7.7 C
Kocaeli
Cumartesi, Mayıs 2, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 160

Türk Birliği

3 Mayıs Türkçülük Günü

Türkçü-Turancı dünya görüşüne sahip Hüseyin Nihal Atsız ve Sabahattin Ali arasındaki davanın 3 Mayıs 1944 tarihli duruşmasından sonra yaşanan “Ankara Nümayişi”ni anmak amacıyla, ilk defa 3 Mayıs 1945 tarihinde Tophane Askerî hapishanesinde Nihal Atsız, Zeki Velidi Togan, Nejdet Sançar ve Reha Oğuz Türkkan başta olmak üzere 10 mahkûm tarafından kutlandı. Bu günün kutlanmasını devam ettirmek isteyenler arkadaşlarına ve yakınlarına anlamlı bir 3 Mayıs Türkçülük Günü sözü ve mesajı göndermek istiyor. İşte en güzel 3 Mayıs Türkçülük günü sözleri…

Bugün 3 Mayıs Türkçülük Günü… Türkçülük günü ilk kez 1945 yılında 10 mahkûm arasında kutlandı. Daha sonraki senelerde de devam eden toplantılar Türkçülük Günü (Bayramı) adını aldı.

3 Mayıs Türkçülük Günü Mesajları

Türk Devleti’nin yenilmez, zinde hayat gücü ve Türk Milleti’nin teminatı ve istikbali gençliktir. 3 Mayıs Türkçülük gününüz kutlu olsun.

Bölünme kabul etmez, kutsal bir bütün halinde Büyük Türkiye’yi yeniden inşa edeceğiz… (Alparslan Türkeş)

3 Mayıs büyük milletimizin ebediyete kadar yaşayacağına inanan Türk milliyetçilerinin yeniden doğuşudur. 3 Mayıs Türkçülük gününüz kutlu olsun.

Türklük bedenimiz, İslamiyet ruhumuzdur. Ruhsuz beden ceset olur. 3 Mayıs Türkçülük gününüz kutlu olsun.

Türkçülük öyle şerefli bir bayraktır ki: Onu vatanın her köşesinde durmadan dalgalandırmak her Türk’ün ilk ve milli vazifesidir.

Taş kırılır, tunç erir ama Türklük ebedidir. 3 Mayıs Türkçülük gününüz kutlu olsun.

Her Türkçü, bulunduğu yerin görevini inançla yaparsa, Türkçülük ülküsü

Sağlamlaşır. Türklük güçlenir.

*

3 Mayıs, Atatürk’ten sonra üstü örtülmeye çalışılan Türk’lük şuûrunun dirilişidir… 3 Mayıs 1944 hareketi bazılarının sandığı veya öyle göstermek istediği gibi Nazi ve Faşist blokuna destek amacı taşımaz. Almanların Stalingrad bozgunu sonrası azgınlaşan Sovyet yanlısı Marksistlere karşı bir ” Uyarma ” Hareketidir. Organize olmayan, tamamen kendiliğinden oluşan bir ” Millî Şuur ” hareketidir. Tamamen aydınların toplumsal tepkisidir.

*

Özlenen terim;

 Türk Birliği ifadesinin kullanılması, planlanan adımların somutlaştırılarak hayata geçirilmesi ve Avrupa Birliği gibi etkinlik sahası geniş bir siyasi birlikteliğe dönüşmesi, hatta bir müktesebat oluşturulmasıdır.

Bu noktada Türk Milleti’nin olan biteni medya aracılığıyla takip etmekten daha fazlasını yapma zorunluluğumuz var.

Üzerimize düşen; her mecrada, her koşulda, bu beklentiyi dile getirmemiz ve Türk Birliği arzumuzu diri tutarak beklentimizi ifade etmeliyiz. Bu teveccüh siyasete yön verecek, teşvik edecek, ortaya konan beklenti mutlaka karşılık bulacaktır.

*

Aydınlarımızın, liyakatli Siyasilerimizin ortak görüşleriyle;

Türk dünyasının iş birliğinde; ‘mevcut kazanımların korunması’, ‘egemen eşitlik’ ve ‘karşılıklı anlayış’ ilkeleri, ilişkilerin yürütülmesinde vazgeçilmez bir öneme sahip olmalıdır. Türk dünyasında bütünleşme sürecinin ilerletilmesi diğer uluslararası organizasyonların bir alternatifi olarak değil, bağımsız bir medeniyet ve ekonomik yükseliş projesi olarak tasarlanmalıdır. ‘Dilde, fikirde, işte birlik’ anlayışıyla, üye ülkelerin ortak ve karşılıklı çıkarları esas alınarak her alanda ilişkilerin geliştirilmesi hedeflenmelidir. Türk dünyasının ekonomik potansiyelini harekete geçirebilmek ve etkili bir güzergâh hâline gelebilmesi için Trans-Hazar Koridoru’nun işlerlik kazanması büyük önem taşımaktadır. Bu doğrultuda öncelikle söz konusu koridorun tüm ülkeler açısından bütünleştirici ve katkı sağlayıcı olabilmesi sağlanmalıdır. Bu hedefe uygun olarak nakliye ve gümrük konuları başta olmak üzere sahada yaşanan problemler bir an önce giderilmeli ve gerekli kararlar alınmalıdır. Türkiye’nin dış politikadaki hataları, Türk dünyası ilişkilerinden uzak tutulmalı ve bu ülkelerin hassasiyetlerini zedelemesine asla izin verilmemelidir.

Bu doğrultuda üye ülkelerle olan projelerin etkinliği ve ülke içerisindeki kurum ve kuruluşların koordinasyonu açısından ivedilikle bir ‘Türk Dünyası Bakanlığı’ kurulmalıdır. Böylelikle dağınık hâldeki tüm işler ve paydaşlar tek çatı altında uyumlaştırılmalıdır.

Paydaş ülkelerin birbiriyle yakın iş birliğinde olduğu, güçlü bir Türk dünyasının hem ülkemizin hem de kardeş ülkelerimizin kalkınmasında kritik öneme sahip olduğunu bir gerçeğin anatomisidir.. Güçlü Türk dünyasının, güçlü Türkiye demek olduğuna inancıyla, tüm Türk dünyasının, 3 Mayıs Türkçülük Günü’nü kutlu olsun.”

3 Mayıs’a Doğru Giderken…

Bilinen binlerce yıllık tarih içinde sayısız devlet kuran biz Türkler, acaba o kurduğumuz devletler içerisinde muktedir olabildik mi?

Ya da bazılarının iddialarına göre, Osmanlı örneğinde olduğu gibi devlet yaşamının kritik noktalarını; devşirme, muhtedi, dönme ve hizmetlilere mi teslim ettik? Bu durum günümüzde de sürüyor mu?

Türklerin, ırkçı olmadığı herkes tarafından bilinen bir gerçek! Bana Türk’ü tarif et deseniz; kendine aşırı güvenli ve bu nedenle tedbirsiz, alçak gönüllü, çalışkan, sabırlı, hoş görülü, hümanist bir insan tipidir derim.

Böyle olması ise bazı zaafiyetlerin ortaya çıkışına ve bu zaafiyetin bir hastalık haline dönüşmesine neden olmuştur.

Kendisi de Türk olmayan Selçuklu veziri Nizamülmülk’ün Türkleri eğitimden uzak tutması örneğinde olduğu gibi devlet ve sosyal hayatın ellerine teslim edildiği birçok gayr-ı Türk, bugüne kadar neler yapmıştır, bilinmesi gereken bir konudur.

Yani hastalığı teşhis etmezsek ne hastalığın farkına varırız ne de bu hastalığın toplumsal bünyeye verdiği zararları anlayabiliriz.

Türklerin, Türk olmayanları devletin ve sosyal yaşamın kritik noktalarına taşıması bir ruhsal hastalıktır. Düşünün, bir Türk devleti olan Osmanlı Devleti’nde, 218 sadrazamdan sadece 100’ü Türktür! Ya padişah anaları?

Hem de bunun defalarca yanlışlığının farkına varılmasına rağmen!

