İnsanlar kavramlarla düşünür. Uzmanlar, uzmanlıklarının kavramlarıyla… Benim alanımın temel kavramlarından biri termodinamiktir. Termodinamik, birçok bilim ve mühendislik dalının, özellikle kimyanın ve fiziğin anahtarıdır. Topu topu üç kanunu var. Birincisi enerjinin korunması. Anlaşılması zor değil. Üçüncüsü de kolay. Sıcaklığın sonsuza kadar düşmeyeceğini, mutlak sıfır denilen bir derecenin olduğunu söyler. Sıfırın altında 273,16 derece Santigrad. Öğrencilerin en çok sıkıntı çektikleri ikinci kanundur. Entropi kavramıdır. Entropi düzensizlik demektir, düzensizliğin ölçüsüdür.
Bakınız, o acı depremde binalar çöktü. Termodinamik dilinde bunu, yer sallanınca üstündeki yapının düzensizliği arttı diye açıklarız. Güzelim binanın yıkılmadan önceki hâliyle yıkılmş hâli arasında enerji muhasebesi bakımından bir fark yoktur. Ama yıkılma kendiliğinden olur. Ne kadar sallarsanız sallayın, enkaz kendiliğinden bina haline gelmez.
Ahşap bina yandı. Tahtalar duman oldu, gaz oldu, kül oldu, yanıp çöktü. Hadi şimdi filmi geri sarın. Duman, kül, gaz geri gelsin ve kendiliğinden ev hâlini alsın. Yanmış evle yanmamış ev arasında enerji açısından fark yoktur. Fakat düzensizlik artmıştır. Tabiatın doğma gidişi budur.
Sistemleri kendi başına bırakırsanız düzensizlik sürekli artar. Düzeni korumak için gayret gerekir, enerji sarf etmek gerekir.
Düzen için liyakat gerek
Bakın niyetim bu köşede termodinamik öğretmek değil. Asıl maksadım yönetimle ilgili bir şeyler söylemek. Asıl maksadım siyasetle ilgili. Tekrar edeyim: “Sistemleri kendi başına bırakırsanız düzensizlik sürekli artar. Düzeni korumak için gayret gerekir, enerji sarf etmek gerekir.” Sistemler ve düzen yerine başka kelimeler de koyabilirim. Devlet diyebilirim; kurumlar diyebilirim. Demek ki devlete ve devletin kurumlarına gereken özeni göstermezseniz tabiatın normal gidişi düzensizliğe, dağılmaya doğrudur.
Yönetim hayatımdan bir hatıra… Arkadaşlarımla birlikte pek güzel bir kurum inşa etmiştik. Tıkır tıkır işliyordu. Niçin tıkır tıkır işliyordu? Çünkü herkes yaptığı işin önemine inanmıştı. Ortaya koydukları eserle, verdikleri hizmetle öğünüyorlardı. Liyakat mutlaktı. Kurumun her mensubu, işinin uzmanıydı. Kurumdan ve yaptığı işten gurur duyuyordu. Akşam eve gittiğinde de bu haz ve başarı hissini yanında götürüyordu.
Derken, liyakati sıfır bir kişi kuruma torpille tayin edildi. Yöneticilere danışılmadan, onlar atlanarak. Sonra kurumun gün be gün çöküşünü izledik. Artık kimseye buranın kuralları vardır, bu kurum hepimizindir, kutlu bir iş yapıyoruz falan diyemez olduk. O torpilli tayin bir ahlaksızlık abidesi gibi ortada dikiliyordu. Allah’tan o şahıs iki hafta içinde kendi isteğiyle ayrıldı. Yaptığı tahribat, sebep olduğu düzensizlik gayretle, enerji sarfıyla izale edildi. Moraller ancak aylar sonra eski seviyesine geldi.
Yıkmaya bir ırgat yeter
Kimyadan edebiyata atlayayım. Şu entropi nutkundan sonra Mehmet Akif’i hatırlamamak mümkün mü:
“Yıkmak insanlara yapmak gibi kıymet mi verir?
Onu en çolpa herifler de, emîn ol, becerir.
Sade sen gösteriver ‘işte budur kubbe!’ diye;
İki ırgadla iner şimdi Süleymaniyye.
Ama gel kaldıralım dendi mi, heyhat, o zaman,
Bir Süleyman daha lâzım yeniden, bir de Sinan.”
