2004 de başlayan sağlıkta dönüşüm programı muayenehane hekimliğini zorlaştırmıştır.2007 deki şartlarda hekimlerin bir kısmı bürolarını kapatıp tam gün kamudaki görevine dönerken bir kısmı ise istifa edip tıp merkezi-özel hastane gibi yerlerin açılmasına yönelmiştir.
Cankat Tıp Merkezi: Şehrimizin tanınmış hekimlerinden bazılarının iş ve imkân birlikteliği ile kurulmuştur. Yenişehir Mah. Tramvay yolu No 110’daki 4 katlı bir binanın düzenlenip yapılandırılması ile 7/24 hizmet veren küçük cerrahi müdahalelerinde yapılabildiği bir merkezdir. 2013 de açılan cihan hastanesini kuran hekim grubunun çalışmasıdır. Bunlardan öncü olan isimler şunlardır:
Dr. Metin ÖZTÜRK: Kocaeli Devlet Hastanesine 1989 de gelmiştir. Birçok akrabasının bu şehire yerleşmiş olması bunda etkilidir. Kısa sürede çalışkanlığı ve hizmetleriyle güvenilen ,sevilen ve aranılan bir hekim olmuştur. O’nun ultrason ve endoskopi bilgi ve uygulamaları daha aranılır bir hekim olmasını sağlamıştır. 2008 de emekli olup muayenehanesini kapatmış olup kurucu olduğu Cankat Tıp Merkezi ve daha sonra Cihan Hastanesinde mesleğini sürdürmüştür.2021 de hastanenin satılması ile buradan ayrılmış, yeni açtığı muayenehanesinde hekimliğe devam etmektedir.
Dr. Uğur-Funda DOĞAN: Uğur hariciye, Funda kadın doğum uzmanı olup 1994 de mecburi hizmetli olup çalışmaya başladıkları Malatya’dan çocuklarının eğitimi gereği 2004 de Kocaeli Devlet Hastanesine gelmişlerdir. Her ikisi de hem hastanede hem de muayenehanelerinde sevilip sayılan hekimler olarak 2008’e kadar çalışmışlardır. Bu tarihte emekli olup muayenehanelerini kapatarak kurucusu oldukları Cankat tıp merkezinde ve daha sonra Cihan Hastanesinde mesleklerine devam etmişlerdir. Dr. Funda DOĞAN 2020 de yakalandığı covid-19 hastalığını atlattıktan sonra hekimliği bırakmıştır. Uğur DOĞAN ise 2021 de aynı zamanda genel müdürlüğünü yaptığı Cihan Hastanesindeki görevini ve hekimliği de bırakmıştır.
Dr. Ali – Lale Hürmeydan: 1985 de Derince Askeri Hastanesine tbb. Asteğmen olarak gelmiştir. Dr. Lale ise eş durumundan Kocaeli Devlet Hastanesine anestezi uzmanı olarak atanmıştır. Dr. Ali Bey aynı zamanda muayenehane de açmış ve askerlik sonrası Kocaeli Devlet Hastanesine atanmıştır. Kendi alanında sevilen güvenilen bir hekim olarak bilinmiştir. 2008 de muayenehanesini kapatmıştır.2012 de emekli olup 2013 de açılan Cihan Hastanesinin kurucu ortağı ve başhekimi olmuştur. Her ikisi de 2023 den itibaren mesleği bırakmış olup şehrimizde yaşamaktadırlar.
Dr. İbrahim – Sevil Kılcı: Dr. Sevil Ark(Kılcı) İzmitli olup önce 1978 de SSK da pratisyen hekim olarak çalışmıştır. Daha sonra 1988 de eşi olan üroloji uzm. İbrahim Kılcı ile birlikte cildiye uzm. olarak Kocaeli Devlet Hastanesine gelmişlerdir. Aynı zamanda muayenehane de açarak çalışmalarını sürdürmüşlerdir. Dr. Sevil 2008 de emekli olup Cankat’ın kurucusu,2013 den itibaren ise her ikisi de muayenehanelerini de kapatarak kurucusu oldukları Cihan Hastanesinde çalışmalarına devam etmişlerdir. Dr. İ. Kılcı 2020 de vefat etmiştir. Dr. Sevil Kılcı aynı hastanede çalışmaya devam etmektedir.
Dr. İsmail Kuru: 1985 de Derince Askeri hastanesine KBB uzmanı olarak gelmiş ve askerlik sonrası Kocaeli Devlet Hastanesine atanmıştır. Muayenehane ve hastane hekimliği ile şehrimizin sevilen KBB uzmanlarındandır.1997-1999 yıllarında başhekimlikte yapmıştır 2005 de emekli olmuş,2008 de muayenehanesini de kapatmış ve daha sonra Cihan Hastanesinin kurucularından olmuştur. Halen burada hekimliğine devam etmektedir.
Dr. Mehmet Ataman: 1988 de Kocaeli Devlete kadın doğum uzmanı olarak kendi isteği ile gelmiştir.2008’e kadar hem hastane hem de muayenehanesinde hizmet veren sevilen bir hekimdir. 2008 de emekli olup muayenehanesini de kapatarak Cankat tıp’ın ve Cihanın kurucu ortağı ve çalışanı olmuştur. 2022 de hekimliği bırakmıştır.
Cihan hastanesinin hikâyesini anlatmadan önce İzmit merkezdeki şu bilgileri de hatırlamamız gerekir.
Özel İzmit Kadın Doğum ve Çocuk Sağlığı Merkezi: Dr. Ahmet Doğruöz, Dr. Ertan İzgiç ve Dr. Demet Boyacı. Bu üç kadın doğum uzmanı 2008 de hastanelerinden istifa edip muayenehanelerini kapatarak yapı sanat okulunu yan sokağı olan Halit molla sokak no7 deki binada kendi alanlarında çalışmak üzere bu tıp merkezini kurmuşlardır. Bu üç hekim aynı zamandan Cihan hastanesinin de kurucu ortaklarındandır. 2015 de Dr. Ahmet Doğruöz buradan ayrılıp Cihan Hastanesine gelmiş olup halen çalışmaktadır.
İzmit Kardioloji Merkezi: Kocaeli Devletin sevilen kalp doktorlarından Murtaza Şerifi ve Kerim Jaberi 2008 de istifa edip Tahsin Marmara sok.N0:8 deki bu merkezi kurmuşlardır. Burası kalp hastalıklarının teşhis ve takip ve tedavisinde hizmet vermektedir. Bu iki hekimimiz Cihan Hastanesinin kurucu ortaklarındandır.
İzmit KBB Merkezi: 80 li yıllarda İzmit SSK hastanesine gelmiş olan KBB Uzmanı Saim TOKER ve 90 lı yıllarda gelmiş olan DR. Atilla Yüksel hastanelerinde ve muayenehanelerinde hizmet verirken 2008 lerde kamu görevlerini bırakıp emekli olmuş ve iş birliğine giderek alemdar caddesindeki can Apt. 2. katında bu KBB merkezini kurmuşlardır. Bu ikili Yahya Kaptan da daha büyük bir KBB merkezi çalışması yaparken Dr Saim Toker in rahatsızlığı buna fırsat vermemiştir. Burası 2016 da Marmara hastanesinin Derince deki polikliniğine devredilerek kapanmıştır. Dr Saim Toker 2021 de vefat etmiştir.
Dr.T uncel Çaylı: 1982 de Derince Askeri Hastanesine Biyokimya uzmanı olarak gelmiş ve yine aynı yıl Yaşam lab. kurmuştur.halen alemdar caddesinde ki yerinde hizmet vermekte olup Cankat’ ın ve Cihan’ın kuruluş ve çalışmasında yardımcı olmuştur. Cihan hastanesinin kuruluş ortaklarındandır.
Dr.H. İbrahim Kahraman: Mecburu hizmet kurası ile İzmit SSK hastanesine gelmiştir. Aynı yıl Kocaeli Tıbbi Tahlil Laboratuvarını açmış ve kendi alanında burada da hizmet vermiştir.1988 den itibaren tam gün serbest hekim olarak çalışmaya devam etmiş ve Cankatan’ın ve Cihan’ın Mikrobiyoloji biriminin kuruluş ve çalışmasında yardımcı ve ortağı olmuştur. 2019 da özel laboratuvarını kapatmıştır. Bu tarihten itibaren Cihan Hastanesinin Bakteriyoloji ve Enfeksiyon hastalıkları doktorluğunu yapmamaktadır.
Kapsam: Cankat’ın yan kuruluşu olarak işçi sağlığı ve iş güvenliği alanında hizmet etmek üzere 2010 da kurulmuştur.2013 de ise devredilmiş olup halen bağımsız bir şekilde çalışmasını sürdürmektedir.
