25.5 C
Kocaeli
Cumartesi, Ekim 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 162

İnsan Bir Askerdir

      Kardeş olan insanların birbiri üstündeki haklarından biri de, nasihat ve öğüt isteme hakkıdır. Bu hak, tabiî ve çok doğal bir haktır. Çünkü insan, yaratılıştan medenîdir. Yâni birbirine muhtaçtır. Toplu yaşamak zorundadır. Birbirlerinden her konuda yararlanmak en doğal haklarıdır.

     Öyleyse Hakk’ı bilmekte, Hakk’ı bulmakta ve Hakk için neler yapmak gerektiğini öğrenmekte birbirlerine başvurmaktan asla çekinmemeleri gerekir. Üstelik, Hakk’ı öğrenmek hususunda başkalarına muhtaç olmak bizi utandırmamalı. Bunu bir izzeti nefis meselesi yapmamalı. Çünkü öğrenme konusunda, her şeyimizi ayaklar altına almaktan çekinmemeliyiz. Öğrenmenin önemi karşısında, başka her şey değerini kaybeder.

     Nitekim büyük bir âlime sorarlar: “İlminizi neye borçlusunuz?” Hiç çekinmeden cevap verir: “İlmimi der, bilenlerin peşini asla bırakmaz oluşuma borçluyum. İlmimi, onların her türlü nazına katlanmaya borçluyum.” Yâni demek ister ki, ne yaparlarsa yapsınlar, bilginlerin peşinden hiç ayrılmamak lâzım. İlim için, gerekirse haysiyet, şeref ve izzeti ayaklar altına almaktan kat’a çekinmemek icabeder.

     İlim konusunda bütün bunlara katlanmaya, büyükler zaten cevaz vermişler, câiz görmüşler. Bu hususta her türlü eza ve cefa çekmeyi doğru bulmuşlardır. Nitekim: “Hikmet, ilim ve fen mü’minin kaybolmuş malıdır. Nerede, kimde ve ne zaman olursa olsun, onu hemen almalıdır.” meal ve anlamındaki Peygamber buyruğu da, bir bakıma buna işaret ediyor.

    “Nasihat” deyince “Bir dokun bin âh dinle kâse-i fağfurdan.” misâli neler gelmiyor ki akla. Yüce Peygamberimizin: “Din nasihattir, Din nasihattir, Din nasihattir.” diye tekrar tekrar, üzerine basarak Din’in nasihat ve bir öğütten ibaret olduğunu söylemesini hepimiz biliriz.

     Evet “Din nasihattır.” diyoruz. Nasihatten şunu da anlamak istiyoruz: Akla kapı açmak, isteği ve tercihi eline vermek. Veciz ifadesiyle, tehdit değil teklif etmek. Tenkit değil tebliğde bulunmak.

     Başlıkta: “İnsan bir askerdir.” demiştik. Bu öyle bir hüküm ki, yok, yok içinde. “Asker” lâfzı neler çağrıştırmıyor ki insana. Tâlim ve terbiye, atış eğitimi, yatakhane, yemekhane, ordugâh, garnizon, terhis ve tezkere ve saire.

     “Asker” sözcüğünü deşmeye başlarsak; bitip tükenmez bir konu çıkar karşımıza. Sadece, ana hatlarıyla biraz değinelim yeter. Askerde insan; yer içer, yatar kalkar. Bâzan da eğlenir. Ama kimse askere yemek içmek, yatmak kalkmak ve eğlence için gitmemiştir. Bütün bunlar tâlim terbiye ve silâh eğitimi için, ihtiyaç duyulan kısa aralıklardır. Kısaca, gerektiğinde yurt savunmasını yapabilecek kapasitede yetişmek içindir.

     Tıpkı yemek için yaşamadığımız, yaşamak için yediğimiz gibi. Demek ki askerin ordugâhta yemesi içmesi, uyuması; talim için gereken sıhhat ve kuvveti sağlamak içindir. Askerde, asker; akşam yatacağı yeri düşünmez. Ne yeyip içeceğini mes’ele etmez. Çünkü o, devletin işidir. Yersiz olarak bunları düşünüp de, tâlimden geri kalan cezalandırılır.

     Askerliği lâyıkıyla bitirenler oradan ayrıldığına biraz üzülse de, aslında sevinçleri daha çoktur. Çünkü bütün sevdikleri dışarda, ordugâh haricindedir. Onlara kavuşacaklardır. Geride kalanlar da, daha sonra nasılsa tezkere alıp geleceklerdir.

     İşte dünya da, bir ordugâhtır. İnsan da, bu ordugâhta askerdir. Günü gelince tezkere alacak. Ya lâyıkıyla görevini yapmış olmanın sevinciyle, sevdiklerine kavuşacak veya gereken şekilde davranmadığı için, hapse atılacak, sevdiklerinden mahrum bırakılacak. Ta ki askerliğin gereğini yapana kadar. Ancak ondan sonra salıverilecek.

     Evet, insan bir asker olduğun için, askerde kayıt kuyut altında bulunduğu gibi, insanın da, dünyada; Din denen bir çerçeve içinde olması gerektiğini anlıyoruz. Ordugâh nasıl ki, ücret yeri değil, vatana hizmet yeridir. Dünya da, ücret yeri değil, hizmet yeridir. Ordugâh nasıl ki devlete hizmet yeri ise, Dünya da insanın Allah’a kulluk edeceği bir yerdir. Nasıl ki hizmet, tezkere alana kadar. İnsanın da kulluğu, teklif karşısında kalışı, bu dünyadan ayrılana kadardır. Evet asker ordugâhta nasıl ki sadece askerdir. İnsan da dünya ordugâhında sadece kuldur. Kul gibi davranmakla mükelleftir. İbadet yapmakla, emir almak ve emri yerine getirmekle yükümlüdür.

Global Kaos, Küresel Yalan

 “Büyük devlet” olmanın ölçüsü nedir sizce? Savunma gücü olmayanları zapt etmek mi, bir bahane ile kıtalar ötesinde önce kaos çıkarıp, sonra o bölgeyi kuşatmak mı?. “Sizi özgür ülke yapacağız” gibi küresel masal ve martavallarla o ülkenin kaynaklarına çöküp onları sömürmek mi? Ya da, büyük devlet olmak demek; saldırgan silahları satarak kişi başına düşen milli gelirini arttırmak mı? Bunlardan hangisidir büyük devlet olma kriteri?. Kaldı ki bu vasıflar bir devlet yönetimi için sadece “önemli” olabilir, asla “büyük ve değerli” olamaz.

Bir ülke yönetimi düşünün ki; yıllık bütçesini, satacağı silah ve mühimmat gelirine göre planlamış olsun. Potansiyel çatışma bölgeleri için önce istihbarat destekli çatışma ortamı hazırlayıp, kişi başına atılacak patlayıcı ve barut hesabı yapsın. Sonra da o kirli ve kanlı ticaretle halkının sosyal refahı için ne “hadsiz beyanatlar” versin. Hem de harcanan her parada onbinlerce masumun âhı ve gözyaşı olduğunu bile bile. Bu, emperyalizmin acımasız ve tipik özellikleridir. Amacına ulaşmak için; terörizme de her türlü destek veren, uluslararası hukuka uysun-uymasın her yolu mübah sayan, yayılmacı ve saldırgan bir devlet yönetimidir. Yetmezmiş gibi bir de pervasızca “dünya barışına katkı” pozlarında güvenlik toplantıları yaparlar.

Gerçek anlamda büyük devlet olmak, onu yönetmek, ilkeli ve adaletli olmakla, minimum eşitsizliği esas almakla, yurtta ve dünyada barışı tesis etmekle başlar. Kendi halkının sosyal refahı iyi olsun diye mazlum halklara zulmetmez. Bölgesinde haksızlığa uğrayanların yanında olmak, uluslararası haklar gereği onların hukukunu savunmaktır asîl ve büyük devlet olmanın gereği. 

Küresel dünyada artık her şey göz önünde işliyor. Saklayacak hiçbir şey kalmadı. Geçmişte, soğuk savaş dönemindeki düşmanların bugün kimlerle flört ettiğini ve yarın hangi yeni partnerler bulacağı kimseyi şaşırtmıyor. Değişmeyen bir gerçek de var ki, emperyal hedefli devletlerin hiçbir zaman “ilkeleri” yoktur, sadece “çıkarları” vardır. Ayrıca coğrafik bir gerçek de şudur; ne kadar komşunuz varsa o kadar çok sorununuz da var demektir. Bu nedenle okyanus ötesi güçler, hiçbir risk almadan lojistik destek sağladıkları bölgesel güçlerle birlikte vekalet savaşları yapmaya devam etmekteler.  

Mesela Çin Cumhuriyeti ile birlikte Sovyet Federasyonu ABD’nin ezeli rakipleri. Bu blokta kısmen İran da yer almakta. Rusya, Suriye’nin arkasında duruyor. Çünkü seküler Arap baas rejimleri ile geçmişten gelen bir kan uyumu var. ABD yönetimi ise doğal olarak Esad rejiminin tam karşısında. İçten yıkılması için özel bürolar kuruldu ve bütçeler oluşturdu. Nitekim ABD’nin hedeflediği BOP hâkimiyetini kurmak için de, Suriye Baas Rejimi’nin etkisiz olması gerekiyordu. Görünüşte “düşmanımın dostu” kuralına göre her iki emperyal blokun bir biriyle “amansız hasım” olması gerekirdi. Ancak iş bu kadar kurallı ve ahlakî değil. Nitekim Suriye’nin kuzeyinde güdümlü ve ağır silahlı PKK uzantılı PYD/YPG yapılanması var. Tezat gibi görünse de bu oluşum, her ikisi tarafca, hem Rusya hem de ABD yönetimlerince destekleniyor. PYD’nin Rojava özerk yönetimi adıyla Moskova’da temsilciliği bulunarak himaye ediliyor. Hem de hiç saklamadan, bir ülke siyaseti olarak. Yeni dünya düzeninin şu ilkesiz rezaletine bakar mısınız.

