7.7 C
Kocaeli
Cumartesi, Mayıs 2, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 159

                                              Kıbrıs Konusunda Unutulanlar…

                                               ‘’Vicdan hatırlatır, tarih unutmaz…’’

      Ne de çabuk geçiyor yıllar…

      Kıbrıs konusu Türkiye’nin gündemine gireli 75 yıl, Türk ordusu Kıbrıs’a gireli 50 yıl olmuş. Yıllar geçti ama hiç değişmedi Kıbrıs… Adanın her yanı tarihi gerçekleriyle yaşıyor.

     Her şey aynı…

     Adada yaşayanlar, adanın sahilleri, adanın sıcaklığı, doğasının güzellikleri, insanlarının adalı halleri hep aynı. Ama değişmeyen tek şey; orada yaşayan insanların geleceğini değiştirme gayretleri…

    Aslında bu gayretler 50’li yıllardan beri var. Bu gayretlerin başrol oyuncuları da Rum-Yunan ikilisi…

Sanki o küçücük adada sadece kendileri yaşıyorcasına hiç vazgeçmediler! Ada bizimdir dediler, adanın asıl sahibi Kıbrıs Türk Halkına adayı dar ettiler.

   Tarih, özellikle Rumların adalı Türklere uyguladıkları nice mezalimlerle doludur…  Günümüzde hala Kıbrıs Türk Halkına uygulanan yaşam ambargoları bunun en çarpıcı örneğidir.

   Rum-Yunan ikilisinin adayı ele geçirme oyunu 20 Temmuz 1974’te Türkiye tarafından bozulunca; işte o tarihten sonra bu oyunu dünyanın neredeyse her yerinde oynamaya başladılar. BM, AB, ABD, İngiltere ve aklınıza gelebilecek her platform onlar için Kıbrıs’ı ele geçirme sahnesi oldu. Hala olmaya devam ediyor.

  Aslında bu oyun sahnesinde sergilenen ne varsa hepsinin başında ‘Kıbrıs Müzakeresi’ başlığı var! Ama bu başlığın içinde de talepler hep aynı:

  • Türkiye’nin ada üzerindeki garantörlüğü kabul edilemez,
  • Türk askeri adayı derhal terk etmelidir.
  • 1974’te Güneye göç eden Rumlara terk ettikleri ev, arazi ve malları verilmelidir,
  • Türklerin elinde bulunan toprakların önemli bir bölümü Rum tarafına verilmelidir,
  • Güneye göçen Rumlardan 200 bin kadarı yeniden kuzeye yerleşmelidir,
  • Adaya yerleşen Türkiyeli göçmenler adayı terk etmelidir.
  • Kıbrıs Türklerine azınlık haklarından bir fazlası dahi verilemez,
  • Adanın Yönetim şekli ‘’Birleşik Federal Kıbrıs Cumhuriyeti’’ olmalıdır,
  • Adada tek egemenlik, tek halk, tek kimlik geçerli olmalıdır…

   İşte Rum-Yunan ikilisinin hiç değişmeyen talepleri özet olarak budur. Rum kesiminde hangi politikacı yönetime gelirse gelsin. Yukarıda sıraladığım bu taleplerden asla vazgeçemez. Çünkü bu talepler, Rum kilisesinin, Rum Ulusal Konseyinin değişmez kırmızıçizgileridir.

  Pekiyi, Rum-Yunan ikilisinin bu talepleri karşısında Türk tarafı ne yapmıştır? Buna bir bakalım:

  1968 yılından beri süregelen müzakerelerde hep iyi çocuk biz olalım da bu konu bir an önce çözülsün politikası yıllarca uygulanmış. Hatta bir ara Annan denen bir tuzak planla neredeyse adadaki tüm kazanımlarımızı kaybedeceğimiz sırada; yine Rumların bu plana hayır demesiyle ada elimizden kayıp gitmemiştir.

   Sonraki yıllarda KKTC’yi yöneten Talat ve Akıncı dönemlerindeki verelim kurtulalım, Rumlarla iç içe yaşayalım gayretlerine rağmen; gerek Kıbrıs Türk Halkı, gerekse özellikle Türkiye hem müzakerelerde, hem de uluslararası platformlardaki tüm dayatmalara direnerek adayı bu ikiliye teslim etmemişlerdir.

   Günümüze gelindiğinde artık ne Türkiye, ne de adada kurulan son Türk devleti KKTC’nin yönetimi; iki ayrı devlet, iki ayrı egemenlik, iki ayrı yönetim, iki ayrı halk gerçeği kabul edilmeden müzakere masasına gelmeyeceklerini net bir şekilde açıklamışlardır.

    Son birkaç aydan beri BM gözetiminde Kıbrıs konusunda yeniden müzakerelerin başlaması için türlü gayretler sarf edilmektedir. Ama gelin görün ki, her defasında Türkiye’nin AB müzakerelerinin başlaması için konuyla hiç alakası olmayan Kıbrıs konusunu çözün dayatması ülkemizin önüne koyulmaktadır. Böylesi bir iki yüz yüzlülük görülmüş müdür?

  Yazımın girişinde de belirttiğim gibi adada aslında değişen hiçbir şey yoktur. Değişen sadece zaman, o zamana sığan gerçeklerdir.

    Adanın güneyinde Rumlar, kuzeyinde Türkler yaşamakta. Bu insanlar yaşam mücadelesi için her gün işlerine gidip gelmektedirler.

     Rumların en büyük avantajı; haksız, hukuksuz kabul edildikleri AB üyeliği ile tüm dünyanın adanın yasal hükümeti olarak GKR yönetimini tanımış olmalarıdır.

    Türklerin ise en büyük dezavantajı; yaşadıkları devleti Türkiye’den başka hiçbir devletin tanımamış olması, taşıdıkları kimliğin Türkiye hariç hiçbir ülke tarafından kabul görmemesidir.

   Bundan önce kaleme almış olduğum, ‘’Kıbrıs Konusu Kabuk Bağladı’’ başlıklı yazımda bahsettiğim gerçekler hiç değişmemiş, hala geçerlidir. Bu yazımda belirtmiş olduğum hususlar ise Kıbrıs konusunda unutulanları yeniden hatırlatmak içindir.

 Unutulmasın ki:

‘’Vicdan unutmaz, tarih hatırlatır…’’

Tebrikler

Kocaeli Aydınlar Ocağımız önceki başkanlarımızdan Dr.H.İbrahim Kahraman, Doktorlukta 50. Yıl Plaketini hak kazanmıştır. Kendilerini kutluyor, sağlıklı ve huzurlu olarak daha nice başarılı çalışmalar diliyoruz.

Koceli Aydınlar Ocağı

Hekimlikte 50. Yılımı Doldururken

“Ölecek miyim? Tam da söyleyecek çağım

Söylenmedik cümlenin hasreti dudağımda.”  N.Fazıl

Bu seneki 14 Mart Tıp Bayramı etkinliklerinde 50. yılını dolduranlardan olduğum için plaket alanlardan biriyim. Kocaeli Tabip Odası yönetimine ve okuduğum Ankara Tıp Fakültesi 74 mezun sınıf arkadaşlarımızla buluşmamıza da vesile olan Ankara Tabip Odası’na şükranlarımı sunarım.

Ankara Yıldırım Bayezid Lisesi’nden 1968’de mezun olup, o yılki üniversite giriş sınavında iyi bir puan almıştım. Aile büyüklerimin sevecen ve barışçıl karakterim sebebiyle hekim olmam yönlendirmesiyle Ankara Tıp Fakültesi’ne ön kayıt yaptırma ve 5485 no ile oranın öğrencisi olma sevincini unutamam.

İlk senelerimizde anatomideki Kaplan Hoca, fizyolojide Akçay Hoca, kimyada Cemil Hoca ve diğerleri… Her biri hekimlik anlayışımızın temelini oluşturmuşlardır. Kaplan Hoca’nın başarılı öğrencilere kitap hediye etmesi ve arkadaşlar “Hekimlik sürekli yenilen bir meslektir. Okumaz iseniz her 10 yılda bir hekimliğinizin %30’unu kaybeder, 30 yıl sonra cahil bir hekim olursunuz.” uyarısını asla unutamam. Temel tıp eğitimi sonrası Cebeci’deki hastane binalarımızdaki eğitimimiz ile bizlere iyi bir hekim olma imkânını sağlayan tüm hocalarımızdan ölenlere rahmet, sağlara sıhhat ve afiyetler dilerim. O dönemle ilgili iki temel düsturu hiç unutamamışımdır. Bunlar; Orhan Bumin Hoca’nın ”Hastalık yok, hasta vardır” ve Lütfü Tat Hoca’nın ”Olmaz olmaz deme, olmaz olmaz” sözleridir.

Görkemli Tıp Fakültemizin binasının 200’e aşkın öğrenci alan amfi sınıflarındaki dersler, pratik ve laboratuvarlardaki 15-25 öğrencilik grup şeklindeki aldığımız eğitimler, hatıralarımızda saklıdır. Grubumdaki Ömer Uluoğlu’nun aryaları, Kemal Dinçer’in şiir ve fıkraları, numara yandaşlarım, Muazzez ve Sacide ile gizli daha iyi not alma yarışlarım… Sınıf arkadaşlarımın daha sonra gerek mesleki, gerek sosyal hayatta çok başarılı olduklarını bilmek ve öğrenmek gurur verici. Bunlardan Musa Akoğlu, genel cerrahi ve organ naklinde, Fuat Yöndemli KBB, Ömer Uluoğlu patolojide, Ali Biçimoğlu, Nurettin Özak ve Derya Dinçer ortopedide, Emine Suskan ve Gamze Mocam pediatride, Osman Durmuş ve Gülsen Bozkurt siyasette önemli çalışmalara imza atan arkadaşlarımızdandır. Bilemediğim ve yazamadıklarımdan özür dilerim. Biliyorum ki 74 mezunlarının tamamına yakını o günlerin siyasi ve kutuplaştırıcı, kavgalı ortamına rağmen iyi yetişmişlerdir. Mesleklerinde ve bulundukları ortamda önder, rehber olmuş kişilerdir.

