5.5 C
Kocaeli
Cumartesi, Mayıs 2, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 158

Projeler, Küresel Tuzaklar ve İhanetler-2-

                Buraya kadar olanlar bizim dışımızda gelişen vakıalardı, ya 2002’den bugüne kadar Türkiye’de yaşanmışlıklar:

  • Asker, son zamanlarda birlikler arasında yaşanılan hadiselerden rahatsız oluyordu. FETÖ yapılanmasına dikkat çekmek için zamanın genelkurmay Başkanı 2004 yılında başbakana çıkar ve durumun vahametini kendisine anlatır. Başbakan gayet sakin karşısındakini dinledikten sonra: “Komutan olayı çok abartıyorsunuz, endişeye mahâl yok, rahat olun” der.
  • 2009 Yılına kadar muhalefet, devletin PKK ile görüştüğünü söylediğinde başbakan televizyonlardan muhalefete hakaretler yağdırırken, 11 Mart 2009: Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Kürt sorunuyla ilgili:  “ilerleyen günlerde çok iyi şeyler olacağını” söylüyordu. Bu konuşmadan sonraki günlerde devlet için çöküş, iktidar kanadınca “Çözüm Süreci” resmen başlatılmış oluyordu. Bu süreçte devlet resmen ayağa düşürülüyordu.
  • 19 Ekim 2009 yılında devletin 4 savcısı ve bir hâkimi elli bin kişiyle birlikte, Habur sınır kapısından giren 34 PKK’lı teröristi savaş kahramanı gibi karşılıyorlardı.
  • 26 12 2009 tarihinde Bülent Arınç’ın: “takip ediliyorum” diyerek kendisine suikast yapılacağı gerekçesiyle devletin en kritik belgelerinin saklandığı “Kozmik Oda”ya girildi. Bu Kozmik Oda’ya girildikten sonra Emekli Korgeneral Erdoğan Karakuş’un ifadesine göre 822 Türk subayı şehit edildi. Mahkemelerde PKK’lı gizli tanık dinletilerek Türk subayları itibarsızlaştırılıyor, en ağır ifadelerle aşağılanıyordu.
  • 12 Eylül 2010 Referandumunda Fethullah Gülen’in: “Mezardakileri de kaldırın oylarını kullansınlar.” Dediği anayasa değişikliğinde, anayasanın 26 maddesi değiştirilerek, ülke FETÖ yapılanmasına teslim edildi. Böyle bir yapılanmanın neticesinde 6 Yıl sonra 15 Temmuz 2016 FETÖ darbesi sonucunda Türkiye büyük bir tehlike ile karşı karşıya kaldı.
  • MHP Lideri Devlet Bahçeli’nin: “Erdoğan anayasaya uymuyor, anayasayı Erdoğan’a uyduralım” sözünün arkasından 16 Nisan 2017 Halk oylaması neticesinde anayasanın 18 maddesi değiştirilerek, Parlamenter sisteme veda edilip, Başkanlık sistemine geçildi.

                Yukarıda kronolojik listesini çıkardığım hükümetin her icraatına büyük ümitler besleyerek attığı adımlar maalesef hepsi de Türkiye’ye büyük zararlar vererek neticelenmiş ve her seferinde Erdoğan: “aldatıldım, kandırıldım Allah beni affetsin, milletim beni affetsin” diyerek hatalar zincirine halkalar ekleyerek yoluna devam etti.

                En son olarak “Faiz sebep, enflasyon sonuç” diyerek milletin iki yılda daha da fakirleşmesine sebep olurken, “Kur Korumalı Mevduat” hesaplarıyla da devletin Merkez Bankası 820 Milyar lira zarar ettirildi.

                Yazımın birinci bölümünde emperyalist devletlerin Ortadoğu’daki plan ve projelerinden bahsetmiştim. Planın aşağı yukarı Ortadoğu ayağı gerçekleşti. Sıra Türkiye’deki plana geldi. Egemen güçlerin dayatması ve planına göre, Suriyelisi, Afganistanlısı, Afrikalı ve Pakistanlılardan oluşan yaklaşık 15 Milyon yabancının bulunduğu Türkiye, artık Üniter yapı ile idare edilemez. Anayasa değişikliği ile çok kültürlü bir yapıya geçilmesi dayatılıyor ki, Yugoslavya gerçeğinde olduğu gibi bir an önce parçalansın.

                Yirmi iki senedir etinden kemiğinden faydalanılan, 25 defa değişikliğe uğramış anayasanın şimdi neresini beğenilmiyorlar ki, AKP’lisinden tutunda DEM’liler ve bazı aklı evveller, histeri nöbetine tutulmuşçasına Anayasanın değişmesini istiyorlar. Amaçları çok açık; anayasanın ilk dört maddesi ve 66. Maddesi bir de çok kültürlülüğe geçti mi egemen güçlerin planı tamamlanıyor.

                Bir defa parlamentonun bugünkü yapısıyla anayasa nasıl değişir anlaşılır gibi değil. Yeni bir anayasa yapmak için kurucu meclis oluşturulması ve devlet, rejim değişikliğine gitmesi gerekiyor.       Türkiye Cumhuriyetinin Kurucusu Mustafa Kemal Atatürk ismine, Türk bayrağına, İstiklal Marşına ve Türkiye Cumhuriyeti ismine tahammül edemeyen DEM’liler, Hizbullahçılar ve 2. Cumhuriyetçilerle oturup nasıl bir anayasa yapmayı düşünüyorlar doğrusu anlamakta hafızamız zorlanıyor.

Bitti

Kâşifler Âlemi

Coğrafya ile tıp, fizik, kimya ve teknik konularda, insanlara faydalı olacak, daha nice bilinmeyen sâhalarda buluşlar gerçekleştiren insanlara ‘Kâşif’, varlığı bilinmeyen bir şeyi ortaya çıkarma işlemine de ‘keşif’ denilmektedir.  

Coğrafî keşifler, dünyânın bilinmeyen bölgelerini ve zenginliklerini insanlığın hizmetine sunmuştur. Yeni topraklar, sonsuz gibi görünen zenginlikler, yeni mâden sâhaları, ticâret imkânları, hammade tedâriki gibi kolaylıklar sağlamıştır. Keşifler, sömürgecilik gibi insânî değerleri hiçe sayan olumsuzluklara sebebiyet vermişse de önüne geçilememiştir.

Tanınmış Türk coğrafya âlimi Fâik Sabri Duran, 13,5 X 21 santim ölçülerindeki eserinde kutuplarla ilgilenen kâşifler hakkında bilgiler veriyor. Onların inanılmaz azimle, ölümü bile göze alarak gerçekleştirdiği gezileri, mâcerâ romanı sürükleyiciliğiyle anlatıyor.  Kutup keşiflerinin çoğu filme alınmıştır. Kar, buz, tipi, -70 derecede yapılan yolculuklar filmlerin alâka ile seyredilen sahneleridir. Sâdece karlı-buzlu-fırtınalı filmler de vardır. Bunlardan biri, Alaska’da yaşanmış olayı konu edinir. Alaska’nın bir kasabasında öldürücü bir salgın hastalık çıkmıştır. Salgından kurtulmayı sağlayacak tek serum, bin kilometre uzaklıktaki dağın tepesindedir.  Kasaba halkı, bölgelerinin tanınmış köpek ve kurt eğitimcisinden gidip o serumu getirmesini ister. Köpek eğitimcisi, kendi yetiştirmesi olan yaşlı bir Sibirya kurdunu, diğer eğitimli köpeklere liderlik etmesi için yanında götürür. Onun cesâret ve sadakatine güvenmektedir. Yetiştirici yolda korkunç bir fırtınaya yakalanır. Lider köpek ve eğitimcisi hayatta kalma mücâdelesi verir. Eğitimci, güvendiği köpeğinin zekâsı ve mahâareti ile kurtulur.

Fâik Sabri Duran’ın eseri de kutuplarda hayatla ölüm arasında sıkışan kâşiflerin hayatı, roman heyecanı ile okunuyor.

176 sayfalık eserde seyahatleri anlatılan coğrafya kâşifleri ve yazarın onlarla özdeşleştirdiği ifâdeler:

*Norveçli Kâşif Erik Thorvaldsson (0950-1003): Amerika Toprağına İlk Ayak Basan Avrupalılar. *Venedikli Gemici Marco Polo (1254-1324): Yalancılıkla İtham Edilen Bir Kâşif. *İspanyol Gemici Kristof Kolomb (1451-1506): Avrupa’da Coğrafî Keşifler Çağını Başlattı. *İspanyol Gemici ve kâşif Vasco Nünez De Balboa (1475-1519): Büyük Okyanusa İlk Defa Ayağını Atan Avrupalı. *Portekizli Denizci Ferdınand Mecellan (1480-1521): İlk Devriâlem, Portekizli Gemici Vasco Da Gama (1469-1524): Hindistan Yolunu Bulan Adam. *İspanya adına Meksika’yı işgal eden vâli Hernân Cortes (1485-1547): Büyük Bir İmparatorluğu Parçalayan Serseri. *İngiliz Kâşif Henry Hudson (1565-1611): Buzlar Arasında Bırakılan Adamlar. *İngiliz denizci ve kâşif James Cook (1728-1779): 18.Yüzyılın En Ünlü Kâşifi. *İskoç misyoner ve kâşif Davıd Lıvıngstone (1813-1878): Yamyamlar Arasında. *Britanyalı Seyyah John Franklın (1786-1847): Kuzeybatı Geçidini Geçerken Kaybolan Cesur Kâşif.  *Amerikalı kâşif Robert Edwın Peary (1856-1920): Kuzey Kutbunu Keşfeden Kâşif. *Fransız kâşif Auguste Rene Caillie (1799-1838): Çöl Kahramanı. Norveçli denizci Roald Amundsen (1872-1928): Kutup Diyarlarının En Ünlü, Başarılı Kâşifi. *İngiliz kâşif Robert Falcon Scott (1868-1912) Güney Kutbunda Bir Facia.  *Amerikalı Amiral ve kâşif Rıchard E. Byrd (1868-1957): Güney Kutbunu Keşfeden Kâşif. *İngiliz kâşif Ernest Shackleton (1874-1922): Güney Kutbunun Bir Başka Centilmen Kahramanı. *İsveçli coğrafyacı Sven Hedın (1865-1952): Asya’nın En Cesur Kâşifi. *Fransız ilim adamı Jean-Baptıste Charcot (1867-1936): Kutup Diyarlarının Centilmeni. *İsveçli mühendis, fizikçi, balon pilotu Salomon August Andree (1854-1897): Balonla Kutba Seyahat Etti. *İtalyan havacılık mühendisi Umberto Nobile (1885-1978): Zeplin ile Kuzey Kutbu’na Giden Kâşif. *İtalyan havacılık mühendisi Otto Schmıdt (1885-1978): Kuzey Kutbunda Aylarca Araştırmalar Yapan Rus İlim Ekibi Şefi. 