(Safahat- Asım, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları 2008, sayfa 356).
Siz de benim gibi kurumların ağır ağır çöküşünü, düzenin yerine düzensizliğin, fetretin hâkimiyetini izliyor musunuz? Hukukta, dışişlerinde, maliyede… Yağmur Tunalı’nın “Boza boza bugünlere geldik” başlıklı 25 Temmuz yazısına bakınız. Şimdi onları kaldırmak için maazallah bir Süleyman bir de Sinan mı lazım? Çok ağır bir sipariş olur bugünkü siyaset dünyamıza. Bakın Akif nasıl devam etmiş:
“Bunların var mı sizin listede hiç benzeri, yok.
Ya ne var? Bir kuru dil, siz buyurun, karnım tok!
Ötmeyin nâfile baykuş gibi karşımda, susun!”
Ülkenin entropi ölümü
Bu yazıyı yazarken yıkımın canlı örneğini yaşadım. Akif’in yukarıya aldığım şiirini arıyordum. İntenette en sık geçen şekli şu:
“Hadi gel yıkalım şu Süleymaniye’yi desen,
İki kazma kürek, iki de ırgat gerek,
Ancak hadi gel yapalım şunu geri desen,
Bir Sinan, bir de Süleyman gerek.”
Akif böyle rezilce yazmaz dedim. Ne vezin var ne kafiye. Biraz daha iyi gibisini buldum. Onun son iki mısraı da şöyle sakattı: “Ama gel kaldıralım dedin mi heyhat o zaman, /Bir Süleyman daha lazım bir de Sinan.” Aksamayı duyuyor musunuz? Evetse ne mutlu. Duymuyorsanız eyvah.
Entropi o kadar yaygın ki, Türkiye Yüzyılı’nda Akif’i kopyalamaktan aciziz.
Termodinamik biliminde evrenin entropi ölümü vardır. Düzen sürekli azaldığına, düzensizlik sürekli arttığına göre sonunda bütün düzen yok olcaktır. Sıcaklık her yere eşit dağılır. Bütün yıldızlar söner… Arif Nihat Asya, “Yıldızların söneceği güne yıldızlar sakladım.” diyordu ama bilmem bizim sakladığımız yıldızlar var mı? https://millidusunce.com/irgat-cok-sinan-yok/
“Bismillah”ın ne büyük tükenmez bir kuvvet, ne çok bitmez bir bereket olduğunu anlamak için, bir de şu temsilî hikâyeciğe kulak verelim:
Arap çöllerinde seyahat eden adama gerektir ki, bir kabîle reisinin ismini alsın ve himayesine girsin. Tâ şakî, hırsız ve haydutların şerr, zarar ve ziyanından kurtulup ihtiyaçlarını tedarik edip karşılayabilsin. Yoksa tek başıyla hadsiz / sayısız düşmanlarına karşı perişan olacaktır.
İşte böyle bir seyahat için iki adam, çölde yola çıkarlar. Onlardan birisi mütevazî / alçak gönüllü idi. Diğeri mağrur / gururlu. Mütevazi olanı bir reisin ismini aldı. Mağrur almadı! Alanı her yerde selâmetle gezdi. Bir yol kesiciye rast gelse der: “Ben filân reisin adıyla gezerim.” Şakî def’ olur, ilişemez. Bir çadıra girse, o nâm ile hürmet görür. Öteki mağrur, bütün seyahatinde öyle belâlar çeker ki târif edilmez. Daima titrer, daima dilencilik ederdi. Hem zelil oldu / aşağılandı, hem rezîl oldu.
İşte ey mağrur / gururlu nefsim! Sen o seyyah / gezginsin. Şu dünya ise, bir çöldür. Aczin ve fakrın hadsizdir. Düşmanın, hâcâtın / ihtiyaçların nihayetsizdir. Mâdem öyledir, şu sahranın Ebedî Mâliki ve Ezelî Hâkimi’nin ismini al! Tâ, bütün kâinatın dilenciliğinden ve her hâdise ve olayın karşısında titremekten kurtul.
Evet, bu kelime öyle mübarek bir definedir ki: Senin nihayetsiz aczin ve fakrın: Seni nihayetsiz kudrete, rahmete rabtedip / bağlayıp, Rahîm ve Kadîr olan Allah’ın dergâh ve huzurunda aczi, en makbul bir şefaatçi yapar.
