Ne güzel geleneğimizdir bayramlar. Hayrı, güzelliği, bereketi paylaştığımız zaman dilimleridir. Küçükler sevindirilir, büyükler değer görür, yoksullara yardım edilir, zenginlere ve yöneticilere sorumlulukları hatırlatılır. Herkesin bir görevi vardır bayramlarda. Küskünlerin barışması, olmazsa olmazıdır bayramların. Toplumsal konsensüs ve terapi sürecidir yılda iki kez kutladığımız bayramlarımız.
Yarasalar rahatsız olsa da güneş ışıtmaya ve ısıtmaya devam eder. Köpeklerin havlaması, ayın karanlıkları yırtmasını bir türlü engelleyemedi bugüne kadar, engelleyemeyecek de. Bayramlar, güneş ve ay gibi toplumumuzu aydınlatan, birleştiren, kaynaştıran bir sosyal olgu olarak yaşamalı ve yaşatılmalı. İçimizdeki yarasalara ve köpeklere gözlerimizi kapamak, kulaklarımızı tıkamak da bayram kültürümüzün gereğidir.
Bayramlar, dinin ötesinde sosyal bir gerçekliktir, ancak dini ritüellerle bezenir. İlahi ya da beşerî, ilkel ya da gelişmiş her dinde bayram olgusu mevcuttur. Dini mekanlar, bayram heyecanının başladığı ve yaşandığı yerlerdir. Takvimlerdeki dini günler de bayramların ifa edilmesi gereken zamanları işaret eder. Bayramların ortak özelliği, çok kişi tarafından paylaşılan süreç olmasıdır. Bayramlara karşı çıkanların veya onu hafife alanların, genellikle dinle ilgili sıkıntılarından dolayı bu dönemlerde sendroma girdikleri gözlenen, bilinen bir durumdur. Bu da doğaldır
Ne yaparsak bayramların hakkını vermiş oluruz? Rahmetli Cahit Zarifoğlu’na kulak verelim: “Üstadım” dedim, “Bayramda ne alayım?” Dedi, “Birkaç pir-i faniden gönül, birkaç çocuktan gülücük, alabilirsen birkaç fakirden de dua al.”
Kestiğimiz kurbanlardan ibadet sevabı alabilmemiz için Zarifoğlu bu defa şu tavsiyede bulunur: Önce; dedikoduyu kes, kul hakkı yemeyi kes, yalan söylemeyi kes, haram yemeyi kes, israfı kes, kötülükten ilgini kes…” Bunları kesmezsen, ne kesersen kes.”
Bayram sözcüğü, zihinlerde pozitif çağrışımlar oluşturur. Sevinç, mutluluk, paylaşma, kaynaşma, affetme gibi daha pek çok kelime “bayram” sözcüğüyle zihnimizdeki yerini alır. Bayram sözcüğü bedene dinginlik, ruha açıklık, ilişkilere güven verir, bir huzur iklimi oluşturur. Bu sözcüğün her yaştaki insana anlattığı bir anlam mutlaka vardır.
Rahmetli Barış Manço, bayram için yaptığı bestede şunları dillendirmiş: “Bugün bayram, erken kalkın çocuklar / Giyelim en güzel giysileri / Elimizde taze kır çiçekleri / Üzmeyelim bugün annemizi / Sen yaz geceleri yıldızlar içinde / Ara sıra bize göz kırparsın / ……… / Bugün bayram çabuk olun çocuklar / Annemiz bugün bizi bekler / Bayramda hüzünlenir melekler / Gönül alır bu güzel çiçekler”
Bayram; vefadır, değerbilirliktir, hatırlamadır. Bayram, özlemdir; yaşanan günü ihya, geleceği inşadır. Bayram, kaçma değil, birbirine koşma ve sarılma günleridir. Azalması için acıların, artması için sevinçlerin paylaşıldığı günlerdir. Bayramların toplumda estirdiği hoşgörü rüzgârı, birtakım hataları kapatma, günahları meşrulaştırma aracı olarak düşünülmemelidir.
Bayram, almak değil, vermektir; vererek yaşamaktır, yaşatmaktır. Birileri için var olduğun bilincine varmaktır. Senin ihtiyacın yoksa da başkaları için ışık olmaktır, kutup olmaktır.
Kör bir adam, gece karanlığında çeşmeden testisini doldurup elinde feneri olduğu halde evine su taşırmış. Bir gün bunu gören münasebetsizin biri gülmeye başlamış: “Yahu sen kör bir adamsın. Ha gece olmuş ha gündüz; senin için ne fark eder? Elindeki bu fenerin anlamı ne? Sana ne faydası var?” diye takılmış. Kör adam, “Be hey geveze…” diye başlayıp açıklamış: “Ben bu feneri kendim için taşımıyorum. Senin gibi bakıp da görmeyenler için taşıyorum!” diye cevap vermiş.
Hepimizin ışığa ihtiyacı var. Bunun ne kadar farkındayız?
Bayramlarımızın, ömür adlı zaman tünelinde birer ışık olması dileğiyle…
“Türkiye’de olan biten hiç bir şey ama hiç bir şey tesadüf değildir. Öyle olması gerektiği için öyle olmuştur… Bugün olanlara bakınca yıllar önce söylediklerim aklıma geldi… ne yazık ki fakirliğin yoksulluğun baş nedeni teslimiyettir!”
ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi James Jeffrey bir panelde yaptığı konuşmada “Elbette ki İç işlerinize karışırız” dedi. Günlerdir ABD’li yetkililerin, Gezi Olayları’na ilişkin yaptığı açıklamalar böylece taçlandırılmış oldu.
ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Jen Psaki’de “… medya kuruluşlarına yönelik, özgür basının normal işlevini yerine getirmeleri sonucunda karşılaştıkları her türlü baskıdan rahatsızız” diyerek görüşlerini ortaya koydu. ABD’nin Türkiye’nin sahibiymiş gibi bu tavırlarına daha bir çok örnek göstermek mümkün…
Ancak Jeffrey’in sözleri üzerine gündemle yada gündem dışı bütün yazılıp çizilenlerin artık bir hükmü kalmamıştır. Bu açıklama ile daha da net anlaşılmıştır ki; Gezi Olayları dış mahreçlidir. Bunları yönetenler başta ABD olmak üzere diğer ülkelerin yerli işbirlikçileridir. Bu işin arasında, bir kısım şuursuz milliyetsever ve yurtsever farkında olmadan kullanılmıştır.
ABD’nin eski Ankara Büyükelçisinin sözleri “Mandacı Vesayet” rejiminin ülkemizde tam manasıyla uygulama alanı bulduğunu hepimize göstermiştir.
Televizyonlarda bolca dinlediğimiz ve gazetelerde okuduğunuz sözde aydınların, kayıkçı kavgası da bu işin bir “ninni” versiyonundan ibarettir.
Sivas ve Erzurum Kongrelerinde üstün gelemeyen mandacı zihniyet, Atatürk’ün 1938’deki ölümünden bu yana adım adım Türkiye’yi ele geçirmiş ve aynen diğerlerinde olduğu gibi önce partiyi kurdurup sonrada iktidara getirdiği (önceki iktidarları da biliyoruz) AKP ile bunu pekiştirmiştir.
Bu gün Türkiye’nin bağımsız bir ülke olmadığını yine Jeffrey’in sözleri ile daha iyi anlıyoruz: “Türkiye’nin yaklaşımı daha çok ‘İç işlerimize nasıl karışma cüreti gösterirsiniz?’ şeklinde. Evet gösteririz çünkü siz bu kulübün üyesisiniz, ‘kendinizi izole edemezsiniz’ ” diyor bu adamlar!
Milli Görüş çizgisinin son 10 yılda (değiştirdikleri gömlekle 20 yılı aştılar ama sorun onlar değil!) Türkiye’yi çaresiz bırakarak teslimiyeti tamamladığı adrese bakın! Ne milliciler ama?
RTE’nin (vakti zamanında) danışmanlığını da yapmış olan Cüneyt Zapsu’nun “süpürmeyin işinize daha çok yarar” hikayesinin mutlu sonu “İç işlerinize karışırız” küstahlığı… Nedenlerini tartışırız ama bize yani bu ülkenin sahibi olan Türk Milletine bunlar müstehak!
Diyeceksiniz ki; hep böyleydi. Doğru… Mustafa Kemal dönemi hariç bu “Muhteşem Osmanlı” yıkılırken de böyleydi!
İngiltere’nin vaktiyle İstanbul yani Dersaadet Büyükelçisi Lord Stratford Canning’in 1853’te karısına yazdığı mektupta “… Reşid’le Sadrazam azledildi, o saat padişaha çıktım, yeniden vazifeleri başına getirildiler.” diye bahsetmesi pek bilinen bir şeydir.
Yine Fransız devlet adamı ve tarihçisi F. Guizot “… Reşid Paşa, ülkesinde giriştiği hareketin başarıya ulaşması için, en gerekli niteliklerin birisinden yoksundu; Türkiye’de güçlü bir reformcu olamayacak kadar az Türktü…” diyor. Ya bu günküsü?
Guizot’a göre de Reşit Paşa’nın formülü “Türkiye’yi Avrupa’da tutabilmek için, Avrupa’yı Türkiye’de tatmin etmek”tir. Buradan anlıyoruz ki; günümüzde de süren memleketi peşkeş çekmenin formülünü Reşid Paşa bulmuş ve arkasından gelenlerde uygulamaya devam etmiştir.
Şimdi verdiğimiz bu tarihi örneklerdeki şahısları, günümüzün önemli figürleri ile yer değiştirerek adlandırın, pek bir şey değişmiş mi? Üzülerek ifade etmeliyim ki; faniler bu dünyadan gelip geçmiş ve yeni faniler onların yerini almış ama Türk’ün yaşadığı hadiseler adeta “Makus Kader”e dönüşmüştür.
Türk Milleti, kendisi ve vatanı hakkında yapılan planları ve sahneye konulan oyunları görmeli, suni tartışmalardan ve çatışmalardan uzak durmalıdır. Yapılacak en önemli şeylerden biri sağdan, soldan, demokrattan, liberalden, İslamcıdan (şimdi de milliyetçiyim diyenden) gelen tüm saldırıları kavramak ve ona göre davranmaktır. Yoksa “İç işlerimize karışmak” başımıza gelecek olanın milyonda biri bile değildir.
Süleyman Sami Demirel (1 Kasım 1924, Isparta – 17 Haziran 2015, Ankara), 1993-2000 yılları arasında Türkiye’nin 9. cumhurbaşkanı olarak görev yapan Türk mühendis, siyasetçi ve devlet adamı.
Bundan önce, 1965-1993 yılları arasında yedi farklı hükûmette toplam 10 yıl 5 aylık bir süreyle başbakanlık görevinde bulundu. Ayrıca 1964-1980 yılları arasında Adalet Partisi, 1987-1993 yılları arasında ise Doğru Yol Partisi genel başkanı olarak görev aldı.
Demirel, siyasi kariyeri boyunca birçok ilki gerçekleştirdi. Türkiye’nin çok partili sisteme geçtiği 1946’dan sonraki dönemde, kurduğu 7 hükûmetle en çok hükûmet kuran siyasetçi, Türk siyasi tarihinde İsmet İnönü ve Recep Tayyip Erdoğan’dan sonra en uzun süre görev yapan başbakan, 41 yaşında başbakanlık koltuğuna oturan en genç başbakan, 40 yaşında parti genel başkanı olan en genç politikacı ve 30 yaşında bir kamu kurumuna atanan en genç genel müdür rekorlarını kırdı.
17 Haziran 2015’te, tedavi gördüğü hastanede solunum yolu enfeksiyonu ve kalp yetmezliği nedeniyle 90 yaşında öldü. Ölümü üzerine Türkiye’de 17-19 Haziran tarihleri arasında ulusal yas ilan edildi.
İlk yılları
1 Kasım 1924’te Isparta’nın Atabey ilçesine bağlı İslamköy’de Hacı Yahya Demirel (1893-1972) ile Hacı Ümmühan Demirel’in (1902-1979) oğlu olarak dünyaya geldi. Çocukluğunda çobanlık yapmıştır. İlköğrenimini doğduğu köyde, ortaokul ve liseyi Isparta, Muğla ve Afyonkarahisar’da bitirdi. 1949’da İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesinden inşaat yüksek mühendisi olarak mezun oldu. 1948’de babası Hacı Yahya Demirel’in babasının teyzesinin kızı Nazmiye Şener’le evlendi.
