25.5 C
Kocaeli
Cumartesi, Ekim 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 159

Yurtta Sulh, Dünyada Sulh

            Avrupalı büyük güçler, Alman İmparatorluğu, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Rus İmparatorluğu, Birleşik Krallık, İtalya Krallığı ve Fransa Cumhuriyeti’nin ellerindeki silah, mühimmat ve hazır kıta askerleriyle uzun zamandır süregelen emperyalist dış politikaları ile 1. Dünya savaşının çıkmasına adeta bir bahane arıyorlardı. Bunların beklediği imdada; Avusturya-Macaristan tahtının veliahdı Arşidük Franz Ferdinand’ın 28 Haziran 1914’te Gavrilo Princip adında bir manyak Sırp milliyetçisi tarafından devletin başkenti Saraybosna’da öldürülmesi, beklenen savaşı tetikleyen sebep olmuştur.

            7 Ekim 2023 günü HAMAS askerlerinin İsrail de bir tatil köyünü basıp 1200 İsrailliyi öldürmesi, Filistin’de bugüne kadar 40 000 kişinin ölümüne sebebiyet vermiştir ve Filistin’de her gün halâ onlarca insan vahşice öldürülmektedir.

            Aslında gerek 1. Dünya Savaşında, gerekse HAMAS askerlerinin İsrail tatil köyüne saldırması birer bahane. Zaten New York Times’ın haberinde İsrail’in HAMAS’ın saldırı planını bir yıldan fazla bir süre önceden ele geçirdiğini iddia ediyordu. Yani bir yerde “Kuzunun kurdun suyunu bulandırma” hikâyesi, her iki vakada da gerçekleşmiş oluyordu.

            Bu görüşümüzü yazar Selçuk Erenerol, Milli Düşünce Merkezindeki: “Türkiye’de Kıyameti Zorlamak” başlıklı yazısında: “ 7 Ekim 2023’ten beri Filistin’de bir soykırım yaşanıyor. Siyonistler ve onların işbirlikçileri muhteşem bir oyunu ince eleyip sık dokuyarak sahneye koydu ve insanlığa yeniden büyük bir zulüm yaşatmaya karar verdi.” Yazısıyla bizi teyit ediyor.

            İnsanlıktan biraz olsun nasibini almış her insan, Filistin’deki katliama tarafsız kalamaz, orada yaşananlar kanayan vicdanları daha da kanatır cinsten. Yalnız mesele devlet düzeyinde ele alınacak olursa, olayları soğukkanlı reel politikalarla, ülke gerçeklerini düşünüp karar vermek icap ediyor.  Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 28 Temmuz tarihinde Rize’de yaptığı konuşmada: “Biz nasıl Karabağ’a girdiysek, nasıl Libya’ya girdiysek bunun benzerini aynen onlara da yaparız.(İsrail’i kastediyor) Yapmamak için hiçbir şey yok. Sadece biz güçlü olmalıyız ki bu adımları da ne yapalım? Atalım.”

            Yalnız bu konuşmada Sayın Cumhurbaşkanı tepki çekeceğini bildiğinden olsa gerek Suriye’ye girdiğimizi söylemiyor. Hani Emevi camiinde namaz kılacaktık ya…Suriye’de verdiğimiz yüzlerce şehide mi yanalım, yoksa bizim Suriye’ye değil, 9 milyon Suriyelinin 2011 yılından bugüne kadar şehirlerimize girip işgal ettiğine mi?

            Aynı zamanda Cumhurbaşkanının Rize’de yaptığı konuşmadan bir gün sonra, 29 Temmuz’da, Azerbaycan Savunma bakanlığından haklı olarak: “Azerbaycan Cumhuriyeti topraklarının kurtuluşu için yapılan savaşlara diğer devletlerin askeri personeli katılmadı” açıklaması geldi. Bırakalım yıllardan beri soykırıma uğramış bir millet, kazandığı zaferi gönlünce doya doya gururuyla yaşasın. Soydaşlarımızın sevinçlerine ortak olmak başka, kazandıkları zafere sahip çıkmak daha başka.

            Savaş çıkarmak kolaydır, zor olan içerde ve dışarda barışı korumaktır. Bunun için de tarihi olaylardan ders çıkarmak gerekir. Aksi takdirde: “Sözcü Gazetesi” yazarı Ege Cansen’in 1 8 2024 tarihli yazı başlığında dediği gibi: “Barışın bedelini ödemeyen savaşın bedelini öder”

            57 yıllık ömrünün büyük bir bölümünü o cepheden bu cepheye savaşarak geçirmiş büyük komutan ve devlet adamı Mustafa Kemal Atatürk hakkında Prof. Doktor Mehmet Gönlübol “Atatürk Araştırma Dergisi”ndeki yazısında bakın neler diyor.

            “Atatürk’ün barışın değerini bilmesinde, üstün asker yönünün büyük rolü vardı. Hassas, yumuşak huylu, barışçı bir kişiliğe sahip olan Atatürk, hayatının uzun bir dönemini geçirdiği muharebe meyanlarında, savaşın ne kadar büyük acılara ve yıkıma yol açtığını yakından yaşamıştı. Savaşın ne demek olduğunu çok iyi bildiği için her zaman barıştan yanaydı. İki savaş arası (1919 – 1939) dönemde, Avrupa’da barışın değil, savaşın erdemine inanan ve kitleleri peşinden sürükleyen ideolojilerin liderleri, askerlikten gelmeyen kişilerdi. Üstün askeri ve sivil değerleriyle Atatürk, militanlığa özenen bu sivil önderlerin, kendi milletlerine ve bütün dünyaya nasıl bir felaket hazırladıklarını önceden görebiliyordu. .”Prof. Dr. Mehmet Gönlübol: “Atatürk Araştırma Dergisi”

Osmanlı İmparatorluğu’nda Diplomasi ve Ağırlama

19. Yüzyılda İstanbul’un Önemli Konukları

‘Aşırı (belki de lüzumsuz) hassasiyet’ olarak değerlendirileceği bilinmesine rağmen kitabın çok değerli yazarlarının hoşgörüsüne sığınarak bu kıymetli esere yakışacak adın; ‘Osmanlı Cihan Devleti’nde Diplomasi ve Ağırlama / 19. Yüzyılda İstanbul’un Önemli Misâfirleri’’ olduğunu belirtmek mecbûriyetindeyim. Okumakta olduğunuz bu yazıda kitap bu isimle anılacak,  sebebi ise yazının sonunda ‘Derkenar’ başlığı altında verilecektir.  

17 X 24 santim ölçülerinde, 90 gram mat kuşe kâğıda basılı 304 sayfa hacimli ve şık görünümlü kitapta yer alan konuların başlıkları:

*Diplomasiye Dâir. *Osmanlı Cihan Devleti’nde Diplomasi. *Osmanlı Cihan Devleti’nde Elçilik ve Ağırlama. *19. Yüzyıla Diplomasi Geleneği Açısından Bir Bakış. *19. Yüzyılda İstanbul’un Önemli Misâfirleri. *Prens Napolyon ile Cambridge Dükü George William Frederick Charles’ın Ziyâreti (1854). *İngiltere Veliaht Prensi Edward’ın (VII. Edward) Ziyaretleri (1862, 1869). *Fransa İmparatoriçesi Eugenie’nin Ziyâreti (1869) . *İtalyan Hanedan Üyelerinin Ziyâretleri (1862-1900). *Amerika Birleşik Devletleri 18. Başkanı Ulysses S. Grant’ın (1878) ve ABD Kongre Üyesi Abram S. Hewitt’in Ziyâretleri (1884). *Karadağ Prensi Birinci Nikola’nın Ziyâretleri (1883, 1899). *İsveç-Norveç Kralı İkinci Oscar’ın Ziyâreti (1885). *Japon Prensi Komatsu Nomiya Akihito ve Eşi Prenses Yoriko’nun Ziyâretleri (1887). *Alman İmparatoru İkinci Wilhelm ve Eşi İmparatoriçe Augusta Victoria’nın Ziyaretleri (1889, 1898). *Siyam Krallığı’ndan Prens Damrong’un Ziyâreti (1891). *Sırbistan Kralı Aleksandar Obrenovic’in Ziyâreti (1894). *İran Şâhı Muzafferüddin’in Ziyâreti (1900).

Eserin son sayfalarında notlar, kaynaklar ve dizin bölümleri bulunmaktadır.

Eskilerin tâbiriyle ‘el emeği, göz nuru ürünü’ olan eser, Osmanlı Cihan Devleti’nin ihtişamını bütünüyle okuyucuya aktarıyor. Fotoğraflar, her biri tek tek incelenen binlerce arşiv belgesi arasından seçilen yazılı metinlerden okuyucuya sunulan bilgiler büyüleyici bir havaya sâhiptir. 622 yıl hüküm süren Osmanlı Devleti, 300 yıldan fazla devam eden zaman boyunca dönemin tek muhteşem gücü idi. Bu güç Prof. Dr. Ayşe Melek Özyetgin önderliğinde, Doç. Dr. Ayşe Ersay Yüksel ve Öğretim Görevlisi Elif Tuğçe Kurt’un titiz çalışmalarıyla okuyucuya aynen sunuluyor.  Şüphesiz eser, yerli okuyucular kadar, belki daha fazlasıyla yabancılar tarafından alâka ile okunacaktır.

Osmanlı Devleti’nde arşiv bölgeleri, döneminin hiçbir devletinde eşine rastlanmayacak kadar düzgün ve derinliklidir. Bu özellik kitabın satır aralarında hissediliyor. Osmanlı’nın çağdaşı olan devletlerin, İstanbul’da dâimî temsilcilerinin bulunmasına rağmen, yabancı devlet erkânının kalabalık ekiplerle ziyârete gelmiş olmaları, Osmanlı’nın dünya devletleri nezdindeki yerini ap-açık ortaya koyuyor.

Okuyucu eserde; Osmanlı’nın devletlerarası ilişkileri hakkında faydalanılabilecek bilgilere ulaşma imkânı buluyor. Bu bilgiler doğrudur ve ilmî bir tarafsızlık prensibiyle kaleme alınmıştır.

15. yüzyılın ilk yarısı, özellikle İkinci Murad devri, Osmanlı tarih yazıcılığının başlangıcı olarak kabul edilir.

Ahmedî, Kâşifî, Oruç Beğ, Âşıkpaşazâde, Enverî, Dursun Bey, Sarıca Kemal ile başlayıp devam eden târihçilerimiz, kıymetli eserler telif etmişlerse de dönemin şartları gereğince Osmanlı diplomasisi hakkında noksanlıkları vardır. Noksanlığın 19. yüzyıl öncesi diplomasi târihinin de yazılması önemli bir hizmet sâhası olarak ilgilileri beklemektedir.

Eserin arka kapak yazısı:

19. yüzyıl boyunca dünyâ devletlerinin üzerinde uzlaşma sağladıkları milletlerarası prensiplerin dönüşmesi, protokol ve teşrifat sistemindeki değişiklikler, Osmanlı Cihan Devleti’nde kuruluş ve yükseliş dönemlerinden beri devam edegelen diplomatik teamüllerin ilkelerini, uygulamalarını değişim ve güncellemeye yönlendirmiştir. Bunun somut bir yansıması olarak İstanbul’un önemi daha da artmış ve şehir âdeta diplomatik ziyâretlerin merkezi hâline gelmiştir. Osmanlının bu dönemde tâkip ettiği denge politikasına bağlı olarak dünyânın batısından ve doğusundan gelen çok sayıda hükümdar, devlet başkanı, hânedan üyesi, diplomat ve elçilerden oluşan seçkin misâfirler farklı vesilelerle İstanbul’da özel teşrifat programları ile ağırlanmıştır. Söz konusu ziyâretler üzerinden yapılan protokol programları, plânlanan geziler, verilen yemek dâvetleri, karşılıklı hediyeleşmeler, ziyâretçiler için özel düzenlenen konser ve tiyatro temsilleri gibi renkli ve kültürle alâkalı temaslar hakkında yerli ve yabancı arşivlerde önemli bir külliyat mevcuttur.

***

Elinizdeki bu eser Sultan Abdülmecid Han, Sultan Abdülaziz Han ve Sultan İkinci Abdülhamid Han dönemlerinde Fransa, İngiltere, İtalya, ABD, Karadağ, İsveç, Japonya, Almanya, Tayland (Siyam), Sırbistan ve İran gibi farklı ülkelerden İstanbul’a gelen önemli misâfirlerin ziyâretlerini yepyeni bir bakış açısı ile sunmaktadır. Kitapta ziyâretler ve törenler, dönemin yerli ve yabancı arşivlerindeki yazılı ve fotoğraflı kayıtlarla desteklenerek anlaşılır ve akıcı bir dille işlenmiştir. Bu kitap bir siyâset kronolojisi olmaktan ziyâde diplomatik ziyâretlerin her iki taraf için de geçerli olan sosyal ve kültür etkileşimini ortaya koyan, Osmanlı Cihan Devleti’nin son yüzyılında kadim diplomasi geleneğimizle ilintili şekilde devam edegelen ziyâretlere akademik bir içerikle ışık tutan bir çalışmadır.