Üzülerek ifade etmeliyim ki; Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı’da gelenek haline gelmiş olan; devleti, bilim odaklarını ve sosyal yaşamı Türk olmayanlara teslim etme zihniyeti, günümüz Türkiye’sinde de devam etmektedir.

Aşıkpaşazade bize 560 yıl öncesine dair, Bizans dönmesi Rum Mehmet Paşa’ya ilişkin bir olay anlatır ve; “Rum Mehmet Paşa’nın İslam dinine girmiş olmasına rağmen, Bizans’ın eski soyluları ile irtibatta olduğunu, onların telkinleri doğrultusunda hareket ettiğini, İstanbul’un bir gün yeniden Bizanslıların eline geçmesini beklediğini” diye nakleder.

Siz günümüzde Rum Mehmet Paşaların olmadığını ve etkili makamlarda bulunmadığını mı zannediyorsunuz?

Osmanlı’ya hâkim olmuş bu gayr-ı Türkler, Anadolu ve Rumeli’de yaşayan Türkleri, yaptıkları uygulamalarla isyan ve ihtilal hareketlerine mecbur etmiş, ardından da “taş üstünde taş, omuz üstünde baş bırakmayın” diyerek vahşice yaptıkları ile tesirleri günümüze kadar gelen hadiselerin müsebbibi olmuşlardır.

Muhteşem Yüzyıl dizisi ile Türk halkının da dikkatini çeken, bahsettiğimiz gayr-ı Türklerden Pargalı İbrahim Paşa; kendisinin ve diğerlerinin ulaştığı gücü vurgulaması bakımından Avusturya Kralı Ferdinand’ın elçilerine söylediği sözler çok ilginçtir: “Bu büyük devleti idare eden benim, her ne yaparsam yapılmış olarak kalır; zira bütün kudret benim elimdedir. Memuriyetleri ben veririm; eyaletleri ben tevzi ederim; verdiğim verilmiş ve red ettiğim red edilmiştir. Büyük Padişah, bir şey ihsan etmek istediği veya ihsan ettiği zaman bile eğer ben onun kararını tasdik etmeyecek olursam gayr-i vaki gibi kalır. Çünkü her şey harb, sulh, servet ve kuvvet benim elimdedir.”

Unutulmasın ki; yazıda bahsi geçen Pargalı İbrahim ve Rum Mehmet Paşalar idam edilmiştir.

Hani Osmanlı, Türk devletiydi? Evet, terminolojide Türk devleti ama uygulamada arada bulasın!

Türklerde yabancıya karşı hayranlık ve teslimiyet, maalesef bir aşağılık kompleksine yol açmıştır. Zannetmişizdir ki; biz hiç bir şeyi yapamayız ve başaramayız! Halbuki bu algı yanlıştır ve bu yanlışlığı ispatlayan son örnek, Nobel Ödülü kazanan ve Türklüğü ile gururlu Aziz Sancar’dır.

Onun için gidip; siyaseti, bürokrasiyi, üniversiteyi, medyayı yetmedi din ve diyanet işlerini de gayr-ı Türklere bırakmışızdır.

Buna bir tek dur dediğimiz dönem; 1919 – 1938 arasında yaşayan “Büyük Türk” Mustafa Kemal Atatürk’ün, Türkler için bir “reklam arası” verdiği dönemdir. Halen de onun kırıntıları ile idare etmekteyiz.

Atatürk; “başınıza geçireceğiniz adamların asli cevherine dikkat ediniz” veya “beni Türk hekimlerine emanet ediniz” gibi sözleri boşuna söylememiştir.

Son söz şu olsun; Türkler benim bu yazdıklarımı yine dikkate almayacak, buna karşılık gayr-ı Türkler, bu yazıyı satır satır dikkatle okuyarak varlıklarını korumak için nasıl tedbir alacaklarını veya Türklere fener tutan bu garibi, nasıl etkisiz hale getireceklerini düşüneceklerdir…

Dedim ya, hastalık bizde akıl ve ruh tutulması yaratmış. Ama şifasını bulacağız!

“3 Mayıs Türkçülük Günü, Türklere ve kendini Türk hissedenlere kutlu olsun…”

Efkârlı Bir Yazı Babamın Tütün Tabakası

Tütün paketleri daha önceleri ham olarak, küp şeklindeki kâğıt ambalajlarda satılırdı. Babam paketi açar, eliyle önce karıştırır, birkaç deliği olan kâğıt ambalajda onları eler, çok ince kıyılmışları delikten dökülürken, kalın olanlar da tütünün üstünde kalırdı. Babam onları da eliyle ayıklar kıvamını bulan tütünleri tabakasına doldururdu. Üzerine de tütünleri sarmak için ipince kağıtlarını koyarken keyfi bundan sonra başlardı. Eliyle sardığı sigarayı benzinli çakmağıyla yakar, dumanının bir kısmını içine çeker, fazlasını havaya üflerdi. Ancak dumanları kaybolana kadar izlerdi babam; bazen keyiflenir, bazen hüzne kapılırdı. Eğer bir şarkı mırıldanırsa yüzünden anlardım mutluluğunu veya acısını.

Komşumuz Alaeddin Yavaşça’nın “Ümitsiz bir aşka düştüm; ağalarım ben halime” derken bir başka, “Boğaziçi şen gönüller yatağı” diye mırıldanırsa daha bir başka çıkardı kelimeler dudaklarından. Çocuklarıyla da paylaşırdı sevincini, ama üzüntülerini hiç belli etmez ben şarkılardan çıkarırdım hüznünü. Aynı dedemin “Bayram gelmiş neyime/ Kan damlar yüreğime” diye çok az da olsa seslendirdiği türküdeki gibi.

Babam tabakadan tütününü çıkarıp kâğıda sarışı sonrasında yaktığı sigaranın dumanını izlerken, bir devirden günümüze yüzündeki çizgiler dışa vururdu. Önce İstiklal Savaşı, sonra yıllarca süren ve ancak 1945 yılında nihayete eren İkinci Dünya Savaşı’nda memleketin durumunu hatırlatırdı.”5 yıl askerlik yaptım” diye de gururla anlatır, arkadaşlarıyla birlikte çektirdiği resmi gösterir, imrenerek bakardı. Bunun için de orta mektebi yarıda bırakmış.

Ekmek bile zor bulunuyordu o yıllarda. Ancak vergi memurları her yerde hazır ve nazırdı. Boynumuzda asılı suparamızla hocaya giderken burasının jandarmaca basılıp basılmayacağını bilemiyorduk. Memurluk en itibarlı meslekti. Giyecekler genelde yamalıydı. Yahut terzilerce ters yüz edilirdi çocuklara. Babam bize annemin yamayarak verdiği çorabı giydirdiğini anlayınca üzülmemek için görmezden gelmeye çalışırdı. Bağımız, bahçemiz, tarlalarımız vardı Allah’tan. Babaannem de dualar eder dururdu sigarasının üflerken. Zürraydı ailemiz. Ayrıca ürünlerimiz için zeytinyağı mahzenimiz(imalathane), üzüm pekmez hanemiz vardı. Büyükşehirler ve pekmez için doğu illeri büyük bir pazardı. Kamyonlarla ürünler sevk edilirdi. Babam Sivas’ta yanında kimliği olmadığı için tutuklandı, epeyi süre cezaevinde kaldı. Hukuk diye çırpındı durdu. İşte onun için de tütün tabakası hiç boş olmadı, kafası da efkâr sız.

Babaerkil aile olunca bir ayağımız sürekli büyük dede-nine dahil onların evlerine yönelirdi.

