22.7 C
Kocaeli
Cumartesi, Ekim 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 157

İktidarın Hoşumuza Giden Yalanları

Hepimiz işimize gelen yalanları duymayı severiz.

Asu Maralman’ın seslendirdiği “Bana güzel bir şey söyle / Varsın yalan olsun” diye bir şarkı vardı. Tam da bu ruh halini tanımlar.

“Yalanın İcadı” diye bir film izledim. Bu filmde hiç yalan söylenmeyen bir ülkede, bir adamın ilk yalanıyla başlayan gelişmeler anlatılır. O toplumda herkes dürüst ve doğrucu olunca duygusuz ve kaba bulacağımız bir iletişim dili hâkimdir. Düşünebiliyor musunuz, hastanede hastaya birkaç gün içinde öleceği, flört ettiği kişiye çirkin ve fakir olduğu için görüşmek istemediği dürüstçe söyleniyor. 

“İnsanlara duymak istedikleri şeyleri söylemenin onlarda iyi etkiler yarattığını” fark eden adam kısa zamanda büyük şöhret ve para kazanır. İnsanları rahatlatmak için söylediği “beyaz yalanlarla” başlayan ilk yalanların arkasından güç ve zenginliğini korumak için başka yalanlar gelir.

****

İşte AKP iktidarının en iyi yaptığı şeylerden biri budur. Her zaman duymak istediğimiz şeyleri söylerler.

Ülke ekonomisi berbat bir halde iken, vatandaşların çoğu açlık ve yoksulluk sınırının altında gelirle yaşamaya çalışırken bile “Almanya bizi kıskanıyor” gibi hoşa giden güzel şeyler anlatırlar.

Her ay “enflasyon düşüyor, en kötüsü geride kaldı, önümüzdeki her ay bir önceki geçen aydan daha iyi olacak” türü sözler duyuyoruz. Damat bakandan, gözleri ışıltılı Nebati bakandan bunları duymaya alışmıştık. Bir yıldan beri de Şimşek bakandan benzer sözler duyuyoruz. 

Bunları söylerken doğru olmadığını bilmemeleri mümkün değil. Ama yıllardır aynı yalanları duymaya devam ediyoruz.

Ancak şimdiki söylenenler ile eskilerinin arasında bir fark var.

Eskiden AKP yetkilileri “kötü şeyleri güzel söylemek” konusunda da mahirdi. Mesela fakirliğin ve cahilliğin iyi bir şey olduğuna bile inandırırlardı.

Fakat yıllar geçtikçe AKP’lilerin halk ile bağları koptu. Kendilerini seçkin ve üstün, rakiplerinin ve hatta kendilerine oy veren “fakir fukaranın, garip gurabanın” önemsiz ve değersiz olduğuna inanmaya başladılar.  

Dar gelirlilerin dertleri umurlarında olmadığı için “kötü şeyleri güzel söylemek” konusundaki maharetlerini ve inandırıcılıklarını kaybettiler.

******************************

Yalanlarla Bozulan Kavramlar

Adalet Bakanımızdan, CB’na kadar bütün devlet büyükleri son zamanlarda “Türkiye’nin bir hukuk devleti olduğunu” sık sık dile getiriyorlar. Anlaşılan hukuk devletinde olmaması gereken olaylar arttıkça bu tür ifadeleri tekrarlamak ihtiyacını hissediyorlar.

Türkiye Cumhuriyeti’nin nasıl bir devlet olduğunu Anayasamız şöyle tarif ediyor: “Türkiye Cumhuriyeti demokratik, laik, sosyal, bir hukuk devletidir.” Peki, son yıllarda, devletimiz Anayasamızda yazan bu açık tanıma uygundur diyebilir miyiz?

Anayasamızda yer alan bu tanım devletimizi ayakta tutan temel sütunlardır. Bunlar fiilen yoksa biz Anayasamızda tanımlanan bir devletin vatandaşları değiliz demektir.

Halkın oylarıyla seçilmiş bir milletvekili olan Can Atalay hala hapiste. AYM Can Atalay’ı Meclis kürsüsü yerine hapse koyan mahkeme kararları hakkında “Hak ihlali” kararı verdi. Uygulanmadı. “TBMM’de milletvekilliğinin düşürülmesinin yok hükmünde olduğuna” dair Anayasa Mahkemesi’nin çok açık kararı da uygulanmadı.

Sadece bu olay bile “hukuk devletiyiz” iddiasından uzaklaşıldığını göstermeye yeter.

Bakınız iktidarın medyadaki sesi Abdülkadir Selvi de yazdı: “2 yıl 7 ay 15 gün hapis cezası İmamoğlu’nun kafasında Demokles’in kılıcı gibi sallanıp duruyor.” Yani yargının iktidarın işine geldiği bir zamanda siyasi amaca uygun bir karar vereceği anlamına gelmiyor mu bu ifade? 

Zaten Ekrem İmamoğlu’nun yargılandığı Mahkemenin hakimi 5 duruşma yaptıktan sonra istenilen kararı vermediği için Samsun’a tayin edilmişti. Bu hakim Barış Terkoğlu’na kendisi şöyle anlatmıştı: “Bazı savcılar aracılığı ile İmamoğlu’na iki yıldan fazla ceza vererek, onu siyasi yasaklı hale getirmem istendi. Böyle bir cezanın adaletsiz olacağını gördüm, asgari sınırdan ceza verip hükmün açıklamasını ertelemenin en doğrusu olacağına hükmedeceğimi paylaştığım adliyeyi yöneten bir isim durumu bildirdi, atamamı yaptırdı.” Üstelik bu hakim siyasi görüşü bakımından AKP’li idi. “Yerine gelen hakim yeniden duruşma açmadı, celseyi kaldığı yerden devam ettirdi, iktidarın istediği ‘siyasi yasak kararını’ verdi.”

****

Yargının bu kadar göstere göstere, pervasızca ve hukuki bir kılıf bulma endişesi dahi taşımadan siyasetin amaçları için kullanıldığı dönem az olmuştur.

CHP’li veya TİP’li olmadığımı herkes bilir. Fakat bu olanlar Türkiye’nin hukuk devleti olup olmamasını ilgilendiriyor. Hukuk devleti olmak da hem özgür olmamız ve hem de ekmeğimiz için şarttır.

******************************

Yargının Siyasallaşmasına Başka Örnekler

·       Bir siyasi partinin güdümündeki sokak çeteleri tarafından, muhalif gazetecilerden ve siyasetçilerden on kişi farklı zamanlarda öldüresiye dövüldü. Bu sözde kabadayıları suça azmettirenler aranmadı, hak ettikleri ceza verilmedi. 

·       Eski Ülkü Ocakları Başkanı Sinan Ateş’in katillerini azmettirenler hakkında da iddianamede ve mahkeme aşamasında bir cezalandırma amacı görünmedi.

·       Siyasi içerikli davalarda istenen sonuç alınamadığı zaman savcı ve hakim değiştirmeler normal karşılanır oldu. Hiç olmadığı kadar anayasal ve yasal güvencelerin ortadan kaldırıldığı “sözde yargılamalar” yapılıyor.

Daha da üzücü olan, Anayasa ve yasaların açıkça çiğnendiği bu eylemlerin sıradanlaşması ve neredeyse olağan karşılanmasıdır.

“Hükümet veya parti yargısı” eliyle yapılan yargılamalar sonucunda, siyasi iradeyle uyumlu, siyasetin amacına uygun kararlar üretiliyor. Bu tür kararları savunanlar da “burası hukuk devletidir, yargı kararlarına saygı duymak gerekir” yalanına başvuruyor.

Daha önce “Türkiye Cumhuriyeti birazcık demokratik, birazcık laik, birazcık sosyal ve birazcık da hukuk devletidir” diyordum. Ama örneklerini anlattığım gibi hukukun katledildiği vakaların yaşandığı, Anayasasına ve Anayasa Mahkemesi kararlarına uymayan bir iktidarı ve Meclisi olan bir ülkeye hala “hukuk devleti” demek doğru olabilir mi? 

İlâhiyatçı Prof. Dr. ABDULHÂKİM YÜCE ile İnsanlarımız Tarafından Az veya Yanlış Bilenen Dârü’l İslâm ve Dârü’l Harp Kavramlarını Konuştuk.                                                                       

Oğuz Çetinoğlu: Hocam Dârü’l İslâm ve Dârü’l Harp kavramları hakkında bilgi lütfeder misiniz?

Prof. Dr. Abdulhâkim Yüce: ‘Ülke’ kavramını açıklamakla başlayalım: Radikal dinî düşünce, akım ve örgütlerin hemen tamamı ülke kavramı konusunda, farklı cümlelerle de olsa, ana hatlarıyla şu görüşü ileri sürerler: ‘Dâru’l İslâm; İslâm’ın hükümleri ile yönetilen, iç ve dış güvenliği Müslümanların otoritesi ve gücü ile sağlanan ülkedir. Hattâ burada yaşayan insanların çoğu Müslüman olmasa da söz konusu şartlara sâhip her yer Dâru’l İslâm’dır. Dâru’l-Harp ise; küfür hükümleri ile yönetilen, güvenliği Müslümanların otorite ve gücüne dayanmayan yerlerdir. Bu şartlara sâhip bölgelerde yaşayan halkın çoğunluğunun Müslüman olması yukarıdaki şartlar devam ettiği sürece bölgenin dâru’l küfür olması gerçeğini değiştirmez. Meselâ mescit ve ezan İslâm’a ait görüntülerdir. Bir beldede mescitlerin varlığı ve ezan sesinin duyulması o yörede yaşayanların Müslüman olduğuna delalet etse de o bölge halkı ile savaşmayı engellememektedir.

Çetinoğlu: Bu ne anlama gelmektedir?

Prof. Yüce: Şu anlama geliyor: Mescit ve ezan bulunduğu halde o bölge dâru’l-harp olarak kabul edilir. Öyle ise günümüzde İslâmî beldelerin çoğunun güvenliği Müslümanlar tarafından sağlandığı halde İslâm’ın hâkimiyeti şartı gerçekleşmediğinden halkı Müslüman olan bu beldeler Dâru’l-İslâm olarak kabul edilmezler.

Oysa ülke kavramının geçirdiği aşamalar, pasaport ve vize sistemi, milletlerarası hukuk, mahallî paktlar ve antlaşmalar, Birleşmiş Milletler Teşkilâtı gibi milletler üstü kuruluşların varlığı, gayr-i Müslim ülkelerdeki yerli Müslümanların oluşturduğu yüksek sayı; ticaret, eğitim, turizm, sanat ve spor gibi etkinlikler, sınır aşan doktorlar vb. yenilikler bir tarafa bırakılsa bile, kendi döneminin şartları içerisinde kaleme alınmış klasik fıkıh kitaplarında da durum bunların anlattığı gibi değildir.

Çetinoğlu: Klâsik kitaplara bakarsak efendim…

Prof. Yüce: Klasik kitaplarda kısaca konu şöyle ele alınmaktadır: Dâr; arsa, bina, mahalle ve bunların toplandığı yer anlamlarına gelir. Bir topluluğun yerleşip konakladığı yere de dâr denir. Ülke ve belde anlamında da kullanılır. Bu sonuncu anlamda; özel bir askerî gücü ve bağımsız yönetimi olan ülke kastedilir. Bir İslâm hukuku terimi olarak dâr, ‘bir Müslüman veya gayr-i Müslim idârecinin hâkimiyeti altındaki ülke’ demektir.

Çetinoğlu: Yüce kitabımızın görüşü nedir Hocam?