***

Eseri hazırlayanlar, kitaplaştıranlar, tebrik ve teşekkürleri hak etmişlerdir. 

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr 

Prof. Dr. AYŞE MELEK ÖZYETGİN 1970 yılında Ankara’da doğdu. 1991 yılında Ankara Üniversitesi. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldu. 1992 yılında aynı bölümün Eski Türk Dili Ana Bilim Dalında araştırma görevlisi olarak göreve başladı. 1993 yılında, aynı bölümün üniversitede yüksek lisans programını, 1999 yılında da yine aynı bölümde doktora programını tamamladı. A.Ü. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nün Eski Türk Dili Ana Bilim Dalında 2002 yılında Doçentlik unvanını, 2008 yılında da Profesörlük unvanını aldı. 2005-2006 yılında Çin/Pekin’deki Merkezî Milliyetler Üniversitesi’nin (The Central University For Nationalities) Uygur Dili ve Edebiyatı Bölümünde lisansüstü dersler vermek üzere bir dönem için dâvetli misâfir öğretim üyesi olarak bulundu. 2006-2012 yılları arasında Türk Dil Kurumu’nda Güncel Türkçe Sözlük ve İmla Kurumun’da çalışma grubu üyesi oldu. 2010-2012 yılları arasında Türk Dil Kurumu Başkan Yardımcılığı görevini üstlendi. 2012 yılında altı aylığına Londra’da Yunus Emre Enstitüsünde ders vermek ve araştırma yapmak için bulundu. Prof. Özyetgin 2014 yılından itibaren UNESCO Türkiye Millî Komisyonu, Dünya Belleği İhtisas Komitesi üyeliğini devam ettirmektedir.  Ayrıca 2009-2012 yılları arasında Yunus Emre Enstitüsü Danışma Kurulu üyeliğine seçilmiştir. Prof. Dr. A. Melek Özyetgin, 2013 yılından îtibâren Yıldız Teknik Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde öğretim üyesi olarak çalışmaktadır. Aynı üniversitede 2014-2015 yılları arasında Sosyal İlimler Enstitüsü Müdür Yardımcılığı görevini, 2013-2019 yılları arasında Rektörlüğe bağlı Türk Dili Bölüm Başkanlığı görevlerini üstlenmiştir. Prof. Dr. A. Melek Özyetgin 2022 yılı Şubat ayından îtibâren de Türk Dili ve Edebiyatı Bölüm Başkanlığı görevini yürütmektedir. Ayrıca Prof. Özyetgin Yıldız Teknik Üniversitesi bünyesinde 2015 yılında kurulan Sultan İkinci Abdülhâmid Han Uygulama ve Araştırma Merkezi’nin müdürlüğü görevini de kuruluşundan îtibâren devam ettirmektedir. Prof. Dr. Melek Özyetgin’in ilmî çalışmaları, Altın Orda, Kıpçak ve Uygur dönemini kapsayan orta dönem Türk dili Târihi ve kültürü üzerinde yoğunlaşmıştır. Prof. Özyetgin’in yurtdışında ve yurtiçinde yayımlanmış kitap, makale ve bildirilerden oluşan 95 adet yayını bulunmaktadır. İngilizce bilen yazar evli ve bir çocuk sâhibidir.
Doç. Dr. AYŞE ERSAY YÜKSEL 1985 yılında İstanbul Üsküdar’da doğdu. İlk ve orta eğitimini Ankara’da tamamdı. 2006 yılında Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nden mezun oldu. 2008 yılında Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Türk İslâm Sanatları Târihi Ana Bilim Dalı’nda araştırma görevlisi olarak çalışmaya başladı. 2011 yılında Türk İslam Sanatları Târihi Ana İlim Dalı’nda ‘Ankara’da Dînî Yapılarda Mahallî Üslup’ başlıklı tezi ile yüksek lisansını tamamladı. 2017 yılında ‘Osmanlı Sultanı İkinci Abdülhâmid Han’ın Sanat Himâyesi’ başlıklı teziyle Doktor unvanını aldı. 2017 ile 2021 yılları arasında Çukurova Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Türk İslâm Sanatları Târihi Ana İlim Dalı’nda doktor araştırma görevlisi olarak çalıştı. 2019 yılında İran Tebriz İslâm Sanatı Üniversitesi’nde misâfir araştırmacı olarak Safevî dönemi sanat ve mimârisi konusunda araştırmalarına devam etti. 2021 yılında doktor öğretim üyesi oldu. 2022 yılında Doçent unvanı aldı Yazar, 2022’den îtibâren Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Türk İslâm Sanatları Târihi Anabilim Dalında görev yapmaktadır. Çalışmalarını geç dönem Osmanlı sanatı ve mimârisi, Osmanlı sanat himâyesi, Osmanlı fotoğraf sanatı üzerinde yoğunlaştıran yazar alanı ile ilgili çok sayıda milletlerarası ve millî kongre, sempozyum ve seminerlere katılmış, bu konuda kitapları ve birçok makalesi yayımlanmıştır. Yazar Yıldız Teknik Üniversitesi Sultan İkinci Abdülhâmid Han Uygulama ve Araştırma Merkezi’nin akademik danışmanlarındandır. Hâlen Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Türk İslâm Sanatları Târihi Ana Bilim Dalı Başkanı olan yazar, İngilizce ve Arapça bilmekte olup, evli ve iki çocuk annesidir.
Öğretim Görevlisi ELİF TUĞÇE KURT 1992 yılında Erzincan’da doğdu. İlk ve orta eğitimini Erzincan ile İstanbul’da tamamladı. 2014 yılında İstanbul Üniversitesi, İktisat Fakültesi, Siyâset Bilimi ve Milletlerarası İlişkiler bölümünden mezun oldu. 2017 yılında Yıldız Teknik Üniversitesi, Sosyal İlimler Enstitüsü, Atatürk İlkeleri ve İnkılap Târihi ana bilim dalında ‘Türk Milliyetçiliğinin Çağdaş Düşünürü Nevzat Kösoğlu, Hayatı ve Eserleri’ başlıklı tezi ile yüksek lisansını tamamladı. 2018 yılında Yıldız Teknik Üniversitesi, Sultan İkinci Abdülhâmid Han Uygulama ve Araştırma Merkezi’nde öğretim görevlisi oldu. 2020 yılında Yıldız Teknik Üniversitesi, Sosyal İlimler Enstitüsü, Siyâset İlimleri ve Milletlerarası İlişkiler ana ilim dalında İkinci Abdülhâmid Han Dönemi Osmanlı Amerika Diplomatik İlişkileri’’ konulu ikinci yüksek lisansını bitirdi. 2020 yılında Marmara Üniversitesi, Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, Türk Târihi ana ilim dalı, Yakınçağ Târihi ilim dalında doktora programına başladı. Yakınçağ Osmanlı Târihi, Osmanlı Diplomasi Târihi, Osmanlı Fotoğraf Târihi, sosyal ve kültürel târih üzerine çalışmalarına devam eden yazar ‘Yıldız Sarayı Fotoğraf Koleksiyonu’ndan Amerika Birleşik Devletleri’ne Gönderilen Albümler Üzerinden Osmanlı Devleti’nde İmaj ve Propaganda’ başlıklı doktora tezini hazırlamaktadır. 2022 yılında görev aldığı Sultan İkinci Abdülhâmid Han Uygulama ve Araştırma Merkezi’nde müdür yardımcısı olarak görev yapmaya başlayan yazar İngilizce bilmekte olup evli ve bir çocuk annesidir.

DERKENAR:

Osmanlı Cihan Devleti, İmparatorluk Değildir!

Osmanlı Devleti, Türk milletinin târih boyunca sâhip olduğu her bakımdan en büyük devlettir. Dünya târihinin de en büyük devletlerinden biridir. Devletin adı; batılıların isimlendirdiği gibi ‘Osmanlı İmparatorluğu’ değil,  kendisine uygun gördüğü isimle; ‘Devlet-i Aliyye-i Osmâniyye’dir. Bu isim günümüz Türkçesinde; ‘Pek Yüce Osmanlı Devleti’ demektir. Kısaca ‘Osmanlı Devleti’ demek gerekir. Devletin büyüklüğüne vurgu yapılmak isteniliyorsa, ‘Osmanlı Cihan Devleti’ denilebilir.

‘İmparatorluk’ kelimesi, ‘İmparator’dan gelmektedir. İmparator; Her biri ayrı devlet olabilecek nitelikteki çeşitli milletleri hâkimiyeti altında toplayan büyük bir devleti yöneten kimsedir.

Evet! Osmanlı Devleti, her biri ayrı bir devlet statüsündeki milletler topluluğunu yöneten bir cihan devleti idi. Fakat ‘İmparatorluk’ kelimesi asla kullanılmamıştır. ‘İmparatoriçemiz’ olmadığı gibi hiçbir zaman ‘imparatorumuz’ da olmamıştır.

Batılıların kurduğu imparatorluklarda, yönetimi altındaki devletlerden merkeze kaynak transferi söz konusudur. Bir anlamda, sömürü düzeni vardır. Osmanlı’da taşradan merkeze kaynak transferi ve sömürü olmamıştır. Aksine, merkezden taşraya kaynak transferi vardır. Merkezde yâni Anadolu’da sanat eseri, köprü, han, bedesten, sağlık merkezleri, câmi, türbe gibi ne tür mimarî eser varsa, taşrada da yapılmıştır. Bu gün onların çok büyük bir bölümünü yerlerinde göremiyorsak, bu durum, medenî denilen batı vandalizminin tahribatındandır. Osmanlı Devleti; Birinci ve İkinci Balkan Savaşlarından ve hemen sonrasında başlayan Birinci Dünyâ Savaşı’ndan sonra Balkanlardan çekildiğimizde, bölgedeki câmilerin sayısı 200’ün üzerinde idi. İslâmiyet oralarda yeniden neşvünemâ imkânı bulduktan sonra yapılan camilerle birlikte sanat eserlerin toplam sayısı 2000 civarındadır.

Avrupa’daki Türk izleri büyük ölçüde silinmiş olmakla birlikte, Vandallardan arta kalan ve ihtişamımızı simgeleyen eserler Türkiye’den yapılan desteklerle yeniden ihya edilmektedir.

Osmanlı pâdişahlarından hiçbiri, yabancı devletlerle yapılan anlaşmaların metninde, ‘imparator’ kelimesiyle kayda geçmemiştir.

Meseleye daha derinden baktığımızda çok önemli bir hakîkat ile karşılaşırız: imparatorluklarda birkaç kavim ve hâkim bir kavim vardır. Devletin yönetimi hâkim kavmin inhisarındadır. Diğerleri ise âdetâ ikinci sınıf vatandaştır. Osmanlı’da hâkim kavim yoktur. Arnavut, Sırp, Çerkez, Arap, Rum ve Ermeni… Türklerle aynı statüye sâhiptir. Sâdece ‘pâdişah’ olmamışlar, sadrazamlık dâhil, devletin her kademesinde vazife görmüşlerdir. Din farkı da gözetilmemiştir. 

Din farkı gözetilmediği gibi dil farkı da gözetilmemiştir. Hıristiyan Batı’nın oluşturduğu imparatorluklarda yaşayan yerli halkın çoğu, baskılar ve dayatmalar neticesinde hâkim unsurun dilini bilmek ve konuşmak mecburiyetine kalmışlardır. 

İşte bu sebeplerle Osmanlı Cihan Devleti’ne ‘İmparatorluk’ denilmesini uygun görmek mümkün değildir.

Osmanlı Devleti’ni yönetenlerden hiçbiri, ‘imparator’ unvanını kullanmamış, târihçilerden, devlet erkânından ve halktan hiç kimse, Osmanlı pâdişahlarından ‘imparator’ kelimesi ile söz etmemişler, ‘Sultan’ ve ‘Pâdişah’ unvanlarını tercih etmişlerdir.

‘Bu husus, çok mu önemlidir?’ Diye sorulacak olursa, ‘Yalnızca saygının gereğidir’ Deyip bu önemli konu böylece kapatılabilir.

‘KONUK’ KELİMESİ

‘Konuk’ kelimesi, Dîvânu Lugati’t-Türk’de bulunmakla birlikte asırlar öncesi, bilinmeyen bir sebeple kullanıştan düşen, Kamûs-Türkî’de ‘metruk’ (yâni: ‘bırakılmış’, ‘vazgeçilmiş’, ‘terk edilmiş’ olarak vasıflandırılan bir kelimedir. Böyle bir kelime diriltilip, mûsıkî ahengine sâhip‘misâfir’ kelimesinin yerine kullanılıyor.

