüm ki silah içinden düşüverdi. Bu kez de ağabeyim beni şaşırtmıştı. Karadeniz zekâsı işte…

9 Nisan’da Belgrad ormanında ağaçlandırma tatbikatındayız. Yemek molasında yüzden fazla anarşist bana sadırdı. Ben de kendimi korumak için Ardeşen kazmasını çekip onlar kovaladım. Arbede sırasında çelme takarak yere düşürdüler, epeyce hırpalandım. Soluğu hastahânende aldım. Ben hastahâne yolundayken, olayı duyan arkadaşlar, yurtta buldukları solcuları bir iyice dövmüşler. Asım Göktaş ele geçirdiği bir sopayı Dev-Genç üyesi Fahri Aral’ın başına indirmiş. Fahri yaralanmış ancak sopa da üç parçaya bölünmüş. Arkadaşlar anlatıp gülerlerdi, ‘Yahu adam amma kaim kafalıymış ha… Sopa üç yerden kırıldı ama adama bir şey olmadı!’ diye.

Olayla ilgili soruşturmayı Tahsin Tokmanoğlu hocamıza vermişler. Durum aleyhime dönmek üzere… Neredeyse beni fakülteden atacaklar. Çok endişeleniyorum. Bir taraftan da bitirme imtihanlarına çalışıyorum. Bir ara İstanbul Üniversitesi Öğrenci Birliği başkanı hemşehrim Ufuk Şehri bizim fakülteye geldi. Durumu ona anlattım. Hemen Dekan Kemal Erkin hocamıza gitti.

Neler konuştuklarını sordum, hocaya demiş ki: ‘Bu arkadaşımız haklı. Saldırıya geçenler diğerleri. Hem çalışkan bir arkadaşımız. Siz soruşturmayı biraz uzatırsanız, arkadaşımız bütün derslerini verip mezun olacak. Yoksa...’ Bu ‘yoksa’ hocayı bayağı tedirgin etmiş olacak ki, korkudan titreyerek:

Evlâdım, ben o delikanlıyı tanıyorum, derslerine iyi çalışsın, ben onun soruşturmasını kaplumbağa yürüyüşüyle tâkip ettiriyorum’ demiş. Hakîkaten soruşturma ben mezun olana kadar sonuçlanmadı. Ben de zâten ilk imtihan döneminde mezun oldum. Allah, her ikisine de rahmet eylesin! (s: 45-49)

Mutlak hakikat: Eserin yazarını tanıdınız. Sonraki faaliyetlerini merak ediyorsunuzdur. O halde kitabı okumalısınız. Birbirinin peşisıra tespih tânesi gibi dizilen mâcerâlarla dolu sayfalar sizi bekliyor.  

BİLGEOĞUZ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Tel: 0.212-527 33 65 Belgegeçer: 0.212-527 33 64 Whatsapp hattı: 0.553-129 86 86 E-posta: bilgekitap@gmail.com   WEB: www.bilgeoguz.com 

Orman Yüksek Mühendisi Dr. ALİ SIRTLI 16 Mart 1944 târihinde, Rize’nin Çayeli ilçesine bağlı Âşıklar köyünde doğdu. Sırayla Âşıklarilkokulu, Çayeli Ortaokulu, Rize Lisesi’ni bitirdi. İstanbul Orman Fakültesi’ni 1969, Devlet Lisan Okulu’nu 1977, Harp Akademileri-Millî Güvenlik Akademisi’ni 1978, Ankara İktisâdî ve Ticârî İlimler Akademisi Yönetim Bilimleri Enstitüsü’nü 1982 yılında bitirerek, Orman Yüksek Mühendisi ve Yönetim Bilimleri Uzmanı ve Biyoloji doktoru unvanını aldı. 1969’dan itibaren Orman Bölge Şefi, Müdür, Daire Başkanı, Bölge Müdürü, Genel Müdür Yardımcısı ve Başmüfettiş olarak görev üstlendi. Çeşitli lise ve yüksekokullarda öğretmenlik yaptı. 2005 yılında emekli oldu. Türk Dünyâsı’nın tamamına yakınını gezdi. Türkiye Tabiatını Koruma Derneği ve Aydınlar Ocağı üyesidir. Oğulları Alparslan Kürşad ve Bilge Fâtih, torunları Ali, Alper Tunga ve İpek Senâ’dır.