Büyük ninem Cemile Hanım Çalıkuşu romanını Osmanlı Türkçesinden okurdu. Şıh Efendiye komşulardı. Burası bir zamanlar Ortadoğu’ya açılan Mantık Fakültesinin mekânı imiş. Çok da şair yetişmiş. Çekmeceli Camii imamıydı büyük dedem. Osmanlıca dev bir kütüphanesi vardı. Mehmet Akif ve Safahat kitabını gördüm. Ben sadece bakar dururdum kütüphaneye ama kitapla tanışmıştım artık. Sonradan Safahat’ı su gibi içeceğim hiç aklıma gelmezdi. Her şiirde kendimi buluyordum. Tiryakisi olmuştum. Dayılarımın da hepsi okumuş, mühendis, hâkim, avukat ve hekim olmuştu. Rasih Dayımın “Bir varmış, bir yokmuş” diye başlayıp dizinin dibinde dinlediğim “Halep yolu taşlıca” tekerlemeli masalını keyifle dinler, hiç bitmesin isterdim.

Sancılı bir dönem, Türkiye’nin Yükselen Yıllarıyla sona erdi. Savaşın ve yönetimin acılı yansımaları yavaşladı. Demokrasiyle tanıştık. İdealizm girdi yüreklere; itikat, ibadet, kültür ve medeniyetle bütünleşti. İnancın ve düşünmenin ne kadar önde olması gerektiği fark edildi. Tefekküre kapı aralandı. Cumhuriyeti daha iyi algılamaya başladık. Her türlü açlığın moral motivasyonu hissedildi. Gelişmelere gözü kapalı kalmanın, eksikliği ve yanlışı anlaşıldı. Çünkü güç için kuvvetler savaşında ölçünün kaybolması çoğu değeri eritmişti. Sonra “Oku” emri “okuma”ma biçiminde tırmandı. Gelenek ve görenek; inanç haline geldi, darbeyle yasaklar arttı, hukukun üstünlüğü raflara çıktı, insan olmanın değil de ünvanlı olmanın yanlışı çepeçevre sardı, inancın temelindeki ahlak geride kaldı, birikimle değil, kisvelerle karar verildi.

Babam işte bu yüzden belki de 4 çocuğunu da okutmaya aht etmişti.

Her seferinde bir tarlasını, bağını sattı evlatlarının lise ve üniversite eğitimini sağladı öncelikle. İstiyordu ki hepsi de memur olsun, yanında kalsın. Torunlarıyla hep birlikte bulunsun.

Babamın tütün tabakasındaki sırrı ben çözmüştüm, yaklaşan değişim ve dönüşümle. Çünkü tabakalarda artık sarılmış sigaralar yer alıyordu ve iki yana da açılabiliyordu. Şarkılarda değişmişti efkârlanınca “Gülen gözlerinin manası derin”le yine hemşerimiz Alaeddin Yavaşça “Ne bildin kıymetin, ne bildin kıymetim” diyordu.

Babam ayağından ameliyat olduktan sonra yürümekte sıkıntı çekti. Bir bakıma eve mahkûm oldu. İki tarihi cami arasında birine bitişik, diğerine 20 metre uzaklıktaki Ulu ve Şıhlar Camii yanındaki evimiz bahçeli, çok odalı idi. İkinci kattaydı. Babam rahat ediyordu koltuk değnekleriyle de olsa. Girişte teknolojiye yenilmiş zeytin ve üzüm pekmezi imalathanemiz boş duruyordu.

Babam artık tabakadaki tütünden sarmıyor, sigarasını paketten sarılmış olarak çıkarıyordu. Bu dönüşüm kendini hissettirmişti babamda. Üstelik dumanındaki efkarı yine dikkatle izliyordu. Bayramlarda çocukların ve torunların gelmesini beklese de. Ancak Mühendis oğlu Atilla gemide aylar sürecek bir işe başlamıştı. Uluslararası seyrediyordu. Polis evladı Ayhan terörle mücadelenin yoğun olduğu mekânda görev yapıyordu. Kötü haber tez ulaşır. Gazeteci-Yazar oğlu hakkında açılan dava sayısı 40’ı aşmıştı. Ya 27 Mayıs darbesinde olduğu gibi yazmaktan değil, kitap okumaktan göz altına alınıp tutuklanırsa. İşte sigarayı o günlerde daha da artırdı babam. Darbe döneminde konuştuğu CHP’li Avukat “Bu davayı alamam, onlar devleti yıkmaya çalışıyorlar” derken, üyesi olduğu Adalet Partili Avukat “Beni bu işe lütfen karıştırmayın” diyordu. Oysa bir yığın bağ-bahçe tapusunu da yanında getirmişti ailem. Bir de TİP’li avukat vardı. O gönüllü oldu, ücret bile istemedi “kitap okumak ideolojik bir suç, devleti yıkmak değildir, hukuk devleti anlayışına da aykırıdır. Okumaya, okutmaya bu milletin çok ihtiyacı var” diye düşünse de olmadı, komünist diye vekalet verilmedi. Bu defa da “ya böyle bir şey olursa” düşüncesi kafasını meşgul etti durdu. Babamın dumanlı efkarı Berk ve Belli hukukçuyla, beraat etmemize kadar sürdü ama bitmedi.

Memlekette annemle birlikte yalnızlık yaşayan Babamı Hacettepe Hastanesine yatırmıştık. Hekimimiz sigara içmemesini öncelikle salık vermekle kalmıyor, tembih ediyordu ısrarla. Kim dinler? Eve gelince yine yaktı sigarasını. Doğrusu bakışları da limoniydi. Hala memlekete gidip yerleşmemi istiyordu. Taşralı kitabını iyi ki okumuşum; fikir ve ahlak adamı mustarip Nurettin Topçu’nun. Milletin mistiklerinin, toplumun mustaripleri olduğunu okudum ve gördüm. Kasabada oturup daha da varlıklı olunabilirdi, hatta belediye başkanı, milletvekili de seçilebilirdi. Ama aydın sorumluluğu üstlenmek hepsinin fevkindeydi. Amentü kişilik kodu ve idrak hayatın anahtarıdır. Haset değil bilgi birikimi ve donanımı hep olmalı. Belki de imkân, unvan, makam, fırsatla imtihan ediliyorduk. Sadece kitap okuduğu için değil, cep defterinde birkaç arkadaşının telefon numarası çıktığı için “gizli örgüt” iddiasıyla kitle halinde tutuklamalara seyirci kalına bilinir miydi? Beyazlara siyah muamelesi yapanların örneği gittikçe çoğalıyordu bir zaman diliminde. Fikri dinlemeyi bırakın, düşünene bile kuduzlu muameleyi yapılıyordu. Bunu babama anlatamazdım, anlatamıyordum.

Nerede bir haksızlık ve hukuksuzluk var; Turgutlu’daki tutuklamalar için cezaevine bile girip mağdurlarla röportaj yapıyordum. Mersin’de kitap okuyan tutuklu yaşlı insanların duruşmasını, İstanbul’dan gelen gazetecilerin takip ettiğini öğrenen hâkim bile tavır değiştirdi, serbest bıraktı. Adapazarı depreminde oradaydım. Çanakkale Zaferi kutlamalarında da. Nerede mağdur ve mazlum insanlar ve toplumlar var hazır ve nazırdım, acıları ve mutlulukları paylaştım. Ancak üstadın tabiriyle “aceze basın” ile de bunu bir yere kadar götürmek mümkündü. Kolay ve rahat elde edilen makamlar ve imkanlar topluma yansımıyordu.

Beyaz cam fırsatı doğdu. Ekrana yansıdıkça babam da efkarla yaktığı sigarasının dumanı içinde buruk mutluluklar yaşıyordu. Ekran ve mikrofona belli bir düşünce için ambargo koyanlar, tekel uygulayanlar ise bunun delindiğini geç fark ettiler. Böylece dünyada, fezadan gelmeyen başka insanlar olduğunu nihayet gördüler. Bugün bu uygulama keşke ıcığı ve cıcığı çıkmadan sürdürülebilseydi. Başkalarının yaptığını biz de aynen hayata geçirmeye başlamasaydık.