Tıp merkezinden cihan hastanesine geçiş devam edecek
Eski AKP milletvekili Şamil Tayyar X’te (Twitter), sokak köpekleri ile alakalı kanun sonrası uygulamayı eleştiren bir mesaj paylaştı. Bu paylaşımda sorunun kendisi kadar, çözümün arandığı adres ilgimi çekti.
“Kanuna aykırı olarak, hiçbir kurala uyulmaksızın köpeklerin zalimce katledilmesini” durdurmak için Şamil Tayyar yasal yollara başvurmuyor, doğrudan Cumhurbaşkanına şöyle sesleniyor:
“Sayın Cumhurbaşkanım. Ülkenin her köşesinde köpek avı başladı. Niğde, Bartın, Altındağ, Ahlat, Silivri başta olmak üzere birçok yerde köpekler hiçbir kurala uyulmaksızın zalimce katlediliyor.
Zehirlenen köpeklerin o can çekişen görüntüleri yürekleri parçalıyor. Kanun böyle bir zulmü öngörmese de katil ruhlu alçakları harekete geçirdi. Allah rızası için bu zulmü durdurun.Bir sözünüz yeter.”
Kanunda öngörülmeyen bir zulüm yapılıyorsa, bir vatandaşın C. Savcılıklarına suç duyurusunda bulunması bu kötü uygulamaları durdurmaya yetmeliydi.
Şamil Tayyar’ın “Katil ruhlu alçaklarla mücadele için devletin mekanizmaları çalışmıyor, vatandaşların bu mekanizmaları harekete geçirmesi mümkün değil” diye düşündüğü anlaşılıyor. Meseleyi en yetkili makama arz ediyor. Çünkü devletin kurumlarının bu sorunu çözmeye gücü yetmez ama Reis’in “bir sözü yeter” inancında.
Muhalefetin “katliam yasası” dediği bu yasa muhalif eleştiriler ve görüşler dikkate alınarak Meclis’te ciddi bir çalışmadan sonra kabul edilseydi, uygulamada hatalar daha az olurdu. Yasada öngörülen köpek öldürme uygulamalarını yapmayan “belediye başkanlarına hapis cezası verilecek” gibi ifadeler olmasaydı “bu zulüm” söz konusu olabilir miydi?
********************************
Muhalifler de Kurumlardan Ümidini Kesti
Ekonomist Prof. Dr. Özgür Demirtaş yıllardan beri yanlış ekonomi politikaları konusunda yönetimi uyarıyor. Uyardığı hemen her konuda haklı çıktı. İktidar O’nun “aman yapmayın” dediği şeyleri yapmaya devam ettiği için ekonomide mevcut travmayı yaşıyoruz.
Bu iyiniyetli akademisyen “doğru söyleyeni dokuz köyden kovmayı adet edinenlerin” hedefi oldu. Hocanın aktroller ile başı dertte. Son olarak bir “aktrolün” kendisi hakkında yazdığı yalan ve iftiralara uzun bir cevap verdi. Bunlarla hukuki yoldan mücadele etmenin, suç duyurusunda bulunmanın çare olmayacağından emin olmalı ki “hükümete iki çift lafım var” diyerek Cumhurbaşkanının sekretaryasına seslendi: “Vatandaşlarınızı ayrıştırmayın. Bu trol yapılarını beslemeyin. Haklarında gerekli hukuki işlemleri yapın.”
Oysaki Özgür Demirtaş bir vatandaş olarak yasal işlemlerin yapılması için C. Savcılıklarına başvurabilirdi. Ama “bu sineklere hem dokunulamaz ve hem de bataklığı kurutmaz” diye düşünmüş olmalı ki çözümü hükümette (Cumhurbaşkanında) aramış.
Oysaki ülkede kurumlar görevini yapsa ve kurallar herkes için işlese devletin kurumları sorunu yasal zeminde çözerdi.
********************************
Bize Kral Değil Kural Lazım
Türkiye R.T. Erdoğan ve D. Bahçeli ikilisinin sayesinde kendine özgü bir başkanlık sistemine girdi. CB sisteminde kamu yönetimi tamamıyla şahsileşti. Demokrasinin olmazsa olmazı “kuvvetler ayrılığı” kalktı. Bağımsız olması gereken kurumlar, yargı, eğitim, diyanet gibi alanlar bile siyasallaştı. “Güçlü adam” bütün kurum ve kuruluşların yöneticilerini atama yetkisini eline almış durumda.
“Türkiye’nin güçlü adama değil, kurallara, kurumlara ve rasyonel politikalara ihtiyacı var. Bize Kral değil kural lazım” diyenlerin sözü dinlenmiyor.
Kurumlar ve kurallar yerine tek adamın dedikleri ve yaptıkları öne çıkınca, ortak akıl ve ortak vicdanın sesi kesiliyor. Bir kişinin “faiz sebeptir” gibi “rasyonel olmayan” politikaları dayatmasının yarattığı sıkıntılar ortada.
Diyelim ki köpeklere yapılan zulmü durdurmaya CB’nın bir sözü yetti. Diyelim ki aktrolleri durdurmaya da yetti. Peki, rasyonel olmayan ekonomi politikalarını düzeltmeye ve yarattığı hasarı gidermeye neden yetmiyor? Türkiye gibi bir devlet bir tek kişinin aklı ve vicdanı ile yönetilemez.
Ortak akıl, maşeri (ortak) vicdan, kuvvetler ayrılığı, denge ve denetim sistemleri istemek zorundayız.
Yasaya ve vicdana aykırı eylemler için başvuracağımız kurum kalmamış ve kuralların bazılarına uygulanmayacağı kanaati yerleşmişse asıl sorun budur.
********************************
Fatih’in Hukuka Saygısı
Fatih Sultan Mehmed’in hukuk karşısındaki tavrını anlatan bir kıssa vardır. “Evliya Çelebi Seyahatnâmesi”nin Millet Kütüphanesindeki yazma nüshasında anlatılan bu olay şöyledir:
Fatih Camiinin Rum mimarının bir hatasına kızan Fatih Sultan Mehmed mimarın elini kestirir. Mimarın şikayeti ile o zamanın hukukuna göre yargılama yapılır. Kadı, padişah ile Rum mimarın hukuk önünde eşit olarak yüzleşmesini sağlar. Sonunda “kısas” kararı yani padişahın da elinin kesilmesi kararını verir.
Padişah boyun bükmüş, hükme rıza göstermiştir. Fakat kararı dehşet ve hayretle izleyen Rum mimar bu yüksek adalet anlayışı karşısında davasından vaz geçer ve Müslüman olur. Padişahın cezası maddi tazminata çevrilir. Padişah, kestirdiği elin diyetini şahsî gelirinden öder.
Mahkeme sona erip herkes çıktıktan sonra, Padişah, Kadıya döner. “Padişahtır diye iltimas edip hukuka aykırı bir karar verseydin başını şu kılıcımla kesecektim” der.
Kadı şöyle cevap verir: “Siz de padişahlığınıza mağruren hükmü tanımasaydınız, billahi bu topuzla başınızı ezerdim.”
Bu kıssa hakkında Prof. Dr. Süheyl Ünver’in kanaati şudur: “Tarihler böyle şey yazmaz. Şarkta uydurma efsâne yoktur. Mutlaka bir aslı vardır. Fakat bunun aslını bilmiyoruz. Hele bu makalede yazıldığı gibi de cereyan etmemiştir.”
Aslı olsa da olmasa da halkın devlet yöneticilerinden beklediği hukuka saygıyı ve bağımsız yargı talebini gösteren bu kıssadan ders alabiliriz.
****
İktidarın Anayasa Mahkemesi Kararına Saygısı
Anayasa Mahkemesi (AYM) kararlarına rağmen Türkiye İşçi Partisi Hatay Milletvekili Can Atalay tahliye edilmedi ve Meclis’te vekilliği düşürüldü. Ancak AYM Meclis’te alınan bu kararın hukuka aykırı ve“yok hükmünde olduğuna” karar verdi.
Meclis’te milletvekilliğini düşüren işlemin yok hükmünde olması “Hatay Milletvekili Şerafettin Can Atalay’ın milletvekilliği hiç düşmemiştir” demek.
Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararlarını uygulamak anayasal bir mecburiyettir.
Fakat iktidarın küçük ortağı ile Cumhurbaşkanı danışmanları AYM kararını yok saymakta direniyorlar. AYM Kararının uygulanması gereğini hatırlatanlara alenen ayar veriyorlar.
Böyle yazılı kuralların uygulanması için kurumsal karar gereken bu durumda bile gözümüz Cumhurbaşkanında. Çünkü hukukun uygulanması veya uygulanmaması için “O’nun bir sözü yeter.”
Umarım gelecek nesillere gururla anlatacağımız bir sonuç ortaya çıkar.