Bana gelince mezuniyetimizin 74 Kıbrıs harekâtına denk gelmesi sebebiyle ihtisas imtihanlarına giremeden askere alınıyoruz. Samsun’daki eğitimi birçok sınıf arkadaşımızla birlikte yapıyoruz. Çekilen kura sonucu Gölcük Donanma Komutanlığı TCG Gemlik Muhribine geliyorum. Gerek eğitim gerekse gemi tabipliğinin tatlı hatıralarını geride bırakıp 1976 sonu tekrar Ankara’ya dönüyorum. İlk görevim Etimesgut Şeker Fabrikasındadır. Ord. Prof. Dr. Süreyya Aygün’e tahsis edilmiş ve o gün için pek bilinmeyen kök hücre çalışmalarına asistanlık yapacağım. Bu çalışma bakanlıkça ruhsatlandırılamadığı için kapanıyor. Ben de Milli Eğitim Bakanlığı’nın Beşevler dispanserine geçiyorum. Aynı zamanda hemşerilerimin yoğun olduğu Siteler Önder Mahallesi’nde muayenehane açarak hekimlik yapıyorum. Bunda babamın, “Oğlum devlet memurluğunda ne uzar ne kısalırsın, mesleğinde iyi olur ve çalışırsan serbest hekimlik insanı daha mutlu ve imkânlı kılar.” uyarısı etkilidir. Bu arada tanıştığım Fatma Halıcı ile evleniyorum. O bölgede kısa sürede sevilen ve aranılan bir hekim oluyorum. Bu deneyim beni bir tıp merkezi açmaya ve bunun için bakteriyoloji ve enfeksiyon hastalıkları uzmanlığına karar verdiriyor.

1979’da Ankara Numune Hastanesinde ihtisasa başlıyor ve 1982’de uzman oluyorum. Hocalarım Aydın Yazıcıoğlu ve Ümran Sipahioğlu kendi branşımda iyi yetişmemi sağlıyor. Onları ve diğer hocalarıma rahmet ve şükranla anarım. 12 Eylül 80 ihtilalinin getirdiği mecburi hizmet yasası bizim Ankara’da tıp merkezi hayalimizi yok ediyor. Yasa gereği çekilen kura ile ikinci defa Kocaeli’ne, İzmit SSK hastanesine geliyorum. 1988’e kadar çalıştığım bu hastanede, klinik ve laboratuvar olarak mesleğimde güvenilir bir konum ve iyi bir çevre ediniyorum. 1988 Mayıs’ında istifa edip, Kocaeli Tıbbi Tahlil Laboratuvarı ismini verdiğim büromda serbest hekim olarak çalışmaya devam ediyorum. 2019 yılı başında kapattığım burası ile mesleğimde ve sosyal hayatımda güzel hatıralar yaşadım. Bunda ilk 10 yılımda Hüseyin Akçay, son 20 yılımda Sema (Acar) Meral ve İşini iyi yapan teknikerlerle çalışmış olmam ve 30 yıl benim yokluğumu hissettirmeden tıbbi sekreterliğimi yapan Bedri Akçay’ın varlığı önemlidir. Onun için sohbetlerimde “Allah bir kuluna iyilik dilerse, iyi yardımcılar verir” sözünü hatırlatırım.

Hekimlik mesleğimin 50. Yılını doldurduğum şu günlerde Özel Atakent Cihan Hastanesinde çalışabilmenin hazzını yaşıyorum. Geriye dönüp baktığımda gerek mesleki gerekse STK’lar üzerinden yaptığım iyi ve güzel işlerin varlığı, eşimin mesleğimizin ağır yükünü benimle paylaşarak gidermesi ile iyi yetiştirilmiş 3 evladımızın varlığı yaşam sevincimi artıran hususlardır. Ayrıca hekimlikten kazandığım imkanlarla yapılan ve şu anda evlatlarımca çalıştırılan Çocuk Kasabası Anaokulunun kendi alanında aranılan bir kurum olması hayatımı anlamlı kılan diğer bir husustur. Bu duygu ve düşüncelerle 50. Yılını kutlayan tüm meslektaşlarıma sağlık ve afiyet, vefat etmiş olanlara Allahtan rahmet dilerim.

Darısı sağlık içinde nice mutlu yıllara…         

Annelerimiz

 “Bana okuduğum kitapların en güzelinin hangisi olduğunu sorarsanız, söyleyeyim: Annemdir.”

Her kadın anne adayı olarak dünyaya gelir. Sosyal çevre, eğitim ve kalıtım bu kavramı estetikleştirerek, “nadide ve eşsiz”  hale getirir. Daha bir doyumsuz olur anne duygusu.

Anne olabilmenin “olmazsa olmazları” vardır. Bu duygu ve davranışlar sadece onlara özgüdür: “Merhamet, paylaşma, yaşama sevinci, olumlu davranışları kazandırma azmi ve isteği,   sınırsız ve koşulsuz sevgi, koruma kollama duygusu, şefkat, sahiplenme, inanılmaz bir bağlılık ve özveri, empati, değer verme, samimiyet, halden anlama, yardımlaşma, özenme, gıpta etme, gurur duyma, özlem, sorun çözme, rehabilite etme becerisi, vb.”

Aklımıza gelebilen en anlamlı ve değerli vasıfları sıralasak da, “anne” sözcüğünün içerdiği ve taşıdığı önemi anlatmamız yetersizdir.

Çünkü bir anne, bunlardan çok daha fazla güzelliklere, bulunmaz eşsiz hazinelere maliktir. Annelik bunlardan da öte, erişilmesi, anlaşılması ve anlatılması çok zor, fakat en zevkli, nadide bir sanattır.

Anne, yüreğinde biriktirdiği bu güzelim hasletleri yaşatabilmek için, yaşamın kendisine ördüğü engelleri de aşmak zorundadır. Özellikle de ülkemizde kalıplaşmış yöresel kurallar, annenin işini ve yaşamını daha da güçleştirmektedir.

Evi çekip çevirme, geçim sıkıntısı, eşiyle uyumlu ve sağlıklı bir yuva kurabilmenin mücadelesi, çocuklarını koruyup kollama rolünün ağırlığı, hayata hazırlama telaşı, kaynana, görümce çekişmeleri, komşuluk ilişkileri vb. sorunlar da annenin yüreğindeki onulmaz yaralardır.

Hani derle ya “yuvayı düşü kuş yapar”.  Anneler için bu söylem de az gelir. Aslında bir erkeği saygılı, itibarlı, ayaklarının üzerinde durabilen ve işinde başarılı kılan annedir.

Çoğu anne, eşinin Pazar harçlığı diye zoraki verdiği cüzi paradan gıdım gıdım biriktirerek, eşinin zor anında, paraya zorlandığında getirerek eline sıkıştırır.

Bir erkek başarısını kendinde sanarak sakın övünmesin. Bu başarının mimarı inanın ki hanımıdır.

Çoğu zaman babaların yapması gereken işler de anneye havale edilmektedir. Çocukların eğitimi, veli toplantıları, oyun oynamaları, ödevlerine, proje hazırlamalarına yardım, gözlem, kitap okuma vb. bunlara örnek verilebilir.

Babadan yeterince yardım alamayan anneler ise yalnız ve çaresizidir bu sorunlarla baş etmede. Yine de O, çocuğunu itinayla besler, üstünü başını giyeceklerini, yiyeceklerini eşyalarını özenle seçer yıkar ütüler. Zaman ayırarak ninniler söyler, masallar anlatır, kitap okur. Çocuğunun odasını toplar, temizler, gezdirir, isteklerini karşılar. Okula hazırlar, öpücüklerle uğurlarken de harçlığından mutfağından kestiği bir miktar parayı evladının cebine koymadan edemez.

Sorunlarını dinler, moral verir, teselli eder. Üzüntülerine, acılarına, can sıkıntılarına, tebessümle, tatlı söylemlerle, okşamalarla merhem olur, mutlu olmasını sağlar.

Çocuğunun arkadaşlarına kapısını, yüreğini açar, misafirperverlik yapar, değer verir, ikramlarla, jestlerle evladının mutlu olmasını, gurur duymasını sağlar. Kendisi ile arkadaşları ile çevresi ile barışık içinde yaşamasına katkıda bulunur.

Bazı babaların vurdumduymazlığı karşısında, çocuğunun baba özlemini ve sevgisini telafi etmeye çalışır. Babaların hatalarına kırılan biricik evlatları, yine anneler teselli eder. Babaya karşı menfi duygular beslemesine mani olucu, yapıcı nasihatlerde bulunur.

“Baban aslında seni çok seviyor, fakat işi ağır, zaman bulamıyor.” “Sen babanın aldırmazlığına bakma, seni çok seviyor fakat belli etmiyor. “Hadi yakışıksız söylem ve tavırlarından ötürü babandan özür dile. Bu günlerde işi yoğun biraz, o yüzden sinirli.” Baban seni elbette ki anlıyor, zamanı olunca seninle bolca ilgilenecektir.” Türden konuşmaların mimarı yine annedir.

 Annelerin bu yapıcı birleştirici ve sevilen tavırları olmasa, çoğu evde baba-evlat kavgalarının ve kırgınlıklarının sonu gelmeyecektir.

Belli yaşlarda babaya açılmayan konular, yine anneye iletilir. Bir gruba katılma, bir istek, karşı cinsle kurulan arkadaşlıklar. Hatta evlilikler önce anneye açılır. Babanın hoşuna gitmeyen taraflar, anne tarafından yumuşatılarak ikna sebepleri hazırlanır ve babaya götürülür. Evlat haksız da olsa annesi yanındadır. Savunur, ortamı yumuşatır, tarafları ikna eder.