Evet! ‘misâfir’ kelimesi, Arapçadan dilimize geçmiştir. Onu vaktiyle ‘gelin’ olarak evimize aldık, kısa zamanda ‘kızımız’ oldu. Çok da iyi oldu:

‘Misafirliğe gittik’ yerine ‘konukluğa gittik’; ‘misâfirhâne’ yerine ‘konukluk’ dangul-dungulluğuna mâruz kalmaktan kurtulduk.

‘Misâfir’ ve ‘konuk’ kelimeleri için; ‘İkisi de bir arada kullanılabilir’ diyenlere Gresham’a atfedilen Kanunu’nu hatırlatmak gerekir: ‘Kötü para, iyi parayı kovar.’ Maalesef bizde, kötü kelime de, iyi kelimeyi kovuyor. Öyle olmasaydı, ‘misal’ yerine ‘örneğim’, ‘hürriyet’ yerine ‘özgür’, ‘özür dilerim’ veya ‘af edersiniz’ yerine ‘pardon’, ‘ev’ yerine ‘konut’  ‘cevap’ yerine ‘yanıt’ kelimeleri dilimize yerleşemezdi.

‘Dilde devrim yaptık’ diyenleri Ahmet Kabaklı îkaz ediyor: ‘Dört konuda devrim yapılamaz: 1-Din, 2-Dil, 3-Ahlâk, 4-Mûsıkî.’

Rusya’da Lenin, Çin’de Mao; devrim yaptı. Her konuda, akla gelebilecek her konuda devrim yaptılar da… ‘Dil’e dokunmadılar. Neden acaba?

Cevap: İnsan kalabalıklarını millet hâline getiren ‘dil’dir. Dil bozulursa, millet yapısı da bozulur, insan kalabalıkları hâline gelir. Dilimizi kaybettiğimizde; candan aziz vatan toprakları dâhil, kaybedilecek hiçbir değerimiz kalmamış demektir.

 Mânâ-yı  Harfî

    “Bismillah” demek, her şeye “Mânâ-yı Harfî” ile bakmak. “Her şey; başkasının mânâsını gösteriyor.” diye düşünmek. “Bismillah” demek, her şeyin Yaratan’ın bilinmesine vesile olduğunu. Her şeyin Yaratan’a işaret ettiğini anlamaktır. “Bismillah” demek, her şeye sadece kendi şahsı ve zâtı için, bakmadığımızın da bir ifadesidir.

     Kısaca “Bismillah” demek, her şeye Allah için, Allah adına bakmanın, bakıyor olmanın en özlü biçimde dile getirilişidir. Çünkü, bizlere : “Kişi, sevdiği ile beraberdir.” hadîsi şerîfini hatırlatıyor.  Sadece bu sebepten ötürü “Bismillah” lâfzını dilimizden eksik etmemeliyiz. Böylece sevdiğimizle beraber olmanın yolunu bulmuş, bunun sırrına ermiş oluruz. Çünkü “Bismillah” demek, en büyük mahbûb / sevgili olan Allah ile bir ve beraber olmanın en büyük delilidir.

    “Bismillah, her hayrın başıdır.” hükmü, aslında bir tekliftir. Öyleyse her şeye onunla başlamalı. Zaten böyle yapmak gerek. Kaldı ki, bu hükümde bir tebliğ, bir çağrı var. Buna uyup uymamak var! Söylenmesinde ise, güzel bir karşılık var. Söylenmeyişinde, zamanı gelince, Rabbin huzurunda ceza bile söz konusu olma ihtimali var! Bu durumda bize: “Artık sen bilirsin!” demek düşüyor. Ama unutmayalım ki, bizler bu tercih için varız! Bu sınav sırrı, bu seçme için yaratıldık! Zaten en şerefli yaratılan olmamız da, bu yüzden. Kaldı ki, bizden bu bekleniyor. Zira bu teklif, yalnız bize yapılıyor.

     Evet, bu söylemi yerine getirmek, insan olarak sırf bizden isteniyor ve bekleniyor. Zaten işte bundan dolayı, mahlûkatın en şereflisi olmadık mı? Anlayalım artık bu sözü, fikredelim artık bu sırrı, derk ve idrak edelim artık bu gizi.

     Neyi yapmak, neyi başarmak, neyi gerçekleştirmek istiyorsak; başta “Bismillah” demeliyiz.

     Nereye ulaşmak, nereye gitmek, nereye varmak istiyorsak; başlarken “Bismillah” demeliyiz.

     Kime kavuşmak, kime tutunmak, kime dayanmak istiyorsak; önce “Bismillah” demeliyiz.

     Zira her çeşit muvaffakıyet ve başarının yolu, her şeyden önce Allah’a dayanmaktan, Allah’a tutunmaktan, Allah’a sığınmaktan geçer. Çünkü her mes’elede ne kadar kuvvetsiz isek de, her hususta sonsuz kuvvet ve kudret sahibinin eline yapışmış oluyoruz. Böyle avukatı olan biri; dâvâyı kaybeder mi hiç?

     Madem ki, “Allah” kelâmı evrende görünen bütün Güzel İsimler’in anlamını içeriyor. Madem ki, Allah noksan sıfatlardan arınmış. Madem ki, Allah üstün sıfatlarla bezenmiş. Madem ki, kâinat / evren; Allah’ın sıfat ve isimlerinin yansımalarıyla dalgalanıyor. Madem ki evren; mükemmel sıfatlarla donatılmış. Madem ki, Allah; idrak edilemez. Akıl ona yol bulamaz. Akıl onu kavrayamaz. Çünkü O’nun zıttı yok ki, kavranabilsin. Çünkü O’nun misli yok ki, anlaşılabilsin. Çünkü O’nun benzeri yok ki algılanabilsin.

     İşte “Allah” dediğimiz zaman, aklımıza bunlar geliyor. “Bismillah” derken de, böyle vasıflarla sıfatlı bir “Allah”ı anmış. Bu gibi sıfatlarla bezenmiş bir Allah’ı zikretmiş. Evet “Bismillah” derken böyle niteliklerle vasıflanmış bir Allah’ı dile getirmiş oluyoruz.

    “Bismillah” demekle İlahî rahmetten uzaklaşmadığımızı belirtmiş. “Bismillah” demekle, İlahî rahmetten uzaklaşan Şeytan gibi davranmadığımızı göstermiş. “Bismillah” demekle, Allah’ın emri karşısında Şeytan gibi inat etmediğimizi ispatlamış. “Bismillah” demekle Allah’ın gösterdiği çerçeve içinde kalacağımıza söz vermiş oluyoruz. Aksi hâlde, Allah’ın mülkünde O’nun ismini kasten anmamak ne demek? Allah’ın sahipliğinde O’nun ismini, kasten söylememek nasıl bir cür’et?  Şüphesiz, bunun adına inat denir! İnat ise Şeytanî bir huy, Şeytanî bir vasıftır. Allah’ın mülkünde O’nu tanımaz duruma düşmektir.   

    “Bismillah” lâfzını ihmal  etmek ve onu hafife almak veya kayıtsız kalmak; Şeytan’ın yaptığını yapmak olup, insanı Şeytan’ın sıfatına büründürür. “Bismillah” lâfzını unutarak böyle bir gaflete düşmeyelim.

     Çünkü “Bismillah” sözü, bütün varlıkların bizim yardımımıza koşmasını sağlar.

     Bu sözü sarfetmemek; bize bütün mevcudatın düşmanlığını kazandırır!

     Ne büyük kazanç “Bismillah” demek. Ne büyük kayıp “Bismillah” dememek!

Sosyal İklimimiz Çoraklaştı

Süleyman Demirel kendi ailesini “Hakka hukuka riayetkâr, toplumdan rahatsız olmamış, toplumu rahatsız etmemiş mesut bir Anadolu ailesi idik” şeklinde tarif etmişti.

Gerçekten çoğumuzun ailesi böyleydi ve biz böyle ailelerden oluşan bir toplumduk.

Çok eski Türkiye’ye gitmeye lüzum yok, son 20 senede yaşadığımız sosyal ve kültürel değişim inanılmaz boyutta oldu. Bu değişimin olumlu yönde olan kısmı çok az, sosyal ve kültürel açıdan sorunlara yol açan olumsuz değişim miktarı çok fazla. Bunda çok hızlı şehirleşmenin, köyden şehirlere göçün büyük etkisi olduğu muhakkak. Ama devlet yönetimindeki eksik ve kusurlar daha çok etkili oldu.

Şimdi, “toplumumuz hakka hukuka riayetkar insanlardan oluşuyor” diyemiyoruz.

Hakka hukuka riayet etmek kendisi için hak ettiği kadarına razı olmak demek. Kendi çıkarı için başkasının haklarını kullanmasına engel olmak ve hatta başkalarının haklarını gasp etmek hukuk devletlerinde ve semavi dinlerde asla kabul edilmez. Çünkü böyle insanlardan oluşan toplum “mesut bir toplum” olamaz.

Soru çalarak sınav kazananlar, torpil ve rüşvetle makam mevki elde edenler, rüşvet ve yolsuz ihalelerden servet kazananları görenlerin topluma aidiyet duyguları azalır.  Bunlardan bir kısmı aynı imkanları bulduğunda aynı yöntemleri kullanmaktan çekinmezler. Ahlaki çözülme genişler, toplumsal iklim giderek çoraklaşır.

“İktidar nimetleri” diye bir kavram, “Bal tutan parmağını yalar” diye bir atasözümüz var. Yakın ve yandaşlarına kamunun kaynaklarını yani 90 milyon insanın hakkını peşkeş çekenleri bilenler bile “Çalıyorlar ama çalışıyorlar” diye bir mazeret üretmiş. Müslüman ve alnı secdeli diye KUL HAKKI yiyenlere saygı duyuyor, haram paradan bir parçacık da bize versinler diye onları destekliyorlar.

Böyle bir toplumda huzur, mutluluk ve bereket olur mu?

*******************************

Toplumu Rahatsız Etmemek, Toplumdan Rahatsız Olmamak

Toplumdan rahatsız olmayan insan oranımız çok düştü. Çünkü müthiş bir kutuplaşma yaşıyoruz. Kendi dünya görüşüne yakın ve aynı siyasi tarafta olmayanlardan rahatsız olmayan yok gibi. Görmekten, bir araya gelmekten ve birlikte iş ve sosyal faaliyet yapmaktan kaçındığımız kesimler neredeyse toplumun yarısı kadar.

Haliyle çoğumuz bizi rahatsız eden kesimleri rahatsız etmekten de çekinmiyoruz.

Sadece siyasi görüş ve yaşama biçimi farklı insanlarla ilişkilerimiz sorunlu değil. Bu türlü ayrılıkların söz konusu olmadığı ilişkilerde de davranışlarımız medeni ülkelerde yerleşmiş kurallara uymuyor. Daha doğrusu bu kurallardan haberdar bile değiliz.

Bir toplu taşıma aracına binme, inme, seyahat esnasında yaşlı, hamile, sakat gibi öncelikli oturmaları gerekenlere yer verme gibi kurallara uyma oranı çok düşük. Bu araçlara iniş binişte, yürüyüş yollarında yürürken birbirimize çarpmadan yürümeyi bile öğrenemedik.

Piknik alanlarında çöp bırakma, ormanlarda ateş yakıp, cam şişe kırıkları bırakıp yangına sebep olma gibi ilkel davranışları düzeltemedik.

ÖFKELİ VE GÖRGÜSÜZ BİR TOPLUM OLDUK. Bunda yaşadığımız ekonomik ve sosyal sorunların etkisi var. Ama ben asıl sebebin eğitim sisteminden kaynaklandığını düşünüyorum.

Eğitim sistemimiz öncelikle Türkçe’yi güzel konuşma, dinlediğini ve okuduğunu anlama yeteneği veremiyor. İnsanlarımız kendilerini iyi ifade edemediği veya karşı tarafı iyi anlayamadığı için çok çabuk öfkeleniyor. En basit konular tartışma ve kavga ile sonuçlanıyor.

Yine Eğitim Sistemimiz medeni ülkelerde yerleşmiş görgü kuralları, trafik kuralları gibi temel davranış kurallarını öğretemiyor.

Mesela bir ATM’de işlem yaparken medeni ülkelerde sizden sonra sırayı bekleyen size en az 2 veya 3 metre mesafede bekler. Türkiye’de ise arkanızdaki kişi omuzunuzun üstünden bakarak sizin hesap hareketlerinizi öğrenmeye çalışır.

Mesela Japonya’da toplu taşıma araçlarına iniş binişte belli kurallara uyarlar ve asla bir çarpışma olmaz. Bizde ise bir tramvaya bile birkaç kişiyle çarpışmadan giriş çıkış yapamazsınız.