Hoşgörü-2

“Hoşgörü, yapılan her şeyin kolayca kabul edilip onaylanması değildir. Hoşgörü, başkalarının görüşlerini anlama yeteneği ve acı bir duygu beslemeden, anlayışlı bir tartışma arzusudur (Macintosh).

Bir önceki yazımızda, hoşgörünün anlamını, nasıl yapılması gerektiğini çeşitli misallerle açıkladık. Ancak hoşgörünün sınırlarını belirleyemezsek, hoşgörü adına yanlış ve hatalı yaklaşımlarda bulunabiliriz.

Hoşgörüde aşırılığa kaçılmamalıdır. Hoşgörülü olmanın fazlası, “boyun eğmek ve aşırı fedakâr olmaktır” ki, bu yaklaşım hoşgörü değildir. Dikkat edilmesi gereken nokta, “hoşgörünün insanın kendisine ve diğer insanlara zarar vermeyecek” ölçüde olmasıdır.

Kendi haklarımızı korumadan, karşımızdakinin davranışlarına göz yummak ve görmezden gelmek de hoşgörü olarak tanımlanamaz. Hoşgörüde denge kurabilmek, kişinin kendi haklarını ve sınırlarını korumasıyla mümkündür.

Hoşgörü; “haksızlığa, zulme, milli ve manevi değerlere hakaret edenlere, aşağılayanlara, evrensel değerlere aykırı duygu düşünce ve davranışlara,  ötekileştirme ve ayrımcılığa boyun eğmek ve rıza göstermek” de değildir.

“Şiddet yanlısı olanlara, kin ve nefret duygularıyla acımasızca davrananlara, aşağılayıcı, küçük düşürücü davranışlarda bulunanlara, ahlaki normlara aykırı davrananlara, tüm canlılara, doğaya zara verenlere razı olmak” hiç değildir.

İnsanlar arası ilişkilerde dengeyi koruyan ve onları birbirlerine yaklaştıran hoşgörüdür. Ancak hoşgörü; “kişinin her konuda hem fikir olması, aldırmaması, olaylara kayıtsız kalması veya kendi inançlarından ve öz benliğinden taviz vermesi” de değildir.

Hoşgörü, insan hayatını düzenleyen, karşılıklı saygı, huzur ve barış ortamını pekiştiren, insanlar arasında olumlu düşünce ve duyguların ortaya çıkmasına imkân veren bir değerdir. Farklılıkların bilincine vararak, değişik düşünce ve kimliklere anlayışla bakabilmektir.

Hoşgörü, huzurlu bir toplum hayatının vazgeçilmez unsurlarından biridir. Yunus Emre’nin “Yaratılanı hoş gör, Yaratan’dan ötürü” sözü davranışlarımızın temel ilkesi olmalıdır.

Düşmanını bile dost gözüyle gören ve düşmanlığı içindeki düşmanlık duygusuna karşı kullanmayı öğütleyen Mevlâna’nın ve Yunus Emre’nin tüm dünyada takdir edilmelerinin ana nedeni, insanları ayırt etmeden sevmeleri ve tüm insanları bir bütün olarak kucaklamalarıdır. Sadece sözleriyle değil, hayatlarıyla da bunu göstermişlerdir.

Mevlana’nın “Kim olursan ol gel!”, Yunus Emre’nin “Sevelim, sevilelim, bu dünya kimse kalmaz!” sözleri, sevginin ve hoşgörünün en nadide örnekleridir.

Her dilden, her dinden, her renkten insanı kucaklayan, sevginin, barışın, kardeşliğin ve hoşgörünün sembolü olan Mevlâna ve Yunus Emre örnek alınacak hoşgörü ve sevgi âşıklarıdır.

Hoşgörülü olamayan kişiler, aşırı katı kurallara sahiptirler ve başkalarına yönelik aşırı eleştirel yaklaşırlar. Genellikle acımasız standartlara sahiptirler. Kendisine göre hata yapmış veya kendisi için doğru olmayan davranışlar gösteren kişilere yönelik acımasızlık içeren cezalandırıcı bir tutuma sahiptirler. Kendi standartlarına uymayan kişilere katlanamama eğilimleri vardır.

 Hoşgörüsüz kişiler genellikle ben merkezli olur, hiçbir şeye katlanamaz ve çoğunlukla insanları bilinçsizce kendi bakış açılarına göre değerlendirip yargıya varırlar. Bu tür insanların etkileşimde bulunduğu çevrelerine, hatta kendi aile yapılarına bile yadsınamayacak derecede olumsuz etkileri vardır.

Bu nedenle kendilerinin ve başkalarının hatalarını affetmekte güçlük çekerler. İnsanların hatasız olamayacağı ve farklılıkları olabileceği gerçeğini görmek istemezler.

Hoşgörü ortamının oluşması için insanların birbirini sevmesi gerekir. Hoşgörüyü besleyen sevgidir. Sevginin olduğu yerde hoşgörü, sevgisizliğin olduğu yerde ise tahammülsüzlük vardır.

Hoşgörülü olabilmek için; önyargıdan uzak olmak, ben merkezli olmamak, yanlış toplumsal baskılardan etkilenmemek, şiddet yanlısı olmamak, öteleme duygusu taşımamak, yani insani değerlere aykırı hareket etmemek gerekir.

Hoşgörülü bireyler, farklılıklara saygılıdırlar, nesneldirler, geniş bakış açısına sahiptirler. Empati yeteneğine sahiptirler, sabırlı ve eğitimlidirler. Demokratiktirler, etkili iletişim becerilerine sahiptirler. Engin bir sevgiye, olumlu bakış açısına sahiptirler. Sorgulayıcıdırlar, tutarlıdırlar ve zengin bir kültüre sahiptirler. Yeni fikirlere ve düşüncelere açıktır.

Hoşgörülü insan, bir kişiyi o andaki davranışlarına göre değerlendirmez. Tavır almadan önce bir süre düşünür ve böylece yanlış yargı ve tutumlardan uzaklaşmış olur. Alçak gönüllülüğü elden bırakmaz ve ona göre davranır. Çünkü her insanın farklı ve kendine özgü olduğunu bilir. Yaşam biçimlerine, düşünce sistemlerine, inançlarına saygı göstermek gerektiğinin farkındadır.

Bugün her zamankinden daha fazla iyilik ve hoşgörüye ihtiyacımız olduğu aşikârdır. Olumsuz birçok davranışın sebebi, yeterince hoşgörülü olamamaktır. “Affetmezseniz sevemezsiniz. Sevgisiz hayat da anlamsızdır”

Hoş görmek, insanın taşıdığı en yüce erdemlerden biridir. Hayatımızın merkezinde yer alan bu anlayış, kendin gibi olmayana tahammül etmek, onu düşünmeye çalışmak, onu dinlemeye çalışmak, onun düşüncelerine, davranışlarına, sözlerine tahammül etmektir.

Hoşgörü, kişinin kendi negatif yanlarını görerek düzeltmeye çalışması, hem de karşı tarafın negatif yanlarına katlanması, tahammül etmesi, zarar veren davranışları düzeltmesi için adım atmak demektir.

Hoşgörü; hataları düzeltebilmeyi, haddi bilmeyi, kendini bilmeyi aynı zamanda kendi gibi olmayana saygı göstermeyi, onu anlamayı ve bilmeyi ve ona sevgi ile yaklaşmayı gerektirir.

Birlikte yaşayabilmek için, huzurlu ve mutlu bir yaşam için, insanların birbirine saygılı olması için, çağdaş bir toplum için, toplumların devamı için, kendimize de hoşgörü beklemek için hoşgörülü ve erdemli olmak zorundayız.

Sevgiyle kalın.

Bir Yere Not Edin!

Uzunca bir zamandır Türkiye ve dünyada meydana gelen gelişmeleri takip ediyor ve fikirlerimi sizlerle paylaşıyorum…

Benim için bu gelişmeler pek şaşırtıcı olmuyor! Parçaları doğru birleştirirseniz sonuca da doğru bir şekilde ulaşıyorsunuz.

Çünkü bu sorunları yaratan ve kendine dönük menfaatler sağlamaya çalışan devletlerin bu konularda nerede ise değişmez temel politikaları var.

Biz “balık hafızalı” bir toplum olduğumuzdan ve tarih bilimine uzak durduğumuzdan olayları hep sonradan fark ediyor ve sanki yeni bir şeymiş gibi değerlendiriyoruz.

Bugünkü konumuz 1938’den itibaren gelip geçen iktidarlar ve bundan sonra kimin yada kimlerin iktidar olacağı!

Türkiye bugüne kadar nerede ve niçin kurulduğu müphem siyasi partiler ve göstermelik seçimlerin sağladığı meşruiyet ya da askeri darbeler sonucu oluşan yönetimler tarafından yönetildi. İş her zaman kılıfına uyduruldu anlayacağınız!

Bu iktidarlar ister sivil isterse asker olsun hep bir yerlerde hazırlanıp pişirildiler ve önümüze getirildiler.

