Anayasa ve Telefon
Alman Anayasa’yı Koruma Dairesi (BfV), Almanya’nın ikinci büyük partisi konumundaki AfD’yi, “İzlenen Şüpheli Aşırılıkçı” kategorisine sokuyor. Parti, bu sınıflamadan çıkmak için mahkemeye başvuruyor ve kaybediyor. Alman istihbaratının, İzlenen Şüpheli Aşırılıkçı sınıfındaki kuruluşların iletişimlerini izleme, içlerine ajan sokma görevi ve yetkisi var.
Bu olaya niçin dikkat çekiyorum. Çünkü bu konu, bizdeki kayyum atama işlemleri ile yakından ilgili. Ancak bir fark var. Biz her kayyum atanmasını tek tek münakaşa ediyoruz. Seçilmiş bir kamu görevlisinin yerine kayyum atamanın haklılığı, kanuniliği tartışılıyor. Ahmet için geçerli de Mehmet için de mi geçerli? Ya Ayşe?
Farkımız ne? Almanya anti demokratik de biz çok mu demokratiğiz? Hayır. Farkımız şu: Almanya’da her şey anayasa ve kanunlara göre işliyor. Anayasa en yüksek değer ve devletin bütün kuvvetlerinin öncelikli görevi anayasayı ve onun belirlediği esasları korumak. Bu yüzdendir ki Almanya’da bizim Millî İstihbarat Teşkilatı’nın karşılığına Anayasayı Koruma Dairesi deniyor. AfD’yi ketleyen, içine ajan sokan, haberleşmelerini izleyen bu daire bunu gizli gizli değil, mevzuat gereği, görevi bu olduğu için yapıyor.
Anayasaya karşı telefon
Bizde kayyum, anayasamızı korumak için hukukun emriyle mi atanıyor? Öyle olsaydı, anayasamızı bu sağlamlıkta koruyan mevzuatımız bulunsaydı o insanlar adaylığı rüyalarında göremezdi. Bizde belli ki kayyumlar anayasa gereği değil, telefon emri gereği atanıyor. Bu yüzden her atamada başka bir kavga çıkıyor. Bu yüzden atamaların hukukiliği üzerinde şüphe var.
Almanya’nın yaptığını biz niçin yapamıyoruz? Birkaç sebebi var.
Birinci sebep: Anayasalı demokrasilerde anayasa, anayasadır. “Anayasaya aykırı” dendi mi akan sular durur. Çünkü anayasa milleti ve milletin devletini tarif ve tayin eder. Biz, kendi ellerimizle anayasayı tartışma konusu yapıyor, “karanlık”, “darbe izlerini taşıyan” gibi etiketlerle kendimiz aşağılıyoruz. Hani devlet binasının taşıyıcı sütunlarını “traşlıyoruz”. Binalar böyle çöküyor.
Daha beter ikinci sebep: Anayasanın milleti ve devleti tarif eden maddeleriyle herkes barışık değil. PKK’yı ve PKK’yı desteklediği iddia edilen partiyi alalım. Bunlara millete, millî üniter devlete, ilk dört maddeye ve mesela 66. maddeye, yani Türkiye’yi Türkiye yapan hususlara muhalif oldukları için mi karşıyız? Hani Almanya’ya benzetirsek bizim anayasayı koruma hukukumuz bunlara “İzlenen Şüpheli Ayrılıkçı” diyebilir mi? Veya “Anayasaya Karşıtı” der ve bu gerekçeyle onları kısıtlayabilir mi? Böyle bir mevzuatımız yok ve olması da çok zor. Niçin mi? Çünkü millî, üniter, laik devlete karşı olan sadece PKK ve onun siyasi uzantısı değil ki. İktidara yakın bazı gruplar da aynı fikirleri besler, aynı tutuma sahiptir. Onları incitemeyiz.
Suyun başını tutmak
FETÖ, demokratik, laik, hukuk devletine, anayasaya taraftar mı? Şaka mı yapıyorsunuz? Tabii ki değil. Peki biz FETÖ’yü laikliğe, millî üniter devlete, velhasıl anayasaya karşı olduğu için mi kısıtlıyoruz? Hayır. Bunu da yapamayız. Çünkü bu konularda aynı FETÖ gibi düşünüp davranan, fakat iktidardan uzak olmayan yapılanmalar var.
Demek ki bölücüler ikiye ayrılıyor. Bizim bölücüler. Bunlar iyi bölücüler. Bir de kötü bölücüler…
Laikliğe karşı yapılanmalar da ikiye ayrılıyor. Bizimkiler. Bunlar kötü değil, hatta gençlerin dağa çıkmasına engel oluyor. Bir de kötü laiklik karşıtları. En başta FETÖ.
Çok dağıttım. Toparlayayım: Almanya’da çizgi anayasaya uygunlukla anayasa karşıtlığı arasından geçiyor. Çünkü anayasa millet demek, anayasa, devlet demek. Almanya’da anayasayı tehdit edecek her yapılanmanın izlenmesi ve kısıtlanması sadece mubah değil, zorunlu.
Bizde çizgi, “Bana biat ediyor mu, etmiyor mu?” şeklinde çizilmiş. Dolayısıyla anayasa, yani millet, yani devlet karşıtlarına karşı ancak ellerine silah aldıkları zaman önlem alabiliyoruz. Anayasaya düşmanlık diye bir kategorimiz yok. Tek kötü kategori var: Silahlı terör örgütü. İyi de bunlar mesleklerine silahlı terör örgütü olalım diye başlamadı ki. Bunlar, anayasayı yıkmak için silahlı terör örgütü oldu.
Biz de hukuk devleti olsaydıkBiz böyle olmasaydık. Anayasaya karşı ilk tehditte, ilk şüphede alarma geçebilseydik, ne FETÖ darbeye cesaret edecek güce erişebilirdi, ne PKK binlerce vatan evladını kandırıp dağa çıkartabilirdi.
Yok çözüm süreciydi, yok menzilimiz birdi diye yıllarımız ve canlarımız heba olmazdı. Biz kimliğimizle, milletimizden, devletimizle, hukukla, ezcümle anayasamızla barışık değiliz. Onları koruyacak iradeye sahip değiliz.
Yoksa “Pişman değilim!” diyen teröriste çadır mahkemesinde, “Yaz kızım, ‘Pişmanım’ dedi.” maskaralığını yapamazdınız. “Canınızı sıkan vali varsa söyleyin değiştirelim.” diyemezdiniz. Ve FETÖ’ye her istediğini veremezdiniz. Hukuk izin vermezdi. Milletin ve devletin temel değerleri izin vermezdi. Anayasa izin vermezdi. Kaldı ki o temeller, iş o raddelere gelmeden kanseri durdurur, kesip atardı.
Milletin hukuku varsa ve sizin de bu hukuka saygınız varsa tabii. Özetle anayasaya saygınız varsa. Yoksa kayyuma devam.
Bilge Türkçü’nün Ardımdan
Oğuz Kağan’ın gerçek bir tarihi şahsiyet olduğunu bilgisini ve tarihteki rolünü, Reşideddin’den yüzyıllar sonra Aslıyüce gündeme getirmiştir. Aslıyüce, bir akademisyen değildi ama sonraki nesillere böyle değerli araştırmalarını miras olarak bıraktı.
Hayatını Türk Dünyası çalışmalarına, Türk Milleti adına Kültür ve Tarih çalışmalarına adamış, vakıf ve gönül insanı, Hoca Ahmet Yesevi Vakfı Genel Başkanı, Aydınlar Ocağı İlim İstişaren Kurulu Üyesi Erdoğan Aslıyüce büyüğümüz bu hakkın rahmetine kavuşmuştur.
Allah Rahmet Eylesin. Mekânı cennet olsun.
Acılı Ailesine, sevenlerine, sevdiklerine, Camiamıza, Türk Dünyasına sabırlar diliyoruz.
*
Hani Atatürk, kendisine olağanüstü güçler yakıştıranlara cevaben “Benim yaradılışımda fevkaladelik aramayın; yaradılışımdaki yegâne fevkaladelik, dünyaya Türk olarak gelmiş olmaklığımdır” demişti ya, Erdoğan Aslıyüce de bazı toplantılarda ayağa kalkıp kendisini tanıtması gerektiğinde, kısa özgeçmişini anlatmaya gerek duymaz; “Erdoğan Aslıyüce, Türk!” derdi.
Yesevi Vakfı icra ettiği fonksiyonlarıyla Türk Dünyası adına hizmet üretmeye güçlü kadrolarıyla devam edecektir elbette.
Ne varki son yıllarda Türkçülüğün horlandığı bir süreçten geçiyoruz:
Birçok paneline katıldığım Türkçü Erdoğan ağabeyimizin
Türkçülük deyince ne anladığını bilgi birikimim kadarıyla özetlemeye çalışalım:
*
Türk İslamcı değil, Kur’an’ın insanıdır.
Osmanlıcı değil, Türk birlikçisi Turancıdır
Milliyetsiz milliyetçi değil, Türk milliyetçisidir
Evrenselci, Halkların kardeşliği, Din kardeşliği masallarına inanan değil, Türkün kardeşi sadece Türk’tür gerçeğini inanır.
Sağcı, solcu. Dinci, Dinsiz. Kapitalist, komünist veya Avrasyacı bopçu Avrupacı değil. Orhun nehri gibi kaynağından Türk tür bunun içinde Türkçüdür, Turancıdır.
Kanım aksada zafer İslamlın veya onun bunundur diyenlerden değil, varlığım Türk varlığına armağan olsun diyendir.
*
O halde atam belli, ceddim belli, soyum belli, Türklüğünün farkında olmayan mankurtlardan değiliz. Soyumun yüceliğini bilenler bilir, ama birde en iyi kendim bilirim, Türk olduğum için kendimi dünyanın en şanslı kişisi sayar, tarihimi geçmişimi asaletimi yüceliğimi hep özümde bulur gururlanırım..
Türk olunmaz, Türk doğulur.