Dünyânın en tanınmış denizci kâşiflerinden Marko Polo, gezi notlarını bir kitapta toplamıştır.                                                                                                                                                           

Fâik Sabri Duran’ın, Kâşifler Âlemi isimli eserinde Marko Polo’ya ayırdığı bol resimli bölümün özeti:  

Avrupalılar arasında ilk defa Asya’da büyük bir yolculuk yaparak Çin’e kadar gidip dönen Marco Polo’ydu. Marco Polo bu uzun yolculuktan memleketine döndükten sonra bir seyahatnâme yazıp neşretmişti. Fakat bu kitabı okuyanlardan hiçbiri onun yazdıklarına inanmamıştı: ‘Amma da atıyor ha…’ demişlerdi, ‘Böyle şeyler olur mu hiç?’ diye de yazılmıştı. Marco Polo’nun adı yalancıya çıkmıştı.

Marco Polo’nun eserinde anlattığı şeylerin bir kısmı martaval olmakla beraber, doğru olanlar da vardı. Fakat son zamanlara gelinciye kadar Marco Polo’ya inananlar pek azdı. Sonradan anlaşıldı ki Marco Polo’nun gözleriyle görerek anlattıklarının çoğu doğrudur. Zâten umumîmiyetle uzak memleketlere ait hikâyelere pek fazla itimat edilmez. Çünkü eskiden uzak memleketlerden gelenlerin yalan söylemeleri âdet olmuştu. Öyle ya, dediklerinin doğru olup olmadığı nasıl anlaşılacaktı? Bu sebeple, özellikle bu eski devirlerde Marco Polo’ya çoğu kişinin inanmamış olmasına pek şaşmamalıyız.

 Venedik’in parlak devriydi. Akdeniz ticâreti Venediklilerin elindeydi. Bunlar kervanlarla Uzakdoğu(dan gelen kıymetli eşyaları Akdeniz’in doğu limanlarından batı limanlarına götürürlerdi. Cenevizliler Venediklilerin elinden bu üstünlüğü almak isterlerdi.

İşte o zamanlar Venedik’in tanınmış ailelerinden olan Pololardan biri, Marco Polo, 1271’de babası ve amcasının refakatinde uzun bir yolculuğa çıkmıştı. Bu, babası Niccolö Polo ve amcası ile, Marco Polo’nun ikinci seyahatleriydi. Bunlar daha önce Çin’e kadar gitmişler, hükümdar Kubilay Han’ın huzuruna çıkmışlardı. Kubilay, Cengiz Han’ın torunuydu. Papaya bir mektup yollamak ve ondan Hıristiyanlığı tâlim etmek üzere Çin’e birkaç papaz göndermesini rica etmek istiyordu. Kubilay, bu iki Venedikli tüccarın memleketlerine dönüşlerini fırsat bilmiş, papaya yazdığı mektubu onlarla göndermişti. Niccolö Polo papanın cevabını götürmek ve onun emriyle refakatine giren iki papazın yolculuğunu kolaylaştırmak üzere Çin’e yapmak istediği ikinci yolculukta, kardeşinden başka, o sıralarda 15-16 yaşlarında olan Marco Polo’yu da yanma almıştı.

Kubilay, o zaman Asya’daki en büyük imparatorluklardan birinin başında bulunuyordu: Tataristan*, Türkistan, Tibet, Çin-Hindi ve Çin onun idâresindeydi. Kubilay yaz mevsiminde yılın birkaç ayını, yeni kurduğu Hanbalık (bugünkü Pekin) şehrinde geçirirdi. Han, Çin’in zamanının en ileri ilim ve irfan merkezi hâline gelmesi için çalışıyordu.

 Bütün Uygur bilginlerini, bilim adamlarını, matematikçilerini hep orada toplamıştı.

Her sene geniş ülkesinin uzak köşelerine heyetler gönderir, halkın içinde bulunduğu vaziyeti öğrenmek isterdi. Çekirge istilâsı, kıtlık, nehirlerin taşması veya kasırgalar gibi herhangi bir felâket yüzünden sefâlete düşmüş olanların bir sonraki sene vergilerini affeder, fakir halka dağıtılmak üzere yardım yollardı.

Kubilay’ın Hanbalık’ta etrafı yüksek duvarlarla çevrilmiş çok mükellef bir sarayı vardı. Hükümdar Venediklileri bu sarayda kabul etmişti. Genç Marco Polo hükümdarın nazarı dikkatini celbetmişti. Onu yanında alıkoymuş, hizmetine almış, mühim ve çok nâzik vazifelerle memleketin muhtelif yerlerine göndermişti. Marco Polo bu büyük hanlığın muhtelif kısımlarında konuşulan dilleri az zamanda öğrenmişti. Han’ın müşâviri ve yardımcısı sıfatıyla Asya’nın en ücra yerlerine kolayca sokulabilen Marco Polo birçok hârikalar görmüştü.

 Sonradan neşrettiği seyahatnâmesinde, bu ziyâretlerinden birinde gördüklerini şöyle anlatır:

Gürcistan’ın kuzeybatısında bir memlekete vardım. Orada garip bir hâdiseye şâhit oldum. Burada büyük bir kaynaktan bir yağ çıkıyordu. Fakat bu yağ yenir gibi bir şey değildi. Bu yağ, yakmaya yarıyordu. Oranın halkı pek uzaklardan geliyor, bu yağdan alıp aydınlatma ve ısınma için yakmak üzere evlerine kovalar dolusu götürüyordu.’

İşte o asırlarda Avrupa’da kimsenin inanmadığı vakalardan biri de buydu. Bu petrol hikâyesine Orta Çağ Avrupa’sının en akıllı âlimleri bile martaval demişlerdi.

* * *

Seyahatname’sinin diğer bir yerinde Marco Polo, Hanbalık civarındaki dağlardan halkın topladığı siyah taşlardan bahsediyor ve bunların nasıl yakıldığını, hararetlerini uzun zaman nasıl muhafaza ettiklerini anlatıyordu. Sekizinci asrın bu Avrupalı genci Çinlilerin yüzlerce senelerden beri bildikleri maden kömürü karşısında hayretler içinde kalmıştı. Bu petrol ve kömür hikâyeleri gibi, Marco Polo’nun anlattığı diğer inanılmaz vakalar içinde daha birçoklarının Asya çöllerinde daha hakikî olduğuna şüphe yoktur. 

Marco Polo bir çölden geçerken garip garip sesler işitildiğinden bahseder. Asya çöllerinde daha sonraları seyahat etmiş olan âlimlerin ifâdesine göre bunda da bir yanlışlık yoktur. Çöllerde garip yankılanma hâdiseleri vuku bulduğunu modern kâşifler de kabul ediyorlar. Lop çölün uyuyup kalan veya kervandan ayrılan yolcuların kulaklarına sesler fısıldanırmış, kervan halkının ayak seslerini ve boynundaki çıngırak çalınmalarını duyar gibi olan yolcular bu aksi sese inanır da gece karanlığında bu seslerin geldiği taraflara doğru giderse çölde yollarını kaybederlermiş.

* * *

Marco Polo, kendisinin görmediği ve başkalarından işittiği şeyleri de seyahatnâmesine ilâve etmiştir. Zümrüdüanka kuşu bunlardan biridir. Marko Polo der ki: ‘Bu koca kuş o kadar kuvvetlidir ki bir fili yakalayınca havaya kaldırır, sonra hayvanı yüksekten yere atar, paramparça ettikten sonra kendi de yere inerek avını rahat rahat yer.’

Kitabına ilâve ettirdiği resimler de çok gariptir. Güya Angamanan ismindeki bir adada yaşayan, köpek kafalı insanlar varmış. Bu ada, Bengal körfezindeki Andaman takımadalarından biri olmalıdır.

*Kubilay Han yönetimindeki Çin İmparatorluğu, Polonya’ya kadar genişlemişti.   

Kitabın arka kapak yazısı:

15. yüzyıldan itibâren Avrupa’da yaşanan ilmî ve teknolojik alandaki gelişmeler, doğu ülkeleri kadar zengin olma arzusu, dünyâyı tanıma merakı ve cesur kâşiflerin yetişmesiyle birlikte yeni kıtalar, okyanuslar ve denizaşırı toprakların keşfi birbiri ardına gerçekleşti.

Binlerce yıllık medeniyetler, birbirlerinden habersiz geçen yüzyıllardan sonra kaçınılmaz olarak karşılaştılar. Eski Dünyânın insanlarıyla antik uygarlıklar arasındaki dîni, teknolojik, sosyal ve kültürel farklılıklar, elde edilen sayısız zenginliklerin yanı sıra savaş, yıkım ve kaosu da beraberinde getirdi. Öyle ki, antik imparatorlukların sonu gelirken modern dünyânın temelleri atıldı.

Kâşifler, dünyâ çapındaki bu dönüşümün başlıca neferleriydi. Kimi kralına ve ülkesine hizmet edip altın ve şöhret kazanmak için, kimi insanlığa faydalı olabilme ümidiyle ilmî araştırmalar yapmak için, kimi dizginlenemez merakıyla hayallerinin peşine düşüp yeni mâceralara koşmak için dünyânın dört bir yanını keşfetti.

Her birinin hayatı türlü tehlikelerle, tabiatın şaşkınlık verici hârikalarıyla ve tabiatın öfkesine karşı gösterdikleri çabayla doluydu: Açgözlülüğünün ve hırsının kurbanı olup acı içinde ölenler, ülkesinden meteliksiz ayrılıp zenginlik ve şöhret içinde geri dönenler, tabiatın ve ilkel medeniyetlerin bilinmezliklerinde kaybolup kendisinden bir daha haber alınamayanlar, keşfettikleri topraklara hayatını adayıp oraları yurt edinenler, ilmî araştırmalarıyla insanlığın gelişmesine katkıda bulunanlar da oluyordu.

Amaçlaı, hayalleri ve elde ettikleri ne olursa olsun, hepsinin ortak bir yanı vardı. Onlar cesâretleriyle dünyânın bilinmeyen topraklarına korkusuzca adım atarak insanlık târihine yön verdiler.