Prof. Yüce: Kur’ân-ı Kerim’de dâru’l-İslâm ve dâru’l-harp tâbirleri geçmemektedir. Hadislerde ise ‘dâru’l-harp’te hadler uygulanmaz ve dâru’l harp’te Müslüman ve harbî arasında fâiz yoktur’ şeklinde geçmektedir. Dikkat edilirse burada yalnız dâru’l harp tâbiri kullanılmakta olup, ‘dâru’l-İslâm’ tâbiri ise daha sonraları İslâm hukukçuları tarafından, buna zıt bir tâbir olarak kullanılmıştır. Fıkıh kaynaklarında bu konu işlenirken Hz. Peygamber (sas) döneminde İslâm’ın uygulandığı Medine için ‘dâru’l-İslâm’ ve diğer yerler için ‘dâru’lharp’ tâbirlerinin kullanılmadığı belirtilmektedir. İslâm devletinin sınırları genişleyip daha geniş coğrafyalara yayılarak çok değişik devlet ve yönetimlerle karşılaşılınca, ister istemez İslâm devletinin durumunu ve hukukî statüsünü ismen diğerlerinden ayırmak icabetti. Onun için bu iki tabir kullanıldı. Müslümanların idâre ve hâkimiyetleri altında bulunan ve Allah’ın hükümleriyle hükmedilen ülkeye ‘dâru’l-İslâm’, bu nitelikte olmayan beldeye de, ‘dâru’l-harp’ denildi.

Çetinoğlu: Bir ülke, ‘dâru’l-İslâm’ iken ‘dâru’l-harp’ e dönüşür mü?

Prof. Yüce: Bir İslâm beldesinin sonradan dâru’l-harbe dönüşmesinin şu üç şekilde olabileceği belirtilmiştir:

1-Düşmanın İslâm ülkelerinden birisini işgal ve istilâ etmesi,

2-Dâru’l-İslâm’da bir şehir veya bölge halkının irtidâd (dinden çıkma) ederek o yeri işgal ve istilâ etmeleri,

3-Zimmet akdi ile İslâm devletinin himâye ve hâkimiyetine geçerek İslâm tebaası olan gayr-i Müslimlerin (zimmî) bu anlaşmayı bozarak bir bölgeyi işgal ve istilâ etmeleri…

İmam-ı Âzam’a göre, yukarıdaki üç şekilden hangisiyle olursa olsun, dâru’l-İslâm’ın dâru’l-harbe dönüşebilmesi için aşağıdaki şartların bulunması gereklidir:

1-İşgal altındaki yerde küfür hükümlerinin uygulanması.

2- İlk emân üzere olan bir Müslüman veya zimmînin bulunmaması.

3-O yerin dâru’l-harbe bitişik olması. Bundan maksat, işgal altındaki ülke ile başka dâru’l-harp arasında bir İslâm ülkesinin bulunmamasıdır.

Çetinoğlu: ‘İlk emân’ tâbirinden ne anlamalıyız?

Prof. Yüce: Burada ilk emândan maksat, düşman istilâsından önceki, dâru’l-İslâm’da Müslüman’ın İslâm hukuku gereğince sâhip olduğu emânı ve zimmînin de zimmet akdi gereğince sâhip olduğu mal ve can güvenliğidir. Mal veya can güvenliğinin kalmaması veya o beldede ancak düşmanın verdiği emân ile kalabilmeleri ilk emânı sona erdirir.

Çetinoğlu: ‘Emân’ kelimesinin mânâsını lütfeder misiniz Hocam?

Prof. Yüce: Sözlükte ‘güven, güvence, güvenlik, emniyette olmak, korkusuz olmak’ şeklinde açıklanan emân; bir fıkıh terimi olarak, İslâm ülkesine girmek isteyen gayrimüslim yabancıya, can ve mal güvenliği sağlayan taahhüt ve akdi ifâde etmektedir. Târifte yer alan gayrimüslim yabancıdan, barış antlaşması bulunmayan yabancı devlet vatandaşı kastedilmektedir. Emân yâni can ve mal güvenliği isteyen kimseye müste’min, emân verilene müste’men, emân veren kişiye de müemmin denir. Hadislerde emân kelimesi ile birlikte, ahd ve zimmet tâbirleri de kullanılmaktadır.

Emân isteyen taraf kadın veya erkek, herhangi bir dine mensup tek bir kişi veya bir topluluk olabilir. Bir erkeğe verilen emân, hem kendisinin hem de yanında bulunan âile fertlerinin can ve mallarını hukukî teminat altına alır. Emân isteyen kişiden casusluk, sabotaj, kışkırtıcılık gibi zarar vermeye yönelik bir kastın olmaması şartı aranmaktadır.

Klasik fıkıh literatüründe, belli bir şahsa veya sınırlı sayıdaki yabancıya verilen özel emânın (emânu’l-hâs) yanında, bir şehir, bölge, kale veya ülke halkı gibi geniş topluluklara tanınan genel emândan (emânu’l-âmm) da bahsedilmektedir. Zaman ve mekân bakımından sınırlanabilir olan emân akdi, müste’menin kendisine emân verildiğini öğrenmesinden veya kabulünden sonra başlar ve ülkesine dönmesi veya sürenin dolmasıyla sona erer.

Günümüz toplumlarında milletler arası örf ve âdetlerin değişmesi sebebiyle emân ve emânnâmelerin yerini tamamen devlet kontrolünde olan pasaport, vize, ikamet izni gibi uygulamalar almıştır.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim Efendim. Can ve mal gvenliği tanınmasında mezheplere göre farklılıklardan da söz ediliyor…

Prof. Yüce: Şafiîler dâru’l-İslâm’ı üçe ayırır:

1-Müslümanların meskûn bulundukları yerler,

2-Müslümanların fethedip gayr-i Müslim halkını cizye karşılığında iskân ettikleri yerler,

3-Başlangıçta Müslümanların meskûn bulundukları, fakat daha sonra gayr-i Müslimlerin istilâ ve hâkimiyetleri altına geçen yerler. Bu vasıfları taşımayan yerler dâru’lharp sayılır. Görüldüğü gibi İmam Şafiî, dâru’l-İslâm’da Müslümanların yönetimi ellerinde bulundurma şartını öne sürmez. Buna göre, târihte bir defa Müslümanların ele geçirip İslâmî hükümleri uyguladıkları yerler, daha sonra düşman istilâsına uğrasa bile sonsuza kadar İslâm beldesi (dâru’l-İslâm) sayılır.

İslâm hukukçularının bazıları ise, ülke, İslâmî hükümlerin uygulanmasıyla dâru’l-İslâm olduğuna göre, orada İslâmî ahkâm ve eserlerden bir şeyler olduğu müddetçe orası dâru’l- İslâm’dır, hattâ Müslümanlar dâru’l-İslâm’daki siyâsî otoritelerini kaybetseler bile İslâm ahkâmından bir eser kaldığı müddetçe orası dâru’l-harbe dönüşmez, kanaatini savunmuşlardır.

İmam Âzamın diğer bir görüşüne göre de, bir ülkenin İslâm veya küfür ülkesi olması bizzat İslâm veya küfrün kendisinin hâkim olmasıyla ilgili değildir. Burada, ’emniyet’ ve ‘korku’ söz konusudur. Eğer bir yerde mutlak anlamıyla Müslümanlar güven içinde, kâfirler de korku içinde iseler orası dâru’l-İslâm’dır. Ama durum bunun tersine ise, yani Müslümanlar  inanç ve ibâdetlerini Allah’ın emrettiği şekilde icra etmekten korkuyorlarsa orası dâru’lharptir.

Aynı şekilde, bu emniyet o bölgenin dâru’l-harple çevrilmiş olmasıyla ortadan kalkar ve o bölgede Müslüman kimseler yaşasa bile orası dâru’l-harptir.

Çoğunluğun kabul ettiği ve klasik İslâmî eserlerden özetlenen bu bilgilere göre, ülkemiz dâhil bu gün İslâm Ülkeleri adıyla anılan hiçbir ülke dâru’l-harp değildir.

Çetinoğlu: Farklı yorumların olduğu da biliniyor…

Prof. Yüce: Günümüzde konuyla ilgili şu yorumlar da yapılmaktadır:

1-İslâm’ın cihanşümul oluşu, zaman ve mekân üstülüğü, adının ve esasının barış olduğu dikkate alınınca şu sonuca varılır: Bu günkü Müslümanlar için dâru’l-İslâm, dinî hassasiyetleri gözeten ve yaşamalarına imkân sağlayan hukuk devleti niteliği taşıyan her yönetimdir.

2-Bir ülkede yöneticilerin günah işliyor olmaları o ülkeyi dâru’l-harp yapmaz.

3-Eğer bu gün bir dâru’l-harp tanımlaması yapılacaksa şu iki nokta göz önüne alınmalı:

3.1- İnkâr yâni Allah’ın, Peygamberin ve Kur’ân’ın inkârı, reddi…

3.2-İslâm değerlerine ve Müslümanlara karşı baskı ve zulüm uygulanması…

3.3-Gayr-i Müslim bir ülke ile savaşa girilmişse ve o ülkede bulunan Müslümanlara bu yüzden haksızlıklar ve zulümler yapılıyorsa o ülke dâru’l-harptır.

Hüküm Allah’ındır!

Din motifli terör örgütlerinin dillerine doladıkları ve siyâsî bakımdan (bağlam) kopararak yanlış yorumladıkları bir konu da ‘hükmün’ sâdece Allah’a ait olduğunu belirten âyettir. Bu konudaki ilk yanlışlığı da Hârîciler yapmışlardır. Hz. Ali’yi, Sıffin Savaşı öncesinde, anlaşmazlığı çözmesi için önce hakemi kabul etmeye zorlayan, sonra da başkaldırarak isyan eden Hârîciler, ‘hakemi kabul etmiyoruz, hüküm sadece Allah’ındır’ deyince; Hz. Ali’nin cevabı şu oldu: ‘Bu söz, kendisi ile bâtıl kast olunan hak bir sözdür. Evet, hüküm sâdece Allah’ındır, fakat bunlar (Hariciler) bu sözlerle, ‘emirlik ancak Allah’ındır’ demek istiyorlar. Hâlbuki insanlar için, muttaki olsun, günahkâr olsun mutlaka bir emir gerekir ki, müminler onun emrinde çalışsın, kâfirler hayatlarını devam ettirsin, Allah onunla vaatleri tamamlasın, onun vasıtasıyla vergiler toplansın, düşmanlarla savaşılsın, yollar emniyete kavuşturulsun, zayıfın hakkı güçlüden alınsın, böylece iyi insanlar huzura kavuşsun, kötü insanlardan kurtulmuş olsun.’

Dikkat edilirse Hz. Ali, başında bir insanın veya insanların bulunduğu, otoriteyi kendinde toplayan bir devletin şart olduğunu dile getirmektedir. Zira etkisiz kabile reisi ve kabile asabiyeti anarşizme sebeptir. Günümüz Hâricîleri ise şöyle derler: ‘İslâm’a göre kanun koyma yâni teşrî (yasama) yetkisi, yalnız Allah’ın elinde ve inisiyatifindedir. Teşri hakkı ne bir hükümdara, ne bir âileye, ne bir partiye, ne de bir meclise verilemez. Yasama, sadece Allah’ın hakkıdır.’ Bu ifadelere göre Kur’ân başta olmak üzere ilâhî kitaplar birer anayasa, hattâ detaylar da dâhil birer kanun ve tüzük kitabıdırlar. Hâlbuki durum bu şekilde değildir.

Kur’ân’da insanlığın ortak değerlerini ifâde eden ana prensipler bulunmaktadır. Ama Kur’ân aynı zamanda bir zikir, bir fikir, bir ibret, bir duâ ve bir ibâdet kitabıdır. Onun için İslâm,  devlet şekli ile ilgili kesin sınırlar koymamıştır. Târihî süreç içinde değişik devlet şekilleri deneyerek insanlık bu gün demokrasiyi benimser bir konuma gelmiştir.

Demokrasi, halk hâkimiyetine dayalı bir sistemdir. ‘Egemenlik kayıtsız şartsız Milletindir’ cümlesiyle vurgulanmak istenen husus demokrasidir. Bu söz, hâkimiyetin -hâşâ- Allah’tan alınarak insanlara verilmesi demek değildir; aksine, hâkimiyetin, Allah tarafından, kaba kuvvet temsilcilerinin elinden alınıp millete verilmiş olduğunu belirtmektedir.

