21.3 C
Kocaeli
Cumartesi, Temmuz 4, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 159

Halkın Güvenini Kaybetmektense…

“İnsanların güvenini kaybetmektense para kaybetmeyi tercih ederim.” Robert Bosch’un bu sözünü, kurucusu olduğu dünyaca ünlü şirketin reklamlarından hatırlarsınız.

Robert Bosch bir şirketin veya tüccarın ticari açıdan güven duygusu yaratmasının önemini anlatmak için söylemiş olabilir.

Ama aslında güven duygusu hepimiz için hayatı kolaylaştıran, huzur ve mutluluk veren bir etken. Tam tersi güvensizlik hali hayatı çekilmez hale getiren, insanları normalden uzaklaştıran, mutsuz, öfkeli ve endişeli yapan bir durumudur.

Hayatında başarılı olduğunu düşündüğünüz, zengin, makam mevkii sahibi birine imrenir ve O’nun yerine kendinizi koymak isteyebilirsiniz. Fakat bu kişinin eşinin kendisine sadık olmadığı şüphesi içinde yaşadığını, en yakınında bulunan kişilerin kendisine kötülük etmek üzere fırsat kolladığını düşünen biri olduğunu öğrenirseniz, yine de O’nun yerinde olmak ister misiniz?

Başka bir seçenek… Diyelim ki çok zenginsiniz, müthiş bir ekonomik gücünüz var. Fakat devletin veya mafyanın bir gece bütün varlıklarınıza el koyabileceği ve sizin de hapse atılacağınız veya öldürüleceğiniz endişesi taşıdığınız bir ülkede yaşamaktan mutlu olur musunuz?

Benim gezebildiğim gelişmiş ülkelerde vatandaşın devletine, devletin de vatandaşlarına çok fazla güvendiğini tespit ettim. Bunun sonucu olarak oralarda vatandaşların da birbirine güven duygusu içinde olduklarını görüyoruz.

Bizde ise devlet ve vatandaş ilişkilerinde güvensizlik esastır.

Batıda vatandaşın beyanına güven esasken, bizde devlet vatandaşın yalan söyleyeceğine, hile yapacağına inandığı için imzalı ve onaylı belgeler ister.

ABD’de evlerin yüzde 90’ı bir veya iki katlı müstakil yapılardır. Bu evlerin zemininde bulunan kapı ve pencerelerden hırsızlar kolayca içeri girebilecek imkana sahiptir. Fakat orada evlerde çelik kapı, pencerelerde demir ızgaralar göremezsiniz. Bizde ise siteler duvarlar arkasında özel güvenlik sistemleriyle korunmakta, diğer yerlerde evler demir ızgaralarla bir hapishaneye dönüştürülerek yaşanmaktadır. Güvenliği sağlayamamanın bedelini görebiliyor musunuz?

Kurumların işlediği ve kuralların uygulandığı ülkelerde güven duygusu gelişiyor. Trafikte yayalara saygının olduğu, magandaların cirit atmadığı, asayişin sağlandığı, adalet mekanizmasının adil ve hızlı olduğu yerlerde yaşayanlar stresten uzak mutlu ve sağlıklı yaşıyorlar.

*****************************

Yaşamak ve Gezmek İçin Tercih Yurt Dışı

Ülkede mutsuz olan iyi yetişmiş insanlarımız veya gelecek umudunu kaybetmiş insanlarımız yurtdışına gitmekteler. Bu insanlarımız genellikle Batı ülkelerine gidiyorlar. Çünkü diğer ülkelere nazaran bu ülkeleri daha güvenilir buluyorlar. Daha insanca bir düzenin işlediği, hukukun üstün olduğu ve ekonomik kaygı taşımadığı ülkeleri tercih ediyorlar.

Turizm mevsimindeyiz. İnsanlarımız Ege ve Akdeniz kıyıları yerine “Yunan adalarına” geçici vize ile gidebilmek için kuyruktalar. Çünkü bizim kıyıda Türk firmalar yaz döneminde kısa zamanda çok kâr etmek için fahiş fiyatlarla “turist kazıklama” derdinde. Gürültü, trafik, kargaşa ve asayiş olayları çok fazla. Oysa Yunanistan sınırlarındaki turizm bölgelerinde fiyatlar ve kaliteden endişe duymanıza lüzum yok. İnsanlar kötü sürprizle karşılaşmayacaklarında emin, huzur ve güven içinde seyahatlerini yapıyorlar.

İmkanı olan vatandaşlarımız Şengen vizesi almak için Avrupa ülkeleri konsolosluklarında kuyruğa girmiş durumdalar. Fakat bu ülkeler Türk vatandaşlarına güvenmiyor. İçlerinden bir kısmının terörist olabileceği veya sığınmacı/ kaçak olarak ülkede kalmak istediği endişesini taşıyor. Bu yüzden başvuruların yarısına ret kararı veriyorlar.

*****************************

En Güvenilmez Meslekler

Ipsos’un, Türkiye dahil 23 ülkede (2019’da), yaptığı ankete göre “bilim insanları” dünyanın en güvendiği meslek grubu. Buna göre araştırmaya Türkiye’den katılanların güvendiği meslekler arasında ilk üç sırada bilim insanları, doktorlar ve öğretmenler yer aldı.

Son iki sırayı ise din görevlileri ve siyasetçiler oluşturdu.

Türkiye’de politikacılar yüzde 11 ile güvenilirlikte son sırada yer alırken, son sıradan bir üstte ise yüzde 12 ile din görevlileri yer aldı.

Aslında sadece bizde değil, politikacılar dünyada da güvenilirlik açısından son sıralarda yer alıyor.

Fakat din görevlilerinin güvenilirliği dünya sıralamasında Türkiye’ye göre yüzde 9 daha yüksek. Yani bizde din görevlilerine güven çok daha az.

****

Ankete kızmaya lüzum yok elbette. Bugün de yapılsa benzer sonuç verir sanıyorum. Çünkü anket topluma tutulmuş bir ayna. Biz neysek onu gösteriyor.

Çözüm sürecini uygulayan, Oslo’da PKK temsilcileri ile devlet yetkililerini müzakere ettiren, “terör örgütünün Meclis’teki siyasi uzantısı olan milletvekillerini” Kandil’e İmralı’ya aracı gönderen siyasi liderin “terörle mücadele ve kayyum politikasının” doğruluğuna güvenmek kolay mı?

Ülkeye 10 milyondan fazla sığınmacıyı alanların, emekliyi 10 bin TL’ye, asgari ücretliyi açlık sınırında bir gelire muhtaç edenlerin; saraylar, uçaklar, lüks araçlarla tarif edilen “itibardan tasarruf olmaz” anlayışını savunanların yayınladığı “devlette tasarruf genelgesine” güvenilebilir mi?

Daha önce düşmana bile edilmeyecek en ağır sözlerle hakaretler ettiği kişiyi “kurtarıcı lider” ilan eden bir parti genel başkanına güvenilebilir mi?

“Harun gibi geldiler, Karun oldular” dediklerinin himayesine (partisiyle birlikte) sığınıp Meclis başkanı olan kurtulmuş siyasetçilere nasıl güvenelim?

Muhalefet partisi genel başkanı iken, “Paçalarından yolsuzluk akıyor, rantın babasını getirdi” dediği kişinin partisine iltica edip, Bakan olan ve “bütün bedenim kan gölüne dönse de O’ndan ayrılmayacağım” diyen soylu siyasetçiye güvenilmezse kime kızalım?

“Türk Milliyetçilerini temsil eden bir Cumhurbaşkanı adayı olsun” diye aday olan, “Cehennemin kapılarını kapatmaya geliyorum” deyip, soluğu sarayda alanlara nasıl güvenelim?

Namusu, şerefi üstüne iftira edildiğinde, “Seni milletin huzurunda Allah’a şikayet ediyorum Sayın Erdoğan. Ama ölüm olsa da sonunda, mücadele etmezsem namerdim. Ölsem de öldürülsem de, tehdit edilsem de, tek kişi kalsam da bu mücadeleden dönersem namussuzum, şerefsizim, namerdim” diyen politikacının, genel başkanlıktan ayrılışından 40 gün bile geçmemişken Saray’a ziyareti güven duygularını yıkmaz mı?

Güven duygusunun yıkılması milletimizin başına gelen en büyük talihsizliktir. “Sebep olanlar utansın” diyeceğim ama bu güne kadar utananı görmedik.