Fantezi ve Kulis yazdığım günlerde patron bana “Mehmet Bey geçen merak ettim saydırdım, tam 10 bin bürokrat, politikacı, kültür adamı ve sanatçı isminden bahsettin köşe yazılarında. Bunları tanıyor musun?” dedi. Buna cevabım oldu tabii “Tümüne yakınını tanırım. Bazılarını eserlerinden ve bazılarını da yaptıklarından takip ediyorum. Çünkü ben insandan yanayım.” demiştim. İyi ve güzel insanları sevmek ve örnek eylemlerini takdir etmek benim için bir ayrıcalıktı. Kibir ile aram yoktu zaten. En azından kafam karışık değildi bu konuda. “İnsanda kibarlık, gerçeklik, adaletli olmak, zariflik, dürüstlük, naiflik, yumuşak dillilik, yalan söylememek, anlamlı konuşmak ve düzgünlük” kılavuzunu sırtıma aldım, peşindeyim diyorum kendi kendime. İnsana yatırımı hep önde tutuyorum. Liyakati, sadakate tercih ediyorum. Bilenlerle bilmeyenleri ayırıyorum. Bir gün yılın sanatçılarını seçen sivil meslek kuruluşu başkanı bir arkadaş bana geldi, haberlerinin televizyonda hiç yer almadığından şikâyet etti. Ona dedim ki haber trafiği en az yılbaşı akşamı yaşanır. Yetkililer sabahladığı için uyuya kalır. 1 Ocak günü erkenden basın toplantısı yapın, sabahlamayanlar arkadaşımız olduğu için haber bültenine girer.” Nitekim öyle oldu ve hala devam ediyor. Çünkü kötülüğe karşı direnilmez. Ahlak dünyada en büyük gerçek.

Tarık Buğra Ustaya 75. Yaş Günü programı yapmıştık Ankara’da. Sürpriz olmuştu kendisine. Milli Kütüphane’mde “Ben sulu gözlüyüm, demek 75 yaşına geldim!” deyip gözyaşı döktü irticalen konuşmasında. Bendeniz de aynı duyguyu taşıyorum. Yazarlık böyle bir şey demek. Türk Edebiyatı Vakfı Ustalara Vefa programında başta Cafer Vayni emeği ve geçen herkese minnettarım. Babam gibi tütün tabakam yok ama galiba benim de bol dumanlı efkârlı bir havaya ihtiyacım olacak. Kürdilihicazkar “Bir yıl daha, bir anda mazinin malı oldu” ile Alaeddin Yavaşça’yı dinleyecek, meşk zincirine tutunacağım.

03 Mayıs Türkçülük Günü

(İkinci Bölüm)

Osmanlı Devleti’nde Türkçülük, düşünce ve edebiyat alanında hissediliyordu. Devletin çöküş dönemi başladığında dîni ve etnik azınlıklar bağımsızlık hareketlerine giriştiler. Devletin aslî unsurunu oluşturanlar ise konuyu tartışmaya açtılar. Yine de Türkçülük fikrinin, Osmanlılık veya İslamcılık gibi idare ve siyaset sistemi haline getirilmesi düşünülmüyordu. Türkçülük fikri, edebiyat alanında ve özellikle şiirlerde gelişti. Belli sayıdaki aydınlar, Türkçülük üzerine düşünce üretiyorlardı. Bu aydınlar içerisinde siyasete girmemiş, Türkçülük dışında bir düşünce akımı içerisinde bulunmamış insanlar olduğu gibi İslamcılık ve Osmanlılık taraftarları da vardı.

Osmanlı aydınlarını Türkçülük üzerinde düşünmeye sevk eden âmiller hakkında şunlar söylenebilir:

* Batıda Türkler aleyhinde görüşler oluşuyordu. O halde, Türkler lehinde de görüşler oluşturulması, Türkçülük fikrinin gelişmesi sağlanmalıydı. Aksi takdirde Türk aleyhtarları, Türkleri yok edebilirlerdi.

* İslâm Medeniyeti, Arapların eseridir. Türkler, Arap topraklarını yönetimi altına alınca, iddialarına göre Arap medeniyeti gelişme imkânı bulamamıştır. Bu durumda Araplar, ‘Türkler Arap topraklarından kovulmalıdır.’ Düşüncesini geliştirdiler.

Türkler o toprakları Kan dökerek, can vererek almışlardı. O topraklar vatan olmuştu. Vatanı korumak da Türklük düşüncesinin bir unsuru idi.

* Hıristiyanlar da Türkleri hem Avrupa’dan hem de Avrupa’nın uzantısı olan Anadolu’dan kovmak, Orta Asya dedikleri Türkistan’a sürmek istiyorlardı. Bu açıdan da vatana sahip çıkmak, Türkçülük düşüncesinin bir defa daha aslî unsuru oluyordu.

* Anadolu’da yaşayan gayrimüslimler ile Türk ırkına mensup olmayan etnik gruplar da Türkler aleyhinde önce fikir bazında, sonra da eylem bazında gelişmeler sağlıyorlardı.

Bütün bu gelişmeler karşısında Anadolu’da yaşayan Müslüman Türklerde bir kanaat oluştu: Türk’ün, Türk’ten başka dostu yoktur. Bu düşünce Türkleri bir araya getirdi Kurtuluş Savaşı böylece başladı.

Kurtuluş Savaşı’ndan sonra Mustafa kemal Paşa’nın kurduğu yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk 20 yılındaki uygulamalar, Türkçülük esasına dayalıdır. 1940’lı yılların başında, Türkçülük ülküsünden sapmalar başlamıştır.

(*) Soyadına göre alfabetik sıralama ile Türkçülük Dâvâsı’nın mağdurları: 1- Fehiman Altan, 2- Hüseyin Nihâl Atsız, 3- Nurullah Barıman, 4- Sait Bilgiç, 5- Hasan Ferit Cansever, 6- Muzafer Eriş, 7- Cihat Savaş Fer, 8- Orhan Şaik Gökyay, 9- Fâzıl Hisarcıklı, 10- Mehmet Külahlıoğlu, 11- Hüseyin Nâmık Orkun, 12- Fazlıoğlu Cemal Oğuz Öcal, 13- Hamza Sâdi Özbek, 14- Necdet Özgelen, 15- Necdet Sançar, 16- M. Zeki Soğuoğlu, 17- Cebbar Şenel, 18- Hikmet Tanyu, 19- Zeki Velidi Togan, 20- İsmet Râsih Tümtürk, 21- Alparslan Türkeş, 22- Reha Oğuz Türkkan, 23- Hibetullah İdil ve 24- Yusuf Kadıgil

Not: 1- Ulaşılabilen bilgiler itibâriyle sonraki yıllarda;  Hüseyin Nihâl Atsız lise öğretmeni, Sait Bilgiç milletvekili, Hasan Ferit Cansever tıp doktoru ve hastane başhekimi, Orhan Şaik Gökyay Devlet Konservatuarı Müdürü ve Lise öğretmeni,  Necdet Sançar Lise öğretmeni, M. Zeki Sofuoğlu Ticaret lisesi Müdürü ve Meslek Okulları Genel Müdürü, Hikmet Tanyu Profesör ve Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dekanı, Zeki Velidî Togan Ordinaryüs Profesör, İsmet Tümtürk avukat, Alparslan Türkeş Kurmay Albay, milletvekili, Devlet Bakanı  ve Başbakan Yardımcısı, Reha Oğuz Türkkan ise Profesör unvanlarına sâhip olarak çalışma hayatlarına devam ettiler. Türkkan’a, Azerbaycan’da Bakû Üniversitesi tarafından Ordinaryüs unvânı verildi. 

Türkiye’de ilk uçak fabrikasını kuran ve üretim yapan, Millî Kalkınma Partisi Kurucusu ve Genel Başkanı Nuri Demirağ’ın  3 Mayıs 1944 Türkçülük Dâvâsı ile ilgisi:

Nuri Demirağ, Millî Kalkınma Partisi (MKP) isimli partisini kurduktan sonra,  gazete çıkarmak için Trabzon eki milletvekili Hüseyin Avni Ulaş adına imtiyaz almak için müracaat etmişti. Gazetenin adı Mesuliyet olacaktı.Kısa bir zaman sonra Ulaş’ın MKP’den ayrılmasıyla gazete, aynı isimle Ulaş’ın idâresinde, 17 Temmuz 1946’dan itibaren yayınlamaya başlamıştı.Bunun üzerine MKP,  Tez Kalkınma adıyla  yeni bir gazete yayınlamaya başladı ise de siyasî baskılar üzerine mahkeme tarafından kapatıldı. Hemen ardından, Kalkınma ismiyle gazete yayınlanması için hazırlıklara başlandı.