Evet, bu kelime ile hareket eden, o adama benzer ki: Askere kaydolur. Devlet namına hareket eder. Kimseden korkmaz. “Kanun namına, devlet namına.” der. Her işi yapar. Her şeye karşı dayanır.
Hakikaten, insanın ihtiyaçları sonsuzdur. Çünkü istekleri ebede kadar uzanır. Yâni insanın her şeyi olsa da, ebedî / devamlı olmasa, elde ettikleri bir gün elinden çıkacaksa, kendisi de pılını pırtısını toplayıp çekip gidecekse, hiçbir şeyin kıymeti yok.
Gerçekten insanın düşmanları sayısız. Bir mikroptan tutun da, düşecek olan bir göktaşı, bir meteora kadar her şeyden korkar. Her şeyden titrer.
Evet insanın ihtiyaçları da sayısızdır. Çünkü gördüğü her şey, insan için bir ihtiyaçtır.
Nitekim öyle değil mi? Başını kaldırdığında yıldızları gören insan; oraya gitmenin hesaplarını yapmış, oraya gitmenin çarelerini aramaya başlamıştır. Nitekim uzayın derinliklerine doğru fırlattığı roketler bunun kanıtı.
Zaten insanın; ihtiyaçlarının sonsuz ufuklarına açılan ve açılmaya da hep devam edecek olan, iki büyük kapısı vardır. Biri, ilmin hocası ve en büyük teşvikçisi olan merak unsuru. Diğeri, tekniğin ve medeniyetin her çeşit ilerlemesini sağlayan ihtiyaç kapısı. Çünkü merak ilmin, ihtiyaç ilerlemenin hocasıdır.
Tekrar mağrur nefse dönecek olursak; hakikaten gâfil bir nefis, boş bir gurur içindedir. Çünkü, bir insan ki işi yolundadır. Bir insan ki sağlığı yerindedir. Değmeyin onun keyfine. Hani aç biri kendini doymaz! Hani tok kişi kendini acıkmaz sanır ya! İşte böyle bir insan, işi tıkırında, sağlığı yerindeyken -ne yazık ki- mağrur olup, boş bir gurura düşer!
Çünkü bu hâlin hep süreceğini sanır! Bu gurur onu, kul olarak asıl yapması gereken şeylerden alıkor! En azından gevşekliğe iter, onu ilgisiz yapar. Kısaca gaflette bırakır. Yersiz bir gururun pençesinde, kendini rahat hissettirir!
İşte bu gibi hususlara dayanarak, temsildeki o iki adam gibi:
“Ey insan! Sen de bir seyyah ve bir gezginsin!”
Zaten insan bir yolcu değil midir sevgili okur!
Ruhlar âleminden çıkıp, düşmüşüz yola. Sonra konmuşuz, ana rahmine. Sonra, gelmişiz dünyaya. Oradan kabre, berzaha ve haşre doğru yol almıyor muyuz?
Türkiye Cumhuriyeti döneminde en başarısız olduğumuz alan bana göre şehirciliktir.
Türkiye, emsali ve daha gelişmiş ülkelerle kıyaslandığında, son derece kötü şehirleşmiş bir ülke.
Herhangi bir yurtdışı gezisinden dönen Türk vatandaşlarının daha Türkiye’ye ayak basar basmaz veya uçakta ise havadan baktığında ilk gördüğü manzaradan rahatsız olduğunu bilirsiniz.
Düzensiz yerleşen binalar, yan yana bloklarda farklı yükseklikler, dış görünüşte uyumsuzluklar, çatılarda, balkonlarda görüntü kirlilikleri oluşturan anten vb fazlalıklar, yeşil alan azlığı, yetersiz yollar, yollara park etmiş araçlar, trafik sıkışıklığı gibi olumsuzluklar hemen dikkatimizi çeker.
Bu işleri düzenlesin diye yıllardan beri T.C. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı diye bir kurum olan bir ülkede şehirlerimizin bu kadar kötü düzenlenmiş olmasına şaşırabiliriz.
Bu bakanlık adı Nafia Vekâleti, Bayındırlık Bakanlığı, İmar ve İskan Bakanlığı, Bayındırlık ve İskan Bakanlığı ve nihayet Çevre, Şehircilik Ve İklim Değişikliği Bakanlığı olarak Cumhuriyet tarihi boyunca görev yaptı.
