5.5 C
Kocaeli
Cumartesi, Mayıs 2, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 157

Ataş!

Bir baksan gözlerime,

Benim olacak dünyalar.

Seni çeksem sineme,

Yalan olacak hülyalar.

Bakışta yatan sır, bilmem her neyse,

Değse şu eller, ah bir sana değse.

Değse şu oturuşlar, ah bir de değse.

Sevse şu yarât ah bir de sevse.

Maddiyat değildir benim vücudum!

Bilmem kimedir benim her sücudum.

Tükenmek bilmezdir benim umudum,

Aşktır vücudum aşk, ondan çok sükûtum.

Bakamaz oldum ki bakmıyor gözlerin!

Hâlîdir onlar! Evren gibi sözlerin.

Korkma söyle, yok mudur hazne-i kelimâtın?

Oysa benim var senin için hazine-i kelimâtım.

Olmaz böyle, dayanmaz bu gönül!

Anla artık, geçmez böyle ömür!

Yak yık beni, tüket. Beni sömür,

Bakman bile benim için bir ödül.

-‘Adl-i ilahiden sual olunmaz canım!’,

-Fokur fokur taşıyor ulan benim kanım!

Geldikçe aklıma o bana bakış ânın,

Isınıyor içim sanki burası senin yanın.

İnanırım gidişini gördükçe Yahya’ya,

‘Giden sevgililer, dönmeyecekler’.

Korkarım o anda, düşerim bedhülyaya,

Galiba hülyalar sönmeyecekler.

Ataş düştü başa ki kafa döndü taşa,

Söndüren yok mu? Ki sen geldin hay yaşa.

Ataşın müsebbibi gitti ki o hülyalar.

Aman! Yeni ataş geldi ahali, yetişin komşular!

Güven ve Güvensizlik Duygusu

                Güven kavramı, toplum içinde yaşayan insanların hem kendilerine ve hem de başkalarına karşı olan itimat duygularını ifade eder ve toplumlarda oluşturulan sağlıklı, sağlam ilişkilerin temelini ve insanlar için gerekli olan en kıymetli duyguları oluşturur. Sağlıklı ve sağlam ilişkiler için insanların birbirlerine güvenmeleri en önemli dayanak noktasıdır. Güven duygusunun varlığı veya yokluğu, yaşamış olduğumuz hayatın her alanında kendisini hissettirir. İnsanlar, birbirlerine karşı duydukları güven sayesinde yaşarlar. Onun için, güven duygusunu hayatınızda öncelik haline getirmeye çalışın. Kendinizi insanlarla ilişki kurmaktan yoksun bırakmayın, kendinize güvenin ve mutlu bir şekilde yaşamaya bakın. Alman Edebiyatının temsilcilerinden Johann Wolfgang Von Goethe şöyle söylüyor: “ Kendine güvenir güvenmez, nasıl yaşayacağını bileceksin.” Fransız yazar ve filozof Voltaire’de şunları söylüyor: “ Kendine güvenen herkes, dünyayı idare edebilir.” Bu durum ortadan kalkarsa, onların ayakta kalması ve yaşaması zora girer ve duygusal sorunlarla karşı karşıya kalırlar. Aynı toplum veya cemiyet içinde yaşayacaksınız ve fakat birbirinize güven duymayacaksınız, bu doğru bir tavır değildir. Güven, her şeyin üstünde olmalıdır. Birbirlerinin yüzlerine karşı değişik konuşmak, arkalarından dedikodularını yapmak, pek hoş olmayan bir davranıştır. Bu durumları, siyasi ortamlarda daha fazla görüyoruz. Güven duygusu, insanların birbirlerine bağlılığının önemli unsurlarından biridir. Sevgi, saygı gibi temel değerlerin güven duygusuyla yakın ilgisi vardır. Bu duyguyu sağlamak için iletişimi düzgün, anlaşmazlıklarda doğru bir seçim, ve doğru bir şekilde fikir paylaşımı yapmak gerekir.

          İnsanların güvensizlik üzerine kuracakları bir ilişki sağlam olmayacağı gibi fertleri de çok rahatsız eder. Güven veya itimat duygusu zedelenirse eğer, insanlar ve özellikle toplum yara alır. Güvensizlik konusunda Rus Edebiyatının önemli isimlerinden biri olan Dostoyevski şunları söylüyor: “ Güvensizliği tek başına inşa etmez insan, tanıdığı herkes biraz yardım eder. “, aynı konuda Amerikalı yazar ve şair Charles Bukowski’de şöyle söylüyor: “ Güvensiz kalplerimizi karektersiz insanlara borçluyuz.” Yunan filozofu Epicure’da şunları söylüyor: “ Güvensizlik başlayınca dostluk kaybolur.” Güvensizlik sorunu güven duygusunun kaybolmasıyla ortaya çıkar ve insanlara yöneldiğinde onları kontrol etmek oldukça zorlaşır, üzüntü ve hayal kırıklığı ortaya çıkar. Kaygı, öfke, nefret, şüpheyle sonuçlandığında kişilerin hayatını olumsuz yönde etkiler ve her konuda kaybedecekleri korkusuna sebep olur. Güvensizlik duygusunu ortadan kaldırmak için sağlıklı, güvenli, itibarlı, inandırıcı ve tatmin edici duyguların kişiler arasında paylaşılmalı ve bu duyguların doğru bir şekilde anlaşılması gerekir. Yapılan araştırmalardan anlaşıldığına göre; insanların yaşadıkları güven eksikliğinin daha önce yaşamış oldukları olumsuz sebeplerden dolayı ortaya çıktığını gösteriyor.

          Güven ve güvensizlik ile ilgili olarak halk arasında söylenen anonim sözlere gelecek olursak:  “ Güven her şeyin üstesinden gelir.”, “ Güvenden daha önemli bir şey yok bu hayatta!”, “ Bir kişi hakkında kafanızda hiç soru işareti yoksa ona güveniyorsunuz demektir.”, “ Güvensizlik başladığında samimiyet de ortamı terk eder.”,  “ Güven bir ayna gibidir. Bir kez çatladı mı, hep çizik gösterir.” , “ Söz vermeyin, güven verin ki, söz vermenize gerek kalmasın.” , “ Sen Allah’a güven. Hiç beklemediğin anda çiçek açar umutlar.” , “ Bir insana zorla sevdiremezsin kendini, bana güven diyemezsin. O bunu hissetmiyorsa, tek söz söyleyebilirsin, < sen bilirsin >.” , “ Güven zamanla kazanılırken tek bir şüphe kıvılcımı bile güvensizlik duymaya yetebilir.”, “ Dostluğu öldüren en tehlikeli silah, güvensizliktir.”, “ Akıldan sorular gitmeden, kalbe güven yerleşmez.” , “ Zamanla anlaşılan tek şey güvenmenin sevmekten daha önemli olduğudur.”, “ En güzel insan, güven verendir.”, “ Güven duyduğunuz kim varsa onlara sarılın. Bu devirde güvenmek çok zor.”, “ Ne kendine ihanet et ne de güvenmediğin birine ihanet ettir.”, “ İnsanın yapabileceği en büyük fenalık, kendisine olan güvenini kaybetmesidir.”

          Konu ile ilgili olarak söylenen Türk Atasözleri: “ Ağaca dayanma çürür, insana dayanma ölür.” , “ Her adamın ipiyle kuyuya inilmez.”

Aşk Nedir Bilen Var mı?

Türkiye’nin her tarafı, özellikle de İstanbul’un her yanı aşk çünkü.

Prof. Dr. Alaeddin Yavaşça “Ey güzel İstanbul sen benim yârimsin” derken dersaadetin ağaçlarını, denizini, toprağını, gökyüzünü, tepelerini, kuşlarını, çiçeklerini, insanlarını yani her şeyini kastediyor. Aşkta bir şey eksik olmayacak. Sen onu, o seni kucaklayacak, kuşatacak.

Diplomat, milletvekili, sanatçı Yahya Kemal Beyatlı “Gönlümle oturdum da hüzünlendim o yerde/ Sen nerdesin ey sevgili, yaz günleri nerde? Dağlar ağarırken konuşurduk tepelerde/ Sen nerde, o fecrin ağaran dağları nerde?” derken sanırım bunu kastediyor. Şekip Memduh Bey de onun için besteliyor. Şekip Memduh Bey (1885-1933) ise devrinin dışişleri bakanı Vezir Şekip Paşa’nın torunu, diplomat Memduh Şekip Beyin oğlu. Dilerim günümüze yansır, kopyalanır.

Böyle bir fotoğraf düşünün günümüz için!

Falan bakanımızın veya genel müdürümüzün oğlu güftesini yazıyor, feşmekan bakanın yahut üst bürokratımızın oğlu-kızı da besteliyor.

Aman Allah’ım ne müthiş bir resimdir böyle olanı.

Ancak bu; bir temenni, bir hayal, belki de rüya gibi bir şeydir.