BİLGEOĞUZ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Tel: 0.212-527 33 65 Belgegeçer: 0.212-527 33 64 Whatsapp hattı: 0.553-129 86 86 E-posta: bilgekitap@gmail.com   WEB: www.bilgeoguz.com 

FÂİK SABRİ DURAN: (1882-1943), Türk coğrafyacı, yazar ve eğitimci. 1882 yılında Üsküdar’da doğdu. İlkokulu Ravzaj Terakki okulunda, orta öğrenimini de Üsküdar İdadisi”nde yaptıktan sonra 1908’de Fransa’ya gönderildi. O sıralar morfolojide tanınmış Amerikalı coğrafyacı William Morris Davis’in Avrupa’da konferans şeklinde verdiği derslere de katıldı. 1912 yılında Sorbon Üniversitesi’ndeki öğrenimini tamamlayarak yurda döndü ve burada İstanbul Darülfünun’da kendi öncülüğünde açılan Edebiyat Şubesinde Coğrafya Öğretmenliğine başladı. Henüz öğrenciyken öğrenim görmek üzere gittiği Avrupa’da Güney İngiltere’ye seyahatler yapıp, orası hakkında İstanbul’da çıkan günlük gazete ve dergilerde ‘Avrupa Mektupları’ adı altında yazılar yayınlanmasını sağladı. Başarılarından dolayı Sultan İkinci Abdülhâmid Han tarafından 10 madalyayla taltif edildi. Üniversite şubesinin açılmasına yardımından başka Birinci Dünyâ Savaşı sırasında Almanya’dan dâvet edilen Prof. Erich Obst ile birlikte İstanbul Üniversitesi Coğrafya Enstitüsünün kurulmasına öncülük etmiştir. 1920’den sonra öğretmenlik ve idârî görevlerde de bulunmuştur. Bunların arasında Mülkiye Mektebi, Yüksek Muallim Mektebi ve Mâliye Mektebi de bulunmaktadır. Fâik Sabri Duran, 1941 yılında toplanan Birinci Coğrafya Kongresi’nin çalışmalarına katıldı, ayrıca Türk Coğrafya Kurumunun kurucuları arasında yer aldı. Fâik Sabri Duran’ın ilköğretim dönemlerinde bile coğrafyaya karşı ilgisi bulunmaktaydı. Japon filosunun İstanbul’u ziyâreti sırasında birkaç Japon, subay okulunu ziyâret etmiştir. Küçük Fâik Sabri’nin tahtaya çizmiş olduğu düzgün Japonya Haritası ve Japonya hakkında verdiği bilgiler Japonların dikkatini çekmiş ve onu gemilerine dâvet etmişlerdir. Japonlar küçük Fâik Sabri’ye ipekli kâğıtlara basılmış Japonya resimleri hediye etmişlerdir. Sayıları 100’e yakın olan yayınlanmış eserlerinden bâzıları: Bir Haftada Devriâlem (1906), Çocuklara Coğrafya Hikâyeleri (1914), Yeni Avrupa Coğrafyası (1915), Amerika ve Avustralya (1916), Beş Kıt’a Coğrafyası (1926), Amelâ Topoğrafya Mümâreseleri (Kanaat 1927), Ulûmu Tabiiye ve Riyâziye Cep Muhtırası (1928), Coğrafya Ders Hazırlıkları, Kanaat Kütüphanesi (1931), Büyük Devletler ve Komşu Hükumetler Coğrafyası (1933), Hayvanlar Âlemi (1934), Arzın Merkezine Seyahat (1934), Nereden Geliyoruz? (1934), Bir Türk Kızının Amerika Yolculuğu (1935), Yeryüzü – Gökyüzü (1935), Akdeniz’de Bir Yaz Gezintisi (1938), İnsanlar Âlemi (1939), Kâşifler Âlemi (1944). Fâik Sabri Duran bu kitabı bitiremeden vefat etmiş, 144 üncü sayfadan sonrası bir heyet kitabı tamamlamıştır.                                                                                                                                                                                                                                                                                                                      

Döngü Sahnesinde Dolap Beygiri Olmak

İnsan hayatı, bitmeyen bir döngü. Her şey, “ … O günleri biz insanlar arasında döndürüp duruyoruz ki Allah gerçek müminleri ortaya çıkarsın ve uğrunda şehitleri olsun diye. Allah zalimleri sevmez.” ayetini ispatlamak üzerine dünya sahnesindeki yerini almış. Sahnedeki her figür, oyundaki bir kahraman. Rolünü icra edenler, sahneyi terk ediyor.

Dünya, fizik ve coğrafyadan ibaret değil, insanın varlığıyla birlikte sosyal bir mekân. Siyasi ve sosyolojik hiyerarşide şu döngüyü yaşıyoruz: Zor zamanlar, güçlü adamları doğuruyor. Güçlü adamlar, rahat zamanlar yaşatıyor. Rahat zamanlar, zayıf adamlar üretiyor. Zayıf adamlar da zor zamanları getiriyor. Bu döngüde biz hangi rolü üstlendik, zayıf karakteri mi güçlü karakteri mi canlandırdık? Zor veya rahat, hangi zamanda sahnede yer aldık?

Fransa’da 1800’lü yıllarda ünlü avukat Barryer yoksulluk içinde ölürken genç meslektaşları ona: “Üstat, ayaklarınızın altına altın torbaları koymuşlardı, neden almadınız?” diye sorarlar. Avukat Berryer: “Almak için eğilmek lazımdı.” cevabını verir.

Bu döngüde, her karakterin eylemine, figürüne rastlamak mümkün, Hayatın yasası bu. Ne akıl ne vicdanla izah edilebilecek olaylar, ahlaksız değerler, bizi insanca yaşamaktan alıkoyan hükümler karşısında eğilmeyenler, yoksulluk içinde ölseler de Barryer gibi hafızalarda yer edeceklerdir. Zor zamanların güçlü kahramanı, karanlıkların ışığı, kendinden sonra gelen nesiller için ilham kaynağı olarak yaşayacaklardır.

Bir tarihte haber nitelikli, fotoğraflı bir anekdot okumuştum: Barmen, bir mezarlığın karşısında bulunan barın kapısına, müşteri toplamak için şöyle bir tabela asmış: “Ne derlerse desinler, ne yaparlarsa yapsınlar, burada olmak karşıda olmaktan iyidir.” Mezarlığın bekçisi de kapıya astığı tabelaya ironik üslupla şu cümleyi yazmış: “Ne derlerse desinler, ne yaparlarsa yapsınlar, buradakiler karşıdan geldi.”

Dünya sahnesindeki yaşam adlı oyunda yerin neresi, üstlendiğin rol ne olursa olsun kaçınılmaz son belli. Ancak, o son mekâna nereden geldiğin çok önemli. Toprağın altında karşılaşacağın sorulara göre tercih edeceğimiz meslekler, ilişkiler, değerler, inançlar, bizi iki dünyada da aziz yapacaktır.

Atasözleri, evrensel değerler taşır. Bir Japon atasözünde şu dört hayat ilkesi önerilir: 1. Senin değilse alma, 2. Doğru değilse yapma, 3. Gerçek değilse söyleme, 4. Bilmiyorsan sus.

Yaşantımızı biçimlendirecek bu ilkelerin her biri, yapılması zor şeyler değil. Ancak öyle bir kirlenmişlik içindeyiz ki hakkımız olmayan mala konmayı, makama yükselmeyi, doğru olmayan işlerin peşine düşmeyi veya lafları konuşmayı pek seviyoruz. Susmayı, kendimizde bir eksiklik, yerli yersiz konuşmayı bir marifet sayıyoruz. Bunların tamamı birer kişilik zaafıdır. Bir okulun duvar gazetesinde, “Çocuklarınıza susmayı öğretin, konuşmayı nasıl olsa öğrenecekler.” cümlesini okuduğumu hatırlıyorum.

Tekkeler, bizim tarihimizde, halka açık, önemli eğitim kurumlarıdır. Buralarda akşamları müritlere iki soru sorulurmuş: Bugün gönül kırdın mı, namazını kıldın mı? Mürit birincisine “Evet!” cevabı verirse kendisine ikinci soru sorulmazmış. Yunus Emre bu geleneği ne güzel dillendirmiş: “Bir kez gönül yıktın ise / Bu kıldığın namaz değil / Yetmiş iki millet dahi / Elin yüzün yumaz değil”

Dünya döngüsünde, her birimiz dolap beygiriyiz. İlk insandan son insana kadar bu döngünün sürmesi yasa koyucunun takdiri. Genelde insanoğlu, özelde ise hepimiz bu yasaya uymak zorundayız.

Yol haritamız, gizli saklı değil. Zaaflarının esiri olmayan ve evrensel yüce değerleri kendine kılavuz yapanlar için hiçbir sıkıntı yok. Yeter ki neyi niçin yaptığımızı bilelim. Allah, bizden akıllı, bilinçli olmamızı istiyor. Nisa suresinin 43. ayetindeki “Sarhoş iken namaza yaklaşmayınız.” buyruğunu bir de “bilinciniz yerinde olmadığında veya aklınız başınızda değilken” anlamında düşünmekte yarar var. Akıl, insanoğluna bahşedilmiş en büyük armağan, aynı zamanda bir ayettir.

Eğitim düzeyimiz, siyasi kariyerimiz, sosyal statümüz, cinsiyetimiz veya milliyetimiz ne olursa olsun başı ve sonu bizce bilinmeyen, ezel ve ebet olarak adlandırdığımız döngünün dışına çıkabilen yaratık henüz yok. Yol da O’nun, varlık da O’nun.

O’nsuz bir nefes, hem almak hem vermek, mümkün değil. Galiba “zikir” bu.

Türk Mi̇lletİ Bekli̇yor Ama Neyi 

“Moralinizi biraz bozmak istedim!..” 

İnsanoğlu yaşamı boyunca bir beklentiler yumağı içindedir. Kimi iyi bir yaşam sürmek, kimi zengin olmak, kimi siyaset yolu ile hükmetmek, kimi de dünyayı gezerek keşfetmek ister… Örnekleri çoğaltabiliriz. 

Bunlar bir insan için makul isteklerdir. Yeter ki, bu beklentilerin karşılanması haksız, hukuksuz, yalansız riyasiz ve hakkaniyete uygun bir şekilde olsun… 

Ancak insanoğlu çoğu zaman hakkına razı olmaz ve hep daha fazlasını ister. Bu sebeple gerçekleşmesi zor beklentiler içine girer. 

Türkiye malumunuz 85 milyonluk bir nüfusa sahip kocaman bir ülke… Doğal olarak insanlarımızın her birinin kendince beklentisi var. 

Burada karşımıza tuhaf bir ikilem çıkıyor. Çünkü üretmeden, çalışmadan, hak etmeden beklentilerimizin karşılanmasını istiyor ve bekliyoruz. 