Ülkücü Bir Doktorun Kaleminden

70’li yılların gençlik olayları, o günleri birebir yaşayan bizim kuşakta önemli izler bırakmıştır. Bu olaylarında etkisiyle, ülkemiz 12 Eylül 1980 ihtilaline sürüklenmiştir. O dönemlerin iyi bilinmesi insanlarımıza olayların daha doğru değerlendirilmesinde katkı sağlayacaktır. İyi bilinme ise o günleri yaşayanların yazdıklarının ve o günleri araştıran bilimsel yayınların okunması ve öğrenilmesi ile mümkündür.

Bu yazımı o günlerin gençlik önderlerinden Dr. İbrahim Doğan‘ın Akıldan Kaleme isimli kitabını okuduktan sonra yazıyorum. Kitapta önce doğduğu ve çocukluğunun geçtiği günleri anlatıyor. Yazdıklarından orta halli bir ailenin çocuğu olduğunu öğreniyoruz. Yozgat’ın bir kasabasında doğup büyümüş, devlet imkânlarıyla okumuş, iyi bir meslek olduğu için doktor olmak azmiyle üniversiteyi kazanıp tıbbiyeyi tercih etmiş bir gençtir. Ankara Tıp Fakültesi’ne kayıt olması onun ve çevresinin önemli bir gurur kaynağıdır. Dini ve milli hassasiyetleri sebebiyle Türk Ocağı’na ve milliyetçi duygularının etkisiyle ülkü ocağına ilgi duyar. O bizden 2 sınıf öndedir.1968 de aynı duygularla tıbbiyeye girip doktor olmak için attığım adım ailem için olduğu kadar köyüm hatta kasabam için bile bir övünç vesilesi olmuştu. Bizim için bir gurur kaynağı olmasıyla birlikte sorumlulukta yüklemekteydi. O ve çevresinin de benzeri duyguları yaşadığını anlıyoruz. Yine bu kitaptaki bilgilerden öğrenci olaylarında sırf ülkücü kimliği sebebiyle öldürülen gençlerin( Ruhi Kılıçkıran , Süleyman Özmen , Dursun Önkuzu,… ) her biri Anadolu’nun orta ve hatta zayıf ekonomideki ailerinin evlatları olup meslek sahibi olmaları, kendisine-ailesine-ülkesine faydalı olsunlar diye okumaya gönderilen gençlerdir.

 İlk senemiz olan 68-69 yılında eğitimimizi etkileyecek düzeyde bir öğrenci olayı yaşamamıştık. Diğer okullardaki öğrenci olayları ise bizim de ilgimizi çekmekle beraber tıp eğitiminin yoğunluğu sebebiyle önceliğimiz dışında kalıyordu. 2.sınıfı okuduğumuz 69-70 yılında ise öğrenci olayları daha da artmış, bizim okulda da tartışma konusu olmaya başlamıştı.

Yetiştiğim çevre ve aile ortamının dini ve milli hassasiyetleri fazla olmasının da etkisi ile kendimizi ülkücü kesime yakın hissediyorduk. Böyle olmakla birlikte cebinde çakı bile taşımayan benim ve arkadaşlarımın karşı tarafça faşistler, komandolar şeklinde tanımlaması çok rahatsız ediciydi. Aynı şekilde devrimci, solcu, komünist tanımlaması yapılan arkadaşlarında iddia edildiği gibi yurdu vatanı satacak sattıracak tipler olmadıklarını daha sonra gördük. Olaylardan öğreniyoruz ki her iki tarafın içinde kendini korumak veya karşı tarafı korkutup sindirmek gibi masumca (!) düşüncelerle tabanca bile taşıyanlar olmuştur. Olaylar çoğaldıkça okullarda başlayan kamplaşmalar önce öğrenci yurtlarına sıçrıyor ve bu durum genişleyerek kurtarılmış okullar, yurtlar, mahallerin çıkmasına sebep olmuştur. Bütün bu olaylar 12 Eylül 1980 e gelindiğinde binlerce gencin ölüm, sakatlık veya güvensizlik sebebiyle eğitimden dışlanmasına sebep olduğu gerçeği unutulmaması geren bir acıdır.

Akıldan kaleme kitabında bu yıllara ve daha sonrasına ait ilginç bilgileri okuyoruz. Ülkücü hareketin önderlerinden bir ismin kendi hayatını etkileyen işlemediği bir suçtan hapse düşmesi, hapis hayatı, aftan yararlanıp yeniden eğitim hakkı kazanarak tüm olumsuz şartlara rağmen eğitimini tamamlayıp doktor olabilmesi insanın azmettiğinde başaramayacağı bir şeyin olmadığının ispatı olup örnek alınası bir başarı hikâyesidir.

Bu anlatılanlardan kamu otoritesinin zayıflığının sebep olduğu güvensizlik, bilgilendirme vazifesi yapması gereken medyanın yanlı ve algı oluşturma şeklindeki çalışması, adalet ve güvenlik sisteminin güçlü olmamasının getirdiği sorunlar gençlik olaylarının kontrol edilemez hale

getirmesi ve bir askeri müdahale ile olağan üstü bir dönemi yaşanması…Kitapta doktorluk ve uzman doktorluk döneminden ilginç hatıralar okuyoruz. Ayrıca diyanet işlerindeki hac sağlık birimindeki çalışmalara önemli katkılar verdiğini öğreniyoruz. TBMM doktorluğundaki çalışmaları ile hem mesleki hem de diğer çalışmaları ile ilgili dikkat çekici tespitlerini okuyoruz.

 Bu ve benzeri kitapların insanlarımıza düşmanlık ve kutuplaşmaların zararlarını görmesini sağlayarak barış içinde birlikte daha huzurlu ve mutlu bir hayat yaşanabileceğine katkı vermesini temenni ederim. Bu vesileyle başta yazar olmak üzere herkese sağlık ve iyilikler dilerim.

Not: Bu yazım 7 Nisan 2022 tarihinde yayınlanmıştı. Merhum Dr. İbrahim Doğan, 9 Haziran 2024 yılında vefat etti. Kendisine Allah’tan rahmet, ailesi ve sevenlerine başsağlığı dilerim.

Gerçek Türkler’den Birini Erdoğan Aslıyüce’yi Kaybettik

Ben birinin arkasından aleni olarak yazı yazmam. Yakınlarını arar başsağlığı ve sabır dilerim yada kalkar cenazeye giderim. Ancak bunun bazı istisnaları var. İşte bugün yazacağım kişi bu istisnalardan biri…

Yıllardır tanışırdık. İstanbul’da Küçük Ayasofya Camii’nin müştemilatında Hoca Ahmet Yesevi Vakfı’nın yıllarca başkanlığını yaptı.

Gelen giden herkese Türklüğü anlattı. Alaylı idi ama Türk tarihini çok iyi bilirdi. Onlarca kitap yazdı ve yıllar boyu Yesevi Sevgi Dergisini çıkardı. Her halde bu dergi Türk yayın hayatında en uzun süreli çıkan dergiydi.

Bizim gibi insanları vakıfta topladı. Pazar sabahları Yesevi Sohbetleri yaparak Türkiye’nin, Türk tarihinin ve Türk Milletinin temel sorunlarını konuşturdu.

Nevruz Bayramı kutlamaları, vakıftaki iftar sofraları, vakfa gelen samimi, şuurlu Türklerle yapılan sohbetler hiç unutulacak gibi değil… Keza Aydınlar Ocağı İlim ve İstişare heyeti ile şuralarda ki konuşmaları da öyle. Böyle zamanlara ilişkin anılarımız çok.

Bana hep “Türklüğünü açık etme sonra başın dertten kurtulmaz” diye tembih ederdi. Ama onu hiç dinlemedim. Türklüğümle hep yüksek sesle övündüm. Hala da öyle yapıyorum. Ancak ben ve o ne kadar Türk’üz dersek etrafımızın bizi nefessiz bırakacak bir çelik duvarla örüldüğünü gördük. Dertleşirdik bu konuda.

Başbaşa öyle sohbetlerimiz vardı ki, anlatılacak değil yaşanacak şeylerdi.

Hepimiz ölümlü fanileriz ve elbette öleceğiz. Ama insan keşke sağlıklı olsaydı, Türklük için çalışsaydı, yarım kalan kitapları tamamlasaydı diye içinden geçiriyor.