Bu konudaki temel nüans “Türkiye’nin Türklere bırakılamayacak kadar önemli bir ülke olduğu”ydu… Ve bir tek Türkler bu gerçeğin farkında değildi. Hala da farkına varmış değiller ya!

Bu çerçevede hazırlanan ve 22 yıldır iktidarda tutulan RTE ve AKP Türkiye’yi yönetti.

Ancak her şeyin bir sonu olduğu gibi bu iktidarında sonu geldi.

Bunun ilk işaret fişekleri 31 Mart 2024 tarihinde yapılan yerel seçimler ile 18 Temmuz 2024’de gerçekleşen Türkiye Futbol Federasyonu seçimleridir.

Göreceksiniz bundan sonra sendika, oda, borsa, meslek kuruluşları ve STK’larda yapılacak seçimlerde iktidarın destekledikleri kaybedecek ve toplumsal muhalefet yükselecektir… Kapalı kapılar ardında bu durum görüldüğü için bazı odaklar iktidarın yanından çekilip yükselen ya da yükselttikleri veya ilerleyen zamanda yükseltecek oldukları muhalefetin yanına geçeceklerdir.

İktidarın kaybetmeye doğru gidişinin ilk nedeni çok ağır bir ekonomik kriz yaşanıyor olmasıdır. Vatandaş bu konuda, RTE ve AKP’yi sorumlu tutuyor. Gün geçtikçe de, sorunun daha da ağırlaşacağı halk tarafından düşünülüyor.

Emekliler inanılmaz bir sıkıntıda… 16 milyon civarında emekli var. Bunlar aileleri ile birlikte sayısal olarak nüfusun önemli bir bölümünü oluşturuyor ve an itibarıyla RTE ve AKP’den ümitlerini kesmiş durumdalar.

Sığınmacılar konusu ise ayrı bir parantez. Ekonomi iyi olsa halk bunu dert etmeyecek gibi duruyor. Ancak ekonomi kötü olunca vatandaş ekmeğini sığınmacılarla paylaşmak istemiyor.

Bir de bunlara AKP yönetiminin eş, dost, akraba, partili kayırmaları ve AKP’li devlet bürokrasisinin şatafatlı yaşamı da eklenince yaşanan hayal kırıklıkları tepkiye dönüşmeye başlıyor.

Bunları RTE ve AKP’de görüyor…

Bu nedenlerle bu iktidarın ilk seçimde gideceğini düşünüyorum.

Peki yerine kim gelecek?

Görünürdeki ihtimal CHP’nin parti olarak onlarca yıl sonra iktidara geleceği ve Ekrem İmamoğlu’nun da Cumhurbaşkanı olacağıdır.

RTE ve AKP’yi kim ülkeyi yönetmek üzere hazırladı, iktidar yaptı ve onca yıldır iktidar da tuttu ise şimdi de Özgür Özel’i ve CHP’yi buna hazırlıyor… Özgür Özel ile RTE’yi bir yumuşatma siyasetine sokmalarının ana hedefi bir adım sonrasındaki planı gerçekleştirmektir. Ve devri sabık yaratılmak istenmemektedir.

Bu güç(ler) şimdilik Cumhurbaşkanı olarak Ekrem İmamoğlu ismine soğuk bakıyor(lar). Bunda da onun ABD, İngiltere, İsrail, Almanya ve Fener Rum Patrikhanesi ile yakınmış gibi görüntü vermesi etken oluyor.

Eğer bu anlamda Ekrem İmamoğlu ile uzlaşılabilirse ya da benim tabirim ile İmamoğlu devşirilebilirse önümüzdeki dönem Türkiye’yi Ekrem İmamoğlu ve CHP yönetecektir.

Bunları, yazıyoruz diye kimse bize kızmasın sadece tarihe not düşüyoruz! Öngörülerimiz bu yönde…

Tabii malum birileri bunu yapacak diye biz dizimizi kırıp bekleyecek değiliz. Türk Milletine iktidarın bir kulbundan tutturacak her türlü gayreti göstereceğiz.

Bunun için önümüzde iki yol vardır. Birincisi sivil, bağımsız, bağlantısız, yerli ve milli bir siyasi yapı oluşturmak ikincisi ise bizim gibi düşünen bir siyasi parti de Türk Milletinin “Büyük Buluşma”sını sağlamaktır. Bakalım Türkiye’ye hakim güçler buna ne kadar izin verecektir! Zira AKP’den kopan geniş kitleler CHP’ye yönlenmemektedir.

Yine kanaatimize göre Ekrem İmamoğlu, RTE’nin yapamadığı (!) işleri tamamlamak başa getirilmek istenmektedir. Buna gönlümüz razı değil ve Türk Milletinin aleyhine gelişecek olaylara karşı sessiz kalamayız. Üstümüze ne düşüyorsa bir vatandaş olarak her zaman olduğu gibi yine yerine getireceğiz!

Mersin’e Gitmek İsterken Tersine Gitmek

Görünüşte vatandaşlar olarak hepimiz enflasyonun düşmesini istiyoruz.Ancak bireysel olarak enflasyonist ortamdan en az zararla çıkmak veya enflasyonu fırsata çevirip daha çok kâr etmek isteyenler enflasyonu köpürtücü davranışlar sergilemekte.

Ekonomist Ege Cansen “Türk’ün Enflasyonla İmtihanı” başlıklı köşe yazısında bu hali “Mersin’e gitmek isteyen insanların tersine gitmesine” benzetiyor.

Ege Cansen’in yazısını okurken Prof. Dr. Üstün Dökmen’in bir konferansında yaptığı deneyi hatırladım. Çünkü bu deney de yapmak istediğinin tam tersi sonuca hizmet eden davranışlara dairdi.

****

Çember Deneyi

Prof. Dr. Üstün Dökmen bilgilerini ve gözlemlerini geniş halk kitleleriyle de paylaşan bir bilim adamı. TV programları, yazdıkları ve konferanslarıyla çok sevilen ve etkili olan bir psikologdur.

Yirmi sene kadar önce bir konferansında, benim de içinde bulunduğum, izleyicilerden 11’er kişilik üç grup oluşturup sahneye çıkardı. Her bir gruba yaklaşık 1 metre çapında plastikten yapılmış birer çember verdi. Çemberin etrafında ayakta sıralandık. Çemberi 11 kişinin sağ el işaret parmaklarının üstüne koyduk.

Hocanın bizden istediği, 11 kişinin işaret parmaklarının plastik çember ile temasını asla kesmeden hep birlikte çemberi yere indirmek idi. “Bakalım bunu kaç dakikada yapabileceksiniz?” diye sorduğunda bu kadar “basit” bir iş için bu soruyu saçma bulduk.

Oysaki işin hiç de öyle sandığımız gibi olmadığı ortaya çıktı. Bir kısmımız parmağımızı aşağıya doğru indirirken diğerleri senkronize bir şekilde indirmediği için parmağımızın çemberle teması kesiliyordu. Bunu düzeltme telaşına düşünce de çemberi daha yukarı kaldırmamız söz konusu oluyordu. Yani çember inmediği gibi daha da yukarı çıkıyordu.

Çember kollarımızı kaldırabildiğimiz en yukarıya geldiğinde, ben grubumuza “arkadaşlar böyle olmuyor, şimdi birlikte hareket etmek için ben işaret verdiğim an 5 cm kadar aşağıya indirelim. Kademe kademe her seferinde bunu yapalım” dedim. Böylece belli bir süre sonra çemberi aşağı indirebildik.

Diğer iki grupta da aynı gelişmelerin yaşanmış olması, bu yaptıklarımızın doğal bir insan davranışı olduğunu gösteriyordu.

Enflasyonu indirme konusunda da aynı davranışa sahibiz. “Türklerin enflasyonla imtihanında başarısız olması” mücadeleyi toplum olarak hep birlikte ve senkronize bir şekilde yapamıyor oluşumuzdan kaynaklanıyor.

****************************

İş Hacmi Düştükçe Satış Fiyatlarına Zam

Ege Cansen ekonomide içinde bulunduğumuz sarmalı şöyle tarif ediyor:

“Enflasyonu indirmenin temel yolu, para miktarını kısıp, devir hızını düşürmektir. Para miktarının kısılması piyasada alışveriş miktarını azaltır.

Talep azalınca üretici veya satıcı firmaların, esnafın ve serbest çalışanların birim üretim maliyeti ‘girdi fiyatlarının üstünde bir oranla’ artar. Çünkü birim maliyet, sabit giderlerden (kira, maaşlar, sigorta, elektrik, su, yakıt vs.) birim satış miktarı başına düşen payı büyütür. Kaldı ki, bu arada bu sabit girdileri oluşturan kalemlerin fiyatları da enflasyon oranında yükselmiştir.

Umulur ki, işi yönetenler öncelikle iş hacmini ‘miktar olarak’ artırmak için fiyat zamlarını düşük tutacaktır. Tam aksine iş insanlarının ilk aklına gelen davranış ayakta kalmak veya kâra geçmek için “birim satış fiyatını” artırmak olur. Sürümden kaybettiği hasılatı fiyat zammıyla çıkarmaya çalışır. Bu davranış iş hacmini daha da düşürür. Mal ve hizmet üretimi fizik olarak düşmeye ve gelirler azalmaya başlar.”

En önemli turizm merkezlerimizden olan Bodrum’da yaşanan da budur. Bodrum’da fahiş fiyatlarla mal ve hizmet satışı yapan esnafın başlangıçta fiyatları artırdıkça kazançları da arttı. Ama sonunda iş hacmi o kadar düşmeye başladı ki gelirleri de azalmaya başladı.