*******************************

Selamlaşmayı Öğrenemedik

Her şey bir yana bizler aynı vatanı paylaştığımız insanlarla bile selamlaşmayı öğrenemedik. Yabancı ülkelerde birbirini hiç tanımayan insanların güler yüzle selamlaşmalarını gördüğümüzde imreniyoruz.

“İslâm” kelimesinin köklerinden olan “silm” ifadesi barış, güven ve huzur; “selâm” ise mutluluk, esenlik ve güven demektir. Ama biz selam verme tarzından bile ayrılık ve nefret üretmeyi başardık.

Karşılaştığımız insanlarla “günaydın, iyi günler, selam, merhaba, selamünaleyküm” gibi sözlerle selamlaşırız. Ayrılırken “hoşça kal, iyi günler, sağlıcakla kal, esen kal, selametle, Allaha emanet ol, Allah’a ısmarladık” gibi sözler kullanırız.

Bu kelimelerden herhangi biriyle selam verdiğinizde veya ayrıldığınızda, kullandığınız kelimeye göre, sizi kendine yakın veya uzak sayan insanların yüz ifadesi değişiyor.

“Selamünaleyküm/ aleykümselam İbranice’den gelme. Merhaba’nın kökeni Arapça.” Ama insanlarımızın çoğu bunların “İslami birer kavram” olduğunu sanıyor, kutsallık atfediyor.

Türkçe kullanana Türkçe, Arapça kullanana Arapça karşılığını versek yani “günaydın” diyene “günaydın” desek, “selamünaleyküm” diyene “aleykümselam” desek ne kaybederiz?

Arapça ve İbranice kökenli yerleşmiş selamlaşma ifadelerinin dinin gereği olduğuna inananlar Türkçe selamlaşanları karşı taraf (hatta dinsiz) olarak görüyor. Türkçe selamlaşmayı savunanlar da “dini geleneklere” göre selamlaşmayı savunanlarla konuşamıyor, danışamıyor, tartışamıyor.

Dilimiz de önemli, dinimiz de önemli. Ama önce konuşabilmemiz lazım. Konuşursak kim kimi ikna edebilirse etsin. İkna edemeyen de kendisi gibi düşünmeyenlerden rahatsız olmasın, kendisi gibi olmayanları rahatsız etmesin.

“Mutluluk endeksinde” dünyadaki en mutsuz insanların yaşadığı ülkelerdeniz. 137 ülke arasında 106’ncı sırada olmamız üzücü. Ama sosyal iklimi bu kadar çoraklaşmış bir toplum için şaşırtıcı değil.

Kuru  Durultu

Ben bir anlam satın aldım yaşım elli

Takvimlere takıntım yüzümden belli

Saf ırmaklar aksın ruhuna kulak ver

Aşkla ayrılığın raksıdır denizler

Özünü közleyen kendini doğurur

Derin yaralar yakamozla yoğrulur

Anlamlandırabilmek gerçek ganimet

Gel de varlığı fikrinde misafir et

Durunca duruldum kupkuru durulandım

Kurdukça kurdum dupduru kurulandım

 Ömrün yarısını sallasam kaç kuruş

Duruşun buluş olsun buluşun duruş

 Ben bir anlam satın aldım yaşım belli

Hayat bir seyahattir mânâ temelli

 12-13 Haziran 2020 – Başiskele Karşıyaka

Ebedinin Sadık Dostu

Ebedin    İnsana doğru yol da gösterilmiş, eğri yol da. Fakat ondan; doğru, yâni sağ yolu / Kur’an yolunu tercih etmesi istenmiştir. Bunun için, benliği; İlahî teklif karşısında iradesini gösterebilecek, tercihini yapabilecek; istek ve arzularını yerine getirebilecek his ve duygularla donatılmıştır.

     Bütün bunları düşünürken, sadece istemenin insandan beklendiği, fakat yaratmanın ancak Allah’a ait olduğu unutulmamalı.

    “Bismillah her hayrın başıdır.” derken insan, dünyada zıtlıklar karşısında bulunduğunun farkında olmalı. Her hâl ve şartta bir tercih karşısında bulunduğunu bilmeli. Çünkü nefsi ile İlahî istek karşısında yer almakta. Her an sınanmakta, imtihan ve sınava çekilmekte.

     Üstelik bu tercihlerinden dolayı ömür boyu kazanacak veya kaybedecek! Ömür boyu artılar ve eksiler alacak! Sonuçta artıların eksilerden fazla olması hâlinde, ebedî ve sonsuz hayat verilecek. Kazanırsa ne büyük kazanç. Kaybettiği takdirde ne büyük kayıp.

     İşte insan, dünyalar kadar büyük, böyle bir hayat-memat / ölüm-kalım mes’elesi karşısında. Ebediyyen var olacak insanın; ya sonsuz olarak Cennet’in baş köşelerinde, tüm sevdikleriyle birlikte yastıklara yaslanmış olarak yer alması söz konusu. Ne büyük saadet! Çünkü “Ebedî’nin sâdık dostu, ebedî olacak.”

     Ne gam? Yunus Emre’nin de dediği gibi: “Ölümden ne korkarsın? Korkma! Ebedî varsın.”

     Ebedî olan Allah’ın sâdık dostu isek, O’nun emirleri doğrultusunda tercihlerimizi yaptıysak. Her hayrın başında “Bismillah” dediysek. O’nun mülkünde, O’nun adıyla hareket ettiysek, ne mutlu bize. Çünkü tercihlerimizi O’ndan yana yaptığımız takdirde, inşaallah bizler ebedî / sonsuz olarak Cennet’te var olacağız.

     Evet, saptanıp hesap edilemez, büyük bir kurtuluş ve sevinçle müjdelenip muştulanıyoruz! Ne mutlu bizlere. Ne saâdet; Ebedî’nin sâdık dostu olanlara. Ne mutlu her hayrın başında “Bismillah” diyenlere. Ne mutlu tercihlerini, ebedî saâdeti kazandıracak olan Ebedî Zât’tan yana koyanlara.

     Evet, bir daha tekrarlıyor ve inanıyor ne kelime; adımız gibi biliyoruz ki, “Ebedî’nin sâdık dostu ebedî olacak.” Yeter ki, her hayrın başı “Bismillah” olsun. O’nun mülkünde, O’nun izniyle hareket edilmiş olsun. Evet, “Bismillah her hayrın başıdır.”

     Lütfen dikkat buyurun! Bu cümle bir değil, pîr cümledir. Anlat anlat mânâ ve anlamı bitmez. Söyle söyle tükenmez. Mânâ yüklü, anlam dolu, yer kaldırmaz, gök götürmez, ağır mı ağır, büyük mü büyük, çok muazzam, çok muhteşem bir anahtar sözcük.

     Çünkü ebedî saâdet kapısının tılsımı bu sözde saklı.

     Çünkü ebedî mutluluk kapısının anahtarı bize; ancak bu sözü baş tâcı etmekle verilecek.

     Çünkü bu söz; metot ve usûl gösterici. Rotamızı çizici bir mâhiyet arz ediyor.

     Çünkü “Bismillah her hayrın başıdır.” sözü; Ebedî Saâdet Sarayı’nın taç kapısı hükmünde.    

     Çünkü, bu altın söz “Efrâdını câmi, ağyârını mâni.” bir ifade. Âdeta söylenecek her şey söylenmiş, lüzumsuz hiçbir şeye içinde yer verilmemiş tek sözdür bu.

     Hz. Mevlânâ der ki: “Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguları paylaşanlar anlaşabilir.”

     İşte “Bismillah” deyişi, hem aynı dili konuşanların, hem de aynı dili konuşmadıkları halde, aynı duyguları paylaşmak isteyenlerin anlaşma vasıtasıdır.

     Bunun içindir ki, “Bismillah” deyişi, mübarek bir kelime, tılsımlı bir söz, kalbleri birbirine açan bir altın anahtar.

     Nitekim “Bismillah” lâfzı Arz’dan Arş’a yükselerek kalpleri Allah’a rabteder. Arş’tan Arz’a inerek kalpleri birbirine bağlar.

    “Bismillah” abd’e / kula; kul olduğunun bilincini verir.

     Kısaca “Bismillah” bir intisap ve bir bağlanıştır.

     Başıboş olmadığımızın resmidir.

     Sahipsiz bir mülk içinde bulunmadığımızın işaretidir.

   “Bismillah” mülk sahibinin, elimize verdiği serbest dolaşım kartıdır.

    Kimliğimizin belgesi, bağlılığımızın nişanesi, şahsiyetimizin göstergesidir.in

102. Ölüm Yıldönümünde Balkanlardan Türkistan’a bir hürriyet savaşçısı: Şehit Enver Paşa

  Büyük Türk komutanı Enver Paşa, bundan tam 101 yıl önce Kurban Bayramı’nın birinci günü, 4 Ağustos 1922 tarihinde göğsünü Rus mitralyözüne siper ederek şehit edildi.

Balkanlardan Türkistan’a bir hürriyet savaşçısı: Şehit Enver Paşa

Osmanlı ordularının kahraman Başkumandan Vekili ve Harbiye Nazırı, Türkistan Türklüğünün özgürlüğü için kendini feda eden Büyük Türk komutanı Enver Paşa, 4 Ağustos 1922’de Türkistan topraklarındaki Pamir Dağları’nın eteklerinde, işgalci Rus askerleri ile tek başına çatışırken şehit edilmişti.

Balkanlardan Türkistan’a Uzanan Hürriyet Mücadelesi

Enver Paşa’nın Makedonya Tikveş dağlarında başlayan hürriyet mücadelesi, başta Osmanlı ordularının Başkumandan Vekili ve Harbiye Nazırı olduğu Çanakkale Zaferi olmak üzere, Birinci Dünya Savaşı ile devam etmiş ve savaş sonrasında geçtiği Orta Asya’da özellikle yerel savaşçıları Sovyet Kızıl Ordusu’na karşı örgütlediği Türklerinden oluşan Basmacı Harekatı’yla sona ermişti.

Tarihi Kişiliği İle Enver Paşa – Stratejik Ortak

Şehit olduğunda 41 yaşında olan Enver Paşa’nın kabri Çegan Tepesi’nde tam 74 yıl Ruslardan gizlenmiş ve 4 Ağustos 1996’da dönemin Türk hükûmetinin çabalarıyla İstanbul’a getirilerek Şişli’deki Abide-i Hürriyet Şehitliği’ne defnedilmişti.

II. Meşrutiyet sonrasında Talat Paşa ve Cemal Paşa ile birlikte İttihad ve Terakki erkanı arasında yer alan Enver Paşa, Türk kamuoyunda; hakkında bilinen yanlışların doğrulardan fazla olduğu tarihi şahsiyetlerin başında geliyor.

Cephelerde Geçen Kısa Hayatına Aşkı Ve Sanatı Sığdırdı

Kısa ömründe, genç bir Harbiyeli olmasına rağmen Osmanlı Devleti’nin uğraştığı Balkan çetecileriyle boğuşmuş, harap bir halde cepheden cepheye koşan Mehmetçiği Balkan Savaşları sonrası kısa bir sürede Birinci Cihan Harbi’ne hazırlamış, tüm bu mücadelelerin içinde ressam ve sanatkar kişiliğini sığdırmıştı.

Hatıralarla Enver Paşa’nın Çocukluğu ve Harp Okulu Yılları – Stratejik Ortak

Sık sık Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk ile ilgili görüşleri üzerine de tartışmalara konu olan Enver Paşa’nın, ülkeden ayrıldığı sırada kaybedilen Birinci Dünya Savaşı ve ağır anlaşma hükümleriyle ilgili çekinceleri olan yanındakilere, “Orduyu bu haliyle Mustafa Kemal’den başkası toparlayamaz” dediği nakledilir.

Gökoğuz Yurdundan Türkistan’a Bir Hürriyet Mücadelesi: İsmail Enver

Enver Paşa, 22 Kasım 1881’de İstanbul’da Divanyolu’nda doğdu. Asıl adı olan İsmail Enver’i, soyu Gagauz (Gökoğuz) Türklerine dayanan babası Ahmet Bey koydu. Babası Nafia Nezareti görevlisi Hacı Ahmet Paşa, annesi Ayşe Dilara Hanım’dır. Annesinin ailesi, Kırım’dan İstanbul’a göç etmiştir.

Küçük kardeşi Nuri Paşa da kendisi gibi askerdi. “Bakü Fatihi” olarak bilinen Nuri Paşa, Azerbaycan Türklerinin adına marşlar yazdığı bir isim olarak tarih sayfalarındaki yerini almakta. Yine amcası Halil Kut, Osmanlı Devletinin hicaz cephesinde İngilizleri hezimete uğrattığı Kut-ül Amare Zaferi’nin mimarı olan bir askerdi.