Siyaset yapanlar için siyaset kapısı, beklentilerin karşılandığı bir yapıdır. Bu yapıdaki beklentiler bize ne hikmetse büyük kayıplar olarak geri dönüyor. 

Siyaseti yönlendiren genel başkanların himmeti ile bir koltuk kapanlar genellikle ülkenin uçuruma gidişine bu koltuğu korumak adına sessiz kalıyorlar. Geriden gelip o koltuğa oturmak için bekleşenlerde beklentileri nedeni ile büyük bir sessizlik içinde kalıyorlar… Onların güç aldığı hikaye de, Nasreddin hocanın göle yoğurt mayalaması gibi: ya tutarsa! 

Keza bürokratlar ne kadar siyasi iradeye teslim olurlarsa, beklentilerinin o kadar çabuk gerçekleşeceğine inanıyorlar. Oysa ülke büyük bir açmaza doğru gidiyor! 

Yine devletten siyasetin oluru ile ihale ve teşvik almak için iktidarların yanlış politikaları karşısında susup beklentilerinin gerçekleşmesini bekleyenlere ne diyelim? Kimse bunlara demiyor mu; memleket batarsa paranın, ihalenin, teşvikin bir önemi kalmaz diye? 

Ya siyasi partilere üye olup, kendi veya çocukları için iş ve aş talebi beklentisinde olanlara ne diyeceğiz? Bunlar yanlışlar karşısında dilsiz şeytan gibiler! Kendi partileri iyi gelişmeler dış güçlerin işi savunmasındalar… Onlar da her şeyi biliyor ama şu “beklenti” işi var ya, her şeyi bozuyor! 

Bu beklentiler, Türkiye’de yanlış giden işlere “dur” denilmesini engelleyen en büyük faktördür. Eğer bu beklentiler eşiğini aşamaz isek işimiz daha da zorlaşacak… 

Hepimiz biliyoruz ki, son yıllarda hiç bir ulus-devlet işleyişinde görülmeyecek şeyleri Türkiye’de yaşıyoruz. Buna karşılık dişe dokunur bir tepki yok. Bunun sebebi bu ülkede siyaset yapanların, bürokratların, medya sahibi ve mensuplarının, sermayenin, aydınların, sanatçıların ve halkın içinde uyanık geçinenlerin tamamının sorunların kaynağından bir beklenti içinde olmasıdır. 

Bu ülke batarsa unutmayın hiç kimsenin “beklenti”si karşılanamaz! Onun için bir hastalık haline gelmiş beklentilerinizden bir an önce vaz geçin ve ülkenin önünü açın. 

Gelin hep birlikte geleceğimizi sıkıntıya sokacak sorunları bugünden tezi yok temizleyelim. 

Bu konu sizin cumhurbaşkanı, parti genel başkanı, milletvekili, sermaye sahibi, bürokrat, akademisyen, sanatçı vs. olmanızdan çok daha önemli bir konudur. 

Beklentim var deyip susanlar bu memlekete ez az ihanet edenler kadar suçludur. Allah bu tipleri ıslah etsin! 

İti̇bardan Tasarruf 

AKP döneminde etkili ve yetkili makamları işgal edenlerin “itibardan tasarruf olmaz” ilkesine sadakati gözlerimi yaşartıyor. Devletimizin önemli makamlarında oturanların bu makamların itibarını yüceltmek adına yaptıklarını takdirle karşılama gerek. Ama tam tersine bir kısım kıskanç münafıkların eleştiri yağmuruna tutmasını anlamak mümkün değil. 

Mesela son günlerde Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın kiraladığı 25 milyonluk Alman otomobili (Audi A8) muhalif basının dilinde. Ne yani bunun yerine milyonlarca Müslümanın temsilcisi 1-2 milyonluk arabalara mı binsin? 

Aslında biz bu sorunu 2015 yılında çözmemiş miydik? 

Zamanın Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’e de böyle pahalı bir zırhlı makam aracı tahsis edilmişti. O zaman da bazıları “İsraf haramdır” anlamındaki ayetleri ve hadisleri hatırlattılar.  Diyanet İşlerinin başında bulunan zatın örnek olma gibi bir sorumluluğu olduğunu söylediler.  

Diyanet yayınlarında Müslümanlara şu telkinde bulunulmakta olduğunu ortaya çıkardılar: “İsraf; fert, aile ve toplum hayatında onulmaz yaralar açar ve toplumsal bozulma ve çürümeye sebep olur. Her israf haramdır, büyük günahtır, tövbe edilmesi gerekir.” 

Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez de yanlış yaptığını düşünerek “bu aracı kullanmayacağım ve ibret-i âlem için iade edeceğim” dedi. 

Ama Cumhurbaşkanı Erdoğan Diyanet İşleri Başkanına bu araçtan daha pahalı olan zırhlı bir Mercedesi makam aracı olarak tahsis etti.  

Zırhlı Mercedes yetmedi. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Diyanet İşleri Başkanı Görmez’e bir de uçak tahsis edileceğini söyledi.  

İlginç olan bir başka husus uçak tahsis etmenin gerekçesi idi: “Vatikan’da dini liderin özel uçağı var, özel araçları var, zırhlı araçları var. Niye bunları görmüyorsunuz? Biz sıradan bir ülke miyiz? Vatikan’da yapı bu olacak, bizim dini liderimiz tarifeli uçakla seyahat edecek.”  

Zamanın CeHaPe Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, Sayın Cumhurbaşkanımıza, “Papa’yı niye örnek gösteriyorsun? Sevgili Peygamberimizi niye göstermiyor, nasıl yaşadığını niye anlatmıyorsun?” deme küstahlığında bulundu. Tabii ki ilk seçimlerde halkımız O’na gereken cevabı verdi. 

Türkiye’de bunlar olurken, Vatikan utanmadan bir de resmi kanaldan, Papa’nın özel uçağı olmadığını, İtalya Hava Yollarından kiralanan uçakla yurtdışı seyahat yaptığını, Papa hariç yolcuların kendi uçak biletlerini ödediklerini açıkladı. Sayın Cumhurbaşkanımızın kendisini yanıltan bürokratlara gereken dersi vermiştir sanıyorum. 

Galiba bu yüzden Diyanet İşleri Başkanlığı’na bir özel uçak tahsis edilmedi. Ama Sayın Cumhurbaşkanı tarafından özel uçak bile layık görülmüş böyle mübarek bir makamda oturan muhterem zata 25 milyon TL’lik bir makam aracı çok görülebilir mi? Dolar veya Euro bile değil, nihayet 25 milyon liracık bu. 

Yok efendim! Bu aracın günlük kiralanma değeri 25 bin lira imiş. Bu da her bir gün için 2 buçuk aylık emekli maaşı veya bir buçuk aylık asgari ücretinin ödenmesi demekmiş.  

“Biz sıradan bir ülke miyiz?” Bizim dini liderimiz ucuz araçlara mı binsin? Bakın Papa Hazretleri İstanbul’a geldiğinde, küçücük ucuz mu ucuz bir araca bindi. Adamda itibar mı kaldı? Bizim dini liderimizi o hale düşürmek bize yakışır mı? 

Yok efendim! Muhterem D.İ. Başkanımızın 6 makam aracından biri yerli ve milli aracımız TOGG iken neden bu aracı kullanmıyormuş? Ne yani bizim dini liderimizin şehirler arası yolculuk yaparken aracının şarjı biter ve şarj istasyonunda kuyruğa girerse bize yakışır mı? 

Biz bu meseleyi 2015 yılında çözdük efendiler. Çözümü “itibardan tasarruf olmaz” vecizesi ile gösteren Sayın Cumhurbaşkanımızı halkımız iki defa daha seçti. Bu desteği veren halkımız bugün de muhterem Diyanet İşleri Başkanımızın “itibardan tasarruf olmaz” ilkesine katkısını alkışlayacaktır. 

****************************** 

İlçe Beledi̇yesi̇nde Saray Gi̇bİ Makam OdasıDASI 

“İtibardan tasarruf olmaz” ilkesinin en başarılı uygulayıcılarından birinin Manisa’nın Yunusemre ilçe belediyesinin AKP’li başkanı olduğu ortaya çıktı. 

10 yıldır AKP’li Başkan tarafından yönetilen bu ilçe belediyesi, 2021 yılında 34 milyon 980 bin liraya yeni bina ve makam odası inşa ettirmiş. Elektronik Kamu Alımları Platformu (EKAP) kayıtlarına göre, Belediyenin yeni binası ile başkanlık makam odasındaki şatafat 4 milyon dolara mal olmuş. 

Belediye Başkanının makam odasını TV’lerde görünce bir an Dolmabahçe Sarayının çok değerli salonlarından biri zannettim. Fakat eski başkan bir hata yapmış. Bu makam odasına Belediye çalışanlarının bile çoğu hiç girmemiş, vatandaşlardan da pek gören olmamış. 

AKP’li eski başkanın bu ufkunu ve yüksek estetik zevkini halkımız görseydi, O’nu tekrar seçmekte tereddüt göstermezdi sanıyorum. Çünkü altın varaklı mobilya ve süslemelerle döşenmiş bu muhteşem salonu (odayı) yaptıran bir başkanın iş yapma becerisini takdir eder ve “kıskanılan, örnek bir ilçe belediye binası yarattığı için” kendisini oylarıyla ödüllendirirdi. 

Ben bunları düşünürken başka bir gelişme oldu. Bu saray odası benzerini yaptıran Eski Başkan açıklama yaptı: “Şatafat ve lüksle biz hayatımızda yan yana gelmedik.” Hemen akabinde “Şatafatmış, lüksmüş… Burası şehzadeler memleketi kardeşim haddini bileceksin!” dedi. 

Belediyedeki “makam odasının medeniyetimizden gelen bir tarzla kurulduğunu” iddia etti. 

Ve buradaki eşyalar için “Eşimle birlikte yıllardır biriktirdiğim eşyalardır” diyerek yeni başkandan geri istedi. 

İşte bu yüzden bu fedakâr belediye başkanı için “itibardan tasarruf olmaz ilkesinin en başarılı uygulayıcısı” dedim.  

Başkaları devletin kesesinden böyle harcamalar yaparken “kendi imkanlarıyla” borç içindeki Belediyeye saray odası yaptıran bir başkanın kıymetini bilmeyen ilçe halkına teessüf ediyorum. 

Yeni Belediye Başkanı ise görevi devraldığı başkana “fatura ve ödemelerini göster eşyaları al. Aksi taktirde ben bunları satacağım, parasını halka hizmete harcayacağım” diyor.  