Çevre ve Şehircilik Bakanlığı vizyonunu, “Yaşanabilir çevre, afetlere hazır kimlikli ve akıllı şehirler” olarak tanımlamış.
Misyonunu da “Sürdürülebilir çevre ile uyumlu hayat kalitesi yüksek şehirler ve yerleşmeler oluşturmak üzere; planlama, yapım, dönüşüm ve çevre yönetimine ilişkin iş ve işlemleri düzenleyici, denetleyici, katılımcı ve çözüm odaklı bir anlayışla yapmak” olarak tarif etmiş.
Ama sonuç ortada.
Özal öncesi Türkiye’de her şey merkezi idare tarafından Ankara’da planlanırken, Özal’dan sonra yerel yönetimler güçlendirildi. İmar, planlama, denetleme ve bazı vergileri tahsil etme yetkileri Belediyelere verildi.
Ama bu defa da küçük rantlarda yerel, büyük rantlarda Ankara’daki siyasetçilerin müdahalesi hiç bitmedi.
Bu sözümün en açık delili, 25 Aralık 2013’te Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’ın bakanlıktan ve milletvekilliğinden istifa ederken yaptığı itirafıdır:
“Soruşturma dosyasında var olan ve onaylanan imar planlarının büyük bir bölümü Sayın Başbakan’ın (R.T. Erdoğan’ın) onayıyla yapıldı.”
Şehirlerimiz kocaman beton yığınlarıyla doldu. Boş alanlar talan edildi. Afetlerde toplanılacak boş arsa dahi bırakılmadı.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, şu sözü İstanbul için söyledi ama bütün şehirlerimiz için söylenmiş sayabiliriz: “Biz bu şehre ihanet ettik, bundan ben de sorumluyum.”
Gerçekten şehirlerimizin kıymetini bilemedik, şehirlerimize ihanet ettik.
Şehirlerimiz yaşanabilir bir çevreye sahip değil, afetlere hazırlıklı değil.
Şehirlerimiz hayat kalitesi yüksek olmayan, kimliksiz ve kişiliksiz yerleşmeler durumunda.
*******************************
İmar Planları ile Servet Transferi
Rubil Gökdemir arkadaşımız hesaplamıştı. 2003-2018 arasında sadece İstanbul’da 76 adet markalı inşaat projeleri sahiplerine kazandırılan servet dudak uçuklatan boyutta idi.
“Son 15 yılda sadece İstanbul’da imar planlarında Belediye, TOKİ ve Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nca yapılan değişiklik ve ‘emsal artışları’ ile 76 adet markalı inşaat projesi sahiplerine 12 milyon 400 m2 daha fazla inşaat yapma izni verilerek, toplam 240 MİLYAR TL (2018 dolar kuru ortalamasına göre 50 MİLYAR DOLAR) haksız kazanç transferi yapıldığı anlaşılmıştır.”
(Bu rakamlar bugün güncellenmiş olsa ve Türkiye genelinde birilerine aktarılan rantın boyutu görülse, ülkemizdeki milyonlarca kişinin açlık ve yoksulluk içinde olmasının sebeplerini daha iyi anlarız.)
Hadi bu servet transferi sağlandı. Bunun karşılığında yaşanabilir, içinde sağlıklı, huzurlu, mutlu olabildiğimiz şehirler yaratabilselerdi.
*******************************
Kötü Şehirleşmenin Ağır Maliyeti
Kötü şehirleşmenin başka maliyetleri de var. İnş. Müh. Halim Küçükali “Türk ekonomisinin en büyük kara deliği belediyelerdir” başlıklı bir yazıda bu maliyeti değerlendirmiş:
Nispeten doğru ve düzgün şehirleşme örneği olan (Ataköy ve Eryaman gibi) az sayıda semtlerimiz var. Buna karşılık çok sayıda plansız, denetimsiz, çarpık şehirleşme örneği olan semtlerimiz mevcut.
Bunların hepsinin de gelir kaynakları arasında emlak vergisi ve çöp vergisi önemli yer tutuyor. Ancak, “Çarpık ŞEHİRLEŞMENİN yoğun olduğu semtlerden toplanan paralar YETMİYOR, planlı semtlerden toplanan paralar üzerine ekleniyor, hatta onlar da yetmiyor, belediyeler YENİ İNŞAAT RUHSATLARI vererek bu AÇIĞI kapatmaya çalışıyor. Tabii ki bu yöntem de problemi ÇÖZMÜYOR, var olan problemlerin üzerine daha FAZLA YÜK daha getiriyor ve daha da karmaşık hale sokuyor.”