Gayriler elbette ki benim gibi olamazlar, hiç bir zaman Türk olma imkânları da yoktur, çünkü asalet, asillik, yücelik, Türklükten yani soydan gelir. Ne mutlu Türküm diyenlere, ne mutlu Türklüğünün farkında olup Türk’çe yaşayanlara.
*
Türklüğü tamamlayıcı yegâne kavram İslam Peygamberi Hz Muhammet’ in ana felsefesini kavrayarak İslamı anlamlandırmak ve Anadolu’ ya İslam tohumunu eken Ahmet Yesevi’nin muazzam öz deyisi ile İslamı Türkçe okuyabilmektir.
Yesevi’nin ifadesiyle;
‘’Türk olmak kaderimdir; ancak inancım tercihimdir.’’der. Çünkü Türk olarak doğmuştur;
Ahmet Yesevi’nin yolu bizleri bir arada yaşatan sevgi yoludur. Anadolu’nun dört bir yanına gönderdiği talebeleriyle kardeşlik tohumlarını ekmiş, onun ardından gelen Mevlana ile Yunus Emre, Hacı Bektaşi Veli ile bu tohumlar fidan olmuş, Osmanlı’nın hoşgörüsü ile çınar olmuş ve Cumhuriyetimiz ile Anadolu’da adeta kökleşmiştir.
*
İslam evrensel bir dindir. Güzel ahlakı ve sevgiyi esas alır. Türk İslam kültürünü içselleştiren milli ve manevi kimliğimizle benliğimizi güçlendirdik; imparatorluklar kurduk; Türkiye Cumhuriyetini kurduk; bin yıldır Anadolu’yu yurt edindik.
Bilelim ki; ”Bu toprakların dili sevgidir”.
*
Kaldı ki;
‘’İki Ses vardır Bizi Kendimize Getiren.
Biri EZAN Sesi Diğeri SELA.
Biri Hala Yaşadığımızı, Yüce Yaratana Karsı Sorumluluğumuzu Hatırlatır
Diğeri Bu Âlemde Misafir Olduğumuzu’’ …
*
Kendi ifadesiyle “Piyade garip TÜRK” Erdoğan ASLIYÜCE Hakkın rahmetine kavuşmuştur. Türk Milleti bir değerini kaybetti. Üzüntüsü bize kaldı. Ruhu şad olsun.
Türk Kızılay’ı ve Gönüllü Kan Bağışçılığı
Kızılay, Osmanlı İmparatorluğu döneminde 1868 de kurulmuş ve Türkiye Cumhuriyeti döneminde bizzat kurucu Devlet Başkanımız Mustafa Kemal Atatürk tarafından himaye edilen ve daha sonra “Türk Kızılayı” adını alan bir kuruluşumuzdur. Kuruluş maksadı başlangıçta harp yaralı ve malullerine hizmet vermektir. Daha sonra yeni görev tanımlamaları ile hizmet sınırları genişletilmiştir.
Resmi Adı Türkiye Kızılay Derneğidir. Eski adı Hilal-i Ahmer Cemiyetidir. Temel ilkeleri ‘insanlık, ayırım gözetmemek, tarafsızlık, bağımsızlık, hayır kurumu niteliği, birlik ve evrensellik’ çerçevesinde çalışan bir yardım kuruluşudur. Logosu açıklığı sola bakan beyaz zemin üzerinde kırmızı hilaldir. Mektebi-i Tıbbiye nazırı Marko Paşa başkanlığında, dahiliye hocası Dr. Abdullah Bey sekreterliğinde, 11 Haziran 1868 ‘ de kurulmuştur. Örnek aldığı Kızılhaç teşkilatının sembolü haç olduğu için başlangıçta sembolü yoktur. Harp yaralılarına bakmak üzere kurulmuştur. Daha sonra Kırımlı Aziz Beyin çalışmaları ile kırmızı hilal amblemi uluslararası alanda kabul edilip onaylanmış ve cemiyetin adı 1877 de Osmanlı Hilal-ı Ahmer Cemiyeti olarak değişmiştir. 1922 de Türkiye Hilal-ı Ahmer Cemiyeti adını almış, 1935 de Türkiye Kızılay Cemiyeti, 1974 de ise Türkiye Kızılay Derneği olarak şu anki adını almıştır.
Kızılay milli mücadele döneminde İstanbul’dan Anadolu’ya geçişlerde önemli görevler yapmıştır. Kurtuluş Savaşı cephelerinde de yaralılara hizmet noktasında çalışmaları vardır. Daha sonra görevleri arasına afetlerde hizmet üretmek, gençlerin eğitimine gençlik kamplarıyla katkı yapmak, kurulan şubeleri vasıtası ile muhtelif yardım faaliyetleri yürütmek de girmiştir. Bazı şubeleri önce yoksul ve muhtaçlara yönelik daha sonra toplumun her kesimine hizmet veren poliklinik sağlık hizmeti vermiştir. İlimizdeki İzmit Kızılay şubemizin de böyle bir poliklinik hizmeti mevcuttu. Sağlık hizmetindeki birleştirmeler sırasında Sağlık Bakanlığına devredilmiştir.
1980’li yıllardan itibaren Sağlık Bakanlığımız kan bağış hizmetlerini Kızılay’ın sorumluluğuna vermiştir. Bu tarihten önce kan bağışı hizmetlerinde büyük bir boşluk ve kontrolsüzlük vardı. İhtiyaç olan sağlıklı kanın temininde vatandaşlarımız ciddi zorluklarla karşılaşmaktaydı.1980 den itibaren bu alanda çok önemli gelişmeler olmuştur. Bölge kan merkezlerimiz kurulmuş, sağlık sistemimizin ihtiyacı olan kanın kayıtlı donör sistemine dönmesinde önemli mesafeler kaydedilmiştir. Bu donör sistemimizin sivil gönüllü bağışçılardan oluşmasına yönelik ciddi çalışmalar ortaya konulmaktadır. Böylece daha önceleri askeri kurumlar üzerinden birazda zoraki olan bağışçı sisteminden gönüllü bağışçı sistemine geçilmektedir.
2000’li yıların başında %10’larda olan gönüllü bağışçılardan alınan kan şimdi %80’lere çıkmıştır. Sağlık kurumlarımızın şu anda yılda 3 milyon üniteye yakın kan ihtiyacı vardır. Bunun 2 milyon ünitesi halen bu bağış sistemi ile karşılanır hale gelmiştir. Önceki Kızılay genel başkanlarımızdan Sn. Tekin Küçükali zamanında başlayan bu gönüllü bağışçı sistemi çalışmaları, daha sonra önemsenerek geliştirilmiş, Futbol kulüplerinden siyasi partilerimize kadar bir çok sivil toplum kuruluşumuz bu gönüllü bağışçı sistemi ile Kızılay’ımıza yardımcı olmaktadır. Bağışlanan kanlar, kanla bulaşan hastalıklar yönünden de taranmakta, uygun olanlar bağışçı sistemine dahil edilmektedir. Sorunlu olan vatandaşlarımız bilgilendirilmekte, bu sayede Hepatit B, Hepatit C, HIV gibi kanla bulaşan hastalıklardan da korunulmuş olmaktadır.
Diğer önemli bir husus Kızılay’ımızın kandan üretilen tedavi edici ürünlerin üretimine yönelik çalışmalarıdır. Halen bu ürünlerin önemli bir kısmı ithal edilerek temin edilebilmektedir. Bu çalışmalar sayesinde bağışçılarımızın kanlarından elde edilecek bu ürünler önemli bir ihtiyaca cevap verecektir. Bu durum ülke ekonomisine de önemli bir katma değer sağlayacaktır.
A-B-O Kan grubu sistemini bulan Nobel ödüllü Ladnsteiner in doğum günü olan 14 Haziran gönüllü kan bağış günüdür. Kan, sağlığımız için önemli olmakla beraber çeşitli durumlarda kullanılan tedavi edici bir maddedir. Çeşitli hastalıklarda, kan kaybı durumlarında, bazı tıbbi müdahalelerde kanın bizzat kendisi veya yalnız kandan elle edilen bileşenleri tedavi edici olarak kullanılır. Kan vücudumuz tarafından üretilen ve yenilenebilen özellikte olduğu için belirli miktarlarda bağışlanabilir. Her sağlıklı insan bağışladığı kanı ile ihtiyaç sahibi insanların hayatını kurtarıcı bir yardımı yapmış olmaktadır. Gönüllü kan bağışçısı olmak bu bakımdan benimsenmelidir.
Gönüllü kan bağışçılarımızın daha çok olması dilek ve temennilerimle.
Meyvelerin Altın Olması İçin
Adını koyup tanımlayamadığım bir sistem var ülkemizde. Bu yapıya ne bürokratik ne oligarşik yönetim şekli diyebilirim. Belki en yakın tanımlama “bürokratik oligarşi”. Hem Batı’da hem kendi tarihimizde bir örneği yok böyle bir yönetim yapılanmasının.
Devlet, niye en büyük işverendir ülkemizde? İnsanlar, niye “devlete bir kapak atsam başka bir şey istemem.” özlemi içindedirler? Devlet yönetimi içinde yer alanlar her türlü eza cefaya rağmen niye istifa etmezler? Bürokraside yer alan insanlar niçin bir süre sonra kokuşmuşluk yaşarlar ve bir üst makama geçmek için her türlü entrikaya başvururlar? Hizmet süresini doldurup emekliliği hak edenler niçin bu haklarını kullanmak için yaş haddini beklerler?
Daha pek çok soru zihnimi meşgul ediyor.
Bir zamanlar, Çin’de bir adam aç ve bitkin düşer, dayanamayıp bir armut çalar.