“Şehzadeler şehrinin bir ilçesinde olduğunu” unutan, ecdadımız Osmanlının saraylarına özeneceği yerde (bizi kıskandığı bilinen) Japonya’nın, Almanya’nın Başbakanlarını örnek alıp sade bir makam odasında oturacağını söyleyen bu yeni belediye başkanını kınıyorum. İnanıyorum ki halkımız ilk seçimde kendisine gereken dersi verecektir. 

NOT: Bu yazı “ironi” içermektedir. 

03 MAYIS TÜRKÇÜLÜK GÜNÜ

(Beşinci Bölüm)

Ord. Prof. Dr. REHA OĞUZ TÜRKKAN

3 Mayıs 1920’de İstanbul’da dünyaya geldi. 6 göbek öncesi, Azerbaycan’ın Gence şehrinden Kastamonu’ya yerleşen bir ailenin ferdidir.

İlkokulu St. Joseph’de, Ortaokulu Kabataş Lisesi’nde okudu. Lise tahsiline Galatasaray Lisesi’nde başladı, Gazi Lisesi’nden mezun oldu.  Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde master eğitimine başladı. 1944 Irkçılık Turancılık Dâvâsı sebebiyle tutuklandığından yarım kaldı. Beraat ettikten sonra Edebiyat Fakültesi’nde Tecrübî psikoloji masteri yaptı. 

Fransa’da Sorbonne  Üniversitesi’nde başladığı  Târih ve  Türkoloji tahsili, İkinci Dünya Savaşı sebebiyle yarım kaldı. Savaş sonrasında Tecrübî psikoloji doktorası için tahsiline devam edip tamamladı.   

Uzmanlık alanları: Tecrübî psikoloji, eğitim, fütüroloji, hukuk, Târih, sosyo etnografya, hızlı okuma – kolay öğrenme teknikleri ve senaryo yazarlığı.

1944 – 1945 yıllarında duruşmaları yapılan Irkçılık Turancılık Dâvâsı’nın 24 mağduru arasındaydı. Tabutluklarda işkence gördü.   İlk Mahkeme kendisini 5 sene 5 ay hapis cezâsına çarptırdı. 2 sene Diyarbakır’da gözetim altında tutulması kararlaştırıldı. Askerî Mahkeme’de görülen temyiz duruşmalarında beraat etti.

Beraat kararını aldıktan sonra ABD’ye gitti. 1947’den 1972’ye kadar Columbia ve CCNY (Cty College of New York)  Üniversitelerinde öğretim üyeliği yaptı. 4 Eyâletin eğitim plânlamasını hazırladı, açık üniversitelerin kurulmasında eğitim teknolojisi danışmanı olarak görev aldı. 124 okulun kuruluşuna ait proje ve programları hazırladı. Türkiye’de Yay-kur Açık Öğretim Üniversitesi’ni kurdu.

Fransızca, İngilizce ve Türkçe olarak kaleme aldığı eserlerin sayısı 37’dir. Ayrıca 2 ansiklopedi hazırladı, 9 adet film, 3 adet TV filmi senaryosu yazdı. 

SAİT BİLGİÇ

(Şarkikaraağaç, 1920 – İstanbul, 13.08.1988)

Türkçü fikir adamı ve siyasetçi.  Lise öğrenimini tamamladıktan sonra nahiye müdürlüğü yaptı. Ankara Hukuk Fakültesi’ni 1944’te bitirdi. Aynı yıl Irkçılık – Turancılık Dâvâsı’nın mağdurları arasında idi. 4 ay gözaltında tutuldu. Mahkemede beraat etti. Bir süre hâkim olarak görev yaptı. 1946’da Isparta’da Demokrat Parti İl Teşkilâtı’nı kurdu, 1950’de milletvekili seçildi. Bu görevi 1960 ihtilâline kadar devam etti.  1952’de Türkiye Milliyetçiler Derneği’nin Genel Başkanlığı’na getirildi. Orta Doğu, Bab-ı Âli’de Sabah, Adalet ve Yeni Düşünce gibi yayın organlarında millî ve mânevî değerlerimizi işleyen, yücelten yazılar yazdı. 1978’de Milliyetçi Hareket Partisi Genel İdare Kurulu’na seçildi. Bu görevi sebebiyle 12 Eylül 1980 ihtilâlinden sonra tevkif edildi. 120 gün göz altında tutuldu, beraat etti.

Duruşmalar sırasında Ankara Adliyesi’nde hâkim adayı olarak çalışmakta idi. Mahkeme, beraatına karar verdi.

SÂLİM BAYRAK

Duruşmalar sırasında Temyiz Mahkemesi’nde evrak memuru olarak çalışmakta idi.  Mahkeme, beraatına karar verdi.

YUSUF KADIGİL

Mahkeme kayıtlarına göre duruşmalar sırasında herhangi bir meşguliyeti yoktu.  Mahkeme, beraatına karar verdi.

MUSTAFA  ZEKİ  (ÖZGÜR) SOFUOĞLU

1920 yılında Adana’da dünyaya geldi. Ailenin dokuz çocuğundan beşincisidir. Doğum yılında Adana, Fransızların işgali altındaydı. Kundakta iken, ailesi Toroslor’da Karaisalı kasabasının Çakallı köyüne göç etti.  Kurtuluş Savaşı’nın sonuna kadar orada kaldılar. Döndüklerinde, Adana’daki evlerinin yakıldığını gördüler. İlk, ortaokul ve lise öğrenimini Adana’da tamamladı. Üniversite tahsili için Ankara’ya geldi. O zamanki adı Mülkiye Mektebi olan Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne girdi. Mezun olduktan sonra yedek subay olarak askere alındı. Daha fakülte  öğrencisi iken Türkçülük düşmanlarıyla mücâdele etmeye başlamıştı. Milliyetçi fikirler ihtiva eden yazıları da bu yıllarda yayınlandı. İlk yazısı, Gökbörü Dergisi’nin 5. sayısında  “Kökten Değişiklik Lâzım”   başlığı ile çıktı. Yazıda, eğitim ve terbiye sistemimizin bozuk olduğu belirtiliyor, idealizm, diğergâmlık, milliyet ve ülkü aşkı ile vatanseverlik duyguları veren bir eğitim sistemine olan ihtiyaç dile getiriliyordu. Bu yazı ve benzerleri,  Sabahaddin Ali – Nihal Atsız Dâvâsı  sebebiyle  Hasan Ali Yücel’e ihbar edilince tutuklanmasına karar verildi. 

Duruşma sırasında Yedek Subay Asteğmen olarak askerlik görevini ifa etmekte idi ve Özgür  soyadını kullanıyordu.  Sonradan memuriyete dönebilmek için soyadını değiştirip, ailesi tarafından Adana’da  kullanılan lâkap  olan Sofuoğlu’nu soyadı olarak kabullendi. Mahkeme, beraatına karar verdi.

Bir röportaj sırasında Sofuoğlu Türkçülük hakkında şöyle diyordu:  “Türkçülük; kafatasçılığa ve laboratuvar ırkçılığına dayanan, yabancı taklidi bir milliyetçilik değildir. Türkçülük; Türk milleti’nin Târihten sürüp gelen bünye ve ruh özelliklerine uyan, bugünkü ve yarınki ihtiyaçlarına  cevap veren, bize has bir milliyetçiliğin adıdır.  Türk Milleti’nin en önemli meselesi,  millî şuur, millî ruh, millî kültür noksanlığıdır. Millî bir ülkü çerçevesinde yekpâre ve modern bir topluluk  seviyesine ulaşmamız gerekiyor. Bu meseleleri halletmeden iktisadî meseleleri halletmeye çalışırsak, hedefe ulaşmayı geciktirmiş, hatta zorlaştırmış oluruz.”

Mustafa Zeki Sofuoğlu’nun çalışma hayatı, eğitim câmiasında geçti.  Ankara Ticaret Lisesi’nde öğretmenlik ve Müdür Başyardımcılığı, Yüksek Ticâret ve Turizm Öğretmen Okulu’nda hocalık, Meslek Okulları Genel Müdürlüğü ve Millî Eğitim Bakanlığı ‘nda Müsteşar Yardımcılığı görevlerinde bulundu. Emekli olduktan sonra Ankara’da münzevî bir hayat yaşadı. İistanbul’da toprağa verildi.

Ord. Prof. Dr. ZEKİ VELEDÎ TOGAN

(Başkırdistan,  10.12.1890 –  İstanbul, 26.07.1970)

Türk bilim Târihinin  devlerinden ve Türkçülüğün önderlerindendir.Başkırdistan Muhtar Cumhuriyeti’nin Sterlitamak köyünde dünyaya geldi.  İlk eserini 20 yaşında iken yayınladı. Türk Kavimlerinde Dört Mısralı Şarkılar isimli kitaptı. Çarlık Rusya’sı döneminde milletvekili seçildi. Ülkesinin ve Türk Dünyası’nın haklarını savundu. Yazıları ile de Türklük şuurunun oluşmasına, yerleşmesine ve gelişmesine çalışıyordu. 1917 Komünist İhtilâli’nden sonra Türkler’in bağımsızlığa kavuşması için gayret gösterdi. Yeni kurulan Başkırdistan Devleti’nin Cumhurbaşkanı oldu. Komünistler, O’nun Türklüğe hizmetlerinden rahatsız oldular. Çünkü Türkler’e esir hayatı yaşatıp sömürmeyi amaçlıyorlardı. Togan, milletinin başında silâhlı mücadeleye girişti. Güç dengesindeki aleyhte faktörler sebebiyle mücadeleyi kaybetti. Başkırdistan, kızıl çizmeler altında ezilmişti. Togan önce Avrupa’ya gitti, akademik kariyerini tamamlayıp İstanbul’a geldi. Üniversitede öğretim üyesi oldu. Yaş haddinden emekli oluncaya kadar Edebiyat Fakültesi’nin Târih bölümünde hocaların hocası olarak ülküsüne ve ilme hizmet etti. 1944 Irkçılık – Turancılık Dâvâsı’nın çilekeşleri arasında haksızlığa uğradı. Fakat yılmadı. 80 yaşına kadar inandığı yolda yürüdü. Eserlerinden bazıları: Türkistan Târihi (1939),  Umumî Türk Târihine Giriş  (1946), Türkçülüğün Mukadderatı Üzerine (1971), Hâtırâlar (1969).

Duruşmalar sırasında İstanbul Üniversitesi’nde Türk Târihi Profesörü olarak görev yapmakta idi. İlk mahkeme sonunda 10 sene ağır hapis cezasına çarptırıldı. 4 sene Adapazarı’nda gözaltında tutulmasına, ömür boyu amme hizmetlerinden mahrum bırakılmasına karar verildi.