“Bismillah” sözünün İslâm Nişanı olduğu hakikatine gelince; nasıl ki, her doğan çocuğa bir kimlik çıkarılır. Nitekim her çocuğun resmen edindiği ilk şey kimlik kartıdır. Böylece çocuğun vatandaşlığı resmen gerçekleşmiş olur. Çünkü vatandaşlık bir intisap, bir bağlanış ve bir mensubiyettir. Bu şekilde doğan çocuk devletle irtibatlandırılmıştır.
Artık o, devletin bir ferdi ve bireyidir. Sırasında kimliğini göstermesi ondan istenir. Bundan dolayıdır ki, ancak bu şekilde hür ve rahat dolaşım imkânına kavuşmuş olur. Ancak bu şekilde rahat yaşama hakkını elde etmiş sayılır. İstendiğinde kimliğini gösteremediği takdirde tutuklanır. Vatandaşlık haklarından mahrum edilir. Hürriyetinden olur. Âdeta bir tutsak muamelesi görür. Çünkü kimliksizdir. Kimliğini, yâni devletin vatandaşı olduğunu belirten resmî belgesini kaybetmiştir.
Demek ki, yurt içinde bile, kişinin kimliksiz dolaşması, başına çok işler açar. Onu zor durumlarda bırakır. Çünkü kimliksiz olmakla, ortada kalmıştır. Devletle irtibatını ve bağını sağlayan belgenin bulunmayışı, onun daima başına iş açacaktır.
Kimlik kartı, yurt içinde nasıl önemliyse, yurt dışında da kimlik kartı yerinde olan pasaport, o nisbette önemlidir. Yurt dışına pasaportsuz çıkamadığımız gibi, yurt dışında pasaportsuz dolaşamayız da. Çünkü pasaport almamakla, o dış ülkeyle bağ kurmamış, o ülkenin iznini almamış, o ülkenin bilgi dairesine girmemiş oluruz. Bu da bizim ilk fırsatta tutuklanmamız veya sınır dışı edilmemizle sonuçlanır.
Aynen bunun gibi, kimlik / pasaport / parola yerinde sayılan “Şu mübarek kelime (yani “Bismillah” lâfzı) İslâm Nişanı’dır.” O’nsuz / Bismillah’sız olarak, yeryüzünde istediğimiz gibi hareket edemez. Kendimizi cansızlar, bitkiler ve hayvanlar karşısında yalnız hisseder. Hattâ onların düşmanlığını bile üzerimize çekeriz. İşte “Bismillah” söylemi varlıklara karşı, sözlü bir pasaport ibrazıdır.
Nitekim geceleyin kendisini yoklayan subayına bile asker “Dur kimdir o?” diye seslenir. Yaklaşmasını yasaklar. Subay durmak zorunda kalır. Ancak parolayı söylediği takdirde, nöbetçi erin yanına gelebilir. Aksi hâlde asker; parolayı bilmediği halde yaklaşmak isteyen herkese; kim olursa olsun ateş açıp vurabilir ve bu yaptığından dolayı sorumlu olmaz.
Aynen bunun gibi, dünya da Allah’ın bir ordugâhıdır. Bütün mahlûkat Allah’ın askeri olup, insan ise subay hükmündedir. Askerlerin subaylarına itaat etmeleri lâzım geldiği, bütün erata bildirilmiştir. Er, nerede olursa olsun, subayının buyruğuna girmeyi kendine vazife bilecektir.
Fakat buyruğa girmesinin, emre uymasının tek bir şartı vardır. Subay da, subay olduğunu göstermeli, yani subaylık kimliğini ortaya koymalıdır. Bu ise resmî üniformasını daima giyip kuşanmakla sağlanır. Sivil giyinmiş bir subayın, subay olduğu anlaşılmadığı için, emrine itaat edilmez.
Öyleyse insanın “Bismillah” lâfzını, her zaman her yerde kullanması, onun kimliğinin bir nişanesi.
Diğer mahlûkata karşı üstünlüğünün belirtisi.
Âdeta diğer mahlûkata karşı kimliğini anlatan parolası.
Sanki diğer yaratılmışlardan kendisini ayıran resmî elbisesidir.
Bu elbise ve bu parolayla insan, emniyetle her yere girip çıkabilir.
Bu bildiriş, bu görünüş ona bütün mahlûkatın saygı duymasını temin eder.
İnsan ancak bu üniforma ile yâni “Bismillah” parolası ile hürriyetini eline almış olur.
Evet, “Bismillah” bir intisaptır demiştik.
Çünkü “Bismillah” Allah’a bağlı oluşun resmidir.
Bütün bunlar tüm varlıklara karşı Allah katındaki yerimizi göstermek,
Allah yanındaki değerimizi belirtmek içindir.
Bütün bunlar Allah adına hareket ettiğimizi,
O’nun adına varlıklar üstünde tasarruf hakkımız olduğunu duyurmak içindir.
Oğuz Çetinoğlu: İçerisinde bulunduğumuz dönem için ‘bilgi çağı’ deniliyor. Bilgi her zaman vardı. ‘Bilgiye ulaşma çağı’ demek daha doğru bir ifâde olsa gerek. Fakat bu târif, bilginin değerini azaltmaz, düşürmez. Sizinle bilgi ile alâkalı bilinmezlikleri konuşmak istiyorum. Bilginin nasıl doğduğundan başlayalım. Bilgi nasıl doğmuş?
Senail Özkan: Bilgi, büyük şüphecilerin kafasından doğmuştur. Gazali, Descartes ve Kant üç büyük şüphecidir. Fakat üçü de sâdece şüphe etmek için şüphe etmezler. Üçü de aslında şüpheden kurtulmak, bilgiyi şüpheden arındırmak için şüphe ederler. Bu filozoflara Edmund Husserl’i de dâhil etmek gerekir. Çünkü Husserl felsefeyi ‘kesin bir ilim’ hâine getirmek için çok gayret sarf etmiştir. Adı geçen filozoflar, kesin bilgiye ulaşmak için metotlu şüpheye önem vermişlerdir. Descartes, ‘Her şeyden şüphe edebilirim, ama şüphe ettiğimden asla’ diyor. Şüphe ettiğime göre düşünüyorum, öyleyse varım (coğito ergo sum). Hatta Descartes, şüphecilere galip gelen kötü cin hakkında diyor ki: ‘O istediği kadar beni aldatsın, şu anda düşünmemem için bir şey yapamaz; düşününce de varım.’
Husserl biraz da müstehzi bir tarzda kendisinin şüpheciliğinden bahseder: ‘Ben bir şüpheciyim. Çünkü dâima kendimden çok başkalarına inanıyorum.’ Buna rağmen o, şuur alanında ‘Mutlak’ı keşfettiğine inanıyordu. Husserl, ‘Yalnızlaşan insan filozoftur. Felsefe, filozof insanların mükellef ve inziva hâlindeki düşüncelerinden neşet eder.’ derken de bizzat kendi varlığı (Existenz) ve felsefesi hakkında bir anahtar sunmuş oluyordu. Husserl’in burada kastettiği yalnızlık Descartes’in ‘şüphe’sini andırmaktadır. Yalnızlaşan insan, dünyâdan ve yakın çevresinden uzaklaşır ve inzivaya çekilir. Bundan böyle o, daha çok kendi varlığıyla alâkadar olur, dünyâ ile ilgilenmez. İşte kendi transandantal varlığına dönen Husserl da, bundan böyle dünyâ, dünyânın dağları, nehirleri, ağaçları ve manzaralarıyla ilgilenmez; bunların varlığı veya yokluğu konusunda her hangi bir fikir beyan etmez. Hattâ kendi bedenî varlığını da hâricî dünyâdan addeder. Bütün maddî âlemi paranteze alır. Şimdilik o, tamamen kendi ‘transandantal Ego’suyla meşguldür. Öylesine ki, ‘Ben tamamıyla transandantal bir Ego hâline geldim.’ der. Bu, fevkalâde önemli bir tespittir; çünkü Husserl’ın felsefesi bir transandantal ego felsefesidir.
Çetinoğlu: Bu sözleriyle kast ettiği nedir?
Özkan: Husserl’in burada Yûnus Emre ile aynı bilinç seviyesine yükseldiğini söylemeden önce, Kısaca Husserl, ‘saf şuur’a ulaşmak için metotlu şüphe enstrümanını kullanmaktadır. O, buna fenomenolojik Reduktion (fenomenolojik indirgeme) diyor. Fenomenolojik reduksiyonla Husserl, evvelâ dünyâyı ve bütün ilimleri paranteze alır; geriye sâdece ‘ego’ yahut ‘saf şuur’ kalır.
Çetinoğlu: Böylece ‘saf şuur’a, ‘saf ben’e, ‘mutlaka’ ulaşılmış olur mu?