****************************

Kök Sebep: Birbirimize ve Devlete Güvenmemek

Ekonomist Ege Cansen soruna çok isabetli bir teşhis koymuş: “Bir toplumu teşkil eden bireylerin, ‘kazan-kazan’ köşesinde buluşmak yerine, ‘kaybet-kaybet’ köşesine sürüklenmesinin kök sebebi, bireylerin birbirine, devlete, adalete, üniversitelere, siyasi partilere, basına, din adamlarına velhasıl kurumlara güvenmemesidir.”

Ben de gelişmiş ülkeler ile bizim gibi gelişmemiş ülkeler arasındaki temel farkın bu olduğunu defalarca yazdım. Gelişmiş ülkelerde vatandaşlar devletine, devlet vatandaşına güveniyor. Ayrıca bireyler de hem birbirlerine (özel ve tüzel kişilere) ve hem de kurumlara güveniyor.

Bizim gibi gelişmemiş ülkeler de ise sistem “güvensizlik” esasına göre şekillenmiştir.

TÜİK’in rakamlarına, yargının adaletine, medyanın haberlerine, devleti yönetenlerin vaatlerine, din kisvelilerin ahlakına, eğitimin adam ettiğine, muhalefetin dürüst olduğuna inananların oranı bu kadar düşükken kim kime güvenebilir ki?

“Tasarruf seferberliği’ ilan eden başkanın ABD’ye 5 uçakla gittiğini, Futbol Federasyonu’nun Avrupa Kupası maçları için 613 kişiyi Almanya’ya götürdüğünü gören bir ülkede, halk tasarruf edileceğine güvenir mi?”

****

Prof. Dr. Üstün Dökmen’inyaptırdığı çember deneyi sonunda birlikte hareket etmemenin sonucunu gördük. Hoca aynı zamanda, toplulukların uyumlu ve birlikte hareket etme (senkronizasyon) becerisinin güçlü liderlikle mümkün olabileceğini de göstermiş oldu.

Küresel salgın döneminde dünyanın her yerinde kısmi bir yükselişe geçen enflasyon dizginlendi. Ülkelerin çok azı hariç normal rakamlara döndüler. Ancak en yüksek enflasyon oranlarından birini yaşayan Türkiye bunu başaramadı.

Devletimizi yönetenlerin enflasyonu indirmek gibi milli bir sorunu hep birlikte çözmek konusunda güçlü bir liderlik yapamadığı ortada. Güçlü liderliğin ilk basamağı kitlelerin güvenini sağlamaktır.

Tasarruf konusunda örnek olamayan, “devlet kurumlarına yalan söyleterek halkın alım gücünü düşürdüğüne” inanılan yöneticilerle “Türk’ün Enflasyonla İmtihanı”nı başarması mümkün gözükmüyor.

20 Temmuz 1974 Barış Harekâtının 50.Yılı ve Fener Patriği

            Tarihte bir Türk adası olarak kabul edilmesi gereken Kıbrıs Adası geçici olarak İngiliz yönetimine verilmesinden sonra onların Rumlara verdikleri destek ile Ada yıllardır süren sorunlu hale getirilmiştir. Adada tek bir Türk kalmayacak şekilde planlanan soykırımı yıllarca sürmüştür. Bazı siyasiler geç kabul etmiş olsa da, Kıbrıs bizim milli davamızdır. Milli davalar son derece ciddi ve tavizsiz ele alınmalıdır. KKTC’nin kurucu Cumhurbaşkanı Rahmetli Rauf Denktaş’ın bir önemli emaneti olan KKTC mutlaka yaşamalı ve yaşatılmalıdır. Rumların adada yaptıkları soykırımı yıllarca sürmüş; güya barış ve istikrarı sağlayacak olan milletlerarası kuruluşlar hep bu alçaklıkları seyretmişlerdir. Günümüzde Serebrenitza’da ve Gazze’de olduğu gibi… Türksüz Kıbrıs hayali peşine düşenler insan haklarını çiğnemişler; buna rağmen cezasız kalmışlardır. Fanatik ve ırkçı bir anlayışla Türkler sindirilmeye çalışılmıştır.

Kıbrıs Türkiye için stratejik önem taşımaktadır. Maalesef bazı Batılı ülkeler Rum kesiminden üstler almak peşine düşerken bizdeki bazı işbirlikçiler adanın stratejik önemini bile reddetmişlerdir. Aslında Türkiye’nin üç nefes alanı vardır: Akdeniz’de uçak gemisi gibi duran Kıbrıs, Boğazlarımız ve Güney sınırlarımızla Ege’deki haklarımız. KKTC Türkiye’nin AB tam üyeliği karşısında maalesef pazarlık konusu bile yapılmıştır. KKTC’yi AB yolunda engel gibi görme hastalığı içinde olanlar, aslında Türkiye’nin önündeki gerçek engellerdir.

            Türkiye diplomatik yolları kullanarak müdahaleler yapma gayreti içine girmesine rağmen, sonuç alamamıştır. Cenevre Antlaşmasına göre üç garantör ülkeden (Türkiye, Yunanistan, İngiltere) biri olan Türkiye milletlerarası hukuktan kaynaklanan haklarını kullanarak elli sene önce 20 Temmuz 1974’te Ada’ya askeri müdahalede bulunmuştur. Bu müdahale aslında Türklerin hayata dönmesi gibi değerlendirilebileceği gibi, Rumların da iç siyasi çalkantılardan kurtarılması anlamını taşımaktadır.

            KKTC bağımsız bir devlettir. Günümüzde Türk Dünyasının da bir parçası haline getirilmektedir. Değerini son yıllarda daha iyi fark ettiğimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk de Kıbrıs’ın stratejik önemini işaret etmiş ve uyarıcı işaretlerde bulunmuştur. Kıbrıs’taki haklarınızı koruyamazsanız Anadolu’yu korumada da zorlanabilirsiniz. Artık insan haklarına saygı gösterilmelidir. Rumlar kabul etse de etmese de Kıbrıs’ta sosyal ve siyasi birer gerçek olan iki devletli çözüm esastır. Oyalama ve taviz politikasına yol açacak federal tuzağa artık düşülemez. KKTC’de ambargolar kaldırılmalıdır. Yunanistan, Rum kesimi ve sözde bazı Batılı dostlar eğer insan haklarına gerçekten saygılı iseler; iki devletli çözümü artık benimserler. Yıllardır bizleri oyalayanlar artık Birleşik Kıbrıs hayalinden vazgeçmek zorundadırlar. Hiçbir zaman yoğurt ile baklava aynı tabakta yenmez. Unutulmaması gereken gerçek Kıbrıs’tan ve Lozan Antlaşmasından tavizler verilerek Anadolu’da ve Akdeniz’de var olunamayacağıdır. Kıbrıs’ta tarih boyu verdiğimiz şehitlerimizi saygı ve rahmetle anarız. Vatan evlatları nur içinde yatsınlar.

            Türk Dünyasının da liderlerinden Rahmetli Rauf Denktaş’ın dediği gibi “hürriyetin sesini şehitlerinden öğrenen bir toplum esir edilemez”.

            Ben kendimi bildim bileli, Fener Rum Patrikhanesi tarih boyu Türklüğün bağrına saplanmış bir hançer gibidir. Dıştan desteklenen bir fesat ve ihanet merkezi olup TC vatandaşlığının değerini de bilemeyenlerin yuvasıdır. Kendisini ekümenik ilan eden ve ettiren, fazla şımartılan Patrikhanenin başındakiler hadlerini çoktan aşmış yaratıklardır. Son yıllarda kendi başlarına tayinler yapmakla kendilerini neredeyse Marmara’da bir devlet başkanı edasıyla ülke içinde ve dışında dolaşmaktadırlar.

Patrik denen kara cübbeli zatın son marifeti 15-16 Haziran 2024 tarihlerinde İsviçre’de yapılan 79 devlet ve 6 kuruluşun katıldığı Ukrayna Barış Zirvesi’ne devlet statüsü altında katılma ve ortak bildiriyi imzalama maskaralığıdır. Bu Patriğin gidici olduğunu ve Washington’da hazırlanan yeni Rum Patriğinin Türkiye’ye gönderileceğini biliyoruz. Yani mevcuda ilave yeni ABD Konsolosu gelmektedir. Geçmişe bakarsak gelecek bu kişinin eskilerden farklı olmayacağı ve Ortadoğu’da ABD çıkarlarına göre hareket edeceği açıktır. Siyasilerden istediğimiz bu zata da eskisine olduğu gibi ekümenik sıfatlı davetiye gönderme yanlışından uzak durulmalıdır. Ne giden, ne de gelen ekümenik değildir. Lütfen kendimize gelelim. Sayısız danışmana neden görev verilir; anlamakta zorlanıyoruz.    

Çekirdeksiz Karpuz Dolayısıyla

Güzelliği duyurmak, özendirmek, egemen bir anlayış haline getirmek lazım. Kötülüklerle işimiz yok. İyiler iyilere, kötüler kötülere layıktır.

Nereden bileyim ben, benim hanım, çekirdeksiz karpuz sevmezmiş. BİM isimli marketin bir şubesinden bir müşterinin tavsiyesi ve kasiyerin de onaylamasıyla çekirdeksiz karpuz aldım. Hanımdan, eve geldiğimde teşekkür beklerken “Ben çekirdeksiz karpuzu hiç sevmem.” ifadesiyle karşılaştım. “İsteksiz yenen aş ya karın ağrıtır ya baş.” denir. Canım sıkılmıştı; öyle ya bu sıcakta karpuzu zahmetle al gel, hayal kırıklığına uğrayacağım ifadeyle karşılaş. İade etmeye karar verdim. Biraz da kırgınlık ve öfkeyle koydum torbaya karpuzu, fişiyle birlikte.