Görevleri
1950’de Elektrik İşleri Etüt İdaresi Genel Müdürlüğünde çalışmaya başladı. Sulama ve elektrik konularında araştırma yapmak için Amerika Birleşik Devletleri’ne (ABD) gönderildi. Türkiye’ye dönüşünde, 1953 yılında Seyhan Barajı inşaatı başladığında proje mühendisi iken Başbakan Adnan Menderes’in dikkatini çekerek 1954 yılında Devlet Su İşleri (DSİ) Genel Müdürlüğünde Barajlar Dairesi Başkanlığına atandı. 1955 yılında da DSİ Genel Müdürlüğü görevine getirildi. Bu arada Eisenhower Vakfının onu bursiyer olarak seçmesiyle yeniden ABD’ye gitti. Askerliğini yapmak üzere 1960 yılında genel müdürlük görevinden ayrıldı.[12] 1962-1964 yılları arasında serbest müşavir-mühendis olarak çalıştı. Aynı yıllarda Orta Doğu Teknik Üniversitesinde inşaat mühendisliği alanında dersler verdi. Boğaziçi Köprüsü’nün ilk projesini (1954) hazırlayan ABD’nin uluslararası mühendislik ve müteahhitlik firması Morrison Knudsen Inc.in Türkiye temsilciliğini üstlendi.
Siyasi kariyeri
1960’lar
ABD Başkan Yardımcısı Lyndon Johnson ve Süleyman Demirel, 28 Ağustos 1962
1962’de siyasi yaşama atılarak Adalet Partisine (AP) katıldı. Aynı yıl yapılan I. Kongre’de Genel İdare Kurulu’na seçildi. AP’lilerin af kampanyası sonucunda eski cumhurbaşkanı Celâl Bayar’ın 22 Mart 1963’te şartlı olarak serbest bırakılmasının ardından Ankara’da meydana gelen olaylar sırasında AP Genel Merkezi’nin saldırıya uğraması üzerine aktif siyasetten çekildi. Süleyman Demirel’in bu tavrı yıllar sonra parti içindeki muhalifleri tarafından, “Şapkasını alıp kaçtı.” ya da “Şapkasını bırakıp kaçtı.” diye aleyhinde propagandaya dönüştürüldü.
Haziran 1964’te AP Genel Başkanı Ragıp Gümüşpala’nın beklenmeyen ölümü üzerine baş gösteren parti içi bunalım sırasında yeniden siyasete döndü. 28 Kasım 1964 tarihinde yapılan Adalet Partisi Genel Kongresi’nde Sadettin Bilgiç, Tekin Arıburun ve Ali Fuat Başgil’in de yarıştığı seçimde 1679 oydan 1072’sini alarak genel başkan seçildi.[14] İsmet İnönü Hükûmetinin düşürülmesinden sonra Şubat 1965’te Suat Hayri Ürgüplü başkanlığında AP, Yeni Türkiye Partisi (YTP), Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi (CKMP) ve Millet Partisi (MP) katılımıyla kurulmasını sağladığı 29. Türkiye Cumhuriyeti koalisyon hükûmetinde TBMM dışından başbakan yardımcısı ve devlet bakanı olarak görev aldı. Aynı yıl babası Yahya Demirel memleketi Isparta’nın İslamköy beldesinde belediye başkanı seçildi.
1965 genel seçimlerinde, Yeni Türkiye Partisinin silinmesiyle Demokrat Parti (DP) çizgisinin tek mirasçısı durumuna gelen Adalet Partisi aldığı %52,8 oy ile tek başına iktidar oldu. Demirel de bu seçimlerde Isparta milletvekili olarak ilk kez TBMM’ye girdi. 27 Ekim 1965’te, 27 Mayıs sonrasının ilk koalisyonsuz hükûmeti olan 30. Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetini kurdu ve Türkiye’nin 12. başbakanı oldu.
Demirel; İsmet İnönü, Celâl Bayar ve Ragıp Gümüşpala gibi Türk Kurtuluş Savaşı kahramanlarının yavaş yavaş siyaset arenasından çekildiği bu dönemde “Cumhuriyet Kuşağı” olarak bilinen 1920’lerde dünyaya gelmiş siyasetçilerin ilk örneklerindendi.
AP Hükûmeti’nin işbaşı yapmasından kısa süre sonra Süleyman Demirel’in karşılaştığı ilk kriz, 27 Mayıs 1960’ta devlet başkanlığını, 1961 Anayasası’nın kabul edilmesinden sonra da cumhurbaşkanlığını üstlenen Cemal Gürsel’in, sağlık durumunun görevini sürdürmesine engel olduğu yolundaki rapor üzerine cumhurbaşkanlığının sona ermesiydi. Ordu komuta kademesini altüst ederek yapılan ve üzerinden henüz altı yıl geçmiş olan 27 Mayıs Darbesi’nin Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) içindeki etkilerinin sürdüğü bir ortamda TSK içindeki güç dengelerini çok iyi bilen ve bu nedenle çok önemli bir konumda olan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Cevdet Sunay, Demirel tarafından ordunun AP’ye karşı olan tavrının yumuşatılması için cumhurbaşkanlığına aday gösterildi.[16] 15 Mart 1966 tarihinde kendi isteği ile emekli olan ve kısa süre sonra kontenjan senatörü yapılan Sunay, 28 Mart 1966’da Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından Türkiye’nin beşinci cumhurbaşkanı seçildi.
Süleyman Demirel’in 1965 ile 1971 arasında başbakan olduğu dönemde Boğaziçi Köprüsü, Ereğli Demir Çelik İşletmeleri ve Keban Barajı gibi büyük yatırımlara imza atıldı. Bu dönemde Türkiye’de enflasyon %5, kalkınma hızı %7 idi. Bu kalkınma hızı Japonya’dan sonra, petrol ülkeleri dışında, dünyanın ikinci yüksek kalkınma hızıydı.
Bu gelişmelere karşın Adalet Partisi iktidarı, toplumun aydın kesimleri ve özellikle öğrenci örgütlerince DP iktidarının 27 Mayıs sonrasındaki devamı olarak görüldü. 1961 Anayasası’nın sağladığı bazı temel haklar ve bunların kullanılması, iktidarın giderek artan tepkileriyle karşılaşınca 27 Mayıs 1960 öncesindeki gençlik protestolarının benzerlerini AP iktidarı da yaşamaya başladı. Öte yandan 1968’de Avrupa ve ABD’de yaygınlaşan gençlik hareketleri, sosyalist düşünceyle yeni yeni ilişki kuran Türkiye’deki üniversite gençliğini de etkilemişti. Türkiye’deki ilk önemli öğrenci eylemi Haziran 1968’de Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesindeki boykotla başladı. Bunu, öteki üniversite ve fakültelerde hızla yaygınlaşan boykot ve işgaller izledi. Akademik amaçlarla başlatılan bu eylemler daha sonra giderek siyasi içerik kazandı ve AP iktidarı için tedirginlik kaynağı oldu. Bunun ardından sağ ve sol görüşlü öğrenci grupları arasındaki çatışmalarda kan dökülmeye başladı. Huzursuzluğun, AP’yi DP’nin ardılı olarak gören Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) içinde de yankılanmasının ardından “askerî müdahale” söylentileri yaygınlık kazandı. Kuvvet komutanlarının Hükûmet Başkanı Demirel’e ülkenin içinde bulunduğu duruma ilişkin mektup göndermeleri, sıradan gelişmeler hâline geldi.
1969’da, 27 Mayıs Darbesi’nden sonra 1961 Anayasası’nın 68. maddesiyle Demokrat Partililere (DP) konan siyaset yasağının kaldırılması için mayıs ve haziran aylarında İsmet İnönü ile Celâl Bayar karşılıklı olarak tarihî sayılabilecek ziyaretler gerçekleştirdiler. Bu ziyaretlerden sonra anayasa değişikliği için Cumhuriyet Halk Partisinin de (CHP) desteğini alan AP’nin önerisi TBMM’de onaylandı. Ancak bu gelişmeler, Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından 27 Mayıs’ın restorasyonu olarak algılanmasına ve anayasa değişikliğine tepki göstermesine, Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’ın da anayasa değişikliğine karşı tavır almasına neden oldu. Tüm bu tepkiler AP’nin tavrını, anayasa değişikliği meselesinin 12 Ekim 1969’da yapılacak seçimler öncesi lüzumsuz bir gerginliğe neden olmaması ve Cumhuriyet Senatosunda görüşülmesinin seçim sonrasına bırakılması yönünde değiştirdi. AP’nin af konusundaki tutum değişikliği ile parlamentonun itibarının zedelendiğini ileri süren Celal Bayar’ın kızı Nilüfer Gürsoy ve eski DP’li bakanlardan Samet Ağaoğlu’nun eşi AP Manisa Milletvekili Neriman Ağaoğlu, 31 Temmuz 1969 günü partilerinden ve milletvekilliklerinden istifa ettiler. Bu gelişme, eski DP’lilerin AP’lilerle ihtilaflarının su yüzüne çıkması şeklinde yorumlandı.
12 Ekim 1969 tarihindeki genel seçimlerde de AP yüzde 47 oy alarak yine tek başına iktidar oldu ve Süleyman Demirel ikinci hükûmetini kurdu (3 Kasım 1969). Ancak halktan gelen bu destek AP’nin bölünmesini önleyemedi, partisi dışından gelen eleştiriler karşısında hoşgörülü, liberal bir siyaset izleyen Demirel, Adalet Partisi içinde başlayan muhalefete karşı aynı hoşgörüyü göstermedi. Kendisine bağlı “Yeminliler” hizbindeki kişilerin kayırılması, ülkede günden güne artan toplumsal, iktisadi, siyasi karışıklıklara son verilmesi ve eski Demokrat Parti mensuplarının siyasi haklarının iadesi sorununun çözülmesi gibi istekleri dile getiren milletvekilleri partiden çıkarıldı. Bunun üzerine 72 AP’li senatör ve milletvekili, aynı istekleri içeren bir muhtırayı Demirel’e verdi (12 Ocak 1970). Demirel’in, “Biz muhtırayla iş görmeyiz.” diyerek belirtilen istekleri göz ardı etmesi karşısında 11 Şubat 1970’te Saadettin Bilgiç ve Faruk Sükan’ın başını çektiği 41 AP’li milletvekili bütçe görüşmeleri sırasında, CHP ve öteki muhalefet partileriyle beraber ret oyu vererek Demirel’i istifaya zorladı. 41 milletvekilinin karşı oy vermesi üzerine bütçe 214 kabul oyuna karşılık 224 ret oyuyla güvenoyu alamadı ve Demirel ertesi gün başbakanlıktan istifa etti. Bu olaylardan sonra Celâl Bayar çevresindeki AP milletvekilleri istifa ederek eski Demokrat Partinin gerçek mirasçısı olma savındaki Demokratik Partiyi kurdular. Aynı dönemde AP’nin İslamcı kanadının önemli bir bölümü partiden ayrılıp Necmettin Erbakan’ın kurduğu Millî Nizam Partisine katıldı. Adalet Partisinde meydana gelen bu kopmalar, hükûmetin zayıflığından yakınanlar için önemli bir dayanak oluşturdu.
Demirel, Mart 1970’te yeni bir hükûmet kurdu ve aynı yıl yapılan 5. Kongre’de yeniden genel başkan seçildi.
Dönemin İran Başbakanı Emir Abbas Huveyda ve dönemin Türkiye Başbakanı Süleyman Demirel ile eşleri, Tahran, 1970
12 Mart Dönemi
Ana madde: 12 Mart Muhtırası
Parti içi muhalefet gibi Demirel iktidarının cendere altına alındığı bir diğer sorun haşhaştı. 1970 yılında Richard Nixon yönetimindeki ABD hükûmeti, Demirel hükûmetinden Türkiye’de haşhaş ekiminin yasaklanmasını istedi. 1960’lı yılların ikinci yarısında Türkiye ile Sovyetler Birliği arasındaki yakınlaşmadan rahatsızlık duyan ABD yönetiminin bu talebinin, siyasi tabanı kırsal nüfusa dayanan Demirel tarafından reddedilmesiyle zaten yolunda gitmeyen ABD-Türkiye ilişkileri iyice gerildi.
İktisadi durumun bozulması, Türkiye tarihindeki en büyük işçi eylemlerinden biri olan 15-16 Haziran 1970 Olayları, Türk lirasının değerinin yüzde 66 oranında düşürülmesi (10 Ağustos 1970),[19] 1968 öğrenci olayları, grevler ve anarşi karşısında Demirel, 1961 Anayasası’nı suçlayarak bu anayasayla ülkenin yönetilemeyeceğini savundu. Bu konuyu da kullanan Millî Demokratik Devrimciler 1971 yılında 9 Mart darbe teşebbüsüne kalkışınca önce bu kalkışma önlendi, ardından ordunun komuta kademesinin verdiği 12 Mart Muhtırası ile hükûmet istifaya zorlandı. Demirel istifa etti. İki hafta sonra Nihat Erim hükûmeti kuruldu.
Anayasa’da Demirel’in istediği yönde değişiklikler 12 Mart döneminde gerçekleştirildi, o da partisinin başkanı olarak “partilerüstü” denilen hükûmetleri bakan vererek destekledi. Bir yandan da parlamentodaki gücüne dayanarak askerî kesim karşısında üstünlük elde etmeye çalıştı. Cumhurbaşkanlığı seçimleri gündemdeyken Genelkurmay Başkanı Orgeneral Semih Sancar ile görüştü fakat bu görüşmeyi önce inkâr etti. Sancar’ın ise görüştüklerini açıklamasından sonra, “Dün dündür, bugün bugündür.” diyerek cevap verdi. 1973 ilkbaharında CHP ile anlaşarak 15. Genelkurmay Başkanı Emekli Orgeneral Faruk Gürler’in cumhurbaşkanı seçilmesini önledi. Bu göreve, iki partinin de üzerinde anlaştığı Fahri Korutürk getirildi.