Özkan: Hayır, çünkü ‘saf ben’e ulaşmak için daha geride elenmesi lâzım gelen insanın kendi bedeni ve psikolojik bilinç vardır. Bunun için fenomenolojik reduksiyon transandantal reduksiyon ile ikmal edilmeli, bütünlenmelidir. Transandantal reduksiyon eleği ile bize ait olan, psikolojik şuur ve burada tortu olarak ne varsa elenmelidir. Mesele tamamen saf, anonim şuura ulaşmaktır. Husserl’in fenomenolojik Reduktion eleği ile Yunus’un şeyhi Taptuk Emre’ye atfedilen şu kritik nefis terbiye usulü arasında bir benzerlik yok mudur? Hani Yunus’u Tapduk’a getirmişler. Tapduk Emre Yunus’u bir kazanda kırk gün kırk gece kaynatmış, kazandan çıkardıktan sonra koklamış ve: ‘Git! Hâlâ dünyâ kokuyorsun demiş!’
Pek tabîi her kültür kendi kavramlarını, kendi sembollerini ve kendi metaforlarını yaratır. Ancak mecazlar ve kavramlar farklı olsa da neticede gaye ve görülen iş aynıdır.
Özkan: Oraya gelmek üzereydim: Akla şu soru gelebilir. Peki, ama bu ‘fenomenolojik Reduktion’ ile insanı, insanın psikolojik şuurunu, şuuraltını ve dünyâyı elediğimizde her şey tâmâmen kaybedilmiş olmuyor mu? En azından böyle bir risk yok mu? Aslında bu risklerin farkında olan Husserl burada nâmütenâhi bir âlem keşfettiğini söylüyor:
‘İmdi kavrayıcı ve teorik olarak araştırıcı nazarlarımızı kendi mutlak varlık alanı olan saf şuura yöneltelim. Böylece istenilen fenomenolojinin temel alanına intikal edilmiş olur; bu alan fenomenolojik Residium, yâni arta kalan alandır. Tabîi bu alan canlıları, insanı -bizzat kendimiz de dâhil olmak üzere- bütün dünyâyı ve onunla ilgili her şeyi paranteze aldığımız hâlde arta kalmıştır. Bununla birlikte biz aslında, burada hiçbir şey kaybetmiş değiliz, tam aksine bütün mutlak bir varlık kazanmışızdır. Doğru anlaşılmak lâzım gelirse bu mutlak varlık dünyâ ile ilgili bütün transandantalları ihtiva etmekte ve onları kendi içinde kurmaktadır.’
Görüldüğü üzere, şüphe bir taraftan bir değirmen taşı gibi her şeyi öğütürken, diğer taraftan canlara can vermektedir. Her şey kaybedilmiş görünürken, birdenbire her şey kazanılmış olur. Zulmete mağlup olduk zannederken, zihinlerimizden daha parlak bir ziya fışkırıverir.
Çetinoğlu: Yunus’un bütün bunlarla ne alâkası olabilir? Ruhunu inanılmaz bir samîmiyet, sâdelik ve masûmiyetle bizlere açan, hiçbir gösteriş ve kibirlenme belirtisi olmadan ilâhilerini terennüm eden bir derviş, ‘şüphe’, ‘kesin bilgi’ ve ‘saf şuur’ gibi muhataralı mevzularla niçin ilgilensin?
Özkan: Yunus’un bir bilgi meselesi var mıdır? ‘Kesin bilgi’ onun için neyi ifâde eder? Yunus metafizik konulara kafa yormuş mudur? Şüphenin kırbacını etinde hissetmiş midir? Bilgi, varlık felsefesi (ontoloji) ve metafizik gibi mevzularda ne kadar derin sulara dalmıştır? Bu soruların cevapları elbette çok önemlidir. Yunus’un düşünce derinliğini ve tefekkür koordinatlarını anlamak bakımından bu neviden sorular hiçbir şekilde geçiştirilemez. Netice itibariyle Yunus bir şâirdir; hissin, kalbin ve aşkın şâiridir. Pek tabii bir şâirden bir filozofun derin, sistemli ve kat’i düşüncelerini bekleyemeyiz. Kaldı ki şâirlerin sözüne aldanmamak lâzımdır. Çünkü şâirler çoğu defa yalan söyler. Şâirler pek hassastır; hissî, kırılgan ve melânkoliktir… Oysa düşünce sert kayalar misâli şüphenin çetin ayazına dayanan filozofların işidir. Felsefe ise kalbin değil, aklın işidir. Yunus’un nasıl bir gerilim, nasıl inkıraz ve nefs muhasebesi yaşadığını şu mısralar yeterince ortaya koymaktadır:
Öd ağacı gibi yanar vücudum
Tütünüm göklere seher yelidir
Çetinoğlu: Yûnus haksız mı?
Özkan: Bunlar bize haklı itirazlar gibi gelebilir. Doğrusu bu neviden itirazlarda bulunanlar pek haksız sayılmazlar. Ancak unutmamak gerekir ki önemli filozofların birçoğu aynı zamanda şâirdir. Platon, İbn Sinâ, Nietzsche… Hatta Heidegger dahi biraz şâirdir; pek güzel olmasa da şiirleri vardır. Dahası Heidegger en eski ontolojik ve metafizik meseleleri Goethe, Hölderlin, Eichendorf, Georg Trakl vb. büyük Alman şâirlerin şiirlerinde geçen söz, kavram ve imajlarda uyuklamakta olan kadîm mânâyı uyandırmak suretiyle çözme yoluna gider. Her halükârda Heidegger’in felsefesine mitolojiden ve büyük şâirlerin mısralarından devşirdiği imajların zenginlik kattığını söylersek abartmış olmayız.
Çetinoğlu: Yunus’un şüphe, bilgi, ‘saf şuur’ ve ‘ego’ konusundaki düşüncelerine bir göz atabilir miyiz?
Özkan: Yunus bir beytinde:
İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir
Sen kendini bilmezsin ya nice okumaktır.
Bu mısralarda Yunus, ‘ilim’le neyi kastettiğini net bir şekilde söylemektedir. Yunus burada bilgiyi hâricî âleme intibak etmek ve hayatı kolaylaştırmak için bir enstrüman olarak anlamamaktadır. Ona göre bilgi süje ile obje arasındaki cilveleşmenin muhayyilemize akseden renkli görüntüleri değildir. Yunus ‘ilim’ ve ‘bilmek’ kavramıyla, insanın dünyâ ve objeler üzerine kurduğu hâkimiyeti asla kastetmez. Bilgi, ‘ak üzerine kara yazmak’ değildir. Esasen ‘her dem’ değişen şâir, bir akış hâlindeki varoluşu bilemeyeceğini pekâlâ bilmektedir. Zâten o, bir çelişkiler yumağı olan dünyâyı bilgi ile kavramak ve tanzim etmek niyetinde de değildir. Onun derdi daha içteki, daha derinlerdeki ‘Ben’e, ‘saf ego’ya ulaşmaktır. Kırk yıl şeyhine ormandan düz odun taşıyan, tasavvuftaki seyr-i sülûkun ne olduğunu pek iyi bilen bir mutasavvıf olarak Yunus, ‘saf şuur’a, gerçek ‘Ben’e ulaşmanın ne kadar zor olduğunu fevkalâde bilmektedir.
Dikkat edilecek olursa bu basit mısralarda Yunus, herkesin anlayacağı sâde bir Türkçe ile çok komplike metafizik bir bilgiden söz etmektedir. Bu bilgi insanın kendi hakîkatinin bilgisidir; ‘saf ben’in, ‘mutlak şuur’un, ‘özün özü’ne dâir bilgidir.
Çetinoğlu: İnsanın kendi ‘ben’ini bilmesi mümkün müdür?
Özkan: Descartes’in ‘metotlu şüphe’ ve Husserl’in ‘fenomenolojik Reduktion’ (fenomenolojik indirgeme) usulüne atfen denilebilir ki Yunus ve dolaysıyla mutasavvıflar bir iç arınma, bir ref-i teayyün, bir estetik sezgi ve temaşa ile bu ‘saf şuur’a ulaşılabileceğine ve ‘hakîkat-i mutlaka’nın içselleştirilebileceğine inanmaktadırlar. Buradan elde edilen bilgiler, bizatihî ‘saf ego’ya âit bilgilerdir.
Çetinoğlu: Bunlar mistik tecrübeyle alâkalı metafizik spekülasyonlardır, diye itiraz edilebilir.
Özkan: Bu neviden düşüncelerin ve spekülasyonların ispatı kabil değildir; bunları epistemolojik alana taşımak son derece tartışmalı ve risklidir; çünkü bu durumda ilim adına felsefî spekülasyonlara kapı aralanmış olacaktır. İyi ama ‘varlık’ (Sein) da ispatı kabil olmayan bir düşünce değil midir?