Herkeste bir “dünyevilik” hat boyutta; dairesine daireler, arabasına arabalar, imkânına imkan, unvanına unvanlar katmak isteyen bir hal var toplumda, yöneticilerde.

Kibir zirvede.

Tebessüm bile hak getire.

Böylesine bir gurur ve enaniyet.

Rekabet olunca da “niçin kaybettik” diye sorgulamaktan geri durmuyor.

Aşk Medeniyeti Tetikler

TURİNG’teki musikimizin ustalarından ve yüz akı sanatçılarından Bekir Ünüataer’in “Geçen Yüzyıl” adlı konserinde düşündüm bunları.

Geçen Yüzyıl’ın savaştan çıkmış, yorgun, bitik, mecalsiz ancak, insanlarında bir heyecan var, bir aşk var, bir ümit var, adeta dünyaya yeniden gelmiş gibi taptazeler. Aralarına giren yabancılar da böyledir üstelik. Bu halkın arasın yaşayan ve isimlerini İstanbul’un değişik mekanlarına verdiğimiz iki Fransız yazar Piyet Loti ve Cladue Farrare-Klodfarer de onların arasında, hayranlıkla onlara yani Dersaadet insanlarına benzemeye çalışmışlar. İstanbul’da Edirneli Ahmet Çelebi’den Türk Müziği, Tanburi Angeli’den tanbur öğrenen Romen Prensi Dimitrius Kantemir de öyledir. Yaşadıkları dönemde İstanbul halkının arasında onlardan bir şeyler bellemek ve yansıtmaya çalışmışlardır.

Bekir Ünlüataer’in konseri Kandemiroğlu’nun(1673-1723) sazkâr, peşrev, havi’siyle başladı ve Tab’i Mustafa Efendi’nin üç eseriyle devam etti. Tab’i Mustafa Efendi (1705-1765) şöyle diyordu günümüz algısıyla eserinde “İşim daima, dilde söz ve elde sazdır. Musikiye başlarken nağmeleri tartmak, üzüntüleri dağıtır. Rast makamından ayrılan zencir usulündeki bu bestem sevdayı-aşkı bilenlere armağandır.” Bitmiyor devam ediyor Tab’i Mustafa Efendi “Sevgilim, gel ki senin boyun posun, can bahçesinde fidanımdır. Güzel yüzünün parlaklığı, benim batmayan güneşimdir. Ey servi boylu, senin aşk bahçende ben öyle bir kuşum ki kainat baştanbaşa kanadım altındadır.”

Zaman değişse de aşk dünyevileşmekten ve cinsellikten ayrı, aynı kalır her dönemde; aşk aşktır. Hiç değişmiyor.

Her Şeyi Aşkla Gerçekleştirmek

Bestekar Mısırlı İbrahim Efendi’nin (1872-1933) asıl adı Avram Levi’dir. Kendisi bir Osmanlı Cihan Devleti mensubudur. Mehterhanede hocalık da yapmıştır. Sazına hakim, icrası kuvvetli, güzel sesi ve özel okuyuşundan dolayı “Hanende İbrahim Efendi” olarak bilinir, Avram Levi olarak değil. Ahmet Refik Altınay’ın güftesindeki “Semalardan güneş hala inmiyor/ Gönlüm mahzun, gözümden yaş dinmiyor/ Ada sensiz yüreğime sinmiyor/ Gel de biraz gözlerini göreyim/ Mimozadan sana çelenk öreyim” dizesi aşkı bestesine yansıtarak yaşıyor.

Aşık olmayan galiba bu meselelere biganedir.

Bigane olması da normaldir.

Çünkü aşk bir ayrıcalıktır, özellikle de günümüzde sevgi bir imtiyazdır.

Dünyeviliğin tam zıddıdır.

Ali Rıfat Çağatay (1867-1935) Şark Musiki Cemiyeti’ni ve Türk Musikisi Ocağı’nı kurdu. 1924’de ilk kabul edilen acemaşiran makamında Mehmet Akif Ersoy’un yazdığı İstiklal Marşı’nı besteledi. Mehmet Akif’teki aşk, İstiklal Marşı’na yansımıştır. Ali Rıfat Çağatay’ın nihavend bestesi Orhan Seyfi Orhun’un güftesi olan “Sarahaten, acaba söylesem darılmaz mı? Darılmak adeti, Bilmem ki, çapkının naz mı?.. Desem ki (Ben seni pek çok) sakın gücenme e mi? Sakın gücenme, eğer anladınsa sevdiğimi” dizelere aşk ile yansımıştır.

Bu aşk olmasa günümüze gelmezdi zaten.

Başkent’e Sokulmayan Aşık

Ne diyor Aşık Veysel; Güzelliğin on para etmez/ Bendeki bu aşk olmaza!

Aşk, görme engelli Aşık Veysel (1894-1973) için de kutlu bir olgu.

Olmazsa olmaz.

Hatta her işte, her şeyde.

Bekir Ünlüataer’in konserinde bilmem kaç asır önce Anadolu dervişi Karacaoğlan’dan (1606-1679) “Ey benim bahtı yârim, gönlümün tahtı yârim/ Yüzünde göz izi var, sana kim baktı yârim? Kalbinde aşk izi var, seni kim yaktı yârim”i Muhlis Sabahattin Ezgi’nin(1880-1947) bestesiyle bu aşkı yedi âlem duydu. Aşktaki bu kıskançlığı bile fark etti.

Eskiden aşk mı vardı diyenlerin ağzına biber sürmek gerek. Fetihler bile aşk ile gerçekleşmiş. Osmanlı yedi iklim dört kıtaya aşk götürmüş, sevgi yansıtmış.

Gençler Önde, Hem De Sanatla Beraber

Aşkı bize sanatçılar yansıtıyor.

Bekir Ünlüataer eserleri yaşayarak okuyor, vurguları hakkıyla yapıyor, ces ve mimiklerle dize ve notanın hakkını veriyor, güzel Türkçemizin örneklerini yaşatıyor. Bunda elbette saz sanatçıları Lütfiye Özer, Taner Sayacıoğlu, Murat Aydemir, Volkan Ertem gibi saz sanatçılarının ve Mehmet Hulusi Yücebıyık gibi yönetmenlerin emeği, katkısı, alın teri bulunuyor.

İşte bunun için salon dolu, boş yer yok. Üstelik %95’i üniversite talebesi, hem de değişik fakültelere mensup gençler. Üstelik tümü de aşk yaşında, aşk başında ve aşk yüreğinde delikanlılar. İki sıra da aksakallar var ama, onlar da öğrenciler gibi heyecanlı, tümü sanatçıyı alkışlamaktan yorulmadı bile diyebilirim. Geçen Yüzyıl deyince hangi isimler gündeme gelir? Bittabi ve hemen sayayım Vezir Ziya Paşa’nın oğlu Subhi Ziya Özbekkan (1887-1965), Sultan Abdülaziz’in başmabeyincisi sanatçı bir ailenin reisi Hurşit Bey’in oğlu Muhlis Sabahaddin Ezgi (1880-1947), kadın bestekarlarımızın en önündekilerden Başmabeyinci Hurşit Bey’in bu defa kızı, bestekar, piyanist, gitarist, tanburi Neveser Kökdeş (1904-1962), yabancı dilleri olan ve batı müziğini de iyi bilen Darüttalim Musiki Heyeti Sanatçısı Cevdet Çağla (1900-1988) besteleriyle sanatseverleri büyüledi. Güfteler ise Necdet Atılgan, Karacaoğlan, Neveser Kökdeş, Selim Aru’ya ait olup, birbiri ardından geliverdiler.

Sevdanın İpek Saçları

Program bitmesine rağmen, salonda alkışların ardı arkası kesilmeyince Bekir Ünlüataer son bir eser okumak durumunda kaldı; “Üç yıl beni sevdanın ipek saçları sardı”

Müzik aşkı yaşamanın, sevgiyi kuşatmanın ve sanatın kollarına sahip olmanın bir ayrıcalığını taşıyor.

Ülkemizde iyi ki Cumhurbaşkanlığı Klasik Türk Müziği Korosu var, Kültür ve Turizm Bakanlığı Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü var, Türk Musikisi Vakfı var, TURİNG var.

Aşk dolu Medeniyetimizin musikisinden ayrı kalmak, kendinden ayrılmak, kendini dışlamak gibidir. Yaşasın sanat, yaşasın müzik ve yaşasın aşk.

Yazar OĞUZ ÇETİNOĞLU ile (şimdilik) son kitabı olan ‘Seçkinlerden Bir Seçkin HULÛSİ ÇETİNOĞLU’ hakkında konuştuk.

HÜLYA GÜNAY: İrili ufaklı 33 adet kitabınız yayınlandı. Gazete ve dergi sayfalarında, internet sitelerinde Röportaj ve Kitâbiyat başlıkları altında her birinden 600’e yakın çalışmanız olduğu biliniyor. . Cenâb-ı Allah nazardan korusun ve devamını nasip etsin.