1973’ten 12 Eylül 1980’e
14 Ekim 1973 genel seçimlerinde, siyasi rakibi olan Bülent Ecevit’in liderliğindeki Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), Demirel’in AP’sinden daha çok oy aldı, böylece AP 11 yıl aradan sonra CHP’nin karşısında ikinci parti durumuna düştü.
Adalet Partisinin bu başarısızlığının ardında, 1972’de CHP liderliğine seçilen Ecevit’in halk nezdindeki popülaritesi kadar Adalet Partisi içindeki bölünmeler de büyük rol oynamıştı. 1965 seçimlerinde oyların yarısını alan AP; sağ siyasetin her rengini, küçüğünden büyüğüne ülkedeki sermaye sahibi tüm kesimlerin çıkarlarını temsil eden bir koalisyondu. Ancak gelişen kapitalist ekonominin yol açtığı toplumsal sonuçlar 1960’ların sonlarında Türk sağında parçalanmalara neden olmuştu. AP’nin 1960’ların sonlarına doğru gitgide salt büyük sermayenin çıkarlarını savunarak ithalata dayanan bir sanayileşme politikası gütmeye başlaması, özellikle İstanbul merkezli olarak Marmara Bölgesi’ndeki sanayileri desteklemesi, yabancı sermaye uzantısı büyük kartellerin oluşmasına neden olmuş, bunun sonucu olarak piyasanın rekabet koşullarıyla baş edemez hâle gelen Anadolulu küçük tüccar, esnaf ve toprak sahipleri büyük bir yıkım yaşamıştır.[20] Yaşananların siyasete etkisiyle; Necmettin Erbakan’ın MSP’si ile birlikte aynı toplumsal tabana (Anadolulu küçük tüccar, esnaf ve zanaatkârlar) hitap eden, AP’den kopanların kurduğu Demokratik Parti 1973 seçimlerinde toplam yüzde 23 oy (iki partini toplamı) oranına erişirken Demirel liderliğindeki AP’nin oyları yüzde 17 oranında geriledi, AP yüzde 29 aldı.[21]
Seçimlerden ikinci parti olarak AP’nin çıkması sonucu CHP-AP koalisyonu beklendi. Ancak Demirel’in liderliğindeki AP, CHP ile bir araya gelmek istemedi. Demirel, “Biz ancak savaşta bir araya gelebiliriz.” ifadelerini kullandı. Daha sonra CHP-MSP koalisyonu kuruldu.[22] Kurulan CHP-MSP koalisyonu, Kıbrıs Barış Harekâtı’nı gerçekleştirmesine rağmen Kıbrıs başta olmak üzere birçok konuda kendi içinde anlaşmazlığa düşmüştü. Başbakan Ecevit erken seçime gidebilmek için 18 Eylül 1974’te istifa etmesine rağmen bu istifa erken seçimin yapılmasını sağlayamadığı gibi Eylül 1974’ten Mart 1975’e kadar 200 günü aşkın süren bir hükûmet krizine neden oldu. Sonunda güvenoyu alamayan Sadi Irmak hükûmetinin ardından 31 Mart 1975’te AP Genel Başkanı Süleyman Demirel’in başkanlığında Adalet Partisi (AP), Millî Selamet Partisi (MSP), Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ve Cumhuriyetçi Güven Partisi’nden (CGP) oluşan koalisyon hükûmeti kuruldu. Sola karşı hemen hemen bütün sağ partilerin birliğini oluşturan Demirel hükûmeti, “I. Milliyetçi Cephe Hükûmeti” olarak anıldı. Dört yıl aradan sonra başbakanlık koltuğuna oturan Demirel, koalisyonu yürütebilmek için MSP ve MHP destekçilerinin devlet kurumları içinde kadrolaşmalarına göz yumdu. Bu hükûmet döneminde ülkede yeniden yoğun terör olayları ve toplumsal hareketler başladı. Ülke, dış ödemeler açığı ve hızlı enflasyondan kaynaklanan bir ekonomik bunalıma girdi.
1975 yılında kardeşi Hacı Ali Demirel’in oğlu Yahya Kemal Demirel’in adı hayali mobilya ihracatı yaptığı iddiasıyla gündeme geldi. Yurt dışına mobilya yerine sunta gönderdiği, devletten haksız vergi iadesi aldığı iddia edildi. Bu iddia gazeteci Uğur Mumcu tarafından haberleştirildi ve Altan Öymen’le birlikte hazırladıkları “Mobilya Dosyası” adlı kitapta belgeleriyle yayımlandı. Yahya Demirel kısa bir süre de cezaevinde yattı.
Dönemin Romanya Cumhurbaşkanı Nicolae Ceauşescu, Süleyman Demirel ile yaptığı görüşmede, 23 Haziran 1976, Ankara
AP, 1977 seçimlerinde bir derece güçlenip yüzde 36,9 oy oranına çıkmasına rağmen oylarını 8 puan artırarak yüzde 41,4 oy alan CHP’nin ardından ikinci parti olabildi. Seçim sonrasında kurulan Ecevit hükûmeti güvenoyu alamayınca Ağustos 1977’de MSP ve MHP’nin de katılımıyla oluşan II. Milliyetçi Cephe Hükûmeti’nin başbakanı oldu. Bu hükûmet, Güneş Motel Olayı diye anılan operasyonla (CHP’nin Adalet Partisinden seçilmiş 13 milletvekilini bakanlık vaadiyle transfer etmesi) 31 Aralık 1977’de CHP’nin gensoru önergesiyle düşürüldü. 1978 başında Ecevit tek başına iktidar oldu. AP’den transfer edilen milletvekillerinin çoğuna bakanlık verildi. İktidarı yitiren Demirel, CHP ağırlıklı hükûmetle diyalog kurmayı reddedip Ecevit’e karşı hırçın bir muhalefet yürüttü. Sürekli olarak Ecevit’ten “başbakan” değil, “hükûmetin başı” diye bahsetti. Maraş Katliamı sırasında yaptığı, “Bana, ‘Sağcılar ve milliyetçiler cinayet işliyor.’ dedirtemezsiniz.” açıklaması büyük tepki çekti.[24] 1 Şubat 1979’da hükûmeti, “Dünyanın hiçbir ülkesinde zimmetinde 1200 ölü, %70 enflasyon, itibarsızlık, zulüm, işkence, adaletsiz ve merhametsiz partizanlık bulunan böyle bir hükûmet bir gün dahi ayakta duramaz. Hırsı boyunu aşmış bir kadro, idareyi gasbetti.” şeklinde tanımladı. 21 Şubat 1979’da Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’e, sıkıyönetimin uzatılmasına karşı olduklarını açıkladı.
ABD ambargosunun getirdiği sıkıntılar, enflasyon ve tırmanan anarşi ve terör, Ecevit iktidarının halkın nezdinde güven kaybetmesine neden oldu. 14 Ekim 1979 ara seçimlerinde sol grupların da boykot etmesiyle oyları gerileyen CHP iktidardan çekildi. Büyük bir farkla seçimleri kazanan AP’nin lideri Demirel, önceki Milliyetçi Cephe hükûmetlerinin yarattığı olumsuz hava nedeniyle hükûmetini dışarıdan desteklenen bir azınlık hükûmeti olarak kurdu. Kasım 1979’da MHP ve MSP’nin dışarıdan desteğiyle kurulan 6. Demirel hükûmetiyle tekrar başbakan olan Demirel, 12 Eylül 1980 Darbesi’ne kadar görevini sürdürdü.
Demirel, bu dönemdeki başbakanlıkları sırasında 268 imam hatip okulu açtı. En çok imam hatip okulu açan siyasilerden biri oldu.
Ülkenin büyük boyutlara varan iktisadi sorunları karşısında, kredi veren uluslararası kurumların önerdiği önlemleri (24 Ocak Kararları) uygulamak durumunda kaldı. Bu sırada başbakanlık müsteşarlığına Turgut Özal’ı getirdi. 24 Ocak 1980, Türkiye’nin liberal ekonomiye geçişinde tam bir dönüm noktası oldu.
12 Eylül Darbesi
Ana madde: 12 Eylül Darbesi
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren ve kuvvet komutanlarının 1979 yılının son günlerinde cumhurbaşkanına verdikleri “uyarı mektubu”ndan (27 Aralık Muhtırası) sonra askerî darbenin beklenir duruma gelmesine karşın ana muhalefet partisi başkanı Bülent Ecevit ile tırmanan teröre (Ölü sayısı her geçen gün artıyor; eski tekel bakanı MHP’li Gün Sazak, eski başbakan Nihat Erim, Maden-İş Genel Başkanı Kemal Türkler gibi önemli kişilikler de suikastlarla öldürülüyordu.) karşı ortak bir çözüm üzerinde anlaşmaktan kaçındı. Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün süresini doldurarak görevinden ayrılmasından (Nisan 1980) sonra ortaya çıkan cumhurbaşkanı seçim sorununun çözülmesini geciktirdi. 12 Eylül 1980’e kadar cumhurbaşkanı seçilemedi.
12 Eylül 1980 tarihinde yapılan askerî darbe ile başbakanlığı sona erdi ve Hamzakoy’da (Gelibolu) yaklaşık bir ay gözetim altında tutuldu (13 Eylül-11 Ekim 1980). Partisi 16 Ekim 1981’de kapatılıncaya kadar başkanlıktan ayrılmadı. 7 Kasım 1982 halk oylamasında kabul edilen 1982 Anayasası’nın geçici 4. maddesi ile 10 yıl siyaset yasaklıları kapsamına alındı. Ancak partisinin eski yöneticileriyle bağlantılarını sürdürdü. Mayıs 1983’te siyasi partilerin kurulmasına izin verilmesinden sonra Demirel, “Tapulu arazime gecekondu yaptırmam.” diyerek ne askerî yönetimin Bülend Ulusu’ya kurdurmaya çalıştığı partiye ne Turgut Sunalp liderliğindeki Milliyetçi Demokrasi Partisine ne de Turgut Özal liderliğindeki Anavatan Partisine (ANAP) destek verdi.[26] 20 Mayıs 1983’te AP’nin devamı olarak Büyük Türkiye Partisi (BTP) kuruldu. Ancak 31 Mayıs 1983’te AP’nin devamı olduğu gerekçesiyle Millî Güvenlik Konseyi tarafından kapatıldı. Demirel de siyaset yasağını çiğnediği gerekçesiyle bazı CHP ve AP’lilerle birlikte bir süre Çanakkale, Zincirbozan’da dört ay zorunlu ikamete tabi tutuldu. Doğru Yol Partisi (DYP) kurulunca onu destekledi. 6 Eylül 1987’deki halk oylaması sonucunda siyaset yasağı kalkan (%50,16 ile) Demirel, DYP’nin o tarihteki genel başkanı Hüsamettin Cindoruk’un istifası ile 24 Eylül 1987’de DYP’nin genel başkanlığına seçildi. 29 Kasım 1987 seçimlerinde Isparta’dan milletvekili seçilerek TBMM’ye girdi. 1988 ve 1990 yıllarında yapılan büyük kongrelerde DYP genel başkanlığına yeniden seçildi. Bu dönemde, 24 Ocak Kararları’nı beraber hazırladığı Turgut Özal’a karşı sert bir muhalefet yürüttü.
Son başbakanlığı
Eski Yunanistan Başbakanı Konstantin Miçotakis ve Başbakan Süleyman Demirel Dünya Ekonomik Forumu’nda, 1992
20 Ekim 1991 genel seçimlerinde DYP oyların yüzde 27’sini alarak çıkardığı 178 milletvekiliyle TBMM’de birinci parti durumuna gelince Demirel, hükûmeti kurmakla görevlendirildi. 20 Kasım 1991’de Sosyaldemokrat Halkçı Parti (SHP) ile bir koalisyon hükûmeti kurdu.
Bu dönemde Cumhurbaşkanı Turgut Özal’la Süleyman Demirel hükûmeti arasındaki yetki çatışması uzun süre siyaset gündemini belirledi ve parlamenter sistemde cumhurbaşkanının konumuyla ilgili bir sistem tartışmasına yol açtı. DYP-SHP hükûmetinin demokratikleşme yolunda attığı en önemli adımlar; “Kürt realitesinin tanındığının” açıklanması,[27] Ceza Mahkemeleri Usulü Kanunu’nun yeniden düzenlenmesi, 27 Mayıs 1960’tan sonra kapatılan Demokrat Parti ile 12 Eylül’den sonra kapatılan siyasi partilerin açılması ve sendikal özgürlüklerle ilgili bazı uluslararası sözleşmelerin onaylanması oldu.
