8.8 C
Kocaeli
Cumartesi, Mayıs 2, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 161

Liyakat-Sadakat İkilemi

“Düşene yol gösteren çok olur.” denir; doğrudur. “Ben demiştim.” diyerek ukalalık yapanlar da hiç eksik olmaz.

Her seçim sonunda olduğu gibi, yakın geçmişteki seçimde alınan sonuçlara ilişkin değişik konuşmalarla karşılaşıyoruz. “Liyakatsiz insanlar yönetime getirildi, sadakat duygusundan yoksun kişiler ihanet etti.” gibi değerlendirmeler yapılıyor. Bunlar doğrudur ya da yanlıştır, demiyorum. Bir de liyakat mi daha önemlidir, sadakat mı, diye soruluyor.

Peki, liyakat ve sadakat nedir, bunlardan hangisi diğerine tercih edilmelidir. Bu, tam bir dilemma.

Liyakat; layık olma, yaraşma, yaraşırlık, uygunluk, yeterlilik anlamlarına geliyor. Sadakat ise; dürüst olmak, yalandan ve hileden kaçınmak, ne olursa olsun bağlılık yeminin arkasında durmak, güvenilir olmak demektir.

Şirkette, örgütte, partide, organizasyonda, yönetimde, ortak iş yapılan yerlerde bu iki değerden biri diğerinden öncelikli değildir. Liyakat ve sadakat, bir elin yan yana duran iki parmağı gibidir. Yük kaldırmada iki parmağın birlikteki gücü tek parmaktan fazladır. İki kaldıraç, yekvücut olduğunda, en az karesi kadar ağırlık kaldırır.

Nasrettin Hoca’ya bir gün, “Hocam, inişi mi seversin, yokuşu mu?” diye sorarlar. Hoca da “Düz yola ne oldu ki?” diye cevap vermiş. Liyakat ve sadakat, birbirlerinin yokluğunda öksüz iki evlat gibidir.

Ülkemizde, yakın çevremizde, yöneticiler veya ortaklar, beraber iş yapmak istediklerinde yol arkadaşı olarak düşündükleri insanlarda liyakati mi, sadakati mi dikkate alıyorlar sizce?

Cevabım hazır: İstisnalar hariç, sadakati öncelikliyorlar. Bu tercih, bir kişilik zaafı olarak kendini her yerde gösteriyor. Bizim insanımız, sebepleri değişik olsa da (egoistlik, narsistlik, bencillik gibi) kendilerine itiraz etmeyecek, mutlak teslim olacak kişileri yakın çevrelerinde bulundurmayı, onlarla yol almayı tercih ediyor. Liyakat sahibi insanların, bir gün kendilerine engel çıkaracaklarını, kuyularını kazacakları veya kendilerine ihanet edecekleri vehmiyle onları uzak tutuyorlar. İkinci planda kalan liyakat, zamanla değersizleşiyor, kıymeti bilinmeyen cevherler de yok hükmüne girerek kaybolup gidiyorlar.

Liyakat, kişinin olgunluğu, yetkinliğiyle ilgilidir. Sadakat, yetkinlik gerektirmez. Cahil, yetersiz olan kişiler de bir şekilde bağlılık duygusuyla varlıklarını sürdürebilirler. Ancak, onların bulundukları yere veya birlikte oldukları kişilere katacakları bir değer pek yoktur. En belirgin özellikleri, asli varlığın gölgesi olmaktan ibarettir. Gölge, var olan eşya ile birlikte bir mana ifade eder, ortada obje yoksa gölge de yoktur. Ancak liyakat, kendisi bir kıymettir, varlıktır. Yapı taşı yerde kalmaz, mutlaka layık olduğu mekânda kendine yer bulur, oraya bir değer katar.

Bir elin nesi var, iki elin sesi var, denmiştir. Ortaklaşma, dayanışma verimliliği artırır, zahmeti azaltır. Ortaklıklarda yol arkadaşlarının birbirlerine köstek yerine destek olması, işin lezzetini artırır, kazanç derecesini yükseltir, kişiye mutluluk getirir. Bunun temel şartı da karşılıklı güvendir. Güvenin sürekliliği, sadakatin gücüne bağlıdır. Sadakat yoksunluğu, sıcak çorbayı üfleyerek yemek gibidir. Aşın ve işin hem tadını kaçırır hem bulunduğu çevreye zarar verir. Samimiyet duygusuyla beslenen sadakat, sakin akan ırmağı çağlayana dönüştürebilir. O, kendi içinde üretim yapan büyük bir hibrit enerji santralidir.

Liyakat ve sadakat ikileminde liyakati eldeki orta parmağa benzetebiliriz. Sadakat, işaret veya yüzük parmaklarından biri. Liyakat, lokomotif; sadakat taşıyıcılar. Birinin yokluğu ya da yetersizliği, diğerini işlevsiz kılabilir. Akıllı yöneticiler, kurucular, liderler; her iki yetkinliği de dengeli, hakkaniyetli kıymetlendirmek zorundadırlar.

“Ancak aptallar suyun derinliğini anlamak için iki ayağını birden kullanma ihtiyacı duyarlar.” diye br veciz söz hatırlıyorum. Liyakatli insan leb demeden leblebiyi anlar, iki ayağını birden kullanma ihtiyacı duymaz. Çözüm odaklıdırlar, ufuk açıcıdırlar. Yeter ki sadakat kepeneği giymiş kurtlar engel olmasın. Yüksek ahlakla donanmış sadakat, sürüyü vahşi kurtlardan koruyan eğitimli köpek misalidir.

Kur’an-ı Kerim’de Allah “emanetleri ehline vermemizi, insanlar arasında adaletle hükmetmemizi” emreder. Bu emri işimize gelmediği zaman görmezlikten geldiğimizi inkâr edemeyiz. İnkarın temelinde, bir türlü hâkim olamadığımız nefsimizin varlığı bir gerçek. Okşandıkça şımaran nefis, maalesef, bütün sosyal dengeleri bozuyor.

Seçim sonuçlarına, siyasi ilişkilere, sosyal ve idari yapılanmalara, kırgınlıklara, küskünlüklere, bezginliklere bir de bu açıdan bakmalıyız. Nefsin önderliğinde açılan her yol, çıkmaz sokaktır. Yalakalık, riyakarlık, dalkavukluk memleketimin insanını esir almış, bunu görmezlikten geliyoruz, sadakat gömleğiyle kamufle ediyoruz.

Liyakatin mutlak zaferi için samimi sadakate her zamankinden çok ihtiyaç var. Orada burada hata arayanlar, öncelikle bunu düşünsünler.

Erken Cumhuriyet Döneminde Roman (23 Nisan 1920 – 10 Kasım 1938)

Ötüken Neşriyat’ın Kültür Serisinden 1109, Umûmi numaralandırmaya göre 2039 numaralı yayını olan eser, 13,5 X 21 santim ölçülerinde ve 715 sayfadır. 2024 yılında okuyucuya sunuldu.  Müellifi Tamer Kütükçü, ‘Kısa Ön Söz başlıklı yazısında eseri hakkında şu bilgileri veriyor.

Türk edebiyatı kaynaklarına bakıldığında, erken Cumhuriyet dönemi romanını inceleyen hatırı sayılır ölçüde makalenin yanı sıra, kitap oylumunda bazı çalışmaları görmek olasıdır. Dolayısıyla, bu konuda ciddî bir inceleme eksikliğinden söz etmek çok da doğru olmayacaktır. Bununla beraber, kanımca, işbu çalışmanın yine de özellikle iki nokta üzerinde yoğunlaşan bir ‘boşluğu doldurma’ işlevinden bahis açmak mümkündür.

Bunlardan ilki, Hayatın Dinamiklerinden Yazınsal Metne: Tanzimat Romanı adlı çalışmamın da nirengi noktasını oluşturduğu veçhile, ‘anlatıların yapısal özellikleri’ ile ‘kendi iç anlatı dinamikleri’ üzerinden romanların ‘anlamlarını’ açığa çıkarmak esasına dayanan incelemenin bir örneğini de erken Cumhuriyet dönemi romanı adına vermektir. Özellikle son yıllarda ağırlık kazanan bir eğilimle romanların çeşitli kuram, kavram ya da bakış noktaları üzerinden yorumlanması pratiğinin baskın bir görünümünden söz etmek mümkündür. Bunun, hiç şüphesiz, anlatılara başka açılardan yaklaşmak, metinlere anlatının özünde yer almayan başkaca ‘anlamların’ da izâfesini mümkün kılmak, böylelikle anlatıda temsil edilen yaşamın daha derin bir örneğine ulaşmak gibi bir kazanımını teslim etmek gerekir elbette. Bununla beraber, romanların ‘kurgu’, ‘anlatım özellikleri’, ‘temsil tercihleri’ üzerinden -önceden saptanmış bir kuram ya da okursal bakış açısı (ön tez) olmaksızın da- kendi ‘anlamlarını’ gayet zengin bir biçimde üretebildiklerini göz ardı etmemek gerekir ki, bu husus, son dönem incelemelerinde sanki biraz geriye itilir durumdadır. Bu itibarla, çalışmamız aslında metindeki anlatı (m) sal dinamikleri izleyerek anlatının hayatı ve dönemi temsili noktasında -hiçbir ön kuram ya da kavrama yaslanmaksızın- kendi kendisini ‘okutturduğu’ yolun haritasını çıkarmaya ve bu harita üzerindeki ‘anlamları’ keşfe yönelik bir çabayı da sırtlanmaktadır.

İkinci olaraksa, çalışma erken Cumhuriyet dönemi romanına çok kavi bir biçimde eklemlenen bir görüşe itirazı içermektedir. Erken Cumhuriyet dönemi romanları dönemin egemen siyasal ideolojisinin, kanonik dünya görüşlerinin bir yansıma alanı mıdır, dolayısıyla bir bakıma ‘ulusal alegori’ metinleri midir? Bu tez gerek rejimin yandaşları gerekse özellikle 1970’lerden sonra belirginleşen ulusalcılık karşıtları tarafından büyük ölçüde sahiplenilmiş görünmektedir. Oysa bu çalışmanın giriş bölümünde etraflıca ortaya konulduğu üzere, durum pek de öyle değil gibidir. Zira erken Cumhuriyet dönemi itibariyle, kendinden önceki dönemlerle çok kabaca bir mukayesede dahi farkına varılacağı üzere, tablo çok daha renklidir. Öyle ki romanın konu ve anlam coğrafyası gerek Tanzimat gerek Servet-i Fünun gerekse Milli edebiyat dönemi eserleriyle karşılaştırıldığında bariz bir biçimde çok daha geniştir. Üstelik bu dönemde egemenin genelde sanat, özelde roman üzerindeki ‘telkinleri’ çok daha baskın olduğu halde, bu böyledir. İşte bu çalışmada, erken Cumhuriyet dönemi romanının konu, anlatım ve anlam hususundaki renkliliği ve zenginliğine işâret edilerek ‘ulusal alegori perspektifinin’ eksikliği (hatta sorguya açık ciheti) de gösterilmeye çalışılmıştır.