Erdoğan Aslıyüce’nin ailesi var. Eşine ve çocuklarına başsağlığı ve sabır diliyorum. Ancak onun esas ailesi Türk Milleti ve Türk Dünyası idi. Onun için Türkler bakımından önemli ve değerli bir kayıptır onun ölümü. Türk Milletinin de başı sağolsun.

Adı ve anıları ebediyen yaşasın!

Erdoğan Ağbi, benim için unutulmazsın… Makamın cennet, menzilin mübarek olsun “Büyük ve Gerçek Türk”

Erdoğan Aslıyüce Vefat, Taziye ve Bilgilendirme Duyurusu.

Hayatını Türk Dünyası çalışmalarına, Türk Milleti adına Kültür ve Tarih çalışmalarına adamış, vakıf ve gönül insanı, Hoca Ahmet Yesevi Vakfı Genel Başkanı, Aydınlar Ocağı İlim İstişaren Kurulu Üyesi *Erdoğan Aslıyüce* büyüğümüz bu sabah hakkın rahmetine kavuşmuştur.

Cenazesi *10 Haziran Pazartesi günü öğle namazına müteakip Fatih Camii’nden* kaldırılacaktır.

Cenaze namazına müteakip Sarıyer-Ayazağa mezarlığına defnedilecektir..

Allah Rahmet Eylesin. Mekânı cennet olsun.

Acılı Ailesine, sevenlerine, sevdiklerine, Camiamıza, Türk Dünyasına sabırlar diliyorum.

Aydınlar Ocağı Genel Başkanı

Prof. Dr. Mustafa E. Erkal

Milli Mücadelenin Kadın Kahramanlarından Karafatma

               Gerçek adı Fatma Seher Erden olan Kara Fatma 1888 yılında Erzurum’da doğmuş, 2 Temmuz 1955 yılında İstanbul Darülaceze’de vefat etmiştir. Türk Kızılay’ı tarafından, vefatından 59 yıl sonra Kulaksız Mezarlığı’nda anıt mezar yapılmış ve törenle açılmıştır. Dönemin Türk Kızılay’ı Genel Başkanı Ahmet Lütfü Akar’ın anlattıklarına göre;  anıt mezarın açılışına o dönemin Beyoğlu Kaymakamı Osman Ekşi, “ Milli Mücadelede Bir Kadın Üsteğmen Kara Fatma “ kitabının yazarı İlknur Bektaş, Genel Kurmay Başkanlığı Temsilcisi, o dönemin Türk Kızılay’ı Yönetim Kurulu Üyeleri ve vatandaşlar katılmıştır.

            1919 yılında Mustafa Kemal Atatürk ile Sivas’ta görüştüğünde savaşa katılma izni istiyor ve bunun üzerine Atatürk Ona şöyle diyor: “ Sen toptan, tüfekten korkmaz mısın?” O’da cevap veriyor: “ Hayır Paşam,  toptan da, tüfekten de korkmam “ diye karşılık veriyor. Bu cesaretinden dolayı kendisine savaşa katılma izni veriliyor ve Milli Müfreze Komutanı olarak Batı cephesine atanıyor, oluşturduğu milis gücüyle Rum, Ermeni ve nice eşkıyayla savaşıyor. Savaşta göstermiş olduğu başarılarından dolayı Türk Milleti’nin kalbinde taht kurmuş, yerli ve yabancı kaynaklar tarafından O’nun başarıları haber yapılmıştır. Amerika’da yayınlanan New York Times Gazetesi’nin manşetinde “ Orduda Savaşan Türk Kadını Teğmenliğe yükseldi “ başlığı atılmıştır.

            Kara Fatma, İstiklal Savaşı’nda ülkeye üç yıl hizmet etmiş bir vatan kahramanıdır. Üç yüz kişilik milis gücüyle 28 Haziran 1921 yılında İzmit’in düşman işgalinden kurtuluşunda büyük rol oynamıştır. Daha sonra Birinci ve İkinci İnönü Savaşları’nda, Sakarya Meydan Muharebesi ve Dumlupınar Meydan Muharebesi’nde gözünü budaktan esirgemeden savaşmıştır. Büyük Taarruz’da Yunanlılara esir düşmüş, ancak tutulduğu zindandan kurtularak tekrar orduya katılmış, daha sonra Bursa’nın düşman işgalinden kurtuluşunda büyük çaba göstermiştir. Milli Mücadele yıllarında Kara Fatma’nın eşi de askerdi. Eşiyle birlikte cepheden cepheye koşmuş, Balkan Savaşı’nda yer almış, yaralı askerlerin tedavilerinde yardımcı olmuş ve gerektiğinde askerlere yemek yapmıştır. Cesareti ve fedakârlığıyla Türk kadınının Kurtuluş Savaşı’nda göstermiş olduğu başarıyı gözler önüne sermiştir.

            Milli Mücadele döneminde Kara Fatma’nın yanı sıra Binbaşı Ayşe, Asker Saime, Tayyar Rahmiye, Kılavuz Hatice, Şerife Bacı ve birçok isimsiz kahraman ülkenin kurtuluşu için hizmet etmiştir. Kara Fatma, Milli Mücadele döneminde ön plana çıkmış kadın kahramanlardan biridir. Cesaretinden dolayı Mustafa Kemal Atatürk tarafından “ Kara Fatma “ lakabı verilmiştir. Büyük fedakarlıklar yapan bu kahramanlar sayesinde bugün içinde yaşadığımız bağımsız Türkiye Cumhuriyeti ortaya çıkmıştır.

            Kara Fatma, 1922 tarihinde Bahar Bayramı kutlamalarına katılmış ve düzenlenen silah atma yarışında birinci olmuş, İzmir İktisat Kongresi’nde İzmir delegesi olarak yer almıştır. Onbaşılık rütbesiyle başladığı askerlikten üsteğmen rütbesiyle emekli olmuş ve savaşın sonunda aldığı “ İstiklal Madalyası”nı ömrünün en büyük hediyesi olarak göğsünde taşımıştır. Eşi Sarıkamış’ta şehit olmuş, savaşın sona ermesinden sonra İstanbul’a yerleşmiş ve devletin kendisine bağladığı maaşı Kızılay’a bağışlamıştır.

            Başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları olmak üzere; Kara Fatma’ya ve vatan, bayrak, haysiyet ve şeref uğruna şehit düşmüş bütün şehitlerimize Allah rahmet eylesin, ruhları şad olsun.

            KAYNAKLAR:

            Akın Aktaş, “ Sosyal Yardımlar Bağlamında Nene Hatun – Kara Fatma “, Tarih ve Düşünce Dergi,       Sayı 6

            İlknur Bektaş, Milli Mücadele’de Bir Kadın Üsteğmen Kara Fatma, Timaş Yayınları, 2013, İstanbul

          Mehmet Tunçkol, Kara Fatma Mudurnu’da, Mudurnulular Derneği, Sayı 3

Çevresel Sorunlar ve Ruh Kirlenmesi

Çevre sorunları, bir üretim ya da tüketim faaliyeti sonucunda sosyal ve özel çevredeki olumsuz etkilerdir. Daha geniş bir deyişle, evreni, tabiatı ve insanı maliyeti sıfır olan bir öz kaynak gibi görüp, onlardan sonuna kadar faydalanmayı tek amaç haline getirmiş ekonomimizin önlenemez sonucudur.

Havanın Pazar mekanizması içinde oluşmuş bir fiyatı olmadığından, iktisadi değeri de yok sayılıyor. Oysa önümüzdeki yıllarda havanın da maden cevheri gibi saflığı önem kazanacaktır. Ayrıca hava hayatın devam etmesinde vazgeçilemez bir yere sahiptir. Çünkü havasız hiçbir canlı hayatını sürdüremez.

Üretim ve buna dayalı olarak tüketimin her yıl belirli bir oranda artmasının sonucu, çevre kirlenmesine yol açan artıklar da hızla çoğalmaktadır.