Süleyman Demirel’in başbakanlığı döneminde DYP-SHP hükûmeti, enflasyon konusunda söz verdiği başarıyı gösterememekle birlikte ekonomik büyümeyi canlandırmakta ve ücretlilerin reel gelirlerini artırmakta bir ölçüde başarılı oldu. 1992 yılında herhangi bir sosyal güvencesi olmayan vatandaşların sağlık giderlerini karşılamak için “Yeşil Kart” uygulaması başlatıldı.[28] 1987 yılında başlatılan, emeklilikte belirli bir süre prim ödeme ve belirli bir süre sigortalı olma şartının yanında üçüncü bir şart olarak da belirli bir yaşı tamamlama şartı uygulaması Demirel döneminde değiştirildi. 1992 yılında çıkarılan 3774 sayılı Kanun’la emeklilikte “yaş” şartı tamamen kaldırıldı, böylece kadınlar 38 ve erkekler 43 yaşında emeklilik hakkı elde etti.[
Büyük kentlerdeki aşırı sol terör eylemlerinin denetim altına alınmasında da ilerleme sağlandı. Buna karşılık laiklik yanlısı gazeteci, araştırmacı ve yazar Uğur Mumcu’nun 24 Ocak 1993’te bombalı bir suikast sonucunda öldürülmesi, hükûmetin radikal İslamcı terör karşısındaki duyarlılığının sınanmasına yol açtı. Mumcu’nun ailesini taziye sırasında Demirel, “suikastın aydınlatılacağını, bunun devletin namus borcu olduğunu” ifade etti ancak failler bulunamadı.[30] Türkiye’yi sarsan bir diğer ölüm ise Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis’in ölümü oldu. Bitlis’in ölümünün kaza mı suikast mı olduğu uzun süre tartışıldı.
Koalisyonun iki ortağı da geçmişte Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde olağanüstü hâlin ve koruculuk sisteminin kaldırılmasını, Çekiç Güç’ün görevine son verilmesini savundukları hâlde DYP-SHP hükûmeti bu uygulamaları sürdürdü.
Cumhurbaşkanlığı (1993-2000)
Haydar Aliyev ve Süleyman Demirel, Azerbaycan posta pulu, 2013
Süleyman Demirel, resmî ziyaret kapsamında Türkiye’de bulunan ABD Başkanı Bill Clinton ile Çankaya Köşkü’nde, 15 Kasım 1999
17 Nisan 1993 tarihinde 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal, kalp ve koroner yetmezliğine bağlı tansiyon düşmesi sonucunda yaşamını yitirdi. Süleyman Demirel 4 Mayıs tarihinde, Turgut Özal’ın beklenmeyen ölümüyle boşalan cumhurbaşkanlığına adaylığını ilan etti. 8 Mayıs günü TBMM’de yapılan seçimin ilk turunda Demirel 234 oyda kalarak yeterli çoğunluğu sağlayamadı. İkinci turda Demirel 225, öteki partilerin adayları Kamran İnan (ANAP) 95, Lütfi Doğan (RP) 49, İsmail Cem (CHP) 25 oy aldı. 16 Mayıs’taki üçüncü turda Doğru Yol Partisi dışında koalisyon ortağı Sosyaldemokrat Halkçı Parti (SHP) ile Milliyetçi Hareket Partisi’nin (MHP) desteğiyle 244 oy olan Demirel, Türkiye’nin 9. Cumhurbaşkanı olarak seçildi.
Cumhurbaşkanı olduktan bir buçuk ay sonra 2 Temmuz 1993 günü Sivas Katliamı yaşandı. 35 kişinin yanarak veya yangın dumanıyla boğularak öldüğü katliamın önlenememesi ve olaydan sonra yaptığı, “Olay münferittir. Ağır tahrik var. Bu tahrik sonucu halk galeyana gelmiş… Güvenlik kuvvetleri ellerinden geleni yapmışlardır… Karşılıklı gruplar arasında çatışma yoktur. Bir otelin yakılmasından dolayı can kaybı vardır.” açıklaması tepki çekti.
Mart 1995’te Azerbaycan’da Haydar Aliyev’e karşı gerçekleştirilen darbe girişimini önceden haber alıp Aliyev’i bilgilendirdi.
18 Mayıs 1996 tarihinde İzmit’te katıldığı bir alışveriş merkezinin temel atma töreni sırasında İbrahim Gümrükçüoğlu adlı bir eylemcinin ateşli silahla düzenlediği suikast girişiminden yara almadan kurtuldu. Saldırıda, silahını ateşlemek üzere çıkaran İbrahim Gümrükçüoğlu’nun üzerine atlayan koruma müdürü Şükrü Çukurlu kolundan, bir gazeteci ise ayağından yaralandı.
28 Şubat Süreci olarak bilinen dönemde bazı çevrelerce Refahyol Hükûmetine karşı oluşan cephenin başaktörü olmakla itham edilirken[33] bazı çevrelerce de gerginliği yumuşatarak bir darbeyi engellediği öne sürüldü.[34] Bu süreçten sonra Refah ve Doğru Yol Partisi arasındaki protokole binaen Erbakan’ın başbakanlıktan istifade edip görevi Tansu Çiller’e devretmesini kabul etmedi. Hükûmet kurma görevini Mesut Yılmaz’a verdi. Buna RP, DYP, BBP karşı çıksa da kararından dönmedi.[35]
1997 yılında Fethullah Gülen’in onursal başkanlığını yaptığı Gazeteciler ve Yazarlar Vakfının düzenlediği organizasyona katıldı, Fethullah Gülen’in elinden “Devlet Adamı Ulusal Uzlaşma Ödülü”nü aldı.[36]
Görev süresinin bitimine doğru cumhurbaşkanlığı süresinin beş yıl daha uzatılmasını öngören T.C. Anayasası’nın 101. maddesi ilgili değişiklik teklifi, 5 Nisan 2000 tarihinde TBMM Genel Kurulunda reddedildi.[37] TBMM’de 351 sandalyesi bulunan koalisyon ortakları Demokratik Sol Parti, Milliyetçi Hareket Partisi ve Anavatan Partisinin liderlerinin mutabakat açıklamalarına karşın bir kişinin beşer yıllığına iki kez cumhurbaşkanı olabilmesini öngören anayasa değişiklik teklifine verilen oyların 303’te kalmasıyla Demirel köşke veda etmek zorunda kaldı. 16 Mayıs 2000 tarihinde görevini Ahmet Necdet Sezer’e devretmiştir.
Eşi Nazmiye Demirel, Alzheimer tedavisi gördüğü hastanede 27 Mayıs 2013’te yaşamını yitirdi.
Demirel’in, memurluktan cumhurbaşkanlığının sona erdiği döneme kadar geçen sürede kullandığı eşyalarının sergilendiği “Süleyman Demirel Demokrasi ve Kalkınma Müzesi” Isparta’da 26 Ekim 2014 tarihinde açıldı.
Ölümü
Vikihaber’de bu konuyla ilgili haber var:
Süleyman Demirel 90 yaşında hayatını kaybetti
13 Mayıs 2015 tarihinde böbrek yetmezliği, kalp yetmezliği ve akut solunum yolları enfeksiyonu sebebiyle Güven Hastanesine yatırılan Demirel, 17 Haziran 2015 günü saat 02.05’te solunum yolu enfeksiyonu ve kalp yetmezliği nedeniyle aynı hastanede öldü. 19 Haziran 2015’te Türkiye Büyük Millet Meclisindeki devlet töreni ile Kocatepe Camisi’ndeki dinî törenden sonra Demirel’in naaşı memleketi Isparta’ya götürüldü. Naaşı ertesi gün memleketi Isparta, İslamköy’deki anıt mezar olarak tahsis edilen yerde toprağa verildi.[6][7] 2019’da Süleyman Demirel Anıt Mezarı tamamlanarak ziyarete açıldı.
Ödülleri
1993: Polonya Beyaz Kartal Nişanı
1994: Hırvatistan Kral Tomislav Grand Madalyası, Zagreb
1996: İtalya Liyakat Nişanı
1997: Estonya Terra Mariana Haç Nişanı
1997: Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Devlet Adamı Ulusal Uzlaşma Ödülü (Fethullah Gülen’in elinden)
1999: Romanya Romanya Yıldız Nişanı
1999: Gürcistan Altın Post
2000: Almanya Liyakat Nişanı
Notlar
Siyasi kariyeri boyunca; çocukluk yıllarında çobanlık yaptığı için “Çoban Sülü”, 1950’li yıllardaki Devlet Su İşlerindeki çalışmaları için “Barajlar Kralı”,[39] 1960’ların başlarında çalıştığı Amerikalı Morrison Knudsen adlı mühendislik firması nedeniyle “Morrison Süleyman”,[40] 12 Eylül Darbesi sonrasında siyasi yasaklı olduğu dönemde “Bir Bilen”[41] gibi lakaplarla anılmıştır.
Popüler kültürdeki yeri
Fikret Kızılok, “Yadigâr” (1995) albümündeki “Demirbaş” şarkısıyla, Süleyman Demirel’in siyaset sahnesinden uzaklaşamamasını esprili bir dille anlatmıştır. Barış Manço’nun 1992 tarihli “Mega Manço” albümünün hit şarkılarından biri olan “Süleyman”, yine bir Süleyman Demirel taşlamasıydı. Demirel 2007 yapımı “Zincirbozan” filminde Haldun Boysan tarafından canlandırılmıştır. Cem Karaca’nın “Raptiye” eserinde de Demirel’e göndermeler vardır.[42] Ayrıca Demirel “Cumhurbaşkanı Öteki Türkiye’de” filminde de konuk oyuncu olarak yer almıştır.
TRT 1’de yayınlanmış olan Kıbrıs: Zafere Doğru dizisinde kendisini Nejmi Aykar canlandırmıştır.
Adının verildiği yerler
Süleyman Demirel’in adı memleketi Isparta’da yapılan bir havalimanına, bir üniversiteye ve çok sayıda okula verildi. Bunların bir kısmı:
Afyon Süleyman Demirel Fen Lisesi
Adana Süleyman Demirel Bulvarı
Erciyes Üniversitesi Süleyman Demirel Kapalı Spor Salonu
Isparta Süleyman Demirel Havalimanı[43]
Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Süleyman Demirel Konferans Salonu
Isparta Süleyman Demirel Bulvarı
Isparta Süleyman Demirel Fen Lisesi
Kırıkkale Süleyman Demirel Anadolu Lisesi
Süleyman Demirel Üniversitesi[44]
Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Süleyman Demirel Kültür Merkezi
Tiflis Özel Demirel Koleji
İstanbul Kartal Süleyman Demirel Anadolu Lisesi[45]
İstanbul Teknik Üniversitesi Süleyman Demirel Kültür Merkezi[46]
İzmir Karşıyaka Emlakbank Süleyman Demirel Anadolu Lisesi[47]
İzmir Bornova Süleyman Demirel Çok Programlı Lisesi[48]
Şırnak Silopi Süleyman Demirel İlkokulu[49]
Hatay Dörtyol Süleyman Demirel Anadolu Lisesi[50]
Ankara Sincan Süleyman Demirel Anadolu Lisesi[51]
Kahramanmaraş Süleyman Demirel Fen Lisesi
Edirne Süleyman Demirel Fen Lisesi
Kahramanmaraş Süleyman Demirel İlkokulu
Isparta Keçiborlu Süleyman Demirel Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi[52]
Isparta Süleyman Demirel Eğitim Kompleksi
Çankırı Süleyman Demirel Fen Lisesi
Aydın Efeler Süleyman Demirel Anadolu Lisesi[53]
Zonguldak Kdz. Ereğli Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel İmam Hatip Ortaokulu
Zonguldak Kdz. Ereğli Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel Ortaokulu
^ “Arşivlenmiş kopya”. 3 Ağustos 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 3 Ağustos 2021.
^ “TBMM Albümü 3. Cilt (1983-2010)” (PDF). TBMM Basın ve Halkla İlişkiler Müdürlüğü. 20 Aralık 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF).
^ “Arşivlenmiş kopya”. 17 Haziran 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 17 Haziran 2015.
^ “Arşivlenmiş kopya”. 30 Mayıs 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 13 Mayıs 2013.
^ “TC Dışişleri bakanlığı resmî sitesi”. 17 Temmuz 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 6 Ağustos 2013.
^ a b “9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel vefat etti”. NTV. 17 Haziran 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 17 Haziran 2015.
^ a b “Süleyman Demirel için bugünden itibaren 3 gün ulusal yas ilan edildi”. NTV. 17 Haziran 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 17 Haziran 2015.
^ “Arşivlenmiş kopya”. 3 Mart 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 3 Temmuz 2011.
^ “Arşivlenmiş kopya”. 13 Temmuz 2011 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 3 Temmuz 2011.
^ “Arşivlenmiş kopya”. 26 Eylül 2011 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 3 Temmuz 2011.
^ Liderlerin Arkasındaki Kadınlar 22 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Milliyet, 7 Ekim 1987
^ Siyaset’in Zirvesinde 30 Yıl 22 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Milliyet, 17 Mayıs 1993.
^ Bülent Arınç Erbakan Hoca’sının Yüzüne Nasıl Bakacak? 4 Kasım 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Odatv, 12/11/2008.
^ “Demirel, Ezici Bir Farkla Başkan Oldu”. Milliyet Gazetesi, Haftasonu ilavesi. 30 Kasım 1964. s. 7.