Osmanlı İmparatorluğu Ve Enver Paşa

Son devir Osmanlı İmparatorluğu’nun en önemli isimlerinden olan Enver Paşa, 3. Ordu ve Kafkas İslam Ordusu komutanlığı yapmıştır. İttihat ve Terakki Cemiyetinin önemli önderleri arasında bulunmuş, 1913’te Bâb-ı Âli Baskını adı verilen askeri darbeyle cemiyetin iktidara gelmesini sağlamış, 1914’te Almanya ile askeri ittifaka öncülük etmiş, savaş yıllarında Harbiye Nazırı ve Başkumandan Vekili sıfatıyla askeri politikayı yönetmişti.

Şehîd-İ Âlâ Ve Gâzî-İ Nâmdar” Enver Paşa « Afşin Haber MerkeziDünya Savaşı’nın yenilgi ile sonuçlanması üzerine, Rusya’da Türk halklarının bir araya getirilmesi amaçlı pek çok mücadelede bulundu. Türkistan’daki Türkleri bağımsızlığa kavuşturmak amacıyla gittiği Türkistan’da, bugünkü Tacikistan’ın Belcivan bölgesindeki Abıderya köyünde karargâhını kurduğu sırada; 4 Ağustos 1922 tarihinde Bolşeviklerin yaptığı baskın sonrasında, bir bayram günü sabahında, göğsünü mitralyözlere hedef ederek şehit edildi.

https://www.qha.com.tr/turk-dunyasi/balkanlardan-turkistan-a-bir-hurriyet-savascisi-sehit-enver-pasa-476232

https://www.haberturk.com/enver-pasa-kimdir-iste-osmanli-nin-en-cok-tartisilan-ismi-enver-pasa-nin-hayati-2763491?page=17

Dr. Yesevîzâde Şâkir Alparslan Yasa ile Dilimiz Türkçe Hakkında Konuştuk

(İkinci Bölüm)

Oğuz Çetinoğlu: Dilde tasfiye hususundaki mütalâanızı lütfeder misiniz?

Dr. Yesevîzâde Şâkir Alparslan Yasa: Celâl Nuri, târihî şuura dayanan bir muhakemeyle, Türkçenin ihtiyaç duyduğu ve Türkçeleşmiş hiçbir kelimenin dilden tasfiye edilmesine râzı olmaz:

Bir Arapça veyâ Fârisî kelime ki Türkçeleşmiş ve bunun fâidesi de görülmüştür, ondan vazgeçmek vücûdumuzdan bir parça kesmek demektir. (Celâl Nuri 1926 / 2000:  109)

Binâenaleyh -Şemseddin Sâmi nezdinde de- dilin tabiî tekâmül yolundan sapan bir lisan ve edebiyat anlayışı, o lisana ihânet etmiş olur:

[Lisâniyata da şâmil mânâsıyla] Edebiyat[ın vazîfesi,] evvelâ, lisânın kavâidini zapt ve şîvesini, letâfet-i tabiiyesini, fesâhatini muhâfaza ile, fesâhate mugaayir elfâz ve tâbirâtın lisâna dühûlünü men’etmek ve tarîk-ı fesâhatten sapmış cihetleri var ise yoluna getirip lisânın bozulmasına meydan vermemek ve sâniyen, avâmın bittabiî ihtiyaç görmediği hissiyât-ı âliye ve maânî-i dakîka ile mevâdd-ı ilmiye ve fenniye ve keşfiyyât-ı cedîde için tâbirât ve ıstılahât bulmaktır. [Evet,] üdebânın vazîfesi budur. Erbâb-ı fen, ıstılahât-ı fenniye tâyini için edebiyâta mürâcaat mecbûriyetindedir. Tâyin olunacak ıstılâhât, kaide-i lisâna ve fesâhate mugayir olursa, lisânı bozar. Böyle ıstılahât vaz’edenler, muntazam ve mükemmel bir bahçenin çiçekleri içine bir avuç diken tohumu ekmiş olurlar. Edebiyât, dâima lisânın muhâfızı ve bekçisi olmak ıktizâ eder. Fakat üdebâ, bu ihtiyâcât-ı fenniye hâricinde, lisânı tağyîr ve tebdîl etmek salâhiyetini hâiz değillerdir. (ŞS 1313/1897; Tural 1999: 76)

Çetinoğlu: ‘Tâyin olunacak ıstılâhât, kaide-i lisâna ve fesâhate mugayir olursa, lisânı bozar.’ Buyurdunuz. Tafsilât lütfetmeniz mümkün mü?

Dr. Yasa: Fevkalâde mühim br husûsa temas ettiniz: tespiti fevkalade mühimdir. Her ne kadar Şemseddin Sâmi bu tespitiyle Türkçede (‘asıl Türkçe’nin imkânlarıyla değil) Arapça cezirlerden ve Arap gramerinin kaidelerine uygun (fasîh) ıstılâhlar türetilmesini kasdediyorsa da, bu tespiti, Türkçenin kendi aslî köklerinden ve kendi kaidelerine uygun olarak (yâni uydurmacılığa sapmadan) ıstılâh teşkil edilmesi şeklinde kabul etmek de doğrudur. Bu mevzu ile alâkalı kitap çalışmamızda (Yasa 2013a) bir dildeki ıstılâhların, o dilin muayyen bir ihtisas sahasındaki uzantısından ibâret olduğunu tafsilâtıyla izah etmiş bulunuyoruz. Diğer tâbirle, umumî dilin kaidelerinden, kelime hazinesinden ve telâffuz zevkinden (ahenginden) müstakil bir ıstılâh dili inşa edilemez veya bu sâhada bir bütün hâlinde başka bir dilin ıstılâhları iktibas edilemez. Bu yanlış yapıldığı takdirde, bu yabancı sâha, zamanla umumî dil üzerinde de tesir gösterir ve onu bozar. Nitekim hem ‘Fesâhatçiler’, hem de ‘Öztürkçeciler’ bu bakımdan dilimize büyük zarar vermişlerdir. (Bu tezimizin de delilleri mezkûr kitap –Yasa 2013a- çalışmamızdadır.) Şemseddin Sâmi, (tespit edebildiğimiz kadarıyla) kendisinde Türkçenin aslî köklerinden ve kendine mahsus teşkil kaideleriyle ıstılâh elde etme fikri bulunmadığından ve o devirde Türkçenin leksikolojisi hakkındaki araştırmalar da henüz pek kifayetsiz olduğundan, ıstılâh sahasını bütünüyle Arapçaya terk ediyor. Halbuki böyle bir anlayış, (yine kendisinin ısrarla müdafaa ettiği) Türkçede Türkçe asıllı kelimelerin ağırlığını arttırma anlayışıyla kabil-i telif değildir.

Çetinoğlu: Şemseddin Sâmi bu ifâdesiyle; ‘dilin tabiî ve târihî bir vakıa ve yine târihî bir varlık olduğunu mu bildiriyor?

Dr. Yasa: Evet! Şemseddin Sâmi’nin, dilin tabiî ve târihî bir vakıa ve yine târihî bir varlık olan milletin temel taşı ve bekasının başlıca vasıtası olma keyfiyetini çok iyi kavradığı anlaşılmaktadır. (Mehmed Âkif, Celâl Nuri, Yahya Kemal, Hüseyin Câhit, Nihad Sâmi, Fuad Köprülü, Osman Turan, Abdülhak Şinâsi, Sâmiha Ayverdi gibi daha pek çok edip ve târihçimiz de aynı şuurun temsilcileridir.)

Filhakika, dil, bir beşerî topluluğun sâdece yaşayan fertleri arasında değil, aynı zamanda, onun geçmişteki ve gelecekteki nesilleri arasında da anlaşma vâsıtası ve onları birbirleriyle kaynaştırıp aynı millet yapan başlıca sevgi, mensubiyet ve kültür bağıdır.

Çetinoğlu: Şemseddin Sâmi’nin ‘Öztürkçe’  ismi altında bir dil ihdas edilmesi hususundaki düşünceleri hakkında neler söylemek istersiniz?

Dr. Yasa: Onun Târihî Türkçeye zıt sun’î bir dil ihdas edilme teşebbüsleri karşısında ısrarla dikkati çekmek gerekir ki dil, bir topluluğun, sâdece yaşayan nesilleri arasında değil, hâlihazırdakilerle beraber, onun geçmiş ve gelecekteki nesilleri arasında da anlaşma vâsıtasıdır ve hem onun yoğurduğu, hem de onu yoğuran kültürün ifadesi olarak nötr bir vâsıta da değildir. Başka tâbirle, dil, bir topluluğun mâzisi, hâli ve istikbâli arasındaki köprüdür ve onun eseri olduğu kadar onun müessiridir de. O öyle bir ‘sihirli ayna’dır ki onda, bütün bir mâzisi,  halihazırı ve istikbâliyle ustasının hayâli görünür. Ayna zedelendi mi hayâl de bulanır. Kırıldı mı, hayâl de kaybolur. Daha açık bir ifadeyle, millî kimliğin birinci unsuru din veya inanç manzumesi yahut muayyen bir dünya görüşü ise, ikinci unsuru da dildir. Onun içindir ki halkımız, millettaşlarını, (Ziya Gökalp’in pek yerinde tespitiyle) dili dilime uyan, dini dinime uyan diye târif etmiştir. (Ziya Gökalp 1973: 22) Bunlar aşındığı nispette millî benlik de tavsar ve millî varlık yeryüzünden silinmeye yüz tutar.

Çetinoğlu: Dilimizin geleceği hakkındaki düşüncelerinden bahseder misiniz?

Dr. Yasa: Yazılarından derin bir lisaniyat bilgisine dayandığı hemen anlaşılan Şemseddin Sâmi’nin, Türkçemizin, -bizi aslımızdan koparıp bilvasıta millet olarak izmihlâlimize yol açacak sun’î bir dil icat etmeye varmadan- ne nispette tasfiye edilip nasıl ıslâh edileceği hususunda da gayet sağlam ölçüleri vardır.

Bu yolda onun ilk tespiti, üç lisandan mürekkep bir Osmanlı lisânı kabul etmemektir:

Lisân-ı Osmânî, üç lisândan, yâni Arabî, Fârisî ve Türkçe lisânlarından mürekkeptir demek âdet olmuştur. Âdet-i ilâhiyeye ve tabîate mugayir olan bu tâbir, ekser kavâid ve inşâ kitaplarında ve buna mümâsil kitaplarda zikir ve tekrâr olunur. Ne kadar yanlış! Ne büyük hatâ! Üç lisândan mürekkep bir lisân: Dünyâda görülmemiş şey!

Hayır, hiç de öyle değildir! Her lisân bir lisândır ve akvâm ve ümem beyninde olduğu gibi elsine beyninde dahi derecât-ı muhtelifede karâbet ve münâsebet bulunup her birkaç lisân bir zümre teşkîl eder. (ŞS 1313/1897; Tural 1999: 77)

Osmanlı Türkçesi hakkında böyle bir zehaba kapılınmasının başlıca sebebi, Türkçede çok fazla miktarda bulunan Arapça ve Farsça asıllı kelimelerdir. Fakat, bunların Türkçe asıllı kelimelerin yerini alanları lüzumsuz ve zararlı sayılabilirse de, kalabalık miktarda dilimize yerleşmiş olmaları dilimiz için bir zaaf değildir ve bu hâl dilimizin esas hüviyetini değiştirmez. Nitekim, İspanyolca, Portekizce, İngilizce gibi büyük kültür dillerinde de durum Türkçeden pek farklı değildir:

İmdi, söylediğimiz lisân, elsine-i Tûrâniye zümresine mensûb Türk lisânıdır. Buna, birinci derecede Arabîden ve ikinci derecede Fârisîden bâzı kelimeler girmiştir. Lâkin bu kelimeler, ne kadar çok olsa, lisânın esâsını değiştiremez. Meselâ İspanyolca ve Portekizcede o kadar kelimât-ı Arabiye bulunuyor ki bunların cem’i büyük bir cild teşkîl etmiştir. Lâkin mezkûr lisânlar, Arabî ile filan lisândan mürekkeptir denilmeyip Latin zümresine mensûb müstakil lisânlar addolunur. Kezâlik, İngilizcede hemen yarıya yakın Fransızca kelimeler bulunduğu hâlde, İngiliz lisânı Cermen zümresine mensûb bir lisân olup Fransızcaya yabancı addolunur. Her lisânın me’huz ve müsteâr kelimelerine bakılmaz; esâs olan tasrîfâtına bakılır. (ŞS 1313/1897; Tural 1999: 77)

Çetinoğlu: Frenkçe  kelimeler hakkındaki düşünceleri nasıldı?