Yunus’un düşünce dünyâsında ego, sâdece dünyânın, objeler dünyâsının ve fenomenler âleminin kapısı değil, aynı zamanda ‘Mutlak Hakîkat’in, ‘saf şuur’un da kapısıdır. Ego’yu tanımadan, ‘Mutlak Hakîkat’i yahut ‘saf şuur’u, ‘saf fenomenler’i, ‘transandantal ben’i tanımak imkânsızdır.
Çetinoğlu: Neden?
Özkan: Çünkü ‘küllî ben’ bu ‘ben’de, bu ‘saf şuur’da tecelli eder. Bu yüzden Yunus buyuruyor ki:
Beni bende demen bende değilim
Bir ben vardır bende benden içeri
Demek oluyor ki Yunus, tıpkı Descartes, Kant, Pascal ve Husserl gibi, bu ‘transandantal ego’ya, ‘saf şuur’a, ‘ballar balı’na, kalbin nurlu özüne ulaşıncaya kadar nice dağlar aşmıştır. Hiç şüphesiz o bu yolda çok ıstıraplar çekmiş, kendi ifâdesiyle ‘öd ağacı gibi’ yanmış; ama güçlü irâdesiyle, irâdenin ve vecdin elmasıyla şüphenin ‘taş bağırlı dağlar’ını eritmiştir. Onun, ballar balını buluncaya kadar nice acıyı bal eylediğini, bir tarantula gibi üzerine gelen şüphe ve korkuyu nasıl alt ettiğini ve bu uğurda ne büyük mücadeleler verdiğini mısralarında hissetmek mümkündür.
Ben isteyüp buldum anı ol ben isem ya ben kanı
Seçemezem andan beni bir kezden ol oldum ahı
…
Münkir kişi duymaz anı dertlülerün sezer canı
Ben ol ışk bağı bülbülyem ol bağçeden geldüm ahı
…
Nitekim ben beni buldum bu oldı kim Hakk’ı gördüm
Korkum anı buluncaydı korkudan kurtuldum ahı
Yunus bu ‘saf transandantal şuur’un, bu mâsivadan arınmış ‘transandantal ego’nun bütün hakîkatlerin hazinesi olduğunu görür.
Çetinoğlu: ‘Hakîkat hazinesi’ni bulan Yunus, duygularını nasıl terennüm ediyor?
Özkan: Şöyle terennüm eder:
Canlar canını buldum bu cânum yağma olsun
Assı ziyandan gecdüm dükkânum yağma olsun
Ben benliğümden geçdüm gözüm hicabın açdum
Dost vaslına irişdüm gümânum yağma olsun
…
İkilikten usandum birlik hânına kandum
Derdi şarabın içdüm dermânum yağma olsun
Varlık çün sefer kıldı dost andan bize geldi
Vîran gönül nûr toldı cihânum yağma olsun
Geçtüm bitmez sağınçdan usandım yaz-u kıştan
Bostanlar başın buldum bostânum yağma olsun
Yunus ne hoş demişsin bal u şeker yemişsin
Ballar balını buldum kovanım yağma olsun
Çetinoğlu: Niyazi Mısrî’nin de benzer beyitleri var…
Özkan: Mısrî hakîkat için, hakîkat-i mutlaka için fânî varlığını kızıl bir gül misâli hoyrat ellere teslim etmiştir:
Dermân arardım derdime derdim bana dermân imiş,
Bürhân aradım aslıma aslım bana bürhân imiş.
Sağ u solum gözler idim dost yüzünü görsem deyü,
Ben taşrada arar idim ol cân içinde cân imiş.
Yunus da, onun ruh atmosferinde şekillenen Niyazi Mısrî de ‘hakîkat-i mutlaka’ya ulaşmak için bir yanardağ gibi için için yanmaktadır. Bu yanış, bu arayış ahde vefanın gereğidir; zira ezel bezminde verilen söz belki de âşıkların unutamadığı yegâne sözdür. Âşık ebedî olarak ‘asl’ına, yaratılışın ötesine, ‘transandantal Ben’e kanatlanmak ister; ancak önünde ‘taş bağırlı dağlar’ vardır. Buna karşılık âşıkın bu dağları kirpiğinin ucuyla eritecek kadar kavi irâdesi vardır. Nitekim Yunus olsun Niyazi Mısrî olsun saf şuura ulaşmak, aslına vasıl olmak için pervane misâli kanatlarını, fâni varlıklarını çoktan aşkın ateşinde yakmışlardır.
Onların aslına bürhan aramaları, candan içeri olan canı ve ‘Ben’den içeri olan ‘Ben’i arama macerâları Feridüddin Attar’ın ‘Mantıku’t-Tayr’ adlı eserinde naklettiği simurg hikâyesindeki kuşların macerâsını andırır.
Çetinoğlu: Hikâyeyi hatırlatır mısınız?
Özkan: Rivâyet olunur ki, simurg bilgi ağacında yaşar ve her şeyi bilirmiş; yanarak öldükten sonra tekrar kendi küllerinden dirilirmiş. Dünyâdaki bütün kuşlar simurgun kurtarıcılığına inanır, işler kötü gittiğinde onu beklemeye koyulurlarmış. Ne var ki, simurg hiçbir yerde görülmezmiş. Derken bir gün simurgun kanadından bir tüy düşmüş dünyâya ve bütün kuşlar toplanıp yardım istemek üzere simurga gitmeğe karar vermişler.
Simurgun yuvası, etekleri bulutların üzerinde olan Kaf Dağı’nın tepesindeymiş. Oraya varmak için istek, aşk, mârifet, istisna, tevhid, hayret ve yokluk vâdilerini geçmek gerekiyormuş. Bu çetin yolculukta kuşların çoğu yolda dökülmüşler… Kaf Dağı’na vardıklarında geriye otuz kuş kalmış. Burada öğrenmişler ki simurg, otuz kuş demek. Böylece bu kuşlardan her biri aradıkları simurgun, yâni hakîkatin bizzat kendileri olduğunu anlamış.
Yunus yukarıdaki mısralarında mutlak bir sübjektiviteden bahsetmektedir; o, bütün hakîkati kendi aslında, öz benliğinde, kalbinin en iç mekânlarında yaşar. Onun mistik tecrübeyle, vecd ve hâl (extase) ile ulaştığı saf şuur, saf kalp bütün hakîkatlerin ambarıdır. Duyularla ulaşılan bilgiler, aklın sebepleri ve gerekçeleri kalbin hazinelerine kıyasla gerçek varlık ambarıdır; hakîkat orada tecrübe edilir. O yüzden Yunus der ki:
Hak cihâna doludur kimesne Hakk’ı bilmez
Anı sen senden iste o senden ayru olmaz
SENAİL ÖZKAN: 1955 yılında Gümüşhane’de doğdu. 1974’te başladığı Hacettepe Üniversitesi Elektronik Mühendisliği Bölümü’nden 1978’de ayrılarak Almanya’ya gitti ve burada 1979-1985 yılları arasında Bonn Üniversitesi’nde Felsefe, Alman Edebiyatı ve Sosyoloji tahsil etti. 1998’de Türkiye’ye dönen Senail Özkan, Felsefeci, yazar ve mütercim olarak çalışma hayatını devam ettirmektedir. Mevlâna ve Goethe (2006), Nietzsche: Kaplan Sırtında Felsefe (2004), Schopenhauer: Paradokslar Üzerinde Raks (2006), Aşk ve Akıl Doğu ve Batı (2006), Ölüm Felsefesi (2013) gibi telif eserlerinin yanı sıra Goethe’den Doğu-Batı Divanı (2009), Genç Werther’in Istırapları (2014), Faust (2022); Hammer’den İstanbul ve Boğaziçi 1 (2011); Katharina Mommsen’den Goethe ve İslâm (2012), Goethe ve Dünya Kültürleri (2015); Annemarie Schimmel’den Yunus Emre ile Yollarda (1999), Ben Rüzgârım Sen Ateş (1999), Muhammed İkbal (2007), Şark Kedisi (2009) gibi tercümeleri neşredilmiştir. Doğu-Batı Divanı tercümesiyle Türkiye Yazarlar Birliği’nin Tercüme armağanına (2009), tercüme ve telifleriyle Türk kültürüne katkıları dolayısıyla Star Gazetesi tarafından verilen Necip Fâzıl Kısakürek Ödülü’ne (2015) lâyık görülmüştür.
“Bismillah” sözcüğünü sırf dilimizle söylemekle yetinmek olmaz. Elbette “Bismillah”a sarılmanın ilk adımı sözel olacak. İkinci adımı ise gönülde yer tutmak, gönülde iz bırakmak, gönülde yerleşmek sûretiyle kendini göstermelidir. Üçüncü adımındaysa bu söz; sır, güç ve hissiyatımızda hâkimiyetini kurmak şeklinde tecellî etmelidir.