Adamı yakalayıp cezalandırılmak üzere imparatorun karşısına çıkarlar. Hırsız, imparatora şöyle der: “Değerli efendim, çok açtım, dayanamadım çaldım ve yedim. Eğer beni affedersiniz size paha biçilemez bir armağanım olacak.” İmparator dudak büker: “Senin gibi birinde paha biçilemez ne olabilir ki?” Hırsız, avucunun içindeki armut çekirdeğini uzatır: “Bu çekirdeği ekerseniz bir gün içinde altın meyveler veren bir ağacın yeşerdiğini göreceksiniz.” İmparator kahkaha atarak: “Ek o zaman, altın meyveleri görünce affederim seni.” der. Yoksul adam: “Haşmetlim bu tohumu ben ekemem çünkü ben bir hırsızım. Bu tohumu ancak ömründe hiç çalmamış, başkalarına hiç haksızlık yapmamış, yalan söylememiş biri ekebilir. Tohum o zaman gücünü gösterir, aksi takdirde onu ekeni zehirler, tarif edilemez acılarla öldürür. Sultanım, bu tohumu ancak siz ekebilirsiniz.” İmparator irkilir, suratını asar, bir süre düşünür, sonra hırçın bir sesle: “Ben imparatorum bahçıvan değil, o tohumu başbakana ver, eksin de altın meyveleri görelim.” der. Yoksul adam, tohumu başbakana uzatınca başbakan telaş içerisinde imparatora dönüp itiraz eder: “Ben ekim biçim işlerinde çok beceriksizim efendim, sihirli tohumu ziyan ederim. Bence bu tohumu hazinedar başı eksin.” hazinedar başı da bir bahane bulup görevi başkasına devreder. Orada bulunan herkes sudan sebeplerle tohum ekme görevinden kaçınır. İmparator, doğan sessizliğin içerisinde bir süre düşünür, başı önünde başbakana, hazinedara ve bütün görevlilere dik dik bakar ve “Hadi bakalım, tohumun nasıl altın meyve verdiğini hep birlikte gördük, hırsız bahçıvanı sevindirelim.” der. Cebinden bir altın çıkarıp yoksul adamın tutması için atar. Herkes ceplerinden sessiz sedasız birer altın çıkarıp adama verir. İmparator gülerek: “Bas git buradan be adam, bugünlük bu ders hepimize yeter.” der.
Devletin bir biriminde denetçi sıfatıyla çalışan arkadaşım bir gün bana “Şu an devlette çalışanları üçte iki oranında azaltalım, üçte bire indirelim, devlet hem daha verimli çalışır hem devletin üzerinden büyük bir yük kalkar.” demişti. Ben de “bunu yapmak zor mu?” diye sorunca bana devletin sosyal devlet olma niteliğinden, ana yasanın bazı ilkelerinden, siyasi rantın yaşayabilmesinden, personel kanunundan söz etmişti. Ben de devlet ve millet adına üzülmüş, biraz da etkisiz yetkililere öfkelenmiştim. Etkili yetkililerin de bu millete ihanet ettiklerini düşünmüştüm.
En büyük yanlışlık, devletin işveren olarak görülmesi. Devlet, bir hizmet kurumudur. Millet adına, millete hizmet eder. Milletin hakkını korur, kendisi hak yemez. Siyasi güçtür, ancak rant sahası değildir.
Öykücükte anlatıldığı gibi devlette görev alanları hırsız olarak görmek doğru mudur? Elbette hayır, belki biraz evet. Doğrudan çalmanın dışında da pek çok hırsızlık şeklinin olduğunu söyleyebiliriz.
Devlet işine girişte torpil kullananlar, sizce ahlaklı bir iş yapmış olurlar mı? Liyakatten önce sadakati tercih eden siyasiler, bu hırsızlığa çanak tutmuş olmuyorlar mı? Aynı işi daha iyi yapacak biri varken tanıdık birini tercih etmek, kim ne derse desin, hakkaniyet adına bir hırsızlıktır.
Etkili bir noktada bulunan bürokratların, buradaki kamusal gücünü şahsi menfaatleri için kullandıklarına hep şahit oluyoruz. Hak edilmemiş kazançlar, birer hırsızlık değil midir?
“Salla başı, al maaşı” anlayışıyla kendine yer edinen, sicil amirine dalkavukluk yaparak layık olmadığı mevkileri işgal edenler, bu milletin hem ümidini ve zamanını çalıyor hem de aynı ortamdaki mesai arkadaşlarına haksızlık ediyorlar. Bu da bir hırsızlıktır.
Adam, yirmi beş hizmet yılını doldurmuş. Yaş haddine on beş yıl var. Emekli olup da ne yapayım diye düşünüyor. Ürettiği hiçbir hizmet yok. Günün orta vaktinde işe gidip erkenden evine dönüyor. İş yerinde çay içip kitap okuduğunu söylüyor. Aynı zamanda devletin tahsis ettiği lojmanda oturuyor, kendi evinden de kira alıyor. Sizce bu tablo normal mi? Burada hak gaspı yok mu?
Hele, üst düzey yönetimde bulunanların kendi maaşlarının dışında yönetim kurulu üyeliği ve başkanlığı gibi sıfatlarla fazla maaş almalarını ben bir türlü anlayamamış ve kabullenememişimdir. Emekli maaşlarındaki uçurumu kendime bir türlü izah edememişimdir. Sonuçta hepimiz bu ülkede yaşıyor, zeytini bakkaldan aynı fiyata alıyoruz. Bu ayrıcalıklara bir de devletin sosyal tesislerinden yararlanma hakkını da katarsanız aynı iklimi soluyan, ayni milli duygularla beslenen kişiler olarak vicdanları kanatırsınız, duyguları köreltirsiniz. Vatan için ölenlerle vatan için şarkı söyleyenler ayrışmasına izin verilmemelidir.
Bürokrasi, “bir toplumda tabandan yukarıya çıktıkça daralan bir yapı içinde örgütlenmiş olan; kişisel olmayan genel kurallar ve işleyiş ilkelerine göre çalışan sistem ve kurallar grubudur” diye tanımlanır. Ancak bizde bürokrasi, aynı zamanda imtiyazlılar sistemidir. Oligarşi ise, küçük ve ayrıcalıklı bir grubun iktidarda olduğu yönetim şeklidir. Kurulu siyasi düzen, seçim sistemi, ister istemez oligarşik yapıyı doğurmaktadır. Ortaya çıkan “bürokratik oligarşi” adlı gömlek, bu millete uymamıştır. Menfaat, makam sevgisi, güç elde etme ihtirası; insanları yalancı, hırsız, sahtekâr, yalaka, dalkavuk yapmıştır. Bu bereketli toprağı zehirlemiş, iklimi bozmuştur. Kendi eleştirilerinin tersini yapan münafıklar üretmiştir. Yaşanan haksız kazançlar veya uğradığı haksızlık öfkesi insanları birbirine düşman yapmıştır.
Kim ne derse desin, bürokraside ortalık toz duman. Oligarşi, önce kendine çekidüzen vermeli sonra bürokrasiye el atmalı. Gömleğimize dikilen oligark düğmesi bize yakışmaz.
Öykücükteki hırsızın verdiği tohumu ekecek temiz insanlara acilen ihtiyaç var. O zaman meyveler altın olur.
Baba Olma Sanatı
“Bana bir bayram verin. İçerisinde babam olsun…”
Hiç kimse iyi baba olarak doğmaz. İyi baba olmak; sabır, sevgi, özveri, hoşgörü, değer verme, empati yapma ve bilgi işidir. Çocukların yetiştirilmesinde babaya daha fazla iş düşmektedir.
Babalarından ilgi ve sevgi gören çocukların daha sosyal oldukları, arkadaşlarıyla sağlıklı ilişkiler kurabildikleri, kendilerine daha çok güvendikleri, yaşamın zorlukları ile baş edebildikleri, liderlik özellikleri taşıdıkları, uyumlu ve mutlu oldukları bilinmektedir.
Çocuğun anne babadan aldığı iki şey vardır: Sevgi ve eğitim. Sevgi, insanlar var olduğundan beri onları kuşatan ve bir arada tutan en önemli ilaçtır. Hiçbir şey sevginin yerini dolduramaz. Bir çocuk için hava ve su kadar doğal bir ihtiyaçtır sevgi.
Sevgi, sevgi üretir. Aile yaşamında, okulunda, çevresinde sevgi gören çocuklar sosyal yaşamlarında da sevgiye önem verirler. Sevgiden yoksun kalmak, çocuğun kendine olan güvenini zedeler. Sosyal uyumunu, kişilerarası ilişkilerini bozar ve yaşamla barışık olmasını engeller.
Çocuğa, onu sevdiğimizi açık bir şekilde söylemeliyiz. Bunu duymak her çocuğu mutlu eder, sevindirir ve kendine olan güvenini artırır. Sabah kalktığında birbirine “gülümseyen” bakışlarıyla, davranışlarıyla, sözleriyle birbirine sevgilerini ifade edebilen anne baba arasında, çocuk kendini huzur ve güven ortamında bulacaktır.
Baba, eşi ve çocukları için güven kaynağıdır. Çocuklar babayı daha güçlü, daha çok bilen, daha çok saygı uyandıran kişi olarak bilirler. Çocuklara ayrılacak bir yarım saat, kısa bir gezinti, yemekte söyleşmek, çocuklar için önem taşır.
Babalar dinlenmeyi, çocuklarıyla birlikte de yapabilirler. Okunmamış bir gazete çocukların yatışından sonraya da bırakılabilir. Hafta sonu birlikte bir gezinti, evde onarım işlerinin birlikte yapılması, çocuklara susadıkları baba yakınlığını sağlayabilir.
Çocuğun, babasının toplumsal konularda, politikada, dünyada olup bitenler konusunda ne düşündüğünü bilmesi hakkıdır. Bunlar ise rahat bir söyleşi ortamında sağlanır. Bu fırsatlar, çocukların çevreden edindikleri yanlış izlenimleri düzeltmeye yarar. Çocuğu daha kapsamlı düşünmeye, kendi kanılarını oluşturmaya götürür.
Çocuk, kitapların yazmadığı, öğretmenlerinin öğretmediği pek çok yaşam bilgisini babasından öğrenir. Ergenlik çağına gelmiş genç, baba istese de, vakti olsa da, yaşam bilgisini dışarda aramaya yönelecektir. O zaman da baba çok geç kalmış olacaktır.