Dr. Yasa: Gerçek bir ihtiyaca binaen iktibas edilmiş ve millî sese intibak ettirilmiş ecnebi asıllı kelimeler dile zarar vermek şöyle dursun, hatta onun hesabına büyük bir kazanç sayılmak gerekse dahi, şu da açık bir hakikattir ki Türkçe pek çok lüzumsuz kelimenin istilâsına uğramıştır. Meselâ:

Arabîden me’hûz ‘kalem’ gibi sâde, fasîh, herkesin anladığı bir kelimemiz varken, ‘hâme’ veya ‘yerâa’ gibi lugat-i Arabiyeyi nîçin kullanıyoruz? ‘Efsehu’l-kelâm mâ kalle ve delle’ kelâmı eskiden mâlûmumuz olup bunun hakîkat olduğunu kimse inkâr edemezken ve bizim ‘yazmak’ gibi sâde, muhtasar ve güzel sırf Türkçe bir tâbirimiz var iken, ‘ketb ü tahrîr etmek’ gibi veyâ ‘yerâarân-ı bahs u makal olmak’ gibi altı kelimeden mürekkeb ve yarı Arabî, yarı Fârisî alaca ve gülünç tâbirler kullanmak zevk-ı selîm işi midir? İnsâf buyurulsun! Bunlar en sâde misâllerdir. Meselâ bir şâirin tercüme-i hâlinde ‘Bursalıdır’ veyâ ‘Bursa’da doğmuştur’ diyecek yerde, bu bir-iki kelimelik mânâyı tam bir sayfalık ibâre ile ifâde eden tezkîrelerimiz vardır. Hem ne ifâde! Neûzübillâh, okumak için Hazret-i Eyyûb’un sabrı olsa kifâyet etmez. Bu da san’at imiş! Bugün, olmadığında şüphe yoktur. Lâkin vaktiyle böyle ifâdelerden, bitmez tükenmez Fârisî izâfetlerden, mütenâfir tâbirâttan, garîb lugatlerden hoşlanacak tabîatler var imiş! Hamd olsun, bunlar geçti, bırakıldı, unutuldu! (ŞS 1313/1897; Tural 1999: 78)

İşte ayıklanıp millî lûgatimiz haricinde bırakılacak olan kelimeler, bu cinstendir: İhtiyâcımızla mütenâsip tâbirâtımız [kendi lisanımızda mevcut] olduktan sonra Kamus’a, Burhân’a el uzatarak bugünki günde Arapların, Îrânîlerin dahi anlamadıkları avuç dolusu lûgat-i Arabiye alıp kullanmakta ne ihtiyâcımız vardır?

16 Cemaziyelevvel 1316 târihli Sabah gazetesindeki makalesi ‘Lisânımızın Tahdîdi’nde bu mesele üzerinde tekrar durur:

Lisânımızla Arabî ve Fârisî beyninde bir had ve sınır yoktur. Elhâsıl, Arabî ve Fârisî ile olan teklifsizliğimizi o kadar ileri sürmeyip her Arabî ve Fârisî kelimeyi Türkçede kullanmak fikrinden vazgeçmeli ve lüzûmsuz kelimât-ı Arabiyye ve Fârisiyyeyi Türkçeye mahsûs olan lûgat kitâblarımızdan çıkarmalıyız.

Evvelâ, bir şeyin Türkçe ismi varken, onu terk edip de Arabî ve Fârisîyi kullanmıyalım: ‘et’ dururken ‘lâhim’ veya ‘gûşt’, ‘pirinç’ dururken ‘erz’, ‘odun’ dururken ‘hatab’ demiyelim ve yazmıyalım. Sâniyen, bir kelime ile ifâdesi mümkin olan şeyi iki kelime ile ifâde etmiyelim. ‘Yazmak’ dururken ‘tahrîr etmek’ tâbirine ne lüzûm var? Hele ‘yerâazen-i bahs ü beyân olmak’ Arabî ve Fârisî kelimelerinden mürekkep kitâbet türlülerinden kemâl-i nefretle tevakkî edelim. Sâlisen, istîmâline mecbûr olduğumuz Arabî ve Fârisî kelimeleri de Türkçe addederek, mümkin mertebe Türkçenin kavâidine göre tasrîf edelim ve Arabî-Fârisî kavâidine göre teşkîl olunmuş cemilerini v.s. müştaklarını ve Fârisî izâfetleri ve vasf-ı terkîbîleri kullanmıyalım. (ŞS 3 Ekim 1898; Levend 1972: 223)

Çetinoğlu: ‘Üçüncü kaide’den kastı nedir?

Dr. Yasa: ‘Üçüncü kaide’ mantıken şu suretle şerh edilebilir: Kendilerine ihtiyacımız olan ve asırlardır kullana kullana Türkçeleştirdiğimiz kelimeleri dilimizden tasfiye etmeyi düşünmemeliyiz. Şu var ki bunları tamamen Türk gramerine tâbi kılmalı, onlara hâlâ ecnebi muamelesi yaparak onlarla meselâ Farsça-Arapça gramer kaideleriyle tamlama veya çokluk yapmamalı, onlardan da (Arapça kaidelere göre değil) yine Türkçe teşkil kaideleriyle yeni kelimeler türetmeliyiz. Aynı muhakemenin bir icabı olarak, Fesâhatçilerin iddiaları hilâfına,  onları menşelerindeki imlâ, telâffuz ve mânâyla da kullanmamalıyız. Bir kere biz onları iktibas ettikten sonra, onlar üzerinde, dilimizin icaplarına göre, istediğimiz gibi tasarrufta bulunmakta serbestiz: Telâffuzlarını kendi hançeremize ve imlâlarını da kendi telâffuzumuza uydurduktan maada onlara farklı mânâlar da verebilir ve onlarla –asıllarında olmayan- tabirler teşkil edebiliriz.

Hemen kaydetmeliyiz ki biz yukarıdaki kaideyi mantıken bu suretle yorumlasak da, Şemseddin Sâmi, imlâ ve ıstılâh mâhiyetindeki kelimelerin mânâsı hakkında farklı düşüncededir. (Makalemizin ‘Umumî Türkçe anlayışıyla uyuşmayan bâzı fikirleri’ ara başlıklı 3. kısmında onun bu gibi fikirleri ve bunların sebepleri üzerinde duracağız.) Bu kaideyi, daha sonra, Fesahatçiliğe de, Tasfiyeciliğe de cephe alan Ziya Gökalp’dir ki (Türkçülüğün Esasları’nda) bu mantıkî neticeleriyle beraber kabul ve müdafaa edecektir. Nitekim, dilimizde binlerce yeni ıstılâhın mimarı olan Babanzâde Ahmed Naîm de, bunun zaten fiilen böyle olduğu, yani Türkçede kullanılan Arapça menşeli kelimelerin yüzde sekseninin (telâffuz değişikliğiyle beraber) mânâ değişikliğine uğramış bulunduğu vakıasına dikkat çekmiştir:

Türkçede müstâmel kelimât-ı Arabiyenin meânî-i sahîhasını birer birer [Mütercim Âsım Efendi’nin] Kamûs Tercümesi’ne mürâcaatla tedkîk edelim. Bunların yüzde seksenini vaz’-ı aslîsinden çıkmış, mânâsı tegayyür etmiş buluruz. Bir derecede ki ekser kelimât-ı Arabîden muktebes bir cümleyi aynı elfâz-ı Arabiye ile Arabîye tercüme ve nakl etsek, nâşenîde, mânâsız bir ibâre vücûda gelir. (10 Eylül 1325/1909 târihli Sırât-ı Müstakîm’de intişar eden ‘Lisân Mes’elesi. Edîb-i Muhterem Süleyman Nazîf Beyefendi’ye’ başlıklı makalesinden; Kara’dan naklen 2001: 112)

Şemseddin Sâmi’nin ‘Lisân ve Edebiyâtımız’ başlıklı makalesindeki diğer bir fikri de, bir taraftan lisanımızdaki lüzumsuz ecnebi menşeli kelimeleri ayıklarken, diğer taraftan unutulmuş, yazı diline girmemiş halis Türkçe kelimeleri bulup yazı dilinde bunların ağırlığını arttırmaktır:

Mümkin mertebede lüzumsuz Arabî ve Fârisî ve ecnebî kelimât ü tâbirâtı lisânımızdan çıkarıp sırf Türkçe kelimeleri çoğaltmaya çalışmalıyız. Türkçemiz zannolunduğu kadar dar bir lisân değildir. Lâkin biz tehâlükle ve birbirimize karşı müsâbakat edercesine Arabî ve Fârisî elfâz-ı garîbe ve hattâ Fransızca kelimât ü tâbirât ararken zavallı lisânımızın sâde ve güzel kelimelerini unutup kaybetmişizdir. Onları bulup meydana çıkarmak, ihyâ edip mevki-i istîmâle koymak mümkin değil midir? Ondan kolay bir şey yoktur. Lâkin yolu ile teşebbüs etmek ıktizâ eder. (ŞS, ‘Lisân ve Edebiyâtımız’, Sabah, 20 Rebiülevvel 1316 / 8 Ağustos 1898; Levend, 1972, s. 221)

Çetinoğlu: Türkçenin geleceğine nasıl bakıyordu?

Dr. Yasa: Şemseddin Sâmi’nin ihya edilmesini istediği bu Eski Türkçe kelimeler, eski metinlerde kalmış, unutulmuş olmakla beraber şu ânda da kullanılmalarının dile zenginlik katacağını düşündüğü kelimelerdir. Meselâ Kamûs’una dercettiği ‘oran’ kelimesi hakkında şöyle bir not düşmüştür: Terki, bâis-i teessüf-i azîm olacak metrûkâttandır. (ŞS 1902/2010: 936) Bu anlayışla, Kamûs’una sadece ‘oran’ kelimesini almıyor, onun müştaklarına da yer veriyor: ‘oranlamak, oranlı, oransız, oransızlık’. Yine aynı anlayışın icabı olarak, mantıken, bu gruba halk dilinde, hattâ Çağatay Türkçesinde yaşayıp da Osmanlı yazı diline girmemiş bâzı kelimeler de dahil edilebilir. Gayet tabiî, bir de, (fakat Şemseddin Sâmi bundan bahsetmiyor) yeni mefhumlar için kaideli Türkçe türetmeler… Yeter ki bütün bunlar dilin selîkasına uysun ve bir ihtiyaca cevap versin, dil bunlarla zenginleşsin…

Çetinoğlu: Zenginleşir mi?

Dr. Yasa: Aksine dâir fikirler de beyan etmiş olmakla beraber, onun umumî Türkçe anlayışına nazaran, ihtiyacımız olan, lisanımızı zenginleştiren ve Türkçeleşmiş olan kelimeler, menşelerine bakarak ayıklanmamalıdır; zira (sonradan Ziyâ Gökalp’in düsturlaştırdığı veçhiyle) Türkçeleşmiş olan Türkçedir. Yukarıda atıfta bulunduğumuz makalelerinde olduğu gibi, başka makalelerinde de bu kaideyi ısrarla tekrar etmiştir:

Arabîden, Fârisîden birçok kelimeler lisânımıza girmiştir. Pekâlâ; [fakat,] onlar Türkçeleşmiş; herkes [onları] biliyor, anlıyor; biz dahi Türkçe gibi kullanıyoruz. Istılahât-ı fenniyeye gelince, onları da, her lisânda olduğu gibi, fen erbâbı anlar. Bu vechile lisânımıza girip yerleşmiş olan Arabî ve Fârisî kelimeler, lisânımızı bir kat daha zenginleştirmiştir. (ŞS 1313/1897; Tural 1999: 78)

Yine bu umumî ve objektif araştırmaya dayalı Türkçe anlayışı çerçevesinde, ‘lisanın tasfiyesi’ veya ‘arıtılması’, ‘Öztürkçeleştirilmesi’ gibi müfrit bir tavrı benimsemez ve sadece ‘lisanın sadeleştirilmesi’ fikrini işler:

Türkçeleri mevcûd olan ve tekellümde asla kullanılmıyan Arabî, Fârisî veya ecnebî kelimeleri kullanmıyalım dedik ve yine öyle diyoruz. Bunun için, ‘tasfiye-i lisân’ tâbirini tensîb etmeyip ‘lisânın sâdeleşmesi’ tâbirinden vazgeçmiyoruz. (ŞS 7 Haziran 1899; Levend 1972: 224)

Çetinoğlu: Türkçenin sadeleşterilmesi hususunda ne düşünüyordu?

Dr. Yasa: 17 Şevval 1319 târihli İkdam gazetesinde yine ‘Lisânımızın Sâdeleştirilmesi’ başlığını koyduğu bir başka makalesinde ise, bu defa, sadeleştirmede ifrata giderek lisânın kabalaştırılması tehlikesine dikkat çekiyor:

Sâdeleştireceğiz diye lisânımızı kabalaştırmaktan gayetle ihtirâz etmeliyiz. Üdebâ yerine pekâlâ edîbler, şuarâ yerine pekâlâ şâirler diyebiliriz. Lâkin lûgaviyyûn yerine lûgatçılar demek fikrinde değilim. Bu kaba bir tâbirdir. Yemişçi, kebabçı, kunduracı denilir, lâkin lûgatçı denilmemeli.