Gurbete düşen evlatların ilk aradığı annedir. Özlenen, aranan, yüreğe kederi, özlemi düşen annedir. Yemekleri, gülümsemesi, ilgi ve iltifatı, “ooh…” çektiren bal tatlısı söylemleri evladın can simididir. İster ki konuşmalar hiç bitmesin. Bilinen fakat duyulması mutlu eden anılar tekrar tekrar paylaşılır. Zihinlere depolanır, gözlerde sevinç taneciklerine, gönüllerde huzur çiçeklerine dönüşür.

Çocuklar her yaşta, annenin gözünde çocukturlar. Üstünün örtülmesi, üşütmemesi, ihmal etmemesi gerekenler bir çırpıda anne tarafından sıralanır. Kaç yaşında olması hiç önemli değildir evladın. Hala minicik, narin, bazen yaramaz, ihtimam isteyen korunması gereken bir çocuktur o.

Onun için annelerin dudaklarından sessizce süzülen yumuşacık ve tatlı duaların huzuru özlenir. Kendi açtığı üstünün, annesi tarafından ihtimamla, özenle, şefkatle örtülmesini ister. Azıcık üşütmüş olduğu halde, durumunu abartarak annenin telaşlanması hali özlenir. Gülümsemesi, okşaması, sarılması, ninnileri özlenir.

Kötü ve çirkin anne yoktur. Bütün anneler evlatların gözünde nadide çiçek, miskler kokan manolya, pırlantaların aciz kaldığı en değerli hazinedirler. Onlar biricik, vazgeçilemez, uzak kalınamaz, müstesna kahramanlar, her sıkıntı ve gamı bir tebessümle bertaraf eden en seçkin psikologlardır.

Sevgili, vefakâr, fedakâr, biricik annelerimiz. Sizler tarlada ırgat, evde bakıcı temizlikçi ve aşçı, ihtiyaçların temininde ve eve taşınmasında tedarikçi, evin geçiminde, ekonomist, ailenin mutluluğunda terapist, kavgaların, huzursuzlukların çıkmamasında barış güvercini, babanın, evlatların işlerinde danışman, çocukların büyütülmesinde öğretmen, sosyal hayatın düzenlenmesinde profesyonel organizasyoncu, komşuların akrabaların kaynaşmasında arabulucusunuz… Onun için başların tacı, gönüllerin ilacısınız. Kısacası hayata ve mutluluğa açılan kapının altın anahtarısınız…

Bu söylemler abartılı laflardan öte, gerçekleri anlatmakta yetersiz bile… Sizlere minnettarız… Hakkınız ödenemez, değerinize paha biçilemez…

Bütün bunlara rağmen, bazılarımız zaman zaman sizleri üzmekte, hırpalamakta, nazik bedeninizi ve kıymetli duygularınızı incitmekte…

Bu yakışıksız davranışlardan medeni bir erkek olarak nefret etmekte ve utanç duymaktayız… Böylelerinin yerine sizlerden binlerce kez özür diliyorum. Hak ettiğiniz değerin verilmesini, eşsiz kıymetinizin takdir edilmesini yürekten temenni ediyorum…

 Biricik, vefakâr, merhamet timsali, sevgi okyanusu, yüreklerimizde açan nadide çiçeklerimiz. Hayatımızın anlamları, ömrümüzün huzuru, hanelerimizin direği, baş taçlarımız.

Her gününüz huzurlu, sağlıklı ve mutlu geçsin… İyi ki varsınız… Bizler ne yapardık sizler olmasaydınız…

Sevgiyle kalın…

03 Mayıs Türkçülük Günü

(Üçüncü Bölüm)

03 Mayıs 1944 Türkçülük Dâvâsı’nda Yargılananlar:

ALPARSLAN TÜRKEŞ

Dünya Türklüğü’nün son lideri.   Kuleli Askeri Lisesi’ni 1936’da, Kara Harp Okulu’nu 1938’de, Piyade Atış Okulu’nu 1939’da bitirdi. 1944’te yüzbaşı iken Irkçılık-Turancılık Davası’nın mağdurları arasında yer aldı, beraat etti. 1948’de Harp Akademisi’ni bitirerek kurmay subay oldu. ABD’ye gönderildi. Orada da Harp Akademisi’ni ve Piyade Okulu’nu bitirdi. 1955 – 1957 yıllarında Washington’da NATO Daimi Komitesi’nde görev aldı. 1959’da Almanya’da Atom ve Nükleer Okulu’nda ihtisas yaptı. Dönüşünde Kurmay Albay olarak Kara Kuvvetleri Komutanlığı NATO Şubesi Müdürlüğü yaptı. Bu görevde iken 27 Mayıs 1960 İhtilali’ni gerçekleştiren kadro içinde yer aldı ve Milli Birlik Komitesi (M.B.K.) üyesi oldu. İhtilalden sonra oluşturulan hükümette  Başbakanlık Müsteşarlığı’na getirildi.  M.B.K.  üyeleri arasında çıkan görüş ayrılığı sebebiyle 13 Kasım 1960’da orgeneral rütbesiyle emekliye sevk edilerek Hindistan Büyükelçiliği’nde danışman olarak görevlendirildi. 23 Şubat 1963’te Türkiye’ye giriş yasağı kaldırıldı. 16 Ağustos 1965’te Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi  (C.K.M.P.) Genel Başkanlığı’na seçildi. Parti Programını  Dokuz Işık – Ülkücü Yol  olarak adlandırılan milliyetçi-Türkçü görüş doğrultusunda yeniden düzenledi. 1969’da partinin adını; Milliyetçi Hareket Partisi  (M.H.P.)  olarak değiştirdi. 1965’te Adana’dan, 1969’da Ankara’dan milletvekili seçildi. 1975 – 1978 yılları arasında başbakan yardımcısı olarak hükümette görev yaptı. 12 Eylül 1980 Harek3atı’ndan sonra tevkif  edilerek M.H.P. ve Ülkücü Kuruluşlar Davası’nda yargılandı. 6 Eylül 1987’de, diğer siyasilerle birlikte, hakkındaki siyaset yapma yasağı, referandum sonucu olarak kaldırılınca, Milliyetçi Çalışma Partisi (M.Ç.P.) Genel Başkanlığı’na seçildi. 4 Ocak 1993’de partinin adı, eski şekline döndürüldü, Milliyetçi  Hareket Partisi  oldu.

Yayınlanmış kitapları:  Dokuz Işık  (1964),  1944 Milliyetçilik Olayı  (1968),  Türkiye’nin Meseleleri  (1969),  Yeni Ufuklara Doğru  (1972),  27 Mayıs – 13 Kasım – 21 Mayıs ve Gerçekler  (1977),  Temel Görüşler  (1977).

O yalnız Türkiye Türklerinin değil, bütün Türklük Aleminin Başbuğu idi.  Ömrünü adadığı Türk Dünyası’nın bağımsızlığına kavuştuğunu görmek saadetini tattı. Bağımsızlığın, Türk Birliği haline dönüşmesi için gecesini gündüzüne katarak çalışmalarını sürdürdü. Dünya üzerinde yaşayan her Türk hür olmadıkça saadet tam olamazdı. Kurultaylar düzenledi. Türklüğün meselelerini dünya kamuoyuna anlattı. Çözümler bulmak, Türk Birliği’ni oluşturmak için kendini feda edercesine çalıştı.

Türklük aşkı ile dolu kalbi, o aşkla büyüdü büyüdü ve artık bu dünyaya sığmaz oldu. Türklük için yoğun koşuşturmalarla geçen bir günün gecesinde Hakk’a yürüdü. O’nun yüreğinde Dünya Türklüğü vardı.  Dünya Türklerinin kalbine yerleşti. Aziz hâtırası Türkçü gönüllerde yaşıyor. Fikirleri ve ülküsü de daima yaşayacak.

Duruşmalar sırasında Piyâde Üsteğmen idi.

İlk durumlalar sonunda 9 ay 10 gün hapis cezâsına çarptırıldı.

CİHAT SAVAŞ FER

Duruşmalar sırasında Yüksek Mühendis Mektebi Dördüncü sınıf öğrencisi idi.

İlk duruşmalar sonucunda 4 sene hapis, 2 sene Uşak’ta gözetim altında tutulması  ve 4 sene amme hizmetlerinden mahrumiyet cezasına çarptırıldı.

DEMİRCİOĞLU CEBBAR ŞENEL

Duruşmalar sırasında Adana Adliyesi hâkim adaylarından idi.

İlk duruşmalar sonucunda 11 ay hapis cezasına mahkûm edildi.

FAZIL HİSARCIKLILAR

Duruşmalar sırasında yedek subay asteğmen idi. Bir iddiaya göre, Mahkemenin ilk safahatında şâhit olarak bulundu. Temyiz sırasında da, askerlikte işlediği bir suç sebebiyle, Türkçülük Dâvâsı’nın mağdurlarıyla olan arkadaşlığı sebebiyle beraberlik söz konusu olmuş. Zaten ismi, ilk duruşmalar sonrasında mahkûm olanlar arasında da, beraat edenler arasında da yer almıyor.

FAZLIOĞLU CEMAL OĞUZ ÖCAL

(Seydişehir, 1913 – İstanbul, 1971)

Duruşmalar sırasında Ankara Gazi Terbiye Enstitüsü Pedagoji Bölümü öğrencisi idi.

İlk duruşmalar sonucunda 11 ay hapis cezasına mahkûm edildi.

FEHİMAN (ALTAN) TOKLUOĞLU

20 Eylül 1922 Târihinde Kayseri’nin Tavlusun köyünde dünyaya geldi.  Kasap Ahmet Efendi’nin oğludur. İlkokulu Kayseri’de okuduktan sonra parasız yatılı imtihanına girdi, kazandı ve ortaokul ile liseyi bu şekilde bitirdi. O zamanki adı ile Yüksek Mühendis Mektebi olarak anılan İstanbul Teknik Üniversitesi’nden İnşaat Yüksek Mühendisi olarak mezun oldu.