Efendim, çalışmalarınız geniş bir yelpazeye yayılıyor: Târih, kültür, İslâmiyet, dilimiz Türkçe, Türk Yurtları, Türk Destanları ve Biyografiler…

(Şimdilik) Son kitabınız da biyografik bir eser. Ağabeyiniz Hulûsi Çetinoğlu ekseninde Türkiye’nin siyâsî, iktisâdî hayatına sert dokunuşlarda bulunuyorsunuz. Ağabeyiniz hakkında kitap yazma fikri nasıl doğdu?

OĞUZ ÇETİNOĞLU: Hiç hesapta olmayan bir tesâdüf…  Akıl Fikir Yayınları* işyerinde bir sohbet sırasında Hulûsi Çetinoğlu’nun adı geçti. Yayınevi’nin sâhiplerinden İsmâil Derici Heyecanla araya girdi:

-Hulûsi Çetinoğlu sizin ağabeyiniz mi?

 -Evet!

-Onun hakkında kitap yazıldı mı?

-Hayır. 

-O halde siz yazınız, biz basalım…

Sonra anlattı: İstanbul’da Mühendisler Birliği’nin seçimli genel kurul toplantısı vesilesiyle kendisini tanıdığını, şahsiyetinin, düşüncelerinin ve hususiyetlerinin tesirinde kaldığını, sonraki hayatını yakından tâkip ettiğini, saygısının ve hayranlığının arttığını, topluma örnek teşkil etmesi sebebiyle onun yeni nesillere tanıtılması gerektiğini ifâde etti.

Ağabeyim bana örnek ve şahsiyetimin şekillenmesinde tesirli olmuştu. Onun dürüstlüğünde, çalışkanlığında, fikriyatında, inancında ve yönetim mahâretine sâhip insanlara, toplumumuzun ihtiyacı olduğu düşüncesi öteden beri aklımda vardı. Bu düşünce gelişti ve kitap meydana geldi.

Ders ve örnek alınacak hâdiseler kitapta bol miktarda yer alıyor.

HÜLYA GÜNAY: Birkaç misal verebilir misiniz?

OĞUZ ÇETİNOĞLU: En güzel misal Sanayi eski bakanlarından Merhum Mehmet Turgut’un  ‘Hâtıra Nev’inden Notlar’ isimli kitabında yer alıyor. Kısaca özetleyeyim:

Sayın Bakan, İstanbul Teknik Üniversitesi Makine Fakültesi’nden sınıf arkadaşı Hulûsi Çetinoğlu’nu, o dönemde Türkiye’nin en büyük Kamu İktisâdî Teşebbüsü olan Sümerbank’a genel müdür olarak tâyin etmiştir.  Bakanın memleketi Kilis’ten bir heyet Sümerbank Genel Müdürlüğüne gelir. Adâlet Partisi Kilis ilçe bakanının kızının Sümerbank’ta işe alınması talep edilir. Genel Müdür vazifeli olarak yurt dışındadır. Yardımcısı, bu konuda yetkisi olmadığını, genel müdürün halledebileceğini söyler. Bir hafta sonra geldiklerinde genel müdür, ‘olmaz’ der. Heyet Sayın Bakan’a gider. Bakan Bey, Genel Müdürü arayıp meseleyi karşılıklı görüşmek istediğini söyler. Bir araya gelirler. Bakan Bey’in ilk sözü:              

-Sen bu iş için bir çözüm bulursun…

-Bir değil iki çözüm teklifim var. Birincisi sizin personel alımının durdurulması hususundaki talimatınızın iptal edilmesi… Fakat bunun uygulanmasını doğru bulmam. Devlet ciddiyeti ile bağdaşmaz. İkinci çözüm: istifamı veririm, yerime tâyin edeceğiniz yeni genel müdür seçmeninizin kızının işe giriş işlemini yapar.

Odayı derin bir sessizlik kaplar. Uzun süren sessizliği Bakan Bey’in kararlı sesi bozar:

-Hayır Hulûsi! Sen işinin başına dön. Devlet ancak devletin menfaatini koruyup kollamak için kendini fedâ eden prensip sâhibi idârecilerinin irâdesiyle yükselir.

HÜLYA GÜNAY: Müthiş bir olay. Cumhuriyet târihinde herhalde benzeri yoktur veya yok denecek kadar azdır. Yaşanan olayın benzerleri çok olsaydı, Türkiye bugün bambaşka bir konumda olurdu…

OĞUZ ÇETİNOĞLU: Aksi yönde gelişen hâdiseler daha çok…

HÜLYA GÜNAY: Lütfeder misiniz?

OĞUZ ÇETİNOĞLU: Uzun yıllar Almanya’da çalıştıktan sonra Türkiye’nin resmî sektörde en büyük fabrikalarından birine genel müdür olarak gelen şahıs, üç ay sonra istifasını verip ayrıldı. Personel ve idârî işler sorumlusu ve yönetim kurulu üyesi olduğum holdingde çalışmaya başladı. Ayrılışının sebebini sorduğumda ilgili bakanla aralarında geçen konuşmayı anlattı:

-Gönderdiğim listede isimleri yazılı 15 kişiyi işe almamışsın…                                                                                                   -Sayın bakanım, evvelki hafta ve geçen hafta gönderdiğiniz kişilere işbaşı yaptırdım.  Personel fazlamız var. Ayrılmaları ve emekli olacakları bekliyorum. O zaman işe yerleştirebileceğim.                                                      -Adamların beklemeye tahammülü yok. Derhal işbaşı yaptırılmasını istiyorum.                                                      -Başüstüne Efendim. Ancak bir hususu arz etmeme müsaade buyurunuz…                                                              -Söyle!                                                                                                                                                                             -Almanya’da sayın bakanım telefon ettiğinde;  ‘Üretimi ve ihracatı artırın, mâliyet fiyatlarını düşürün’ diyordu. Böyle talimatlarla çalışma iştiyakım artıyordu…                                                                                                                                                                  -Sen yorulmuşsun. İstifanı ver de git dinlen…

Türkiye yıllardan beri ‘gelişmekte olan ülkeler’ limanında beklemekte olan bir gemi gibi. Bir türlü gelişmiş ülkeler limanına geçemiyor.

Kitap, Hulûsi Çetinoğlu biyografisi görümünde ise de, asıl hedefi, bahsi geçen bekleyişin sebebini tespit etmektir.

HÜLYA GÜNAY: Diğer hâdiselerden de bir örnek verebilir misiniz? 

 OĞUZ ÇETİNOĞLU: Farklı bir hâdiseyi nakledeyim: Orta halli işletmelerden birinin müdürü telefon eder. Konuşmanın özeti:

-Efendim aybaşı yaklaşıyor. Personelimizin ve işçilerimizin ücretlerini ödeyecek paramız yok.

-Bir kamyonet kiralayın, hafif özürlü, defolu malları yükleyin ve pazarlarda satın, elemanlarınızı mağdur etmeyin.

-Efendim ben fabrika müdürü olarak pazarda…

-Elemanlarınızdan birkaçını görevlendirin.

Aybaşında müdür, genel müdürünü tekrar arar:

-Efendim, emrinize uyduk. Elemanlarımızın iki aylık ücretini karşılayacak gelir elde ettik. Arz ederim.

-Ben de sizi ve görevlendirdiğiniz elemanlarınızı tebrik ederim.

………

Türkiye’de bu iş, alışılagelmiş usullerle şöyle çözülmeye çalışılırdı: 1-Fabrika müdürü genel müdürlüğe bir yazı yazıp durumu bildirir. 2-Genel müdür yazıyı yardımcısına havâle eder. 3-Yardımcı bir komisyon kurup meseleyi üç-dört toplantıda enine boyuna konuşurlar. 4-Komisyon konuyu mâlî işlerden sorumlu genel müdür yardımcısına havâle eder. O da banka kredisi temin etmek için teşebbüse geçer. Bu işin de bir yolu yöntemi vardır. İki ay sonra çözüm bulunur. Gecikme sebebiyle fabrika personelinin çalıştığı müesseseyle bağları zayıflar, verim düşer, işyerinden ayrılmalar olur, yeni ve daha mühim problemlerle karşılaşılır…

HÜLYA GÜNAY: Pratik zekânın üstünlüğü… Peki Efendim, pratik ve üstün zekâlı, fedakâr bir bürokrat olan ağabeyiniz kısa bir süre sonra niçin görevden alındı?