Demokrasi, temel hak ve hürriyetlerin korunmasını halkın temsilcilerine tevdi eden, milletin görüş ve kanaatlerinin ülke yönetiminde tesirli olması gerektiği esasına dayanan bir idare şeklidir.

Ontolojik olarak Allah elbette her şeyin hâkimidir ve hüküm sâdece O’na aittir.

Kâinattaki düzen, yaratılış ve olup biten her şey O’nun irâdesi ile olmaktadır. Buna rağmen bizzat Allah’ın ifâdesiyle, onda tasarruf etme yetkisi dâhil, bütün kâinat insanlığın hizmetine verilmiş ve insan Allah’ın yeryüzünde halifesi kılınmıştır.

Çetinoğlu: Bu halifelik ne demektir ve tasarruf yetkisi nasıl kullanılacaktır?

Pro. Yüce: Devlet yönetimi için de peygamberleri aracılığıyla adalet, müşavere vb. prensipler koymuştur. Ancak devletin yönetim şekli, insanlığın ortak kabulleri olan bu temel prensiplerin uygulanma şekli gibi hususlar, Hz. Ali’nin dediği gibi, elbette insanlar tarafından konacak ve işletilecektir. İslâm fıkıh bilginleri arasında bazı görüş farklılıklarının çıkması, zamanla bazı görüşlerini değiştirmeleri, hatta ‘zamanın değişmesiyle ahkâmın (hükümlerin) değişmesi inkâr edilemez’ prensibini koymaları bu gerçeğin tezâhürleridir. Öyle ise, ‘hüküm Allah’ındır’ ifâdesi yanlış anlaşılmakta veya anlatılmaktadır. Aslında bu ifade sâdece bir slogan gibi kullanılmaktadır.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim efendim.

Prof. Dr. ABDULHÂKİM YÜCE 1962 doğumlu olan Abdulhâkim Yüce, 1986’da Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ni bitirdi. İki yıl boyunca, alanında araştırma yapmak gayesiyle görev almayıp, özel dersler aldı ve ilmî araştırmalar yaptı. 1988 yılında Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde doktora çalışmalarına ve Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde vaizlik görevine başladı. Başkanlığın görevlendirmesiyle, Almanya’nın Köln ve Fransa’nın Paris şehirlerinde belli sürelerle görev yaptı. 1992’de, Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin Tasavvuf Anabilim Dalı’na, asistan olarak tâyin edildi.  Aynı yıl, ‘Razî’nin Mefatîhu’l Gayb Adlı Tefsiri’nin İşârî Yönü’ başlıklı tezini bitirerek, alanında doktor oldu. 1993 yılında Yüzüncü Yıl Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tasavvuf Anabilim Dalına Yar. Doç. Dr. olarak göreve başladı. 1997’de Doçent, 2003’te Profesör oldu. İngilizce ve Arapça dillerine vâkıftır.   Yayınlanmış kitaplarından bâzıları: *Razi’nin Tefsirinde Tasavvuf: Nil Yayınları, 1996. *Kalb Hayatı (Muhâsibî’den çeviri): Işık Yayınları, 1997.  *Gece İbâdeti: Işık Yayınları, 1999. *Şehitlik ve Şehitlerin Hayatı: Kaynak Kitaplığı, 2001. *Tasavvuf ve Bid’at: Nil Yayınları, 2001.*Konuşma Sanatı ve Hitâbet: Işık Yayınları. *İtikâf: Işık Yayınları. *Bizim Yuvamız: Işık Yayınları. *Tesbihât: Işık Yayınları. *Efendimizin Bir Günü: Işık Yayınları. 

Kervansaray

Bu dünyaya sanki hiç ölmeyecek gibi sarılıp, tüm çevresini ve akrabayı taallukatını zengin etmek için çalışan helali bir yana bırakıp haramda olsa bizim için haktır, hatta bu bir savaştır ve ganimettir bizim için diye düşünenlere yazılmış bir hikâye.

Doymak bilmeyen gözü, sürüdüğü ayağı ile her şey benim ve benim olmalı mantığı ile bakan ve dünya nimetleri ile övünen, arada sırada inanç kısmını hatırlayan ve göstermelik uygulamalar yapmaya kalkanların hikâyesidir.

Kendisine verilen görevi kaybetmeyi düşünemeyenlere , sonsuza kadar bu mevkiler , makamlar benim diyenler için yazılmış bir hikaye ..Hikaye  diyorum ama öyle bakmayın her hikaye aslında bir gerçektir ve gerçeklerden doğmuştur , yaşanmışlıklardan oluşmuştur .

Nur yüzlü bir ihtiyar, Belh ülkesinin şanlı hükümdarı İbrahim bin Ethem’in muhteşem sarayı önünde durur ve kapıdaki nöbetçiler, yanına yaklaşırlar.

“Ne arıyorsun ihtiyar?” diye sorarlar,

– Ben yolcuyum. Bu gece konaklayacak bir kervansaray arıyorum.

– Yanlış gelmişsin baba. Burası kervansaray değil, hükümdarımızın sarayıdır.

Nur yüzlü ihtiyar ısrar eder ‘’ Burada gecelemek istiyorum, Tanrı misafiriyim.’’

Nöbetçiler ne dedilerse onu ikna edemezler. Sonun da hükümdara durumu bildirdiler.

İbrahim bin Ethem “Gelsin bakalım tanıyalım şu ihtiyarı” der ve içeriye buyur eder.

Ona’’ Burası benim sarayım. Sen nasıl hükümdar sarayını kervansaray diye küçümseyebilirsin?’’

Dede ‘’ Nöbetçilerin anlamadılar, sen de anlamıyorsun burası kervansaraydır, istersen sana ispatlayayım.’’

Hükümdar ‘’ İspatlarsan seni burada misafir ederim yoksa, cezaya çarptırırım.’’

İhtiyar sorularını sormaya başlar…

– Kaç zamandır burada oturuyorsun?

– 3 yıldır.

– Senden önce kim oturuyordu?

– Babam 10 yıl oturduktan sonra vefat etti.

– Peki, ondan önce kim, ne kadar oturdu?

– Dedem, o da 2 yıl hükümdarlık yaptıktan sonra öldü.

– Senden sonra kim oturacak?

– Herhalde oğlum oturur.

Bu cevaplardan sonra ihtiyar güler ve sözlerini şöyle sürdürür ‘’Sana burasının kervansaray olduğunu söylemiştim. Deden geldi kondu geçti, baban geldi bir müddet kaldı gitti. Sen geldin, sen de gideceksin, yerine oğlun geçecek. Bu gelip gitmeler devam edecek. Kervansaraylar da yolcuların gelip gittikleri yerler değil mi? Kimse dünyada ebedi kalmayacağına göre… Herkes ebedi hayat yolunun yolcusu olduğuna göre… Bütün dünya bir kervansaraydır ve bu dünyada herkes kim ve ne olursa olsun kervansaray sahibi değil sadece YOLCUDUR ….!!

Mutluluk Denen Şey

“Kalp huzurla dolduğunda, mutluluk kendiliğinden gelir.”

İnsanoğlu var oluşundan bu yana mutluluğu anlamaya, tanımlamaya ve yakalamaya çalışmıştır.

Mutluluk sözlük anlamı olarak; “bütün özlemlere, bütün isteklere eksiksiz bir biçimde ve sürekli olarak erişilmekten duyulan kıvanç durumu, bir istek ya da özlem, yerine geldiğinde duyumsanan sevinç” olarak tanımlanır.

Mutluluk, TDK sözlüğünde, “Bütün özlemlere eksiksiz ve sürekli olarak ulaşılmaktan duyulan kıvanç durumu, ongunluk, kut, saadet, bahtiyarlık, saadetlilik” olarak tanımlanmaktadır.

Mutluluk, sevinç duyma ve yaşam doyumu gibi duygularla kendini gösteren duygusal bir durumdur. Çok değişik tanımları olsa da, çoğunlukla olumlu duygular taşıma ve yaşamından doyum bulmanın bir bileşkesi olarak tanımlanır.

Mutluluk kavramı ile ilgili olarak değişik bakış açıları vardır. Yunan düşünür Aristo, iki değişik  mutluluk türü üzerinde durmuştur. Bunlar için; “hedoni” ve “ödamoni” terimlerini kullanmıştır.

 “Hedoni” mutluluğu: Haz almaktan kaynaklanır. Genellikle, kişinin kendini iyi hissettiren bir etkinlikte bulunmasına, bir isteğini gerçekleştirmesine, eğlenmesine, zevk almasına, keyif almasına, yaptığı eylemden doyum bulmasına eşlik eden duygudur.

“Ödamoni” mutluluğu: Erdemli olmak ve yaşamında bir anlam bulmakla ilgili bir duygudur. Bu tür mutluluğunun başlıca öğeleri, yaşamında bir anlam bulma, amaçlarının olması ve yaşamı, yaşamaya değer bulmadır. Daha çok, yerine getirilmesi gereken sorumluluklarla ilintili, uzun erimli amaçlara yatırım yapmakla bağlantılı, başkalarının da iyiliğini isteyen ve kişisel ülkülerine göre yaşamakla ilişkili bir mutluluk anlayışıdır.

Mutluluk, geniş kapsamlı olarak tanımlanan bir kavram olduğu için, psikiyatristler ve psikologlar, söz konusu duygusal durumdan söz ederlerken, “öznel iyi olma durumu” ya da “öznel esenlik” terimlerini kullanırlar. Mutluluğun iki öğesi şunlardır:

1-Yaşanan duyguların dengesi: Herkes, hem olumlu, hem de olumsuz duygular yaşar. Mutluluk, genellikle, olumsuz duygulardan çok olumlu duygular yaşamakla ilintilidir. Kendini genelde mutlu hisseden insanlar da, zaman zaman üzülme, kaygılanma, kızma, sıkılma ve kendini yalnız hissetme gibi duygular yaşayabilirler.

Ancak kendilerini kötü hissettiklerinde, her şeyin daha güzel olacağına ilişkin altta yatan bir iyimserlik duygusu içindedirler ve başlarına gelen istenmedik durumlarla baş edebileceklerine ve yeniden mutlu olabileceklerine inanırlar.

2-Yaşam doyumu: Bu duygu, kişinin yaşamında önem verdiği, işi, ilişkileri, gösterdiği başarılar gibi değişik alanlarda ne denli doyum bulduğu ile ilişkilidir.

Mutluluk algısı kişiden kişiye değişmekle birlikte, bu duygunun ölçülmesini ve değerlendirilmesini sağlayan birtakım ölçütler vardır. Mutlu olunduğunun belirtileri şunlardır:

-Olumsuz duygulardan çok, olumlu duygular yaşıyor olma.

-İstediği yaşamı sürüyor olduğu duygusunu taşıma.

-Yaşam koşullarının iyi olduğu duygusunu taşıma.

-Yaşamda istediklerine kavuştuğu (ya da kavuşabileceği) duygusunu taşıma.

-Yaşamından doyum buluyor olma.

Kimi insanlar yaradılıştan daha mutlu olma eğiliminde olsalar da, daha mutlu olmanın birtakım yolları vardır. Özellikle kendinizi geliştireceğiniz alanlarda olmak üzere, isteklerinizi gerçekleştirme ya da amaçlarınıza ulaşma yolunda ilerlemek, sahip olduklarınızın tadını çıkarmak, kötümser bakış açısından ve olumsuz düşünmekten uzaklaşmak ve iyimser olmak sizi daha mutlu edecektir.

Mutlu olmak, yaşamın değişik alanlarında daha olumlu sonuçlar elde etmeye yarar.

• Olumlu duygular, yaşam doyumunu artırır.

• Mutluluk, daha güçlü baş etme becerileri geliştirmeyi sağlar.