Bu iki açıdan değerlendirildiğinde, kitabın, çok çalışılmış erken Cumhuriyet dönemi romanı için yine de söyleyeceği yeni şeylerin bulunduğunu ileri sürmek olasıdır.

***

Kitapta ele alınan konular ‘İçindekiler’ başlığı altında veriliyor:

ERKEN CUMHURİYET DÖNEMİNİN SİYASAL VE TOPLUMSAL PANORAMASI İLE DÖNEM ROMANI

Tek Renk Olmaya Çalışan Gökkuşağı

1923 Nüfus Mübadelesi Öncesi ve Sonrasında ‘Gidenlerin Boşalttığı Sayfalar

  1925’te Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması ile ‘Manevî Alanda Silikleşen Fotoğraflar’ 

   1928 Alfabe Reformu ve ‘Kültürel Koparılışlar’ 

1928 Sonrası Eğitim Reformları ve ‘Ders Kitaplarında Eksiltmeler’

   1927-28 İlk Fitili ve 1930’lar Boyunca Devam Eden Vatandaş Türkçe Konuş Kampanyaları ile ‘Öz-Türkçecilik Arayışlarının Törpüledikleri’

1928 Sonrası Şehirleşme ve ‘Mimarî Alanında Tektipleşmeler’ 

1930 Sonrası ‘Yeni Kadın’ Modelinin Dışarıda Bıraktıkları

1934, Sanatta Sınırlamalar ve ‘Müzikte Ayıklama Örnekleri’

Oysa Toplum ve Hayat Hâlâ Rengârenk

Aynı ‘Çok-Renkliliğin’ Bir Yansıması Olarak Dönem Romanı

GÖKKUŞAĞINDAN RENKLER: DÖNEM ROMANI İNCELEMELERİ 

Anadolu’nun Sağaltıcı Dalları Arasında Kaybolan: Çalıkuşu (1922)

Epikten Liriğe-Milli Mücâdele’ye İnsan ve Hayat Odaklı Bir Değerlendirme: Ateşten Gömlek (1922)

Cumhuriyet Sonrası Süfli Hayatlardan Portreler ya da Yoz Bir Yaşamın İçinde yahut Dışında Olmak: Zaniyeler (1924)

 Yerleşik Düzene ve Onun Muktedirlerine Karşı Kurtuluş Savaşının Romanı: Vurun Kahpeye (1926)

İrticanın Şafaksız Karanlığında Uzayan: Yeşil Gece (1928)

Steryotipler ve Serüvenin Alegorisi Üzerinde Türk Ordusu ile Türk Kadınının Romanı: Dikmen Yıldızı (1928)

Hasta Bir Gencin, Aşkın Bile Renklendiremediği Hüznünün Anlatısı Dokuzuncu Hariciye Koğuşu (1930)

Cumhuriyet Yıllarında ‘Kopuş’ Fikrine Karşı ‘Sürerliliğin’ Romanı: Fâtih Harbiye (1931)

Bir Paradoksun Romanı-Aydın Bu Topraklarda Bir ‘Yaban’, Çözüm: ‘Halkı Ehlileştirmek: Yaban (1932)

Yaşamlar ile ‘Anlatılar’ Arasında Gidip Gelişlerin Derinlikli Metni: Bir Tereddüdün Romanı (1933)

Her Odasında Ayrı Bir Yaşam ya da Cumhuriyet Başkentinin ‘Üniter’ Mozaiği: Ayaşlı ve Kiracıları (1934)

Ruhunu Doğu’nun ‘Hayatı Bir Hayalden İbâret Sayan’ Felsefesinden Alan: Sinekli Bakkal (1936)

Yaşamın Ezici Gerçekliklerinden Destanın Sağaltıcı İklimine Geçiş ya da Ütopyanın Avuntusuna Kaçış: Kuyucaklı Yusuf (1937)

Marksizm Penceresinin Sağanlığında İş, Ahlak, İktidar ve Mukadderat: Afrodit Buhurdanında Bir Kadın (1938)

Son sayfalarda Kaynakça ve Dizin var.

DERKENAR:

DİL MESELESİ

Türk Dil Kurumu’nun temelini oluşturan Türk Dili Tetkik Cemiyeti (ki bu isimlendirme yanlıştır. ‘Türk Dilini Tetkik Cemiyeti’ denilmesi gerekirdi) 12 Temmuz 1932 târihinde kuruldu. Atatürk’ün tâlimatı dışına çıkılarak ve yapılanların doğru olduğuna ikna edilerek Türkçenin, yabancı uyruklu kelimelerden arındırılması faaliyeti başladı. Farsça ve Arapça kelimeler Türk dilinden atıldı. İnsanlar düşüncelerini ifâde edemez hâle düştüler. 1934 yılına gelindiğinde işin vahameti anlaşıldı. Dilimizden atılan kelimelerin yerine Türkçe olduğu iddia edilen kelimeler uyduruldu. Bu işe de ‘Güneş Dil Teorisi’ denildi. Teori Dil ve Târih ve Coğrafya Fakültesi’nde ders olarak okutuldu. Atatürk bu dili de beğenmedi. 1936 yılında, 1930 Türkçesine dönülmesini emretti. Ancak, rahatsızdı. Gelişmeleri tâkip edemedi. Ebedî âleme intikalinden sonra, tekrar Güneş Dil Teorisine göre kelime uydurulma işlemi başlatıldı. Günümüzde devam ediliyor.  Türkçemizin kolu kanadı kırılıyor.  Millî kelimesi milli olarak yazılıyor. Ders kitaplarında, öğretmenlerin ve üniversite hocalarının dilinde kaleminde; alegori, analepsis, analeptik, analoji, analojik, analojik içselleştirme, anlatılaştırılması olanaksız, araçsallık, düşünsel odaklanma, hipoetetik sorunsallar, işlevsellik, izlek, kanonik, kuramsal gönderge, lansman, lokasyon, odaksal istikrarsızlık, okursal, olasısal, oylum, perspektif, proleptik alan, retrospektif, solidarizm, sorunsal, uzlaşmazlılığın örgülenmesi, yazarsal erek kelimeleri ve diğerleri var. Gençlik bu kelimeleri bilmiyor. Bilmediği için dağarcığındaki 40-50 kelime ile meramını ifâde etmeye çalışıyor. Bu sebeple bildiğini ifâde edemiyor.   

Kitabın arka kapak yazısından birkaç satır:

Tanzimat Romanı adlı çalışmasının da nirengi noktasını oluşturduğu veçhile, ‘romanların yapısal özellikleri’ ile ‘kendi iç anlatı dinamikleri’ üzerinden metinlerin ‘anlamlarını’ açığa çıkarmak esasına dayanan narratolojik/anlatıbilimsel incelemenin bir örneğini de erken Cumhuriyet dönemi romanı adına vermektir.

Yazar, elbette yukarıdaki satırların ne mânâya geldiğini biliyordur. Öğretim görevlisi olduğu üniversitedeki öğrencileri de biliyorsa ne mutlu onlara… Diğerleri de Google Efendiye sorabilirler. Diyecektir ki: ‘Narratoloji: anlatıbilim / öyküleme bilimi’ demektir. İlk defa 1969’da Todorov tarafından kullanılmış bir terim. Anlatı analizi. Edebî metinlerin analizi için geliştirilen bir edebiyat kuramı. Hedefi herhangi bir metni kendi içinde bütün kabul ederek onu eş zamanlı bir analize tâbi tutmaktır.

Ne hazin tecellidir ki Google Efendi öz Türkçeden Türkçeye tercüme yapamıyor.

Yandı gülüm keten helva…

TAMER KÜTÜKÇÜ: Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde öğrenim gördü. Edebiyat eğitiminin yanı sıra lise yıllarında Bakırköylü eski ses sanatkârlarından Figen Haceroğlu’ndan repertuar, fakülte yıllarında ise müzikolog-besteci Gönül Paçacı’dan Türk müziği târihi ve Sosyolojisi dersleri aldı. Türk edebiyatı ile musikisi ilgi alanlarının başlıcalarını oluştururken, her iki alanda da kayda değer ölçüde (2022 itibarıyla sayıları 100’ü aşan) neşriyata imza attı, pek çoğu hikâye ve makale alanında olmak kaydıyla on sekiz ayrı ödül aldı. Hâlen Sabancı Üniversitesindeki öğretim görevliliğini ve bunun yanı sıra akademik çalışmalarını sürdürmektedir. Yazarın Ötüken Neşriyat yayınları arasında çıkan diğer kitapları: Radyoculuk Geleneğimiz ve Türk Musikisi [musiki-inceleme] (2012) Geçmiş Zamanların, Mekânların ve Hatırlamaların Rafında: Kadıköy’ün Kitabı [şehir tarihi-hatırat] (2014) İş Dünyası İletişim Rehberi: İş Hayatının Farklı Alanlarında Dili Etkili Kullanma Stratejileri [iletişim-dil] (2015) Hayatın Dinamiklerinden Yazınsal Metne: Tanzimat Romanı (Sosyolojik ve Anlatıbilimsel Bir İnceleme) [edebiyat-inceleme] (2018) Geyikli’nin Sarmaşıkları [hikâye] (2020) Bir Beyoğlu/Pera Hatırası [romansı kent monografisi] (2021)

Osman Batur

Doğum            1899

Koktokay ilçesi, Altay, Sincan

Ölüm   29 Nisan 1951 (51-52 yaşlarında)

Urumçi, Sincan

Bağlılığı          Doğu Türkistan Cumhuriyeti

Moğolistan Halk Cumhuriyeti

Çin Cumhuriyeti

Çatışma/savaşları        İli İsyanı

Baitag Bogd Savaşı

Çin İç Savaşı

Çin’de Kuomintang İslami İsyanı (1950-1958)

Osman Batur (Kazakça: وسپان باتىر; Оспан батыр, Uygurca: ئوسمان باتىر, Çince: 奥斯潘·巴杜尔; 1899 – 29 Nisan 1951), Doğu Türkistan’ın bağımsızlığı için mücadele etmiş olan direnişçi lider.Altay Kazaklarındandır. 20. yüzyılın ilk yarısında Çinliler ve Ruslara karşı bağımsızlık mücadelesi vermiş ve 1951 yılında Çinliler tarafından idam edilmiştir.