OĞUZ ÇETİNOĞLU: Çok mükemmel bir soru. Cevabında Türkiye gemisinin neden yıllar boyunca azgelişmiş ülkeler limanında beklediğinin çok net açıklaması var. Uzun bir meseledir. Özetlemeye çalışayım:

Bir kamu iktisâdî kuruluşunun özelleştirilmesi için çok sayıda makamın görüşü alınır. (Bâzen de alınamaz) 1-Bağlı bulunduğu bakanlığın, 2-Maliye Bakanlığının, 3-Ticâret Bakanlığı’nın 4-Devlet Plânlama Teşkilâtının, 5-Başbakanın, 6-Cumhurbaşkanının ve arada konu ile alâlakı 3-5 makamın…

Kuruluş zarar ediyorsa, çeşitli usuller denenerek kâra geçmesi sağlanır, sermâyesi artırılır, satış yöntemleri belirlenir ve satışa çıkarılır. Bu işler en az 1-1,5 yılda tamamlanabilir.

Sümerbank’ın bağlı kuruluşlarından biri için bütün bu işler, bir senede tamamlanır. Alâkalı dâirelerden onay alınır. Satışa çıkarılacağı sırada kabinede değişiklik yapılır. Yeni Mâliye Bakanı, tesisin bulunduğu vilâyetin milletvekilidir. Üniversiteden sınıf arkadaşı olması sebebiyle Sümerbank Genel Müdürüne serzenişte bulunur: ‘Hulûsi Kardeşim, bula bula özelleştirme için seçim bölgemdeki fabrikayı mı buldun?’

HÜLYA GÜNAY: Bu sitemin sebebi ne ola ki…

OĞUZ ÇETİNOĞLU: Fabrika devletin mülkiyetinde olacak ki, sayın bakan, kendisine seçim kazandıran partilileri ve yakınlarını fabrikada istihdam etsin ve yeniden seçilsin…

HÜLYA GÜNAY: Bu söylediklerinizin tamamı kitapta var mı?

OĞUZ ÇETİNOĞLU: Daha fazlası var.

HÜLYA GÜNAY: Ağabeyiniz teknik eleman olmasına rağmen, mükemmel bir iktisat uzmanı. Bir özelliğini daha açıklayıp başka konulara geçelim, uygun görürseniz…

OĞUZ ÇETİNOĞLU: Zarar eden kamu iktisâdî işletmelerini zarardan kurtarıp kâr eder hâle getirdikten sonra, çalışanlarına hisse senedi satmak suretiyle özelleştirmeyi düşünüyordu. Fabrikanın çalışanı, aynı zamanda çalıştığı işyerinin sâhiplerinden biri olacağından verimli çalışması için canını dişine takarak, gecesini gündüzüne katarak çalışacak, emekli olduktan sonra da ek geliri hazır olacaktı.

HÜLYA GÜNAY: Diğer ülkelerde uygulaması var mı?

OĞUZ ÇETİNOĞLU: Var. Amerika’da Ford, Almanya’da Mercedes, İngiltere’de Morgan Motor Company, Japonya’da Toyota, İtalya’da Fiat fabrikalarının işçileri, çalıştığı fabrikanın ortağıdır.

HÜLYA GÜNAY: Ağabeyinizin diğer özelliklerinden de bahseder misiniz?

OĞUZ ÇETİNOĞLU: Müşfik,sevecen ve buna rağmen otoriter bir aile reisinde, evlatlarını çok seven fakat sevgisiyle şımartmayan, sözünü dinleten bir babada, otoritesini kimseyi kırmadan / incitmeden kullanmasını bilen bir idârecide bulunması gereken bütün meziyetlere sâhipti. Az ve öz konuşurdu. Düşüncesini çok az kelime ile net bir şekilde ifâde ederdi.  Dostları ve sevdikleri için her fedâkarlığı göze alabilen bir ideal insandı. Dürüstlüğü ve çalışkanlığı iftiharı olarak değil, mecburiyeti olarak kabul ederdi. Aşırı iltifatlardan rahatsız olan mütevazı ve sâde bir insandı.

HÜLYA GÜNAY: İlgi, bilgi ve çalışma alanlarından söz eder misiniz?

OĞUZ ÇETİNOĞLU: İlgi ve bilgi alanı genişti. Sorulmazsa beyanda bulunmazdı. Sorulduğunda, soru sâhibini ve dinleyenleri ikna edecek bilgileri verirdi. Lise öğrencisinin o gün öğrendiği ve fakat unuttuğu; fizik, kimya matematik, cebir, geometri ve trigonometri formülünü az önce öğrenmiş gibi ezberden söylerdi. Çok okurdu. Okuduklarını kolay kolay unutmazdı. Hiçbir şahsî çıkar peşinde koşmaz; vatan, millet, bayrak, ezan ve âilesinden, dostlarından ve prensiplerinden başka vazgeçilmezleri bulunmayan seçkin bir Türk münevveri idi. ‘Dürüst ve çalışkan olmak yetmez! Her Türk, dürüst ve çalışkan en az 10 kişi yetiştirmeli’ diyordu.

HÜLYA GÜNAY: Hizmet alanları da geniş olmalı…

OĞUZ ÇETİNOĞLU: Evet. İstanbul Teknik Üniversitesi Makine Fakültesi Talebe Cemiyeti Başkanlığı, İstanbul Teknik Üniversitesi Talebe Birliği Başkanlığı, Ankara’da Makine Mühendisleri Odası Genel Sekreterliği, aynı kuruluşta Başkan Yardımcılığı ve Ankara Mühendisler Birliği Yönetim Kurulu üyeliği yaptı. 8 dâireli Petrol Apartmanı Yapı Kooperatifi’ni kurdu, inşaatına nezâret edip bitirdi. İstanbul’da Türkiye Millî Kültür Vakfı kurucuları arasında yer aldı, Mütevelli Heyeti Başkanı oldu. Türk Kültürüne Hizmet Vakfı kurucuları arasında yer aldı ve Yönetim Kurulu Başkanı oldu. Türkiye Metal Sanayicileri Sendikası (MESS) Yönetim Kurulu Başkanı, Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu Yönetim Kurulu Başkan Vekili olarak çalışma hayatına katkıları oldu.

Sümerbank Genel Müdürlüğü’nden emekli olduktan sonra Çelik Endüstrisi A. Ş.’nde Genel Müdür, Parsan Makine Parçaları Sanayii A.Ş.’nde Yönetim Kurulu Başkanı, Borusan Holding’de Yönetim Kurulu Başkan Vekili olarak çalıştı. İstanbul Teknik Üniversitesi’nde, İşçi ve İşveren Sendikalarında, Türk Edebiyatı Vakfı’nda, dâvet edildiği gazete merkezlerinde; boru hatları, özelleştirme, sendikacılık konularında konferanslar verdi, makaleler yazdı. Tesislerin temel atma ve hizmete açılışları vesilesiyle konferans mâhiyetinde konuşmalar yaptı. Kamu İktisâdî Teşebbüsleri ve Özelleştirme konusunda konferanslar verdi. Halka Açık Şirketler isimli esere geniş kapsamlı önsöz yazdı. Muhtelif gazetelerde günlük meselelerle alâkalı geniş hacimli röportajları yayınlandı.

Hulûsi Çetinoğlu hakkında kısa kısa…

*İşyerinde elde edilen başarıların şahsına değil, ekibine âit olduğunu söylerdi.

*İşyerindeki sıkıntıları hiçbir zaman evine taşımadı.

*Önemli olumsuzluklarda öfkesini üzüntüsünü olabildiğince frenler, aile fertlerinin, dostlarının ve yönetimi altındaki elemanların küçük başarılarında ise memnuniyetini bir miktar abartırdı.

*Şahsî eşyâlarını dâima aynı yere koyar, lâzım olduğunda hiç aramaz, üzerinden günler ve aylar geçmiş olsa bile bir gün önce koymuş gibi… karanlıkta olsa bile elini uzatır, alırdı.

*Kâğıt paraları cüzdanına, fotoğraf yüzü sol tarafa bakacak şekilde yerleştirirdi. Ceket ve pantolon ceplerine kâğıt para koymazdı.

*Yön tâyininde ve adres bulmakta mâhirdi. Bir defa gittiği adresi, yıllar sonra bile kolayca bulurdu.

*Bulunduğu odadan çıkarken elektriği mutlaka söndürürdü. Odada biri varsa, ikaz edilmeksizin kapattığı elektriği, özür dileyip derhal açardı.

*Muhakemesi kuvvetli idi. Doğru neticelere varır, muhatabını ikna etmekte zorlanmazdı.

*Az ve öz konuşurdu. Buna rağmen sohbeti zevkli olurdu.

*Her doğruyu konuşmasına malzeme yapmaz fakat söyledikleri mutlaka doğru, kesin bilgi ve yaşanmış olaylardan meydana gelirdi.

*Dostlarına çok düşkündü.

*Eşinin akrabalarıma ve arkadaşlarına, çocuklarının arkadaşlarıma da değer verirdi.

* Küçük çocuklarla oynar, güldürür, büyüdüklerinde derslerinde, işlerinde yardımcı olurdu.

*Yenilikçi bir insandı. Yenilenmenin, devrim şeklinde değil, kendimiz kalarak ve gelişerek yenilenme şeklinde olması gerektiğini söylerdi.