• Olumlu duygular ruhsal dayanıklılık sağlar. Ruhsal açıdan dayanıklı insanlar, zorlanmayla daha iyi baş ederler ve istenmedik durumlarla karşılaşmaları durumunda, kendilerini çok daha hızlı toparlarlar.

• Olumlu duygular taşıyanların daha sağlıklı beslendikleri ve daha düzenli spor yaptıkları saptanmıştır.

• Mutlu insanların bağışıklık dizgelerinin daha güçlü olduğu ve daha az hastalandıkları belirlenmiştir.

• Olumlu duygular taşımakla, daha sağlıklı ve daha uzun yaşamak arasında doğrudan bir ilişki olduğu gösterilmiştir.

Yapılan çalışmalarda, genel yaşam doyumunun yaklaşık % 50’sinin kalıtımsal, % 10’unun dış etkenlere bağlı, % 40’ının ise bireysel etkinliklere bağlı olduğu bulunmuştur. Dolayısıyla, kalıtımsal olan temel mutluluk düzeyinizi değiştiremeseniz de, daha mutlu ve daha doyumlu olabilmek için yapabilecekleriniz vardır. Çok mutlu insanlar da, zaman zaman çöküntüler yaşayabilirler; mutluluk bilinçli bir biçimde, ardında koşulması gereken bir duygudur.

Sağlıklı beslenmek, düzenli spor yapmak, sahip oldukları için gönül borcu duymak, zaman kavramını yitirip kendinden geçerek olumlu birtakım etkinliklerde bulunmak, bir amacının olması ve bunu gerçekleştirmek için çaba gösteriyor olmak, kendini gerçekleştirdiğini görmek, sevmek ve sevilmek, sizi daha mutlu edebilecek başlıca etkinlikler ve yaşam doyumu alanlarıdır.

“Mutlu insanlar, kendi anlam dünyalarını kendileri oluşturmuşlardır. Oysa mutsuz insanlar, başkalarını ve dış dünyayı suçlayıp dururlar. Mutlu olmak, bireyin yaşamından memnuniyet duyması, pozitif duygular yaşaması ve genel bir iyi olma halini ifade eder.

Mutluluk, sadece anlık zevklerden ya da dışsal başarıdan değil, aynı zamanda içsel huzur, anlam bulma ve bağlantı kurma gibi unsurlardan da kaynaklanır.

Garry Chapman, yılların tecrübesiyle mutluluk yolunu arayanlara,  Sevgi Dili’ni sunuyor. Sevgi deposunun dolu tutulması gerekmektedir. İnsanlardaki sevgi oluşumu işte bu deponun varlığına bağlıdır. Sevgi her kapıyı açan anahtar, yaşamın lokomotifi ve mutluluğun şifresidir.

Sevgi sadece insan varlığının değil, bütün yaratılmışların ortak hamurudur. Toprakta yeşeren bitki, açan çiçek, güneşin ısı ve ışık kaynağı oluşu hep bu sevginin dışa vurumudur.

Sevgide; hem ben, hem sen, hem de biz varız. Acının, sıkıntının, korkunun, üzüntünün, sevincin, neşenin, güzelliğin, iyiliğin, erdemin, bilginin vb. paylaşılması sevginin oluşmasında önemlidir.

Mutluluk, kişisel bir yolculuktur ve herkes için farklı anlamlar taşır. Kendi mutluluğunuzun peşinden gitmek, bu yolculukta bilinçli adımlar atmak ve yaşamın küçük zevklerine değer vermek, daha tatmin edici bir yaşam sürmenize yardımcı olacaktır.

Sevgiyle kalın…

Sporda ve Ekonomide Başarısızlık

2024 Paris Olimpiyatları’ndan Türkiye 40 yıl sonra ilk defa altın madalyasız döndü. Ülkemizi temsil eden sporcularımız sadece 3 gümüş ve 5 bronz madalya alabildi ve oyunları 64’üncü sırada tamamladık.

Oysaki, 2020 Tokyo Olimpiyatlarında,2 altın, 2 gümüş ve 9 bronz olmak üzere toplamda 13 madalya kazanmıştık. Ülke sıralamasında 35’inci sırada yer almıştık.

Sporun başındaki zat bile açık başarısızlığı inkâr edemedi. Yapılan eleştiriler üzerine Gençlik ve Spor Bakanı Osman Aşkın Bak, Türkiye’nin “spor federasyonlarına bunun hesabının sorulacağını” söyledi.

Nüfusumuz ve ekonomimizin büyüklüğü gibi ölçütleri dikkate alırsak Türkiye’nin Olimpiyatlarda madalya sıralamasında ilk 20’ye girmesi gerekirdi.  Küçücük ülkelerin aldıkları madalyalarla Türkiye’yi geçmesi utanç verici. Mesela nüfusu 3-5 milyon olan ülkelerden Çekya, Sırbistan, Bulgaristan, Gürcistan 3’er altın madalya kazandı.

Kardeş Özbekistan 8 altın, 2 gümüş, 3 bronz madalya ile 13’üncü sırada… Kardeş Azerbaycan ise 2 altın, 2 gümüş ve 3 bronzla 30’uncu sırada yer alarak bizi sevindirdiler.

Türkiye’nin ilk 20’ye girmesi hayalimiz bir yana 64. sıraya gerilememiz büyük hayal kırıklığı yarattı.

****

Peki, son dört yılda ne oldu da sporda böylesine bir gerileme yaşadık?

Acaba madalyaları Olimpiyat Komitesi değil de TÜİK saysaydı bu kadar kötü bir sonuç çıkar mıydı?

Bu gerileme sadece son 4 yılın eseri değildir. Son on beş yılda iktidarın yönetim anlayışının gittikçe partizanlaşmasının eserlerinden biridir bu.

Devlette ve kurumlarda liyakat esasının tamamen terk edilip, “yeter ki bizden olsun” diye “liyakatsiz” ve “söz dinleyen” kişilere teslim edilmesinin acı meyvelerini son dört yılda iyice görmeye başladık. Eskiden kalan kısmen ehil ellerdeki kurumlarla mevcudu muhafaza edebiliyorduk. Artık ehliyetli kadrolar o kadar azaldı ki, eskiyi de koruyamadığımız görülüyor.

******************************

Ekonomide Başarısızlığı TÜİK Bile Örtemiyor

Ekonomide de son yıllarda yaşadıklarımıza bakınca üzülüyoruz.

01 Temmuz 2020’de 1 dolar 6,85 TL imiş. Şimdi 1 dolar 33,5 TL. Milli paramızın değeri 4 yılda neredeyse beşte bire düşmüş. Enflasyonu en yüksek birkaç ülkeden biriyiz.

Son verilere göre, Sanayi üretimi düşüyor, işsizlik yükseliyor. Mahfi Eğilmez, Hakan Kara gibi ekonomistler 2024 yılının 3. çeyreğinde “STAGFLASYON” yani durgunluk içinde yüksek enflasyon yaşanacağını söylüyor.

“Ekonomide hem durgunluk hatta daralma hem de işsizlikte yükselişin aynı anda yaşandığı” bir durumun eşiğindeyiz.

Hakan Kara’ya göre, “Son dönemde enflasyonun alım gücünü eritmeye devam etmesine rağmen ücret artışlarının sınırlı yapılması ve elektrik-doğalgaz-ulaştırma gibi seçim sonrası gecikmiş zamların hayata geçirilmesi nedeniyle üçüncü çeyrekte stagflasyon yaşanacak. Yılın kalanı vatandaş için zor geçecek.”

Dar ve sabit gelirliler yani asgari ücret civarında ve altında gelirleri olan çalışanlar, emekliler ve işsizler zaten çok zor durumda. Bir de işsizlik artarken fiyatların da yükseldiği yeni sürecin yarattığı yeni yoksullar katılacak aramıza.

******************************

İşsizlik

TÜİK’in açıkladığı “geniş tanımlı işsizlik oranı” yüzde 29,2’ye yükseldi. İşsiz olduğu halde iş aramayanlar ile mevsimlik çalışanların da içinde olduğu bu veri “gerçek işsiz sayısını” veriyor.

Geniş tanımlı işsiz sayısı son bir yılda 2,7 milyon, son bir ayda 1,7 milyon kişi arttı! Geniş tanımlı kadın işsizliği yüzde 37 oldu.

Neredeyse çalışabilir her üç kişiden biri işsiz. Rakamla söylersek 11 milyon 810 bin işsiz var ve önümüzdeki dönemde bu sayının daha da artacağı öngörülüyor. Resmi işsizlerin bile yaklaşık yüzde 90’ı işsizlik ödeneği alamıyor!

Rakamlar acıyı anlatmaz. Evinize, akraba ve komşularınıza bakın. Tuzu kuru sınıf hariç, hemen her ailede gördüğünüz en az bir işsizin yaşama sevincini kaybedişini göreceksiniz.

******************************

Türkiye Zenginleşiyormuş!

TÜİK’in kişi başına milli gelir rakamlarına bakıp “Türkiye zenginleşiyor” diye sevinebilir miyiz?

Dünya Bankası’na göre, “kişi başına düşen Milli Geliri 4.516 $ ile 14.005 $ arasında olan ülkeler Orta-Yüksek Gelirli ülkeler grubunu oluşturuyor. Geliri 14.005 $’ı aşan ülkeler ise yüksek gelirli ülkeler grubunu oluşturuyor.”

“Eğer milli gelir rakamı 14.005 doları aşarsa, Türkiye yüksek gelirli ülkeler grubuna dâhil olacak.”

2013 yılında kişi başı milli gelir 12.578 $’a kadar yükselmişti. Sonra düşüşe geçti, 2020 yılında 8.639 $’a kadar düştü. Tekrar yükselişe girerek 2024 ilk çeyreğinde 13.100 $ oldu.

TÜİK’in milli gelir hesabında Türkiye’de yaşayan ve bir şekilde ekonomik faaliyetlere katılan 10 milyon civarındaki sığınmacı ve kaçakların ürettiği gelirler dahil ediliyor. Fakat kişi başına düşen milli gelir hesaplanırken bunlar nüfusa dahil edilmiyor. Bunlar vatandaş değil ama milli gelirden pay alıyor. Yani bunları da dahil etseniz (bence edilmeli) kişi başına milli gelir rakamı yüzde 12 daha az çıkacaktır.

Kaldı ki açıklanan rakam doğru olsa bile; Türkiye’de yaşayanların zengin olduğu söylenemez. Küçük bir kesim Milli Gelirin büyük kısmına sahip. Yani gelir dağılımı bozuk. Bu yüzden ortalama rakamın fakir kesim için bir anlamı olamaz.

Açlık ve yoksulluk sınırı altında olanlar açıklanan ortalama rakamla karınlarını doyuramazlar.

****

2013’teki Seviyeyi Yakaladık mı?

Kişi başına düşen milli gelirde “11 sene sonra 2013’teki seviyeyi yakaladık” tespiti doğru mu?

ABD’de de enflasyon olduğu için 11 sene öncesinin 100 dolarının bugünkü değeri 135 dolar civarında. (Alım gücünü sabit tutabilmek için dolar olarak 11 sene önceki gelirin yüzde 35 daha fazla artmış olması gerekli.) 2013 yılındaki kişi başı milli gelirin yani 12.578 $’ın güncel değeri yaklaşık 17.000 dolar ediyor.

Yani hala 11 sene önceki Kişi Başına Düşen Milli Gelir’in hayli gerisindeyiz.

Yanlışım varsa düzelten olursa sevinirim.

Haddini Çoktan Aşan Patrik

Biz Türkler tarih boyu İslamiyet dışındaki dinlere de saygılı olmuşuzdur. Dün ve bugün insan haklarının en çok saygıyı gösteren bir milletiz ve devletiz. Koru kolla – yaşa yaşat ilkesine bağlı kalmışızdır. İhanet kokan siyasi faaliyetler, Türk düşmanlığı, vatan topraklarımızda gözleri olanların işbirlikçisi olmadıkları sürece onlara saygı göstermişizdir.