Çevre kirlenmesi adı altında toplayabileceğimiz su, hava ve toprak kirlenmesini bir aysbergin deniz altında kalan görünmeyen kısmı ise, ruh kirlenmesidir. Çevre kirlenmesi, ruh kirlenmesinin su, hava ve toprak üzerindeki yansımasıdır. Gerçek kirlenme suyun altında görünmeyen ruh kirlenmesidir. Ruh Kirlenmesi, çevre kirlenmesi gibi somut biçimde algılanmadığı için, toplum ve kişiler ruh kirlenmesinin farkında değil. Oysa ruh kirlenmesi çevre kirlenmesinden çok daha tehlikelidir. Çevre kirlenmesi tabiatı tahrip ederken, ruh kirlenmesi insanı yok etmektedir. İnsanların bu yıkımın farkına varmaları uzun zaman alacaktır. Ruh kirlenmesi en yoğun bir biçimde, çağımız insanının değerlerinde kendini gösteriyor.

Günümüzde öyle bir insan tipi ortaya çıktı ki, bu insan elle tutamadığı, gözle göremediği değerlere hiç ilgi göstermiyor. Ayrıca bu insanın elle tutulur nesneleri ele geçirmek için giriştiği yarışta; ölçüsü ölçüsüzlük, ahlakı ahlaksızlık, değeri değersizlik, erdemi erdemsizliktir. Söz konusu insanın tutum ve davranışlarını belirleyen tek öğe: Ekonomik çıkar sağlamak ve ele geçirilen ekonomik zenginliği büyütmek. Onun için çevre ve insanı hiçbir sorumluluk duygusu taşımadan acımasızca tahrip etmektedir.

*

Kuraklıklar nedeniyle yaşanamaz hale gelen Türk’ün Anayurdu Orta Asya’dan başlayan göç dalgaları, bugün Türk milletinin sığındığı son liman olan Anadolu topraklarıdır. Ne var ki, Türk’ün son kalesi Anadolu, Orta Asya steplerinde olduğu gibi ‘ çöl haline gelme’ tehdidi ile karşı karşıyadır. Yaşadığı tarihi tecrübeler sonucu kâinattaki ahenk ve dengeyi korumakla görevli olması gereken Türk milleti ise çevreye karşı o ‘yaşadığı tarihi duyarlılığını’neredeyse kaybetmiş haldedir. Dünya yıllardan beri ‘küresel ısınma felaketine’ karşı tedbir almak ile uğraşıyor. Türk milletini yönetenler ise başlarını gömdükleri kumların üzerinde oluşan ‘seraplar’ ile meşgul oluyor.

Devlet adabı ve yönetiminden, içinde bulunduğu Türk Tarihi ve kültüründen habersiz, her şeye ticari kafa ile bakmanın vahim sonuçlarından biri de yapılaşma ve bayındırlık adı altında ülkenin ekolojik dengelerini bozmaktır.

*

‘Gönül’ bahçelerimizin hassas noktalarında filiz veren bir ‘gonca gül’gibidir vatan. Birileri ‘canını’ortaya koyar onun uğruna; ‘maniler’, ‘türküler’ üretir, ‘şiirler’’, ‘destanlar’ yazar ardından;’ incinir’korkusu ile ‘dokunmaya’ dahi kıyamaz gönül insanları.

Ama ‘içinde bulunduğu tarih ve kültürden mahrum, her şeye ticari zihniyetle bakan birileri’ gelir, doymak bilmeyen egolarıyla bozgunculuk peşinde koşarlar. Ülkenin gelir kaynaklarını ele geçirmek için kan akıtan yozlaşmış bu yaratıklar, hem doğayı alabildiğine tahrip ederler, onu doyumsuzca tuttuğu gibi ta ‘kökünden’ koparmaya çalışırlar.

Evet, bu aymazlık devam ederse, bir zamanlar dörtnala koşan atlarımızla ‘Asya steplerini’ terk edip, ‘dört iklimin’ aynı anda bir arada yaşandığı ‘Anadolu sığınağını’ çölleştirmiş olabiliriz.

*

Gerçek o ki, aslında tahrip edilen yalnızca tabiat değil, tabiatla beraber ruhtur. Dünyada ruh kirlenmesinin önüne geçmeden, çevre kirlenmesinin önünü almak mümkün değildir. Bütün insanlığın büyük bir ruh temizliğine ihtiyacı vardır. Ruhlar seküler kültürün değerleriyle değil kutsal kültürün değerleriyle temizlenir.

Zira kâinattaki ahenk ve dengeyi korumakla görevli insan, ne yazık ki bu görevini yerine getirme şuurundan mahrum olduğunda, kâinatın dengesini bozacak yanlış faaliyetlere girerek kendi hüsranlı sonunu da hazırlamış olacaktır.

Millî Meselelere Hassasiyeti ile Bilinen Tecrübeli Gazeteci Yazar MEHMET CEMAL ÇİFTÇİGÜZELİ ile DOĞU TÜRKİSTAN TÜRKLÜĞÜ Hakkında Konuştuk. 

Oğuz Çetinoğlu: Doğu Türkistan’lı Soydaşlarımız / Dindaşlarımız veya onların ifadesi Uygur Türkleri ile ilgileniyorsunuz. Gündemdeki bilgilere göre durumdalar? Lütfeder misiniz? 

Mehmet Cemal Çiftçigüzeli: Uzaktaki Vatan Doğu Türkistan’da 33 târihî cami ve 2 anıt türbenin yerle bir edilmesi eğer Paris’teki Notre Dame Kilisesi yanmasaydı, dünya kamuoyunun haberi de olmayacaktı, belki de her zaman olduğu gibi umursanmayacaktı bile!  Bölgede Uygur Türklerinin Hotan Çölünün ortasındaki İmam Asım Türbesini 3 kez ziyaret etmenin  Hacc’a gitmekle eş değer olduğu bile kabul ediliyor. Çünkü Uygur Türklerinin umre ve Hacc’a gitmesi bile engellendiği dönemler yaşandı. 

Çetinoğlu: Paris’teki Notr Dame Kilisesi ile Doğu Türkistan’daki 33 târihî câmi ve 2 anıt türbe arasında nasıl bir bağlantı var? Hâdisenin uzağında bulunanlar için lütfeder misiniz? 

Çiftçigüzeli:  

Çetinoğlu: Çin, soydaşlarımızın Türklüğü ve Müslümanlığı ile alâkalı hiçbir şeylerine tahammül edemiyor… 

Çiftçigüzeli: Evet! Lisede okuyan Uygur kız öğrencilerin başlarındaki renk renk takkeye benzeyen ‘doppa’ giymeleri de yasaklandı. Giyime ve kuşama bile ambargo getirildi. Hele hele Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nde Çin komünist Parti Faşistleri Xİ’tler Çetesinin sistematik işkence ve soykırım cinâyetlerine devam etmeleri ve bunun 2050 yılına kadar devam edeceğini açıklamaları belki de hiç gündeme gelmeyecekti. 

Çetinoğlu: Neler yapıyorlar? 

Çiftçigüzeli: İletişim ve ulaşımın çok hızlı bir dönüşüm ve değişim olduğu günümüzde bile Çin’deki bu zulümler çok geç duyuluyor. En değerli bilgiler de Londra merkezli Uluslararası Af Örgütü’nden geliyor maalesef. Bir kaç örnek vermek gerekirse; İşkenceye tabi tutulan bir Uygur Türk’ü Müslüman hanımefendi ‘Beni öldürmeleri için çok yalvardım, öldürmediler, işkenceye devam ettiler’ diye açıklaması dikkat çekiyor. 

Çetinoğlu: Çinliler işkence uzmanıdır… 

Çiftçigüzeli: Dışarıya sızan bilgilere göre Çin işkencesi Uygur Türklerinin başına demir kafes geçirilerek, yüksek voltajlı elektrik verilerek yapılıyor. Urumçi kan ağlıyor. İşkence görenler içinde bölgede yaşayan Kazakistan Türkleri de var. Bu işkence, soykırım ve Çinlileştirme kampanyaları karşısında Uygur Türkü âlimler Çin yöneticilerinin Amerika ve İsrail’den daha beter zâlim olduklarını anlatıyorlar. 

Bir başka olay da şöyle; resimlerinde çok yaşlı görünen, dişleri dökülmüş, yüzü buruşmuş, gözlerinde fer kalmamış, elinin damarları dışarı vurmuş, üzerindeki giysileri sokağa atsanız kimsenin almayacağı ihtiyar adam kahrından ölüyor. Çünkü oğlu işkence odasında, torunu kamplarda Çinlileştirilmeye çalışılıyor, gelinine karın tokluğuna kamplarda kölelik-işçilik yaptırılıyor, kızı zorla evlendiriliyor, eşi evine yerleştirilen Çinlilere hizmet ettiriliyor, kendisi bu durum karşısında eli kolu bağlı hiç bir şey yapamadığı için, gözleri arkada hayata veda ediyor, hakka yürüyor. 