Nuri Demirağ, 1950’den sonra basın yayın dünyasındaki gelişmeleri ve basına hükmeden patronları incelemeye aldı. ‘Matbaa olmazsa gazete olmaz!’ Diyerek, ‘Bize kiralık matbaada gazete çıkarttırmazlar.’ Kararına vardı.

Diğer taraftan, uçak sanayii kurma teşebbüsü engellendikten sonra, her fırsatta CHP muhalifi çevrelerle ilişki kurmaya çalışıyordu. Gazete sahibi olma arzusu, bu tür çalışmaların yürütüldüğü bir yemekli toplantı sırasında görüşüldü. Bu yemekte; Milliyetçiler Derneği Genel Başkanı Sait Bilgiç, Derneğin İstanbul Şube Başkanı aynı zamanda Komüniszmle Mücâdele Dergisi Sâhibi  Av. Bekir Berk,  Orkun Dergisi Sâhibi Av. İsmet Tümtürk, o dönemde İstanbul Teknik Üniversitesi’nde öğrenci olan sonradan Türkiye’nin sayılı müteahhitleri arasında yer alan Elektrik Yüksek Mühendisi İdris Yamantürk, sonradan Yeni İstanbul, Havadis ve Son Havadis gazetelerinin sâhipi ve Adalet Partisi Milletvekili olan Üniversite öğrencisi şair Gökhan Evliyaoğlu, sonradan Matbaa sâhibi olup Bizim Anadolu Gazetesi’ni çıkaran bakkal Mehmet Emin Alpkan, Osman Yüksel Serdengeçti.. gibi isimler vardı. Yemekte, matbaa malzemeleri gümrükten çekilip kurulduktan sonra, Tercüman isimli bir günlük gazete yayınlanmasına karar verildi. Beşiktaş’ta uçak fabrikasının yerinde modern bir matbaa tesis edilmiş, ama bu tesisi yönetecek kadro bulunamamıştı. Demirağ, sanayici kimliğinden ayrılıp siyasetçi gömleğini giydikten sonra, basınla sıkıntılı ilişkiler içinde oldu. Bir kısım basın mensupları, Demirağ’ın kurduğu Millî Kalkınma Partisini en başından itibaren alaya almakla meşgul olmuş, partiyi Demirağ’ın her fırsatta verdiği kuzu ziyafetlerinden dolayı kuzu partisi ismiyle anmışlardı. Demirağ’ın yatırımları ile ilgili haber yayınlayan gazete muhabirleri ise bu hizmetlerini paraya tahvil edebilmenin telaşı içindeydi.

Bu sıkıntılı dönemde Nuri Demirağ, Türkçülük Dâvâsı mağdurlarıyla da görüşmeler yaptı. Bu görüşmeler mümkün olduğunca gizli yapılıyordu.  Bu ilişkiler hakkındaki, bilgiler, sonraki yıllarda Türkçüler Dâvâsı’nın mağdurlarından Reha Oğuz Türkan tarafından açıklanmıştır. Türkkan, o Târihlerde Gök-Börü dergisini çıkarmaktadır. Nuri Demirağ, uçak projelerinin tanıtımı karşılığında kendilerine maddî destek vermeyi teklif eder. Böylece dergi 9. sayısından itibaren 10 bin nüsha basma imkânına kavuşur ve hemen hepsi satılır. Dergide hükümeti tenkit eden yazılara ağırlık verilmiştir. Demirağ’ın Gök-Börü dergisine maddî yardımda bulunmasının asıl sebebinin uçak projelerinin tanıtılması mı, yoksa hükümetin tenkit edilmesi mi olduğu sonraki yıllarda tartışılmıştır.

Türkkan’la Demirağ’ın tanışmaları da Rusya’dan uçağıyla Türkiye’ye kaçan Mehmet Altunbay isimli Azerbaycan Türkünün macerasını dergisinde tefrika etmesinden sonra, Altunbay vesilesiyledir. Yazı serisiyle ilgilenen Demirağ, Altunbay’a ihtiyacı oluğunu, tanışmak istediğini bildirir, aralarında bir dostluk ilişkisi başlar. Altunbay, sonraları Demirağ’ın uçak imalatında teknisyen, uçuş denemelerinde pilot olarak istifade ettiği bir eleman olmuştur.

(Devam Edecek)

Dünden Bugüne Türk Yargısı

53 yıllık kıdemli bir avukat olan Zeki Hacıibrahimoğlu çok önemli davalarda avukatlık yapmış değerli bir hukukçudur. Nokta TV’de yapımcılığını ve sunuculuğunu yaptığım “Geniş Açı” programında ikinci defa konuğum oldu.

Üç ay önce yaptığımız ilk programda, avukat olarak görev yaptığı, önemli siyasi davalara dair anı ve görüşlerini paylaşmıştı.

Av. Zeki Hacıibrahimoğlu 1980 darbesi sonrası Alparslan Türkeş ile MHP ve Ülkü Ocakları yöneticilerinin idam talebiyle yargılandığı “MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası”nın devamlı avukatlarından biriydi.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Diyarbakır DGM’de yargılandığı, mahkum ve siyasi yasaklı olduğu davada avukatlığını üstlendi.

Teröristbaşı Abdullah Öcalan’ın yargılandığı İmralı’daki davaya 3 bin şehit yakınının müdahil avukatı olarak duruşmalara devamlı katıldı. Dava sonucunda teröristbaşı Öcalan’a idam cezası verildi. Dosyanın Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi aşamasında, elli şehit yakınıyla birlikte gittiği Fransa’nın Strasburg şehrinde yapılan yargılamaya müdahil vekili olarak katıldı.

Dönemin siyasi davalarına dair anlattıkları 1975- 2000 arası Türk yargısının siyasi davalar açısından bir aynası gibi idi. 1 Mayıs’ta yaptığımız programda ise 2000 yılı öncesi şahit olduğu ilginç siyasi olmayan davalara dair hatıralarını anlattı. İşte onlardan üç tanesi.

****************************

Randevu Evinin Önemli Ziyaretçileri

Şişli’de normal ailelerin oturduğu bir apartmanda, bir kadın kiracı dairesini randevu evi haline getirip fuhuş yaptırmaktadır. Apartmanda diğer dairelerde oturanların emniyete, savcılığa şikayetlerine rağmen müdahale edilmez. Randevu evi olarak kullanılan dairenin tahliyesi için komşuları tarafından dava açılır.

Yerel Mahkeme (Sulh Hukuk M.) tahliye kararı verir. Kiracı kadının vekili temyiz eder. Yargıtay’ın ilgili Hukuk Dairesine dosya gönderilir. Bu arada emekli bir Yargıtay üyesi hakim Davanın temyiz incelemesini yapacak dairenin başkanını ziyarete gelir. Bu davadan bahseder, kiracı kadını tanıdığını, kadının namuslu biri olduğunu, iftiraya uğradığını söyleyerek kadının tahliye edilmemesini ister.

Yargıtay Hukuk Dairesinin Başkanı merak ederek dosyayı bizzat inceler. Hukuk Dairesi Başkanını daha önce ziyaret eden emekli Yargıtay üyesi hakim tekrar daire başkanını ziyaret ederek “Madamın dosyası ne oldu? diye sorar. Daire Başkanı “dosyayı inceledik ve kararı onadık” der. Emekli Hakim “nasıl olur?” diye şiddetli tepki gösterince Yargıtay Hukuk Dairesi Başkanı dosyayı açar, içinden bir liste çıkarır.