“Merkez Sağ”daki Boşluk

Ülke çapındaki teşkilatlarıyla kuruluş ve felsefesini “merkez sağdaki boşluğu doldurmak” üzere kuran bir parti için, kamuoyuna ve kimi analizlere göre artık “yolun sonu görünüyor” anlayışı var. Bir dönem için belki de umuttu, gelecek vaat ediyordu. Ancak halkın desteği azalınca güncel medyada adeta sabah-akşam hırpalanan bir siyasi oluşum konumunda olur. Gün geçtikçe bir dizi suçlamalarla terkedişler ve kopmalar devam eder. Sosyal hayatta vefa yükselen bir değer olsa da, tökezlenen her siyasette vefa yoktur, aranmaz da. Elbette bu coğrafyada siyaset yapmak, bir anlamda iktidar mücadelesinde toplumu ikna etmek hiç kolay değil. O nedenle duayen siyasetçiler iki konuya dikkat çekerler. Bunlardan birisi halkın diliyle az, sade ve anlamlı konuşmak. İkincisi, kararlı olmak ve itimat telkin etmek. Nitekim verilen avans genellikle tek kullanımlıktır, uzun vadeli olmaz. Eğer toplum ikna olmamışsa yapacak tek şey mevcudu muhafaza etmek olur. Onun ömrü de yeni bir akımın doğuşuna kadardır. Yakın tarihimiz bu gibi örneklerle dolu.

Bilindiği gibi siyaset, bulunduğu toplumun sosyolojik yapısına göre konumlanarak gelişen bir bilimdir. Eldeki imkânları kullanarak sorunla en uygun çözüm üreten bir kurumdur. Bir anlamda ülkeyi idare etme sanatıdır. En önemli iki unsuru, hür ve demokratik olmasıdır. Bunun yanında kamuya açık, şeffaf, akılcılık, ahlak ve adalet gibi ilkeleri vardır. Vesayet ve buyurganlığı siyaset felsefesi kabul etmez. Zaten despot ve baskıcı rejimlerin parlamentoları olsa bile siyaset üretilemez. Türk siyasi hayatında, özellikle güncel siyaset yakınma-sızlanma makamı değildir. Rekabet olmalıdır. Muhalifler için polemik kullanılır. Ancak içi boş polemikler sürdürülebilir olmaz. Bununla birlikte siyaset bir mai gibidir, akıcıdır ve boşluğa izin vermez, doldurur.

Siyasi partiler beyan ettikleri ilke ve tüzüğe göre çalışan kurumlardır. Siyasetin gücü ise, hitap ettiği kitle tarafından onaylamasıyla ölçülür. Yani süreli bir yetkilendirme söz konusudur. Başarılı olmak için elbette çok çalışmak gerekir. Ancak bazen tek bir arıza bütün gayretlerin üstünü çizmeğe yeter. Bir anlamda çok değişkenli bir fonksiyon gibidir. Değişkenlerin sadece birisinde sorun olması diğer unsurları da olumsuz etkiler. Bunlardan en önemlisi güvendir. İnandırıcılığınız hasara uğramışsa eğer, ne yaparsanız yapın artık faydasızdır. Kamuoyu şuna bakar, “ farklı ne olmalı ki size tekrar destek vereyim”. Bu tutumunda haklıdır. Nitekim her siyasi kurumun temsil ettiği alanlar var. Önemli alanlar zaten tutulmuştu. Muhafazakârlık iddianız varsa, 90’lı yıllardan bu yana mevcut ve yönetimde. Ülkücü gelenek mi? Aidiyet duyabilirsiniz ancak bu ünvanla kurulmuş bir parti mevcut ve iktidarla birlikte. Aslı varken neden bir yenisi olsun? Ayrıca liberal de değilsiniz, sosyal demokrat da. Müktesebatınız buna uygun değil. Bir kalan siyasi boşluk Adalet –Doğruyol parti geleneği idi. Yani merkez sağ olarak bilinen Süleyman Demirel ekolü. Yani Kamu İktisadi Teşebbüslerin (KİT) kurulduğu, Devlet Planlama Teşkilatının (DPT) olduğu, Karma ekonomi ile yönetilen, daha çok tarım destekli geleneksel yapıdaki demokrat Anadolu insanı anlayışı idi.