Savcı, Fehiman Tokluoğlu için 4 yıldan 10 yıla kadar hapis cezâsı istemişti. Duruşmalar sebebiyle okulda bir yıl kaybı oldu. Okuldaki siciline ‘izinli’  olduğu yazıldığından ve duruşmalar sonunda beraat ettiğinden, Yüksek Mühendis diplomasını aldıktan sonra,  devlet dairelerinde çalışması mümkün olabildi. Bayındırlık Bakanlığı’nda 5 yıl çalıştı. Bir burs kazanarak Amerika’ya gitti. 5 yıl kalıp lisans eğitimi gördü, staj yaptı. Türkiye’ye döndükten sonra Devlet malzeme Ofisi’nde çalıştı. İnşaat Daire başkanlığı’na kadar yükseldi. 1987’de emekli oldu. Bir müddet inşaat müteahhitliği yaptı.

Duruşmalar sırasında Yüksek Mühendis Mektebi 4. sınıf öğrencisi idi. O dönemde Altan soyadını kullanıyordu. Sonradan soyadını Tokluoğlu  olarak değiştirdi. 

Dr. FETHİ TEVETOĞLU

(İstanbul, 31.01.1916 – Ankara, 27.12.1989)

 Politikacı, diplomat ve edebiyatçı-yazar. Yazarlık ve yayıncılık hayatına, Askerî Tıbbiye  öğrencisi iken 1939 yılında Kopuz Dergisi’ni çıkararak başladı.  Şiirlerini  Bir Bayrak Altında (1939), Türklüğe Kurban  (1943) isimli kitaplarda topladı. Hamâsî Türk Şiirleri Antolojisi isimli kitabını 1997 yılında yayınladı. Büyük Türkçü Ahmet Hikmet Müftüoğlu  (1951), Enis Behiç Kor yürek – Hayatı ve Eserleri  (1951),  Faşist Yok Komünist Var  (1962),   (Dört dilde yayınlanan) Dış Politika Görüşümüz  (1963)  diğer yayınlanmış kitaplarıdır. Adalet Partisinden Samsun Senatörü olarak parlâmentoya girdi. Bu görevi, aralıksız 12 yıl devam etti.

Duruşmalar sırasında Üsteğmen rütbesinde askerî doktor idi.

İlk duruşmalar sonucunda 11 ay 20 gün hapis cezasına mahkûm edildi.

HAMZA SÂDİ ÖZBEK

Duruşmalar sırasında Aydın’da Maliye Tahsil Servisi Şefi idi.  Beraat etti.

Dr. HASAN FERİT CANSEVER

(Antalya, 1891 – İstanbul, 20.06.1969)

  Fikir adamı, tıp doktoru ve yazar.  İstanbul Tıp Fakültesi’nden askerî doktor olarak mezun oldu. Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı’nda önemli hizmetlerde bulundu. Bsavaşı’nda Sîna Cephesi’ndeki Hilâl-i Ahmer  (Kızılay) Hastahânesi’nde başhekim olarak gönderildi. Hastahâne, Sîna’dan sonra Kudüs’e naklediliyor. Küdüs’ün 1919’da elden çıkmasından sonra İstanbul’a geldi. Ordudan ayrıldı ve Haydarpaşa Hastahânesi’ne başhekim oldu. Kısa bir süre sonra da Antalya’ya İl Sağlık Müdürü olarak tâyin edildi. Gerek Antalya’da gerekse daha sonra görev yaptığı Anada’da, o dönemin en önemli ve öldürücü hastalığı olan Sıtma ile savaştı, başarılı sonuçlar aldı. Sıtma Savaş Kurumu, bu çalışmalar üzerine oluşturuldu. Hasan Ferit Cansever Sağlık bakanı olan arkadaşı Adnan Adıvar ile bazı konularda anlaşamadığından devletteki görevinden istifa ederek İstanbul’a yerleşti ve serbest hekim olarak meslekî çalışmalarını sürdürdü. Türk Ocakları’nın kuruluşunda asıl ocaklılar nüvesini oluşturan Tıbbiyelilerin öncüsü idi. Kuruluştan sonra da hayatı boyunca Türk Ocakları Merkez Heyeti’nde Genel Sekreter olarak görev yaptı. Türk Ocakları’nın kapalı olduğu dönemde, Türk Yurdu’nun 12 sayısını yayınladı.

Dr. Hasan Ferit Cansever’in,  tevkif edilip  1944 Türkçülük Dâvâsı sanıkları arasında yer almasının sebebi,  Zeki Velidi Togan ve İsmail Hâmi Danişmet ile birlikte yayınladıkları “Türklük”  isimli dergidir.

Cansever, 1944 Türkçülük Dâvâsının 24 mağdurundan biridir.  Duruşmalar sırasında yüzbaşı rütbesinde askerî doktor idi. Mahkeme süresince 1,5 yıl tutuklu kaldı. Duruşmalar sonunda  mahkeme,  beraatına karar verdi.

HİBETULLAH İDİL

Kazakistan Türklerindendir. Rus zulmünden kaçarak Türkiye’ye gelmişti. Türkçülük aleyhtarı idarenin zulmüne mâruz kaldı. Çok iri-yarı bir insanmış. Tabutluğa sığmadığı için hücresinde işkence görmüş. Mahkeme, beraatına karar verdi.

(DEVAM EDECEK)

Projeler, Küresel Tuzaklar ve İhanetler-1-

                Emperyalist devletler, sömürmeyi hedefledikleri ülke ve milletlere aniden çullanıp, ürkütmek istemezler. Hatta bazen yardım dahi yaparlar.(ABD’nin Marşal Planı) gibi. Ama önce “Kurbağa” metodunu uygularlar. Haşlanmak istenen canlı kurbağalar birden bire kaynar suyun içine atılırsa can havliyle sıçrar, bulundukları suyun içinden çıkmak isterler. Ama onları önce soğuk suyun içerisine bırakıp, suyun altını hafiften ateşleyip, suyu yavaş yavaş ısıtmaya bırakırsanız kurbağa bunun farkında olmayacaktır. Biraz geç olacaktır ama nihayetinde haşlanacaktır. Buna Küresel Güçlerin mazlum milletleri uyutma ve uyuşturma planı da diyebiliriz.

                Şunu hiçbir zaman akıldan çıkarmamak gerekiyor ki, ülkemiz, Jeo Stratejik Bölge itibarı ile çok zor bir coğrafyada bulunuyor. Kutsal dinlerin doğduğu, yeraltı ve yerüstü kaynaklarının aynı bölgede bulunması ve dolayısıyla kan ve gözyaşının hiç bir zaman dinmediği bu coğrafyanın adı Ortadoğu ve biz bu bölge ile Avrupa Kıtası arasında bir köprü konumuna sahibiz.

                Vatansız Avrupa Musevileri, kutsal Filistin topraklarına sahip olabilmek için Osmanlı döneminde birçok entrika, ihanet ve hilekâr oyunlar sahneye koymuşlardır. Bu oynanan oyunları “Filistin” konulu seri yazılarımda daha önce yeteri kadar yazmaya çalıştım. Ortadoğu Petrolünün kokusunu alan ABD ve Avrupa devletleri, o coğrafyaya erişebilmek için Türkiye üzerinde büyük oyunlar ve entrikalar sahneye koymuşlardır. Kendi amaçlarına hizmet edecek insanlar ve hükümetlerle her zaman temas halinde bulunmuşlardır.

                Tarih olarak çok fazla ileriye gitmeden son kırk yıl içerisinde Ortadoğu ve Türkiye coğrafyasında gelişen ve değişen vakalara kronolojik olarak göz atacak olursak; Ortadoğu’da sahnelenen oyunların Türkiye’ye nasıl sirayet ettiğini, hangi neticeleri doğurduğunu rahatlıkla anlayabiliriz.