Yaşam öyküsü

Asıl adı Osman İslamoğlu’dur. “Batur” ona kahraman, cesur anlamında milletinin verdiği bir unvandır. 1899 yılında Altay’ın Koktokay ilçesinde Öngdirkara mevkiinde doğmuştur. Altay Kazaklarından orta hâlli bir çiftçi olan İslâm Bey’in oğludur. Göçebe Kazak hayatını yaşayarak büyüdü. 10 yaşından önce iyi bir binici ve usta bir avcı olan Osman Batur, savaş sanatının inceliklerini 12 yaşında hizmetine girdiği Kazak Türklerinden olan Böke Batur’dan öğrenmiştir. Böke Batur’un Çinlilere yenilmesi akabinde Böke Batur’un Tibet üzerinden Türkiye’ye ulaşmaya çalışırken yakalanıp başının kesilmesinden sonra doğduğu yerde 40 yaşına kadar çiftçilikle uğraştı. 1940 yılına gelindiğinde Çin yönetiminin baskılarını iyice arttırması üzerine silahını alarak tek başına dağa çıktı. Tek başına başladığı mücadeleyi 29 Nisan 1951’de Urumçi’de idam edilene dek sürdürdü.

Mücadelesi

1941 yılında Çinlilere ve Ruslara karşı mücadeleye başlayan Osman Batur bütün Altay topraklarının ve Doğu Türkistan’ın Çinlilerden ve Ruslardan kurtarılmasını amaç edinmişti. II. Dünya Savaşı yıllarında Doğu Türkistan topraklarındaki Türklere yönelik baskıların kuvvetlenmesi ile birlikte tepki hareketleri de kuvvet kazanmış ve Osman Batur’un yükselmesine zemin hazırlamıştı.

Altayları Çinlilerden temizlemeye başlayan Osman Batur, 1943 yılında hedefine ulaşmış gözüküyordu. 22 Temmuz 1943’te Bulgun’da yapılan törenle Osman Batur Altay Kazakları’nın hanı ilân edildi. 1945’e gelindiğinde Doğu Türkistan’da birkaç şehir haricinde kontrol Türklerin eline geçmişti. Durum Çinliler için artık tahammül edilemez ve tehlikeli bir hâl alınca Çin orduları bölgeye sert ve yoğun operasyonlar uyguladı. Tarbagatay ve Altaylardan çıkarılan Osman Batur mücadeleye otuz bin kişi ile başlamış olsa da 1950’ye gelindiğinde bu sayı yaklaşık dört bin idi. Alibeg Hâkim ve silah arkadaşlarının mücadelesi de vardı.

1951 yılında Kanambal’da sıkıştırılan Osman Batur esir düştü ve Urumçi’ye götürüldü.

Osman Batur, halk arasında dolaştırılarak teşhir edildi ve 29 Nisan 1951 tarihinde kurşuna dizilerek öldürüldü.

Baitag Bogd’da Çatışma

Doğu Türkistan Cumhuriyeti birleşik değildi. Hükûmette bir bölünme vardı ve iki grup savaşıyordu. Tek tek bölgelerin ve birimlerin liderleri, özellikle de İslam’ın Ospan-Batır’ının (Osman-Batur) en çarpıcı “saha komutanlarından” biri ayrılıkçılık gösterdi. 1930’larda az tanınan bir çete lideriydi. 1940 yılında Osman, Altay bölgesinde Genel Vali Sheng Shitsai’ye karşı Kazak ayaklanmasının liderlerinden biri oldu. İsyan, yetkililerin meraları ve sulama yerlerini yerleşik köylülere – Dunganlar ve Çinlilere devretme kararından kaynaklanıyordu. 1943 yılında Altay Kazakları, yetkililerin kendilerini Sincan’ın güneyine yerleştirme ve Çinli mültecileri göçebe topraklarına yerleştirme kararı nedeniyle tekrar isyan etti. Osman, Moğolistan Halk Cumhuriyeti lideri Choibalsan ile görüştükten sonra, isyancılar MPR’ye silah sağladı. 1944 baharında Osman Batur Moğolistan’a geri çekilmek zorunda kaldı.

Dahası, birliğinin ayrılışı MPR ve SSCB’nin hava kuvvetleri tarafından karşılandı. 1945 sonbaharında Osman-Batır müfrezesi Altay Bölgesini Kuomintang’dan kurtardı. Bundan sonra Osman-Batır, WTR hükûmeti tarafından Altay Bölgesi Valisi olarak atandı.

Kendisi ve WTR hükûmeti arasında hemen anlaşmazlıklar başladı. Altay valisi cumhuriyet yönetiminin talimatlarına uymayı reddetti ve birlikleri de ordunun emirlerine itaat etmedi. Özellikle, WTR ordusu Kuomintang birliklerine karşı askeri operasyonları askıya aldığında (WTR liderliği Sincan’da tek bir koalisyon hükûmeti oluşturmak için müzakerelere başlama önerisini kabul etti), Ospan-Batır müfrezeleri bu talimata uymamakla kalmadı, aksine faaliyetlerini yoğunlaştırdı. Aynı zamanda, çeteleri Kuomintang birlikleri ve arabaları ile VTR tarafından kontrol edilen köyler tarafından ezildi ve yağmalandı.

Osman, Moğolistan’dan destek almayı umarak, DTÖ ve Çin’den tamamen bağımsız bir Altay Hanlığı kurma planları yaptı. Bu durum Moskova’da endişeye yol açtı. NKVD başkanı Beria, Molotov’a başvurarak bu Kazak Robin Hood’a karşı eylemleri Mareşal MPR Choibalsan ile koordine etmesini istedi. Ancak, ordu komutanlığı ve WTR liderliği, Sovyet temsilcileri ve şahsen Choibalsan’ın asi komutanı ikna etme girişimleri başarısız oldu. 1946 yılında hastalığı bahane ederek valilik görevinden ayrıldı ve “saha komutanının” özgür yaşamına geri döndü. WTR’nin bir parçası olan yerleşim yerlerini soydular.

1946’nın sonunda Osman, Kuomintang yetkililerinin tarafını tuttu ve Altay Bölgesi’nde özel yetkili bir Sincan hükûmeti görevi aldı. WTR ve MPR’nin en tehlikeli düşmanlarından biri haline geldi. Haziran 1947’nin başında, Kuomintang ordu birliklerinin desteğiyle birkaç yüz savaşçıdan oluşan bir Osman-Batır müfrezesi Baitag-Bogd bölgesinde Moğolistan topraklarını işgal etti. Osman’ın adamları sınır karakolunu yok etti ve MPR’nin derinliklerini işgal etti. 5 Haziran’da Moğol birlikleri Sovyet havacılığının desteğiyle yaklaştı ve düşmanı bozguna uğrattı. Ardından Moğollar Sincan’ı işgal etti ancak Çin’in Betashan karakolu bölgesinde yenildiler. Daha sonra her iki taraf da çeşitli baskınlar düzenledi; çatışmalar 1948 yazına kadar devam etti. Baitag-Bogd Olayı’ndan sonra Pekin ve Moskova karşılıklı suçlamalar ve protestolar içeren notalar teati ettiler.

Osman, Kuomintang hükûmetinin yanında kaldı, insan, silah ve mühimmat takviyesi aldı ve 1947 sonbaharında Altay Bölgesi’nde Dünya Ticaret Örgütü birlikleriyle savaştı. Hatta Şara-Sume İlçesinin başkentini geçici olarak ele geçirmeyi başardı. Cumhuriyet yetkilileri ek seferberlik yapmak zorunda kaldı. Kısa süre sonra Osman-Batır yenildi ve doğuya kaçtı. 1949 yılında Çin’deki Kuomintang yenildi. Komünistler Sincan’ı yendi ve işgal etti. Osman yeni hükûmete karşı bir direniş başlattı. Direnişçi lider 1951 yılında yakalandı ve idam edildi.

https://tr.wikipedia.org/wiki/Osman_Batur

Zihne Takılanlar  (1)

    – Gövdesi üstünde yükselen ağaçların belli bir uzamadan sonra, dal ve budaklarının; gövdesinin her tarafından eşit bir şekilde, göğe doğru kanatlanırcasına el açmaları. Gövdesinin her tarafını, çepeçevre kuşatmaları. Bu şekilde tam bir âhenk içinde, gövdenin her yanını kucaklamaları seyre değer bir manzara teşkil etmekte. Bakanları kendilerine meftûn eylemekte. Koni şeklinde veya toparlak olarak gövdeye sarılmaları. Sanki ağaca gelecek tehlikelere karşı, kendilerini fedaya hazır bir hâle getirmiş olmaları. Bakanları değil de, görenleri tefekküre gark etmekte. Bu İlahî manzara karşısında, insanı Allahıyla başbaşa bırakmanın, görevini yapmış olmanın hazzını, âdeta dal ve budaklar hissettirmekte.

     – Biz insanlar ne tuhafız! Sergilenen resimler karşısında hayranlığımızı dile getirir, takdirlerimizi sunar, ressamlarını öğdükçe öğeriz. Meselâ bir gül resmi karşısında heyecan duyar. Ressamın fırça darbeleri, renkleri seçişindeki isabet ve ustalıkları üstüne methiyeler sıralamaktan kendimizi alamaz! O hayran hayran seyrettiğimiz resmin rassamını yere göğe koyamazken! O gülün hakikîsini dalında gördüğümüz zaman, kılımız kıpırdamaz! Mis gibi kokusunu içimize çekerken, ipek gibi yapraklarında parmaklarımızı gezdirirken, hayret ve takdir duygularımız, dumura uğramış / körleşmişcesine hiç harekete geçmez! Yaratanın her yönüyle bu eşsiz san’atı karşısında -ne hikmetse- lâl ve dilsiz oluruz! Gül resmini ressama verirken, aslının Yaratıcısı karşısında; O’nun yaratılış harikasını, heyulâ ve hayâl bir tabiata vererek geçiştiririz! Gülün resmine pahâ biçemezken, aslı karşısında dut yemiş bülbüle döneriz! Evet insan bazen, gerçekler karşısında, kendisine yakışmayan tavırlar içine girdiğinin farkında değil!

     – Kaldırımlarda yürürken sık sık, ayakaltında sıralanan karınca yuvalarına rastlarız! O karıncalar ki, binbir emek mahsûlü olarak ortaya koydukları yuvalarına girip çıkmakta. O minnacık bedenleriyle, kıl gibi ince el ve ayaklarıyla, taş diplerinde veya toprak üstünden oyuklar açmakta. İçerdeki toprakları dışarıya taşıyıp yuvanın etrafında toprak yığınlarından setler teşkil ederek; sanki toprak içindeki yuvalarını emniyete almış olmaktadırlar! Bu kadar emek verdikleri yuvalarının; insanların yürüdükleri yollar üstünde olduklarını bilmemekte ve düşünmemektedirler! Her an bir insanın basmasıyla yüzlercesinin ezilecekleri ve yuvalarının başlarına yıkılacağını akıl edememektedirler! Bir tarafta kesif bir çalışma azmi, yorulmak bilmeyen bir gayret! Diğer yandan her an birinin basmasıyla başlarına yıkılacak yuva ve ezilerek ölecek sayısız karıncalar! Sanki karıncalar; akıl sahibi olmamızın ne büyük bir değer taşıdığını, bizlere idrak ettirip anlamamız için, bu yoğun çaba ve gayretleri göstererek, biz insanların akılları başlarına gelsin diye, kendilerini feda ediyorlar!