Her gün çocuğunuza ilgi ve yakınlık göstermeniz çocuğun sevildiğini bilmesinin ve hissetmesinin en iyi yoludur. Sevilmediğini hisseden çocukların içi buruk ve eziktir. Bu durum hayata küstürür. Okullarında başarısız olurlar. Büyüdüklerinde bir işe teşebbüs cesareti bulamazlar.
Babalar! çocuğunuz için önemlisiniz. Çocuklarımızı seversek onlarda bizi sever. Sevilen çocuk sevmeyi öğrenmiş olur. Çocuğun görünüşü, becerileri, başarıları sevgi konusu olmamalıdır. Çocuk koşulsuz sevgi ister. Baba sevgisiyle büyüyen, yetiştirilen, eğitilen çocukların bedensel, zihinsel, duygusal, sosyal ve ahlaki gelişimleri olumlu etkilenir.
Çocuklar arasında karşılaştırma yapmak yanlış ve zararlıdır. “Daha düzenli çalış, sen de başarılı olabilirsin, istersen bir dene!”demek yüreklendirici bir tutumdur.
Buna karşılık, “Utan! Şu notlarına bak aptal! Abinden örnek alsana!”sözü ağabeye karşı hınç besleten ve kendine güvenini sarsan bir yaklaşımdır. “Bunu küçük kardeşin bile bilir! Sen beceremiyorsun, götür de o yapsın!”gibi sözler çocuğu kırdığı gibi, kardeşleri de birbirinden soğutur.
Sevgi aşırı kullanıldığı zaman, çocukta gölge bir kişilik ortaya çıkar. Kendi başına problem çözme, zorlukları yenme, sorumlulukları yerine getirme gibi yetenekler gelişmez. Bu çocuklara, okulda çevrede, “anasının kuzusu”, “muhallebi çocuğu”, “koca bebek” gibi adlar takılmasına sebep olur.
Aşırı koruma, aşırı hoşgörü ve düşkünlük, çocuklara boyun eğme ve çocuklar arasında ayırım yapma, çocuğun ilerdeki hayatında bağımlılık, bencillik, hükmetme ve saygısızlık, saldırganlık gibi olumsuzluklara yol açar.
Doğadaki çiçekler kadar çeşitli renklerdeki bu çocuklarımızı biz yetiştiriyoruz. Hepsi bizim çocuklarımız, hepsinin sevgiye gereksinimi var, hepsi sevilmeyi hak ediyor. Hak etmedikleri tek şey; duygusal, fiziksel ve zihinsel emniyetlerinin sağlanmamasıdır.
Çocuklar çok hızlı büyürler, şimdi kaçırdığınız fırsatlar ve birlikte yapmadıklarınız, şimdi ve ilerleyen zamanda çok şeyi de beraberinde götürecektir.
“İşten eve yorgun gelmiş ve kısacık bir sohbetten sonra televizyonun karşısında uyuklayan” baba tipi günümüz çocuklarının ihtiyaçlarını karşılamaktan, onları mutlu etmekten çok uzaktır.
Her çocuğun rehberliğe, disipline ve sınıra ihtiyacı vardır. Ancak cezalara değil. Çocuklara kesinlikle maddi ve manevi ceza verilmemelidir. Olumlu, istenilen davranışlarını manevi ödüllerle (sarılmak, aferin demek gibi) pekiştirin. Gönülleri sevgi merkezli eğitime hazırlamanın vaktidir.
Çocuğa yapılan baskı, dayak, korkutma gibi cezalandırıcı önlemler, sevgi ve güven ortamını zayıflatır veya yok edebilir. Çocukların başarısında cezalar değil sevgi ve takdir daha etkili olmaktadır. Bu nedenle, baba en değerli ödülün, “Çocuğa, sevgi ve ilgi göstermek, güzel sözlerle övmek, takdir ve tebrik etmek” olduğunu bilmelidir.
Ödül rüşvet haline gelirse, çok sık ve gereğinden fazla verilerek çocuğu şımartırsa fayda yerine zarar getirebilir. Güzel bir söz, bir öpücük, çocuğu övme gibi ödüller sıklıkla uygulanmalı, maddi değeri olan ödüllere çok sık başvurulmamalıdır. Dövmek hiçbir biçimde bir cezalandırma yöntemi değildir. Şiddet çaresizliğin dışa vurumudur. Çaresiz kalan, çocuğu doğru yolla eğitemeyen babanın çaresizliğidir.
Kimi babalar, dayak atmazlar ama, çocuklarını sözleriyle döverler. “Sen adam olmazsın. “Sen delisin oğlum, ben seni uslandıramadım!”, “Sen aptalın birisin senden başka şey beklenmez ki!” sözleri kullanmak çok sakıncalıdır. Çocuğun anne babayı zorba olarak görmesine ve kendisinin de çocuğunu dövmesine yol açar.
Günümüzde televizyon, sosyal medya ve telefonlar, bizim gibi çocukların da hayatını ele geçirmiştir. Bu denge iyi kurulmalıdır. Çocuğa doğruyu yanlışı göstermek, yapabileceklerinin en iyisini yapmaları için cesaretlendirmek ve iyi seçimler yapmayı öğretmek babaların görevidir.
Çocuklarınızla iyi örnek olun, birlikte kitap okuyun. Onlara okumayı sevmeyi aşılamak kişisel ve kariyer gelişimlerinde ömür boyu katkı sağlayacaktır.
Çocuklarımız, sahip olduğumuz eşyalar değildir. Görevimiz, onlarla beraber büyümek, arkadaş olmak, sevmek, kabul etmek, anlamak, desteklemek, beraber oynamak, yol göstermek, geliştirmek, kolaylaştırmak, kalıcı olumlu izler bırakmak, onları kazanmak, olabildiğince ön yargısız olmaktır.
Anne babalar, ama özellikle de babalar, önceliklerini çok iyi ayarlamalıdırlar. Bütün babaların bir manevi dikiz aynası olmalıdır. Bu dikiz aynasıyla, arkayı sürekli gözlemelidirler. Arka, evdir, çoluk çocuktur, eştir. Ne kadar hızlı, ne kadar meşgul, ne kadar dolu olursanız olunuz, bir gözünüz, bir kulağınız hep ailede olmalıdır.
Önceliği ev olmalı, oraya ayırdığınız zamanı hiç kimseye vermemelisiniz. Zira çocuklarınızın, sizin paranızdan çok yüreğinize ihtiyaçları vardır.
Sevgiyle kalın…
İlkelerinden Sapmadan Gelişmek ve Olgunlaşmak
Yeniçağ Gazetesi yazarı Arslan Bulut dostumuz geçen hafta köşe yazısında, 09 Haziran’da sonsuzluğa uğurladığımız, Hoca Ahmet Yesevî Vakfı Başkanı, ERDOĞAN ASLIYÜCE hakkında bilgiler verdi.
“Aslıyüce, her fırsatta Türk yurtlarını adım adım gezer ve sosyal antropolog gibi aldığı notları önce yazıya sonra kitaba dönüştürürdü. Bu gezi yazıları sebebiyle, “Günümüzün Evliya Çelebisi” olarak da anılırdı.
Geziler sırasında kimlerle birlikte fotoğraf çektirdiyse, bastırır, hepsine birer tane gönderir ve böylece yeni dostluklar kurardı. Tanıştığı insanların sadece telefon numaralarını almakla yetinmez, çektiği fotoğrafları göndermek için adreslerini de kaydeder, böylece her gittiği yerde bir irtibat noktası oluştururdu.
Zaten hayat felsefesini de Ahmet Yesevi’den aldığı ‘Sevgi tohumları ekelim ki, sevgi çınarları yetişsin!’ diye özetlerdi. Bu söz, Yesevi dergisinin logosunda da yer alıyordu.”
****
Bu yazının konusu Erdoğan Aslıyüce’nin yaptıkları değil. Aktif sendikacılığı bıraktıktan sonra Türklük, Türk Kültürü, Türk Tarihi sevdasıyla yaptıkları, yazdığı kitaplar, çıkardığı Yesevi Dergisi, düzenlediği konferanslar, Türk Milliyetçilerinin toplantılarında sunduğu tebliğler gibi hizmetleri nasıl yapabildiğini anlamak kolay değil.
Maksadım, kendine özgü (nevi şahsına münhasır) bir kişilik olan Aslıyüce’nin bir yönüne dikkat çekmekten ibaret.
Topluluklara konuşurken muzip bir gülümseme eşliğinde “Ey iman edenler!” hitabı, kendisini tanıtırken kullandığı “garip Türk, piyade Müslüman” gibi nitelemeleri, dinleyenleri çok farklı düşüncelere sevk edecek bilgilerin girizgahı gibiydi.
Araştırmalarında, akademisyenlerin dikkatini çekmeyen hususları yakalar, Aydınlar Ocağı, Türk Ocağı, Hoca Ahmet Yesevî Vakfı gibi yerlerde bu bilgilerini paylaşırdı. Pakraduniler, Tatlar, Sabetayistler gibi az bilinen ama halen etkili ve hedefleri büyük topluluklarla ilgili bilgiler verirdi.
******************************
SADİ SOMUNCUOĞLU’NUN KALEMİNDEN NİHAT GÜRER
Sadi Somuncuoğlu çok saygı duyduğum bir siyaset, devlet ve fikir adamıydı. Aktif siyaset hayatından sonra da yazıları, konferansları ve Milli Düşünce Merkezi’nde yürüttüğü faaliyetleri ile hizmet etti. Zamanın meselelerine Türk’çe bakışı yansıtan bir ülkü ve dava insanı olarak rol model oldu.
Ele aldığı bir konuyu çeşitli yönleriyle değerlendirip bir hükme vardığında o konuda konuşulması gereken her şeyi söylediğini anlardınız. Kafa karıştırmamak için konuyu ilgilendirmeyen şeylerden uzak açıklamalar yapardı. Değerlendirmelerini ve vardığı sonuçları net ve berrak bir ifadeyle ortaya koyabilen bir üslubu vardı.