Elhâsıl biz şimdilik lûgaviyyun ve üdebâ, şuarâ gibi Arabcaları çok görmüyoruz. İbtidâ, büsbütün lüzûmsuz ve garîb olanlarından vazgeçelim, lisânımızı sâdeleştirelim. Geçen günki makalede dediğim gibi, halkımızın havas takımının zahmetsizce anlayacağı ve tekellümde dahi kullanabileceği dereceye getirelim de, îcâb ederse, ileride bir kat daha sâdeleştirilir. İfrattan tefrite gitmiyelim. Her işte lâzım olduğu gibi, bu işte dahi tedrîcle gidelim. (ŞS 27 Ocak 1902; Levend 1972: 225)

Aslında, bu parçada geçen halkımızın havas takımının zahmetsizce anlayacağı ve tekellümde dahi kullanabileceği bir yazı dili düsturu, bütün bir 19. asır boyunca yukarıda bir kısmının isimlerini saydığımız bütün edip ve Devlet adamlarının da ortak düsturudur. Bu düsturla bahis mevzuu olan, (avamın yahut Türkiye’nin şu veya bu mahallindeki halkın değil) esas itibariyle, İstanbul halkının havas takımının, diğer tabirle, İstanbul’un en zarif ve kültürlü muhitlerinin (ki bunların başında kibar İstanbul hanımları geliyor) konuştuğu dili mihver alarak onun etrafında mükemmel bir nesir, bir yazı dili geliştirmek, onu edebiyat ve Devlet dili yapmak, fakat asla sun’î bir dile sapmamaktır.

Buraya kadar yaptığımız bu tahlilden Şemseddin Sâmi’nin lisaniyat ve içtimaiyat ilimlerine dayalı sağlam bir Türkçe anlayışına sahip olduğu açıkça görülüyor. Böyle bir anlayışın ‘Öztürkçe’ şeklinde sun’î ve dayatma bir dile cevaz vermeyeceği bedihîdir. Mamafih, onun üzerinde duracağımız üzere, bu ilmî tespitlerine aykırı düşmekle beraber, ‘Türk Birliği’ni gerçekleştirme emeliyle şahsî temenni olarak müdafaa ettiği bir fikri daha vardır, ki o da ‘Osmanlı Türkçesi’ ile ‘Çağatay Türkçesi’ni birleştirmektir.

Yine yaptığımız izahattan gayet vazıh bir surette anlaşılmış olmalıdır ki o, (şahsî kanaat ve temennisi farklı olabilse dahi) bir lisaniyat âlimi olarak ve bu sıfatla, dilde zorlamalara ve sun’î bir dil ihdasına muhaliftir. Ayrıca, Türkçenin târihî seyri üzerinde tefekkür ederek başlangıçtaki haşîn Türkçenin, Garp Türkçesi kalıbına dökülerek, fevkalâde incelip eski huşûnetinden aslâ eser kalmıyacak derecede latîf ve şirin bir lisân hâline geldiği tespitinde bulunmaktadır. Bu tespitin gayet tabiî olarak intaç ettiği soru şudur: Öyleyse bunu temin eden nedir? Gayet açıktır ki bunu temin eden başlıca âmil, Türkçenin Arapça ve Farsça gibi iki zarif dille teması, onlardan aldığı yeni sescikler (‘phonèmes’) ve -telâffuzları bir nağme gibi kulağa hoş gelen- ahenkli kelimelerdir. Şu hâlde, bu vakıanın da belki herkesten daha fazla şuurunda olan Şemseddin Sâmi’nin ‘Tasfiyeci / Öztürkçeci’ olması kabil midir? Buradaki tespit ve izahlarımız çerçevesinde bu suale herhalde müspet cevap verilemez. 

Çetinoğlu: Çok teşekkür ederim.

YESEVÎZÂDE ALPARSLAN YASA Yesevîzâde Şâkir Alparslan Yasa, 1949 senesinde Şanlıurfa’nın Bozova kazâsında doğdu. Baba tarafından Türkistanlı (Fergana’nın Beşarık kazâsından, Hoca Ahmed Yesevî sülâlesine mensûb bir âile), anne tarafından Halfeti’lidir (Kâtibler sülâlesi). 1967-1973 senelerinde “Millî Eğitim Bakanlığı” burslusu olarak ve iktisâd tahsîli maksadıyle Fransa’da bulundu; fakat, tahsîlini tamâmlıyamadan Türkiye’ye döndü. Avdetinde “Siyasal Bilgiler Fakültesi”ne kaydolduğu hâlde o anarşi senelerinde yine tahsîlini yarım bırakmak zorunda kaldı. Bu arada, Yesevîzâde imzâsıyle, mecmûa ve gazetelerde araştırma makaleleri ve ayrıca kitaplar neşretmekteydi. Bu devrede, bâzıları gazetelerde sâdece tefrika olarak kalan on iki kitap neşretti. Bunlar, daha ziyâde, bâzı siyâsî doktrinler, milletler arası siyâsetin perde-arkası, Yahûdilik ve Masonlukla alâkalıdır. İslâm hakkındaki birçok çalışmasından sâdece iki tânesini kitap hâlinde neşretmeye muvaffak oldu. 1978’den 1987’ye kadar uzun seneler boyunca bir lokma, bir hırka yaşıyarak hayâtını İslâm Dâvâsına vakfetti. Sonrasında ise, zamân zamân muhtelif işlerde çalışarak maîşetini kıt-kanâat têmîn edebildi ve kendisine hep sâde hayât tarzını düstûr edindi. Anarşi mağdûrları için çıkarılan aftan istifâde ederek, 1992-1993 öğretim yılında SBF’ye tekrâr kayıt yaptırdı ve –hem çalışıp hem okumak sûretiyle- 1998 Ekiminde bu Fakültenin İktisâd Bölümünden mêzûn oldu. 1999-2000 Öğretim Yılında A.Ü. Dil ve Târih-Coğrafya Fak. Fransız Dili ve Edebiyâtı Bölümü’nde okuyarak ikinci sınıfa geçti. Aynı öğretim yılının ikinci döneminde Hâcettepe Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyâtı Bölümü’ne “Özel Öğrenci” statüsünde devâm etti ve bir sonraki öğretim yılında aynı Üniversitenin Fransızca Mütercim-Tercümanlık Ana Bilim Dalı’na “Araştırma Görevlisi” olarak tâyîn edildi. H.Ü. Fransız Dili ve Edebiyâtı Bölümünde 2003 Haziranında kabûl edilen Yüksek Lisans Tezi, György Lukács (Lukaç)’ın  ictimâiyâta dayalı (sociologique) tenkîd usûlüyle  Fransız klasik romanı hakkında bir tedkîkdir. Tedkîkde evvelâ Lukács’ın usûlü îzâh edilmiş, müteâkiben bilhassa Balzac, Flaubert ve Zola üzerinde durulmuştur. Yine aynı Bölümde 2009 Haziranında kabûl edilen Doktora Tezi ise, “tercüme ilmi”nin müstakil bir müsbet ilim dalı olarak inşâına bir teşebbüs mâhiyetindedir. Doktora Tezi, aynı zamânda, 19. asır ilâ 20. asrın ilk yarısında bilhassa Fransızcadan Türkçeye tercümeler vâsıtasıyle Türk kültürünün Avrupa kültüründen istifâdeye yöneldiği, tercümeler lâlettâyîn değil, gayet şuûrlu bir şekilde Türk dilini, edebiyâtını ve sâir cepheleriyle bir bütün hâlinde kültürünü geliştirmek gayesiyle yapıldığı için bu kültürel temâsın umûmî bilançosunun gayet müsbet olduğu, Türk kültürünün bu sâyede yeni edebî türler ve ilmî-teknik bilgilerle zenginleştiği ve asrî Türk nesrinin de bu tercümelerle kurulmuş olduğu gibi husûslara dikkat çekmekte ve mukayeseli edebiyât çalışmalarına da yol göstermektedir. Hâcettepe Üniversitesinin Fransızca Mütercim-Tercümanlık Anabilim Dalında 2000-2001 Öğretim Yılından başlıyarak 2013-2014 Bahar Dönemi sonuna kadar evvelâ “Araştırma Görevlisi”, sonra “Öğretim Görevlisi” sıfatıyle, tercüme sâhası ile alâkalı muhtelif derslerle berâber, mukayeseli Fransız-Türk edebiyatı, kültürler arası haberleşme, mukayeseli Fransız-Türk grameri, iktisâd, hukuk, Avrupa Topluluğu hukuku, milletlerler arası kuruluşlar, gazete dili, gibi 20 civârında farklı ders verdi. Sonra 15 ay kadar AİBÜ İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde Yrd. Doç. olarak çalıştı ve orada matbûât târihi dersini verdi. 2016 Nisanında yaş haddinden emekliye sevkedildi. 2002 senesinden beri, tercüme sâhasıyle, ayrıca mukayeseli edebiyât ve Fransız edebiyâtı ile alâkalı ve muhtelif “akademik” mecmûalarda neşredilmiş –bâzıları kitap hacminde-  20 civârında makalesi bulunmaktadır. Bunlardan mâadâ, tercüme kitapları, milletler arası “sempozyumlar”da sunduğu teblîğleri, değişik tercüme kitaplar hakkında hakem raporları ve (ortak müellifi olduğu Türk Eğitim Sistemi. Alternatif Perspektif, T. Diyânet Vakfı Yl., 1996 gibi) daha başka münteşir “akademik” çalışmaları mevcûddur. Araştırma makalelerinin neşredildiği gazete ve mecmûalar: Hilâl (1967, 1975, 1980), Yeniden Milli Mücâdele (1970-1971), Millî Gazete (1974-1977), Vesîka (1976),  Sebil (1976-1980), Yeni Devir (1977-1978), Şûrâ (1978), Nizâm-ı Âlem (1979), Defter – Edebiyat, Tarih, Politika, Felsefe (1987), Dış Politika – Risâle (1988, mülâkat), Yeni Düşünce (1988), Zaman (1989, mülâkat), Önce Vatan (2015, mülâkat), Derin Tarih (2014-2016). Yeni Söz (2017-2018). Münteşir kitapları: Perde-Arkasında Kalan Yönleriyle Sosyal-Demokrasi (Dağarcık Yl., 1975), TÖB-DER Mes’elesi (Sebil Yl., 1976), Kıbrıs Harekâtının Perde-Arkası (Yeni Devir, tefrika, 1977), Kıbrıs Mes’elesi – Bir İhânetin Perde-Arkası (Yeni Devir, tefrika, Temmuz – Ağustos 1978), Bilderberg Group – Bir Gizli Cem’iyet Ötesinden Dünyâda Fikriyatlar Mücâdelesinin Perde-Arkası (Kayıhan Yl., 1979), Sovyetler Yahûdi Aleyhdârı mı, Âleti mi? (Yeni Devir, tefrika, Mart 1979), Nasıl Bir Dünyâda Yaşıyoruz? (Hilâl Yl., 1980; evvelâ Aralık 1978 – Ocak 1979’da Millî Gazete’de tefrika edildi), Yahûdi Âlet-Fikriyatı Sosyal-Demokrasi (Millî Gazete, tefrika, Nisan 1986), Lâisizm – İlme Göre Dîn-Dünyâ Münâsebeti (Zaman Yayın-Dağıtım, 1986), Yahûdilik ve Dönmeler (Araştırma Yl., 1989), Süleyman Demirel veyâ Yalan Üzerine Kurulu Bir Politik Hayât (Hakîkati Arayış Neşriyatı, 1990), Kur’ânî Hadîslerin Diliyle Hz. Muhammed’in Gerçek Şahsıyeti – Sevgi Peygamberi (Hakîkati Arayış Neşriyatı, 1996), Türkçenin Istılâh Mes’elesi ve İdeolojik Kaynaklı Sapmalar (“Öztürkçe” Dayatmasıyle Fransızcalaştırılan Resmî Dil) (Kurtuba Yl., 2013), Türkçenin İnkişâfı İçin Tercüme (Hitabevi Yl., 2014), Milletimize Revâ Görülen Kültür Jenosidi (Hitabevi Yl., 2014), Kur’ânî Milliyet Telâkkîsi ve Irkçılık Sapması (Kurtuba Yl., 2015), 1920’li, 30’lu Senelerin Tercüme Faâliyeti (Nazariye ve Kültürel-İctimâî Tahavvül) (Kurtuba Yl., 2018).