Aradan iki gün geçti. Marketin başka bir şubesine karpuzu iade etmeye gittim. “Karpuz ve sebze türü malların iadesi olmuyor, günü geçmiş, aldığınız şubeye vermelisiniz.” denir mi, beni yokuşa sürerler mi gibi tereddütler vardı içimde. Bunların hiçbiri olmadı. Beklentimin ötesinde mükemmel bir uygulama ile karşılaştım.

Karpuzun fiyatı da düşmüştü. Karpuzu tereddütsüz iade almaları bir güzellikti, alırken benim aldığım günkü yüksek fiyattan iade almaları daha da bir güzellikti. Az uygulanan bir işlem türü olmalı ki iade sırasında sistemde birkaç sıkıntı oldu. Birinci eleman işlemi gerçekleştiremedi, ikinci bir eleman geldi, o da başaramadı, üçüncü ve daha tecrübeli olduğu anlaşılan bir eleman kolayca hesaplara ulaştı ve bana parayı iade ettiler. Hâlbuki ben karpuzu kredi kartı ödemesiyle almıştım, bunu hatırlattığım halde, bana bizzat nakit verdiler. Hem mahcup hem memnun oldum. İade ettiğim karpuzun yerine yeni bir karpuz almalıydım, mağaza çalışanlarının böyle bir hatırlatması ve talepleri olmadığı halde vicdanımın bir sevk-i tabisi ve müşteri memnuniyetimin bir borcu olarak yeni bir karpuz aldım ve bunun bedelini de indirilmiş yeni fiyattan ödedim.

Yaşadığım dört aşamalı güzellik, tam bir müşteri memnuniyeti örneğiydi. Eskiden daha yaygındı. Bazı mağazalarda gözüme çarpan “Satılan mal geri alınmaz.” yazısı, bana son derece saygınlığa ve hakkaniyete uzak gelir. Kötü mal sahibinindir. Kimse, kötü veya kullanamayacağı malı almaya mahkûm değildir.

Yaz günlerimi geçirdiğim aynı ilçede, değiştirmek üzere eve sekiz adet spot lamba almıştım. Taktığımda lambanın led olmadığını, tasarruflu olmayan eski tiplerden olduğunu fark ettim. Kutulardan yalnız birini açmış, lambayı denemiş, diğerlerini hiç kullanmamıştım. Led ampulle değiştirmek üzere gittiğimde kullanıldığı gerekçesiyle lambaları benden geri almadılar, kullanmadığımı ısrarla söylediğim halde, satıcıyı inandıramadım ve lambaları iade edemedim, bir de yalancı konumuna düştüm. Akmaz kokmaz bir malzeme, halbuki kontrol edip alabilirlerdi. Satılan mal geri alınmazmış. Bu da bir esnaf ahlakı.

Bu yazımda amacım, zincir marketlerin güzellemesini veya övgüsünü yapmak değil. “Üç Harfliler” olarak lanse edilen marketlerin, istisnalar hariç olmak üzere, özellikle yiyecek sektörüne bir disiplin, rekabet getirdiği inancındayım. En azından “Satılan Mal Geri Alınmaz” demiyorlar. Geçtiğimiz yıllarda günah keçisi ilan edilen bu marketlerle rekabet etmesi ve fiyatları düşürmesi amacıyla, Tarım Kredi Kooperatiflerine bağlı açılan marketlerin, kendilerinden beklenen rekabeti ve mallarda ucuzluğu sağlayamadığı da gözlerden uzak değil.

İster şahsa bağlı bir esnaf ister şirkete bağlı zincir market olsun aynı işi yapan her bir işletme aynı prensiplerle hareket etmeli, vatandaş, kandırıldım duygusu taşımamalıdır. Alıcı ila satıcı, esnaf ile vatandaş arasında güven olmalıdır. Güvensizlik, sosyal barışı da zedeler. Belli kurallara, kuvvetli bir sisteme bağlanmayan, yaptırıma dayanmayan ahlak ölçüleri, suistimale her zaman açıktır.

Müşteri memnuniyeti, esnafın ayakta kalmasında önemli bir etken. Müşteri memnuniyeti, prensiplerle, kurallarla, sistemle kalıcı hale getirilmelidir. Tüketici, her zaman bir şekilde ikna edilebilir, kandırılabilir. Kimi müşteri kararlıdır, ısrarlıdır, acımasızdır, zordur; kimi müşteri de uysaldır, adam sendecidir, lanet olsun anlayışındadır. Bu tür duygusallığa hiç gerek yok. Evren, bir sistem bütünüdür, sosyal olaylarda, insan ilişkilerinde de bu sistemi kuracak, insanoğlunun kendisidir. Sosyal sistemler, toplumdaki ahlak seviyesinin fotoğrafıdır.

Her kalem erbabının asli görevi, güzelliği yaymak, kötülükten sakındırmak olmalıdır. Ben de bu sorumluluğu yerine getirmiş oldum. Kişi ya da kurumları kötülemek veya onların reklamını yapmak amacında değilim.

Marifet iltifata tabidir. İltifata mazhar olmak da marifet sahibinin hakkıdır. Bütün mesele, bundan ibaret, vesselam…

“Ey Kardeş!”

     Bu ifade, iki kişi arasında köprü kurmaya yarar. Bu hitapla karşılaşan kimsenin kalbi yumuşar. Bu tarz sesleniş, iki kişi arasında yakınlaşmayı sağlar. Bu hitapla seslenen, karşısındakine “Sana seslenmeye hakkım var. Çünkü biz kardeşiz.” demek ister.

    “Ey kardeş!” seslenişi, karşısındakinden kendisini bir kardeş olarak kabul etmesini istemektir. Aynı zamanda “Ey kardeş!” hitabı, hitab edenin hitap ettiği kimseyi kardeş olarak görüp kabul ettiğini bildirir. “Ey kardeş!” tarzında sesleniş, seslenene seslenme hakkını verir.

    “Ey kardeş!” şeklindeki sesleniş, iki tarafı da hukuk sahibi kılar. Bu durumda artık seslenen seslendiği üzerinde hak sahibidir. Bunun gibi kendisine seslenilen de, seslenen üzerinde hak sahibidir. Çünkü kardeştirler. Çünkü artık kardeşlik hukuku içindedirler. Çünkü artık birbirleriyle söyleşmeye, hakları vardır.

     Çünkü artık birbirleriyle bilişmeye hakları vardır. Çünkü artık birbirlerini sevmeye hakları vardır. Çünkü artık Hakk’ın hatırı söz konusudur. Çünkü artık Hakk’ın hatırı her şeyin üstündedir. Çünkü artık Hakk’ın hatırı hiçbir şeye feda edilmez.

     Evet bu hitap tarzı, yâni “Ey kardeş!” seslenişi, aynı zamanda bir âyetin de gereğinin yerine getirilmesidir. Çünkü bizzat âyet mealen: “İnananlar, ancak kardeştir.” demiyor mu? O hâlde kardeşler birbirlerine kayıtsız kalamazlar. Kardeşler birbirlerine lâkayt kalamazlar. Kardeşler birbirlerine sırt çeviremezler.

     Bir göz hatırı için, çok gözler sevilir. Öyleyse yaratanın hatırı için, yaratılanlar da sevilir. Yaratanın hatırı için, yaratılanlar da birbirlerini sevmekle yükümlüdürler. Yaratanın hatırı için, yaratılanlar da birbirlerini kollamakla, birbirlerini yalnız bırakmamakla yükümlüdürler.

     Nitekim bir zamanlar, İsrailoğulları, Fir’avun ve kavminin zulmü altında inim inim inliyorlardı. Erkek çocukları öldürülüyor! Kadınları sağ bırakılıyordu. İsrailoğulları Mısır’da bu çok kötü durumdayken Musa aleyhisselâm onlara bir vaadde bulunmuştu. Allah, düşmanlarını helâk ederse kendilerine bir kitap getirecekti. Yüce Allah İsrailoğullarını denizden geçirerek, onları esenliğe çıkarmış, düşmanlarını da sulara garketmişti.

     Vakta ki, Musa aleyhisselâm, kardeşi Hz. Harun’u yerine vekil ve halef olarak bırakmış. Güzel hareket etmesini, fesat ve bozgunculuk çıkaranlardan olmamasını hatırlatmış. Tâyin edilen zamanda da istenen yere gelmişti. Böylece Yüce Rabb kelâmiyle onu muradına erdirmişti.

     Ama ne yazık ki, İsrailoğulları, Hz. Musa’nın arkasından; süs takılarından yaptıkları böğüren bir buzağı heykelini put edinmişler, ona tapmaya başlamışlardı. Bu durumu ise Yüce Allah, Hz. Musa’ya bildirmişti. Bundan dolayı Hz. Musa çok büyük bir öfkeyle geri dönmüş. Gelir gelmez kavmine şu yolda seslenmişti:

    “Sizi ben şirk ve küfürden uzaklaştırmamış mıydım? Sizi ben tek Allah inancına bağlamamış mıydım? Sizi ben, Allah’a nasıl ibadet edileceği hakkında aydınlatmamış mıydım? Bütün bunlara rağmen, benim yokluğumda, benim ahdime riayet etmeyerek arkamdan ne fena şeyler yaptınız, buzağıya taptınız!”

