Döngü Sahnesinde Dolap Beygiri Olmak

61

İnsan hayatı, bitmeyen bir döngü. Her şey, “ … O günleri biz insanlar arasında döndürüp duruyoruz ki Allah gerçek müminleri ortaya çıkarsın ve uğrunda şehitleri olsun diye. Allah zalimleri sevmez.” ayetini ispatlamak üzerine dünya sahnesindeki yerini almış. Sahnedeki her figür, oyundaki bir kahraman. Rolünü icra edenler, sahneyi terk ediyor.

Dünya, fizik ve coğrafyadan ibaret değil, insanın varlığıyla birlikte sosyal bir mekân. Siyasi ve sosyolojik hiyerarşide şu döngüyü yaşıyoruz: Zor zamanlar, güçlü adamları doğuruyor. Güçlü adamlar, rahat zamanlar yaşatıyor. Rahat zamanlar, zayıf adamlar üretiyor. Zayıf adamlar da zor zamanları getiriyor. Bu döngüde biz hangi rolü üstlendik, zayıf karakteri mi güçlü karakteri mi canlandırdık? Zor veya rahat, hangi zamanda sahnede yer aldık?

Fransa’da 1800’lü yıllarda ünlü avukat Barryer yoksulluk içinde ölürken genç meslektaşları ona: “Üstat, ayaklarınızın altına altın torbaları koymuşlardı, neden almadınız?” diye sorarlar. Avukat Berryer: “Almak için eğilmek lazımdı.” cevabını verir.

Bu döngüde, her karakterin eylemine, figürüne rastlamak mümkün, Hayatın yasası bu. Ne akıl ne vicdanla izah edilebilecek olaylar, ahlaksız değerler, bizi insanca yaşamaktan alıkoyan hükümler karşısında eğilmeyenler, yoksulluk içinde ölseler de Barryer gibi hafızalarda yer edeceklerdir. Zor zamanların güçlü kahramanı, karanlıkların ışığı, kendinden sonra gelen nesiller için ilham kaynağı olarak yaşayacaklardır.

Bir tarihte haber nitelikli, fotoğraflı bir anekdot okumuştum: Barmen, bir mezarlığın karşısında bulunan barın kapısına, müşteri toplamak için şöyle bir tabela asmış: “Ne derlerse desinler, ne yaparlarsa yapsınlar, burada olmak karşıda olmaktan iyidir.” Mezarlığın bekçisi de kapıya astığı tabelaya ironik üslupla şu cümleyi yazmış: “Ne derlerse desinler, ne yaparlarsa yapsınlar, buradakiler karşıdan geldi.”

Dünya sahnesindeki yaşam adlı oyunda yerin neresi, üstlendiğin rol ne olursa olsun kaçınılmaz son belli. Ancak, o son mekâna nereden geldiğin çok önemli. Toprağın altında karşılaşacağın sorulara göre tercih edeceğimiz meslekler, ilişkiler, değerler, inançlar, bizi iki dünyada da aziz yapacaktır.

Atasözleri, evrensel değerler taşır. Bir Japon atasözünde şu dört hayat ilkesi önerilir: 1. Senin değilse alma, 2. Doğru değilse yapma, 3. Gerçek değilse söyleme, 4. Bilmiyorsan sus.

Yaşantımızı biçimlendirecek bu ilkelerin her biri, yapılması zor şeyler değil. Ancak öyle bir kirlenmişlik içindeyiz ki hakkımız olmayan mala konmayı, makama yükselmeyi, doğru olmayan işlerin peşine düşmeyi veya lafları konuşmayı pek seviyoruz. Susmayı, kendimizde bir eksiklik, yerli yersiz konuşmayı bir marifet sayıyoruz. Bunların tamamı birer kişilik zaafıdır. Bir okulun duvar gazetesinde, “Çocuklarınıza susmayı öğretin, konuşmayı nasıl olsa öğrenecekler.” cümlesini okuduğumu hatırlıyorum.

Tekkeler, bizim tarihimizde, halka açık, önemli eğitim kurumlarıdır. Buralarda akşamları müritlere iki soru sorulurmuş: Bugün gönül kırdın mı, namazını kıldın mı? Mürit birincisine “Evet!” cevabı verirse kendisine ikinci soru sorulmazmış. Yunus Emre bu geleneği ne güzel dillendirmiş: “Bir kez gönül yıktın ise / Bu kıldığın namaz değil / Yetmiş iki millet dahi / Elin yüzün yumaz değil”

Dünya döngüsünde, her birimiz dolap beygiriyiz. İlk insandan son insana kadar bu döngünün sürmesi yasa koyucunun takdiri. Genelde insanoğlu, özelde ise hepimiz bu yasaya uymak zorundayız.

Yol haritamız, gizli saklı değil. Zaaflarının esiri olmayan ve evrensel yüce değerleri kendine kılavuz yapanlar için hiçbir sıkıntı yok. Yeter ki neyi niçin yaptığımızı bilelim. Allah, bizden akıllı, bilinçli olmamızı istiyor. Nisa suresinin 43. ayetindeki “Sarhoş iken namaza yaklaşmayınız.” buyruğunu bir de “bilinciniz yerinde olmadığında veya aklınız başınızda değilken” anlamında düşünmekte yarar var. Akıl, insanoğluna bahşedilmiş en büyük armağan, aynı zamanda bir ayettir.

Eğitim düzeyimiz, siyasi kariyerimiz, sosyal statümüz, cinsiyetimiz veya milliyetimiz ne olursa olsun başı ve sonu bizce bilinmeyen, ezel ve ebet olarak adlandırdığımız döngünün dışına çıkabilen yaratık henüz yok. Yol da O’nun, varlık da O’nun.

O’nsuz bir nefes, hem almak hem vermek, mümkün değil. Galiba “zikir” bu.