Çetinoğlu: Doğu Türkistan’da yaşayan Müslüman Türk kadınlarının şehirlere yaşayanları hayatları boyunca yalnızca 1 çocuk, köylerde ise 2 çocuk doğurma hakları var. Fazlasına hâmile kalanlar, kasap âletlerile ve gayrisıhhî ortamlarda kürtaj ediliyor… 

Çiftçigüzeli:  Uygur Bölgesindeki su kanallarından çocuk cesetleri çıkarılıyor. En son Hotan Eyâletindeki su kanallarından bölge halkı birbiri ardından onlarca çocuk cesedi buldu. Mâsum çocuklar ve bebeler de böylece katlediliyor. 

Çetinoğlu: Siyâsîlerimizen sessizliğini nasıl yorumluyorsunuz? 

Çiftçigüzeli: Çin ile ABD arasında ticârî rekabet var. Çin’in iktisâdî bakımdan önlenemeyen yükselişine ve büyümesine Amerika sessiz kalmak istemiyor. Yoksa ABD Temsilciler Meclisi Üyesi Somali asıllı Afrikalı Müslüman Hanım İlham Ömer’in açıklamalarına ambargo koyabilirlerdi, koymadılar. İlham Ömer Çin Nazi kamplarında baskı ve zulüm  gören, soykırıma uğrayan, Çinlileştirmek için eğitim kamplarına alınarak mavi askerî elbise giydirilip sıfır numara tıraş yaptırılan 1.5 milyon Doğu Türkistanlının ıstırabını dünya kamuoyuna duyurulmasına bu sebeple mâni olmadılar. 

Çetinoğlu: Çin zulmünden kaçabilenler Türkiye’ye sığınıyor. Belirttiğiniz sebeplerle onlara vatandaşlık hakkı verilmiyor.  

Çifçigüzeli: Türkiye’de yaşadıkları çileler yetişmiyormuş gibi, evlatları ülkeyi terk ettiği gerekçesiyle anne ve babalarına işkence ediliyor. Âilesinden haber alamayan gençler birkaç yönden mağdur oluyor. Türkiye’de yaşayan Uygur Türkü soydaşlarımız ve Uygur Özerk Bölgesi’nden gelerek İstanbul’da okuyan öğrenciler ise birkaç yıldır ailelerinden, akrabalarından ve kentlerinden hiç bir haber alamadıklarını belirtiyorlar. 

Çetinoğlu: Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde konu gündeme getirildi ise de netice alınabileceği düşünülemiyor.   

Çiftçigüzeli: Elbette siyâsî irâdenin devletler arasındaki ilişkilerinde belki doğrudan kınama diplomatik dille de olsa  iktisâdî, ticârî ve siyâsî ilişkileri zedeleyebilir. Fakat hükumet; sivil toplum kuruluşları, medya ve değişik mahvillerdeki etkinliklerde bu zulmü, bu soykırımı, bu acımazsız insanlık dışı muameleyi, ölçü tanımaz târihî mimârî  dokunun yok edildiğini duyurabilir, kınayabilir, uluslararası kuruluşları bilgilendirebilir. Dilerim bazıları yapılıyor olsun. Üstelik Pekin’in vahşet kamplarında 6 Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı Türklerin de olduğu haberi geldi. Dışişleri Bakanlığı’mız buna rağmen sessizliğini korudu. Dahası da var Çin’e gittikten sonra kendilerinden bir daha haber alınamayan vatandaşlarımızın yakınları da çaresizlik içinde gelecek bir haberi bekliyorlar. Ne yazık ki bu noktaya gelinmesinde barışsever, adâleti, hukuku, insan haklarını önde tutan bütün devlet ve diğer kuruluşların da payı vardır. 

Çetinoğlu Son zamanlarda milletlerarası kuruluşlarda küçük de olsa kıpırdamalar olabiliyor.  

Çiftçigüzeli: Nihayet Birleşmiş Milletler’de Çin’in Doğu Türkistan’da işkence ve cinayetleri Washington ile Pekin temsilcileri arasında sert tartışmalarla birden bire dünya medyasına taşındı. Bakınız Müslümanların ve Türklerin hakkını savunmak kimlere kaldı? Amerikalı Diplomat Courtney Nemoff  ‘Bir milyondan fazla Uygur, Kazak, Kırgız ve diğer Müslüman azınlıkların keyfi göz altılarla zorla çalıştırılmaya ve işkenceye mâruz kalması, ölüm kamplarında tutulması, ABD’yi endişelendiriyor’ dedi ve Çin’in Birleşmiş Milletler Yerli Halklar Formuna katılmaması gerektiğini savundu. Çin temsilcisi bittabi söylenenleri reddetti. Birleşmiş Milletler’de, tartışmalara rağmen forumun 16 üyesinden biri maalesef yine Çinli aday Zhang Xiaoan oldu! 

Avrupa Birliği de sessizliğini bozdu; Dışişleri ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini Strazburg’da düzenlenen Avrupa Parlamentosu Genel Kurulu’nda ‘Çin ile ilişkilerimizde insan haklarının iktisâdî çıkarlardan daha az önemli olmadığı mesajını verdik’ dedi. Mogherini’ye göre de Çin’in iktisâdî ve sosyal haklar alanında ilerleme kaydettiğini, ancak ülkedeki genel insan hakları durumunun kötüleştiğini, temel özgürlüklerin ihlal edildiğini, Doğu Türkistan Uygur Özerk Belgesinde Uygurları ve diğer azınlıkları hedef alan siyasi eğitim kampları, toplu gözetim ve seyahat kısıtlamalarının uluslararası kuruluşların verilen raporlarında yer aldığını belirtti. 

Bağımsız kaynaklar Çin’de 3 milyon Müslüman Türk’ün herhangi bir yargı kararı olmadan kamplarda tutulduğunu belirtiyor. Çin ise kamplara aldığı kişilerin siyasi tehlike arz ettiğini öne sürüyor. Oysa bu röportajı yaptığımız günlerde bile Çin Doğu Türkistan’daki Müslüman kimliği yok etmek için câmileri, mescitleri, dînî mekânları, türbeleri buldozerle yıkıyordu. Yıkılan câmiler arasında 800 yıllık târihî eserler de mevcut. Pekin yönetimi ayrıca ibâdet edenleri fişlemek için câmilerde resmî görevli bulunduruyor! 

Çetinoğlu: Siz, üniversite lı yıllarınızda talebe cemiyetlerinde görev yaptınız. Günümüzdeki gençlik ve talebe kuruluşlarının mazlum ve mağdur Doğu Türkistan Türkleri ile alâkasını nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Çiftçigüzeli: Üniversitede talebeliğimiz sırasında Millî Türk Talebe Birliği (MTTB) olarak zulüm, soykırım ve insan haklarının zedelendiği her gelişmede yürüyüşler yapar, mitingler düzenler, kınayan bildiriler yayınlardık. Kitaplar, dergiler  neşrederdik. Bütün Sovyet rejimlerindeki acımasızlıkları duyururduk. Amerika’da siyahlara yapılan ayrıcalıkları kınardık, Pekin ve Moskova’nın mezalimini, Yunanlıların Batı Trakya ve Kıbrıs Türklerine yapılan zulmü ve ayırımcılığı, Keşmir’de yapılan katliamı eleştirir, yürüyüşler, mitingler yapardık. MTTB bugün de var. Sivil toplum bu dönemdeki kadar maddî -manevi hiç bu kadar güçlü olmamıştı. Ama sessizlik aşırı derin ve hissizlik kınanacak boyutta! 

Çetinoğlu: Avrupa Güvenlik ve İşbirliği TeşkilatI (AGİT) neden devrede yok? 