Bakın, bu evi ziyaret eden bir çok önemli kişiler var. İçinde emniyetten müdürlerin de bulunduğu bu listede sizin de adınız var” cevabını verir. Eski Yargıtay üyesi kös kös ayrılırken, Hukuk Dairesi Başkanı “buraya büyük unvanlarla gelip küçülerek gidenler de var” diye konuşur.

Demek ki her dönemde hakimlik gibi bir kutsal mesleği dahi lekeleyen kişiler var olmuştur. Fakat eski dönemlerde “Ankara’da hakimler var” sözünü çok rahat söyleyebiliyorduk. Bu dönemde aynı rahatlık içinde değiliz.

****************************

Hrant Dink’in Türk Milletine Hakaret Davası

Hrant Dink’in öldürülmesini bir hukukçunun tasvip etmesi mümkün değildir. Hiç kimsenin fikirlerinden dolayı yasal yetkisi olmayan kişiler tarafından cezalandırılması, hele hele öldürülmesi kabul edilemez.

Av. Zeki Hacıibrahimoğlu’nun anlattığı Hrant Dink davasının konusu, 13 Şubat 2004 tarihinde Agos Gazetesinde yazdığı köşe yazısında Türk Milletine hakaret ifadeleri kullanmasıdır. Cümle şu idi:

“Türk’ten boşalacak o zehirli kanın yerini dolduracak temiz kan, Ermeni’nin Ermenistan’la kuracağı asil damarda mevcuttur.”

(Bu sözü Hrant Dink’i savunanlar şöyle tevil etmeye çalışıyor: Hrant’ın sözünü ettiği zehirli kan Türk kanı değildir. Diasporanın her Ermeni çocuğa daha doğuştan aşıladığı Türk düşmanlığıdır.)

Bu cümle üzerine açılan davaya Av. Zeki Hacıibrahimoğlu Türk Milletinin mensubu bir vatandaş olarak müdahil olmak ister. Şişli 2. Asliye Ceza Mahkemesi talebi kabul eder. Türk Milletine hakaret eden Hrant Dink’in cezalandırılmasını talep eder. Hrant Dink’i 20 kadar avukat savunur. İ.Ü. Hukuk Fakültesi Ceza Hukuku kürsünden üç asistanın hazırladığı bilirkişi raporunda suç unsuru bulunmadığı bildirilir. Fakat Mahkeme Hrant Dink’i suçlu bulur ve bir yıl ceza verir.

Tarafların temyiz etmesiyle dosyayı inceleyen Yargıtay 9. Ceza Dairesi “beraat kararı verilmesi gerekirken ceza verilmesi doğru değildir” şeklinde karar verir.

Yargıtay Savcısı davayı Yargıtay Ceza Genel Kurulu’na taşır. Ceza Genel Kurulu yazıda Türk Milletine hakaret edildiği kabulüyle Hrant Dink’e bir yıl ceza verilmesi kararının onanmasına karar verir.

Burada Ermeni asıllı bir Türk vatandaşı olarak her türlü savunma hakkını kulanmış ve fakat yazısındaki ifadelerin en üst yargı mercii tarafından suç oluşturduğuna karar verilmiştir.

****************************

Genç Bir Kadının Tahliye Davası

Babadan kalma bir işyeri kirada olan genç kadın burayı kendisinin lokanta olarak işletmek istediğini söyleyerek “ihtiyaç sebebiyle tahliye davası” açıyor. Genç kadının ihtiyaç gerekçesinin gerçek ve samimi olduğunu ispatlayan bütün delil ve tanık ifadelerine rağmen hakim davayı reddediyor, Yani kiracının tahliye edilmemesi gerektiğine karar veriyor.

Kadın kararı temyiz ediyor. Yargıtay Hukuk Dairesi yerel mahkemenin kararını bozuyor. “Kadının bu işi yapıp yapamayacağının bilirkişiler tarafından incelenmesinden sonra karar verilmesi gerekir” diyor. Yerel Mahkeme bunu üzerine bilirkişi incelemesi yaptırıyor. Kadın bilirkişilerin sorularına doğru ve uygun cevap veriyor. Bilirkişi Raporunda kadının bu işi yapabileceğini, ihtiyacın gerçek ve samimi olduğu kanaatini bildiriliyor.

Buna rağmen Hakim kadının davasını tekrar reddediyor. Gerekçe ise çok ilginçtir:

“Vekaletnamesindeki resminden de anlaşılacağı gibi davacı çok güzel bir hanımefendidir. Güzel hanımların yeri çalışmak değil, evinde oturmaktır. Eğer çalıştırılırsa namusu zarar görür.”

Yeniden temyiz edilen davayı gören Yargıtay Hukuk Dairesi Başkanı yerel mahkemenin kararını “acı veren bir karar” olarak nitelendiriyor. Hukuk Dairesi bu garip kararı veren hakimin kararını bozuyor. Dava yeniden görülmek üzere aynı mahkemeye değil, başka bir sulh hukuk mahkemesine gönderiliyor. Hukuk Dairesi Başkanı bununla yetinmiyor. “Bu zihniyette biri hakim olamaz” diyerek Hakimler Yüksek Kuruluna götürüyor ve hakim meslekten çıkarılıyor.

Av. Zeki Hacıibrahimoğlu “Şimdi ‘güzel kadınların evi yeridir, çalışırsa namusu zarar görür’ diye karar veren bir hâkim olsa belki taltif bile edilir” kanaatinde.

Hz. Ali Divanı’nda Akıl ve İlim

     – Allah’ın insana verdiğinin en iyisi aklıdır.

       İnsana verilebilecek başka hiçbir şeyle mukayese edilemez.

     – Rahman-Allah kişinin aklını kemale erdirirse, ahlâkı ve değerleri de yükselerek artar.

     – Kişi insanlar arasında aklıyla yaşar.

       Bilim ve tecrübelerini aklıyla edindiği gibi.

     – Kişi akıl noksanlığıyla insanlardan ayırt edildiğinde,

       Ne mevkii, ne asaleti bu eksikliğin yerini doldurabilir.

     – Kim ki akıl ve cesaretiyle başarılı olur.

       O kişi, geçimini elde etmede de başarılı olur.

     – Güzellik giyilenlerin süslülüğüyle oluşmaz.

       Bilgi ve terbiyeyle güzel olunur.

     – Yetim; annesi ve babası ölmüş kişi değildir.

       Gerçekte yetim; akıl..güzelliğinden yoksun olandır.

     – Övünmeye değer bulunacak şeyler güçlü akıl,

       Utanma, nefsinden sakınma ve eğitimdir.

     – Dünyanın zenginlik ve yoksulluk (iki) hâlini bilen, onu denerken;

       Bu iki hâlin getirdiklerinden korkmayan akıllı insan değildir.

     – Kolaylaştırıcı çâreler akıldadır.

       Onunla çözüme giden yolun perdesini aralarım.

     – Bilgi ile yaşamayan insan ölüdür.

       Kıyametle dirilişe kadar, onu hayatta saymaya imkân yoktur.

     – İlim insanın güzelliğidir, onu kazanmayı iste.

       Onu edin ki, kahrıyla yaşayan bir insan olma.

     – Davranışlarına ilim yön versin, Allah’a sığın ve O’nu sözünden eksik etme.

       Halim selim ol ve hareketli akıllılığınla kendini koru.

     – Güvenme kimseye ve tedbirli ol. Her ânında bilimle meşgulken ya da bir başka şeye dalmışken.

     – İbadet eden, Allah’ı en güçlü bilen, dinine riayet eden,

       İlmi bir ganîmet gibi vahşetle kapan yiğit ol.

     – Kim ki eğitimle ahlâkını oluşturursa, onunla bulunduğu kavmin ileri gelenine yükselir

       Ve onun gereklerinden ayrılmadıkça da orada kalır.

     – Bil ki, ilmin güzelliğiyle donanmış kişi, en iyi derecelere yükselir ki,

       Bilim isteyenine yüceliğinden akarak gelir.

     – İlim bayrağımdır, nereye gitsem benimledir. Kalbim onun ilmiyle doludur,

       Sanma ki boş bir sandıktır.