Çünkü “Bismillah” lâfzını zikretmek; insanın sırf Allah’ı mânen görmesi, sırf O’nu bilmesi, sırf O’nu tanıması ve sırf O’nun istediği şekilde hareket edeceğini pekiştirmesi demektir. Yoksa, sırf lâfını ettiğimiz takdirde, bu sözün bizleri düşüreceği durum bizleri düşündürmeli. Çünkü hiç insan, “Ateş, ateş” diyerek ısınabilir mi? Zehir içip de, zehirlenmeyeceğini sanmak kadar şuursuzluk olabilir mi?
“Bismillah” kelimesinin etkili olacağına, tabii ki inanacağız. Fakat gereğini yapmak şartıyla. Ancak üstümüze düşeni yerine getirmekle bu tılsımlı söz etkisini gösterebilir. Kendisinden bekleneni verebilir. Tılsımın açılması ise, tam bir teslimiyetten geçer. Ancak kalbi selimle açılır.
Hz. Mevlânâ bir gün talebeleriyle bir çayırlığa gider. Otururlar. Hz. Mevlânâ’yı çepeçevre sarıp sohbetini dinlemeye başlarlar. Fakat hiçbir şey anlamazlar. Çünkü çayırdaki yüzlerce kurbağanın vırak vırakları, Hz. Mevlânâ’nın sözlerini bastırır ve anlaşılmasını engeller. Bu durum karşısında Hz. Mevlânâ, yerinden yavaşça doğrulur. Kurbağalara doğru döner. Yanındakilerin duyabileceği bir sesle şöyle seslenir:
“Ya siz konuşun ben dinliyeyim. Ya ben konuşayım siz dinleyin!”
Bir anda vıraklamalar kesilir. Çayırdan çıt çıkmaz olur! Nasıl oldu da, çayırlık sessizliğe büründü derseniz, derim ki: Hz. Mevlânâ Hazretleri, insan olarak yeryüzünün halifesi olduğunu kurbağalara karşı gösterebilmiş. Kendisine uymaları gerektiğini onlara hatırlatabilmiş. Daha doğrusu “Bismillah” kimliğiyle, “Bismillah” parolasıyla, “Bismillah” hüviyetiyle onların karşısına çıkmasını bilmiştir.
Evet, “Bismillah” tılsımını bizim dudaklarımız da söylüyor. Söylüyor ama, dudaktan dudağa fark var! “Bismillah” lâfzını Papağan da söyleyebilir. Fakat ne olur? Ne olacak; sözü insan sözü, ama özü insan olmadığı için bir şey ifade etmez.
İşte bizler de “Bismillah” lâfzını ağzımızdan eksik etmiyoruz ama papağancasına. Asıl olan ise insancasına söyleyebilmek. Lâkin sakın ha, bu sözlerim moralinizi bozmasın. Elbette herkes “Bismillah”ın hakkını tam olarak yerine getiremez. Bu bizi ümitsizliğe asla yöneltmesin. Çünkü ameller, niyetlere göre değer ve anlam kazanır. Biz her yerde, her zaman bu: “Ne büyük tükenmez bir kuvvet” olan “Bismillah” kelâmını söylemeli. Her yerde, her zaman bu: “Ne çok bitmez bir bereket” olan kelâmı dile getirmeliyiz.
Çünkü niyetimiz hâlis, çünkü niyetimiz muhlis / ihlaslı, çünkü niyetimiz içten ve samimidir. İnşâllah bu parolamız, Allah katında makbul sayılacak, O’nun rahmet kapılarının açılmasına da vesile olacaktır. Bizler bu “Ne büyük tükenmez bir kuvvet, ne çok bitmez bir bereket” olan parola hükmündeki “Bismillah” kelâmını her fırsatta söylemekle, İlâhî mecrâda olduğumuzu da kanıtlamış oluyoruz. Mecrada olana ise netice müyesser olur. Öyleyse bu söze devam vesselâm.
Kaldı ki “Yeis, mâni-i her kemâldir.” Yâni ümitsizlik, her gelişmenin engelidir. Yüce Allah’ın en sevmediği kul, kendisinden umudu kesen kimsedir. Velhasıl: “Ne büyük tükenmez bir kuvvet, ne çok bitmez bir bereket” olan “Bismillah” sözüne devam etmeliyiz. Çünkü bizler hep yolda olmakla yükümlüyüz. Vardırmak O’nun işi. Biz bize düşeni yapmaktan sorumluyuz. Tabii O’nun işine karışmamak da baş görevimiz. Hani karıncaya sormuşlar: “Nereye?” Cevap vermiş: “Kâbe’ye.” “Bu ayaklarla mı gideceksin?” diye sorduklarında ise şöyle karşılık vermiş: “Hiç olmazsa yolunda ölürüm ya!”
Evet bizler yolunca, yolda olmaktan geri kalmayalım. Varırız varmayız, sonuç alırız almayız, o bizim işimiz değil.
Öyleyse bizler İslâm Nişanı ve her hayrın başı olan “Bismillah” denen bu mübarek kelimeyi, ömrümüzün sonuna kadar parolamız olarak telâffuz etmekle mükellef ve yükümlüyüz.
Türk zaferleri akla geldiği zaman, daima Ağustos ayı gözümüzün önüne geliyor. Malazgirt Meydan Savaşı, Anadolu’nun kapısını Türklere açmış ve tarihe yeni bir sayfa olarak eklenmiştir. İşte bu büyük zafer, Hıristiyan dünyası tarafından hiçbir zaman unutulmamış ve her fırsatta Türklere karşı kin ve nefret duyguları beslemişler ve Türkleri Anadolu topraklarından atmak için oluşturdukları büyük ordularla Haçlı Seferlerini başlatmışlar. Suçsuz, günahsız Türkleri kılıçtan geçirerek kan dökmüşler ve bir soykırım yapmışlardır. Bu hesaplaşma 1071 tarihinden 1922 tarihine kadar sürmüş ve 26 Ağustos 1922 tarihinde Büyük Taarruzun başlamasına vesile olmuştur. 23 Ağustos 1921’de Sakarya Savaşıyla başlayan kurtuluş mücadelesi, Büyük Taarruzla devam etmiş ve düşmanın 09 Eylül’de İzmir’de perişan olmasıyla sonuçlanmıştır. Ağustos ayı zaferleri arasında 26 Ağustos 1071 tarihinde Sultan Alparslan ve Romen Diyojen arasında gerçekleşen Malazgirt Meydan Savaşı, Türk tarihinin önemli dönüm noktalarından biri olmuştur. Bu zaferin en önemli özelliği, Türklerin Anadolu’yu kalıcı bir vatan olarak benimsemeleri olmuştur.
Milletlerin tarihinde çok önemli olaylar mutlaka vardır. İşte Türk milletinin tarihinde de Ağustos ayı zaferleri büyük önem taşıyor. Ağustos ayına zaferler ayı diye boşuna söylenmemiştir. İşte bu zaferlerin tarih sırasıyla en önemlileri Şunlardır: 26 Ağustos 1071 Malazgirt Zaferi, 11 Ağustos 1473 Otlukbeli Zaferi, 23 Ağustos 1514 Çaldıran Zaferi, 24 Ağustos 1516 Mercidabık Zaferi, 29 Ağustos 1521 Belgrat’ın Fethi, 29 Ağustos 1526 Mohaç Zaferi, 01 Ağustos 1571 Kıbrıs’ın Fethi, 05 Ağustos 1919 Erzurum Kongresi, 23 Ağustos 1921 Sakarya Meydan Savaşı’nın Başlaması, 26-30 Ağustos 1922Büyük Taarruz.
Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’nun Malazgirt Marşına ait aşağıdaki satırları Türk tarihinde Ağustos ayının önemini ortaya koyuyor:
“ Aylardan Ağustos. Günlerden Cuma
Gün doğmadan evvel İklim-i Rum’a
Bozkurtlar ordusu geçti hücuma
Yeni bir şevk ile gürledi gökler
Ya Allah… Bismillah…Allahuekber “
Zaferler büyük mücadelelerden sonra kazanılıyor. Yok olmamak için canla, başla çalışarak, birlik ve beraberlik içinde zaferlere ulaşılabilir. Bu duygularla hareket eden Türk milletinin nasıl yeniden silkinişe kalktığına tarih şahit olmuştur. Binlerce şehit kanıyla sulanmış bu vatan topraklarına her zaman sahip çıkmak milletimizin şiarı olmalıdır.
Ağustos ayı neden zaferler ayıdır?