    Sonra da Hz. Musa levhaları yere bırakmış. Öfkeyle kardeşi Hz. Harun’un saçından sakalından tutup, şiddetle sarsmaya başlamıştı. Bunun üzerine kardeşi, yumuşak bir sesle: “Ey anamın oğlu (yani ey kardeşim)!” dedi. Ona böyle seslenmekle şefkat ve merhamet damarlarını kabartmıştı. Yâni demek istemişti ki:

    “Ey! Anam gibi merhametli olman gereken sevgili kardeşim. Gerçekten bu kavim, nerdeyse beni öldürecekti. Öyleyse bana, düşmanları sevindirecek bir şey yapma. Beni o zâlimlerle bir tutma. Çünkü ben onlardan da, yaptıkları işlerden de uzağım. Yaptıklarına katılmadım. Onları önlemeye çalıştım. Fakat ne çare, onlara söz geçiremedim. Velhasıl onların hak ettikleri hesaba çekilmeye müstehak değilim.”

     İşte Hz. Harun’un kardeşine, kardeşçe davranması, kardeşçe seslenmesi; Hz. Musa’nın öfkesinin sönmesine, dinmesine en büyük etken olmuştur. Hz. Harun’un kardeşliğe yakışır şekildeki hitap tarzı Hz. Musa’nın sâkinleşmesine yetmiştir.

Ali Kayıkcı (Âşık Derebahçeli) ve Eserleri

(Dördüncü Bölüm)

Yazdı, Yazdım – 2

Serinin ikinci kitabı aynı ölçülerde 466 sayfadır. Aşağıda başlıkları bulunan 120 adet yazı ihtiva etmektedir.

İkra / Oku! Diye Gelen ‘Emir’

Tunacık’tan Tuna’ya  

  Kimler Kime Duâ İçin Gidiyor?

Avrupa Sevmez Bizi, Sevmedi-Sevmeyecek!

Kızıl Bir Döngü Sevda                

Sevda Güvercinlerin Kanatlarında   

Bitmez Bu Sevdam   

‘Leyl’ Romanı 1-2          

  ‘Leyl’ Romanı 3-4       

  Bir Rüyâ Ki Ayniyle Vaki  

Aşk Medeniyetine Yolculuk 1

Aşk Medeniyetine Yolculuk 2

Aşk Medeniyetine Yolculuk 3

Komünist Fikirler, Fikr-i Zaaf          

 Sus, Ya Terket!

Dîn Hâyatın Hayatı 1   

Din Hayâtın Hayâtı 2

Doğru, Yanlış, Karışık

Yalan Varsa, İftirâya Cezâ Var

Nice İnsan Var Ki, 80 Sopalık

Osmanlı ve Osmanlıca Düşmanlığı İle Agopçu’nun Gayesi 1 

Osmanlı ve Osmanlıca Düşmanlığı İle Agopçu’nun Gayesi/2 

‘Bu Ülkede 36 Etnik Köken Dili Var’ Denilince Sus

Bir Kavsnâme

Bir Yalana Kırk Yalancı İnanmış

İzzet-Şeref İslâm’da, Amazonlar Ziyânda!

Yazdık Yine Yazacağız!

‘İnsan Hakkı’ ‘Kadın Hakkı’ Anladık; İslâm Hakkı  

Adam Olacak İnsan! 

Veren İsmet Paşa İse 

Bu Caddeler Bu Sokaklar Bizim mi?      

‘Adam’ Olacak Dergi: ‘Simge’

Onlar Yazsa da Sen Yazamazsın.

Onlar Yazmasa da Sen Yazacaksın! 

Simgedeki ‘Artı’lar ve ‘Eksi’ler

TSO Bir Lokomotif   

Evvelce Yoğ İdi Bu Dahî Yeni Çıktı!

Gâvur Ağzı İle Va’z-ü Nasîhat      

Yaşıyorken Kefen Giyen Kişinin!

Ayağa Kalk Diyanet, Uyudun Bunca Zaman 

‘Hocam! Hocam’ Diyorsun Ya!  

Sûretâ İnsan Amma, Çayır-Çimen Otluyor!

Erciyes’e Bir Bakış I             

Erciyes’e Bir Bakış 2

Erciyes’e Bir Bakış 3   

Müjdeler Var Müslüman’a Müjdeler  

Peygamberimiz Efendimiz’e Büyük İftira!  

Diyânet’e Dört Bir Yandan Taarruz!   

Vatikan Bozması, Îmânı Pilli!

Atlas Okyanusu’ndan Mançurya’ya  

Ataç’ı Sevemem        

Sana Senin Elin İle Senin Dinini…

CHP Vatikan El-Ele  

Her Kim Ki Dinime, Dilime Düşman…

Samsun Kitap Okumuyor muş, Niye Ki Dersin?

Kur’ân Yasak, Allah Demesi Yasak!  

  BM Değil İnsansın ve Dahi…

Neye Düşman İyi Bil       

Bu Ne Kindir, Bu Ne Öfke Şaşırdım

Buldum! Buldum!

İyi Huy-Güzel Ahlâk.

Ana, Baba, Hoca’ya! 

Kim Demiş 1071?        

Hıyanet-i Vataniye Sonrası

Soruyorum Sizlere!        

Yazdık Yine Yazacağız! (Büyük İftirâ)

Şeytan Bile, Diyor Artık El-Âman!  

Cemevleri Mâbed İse, Hangi Dînin Mâbedi?

CHP Hedef Verdi, Pkk Saldırıyor!

Bir Münâcât   

Halife(!)yi Seçtiler, ‘Ümmet’ Dediler

Fosilciler Demiş, Bir Uydu Kafa.

Dinle Beni Ey Genç Adam Bir Dinle!

Birileri Tuzak Kurdu Kalemle 1

Birileri Tuzak Kurdu Kalemle 2

Okuma-Yazma Yok, Câhil’ Dediler 1 – 3

Bir Adam Ki, Soyadıyla Köprülü.

Dedikodu Bunda, Neden Çoktur?

Kadın Hakkı, İnsan Hakkı Diyorsun ya…   

Sen Yaptın ya, Her ne Yapsan Güzeldir!   

Ben Senden Kitap Aldım, Defter Sattın Yayıncı!  

Öldükten Sonra’ymış İslâm Hukuku 

Durun Ey 3 Kişi, Sözüm Var Size! 

Katliâm ve Sürgün ha!       

Soruya Bir Cevap     

Zamân, Âhir Zamân; Söyler, El-Âmân! Âmân!    

  Muhtacım… Muhtaçsın!.. O Dahi Muhtaç!  

Dost Yüzlü Düşmana, Kandık da Kandık! 

Kimler Kime Duâ İçin Gidiyor?

İlk Farkımız Duâ’larımızda   

İyi Huy-Güzel Ahlâk    

Müjdeler Var! 

70 Yıllık Bir Ömür, Her Ânı Dolu-Dolu  

Göz’ün Başka, Ayak Başka, Yön Başka 

Şehîd Tarlası! Ülkem, Sanma Yalnız Cizre-Sur! 

Kayaoğlu Sıtkı Bey       

Dünyâ, Huzûru ve Bir Asırdır Osmanlıyı Arıyor! 

Gâzîlikten Şehîd’tliğe RütbenVar!

13 Temel Konu Var, Kitabımız Kur’ân’da! 

Batı Değerleri, Battı-Batıyor!    

Biri Görür, Biri Görmez; İkisinin de Gözü Var

YAZDI, YAZDIM 3

99 konunun yer aldığı serinin 3. Kıtabı 472 sayfadır.  Bu cildin arka kapak yazısı:

ALİ KAYIKÇI (ÂŞIK DEREBAHÇELİ): AKSAKALLI CEVVAL BİR MÜNEVVER

AHMET ŞAHİN1

Türkiye’mizin yetiştirdiği son devrin en hareketli dâvâ ve aşk ahlâkına sâhip Aksakallı cevval münevverlerinden birisi de ‘Âşık Derebahçeli’ adı ile tesmiye olunan Emekli Gümrük Müdürü, Şâir, Yazar ve Gazeteci Ali Kayıkçı Ağabeyimiz’dir. Ali Kayıkçı, son devir Türk Edebiyatı’na yeni bir üslûp tarzı kazandırmış aşk, çile, fikir, dâvâ, gönül, ülkü ve tefekkür insanıdır. Kendisi, kelimenin mutlak mânâsı ile ‘nevî şahsına münhasır’ bir şahsiyettir. Biz bu makalemizde, kabına sığmayan ve 70’li yaşlarda olmasına rağmen, yer yer 18 yaşındaki bir gencin heyecânına sâhip bu dâvâ ve mefkûre (ülkü) adamının memleketimizde meydana gelmiş hâdiseleri içine alan köşe yazıları ve şiirlerinden meydana gelen ‘Yaş 65 Yolun Yarısı Eder 1-2’; ‘Hem Okudum Hem de Yazdım 1-3’; ‘…Ve Millet Destanı Yazdı 1-3’ ve ‘Dünden Bugüne Samsunlu Şâirler ve Yazarlar Ansiklopedisi’ adı ile yayınlanmış eserlerindeki şiir tarz ve uslûbu üzerinde duracak; yazı ve şiirlerinden bazı misâller vermekle iktifâ edeceğiz.