3 Mayıs 1944 duruşmalarında cezâ alan mağdurlar, mahkeme kararını temyiz ettiler. Temyiz dosyasını görüşecek heyet; Tümgeneral Kemal Aklan ile Tuğgeneral İsmail Berkok’tan oluşuyordu. O sırada Askerî Yargıtay Başkanı Orgeneral Ali Fuat Erden idi. Askerî Yargıtay, bütün baskı ve telkinlere rağmen, gerçek hâkim vicdanıyla hareket ederek 1 numaralı mahkemenin kararını hem usulden, hem de esastan bozdu. Bu mahkemenin tarafsızlığını kaybettiğine kani olarak dâvânın 2 numaralı Mahkemede görülmesine, hâlen tutuklu bulunan sanıkların salıverilmelerine, duruşmalarının tutuksuz olarak yapılmasına karar verdi.

5 Ağustos 1946 günü yeniden başlayan dâvâya bakan 1 numaralı Örfî İdare Mahkemesi; Başkan Tuğgeneral Yaşar Yenicioğlu, duruşma hâkimi Tuğgeneral Şevki Mutlugil, Üye Yarbay Ömer Köprülü’den oluşuyordu. Savcılık makamında Yüzbaşı Mehmet Ünlü bulunuyordu. Dâvânın bu bölümü; Prof. Kenan Öner – Hasan Ali Yücel Dâvâsı adı ile anılmıştır.

Duruşmalar 29 oturum devam etti ve 31 Mart 1947’de sona erdi.  Bu duruşmalar sonunda mahkeme, bütün sanıkların beraatına karar vermiştir. Kararın Dosya Esas Numarası: 1947/3, Karar numarası 1947/14 ve Târihi: 31 Mart 1947’dir.

Bu yeni karar, Örfî İdare Adlî Âmirliği tarafından, bozulması için temyiz edilmiş, Askerî Yargıtay verilen beraat kararını tasdik etmiştir. Askerî Yargıtay (Temyiz Başsavcısı Münir Kocaçıtak, tashih-i karar için yeniden müracaat etmiş, fakat bu müracaat da Yargıtay Genel Kurulu (Temyiz Umumî Heyeti) tarafından reddedilmiştir.

Örfî İdare Komutanlığı son tahkikat kararının başında ‘Irkçılık ve Turancılık faaliyetleri dolayısıyla vatana ihânetleri sâbit olanlar’ denilen, Cumhurbaşkanı ve iktidar basını tarafından peşinen mahkûm edilen Türk milliyetçileri, birçok işkence ve zulümlere uğradıktan sonra böylece temize çıkmış oluyorlardı.

Sanıklardan Hikmet Tanyu, sonradan Profesör oldu ve Ankara İlâhiyat Fakültesi dekanlığına getirildi. Hikmet Tanyu, kendisine işkence uygulayanlar aleyhine, 1947 yılında dâvâ açtı. Bu dâvâ sonuçlanmadan 14 Mayıs 1950 târihinde Demokrat Parti’nin iktidara gelmesi sebebiyle çıkartılan af kanunu ile işlemden kaldırıldı, sanıklar hakkında herhangi bir hüküm verilemedi.

(Bitti)

Kuzey Kıbrıs’ta Bir Mücahit Sanatçı; Oktay Öksüzoğlu

İstanbul’da; üniversitede okurken, Rum-Yunan işbirlikçi terör örgütleri Kıbrıs adasında Türk katliamı başlatmıştı. Bindokuzyüzaltmışlı yıllardı. Katliam vahşet boyutundaydı. Çoluk çocuk, kadın veya yaşlı demeden masum Türk insanlarımızı katlediyor, köyleri yakıyor, ev ve camileri kundaklıyorlardı.

Akritas Planı doğrultusunda saldırılarını yoğunlaştıran Rumlar, Kanlı Noel olarak tarihe geçen 20 Aralık 1963 gecesi Kıbrıs Türk Kuvvetleri Alayında Tabip Binbaşı olarak görev yapan Dr. Nihat İlhan’ın, Lefkoşa Dereboyu Caddesi üzerindeki evini basarak; eşi Mürüvvet Hanımı, çocukları Murat, Kutsi ve Hakan’ı banyo küvetinde kıstırarak katletmişlerdi. Aynı zaman diliminde 364 Türk de şehit edilmişti.

Bizler de İstanbul’da üniversite öğrencileri olarak MTTB Genel Başkanı Rasim Cinisli önderliğinde “Ayıdan post/ Rumdan dost olmaz”,”Kıbrıs bizim canımız/ Feda olsun kanımız” “Duy sesimizi Makarios” diyerek mitingler yapıyor, yürüyüşler düzenliyor, eylemlerle kınıyorduk.

Sonrasında da Cumhurbaşkanı Papaz Makarios Türklerin adadaki taşınmaz mal varlıklarına iki misli fiyat vererek satın olmaya çalışıyor, hatta onlara pasaport kolaylığı da sağlayarak Türkiye’ye göç etmeleri için cazip tekliflerde bulunuyordu. Bundan amaç diplomatik bir soykırım uygulayıp, adayı tamamen Rumlaştırmaktı.

Akdeniz’deki Suya Dön Bir Bak

Oysa Osmanlı Cihan Devleti’ne ait Kıbrıs Adası Sultan İkinci Abdülhamit zamanında İngiltere tarafından Rusya’nın yayılmacılığına karşı bir anlaşma yapılarak (1878) kiralanmış, ancak Londra hükümeti Kıbrıs’ı önce işgal, sonra ilhak etmişti. Uluslararası Anlaşmalar teknoloji, güç ve kibirle hiçe sayılmış, görmezden gelinmişti. Daha sonraki yıllarda da başta İngiltere ve ABD olmak üzere uluslararası kamuoyu da Kıbrıs’taki Türk katliamına sessiz kalıyor, sadece seyrediyordu. Galiba İstiklal Marşı Şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un “Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar” tesbiti bunlar olsa gerek.

İşte 1974 yılında garantör ülke olarak Bülent Ecevit-Necmettin Erbakan Koalisyon Hükümeti zamanında Kıbrıs Barış Harekatı gerçekleştirilerek, bu zulme son verilmiş, önce Kuzey Kıbrıs Türk Federe Devleti (1976), ardından meclis, self determinasyon hakkını kullanarak (1983) Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ilan edilmiş, kurucu cumhurbaşkanı olarak da merhum Milli Kahramanımız Rauf Denktaş seçilmişti. Kuzey Kıbrıs’ın son yarım asırlık tarihi özetle böyle.

KKTC kurulduktan sonra adaya defalarca gittim. Bir dönem TRT KKTC Temsilcisi olarak görev yaptım. Kurucusu olduğum Türkiye Yazarlar Birliği ile Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı adına Adada temaslar yaptım, Kuzey Kıbrıs Türkü’nün meselelerini yazı, inceleme ve röportajlarımla dünya kamuoyuna duyurdum. Üç uluslararası toplantının (İslam Ülkeleri Uluslararası Medya Toplantısı, Avrupalı Müslümanlar Birliği ve Türkçe’nin Uluslararası Şiir Şöleni) KKTC’de yapılması konusunda katkı verdim, bazılarında tebliğ sundum. Haber ve görüntülerinin medyaya yansımasını görev bildim. Uluslararası heyetlerle birlikte Rumların katliam yaptığı Muratağa, Sandallar ve Atlılar’daki toplu mezarlardaki dehşeti uluslararası heyetle birlikte yerinde gördüm.

Dostlar Kervanında Ulusal Bilinci Yüksek Olmak

Yüreğim ve kalemim hep Kıbrıs Türkü’nün acıları içinde oldu ve bunu paylaşmaya devam ediyorum. Ayrıca Kıbrıs Türkü’nün iyilik ve güzelliklerini de yansıtmaya çalışıyorum. Acılı günleri yaşayan, zor günlerin aydınları olan Mücahitler; politikacı Zorlu Töre, Eğitimci Işılay Arkan, merhum Bayrak Radyo-Televizyonu Genel Müdürü Özer Berkem ile kavi dostluklarım oldu. Aynı dönemde tanıştığım akademisyen ve politikacı Erhan Arıklı da öyle, bir zamanlar Kuzey Kıbrıs’ın Basın Yayın Enformasyon Genel Müdürü olan ve halen Ankara’da hayatını sürdüren Kıymetli Şair Oktay Öksüzoğlu da öyle.

Oktay Öksüzoğlu(1941) Gazimagosa Vadili köyünde dünyaya gelmiş. Bugün 83 yaşında olan Şair, mütercim, gazeteci, Anamur’dan birkaç dilde yayın yapan Kıbrıs’ın Sesi Radyosu spikeri Mücahit Oktay Öksüzoğlu, Kıbrıs Türk Sanatçıları Ocağı Kurucusu, bir dönem başkanı, Kuzey Kıbrıs Türk Edebiyat Derneği’in ilk genel sekreteridir.

Oktay Öksüzoğlu’nun güzellikleri bununla bitmiyor;1963-1971 yılları arasında 8 yıl Lefkoşa Ermu Bölgesinde Beşparmak Dağları Bozdağ 1 ve Bozdağ 3’te Kıbrıs Türk Mücahitler Bandosunda mücahit olarak görev yaptı ve Devlet Senfoni Orkestrasında da müzik çalışmaları gerçekleştirdi. Aynı zamanda güzel sanatlarımızın bir dalı olan resim ile de meşgul ve ressam.

Milliyetçi, ülkücü, Türkçü, ulusal bilinci yüksek ve aydın sorumluluğu canlı, uyanık ve ufuk sahibi bir sanatçı. İngilizce ve Rumca da biliyor.

En sonra Azerbaycan’ın Başkenti Bakü’de Türk Dünyası Şiir Ödülü aldı.

Türk Dünyası Şairleri

Dostluğumuzun başladığı günlerde bazı kitaplarını bana imzalayarak vermek lütfunda bulundu. Şiir kitapları birbirinden hacimli ve konulu; adeta bir çığlığı hatırlatan isimli eseri Gel Mehmet(1957), Kıbrıs’ta Kurtuluş Savaşı’mızdan Şiirler, Kıtlık Tarlaları, Kopuz, Aşk Adasında, Canım Kıbrıs’ım, Kıbrıs Türklerinin Kurtuluş Destanı.