     – Evde olduğumda ilmim benimledir. Çarşıda isem ilmim de çarşıdadır benimle.

     – Akıllı ve bilge insan öngörülüdür.

       Başına geleceği düşünüp hisseder ve ona göre de hazırlıklı olur.

    – Bu nedenle, âni bir şeyle karşılaştığında telâşa kapılmaz.

       Âni geleni daha önceden kestirdiğinden.

     – Bilgiyi toplamış ama akıllı biri değilsen, bir nal olursun takılacak ayağı olmayan.

     – Akıl sahibi olup bilgi toplamamışsan, nal takılmamış bir ayak gibi olursun.

     – İnsan aklı için, bir kın ödevi görür. Kın toplayıcı (bilgiyi) değilse, onda hayır yoktur.

     – Bilgi çaba harcamadan dilekle elde edilseydi, çölde cahil bir tek insan bile kalmazdı.

     – Yakındır mal biter, ilimse bizimle sürer.

     – Bilgin ve yorumcu; kendi durumunu açıklayabilen kişidir…

     – Zamanı değilse çok konuşmayın, söze başvurma. Suskunlukla süsle aklını.

     – Cehlin insanıysa; günlerin güvenliğiyle, iniş ve çıkışlarını düşünmez yaşamın.

       (HAZRETİ  ALİ  DİVANI, Arapça Çeviri: Vedat Atila)

03 Mayıs Türkçülük Günü

(Birinci Bölüm)

Ankara’da resmî çevrelerin ve solcuların Irkçılık – Turancılık Dâvâsı olarak adlandırdıkları Türkçülük Dâvâsı’nın duruşması başladı.  3 Mayıs günleri, daha sonraki yıllarda, Türkçüler tarafından Türkçülük Günü olarak kutlandı.  

Merhum Alparslan Türkeş, 1988 yılında,  ‘Milliyetçiler Bayramı’ deyimini kullandı. Gerekçesini de şöyle açıklamıştı: Türkçülük kelimesi, ırkçılık kavramını çağrıştırıyor.

Olayın evveliyatının özeti:

Türk Milliyetçiliğinin önder şahsiyeti Hüseyin Nihal Atsız, çıkarmakta olduğu dergide, dönemin Başbakanı Şükrü Saraçoğlu’na hitâben iki adet açık mektup yayınlar. Sabahattin Ali, bu mektupta kendisine hakaret edildiği iddiasıyla dâvâ açar.

İlk duruşma, 26 Nisan 1944 Târihinde Ankara’da yapılır. Üniversitede okuyan milliyetçi gençler duruşmayı takip etmek üzere mahkeme salonunu hınca hınç doldurur. Söylenildiğine göre mahkeme heyeti duruşma salonuna pencereden girebilmiştir.

Hüviyet tespiti yapıldıktan sonra mahkeme 3 Mayıs 1944 Târihine ertelenir. 24 Sanığın (*) yargılandığı bu duruşmada gençlerin mahkeme salonuna alınmaması kararlaştırılır. Gençler, hem bu kararı protesto etmek, hem de hocaları ve önderleri Nihal Atsız’a destek vermek için duruşmadan sonra, o dönemde Anafartalar Caddesinde bulunan Adliye binasından Ulus’a doğru bir yürüyüş düzenlerler. Yürüyüşün amacı Sabahattin Ali’yi protesto etmek, Atsız’a destek vermektir. Yürüyüş; o güne kadar duygu, fikir ve edebiyat alanında sessizce gelişen Türk Milliyetçiliği ülküsünün ilk aksiyonudur.

Yürüyüş sırasında onbinlerce genç İstiklal Marşı söyleyerek, ‘Kahrolsun Komünistler’, ‘Yaşasın Atatürk’, ‘Yaşasın Türk Milliyetçiliği’ diyerek sloganlar atmışlar, Şükrü Saraçoğlu lehine de bağırmışlardır. Yürüyüşe katılanların sayısı gittikçe artmıştır. Kimi meraktan, kimi destek vermek için yol kenarına toplanan halk da sloganlara katılınca, dönemin Ankara Valisi Nevzat Tandoğan, kalabalığın atlı polislerle dağıtılmasını emretti. Bu olay, birçok kişinin yaralanmasına ve sakat kalmasına yol açtı. Yüzlerce kişi tutuklandı. Tutuklamalar daha sonra İstanbul’da ve Türkiye’nin diğer bölgelerinde devam etti. Onlar, ilk duruşmadan sonra serbest bırakıldılar.

Dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün 19 Mayıs 1944’te Gençlik ve Spor Bayramı kutlama töreninde irat ettiği nutuktan (**) sonra, tutuklamalar şuurlu bir hal aldı. Ankara, İstanbul ve diğer bölgelerde, antikomünist çalışmalara etkili olarak katılan, Türkçü fikirlere sahip ve fikirlerini kitap ve makalelerle yazıya döken gençler tevkif edildi. İlk sorgulamalardan sonra elebaşı olarak belirlenenler İstanbul’da mahkemeye sevk edildi. O dönemde İstanbul’da Sıkı Yönetim uygulaması vardı. Ankara’da başlayan Nihal Atsız – Sabahattin Ali Dâvâsı’nın da sıkıyönetim mahkemelerinde görülebilmesi için, sonradan tutuklanan kişilerin dosyası ile birleştirilerek İstanbul’a nakledildi. Toplam 24 kişi, duruşma dışındaki günlerde tabutluk denilen hücrelerde tutuldu, işkencelere mâruz bırakıldı.

Sol basının 1944 Irkçılık- Turancılık Dâvası olarak adlandırdığı gerçekte ise Türkçülük Dâvası olarak anılması gereken, duruşma günleri, Türk Milliyetçilerinin acılı günleridir.

Başlangıçta Türk Milliyetçileri, o acı günleri, hüzünle anmak için toplanıyorlardı. Dâvanın mağdurlarının tamamı, Askerî Mahkeme’de görülen Temyiz duruşmalarından sonra 3 Mart 1947 Târihinde suçsuz bulunup beraat edince, toplantılar bayram günü kutlamalarına dönüştü. Adına Türkçüler Bayramı denildi. 1988 yılı kutlamalarında merhum Başbuğ Alparslan Türkeş, ‘Türkçülük‘ kelimesinin ırkçılık kavramını çağrıştırdığını belirterek, 3 Mayıs için ‘Milliyetçiler Günü’ denilmesinin uygun olacağını söylemişti.

1944 Türkçülük Dâvasının duruşmaları, Türk Milliyetçileri’nin; inanç, cesaret ve yüksek ahlâk anlayışı ile vatanseverlik konularında imtihanı olmuştur. Her yıl o imtihanda elde edilen üstün başarı kutlanmaktadır.

Ulu dağlar zirvesinde, asaletin ve temizliğin timsâli bembeyaz karlar gibi beklemekte olan Türk Milliyetçiliği ülküsü, 3 Mayıs 1944’te küçücük bir kıpırdanışla büyüyen çığ oldu. Zararlı ideolojiler o çığın altında ezildiler. Belki yok olmadılar. Fakat Türkiye’mizin geleceğini tümü ile etkileme imkânlarını bulamadılar.

Türkçülük Nedir?

Çok kısa tanımı ile Türkçülük, Türk Milleti’ni sevmektir. Bu tarif, elbette yeterli değildir. Türk olan herkes milletini sever. Milleti sevmek yetmez. Bizi biz yapan değerleri: dilimizi, dinimizi, târihimizi, kültürümüzü, geleneklerimizi, örf ve âdetlerimizi vatanımızı, bayrağımızı, aynı soydan geldiğimiz halde Misak-ı Millî hudutlarımız dışında kalan insanlarımızı da sevmemiz gerekir.

Türkçülük düşüncesi, statik değil, dinamik bir yapıya sahiptir. Bu sebeple değişmez ve klâsik bir tarif yapmak mümkün olmayabilir. Denilebilir ki, Türkçülük; Türk’e has değerleri bilmek ve korumak, Türk Milleti’nin bağımsız olarak daha iyi şartlarda yaşaması için fikir üretmek, Türk Milletine yönelik sevgiyi eyleme dönüştürmektir.