  • 1988 İran Irak savaşında Celal Talabani Liderliğindeki Peşmerge güçleri, Saddam Hüseyin Askerlerine karşı İran kuvvetlerinin yanında yer aldı ve buna karşı Saddam, tarihe  “Halepçe Katliamı” olarak geçen Halepçe’ye kimyasal silahlarla saldırdı. Bu saldırıdan Türkiye’ye kaçan Kürtlere Irak sınır bölgesine yakın bölgelere kamplar kuruldu ve burada bakım ve barınmaları sağlandı.
  •  2 Ağustos 1990 yılında Irak lideri Saddam Hüseyin’in Kuveyt’i işgal etmesiyle birinci Körfez Savaşı başlamış oldu. Bu işgalin arkasından, ABD, İngiltere, Kuveyt, Fransa ve Suudi Arabistan gibi ülkelerden oluşan koalisyon güçleri Irak’ı bombardımana tutup işgal ettiler.
  • ABD Savunma Bakan Yardımcısı Wolfowitz’in 14 Temmuz 2002’de getirdiği, “Irak’a saldırı için Türkiye’nin Irak sınırına ABD askeri yığma” planını Ecevit – Kıvrıkoğlu ikilisi reddediyordu ve üçlü koalisyon hükümeti yıkıldı.
  • Amerika Birleşik Devletleri’nin 26 Ocak 2005 – 20 Ocak 2009 tarihleri arasında Dışişleri Bakanlığı görevinde bulunan Condoleezza Rice, 7 Ağustos 2003 tarihinde Washington Post’ta yayımladığı makalesinde ABD’nin Büyük Orta Doğu Projesi (BOP) ya da Genişletilmiş Orta Doğu ve Kuzey Afrika Projesi’ kapsamında 22 ülkenin sınırlarının değişeceğini yazıyordu. Türkiye’nin de içinde bulunduğu bu ülkeler: “Afganistan, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri, Cezayir, Etiyopya, Fas, Filistin, Irak, İsrail, Katar, Kuveyt, Libya, Lübnan, Mısır, Pakistan, Sudan, Suudi Arabistan, Suriye, Tunus, Umman, Ürdün, Yemen İran, Kıbrıs”ı kapsıyordu.
  • 21. Yüzyılın henüz onuncu yılında ABD’de ikiz kulelere saldırı sonrasında, George W. Bush ikinci defa ABD Başkanı seçilmesinin ardından, (BOP) Büyük Ortadoğu projesi gündeme gelmiştir. Projenin hazırlanmasından önce dikkat çeken bir önemli nokta ise ABD ve CIA’ye stratejik arge hizmeti veren “RAND Corperation” adlı düşünce örgütünün 2004 yılında ““Sivil Demokratik İslam: Ortaklar, Kaynaklar ve Stratejiler” başlıklı bir raporun hazırlanarak Bush yönetimine sunulmuş olmasıdır. Raporda İslam dünyası kategorilere ayrılmış ve ABD’nin İslamı kontrol altına alabilmesi için yapması gerekenler başlıklar halinde sıralanmıştır. Bu rapora göre: Türkiye’nin İslam Dünyasındaki “Demokratik İslam” örneğine en yakın ülke olduğu, bu durumu laiklik anlayışına borçlu olması ile birlikte ülke halkının ABD’ye karşı Kemalizm ve milliyetçilik gibi akımlar nedeniyle olumlu bakmadıklarına yer verilmiştir. Geçmişte CIA için yakın ve Güney Asya bölgesi millî istihbarat şefliği yapmış olan Graham Fuller’de, raporu (kitabı) oluşturan RAND Corporation’da araştırmacı yazar konumundadır. Fuller yine bu dönemde Fethullah Gülen hareketinin desteklenmesi konusundaki görüşlerini açık bir şekilde paylaşmaktadır.
  • Laik, Demokratik ve İslami model olarak Türkiye, diğer Ortadoğu ülkelerine örnek gösterilmiştir ve TC Cumhurbaşkanına “BOP” Eşbaşkanlığı! Payesi verilmiştir ve Ortadoğu’da kıyamet bu tarihten sonra kopmaya başlamıştır. Sözde “Arap Baharı” başlığı altında bu ülkelere demokrasi getirme bahanesiyle Irak, Tunus, Mısır Libya ve sonrasında Suriye koalisyon güçlerince sırayla bombardıman yağmuruna tutulmuşlardır. Suriye hariç diğer bütün ülke liderleri başkanlıklardan indirilerek bir kısmı idam edilmiş, diğerleri yargılanma safhasında can vermişlerdir.
  • 2011-2013 Yılları arasında Türkiye Suriye sınırındaki mayınlar temizlenmiş ve Suriye iç karışıklığından kaçan savaş kaçkınları bu mayından temizlenmiş arazi güzergâhından Türkiye’ye girmişlerdir.
  • Mayın temizliği Suriye sınırı ile kalmayıp, Türkiye’nin doğusundaki İran ve Ermenistan sınırlarındaki mayınlar da “AB” Avrupa birliği fonlarıyla temizlenmiş olup, bu bölgelerden de Türkiye’ye İran Afganistan ve Ermenistan’dan da kaçaklar ellerini kollarını sallaya sallaya gelmişlerdir. Şu an Türkiye’ye giren kaçkınların sayısı güvenilir kaynaklara göre 14-15 Milyon civarında olduğu söyleniyor.

                                Şimdi, Türkiye’nin başına gelen badireler bir iki senede veya aniden gelmediğine göre, 40 50 yıldır bağıra çağıra gelen bu tehlikelere karşı devlet olarak hangi önlemler alındı? Askeri yetkililerden ve devletin ileri gelen bürokratlarından yapılan ikazlar dikkate alındı mı? Ben alındığı kanaatinde değilim.

Devam Edecek

3 Mayıs Türkçüler Günü Türk Milliyetçiliğinin İlk Şahlanış Günü  

            Atatürk’ün hastalığının ilerlediği yıllarda ve ölümünden sonra Türk milliyetçiliğine karşı olan bazı komünist aydınlar, bazı eğitim, kültür ve sanat kurumları olmak üzere çeşitli devlet kurumlarında kadrolaşmışlardı. Bazı komünist aydınlar da edebiyat, sanat, eğitim ve basın hayatında etkili olmaya başlamışlardır. Bu bürokratlar ve aydınlar, 1940’lı yılların başından itibaren,  bir taraftan kendi ideolojilerini ve düşüncelerini yayarlarken, bir taraftan da milliyetçilere karşı büyük bir mücadele başlatmışlardır. Türkçülüğün Cumhuriyet dönemindeki en büyük fikir ve mücadele adamı Hüseyin Nihal Atsız başta olmak üzere bir grup milliyetçi ve Türkçü aydın da bu saldırılara karşı çıkarak millî kimliğimizi, millî ve manevî değerlerimizi savunmuşlardır.

            Atatürk’ün ölümünden sonra, cumhurbaşkanı olan İsmet İnönü ve Türk hükümeti, uzun yıllar savaşmış ve henüz kendini toparlayamamış Türkiye’yi II. Dünya Savaşı’na sokmamak için büyük gayret gösterirken, savaşın gelişmesine göre iç politikada da zikzaklar çizmiştir. II. Dünya Savaşı başlarında bütün Avrupa’nın büyük bir bölümünü işgal eden ve tamamını tehdit eden Hitler ve Naziler’i memnun etmek için konuşmalarında milliyetçi söylemler kullanmışlardır. Dönemin başbakanı Şükrü Saraçoğlu 5 Ağustos 1942 tarihinde Meclis kürsüsünden yaptığı kabine programı sunuş konuşmasında; “Biz Türk”üz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar ve lakal o kadar bir vicdan ve kültür meselesidir. Biz azalan veya azaltan Türkçü değil, çoğalan ve çoğaltan Türkçüyüz. Ve her vakit bu istikamette çalışacağız.” Demiştir. Bu konuşmanın yapılmasının bir nedeni de, Türkiye’yi sürekli tehdit eden Sovyet Rusya’ya karşı Almanların desteğini sağlamaktı.   

            II. Dünya Savaşı sonunda galip devletler safında yer alan Sovyetler Birliği, 1925’te bizimle yaptığı “Dostluk ve Saldırmazlık Antlaşması”nı feshetmiş, Boğazlar’ın kendi kontrolüne geçmesini, Kars, Ardahan ve Artvin’in kendilerine verilmesini istemiştir. Bu isteklerini kabul ettirmek için diplomatik kanallarla Türkiye’ye baskı yapmaya başlamıştır. Bu süreçte komünist bürokrat ve yazarlar da cesaretlenmişler ve milliyetçilere karşı saldırılarını artırmışlardır. Bu gelişmeler üzerine  Atsız, çıkarmakta olduğu Orhun dergisinin 15. ve 16. sayılarında Başbakan Şükrü Saraçoğlu’na hitaben “Türkçü Başvekil” diyerek iki “Açık Mektup”  yayımladı. Bu mektupların ikincisinde Atsız, özellikle Millî Eğitim alanındaki komünist faaliyetlerini ve faillerini ele alıyor, onları sırasıyla tanıtıyor, o faaliyetleri destekleyen zamanın Maarif Vekili’ni istifaya dâvet ediyor ve bunlara “dur” denilmesini istiyordu. Atsız bir yazısında da, “komünist ve vatan haini” olarak suçladığı ve kısa zamanda yükseltildiğini iddia ettiği Devlet Konservatuarı Öğretmeni Sabahattin Ali’nin komünist faaliyetlerinden söz ediyordu. Atsız’ın bu açık mektupları ve Sabahattin Ali ile ilgili yazısı milliyetçi camiada coşku ile karşılanmıştır.

            Sabahattin Ali, kendisi hakkındaki yazısından dolayı  Atsız hakkında hakaret davası açmıştır. Bu yüzden bu davanın adı, tarihe “Atsız-Sabahattin Ali Davası” adıyla geçmiştir.  Davanın ilk duruşması 26 Nisan 1944 Çarşamba günü, saat 10.00’da başlamış, katılanların yoğunluğundan mahkeme heyeti salon penceresinden girmiştir.  Sabahattin Ali de, aşırı taşkınlıktan dolayı o   pencereden çıkmıştır.  İlk iddia ve savunmaların yapılmasından sonra yargıç Saffet Unan, “hakarete dair kelimeler,  ‘vatan haini’ kelimelerinden ibaret olduğuna göre vatan haini olduğunun ispat edilmesini isteyip istemediği sualinin” davacıya sorulmasına karar vererek duruşmayı 3 Mayıs 1944 tarihine ertelemiştir.

            3 Mayıs 1944 Çarşamba günü Ankara’nın milliyetçi gençliği ve büyük halk kitlesi, komünizm aleyhtarı büyük gösteriler yapmıştır. Bu ikinci duruşmada Atsız’ın avukatlarının, “soruşturmanın genişletilmesi” isteği reddedilmiş ve savcının son iddianamesini sunmasından sonra, duruşma 9 Mayıs 1944 tarihine bırakılmıştır. 9 Mayıs 1944 Pazartesi günü yapılan son duruşmada, avukatlarının savunmalarını okumalarından sonra, Atsız savunmasını yapmış ve “Başvekile yazdığım açık mektupta rejimi komünistleştirmek istediği için  Sabahattin Ali hakkında vatan haini sıfatını kullandım” dedi. Mahkeme, “mücerret olarak söylenen “vatan haini” tabirini “ hakaret” saymamış, “sövme” olarak kabul etmiş, ona göre ceza vermiş, o cezada indirim yapmış ve ertelemiştir.