Arşivimi karıştırırken, 18 Nisan 2018 tarihli, “Değişim 41 Gazetesi Özel Sayısı” karşıma çıktı. Bu özel sayıyı Rahmetli Nihat Gürer’in vefatından 15 ay kadar sonra yaptığımız anma toplantısı için yine duayen gazeteci Tanju Cılızoğlu (saygı ve rahmetle anıyorum) ile hazırlamıştık. Nihat Gürer’i bazıları sadece “Meral Akşener’in abisi” olarak bilir. Fakat O Türk Milliyetçilerinin saygın ve bilge büyüklerinden biriydi.
Bu gazetede çok sayıda dostunun Nihat Gürer hakkında yazdığı yazıları vardı. O dostlardan biri olan Sadi Somuncuoğlu’nun yazdığı yazıda bir cümlesi dikkatimi çekti:
“1970’lerde tanıdığım genç Nihat ile günümüzün Nihat’ı arasındaki tek farkı, ilkelerinden sapmadan gelişmeyi ve olgunlaşmayı başarmış olmasıdır. Muradım şu ki; Nihat Gürer kardeşim, samimi, dürüst, dost bir dava adamıydı; o kadar.”
****
Gerçekten hayat insanı zaman içinde geliştirip olgunlaştırıyor. Fakat gençliğindeki ilkeleri muhafaza ederek gelişip olgunlaşmak herkese nasip olan bir durum değil.
Bunun için bir davası, bir derdi, bir meselesi olmalı insanın. O dava uğruna adanmışlık duygusu ile yaşamalı. Verimli olmak, iz bırakmak için de değişmeyen ilkeleri, kopmayan güçlü beşeri ilişkiler ağı olmalı.
Nihat Gürer’in ilkelerinden birini Sadi Somuncuoğlu’nun yazısından okuyalım:
“2012’de bir seminerde konuştu. Gençlere dedi ki;
‘Eğer güç olmak istiyorsanız, eğer iktidar olmak istiyorsanız birbirinizi seveceksiniz. Çevrenizdekiler sizi sevecek. Gönül kazanacaksınız. Birbirimizin aleyhinde olmayacağız. Neyi savunuyorsak onu yaşayacağız.’
Ne kadar içten, naif, ince, gönülden konuşan dost bir insan değil mi? İnsanın özü de bu olsa gerek.”
******************************
İRTİBATI KESMEMEK
Erdoğan Aslıyüce nasıl ki “her gittiği yerde bir irtibat noktası oluşturuyorsa” Nihat Gürer de oluşturduğu ilişkiler ağını yüz yüze sohbetlerle, olmuyorsa telefon görüşmeleriyle hiç koparmadan güçlendirerek devam ettirirdi. Türkiye’nin onlarca ilinden insanlarla belli periyotlarla yaptığı telefon sohbetlerinin ne kadar etkili olduğunu cenazesine katılanların sayısı ve çeşitliliğini görünce daha iyi idrak ettik.
Mesela Sadi Somuncuoğlu bu irtibatın nasıl devam ettiğini şöyle anlatıyordu: “Yıllar yılları kovaladı, irtibatımızı hiç kesmedik. 12 Martlar, 12 Eylüller ve sonrasını yaşadık. Uğranılan zulümleri, haksızlıkları ve Türk Milletinin başına gelen ve gelecekleri kendince hep düşünürdü. Bazı izahlar geliştirerek geleceği okumaya çalışırdı. Sonra da ne yapılabilir diye hesaplar yapar, çareler arardı. Bütün bunları konuşmak üzere beni telefonla arar, uzun uzun anlatırdı. Ben de katıldığım veya katılmadığım yönleriyle fikirlerimi söylerdim. İddiacı ve ısrarcı değildi. Açık bir zihinle dinlerdi. Vefatına kadar devam eden bu görüşme ve düşünceler, aylık mesai halini almıştı.”
****
Nihat Gürer Ağabey benim bütün köşe yazılarımı da gazeteden okur ve her bir yazım için övgü dolu, moral verici cümlelerle teşvik eder, gerekirse yazı kapsamında bazı görüşlerini açıklardı. Bu tavrı benim için müthiş bir motivasyon kaynağı olurdu.
****
Bu özellikler öncelikle siyasetçiler için çok gerekli. Çünkü siyasetin malzemesi insandır. Siyasette kalıcı ve başarılı olabilmek için, çevrenizde çekirdekten çeperlere genişleyen halkalar halinde birlikte hareket edebileceğiniz, inancına, samimiyetine, ilkelerine, karakterine güvendiğiniz insanlar olmalı.
Belli makamlara geldikten sonra erişilmez hale gelen, kendisini var eden çekirdek kadro ve genişleyen halkalar halindeki kitlelerle irtibatını kaybedenlerin başarısı kalıcı olamaz.
Bu iki sendikacı kökenli, kendi kendini yetiştirmiş (otodidakt) dava ve gönül insanının ilke ve yöntemlerini paylaşıyorum. Çünkü gençler için ilham verici olabileceğini düşünüyorum.
Konudan Konuya (45)
Bazıları; zâtında doğru, muktezayı hâle göre yanlış hükümlerle; yapılması gerekeni yapmıyor, üstelik bunda kendini haklı buluyor! Evet Şeytan ve Nefis insanı doğru yoldan saptırmak için, görünüşte doğru sanılabilecek, öyle mantıkî telkinâtta bulunuyorlar ki; iyice düşünülmediği takdirde, o sözlere inanmamak ve onlara kapılıp aldanmamak hiç de kolay değil.
Meselâ, namaz kılmak isteyene yaklaşarak; “Allah’ın huzurunda akıl, hayal ve fikrinden menfî / olumsuz neler neler gelip geçiyor! Bunlar zihninde dolaşıp dururken, Allah’ın huzuruna nasıl çıkar, karşısında kullukta bulunmaya nasıl cesaret edersin? Allah’ın huzuruna ancak tertemiz bir kalple çıkmalısın. Önce kalbini arıt, temizle. Sonra huzurunda namaza dur.”
Gerçekten namaza duran herkesin hayalinden; ipe sapa gelmez neler geçmez ki! Bu durumda namaz kılamayacağına göre, “En iyisi böyle kılmaktansa, namazdan el çekmek en doğru hareket olsa gerek!” diyerek, seccadeden geri çekilir. Namaz kılmaktan vazgeçer! Zaten Şeytan’ın istediği de budur.
Halbuki, insan biraz düşünse, Allah’ın huzuruna çıkan hiç kimse, zihin ve hayalinden geçen menfî ve hoş olmayan bu çeşit duygu ve düşüncelerden uzak kalamaz! Bunlara mâni de olamaz!
Bu durumda bilmeli ki; kul iradî, kendi isteği dışında ve kendisine rağmen; akıl, fikir ve hayalinden geçen; asla kabul etmesi mümkün olmayan, bu çeşit zihnî faaliyet ve görüntülerden mes’ûl ve sorumlu değil. Çünkü bütün bunlar kendisine rağmen, isteği dışında olan; manevî, menfî esintilerden başka bir şey değiller. Üstünde durursa kendini meşgul eder. Durmazsa, kendiliğinden çekip giderler.
Bu hâleti rûhiyeden kurtulmanın yolu çok kolay. Beynimiz, hayal ve düşüncelerimiz; istemediğimiz, bize rağmen oluşan menfî fikir, düşünce ve hayaller için, bir menba / kaynak değil. Sadece bir mazhar. Yani menfîliklerin zuhur ettiği yer. Konduğu mekân. Göründüğü ekrandır. Ekranda görülenler ise, ekrandan değildir. Bize rağmen ortaya çıktıkları için, asla mes’ûl / sorumlu değiliz. Endişeye hiç mahal yok. Namazımıza engel falan değiller.
Çünkü, aynada görülen yılan ısırmaz. Aynada görülen pislik, bakanı kirletmez.
İşte endişe ettiğimiz, kendimize yakıştıramadığımız, fakat bize rağmen oluşan fikir, görüntü ve düşünceler; aynada görülen yılan ve pislikler gibidir. Binaenaleyh, sorumlu olmayız. Velhasıl endişe edilecek bir durum söz konusu değil. “İt ürür, kervan yürür.” diyerek namazlarımıza devam edelim, Şeytanın oyununa gelmeyelim. Doğru gibi görünen bâtıl görüşlerine, verdiği evham, vehim ve vesveselere kulak asmayalım. “Yolcu yolunda gerek.” diyerek, bildiğimiz yoldan şaşmayalım.
x
Bir kimsede gördüğümüz kusur, noksan ve eksiklikten, yanlış bir davranışı veya doğru olmayan bir sözünden dolayı; hemen onu İslâmdan çıkarıyor! Müslümanlıktan atıyor! İnsanlığı bile ona çok görüyoruz! “Ne biçim Müslüman?” “Müslüman böyle olamaz!” “Böylelerine Müslüman denmez ve denmemeli!” gibi yakışıksız, uygun olmayan sözler sarfediyoruz!
Halbuki bilmeliyiz ki: “Bazen söz küfürdür, fakat sahibini kâfir etmez.” Çünkü çok zaman; düşünmeden, gayri ihtiyarî olarak, şuuruna vardığımızda kendimizin bile kabul edemeyeceğimiz sözler sarfetmek hatalarına düşüyoruz!
Öyle Yüce, öyle Büyük bir Rabbimiz var ki: “Mağfiret ve merhametim, gazâbımı geçmiştir.” mealinde; müjdeleyici, ümitlendirici ve rahatlatıcı sözüyle, inananları rahmetiyle nasıl kuşattığını nazara vererek; kullarına kendisinden asla ümit kesmemelerini söyleyerek; yolundan ayrılmamaları gerektiğini hatırlatmaktadır.
Yüce Rabbin merhameti öyle geniştir ki, zerre kadar imanı olanı; er geç ebedî hayat, saadet ve mutluluğa kavuşturacağını beyan etmekte. Zerre kadar imanı olmamak ise, çok zor ve hattâ imkânsız! Öyle ise, asla ümitsizliğe düşmemeli. Zaten Yüce Allah’ın tasvip etmediği hususların başında, kulun kendisinden ümit kesmesi gelir. Nitekim kul; bir kişi cennete girecek dense, onun kendisi olmasını istemekle. Yine Cehenneme bir kişi konacak dense, o kişinin kendisi olmaması için, elinden geleni yapmakla mükellef ve yükümlüdür.