^ “Demirel’in Babası Belediye Başkanı Oldu”. Miliyet Gazetesi. 20 Temmuz 1965. s. 1.
^ Demirel 1966’da neden cumhurbaşkanı olmadı? 5 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., İsmet Berkan, Radikal, 22 Aralık 2006.
^ Çavuşoğlu, Hüseyin (2009). “Türk Siyasi Hayatında Merkez Sağ Çizginin Tarihi”. Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi. 2 Aralık 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 26 Kasım 2013.
^ “27 Mayıs Darbesi Sonrası Celal Bayar ve Eski Demokrat Partililerin Türk Siyasi Hayatına Etkileri” (PDF). 9 Mayıs 2016 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi. Erişim tarihi: 16 Temmuz 2013.
^ “Devalüasyon Uygulamalarinin Diş Ticarete Etkileri”. 13 Mart 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 30 Nisan 2013.
^ “27 Mayıs’tan 12 Mart’a Adalet Partisi ve Türkiye 20 Ekim 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.”, acikerisimarsiv.selcuk.edu.tr
^ Millî Görüş neden doğdu? 4 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Murat Cop, ntvmsnbc, 24 Nisan 2011
^ “12 Eylül Belgeseli 1. Bölüm: Renklerin Çatışması”. 19 Kasım 2019 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 31 Temmuz 2021.
^ Yahya Demirel hayatını kaybetti! 12 Kasım 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Vatan 8 Kasım 2012.
^ “Uğur Mumcu, Cumhuriyet, 26 Aralık 1978”. 26 Eylül 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi.
^ “Dünden Bugüne İmam Hatip Liseleri”. 20 Mayıs 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 6 Ağustos 2021.
^ “Merkez Sağda 27 Mayıs ve 12 Eylül Sonrası Partileşme” (PDF). 13 Mayıs 2014 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 1 Ağustos 2013.
^ Demirel’in ‘Kürt realitesi’ ile Erdoğan’ın ‘Kürt sorunu’ 5 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Fikret Bila, Milliyet, 17 Ağustos 2005.
^ “Yeşil Kart”a dokunmayın! 5 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Prof. Dr. Şükrü Hatun, ttb.org.tr.
^ Yaşı bekleyenlere bir defalık emeklilik hakkı gelir mi? 9 Şubat 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., alitezel.com
^ “28 Şubat belgeseli – 1. Bölüm”. 9 Ağustos 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 24 Temmuz 2021.
^ Demirel rahat ilk turda:234 1 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Milliyet, 9 Mayıs 1993.
^ Çiller, Bakü darbesine karıştı mı? 20 Ekim 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Sedat Ergin, Hürriyet.
^ Arınç Demirel’i hedef aldı: 28 Şubat’ın başaktörü 5 Kasım 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., ulusalkanal.com.tr,
^ Ilıcak: Demirel daha sıcak bir darbeyi engelledi, Radikal, 28 Haziran 2012
^ “Refahyol Hükümeti’nin İstifası ve Demirel Hakkındaki Basın Açıklaması”. 20 Ekim 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 8 Eylül 2021.
^ “Süleyman Demirel-Fethullah Gülen”. 20 Ekim 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 6 Ağustos 2021.
^ “Hürriyet Almanak 2000”. 19 Ocak 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 7 Mayıs 2011.
^ “Arşivlenmiş kopya”. 27 Ekim 2014 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 27 Ekim 2014.
^ “‘Barajlar Kralı’ Sıfatı Bana Ait-haberler.com”. 11 Ocak 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 7 Mayıs 2011.
^ “arsiv.sol.org.tr”. 4 Ocak 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 7 Mayıs 2011.
^ “cihandergi.com”. 5 Mayıs 2011 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 7 Mayıs 2011.
^ Sabancı, Genco (2006). Bir ceviz ağacı: Cem Karaca. 1 Mayıs’in devrimcisi, isçinin tamirci çırağı. İstanbul: Akis Kitap. s. 189. ISBN 9799759129650.
^ “Isparta Süleyman Demirel Havalimanı”. 15 Ocak 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 6 Ağustos 2013.
^ “Süleyman Demirel Üniversitesi”. 24 Temmuz 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 6 Ağustos 2013.
^ “Süleyman Demirel Anadolu Lisesi”. 16 Mart 2014 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 6 Ağustos 2013.
^ “İTÜ Süleyman Demirel Kültür Merkezi (SDKM)”. 22 Şubat 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 9 Şubat 2020.
^ Emlakbank Süleyman Demirel Anadolu Lisesi
^ “İzmir, Bornova, Süleyman Demirel Çok Programlı Lisesi”. 28 Temmuz 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 6 Ağustos 2013.
^ “Silopi Süleyman Demirel İlköğretim Okulu”. 30 Nisan 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 6 Ağustos 2013.
^ Dörtyol Süleyman Demirel Anadolu Lisesi
^ Sincan Süleyman Demirel Anadolu Lisesi
^ “Süleyman Demirel Teknik Lise ve Çok Programlı Lisesi”. 18 Ağustos 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 6 Ağustos 2013.
^ “Efeler-Süleyman Demirel Anadolu Lisesi”. 12 Ağustos 2014 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 10 Ağustos 2014.
“Dün Süleyman Demirel’in yani Türkiye Cumhuriyeti’nin 9.Cumhurbaşkanının 9.ölüm yıldönümüydü… Baktım şöyle bir medyaya doğru düzgün hak ettiği gibi anılmadı! Allah vefasız olanları sevmez. Biz nasıl insanlar olduk böyle?”
Ben Süleyman Demirel’i vakti zamanında hiç sevmezdim. Halbuki ailem Demokrat Partili ve sonra da Adalet Partili idiler…
Ben ise moda deyimle “Türkeşçi”idim. Babaannemi ve dedemi bir türlü MHP’ye oy vermeye razı edemedim. Çünkü kendisi de rahmetli olan Alparslan Türkeş babaanneme göre Menderes’i asan adamdı! Bir de boğuk sesi ile 27 Mayıs darbe bildirisini o okumuştu… Ölünceye kadar onu affetmedi. Babaannem CHP’li olan ağbisi ile de 40 yıl küs kaldı. O günlerin Türkiye’si böyleydi!
Süleyman Demirel ise bana göre hem mason hem de bence ABD yandaşı anlamına gelen “Morison Süleyman”dı. Konuşması ve yaptıkları da bana göre zik zaklı idi. “Milliyetçi Türkiye” yada “Büyük Türkiye” diyordu ama işte o kadar!
Benim bu düşüncelerim ta ki, Elazığ-Malatya arasında giderken gördüğüm ve bir kaya dolgu baraj olduğunu öğrendiğim Karakaya Barajını görünceye kadar devam etti. Barajın kıyısında ağaçtan toplayarak yediğim dutların lezzetini hiç unutamam… Çevredekiler meyvelerin barajın değiştirdiği iklimden sonra daha lezzetli olduğunu söylediler…
O barajın muhteşemliği karşısında şaşırmıştım… Sonra gördüğüm Keban Barajı ile de artık kendi kafamda Demirel’i affetmiştim. Bu kadar faydalı işleri yapan bir insan için ben ne diyebilirdim ki?
Cumhurbaşkanlığı yaptıktan sonra bir vesile ile kendisini Güniz sokaktaki evinde ziyaret ettim… İki saat süren bu görüşmemizde bir saate yakın beni imtihan etti. İlk defa ellerim terliyordu. O hiç konuşmuyor sadece bana sorular soruyordu. Sonra kendisi konuşmaya başladı. Ziyaret konumuz ile şunu gördüm ki, bu konuyu Türkiye’de en iyi bilen insandı… Daha sonra bu konu ile ilgili düzenlediğimiz organizasyona bir konferans vermek üzere geldi. Sahnede kendisine eşlik ettim. İlerlemiş yaşına rağmen ayakta büyük bir zevkle iki saate yakın konuştu. Ben ayakta durmaktan yorulmuştum ama o ayakta konuşup anlatmaktan yorulmamıştı… Giderken “Pehlivanoğlu ara beni bekliyorum, ne istersen yaparız” diyordu…
Yine Süleyman Demirel’e bir soru sordum; “Siz iktidar olduğunuzda Güney Kore bizden her alanda geri idi ama şimdi bizi geçtiler ve bir refah toplumu oldular, ne diyorsunuz buna?”. Rahmetlinin bana verdiği cevap büyük dersler içeriyordu “Güney Kore ile Türkiye mukayese edilemez. Türkiye bu kadar ağır sorunla boğuşuyor Güney Kore’nin benzer hiç bir sorunu yok.” demişti. Demek elma ila armut mukayese edilmezmiş! Bizde öğrenmiş olduk…
Büyük bir zekâ, bilgi küpü, tecrübe zengini ve çok çalışkan bir insandı. Ülkesi için çalıştı ve çabaladı… İnanmıyorsanız onun onlarca eserinden birine mesela 1973’ten bu yana üzerinden geçip gittiğimiz ilk boğaz köprümüze bakın yeter. Zaten halkta ona “barajlar kralı” adı takmıştı…
Dün 17 Haziran onun ölüm yıldönümüydü… Onu anmak ve hatırlamak her bir Türk için vefa içeren bir vazifedir. Allah rahmet eylesin mekânı cennet olsun…
Önce eserin yazarı Yaşar Ravanoğlu Akdaş’ı tanıyalım. Çünkü o, çok özel bir hanımefendi…
İnsan bilinmezler içinde yaşayan bir garip Allah kulu. Ben de bir Allah kuluyum. Açıkçası denizdeki kum zerrelerinden biriyim. Aklıma gelmeyen başıma geldi, Parkinson hastası oldum. Bu hastalık benim kaderimi ve karakterimi değiştirdi. Önce kabul etmedim. Kabul etmezsem beni bırakır gider sandım. Gitmedi, gitmedi, gitmedi. Ben de mecburen kabullendim. Bununla birlikte bende bir mücâdele azmi oluştu. O da şuydu: Gidene ‘Güle güle’ derken yerine yapabileceğim bir şey koymak…
Bu uğurda on iki sene mücâdele verdim, veriyorum.
‘Nasılsın?’ diye sorana da kendi içimden ‘Dün geçti bitti. Yarının da geleceği meçhul. O zaman bu gün iyi olmalıyım.’ diye düşünüp ‘İyiyim, çok şükür’ diye cevap veriyorum.
Bâzen sanırım herkes gibi otokontrolümü kaybedebiliyorum. Bunu da hiç yapmadığım hatta düşünmediğim şeyleri yapmaya kalkıştığım için söylüyorum. Aslında vakit geçirmek için yaptığım şeyler beğenildi, takdir topladı. Şiirlerimi okuyan dostlarımın ‘Kitap ne zaman çıkacak?’ soruları üzerine ‘Parkinsondan Bana Kalan’ adlı şiir kitabımı yayınlattım. Ayrıca şiirlerimin bazıları Türk Dünyası Şiir Seçkisi, İzmir Yürekli Şiirler (2022), Yozgat Güldeste Şairler Antolojisi (2022) kitaplarında yayımlandı.
Hâlen şiir yazmaya devam etmekteyim. Şu anda 250 civarında şiirim var. Akçakoca Kültür Platformunda masal ve şiir yazmaktayım. ‘Yamalı Bohça’ isimli bloğum devam ediyor. Sizlerden aldığım yorumlarla, moral ve faydalı yönlendirmelerle yazdığımı bilmenizi isterim.
***
Kitapta tamamı 8-9 yaş öncesi çocuklara hitap eden, onları iyiliklere, doğrulara ve güzelliklere yönlendirebilecek 21 adet hikâye yer alıyor. Kitabın asıl önemli tesir sâhası da, şu veya bu sebeple, resim yapmak, şarkı söylemek, örgü örmek gibi kabiliyetlerini kaybeden veya diğer özelliklerini kaybettiği için yaşama arzusunda eksiklikler meydana gelen, hayata küsmüş insanlardır. Onlara yol göstermekle, örnek olmakla, hayata ve üretkenliğe yönlendirmekle büyük hizmetler gerçekleşmesine öncü ve rehber olmasıdır.
Anadolu’muzda bir söz vardır: ‘Boş oturup çürüyeceğine, çalışarak yıpran’ denilir. Hiçbir şey yapamayan kitap okuyabilir. Çok okuyabiliyorsa, küçük küçük denemeler, hâtıralarını, duygu ve arzularını yazarak kendini geliştirebilir.
Yamalı Bohça / Masallar isimli 72 sayfalık kitabı okuyan Parkinson hastaları, Yaşar Ravanoğlu Akdaş’ın tecrübelerinden mutlaka faydalanacaklar, hayatlarındaki değişikliği fark edeceklerdir.
Şimdi bir Pankinsonlunun yazdığı masala göz gezdirelim:
HALİM İLE SELİM
Saadet ormanından çok uzaklarda bir balıkçı köyü varmış. Bu köyde yaşayanların arasında iki kardeş yaşarmış. Balıkçı olan ağabey Halim evli, zengin ve çocukluymuş. Kardeşi Selim de evliymiş ama Allah onlara çocuk vermemiş. Karı koca çok iyi kalplilermiş, fakir oldukları halde herkese yardım ederlermiş. Kazançları azmış ama gönülleri zenginmiş. Ağabeyi Halim ve karısı ise zengin olmalarına rağmen kimseye yardım etmez herkesi bir şekilde kıskanırmış.