     – Ünlü bir yazardan, büyük bir sanatçıdan, meşhur bir siyaset adamından bir mektup, bir mesaj gelse; onu bir an önce okumak isteriz. Okuyana ve içindekilere muttali ve vakıf olana kadar geçen o birkaç dakika, bize ne kadar uzun gelir. İçindekileri ne kadar merak ederiz. Peki ya kâinatın Yaratanı, evrenin Sahibi olan Zâttan bir mektup, bir mesaj, bir duyuru gelse; ne kadar heyecanlanıp, bir an önce o mesaja muhatap olmak için, nasıl bir sabırsızlık göstermemiz gerektiği, şüphesiz her türlü izahtan vareste ve uzaktır. Eğer buna bigâne kalır, ağırdan alırsak, nasıl bir gaflet ve hiyanet içine düşeceğimiz mâlûm. Şayet böyle bir mesaja göz atmaz, kulak vermez ve anlamaya çalışmazsak; nelerden mahrum olup, nice sıkıntıların altında kalacağımızı, nasıl bir cezaya müstahak olacağımızı bir düşünelim. Nice hafakanlar altında kalacağımızı göz önüne getirelim.

     – Cenneti biliyor, varlığına inanıyoruz. Çünkü insanların en doğrusu olan Hz. Muhammed “Gördüm.” diyorsa, doğrudur. İnanırız. Biz de görmüş gibi oluruz. Böylece Cennet’in varlığına olan nazarî bilgimiz şuhudîleşir. Görünür bir hâle gelir. Hakkında artık hiçbir şüpheye yer bırakmaz. Zira O, yani Hz. Peygamber “Gördüm.” diyorsa doğrudur vesselâm.

     – Önce mânâ, sonra madde. Okumak mânâ, öğrendiğini yapmak maddedir. Madde, mânâdan sonra gelir. Yapmadan önce, karar almanın geldiği gibi. Evet, önce plân, program, sonra tatbik. Okumak her türlü maddî yapılaşmanın temeli ve potansiyeli. Onu gerçekleştirmek ise, onu kinetik enerjiye çevirmek, mücessem / görünür hâle getirmektir.

İyi Parti Kurultayından İzlenimlerim

İYİ Parti’nin, 27 Nisan’da yapılan Olağanüstü Kurultayında, Kurucu Genel Başkan Meral Akşener veda etti. Yapılan seçimde yerine Müsavat Dervişoğlu Genel Başkan olarak seçildi.

Medyanın ilgisi olağanüstü idi. Yarışan adayların birbirlerine ve taraftarlarının diğer tarafı destekleyenlere karşı herhangi bir nahoş hareketi olmadı. Son derece sakin, medeni ve gerginliğin olmadığı bir kurultay izledik.

****

Meral Akşener’in Vedası

Kurucu Genel Başkan Meral Akşener veda konuşmasında duygusal bir üslup kullandı. İçindeki fırtınaları bastırmaya çalışarak, partinin kuruluş aşamasından bugüne yaşadığı zorlukları nasıl aştıklarını yumuşak bir ses tonuyla anlattı.

“Bugüne kadar verdiğim tüm kararların, aldığım tüm tutumların, üstlendiğim tüm sorumlulukların hep arkasında durdum, bugün de durmaya devam ediyorum” dedi.

Meral Akşener 31 Mart yerel seçimlerine “hür ve müstakil” olarak girme kararının da arkasında olduğunu vurguladı. “Aldığımız riskin elbette farkındaydım. Gerektiğinde, bedel ödemeyi bildim. Bundan dolayı da asla pişman olmadım. Nitekim bugün de pişman değilim” şeklinde konuştu.

İki konuda özeleştiri yapması gerektiğini düşünenleri yanılttı.

  • Bugüne kadar partinin kurucuları, başkanlık divanı, GİK, MDK ile il ve ilçelerde yönetici ve gönüllü olarak hizmet yapmış ve fakat partiden ayrılmış olan değerli kimselerin kaybı konusunda bir özeleştiri yapmadı.
  • 31 Mart yerel seçimlerine “hür ve müstakil girme” kararını Genel İdare Kurulunda birlikte karar alınsa da tek başına sorumluluğu üstlendiğini anlattı. Fakat il ve ilçe teşkilatlarının çoğunluğunun seçim işbirliği yapılmasına dair görüş bildirdiğinden bahsetmedi.

“Ben İyi Parti’yi sizlere bir ev, bir yuva yaptım. Ocağını tüttürdüm, içini ısıttım, sofrasını kurdum, bahçesini genişlettim. Yıkmak, dağıtmak, çökmek isteyenlere müsaade etmedim. Ama bugünden sona artık bu evi siz koruyacaksınız” diyerek duygusal bir veda yaptı.

Bu süreci yaşayanların hemen hepsi Meral Akşener’in sıfırdan kurduğu partiyi Türkiye siyasetinin önemli belirleyicilerinden biri haline getirmesindeki emeğini ve çektiği sıkıntıları biliyorlar. Fakat başarılı bir süreçten sonra son bir yıl içinde yüzde 3,7’ye gerileten siyasi ve yönetsel tercihlerin de Meral Akşener’in eseri olduğu kanaatindeler.

Seçimin diğer mağlupları Erdoğan, Bahçeli, Davutoğlu ve Babacan yerlerinde dururken Meral Akşener’in sorumluluğu üstlenip değişime kapı aralaması takdir edilmekte.

Akşener’in yönetim tarzını beğenmeyen, çeşitli tavırlarından dolayı kırgın, son seçim yenilgisine sebep olan politik tercihi nedeniyle kızgın olanlar bile bir vefa göstererek, kurucu genel başkanlarını ayakta alkışlarla uğurladı. Veda sahnesinde delegelerin bu karışık duygularını hissettim.

************************************

Genel Başkan Adaylarının Konuşmaları

  • MÜSAVAT DERVİŞOĞLU

Genel Başkan adaylarının üçü de çok tecrübeli, kürsü hakimiyeti olan politikacılardı. Her aday kendi güçlü oldukları alana ağırlık verdiler. Müsavat Dervişoğlu hitabeti en etkili olan adaydı. Hedef olarak karşısına AKP ve Genel Başkanı Erdoğan’ı aldığını göstererek, miting meydanlarında en iyi mücadeleyi kendisinin verebileceği mesajını verdi.

Partinin siyaset yelpazesindeki konumunu “tam Atatürk’ün olduğu konumda yani Türk Milletinin merkezinde olacağız” diye tarif etti.

Meral Akşener’in desteklediği aday olarak bilinen Dervişoğlu kurucu Genel Başkan için övücü ifadeler kullandı.   Bugüne kadar izlenen politikalar hakkında eleştirel biz söz söylemedi. “Sonuç ne olursa olsun, kurultay salonundan diğer adaylarla kol kola ayrılacağını” ifade etti.

  • TOLGA AKALIN

Avukat Tolga Akalın kurultay öncesi TV kanallarında yaptığı konuşmalarında beğenildi. Gençliği, akıcı konuşması ve Türkiye’nin sorunlarını, siyasi partilerin rekabetini geniş bir pencereden bilimsel terimlerle yorumlamaya çalışması ile takdir kazandı. Ancak aynı üslubu kongre salonunda devam ettirmesi etkisini azalttı.

İlk turda Koray Aydın 472 oy, Müsavat Dervişoğlu 370 oy alırken Tolga Akalın 327 oy alarak üçüncü olabildi. Tolga Akalın çekilerek ikinci tura katılmadı. “Delegelerin ferasetine güveniyorum” diyerek çekilmiş olmasına rağmen 2. Ve 3. Turda kendisine oy veren delegeleri Müsavat Dervişoğlu’na yönlendirdi. (Ekibinden bazı kişilerin kendi delegelerine “Müsavat Bey’e oy vereceğiz” diye haber ilettiğini ve grup içi mesajlarla bu kararı paylaştıklarını bizzat gözlemledim.)

  • KORAY AYDIN

Koray Aydın, diğer iki adaydan farklı olarak, 31 Mart yerel seçimlerinde “hür ve müstakil girme” kararına karşı çıkıp, belli illerde CHP ile işbirliğini savunmuştu. Diğer iki aday Meral Akşener’in yönetim tarzı ve politikalarını hiç eleştirmezken Koray Aydın, Akşener’in şahsına yönelik dikkatli bir üslup kullanarak, yönetim tarzını ve politik tercihlerini eleştirdi. Ancak Akşener’in aday olmamasını “demokratik bir olgunluk” olarak tanımladı.

Koray Aydın “Partideki sarsıntıyı en az hasarla atlatabilmek için bir durum muhasebesi yapmamız elzemdir, kaçınılmazdır.” “Toplumun sesine, parti teşkilatlarımıza ve tabanımızın taleplerine kulak tıkayarak, asla ve asla siyaset yapılmaz. Kısaca, millete rağmen siyaset yapılmaz. Seçim sonuçlarından çıkarmamız gereken ilk ders budur” dedi.

Kendi güçlü olduğu yönlerini, teşkilatlanmadaki başarılarını, bakanlık tecrübesini öne çıkardığı konuşmasında “partiden küserek, kırılarak veya umduğunu bulamayarak ayrılmış olan bütün dava arkadaşlarımızı partiye davet edeceğim” vaadinde bulundu. Gençlik kolları, kadın kolları kurarak, aktif teşkilatlarla ve yeni üyelerle partiyi kısa zamanda güçlendireceğini söyledi.

************************************

İYİ Parti’de Değişimin Yönü

Üç güçlü adayla girilen seçimlerin üçüncü turunda Müsavat Dervişoğlu İYİ Parti’nin 2. Genel Başkanı oldu. Genel İdare Kurulu Meral Akşener’in ekibi ile Müsavat Dervişoğlu ve Tolga Akalın’ın yakın çalışma arkadaşlarından oluştu.

Müsavat Dervişoğlu kazandıktan sonra son derece takdir edilen şu sözleri söyledi: “Bugün itibarıyla birbirimize sarılarak yaralarımızı saracağız. İktidar yolculuğuna ağabeyim Koray Aydın, kardeşim Tolga Akalın’la ve bu dava için alın teri döken sizlerle devam edeceğiz.”