            Mevcut iktidar, Sovyetler’in yayılmacı politikasının somut bir örneği olan bu emperyalist tavra karşı, bir taraftan ABD ve İngiltere ile yakınlaşırken, bir taraftan da Sovyetler Birliği’ni memnun etmek için, “Irkçı-Turancı” damgası vurduğu komünizme karşı mücadele eden milliyetçi ve Türkçü aydınlara karşı harekete geçmiştir. İşte “3 Mayıs 1944 Milliyetçilik Olayları”, bu siyasi ortamda meydana gelmiştir. “Sabahattin Ali-Nihal Atsız Davası” sırasında meydana gelmiştir. “3 Mayıs 1944 Milliyetçilik Olayları”, Türk milliyetçilerinin Cumhuriyet döneminde gayrı millî düşünce ve ideolojilere ve bunların yerli temsilcilerine karşı ilk başkaldırı hareketidir.

            Cumhurbaşkanı İsmet İnönü 19 Mayıs 1944 Nutku’nda milliyetçiler hakkında şunları söylemiştir: “Turancılar, Türk milletini bütün komşuları ile onarılmaz bir surette derhal düşman yapmak için bire bir tılsım bulmuşlardır. Bu kadar şuursuz ve vicdansız fesatçıların tezvirlerine, Türk milletinin mukadderatını teslim etmemek için elbette Cumhuriyetin bütün tedbirlerini kullanacağız. Fesatçılar genç çocukları ve saf vatandaşları aldatan fikirlerini millet karşısında açıktan açığa münakaşa edemeyeceğimizi sanmışlardır. Aldanmışlardır ve daha çok aldanacaklardır”.

            “Sabahattin Ali-Nihal Atsız Davası”nın ve İnönü’nün 19 Mayıs Nutku’ndan sonra açılan “Irkçılık ve Turancılık Davası” sırasında yurt çapında milliyetçi avı yapılmıştır. Bu süreçte milliyetçi ilim, fikir, edebiyat adamları ve bürokratlar,  “Tabutluk” adı verilen işkence odalarına ve hapislere atılmış, sürgün edilmiş, görevlerinden alınmış, işlerinden uzaklaştırılmışlardır. İktidarın bu düşmanca tavrı, Türk milliyetçiliği fikrinin, ülkemizde yeniden yükselişe geçmesine sebep olmuştur.

            “3 Mayıs”, 1950’li yıllardan itibaren Türk milliyetçileri tarafından “Türkçüler Bayramı” olarak kutlanmaktadır. Cumhuriyet döneminin en büyük Türkçüsü Atatürk’ten sonra Hüseyin Nihal Atsız’dır. Atsız, çıkardığı mecmualar, kurduğu dernekler, yazdığı makaleler, şiirler ve romanlarla döneminin gençlerinde Türklük sevgisinin ve şuurunun uyanmasına büyük katkı sağlamıştır. İnandığı fikirler ve ülküler uğrunda her dönemde çektiği ıstıraplar ve mağduriyetlere rağmen dik durmayı başarmış kişiliğiyle bir dava adamının nasıl olması gerektiğini ortaya koyarak, Türk milliyetçilerine rol model olmuştur.

            “3 Mayıs 1944 Milliyetçilik Olayları”nın bütün kahramanları bugün sonsuzluğa yürümüşlerdir. Başta Atsız olmak üzere hepsini rahmet, minnet ve şükranla yâd ediyorum. Türklük yaşadıkça onların bu yiğit mücadelesi asla unutulmayacaktır.

            TÜRKÇÜLER GÜNÜMÜZ KUTLU OLSUN. NE MUTLU TÜRK’ÜM DİYENE! 

Türk Birliği

3 Mayıs Türkçülük Günü

Türkçü-Turancı dünya görüşüne sahip Hüseyin Nihal Atsız ve Sabahattin Ali arasındaki davanın 3 Mayıs 1944 tarihli duruşmasından sonra yaşanan “Ankara Nümayişi”ni anmak amacıyla, ilk defa 3 Mayıs 1945 tarihinde Tophane Askerî hapishanesinde Nihal Atsız, Zeki Velidi Togan, Nejdet Sançar ve Reha Oğuz Türkkan başta olmak üzere 10 mahkûm tarafından kutlandı. Bu günün kutlanmasını devam ettirmek isteyenler arkadaşlarına ve yakınlarına anlamlı bir 3 Mayıs Türkçülük Günü sözü ve mesajı göndermek istiyor. İşte en güzel 3 Mayıs Türkçülük günü sözleri…

Bugün 3 Mayıs Türkçülük Günü… Türkçülük günü ilk kez 1945 yılında 10 mahkûm arasında kutlandı. Daha sonraki senelerde de devam eden toplantılar Türkçülük Günü (Bayramı) adını aldı.

3 Mayıs Türkçülük Günü Mesajları

Türk Devleti’nin yenilmez, zinde hayat gücü ve Türk Milleti’nin teminatı ve istikbali gençliktir. 3 Mayıs Türkçülük gününüz kutlu olsun.

Bölünme kabul etmez, kutsal bir bütün halinde Büyük Türkiye’yi yeniden inşa edeceğiz… (Alparslan Türkeş)

3 Mayıs büyük milletimizin ebediyete kadar yaşayacağına inanan Türk milliyetçilerinin yeniden doğuşudur. 3 Mayıs Türkçülük gününüz kutlu olsun.

Türklük bedenimiz, İslamiyet ruhumuzdur. Ruhsuz beden ceset olur. 3 Mayıs Türkçülük gününüz kutlu olsun.

Türkçülük öyle şerefli bir bayraktır ki: Onu vatanın her köşesinde durmadan dalgalandırmak her Türk’ün ilk ve milli vazifesidir.

Taş kırılır, tunç erir ama Türklük ebedidir. 3 Mayıs Türkçülük gününüz kutlu olsun.

Her Türkçü, bulunduğu yerin görevini inançla yaparsa, Türkçülük ülküsü

Sağlamlaşır. Türklük güçlenir.

*

3 Mayıs, Atatürk’ten sonra üstü örtülmeye çalışılan Türk’lük şuûrunun dirilişidir… 3 Mayıs 1944 hareketi bazılarının sandığı veya öyle göstermek istediği gibi Nazi ve Faşist blokuna destek amacı taşımaz. Almanların Stalingrad bozgunu sonrası azgınlaşan Sovyet yanlısı Marksistlere karşı bir ” Uyarma ” Hareketidir. Organize olmayan, tamamen kendiliğinden oluşan bir ” Millî Şuur ” hareketidir. Tamamen aydınların toplumsal tepkisidir.

*

Özlenen terim;

 Türk Birliği ifadesinin kullanılması, planlanan adımların somutlaştırılarak hayata geçirilmesi ve Avrupa Birliği gibi etkinlik sahası geniş bir siyasi birlikteliğe dönüşmesi, hatta bir müktesebat oluşturulmasıdır.

Bu noktada Türk Milleti’nin olan biteni medya aracılığıyla takip etmekten daha fazlasını yapma zorunluluğumuz var.

Üzerimize düşen; her mecrada, her koşulda, bu beklentiyi dile getirmemiz ve Türk Birliği arzumuzu diri tutarak beklentimizi ifade etmeliyiz. Bu teveccüh siyasete yön verecek, teşvik edecek, ortaya konan beklenti mutlaka karşılık bulacaktır.

*

Aydınlarımızın, liyakatli Siyasilerimizin ortak görüşleriyle;

Türk dünyasının iş birliğinde; ‘mevcut kazanımların korunması’, ‘egemen eşitlik’ ve ‘karşılıklı anlayış’ ilkeleri, ilişkilerin yürütülmesinde vazgeçilmez bir öneme sahip olmalıdır. Türk dünyasında bütünleşme sürecinin ilerletilmesi diğer uluslararası organizasyonların bir alternatifi olarak değil, bağımsız bir medeniyet ve ekonomik yükseliş projesi olarak tasarlanmalıdır. ‘Dilde, fikirde, işte birlik’ anlayışıyla, üye ülkelerin ortak ve karşılıklı çıkarları esas alınarak her alanda ilişkilerin geliştirilmesi hedeflenmelidir. Türk dünyasının ekonomik potansiyelini harekete geçirebilmek ve etkili bir güzergâh hâline gelebilmesi için Trans-Hazar Koridoru’nun işlerlik kazanması büyük önem taşımaktadır. Bu doğrultuda öncelikle söz konusu koridorun tüm ülkeler açısından bütünleştirici ve katkı sağlayıcı olabilmesi sağlanmalıdır. Bu hedefe uygun olarak nakliye ve gümrük konuları başta olmak üzere sahada yaşanan problemler bir an önce giderilmeli ve gerekli kararlar alınmalıdır. Türkiye’nin dış politikadaki hataları, Türk dünyası ilişkilerinden uzak tutulmalı ve bu ülkelerin hassasiyetlerini zedelemesine asla izin verilmemelidir.

Bu doğrultuda üye ülkelerle olan projelerin etkinliği ve ülke içerisindeki kurum ve kuruluşların koordinasyonu açısından ivedilikle bir ‘Türk Dünyası Bakanlığı’ kurulmalıdır. Böylelikle dağınık hâldeki tüm işler ve paydaşlar tek çatı altında uyumlaştırılmalıdır.

Paydaş ülkelerin birbiriyle yakın iş birliğinde olduğu, güçlü bir Türk dünyasının hem ülkemizin hem de kardeş ülkelerimizin kalkınmasında kritik öneme sahip olduğunu bir gerçeğin anatomisidir.. Güçlü Türk dünyasının, güçlü Türkiye demek olduğuna inancıyla, tüm Türk dünyasının, 3 Mayıs Türkçülük Günü’nü kutlu olsun.”

3 Mayıs’a Doğru Giderken…

Bilinen binlerce yıllık tarih içinde sayısız devlet kuran biz Türkler, acaba o kurduğumuz devletler içerisinde muktedir olabildik mi?