Oktay Öksüzoğlu’nun şiirlerinde Arif Nihat Asya, Ahmet Kutsi Tecer, Orhan Şaik Gökyay ve Mehmet Emin Yurdakul’un yansımalarını görmek mümkün. Ayrıca Türk dünyasından yakından takip ettiği Mağcan Cumabayoğlu-Kazakistan, Süleyman Çolpan-Özbekistan, Ahmet Cevat-Azerbaycan gibi şairlerin endişelerini, Prof.Dr. Zeki Velidi Toğan- Çuvaş, Gaspıralı İsmail-Kırım ve Ziya Gökalp gibi Türk aydınlarından da etkilendiği muhakkak.

Sadece şair olarak tanıtmak sanatçımıza haksızlık olur, araştırma ve incelemeleri de bir hayli Okay Öksüzoğlu’nun; İşte bazıları, Kıbrıs’ta Özgürlüğün Bedeli, bir biyografi Mehmet Remzi Okan, Bütünüyle Kıbrıs Türkleri, Akritas Planı, Afrodit’in Göz Yaşları!

Oktay Öksüzoğlu bu çalışmalarında da prensip olarak Kıbrıs Türkü’nün eğitimine ve ahlakına hizmeti, Rum ve İngiliz sömürgeciliğine karşı çetin savaş vermeyi, ulusal bilinci uyanık tutmayı, anavatana bağlılığı hep sürdürmeyi, zümreleri değil, toplumun dertleriyle ilgilenip çözüm üretmeyi, doğru habercilik yapmayı hedef edinmiş.

Üniversitelerimizde Oktay Öksüzoğlu ile kaç tane mezuniyet tezi, master ve doktora vardır bilmiyorum ama tüm eserleri dikkat çekici; Kıbrıs’tan Sevgilerle, Anı Tünelinde Kıbrıs, Kıbrıs Müslümanlarının Çilesi, Kıbrıs, Enosis, Oydaşlar ve Kıbrıs Türkleri vs. Kopuz kitabındaki şiirleri aynı zamanda seslendirilmiş şiirlerden oluşuyor.

Oktay Öksüzoğlu’nun bütün eserleri ve çalışmaları bir yurtsever aydın sorumluluğunun yansıması olarak özetlenebilir.

Bursa’da gerçekleştirdiğimiz ve Türk Dünyasının maruf bütün sanatçılarının katıldığı Türkçe’nin Uluslararası Şiir Şöleni’nde(1992) Oktay Öksüzoğlu gelememişti ama, Kuzey Kıbrıs’ı “Dünyayı bir gemiye benzetirdim/ Çocuksu anlarımda/ Bir gemi, denizi yok/ Sınırsız boşluklarda bulut/ Yüreğim yaprak olur, yazgı ağacında/ Ararım insan umudunu dağlarda” diyen Uzay Çağı Ozanı merhum uluslararası haklı şöhrete sahip Osman Türkay(1927-2001) temsil etmişti.

Kabadayı Aşıklar Sürüsüne; Beddua

Türk dünyasında ve bölgemizdeki kültür, sanat ve medeniyet hareketimiz artmalı, ediplerimiz, fikir adamlarımız, akademisyenlerimiz, sivil toplum temsilcilerimiz, yazarlarımız ve fikir emekçilerimiz karşılıklı ülkelerimizi ziyaret etmeli, programlara katılmalı, medyada yer almalı ve davet edilmeli ki yansıması olsun.

Oktay Öksüzoğlu’nun Beddua şiirinden bir örnek vermek gerekirse, sanatçı şöyle diyor;

“Loş ışıkları öpüp imgenle dans ederken/ Mutluluk sarhoşudur benim yorgun gözlerim/ Barikatları söküp engelleri yıkarken/ Aşkımın eseridir seninle dolu beynim/ Sana kavuşmak için düşlere muhtacım ben/ Düşlerim de olmasa çıldırır özlemlerim/ Sevdiğine tapana selam bile vermeden/ Yaşayan ruhsuzlara beddualar ederim/ Sevgiyi hak etmeden insanlara hükmeden/ Kabadayı aşıklar sürüsüne sözlerim/ Ruhsuz beyinlerinize serseri kurşun değil/ Karşılıksız sevdanın darbesini dilerim!”

Şeriat Nedir?

     Çok zaman siyasete âlet edilen Şeriat’ın, çok güzel ve yerinde bir izahı:

   “Şeriatin yüzde doksan dokuzu kişiye bakar. Bizzat kişinin kendisine hitap eder. Bizzat kişiyi muhatap alır.

     Şeriat, kişinin Kur’an’la ve Resulullah’la başbaşa olmanın adıdır.

     Şeriat, Allah’ın razı olacağı bir hayat yaşamanın adıdır.

     Şeriat, kulluğuna dikkat etmenin adıdır. Allah’a karşı görevlerini yani sorumluluklarını yerine getirmenin adıdır.insanlara karşı da sorumluluklarını yapmanın adıdır. Hatta diğer varlıklara karşı da sorumlu davranmanın adıdır.

     Şeriat, elinden, dilinden insanların emin olmanın, güven duyduğu insan olmanın, Müslüman olmanın adıdır. Güvenilmeyen, elinden, dilinden insanların ve canlıların zarar gördüğü Müslüman, kötü bir Müslümandır. Yani şeriatı yaşamayan bir Müslümandır.

     Şeriat, insanların canlarını, mallarını, namuslarını, şahsiyetlerini korumanın, kollamanın adıdır.

     Şeriat, komşusu açken tok yatmamanın adıdır.

     Şeriat, anne-babaya gözü gibi, evinde en güzel bir şekilde bakmanın adıdır.

     Şeriat, insanın değil yüzüne, arkasından bile lâf etmemenin, dedikodu yapmamanın, söz taşımamanın adıdır.

     Şeriat, herkese adaletli davranmanın adıdır. Anne-babanın aleyhine bile olsa, zengin aleyhine bile olsa doğru şahitlik yapmanın adıdır.

     Şeriat, düşman olduğu, öfkelendiği, kin bağladığı, bir kaşık suda boğacak kadar kızdığı insana, insanlara bile adaletli davranmanın adıdır.

     Şeriat, insanlarla alay etmemenin, insanları, toplumları küçük görmemenin, tahkir etmemenin, küçük düşürücü tavırlarda bulunmamanın, kızacağı, güceneceği lâkaplarla çağırmamanın adıdır.

     Şeriat, karşıdaki küfretse bile küfretmemenin, hidayetine dua etmenin adıdır.

     Şeriat, namaz kılmanın, oruç tutmanın, hacca gitmenin, şeriatın ölçülerine göre zengin sayıldığında malından fakir fukarayı gözetmenin, zekâtını vermenin adıdır.

     Şeriat, belediyede veya devlette, işe alımlarda öne geçmek için torpil aramamanın, partisinin adıyla, cemaate bağlılığıyla girmemenin, hakkıyla kazanacak olanların hakkını çiğnememenin, çiğnetmemenin adıdır.

     Şeriat, devletin imkânlarını kullanma sorumluluğu taşırken eşini- dostunu, partisini cemaatini kayırmamanın adıdır. Bütün bir milletin hakkının-hukukunun emanetçisi olduğunu bilmenin ve ona göre davranmanın adıdır.

     Şeriat, ihalelerde şeffaf davranmanın, adil davranmanın el altından, gizliden kendine yöneltmemenin, kendi kazanacağı şekilde ayarlamamanın, düzenlememenin, işi bilenin, hakkı olanın kazanmasını sağlayacak şekilde idare etmenin, yönetmenin adıdır.

     Şeriat gelmesini isteyenler, önce kendilerine şeriatı uygulamalıdırlar. Sonra yine kendisi yaşamalıdır. Çünkü Şeriatın yüzde doksan dokuzuna fert olarak kendisi muhataptır.

     Devleti ilgilendiren kanunlar ise devlet adamlarının işidir. Sorumluluk onlarındaır. Onlar düşünsünler. Yüzde biri öne çıkarıp “şeriat isteriz” demek, şeriata kötülüktür.

     Şeriatı isteyen Müslümanlar önce yaşamlarıyla şeriatın güzelliğini göstermelidir. Önce haliyle, tavrıyla şeriatı istediğini göstermelidir. Haliyle, tavrıyla şeriatı anlatmalıdır. Görevi budur.

     İnsanların dini, şeriatı kabul edip-etmemeleri ise bizim görevimiz değildir. Allah’a aittir. Hidayet Allah’tandır…

x

      (Büyük bir İslâm âliminin dediği gibi:)

      ‘Şeriatta, yüzde doksan dokuz; ahlâk, ibadet, âhiret ve fazilete aittir.

      Yüzde bir nispetinde, siyasete mütealliktir (siyaset hakkındadır);

      Onu da ulü’l-emirlerimiz (iş başındakiler) düşünsünler.’ ”

      (Zekeriyya Kocalan)

03 MAYIS TÜRKÇÜLÜK GÜNÜ

(DÖRDÜNCÜ BÖLÜM)

Prof. Dr.  HİKMET TANYU

(Ankara, 09.01.1918 – İstanbul, 11.02.1992)

Türkçü ilim adamı. Dil ve Târih – Coğrafya Fakültesi’ni bitirdi. 1944 Irkçılık – Turancılık Dâvâsı’nın mağdurlarındandır. İşkencelere mâruz kaldı, yargılandı ve beraat etti. Buna rağmen Türkçülük aleyhtarı siyâsî otorite onu ezmeye devam etti. Lise öğretmeni olarak tâyini engellendi. İlkokul ve ortaokul öğretmenliğine tâyin edilerek tahkir edildi. Üniversiteye intisabı engellendi. Ancak 1955 yılında Ankara İlâhiyat Fakültesi’ne  Dinler Târihi asistanı olarak kabul edildi. 1973’te profesör oldu. Üç yıl süre ile dekanlık yaptı. Eserlerinden bazıları: Türkçülük ve Gerçek Demokrasi  (1945), Türk Gençliğinin Kükreyişi  – Türk Milliyetçilerinin Dâvâsı ve Hedefleri, Komünizm ve Komünistlerin Tahlil ve Tenkidi  (1947)  Türkçülük Dâvâsı ve Türkiye’de İşkenceler  (1952),  Niçin Komünist Oluyorlar ?  (1958), Dinler Târihi Araştırmaları  (1973),  Türkler’in Dinî Târihçesi  (1978), İnsan ve Dünya  (Şiirler – 1978), İslâm Dininin Düşmanları ve Allah’a İnananlar  (1980), Türklerde Tek Tanrı İnancı  (1981).

Duruşmalar sırasında İçişleri Bakanlığı  evrak kaleminde memur olarak çalışıyordu. Mahkeme, beraatına karar verdi.