Türkiye’nin güçlü bir İYİ Parti’ye ihtiyacı var. Şimdi cevabı aranan ilk sorular şunlar:

  • “İktidar yolculuğuna birlikte devam etmenin” anlamı “yönetimde ortak akla dayanacağız” demek midir? Böyleyse ortak akıl için bir mekanizma oluşacak mı?
  • İyi Partinin seçmen kitlesi ve kamuoyu İYİ Parti’de yaşananları olumlu ve büyük bir değişim olarak algılayacak mı?
  • İstifalar durup, yeniden partiye katılımlar başlayacak mı?

İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu’na ve ekibine başarılar diliyorum.

İtiraf Ediyorum Meğerse Kürtmüşüm!

“Günümüzde yaşanan ‘Yeni Anayasa’ tartışmalarına bakınca nasıl ki, Cumhuriyet öncesi Türk topraklarını ve milli kimliğimizi koruyamamışsak bugünde Türkiye’yi ve Türk kimliğini korumakta inanılmaz bir şekilde zorlandığımızı görüyorum. Ben bunu Türk’ün ruhsal genetiğindeki arızalı yapıya bağlıyorum. Bu arada kendi davalarından vazgeçmeyen Kürtleri de kutluyorum..”

Bundan yaklaşık 13 yıl önce bir resim sergisinin açılışında kalabalık bir grupla sohbet ederken, bana yöneltilen ne olduğum sorusuna o günkü kızgınlığımla “ben bir Rumeli Kürdüyüm” diye cevap vermiştim. Aslında vurgu yapmak istediğim husus, Türk milletinin asimilasyona karşı olan zafiyetini ortaya koymaktı. Bu ısrarımı biraz sürdürünce, beş dakika sonra soruyu soran kişi kendisinin de “Rumeli kürdü” olabileceğini söyleyince, konuşmayı bitirip arkamı dönerek uzaklaşıp gittim. Ancak o zamandan bu yana bütün sohbetlerimde, yarın Balkanlar üzerinde bir kürt meselesinin gündeme getirilebileceğini söyleyip durdum. Herkes bana gülüp geçti.

Ancak ben Türk olan aslını unutup, Arnavutlaşan, Boşnaklaşan, Pomaklaşan, Goralı ve Torbeş diye kendini tanımlayan ve aslında Türk olup artık karşımızda Bulgar, Yunan, Makedon, Sırp, Hırvat olan o kadar çok insan biliyorum ki; mutlaka “ben Balkan Kürdüyüm” diye de karşımıza çıkacak olan(lar)ı bekliyordum.

Yanılmadım ve malum güç odakları “Balkan Yarımadasında Kürtler” diye uyduruk bir inceleme kitabını kafamıza Kü(r)t! diye çarptılar. Aslında bu kitap, Balkanlarda Kürt varlığını anlatmaya çalışırken bütün Kürtlerin, Türk ve Turanî bir kavim olduğunu ispatlamış. Eğer aksi olsa buradan ilan ediyorum: ne kadar Balkan Türkü, Arnavut, Boşnak, Torbeş, Pomak, Goralı, Bulgar, Yunan, Makedon, Sırp, Hırvat varsa hepsi Kürt’tür…

Türk milleti, içinden “Kürt” diye bir millet çıkarma çabası ile bölünmek istenmektedir. Bu gün Kürt aşireti denilen, aşiretlerin neredeyse tamamına yakını Türk aşiretidir. Ama bu kolay asimile olma belası yüzünden kendilerini farklı görme yanlışına düşmüşlerdir. Bunu sadece kendine Kürt diyen Türklerde değil Araplaşan, Arnavutlaşan, Boşnaklaşan, Bulgarlaşan, Makedonlaşan, Sırplaşan, Hırvatlaşan, Rumlaşan, Pomaklaşan, Goralılaşan vs. tüm Türklerde görmek mümkündür.

Bu saydığımız toplulukların; arkeolojik ve etnografik yapılarını, kültür, örf, adet ve sanatlarını inceleseniz hemen hepsinin ortak bir milletin çocukları olduğunu görürsünüz. İşte batının bu milleti yani Türkleri un ufak etme projesi burada devreye girer ve ortak kimliğin yani Türk isminin kullanılması, milletimizin içinde değişik ve farklı isimde topluluklar çıkarmak suretiyle engellenir.

Aynı oyunun son perdesi de Türklerin en büyük kalesi olan, Türkiye Cumhuriyeti’nde de oynanmak üzere sahneye konulmuştur.

Son günlerdeki iddialar, Osmanlı – Türk İmparatorluğu döneminde, devletin hakim olduğu topraklarda büyük bir Türkleştirme politikası izlendiği yönündedir. Hatta Kürtlerin ve diğer grupların Türkleştirildiği gibi Sırp ve Slav kökenlilerinde Türkleştirildiği konusunda televizyonda konuşan paraları peşin ödenmiş satılıklar vardır.

Yani birilerinin iddiasına göre Balkanlarda büyük bir Kürt varlığı vardır kimine göre de Türk’üm diyenlerin çoğunluğu Slav ırkından gelen Sırplardır. Ey Balkan Türkleri soruma cevap verin: Kürt müsünüz, Sırp mısınız? Ve bu durum Osmanlı’ya özlem duyan ve “Yeni Osmanlıcılık” akımı peşinde koşanlar için büyük bir çelişkidir. Eğer Osmanlı, bir Türkleştirme politikası izlediyse, Türk karşıtlarının Osmanlı arzusu izah edilemez bir durumdur.

Ben bir Balkan Türküyüm. Anne tarafım Kuman Türklerindendir. Sarışın ve mavi gözlüyüzdür. Balkan topraklarına gelen Peçenek, Kıpçak, Çepni, Oğuz gibi Türk boyları ile iç içe geçmişizdir.

Şimdi birileri kalkmış Balkanlarda Kürt varlığını ispat edeceğim diye Kuman Türklerini Kürt yapmış, Balkan adının Kürtçeden geldiğini söylemiş, Sarı Saltuk menkıbelerinin Kürt destanları olduğunu belirtmiş ve bütün Kuman Türklerinin aslında asimile olmuş Kürtler olduğunu anlatmış.

Balkanlara Kürt geçişinin nedeni olarak da “Kürt toplulukları yer ve yurt bulma endişesiyle hareket ederek hep batıya doğru yayıldılar. Balkan yarımadasına girişin amacı da orayı kendilerine vatan edinmekti” diye belirtmişler. Ne yazık ki; daha da ileri giderek Balkanların insanlık tarihinin ilk yıllarından bu yana bir Kürt vatanı olduğunu ilan etmişlerdir.

Şimdi böyle bir çalışma yapılmasını yani “Türk” diye bir milletin olmadığı ve Kürt diye bir milletin olduğu ve Türk topraklarının aslında Kürt vatanı olduğu veya bu başarılamazsa Türkler hakkında, Balkan Türkleri örneğinde olduğu gibi Slav ırkından gelen bir Sırp olduklarına dair uyduruk tezlerin seslendirilmesinin nedenini, o zaman Silivri Cezaevi’nde tutuklu olan Albay Hasan Atilla Uğur’un 1999’daki hain Abdullah Öcalan’ın sorgusunu anlattığı kitapta, Öcalan’ın verdiği cevaptan anlıyoruz.

H. Atilla Uğur sorar “Sen Türkiye Cumhuriyeti ülkesinden toprak koparabileceğine gerçekten inandın mı?” Bölücübaşı cevap verir: “Asla benim böyle bir düşüncem ve idealim olmamıştır… Çünkü biz bütün Türkiye’ye talibiz…”

Şimdi Balkanlarda Kürt varlığını ispata kalktıklarına göre bundan anlıyoruz ki; bütün Türk Dünyasına talip olmayı düşünmeye başlamışlar.

Neremle güldüğümü yazarsam ayıp olur ama Türk milletinin zafiyetlerini de göz önünde tutarak, bu çalışmaları ciddi bulduğumu da ifade etmek isterim.

Eğer Türk milleti ve milletimizin değerli evlatları; soyumuza, sopumuza, kültürümüze, tarihimize ve inancımıza ilmi çalışmalarla ve bütün dünyanın kafasına vura vura sahip çıkmazsa, bu gülüp geçtiğimiz şeylerin ete kemiğe bürünüp (TBMM’deki Yeni Anayasa konusundaki konuşmalara bir bakın!) gerçekleştiğini gelecek nesillerimiz görebilir.

Aslını terk etmişlerin varlığı bizim gözümüzü açması gereken en önemli delillerden biridir. Bakalım şimdi Balkan Türkleri, Balkan yarımadasındaki Kürt varlığına ne diyecek? (Hala bir şey demediler!)

Benim ise cevabım şimdiden belli “Elhamdülillah Türkoğlu Türküm”

Şimdi bir de buna ülkemizi işgal eden sığınmacılar eklendi böylece Türklüğün eriyişi hızlandı ve Türk yine “sus pus”… Bakalım Türk dört bir koldan yapılan bu saldırıya dört kolluya binmeden uyanacak mı?

Tevazu Değil Kibir

Bazı insanlar parasıyla övünüyor. Oturdukları mekânla, yedikleriyle, taktıklarıyla övünüyor. İnsanın fıtratında bazı şeylere meyil vardır. Alçak gönüllülük, utanç duygusu, adalet duygusu gibi. Bunlar beğenilir, sevilir. Bazı şeylere karşı da tiksinti duyulur. Kibir ve adaletsizlik gibi.

Bu yüzdendir ki bizim geleneğimizde, “Parayla imanın kimde olduğu belli olmaz.” denir. Gelenek böyle. Kibirlerinden çatlayacak gibi görünenler bunun tam tersini yapıyor: “Bak benim nelerim var!” “Ben çok imanlıyım çok!” Dama çıkıp bağıracaklar, paralarıyla imanlarını sergiye koyacaklar neredeyse.

Evet, insan fıtratında kibre karşı genetikten gelen bir tepki var. Fıtrat o demek zaten, insan tabiatından, yani insanın genetiğinden var olan demek… Ben Robert Wright adlı yazarın Ahlâklı Hayvan ~ The Moral Animal kitabında okumuştum. Dostum ve patronum İbrahim Kiras, Rutger Bregman’ın Çoğu İnsan İyidir’inde de aynı tespitin bulunduğunu hatırlattı. Bu kitaplarda, geçen asırda hâlâ rastlanan, avcı-toplayıcı toplumların başarılı avcılarıyla yapılan mülakatlar var. Sonuçlar birbirine benziyor. Koca bir avı vurmuş, kabileye getirmiş avcıya, “Ne tuttun? Büyük müydü?” diye sorulduğunda, “Pek küçük bir şey. Anlatmaya değmez.” mealinde standart bir cevap alıyorsunuz. Hâlbuki tuttuğu büyük avı saklaması mümkün değil. Bugün olmazsa yarın kabileyle paylaşacak. Çünkü eti saklayacağı buzdolabı, donduracağı dondurucu yok. Avcı-toplayıcılar, büyük avları birlikte tüketir. Yüzbinlerce yıl böyle yapmışız. Birlikte sofraya oturmanın merasim değeri bugün de ruhumuzda yaşıyor.