Türkçü, bizi biz yapan değerleri bilecek. Bu değerleri sevecek, koruyacak ve daha geniş kitlelere sevdirecek. Kültürlü ve ahlâklı olacak. Giyimde, edebiyatta, müzikte, güzel sanatlarda, beslenme alışkanlıklarında ve hayatın her safhasında Türk gibi düşünmek ve Türk gibi yaşamak her Türkçünün aslî görevidir.

Türkçülüğün bir adı da Türk Milliyetçiliği’dir. Genel anlamda milliyetçilik de milletini sevmektir.

Millet Nedir?

Peki, millet nedir? Aynı coğrafyada oturmak, aynı geçmişi yaşamış olmak, aynı dili konuşmak, aynı dine inanmak… millet olmak için yeterli midir? Değildir.

Konuya, farklı bir açıdan girelim. Millet denilen topluluk, insanlardan oluşur. Fakat insanlardan oluşan her topluluk millet değildir. Bir futbol maçına giden, belli bir takımın taraftarları da bir insan topluluğudur. Pek çok müşterek yönleri vardır. Dil, coğrafya, kültür.din, târih… ortaktır. Fakat maç bittikten sonra dağılırlar. Gelecek maça kadar irtibatları kalmamıştır. O halde İnsanlar, meydana getirdikleri topluma, daha iyi bir gelecek hazırlamayı, kendilerinden sonra gelen nesilleri de düşündükleri takdirde millet olma vasfına sahip olabilirler.

İnsan denilen yaratıkta 3 milyar hücre olduğu söyleniyor, her birinin ayrı ayrı fonksiyonu olan bu üç milyar hücreyi üretmek mümkün olsa, onları bir küvete doldursak, sonra da insan kalıbı içerisinde bu hücreleri birleştirsek… konuşan, düşünen, hareket eden bir yaratık elde ederiz. O yaratık, elini ateşe uzattığında geri çekebilir de. Bu özelliği de kazandırmak mümkün olabilir. Fakat insana ait her özellik kazandırılamaz. Anne ile evlâdı arasındaki, karşı cinsten insanlar arasındaki etkileşim gibi… özelliklerin kazandırılması mümkün değildir. İşte bu sebeple o yaratığa insan denilemez.

Milletler de böyledir. Müşterek bir geçmişi, iyi olması düşünülen bir gelecek düşüncesini paylaşmayan, tasada ve sevinçte bir olmayan insanların oluşturduğu topluma millet denilemez.

Sümerlerin Türk olduğu söylenir. Doğrudur. Onlar hakkında fazla bir bilgiye sahip değiliz. Bu sebeple o dönemden örnekler vermek gerçekçi olmaz. Bir başka kesim, Târihteki ilk Türk Devletinin, Hun İmparatorluğu olduğunu söyler. Hun İmparatorluğu ile ilgili olarak günümüze ulaşan bilgiler daha kapsamlıdır. Büyük Hun İmparatoru Mete Han, ‘Bir savaşçının kaderinde, atının üzerinde savaşırken ölmek olmalı. Bizler, ve bizden sonra gelenler, bu şekilde ölmeye devam edersek, milletimiz diğer milletleri yönetir. Böylece; kahraman ve üstün millet olduğumuzu dünyaya kabul ettiririz.’ Demişti. Bu sözleriyle Mete Han’ı ilk Türk Milliyetçisi olarak kabul etmemiz, doğru bir değerlendirmedir.

Sonraki yıllarda da pek çok Türk Milliyetçisi, Târih sahnesindeki yerlerini aldılar. Bunların en önemlilerinden biri Göktürk Devleti’nin kurucusu ve ilk hükümdarı Bumin Kağan’dır. O: Türk adını, devlet isminde ilk defa kullanan devlet kurucusudur.

Türk Dili’nin en eski yazılı belgelerinden olan Orhun Âbideleri’ni diken ve taş üzerine: ‘Ey Türk Milleti, yukarıda gök çökmedikçe, aşağıda yer delinmedikçe senin töreni kim bozabilir ?’ Diye yazdırarak Türkün cihan hâkimiyetini 720 yılında ilân eden Bilge Kağan’ı da hatırlamamız gerekir.

Târihteki Türkçüler; Abdülkerim Satuk Buğra Han, Selçuk Bey, Çağrı ve Tuğrul Beyler, Alparslan, Birinci ve İkinci Kılıçarslan ile devam eder. Sonra Târih sahnesine Osman Gazi gelir. Osmanlı pâdişâhlarının tamamına yakını Türkçüdür. Son Osmanlı Türkçüsü cennetmekân Sultan İkinci Abdülhâmid Han’dır.

1800’lü yılların ikinci yarısında, Askerî Okullar Bakanı olan Şıpka Kahramanı Süleyman Paşa, Türklük Bilgisi adlı dersin müfredat programını hazırladı ve Türk Târihi isimli kitabı yazdı. Bu sebeple Süleyman Paşa, Türkçülük ülküsünün ilk teorisyeni olma özelliğine sahiptir.

Yine aynı yıllarda, Bursa Valisi olan Ahmet Vefik Paşa, Ebü’l-Gazi Bahadır Han’ın Şecere-i TürkîTürklerin Soy Kütüğü isimli eserini Doğu lehçesi olarak adlandırabileceğimiz Çağatay Türkçe’sinden İstanbul Türkçe’si ne çevirdi. Önemli Türkçülerden biridir.

Kırım’da Gaspıralı İsmail ve O’nun teyze-zâdesi Tataristan’da Yusuf Akçura, Azerbaycan’da Ahmet Ağaoğlu, Hüseyin-zâde Ali Turan Beyi, Başkırdistan’da Zeki Velidî Togan… Türkçülüğün simge isimleridir.

Türkiye’de Ziya Gökalp, Mustafa Kemal Atatürk, Rıza Nur, Hüseyin Nihal Atsız ve Alparslan Türkeş’le Türkçülüğün önderleri serisinde yakın Târihimize geliyoruz.

Türkçüler, saydığım isimlerden ibâret değil elbette.

(Devam Edecek)

1 Mayıs İşçi ve Emekçi Bayramı

 İşçi Bayramı olarak bilinen Emek ve Dayanışma Günü, 1 Mayıs’ta dünya genelinde kutlanıyor. İlk olarak 1889 yılında Amerikalı sendikacıların önerisiyle kutlanan işçi bayramı, Türkiye’de resmi bayram niteliğini 1923 yılında Türkiye Cumhuriyeti’nin ilanı ile kazandı

1 Mayıs İşçi Bayramı, Türkiye’de ilk kez 1923’te resmî olarak kutlanmıştır. 2008 Nisan’ında, “Emek ve Dayanışma Günü” olarak kutlanması kabul edilmiştir. 22 Nisan 2009 tarihinde TBMM’de kabul edilen 5892 sayılı yasanın, 27 Nisan 2009’da Resmi Gazete‘de yayımlanarak yürürlüğe girmesi ile, 1 Mayıs resmi tatil ilan edilmiştir.

Osmanlı Devleti döneminde işçi örgütlenmesinin en gelişmiş olduğu yer Selanik’ti ve 1911 yılında burada tütün, liman ve pamuk işçileri, 1 Mayıs gösterisi düzenleyerek bu günü kutladılar.

1912 yılında İstanbul’da ilk defa 1 Mayıs kutlaması gerçekleşti.

1923 yılında 1 Mayıs günü yasal olarak “İşçi Bayramı” ilan edildi.

1924’te hükûmet kitlesel 1 Mayıs kutlamalarını yasakladı.

1925’te çıkan Takrir-i Sükun Yasası, İşçi bayramını kutlamayı yasakladı ve uzun yıllar bu yasak geçerliliğini korudu.

1935 yılında 1 Mayıs’a “Bahar Bayramı” adı verildi ve ücretsiz tatil günü ilan edildi.