“Bu çarpık şehirleri ıslah etmek için harcanan ve harcanacak paralar ile eski konutlardaki ISI KAYBINI, sağlıksız koşullarda yaşayan vatandaşlarımızın SAĞLIK harcamalarını, trafikte harcanan zamanı ve fazladan tüketilmek zorunda kalınan AKARYAKIT gibi savurganlıkları da üst üste koyarsanız” müthiş bir ekonomik kayıp ortaya çıktığını görürsünüz.
Halim Küçükali bu şekilde oluşan yıllık kaybın 35 milyar dolar mertebesinde olduğunu söyleyerek, dehşet bir tespitte bulunuyor:
“Bizim çarpık şehirlerimiz; Dünya petrol, doğalgaz sektörünün iyi bir pazarıdır.
Dünya ilaç sektörünün iyi bir pazarıdır.
Dünya uyuşturucu, alkol sektörünün iyi bir pazarıdır. Suç örgütlerinin yaşam alanıdır.
Yerel siyaset ağalarının GEÇİM kaynağıdır. İktidarların UCUZ oy deposudur.
Onun için bu alanların düzelmesi kimsenin işine gelmez.”
****
05.11.2018’de yazdığım bu yazının güncelliğini koruyor olması çok acı. Şehircilikte ne kadar ilkel bir zihniyetle yönetildiğimizi 6 Şubat 2023’te yaşanan depremlerin asrın felaketine dönmesiyle anladık. Gördük ki yeni yapılan binalarımızın bile çoğu deprem dirençli değilmiş.
Bütün bunlara ilaveten köyden şehire göçlerle köyleri boşalttılar, şehirleri kalabalıklaştırdılar. Tarım ve hayvancılığı bitirdiler. Yetmedi, milyonlarca sığınmacı ve kaçakla büyük şehirlerimizi doldurdular, şehirleri yaşanmaz hale getirdiler.
Anlaşılan şehircilik açısından da sınıfta kalmaya devam edeceğiz.
Kültür Serisinin 1127 numaralı kitabı 12 X 19,5 santim ölçülerinde, 167 sayfadır. Kilisli Muallim Rifat Bilge’nin Yeni Sabah gazetesinde 30 Eylül 1945 ile 24 Mart 1946 arasında 34 bölüm hâlinde tefrika hâlinde yayınlanan hatıralarını bir araya getirmektedir.
Yazarı, arka kapak yazısında kitabı ve kendisi hakkında şu bilgileri veriyor:
Âdet olmuştur: Büyükler büyük işlere dâir ‘hâtırat’ yazarlar; hem de bu hâtırat ekseriyetle siyâsî işlere dâir olur Bu bir güzel âdettir, fakat büyüklere tahsise ne hâcet! Küçüklerin de küçük işlere dâir yazmasına ne mâni var?
Küçük görünen bir iş, bâzen büyük bir işi tashih eder yahut bir noktasını olsun aydınlatır. Binaenaleyh ben de kendimi bildiğim günden beri nerede okudum, kimlerden okudum, neler gördüm, kimlerle görüştüm, ne gibi hâdiselere şâhit oldum; bütün bunları yazmak istiyorum.
Şu kadar var ki ‘Hâtıratım’ yerinde ‘Bildiklerim’ kelimesini istimal ediyorum. Gördüklerim, işittiklerim de buna dâhildir. Çünkü her görülen, işitilen şey de bilinmiş sayılır.
İlme, kitaba hizmetim daha çok geçtiği için iptida ilim sâhasındaki hizmetlerimden ve bu alandaki müşâhede ve kararlarımdan bahsedeceğim.