            Maalesef Fener Patriği TC vatandaşlığının değerini bilmeden yıllardır çirkin hayallerin peşinden koşmuştur. Bilhassa yurtdışı gezilerinde Türkiye aleyhine beyanlardan da çekinmemiştir.

            Batı Trakya’da Yunanistan ne yapıyorsa biz de aynısını yapmalıyız. Bu kişinin faaliyetleri dolayısıyla vatandaşlıktan çıkarılması en isabetli yoldur. Bu mevkiye layık bir Rum vatandaşımızı tayin etmeliyiz.

            Dini olmaktan ziyade siyasi amaçlı faaliyetleriyle öne çıkan, Pontus hayalleri kuran sözde vatandaşımız çoktan haddini aşmış; ancak layık olmadığı saygıyı görmüştür. Aşırı saf ve bilgisiz bazı vatandaşlarımızın desteği ile ona Trabzon’da Sümela Manastır’ında ayin izni verilmesi son derece yanlış ve dışarıya cesaret verici bir gösteridir. Eğer dış baskı varsa bunları çöpe atmak ve gereğini yapmak zamanıdır. Eğer direnme gücü bazılarında kalmadıysa direnebilecekleri ve milli şuurlu olanları görevlere getirelim. Sümela’da yapılmak istenen ayinlerin Trabzon’un kurtuluşuna rast getirilmesi de tesadüf olamaz. Birçok Müslümanın uçurumlara ve taşlara atılarak şehit edildiği bu mekânı iyi tanıyalım; işgüzarlığı ve aşırı saflığı bırakalım.   

Yapay Zekâ Teknolojisinde Enerji Tüketimi: Verimliliğin Geleceğine Bakmak

Değerli okuyucular, bugün sizlerle yapay zekâ (AI) teknolojisinin perde arkasına, yani bu muazzam teknolojinin enerji tüketimine bir göz atacağız. Ve bu konuyu, enerjinin ustası Hüseyin Çevik’in rehberliğinde ele alacağız. Çevik, Türkiye’nin önde gelen sanayi kuruluşlarından biri olan Assan Alüminyum ’da uzun yıllar boyunca enerji yöneticisi olarak görev yaptı. Bu süreçte, ISO 50001 Enerji Yönetim Sistemi’ni başarıyla kurdu ve birçok enerji verimliliği projesine imza attı. Şimdi, bu tecrübe ve bilgi birikimiyle, yapay zekânın enerji tüketimindeki kritik noktaları ve geleceğe dair önemli ipuçlarını bizimle paylaşıyor.

Çevik’in söylediği gibi, “Yapay zekâ, teknolojinin ön saflarında yer alıyor, ancak bu yeniliklerin arka planında önemli bir enerji yükü var. Bu enerjiyi nasıl yöneteceğimizi bilmek, sürdürülebilir bir geleceğin anahtarıdır.” O zaman gelin, bu konuya daha yakından bakalım.

Yapay Zekâ Teknolojisinin Enerji Tüketimi Çevik, yapay zekâ teknolojisinin devasa bir enerji ihtiyacı gerektirdiğini vurguluyor: “Yapay zekâ, karmaşık algoritmalar ve büyük veri kümeleri üzerinde çalıştığından, yüksek işlem gücüne ihtiyaç duyar. Bu da büyük miktarda enerji tüketimi anlamına gelir. Mesela, bir yapay zekâ modelini eğitmek için yüzlerce bilgisayarı saatlerce, hatta günlerce çalıştırmak gerekebilir. Bu sadece ekonomik maliyetleri artırmakla kalmaz, aynı zamanda çevresel sürdürülebilirliği de tehdit eder.”

Son yıllarda, özellikle derin öğrenme ve makine öğrenimi gibi alanlarda enerji tüketiminin dramatik bir şekilde arttığına dikkat çeken Çevik, “Büyük ölçekli derin öğrenme modellerinin eğitimi sırasında yüzlerce megavat saat (MWh) elektrik tüketildiği ortaya çıkıyor. Bu miktar, bir hanenin yıllık elektrik tüketimine eşdeğer. Bu durum, çevresel etkilerle ilgili ciddi endişeleri beraberinde getiriyor,” diye ekliyor.

Yapay Zekâ Teknolojisinde Enerji Tüketimi Neden Bu Kadar Yüksek?

Şimdi asıl merak edilen soruya gelelim: Yapay zekâ teknolojisinin enerji tüketimi neden bu kadar yüksek? Hüseyin Çevik, bu soruyu şöyle yanıtlıyor: “Yüksek enerji tüketiminin başlıca nedeni, büyük veri kümeleri ve karmaşık hesaplama gereksinimleridir. Yapay zekâ, devasa veri setlerini işlemek ve karmaşık algoritmalar oluşturmak için inanılmaz bir işlem gücüne ihtiyaç duyar.

Ancak burada durmuyoruz, seçilen donanımların da bu denklemin önemli bir parçası olduğunu unutmamak gerek. Örneğin, GPU’lar (grafik işlem birimleri) ve TPU’lar (tensör işlem birimleri) gibi özel donanımlar, hesaplama hızını artırırken aynı zamanda enerji tüketimini de önemli ölçüde artırıyor.”

Enerji Verimliliği Nasıl Optimize Edilir?

Peki, yapay zekânın bu devasa enerji tüketimini nasıl daha verimli hale getirebiliriz? Bu konuda üç temel strateji öneriyor: algoritma optimizasyonu, donanım seçimi ve bulut hizmetlerinin etkin kullanımı.

Çevik, “Algoritma optimizasyonu, hesaplama gereksinimlerini azaltarak enerji tüketimini düşürmenin en etkili yollarından biridir. Parametre sayısını azaltmak, modeli hafifletmek veya daha verimli öğrenme yöntemleri kullanmak bu konuda önemli adımlar olabilir,” diyor. Yani, bir modelin karmaşıklığını azaltarak, enerji tüketimini doğrudan etkileyen hesaplama yükünü düşürebiliriz. Bunun yanı sıra, toplu işleme (batch processing) gibi yöntemler kullanarak verimliliği artırmak ve eğitimi hızlandırmak mümkündür.

Donanım Seçimi: Enerji Tüketimini Optimize Etmenin Bir Diğer Yolu

Donanım seçiminin de enerji verimliliğinde kritik bir rol oynadığını vurguluyor: “Yüksek performanslı ancak enerji tasarruflu işlemciler, yapay zekâ sistemlerinin verimli çalışmasını sağlarken enerji tüketimini de minimumda tutar. Örneğin, Tensör İşleme Birimleri (TPU’lar), yapay zekâ işlemlerinde optimize edilmiş donanımlar olarak öne çıkar ve enerji verimliliğini artırır. Ayrıca, soğutma sistemlerinin optimizasyonu da göz ardı edilmemeli; sıvı soğutma sistemleri gibi yenilikçi çözümler, enerji tüketimini azaltmada etkili olabilir.”

Bulut Hizmetlerinin Kullanımı:

Bulut hizmetleri de enerji verimliliğini artırmanın güçlü yollarından biri olarak karşımıza çıkıyor.

“Büyük bulut sağlayıcıları, veri merkezlerinde enerji verimliliğini optimize etmek için ileri teknolojiler kullanır. Örneğin, Google Cloud ve AWS, veri merkezlerini en verimli şekilde çalıştırmak için sürekli olarak enerji tüketimini azaltıcı çözümler geliştiriyor. Bulut hizmetlerinin ölçeklenebilirliği, gerektiğinde sadece gerekli olan kaynakları kullanarak enerji tasarrufu sağlamanıza olanak tanır. Bu, özellikle yapay zeka projeleri için büyük bir avantajdır, çünkü kaynakları talep üzerine ayarlayarak enerji israfını önlersiniz.”

Örneğin, Google’ın yapay zekâ tabanlı soğutma sistemi, veri merkezlerindeki enerji tüketimini %40 oranında azaltmış durumda. Microsoft ise daldırmalı soğutma teknolojisiyle veri merkezlerinde enerji verimliliğini artırmada büyük başarı elde etti. Bu başarı hikâyeleri, yapay zekânın enerji verimliliği konusundaki potansiyelini gözler önüne seriyor.

Enerji Verimliliğinde Devrim Yaratacak Yaklaşımlar

Yapay zekâ teknolojisinde enerji verimliliğinin geleceği hakkında umut verici öngörülerde bulunarak: “Yeni nesil algoritmalar, donanımlar ve enerji verimliliğini artıracak yenilikçi teknolojiler, yapay zekânın gelecekteki sürdürülebilirliğini belirleyecek. Özellikle kuantum hesaplama gibi yenilikçi yaklaşımlar, enerji verimliliğinde devrim yaratabilir. Kuantum hesaplama, geleneksel bilgisayarların çok ötesinde bir hesaplama kapasitesi sunar. Kuantum bilgisayarlar, klasik bilgisayarların çözmesi yıllar alacak problemleri saniyeler içinde çözebilir. Bu da enerji verimliliği açısından muazzam bir potansiyel taşıyor.”

Kuantum bilgisayarların sunduğu bu inanılmaz hız, aynı zamanda enerji tüketimini de ciddi şekilde azaltabilir. Örneğin, 2020 yılında Google, kuantum üstünlüğüne ulaştığını duyurduğunda, bu teknolojiyle bir problemi sadece 200 saniyede çözdü. Aynı problemi çözmek için klasik bir süper bilgisayarın yaklaşık 10.000 yıl boyunca çalışması gerekirdi! Bu, kuantum bilgisayarların belirli görevlerde ne kadar enerji tasarrufu sağlayabileceğini somut olarak ortaya koyuyor. Ancak, kuantum hesaplamanın tam anlamıyla uygulanabilir hale gelmesi için hala kat edilmesi gereken bir yol var. Bu teknolojinin geliştirilmesi ve yaygınlaşması, muhtemelen önümüzdeki birkaç on yıl içinde gerçekleşecek. Ama bu gerçekleştiğinde, yapay zekânın enerji tüketimi konusunda devrimsel bir dönüşüm yaşanabilir. Bu kapsamda Amerika Birleşik Devletleri, TOBB ETÜ ve ASELSAN arasında yapılan anlaşma ile dünya devlerinin milyar dolarlar yatırdığı AR-GE çalışmaları Turkiyede uretilecek. Ve Türkiye’nin yerli ve milli ilk kuantum bilgisayarı üretilmiş olacaktır.”

Çevik, sürdürülebilir yapay zekâ teknolojisinin geliştirilmesi konusunda önemli adımlar atıldığını da belirtiyor: “Birçok şirket, veri merkezlerini yenilenebilir enerji kaynaklarıyla çalıştırarak çevreye duyarlı bir yaklaşım benimsiyor. Bu, güneş ve rüzgâr enerjisi gibi yenilenebilir kaynakların kullanılmasıyla gerçekleşiyor. Ayrıca, algoritmaların daha verimli hale getirilmesi ve enerji tasarruflu donanımların kullanılması da sürdürülebilir yapay zekâ teknolojisi için önemli adımlar.”

Sonuç: Sürdürülebilir Bir Gelecek İçin Enerji Verimliliği:

Çevik, sözlerini şöyle noktalıyor: “Yapay zekâ teknolojisinde enerji verimliliği sadece bir gereklilik değil, aynı zamanda bir sorumluluktur. Enerji tüketimini azaltarak hem maliyetleri düşürebilir hem de çevresel etkileri minimize edebiliriz. Bu, teknolojinin sadece bugünü değil, geleceği de sürdürülebilir bir şekilde şekillendirmesini sağlar. Unutmayalım ki, enerji verimliliği üzerine yapılan her yenilik, geleceğin daha yaşanabilir bir dünya olmasına katkı sağlayacaktır.”

Ben kimim, ben!