Çiftçigüzeli: Sanırım 2005 yılı idi. Merhum İstanbul milletvekili Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş kısa adı AGİT olan Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı Başkanıydı. Çin’in Ankara’daki Büyükelçisini öğle yemeğine dâvet etmişti. Kavaklıdere’deki bir Çin lokantasında birlikte olduk. O günlerde Doğu Türkistan’daki katliamlar yine gündemde ve gazete manşetlerine taşınıyordu. Nevzat Yalçıntaş Doğu Türkistan’daki soydaş ve dindaşlarımızın can ve mal güvenliğinden Türkiye’de endişe edildiğini, resmî bir açıklama yapılmamasından dolayı da tedirgin olunduğunu ve gerçeğin ne olduğunu sormuştu. Büyükelçi kendi zaviyesinden inandırıcılığı az olmasına rağmen durumu anlattı. İstanbul’daki Doğu Türkistan’la alâkalı sivil tolum kuruluşları dernek ve vakıflar katliamı kınayıp yürüyüş yapıyor ve Çin bayrağını ayaklar altına alarak üzerine benzin döküp yakıyorlardı. Bu gelişmeden rahatsız olan Çin Büyükelçisi Nevzat Yalçıntaş’tan hiç olmazsa Çin bayrağını yakmamaları gerektiğini hatırlatmıştı. Nevzat Yalçıntaş ise İstanbul Saraçhane’de bulunan Doğu Türkistan Vakfı’nı ziyâret ederek yetkililerle değerlendirme yaptı. Nitekim daha sonra da Doğu Türkistan’daki gelişmeler, soykırımlar, ibâdet yasağı, insan haklarının zedelenmesi konusundaki kınamalar büyüdü, ama bayrak yakılmadı. 

Pekin yönetimi de İstanbul Fatih Ali Emiri Kültür Merkezi’nde Çin-Türkiye İslam Kültür Sergisi açtı, buldozerlerle yıkılmadan önceki camilerin, mescitlerin, türbelerin ve bazı anıt eserlerin resimlerini sergiledi. Hediyeler dağıttı. 

Bugün parlamentomuzda AGİT yine mevcut, onca yetkili siyâsî var. Ancak ‘kamuoyunu gelişmeler hakkında bilgilendirmeler, yakınmalar ve kınamalar yeterli değil’ dersem yanlış olmaz. Üzgünüm ama bu protestolar yok denecek kadar az. Doğu Türkistan’da Uygur Türklerine Çinlileştirme ve işkence devam ediyor. İnsanlık haysiyetinin ayaklar altına alındığı, hürriyetinin yok edildiği Pekin’in uygulaması karşısında millî ve milletlerarası tedbir alınmaz, tavır geliştirilmezse ödenecek fatura herkes ve her kesim için ağır olabilir. 

MEHMET CEMAL ÇİFTÇİGÜZELİ (Kilis-1945) 

İlk ve orta mektebi Kilis’te okudu. İstanbul Vefa Lisesini bitirdi. İstanbul İktisâdî ve Ticârî İlimler Akademisi Basm-Yayın ve Halkla İlişkiler Radyo-Televizyonculuk bölümünden mezun oldu. TC Devlet Lisan Okulu ve Tunus Habip Burgiba Yabancı Diller Enstitüsünden sertifika aldı. 

Yazarlığa orta mektep talebesi iken Kilis Huduteli Gazetesi’nde başladı, Pırıltı sâhifesini yönetti. İstanbul Babıali’de Sabah’ta profesyonel gazeteci olarak Cağaloğlu’na adım attı. Tercüman,Türkiye, Millî Gazete, Bugün, Özgür, Sebil, Millî Gençlik ve Ittihad gazete ve dergilerinde çalıştı; muhabir, musahhih, sâhife sekreteri, yazı işleri müdürü, köşe ve röportaj yazarı olarak görev yaptı. 32 yıl TRT Ankara Haber Merkezinin değişik birimlerinde ve Kahire temsilciliğinde hizmet verdi. TRT Türkiye’nin Sesi Radyosunda haber müdürü oldu, ülkemizde ilk defa TRT Telegün Tele-teks haberciliğini başlattı. 

Ankara’da Türkiye Yazarlar Birliğini 14 arkadaşı ile birlikte kurdu, yıllarca yönetiminde görev aldı. Türkiye Kültür ve Sanat Yıllığı yayın heyetinde bulundu. Mehmet Âkif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı kurucusu ve mütevelli heyeti başkanı oldu. Yurt içinde ve dışında çok sayıda millî ve milletlerarası program gerçekleştirdi. Amerika, Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarındaki altmışı aşkın ülkede konferanslar verdi, milletlerarası kongrelerde Türkiye’yi temsil etti, sempozyumlara katılarak tebliğler sundu. İstanbul Ticâret Üniversitesi İletişim Fakültesinde ‘metin çözümlemeleri’ dersi verdi. Yazıları İngilizce, Rusça, Arapça, Urduca ile Kırım, Kazan, Kazak, Özbek ve Kırgız Türkçelerine tercüme edildi. Yayınlanmış 23 eseri bulunuyor. 

2018 yılında Tut Elimi Killize, Hemşinli Tevfik Abi, ikişer cilt halinde Millî Türk Talebe Birliği Târihi ile TBMM’nde Mehmet Âkif Ersoy ve İstiklal Marşı adlı çalışmaları yayınlanıyor. 

İstanbul Şerifali’de oturan Yazar Mehmet Cemal Çiftçigüzeli, Süleyman Demirel Üniversitesi Türk Süsleme Sanatları hocası ressam, minyatür ustası müzehhibe Serhan Çiftçigüzeli ile evli, Furkan ve Burkan’ın babası, Can ve Nil’in de dedesidir. 

DERKENAR: 

DOĞU TÜRKİSTAN TÜRKLERİNİN MÜCÂHİT LİDERİ: İSÂ YUSUF ALPTEKİN 

17 Aralık 1995:Doğu Türkistan’ın bağımsızlık önderi İsa Yusuf Alptekin Doğu Türkistan’ın Kaşgar vilâyetine bağlı Yenihisar ilçesi’nde 1908 yılında dünyaya geldi. Tahsil hayatını Doğu Türkistan’da tamamladıktan sonra çeşitli memuriyet görevlerinde bulundu.   

Doğu Türkistan Türkleri; 12 Kasım 1944’te, başşehir Gulca olmak üzere Doğu Türkistan Cumhuriyeti’nin kurulduğunu ilân ettiler. Mavi zemin üzerinde Ay – Yıldız ile süslü Doğu Türkistan bayrağı, 5 yıl boyunca devlet binalarında hür bir şekilde dalgalandı. Bu dönemde Doğu  Türkistan Cumhuriyeti’nin Genel sekreteri İsa Yusuf Alptekin idi.  Bu görevi başarı ile yürüttü. Doğu Türkistan’da; antiemperyalist, antikomünist, Türkçü ve milliyetçi politikaların bayraktarlığını yaptı. 1949 yılında komünist Çin’in Doğu Türkistan’ı işgal etmesinden sonra Hindistan’a iltica etti. Bilâhare Türkiye’ye gelip İstanbul’a yerleşti. Doğu Türkistan Göçmenler Derneği’ni kurdu. Türkiye’nin pek çok yerinde ve yurt dışında konferanslar verdi, milletler arası toplantılarda tebliğler sunarak işgal altındaki ülkesinin problemlerini dile getirdi, kamuoyunun konu ile ilgisini diri tutmayı başardı. 1983 yılında Doğu Türkistan’ın Sesi Dergisi’ni çıkarmaya başladı. Doğu Türkistan İçin  isimli eseri 1985 yılında yayınlandı.  

1926 yılında Batı Türkistan’a geçerek burada millî mücâdele taraftarlarıyla irtibata geçti. 1931’de Hoca Niyaz tarafından başlatılan ayaklanma sırasında Doğu Türkistan’daki vâlilerin halka yaptıkları zulmü Çin hükümetine anlatarak, bu durumun önlenmesini, aksi takdirde ayaklanmanın yayılacağını, Rusya’nın işgalinin söz konusu olacağını anlattı. Ayaklanma sırasında ve sonrasında milliyetçilik faaliyetlerine devam etti.  

1936 yılında Çin Meclisi üyeliğine de seçildi. Mücâdelesini daha çok siyasî alanda devam ettirdi. 1944’de İli’de başlayan ayaklanma neticesi kurulan hükümete girmesini İlililer istemedi. Ancak 3 yıl sonra Doğu Türkistan Hükümeti’nin başkanlığı Türklere verildiğinde hükümetin genel sekreterliğine getirildi. Bir yıldan fazla kaldığı bu görev esnasında, milliyetçi, anti-emperyalist ve anti-komünist politikalar sebebiyle, Rusya’nın ve Çin’in tepkilerini üzerine çekti.  