Milliyetçiler İktidar Olamaz
Öncelikle şunu ifade etmeliyim ki, her Türk veya anayasal anlamda her Türk vatandaşı milliyetçilik anlamında milliyetsever, yurtsever ve vatanseverdir. Atatürk ilkelerine ve Türkiye Cumhuriyeti’ne gönülden bağlıdır. Bu anlamda Türk Milleti milliyetçi (milliyetsever)’dir ve iktidarın gerçek sahibidir. En azından biz böyle olması gerektiğini düşünüyoruz…
Bizim kast ettiğimiz siyasal anlamda kendini Türk Milliyetçisi olarak ifade edenlerdir. Bunlar içinde bizim yıllardır vurgu!
yaptığımız “milliyetçi görünümlüler”de vardır. Bunlar kanaatimize göre hiç bir zaman iktidar olamaz!
Türkiye Cumhuriyeti’ni Türk Milliyetçileri kurmuştur. Ancak Atatürk’ün ölümünden sonra yaptıkları hatalarla ülke yönetimini terk etmişlerdir. Şimdi artık içinde bulundukları hâl nedeniyle her şey beyhudedir. Onlarda bunu bildikleri için şu an yaptıkları tek şey Türkiye’ye hakim güçlerle kişisel menfaatlerini gerçekleştirmek için bir paslaşmadan yapmaktan ibarettir.
“Siyasal Milliyetçilik” olarak tanımladığımız hareket(ler) son dönemde dünyanın ve Türkiye’nin yaşadığı değişimler sonucu yozlaşmıştır. Bu yozlaşma iktidar olamamanın önemli nedenlerinden biridir. Bu sebeple milliyetçilerin iktidar olmasını beklemek büyük bir hayaldir. Kimse Türk Milletini böyle bir boş hayalle meşgul etmemelidir.
Ayrıca Türkiye’deki “Siyasal Milliyetçiler” (derin) devletin çeşmesinden devamlı olarak su içtiklerinden dolayı kast edilen devletin emir komuta zincirinden çıkamazlar. Bu konuda çok sayıda örnek önümüzdedir.
Bu çeşmeden su içme hali bir nesille sınırlı değildir. Çocuklar, torunlar ve eş dost bu zincirin halkalarıdır.
“Siyasal Milliyetçiler” bu sebeple devlet ve güvenlik bürokrasisinin her katmanında (müsteşar, genel müdür, büyükelçi, polis, subay, uzman çavuş, hakim-savcı, vali, kaymakam, öğretmen vb.) devamlı olarak kullanılmaktadırlar.
Ancak bahsi geçen milliyetçiler devleti sevk ve idare eden karar alıcı kadronun içinde değillerdir. Devleti kuran irade her ne kadar “Türk Milliyetçileri” olsa da zaman içinde sevk ve idareyi sağlayan “altın çekirdek”ten uzaklaştırılmışlar ve bugün itibariyle karar alıcı merkezden yok edilmişlerdir. Bunda kendi kabahatleri de, önemli bir rol oynamıştır.
“Siyasal Milliyetçiler”e önderlik eden kadrolar, menfaatlerine ve egolarına yenik düşmüşlerdir. Böyle olunca kontrolleri de çok kolaylaşmıştır.
Toplumun genelinde görülen ruh, kültür ve ahlak erozyonu etkisini “siyasal milliyetçiler” üzerinde de çok ağır bir şekilde hissettirmektedir. Yani popüler olana yenilmişler ve güçten yana devrilmişlerdir. Günümüzde de başlarına popüler birilerini arayarak bireysel kazanım peşindedirler.
Aralarında birlik beraberlik yoktur. Sevgi saygı ortamı uzun yıllardır terk ettikleri bir haldir. Bir çoğu toplu halde bir kazanımdan yana değildir. Şartları bildiklerinden dolayı sadece kendilerini kazanmasını arzulamaktadırlar. Bu nedenlerle milliyetçilik ile bağdaşmayacak arayışlar mübah hâline gelmektedir. Bu durum milliyetçiler açısından bir şey getirmemiş aksine bazı kişilerin makam-mevki hırsına düşmelerine neden olmuştur. Bundan dolayı makas değiştirmeler, değer savurganlıkları, duygusal kopuşlar milliyetçiler arasında çok sık görülmektedir.
Bunları veya benzer halleri gören iç ve dış güçler “siyasal milliyetçiler”ı kendi hedefleri doğrultusunda çok rahat kullanmayı başarmışlardır.
Onun için yakın bir gelecekte “siyasal milliyetçiler”in birleşmesi ve iktidar olması mümkün gözükmemektedir. Çünkü bunun önündeki en büyük engel bizzat kendileridir.
“Siyasal Milliyetçilik” Türklere ve Türkiye’ye orta vadeli bir geçmişte çok şey kaybettirmiş olup ve kaybettirmeye de devam etmektedir.
Bu nedenle aslında her biri Türk Milliyetçisi (milliyetçi görünümlü değil iseler!) olan bu “siyasal milliyetçiler” bir özeleştiri yaparak yanlışlarını yüksek sesle ifade etmelidirler.
Sonra plan, program ve yol haritalarını halkın önüme getirmeli ve bu yolda çalışmalıdırlar. Stratejisi olmayan her çalışma çıkmaz bir sokakta tıkanıp kalmaya mahkumdur.
“Siyasal Milliyetçilik” Türk Milliyetçiliğinin şemsiyesi altındadır. Türk Milliyetçiliğinin ana hedefi kurduğu devletin sahibi olabilmek için iktidar olmaktır. Yoksa görevimiz onu bunu cumhurbaşkanı seçtirmek veya seçtirmemek değildir.
Maşa olmak bize yakışmaz!
Bir Türk İkonu B Ö R İ
Güvenilir lügat hazırlayıcılarımızın önde gelen ismi olan İlhan Ayverdi, ‘Kubbealtı Lügati’ isimli eserinde ‘ikon’ kelimesini şöyle açıklıyor: ‘Hıristiyan Ortodokslarda Hz. Îsâ, Hz. Meryem veya azizlerin tahta üzerine yapılan resimlerine verilen ad.’ İnternetin bilgiç yıldızı Google Efendi de aynı açıklamayı veriyor.
Türklerin ilk destanlarından biri olan Bozkurt (Ergenekon) Destanı’nda adı geçen Bozkurt simgesinin / sembolünün ‘ikon’ olarak anılmasının açıklamasını, konunun uzmanlarına bırakarak Ötüken Neşriyat’ın okuyucuya sunduğu muhteşem eserin tanıtımına geçebiliriz. (Öyle yapmalıyız çünkü Bozkurt’un ‘Totem’ mi, ‘sembol’ mü olduğu tartışmasında henüz neticeye varılamamıştır. Ki bu tartışma, Reşîdu’d-dîn Fazlullâh-ı el-Hemedânî’nin 1306-1307 yıllarında yazdığı Câmi’u’t-tevârîh isimli eseri sebebiyle başlamıştı. Burada Bozkurt, ‘Ongun’ olarak isimlendirilir. Ongun, ‘uğurlu, kutlu, bereketli, verimli’ demektir. Bir mânâsı daha vardır: ‘İçinde bir ruhu barındıran cisim.’ Ancak bu mânânın Amerika yerlileri tarafından kullanıldığı bilinmektedir.
Türkler, târihin hiçbir döneminde hiçbir cisme ruhâniyet izâfe etmemiştir. Ancak bâzı cisim ve sembollere saygı göstermişlerdir.
‘Gök Böri’ olarak da anılan ‘Bozkurt’; bir baskında son ve tek Türk olarak kalan bir çocuğu koruyup besleyen, büyüten dişi Kurttur. Bu kurt, Türkler için Totem mânâsında da kullanılan İkon ile ifâde edilecek bir varlık değildir. Sâdece saygı duyulan bir varlıktır.
‘Bir Türk İkonu Böri’ isimli 20,5 X 27,5 santim ölçülerinde 400 sayfalık eserinde Prof. Dr. Yaşar Çoruhlu da Bozkurt’un ‘millî bir simge olarak kabul edildiğini’ belirtmektedir. Ancak, simge ile ikonu birbirine karıştıran Türkçülük fikriyatına mesâfeli şahısların ‘Türklerin köpeğe ruhâniyet izâfe ettiği’ iddiaları, asılsız ve çirkin bir iftiradan ibârettir.
Sert kapak içerisinde birinci hamur kâğıda basılı, iplik dikişli, renkli ve siyah-beyaz resimlerle donatılmış hârika eserin muhtevâsını teşkil eden konular çok zengindir:
*Kurt İmgesinin Yayıldığı Türk Coğrafyası
*Türk Hayvan Üslubu, Türk Sanatı Üslupları ve Kurt
*Türkçede ve Türk Edebiyatında Kurda Verilen İsimler ve Mâhiyetleri Hakkında
*Başlangıçtan Hun Devleti’nin Kuruluşuna Kadar İç Ve Orta Asya’da (Türkistan) Kurtla İlgili Arkeolojik
Buluntular, Sanat Eserleri ve Anlamları
*Paleolitik Devir ve Sonrası
*Tük Hun Devleti Dönemi Türk Sanatında Kurt ve Anlamları
*Göktürk (Köktürk/Türk Kağanlığı) Dönemi Türk Sanatında Kurt ve Anlamları
*Bugut Yazıtı’ndaki Kurt Kabartması
*Kültigin, Bilge Kağan Yazıtları ve Diğerlerinde Çifte Ejderler (Böri Başlı Ejder)
*Göktürk Yazıtlarında Kurt ile İlgili İfâdeler
*Göktürk Duvar Resimleri ve Kaya Resimlerinde Kurt
*Kurt Tasvirli Göktürk Metal Eserleri
*Göktürk Devri Çin Hanedan Târih Kitaplarına Göre Türklerde Kurt
*Uygur Devri Türk Sanatında Kurt
*Uygur Devleti’nden Sonra İç ve Orta Asya’da Böri (Kurt) İmgesi
*Moğollarda Böri (Kurt)
*Kamcı/Şamanist Denilen Türk Halklarında Kurt
*Mitolojik Motifli Türk Destanlarında Kurt
Bu bölümde Yer Alan Destanlar: Oğuz Kağan, Maaday Kara, Ak Tayçı, Ak Kağan (Ay Sologoy) Lo Kün
(Kologoy), Kan Kapçıkay, Erke Koo, Tektebey Mergen,
Er Sogotoh ve Olonho, Er Tohçın (İrtohçın), Çorabatır.