————————————

*AKIL FİKİR YAYINLARI: Telefon: 0.212-514 77 77 e-posta: bilgi@akilfikiryayinlari.com  www.akilfikiryayinlari.com      

OĞUZ ÇETİNOĞLU 28 Kasım 1938 târihinde Bafra’da doğdu. İlk ve ortaokulu doğduğu şehirde bitirdikten sonra Ankara Ticâret Lisesi ve Ankara İktisâdî ve Ticârî İlimler Akademisi’nde okudu. İş hayatına Ankara’da muhasebeci olarak başladı. Ankara ve Karabük’te: muhasebeci, mâlî müşâvir ve profesyonel yönetici olarak devam etti. İstanbul’da demir ticâreti ile meşgul oldu. SSCB’nin dağılmasından sonra Türk Cumhuriyetlerinde sanayi yatırımları gerçekleştirmek üzere çok ortaklı şirket kurdu. Şirketin murahhas âzâsı olarak Azerbaycan’da ve Kırım’da tesis kurup çalıştırdı. 2000 yılında işlerini tasfiye etti. İş hayatı ile birlikte yazı hayatı da devam etti. İlk yazısı 1954 yılında Bafra’da yayımlanmakta olan Bafra Haber Gazetesi’nde başmakale olarak yer aldı. Sonraki yıllarda İlhan Egemen Darendelioğlu’nun Toprak Dergisinde, Son Havadis, Tercüman, Dünyâ ve Kırım’da yayınlanan Kırım Sadâsı gazetelerinde, Türk Ocakları Genel Merkezi’nin yayımladığı Türk Yurdu Dergisi’nde yazdı. İslâm, Kadın ve Âile, Yörünge, Ufuk, Emelimiz Kırım, Papatya, Târih ve Düşünce, Yeni Düşünce, Yeni Hafta, Sağduyu, Orkun, Kalgay, Bahçesaray, Türk Dünyâsı Târih ve Kültür, Antalya’da yayımlanan Nevzuhur, Kayseri’de yayımlanan Erciyes ve Yeniden Diriliş, Tokat’ta yayımlanan Kümbet, Kahramanmaraş’ta yayımlanan Alkış dergilerinde imzasına rastlanmaktadır. Akra FM radyosunda haftanın olayları üzerine yorumları oldu. Çetinoğlu; Türk Ocağı, Aydınlar Ocağı, ESKADER/Edebiyat, Sanat ve Kültür Araştırmacıları Derneği ve İLESAM/Türkiye İlim ve Edebiyat Eseri Sâhipleri Meslek Birliği üyesidir. İstanbul’da ikamet etmektedir. Evlidir, bir oğlu, Emir adında bir torunu vardır.

İslâm, Demokrasi ve Cumhuriyet

     Hürriyet, Adalet, Meşveret, Şura, İstişare, Meşrutiyet / Demokrasi ve Cumhuriyet mefhum

     Ve kavramları; kimilerince yanlış anlaşılıyor, yanlış yorumlanıyor!

     Bu yüzden İslâm’da yok sayılarak karşı çıkılıyor!

     Oysa “Tebeddülü esma ile hakikat tebeddül etmez.” / “İsim değişmekle, hakikat değişmez.”

     Farklı isimlerle anılış; gerçeklerin gerçekliğini ve doğruluğunu inkâr ettirmez.

     Aynı mâna; her millette, her dilde farklı kelimelerle ifade edilse de,

     Kelimelerin rûhu olan mâna; asla değişmez.

     Meselâ su’ya, taş’a, insan’a ve diğer varlıklara; ne isim verilirse verilsin;

     O şeyin mahiyet ve maddesi değişmez. Nitekim, su’ya: Water, su, ma ve âb deyin fark etmez.

     Çünkü hepsi de, bildiğimiz su’yun; çeşitli lisanlardaki ifade ediliş şekilleridir.

     İşte bunun gibi; Meşveret, Meşrutiyet ve Demokrasi gibi, bazı kelimeler;

     İfade ettiği mânalar hesaba katılmadan; sırf telâffuzundan ötürü

   “Küfür Rejimi”ni ifade ediyor (!) denilerek; bu nevi kelimeler reddediliyor, onlara karşı çıkılıyor!

     Farkında olmadan, Hz. Muhammed zamanında uygulanan “Meşveret Modeli”ne açılan kapılar,

     Şuursuzca kapatılmak isteniyor!

     İşi ehline / bilene sormak demek olan “Danışma / İstişare”yi, bir kenara itiyoruz! Halbuki:

   “Ve işini onlara danış / istişare et.” (Âl-i imran:159) “İşleri, aralarında danışma / istişare iledir.”

    (Şura: 38) âyetleri Meşveret’i nazara vermekte. Kaldı ki, Hz. Peygamber; hakkında vahiy

     Olmayan her mes’eleyi ashabı / sahabeleriyle istişare etmiş / onlara danışmıştır.

     Asr-ı Saadet / Hz. Muhammed’in zamanında ve Dört Halîfe devrinde,

     Bunun çok güzel örnekleri var. Çünkü Kur’an’da geçen “Şura” ve “Meşveret”

     Mefhum ve kavramları; Meşrutiyet, Demokrasi ve Meclis / Parlamento anlamındadır.

     Evet Hürriyet, Meşrutiyet ve Demokrasi demek olan Cumhuriyet; aslında Adâlet, Meşveret /

     Ekseriyetin yani çoğunluğun görüşüne göre hareket etmek

     Ve Kanun’da İnhisar-ı Kuvvet / gücün sınırlandırılmasından ibarettir.

     Fakat, gerçek bu olduğu hâlde, İslâmiyetin özünü terk ederek,

     Sadece zâhirine, dış görünüşüne baktık! Sırf ona nazar ettik! Tabii ki aldandık!

     Kötü ve yanlış bir anlayışın zebunu olduk! İslâmiyete yakışır bir tavır alamadık!

     İslâmiyete uygun bir vaziyete bürünemedik! İslâmiyete lâyık olduğu hürmeti gösteremedik!

     Âdeta onun bizden uzaklaşmasına zemin hazırladık!

     Sanki, O da bizden kendini saklamak zorunda kaldı!

     Çünkü biz; Yahudi ve Hristiyanların inanç, ahlâk, tarih ve efsaneye dayalı kültürünü,

     Yani İsrailiyyatı; İslâm’ın usûlüne / kaide ve esaslarına karıştırdık!

     Zamanla inanç hâlini almış olan dinsel hikâyeleri; İslâm’ın akaidine /

     İmanla ilgili esas ve hükümlerine bulaştırdık!

     Mecazatı / mecazları; İslâm’ın gerçek ve doğruları imiş gibi algıladık!

     Kısaca, İslâm’ın muhteva ve içeriğini takdir edemedik!

     Ne doğru dürüst idrak edebildik, ne de hakkıyla içselleştirebildik!

     İşte bu yüzden, İslâmı yanlış anlamaktan kaynaklanan, acı bir sonuçla karşılaştık!

     Zillet içine düştük! Hor ve hakir görünür olduk!

     Maddî ve mânevî bir yoksulluğun tam ortasında bulduk kendimizi!

     Batı karşısında, Büyük Türk Milleti olarak;

     İslâm’ın şeref ve haysiyetine yakışır bir yükselişe eremediğimiz için,

     Allah katında ve insanlık önünde; millet olarak;

     Millî ve dinî görevlerimizi yapamamış olmaktan ötürü;

     Çok mahcup ve çok mes’ûl bir durumdayız!

     İşte bu vaziyet karşısında, silkinip kendimize gelmek,

     O’nun sonsuz merhametine sığınmak için: İslâm’ı anlamış olarak

   “Fefirrû ilallah.” (Zariyat: 50) / “…Allah’a koşun.”

Boyalı Televizyon

Bu yazıyı geçen ayın ilhamıyla yazıyorum. Nisan ayının son haftasında Türkiye’nin ana gündemi, muhalefetin asıl meselesi, ıstakozdu! Az biraz da Rolex. Hangi kanalı açarsanız açın, ıstakoz ve Rolex. Anlaşılan iktidar mensupları ıstakoz yemeseler hiç olmazsa Monaco’da yemeseler ve bir de Rolex yerine bir başka saat taksalar Ak Parti ile gül gibi geçinip gidecekler. Ama aralarında iki aşılmaz engel var. Neyinin estetik olduğunu bir türlü anlamadığım o kaba saba, ağır saat ve bir de koca kıskaçlı karides azmanı ıstakoz!

Televizyondan haber izleme alışkanlığım pek yok. Sabah erkenden Karar’ın internet sayfalarını,  X’i ve e-postama gelen haberleri şöyle bir tararım. Bunlardan on beş dakikada edindiğim bilgiyi televizyondan almaya kalksam herhâlde yarım günüm gider. Öğleden sonra turumu, bu defa daha kısalmış hâliyle tekrarlarım; yeter.