Şimdi Rutger Bregman’dan şu pasaja bir bakın (DeepL ile çevirdim):

!Kungların töresi

“Aynı zamanda, bu toplumlar üyelerini alçakgönüllü tutmak için basit bir silah kullanmışlardır: Utanç. Kanadalı antropolog Richard Lee’nin Kalahari Çölü’ndeki !Kung’lar arasındaki yaşamına dair anlattıkları, bunun atalarımız arasında nasıl işlemiş olabileceğini göstermektedir. Aşağıda bir kabile üyesinin başarılı bir avcının nasıl davranması gerektiğine dair açıklaması yer almaktadır:

“Önce sessizce oturmalı. Bir başkası ateşin yanına gelip ’Bugün ne gördün?’ diye soruncaya kadar. Alçak sesle cevap verir, ‘Ah, avcılıkta pek iyi değilim. Hiçbir şey görmedim… Belki sadece küçük bir tane.’ Sonra kendi kendime gülümsüyorum çünkü artık onun büyük bir şey öldürdüğünü biliyorum. “

(Kabile ismindeki “!” işareti, Afrika dillerinin birçoğunda görülen, dil-damak şaklatılarak çıkarılan sestir.)

Utanç koruyucudur

!Kung kabilesinin o alçak gönüllü avcıları, kendi toplumlarının, “benim” dedikleri toplumun üyeleri. Onlar, kendi toplumlarının içinden çıkıp yükselmiş ve daha da yükselmeyi bekleyen insanlar. Kendi becerileriyle, kendi kabiliyetleriyle başardıklarını alçak gönüllülükle paylaşıyorlar. Biraz da abartarak. Çünkü kibrin tepki çekeceğini, tevazunun takdir göreceğini biliyorlar.

Bunlar, insanın tabiatı; utanç ve alçak gönüllülük. Peki, bizim gösterişçilere ne oluyor? Onların da bir gerekçesi olmalı. Fıtrat fıtrattır. Öyle çabuk değişmez. İnsanın yediğiyle, içtiğiyle, giydiğiyle, taktığıyla övünmesi için fıtrata galebe çalan önemli bir etmen olmalı.

Ben düşündüm ve aklıma iki izah geldi.

Bizimkiler neden öyle?

Birincisi şu: !Kung kabilesi mensupları kendi gayret, kabiliyet ve becerileriyle başardıkları bir işin tevazuunu gösteriyor. Bizimkiler teşhir ettiklerini, kendi emekleriyle edindikleri değil, bazı tutum ve davranışlarından ötürü aldıkları lütuflar diye değerlendiriyorlar ki bunda haklılar. Belki teşhirciliklerinde bir özür dileme bile var. “Biliyorum, beni için için eleştiriyorsunuz ama bakın ben sizin beğenmediğiniz tavırlarım sayesinde nerelere vardım. Bu yaptıklarımı biraz affettirmez mi? Anlayın beni. Öyle davranmamın sebepleri vardı. Mecburdum işte. Ama karşılığını aldım… ”

İkinci sebep de şu: Bizimkiler kendilerini, bulundukları yerin yerlisi olarak görmüyor. Layık görülmedikleri, kendilerinin de kendilerini layık görmedikleri, normal şartlarda ulaşamayacakları bir yere nasıl olduysa ulaşmış hissediyorlar. Oraya tırmanmak için bazı şeylerden fedakârlık yapmışlar. Ve: “Bak ne yaptıysam yaptım ama işte buradayım! İşte ben de onların arasındayım. Hatta onların üstündeyim! Değdi işte!” diyorlar. Bu, Türkçede tam da “sonradan görmelik” dediğimiz şey. Sonradan görmeler alçak gönüllü olmaz Tam tersine, “yerli halk”a hava atar.

Avcı-toplayıcının alçak gönüllülüğünü onlardan beklemeyin. !Kung’ların utancı onlarda yok.

Şâir, Edip ve Hatip YAVUZ BÜLEN BÂKİLER ile Türk Dili Hakkında… 2

Oğuz Çetinoğlu: Dilimiz Türkçedeki yozlaşmanın, çöküntünün yol açacağı zararlar nelerdir, nasıl önlenebilir?

Yavuz Bülent Bâkiler: Dünyaca ünlü Kırgız yazarı Cengiz Aytmatov, Türkiye’ye gelmişti. Ankara’da yaptığı bir basın toplantısında dedi ki: ‘Kırgızistan’da bir söz var. Biz deriz ki: Bana edebiyatını söyle, sana nasıl bir millete mensup olduğunu anlatayım!” Bu çok önemli, çok doğru bir tespittir. Cengiz Aytmatov böyle bir açıklama yapınca, ben de Necip Fazıl Kısakürek’in bir iddiasını hatırladım. N. F. Kısakürek diyordu ki:

Bir milletin edebiyatı yoksa, o milletin hiçbir şeyi yok demektir!”

Necip Fazıl neden böyle söylüyordu? Kendisinden çok önce, fikir ve sanat adamları, şöyle bir tespitte bulunmuşlardı:

Millet, edebiyatı olan topluluktur!” demişlerdi. Neden böyle bir açıklamada bulunmuşlardı? Çünkü görmüşlerdi ki, edebiyatın temel malzemesi dildir. Yani dil olmasa edebiyat olmaz. Dil olmasa millet olmaz. Milleti meydana getiren kültür köklerinin başında dil bulunmaktadır.

Sonra, hem sosyoloji ilminin bütün yetkilileri, hem de diğer ilimlerin temsilcileri çok açık ve kesin hükümlerle dilin, insan yaşayışındaki çok büyük önemini açıkça ortaya koymuşlardı. O tespitleri, ben kendi yaşayışımda da görmüştüm. Mesela ilim adamları demişlerdi ki: “Her insanın beyninde bir dehâ merkezi vardır: O dehâ merkezi, çalıştırıldığı takdirde, insanlar bulundukları toplumlarda öne çıkarlar, öncü olurlar, lider olma özellikleri kazanırlar. Dehâ merkezini çalıştırmayan kişiler kendi köşelerinde çok basit insanlar olarak kalırlar. Dehâ merkezlerinin çalışması, zengin bir dil sayesinde olmaktadır!”

Bu çok doğru bir tespittir. Mesela ben, 1955 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne kaydolduğumda, bir topluluk önünde, irticalen, yanı kâğıda kitaba bakmadan rahat bir şekilde, beş dakika konuşabilme kabiliyetine sahip değildim. Söze başlarken aaa!, eee!, ııı! Gibi birtakım sesler çıkarıyordum. Sonra ikide bir ‘şey’ diyordum. Şeysiz konuşamıyordum. Kat’iyyen abartmadan yazıyorum: 1955 yılında, bir topluluk önünde irticalen konuşmak, benim için boğazın bir yakasından öteki yakasına, su altından yüzerek geçmek gibi imkânsız ötesi bir işti. İlim ve sanat adamlarımızın yazılarını okuyunca gördüm ki, benim bu zavallı hâlim, hafızamdaki kelime zayıflığından meydana gelmektedir. Hafızamdaki kelime zayıflığı ise, okumamamdan, edebiyatımızdan, yani dilimizden kopmamdan doğmaktadır. Kendi kendime düşündüm, dedim ki: Ben bir mağazaya veya zengin bir pazara, cebimde yeterli miktarda para olmadan girsem, oradan ihtiyaçlarımı karşılayacak malları alamadan çıkarım. Neden? Çünkü cebimde param yok. Cebimde param olsa, istediklerimi rahatlıkla alabilirim.

Bunun gibi, benim bir topluluk önünde rahat konuşabilmem veya rahat yazabilmem için hafızamda zengin bir kelime dünyasının bulunması lâzım. Bu kelimeler nerede bulunur? Kitaplarda olur. Bakkalda, pazarda satılmaz. O bakımdan hafızamdaki kelime sayısını artırmam lâzım.

Böyle düşündüm ve okumaya başladım. Okudukça çok cahil bir adam olduğumu gördüm. Daha çok, daha çok okumaya başladım. Elimden kitap düşmedi. Okudukça hafızamdaki kelime sayısı artmaya başladı. Şimdi bir toplantıda beni dinleyeni veya beni okuyanları şahit göstererek yazıyorum, önceleri bir topluluk önünde irticalen beş dakika olsun konuşamadığım halde, sonraları kalabalıklar karşısında beş dakika, on beş dakika, yetmişbeş dakika değil, bazen iki saat, bazen üç saat hiç durmadan, ama aynı zamanda aaa!, eee!, ııı! gibi bir takım çirkin sesler çıkarmadan ve “şey, atıyorum, ondan sonra…” demeden konuşmaya başladım. Şimdi Yayınevinin söylediğine göre kitaplarımın baskı sayısı bir milyonu aştı.

Velhâsıl okuma sâyesinde, biraz adam olmaya başladım. Sonra düşünerek gördüm ki Kur’ân’ın “Oku” emriyle başlamasına rağmen, bu dünyada en az okuyan milletlerin başında bulunuyoruz. Evlerimiz kitapsız ve kütüphanesizdir. Bu bakımdan güdük insanlar olarak yetişiyoruz. İşte size müthiş bir açıklama: İngiltere devleti, ilkokuldan üniversiteye kadar okuttuğu kimselerin ders kitaplarını 71.000 kelimeyle yazıyor. Bu rakam Japonya’da 40.000, İtalya’da 30.000, Türkiye’mizde ise 7000 civarındadır. Ve bizim çocuklarımız da 7000 kelimenin % 10’uyla konuşmakta ve yazmaktadırlar. Okumadığımız, aklımızı çalıştırmadığımız için Doğu ve Batı dünyasının, üzerimizde oynadıkları oyunları bilememekteyiz. Bu oyunlara nasıl karşı koyacağımızı kestirememekteyiz. Çağdaş medeniyet seviyesine nasıl ulaşacağımızı anlayamamaktayız. Batı dünyası, aklını kullanarak ilimde ve teknikte ilerledi. Biz, bir zamanlar 23.323.000.000 kilometrekare üzerinde hüküm süren bir büyük devlettik. Aklımızı kullanmadığımız, gereken tedbirleri alamadığımız için 780.000 km2’ye düştük. Doğu ve batı dünyası bizi bu topraklar üzerinde de yaşatmak istemiyor. Aklımızı kullanmadığımız, yani ilimde, teknikte, Türkçede… gereken çalışmaları yapmadığımız takdirde, büyük acılarla karşı karşıya kalmamız söz konusudur.