(M. Halistin Kukul Hocamız’ın da bir makalesinde belirttiği gibi) Ali Kayıkçı, ‘tarz’ olarak ilkin bir makale yahut köşe yazısı yazıyor. Mevzû ile alâkalı olarak daha önce yayınlanmış bir takım eserlerden (gazete, dergi ve kitap) çeşitli alıntılar yaparak okuyucunun o mevzuya dikkatini çekiyor. Sonra ilmî, edebî, içtimâî, siyâsî yazılarının veya makalesinin bittiği yerden itibâren; muhtevâya uygun gelecek şekilde kaleme aldığı bir şiir ile o yazıyı süslüyor. Doğrusu bu yeni bir tarz hattâ yeni bir üslûptur. Böyle bir vaziyet, belki de edebiyatta yapılması en zahmetli bir iştir. Ali Kayıkçı, şimdiye kadar hep kolay olana değil, zor olana tâlip olmuş ve bunda da başarılar elde etmiş bir edîbimizdir.

Ali Kayıkçı, Türk Milleti’nin din, dil, târih, kültür ve medeniyetini alâkadar eden hususta çok hassastır. O’nun yazı, makâle ve şiirlerinde bu vaziyet açıkça görülmektedir. Türk Milleti’nin millî mukaddeslerine yapılan saldırılar karşısında o, kalemiyle çelikten örülmüş bir sur yahut yalçın bir dağ gibi heybetle durur. Ali Kayıkçı’ya göre mevzû Allah (azze ve celle) ve Resulü (sellallahü aleyhi vesellem) olursa o zaman bu mevzu bambaşka bir mânâ kazanır.

Ali Kayıkçı, ‘Yaş 65 Yolun Yarısı Eder 1-2’; ‘Hem okudum Hem De Yazdım 1-3’ kitaplarına ‘Ey Âşıkların Sevgilisi’, ‘En sevgili…’ veya ‘Sevgiler Sevgilisi’, ‘Sevgili Peygamberim’ başlıklı makalesini her iki eserine de almıştır.

Allah’a (azze ve celle) ve Resûlü’ne (sallallahü aleyhi vessellem) için yazılan aşk ve sevgi muhabbeti sâyesinde muhteşem bir ‘İslâm Türk Edebiyatı’ teşekkül etmiştir. Sevgili Peygamberimiz şâir yazarların kalblerine, tevhîdî îmân nûru ile her zaman ilhâm kaynağı olmaya devam etmiştir. Onun içindir ki Allahü Teâlâ (celle celâluh’ ve Resûlü Efendimiz (sellellahü aleyhi vesellem) için yazılan her zaman ‘şiirlerin en güzeli’ olmuştur.

Ali Kayıkçı, Cemâlettin Afganî, M. Abduh, Seyyit Kutup. Fazlurrahman, Muhammed Hamidullah… ilh. gibi ‘dinde reform’ yapmak maksadı ile türlü gayretler içerisinde bulunmuş olan ‘Masonlar Mezhepsîzler’ ve onların memleketimize soktukları ajan beslemelerinin güzel dînimizi bozmak için nasıl dehşet faaliyetler yürüttüklerinin ve bu alanda mesâi harcadıklarını çok iyi bilmektedir. Bu vesile ile Ali Kayıkçı, hem bu makalesini ve sonrasındaki şiirini yazma sebebini izâh etmiş ve hem de bu şiirinde Büyük Velî Abdülhakîm Arvâsi (kuddıse sirrıhu) Hazretleri’nin tavsiyesine uyarak, Efendimiz çok güzel anlatmıştır

1Eğitimci Şâir ve Yazar-Türkiye ve Avrasya Yazarlar Birliği Üyesi,

……………………………………………….

‘Âşık Derebahçeli’ olarak da tanınan Ali Kayıkçı’nın eserlerine aşağıdaki bilgilerden ulaşılabilir:

ALİ KAYIKÇI: ht Matbaa Hançerli Mahallesi, Atatürk Bulvarı Nu.: 112/A İlkadım / SAMSUN Telefon:  0.535-218 84 41 E. Posta: alikayikci55@gmail.com 

Dağıtım-1: Selâmet Kitap Kırtasiye Dağıtım Ltd. Şti. Hançerli Mahallesi, Necipbey Caddesi Nu: 55/A İlkadım/SAMSUN. Telefon: 0.362-435 33 07 e-posta: idare@selamet.com.tr

Dağıtım-2: Samsun Medya Gazeteciler Cemiyeti (SAM-MED) Kale Mahallesi Kâzımpaşa Cadddesi Akman İşhanı Kat: 3 İlkadım/SAMSUN Tel: 0532 762 80 81                                            e-Posta: samsunmedya@hotmail.com                                                                        (BİTTİ)

Kıbrıs Barış Harekâtı ve Zaferinin 50. Yıldönümü Vesilesiyle Kıbrıs Gazisi Emekli Yarbay Atilla Çilingir ile Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: 20 Temmuz 2024 târihinde; Türkiye’nin mâvi vatanı Akdeniz’deki kalesi Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kuruluşuna giden yolun başlangıcı olan Kıbrıs Barış Harekâtı ve Zaferimizin 50. Yıldönümüdür. Kıbrıs Barış Harekâtı’na katılan ve önemli görevler üstlenen bir Türk subayı olarak duygu ve düşünceleriniz anlatır mısınız?

Atilla Çilingir: 1960’ta kurulan Kuzey Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Rumlar tarafından yok sayılarak, adada yaşayan Türklerin topyekûn ortadan kaldırılmalarını amaçlayan, 15 Temmuz 1974 deki Yunan Cuntası destekli darbe sonrasında Kıbrıs Helen Cumhuriyetinin ilân edilmesiyle adanın Yunanistan’a bağlanacağı anlaşılmış; bunu kabul etmeyen Türkiye Cumhuriyeti; garantörlük hakkını kullanarak Kıbrıs’a müdâhale ederek adadaki soydaşlarının can ve mal güvenliğini sağlamıştı…

Çetinoğlu: Geçen 50 yılı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Çilingir: Türkiye’nin Kıbrıs’a çıkması ile başlayan süreç, aradan geçen yarım asır içinde yaşananlar ne acıdır ki, hep buradaki soydaşlarımızın aleyhine gelişmiş, anavatan Türkiye’nin dışında burada kurulu KKTC’yi tanıyan hiçbir ülkenin olmayışı, milletlerarası camianın Rum kesimini adanın hukukî sâhibiymiş gibi tanıması, 50’li yıllardan beri devam eden Rum ambargolarının adada yaşayan Türklere nefes dahi aldırmaması; bugüne kadar çözüm adına yapılan müzâkerelerin önüne geçmiş, en nihâyetinde Rum tarafı da Türk tarafı da adada ortak yaşayabilmenin şartlarını oluşturamamıştır.

Çetinoğlu: Bu olumsuz durumun müsebbibi olarak kimi görüyorsunuz?

Çilingir: Bu olumsuzlukta en büyük pay sâhibi tabii ki Rum tarafı olmuştur. Çünkü çözüm adına yapılan her müzâkerede Türk tarafının vermiş olduğu her tâviz Rumlarca yetersiz bulunmuş, Türkiye’nin garantörlüğü kalkmadığı, Türk askeri adayı terk etmediği sürece Rumlar hiçbir çözüme evet demeyeceklerini açıklamışlardır.

Çetinoğlu: Neden her defasında Türkiye’nin garantörlüğünü, Türk askerinin adadaki varlığını dile getirmişlerdir?

Çilingir: Adanın tek garantörü Türkiye değildir. Diğer garantör ülkeler İngiltere ve Yunanistan’dır. Adadaki İngiliz üslerine, Yunanistan’ın Rum kesiminde konuşlu 20.000 civarında askeri vardır.

Çetinoğlu: Ayrıca Ada’da konuşlandırılmış Birleşmiş Milletler Teşkilâtı’nın da askeri vardır…

Çilingir: Evet vardır. Onlara da söylenecek sözümüz vardır: Onlar; Ada’da yaşanan her problemde Rum tarafının yanında yer almışlar, adada yaşayan Türk tarafının haklarını görmezden gelmişlerdir! Onlar, Ada’nın ve Ada’da eşit haklara sâhip olan Ada insanlarının garantörü olduklarını unutmuşlardır.

Çetinoğlu: Pekiyi, yıllardan beri süregelen Kıbrıs anlaşmazlığı daha ne kadar sürecek? Adada kurulu bu son Türk devleti, daha ne kadar yok sayılmaya devam edecektir?

Çilingir: Kıbrıs’ta Türkiye ve Türk tarafının attığı her olumlu adımı statükocukla suçlayan Rum tarafının her defasında müzâkere masasından kaçtığı, müzâkereler sürecine arabuluculuk/gözcülük eden BM ve onun beşli çetesi tarafından görülmeli, Kıbrıs Türklerinin hakkının gözetilmesi sağlanmalıdır.

Şu gerçeğin altını kalın çizgilerle bir defa daha çizmek gerekirse; Kıbrıs adasının tapusu Rum tarafına verilse dahi, bu gözü doymaz ikili bu defa da Türkiye’den başka tavizler koparmanın peşine düşeceklerdir.

Çetinoğlu: Kıbrıslı Rumların ve Yunanistan’ın hedefi sizce nedir?

Çlingir: Her milletlerarası toplantıda, özellikle de Avrupa Birliği sürecinde Türkiye’nin önünü kesen Yunanistan-Kıbrıs Rum Kesimi ikilisinin değişmeyen hedefi; Türkiye’nin dünyâdan izolasyonu, gelişmesinin engellenmesi, sinsi emellerinin hedefine ulaşmasından başka bir şey olmamıştır. Târih boyunca bu amaçlarına hizmet eden her Türlü Bizans oyunu bu ikili tarafından mubah sayılmıştır.

Çetinoğlu: Çözümü nerede görüyorsunuz?