Bir organizasyon düşünün, kendini; bazen devletçilik, ama hep milliyetçi, bazen demokrat ve seküler, temeli dindar ama çağdaş- evrenselci, parlamentocu denge-denetlemeci, az kuvayı-milliyeci, temelde cumhuriyetci, kuruluş ilkelerine bağlı,.v.b.gibi unsurlarıyla tanımlamış olsun. Ancak her yoklamada bunlardan sadece birine atıf yapmakta, “ülkücü gelenekteniz” diyerek konum alıyor durumdadır. Menü oldukça zengin ancak söylemden ibaret değil. Her biri birer yaşam tarzıdır ve eylemdir. Yani görülmüştür ki, ‘o da olsam, bu da görünsem siz içinden size uygun olanı seçin, ama ben yine de buyum’ gibi bir durum kök tutmadı. Kamuoyu birkaç yoklamada hep net bir konum bekledi durdu. Ancak konum net değildi oynaktı, mobil başlıklıydı. Toplumda, “diğerlerinden nasıl bir fark olmalı ki size destek olayım” refleksi hep devam etti. Kaldı ki ülkede yeteri kadar siyasal oluşum din ve milliyetçi kökenli kavramlarla konumlanmıştı. Söz konusu, aslı varken neden benzerine yöneleyim?” davranışı da bir toplumsal gerçekti.

Günün sonunda her siyaset kurumu gibi hesabını iç muhasebesini yapacağı olağanüstü kongresinde verecektir. Ve oluşacak yeni yönetim “yeniden” konumunu belirleyecekmiş. Yedi yıla yakın bir sürede konum alamadıysanız artık çok geç olmadı mı? Kaldı ki kuruluşta hedeflenen o boşluk, eski müttefiklerinizce çoktan doldurulmuştu. Katı ve keskin ideolojik söylemler yerine, Demirel’in itidalli “Anadolu demokratlığı” modelini takip ederek mahalli seçimlerde önemli başarılar sağlandı. Ayrıca bu yolu takip edecek görünüyorlar.

Gelelim merkez sağ kavramına. İlk akla gelen ve Anadolu insanıyla bütünleşen daha çok Süleyman Demirel’in temsil ettiği çizgiydi merkez sağ politikalar. Dönüp bakıldığında 45-50 yıl önceki bir siyasal yönetim. Kalıbını halkın temayülü oluşturan kararlı ve sağlam, bilinmedik muğlak, kuşku olmayan siyasal ekol olarak bilinir. Her türlü radikal söylemden uzak, çağıyla kavga etmeyen, tarımcı politikalara üst seviyede destek olan, devlet planlama teşkilatları olan, toprak mahsulleri ofisleri tam kapasite çalışan, gıda arzı talebi karşılayan, öz kaynaklarıyla yetinen bir icraatlar dönemi. Müesseseler, enerji santralleri, fabrikalar ve karma ekonomi. Siyasi çatışmalarla amacından saptırılsa da ülkenin merkez sağ politikaları böyle kurulmuştu. Söylem değildi, eylemdi. Hem de en sahici olanıydı. Aradan bunca zaman geçmiş olsa bile değerliydi.

Artık Yetmedi mi?