Ya da bazılarının iddialarına göre, Osmanlı örneğinde olduğu gibi devlet yaşamının kritik noktalarını; devşirme, muhtedi, dönme ve hizmetlilere mi teslim ettik? Bu durum günümüzde de sürüyor mu?

Türklerin, ırkçı olmadığı herkes tarafından bilinen bir gerçek! Bana Türk’ü tarif et deseniz; kendine aşırı güvenli ve bu nedenle tedbirsiz, alçak gönüllü, çalışkan, sabırlı, hoş görülü, hümanist bir insan tipidir derim.

Böyle olması ise bazı zaafiyetlerin ortaya çıkışına ve bu zaafiyetin bir hastalık haline dönüşmesine neden olmuştur.

Kendisi de Türk olmayan Selçuklu veziri Nizamülmülk’ün Türkleri eğitimden uzak tutması örneğinde olduğu gibi devlet ve sosyal hayatın ellerine teslim edildiği birçok gayr-ı Türk, bugüne kadar neler yapmıştır, bilinmesi gereken bir konudur.

Yani hastalığı teşhis etmezsek ne hastalığın farkına varırız ne de bu hastalığın toplumsal bünyeye verdiği zararları anlayabiliriz.

Türklerin, Türk olmayanları devletin ve sosyal yaşamın kritik noktalarına taşıması bir ruhsal hastalıktır. Düşünün, bir Türk devleti olan Osmanlı Devleti’nde, 218 sadrazamdan sadece 100’ü Türktür! Ya padişah anaları?

Hem de bunun defalarca yanlışlığının farkına varılmasına rağmen!

Üzülerek ifade etmeliyim ki; Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı’da gelenek haline gelmiş olan; devleti, bilim odaklarını ve sosyal yaşamı Türk olmayanlara teslim etme zihniyeti, günümüz Türkiye’sinde de devam etmektedir.

Aşıkpaşazade bize 560 yıl öncesine dair, Bizans dönmesi Rum Mehmet Paşa’ya ilişkin bir olay anlatır ve; “Rum Mehmet Paşa’nın İslam dinine girmiş olmasına rağmen, Bizans’ın eski soyluları ile irtibatta olduğunu, onların telkinleri doğrultusunda hareket ettiğini, İstanbul’un bir gün yeniden Bizanslıların eline geçmesini beklediğini” diye nakleder.

Siz günümüzde Rum Mehmet Paşaların olmadığını ve etkili makamlarda bulunmadığını mı zannediyorsunuz?

Osmanlı’ya hâkim olmuş bu gayr-ı Türkler, Anadolu ve Rumeli’de yaşayan Türkleri, yaptıkları uygulamalarla isyan ve ihtilal hareketlerine mecbur etmiş, ardından da “taş üstünde taş, omuz üstünde baş bırakmayın” diyerek vahşice yaptıkları ile tesirleri günümüze kadar gelen hadiselerin müsebbibi olmuşlardır.

Muhteşem Yüzyıl dizisi ile Türk halkının da dikkatini çeken, bahsettiğimiz gayr-ı Türklerden Pargalı İbrahim Paşa; kendisinin ve diğerlerinin ulaştığı gücü vurgulaması bakımından Avusturya Kralı Ferdinand’ın elçilerine söylediği sözler çok ilginçtir: “Bu büyük devleti idare eden benim, her ne yaparsam yapılmış olarak kalır; zira bütün kudret benim elimdedir. Memuriyetleri ben veririm; eyaletleri ben tevzi ederim; verdiğim verilmiş ve red ettiğim red edilmiştir. Büyük Padişah, bir şey ihsan etmek istediği veya ihsan ettiği zaman bile eğer ben onun kararını tasdik etmeyecek olursam gayr-i vaki gibi kalır. Çünkü her şey harb, sulh, servet ve kuvvet benim elimdedir.”

Unutulmasın ki; yazıda bahsi geçen Pargalı İbrahim ve Rum Mehmet Paşalar idam edilmiştir.

Hani Osmanlı, Türk devletiydi? Evet, terminolojide Türk devleti ama uygulamada arada bulasın!

Türklerde yabancıya karşı hayranlık ve teslimiyet, maalesef bir aşağılık kompleksine yol açmıştır. Zannetmişizdir ki; biz hiç bir şeyi yapamayız ve başaramayız! Halbuki bu algı yanlıştır ve bu yanlışlığı ispatlayan son örnek, Nobel Ödülü kazanan ve Türklüğü ile gururlu Aziz Sancar’dır.

Onun için gidip; siyaseti, bürokrasiyi, üniversiteyi, medyayı yetmedi din ve diyanet işlerini de gayr-ı Türklere bırakmışızdır.

Buna bir tek dur dediğimiz dönem; 1919 – 1938 arasında yaşayan “Büyük Türk” Mustafa Kemal Atatürk’ün, Türkler için bir “reklam arası” verdiği dönemdir. Halen de onun kırıntıları ile idare etmekteyiz.

Atatürk; “başınıza geçireceğiniz adamların asli cevherine dikkat ediniz” veya “beni Türk hekimlerine emanet ediniz” gibi sözleri boşuna söylememiştir.

Son söz şu olsun; Türkler benim bu yazdıklarımı yine dikkate almayacak, buna karşılık gayr-ı Türkler, bu yazıyı satır satır dikkatle okuyarak varlıklarını korumak için nasıl tedbir alacaklarını veya Türklere fener tutan bu garibi, nasıl etkisiz hale getireceklerini düşüneceklerdir…

Dedim ya, hastalık bizde akıl ve ruh tutulması yaratmış. Ama şifasını bulacağız!

“3 Mayıs Türkçülük Günü, Türklere ve kendini Türk hissedenlere kutlu olsun…”

Efkârlı Bir Yazı Babamın Tütün Tabakası

Tütün paketleri daha önceleri ham olarak, küp şeklindeki kâğıt ambalajlarda satılırdı. Babam paketi açar, eliyle önce karıştırır, birkaç deliği olan kâğıt ambalajda onları eler, çok ince kıyılmışları delikten dökülürken, kalın olanlar da tütünün üstünde kalırdı. Babam onları da eliyle ayıklar kıvamını bulan tütünleri tabakasına doldururdu. Üzerine de tütünleri sarmak için ipince kağıtlarını koyarken keyfi bundan sonra başlardı. Eliyle sardığı sigarayı benzinli çakmağıyla yakar, dumanının bir kısmını içine çeker, fazlasını havaya üflerdi. Ancak dumanları kaybolana kadar izlerdi babam; bazen keyiflenir, bazen hüzne kapılırdı. Eğer bir şarkı mırıldanırsa yüzünden anlardım mutluluğunu veya acısını.

Komşumuz Alaeddin Yavaşça’nın “Ümitsiz bir aşka düştüm; ağalarım ben halime” derken bir başka, “Boğaziçi şen gönüller yatağı” diye mırıldanırsa daha bir başka çıkardı kelimeler dudaklarından. Çocuklarıyla da paylaşırdı sevincini, ama üzüntülerini hiç belli etmez ben şarkılardan çıkarırdım hüznünü. Aynı dedemin “Bayram gelmiş neyime/ Kan damlar yüreğime” diye çok az da olsa seslendirdiği türküdeki gibi.

Babam tabakadan tütününü çıkarıp kâğıda sarışı sonrasında yaktığı sigaranın dumanını izlerken, bir devirden günümüze yüzündeki çizgiler dışa vururdu. Önce İstiklal Savaşı, sonra yıllarca süren ve ancak 1945 yılında nihayete eren İkinci Dünya Savaşı’nda memleketin durumunu hatırlatırdı.”5 yıl askerlik yaptım” diye de gururla anlatır, arkadaşlarıyla birlikte çektirdiği resmi gösterir, imrenerek bakardı. Bunun için de orta mektebi yarıda bırakmış.

Ekmek bile zor bulunuyordu o yıllarda. Ancak vergi memurları her yerde hazır ve nazırdı. Boynumuzda asılı suparamızla hocaya giderken burasının jandarmaca basılıp basılmayacağını bilemiyorduk. Memurluk en itibarlı meslekti. Giyecekler genelde yamalıydı. Yahut terzilerce ters yüz edilirdi çocuklara. Babam bize annemin yamayarak verdiği çorabı giydirdiğini anlayınca üzülmemek için görmezden gelmeye çalışırdı. Bağımız, bahçemiz, tarlalarımız vardı Allah’tan. Babaannem de dualar eder dururdu sigarasının üflerken. Zürraydı ailemiz. Ayrıca ürünlerimiz için zeytinyağı mahzenimiz(imalathane), üzüm pekmez hanemiz vardı. Büyükşehirler ve pekmez için doğu illeri büyük bir pazardı. Kamyonlarla ürünler sevk edilirdi. Babam Sivas’ta yanında kimliği olmadığı için tutuklandı, epeyi süre cezaevinde kaldı. Hukuk diye çırpındı durdu. İşte onun için de tütün tabakası hiç boş olmadı, kafası da efkâr sız.

Babaerkil aile olunca bir ayağımız sürekli büyük dede-nine dahil onların evlerine yönelirdi.

Büyük ninem Cemile Hanım Çalıkuşu romanını Osmanlı Türkçesinden okurdu. Şıh Efendiye komşulardı. Burası bir zamanlar Ortadoğu’ya açılan Mantık Fakültesinin mekânı imiş. Çok da şair yetişmiş. Çekmeceli Camii imamıydı büyük dedem. Osmanlıca dev bir kütüphanesi vardı. Mehmet Akif ve Safahat kitabını gördüm. Ben sadece bakar dururdum kütüphaneye ama kitapla tanışmıştım artık. Sonradan Safahat’ı su gibi içeceğim hiç aklıma gelmezdi. Her şiirde kendimi buluyordum. Tiryakisi olmuştum. Dayılarımın da hepsi okumuş, mühendis, hâkim, avukat ve hekim olmuştu. Rasih Dayımın “Bir varmış, bir yokmuş” diye başlayıp dizinin dibinde dinlediğim “Halep yolu taşlıca” tekerlemeli masalını keyifle dinler, hiç bitmesin isterdim.