Türk İslâm Sanatında Kurt ve Anlamı Üzerine
Türk İslâm Sanatında Kurt
Türk İslâm Dönemi Kaynaklarında Ölöştöy, Han Püdey, Möge Şagaan-Toolay,
Altın Çüs, Ah Çibek Arığ, Huban Arığ, Han Mirgen, Mamay, Manas, Edigey (İdigey), Ural Batır, Köroğlu,
Kurt İmgesi Özellikle Türk İslâm Döneminde Avrasya ve Dünyanın Başka Bölgelerinde Kurt
Türkiye Cumhuriyeti ve Türkmen Topluluklarında Kurt İmgesi
Bozkurt’un farklı isimlerle anılması ve bu isimlerden bâzılarının ruhâniyetle bağlantılı olması, yanlış düşüncelere yol açmaktadır. Türklerin saygı duyduğu Bozkurt’un, totem veya ruhânî yönü bulunan bir varlık olmadığı kesindir. Şu hususların açıkça belirtilmesinde ve bilinmesinde fayda vardır:
Türk destanlarındaki Bozkurt motiflerinin incelenmesinden çıkan netice şudur: Bozkurt, Türkler tarafından kurtarıcı, neslin devamını sağlayıcı (ilk ecdat) ve yol gösterici (rehber) olarak kabul edilmekte ve bu sebeplerle büyük saygı görmekteydi. Bu saygı, çeşitli sembollerle ifâde edilmekteydi: Bâzen bir töz (kök, asıl, temel, cevher. Felsefe terimi olarak; öz, değişen şeylerin özünde değişmeden kaldığı varsayılan idealist kavram) olarak, bâzen Oğuz Kağan’ın buyurduğu gibi savaş nâramız savaş haykırışıdır. Sonraki dönemlerde de gönderin tepesine konulan motif, petrol ofisinin flâmasında olduğu gibi temsil kabiliyeti kazandırılan bir şekil, biblo veya heykelciktir.
Özellikle gönderinde kurt başı bulunan bayraklar, tuğlar dikkat çekicidir. Kurt başı, hâkimiyet ve bağımsızlık ve gücün, kudretin sembolü ve göstergesi hâline gelmiş görünmektedir. Batı Kök Türkleri, bayrak gönderinin ucuna bir dişi kurt başı takarlardı. Çin İmparatoru, elçisini Tardu Kağan’a (istemi Yabgu’nun oğlu ve Batı Kök Türklerinin kağanı.) yollayarak ona kurt başlı bir gönder armağan etti. Böylece kendisine (Doğu Kök Türklerinin hükümdârı Işbara Kağan’dan daha fazla) saygı duyulmasına ve daha fazla pâye verilmesine gerek olduğu anlatılmak istedi.
Kurt başlı gönderlerin Kök Türklerden sonra da önem taşıdığı anlaşılıyor. Çin İmparatoru, ucunda kurt başlı olan dört bayrağı 638’de Tarduşlara göndermişti. Uygur Kağanı’nın da Çin askerî valisi Tzu-i’ye kurt sancağı önünde baş eğdirdiği, kaynaklarda belirtiliyor.
Manihaist Kuça Uygurlarının tapınaklarındaki duvar resimlerinde kurt başlı kargı ve bayraklar görülmektedir. Yine eski duvar resimlerinde, elinde kurt başlı bayrak bulunan Türk hükümdarı ve kurt başlı bayrak taşıyan asker resimleri bulunmaktadır.
Bütün bunlar, Bozkurt’un -hukukî nitelik de taşıyan- semboller olduğunu açıkça ifâde etmektedir. Esasen, târihî kayıtların başından, yâni Hun çağından itibâren Bozkurt’un dinî nitelik taşımadığı, dinî bir sembol (totem veya ongun) olmadığı bellidir. Bu sâyededir ki, Türklerin girdiği çeşitli dinlerle bir tezat teşkil etmemiştir. Çünkü millî bir sembol olarak Bozkurt, dinlerle aynı kategoride yer almamaktadır. Onun için dînî inanışla Bozkurt arasında bir bağ veya zıtlık bulunması söz konusu olmamıştır. Bunun dışındaki düşünceler ilmî bir değer taşımamaktadır.
Eserin müellifi Prof. Dr. Yaşar Çoruhlu, eserinin son bölümüne yerleştirdiği ‘Sonuçlar’ başlıklı yazı da yukarıdaki düşünceleri desteklemektedir:
*Kurt kültü ilk defa Sibirya veya Altay bölgesinde ve Eski Taş Devri’nde ortaya çıkmıştır ve buradan kavimlerin kıtanın batı ve kuzey kesimlerine hareketleriyle ve zaman içerisinde bütün Avrasya’ya yayılmış, kısmen de Mezopotamya ve Mısır’a kadar ulaşmıştır.
*Sibirya ve Altay bölgesindeki kurt kültleri özellikle Tunç Devri’nde MÖ 3000-2000’lerde gelişmiş bir kült olarak İç Asya ve Orta Asya’da mevcuttu, dişi kurt ve kurt başı figür ve simgeleri özellikle bu devirlerde ortaya çıkmıştı.
*Sibirya veya Altay bölgesinden kurt kültü, Doğu, Kuzey ve Orta Avrupa Türk ve Turan halkları ile Anadolu üzerinden Etrüsk ve Roma ile Greklere yayılmıştır. Daha sonra Romalıların oluşturdukları Remus ve Romulus tasviri ikonografisi ise yeniden Kuzey Avrupa, Anadolu ve hatta Doğu Roma üzerinden onların çağdaşları olan Göktürk Orta Asya’sına kadar ulaşmıştır. Bununla birlikte bu bölgelerde kendine özgü ve Roma öncesinden gelen kurt kült ve tasvirleri de vardı.
*Proto-Türklerden, İslâm öncesinin erken devir Türklerine ve Türk İslâm döneminden Türkiye Cumhuriyeti devrine, yâni günümüze kadar böri/kurdun resim ve heykelleri ve her türlü tasvirinin en yaygın bir şekilde karşımıza çıktığı alan Türk sanatıdır.
*Kurt tasvirleri öncelikle hayvan üslubu kapsamında tasvir edilmiştir ancak üslup dışı, tabiata daha uygun, yâni natüralist tasvirler de vardır. Tasvirlerin üslubu hayvan üslubu ile bağlantılı da olsa değişik devir ve değişik Türk veya diğer toplumlarda dönemin sanatla bağlantılı üsluplarına göre ayrıca ele alınmıştır.
*Böri (kurt) tasvirleri kendi içlerinde de kümelere ayrılabilir. Bunlardan biri fantastik veya mitolojik hâle getirilmiş, olağanüstü bir varlık olarak ele alınmış kurt tasvirleridir. Bunun yanı sıra ise bir kısım tasvirler de tabiattaki kurtları, kurt cinslerini ve onların hayatını, koyunlarla ve insanlarla ilişkisini gösterir ve sembolizmini ifâde eder.
*Daha çok böri olarak adlandırıldığını gördüğümüz kurt, bir hayvan-ata ve hayvan-ana olarak düşünülmüştür. O, daha çok hareketli toplumlarda (Türk veya Turan halkları) bir ana veya ata olarak kabul edilmiştir. Bununla birlikte her Türk topluluğunda da böyle değildir.
*Börinin bâzen erkek ve bâzen de dişiliğinin vurgulanması, ata ve anaerkilliğe ve ayrıca dişi olanları da ana tanrıça kültüne bağlanabilir.
*Türklerin kurtlarla ilgileri Proto-Türk dönemlerinde başlar. Daha eski târihlerden beri gelen böri kültü, onların çeşitli devir topluluklarına ulaşır. Muhtemelen kurtla ilgili mitler de bu eski devirlerde oluşur ve daha sonra İskit, İç Asya kültürleri, Hun ve Göktürk devirlerinde de bunlara yenileri eklenerek devam eder. Özellikle İskit-Hun-Göktürk ve Uygur devirlerinde kurt kültü ve tasvirleri birbirlerine bağlıdır.
*Türk İslâm döneminde hayvan üslubu, ilgili dönemin Türk İslâm sanatı üsluplarına göre tasvir edilerek devam etmiştir. Sanat alanında gösterilen hayvanlar arasında kurtlar da vardır ancak bu kurtlar, daha çok tabiattaki kurdun hayatından kesitler sunar. Bununla birlikte Türk İslâm döneminin eski yazma kitaplarında kurdun eski devirlerden kaynaklanan çeşitli sembolizmine daha çok değinilir. Kurdun kurtarıcı, önder, rehber hayvan ve ata olma gibi özellikleri devam eder. Sanıyoruz ki Hun, Göktürk ve Uygur devrindeki kumar türeme (hayvan ana ve ata) miti, İslâm dönemindeki Müslüman Türkler tarafından da bilinmektedir ancak bunun kurttan arındırılmış Moğol şekli olan Ergenekon miti Türklerce de uygun görülmüş ve yaygınlıkla anlatılmıştır.
*Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kuran Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları, Türk milletinin kurtuluşunu ve yeniden doğuşunu simgelemek üzere böriyi bozkurt adıyla yeniden önemle ele almış, fikir, edebiyat ve sanat sahalarında yansıtmaya özen göstermişlerdir. Denilebilir ki eski Türklerdeki kurt kültü, daha çok simge yanları ön plâna alınarak âdeta yeniden dirilmiştir.