Sadece bir örnek vermek istiyorum. Biz Türk milleti olarak en az bin yıldan beri dehşetli bir cehâletin pençesindeyiz. Milletimizin büyük bir çoğunluğu sünnidir, ama milyonlarca Alevi vatandaşlarımız da vardır. Konuyu, mezhepler târihinden okuyan bir kimse olarak açıklıyorum: Alevîler de soy bakımından Türk, din bakımından Müslüman’dır. Ama Türkiye’de zır cahil bazı Sünniler Alevileri, zırcahil, bazı Alevîler de Sünnileri başka bir dinden insanlar gibi görmektedirler. Bu bakımdan bazı Sünniler Alevîlere kâfir, bazı Alevîler de Sünnilere Yezid diye bakmaktadırlar. Türkler Müslüman olduktan sonra, milyonlarca çocuğuna Ali, Hasan, Hüseyin demiştir de, bir tek, ama bir tek çocuğuna Yezid ismi koymamıştır. Sünni camia, Yezid kelimesin, küfür veya hakaret karşılığında kullanmaktadır. Ama Alevîlerimiz, Sünnilere Yezid diye bakmaktadırlar. Sünniler de Alevilerimizi anlatılmaz bir gaflet ve cehâletle kâfir diye suçlamaktadırlar. Bu dehşetli gafletin temelinde cehalet vardır. Bu cehalet üzerimizden def edilip atılmadıkça, millet olarak birliğimizi beraberliğimizi sağlam temellere oturtamayız.   

Çetinoğlu: Lenin, Çarlık Rusya’sını devirip yönetime gelince her şeyi devirdi, değiştirdi. Rus diline dokunmadı. Neden?

Bâkiler: Azerbaycan’a on defa gidip geldim. Türk Cumhuriyetleri üzerine 101 TV. Programı hazırladım ve sundum. Yolum her defasında Moskova üzerinden geçti. Sovyetlerdeki uygulamayı yakından gördüm. Anladım ki dilin, kültürün millet hayatındaki büyük gücünü en iyi anlayan idarecileri Ruslar yetiştirmişler. Lenin, Türk topluluklarının alfabeleri ve dilleri üzerinde titizlikle durmuş. Diğer Rus idarecileri de Lenin gibi davranmışlar. Ama şükürler olsun ki Rusya, komünist bir sistemle idare edilmiş. Ben, pek çok Avrupa ülkesi de gördüm, Rusya’yı da yakından inceleme fırsatı buldum. Kanaatime göre Komünist sistem, bir çıkmaz sokaktır. Bizdeki bütün yazarlarımızın çırpınmalarına rağmen komünist sistem bir zulüm sistemidir. Öyle olduğu içindir ki, yer altı ve yerüstü zenginliklerine rağmen komünist sistem 1990 yılında kendiliğinden, yani herhangi bir devletin müdahalesi olmadan gümbür gümbür yıkılıp gitti. Ama inanarak, gördüklerime dayanarak yazıyorum: Eğer Komünist sistem bir yüz yıl daha devam etseydi mesela 2.190 veya 2.200 yılında, Türkistan’da Azerbaycan’da, Türkçe bilen, Türkçe konuşan soydaşlarımız parmakla gösterilecek kadar azalırdı. Bakın şimdi Komünist olmayan, düşünme kabiliyeti içinde bulunan kimseler için yazıyorum: Lenin, Rusya’da 1917 ihtilaliyle Çarlık sistemini devirdi. Türkistan’da ve Azerbaycan’da Rusça bilmeyen, Türkçe konuşan soydaşlarımız vardı. Lenin o Türk topluluğunu Rusya içinde çok ciddî bir kültür politikasıyla yok etmek, eritmek istedi. Şimdi lütfen dikkat buyurun: 1917 yılında, Sovyet Rusya’da ve Türkiye’de yaşayan Türklerin dilleri ve alfabeleri birdi. Önce bu alfabe birliğini ortadan kaldırmak lâzımdı. Lenin, Türkiye’ye gönderdiği kimselerle, bizim alfabe değişikliğine gitmemizi, Latin alfabesine geçmemizi istedi. Bu isteğin dış yüzü, Anadolu’da yaşayan Türk topluluklarının kısa zamanda okur-yazar olmalarını istemek iyi niyeti vardı. Ama Lenin, teklifinin altında, Türkiye Türklüğüyle Türkistan Türklüğü arasındaki dil, alfabe ve kültür birliğini yok etmek düşüncesi saklıydı. Yine düşünme kabiliyetine sahip olanlar için yazıyorum: Sovyet Rusya’da Ermeniler de, Yahudiler de Gürcüler de yaşıyorlardı. Lenin neden onların alfabeleriyle uğraşmıyor da bizim alfabe değiştirmemizi istiyordu. Çünkü Lenin Türkiye Türklüğüyle Türkistan Türklüğü arasındaki hem alfabe birliğini, hem de dil birliğini, belirli bir zaman içinde yok etme düşüncesindeydi.

1926 yılında Türkistan Türklüğüyle Anadolu Türklüğü, aynı alfabeyi kullanıyorlardı. Bir milletin alfabe değiştirmesi kolay değildir. Hem mâlî bakımdan külfet yüklüdür hem de uzun zamana bağlıdır. O bakımdan Lenin, Türkiye’ye iyi niyet (!) temsilcileri gönderdi. Onlar gelip bizim yetkililerimize Latin alfabesini almamızı tavsiye etiler. İstanbul’daki ilim cemiyetimiz Sovyetlerin bu teklifini kabul etmedi. “Bin yıllık alfabemizi değiştiremeyiz” dedi. Bu cevap üzerine Lenin, Sovyetler Birliği’nde yaşayan soydaşlarımızın eski Türkçe alfabelerini 1926 yılında değiştirerek, onlara Latin alfabesini uzattı. Böylece aramızdaki alfabe birliği kalktı. 1928 yılında biz de Latin alfabesine geçtik. Türkistan ve Azerbaycan Türkleriyle alfabemiz bir olunca, onların Latin asıllı alfabelerini değiştirdi ve Türkistan-Azerbaycan Türklerine Kiril alfabesini uyguladı. Ama her Türk Cumhuriyetine ayrı bir alfabe dayattı. Onları da ortak bir alfabeden uzaklaştırdı. Türkiye Türkleri olarak onların Kiril asıllı alfabelerini okuyamıyoruz. Peki neden Lenin yoldaş Ermenilerin, Yahudilerin Gürcülerin alfabelerini değil de Türklerin alfabelerini değiştirdi? Maksadı, Türk topluluklarına okuma yazma mı öğretmekti, yoksa onları köklerinden ve biri birlerinden ayırmak mıydı?

Ben ilk defa 1980-1990 yılları arasında bütün Türk cumhuriyetlerinde incelemelerde bulundum. Gördüm ki Lenin ve arkasından gelenlerin gayretleriyle, o cumhuriyetlerde yaşayan soydaşlarımızın % 40 veya % 45’i ana dillerini unutup Rusça konuşmaya başlamışlar. Marksist idare bir yüz sene daha devam etseydi, Sovyetlerde yaşayan soydaşlarımızın neredeyse tamamı Rusça konuşacaklardı. Yani Türklüklerini tamamen unutacaklardı.

Lenin’in Rus diline dokunmaması, hâkimiyetleri altındaki (başta Türkler olmak üzere) yabancı unsurları Ruslaştırmak düşüncesinden kaynaklanıyordu. Dil konusunda Lenin akıllı bir liderdi.

Çetinoğlu: Yeni nesil; Farâbî’yi, Fuzûlî’yi, Mehmet Âkif’i, hattâ Yahya Kemal’i anlayamamakla neleri kaybediyor?

Bâkiler: Yeni nesil Farabi’yi, Fuzuli’yi, Mehmet Âkif’i, Yahya Kemal’i okumamakla millî şuurlarını kaybetmektedirler Târihlerinden dillerinden, dinlerinden, millet olma şuurundan kopmaktadırlar. Edebiyatlarından kopmaktadırlar. Daha önce de açıklamıştım: ‘Millet, edebiyatı olan topluluktur’ demiştim. Edebiyatsız millet olmaz. Ben, Mehmet Âkif Ersoy’u çok iyi okuyan Onu hem Türkiye’de hem de Avrupa’nın çeşitli ülkelerindeki Türk işçilerine anlatan bir kimse olarak söylüyorum: Biz sadece Mehmet Âkif Ersoy’u bile bütün özellikleriyle okusak, sevsek, anlasak, anlatsak… Türkiye’nin kalkınmasına, çağdaş medeniyet seviyesine ulaşmasına büyük bir zemin hazırlamış oluruz. 1984 yılında Onu Türkiye’nin 46 şehrinde ve Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde işçilerimize anlatan bir kimse olarak soruyorum: Halkımız, gençliğimiz, aydınlarımız, Mehmet Âkif’i okumuş mu tanıyor mu?  Utanarak cevap veriyorum: Hayır! Okumamışlar, bilmiyorlar, tanımıyorlar. Edebiyatımızı bilmemek, önemli edebiyatçılarımızın eserlerini okumamak, kendi kendimizi, milletimizi, edebiyatımızı bilmemek demektir.

2010 yılında İngiltere’ye gitmiştim. Shakespeare (Şekspir) 400 yıl önce ölmüştü. Bir gemi kaptanına sormuştum:

– Shakespeare (Şekspir) İngiltere’de okunuyor mu?

İngiliz kaptanın bana verdiği cevap kelimesi kelimesine şöyle oldu:

-İngiltere’de Şekspir’i okumayan, bilmeyen kimselere, biz aydın diye bakmayız. İngiliz gençliği, aydını, elbette Şekspir’i okuyor.

-Az önce bana, bu sene üniversite tahsiline başlayacak olan kızınızdan bahsettiniz. Kızınız Şekspir İngilizcesini biliyor mu? Çünkü Şekspir, aşağı yukarı 400 yıl önce ölen bir İngiliz edibiydi.

 Ben bu soruyu sorunca, kaptan kol saatine baktı ve bana dedi ki:

-Kızıma, Şekspir İngilizcesini öğretmesi için tutmuş olduğum bir hoca, evimde ona Şekspir İngilizcesi üzerine, şu anda açıklamalar yapıyor. Yani kızıma Şekspir İngilizcesini de öğretiyor. Şekspir İngilizcesini bilmemek olmaz. Şakspir İngilizcesini elbete kızım da bilecektir.

Biraz önce açıklamıştım: İngiliz gençliği, ilkokuldan üniversite sıralarına kadar 71.000 kelimeyle okuyup yazıyor. Bu arada ayrıca Şekspir’i de okuyor. Yani İngiltere gençliği 400 yıl önce ölen bir edibinden de haberdar. Biz ise, bırakın 400 yıl önce ölen edebiyatçılarımızı, kırk yıl önce göçüp giden kalemlerimizi bile çocuklarımıza okutamıyoruz.