Benim televizyon alışkanlığım yok ama arkadaşımın var. Onun sayesinde öğreniyorum. Muhalif kanallar bir şey yakalıyor. Diyelim ki ıstakoz. Sonra hepsinde ıstakoz var. Derken akşam oluyor. Bu defa ıstakoz üzerine açık oturum yapıyorlar. Istakoz uzmanları var. Monaco uzmanları var. Ayrıca genel uzmanlar var, her ne demekse.

Para Sayan Eller

Arkadaşım az sonra ıstakoz ve Rolex’ten sıkılıyor. Ne yapmalı? İki şey var. Ya yandaş kanallara geçip nasıl uçtuğumuzu, kaçtığımızı dinleyeceksiniz; onlarda ıstakoz ve Rolex yok. Isakozun bıraktığı boşluğu doldurmak için ıkına sıkına haber vermek zorunda kalıyorlar. Yahut yabancı kanalları açacaksınız. Onlarda doğru dürüst haber var; eğer yabancı diliniz varsa. Gerçi spikerleri bizimkiler kadar genç ve alımlı değil ama ıstakoz değil haber sunuyorlar.

Haberleri ıstakozla doldurmak mümkün değil. Onun için bir de domatesin ne kadar pahalı olduğu, sabahtan halkın Et ve Süt Kurumu kuyruğuna girişi. Bunlar televizyon. Dolayısıyla konuşan kafa ankorlar ile yetinemezler. Bir şeyler göstermeleri, “reality show” yapmaları lâzım. Domatesin ve etin fiyatının reality’si nasıl olur? Şöyle olur: Bir müşteri yakalarsınız ve size anlatır. Geçen sene et şu kadardı, bu sene bu kadar. Alamıyoruz. Bir kişi, iki kişi… Kuyruktakiler bitti. Şimdi kuyrukta olmayanları çekersiniz. Onlar, “Biz kuyruğa bile giremiyoruz.” derler…

Aslında böyle bir haber yapılabilir. Bir kere. Bilemediniz iki kere, üç kere. Ama aylarca haber programınızı kuyruktakiler ve kuyruğa giremeyenlerle, pazar tezgâhlarıyla dolduramazsınız. Bir haber programı boyunca bile yapamazsınız. Sıkar. Ama haber saatinin dolması lazım. Kolay. Konu pahalılık ya. Dâhiyane bir fikir: Ekranın ortasına para sayan bir el koyarsınız. Sonra para sayan başka bir el. Araya bir para sayma makinesi, sonra yine bir el. İşte size televizyon haberciliği. Pahalılık açık oturumlarında, ekonomi açık oturumlarında da para sayan eller ve para sayma makineleri var. Niçin diye sorsanız, herhalde sünnetçi hikâyesindeki gibi, “Ya ne koysaydık?” diyecekler. Bir şey koymasanız olmaz mı? Aynı on saniyelik videoyu on kere yayımlamak sıkıyor, biliyor musunuz?

Boyalı basından boyalı televizyona

Evet, geçen hafta böyleydi. Bütün kanallarda ıstakoz ve Rolex vardı. Bunların benzini bu haftaya yetmez. Bakalım bu hafta ne bulacaklar. Siz bu satırları okurken bulmuşlardır bile.

Olur olmaz yerde resim kullanma garipliği galiba asıl İnternet’le, daha doğrusu Web siteleriyle başladı. Gerçi Web’den önce da bazı gazeteler ortalamanın üstünde resim yayımlardı. Öbürleri onları “boyalı basın” diye küçümserdi. Fakat rotatif devrinde bu iş pahalıydı. Klişe yapacaksınız. Hele renkli için dört klişe yapacaksınız ve bunları kaydırmadan basacaksınız. Ofset Web başlayınca resim basmak biraz daha kolaylaştı. Ağır başlı fikir gazeteleri, siyah beyaz çıkardı. (Bu paragraftaki iki Web aynı Web değil. Birincisi İnternet’in Web’i, ikincisi Web- ofset.)

Yazı zor, resim rahatlatır

Kolayca resim yayımlamak internetle mümkün oldu. Sonra Facebook gibi, Twitter (X) gibi mecralarda görüldü ki yayınladığınız her neyse ona bir resim eklerseniz daha çok tıklanıyor. Artık ilgili ilgisiz her şeye bir de resim eklenir oldu. Instagram gibi sırf resim üstüne dönen sosyal kanallar çıktı.

Dönelim televizyona. Adı üstünde “vizyon”. Dolayısıyla her şeyde resim yayımlamak zorundalar. Haberlerde aynı on saniyelik video o haber bitene kadar belki on defa veriliyor da veriliyor. Açık oturumlarda da ekranın iki yanında konuşanların ufak görüntüleri var. Göbekte yine durmadan dönen bir video. İnsanın dikkatini dağıtıyor. Konuşulanları ancak yarım yamalak anlayabiliyorsunuz. Bazen görüntülerin konuyla ilgisi kopuyor. İsrail füzeleri İran füzelerini mi vuruyor. Video bitti, napcaz? İsrail’in Gazze’yi bombalama sahnelerini korsunuz. O da gece, bu da gece; kim fark edecek?

Vicdanlarınızı Kanatmaya Devam Edeceğim

Milli görüş geleneğinin ilimizdeki önemli isimlerinden olan, fakat çok sonraları Ak Parti’li olan bir dost beni yazılarım hakkında uyardı. Özellikle gündemde olan “yolsuzluk ve rüşvet” iddiaları sonrası yazdığım yazıların üslubu hakkında.

Bu dostumuz parti içinde bir kısım yetkililerin, ahlaki zafiyet içinde olduklarını ve çok yanlış işler yaptığını kabul ediyor. Kendisinin ve yakın arkadaşlarının partideki bu yanlışlara ortak olmak için değil, düzeltmek için orada bulunduklarını ifade ediyor.

Bana uyarısı ise şöyle: “Bizi ayakkabı kutuları, yatak odalarındaki çelik kasalar gibi sembol kavramları kullanarak düzeltemezsiniz. Bu kavramlarla yazılan yazılar kumpasçıların ve CHP’lilerin üslubudur. Bizler ‘ayakkabı kutusu’ ibaresini gördüğümüz anda yazının gerisini okumayız. Oysa siz AK Partililerle aynı manevi iklimden beslenmiş bir kitleyi temsil ediyorsunuz. Bizi düzeltmek istiyorsanız bu üslubunuzu değiştirmelisiniz.”

*****

Üslubu Beyan Aynıyla İnsan: Bu sözün anlamı, kişinin konuşma tarzı ve hareketleri kişinin iç dünyasının ve karakterinin aynasıdır demek. Benim yazılarım da duygu ve düşüncelerimi, iç dünyamı ve karakterimi yansıtıyor olmalı.

Yazılarımda kişilere yönelik aşağılayıcı ve hakaret teşkil edecek kavramları kullanmamaya çok özen gösteriyorum. Kişileri değil, olayları değerlendirmeye çalışıyorum. Özellikle lider, genel başkan, kanaat önderi gibi arkasında kendisini seven kitleler olan şahıslara karşı tahkir edici üslup kullanmayı bu kitlelere karşı saygısızlık olarak görürüm.

Fakat hem köşe yazısı yazacaksınız ve hem de ülkenin birinci gündem maddesi olan bir konuda sembol kavramlar haline gelmiş ibareleri hiç kullanmayacaksınız. Bu mümkün değil.

Ancak bugün AKP’li dostumuzun tavsiyesine uyacağım. Aşağıdaki yazımda ayakkabı kutularından, milyar doların sıfırlanmasından, çikolata kutularıyla gönderilen rüşvetten ve de 300 bin İsviçre Frank’ı değerindeki (Son kurla 10 milyon 650 bin TL’lik) rüşvet saatten bahsetmeyeceğim. Bunların soruşturmalarının önlenmesi ve örtülmesi çabalarını da tartışmayacağım.

************************

Türk Kimliği Ve İslami Değerler

Benimle aynı kültür kaynaklarından ve manevi iklimden beslenerek yetişen ve Ak Parti mensubu/ destekçisi olan dostlarımın sayısı çok fazla. Bu dostlarımız AKP döneminde Türk kimliğine yönelik yapılan saldırılar, Ege’de 18 adamızın Yunanistan’ın işgal ve ilhakıgibi milli konularda hassastır ve endişelidir. Bu dostların yolsuzluklardan ve kamu malı, kul hakkı yenilmesi gibi konulardan rahatsız olmamaları mümkün değil. Ama çok çeşitli sebeplerle AKP’yi desteklemeye devam ediyorlar.

Kimisi bu parti sayesinde makam, iş, para elde etmiş. Kimisi muhalefete kızgın ya da yetersiz görüyor. Tayyip Erdoğan’ın tavrına hayran olan da var. Güçlüden yana olmanın dayanılmaz rahatlığından vazgeçemeyen de. Kimisi de alışkanlığını terk edemiyor.