Fakir balıkçı kardeş Selim bir sabah erken uyanmış.
Bakmış karısı uyuyor. Uyandırmaya kıyamamış. Azık torbasına bir elma biraz ekmek koyup yanına almış. Kayığına binmiş ve denize açılmış. Kıyıdan epeyce uzaklaşınca, Ya Allah deyip ağını denize atmış. Biraz bekleyip çekmiş. Bir bakmış ki ağa hiç balık takılmamış. Üç kere atmış, üçünde de ağ bomboş çıkmış. ‘Bugün kısmetimiz yokmuş, buna da şükür’ demiş. Ağını toplamaya başlamış. Kulağına bir ağlama sesi gelmiş. Bir de bakmış ki ağlara takılan güzeller güzeli bir deniz kızı. O kadar ağlıyormuş ki Balıkçı Selim’in kalbi sızlamış.
–Kızım neden ağlıyorsun? Bizim çocuğumuz yok seni bize götürürüm evlât ediniriz, evlâdımız olursun. Demiş.
Bunun üzerine güzeller güzeli denizkızı daha çok ağlamış.
-Annem ve babam sarayın dışına çıkma bahçede oyna dedi ben onları dinlemedim ve dışarıda ne var diye merak ettim. Sarayın dışına çıkınca da ağa takıldım. Annem beni merak eder ne olur beni bırakın da evime gideyim.
Balıkçı kıyamamış ve kızı bırakmış. Kız uzaklaşırken bir ara durup el sallamış ve ‘Balıkçı amca, her gün sana bir kese altın göndereceğim. Beni kurtardığın yere gel altınını al’ demiş. Balıkçı Selim eve dönmüş ve karısı onu kapıda gülerek karşılayıp kısmetimizde bugün ne var diye sormuş. Karısına bugün balık tutamadığını söyleyip başından geçenleri anlatmış. Sonra fakir sofralarında bir şekilde karınlarını doyurmuşlar. Balıkçı Selim ertesi gün tekrar balığa çıkmış, kızın söylediklerini de ciddiye almamış.
Kızla tanıştıkları yere geldiğinde de boru gibi garip bir ses duymuş. Sesi merak ederken balığın biri kayığa bir kese fırlatmış. Keseye bakmış ki bir de ne görsün? İçi altın dolu.
Balık tutmadan evine dönmüş hanımı sormuş yine:
–Bugün kısmetimizde ne var?
–Kısmetimiz çok iyi bak sana ne göstereceğim.
–Ne göstereceksin ki ellerin bomboş.
Odaya gitmişler ve altınları göstermiş. İkisi de hâlâ gözlerine inanamıyormuş.
Her gün bir kese altın alan balıkçı Selim zengin olmuş. Ağabeyi Halim hanımına:
–Git bak şunlara nasıl da zengin oldular bir anla gel bana anlat. Demiş.
Halim’in hanımı Selimlere gitmiş:
–Hayrola siz birdenbire nasıl zengin oldunuz çok merak ettik. Demiş.
Selim’in hanımı kötü niyetli bir insan olmadığı için olan biteni anlatıvermiş. Bunun yerine ağabey Halim târif edilen yere gitmiş. Altını veren balık onu görünce altını vermemiş. Halim buna çok bozulmuş kardeşine durumu anlatmış. Bir süre balık görünmemiş. Selim’e de Halim’e de altın gelmemiş. Bir gün balıkçı Selim balığa çıkınca denizkızı onu yüzerek karşılamış.
–Artık kese ile altın yok. Ama sana öyle bir şey vereceğim ki şifresini kimseye söylemeyeceksin.
Ve kayığın içine bir değirmen bırakmış. ‘Buna, başla dediğinde başlayacak ve sana hazır tuz verecek, sen de bu tuzları satıp zengin olacaksın. Tek bir şartım var şifreyi hanımın dâhil kimseye söylemeyeceksin.’
‘Peki’ deyip kabul etmiş: Selim’in yeniden zenginleşmeye başladığını gören ağabeyi bu sattığı tuzları nereden bulduğunu sormuş. Selim de durumu anlatmış fakat şifreyi söylememiş. Ağabeyi Halim kıskançlığından Selim’in evine hırsız gönderip değirmeni çaldırmış. Ağabey teknesiyle denize açılmış. Değirmene:
–Hadi değirmenim başla! Demiş.
Değirmen çalışmaya başlamış ama o kadar çok tuz üretiyormuş ki tekne tuzla dolmuş. Halim durumun ciddiyetini fark etmiş. Bildiği bütün kelimeleri söylese de şifreyi bilmediği için değirmeni durduramamış ve aşırı tuza tekne dayanamayıp batmış. Halim boğulurken bile hâla bildiği kelimeleri söyleyip değirmeni durdurmaya çalışıyormuş. Değirmen de, tekne de, Halim de denizin dibini boylamış.
YAŞAR RAVANOĞLU AKDAŞ: 1952 Adana doğumludur. Emekli olduktan sonra çeşitli sosyal sorumluluk projeleri ile ilgilendi ve Türk Müziği koro çalışmalarında yer aldı. 2012 yılında Parkinson teşhisi konulduktan sonra ses kaybına mâruz kalınca müziğin yerine hikâye, şiir ve resim aldı. ‘Yamalıbohçaparkinsan’ isimli bloku açıp yazılar yazmaya başladı. 150’den fazla şiir yazdı. Şiirlerinden bâzıları Türk müziği şarkı formunda bestelendi. Bâzı şiirleri de ‘Türk Dünyâsı Şiir Seçkisi’ ve İzmir Yürekli Şiirler’ isimli kitaplarda yayımlandı. Akrilik tarzda çalıştığı tablolarında genelde tabiat teması işleyen Yaşar Akdaş, evli, iki evlat ve iki torun sâhibidir.
DERKENAR
PARKİNSON HASTALIĞI
Parkinson hastalığı, dopamin seviyelerinin düşmesine sebep olan beyin sinir hücre hasarının yol açtığı, elde titreme ile başlayan, kas sertliği yanı sıra denge kaybı gibi kontrolün bulunmadığı belirtiler gösteren ve yavaş ilerleyen nörolojik bir hastalıktır.
Parkinson, daha çok 60 yaş üzeri kişilerde görülen, beynin ilerleyici yani dejeneratif olarak adlandırılan hastalık grupları arasında yer alır. Beyin hücreleri arasında elektrikle ilgili iletişimi sağlayan maddelerden (Nörotransmitter) birisi de dopamindir. Dopamin ile çalışan beyin bölgesi, hareketlerimizin amaca uygun yapılmasını sağlayan yâni bir bakıma hareketimizin ince ayarını sağlayan bölgedir. Dopamin ile iletişim yapan hücrelerin yüzde 60-80’inin kaybıyla Parkinson hastalığı ortaya çıkar. Parkinson bulguları hastalarda özellikle başlangıç döneminde farklılıklar gösterir.
Parkinson Hastalığı Neden Olur?
Parkinson hastalığının sebebi beyinde dopamin üretimini sağlayan hücrelerin hasar görmesi veya hücre kaybı sonucu dopamin eksilmesidir.
Parkinson Belirtileri Nelerdir?
Hareketin yavaşlaması, dinlenme halindeyken uzuvlarda titreme, kaslarda sertlik, duruş ve dengeyi koruyan reflekslerin bozulması, küçük adımlar ve bâzen dengesiz yürüyüş, vücudun öne eğilmesi, eklemlerde ağrı, depresyon, uyku bozukluğu, akıcı ve birbiriyle uyumlu hareket edememe ile unutkanlık, Parkinson belirtileridir.
Genel olarak Parkinson belirtileri şu şekilde listelenebilir:
*Zamanla yürürken kol sallanma hareketlerinde azalma veya kayıp. *Adımlarda küçülme *Yürümeye başlamada zorluk *Düğme iliklemek ya da açmakta zorlanma *Yatakta dönme ya da otururken kalkmada güçlük *Maske yüz ifadesi *Alçak ve kısık ses tonu ile konuşma *El yazısında küçülme
Birinci evrede belirtiler hafif ve tek taraflı olarak işler. Hafif titremeler, mimiklerde değişiklik, yürüyüş bozuklukları kişi fark etmese de kişinin etrafındakiler tarafından anlaşılabilir.
İkinci evrede yürüyüş ve duruş etkilendiğinden gözle görülür bir farklılık bulunur. Bunun yanında titreme de devam eder.
Üçüncü evrede hastanın vücudunda belirgin bir şekilde yavaşlama ya da dengesizlik gelişir. Düşmeler görülebilir. Bunun yanında işlev bozuklukları oluşabilir.
Dördüncü evrede bütün belirtiler şiddetli bir şekilde görülür. Hasta güçlükle yürümeye başlar. Hareketlerdeki yavaşlık devam eder. Bu evrede kişinin destek alması önemlidir. Diğer evrelere göre titremede azalma olabilir.
Beşinci evrede tekerlekli sandalye kullanımına yönelik bağımlılık oluşabilir. Kişi bakıma ihtiyaç duyabilir.
Erkeklerde kadınlara oranla daha sık görülen Parkinson hastalığının oluşma sürecinde birçok risk faktörü yer alabilir. Bu faktörler şöyle sıralanır:
*60 yaş ve üstü kişiler *Aile geçmişinde Parkinson hastalığı bulunanlar *Pestisit gibi bazı kimyavî maddelere mâruz kalanlar *Boks sporuyla ilgilenen kişiler *Diyabet hastalığı bulunanlar *Sigara ve kafein tüketimi yapanlarda da Parkinson hastalığı görülme riski bulunur.
Nasıl Tedâvi Edilir?
Parkinson tedâvi seçeneklerinde öncelikli olarak ilaçlar kullanılır. İlaçlar ile beklenen neticenin alınamadığı hastalarda veya zamanla ilaçların faydasının azaldığı durumlarda cerrahî tedâvi uygulanabilir. İlaç tedâvisi beyinde azalmış olan dopaminerjik geçişi artırmaya yöneliktir. Yani Parkinson ilacı dopamini artırmaya yöneliktir. Bu maksatla, beyinde dopamin miktarını artıran ilaçlar tedâvide kullanılır. Ancak sebebi tam olarak bilmediğimiz bir şekilde Parkinson ilaçlarının uzun süre ve/veya yüksek dozlarda kullanımı ile hastalarda kısa süreli aşırı hareketlilik şeklinde dalgalanmalar, tam veya istek dışı hareketler (diskinezi) görülebilir.
Hasta 65 yaşın altındaysa ve bunama yoksa tedâviye dopamin etkisini taklit eden ‘dopamin agonisitleri’ ile de başlanabilir veya tedâviye ek olarak kullanılabilir. Titreme, bunama, depresyon, uyku bozukluğu şikâyetleri görülürse bu şikâyetler için başka bir tedâvi stratejileri planlanabilir.
Hastaların üçte biri ilaç tedâvisi ile uzun yıllar iyi cevap alınan ve hayatlarında önemli bir kısıtlama olmadan yaşayabilen kişilerdir. Kalan grubun bir kısmında ilaca cevap kısıtlıdır ve doz arttırıldıkça yan etkiler, zamanla da ilaca cevapsızlık görülebilir.
İlaç tedâvisinden fayda görmeyen hastalarda cerrahiye başvurulabilir. Özellikle son 15-20 yıldır ilaç tedâvisine cevap vermeyen hastalarda, cerrahî seçenek önerilir. Amaç; beyinde hareketimizle ilgili merkezlerde azalan elektrikle ilgili uyarının göğüs duvarında cilt altına yerleştirilen birkaç cm’lik jeneratör aracılığı ile yaratılmasıdır. Kalp pili benzeri bir mantık ile düşünülebilir. Uygulamanın tıbbı adı ‘derin beyin stimülasyonu’ dur.
Her el titremesi Parkinsona mı işaret eder?
Hastalar bu kaygıyı sıkça yaşamakta, kendisinde el titremesi görüldüğünde hemen Parkinson olduğunu düşünerek umutsuzluğa kapılmaktadır. Her el titremesi Parkinson hastalığı anlamına gelmez.
Parkinson hastaları nasıl beslenmelidir?
Sebze ve meyvelerden zengin, zeytinyağlı yiyecekler tüketilmelidir. Parkinson’da düşme riski olduğu için kemik erimesine karşı dikkatli olunmalıdır. Tedâviyi yapan doktor mutlaka kalsiyum ile D vitamini değerlerini ölçüp ona göre bir diyet önerisinde bulunabilir. Peynir, süt, yoğurt tüketimi bu hastalıkta kemik erimesine önlem için önemlidir.
Parkinson hastalarında beyin pili işe yarar mı?