Kimse sormadı, yine de söyleyeyim. Herhangi bir partiyi tutmuyorum. Yerel seçimler gibi çok pusulalı seçimlerde karışık oy kullanıyorum.

Fakaaat! Bir siyasetçi bir başka siyasetçiye hakaret etti mi üzülüyorum, alınıyorum.

Bir kere, bana hakaret edilmiş gibi hissediyorum. Çünkü fikirlerini beğensem de beğenmesem de hakarete hedef yapılan kişinin arkasında  milletimin bir cüzü var. Ona hakaret eden, o kadar insana da hakaret ediyor, onca insanı da aşağılıyor. Belki ben de bugün değilse yarın o kişiye veya partisine oy vereceğim. Edepsizlik değil mi yapılan?

İkincisi, küfürbaz siyasetçi adına da üzülüyorum. Aynı sebeplerden, çünkü o da hakaret etmekle, diğerlerini aşağılamakla kendini küçültmüş, aşağılamış oluyor. Bizim kültürümüzde “Kem söz, kalp akçe sahibine aittir.” diye bir atasözü vardır. Ya ilerde ben de o kem sözü söyleyeni seçmek, desteklemek zorunda kalırsam. Kem sözün sahibini nasıl desteklerim.

King Kong’lar

Atasözünün “kalp para” kısmı herhâlde enflasyonla ilgili. Enflasyon size fiyatların artışı gibi gelir ama aslında paranızın değersizleşmesidir. Paranızın kalp akçe, züyuf akçe hâline gelmesidir. Neyse, şu anda konumuz bu değil.

Özetle küfürbaz siyasiler bilsin ki her hakaretlerinde ben onların yüzlerine karşı – ama içimden – ettikleri hakaretleri, bazen aynen bazen misliyle iade ediyorum.

Hakaretler böyle. Bir de “Sen nesin ne? Ben kimim, kim?” cinsinden aşağılama ve böbürlenme var. “Biz bunları senden mi öğrencez?” Bu beni alelâde hakaretten daha fazla yaralıyor. Böyle aşağılamalar, eb az hakaretler kadar edepsizce ve fazlası da var. Aşağılama, sözün sahibini, homo sapiens sapiens değil, daha iptidai bir türe dönüştürüyor. Hissettiğim şu. Karşımda göğsünü yumruklayan bir primat var. Hiç King Kong filmi seyrettiniz mi? Veya Maymunlar Cehennemi serisinden bir film? İşte öyle. Erkek şempanzelerin güç gösterisi sırasında yaptıkları bir hareket daha var. Onu tasvire terbiyem mani. Siz tahmin edin.

Eskiden süper lider yokmuş

“Ben kimim kim!” Bu sözün yerinde sarf edilmiş olma ihtimali hiç mi yok? Ya bunu söyleyen siyasi, biz fanilerden de diğer siyasilerden de gerçekten çok ama çok yükseklerdeyse! O zaman onlar gibi davranmaması, onlara karışmaması, ihtilattan kaçınması daha doğru değil mi?  Bir zamanlar, mesela geçen asırda, bizim bütün liderlerimiz üç aşağı, beş yukarı aynı seviyedeymiş. Bunu nereden anlıyoruz? Seçimlerden önce birlikte televizyona çıkıp politikalarını anlatır, tartışırlarmış. YouTube’a “liderler açık oturum” yazın bakın kaç tartışma programı çıkıyor. Hemen her seçimden önce: 1989, 91, 95… Ecevit, Demirel, Erbakan, Türkeş ve diğerleri. Bunlardan biri, diğerlerinden çok ama çok yüksek bir seviyede olsa ve diğerlerine, “Ben kimim, kim?” çekseydi, o açık oturumlar mümkün olur muydu?

Biliyorsunuz ABD başkan adayları da başkanlık seçimlerinden önce televizyona çıkıp tartışır. Gelenektir. Demek ki onların liderleri arasında da aşılmayacak seviye farkları yok.

Son seçimlerden önce de bazı siyasiler, bir salon dolusu gencin karşısına çıkıp sorularını cevaplandırdı. Demek ki o kadar yüce seviyede değilmiş, oraya çıkanlar.

Ne soracağını bilmeden olmaz

Bunlara mukabil, katiyen karşıtlarının seviyesine inmeyecek, öyle ne soracağı belli olmayan güruhların karşısına çıkmayacak yücelikte olan siyasiler de vardır. Kimlerdir? Şimdi aklıma gelmiyor ama muhakkak vardır. Böyle bir yüce liderle karşılaşırsanız, onu tanımanız için bir ipucu vereyim. Onu dinleyen hayranları o konuşurken sürekli ayakta alkış tutar. Oradan anlarsınız çok yüce bir zatla karşı karşıya olduğunuzu. Az önce aklıma gelmedi demiştim. Şimdi geldi. Mesela Kuzey Kore lideri Kim Jong Un böyledir. Partisine hitap ederken partinin bütün üyeleri ayaktadır ve sürekli alkış tutarlar.

Peki, açık oturum? Böyle yüce insanlar hata yapmazlar ki onları tenkit edesiniz veya onların fikirlerinden başkaca bir fikri onlara karşı savunasınız. Beşer şaşar deriz. Beşer öyledir. Yüce liderler şaşmaz. Onlarca yıl liderlik makamında kalırlar ama tek hatalarına şahit olmazsınız. Öyle ya, hata yapsalardı çıkar, “Ben yanılmışım, aslında o mesele benim söylediğim gibi öyle değilmiş, şöyleymiş. “ derlerdi değil mi? Demek ki hiç yanılmadılar. Aldatılmış olabilirler. Çünkü o seviyedeki insanların kalbi olağanüstü temizdir ve aldatılmaları mümkündür. Fakat yanılmaları, asla.

Yüce liderler ne soracağı bilinmeyen güruhun karşısına çıkmaz dedim. Geçen asırda bir diplomattan aldığım dersle bitireyim: Ne karar alınacağını bilmediğin toplantıyı düzenleme; cevabını bilmediğin soruyu sorma; sonucunu bilmediğin oylamayı yaptırma. https://millidusunce.com/ben-kimim-ben/

Dünyâ Savaşı’ndan Kurtuluş’a İZMİR  (1914-1922)

İzmir, 4.479.525 kişilik nüfusu ile İstanbul ve Ankara’dan sonra Türkiye’nin en büyük üçüncü şehridir. Yüzölçümü 12.012 km2dir. Türkiye’nin en gelişmiş vilâyetlerinden biri olan İzmir, Türk İstiklâl Savaşı’nın sembol şehridir. Milâttan önce 11. yüzyılda şehir devleti olarak, İyonyalılar tarafından kuruldu. O dönemdeki adı ‘Smyrna’ idi.

Doğu Roma İmparatorluğu döneminde Emevîler, Selçuklular, Haçlılar ve Cenevizliler şehri ele geçirmek için birbirleriyle savaştı. Emevîler 672 yılında denizden zapt edip İstanbul’a yaptıkları akınlarda bir üs olarak kullandı. Türkler ise ilk defa 1081 yılında Selçuklu akıncılarından ve ilk Türk denizcisi olan Çaka Bey’in komutasında İzmir fethedildi. İzmir’den hareketle Ege Adaları ve Çanakkale Boğazı’na düzenlediği akınlarla Bizanslılara korku salan Çaka Bey’in ölümünden sonra Bizanslılar 1098 yılında şehri geri aldı. 1204 yılında ise şehrin kıyı tarafı Rodos Şövalyeleri’nin eline geçti.

1310 yılında Aydınoğlu Umur Bey İzmir’in tamamını fethetti. 1344 yılında Cenevizliler kıyıdaki Aziz Peter Kalesi’ni ele geçirdi. Cenevizliler aşağı şehri kontrollerinde tutarken Aydınoğulları Beyliği yukarı şehir olarak anılan Kadifekale’de hâkimiyet kurdu. O bölge, ‘Gâvur İzmir’ olarak anıldı. Şehrin tamamı için bu ifâdenin kullanılması yanlıştır, iftiradır. 1398 yılında Osmanlı Devleti İzmir üzerinde hâkimiyet kurdu. Ankara Muharebesi’ni kazanarak Osmanlı Ordusunu mağlup eden Emir Timur’un yönettiği ordu, Aralık 1402’de yaptığı İzmir Kuşatması neticesinde şehri Hospitalier Şövalyeleri’nin elinden alır ve Aziz Peter Kalesi’ni tamamen yıktı. Bu fetih Timur’un Hıristiyan güçlere karşı yapmış olduğu tek savaş olması sebebiyle önemlidir. Osmanlı Devleti’nin toparlanmasından sonra 1422 yılında Fâtih Sultan Mehmed Han’ın babası İkinci Murad İzmir’i fethetti.

İzmir Birinci Dünyâ Savaşı’ndan sonra 15 Mayıs 1919 târihinde Yunan ordusu tarafından işgal edildi. Bu işgal 9 Eylül 1922 târihinde İzmir’in Kurtuluşu ile sona erdi.

İzmir 13 Eylül 1922 sabahı târihinin en büyük felâketlerinden birini yaşadı. Basmane semtinde başlayan yangın sebebiyle 2.600.000 metrekarelik alanda 20.000’den fazla ev ve iş yeri kül oldu.  Yangın alanının bir bölümünde bugün Kültürpark bulunmaktadır.  

Celal Öcal, 15,5 X 23 santim ölçülerinde, 496 sayfalık eserinde, 1914-1922 yılları arasındaki İzmir olaylarını anlatıyor:

‘Önsöz’den alıntılar: 

Harb-i Umumî’nin İzmir Cephesi’nde yaşanan olayları günbegün anlatmayı hedef aldığımız araştırmamızla, harbin başlangıcından sonuna kadar İzmir’de meydana gelen olayları, atalarımızın altın harflerle târihe yazdığı İzmir Savunması’m tanıtmaya çalıştık.

Birinci Dünyâ Savaşı’nda Çanakkale, 5. Ordu’nun sorumluluk alanlarından sâdece biri idi. Çanakkale Deniz ve Kara Savaşları’nın sona ermesi ile 9 Ocak 1916’da Çanakkale Savaşı bitmiş olsa da 5. Ordu bölgesi içinde olan İzmir’de ve Antalya’da savaş, Mondros Mütârekesi’ne kadar devam etti.

Ancak Çanakkale Savaşları’nın, Çanakkale bölgesi savaşı olarak gören anlayış; İzmir’in denizden ve havadan bombalanmasını, Antalya Kaş’ta Mustafa Ertuğrul bataryasının üç gemiyi batırmış olmasını görmezden geldi.

Târih kitapları İzmir’in 1914-1918 döneminden söz etmiyordu. ‘Mondros Mütârekesi ilân edildi, Yunan İzmir’e çıktı, Hasan Tahsin ilk kurşunu attı ifâdeleri ile yetiniliyordu. Oysa gerçek hiç de öyle değildi.

Araştırmamıza, Hocam Necmi Ülker’in ‘İzmir Sancakkalesi ve Şehitliği’ tebliği ilham verdi. Birinci Dünyâ Savaşı’nın 100. yılı hâtırâsına ithaf ettiğimiz ‘Birinci Dünyâ Savaşı nda İzmir Savunması’  eserimiz ortaya çıktı.

Konu ilk defa 18. Türk Târih Kongresi’nde ‘103 Yıldır Bilinmeyen Gerçek, İtilaf  Donanması’nın İzmir’i İşgal Teşebbüsü’ tebliği ile Târih çevrelerine duyuruldu.

Sancakkale konusuna, Maltepe Askerî Lise öğrencileri Fethullah Sahan ve Râsim Kahraman hazırladıkları Târih projesiyle katkıda bulundu.