Zeki Toplumlarda Bile Aptallar Etkili Olabilir

Son köşe yazımdan kısa bir hatırlatma yapayım. Ülkelerin zeka seviyesini ölçen testlerde 2023 yıl sonu itibarıyla, vatandaşları en zeki ülke Güney Kore oldu. Güney Kore’yi Çinliler, İranlılar ve Japonlar izledi. İlk 10’a giren diğer ülkeler ise Singapur; Avusturya, Kanada, Almanya, Slovenya, Moğolistan olarak sıralandı.

Zeka (IQ) ortalaması en yüksek ülkeler arasında gelişmişler olduğu gibi gelişmemiş olanlar da var. Yine bu ülkeler arasında demokratik hukuk devleti vasfında olanlar olduğu gibi- Çin ve İran gibi farklı ideolojilere dayalı da olsa- demokrasiden hayli uzak ülkeler de var.

Nasıl oluyor da bu kadar zeki insanın yaşadığı ülkelerde baskıcı rejimler kurulabiliyor ve bu toplumlar özgürlüklerini kısıtlayan refah seviyelerini düşüren bu tür rejimlerle yönetiliyor?

Sosyal olayları tek faktörle açıklamak zorunda kaldığımızda bu tür çelişkileri kavramakta güçlük çekeriz. Çünkü sosyal olayların sonuçlarını belirleyen, etkisi ve yönü farklı, çok sayıda faktör vardır.

Toplumların zeka seviyesi ile ekonomi, hukuk ve demokrasi arasında açıkça ilişki vardır. Fakat toplumun zeka seviyesi ülkenin ekonomi, hukuk ve demokrasi seviyesini belirleyen tek faktör değildir.

*******************************

İnsan Aptallığının Temel Yasaları

Bir ekonomi tarihi profesörü olan Carlo Cipolla (1922 -2000), Berkeley Üniversitesinde görev yaparken, mizahi bir dil kullanarak APTALLIK üzerine bir makale yazdı. Bu makale İNSAN APTALLIĞININ TEMEL YASALARI adıyla kitap haline geldi.

Carlo Cipolla’nın bu tezine göre, İnsanlar dörde ayrılır: Saflar, zekiler, haydutlar ve aptallar.

Yaptığı eylemden zarar eden, ama bir başkasına da yarar sağlayanlara SAFLAR,

Yaptığı bir eylemden yarar sağlayan, aynı zamanda bir başkasının da yarar sağlamasına neden olanlara ZEKİLER,

Yaptığı eylemle kendine yarar sağlayan, başkasına da zarar verenlere HAYDUTLAR,

Kendisine hiçbir yarar sağlamadan, hatta bazen zarara uğrayarak başka birine zarar veren kişilere de APTALLAR diyoruz.

****

Toplum sadece zekilerden oluşsa, yani tutum, davranış ve eylemleriyle hem kendisine ve hem de başkalarına ve topluma yarar sağlayan insanlardan teşekkül etse ne kadar harika olurdu?

Hatta ZEKİLERİN yanında SAFLAR da olsa toplum çok fazla bir şey kaybetmeyebilirdi. Çünkü saflar kendilerine zarar verirken başkalarına ve topluma fayda sağlayan bir zümredir.

Fakat HAYDUTLAR zararlıdır. Çünkü kendilerine yarar sağlamak için başkalarına ve topluma zarar vermekten çekinmezler.

Belki şaşıracaksınız ama APTALLAR toplum için HAYDUTLARDAN daha zararlıdır. Haydut toplumda bir zarara yol açacağını bilmesine rağmen bencil bir içgüdüyle hareket eder. Fakat aptal insan başkalarına ve topluma zarar verirken mantıksız bir şekilde kendisinin de zarar göreceği şekilde davranır. Üstelik APTALLAR öngörülemez oldukları için en zararlı insan tipi olmaktadır.

*******************************

Akıllı veya Aptal Olmanın IQ ile İlişkisi

Cipolla’nın yaptığı bu ironik sınıflandırmada tanımlanan, zekiler veya aptallardan olmanın IQ meselesi ile bir ilgisi var mı?

Cipolla “aptallığı bir IQ meselesi olarak değil, ilişki becerilerinin eksikliği olarak” kabul etmiş ve sınıflandırmasını ona göre yapmış.

Cipolla”ya göre; “çevremizde hepimizin tahmin ettiğinden çok daha fazla sayıda aptal vardır. Ancak çeşitli etkilerle bu sayıyı olduğundan daha az algılarız.”

Ona göre “tarih; büyük çapta aptalların yönlendirdiği olaylar ile gelişiyor.”

“Bir bireyin aptal olma olasılığı bu kişinin diğer tüm kişisel özelliklerinden bağımsızdır. Aptallar doğaları gereği aptaldır ve neden öyle olduklarına dair herhangi bir faktörle nedensellik bağı yoktur. Aptallık sınıf ya da karakter ayırt etmez. Herhangi bir insanın aptal olup olmaması, cinsiyetinden, eğitim düzeyinden, etnik kimliğinden, dininden, fiziksel görünüşünden, varlık durumundan bağımsızdır.”

Okumuş, okumamış, zengin fakir, köyde kentte, üniversitede, ilkokulda, sarayda, büroda, boşta olan toplumun her kesiminde aptallar var. Profesörler, iş adamları, doktorlar, mühendisler, öğretmenler, politikacılar, işçiler arasında da; kadınlar ve erkekler arasında da belli oranlarda aptal var.

Toplumların yükseliş dönemlerinde aptalca davrananların oranı kendi asgarisine iner; çöküş dönemlerinde ise, oran tavana vurur.

Demek ki bir toplumun gelişmişlik seviyesini belirlerken toplumdaki IQ seviyesi yüksek olanların oranına bakmak yetmez. Çünkü bunlardan daha çok APTALLARIN oranı daha belirleyici olmaktadır.

APTALLAR sadece topluma değil, şahsi ilişkide bulunduğu kişilere de zarar verir.

“Aptal olmayan insanlar, aptal bireylerin zarar verme gücünü her zaman hafife alırlar.”

“Aptallara iletişim ya da herhangi bir şekilde ilişki içinde olmak, aptal olmayan insanlar için her şartta hatadır.”

*******************************

En Çok Zarar Veren Aptallar

“Aptallığın çevreye zarar verme özelliği, yapanın toplumsal veya kurumsal hiyerarşi içindeki yerinin yüksekliği ile doğrudan orantılıdır.”

Şimdi, yukarıdaki açıklamalar ışığında yasama, yürütme, yargı gibi devlet güçlerini kullanan kişilerin -Cipolla’nın tanımına göre- hangi gruba ait olduklarını anlamaya çalışalım.

Siyaset ve devlet kademelerinde yer alan HAYDUTLARIN (yani eyleminin sonucunda kendine menfaat sağlarken, topluma zarar verenlerin) verdiği zarar tahrip edicidir. Bu kademelerdeki HAYDUTLARI belirlemek ve bunlarla mücadele etmek için böyle bir tespite ihtiyacımız var.

Fakat APTALLARIN (yani eyleminin sonucunda hem kendisine ve hem de topluma zarar verenlerin) verdiği zararı azaltmak için farkındalığımızı artırmaya daha fazla ihtiyacımız olduğu kanaatindeyim. Çünkü aptalların verdiği zarar bu mevkilerde yıkıcı olabilmektedir.

Daha da zoru, birey ve vatandaş olarak yaptığımız toplumsal ve siyasi tercihleri dikkate alarak özdeğerlendirme yapmak.

Yani kendimize ‘biz hangi kategorideyiz?’ ve “Haydutları ve Aptalları destekliyor olabilir miyiz?” sorularını sorabilmek.

Bu soruların cevabını tarafsızca verebilecek cesaretimiz var mı?

İnsan Olmanın Şartları

    “Neden başkası için çırpınıyor?” “Neden başkası için kendini paralıyorsun?” “Başkalarından sana ne?” gibi güya akıl verici sözler karşısında kalırsak; onlara karşılık olarak: “İnsan, kendisi için istediğini diğer insanlar için de istemeli, kendisi için istemediğini başkaları için de, istememeli.” Zira, insan olmanın şartları bunu gerektirir.

     Çünkü İslâm’da: “Bana değmeyen yılan, bin yıl yaşasın!” düşüncesi yok.

     Çünkü İslâm’da: “Adâm sende!” demek yok.

     Çünkü İslâm’da: “Gemisini kurtaran kaptan!” anlayışı yok.

     Çünkü İslâm’da: “Senden başka düşünen yok mu? Boş ver!” zihniyeti yok.

     Çünkü İslâm’da: “El için yanma nâra, yak çubuğunu bak sâfânı ara!” bencilliği yok.

     Çünkü İslâm: Herkesi, herkesi düşünmeye sevkediyor.

     Çünkü İslâm: Herkesi bir olmaya çağırıyor.

     Çünkü İslâm: Herkesi diri olmaya çağırıyor.

     Çünkü İslâm: Herkesi iri olmaya çağırıyor.

     Kısaca: Herkes İslâma, herkes Kur’ana, herkes devlete, herkes millete, herkes vatana, herkes bayrağa hizmette; sadece kendisinin var olduğunu bilecek.

     Herkes diyecek ki: “Ben olmasam bu dâva çöker!”

     Herkes kendisini dâvanın ana direği bilecek. “Ben olmasam bu dâva binası yıkılır!” diyecek.

     Çünkü ancak bu gibi düşünceler; herkesin dâvayı omuzlamasını sağlar.

     Çünkü herkes; başkasının varlığından ötürü, kendisine lüzum kalmadığını düşünerek; “Ben olmasam da olur!” derse, işte o zaman o dâva yürümez, o dâva ayaklar altında kalır.

     Demek ki, dâvayı herkes kendisiyle var, kendisiyle ayakta, kendisiyle yürür bilecek. Aksi takdirde, herkesin göstereceği ihmal; dâvanın yerlerde sürünmesi sonucunu doğurur ki, bundan  herkes mes’ûl ve sorumludur.

     Kur’an okyanusundan esinlendiğimiz bu fikirler bize, Kur’an’ın şunu da dediğini, âdeta kulaklarımıza fısıldar gibidir: “Kim isterse Beni dinlesin! İcbar / zorlama yok. Ben akla kapı açıyor, isteği kulumun eline veriyorum. Benim yaptığım tekliftir. Tehdit değil. Benim yaptığım tebliğdir. Tenkit değil. Kim isterse dinlesin!” derken:

    “Lâ ikrahe fi’d-dîn.” / “Dinde zorlama yoktur.” âyetini de nazarı dikkatimize sunuyor.

     Bunu yaparken; kendi yarattığı dünyasında gezip tozan insana; rahatça dolaşması ve istendiğinde kim olduğunu belirtmesi için, âdeta bir pasaport hükmünde ve resmî kimliği mahiyetinde olacak olan “Bismillah.” parolasını edinmesini, özellikle tavsiye ediyor.

     Ve bununla demek istiyor ki: “Bismillah her hayrın başıdır. Sen de her şeyin başlangıcında, o İlahî kelimeyi telâffuz et / söyle. Çünkü bu mübarek kelime İslâm nişanıdır. Aynı zamanda canlı cansız bütün mevcûdat ve varlıkların lisanı hâlleriyle sık sık söyledikleri bir kelâmdır.”

     Ne demek? “Bismillah her hayrın başıdır.”

     Aslında çok açık ve çok veciz bir söz. Anlamı da güneş gibi meydanda. Ama yine de farklı mânalara da kapı açmakta. Çünkü düşünen herkesin açık mânalara ilâve olarak ekleyebilecekleri çok sözleri olabilir. Evet “Bismillah her hayrın başıdır.” Peki “Bismillah” diyecek olan kimdir? Tabii ki, insan. Ne zaman diyecektir “Bismillah” lâfzını? Her hayrın başında. Hepimizin bildiği gibi, insan ihtiyar sahibidir. Yâni seçme yeteneği vardır. İki şeyden birini seçebilendir. Kısaca insan, tercih edebilendir. Tercih kabiliyeti ile yaratılmıştır.

     İnsan, muhtar yâni seçebilen bir varlıktır. İnsana akıl verilmiştir. Aynı zamanda cüz’î ihtiyarî, azıcık da olsa seçme, tercih etme imkân ve yeteneği de, yaratılışına konmuştur. İşte bu bakımlardan insan, muhtar bir varlıktır. İhtiyar sahibidir. İnsanın aklı başına konmuş, ihtiyar eline verilmiştir. İnsan aklını kullanacak, istediğini seçecek, tercih edecektir. Çünkü insan teklif için yaratılmıştır. Bundan dolayı da, İnsanın karşısına her şey çift olarak çıkarılmıştır. İyi-kötü, güzel-çirkin, doğru-yanlış vb. gibi. Bütün bunlar insana sunulmuş. Bütün bunlar insana teklif edilmiş. İnsandan ise bunlardan birini seçmesi istenmiştir.