Prof. Dr. İlber Ortaylı bu konuda şunları söylüyor: “ Ağustos ayının seçilmesi, zamanın savaş teknolojisi ve Türk ordusu için belirlenen savaş stratejisinin bir sonucu. Osmanlı ordularının özellikle Avrupa seferleri için Ağustos ayını seçmesi, mevsime göre konaklama imkânlarının daha göz önüne alındığı bir planlamanın gereğiydi.” Aynı konuda, tarihçi Prof. Dr. Fatma Ürekli de şöyle söylüyor: “ Türk tarihinde büyük savaşların ve zaferlerin Ağustos ayında yoğunlaşmasının tesadüf olmadığını, kış ve bahar ayları karlı ve yağışlı olduğu için yaz ayları Türk orduları için en elverişli dönem. Buna göre orduların seferlere uygun mevsimde başlamaları tercih ediliyor, hedeflenen bölgeye elverişli iklim şartlarında ulaşılması planlanıyordu.”
Bu vatan için, bu topraklar için canını ve kanını feda eden şehitlerimizi rahmetle anmak, gazilerimizi de şükran ve minnet duygularıyla yad etmek en büyük görevimiz olmalıdır.
Makalemizi, Mustafa Kemal Atatürk’ün Büyük Taarruz Zaferi için söylediği şu sözlerle bitirelim: “Zafer zafer benimdir diyebilenlerindir! “
Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan İsrail’in Hamas lideri İsmail Haniye’yi öldürmesinden sonra Türkiye’de milli yas ilan edilmesini eleştirenlere çok sert cevap verdi:
“Ülkemizde bir günlük milli yas ilan ederek Filistin halkı ile dayanışmamızı gösterdik. Ama bazı ekranlarda bazı cibilliyeti bozuk olanlar bizim ona gösterdiğimiz o ilgiyi hazmedemedi” dedi.
Talihsiz bir beyan bu. Sebeplerini açıklamaya çalışayım.
“Cibilliyeti bozuk” demenin sözlük anlamı “soysuz, sütü bozuk” demek. “Soysuz” kelimesiyle de “soyunun özelliklerini yitirmiş” veya “soyunu inkar eden” kimse kastedilir.
Filistin Devleti Ve Hamas
Filistin halkı Türk soylu değil. Şu sıralarda Filistin konusunda ne düşünürseniz düşünün, soyumuzu ilgilendirmediğinden, sizi soylu veya soysuz yapmaz. Arap devletleri de İsmail Haniye için milli yas ilan etmedi. Demek ki Haniye için milli yas ilanı “soy sorunu” yani “cibilliyet meselesi” değildir.
Filistinbayrağı İngiliz diplomat Mark Sykes tarafından “Osmanlı’ya karşı isyan bayrağı” olarak tasarlandı. Bayraktaki kırmızı üçgen, Arapların Türklere (Osmanlılara/ ecdadımıza) karşı yaptıkları isyanlarda akıttıkları kanların sembolüdür. Bu bayrakla 1916 yılında Şerif Hüseyin denilen “cibilliyetsizin”, İngilizlerin desteği ile başlattığı, Osmanlı Devleti’ne karşı Arap isyanını kutsallaştırıyorlar.
Filistin iki bölgeye bölünmüş durumdadır: 5.655 km2 olan Batı Şeria’da 3,2 milyon, 365 km2 alanı olan Gazze’de 2,2 milyon kişi yaşıyor.
Gazze’yi fiilen 1987’de kurulan bir silahlı örgüt olan Hamas yönetiyor. Hamas Mısır’daki Müslüman KardeşlerCemiyeti’ne (İhvan-ı Müslimîn’e) bağlı olarak kurulmuş bir örgüt. “HAMAS, 2007’de Gazze’yi ele geçirdi, o tarihten bu yana merkezi yönetim Filistin Devleti ile kavgalı.”
Çoğu ülke, HAMAS’ı “terör örgütü” olarak kabul ediyor. RTE ise “Milli Mücadele sırasında Türkiye’deki Kuvayi Milliye ne ise Hamas da işte aynen odur” görüşünde.
Filistin’in devlet başkanı Mahmud Abbas, Gazze’yi kontrol eden Hamas’ın lideri İsmail Haniye’nin cenaze törenine gitmedi.
Haniye’nin cenaze törenine katılmayan sadece Mahmud Abbas değil, Arap devletlerinden de katılımlar olmadı. Törene demokrasiyle yönetilen hiçbir ülke temsilci göndermedi. Sadece Türkiye ile Katar, İran, Pakistan ve Malezya’dan katılım oldu.
Hiçbir Arap ülkesi “Biz nasıl Karabağ’a girdiysek, nasıl Libya’ya girdiysek oraya da gireriz” gibi demeçler vermedi.
Haniye için, Türkiye ve Pakistan’dan başka, “milli yas” ilan eden de olmadı. İran da, Haniye Tahran’da öldürüldüğü için, kendisine karşı bir saldırı kabul ederek intikam bayrakları astı.
Eğer Haniye’nin öldürülmesi sonrası “milli yas” ilan edilmesi “soyluluk”, milli yas ilanını eleştirmek “soysuzluk” ise öncelikle Filistinlilerle aynı soydan olanlara “cibilliyeti bozuk” demek gerekirdi.
Oysaki CB Erdoğan kendisi gibi düşünmeyen (muhtemelen nüfusun %70-80’i kadar) kendi vatandaşına “cibilliyeti bozuk” demiş oldu.
Bu kabul edilebilir bir hata değildir. Şahsen ben de (34 askerimiz şehit olduğunda bile “milli yas” ilan edilmezken) Hamas lideri için, Suudi Kralı için milli yas ilan edilip bayrakların yarıya indirilmesini doğru bulmayanlardanım. Erdoğan’ın benim gibi düşünenlere “cibilliyeti bozuk” demesini şiddetle reddediyorum.
****
İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu yaptığı paylaşımda, “Seviye ve seciyesi kendisine kefil olmayan kişiler, başkalarının cibilliyetlerini tartışma konusu yapamazlar! Şayet yaparlarsa, kendi cibilliyetleri tartışılır!..” dedi.
Büyük dertleri olan bir ülkenin devlet başkanının yarattığı siyasi iklime bakar mısınız? Böyle bir iklimde bir muhalefet liderinin de kendi görüşünde olanlara “cibilliyetsiz” diyen birine bu üslupla cevap vermesi şaşırtıcı değil.
******************************
HAMAS Terör Örgütü mü, Milli Mücadele Gücü mü?
BM Güvenlik Konseyi kararına göre, “Gazze, Batı Şeria ve doğu Kudüs İsrail toprağı değildir. 1967 sınırları haricinde İsrail işgalcidir.”
Bu yüzden “Filistin örgütlerinin sivilleri hedef alması kesinlikle yanlıştır ama bir devlet içinde meşru otoriteye karşı isyan etmiş değiller, işgalciye karşı savaşıyorlar. (Taha Akyol)”
Bugerekçeyle Hamas’a terör örgütü demek doğru olmayabilir. Ancak radikal İslamcı bir silahlı örgüt olan Hamas’ı Kuvayı Milliye ile aynı görmek hiç doğru değildir.
Diğer görüşe göre ise “HAMAS’ı kurduran ve destekleyen ABD ve İsrail’dir.” Zaten ABD emperyalizminin Ortadoğu’daki uyduları olan Suudi Arabistan ve Katar da Hamas’ı desteklemektedir.
Hamas’ın kurdurulmasındaki amaç Bağımsız Filistin Devleti’nin kurulmasını önlemektir.
Gazze’deki soykırımın eli kanlı katili Netanyahu, Mart 2019’da partili milletvekillerine yaptığı konuşmada bu amacı şöyle açıklamıştı: “Filistin devletinin kurulmasına köstek olmak isteyen kim varsa, Hamas’ın büyümesini desteklemeli ve Hamas’a para göndermeli. Bu Gazze’deki Filistinlileri Batı Şeria’daki Filistinlilerden izole etme stratejimizin bir parçasıdır.”
Hamas’ı hepimizden daha iyi tanıyan Filistin Devlet Başkanı Mahmut Abbas, Hamas 7 Ekim 2023’te İsrail şehirlerine girip sivilleri öldürdüğünde, şöyle demişti:
“HAMAS’ın bu saldırısı, İsrail’in Gazze’ye saldırısı için bahane yarattı, gerekçe oluşturdu.”
Bu gerekçeyle İsrail Gazze’yi tarumar etti, 40 bin kişiyi öldürdü. Gazze nüfusunun büyük kısmını yaşadığı yerlerden uzaklaştırdı.
Yani orada olaylar karışık. Görünenin arkasında başka gerçekler var.
O halde “İhvan” sempatisiyle dozu kaçıran açıklamalar ve tutumlara girmemek lazım. Çünkü Mısır’da ve Suriye’de yapılan benzer hataların Türkiye’ye maliyeti çok ağır oldu.