Yaptığımız araştırmayla: Atatürk’ün iki defa ziyâret ettiği Reşadiye Köşkü, Birinci Dünyâ Savaşı döneminde halkın silah eğitimi aldığı Şehzadepaşa Köşkü, Târihi boyunca İzmir’i birçok defa düşman saldırısından koruyan Gazi Yenikale (Sancakkale) gerçeği ortaya çıktı. Bu üç yapı için daha derin araştırma gerekiyordu. Araştırma talebimiz yasaklarla engellendi.

Kitabımız Târih bilgisi dışında, Târihî yapıların ortaya çıkartılması yönünde de iz sürüyor. Şikâyet dilekçeleri vererek, saklanan hususları Türk kamuoyu ile paylaşıyor:

1-Sancakkale’nin deniz yönünden çekilmiş fotoğrafında görünen bir anıtın, günümüzde bulunmadığı fark edildi. Bu anıt, İtilaf Donanması’nın İzmir’e yaptığı saldırının önlenmesi hâtırâsına dikilmiş olabileceğini düşündürüyordu. Dönemin Güney Deniz Saha Komutanlığı yetkilileri tarafından kaldırılmasının sebebini ve anıtın akıbetini sorduk? Cevap alamadık.

2-İzmir Eski Gümrük binasındaki Emir Çaka Bey Askerî Rıhtımı’ndan İkinci Karakol Filotilla Komodorluğu’nun tahliyesi sırasında ortaya çıkan ve sonra kaybolan Sultan İkinci Abdülhamid Han dönemine ait üç kitabenin akıbetini sorduk, Cevap alamadık.

3-Türkiye’de Atatürk’ün ziyâret ettiği her yapının müze olarak korunması güzel uygulaması dışında tutulan, 3. Tayyare Alayı Karargâh binası Reşadiye Köşkü’nün, 3. Tayyare Alayı Atatürk Havacılık Müzesi olarak açılması yönünde girişimde bulunduk. Cevap alamadık.

4-Yenikale Şehitliği’nin düzenlenmesi, Sancakkale’nin müze olarak açılması talebini, İzmir Vâliliği’ne, İzmir İl Kültür Müdürlüğü’ne, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’na ilettik. Cevap alamadık.

‘Türkiye’de Askerî bölgelerde bulunan kültür varlıklarının durumu: İzmir örneği’ raporunu hazırladık, Millî Savunma Bakanlığına gönderdik. Cevap alamadık…

İzmir’in ve Türkiye’nin Yenikale’nin farkına varmadan geçen 367 yıllık kayıp zamanının telâfisi, konunun Türk kamuoyu tarafından öğrenilmesi, bilinmeyen yönlerin araştırılması yönünde çalışma başlattık.

Bu yönde:

-Necmi Ülker ‘Sancakkale Şehitleri ve İzmir Târihindeki önemi’ konulu konferansını verdi. 11 Mart 2006 günü Yenikale’yi ziyâret etti.

-İtilaf Donanması’nm 5 Mart 1915 günü yaptığı bombardıman ve İzmir’i işgal girişimi, 106 yıl sonra ilk defa 5 Mart 2021 günü Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu’nun da iştirakiyle Yenikale Şehitliği’nde düzenlenen törenle anıldı.

-TRT Haber, Yenikale gerçeğini ‘İzmir’in unutulan destanı’ programıyla tanıttı.

-İzmir Valisi Mustafa Toprak’a kitabımızı hediye ettik, İzmir Vali yardımcısı Fatih Kızıltoprak Balçova Kaymakamı Ahmet Hamdi Usta ile görüştük, dilekçeler verdik.

5 Mart 2022 günü Prof. Dr. Necmi Ülker’in iştirakiyle ‘İzmir’in Yenikale Şehitliğini ziyaret’ törenini düzenledik.

‘Bilinmeyenin öğrenilmesi, unutulanların hatırlatılması,’ ifâdesiyle özetlenecek Atatürk’ün Türk Târih Kongresi’nde paylaştığı ‘Türk çocuğu, atalarını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır’ düşüncesinin bir örneğinin, İzmir Yenikale olduğunu gördük.

Çanakkale Deniz Savaşı’ndan önce 5-10 Mart 1915’te, Türk Ordusu’nun İzmir’de İtilaf Donanması’na gemi kayıpları verdirerek geri çekilmesini sağladığının, Birinci Dünyâ Savaşı’nda İtilaf Donanması’nın ilk başarısızlığa İzmir’de uğradığının bilinmesi gerekiyordu. Bu hâdise, böylesine önemli bir olayın, Târih kitaplarında neden bulunmadığı sorusunu gündeme getirdi.

Henüz savaş ilânının olmadığı bir dönemde İzmir’de yaşananlar, alınan savunma tedbirleri, İtilaf Donanması’nın İzmir’e denizden ve havadan yaptığı bombardıman hiç bilinmedi. Birinci Dünyâ Savaşı İzmir’ini anlatan kitaplarda, hâtırâlarda, Türk Hava Kuvvetleri’nden hiç bahsedilmiyordu. Oysa İzmir’de üç tayyare bölüğümüz görev yapmıştı!

Hava saldırıları, tayyarelerimizin Ege Adalarına yaptığı keşif uçuşları, hava muharebeleri, düşürdüğümüz düşman uçakları, Kösten (Uzunada) Ada’mızın işgale uğraması, Birinci Dünyâ Savaşı’nın Türk cephelerinde ilk ve tek amfibi harekâtıyla Uzunada’yı kurtarmamız, derinliğine inildikçe büyük bir Târihî cazibe olarak karşımıza çıkmıştı.

Araştırmalarımızla;

1-Osmanlı döneminde başlayan ve reddedilen Uzunada üzerinde yabancıların hak iddiasının, Cumhuriyet döneminde de açıldığı ve devam etmekte olduğu,

2-İzmir’in gazi toplarının İzmir’den götürüldüğü,

3-Yenikale Şehitliği’nde olması gereken şehit mezarlarının Narlıdere Şehitliği’nde bulunduğu, Karantina Adası’mn bombalanması sırasında şehit düşen iki meçhul askerimizin Sağlık Bakanlığı Karantina Mezarlığı’nda bulunan mezarlarının kötü durumda olduğu görüldü.

4-Henüz karşılıklı harp ilânının yapılmadığı 1 Kasım 1914’te İngilizlerin teslimini istediği Beyrut ve Kınalıada gemilerimizi Urla İskele’de batırdığımız öğrenildi.

Bu gerçeklerin ışığında Birinci Dünyâ Savaşı’nı İtilaf Donanması’nın Çanakkale’ye yaptığı saldırıyla başlatan’ bütün Târih kitaplarındaki bilginin değişmesi gerekiyordu. Birinci Dünyâ Savaşı’nın İngiliz Donanmasının Akabe ve İzmir’e yaptığı saldırıyla haşladığı yazılmalıydı! Ycnikale’nin bilinmeyen târihini bir fırsat olarak değerlendirmek, ‘Yenikale’yi UNESCO kültür mirasına aday göstermek, üniversitelerin çeşitli bölümlerinin katkılarıyla ‘Disiplinlerarası İzmir Savunması Çalıştayı’ düzenlemek gerekirdi. Bu takdirde bütün Dünyâ Yenikale’yi görmek için İzmir’e gelecek, Yenikale İzmir’in ve Türkiye’nin turizmine de büyük katkı sağlayacaktı.

UNESCO’nun Çanakkale ve Gelibolu’yu, Polatlı’yı ‘Birinci Dünyâ Savaş alanı Dünyâ mirası geçici listesine alması gibi; İzmir Sancakkale Târihî Alan Başkanlığı’nın kurulması, cephede hayatlarını kaybetmiş şühedânın son istirahatgâhlarının tespiti, imarı ve ihyası, alanın târihî kültürel ve tabîi değerlerini geleceğe aktarmak’ yönünde çalışma başlatılması gerekiyordu.

Bu noktada İzmir Sancakkale’nin Birinci Dünyâ Savaş alanı olduğu gerçeğinin bilinmesi ve koruma altına alınması yönünde İzmir’in yöneticilerine görev düşüyordu.

Bu yönde, Yenikale, Şehzâdepaşa Köşkü ile Reşâdiye Köşkü’nün durumları hakkında mahallî yönetimlere raporlar verildi.

Yenikale’nin 367 yıllık büyük Târihi, 108 yıl önce İzmir ve Türkiye’nin kaderi üzerinde oynadığı büyük rol bilinmiyormuş, varsın bilinmesin, umursamazlığı üzerine bir de yasaklar getirilmiş olunması kabul edilemezdi!

Târih araştırması, halkın târihine sâhip çıkmasını asla engellenmemeliydi!

Kitabımızla, Yenikale’nin, Şehzâdepaşa Köşkü’nün, Reşadiye Köşkü’nün bulunduğu saklı târih vâdisini İzmir’de ortaya çıkarttığımızı Türkiye’ye ve dünyâya duyuruyoruz.

Önemli bilgi kaynağı İzmir Şehir Yıllıklarında, İzmir Büyükşehir Belediyesi İzmir Kent Ansiklopedisi’nde bu yapılar ve İzmir’in Birinci Dünyâ Savaşı dönemi hakkında bilgi bulunmadığını da belirtiyoruz.

Güzel görüntüsü 1864’lere kadar birçok yabancı ressamın İzmir tablosuna konu olan Sancakkale’nin, günümüzde savunma özelliği kalmayan toprak tahkimatının kaldırılmasının gerektiğini düşünüyor, bu önemli değişiklikle Sancakkale’nin İzmir’e denizden girişte ayrı bir güzellik kazandıracağını belirtiyoruz.

Bir İtalyan’ın önerisiyle Türkiye’de bulunan 11. ve 15. yüzyıllar arasında ticâret kolonileri kuran Ceneviz yapıları üzerine çalışma başlatılmış, İstanbul’daki Galata Kulesi ve Yaros Kalesi, İzmir’deki Foça ve Çandarlı kaleleri, Bartın-Amasra, Düzce-Akçakoca ve Sinop kalelerini kapsayan ‘Ceneviz ticâret yolunda Akdeniz’den Karadeniz’e kadar kale ve surlu yerleşimler’ projesi ile bu yapılar 2013’te UNESCO geçici miras listesine alındı ve tescili yapıldı.

Türk kaleleri ile ilgili benzer çalışma da yapılmalıydı. İzmir Sancakkale (Yenikale) bir Türk kalesi olarak çok önemliydi.

Devlet Arşivleri Başkanlığı Dünyâ genelinde Osmanlı eseri 66 kalenin bulunduğu bilgisini paylaşmıştı.  Kars (Arap Tabya), Erzurum, Van (Satmanis), Sinop, Çanakkale (Kilitbahir) (Kumkale), İzmir (Yenikale) Türkiye’deydi. Bu kaleler arasında, halkın görmediği, hakkında en az bilgi bulunan kale, İzmir Sancakkale’dir. Kitabımız bu olumsuz duruma dikkat çekmek için yazıldı.

Sultan İkinci Abdülhâmid Han döneminde Çanakkale’ye yaptırılan tahkimat gibi, İzmir’de de tahkimat yapılmış, Hamidiye İstihkâm-ı Hümayunları inşa edilmişti. İngiliz istihbaratı 1915 saldırısı öncesi Bademlik Bataryası ve Batery of Hills adını verdikleri iki Türk bataryasının yerini öğrenmiş, savaş devam ederken gravürünü basınıyla paylaşmıştı. İzmir savunmasının başarılı olmasının yolunu açan bu bataryalar, Hamidiye İstihkâm-ı Hümâyunu nereleri kapsıyordu? İngiliz biliyor, ne yazık ki biz bilmiyorduk! Araştırmaya da izin verilmiyordu ve bu konuları araştırmakta geç bile kalınmıştı.