1949’da Çin’in Doğu Türkistan’ı işgali ile birlikte o günkü Hindistan’ın Keşmir eyaletine iltica etti. 1954 yılında Türkiye’ye geçti. Türkiye’ye gelir gelmez İstanbul’da Doğu Türkistan Göçmenler Cemiyeti’ni kurarak, bundan sonraki faaliyetlerini Doğu Türkistan dâvâsının dünya kamuoyuna anlatılmasına yöneltti. Yabancı ülke yöneticileri nezdinde olduğu kadar Türkiye hükümetleri nezdinde de Doğu Türkistan dâvâsının anlatılması için mücâdele verdi. Parti liderleriyle,  Başbakan ve Cumhurbaşkanlarıyla görüştü. Doğu Türkistan Türklerinin durumunu bütün dünyaya anlatmaya devam etti. Bütün ömrünü bu konuya vakfetti. Yalnız Doğu Türkistan Türklerinin değil, dünyanın dört b.ir tarafında bulunan bütün esir Türklerin çok sevilen sembol  lideri  olan  İsa Yusuf Alptekin 17 Aralık 1995 târihinde İstanbul’da vefât etti. Aziz naaşı muhteşem bir kalabalık tarafından Fâtih Camiinde kılınan cenâze namazından sonra, Topkapı Mezarlığı’nda toprağa verildi. Mekânı cennet olsun, kabri nurlarla dolsun. 

Kaynak: Oğuz Çetinoğlu: Kronolojik Târih Ansiklopedisi. C: 4, s: 3470. Bilgeoğuz Yayınları-İstanbul 2008    

Kuvve – i Hâfıza

     Tırnak kadar kuvve-i hâfıza / hâfıza gücüne malik her insanın hâfızasında; okuduğu yüzlerce çeşit kitapların kelimeleri yazılı. Ömrü boyunca işittiği bütün sesler kayıtlı. Gördüğü herşeyin sûreti; renkli, sesli, hareketli olarak mevcut. Merakını tahrik eden ve ona hoş gelen mânâ ve anlam yüklü kelimeler; beynimizdeki o tırnak kadar kuvve-i hâfıza / hâfıza kuvvesi / gücünün sayfalarında; sesli, sözlü, renkli ve hareketli olarak aynen; hâfızanın muhafaza, himaye ve koruması altında. Zaman, yer ve saatiyle. Kılına halel gelmeden, yani bozulmadan hıfz edilip, saklı tutuluyor. Âdeta arşivleniyor.

     Öyle ki, insan istediği zaman onlara başvurabilir. Büyük bir kütüphane gibi, tüm mahfûzatını / hıfzına / koruma altına aldığı, yani hıfzettiği şeyleri orada; istediği an, görmek ve duymak üzere; yazılmış, dizilmiş bir hâlde yerli yerinde bulur ve görür.

     Ortada bir arşivleyiş var. İstediğinde, istedikleri gözü önüne getirilip konuyor. Sonra yerlerine kaldırılıyor. Üstelik, bunların hepsi, ânı vâhitte / bir anda olup bitiyor. Fakat, ortada emre âmâde / emre hâzır çalışanlardan kimse yok.

     Bütün bu olup bitenlerin, cirit attığı meydan nerede? Orada, emre hâzır olanlar neredeler?

     Mekân olarak gösterilen alan, beyinde tırnak kadar bir yer. Bütün bunların oraya sığması, yerleştirilmesi, muhal ender muhal bir durum arz ediyor.

     Nerede emre hâzır, yüzlerce görevli memur? Sadece isteğimiz oluyor. Sonra da, yerlerine konuyor. Yine emrimize âmâde bir vaziyete sokuluyor.

     İşte, bu tırnak kadar hafıza kuvve ve gücünün bahr-i umman / okyanus gibi bir vüs’ati / genişliği var. Güneş gibi, her tarafı kuşatıcı, içine alıcı vasfı var. Kısaca, ihatalı / kuşatıcı nûru, mânevî bir ziyası / ışığı ve yeryüzü kadar geniş sayfaları var.

     Bütün bunların mevcudiyet ve varlığını biliyor, fakat mahiyet ve içyüzüne muttali olamıyor, akıl erdiremiyoruz.

     Tabii ki, mahiyetini bilmemek; varlığını inkârı gerektirmiyor. Sadece, bu durumları Yaratan’ın; ihata edip algılanamıyan sonsuz kudreti karşısında, ona secde etmekten başka bir şey gelmiyor akla.

     Çünkü, beynimizde tırnak kadar bir yer işgal eden bu kuvve ve güç kaynağımız için, ancak şu beyite sığınmaktan başka çare bulamıyoruz:

    “İdrak-i maali (yüksek fikirleri anlamak) bu küçük akla gerekmez;

      Zira bu terazi o kadar sıkleti (ağırlığı) çekmez.”

     Yüce Allah bununla, insanın Levh-i Mahfuz’u idrak edip kavramasını sağlıyor. Kuvve-i Hâfıza’yı: Allah’ın ezelî ilmiyle kâinatta olmuş ve olacak şeyleri yazmış olduğu bir levha olan Levh-i Mahfuz’a bir örnek olarak karşımıza çıkarıyor.

     Böylece Levh-i Mahfuz’u; insanın anlaması sağlanmış oluyor. Çünkü insan, vahid-i kıyasî / ölçek. Kâinatta olan her şeyin örneği onda var. İster maddî olsun, ister mânevî. İnsanda mevcut. Kendisinde olanı bilen, bulan ve anlayan insan; kendisini iyice tanıdığı takdirde, kâinatta olanları da, kolayca bilmiş ve tanımış olur.

     Fakat iyice düşünürse, kendisinde olanın, künhüne tamamen vakıf olması imkânsız. Hiç olmazsa kendisinde olmasından, kainatta da olmasını kabul eder ki, zaten İlahî Gaye’den maksat budur.

     Demek ki, tırnak kadar kuvve-i hâfızanın, bahr-i umman / okyanus gibi bir genişliği var. Güneş gibi kuşatıcı nuru var. Manevî bir ziyası / ışığı ve zemin yüzü kadar geniş sayfaları var. Sanki tırnak kadar bir yer tutan hafıza; sınırsız bir mekânı içinde barındırıyor. Namütenahi / sonsuz bir  mekân olanı yani Levh-i Mahfuz’u algılamamıza bir sebep teşkil ediyor.

     Demek ki, Levh-i Mahfuz bir kader / İlahî Program sahifesi olup, Mutlak Alîm olan Yüce Allah’ın ilim, hikmet ve kudretine aynalık ediyor.

     Hz. Allah; insanın, bu büyük gerçeği anlaması için, Levh-i Mahfuz’un küçücük bir nümûnesi / örneği olan hâfızamızı yaratmakla; insana verdiği değerin, küçük bir örneğini vermiş oluyor.

Osmanlının Gül Sevgisi

Bir rivayete göre, saltanatı sırasında kenti ziyarete gelen Osmanlı Sultanı III. Murad, bembeyaz giyinmiş çocuklar tarafından karşılanır. Bu durumdan çok etkilenen Padişah, “Maşallah, akça kazanluk! (Allah nazardan saklasın! Mükemmel beyaz güzel çocuklar!”) diye bağırır ve kent, Osmanlı döneminde “Kazanluk” diye anılmaya başlanır.

Kazanlık’ın içinden geçen nehrin sağ yakasında etrafı yüksek binalarla çevrili, Sultan Yıldırım Bayazıd döneminde inşa edilen Kazanlık Camisi bulunuyor. Bunun yanında Kazanlık çevresinde on yedi civarında Türk köyü bulunuyor.

Hala tarihin izlerini taşıyan sürgün alanların Ata topraklarına geri dönme hayalleri ve topraklarına sahip çıkmaları topraklarını Bulgara satmamaları ve karşılıklı nefret etmelerine rağmen bunu belli etmemeleri ve birlikte yaşamaya alışmaları bu da toprağına sahip çıkmaları anlamında güzel ve gerekli bir strateji.