İşte benim yazılarımdan en çok bunlar gibilerin rahatsız olduklarını görüyorum. Çünkü vicdanlarında var olan yarayı kaşıyorum.

Ben bu yaraların kanamasını istiyorum. Çünkü onları seviyorum.

Çünkü vicdanların sesine kulak vermemekle onlar kendilerine olan özsaygılarını yitiriyorlar. Ayrıca AK Parti’ye de ülkemize de zarar veriyorlar.

Parti içinde hiçbir etkileri olmadığı için mi, var olan etkilerini de kaybedecekleri korkusundan mı bilemiyorum. Dışarıda dile getirdikleri yanlışları parti içinde gündeme bile getirmiyorlar.

Oysa bu dostlar vicdanlarının sesine kulak verseler, partilerinin içinde yaşanan yanlışları dile getirebilseler… Yolsuzluk yapanların ve rüşvetçilerin korunmasına karşı çıkabilseler.. Hukuk sisteminin her gün bir temel taşının yıkılmasına, otoriterleşmeye doğru gidişimize seslerini çıkarabilseler… Çok önemli bir görev yapmış olacaklar.

Hiç olmazsa içeriden biri olan Abdurrahman Dilipak kadar bazı yanlışları dile getirebilseler:

“Bir de kısas yapıyorlar, akıllarınca, onlar bizim mallarımızı çaldı yıllarca, bize zarar verdiler, biz de onun karşılığını alıyoruz şimdi…

Onların size yaptıklarını, siz onlara yaparak aslında onlara benziyorsunuz… Arada fark kalmıyor… Babalarının sizin babanıza yaptığı zulmü, siz oğullar olarak, onların çocuklarına ödetiyor, buna da adalet diyorsunuz…

Kimi dini kullanıyor, kimi tarihi, gelenekten bir rivayet buluyor, onun arkasına saklanıyor. Öyle olunca da bütün haramları helâl kılmak mümkün oluyor…

Rüşvetin de kılıfı bulunmuş, torpilin de… Fetvası da alınmış! O zaman geriye ne kalıyor? Çalabilirsiniz de… İftira da edebilirsiniz… Tehdit ve şantaj da mümkün, kumar oynayabilir, oynatabilirsiniz… Bu bir “savaş” dersiniz, öldürürsünüz de!”

Bunların yerine hiç olmazsa “imanımız eylemlerimizde tezahür etmiyor” diye özeleştiri yapabilseler.

*****

Vicdanlarınızı Daha Fazla Kanatacağım

Milli ve İslami değerlerle yetişen AKP destekçisi dostlar. Ben sizin vicdanlarınızın yarasını kaşımaya, daha fazla kanamasını sağlamaya çalışacağım.

Ta ki vicdanlarınızın sesine uyarak, bulunduğunuz yerde üstünüze düşen vazifenizi yapıncaya kadar… Veya size yakışmayan yeri terk edinceye kadar…

Bunları yapamıyorsanız vicdanlarınızı sökün atın. Bir daha da değerlerinizden ve imanınızdan söz etmeyin.

NOT: Tam on sene önce, 21.04.2014’te yazdığım bu yazıda verdiğim sözümü tuttum. Ama sonuç almada başarılı olabildim mi bilemiyorum.

Tevhîd- I Tedrîsât ile Hesaplaşma mı?

Konuyla alakalı okuduklarımızdan bahisle;

Necip Fazıl’dan, Nakşibendî tarikatı üyesi Nurettin Topçunun 1960 basım tarihli Türkiye’nin Maarif Davası kitabına yapılan referans hazırlanan müfredat taslağı siyasi anlam ve ideolojik açıdan laik Cumhuriyete meydan okumadır. Siyasal İslam’ın kalıcı hale getirilmesinin en keskin adımının atıldığını görüyoruz. Kültür ve medeniyetimize yön verenler dersine laiklik, karma eğitim karşıtı ne kadar isim varsa eklenmiş. ‘Bütüncül eğitim yaklaşım modeli’ olduğu iddia edilen müfredat taslağının omurgasını temel bilimsel dersler değil, dini ders ve kavramlar oluşturmakta. Örneğin; fizik, kimya, biyoloji ve matematik gibi evrensel ve bilimsel dersler adeta angarya gibi gösteriliyor ve daha çok dini ve ahlaki değerlerin öğretilmesine odaklanılıyor. Amaç Tevhîd- i Tedrîsât ile hesaplaşma isteği mi?

Taslakta yüzlerce kez ‘değerler’ kelimesi geçmekte. Peki, o değerlerin içeriğinde neler var? Bütününe bakınca değerlerin din dersleriyle eşleştirilmiş durumda olduğunu anlıyoruz.

*

Örneğin; o sayılan değerlerde cumhuriyet, barış ve eşitlik gibi evrensel kavramlar yok. Tüm yapı; itaat, fıtrat, kanaat, şükür, edep, mahremiyet, sabır, ahilik, fazilet, hadis, cedel, hikmet, iffet,  üzerine oturtulmuş durumda. Bazı ders içeriklerinde veda hutbesindeki eşlerin sorumlulukları, aile yapısının ayet ve hadisler ışığında ele alındığı, kadının çalışma hayatına girmesinin, çocuk ve yaşlı bakım merkezlerinin arttırılmasının aileye zarar verdiğinden bahsedildiği kadın düşmanı, ayrımcı ifadeler var.

*

İktidarın Yirmi iki yıldır sürdürdükleri eğitim politikasını eğitimin piyasalaştırılması ve dinselleştirilmesi yolunda el arttıracaklarının ilanı olarak okumak yanlış olmaz. Mevzu bahis olan hepimizin geleceği. Bu müfredat taslağının geri çekilmesi başat mücadele başlığımız olmak zorunda. Bilimsel ve evrensel olmayan bir müfredatla eğitimin daha iyi bir duruma gelmesi mümkün mü? Yaratıcı, çocukların yeteneklerini ortaya çıkaracak, bilimsel bir eğitim programı yerine, hedefi dindar ve kindar nesil yetiştirmek olan bu taslağa yüksek sesle itirazlarımızı sunmamız gerekiyor.

*

Başbuğ Atatürk’ün veciz ifadesiyle;

‘’Eğitimdir ki bir milleti ya hür, bağımsız, şanlı, yüksek bir topluluk halinde yaşatır; ya da milleti esaret ve sefalete terk eder’’.

*

Edinimsizlerimizden bahisle, Türk Eğitim Sistemi kalitesi, World Economic Forum’un “Eğitim Kalitesi 2018” raporunun verilerine göre dünyada 99’uncu sırada. 137 ülkenin yer aldığı bu sıralamada, yalnızca 38 ülkenin önüne geçebildik.

Hâlâ “eğitimde çok iyi seviyelere ulaştık” diyenler, acaba geçtiğimiz sene bulunduğumuz 101’inci sıradan 2 basamak yukarı çıkmamızı mı başarı addediyorlar? Zira halen Mozambik, Nikaragua, Tanzanya, Etiyopya ve Kamboçya’nın bulunduğu yüzdelik dilimden kurtulamadık da…

*

Eğitimin ülke kalkınmasıyla doğrudan bir ilişkisi vardır. Eğitimde kalkınmadan ne ekonomide ne de başka bir kıstasta kalkınmamız mümkün değildir. Bu açıdan eğitim, gelişmişliğin en büyük göstergesidir.

*

Word Economic Forum’un listesinde İsviçre, Singapur, Finlandiya ve Hollanda başı çekiyor. Dünya tarihi açısından çok kısa süre önce bataklık olan Finlandiya’nın nasıl iktisadi ve kültürel kalkınma örneği gösterip gelişmişlik listelerinde nasıl üst sıralarda yer almayı başardığı araştırılıp, neden Türkiye için de eğitimde kalkınma çözümü üretilmiyor?

*

Avrupa, dünyanın gidişatına göre eğitim sistemini inşa ederken biz geri kaldık. Bu konuda halen hiçbir çaba harcamıyoruz çünkü sorunu tam olarak tespit edebilmiş değiliz. Ancak 50 yıl öncesi ile yapılan kıyaslamalarla kendimizi kandırmaya devam ediyoruz.

Eğitim ve ekonomi gelişmişliğin ana kıstasları olarak kabul edildiğinden bunları temel aldım. Türkiye’nin yer aldığı özgürlükler, demokrasi, yargı bağımsızlığı gibi sıralamalara bakarsak daha vahim vaziyetler ortaya çıkacaktır. Bu geri kalmışlıktan kurtulup bir an önce çağdaşlarımızın gelişmişlik seviyelerine ulaşabilmemiz için, devletin planlamayla ilgili kurumlarının evvela ülke ihtiyaçları hususunda kapsamlı çözüm planlamaları yapması gerekiyor…

*

Eğitim sistemimizde geri kalmışlığımızın ana ögelerinden biri de Müslüman bir millet olarak Kur’an’ın öngördüğü dini kavrayamamış olmamızdır, hayatımıza gerçeğiyle adapte edememiş olmamızdır.