Bu işlemde; beynin derin yapılarında yerleşmiş olan ‘beyin dopamin hücre çekirdeklerine’ oldukça hassas bir yöntemle ince kablolar yerleştirilmekte ve göğüs duvarı bölgesine konulan bir jeneratör aracılığıyla devamlı elektrikli alâkalı uyarı verilmektedir. Bu sâyede, hastalık sebebiyle aktivitesi bozulmuş olan sinir hücreleri tekrar düzene girmekte ve hastalığın belirtileri kaybolmaktadır.
Bu cerrahinin uygulanamayacağı durumlar çok azdır. Beyin pili takılabilmesi için öncesinde bir dizi detaylı muayene, görüntüleme ve nöro-psikiyatrik değerlendirme testlerinin yapılması ve hastanın bu tedâviye uygunluğunun görülmesi gerekmektedir..
Takılan pilin ömrü ortalama 5-6 yıl kadardır. Bu sürenin sonunda beyindeki kablolara müdâhale edilmeksizin 15 dakikalık bir işlemle eski pil yenisi ile değiştirilebilmektedir.
Parkinson koku kaybına neden olur mu?
Parkinson gibi dejeneratif nörolojik hastalıklarda koku kaybı ilk bulgu olabilir.
Parkinson genetik bir hastalık mıdır?
Parkinson’da genetik bir yatkınlık söz konusudur. Ancak Parkinson genleri taşıyor olmak her zaman bu hastalığa yakalanılabileceği anlamına gelmez. Çevresel faktörler de oldukça önemlidir.
Büyük Ata’mızın, 10. yıl Nutku’ nun sonunda, çok büyük bir öngörüyle dile getirdiği ve Cumhuriyetimizi yıkılmaz sağlam bir temele oturtan “Ne mutlu Türküm diyene” ifadesindeki “Türk” kelimesi,
Türk ırkını değil, Ulus Birliğimizin adını tanımlamaktadır.
1. Bu durumda, ikide birde, Türkler, Kürtler, Çerkezler, Lazlar vb diye Türk Ulus Birliğindeki halkları sıralarken,
Türk Milletini de sık sık vurgulamanız gerekmez mi?.
2. Türkiye Cumhuriyeti Ulus Birliğinin yüzüncü yılında, son yirmi yılın büyük tahribatlarına ve kırk yıldır PKK saldırılarına rağmen, nüfus kimliklerinde etnik kökeni yazmayan ve bu nedenle en ideal anayasal yurttaşlık eşitliği içindeki tüm yurttaşları eşit şekilde hukukun üstünlüğü ile kapsayan, komşularıyla barış içinde yaşayan, modern sanayi toplumu eşiğinden içeri girmiş bir Ulus Devletimize ulaşmış bulunuyoruz.
İnsanoğlu kadim tarih boyunca, savaşmadan barış içinde yaşama, üretici güçlerini ve neslini çoğaltma amacıyla daha geniş bir havzada birlikler kurma çabasında iken, kimi prens veya aşiret sahipleri, derebeyliklerini sürdürmek için birliğe şiddetle, karşı koymuşlardır. Sonuçta bu birlikler güle oynaya oluşmamıştır.
İtalya birliği buna en çarpıcı bir örnektir. Sn. Özgür Özel. Cumhuriyetimizin kurucusu CHP Genel Başkanı sıfatınızla, Ulus Birliğimizi ve Cumhuriyetimizi yıkmak üzere ordulaşarak silahlı isyana kalkışan Şeyh Sait’e, hain demek zorundasınız. Başka bir lüksünüz yok.
3. Güneydoğumuzda görev yapan güvenlik güçlerimizi, mesela oraları işgal etmiş olan Yunan güçleri gibi gören PKK, askerlerimizi, polislerimizi katletmeyi meşru olarak görmektedir. HDP, DEM vb ise, şehitlerimiz ile ilgili hiçbir taziyede bulunmamaktadır. Ben, HDP ve türevi siyasi parti yetkililerinin ve yandaşları kanaat satıcılarının, barış ve demokrasi söylemlerini, milleti keriz yerine koymak istemek olarak görmekteyim.
Ama, bazı siyasiler, kanaat satıcıları, maksatlı olarak, üst beyinlerinin, yani insanlara has bir yapılanma olan beyin kabuğunun uydurduğu kavramlarla, kendilerine yalanlar söyleyerek, yani limbik sistemlerini kandırarak, buradan, bu partilerin barışçı, demokrat olduğuna dair bir yanıt alabilir ve buna inanabilirler de. Ama her mahallesinden, çocuğunun, komşusun çocuğunun ve bir yakınının cenazesini elleriyle toprağa vermiş Anadolu halkının, en alt beynimizde bulunan, sadece savunma ve emniyet referansları ile donanmış olan “Amigdala” sı aldanmaz ve çocuklarını katleden PKK, HDP, DEM i de düşmanı olarak görür.
Bunu AKP de çok isabetli olarak gördü aslında. Bunu uzman sosyologlarınızla bir değerlendirin lütfen.
4. Seçim konuşmalarınızda dile getirdiğiniz gibi “Kürt seçmeni” yoktur. Seçmenlerin “Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Alevi, Sünni” gibi etnik ve dinsel kökenleriyle birlikte tanımlanması doğrumu dur.
Siyasi partilerin kayıtlı üyeleri tabi ki vardır ama kayıtlı seçmenleri olamaz değil mi? Seçmen bu gün bir partiye oy vermiştir, yarın başka bir partiye oy verebilir. Seçmen hiçbir partinin tapulu malı değildir.
5. Yine seçim konuşmalarınızdan birinde aynen şunları demiştiniz.
“Senin Rize ‘li hemşerilerin kendilerine, kendi belediye başkanlarını seçebiliyorlar.
Elli dört yerleşim yerinde ise Kürtler, kendi belediye başkanlarını seçince kayyum atıyorsun.”
Yukarıdaki söyleminize göre, Rize’ lilere de bir alt kimlik yapıştırmanız gerekmez miydi, bunu niye yapamadınız. Çünkü mantıklı bir temeli yoktu.
6. Kürt sorununu TBMM de çözeceğiz diye vaat ediyorsunuz. Ulus birliğimizdeki yurttaşlarımızın tanımlamasını da yapan Lozan anlaşması değil midir. Bu durumda, Lozan anlaşmasını TBMM de tartışmaya açıyor olmayacak mısınız. Bunun sonucunda TBMM de, Yeni CHP sayesinde de oluşmuş olan gerici bir blokla kol kola, Ulus – Yurttaş kimliğimizin yok edilerek, ümmet kimlikli, imtiyazlı ruhban, burjuvazi ve bürokrat sınıfın egemen olduğu faşist bir İslam Cumhuriyetine doğru gidişin kapısını açmış olmayacak mısınız.
7. Son olarak 15 Haziran 2024 tarihinde, T24 yayın organına verdiğiniz yanıtlarda şöyle diyorsunuz.
“Türkler için de bir normalleşme yok, Kürtler için de bir normalleşme yok”
Sn. Özgür Özel bu söyleminizle, sanki iki milletli bir yapıya dönüşmüş gibi olmuyor muyuz?
8. Bütün bu söylemlerinizin bir sonucu olarak, Diyarbakır da bulunan bir kafede Kürtçe dışında hiçbir dilde konuşanlara hizmet verilmemesini, iletişimin sadece Kürtçe yapılmasını nasıl değerlendireceksiniz.
Nereye koşuyorsunuz, Sn. Özgür Özel.
İbni Haldun’un Mukaddime eserinde konu ettiği gibi, Ulus Birliğimizin Asabiye bağını zedelediğinizin ve Cumhuriyetimize darbeler vurduğunuzun farkında bile değil misiniz yoksa.
Son olarak size şunu söyleyeyim, Sn. Özgür Özel.
“Ben, bir toz zerresi kadar bile ırkçı milliyetçi değilim.
Kendimi Kürt halkının dostu olarak görürüm. ABD, AB taşeronu, PKK, HDP ve türevi siyasi oluşumları ise,
Kürt halkının neslinin gelişmesini engelleyen hatta neslini kıran bir düşmanı olarak görürüm.”
Teknolojinin gelişmesi ve şehirleşme sonucu oluşan gürültü kirliliği, metropollerde ve büyük şehirlerde yaşayan insanların sağlığını tehdit eden bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır. Gürültü kirliliğini meydana getiren etkenler arasında özellikle itfaiyelerin yangın söndürme araçları ve cankurtaranların sirenleri, fabrika makinelerinin sesleri, hoparlörler, eğlenceler, ses sistemleri, kahvehanelerde ve dinlenme yerlerinde yüksek sesle konuşmak v.b. faktörler gösterilebilir.
Gürültü kirliliği günümüzde en çok karşılaşılan çevre kirliliklerinden biridir. Özellikle büyük kentlerde oldukça yüksek seviyede olup, Dünya Sağlık Örgütü tarafından belirlenen ölçülerin üzerinde olduğu konunun uzmanları tarafından belirtiliyor. Araç sürücülerinin şehir içinde yüksek sesle ve uzun uzun korna çalmaları da başka bir gürültü kirliliğini oluşturuyor. Bu sebeplerden dolayı şehirler yaşanmaz hale getiriliyor. Bu durumlar için acil önlemler almak zorunlu bir hale gelmiştir. Bir gün gelecek, insanlar gürültü kirliliğine karşı büyük bir mücadelenin içine gireceklerdir.
Üzerinde durulması gereken başka bir husus; Türkiye İstatistik Kurumu’nun Nisan 2024 ayı raporuna göre, Türkiye’de trafiğe kayıtlı toplam araç sayısı 29 milyon 561 bin 690’a ulaşmıştır. Bu vasıtaların 5 milyondan fazlası İstanbul trafiğinde seyrediyor. Araç sürücülerinin yaptığı kural hataları, yayaların güvenliğini tehlike altına alıyor. Yayalara öncelik vermeyen bazı araç sürücüleri kazalara sebep oluyor. Yayaların kendilerine ayrılmış olan trafik ışıklarına dikkat etmeleri, can güvenlikleri için çok önemlidir. Milyonlarca kişinin yaşadığı Türkiye’de, yayaların karşısına çıkan başka sorunlar da var. İşyerlerinin kaldırımlara taşan ürünleri, bozuk kaldırımlara park edilmiş araçlar, yayaların yolunda olsun, kaldırımlarda olsun aniden ortaya çıkan skuterler ve motosikletler, şehirlerde yürümenin ne kadar zor olduğunu gösteriyor. Motosikletler adeta etraflarına tehlike saçıyor. İnsanlara vurup geçiyorlar ve bazılarının ağır bir şekilde yaralanmasına ve bazılarının da ölümüne sebep oluyorlar. Çeşitli yemek firmalarının, restaurant v.b. kuruluşların servislerini yapan motosikletler, sürücüleri tarafından aşırı hız yaparak yollarda ve caddelerde yürümekte olan insanların huzurunu bozuyorlar. Bu araçları kullananların çoğunun belki de motosiklet ehliyetleri bile olmayabilir. Bunların denetimleri şarttır.
Bir başka husus; Ülkede deprem olur ve ev kiraları üç, dört katına çıkar. Fırtına çıkar ve çatı malzemeleri haddinden fazla zamlanır. Kar ve yağmur yağar, pazar yerlerindeki ve marketlerdeki malzeme fiyatları en az iki katına çıkar. Bu konudaki örnekleri çoğaltabiliriz. Bu durumlar bize şunu gösteriyor: Türkiye’de insanlara ihtiyaç duyulan dini bilgiler öğretiliyor, fakat ahlaki değerler öğretilmiyor. Bir örnek verecek olursak; Hıristiyanlar kutsal günlerinde ihtiyaç duyulan ürünlere en az yüzde elliye varan indirimler yaparken, Türkiye’de ise Ramazan Ayı’nda yüzde iki yüze varan zamlar yapılıyor. Bu durumun dinle bir ilgisi yok, fakat ahlaki değerlerle ilgisi var. Şu şekilde bir soru sormak gerekirse; Ülkede yaşayan bazı işadamı, sanayici ve üreticilerinde ahlaklı ve dürüst olmaları gerekmez mi? Ayrıca, dürüst ve ahlaklı olanları da yürekten kutluyoruz.
Belirtmeye çalıştığımız bazı önemli hususların yaşanmaması ve toplumun zor durumlarda bırakılmaması için, insan faktörünün her konuda kusursuz bir şekilde eğitilerek bilgilendirilmesi gerekmektedir. Ayrıca, idari tedbirlerin alınması da kaçınılmaz hale gelmiştir.
Oğuz Çetinoğlu: İslâm’ın Üçüncü kaynağı ‘İcmâ’ hakkında umûmî bir değerlendirme yapmanız mümkün mü Hocam?