Çilingir: Kıbrıs konusunun çözümü için geçen süreç yarım asrı aşmıştır. Bir bu kadar daha beklenmeyeceğine, Türkiye’nin konuyla ilgili muhataplarının bakış açılarının ne olduğu bilindiğine göre yapılacak tek bir şey kalmıştır.

Çetinoğlu: Nedir?

Çilingir:1983 yılından beri adada yaşayan her türlü kurumu ile devlet olma vasfını çoktan hak eden Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin tanınması/tanıtılmasıdır.

19 Eylül 2023 Târihinde Cumhurbaşkanı Sn. Erdoğan’ın BM de yapmış olduğu konuşmada KKTC’nin tanınması yönünde yapmış olduğu çağrı bu yolda atılacak adım için çok önemlidir. Ancak şurası da çok önemlidir ki, yapılan bu haklı çağrıya bugüne kadar Rum tarafının yanında yer alan hiçbir ülkeden olumlu bir adım gelmeyecektir. O halde bu yolda yapılacak en önemli şey, Türkiye’nin her alanda işbirliği yaptığı ülkelere çağrıda bulunması, özellikle de son dönemde adanın kuzeyinde varlıkları giderek çoğalan ülkelerin KKTC’yi tanımaları yönünde adım atmalarına destek olmasıdır.

Şu anda KKTC’de 50 binden fazla Rus vatandaşı yaşamakta, bölgedeki üniversitelerde pek çok yabancı öğrenci öğrenim görmektedir. Bu insanların konsolosluk hizmetlerini sağlamak maksadıyla adanın kuzeyinde verilecek diplomatik hizmetler, gelecek yıllarda tanınmaya giden adımlar olarak geriye dönebilir.

Yine Ercan Hava Limanının bu insanların ülkelerine gidiş-dönüşleri için kullanılması gelecek yıllarda bu havaalanının milletlerarası ulaşıma açılmasına vesile olabilir.

Bu arada Gazimağosa derin limanının sadece Türkiye’ye ile değil adada varlık göstermeye başlayan diğer ülkelerle de ticaret için kullanılması gelecek yıllarda bu limana milletlerarası liman statüsü sağlayabilir.

İşte yukarıda sıralamış olduğum bu gelişmeler KKTC’nin tanınması yolunda atılacak adımlar olacaktır. Tabii ki, bu gelişmelerde en önemli rol Türkiye’ye düşmektedir. Özellikle Sayın Erdoğan’ın BM de yapmış olduğu konuşmasında belirttiği KKTC’nin tanınması için Rusya devlet başkanı Putin’e ve özellikle de iki millet tek devlet tanımlaması ile bildiğimiz kardeş ülke Azerbaycan devlet başkanı İlham Aliyev’e doğrudan yapacağı çağrı ile KKTC’nin tanınmasını istemesi, 2024 yılının en önemli gelişmesi olacaktır.

Çetinoğlu: Ümitli misiniz?

Çilingir: İnanınız bu çağrı, Yunan-Rum ikilisini de dize getirecek, özellikle BM ve beşli çetesinin de KKTC’yi tanıması yönünde adım atmasına sebep olacaktır. Şurası da unutulmamalıdır ki, 1983 yılında KKTC’nin kuruluşunu tanıyan ülkeleri ambargo ile tehdit eden ABD bu defa bunu yapmayacaktır. Çünkü adanın çevresinde tespit edilen zengin enerji yataklarından o da pay almak istemekte buna giden yolun başında Türkiye’nin de olduğunu bilmektedir.

Bu gelişme sonrasında dünyânın pek çok ülkesinden KKTC’yi tanıma açıklamaları peş, peşe gelecektir.

Çünkü Kıbrıs’ın kuzeyi turizm fırsatlarıyla, narenciye çeşitliliği ile üniversitelerinde okuyan on binlerce yabancı öğrencisiyle, yerleşime fırsat tanıyan doğası ve doğal güzellikleriyle, adanın çevresinde tespit edilen zengin doğal gaz ve petrolüyle ama daha da önemlisi bulunduğu konum itibariyle jeostratejik özelliği ile çok önemli nitelikler taşımaktadır.

Bu niteliklerde pay sâhibi olabilmek için önce KKTC tanınmalı, sonrasında da her alanda yapılacak işbirliği ile bu birliktelik en üst seviyeye taşınmalıdır.

İnancım odur ki, böylesi bir gelişmenin yaşanması için de çok beklenmeyecektir.

Çetinoğlu: Gelecekle alâkalı olarak; tahakkukunu mümkün gördüğünüz tavsiyeniz var mı?

Çilingir: KKTC’nin tanınması yolunda atılacak ilk adımın 2025 yılında yapılacak toplantıda KKTC’ye Türk Devletleri Teşkilatına tam üyelik vasfının kazandırılmasının olacağını, ayrıca kapalı Maraş bölgesindeki faaliyetlerin daha da ileriye götürülmesinin Rum tarafının direncini etkileyecek adımlardan birisi olduğunu düşünüyorum.

Bu röportaj vesile ile 17 Temmuz 2024 Çarşamba günü KKTC deki 12 kurum ve kuruluş yapmış oldukları ortak açıklama ile Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Birleşmiş Milletler Teşkilâtında yapmış olduğu tanınma çağrısı çerçevesinde KKTC Meclisi ile TBMM ne çağrıda bulunarak KKTC’nin tanınması yönünde destek talep ettiklerini okuyucularımızın bilgilerine sunarım.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim.

ATİLLA ÇİLİNGİR: 1967 yılında Teğmen rütbesiyle Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK)’da göreve başladığı zaman, Kıbrıs olayları adada bütün hızıyla devam ediyor, Yunanistan’ın da desteğini alan Rumlar; adada yaşayan Kıbns Türklerine her türlü mezâlimi yapıyor, gerçekleştirdikleri toplu katliamlar, uyguladıkları ekonomik ambargolarla Kıbrıs Türklerini adadan göçe zorluyorlardı… O dönemde Türkiye Cumhuriyeti Devletinin 1960 yılında imzalamış olduğu, Birleşmiş Milletler Teşkilatı tarafından da onaylanmış garantörlük anlaşması gereğince, Ada’da buluan ‘Şanlı Kıbrıs Türk Kuvvetleri Alayında’ görev almak için defalarca dilekçe veren Teğmen Çilingir; 1974 yılının 20 Temmuz Cumartesi sabahı kendisini Kıbrıs’ta savaşın içinde buldu. Bölük komutanı olarak Kıbrıs Savaşlarının her iki safhasında da bu görevine başarıyla devam etti, ‘Gazi’ unvanı ile onurlandırılarak Türkiye’ye döndü. 1974-1975 ve 1985-1987 yıllarında Kıbns’ta görevli olduğu yıllardan sonra da, adada yaşanan olayları yakinen tâkip eden Çilingir; 2004-2011 yılları arasında Kıbns Türk Kültür Demeği’nin İstanbul Şubesi yönetim Kurulunda da görev yaptı. Bu uzun süreçte ‘millî dâvâmız’ olarak bilinen Kıbns konusuna sâhip çıkarak, Kıbrıs Türklerinin kazanılmış târihî ve hukûkî haklarını savunmak maksadıyla değişik platformlarda görev aldı. Sempozyumlara, panellere, televizyon programlarına konuşmacı olarak katıldı, makaleler yayınladı. Yakinen takip ettiği Kıbns konusu başta olmak üzere, ülke meseleleriyle ilgili güncel yazılarına, konferanslarına devam etmektedir. Sivil iş hayatına Türkiye Sigorta Sektöründe başlayan Atilla Çilingir Koç YKS bünyesinde uzun yıllar görev yaptıktan sonra, dühyânın 18 ülkesinde hizmet veren, sağlık bilişim şirketlerinden birisi olarak ülkemizde de faaliyet gösteren; CompuGroup Medical Bilgi Sistemleri A.Ş bünyesinde hizmete devam etti. Pek çok üniversitenin Bankacılık-Sigortacılık Fakültelerinde, Yüksek Okullarında, vermiş olduğu seminerler, konferanslar ile sektöre bu yönde de hizmet vermeye devam eden Çilingirin: Sigorta sektöründe 26 yıldan beri vermiş olduğu hizmetlerini anlatan; Sigortalı Hayatın Gerçekleri (2012) isimli bir kitabı bulunmaktadır. Atilla Çilingir; bugüne kadar kitaplarından elde etmiş olduğu telif gelirleriyle; Sosyal sorumluluk projeleri kapsamında: 2010 yılında K.K.T.C. Lefkoşa Şehit Aileleri ve Mâlûl Gazileri Demeğine ‘Tarihten Gelen Çığlık’ isimli kitabının telif gelirini bağışlamış, 19 Şubat 2013’de Van’da yaşanan büyük depremden sonra Van’ın Muradiye İlçesi Akbulak Köyü İ.M.K.B (İstanbul Menkul Kıymetler Borsası) Yatılı Bölge İlk Öğretim Okulunda CGM’nin de katkılarıyla; içinde 20 adet bilgisayarı bulunan, adını taşıyan bir BT (bilgi teknolojisi) sınıfı açmış. 02 Haziran 2017 tarihinde de, Mapuder-A.D.D. Samsun Şubesi Başkanlığı’nın İşbirliği ve CGM’nin de katkılarıyla; adını taşıyan, içinde 2500 kitabı, 2 adet bilgisayarı bulunan bir kütüphânenin açılışını yapmıştır. Atilla Çilingir’in 8 adedi Kıbrıs konulu olmak üzere 15 kitabı yayınlanmıştır.