Bulgaristan’da gülün tarihçesi 400 yıl öncesine dayanıyor. Gül, Bulgaristan kültürüyle bütünleşmiş bir öge. Kazanlık Gül Festivali ise 1903 yılından beri her sene yapılıyor. Isparta gül hasadı ne ülkemiz sınırları içinde küçük çaplı festivale yakın bir kutlama ama uluslararası platformda bir festival değil Yani Türkiye, gül suyunda İran’ın, gül yağı ve tanıtımda Bulgaristan’ın yarattığı enerjiyi bir türlü yakalayamıyor. Bulgaristan ve İran gülün imajını satarken Türkiye’deki gül üreticileri yıllardır devletten destek bekliyor. Ülkemiz sahip olduğu enerjiyi uluslararası platformda tanıtmayı başarırsa, bir gün hep birlikte Isparta’da Gül Festivali’nde dünya çapında kutlayabileceğiz.

Çiftçilerimize destek işte böyle devlet desteği ile oluyor.

Saygılarımla

Yanlış Veri̇yle Doğru Çözüm Üreti̇lemez 

Ekonomist Prof. Dr. Emre Alkin “Yanlış veri, yanlış reçete yazdırır…” başlıklı yazısında yeni ekonomi yönetiminin gerçeği yansıtmayan TÜİK verileri ile mi yoksa bu verileri yanlış kabul ederek mi karar aldığını sorguluyor. 

Ekonomist Mahfi Eğilmez de bu yazıyı önemli ve değerli bulmuş olmalı ki Twitter (X) üzerinden paylaştı.  

Ben de bir yıl kadar önce YANLIŞ VERİ İLE DOĞRU POLİTİKA OLMAZ başlıklı bir köşe yazısı yazmıştım. 

Çünkü mühendis ve yönetici olarak çalıştığım uzun yılların bana kazandırdığı en önemli özelliklerden biri her türlü tartışmayı veri bazlı yapmaktır.  

Aldığım eğitim ve tecrübelerime göre, doğru bir şekilde ölçümünü yapamadığınız bir konuda doğru çözüm üretmek mümkün olmaz. 

Bu yüzden demiştim ki; doğru ve güvenilir verilere dayanmayan tartışmalar gerçekler üzerinden değerlendirmelere imkân vermez; duygulara, ön yargılara, sempati veya antipatilere dayalı hale gelir. 

Böyle olunca çevresinde gördüğü araba sayısı, dolu lokanta ve otellere bakarak “ekonomide işler tıkırında” zannedenler olur.  

**** 

Birey olarak yanlış algılamanın zararı sadece kendimize olur. Fakat büyük bir işletmenin veya bir devletin yöneticisi iseniz yanlış verilere kanarak yanlış kararlar almanızın bedeli çok ağır olur. 

Modern işletmeler ve devletler, daha verimli yöntemler uygulamak ve başarılı olabilmek için, doğru ve güvenilir veriler üretmeye ve bu verileri doğru analiz etmeye çalışırlar. 

Bu bakımdan gelişmiş ülkelerde İstatistiksel verileri üreten kurumlar -aynı Merkez Bankaları gibi- bağımsız statüde olurlar. 

Bu bağımsızlığın sebebi verilerin hiçbir etki ve baskı olmadan doğru bir şekilde üretilebilmesi içindir.  

Çünkü, Stephen Hawking’in ifadesiyle, “Bilgisayarın ne kadar büyük ve kapasiteli olursa olsun, yanlış veri yüklersen sonuç yanlış çıkar.”  

2016 yılına kadar, üçlü kararname ile gelen, TÜİK Başkanları 5 yıl görev yapardı. Bu sürede görevlerini bağımsız, tarafsız, bilimsel yöntemlere uygun ve şeffaf olarak yaparlardı. Bu yüzden TÜİK en güvenilir kurumlarımızın başında gelirdi.  

Ancak 2016’dan sonra yanılmıyorsam 5 TÜİK Başkanı ve 5 TCMB Başkanı değişti. 

2011- 2016 arası görev yapan TÜİK’in son bağımsız Başkanı Birol Aydemir, Mehmet Şimşek göreve geldiğinde şu uyarıyı yapmıştı:  

“TÜİK’in bağımsızlığı Merkez Bankası’nın bağımsızlığından daha önemlidir.” “İktidarın ve Mehmet Şimşek’in yapması gereken ilk iş TÜİK’e bağımsızlığını geri vermesidir. Hesaplamalarda yaptıkları yanlışları, manipülasyonları düzeltmektir. Ve gerçek enflasyonu (özellikle son iki yılı) yeniden hesaplattırmaktır.” 

***************************** 

TÜİK Halâ Bağımsız ve Güveni̇li̇r Değil 

Prof. Dr. Emre Alkin, ekonominin kaptanı Mehmet Şimşek’in yapması gereken bu ilk işi yapmamasının sonuçlarını tartışıyor: 

“Geçen yıl bu zamanlarda göreve başlayan Merkez Bankası yönetimi karşılarında %38,21’lik bir yıllık enflasyon bulmuşlardı. (ENAG’a göre yüzde 108,58) Biz o tarihlerde böyle bir enflasyon oranının mümkün olmadığını söylemiştik. Çünkü Nurettin Nebati-Şahap Kavcıoğlu yönetiminin politika faizini anlamlı olmaktan çıkarıp döviz kurlarına baskı uygulamalarının neticesinde fiyatların yükseldiği aşikârdı ama TÜİK’in bunları gizlediği izlenimi tavan yaptı.” 

TÜİK’in enflasyon rakamlarına hiç kimse güvenmiyordu.  

Çünkü, bağımsız ekonomistlerden oluşan ENAG’ın enflasyon rakamları TÜİK rakamlarının 3 kat kadardı. Hayatın içinde vatandaşın hissettiği enflasyon oranı ENAG verilerine daha yakındı. 

Çünkü, işçi, memur ve emekli maaşlarına resmi enflasyon üzerinde artış yapıldığında bile bu kesimlerin alım gücü düşmeye devam ediyordu. 

Kanaatimce, Maliye ve Hazine Bakanı Mehmet Şimşek ve son iki Merkez Bankası Başkanı (Hafize Gaye Erkan ve Fatih Karahan) TÜİK’in verilerini doğru kabul ederek ekonomide dengeleri kuramayacaklarını biliyorlar. 

Fakat bildikleri doğruyu hemen hayata geçirmelerinin sakıncaları vardı.  

Gerçek enflasyon açıklanırsa, TÜİK enflasyonuna göre yapılan maaş artışlarının gerçek enflasyonun altında olduğu ortaya çıkacaktı. Hem “çalışan ve emeklilerimizi enflasyona ezdirmedik” sözünün doğru olmadığı anlaşılacaktı. Hem de milyonlarca insan aradaki fark kadar cebinden çalındığını fark edecek ve bu hakkını talep edecekti. 

Bunlar seçim öncesi ciddi siyasi risk oluşturuyordu. 

**** 

Bir yandan çaresizce kurları baskılamaya devam ettiler. Faizleri de kademeli olarak arttırdılar ama gerçek enflasyonun çok altında kalan oranlar etkili olmadı. 

“Rasyonel ekonomi” anlayışının “faizler arttıkça enflasyon düşer” kuralı tersine işledi gibi göründü. TÜİK’in açıkladığı resmi enflasyon bu kadar yüksek faiz artışlarına rağmen yüzde 75,45’e kadar yükseldi. ENAG’ın verilerine göre; ise yıllık enflasyon yüzde 120,66 oldu. 

Sanki R. T. Erdoğan’ın “faiz sebep enflasyon sonuç” tezini doğrulamış gibi bir durum ortaya çıktı. 

Ama gerçek böyle değildi. Erdoğan bu tezinin doğrulandığını görseydi, Mehmet Şimşek ve Fatih Karahan’ı derhal görevden alır, yerine Nurettin Nebati- Şahap Kavcıoğlu ikilisine yeniden görev verirdi. 

**** 

Bazı ekonomistler “doğru rakamların açıklanmasının sağlayacağı güven ortamı ve faydanın, yaratacağı sakıncalardan fazla olacağını” söylüyorlar. 

Fakat Erdoğan ve ekonomi kurmayları bunu göze alamıyorlar.  

Halen, TÜİK’in enflasyon rakamlarına yine hiç kimse güvenmiyor. 

Ekonomik verilere ve ekonomi yönetimine güven sağlanamayınca da işler bir türlü düzelmiyor. Derin yoksullaşma çizgisinin altına düşen milyonların sayısı her geçen gün artıyor.  

Emre Alkin haklı: “Yanlış veri karar alıcıların yanlış reçeteler yazması sonucunu doğuruyor. Bir de hem siyaseti hem de piyasaları idare ederken vatandaşların refahı unutuluyor.”