HÜSEYİN NÂMIK ORKUN

(İstanbul – Kasımpaşa, 15.08.1902 – Ankara, 23.03.1956)

Döneminin ilmiye sınıfı mensubu Mehmet Hayri Bey’in oğludur. Orta öğrenimini Nişantaşı Sultânîsi’nde tamamladıktan sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nin Târih Bölümü’nü,  bitirdi. Macaristan’da  Budapeşte Üniversitesi’nin Felsefe Bölümü’nde ünlü Macar Türkoloğu Oyula Nèmet’in öğrencisi olarak Türkoloji öğrenimi gördü, sertifika aldı. 1930 yılında yurda dönerek  Ankara’da Gazi Eğitim Enstitüsü, Polis Koleji, Devlet Konservatuarı ve Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde devrim Târihi ve Türk Târihi dersleri okuttu.  Orkun Kitâbeleri ve  Türk Kültürü  konularındaki araştırmalarıyla tanındı. 

Hâkimiyet-i Millîye  Gazetesi’nde ve Türk Yurdu, Ülkü, Varlık, Millet  Türklük, Bozkurt gibi dergilerde; Türk efsâneleri, Türk destanları, Türk boyları üzerine yazıları yayınlandı.

Eserlerinden bazıları şunlardır: Türk Dünyası  (1932), Avarlar – Peçenekler  – Kumanlar  (1933),  Atillâ ve Oğulları  (1933),  Oğuzlara Dair  (1935), Eski Türk Yazıtları  (4 Cilt, 1936 – 1941),  Hunlar  (1938),  Türk Târihi’nin Bizans Kaynakları  (1938),  Osmanlılar’ın aslına Dâir  (1939), Yeryüzünde Türkler  (1944),  Türk Târihi  (4 Cilt, 1946),  Türkçülüğün Târihi  (1951),  Büyük Türkçü Şıpka kahramanı Süleyman Paşa  (1951).

Duruşmalar sırasında Ankara Gazi terbiye Enstitüsü’nde Târih öğretmeni idi. Mahkeme, beraatına karar verdi.

HÜSEYİN NİHAL ATSIZ 

(İstanbul, 25.01.1905 – İstanbul, 11.12.1975)

Türkçülük akımına bayraktarlık etmiş olan  yazar, şair ve eğitimci.Türkçülük Bayrağını 70 yıl en yükseklere ulaştırmak için çalıştı.  Türkçülük düşmanlarının çarptığı en sert  kalkan oldu. Milliyetçi görüşleri sebebiyle sonsuz ezâlar, cefâlar çekti. Milliyetçilik ve  Turancılık fikrinin,  idealizmin sembolü oldu. 1930’lardan beri yazılarıyla ve eserleriyle Türk Gençliğini aydınlattı, şuurlandırdı ve ruhlandırdı. Ülkü âbidesi olarak gençliğe örnek teşkil etti. Atsız Mecmua’yı, Orkun ve Ötülen Dergilerini  çıkardı. Eserlerinden bazıları:  Türk Târihi Üzerine Toplamalar  (1935), Türk Târihinde Meseleler  (1966),  Bozkurtların Ölümü  (1946), Bozkurtlar Diriliyor  (1949),  Deli Kurt  (1958). Şiirleri:  Yolların Sonu  (1946), Makaleleri,  Türk Ülküsü  (1959)  isimli kitapta toplandı. Atsız  Ata, Türkçülüğü şöyle târif ediyordu:  Türkçülük, Türk Milliyetçiliği’nin adıdır. Kelimenin sonundaki ek, yerine göre mensupluk, sevgi, taraftarlık gösteren bir ektir. Türkçülük de Türk sevgisi ve taraftarlığı demek olduğuna göre kelime, yerinde kullanılmıştır. Başka milletlerin Türk taraftarlığı ve Türk sevgisi, bu kelime ile ifâde olunamaz. Zaten başka milletlerin Türk’ü sevmesi, gerçek bir sevgi değildir. Geçicidir, çıkara dayalıdır veya nezâket gereğidir. Türk’ü gerçek olarak Türk’ten başkası sevemez. Şiirlerinden mısrâlar:

Haydi artık dinsin bütün ıstırapların /  Ufuklardan şanlı bir gün doğacaktır yarın !

*   *  

Güzellikle, sıcaklıkla ve ihtişamla…  /  Kumandansız hazır olup O’nu selâmla !

*   *  

Gönlündeki yaraların kanını dindir…  /  Yüzde yüz Türk olduğun gün, cihan senindir.

Duruşma kayıtlarında, işi bölümüne: Lise öğretmenliğinden çıkarılma  şeklinde bilgi düşülmüştür.

Birinci mahkeme sonunda 6 sene 6 ay 15 gün hapis cezasını çarptırıldı. 3 sene Adana’da gözaltında tutulması, ömür boyu amme hizmetlerinden mahrum edilmesi kararlaştırıldı.    

İSMET TÜMTÜRK

(İstanbul, 06.06.1916 – İstanbul, 26.02.1998)

Türkçü yazar ve avukat.   Hukukçu olmasına rağmen biyoloji ve antropoloji konularında uzman ölçüsünde  bilgi sâhibi idi. İstanbul Erkek Lisesi’nde İngilizce öğretmenliği, belediyede müfettişlik yaptı. 1944 Irkçılık – Turancılık Dâvâsı sebebiyle hapse atıldı. Diğer Türkçüler’le birlikte beraat ettikten sonra avukatlığa başladı. 1950 – 1952  yılları arasında Orkun Dergisi’nin, 1962’den 1965’e kadar Millî Yol Dergisi’nin sahibi ve başyazarı olarak Türk Milliyetçiliğine hizmet etti. Türkçüler Derneği’nin kurucuları arasında yer aldı. 1985’te avukatlık mesleğinden emekli oldu, tüm çalışmalarını Türkçülük Ülküsü’ne tahsis etti. Cenap Şahabeddin’in oğlu idi. İstanbul’da bir trafik kazâsı sonucunda hayata vedâ etti.

Duruşmalar sırasında İstanbul Belediyesi’nde müfettiş olarak çalışmakta idi. Mahkeme, beraatına karar verdi.

MUZAFFER ERİŞ

Duruşmalar sırasında  Yüksek Mühendis Mektebi 4. sınıf öğrencisi idi.  Mahkeme, beraatına karar verdi. Pek çok kişi, Beyazıt’taki Sahaflar Çarşısında işyeri bulunan merhum Muzaffer Eriş ile, 1944  Türkçülük Dâvâsı’nın mağduru olan Muzaffer Eriş’in aynı kişiler olduğunu zanneder. Her ikisi de Türk Kültürü’ne gönül vermiş muhterem merhumlarımızdır. Fakat ayrı kişilerdir.

NECDET SANÇAR

(İstanbul, 01.05.1910 – İstanbul, 15.02.1975) 

Türkçü yazar ve eğitimci. Türkçülük ülküsünün bayrak ismi  Hüseyin Nihal Atsız’ın ana-baba bir kardeşidir. Edebiyat Fakültesi’ni bitirdikten sonra Sivas Öğretmen Okulu’nda edebiyat öğretmenliğine tâyin edildi. Türk ülküsüne gönül veren öğrenciler yetiştirirken, dönemin  Millî Eğitim  Bakanı Hasan Ali Yücel  tarafından bakanlık emrine alındı. Bir müddet sonra Balıkesir Lisesi’ne tâyin edildi. Türkçüler aleyhine Haçlı Seferleri benzeri savaşların başlatıldığı 1944 yılında tevkif edilenler arasında Necdet Sançar da vardı. 14 ay hapse mahkûm edildi. Karar temyizde bozuldu, beraata çevrildi. Fakat öğretmenlik hayatının  zehir olması için her şey yapıldı. Sıradan memuriyetler için sürgün tâyinlerle cezalandırılmaya çalışıldı. 1950’de Demokrat Parti iktidara gelince tekrar edebiyat öğretmenliğine tâyin edildi. Pek çok milliyetçi insan yetiştirdi. Hanımı Reşide Sançar Hanımefendi de kendisi gibi öğretmen ve milliyetçi idi.

Duruşmalar sırasında Balıkesir Lisesi’nde Edebiyat öğretmeni idi.  İlk  mahkeme sonucunda 1 sene 2 ay hapis cezasına mahkûm edildi.

NURULLAH BARIMAN

Duruşmalar sırasında yedek subay teğmen  olarak askerlik görevini yapmakta idi. İlk mahkeme sonucunda 4 sene  hapis  cezasına çarptırıldı.  2 sene Kırşehir’de gözaltında  tutulmasına, 4 sene amme hizmetlerinden mahkûm edilmesine karar verildi.

 ORHAN ŞAİK GÖKYAY

(İnebolu, 16.07.1902 – İstanbul, 02.12.1994)

Millî şairlerimizdendir. Bulgaristan’ın Filibe şehrinden 1840 yılında Türkiye’ye gelen ve Bolu’nun Göynük ilçesine yerleşen  bir ailenin ferdidir. İlk şiiri 1922’de Kastamonu’da çıkan bir gazetede yayınlandı. Aynı yıl Ankara Öğretmen  Okulu’ndan mezun  olarak öğretmenliğe başladı. Üniversite mensubu olmamasına rağmen önemli bir bilim adamı idi. Türk Dili söz konusu olduğunda, “bilim” adı altında yapılan her yanlışın karşısına dağlar gibi dikilmiştir. O’nun yetiştirdiği öğrenciler, bilim konusundaki titizlikleri ile, hocalarının yolunu tâkip ettiler. Böylece Türk Dili konusunda eşsiz eserler meydana getirdiler. 93 yaşında Hakk’a yürüdüğünde, üniversite kürsüsünde konferans veriyordu. 1924 – 1926 yılları arasında  Çağlayan  isimli dergiyi  yayınladı. 1930’da Edebiyat Fakültesi’nden mezun oldu. Ölümüne kadar liselerde edebiyat öğretmenliği yaptı.  1944’de Irkçılık – Turancılık Dâvâsı’nın mağdurları arasında idi. İlim çalışmalarının yanında yaşadığı yoğun duygu dünyasını şiirlerine aktardı. Böylece hem ilim, hem de edebiyat adamı unvanına hak kazandı.  Bu Vatan Kimin  adlı şiiri ile  tanındı ve sevildi. Eserlerinden bazıları: Dede Korkut (1938), Kâtip Çelebi   (1968),  Bu Vatan Kimin ?  (1994). Eşi ile birlikte Dorian Gray’ın Portresi isimli eseri Türkçe’ye çevirdi.

Duruşmalar sırasında Ankara Konservatuarı Direktörlüğü’nden, vekâlet emrine alınmış pozisyonda idi. Mahkeme, beraatına karar verdi.

(DEVAM EDECEK)