Sancılı bir dönem, Türkiye’nin Yükselen Yıllarıyla sona erdi. Savaşın ve yönetimin acılı yansımaları yavaşladı. Demokrasiyle tanıştık. İdealizm girdi yüreklere; itikat, ibadet, kültür ve medeniyetle bütünleşti. İnancın ve düşünmenin ne kadar önde olması gerektiği fark edildi. Tefekküre kapı aralandı. Cumhuriyeti daha iyi algılamaya başladık. Her türlü açlığın moral motivasyonu hissedildi. Gelişmelere gözü kapalı kalmanın, eksikliği ve yanlışı anlaşıldı. Çünkü güç için kuvvetler savaşında ölçünün kaybolması çoğu değeri eritmişti. Sonra “Oku” emri “okuma”ma biçiminde tırmandı. Gelenek ve görenek; inanç haline geldi, darbeyle yasaklar arttı, hukukun üstünlüğü raflara çıktı, insan olmanın değil de ünvanlı olmanın yanlışı çepeçevre sardı, inancın temelindeki ahlak geride kaldı, birikimle değil, kisvelerle karar verildi.

Babam işte bu yüzden belki de 4 çocuğunu da okutmaya aht etmişti.

Her seferinde bir tarlasını, bağını sattı evlatlarının lise ve üniversite eğitimini sağladı öncelikle. İstiyordu ki hepsi de memur olsun, yanında kalsın. Torunlarıyla hep birlikte bulunsun.

Babamın tütün tabakasındaki sırrı ben çözmüştüm, yaklaşan değişim ve dönüşümle. Çünkü tabakalarda artık sarılmış sigaralar yer alıyordu ve iki yana da açılabiliyordu. Şarkılarda değişmişti efkârlanınca “Gülen gözlerinin manası derin”le yine hemşerimiz Alaeddin Yavaşça “Ne bildin kıymetin, ne bildin kıymetim” diyordu.

Babam ayağından ameliyat olduktan sonra yürümekte sıkıntı çekti. Bir bakıma eve mahkûm oldu. İki tarihi cami arasında birine bitişik, diğerine 20 metre uzaklıktaki Ulu ve Şıhlar Camii yanındaki evimiz bahçeli, çok odalı idi. İkinci kattaydı. Babam rahat ediyordu koltuk değnekleriyle de olsa. Girişte teknolojiye yenilmiş zeytin ve üzüm pekmezi imalathanemiz boş duruyordu.

Babam artık tabakadaki tütünden sarmıyor, sigarasını paketten sarılmış olarak çıkarıyordu. Bu dönüşüm kendini hissettirmişti babamda. Üstelik dumanındaki efkarı yine dikkatle izliyordu. Bayramlarda çocukların ve torunların gelmesini beklese de. Ancak Mühendis oğlu Atilla gemide aylar sürecek bir işe başlamıştı. Uluslararası seyrediyordu. Polis evladı Ayhan terörle mücadelenin yoğun olduğu mekânda görev yapıyordu. Kötü haber tez ulaşır. Gazeteci-Yazar oğlu hakkında açılan dava sayısı 40’ı aşmıştı. Ya 27 Mayıs darbesinde olduğu gibi yazmaktan değil, kitap okumaktan göz altına alınıp tutuklanırsa. İşte sigarayı o günlerde daha da artırdı babam. Darbe döneminde konuştuğu CHP’li Avukat “Bu davayı alamam, onlar devleti yıkmaya çalışıyorlar” derken, üyesi olduğu Adalet Partili Avukat “Beni bu işe lütfen karıştırmayın” diyordu. Oysa bir yığın bağ-bahçe tapusunu da yanında getirmişti ailem. Bir de TİP’li avukat vardı. O gönüllü oldu, ücret bile istemedi “kitap okumak ideolojik bir suç, devleti yıkmak değildir, hukuk devleti anlayışına da aykırıdır. Okumaya, okutmaya bu milletin çok ihtiyacı var” diye düşünse de olmadı, komünist diye vekalet verilmedi. Bu defa da “ya böyle bir şey olursa” düşüncesi kafasını meşgul etti durdu. Babamın dumanlı efkarı Berk ve Belli hukukçuyla, beraat etmemize kadar sürdü ama bitmedi.

Memlekette annemle birlikte yalnızlık yaşayan Babamı Hacettepe Hastanesine yatırmıştık. Hekimimiz sigara içmemesini öncelikle salık vermekle kalmıyor, tembih ediyordu ısrarla. Kim dinler? Eve gelince yine yaktı sigarasını. Doğrusu bakışları da limoniydi. Hala memlekete gidip yerleşmemi istiyordu. Taşralı kitabını iyi ki okumuşum; fikir ve ahlak adamı mustarip Nurettin Topçu’nun. Milletin mistiklerinin, toplumun mustaripleri olduğunu okudum ve gördüm. Kasabada oturup daha da varlıklı olunabilirdi, hatta belediye başkanı, milletvekili de seçilebilirdi. Ama aydın sorumluluğu üstlenmek hepsinin fevkindeydi. Amentü kişilik kodu ve idrak hayatın anahtarıdır. Haset değil bilgi birikimi ve donanımı hep olmalı. Belki de imkân, unvan, makam, fırsatla imtihan ediliyorduk. Sadece kitap okuduğu için değil, cep defterinde birkaç arkadaşının telefon numarası çıktığı için “gizli örgüt” iddiasıyla kitle halinde tutuklamalara seyirci kalına bilinir miydi? Beyazlara siyah muamelesi yapanların örneği gittikçe çoğalıyordu bir zaman diliminde. Fikri dinlemeyi bırakın, düşünene bile kuduzlu muameleyi yapılıyordu. Bunu babama anlatamazdım, anlatamıyordum.

Nerede bir haksızlık ve hukuksuzluk var; Turgutlu’daki tutuklamalar için cezaevine bile girip mağdurlarla röportaj yapıyordum. Mersin’de kitap okuyan tutuklu yaşlı insanların duruşmasını, İstanbul’dan gelen gazetecilerin takip ettiğini öğrenen hâkim bile tavır değiştirdi, serbest bıraktı. Adapazarı depreminde oradaydım. Çanakkale Zaferi kutlamalarında da. Nerede mağdur ve mazlum insanlar ve toplumlar var hazır ve nazırdım, acıları ve mutlulukları paylaştım. Ancak üstadın tabiriyle “aceze basın” ile de bunu bir yere kadar götürmek mümkündü. Kolay ve rahat elde edilen makamlar ve imkanlar topluma yansımıyordu.

Beyaz cam fırsatı doğdu. Ekrana yansıdıkça babam da efkarla yaktığı sigarasının dumanı içinde buruk mutluluklar yaşıyordu. Ekran ve mikrofona belli bir düşünce için ambargo koyanlar, tekel uygulayanlar ise bunun delindiğini geç fark ettiler. Böylece dünyada, fezadan gelmeyen başka insanlar olduğunu nihayet gördüler. Bugün bu uygulama keşke ıcığı ve cıcığı çıkmadan sürdürülebilseydi. Başkalarının yaptığını biz de aynen hayata geçirmeye başlamasaydık.

Fantezi ve Kulis yazdığım günlerde patron bana “Mehmet Bey geçen merak ettim saydırdım, tam 10 bin bürokrat, politikacı, kültür adamı ve sanatçı isminden bahsettin köşe yazılarında. Bunları tanıyor musun?” dedi. Buna cevabım oldu tabii “Tümüne yakınını tanırım. Bazılarını eserlerinden ve bazılarını da yaptıklarından takip ediyorum. Çünkü ben insandan yanayım.” demiştim. İyi ve güzel insanları sevmek ve örnek eylemlerini takdir etmek benim için bir ayrıcalıktı. Kibir ile aram yoktu zaten. En azından kafam karışık değildi bu konuda. “İnsanda kibarlık, gerçeklik, adaletli olmak, zariflik, dürüstlük, naiflik, yumuşak dillilik, yalan söylememek, anlamlı konuşmak ve düzgünlük” kılavuzunu sırtıma aldım, peşindeyim diyorum kendi kendime. İnsana yatırımı hep önde tutuyorum. Liyakati, sadakate tercih ediyorum. Bilenlerle bilmeyenleri ayırıyorum. Bir gün yılın sanatçılarını seçen sivil meslek kuruluşu başkanı bir arkadaş bana geldi, haberlerinin televizyonda hiç yer almadığından şikâyet etti. Ona dedim ki haber trafiği en az yılbaşı akşamı yaşanır. Yetkililer sabahladığı için uyuya kalır. 1 Ocak günü erkenden basın toplantısı yapın, sabahlamayanlar arkadaşımız olduğu için haber bültenine girer.” Nitekim öyle oldu ve hala devam ediyor. Çünkü kötülüğe karşı direnilmez. Ahlak dünyada en büyük gerçek.

Tarık Buğra Ustaya 75. Yaş Günü programı yapmıştık Ankara’da. Sürpriz olmuştu kendisine. Milli Kütüphane’mde “Ben sulu gözlüyüm, demek 75 yaşına geldim!” deyip gözyaşı döktü irticalen konuşmasında. Bendeniz de aynı duyguyu taşıyorum. Yazarlık böyle bir şey demek. Türk Edebiyatı Vakfı Ustalara Vefa programında başta Cafer Vayni emeği ve geçen herkese minnettarım. Babam gibi tütün tabakam yok ama galiba benim de bol dumanlı efkârlı bir havaya ihtiyacım olacak. Kürdilihicazkar “Bir yıl daha, bir anda mazinin malı oldu” ile Alaeddin Yavaşça’yı dinleyecek, meşk zincirine tutunacağım.