Eğer belli makam ve konumda olmazsa hayatında asla ve kata göremeyeceklerini o makamlara gelince sahip olanlar siz nasıl bir düşünceye sahipsiniz ve nasıl bir dünyanız var.

Evinde tek banyoyu ve tuvaleti tüm aile bireyleri kullanırken bir anda ne oluyorsa ebeveyn banyolu makamlarda oturmaya başlayınca dünyaları şaşıyor , inanmak istemiyorum bu kadar israf ve papatyalık olmaz ..Ülke çok zengin refah seviyesi eşit ve sorunları olmayan insan sayısının az olduğu bir ülkede bunlar hoş karşılanabilir.

Bizim gibi bir ülkede olmaz bunu yapmaya hakkınız yok, peki denetlemeye gelenler bunları görmediler mi? cebinde taşıyıp saklamaları mümkün değil, akşam eve giderken götürüp sabah işe gelirken getirecekleri bir şey değil.

Utanmadınız mı? Bu şaşayı bu ayrıcalığı yaptırırken. Aslında tüm Belediyeler odalarını gazetecilere açmalı, isteyen vatandaşa normal, ihtiyaç için sıradan yapılmış düzenlemeler başka özel donanımlı düzenlemeler başka.

Halk varsa yönetim var , halk yoksa yönetim yok, kimi yönetecek ..kime hükmedecek ..

Makamlarını gereksiz harcama ile extra lüks ve extra farklı döşeyenler utanmalı, kasamızdan kuruş çıkmadan yaptırdım safsatası da artık yeter onu yapan neden yapsın, kim kime bedavaya iş yapıyor evinize çağırdığınız ustanız hadi bu seferlik bandan olsun, size hediye olsun mu? Diyor.

Parasını tıkır tıkır ödüyorsunuz o yapılanlarda ödeniyor zaten sadece hak edişlerde ilaveler oluyor, ya da ilave ihale veriyorsunuz adam tabii hakkını alacak yaptığı işin parasını alacak bu kadar net malzemesi, işçiliği hepsi var.

Nedir bu gösteriş , nedir bu gereksiz harcama merakı ,bu şımarıklık nedir ..şu nu anlarım kendi imkanları ile alabilecek durumda olan ..Ancak geldiği konumda bunları elde eden değil , hırsızlık , yolsuzluk ,alavere dalavere ile değil çalışarak kazandığı parası ile .Bu ülkede haram yemeden zengin olan insanlarda var , helaline haram karıştırmadan malına mal katan ..alnının teri ile kazanan insanlar var onlar bu konunun dışında ..Helal olsun anasının ak sütü gibi ..

Sütünde bozukluk olanlardan söz ediyorum ülke vatandaşı olarak hakkımı helal etmedim, etmeyeceğim de.

Yolsuzluk ile kazananlar yolsuzluk ile kaybederler, haksızlık yapmış ve yaptırmıştır, suratına bakılmayacak insanlar satın aldıkları insanlar ile kendilerinin yerini erişilmez sanıyor. Bu şarkı burada bitmez .. sonsuza kadar ilelebet kalacaktır.

Bırakın artık Devlet malı deniz yemeyen domuz hikâyesini…

Gençlere kötü örnek olmayın, inanç sistemini sorgulatmayın, güveni sarsmayın, çalışma heyecanını tüketmeyin.

Domuz olabilirsiniz ama domuzluğu kendinize yapın ülke topraklarına ve ülke parasına değil.

Saygılarımla.

Milli Egemenliğimiz Kaldı Mı?

Türkiye yarın Türk Milleti adına hareket etmek üzere kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM)’nin açılışının 104.yılını kutlayacak. Türkiye Cumhuriyeti devleti, TBMM’nin açılışını bir bayrama dönüştürmüş ve adını “23 Nisan Milli Egemenlik ve Çocuk Bayramı” olarak koymuştur.

Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir, sözü Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’ndan bu yana Türkiye anayasasında yer alan ve Türk Milleti adına Türkiye’nin kuruluşunu ilan eden TBMM’nin temel dayanağını oluşturan ilkedir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 6. maddesi de bu cümle ile başlamaktadır.

Yani egemenlik kayıtsız şartsız milletindir (Türk Milleti)… Türk Milleti egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır. Egemenliğin kullanılması hiç bir surette hiç bir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz…

KÂğıt üzerinde ne güzel yazılmış!

Zannediyorsunuz ki; Türk Milleti her şeye egemen… Peki, öyle mi?

Günümüzde gelişen olaylara bakarsak Türk Milletinin ülke sınırları içinde egemen olduğunu söylemek çok zor hatta imkânsız.

Bugün siyaset ve bürokrasi bununla bağlı olarak da ekonomi Türklüğü hissetmeyen ve Türklüğe inanmayanlarca işgal edilmiş! Ortalık her şeyin bol miktarda kriptosundan geçilmiyor. Anladık imparatorluk bakiyesiyiz ama bu kadar da olmaz!

TBMM’de olan bitene (kavgalara ve bilhassa menfaat içerenlerine) bakın ne demek istediğimi anlarsınız!

Yabancılara yapılan özelleştirmeler, gayrı menkul satışları, borçlanmalar, petrol arama, su kaynakları, baraj gibi enerji kaynakları ile maden arama ve işletme ruhsatlarının verilmesi, finans kuruluşlarının satışı, ithalata dayalı bir ekonomi anlayışı, gümrük birliği gibi ticari bağımlılık olayları Türk Milletinin egemenliğini ortadan kaldırmış gibi gözükmektedir. Yani hülasa bayrak Türk’ündür ama ya ekonomi kimindir sorusunu sorma zamanı çoktan geçmiştir.

Başta Salda Gölünün kumlarını olmak üzere sahillerimizi bile koruyamaz haldeyiz. Ya Suriyeliler için harcanan ama ihtiyaç halinde halktan esirgenen paralar için ne demeli? Son virüs salgını da ekonomimizin ne kadar zayıf olduğunu bize bir kez daha gösterdi. Dünyanın güçlü devletleri bırakın kendi vatandaşlarından yardım istemeyi bütçelerinden parası olana olmayana talep etmeksizin yardımda bulundular. Türk Milleti bu çağda günlük kazanıp günlük yer haldedir. Fakir, yoksul ve borçlu durumdadır.

Hâlbuki Türkiye’deki her şey kayıtsız şartsız (kağıt üzerinde) Türk Milletine aittir. Türkiye için birileri her ne kadar kaynakları kıt bir ülke dese de çok zengin bir ülkedir. Bu zenginlik şüphe yok ki; Türk Milletinindir. Öyle ise nerede bu zenginlik?

Türk Milleti reel anlamda bu topraklar üzerinde fiili egemenliğini yitirmiştir. İş şimdi hukuki egemenliğini yitirmeye gelmiştir. Onun için birçok karanlık mahfil onlarca yıldır yeni anayasalar hazırlayıp duruyorlar.

TBMM’nin açılışının 104.yılı vesilesi ile Türk Milleti bu topraklar üzerindeki egemenliğini yeniden hatırlamalı ve üzerinde düşünmelidir. Kâğıt üzerinde yazılı egemenlik Türk Milleti için yeterli gelmez.

Bu egemenlik anlayışının mutlaka fiiliyata geçmesi gerekir. Yani siyaset, bürokrasi ve sermaye Türkleşmeli ve millileşmelidir. Egemenliğimiz bu şekilde bir anlam kazanır.

Başımıza gelen bütün olumsuzlukların temelinde bu sorun yatmaktadır. Bu vesile ile bu topraklarda binlerce yıldır süren Türk egemenliğinin, TBMM eliyle bir kez daha ilan edilişinin 104.yılını kutluyor hepinizi bu konu üzerinde düşünmeye davet ediyorum.

“Dört yıl önce yazılmış bir yazı! Türk hâlâ anlamadı…”