Bizde her nesil, kendisinden önceki neslin edebiyatını okuyamıyor. Çünkü her nesil, sadece kendi zamanının diliyle okuyup yazıyor. Bu, milletimiz için çok büyük bir kayıptır, talihsizliktir. Biz dünyada çok az okuyan, çok az kelime ile düşünen-yazan bir millet durumuna düştük, düşürüldük. Ben şahsen, bir insanın dinsiz olmasını, Allah’a Peygamber’e inanmamasını, çok tabii olarak karşılarım. Bunu bana kitabım Kur’ân emrediyor. “Dinde zorlama yoktur. Allah rızası olmadan kimse inanamaz!” diyor. Yani, İslam bir telkin dini değildir; bir tebliğ dinidir. Benim kat’iyyen kabul ettiğim yobazlık şudur: İslam’a inanmayan bir takım kimselerin, Arapçadan gelen yüzlerce kelimeye karşı da düşmanlık duymaları, onları dilimizden çıkarıp atmak istemeleridir.

Dünyada saf dil diye bir dil yoktur. Her millet, birlikte yaşadıkları veya yakından temasta oldukları milletlerden kelime alırlar, onlara kendilerinden kelimeler verirler. Biz bin yıldan beri Müslüman olduğumuz, çeşitli Arap topluluklarıyla birlikte yaşadığımız için, bizim dilimize Arapçadan bazı kelimeler girdi. Arapçaya da Türkçeden bazı kelimeler geçti.

Dün ve bugün, İslâmiyet’ten korkan, kopan ve kaçan kimseler, dilimize, Arapçadan ve Farsçadan giren, bin yıldan beri kullanılan, konuşulan, dağdaki çobandan, Çankaya’daki Cumhurbaşkanına kadar herkes tarafından bilinen, sevilen, kullanılan kelimelere karşı amansız bir düşmanlık içindedirler. O kelimeleri, dilimizden çıkarıp atmak için çırpınıp durmaktadırlar. Zaman zaman bu çok yanlış yola, Millî Eğitim Bakanlığımız da girmektedir. Okullarımızda öztürkçe anlayışıyla dilimiz budanmaktadır. İşte sözlüklerimiz ortadadır: Türk Dil kurumu tarafından hazırlanan Türkçe sözlüğümüzde yüzbin kelimemiz vardır. Ali Püsküllüoğlu tarafından hazırlanan Öztürkçe sözlükte ise üç bin yüz yetmiş beş kelime bulunmaktadır.

-Aman Arapça-Farsça konuşmayalım, yazmayalım diye çırpınan zavallı kişiler, gençlerimize ve milletimize en büyük ihaneti yüklemektedirler. Gençlerimiz hem dünkü edebiyatımızdan kopmaktadırlar hem de bu gün zengin bir edebiyat ortaya koyamamaktadırlar.  

Çetinoğlu: Şâirlerimiz çok, şiir yok. Neden?

Bâkiler: Şairlerimizin çok olduğunu kim söylüyor? Ortalıkta şair sıfatıyla, yakıştırmasıyla dolaşanlar vardır; doğru. Ama bunlar şair değillerdir. Şair olmadıkları için yazdıklarına da şiir demek mümkün değildir. Gördüklerime okuduklarıma dayanarak iddia ediyorum: Bir takım kimseler, uzun – kısa cümlelerini ikiye üçe bölerek alt alta yazdılar mı şiir döktürdüklerini sanıyorlar. Yeni şiir bizde ikiye ayrıldı. Önce Orhan Veli ve arkadaşları (Melih Cevdet ve Oktay Rifat) ‘Şiirin vezni ve kafiyesi olmaz!” dediler. Bunların arkasından, edebiyat dünyamıza ikinci yeniler çıktılar.

İkinci yeniler de şiirin mânâsını bir tarafa attılar. “Şiirin mânâsı olmaz, şiir mânâsızlığı işler” dediler. “Mânâsızlığın mânâsı” ne demektir? Doğrusu bunu ben bilmiyorum. Bu bakımdan ikinci yeniler, hem vezni kafiyesi olmayan, hem de mânâsı olmayan uzunlu kısalı bir takım satırlar yazdılar, yayınladılar. Meselâ ikinci yenilerden biriyle, Ankara’da Tıp Fakültesi salonunda benim bir münakaşam oldu. İkinci yenilerden biri olan İlhan Berk diyordu ki:

-“Benim bir şiir kitabım var. İsmi ‘Mısırkalyoniğne. Bu kitap ismi, ayrı ayrı mânâsı olan üç kelimenin birleşmesinden ortaya çıkmıştır: Mısır / Kalyon / – ve İğne kelimelerinin ayrı ayrı mânâları vardır. Ama bu üç kelimeyi birleştirerek söylediniz mi veya yazdınız mı Mısırkalyoniğne’nin bir mânâsı yoktur. Bu kelime bile, başlıbaşına bir şiirdir.” Demişti. Topluluk önünde çok sert bir tartışmamız olmuştu.

İlhan Berk gibi, şiirimizde İkinci Yeni tarzında anlamsız satırlar yazıp duran kimseler, ortalığı karıştırdılar. Onları okuyan ve şiir yazmaya özenen bir takım gençler de alt alta uzunlu kısalı birtakım saçma-sapan satırlar yazdılar. Şiirin öyle yazıldığını sandılar. Hâlbuki ne İkinci Yeni grubuna mensup kimseler, ne de onları taklit ederek uzun-kısa satırlar yazanlar şair idiler. Bu gibi kimseler yüzünden şiirimiz, gerçekten bir çıkmaza girdi. İkinci yeni tarzında yazanlar, yeni şiirimizi gerçekten bir çıkmaza soktular. Şahsen ben, onların saçma-sapan mısralarını okudukça öfkeleniyorum.

Eskiden şiirimizde usta çırak münâsebeti vardı. Şiire meraklı olanlar, uzun yıllar ustalarının dizi dibinde oturur, ustalarının yazdıklarını dikkatle okur, incelerdi. Sonra da ustaları gibi yazmaya başlarlardı. Şimdi böyle bir münâsebet olmadığı için ustalar da saçma-sapan yazdıkları için, şikâyetlere sebep oluyorlar.

Yunus Emre’yi, Farabi’yi, Karacaoğlan’ı, Fuzuli’yi, Mehmet Akif’i, Necip Fazıl’ı, Yahya Kemal’i … dikkatle okuyanlar, cümleleri kırparak alt alta yazanları, kat’iyyen okuyamıyor, sevemiyorlar.

YAVUZ BÜLENT BÂKİLER

23 Nisan 1936 tarihinde Sivas’ta doğdu. İlk ve orta öğrenimini Sivas, Gaziantep ve Malatya’da tamamladı. 1960’ta Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu.

Dört yıl Ankara Radyosu’nda çalıştı. 1969-1975 yılları arasında Sivas’ta avukatlık mesleğini icra etti. Bir süre Başbakanlık Toprak-Tarım Reformu Müsteşarlığı’nda Hukuk Müşaviri olarak hizmet verdi.

1976-1979 yılları arasında Ankara Televizyonu’nda görev aldı. Çeşitli kültür programları hazırladı ve sundu. TRT’den Kültür Bakanlığı’na Müsteşar Yardımcısı olarak geçiş yaptı.

12 Eylül 1980 darbesinden bir süre sonra Kültür Bakanlığı Müşavirliği’ne alındı. Daha sonra da Başbakanlık Müşavirliği’ne tâyin edildi. Oradan kendi arzusuyla emekliye ayrıldı.

Çeşitli gazetelerde ve dergilerde fıkralar-makaleler yazdı. Bir süre Samanyolu Televizyon Kanalında Türk Cumhuriyetlerini anlatan ‘Bizim Türkümüz’ programını hazırladı. Aynı kanalda ‘Sözün Doğrusu’ isimli kültür programını ekranlara getirdi.

1989 yılında TRT 1 Televizyon Kanalı’na, 16 bölümden oluşan ‘Avrupa’da Türk İzleri’ isimli programın senaryosunu hazırladı. Bu eseri ile Türkiye Millî Kültür Vakfı’nın ‘1989 yılı Radyo ve Televizyonda Millî Kültürümüze Hizmet Eden Programlara Teşvik Armağanı’na lâyık görüldü.

Solmayan Bahçe

 Şüphesiz herkes bir şeyler okuyor. En azından gazetelere bakıyor.

     Kimi şiir okumaya meraklı, kimi roman, kimi hikâyeye,

     Kimileri de ilmî / bilgisel kitapları, kimileri de dinî kitaplar okumaya düşkün.

     Bu mütalâa ve okumaları severek yaptıkları;

     Ve özel bir zevk aldıkları muhakkak.

     Hele yataktan kalkamayan hastalar, hapiste olan mahkûmlar,

     Seyahat edecek maddî imkândan mahrum olanlar için,

     Kitap denen pencerelerden dış âlemi seyretmeleri,

     Diğer yer ve insanları tanımaları,

     Bulundukları yerden mânen ve hayâlen, seyahat ve yolculuklara çıkmaları,

     Onlarla gülüp ağlaşmaları, sevinip üzülmeleri,

     Aynı heyecanı paylaşmaları, her hususta onlara ortak olmaları;

     Kısaca manevî, hayâlî ve tasavvurî seyahatlere adım atmaları;

     Ne büyük bir imkân.

     Ne büyük bir veri.

     Ve muhteşem âlemlerde dolaşmaları;

     Tarifsiz bir zevk, izahı zor bir görü.

x

     Bir kitabın sahifelerinde yaptıkça seyrü sefer;

     Olursun, seyyahlar ordusuna katılan bir nefer.

x

     Hem de, beş parasız!

     Üstelik, uzun zaman almış olan hadise ve olayları;

     Çok kısa bir zamanda görmek, hissen ve hayâlen;

     Kısaca aynen yaşamak;

     Tükenmez hazinelere sahip olmaktan farksız.

     Evet parası olmayanlar, maddî imkânlardan mahrumlar,

     Sıhhati elverişli bulunmayanlar;

     Hemen istediğiniz konuda yazılmış bir kitabı alın elinize,

     Yaslanın arkanıza,

     Koyun çayı bardağınıza;

     Çıkın okumakla, istediğiniz seyahate.

x

     Bedenen yerinizde iken, mânen açılın meçhûl ufuklara;

     Çevirin onları artık, size mâlum olmuş güzel bucaklara.

x

     Solmayan, mevsimi geçmeyen, tefekkürüne son olmayan;

     Bahçelerde gezip tozmak istersen; gir kitap bahçesine.

     Sayfalarında gez, toz; tekrar ve tekrar,

     Bu havayı teneffüs et!

     İşte budur asıl hürriyet.

     İşte budur, mânevî dünyalara açılan kapı.

     Cennet-âsâ bir kıymet, tükenmez bir lezzet.

     Hadi durma aç kapısını.

     Gir de gör yapısını.

     Daha dünyada iken,

     Edersin teneffüs şimdiden:

     Cennetin hayat bahş havasını.