Ayrıca “cibilliyetsiz” gibi kavramlar üzerinden milli birliği bozmamaya özen göstermemiz gerekir.
Türkiye geçmiş tarihinde çokça görülmüş olan büyük buhranlardan birini yaşıyor…
Devlet anti demokratik uygulamalarla ne pahasına olursa olsun kendini korumaya almış durumda… Bu durum halkta büyük bir basınç yaratıyor!
Günlük yaşam çok zorlaştı. Asayiş yönünden inanılmaz olaylar medyaya yansıyor.
Ekonomi halkın büyük bir çoğunluğu için çok bozuk. Sadece küçük bir zümre rahat bir yaşam sürüyor!
Türkiye’nin üretimi kendine yetmiyor. Onun için ihracat ithalat dengesi bozulmuş durumda.
Aşırı borç yükü parametreleri çok zorluyor. Dış politikadaki yanlışlar ülke ekonomisinin döndürülmesine olumsuz etkiler yapıyor.
Stratejik sektörler olarak gördüğümüz tarım ve hayvancılıkta bir çöküş var.
Gençleri bir kenara bırakın toplumun bütün kesimleri yarınlardan umutlu değil. Herkes daha iyi bir yaşam umuduyla kapağı yurt dışına atma derdine düşmüş. Büyük bir beyin göçü var.
Sığınmacılar konusunda halkta bir sıkıntı var. Ekmeği paylaşmak yüzünden artık sığınmacılar ağır bir yük olarak görülüyor.
Ahlaki erozyon yüksek seviyelerde seyrediyor. İnsanlar kime inanacağını şaşırdı çünkü çoğunluk kendi menfaatlerini tatmin için konuşuyor ve davranıyor. Kimsenin kimseyi düşündüğü yok gibi duruyor!
İşte böyle zamanlarda toplumların yeni bir hikâye yazma ihtiyacı ortaya çıkar. Şimdi Türkiye böyle bir atmosfer içine girmiştir ve toplumu heyecanlandıracak umut dolu bir hikâye bekleyişindedir.
Türk aydınları, önderleri, akademisyenleri, askerleri, bürokratları, siyasetçileri toplumun önüne zaman geçirmeksizin böyle bir hikâye getirmelidir.
Bu hikâye bizim yaşam sevincimizi desteklemeli ve yarınlardan umut duymamıza neden olmalıdır.
Türkiye’ye iyilik yapmak istiyorsanız bu hikâyenin yazılımına katkı yapmalısınız. Ancak biliniz ki, bu hikâye siz olsanız da olmasanız da yazılacaktır… Önemli olan bu hikayeyi yazacak olanların bizden birileri olmasıdır!
Zaman daralmıştır ve Türk Milletinin vakit kaybına tahammülü yoktur.
Doğayı ve doğanın kendi hinterlandındaki olayları anlayıp yorumlamak coğrafyacıların, astrologların, meteorologların işi; eşyanın zahiri aksiyonunu bilmek, yorumlamak, ondan sonuçlar çıkarmak fizikçilerin ve kimyacıların işi; insan ve toplum ilişkilerini gözlemleyip okuyabilmek, bunlardan bazı hakikatlere ulaşabilmek psikologların, sosyologların ve tarihçilerin hem işi hem görevi. Kişinin, kendisine bahşedilen ömrü içinde bunların tamamına hâkim olması mümkün değil.
Eşyanın ve olayların hakikatine bir bilim adamı mertebesinde ulaşmak mümkün olmasa dahi, varlık bilincine ve hakikatin künhüne sahip olmak, insanın bazı durumları kolayca anlamasına yardımcı olabiliyor.
İsrail adlı Siyonist devletin, ipteki cambaz olduğunu düşünüyorum. Netanyahu, İsrailli tetikçi.
İsrail, Gazze’deki son işgalde, soykırım hareketinde 40 bin kişiyi şehit etti, 120 bin kişiyi yaraladı, 82 bin ton bomba kullandı, Gazze’yi yerle bir etti, yaşanmaz hale getirdi, tarihte örneği az görülecek işkenceler uyguladı… bunların tamamı doğru. Fazlası var, eksiği yok. Bilgi olarak bize kadar ulaşan ve ulaşmayan bu denli oransız, ölçüsüz katliamı gerçekleştiren İsrail adlı cambazın arkasındaki üst beyin kim?
İsrail, bir vekildir, Ortadoğu’da, dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi bir vekalet işgali yaşanmaktadır. Ortadoğu’da huzursuzluğu politikasının gereği olarak sürdüren üst beyin, Siyonizm’in teolojik arzularını fırsat bilerek bu bölgede yangın çıkarmakta, yine aynı bölgedeki insanların enerjilerini yeterince tüketince bir söndürücü olarak sahada görünmekte ve yeni bir düzenin kurucusu olarak masadaki yerini almaktadır. Bu üst beynin adı, bana göre, İngiltere’dir.
Afrika yerlileri, “Nehirde kavga eden iki balık görürseniz az önce oradan uzun bacaklı bir İngiliz’in geçtiğini düşünmelisiniz.” der. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın, Doğu ve Güneydoğu sınırlarımızı iki buçuk devlete karşı koruduğumuzu, bu iki devletin Amerika ve İngiltere, buçuk devletin de Fransa olduğunu, Ortadoğu’da da üst aklın şu an devreye girdiğini söylediğini, “Artık, sahipleri İsrail’in tasmasını eline almalı.” diyerek istiare sanatına güzel bir örnek olabilecek cümle kurduğunu geçen hafta medyada okuduk. Biz zamanların efsane polis müdürü, daha sonra İçişleri bakanlığı yapan Sadettin Tantan’ın görev yaptığı yıllarda zaman zaman, Fransız ahlakının ürünü olan Tapınak Şövalyelerinden bahsettiğini hatırlıyorum. Batı’nın öne çıkan iki devleti, özellikle İngiltere ve halkı İngilizler, tarihin her döneminde, “güneş batmayan imparatorluk” iddiası ve unvanıyla, tarihin her döneminde insanlık aleminde huzursuzluğun, kaosun, entrikanın, zulmün arka plandaki beyni olmuşlardır. Kendileri monarşi ile yönetildikleri halde, dünyaya demokrasiyi ihraç etmektedirler. Sömürdükleri veya üzerinde egemenlik kurdukları ülkelerde, demokrat elbisesi giydirilmiş vekiller veya delegeler bırakmakta, demokrasi kumandasıyla devletleri yönetmeye ve sömürmeye devam etmektedirler. Uzaktan yönettikleri ülkelerin güçlenmesini, uyanmasını istemezler; o ülkelerin az gelişmişliği, kargaşa yaşaması, İngiltere’nin cihan hakimiyeti siyasetinin gereği, vazgeçilmez şartıdır. Batı’nın, Osmanlı yönetiminin en zayıf, Anadolu insanının en çaresiz kaldığı bir dönemde, topraklarımızı terk etmesine bir de bu gözle bakmak, yakın Türk tarihini bu açıdan değerlendirmek, tarihi doğru okumanın gereği ve bu çilekeş milletin hakkıdır.
Tarihin akışını, günümüz dünyasında yaşadığımız kargaşaları bu perspektiften yorumlamak doğru olacaktır. Osmanlı bakiyesi olan Türk derin devletinin, dedelerinin yaşadığı tecrübe dolayısıyla, olayların arkasındaki İngiltere faktörünü, yüksek sesle dillendirmese de, iyi gördüğünü ve devlet aklını buna göre kullandığını zannediyorum. Batı kültürü ile yetişmiş, kafası ve göbeğiyle Batı’ya bağlı aydınlarımızın ve medyamızın bu gerçeği görmediğini, görenlerin ise kabullenmek istemediklerini düşünmekteyim. Menfaat, gaflet; sebebi ne olursa olsun, artık bu körlükten vazgeçilmelidir.
Hiçbir tetikçi masum değildir. İsrail, bir tetikçidir. İsrail, Filistin topraklarına Batı, özellikle İngiltere tarafından bir tetikçi olarak yerleştirilmiştir. Yarım asırdır ayağına yer edinen İsrail, bozulmuş Tevrat’ın öğretilerinden aldığı güçle, yüzyılladır insanlıktan dışlanmanın hıncıyla ve Batılı ağalarından aldığı emirle Gazze’deki Müslümanlara zulmetmekte, İslam dünyası da ipteki cambazla oyalanmaktadır. Kimisi cambazı alkışlamakta, kimisi de cambaza küfretmektedir. Dünya sahnesinde oynan oyun, budur.
İpteki cambazı inkâr edemeyiz; doğru hedef cambazı ipe çıkaran ip sahibini deşifre etmek, perde arkasından çekmek olmalı.