*Türklerin Proto-Türklerden günümüze kadar olan büyük târihî kronolojik yürüyüşler: sırasında, belirli dönemlerde, belirli devirlerin Türklerine paralel olarak, Kuzey ve Doğu Avrupa ve Etrüsk-Roma ve Grek devirlerinde de kurt ile ilgili inanç ve mitlerin oluşturduğu da dikkat çekiyor. Acaba kurt kültünün yayılım alanı, zamanı ve şekli daha net hâle getirilebilirse (ki biz buna da katkıda bulunmaya çalıştık) kendilerinde kurt kültü olan milletler arasında bir akrabalığın olduğu da ortaya konulabilir mi? Belki başından beri kurt milleti vardı ve onlar, Avrasya’nın çeşitli bölgelerine farklı topluluk isimleriyle (çok kere onlara başkalarının atfettikleri isimlerle) yayılmışlardı.
*Kurt kültü ve sembolizmi, özellikle bütün târihleri boyunca Orta Avrasya ve yakın çevrelerindeki birçok Türk halkı ve devletleri döneminde varlığını kesintisiz olarak devam ettirmiş görünmektedir. Özellikle güçlü ve büyük Göktürk Devleti sebebiyle bu kültün daha geniş alanlara yayıldığı ve sonraki devirlere aktarıldığını düşünüyoruz.
*Türk İslâm devletleri yönetimlerinin bâzıları da kurt kültü ve sembolizmini yaşatmaya devam etmiş ancak Karahanlılar, Selçuklu hanedânı ve Osmanlılar, kurdun yerine daha çok arslanı sembol olarak kullanmaya eğilim göstermişlerdir. Ancak yönetim bazında bu böyle olsa bile özellikle geniş halk kesimlerinde, Türkmenlerde ve Uygurlarda, Kazak Türkleri, Kırgız-Türkleri, Başkurtlar, Tuva-Hakas Türkleri, Gagavuzlar gibi birçok Türk halkında kurt kültleri ve sembolleri yoğun bir şekilde günümüze kadar devam etmiştir.
*Bütün devirlerin Türk halklarında eski Türkçe yazılı kaynaklarda, ayrıca Çin ve İran kaynaklarında, Türk İslâm, Arap İslâm kaynaklarında kurt kültü ve sembolizminden izler görülür. Kurt, Türk destanları içerisinde, Türk mitlerinde, Türk masallarında, Türk edebiyatında, bütün çağların kitaplarında önemini ve varlığını devam ettirir.
ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.
İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50
Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr www.otuken.com.tr
| Prof. Dr. YAŞAR ÇORUHLU: 01.01.1964 târihinde Trabzon’da doğdu. İstanbul Dâvudpaşa Lisesini bitirdikten sonra, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesine girdi. Sanat Târihi Anabilim Dalından diploma aldı. Mimar Sinan Üniversitesi (şimdiki Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi) Fen-Edebiyat Fakültesi, Arkeoloji ve Sanat Târihi Bölümünde asistan olarak göreve başladı. 1985-1986 döneminde yüksek lisansını ‘Anadolu Selçuklularının Taş Tezyinatında Orta Asya ile Bağlantılar’ konulu teziyle tamamladı. 1988-1989 döneminde başladığı doktora çalışmalarını ise 1992’de tamamladı ve ‘Türk Resim Sanatında Hayvan Sembolizmi’ başlıklı teziyle Doktor unvanı aldı. 1993 yılında Yrd. Doç. Dr. olarak öğretim üyeliğine yükselen Çoruhlu, 2002 yılında aynı üniversite ve bölümde Doçentlik kadrosuna tâyin ve 2006’da aynı bölümde Profesör oldu. Emekliliğine kadar geçen süre içinde Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi Sanat Târihi Bölümünde görevine devam eden araştırmacı, çalışmalarında Orta ve İç Asya Türk Sanatı ve Arkeolojisi, Türk Mitolojisi, Türk Sanatında İkonografi ve Semboller, Asya ve Anadolu Türk Sanatı İlişkileri konularına ağırlık vermiştir. Prof. Dr. Yaşar Çoruhlu, Haliç Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Grafik Bölümünde ‘Türk Sanatı’ ve ‘Türk Mitolojisi’ derslerini verdi Biruni Üniversitesi, İç Mimarlık ve Çevre Tasarımı Bölümünde ‘Türk Sanatı’ derslerini vermeye devam etmektedir. Kitap Hâlinde Yayınlanmış Eserleri: *Türk Sanatının ABC’si, Simavi Yayınları, 1993. *Türk Sanatında Hayvan Sembolizmi, Seyran Yayınları, 1995 (Geliştirilmiş 2. baskı, Konya 2014). *Erken Devir Türk Sanatının ABC’si, Kabalcı Kitabevi, 1997. *Türk Mitolojisinin ABC’si, Kabalcı Kitabevi, 1999. *Türk İslam Sanatı’nın ABC’si, Kabalcı Kitabevi, 2000. *Türk Mitolojisinin Ana Hatları, Kabalcı Kitabevi, 2002 (8. baskı 2017). *Sultan Sancar Türbesi – Sultan Sancar Kümmedi (A. Acar – Ü. A. Yılmaz – B. Ceren ile birlikte), , TİKA Yayınları, 2004. *Erken Devir Türk Sanatı, Kabalcı Yayınevi, 2007 (3. baskı 2017). Eski Türklerin Kutsal Mezarları Kurganlar, Ötüken Neşriyat, 2016. *Türk Mitolojisinin Kısa Târihi, Alfa Yayınları, İstanbul, 2019. *Kozmolojik, Mitolojik, Astrolojik, Dinî ve Edebî Tasavvurlara Göre Türk Sanatında Hayvan Sembolizmi. Ötüken Neşriyat, 2020. *Kozmolojik, Mitolojik, Astrolojik, Dinî ve Edebî Tasavvurlara Göre Türk Sanatında Hayvan Sembolizmi 2 – Vahşi ve Evcil Hayvanların Sembolizmi Üzerine Bir Deneme, Ötüken Neşriyat, 2020. *Türk Mimarisinin Kısa Târihi, Alfa Yayınları, 2021. |
AÇIKLAMALAR: kült: Mânâ kaymasına mâruz kalmış bir kelimedir. Başlangıçta ibâdet, tapma, tapınma karşılığında kullanılıyordu. Tartışmalı bir terim olup birçok disiplinden ilim insanı arasında devam eden bir tartışma konusudur. Kült eser denildiğinde, ‘çok ilgi görmüş değerli bir eser’ mânâsı anlaşılır. ‘Kökleşmiş kültür’. ‘ana kaynak’ mânâsında da kullanılmaktadır. Mit: İlk çağ insanlarına ve tanrılarına âit olağanüstü mâcerâları nesilden nesile aktarılırken yapılan hayâlî ilâvelerle birlikte anlatan, milletlerin atalarına mahsus inançlarını, duygularını, tabiî olaylarla ilgili yorumlarını aksettirmesi bakımından değer taşıyan masal ve efsâne kabilinden halk hikâyesi. Kısaca ‘destan’ da denilebilir.
KAYNAKLAR: Altan Deliorman: Türk Kültüründe Bozkurt.Bayrak Yayınları, İstanbul 2008 Hasan Dinçer: Türkçü Bir Derginin Târih Anlayışı: Bozkurt / 1939-1942. www.dergipark.org.tr et: 08.03.2024/10.59 İlhan Ayverdi: Misalli Büyük Türkçe Sözlük. Kubbealtı Neşriyat. İstanbul, 2020 Oğuz Çetinoğlu: Türk Dünyâsı Destanları. Bilgeoğuz Yayınları, İstanbul 2022 Yaşar Çağbayır: Ötüken Türkçe Sözlük, İstanbul 2007 Yeni Türk Ansiklopedisi: Başredaktör: Ayvaz Gökdemir, İstanbul 985
DERKENAR
(VEFAT YILDÖNÜMÜ VESİLESİYLE) CEMİL MERİÇ: (1916-13 Haziran 1987)
Hatay’da doğdu. Ailesi Balkan Savaşı sırasında Yunanistan’dan göçmüştü. Fransız idâresindeki Hatay’da Fransız eğitim sistemi uygulayan Antakya Sultanisi’nde okudu. Tercüme bürosunda çalıştı, ilkokul öğretmenliği ve nâhiye müdürlüğü yaptı. 1940’ta İstanbul Üniversitesi’ne girip Fransız Dili ve Edebiyatı öğrenimi gördü. Mükemmel düzeyde Fransızca okuyup yazan Meriç, İngilizceyi anlıyor, Arapçayı, kendi ifadesiyle, ‘söküyor’du. Elazığ’da (1942-1945) ve İstanbul’da (1952-1954) Fransızca öğretmenliği yaptı. 1941’den başlayarak İnsan, Yücel, Gün, Ayın Bibliyografyası dergilerinde yazmaya başladı. İstanbul Üniversitesi’nde okutmanlık yaptı (1946-1963), Sosyoloji Bölümü’nde ders verdi (1963-1974). 1955’te, gözlerindeki miyopinin artması sonucu görmez oldu, ama olağanüstü çalışma ve üretme temposu düşmedi. Çeşitli dergilerde yazıları yayımlandı. Hisar Dergisi’nde ‘Fildişi Kuleden’ başlığıyla denemeler yazdı. 1974’te emekli oldu ve yılların birikimini art arda kitaplaştırmaya girişti. 1984’te, önce beyin kanaması, ardından felç geçirdi, vefat etti.
Kitap hâlinde yayımlanmış telif eserleri: Hint Edebiyatı (1964), Saint-Simon İlk Sosyolog İlk Sosyalist (1967), Bu Ülke (1974), Ümrandan Uygarlığa (197), Mağaradakiler (1978), Kırk Ambar (1980), Bir Facianın Hikâyesi (1981), Işık Doğudan Gelir (1984), Kültürden İrfana (1985). Sosyoloji Notları ve Konferanslar (1993). 4 adet tercüme eseri vardır.