Örneğin, Hıristiyan olan bir ülke Müslüman olma yolunu seçsin. Oradaki ahalinin önce Arapça öğrenmesi mi gerekir? Yoksa o ülkenin dilinden Kur’an meali mi lazımdır. Yani o halkın Müslüman olabilmesi için 15-25 yıl lisan eğitimi görmesi şart mıdır? Böyle bir mantıksızlık olabilir mi? İslam dini nüzul edeli 1400 yıl olmuş. Türk Milletine hala kendi dilinde Kur’an okumak günahtır, yasaktır. Amma tarikat ve mezhep serbesttir. Bu, Türk milletine düşmanlık değil de nedir? Sakladıkları veya halkın öğrenmesini istemedikleri bir şey mi vardır acaba? Okuyun görürsünüz.

Gerçek bu kadar net iken, siyasi iktidarlar Türk Milleti’ne en büyük kötülüklerden olanı yapmış ve eğitimi felç etmiş bırakmıştır.. Kur’an’da imam ve hoca yoktur amma Türkiye’de binlerce imam hatip okulu vardır ve eğitim dinselleştirilmiş olup Afganistan, Pakistan olma yolunda hızla ilerleyelim, cahil, kör ve eğitimsiz kalalım.

Bir deyim vardır: ‘’Dipdiri meyyit ebedi köle’’iktidarların istediği.

*

Lütfen ‘’iniş sırasına göre ‘’ Türkçe Kur’an meali’’okuyalım. Türk Milleti’nin kurtuluşu ancak Kur’an dinini yaşamaktan geçmektedir. Yoksa bizi istedikleri gibi güderler.

Lütfen etrafınıza şöyle bir bakınız! Yüce dinimizin önderi / lideri olduğunu söyleyenlerin, kaç tanesinin cibilliyeti Türk’tür?

Oysaki Türk, Allah’ını tanıyan demektir.

Kant ve Ödev Duygusu

Uyan ey insan, yaratılmışlar içinde en mükemmel olan sensin. Yaratılışı bakımından diğer canlılardan daha üstün olan insandır. O’na yaradan tarafından bahşedilen aklı diğer canlılarda yok. Ahlak felsefesinde Sokrates’in erdemi baş tacımız olarak dursun ama Kant ve ödev ahlakını benimsiyorum.

İnsan sorumluluktur diyen felsefeci, diğer bir anlamda ödevlerini bilen insan mutludur diyor Vazife ahlakı araç değil amaçtır diyor kant. Bu anlamda insan ahlakı, özellikle vazife ahlakını amaç edinirse toplumdaki saygın yerini bulur ve mutlu da olur.

Mutlu bir hayatı arzu eden insan, ne hazcı olmalı, ne faydacı. Bu insanın sadece kendine odaklı düşüncesinden öteye geçemez. Kant bu yüzden ahlakı ödev diye belirlemiştir. Akıl ve özgür insan diye öncelediği bu sebepler çok değerlidir.

Neden değerlidir? İnsan aklı ile hareket eden bir varlıktır. Nasıl ki aklıevvel bir insanın davranışlarından onu sorumlu tutamıyorsak, aklı olan insanın da davranışlarında sorumlu olduğu kanaatine varırız. Özgür birey ve ahlak ise, hiçbir baskı altında kalmadan insanın etik bir şekilde yani kendi bilinciyle hareket etmesi diyebiliriz. Zira özgür bir birey olarak, aklı olan bir varlık olarak yaptığı tüm davranışlardan insanın kendi sorumludur, sorumlu olmak zorundadır. Sorumluluk duygusu bana göre Kant ve ödev ahlakının tam karşılığıdır.

Mutlu olmak için hazcılık, faydacılık insanı bir yere kadar taşır, sonrası yine insan sorumluluğuna çıkarır. Çünkü insan sürekli haz duyamaz, sürekli acı çekemez, sürekli faydacı, yararcı olamaz ama ömür boyu ödev ahlakı onu mutluluğa ve refaha taşır.

Epikuros gibi sadece sonuçlara bakmadan. Aristippos gibi sadece haz duyarak, Diyojen gibi sosyal hayata kayıtsız kalıp, evliliği, aile hayatını yok sayarak. Zenon gibi kaderciliği in plana çıkarıp, kaderin gayrete muhtaç olduğundan habersiz yaşaması bana göre benimsenemeyecek ahlak kuramlarıdır.

Öte yandan kurtuluşu mümkün olduğu halde, erdemli bir şekilde ölmeyi göze alan Sokrates. Yiğitlik, cesurluk, aşırı uçlardan kaçmak, mutluluğa ulaşmak değil, o yolda olmak diyen Aristoteles. Ve en sağlam kavramıyla vazife ahlakı diyen, insanın sorumluluklarını hatırlatan kant.

Her insanın sorumlulukları vardır, yani ödevleri. Anneye, babaya, kardeşe, evlada, arkadaşa, içinde yaşadığı topluma. Bu ödevlerden kaçtığı zaman tüm hayatı aksar. Toplumlar bireylerden oluşur. Sağlıklı toplumlarda ahlak seviyesi en üst seviyededir. Ödevlerini bilen insan yazılı, ya da yazısız ahlak kurallarına tamamıyla uyar.

Bana göre toplumun koyduğu ahlak kurallarından önce insanın kendi içinde ahlak yasası olmalıdır. Çocukluğunda doğru bir ahlak öğretisi almışsa, büyüdüğünde kanunun ahlak yasalarıyla pekiştiğinde o insan Sokrates’in erdeminden, Kant’ ın ödev ahlakından nasibi almış olur.

Sokrates’in ölümü göze alabilecek kadar erdemli kişiliği ve Kant’ın insan sorumluktur anlayışını çok özümsüyorum. Kant, insanı insan yapan saf aklın vicdanıdır diye tanımlıyor. Ahlak felsefesindeki yerini alan vicdan, insanın sorumluluğuna, ödevlerine açılan bir pencere gibidir.

Kant ‘’ içimizde kesin bir şekilde hissettiğimiz ÖDEV DUYGUSU vardır ‘’ diyor.

Bu şöyle gelişiyor, yapmalısın, etmelisin, yapmamalısın, etmemelisin, öldürmemelisin, çalmamalısın gibi insanı vicdanı ve sorumlulukları arasında sağlam bir köprü kuruyor. Vicdan ve iyi niyet insanı hizaya çeker ve ödevlerinin olduğunu hatırlatır.

Ben ahlak öğretimi annemden aldım ,aile hasarı almış bir çocuk olarak rol modeli hep annem oldu. Aklımızın erdiğinde , Annem  hep şöyle söylerdi  , insan her şeyini kaybedebilir  ve geri yerine getirebilir ama erdemini kaybederse onu geri yerine koyamaz. Sorumluluk sahibi olun,  yalan söylemeyin, iftira etmeyin,çalmayın, kimseden bir şey istemeyin. İnsanın karakterini, kişiliğini yaşadığı hayat belirliyor. Annem den ödevlerimi böyle öğrendim, sonrası ahlak yasaları ve uymam gereken kanunlar oldu.

Öncellikli ödevim , annem ve kardeşlerim üzerineydi, sonra eş ve çocuklar, daha sonrası  torunlar oldu. İlk önceliğim ailem ve sorumluluklarım. Sonrası kendim için tek yaptığım şey okumak, öğrenmek için tüm gayretimi topladım. Felsefe  bilmediğim bir alandı. İnsan hayatı boyunca ruhunda neyi taşıyorsa onunla var oluyor.

Ahlak felsefesi filozofu olan Kant idolüm oldu. Saf aklı doğru yönde kullanmak ve aklı eğitmek. Eğitilen aklın ödevlerine, sorumluluklarına uymak. Sokrates ‘’ bilgili insan kötülük yapmaz ‘’ sözünü de öğretimin baş tacı ederek , bilmenin ve bilginin öğrenmekten geçtiğine dair inancım ve  inadım var. Kant’ın  toplumda nasıl iyi yaşanır sorusuna tam karşılık gelen ödev ahlakı değerler felsefesinin baş tacıdır.

Yanlış bir davranışta bulunduğumuz zaman, bu toplum tarafından kabul görmediğimizde utanırız. Diğer yandan yanlış davrandığımız zaman da kendi iç mahkememiz başlar devreye vicdan girer. Doğru ve sorumluluk duygusuyla hareket edildiğinde vicdanın sukuneti insana huzur verir. Oysa yanlış bir davranışta bulunduğumuzda içimizi kemiren vicdanla huzurumuzu kaybederiz. Ödevlerini yerine getiren insanın nizami bir hayatın huzurunu ve mutluluğunu yaşayacağına inanıyorum.

İnsan sorumluktur, insanın ödevleri vardır ve bütün bunları yapacak AKLI vardır.