İzmir’de ortaya çıkardığımız saklı târih vâdisi ödüllendirilmesi gereken bir çalışmadır. Yasaklara rağmen girilemeyen yerlere girilmiş, Osmanlı Arşivleri araştırılmıştır. Sâdece târih kitabı yazılmamış, konuyu kamuya mal etmek yönünde görev üstlenilmiştir. Hiçbir devletin târihinde İzmir’deki gibi 367 yıldır bilinmeden kalmış bir târihî gerçek yoktur. 21. yüzyıl Türkiye’sinde Târihî yapıların yasaklarla engellenmiş olması ayıp bir durumdur. Özellikle İzmir üniversitelerinde Sancakkale konusunda çalışma yaptıkları bilgisine rastlanılmamıştır.

‘Bilmez ki sorsun, sormaz ki bilsin, sorsa bilirdi, bilse sorardı’ deyişi gibi, İzmir’in vâlisi, belediye başkanları, İzmir’in milletvekilleri, İzmir basını, Sivil Toplum Kuruluşları (STK)lar Sancakkale’yi, Reşâdiye Köşkü’nü, Şehzâdepaşa Köşkü’nü bilmemektedir. Bu yapılar hakkında hazırladığımız raporları ilettiğimiz yetkililer, İzmir uzmanları, eski hukukumuz bulunan İzmir milletvekilleri, STK başkanları, Balçova, Konak belediye başkanları ilgisiz kalmıştır.

Halka ve araştırmacılara kapalı Yenikale, Şehzadepaşa Köşkü, Reşâdiye Köşkü, İzmir’in Birinci Dünyâ Savaşı dönemi hakkında bilgi sunarken 21. yüzyıl Türkiye’sinde yasaklarla kapalı tutulmaya devam eden kültür varlıklarımıza sâhip çıkma, yasakları sona erdirme yönünde Türk aydınını, Türk yöneticisini göreve dâvet ediyoruz.

5-10 Mart târihlerinin, İzmir Sancakkale Şehitleri saygı haftası olarak anılmasını istiyoruz.

İzmir Yenikale’yi (Sancakkale) görmemizi sağlayan Emekli Koramiral Lütfü Sancar’a, Emekli Deniz. Kurrmay Albay Ali Rıza İşipek’e, İzmir Reşadiye Köşkü’nü görmemi sağlayan Emekli Pilot Albay Zübeyir Batur’a, İzmir’in, Türkiye’nin şükran duygularını sunuyorum. Değerli arkadaşlarım Şahap Osman Aras’ı, Hayati Özcan’ı ve Şehzadepaşa Köşkü’nü görmemi sağlayan Yaşar Güzelyazıcı’yı, kitaplarından yararlandığım merhum Ruhi Cebeci’yi saygı ve rahmetle anıyorum.

Yenikale Zafer Anıtı’nın, Yenikale’deki gazi topun varlığının belgesini, bilgisini bizlere sunan Ulaştırma. Çavuşu Osman Yalçın’a, Mehmet Karaavcı’ya, Hasbi Genç’e, Terminal Taburu Bot Bölüğü grubuna, kitabımın hazırlık safhasında yardımcı olan Fırat İtmeç’e, Selçuk Kolay’a, İsmail Çeşmeci’ye, Turan Akkoyun’a, Tosun Saral’a, Şerif Antepli’ye, Turgut Tür’e, Mürselin Güney’e, Uluç Hanhan’a, Turhan Turgut’a, Şerif Yücel’e, kitabımın basımında yardımcı olan Cihangir Hür’e, Gökçe Öcal’a, Mengü Öcal’a, sevgili eşim Nalan Öcal’a çok teşekkür ediyorum.

İzmir’in Yunan işgali faciasından kurtuluşunun, İstiklal Savaşı Zaferimizin, Türkiye Cumhuriyeti Devletimizin kuruluşunun 100. yılı armağanı kitabımızı, Atatürk’ün şahsında tüm şehitlerimizin, gazilerimizin aziz hatırasına, Türk milletine ithaf ediyorum.

İLERİ YAYINLARI                                                                                                                                             Yılanlı Ayazma Sokağı, Yıldız Sanayi Sitesi Nu:18/208 Zeytinburnu, İstanbul. Telefon: 0.212-481 45 56              E-posta: ileri@ileriyayinlari.com   www.ileriyayinleri.com 

CELAL ÖCAL 1949 yılında Balıkesir’de doğdu. Babası Nurettin Öcal hava astsubayı, annesi Melahat Öcal ise ilkokul öğretmeni idi. İlk uçuşunu ilkokulda babasıyla yaptı. İlk ve ortaokul tahsilinin bir kısmını babasının şark hizmeti sebebiyle Diyarbakır Ziya Gökalp İlk ve Ortaokulu’nda tamamladı. Zaman içinde T-6, Beechcraft AT-11, C-47’de uçtu. Ege Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’ni 1979 yılında bitirdi. Tuzla Piyade Okulu’ndan Piyade Asteğmen olarak mezun oldu. Kilis Martavan Seyyar Jandarma Hudut Taburu’nda takım komutanlığı yaptı. Sosyal Sigortalar Kurumu Kırklareli Hastanesinde meslek hayatına başladı. Adapazarı Depremi’nde yardıma giden ilk sağlık ekibinde görev aldı. İzmir Tepecik Ege Doğumevi ve Kadın Hastalıkları Hastanesi’nden emekli oldu. 1992 yılında kurucularından olduğu İzmir’de bulunan Türk Dünyâsı Kültür ve İnsan Hakları Demeği’nde uzun yıllar başkanlık ve yöneticilik yaptı. Türk Dünyâsı Dostluk, Kardeşlik ve İşbirliği Kurultaylarında İzmir delegesi olarak bulundu ve değişik konularda tebliğ verdi. İzmir Emir Sultan Türbesi’ne sahip çıkılması yönünde çaba sarfetti. Atatürk’ün sahip çıktığı şehitlerimizden olan Boğazlıyan Kaymakamı Millî Şehit Mehmet Kemal Bey’in kızı Müşerref Gürenci ile yaptığı röportaj sonrasında aile arşivinin kamuoyu tarafından bilinmesini sağladı. Türk ârihi ve kültürü ile ilgili çeşitli makaleleri Orkun, Türk Dünyâsı Târih, Töre, Türk Yurdu, Bahçesaray, Târih ve Düşünce, Türk Solu, Kadıköy Life, İzmir Life dergilerinde, Hür Efe, Ege Manşet, Yalıçapkını, Seferihisar gibi İzmir mahallî gazetelerinde yayımlandı. “Kurtuluş Savaşı’mıza Sanatıyla Katkıda Bulunan İtalyan Ressam Vittorio Pisani’ ve ‘Birinci Dünyâ Savaşı’nda İzmir Savunması’ isimli kitapları bulunan Celal Öcal evli ve üç çocuk babasıdır.

Hodri  Meydan  Diyebilmek

     İnsan yeryüzünün halifesidir. İnsanı bu makama bizzat Yüce Allah seçmiştir. İnsanı bu makama bizzat Yüce Allah lâyık görmüştür. Allahü Zülcelal Hazretleri demek istiyor ki:

    “Ey bütün varlık âlemi! Ben tümünüzü insan için yarattım. İnsanı ise kendim için var ettim. Öyleyse Bana itaat ettiğiniz gibi, O’na da itaat edeceksiniz! Çünkü insana itaat, Bana itaat demektir. Hadi bakalım, göreyim sizi. Emirlerimi nasıl yerine getireceksiniz?

    “Fakat bir şartla insana itaat edeceksiniz. Yeryüzünün halifesi olduğunun belgesi niteliğinde olan “Bismillah” sözcüğünü söylediği takdirde. “Bismillah” lâfzını sarfettiği sürece; Benim mülkümde, Benim sahipliğimde, Benim adımı anarak bir işe kalkıştığı müddetçe. Benim çizdiğim çerçevede kaldıkça. Ey bütün varlık âlemi! İnsan denen kuluma itaatle mükellefsiniz.”

     İşte itaatle mükellef / yükümlü oluşa, yaşanmış bir somut örnek:

     Üstad bir zâtın mübarek bir talebesi; Van’ın tatlı meyillerine yaslandığı, haşmetli Erek dağının arkasında hocasıyla inzivada iken; yalçın dağlara bakan, derin bir vâdiyi gören, ürkütücü bir tabiat köşesinde uzlet hâlinde olup, her hafta Cuma namazı için Van’a inmektedirler. Bir Cuma, yine şehre inmiş. Bir Cuma’yı daha eda etmiş. Tekrar Erek dağının yolunu tutmuşlar. Etrafta dağ köyleri var. Kocaman, ürkütücü ve vahşi çoban köpekleri bulunmaktadır. Cuma dönüşünde, bu saldırgan köpeklerin hücumuna uğrarlar! Dağdan büyük bir hışımla, kendilerine doğru koşmaktadırlar.

     Talebe, hemen yerden taş toplamaya başlar. Fakat hocası taşları attırmaz! Talebenin şaşkın bakışları arasında, elindeki şemsiyeyi köpeklere doğru uzatır. Onlara hitaben: “Biz der, hain değiliz, yolcuyuz. Görevinizi yaptınız. Artık çekilin önümüzden.” Köpekler bu hitap karşısında, talebenin korkulu bakışları arasında, bir anda oldukları yere, âdeta çakılıp kalır! Saldırgan hâllerini terkeder! Havlamayı keser! Hoca ve talebesi de, yollarına sâkince devam ederler!

     Fakat bu işin söylendiği kadar, pek kolay olmadığı da bir gerçek. İşte misali:

     Van’da bir kış gecesi. Bir sohbetten dönüyorum. Sokaktayım. Yürüyorum. Vakit gece yarısı. İn cin top oynuyor! Issızlık her şeye hâkim. Birden irkildim! Geçmem gereken sokağın ortasında, beş altı tane iri köpek dolaşmakta! Olsun, diyorum içimden. Geçer giderim aralarından. Değil mi ki, Allah’ın ismiyle hareket ediyorum. Kim dokunabilir ki bana? Korkma dal geç aralarından. Endişe etmene hiç gerek yok.

     Fakat o da ne? Ayaklarıma bir türlü söz geçiremiyorum! Sanki gerisin geriye gidiyorlar! Oysa şehrin ortasındayım. Üstelik bu köpekler, insana alışkın olmalı. Ama bütün bu kendi kendimi telkinata tâbi tutmam fayda vermedi! “Bismillah” deyip köpeklerin arasına bir türlü dalamadım! Belki de hiçbir şey olmayacaktı. Elbette inançlıydım. Elbette Allah’ın dediği olurdu. Elbette herkesin dizgini, O Büyük Yaratıcı’nın elindeydi. Öyleyse neydi bu şaşkınlık? Nerden çıkıyordu bu tereddüt, bu kararsızlık?

     Çünkü sevgili okur! O sokaktan geçmeden de, eve gidebilirdim. Biraz yukardan başka bir sokaktan geçerek eve ulaşabilirdim. Evet, eve varmakta başka yolların oluşu; tevekkül yâni Allah’ı vekil edinme inancıma gölge düşürmüş. Allah’a teslimiyetime gevşeklik vermişti. Deyim yerindeyse, istemiyerek gizli şirke girmiştim! İşte böyle yaralı bir ruh hâlimle, ne yapacakları meçhûl, o azgın köpeklerin arasından geçmeyi, bir türlü göze alamazdım. Nitekim alamadım.

     Evet sevgili okur! Gördüğünüz gibi, sarfedilecek sözün  aynı olması yetmiyor!

     Dudak farkının da, aradan kalkması lâzım.

     Nerde kaldı?

     Benim Halife-yi Rûy-i Zemin olarak kendimi kanıtlamam.

     Nerde kaldı?

     Benim mânevî hüviyetimi ibraz etmem.

     İşte, bizim gibilerin, kendilerini kanıtlamaktaki aczleri.

     İşte bütün mes’ele bu. Tam bir dirayet, tam bir irade ile tüm yaratılmışa karşı, kimin kulu olduğumuzu ispat edemeyişimiz! Mahlûkatın itaat etmesi gereken kul olduğumuzu gösteremeyişimiz. Kısaca: “Hodri meydan!” diyemeyişimiz!