İhsan Toksarı: İcma; Bir devirdeki İslâm âlimlerinin bir konuda ittifak etmeleridir. Fikir, rey birliği yapmalarıdır. Bazı konularda Kurân ve hadiste açıklık olmayabilir. O konuda açık bir hüküm olmayabilir. İşte böyle durumlarda İslâm âlimleri, Kurân ve hadis felsefesine ters düşmeyecek bir hükümde ittifak eder, birleşirse buna ‘İcma’ denir. En büyük icma da, ashabın icmaıdır. Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali ve İbni Mes’ud gibi ashabın ileri gelenleri bir konuda birleşmişlerse, buna kimsenin itiraz hakkı yoktur. Çünkü İslâm’ı, bizzat kaynağından, Allah Rasulü’nden öğrenmişlerdi. Allah Rasulü’nün nuru ile nurlanmışlardı. Bu seçkin Müslümanların hatâları, eksikleri olmuşsa, Allah Rasulü tarafından düzeltilip kemale erdirilmişti. Yüce Allah’ın kemale erdirdiği Peygamberimiz de onları kemale erdirmişti.
Allah Rasulü’nün terbiye tezgâhından geçen ashab (ra), insanlar arasında peygamberden sonra en yüksek dereceye ulaşmışlardır. Fikirde, idrakte zirveye çıkmışlardı. Her biri dünyâyı aydınlatacak şuura, fikre sâhipti. Bunların bir araya gelip hatâda birleşmeleri imkânsızdı.
Çetinoğlu: Galiba dördüncü kaynağa geldik…
Toksarı: Evet! Dördüncü kaynak, ‘Kıyas’ olarak isimlendiriliyor. Kıyasın lügat manası ölçmek, karşılaştırmak mukayese etmektir. Şer’î mânâsı: Kurân, sünnet ve icmada bulunmayan meseleler konusunda Kurân ve sünnetle mukayese ederek yeni hüküm çıkarmaktır.
Çetinoğlu: Birkaç örnek verebilir misiniz Hocam?
Toksarı: Kurân’da şarap (hamir) haram kılınmıştır. Üzümden yapılan alkollü maddeye şarap enir. Arpadan, hurmadan diğer maddelerden de alkollü içki yapılmaktadır. Bunlar hakkında ne diyeceğiz? İşte burada haram edilen şarap ile yeni içkileri mukayese edeceğiz. Şarabın haram edilme sebebi, insanı sarhoş eden, alkol var ise bunların da haram olduğuna hükmedeceğiz. Aynı mukayeseyi Allah’ın Rasulü, bizzat yapmıştır. Yemen’den bir heyet geldi: ‘Ey Allah’ın Rasulü! Bizim ülkemizde ‘Nebiz’ isminde bir içki içilmektedir. Hurma suyundan yapılmaktadır. Bu da haram mıdır?’
Allah Rasulü şöyle buyurdu: ‘O da sarhoş ediyor mu?’ Onlar da dediler ki: ‘Evet, sarhoş ediyor.’ Allah Rasulü (sav) şöyle buyurdu: ‘Her sarhoş edici şaraptır ve her türlü şarap haramdır.’
Bu sebeple sarhoş eden her alkollü içki haram kılınmıştır.
Ancak bu kıyası herkes yapıp hüküm çıkartamaz. Gerçek mânâda kıyas yapabilmek için İslâm hukukunu (fıkhî kaideleri) çok iyi bilmesi lazımdır. Hüküm çıkarma metodunu, mantık, belagat,
fesâhat gibi ilimleri, Arapça’yı çok iyi bilmesi, Kurân âyetlerini ve Peygamberimiz (sav)’in hadislerini çok iyi tetkik etmesi gerekir.
İslâm târihinde bu ilimleri bilen İslâm âlimleri, müctehidler yetişti. Kurân ve sünnet ölçülerine uygun birçok hükümleri mukayese yoluyla koydular. Binlerce müctehid arasında temayüz eden dört büyük müctehid vardır: İmam-ı Ebu Hanife, İmam Şafii, İmam Mâlik ve İmam Ahmed b. Hanbel. Bunların dışında pek çok müctehid yetişti. Fakat bunlara uyan kimse olmadı. Ehl-i sünnet mensupları bu dört imama uydu.
İtikatta ise İmam Maturidî, Ebul Hasen Eş’arî’dir.
Bizim (yâni Türkiye’de Türklerin büyük çounluğu) amelde İmam-ı Azam Ebu Hanife, itikatta ise İmam Maturidî’ye tâbiyiz.
Çetinoğlu: Hocam, yeri gelmişken dört mezhep hakkında kısaca bilgi lütfeder misiniz? ‘İslâm bir olduğu halde bu dört mezhep neden çıktı?’ Diyenler var.
Toksarı: Kurân-ı Kerim ve hadis ilimlerini bilmeyenler böyle acayip sorular sorarlar. Arapçayı çok iyi bilmeyenler, niçin böyle olduğunu anlamazlar.
Şunu kesin olarak bilmemiz gerekir ki, bu dört imamın (müctehidin), İslâm’ın ana prensiprinde ihtilafları yoktur. Mesela beş vakit namaz, oruç, hac, zekât esaslarında ittifak hâlindedirler. Ancak teferruatta, ayrıntılarda ihtilaf etmektedirler. Bu ihtilaf, Kurân ve hadisin tefsirinden meydana gelmektedir. Çünkü Arapça’da, bir kelime bir edat hatta bir harf çeşitli mânâya gelmektedir.
Çetinoğlu: Örneklemek mümkün mü?
Toksarı: Tabiî: Mâide sûresinin 6. Âyetinde abdestin farzlarını beyan eden Allah (cc); ‘Başınızı meshediniz (Vemsehû bi ruûsiküm) ’ emrini veriyor. Âyetteki (bi ruûsiküm) de (b) harfinin çeşitli mânâsı var: İmam-ı A’zam’a göre fiili -lâzımı müteaddi- (aktif yapar) başın dörtte birini meshederse farz yerini bulur. İmam Şafii’ye göre (b) azınlık manâsındadır, başın az kısmını meshetmekle farz yerini bulur. İmam Malik, İmam Ahmed b. Hanbel’e göre istila (kaplama) mânâsınadır, başın hepsini meshetmesi farzdır. Buna kaplama mesih denir.
Hatta bir kelime zıt mânâsına gelmektedir. Bakara suresinin 228. âyetinde Allah (cc) şöyle buyurur:
‘Boşanmış kadınlar, kendi başlarına (evlenmeden) üç kuru beklerler.’
Buradaki (kuru) kelimesi (kar’i) kelimesinin çoğuludur. Kar’i kelimesi, hem kadınların aybaşı hâline ve hem aybaşından temizlenme mânâsınadır. Araplar bu iki mânâda da kullanmaktadırlar.
Buna benzer iki zıt mânâya gelen kelimeler her lisanda bulunmaktadır. Türkçede işte örneği: ‘Cırlamak’ kelimesi Azerbaycan lehçesinde çok güzel şarkı söylemek mânâsınadır. Türkiye Türkçesi’nde ise bu kelime kötü mânâda kullanılmaktadır. İşte bu sebeple mezhep ihtilafları olmaktadır. Bu kar’i kelimesinin aybaşı mânâsına geldiğini İmam-ı Azam Ebu Hanife kabul etmektedir. İmam Şafii ise aybaşından temizlenme hâli olarak almaktadır. İki mânâya kullanıldığı için ikisi de Kurân’a aykırı değildir.
Çetinoğlu: Hocam Allah râzı olsun.
İzninizle başka bir konuya geçmek istiyorum. Yalnızca detaylarda-teferruatta değil. İslâmiyet’te, ana mesele olarak kabul edilebilecek konularda da farklı düşünenler var. Bu nereden kaynaklanıyor. İslâmiyet’i bilmiyor muyuz?
Toksarı: Allah Teâlâ (cc) şöyle buyuruyor: ‘Biz senden önce de, kendilerine vahiy gönderdiğimiz kişilerden başkasını peygamber olarak göndermedik. Eğer bilmiyorsanız bilenlerden sorunuz.’ (Enbiya suresi, 7. âyet)
Bugün Müslümanların pek çoğu İslâm’ı bilmemektedir. Başımıza gelen çeşitli musibetler, felâketler bu yüzden gelmektedir. Düşmanlarımız, bizim cehâletimiz yüzünden aramıza çeşitli fitne, fesad, nifak ve tefrikalar sokmaktadırlar.
Müslümanların en büyük düşmanı cehâlettir. İslâm’ı bilmeyince herkes, Müslümanları kandırıyor. Müslümanların cehâletinden istifade eden çeşitli şer odakları Müslümanları parça parça etmekte ve birbirine düşürmektedir. Hatta İslâm nâmına Müslüman, Müslümanı öldürmektedir. Öyle kandırılıyor ki Müslüman, başka bir Müslüman’ı öldürdüğü için cennete gireceğine inanmaktadır.
Çetinoğlu: Bir Müslüman’ın asgarî ölçülerle neler bilmesi gerektiği konusunu, bir başka röportajda ele almak üzere, ‘Cehâlet’in İslâmiyete verdiği zararlar hakkında neler söylemek istersiniz?
Toksarı: Hz. Ali (ra)’yi şehit eden kişi, cennete girmek gayesi ile O’nu öldürdü. Hz. Ali (ra) halife olduktan sonra Sıffin savaşı oldu. İki Müslüman ordusunun savaşmasını önlemek için hakem tâyin edildi. Hz. Ali’nin ordusundan bir kısım insanlar hakem tâyinine karşı çıktı; ‘Kurân varken insanların hakem tâyin edilmesi küfürdür. Bunu yapan Ali, Muaviye, Amr b. As kâfir oldu.’Dediler. Hz. Ali’ye karşı çıktılar. Hz. Ali bunlara nasihat etti. İslâm’ın esaslarını anlattı, hakem tâyin etmenin Kurân’a aykırı olmadığını anlattı. Her türlü izahına, çabasına rağmen ikna edemedi. İsyan ettiler. Hz. Ali de onlarla savaşmak mecburiyetinde kaldı. Bunlara ‘Hâricîler’ denildi.
Bunlar; ‘Ali, Muaviye, Amr b. As’ı, Kurân varken insanları hakem tâyin ettikleri için kâfir oldular.’ dediler ve ‘Kim; Ali, Muaviye, Amr b. As’ı öldürürse cennete girer’ dediler.
Aralarından üç fedâi seçtiler. İbni Mülcem isimli fedâi Hz. Ali (ra)’yı öldürmek için Kûfe’ye gitti. Hz. Ali’yi namaz kılarken şehit etti.
Hz. Ali (ra) peygamberimizin amcasının oğlu ve aynı zamanda dâmâdı idi. O, çocukken Müslüman oldu. O İslâm’ı bilmeyecek de ya kim bilecek? Cehâlet insanları ne hâle getiriyor? Hem de ne cinâyetler işlettiriyor. Günümüzde de bu cehâlet sebebiyle Müslüman, Müslüman’ı öldürüyor ve hem de sevap işlediğini sanıyor. Bu sebepledir ki, İslâm âleminin nüfusu bir buçuk milyarı aşmasına rağmen Müslüman her yerde ezilmekte, sürünmekte… İşte Bosna, İşte Kosova, İşte Keşmir, İşte Çeçenistan ve işte Filistin ve Irak…
Müslümanlar, paramparça olduğu için Mukaddes Kudüs, İslâm’ın en mübârek üçüncü camii olan Mescid-i Aksa, üç buçuk milyon Yahudi’ye esir odu. Müslümanlar uyanık olsalar, bu zillete katlanırlar mıydı?
Bu günün en dindar gözüken, defalarca hacca, umreye giden Müslümanlar bile bunları düşünmüyor, üzüntü duymuyor, Yahudi esâretinde olan mübârek Kudüs’ü, Mescid-i Aksa’yı ziyâret ediyor. Yahudi’ye para veriyor.
Bu sebeple her Müslüman dinimizin ana prensiplerini öğrenmelidir. Bir Müslüman her adımını atarken nereye bastığını görmelidir.
Çetinoğlu: Çok teşekkür ederim Hocam!
İHSAN TOKSARI: 1934 yılında Kırıkkale’nin Keskin İlçesi’nin Ceritmüminli Köyü’nde Dünyâya geldi. Hâfızlığını Keskin Kur’ân Kursu’nda ikmal etti. 1950 yılının Şubat ayında İstanbul’a geldi. 1951-1952 yılına kadar eski medrese müderrislerinden, İstanbul Müftüsü Bekir Hâki Yener’den ve diğer hocalardan Molla Câmi’de okudu. İmam hatip liselerinin ilk açılısında, bu okulun ilk talebelerinden oldu. 1955 yılında vâizlik imtihanını kazandı. İstanbul’un büyük câmilerinde vaaza başladı. İlahiyat ve Hukuk fakültelerinden mezun oldu. 1965-1967 yıllarında Diyânet İşleri Başkanlığı Teftiş Heyeti Başkanlığı yaptı. Tekrar İstanbul ve Trakya bölgesi vaizliğine tâyin edildi. 1973-1980 yılları arasında milletvekilliği yaptı. 1980’den bu yana, İstanbul’da fahrî vaiz olarak hizmet etti. İnsan Toksarı Hacaefendi, 02 Aralık 2015 târihinde, İstanbul’un Sarıyer ilçesi dâlihindeki Kireçburnu semtindeki evinde vefat etti. Mekânı cennet olsun, kabri nurlarla dolsun. Bu röportaj, kendisiyle yaptığım 5. Röportajdır. Ebedi âleme intikalinden, takriben bir ay önce