Kitapta yer alan yazıların başlıkları:
*Dîvânu Lügati’t-Türk ve Emiri Efendi. *Dede Korkut Kitabına Dâir. *Mâniler, Türküler, Destanlar. *Bir Târih Tercümesi Üzerinde Çalışmalar. *İki Eser İle Bir Seyahatnâme. *Ferhengnâme-i Sa’di. *İbn Mühenna. *Rıhle-i Rumiye Yahut Mekke’den İstanbul’a Geliş Dönüş. *El-Vâfi Bi’l-Vefeyât. *Evliya Çelebi. *Ahkâm-ı Kur’ântab’ı. *Bir Arapça Sarf Kitabının Hazırlanışı. *Otuz Ders Yahut Yeni Nahv-ı Arabî. *İki Güzel Eser ve Bir Mısırlı Münevver. *Satılık Kütüphaneler. *Hâlis Efendi Kütüphânesi. *Rıza Paşa Kütüphânesi, *İşkodralızâde Celâl Paşa’nın Kütüphanesi, *Adliye Nâzırı İbrahim Bey’in Kütüphânesi. *Bağdatlı Vehbi Bey’in Kütüphânesi. *Hoca İsmail Saib Efendi’nin Kütüphânesi. *Kaçırılan Kütüphaneler. *Bağdatlı İsmâil Paşa’nın Kütüphanesi. *Güzel Ciltli, Güzel Yazılı Kitaplar. *Kâtip Çelebi’nin Keşfü’z-Zunün’u. *Hazine-i Evrak Tasnif Komisyonu. *310 Zelzelesi ve Maarif Nâzırı Paşa. *Rauf Yektâ’nın Tetebbu Tarafı. *Eski Devirlerin Üç Tipik Şahsiyeti. *Arapların Hayran Kaldığı Bir Paşa. *Adliye Nâzırı Abdurrahman Paşa. *Yemen’e Gitmiş Bir Muallimin Hâtırâsı. *İran Elçisi ve İran Mekteb-İ Rüşdiyesi. *Beşiktaş Mülkiye Rüşdiyesi. *Darabanı Aşk Sâhibi İhya Efendi. *Dil Kurumu. *Hidiv Hazretlerinin Türklüğe Meyli. *Kolağası Resneli Niyazi Bey İstanbul’da. *Karadağ’da Bir Türk Müstantiki. *Mahkeme-i Cinâyet Reisi Hilmi Bey. *Devr-i İstibdatta Midilli Adasını Ziyâret. *Yakın Mâziden.
Yazı başlıklarındaki Arapça kelime ve terkipler kimseyi kitabı okumaktan vazgeçmeye yönlendirmemeli. Yazı metinleri selis bir Türkçe ile kaleme alınmıştır.
141. sayfada, ‘Dil Kurumu’ başlıklı yazının son paragrafı:
Vaktiyle bir gün Hüseyin Kâzım Bey*’i ziyârete gitmiştim. Dedi ki:
‘Ankara’dan büyük bir zattan mektup aldım, beni dil işi için Ankara’ya dâvet ediyor.’
‘Ne cevap verdiniz?’ dedim. ‘Cevabım şu’ dedi:
‘Dil Encümeni, Ankara’da değil İstanbul’da kurulmalıdır. Çünkü dil kaynakları hep buradadır. Hem de ben öyle âzâ olmak, koltuk altında bulunmak istemem. Evet benden yüksek birisi olursa ona hâk-i pay olabilirim. Fakat nasılsa orada mevki almış, malûmatı benimkinden aşağı birisine eyvallah edemem. Ben reis olmak ve istediğim zevatı kendim imtihan ile seçmek isterim. İşte bu şartları kabul ederseniz ne âlâ, yoksa olamaz.’
‘Ne cevap aldınız?’ dedim. Güldü:
‘Sükût!’ dedi.
*Hüseyin Kadri Bey: (Hüseyin Kâzım Kadri Bey olsa gerek) (1870-1934) Osmanlı Devleti’nin son yıllarında vâlilik ve nâzırlık görevlerinde bulunmuş devlet adamı ve yazardır. İstanbul’un Beylerbeyi semtinde doğdu. Babası Trabzon valiliği yapmış Kadri Paşa’dır. Soğukçeşme Askerî Rüşdiyesi’ni bitirdi. Mülkiye Mektebi’nin idâdî kısmına kaydolmasına rağmen babasının Aydın vilâyeti defterdarlığına tâyin edilmesi üzerine İstanbul’dan ayrılarak ailesiyle İzmir’e gitti. Burada İngiliz Ticâret Mektebi’nden mezun oldu. Özel hocalardan Arapça ve Farsça dersleri aldı; fen bilimleri tahsil etti. Türk Lugatı’nı yazmaya karar verdikten sonra Yunanca ve Latince öğrendi. Merak duyduğu ziraatçılık konusundaki bilgilerini geliştirmek için bir ara Almanya’ya gitti. ‘Türk Lügati’ isimli eseri hazırlayıp yayınladı. Ziraat Nâzırlığı ve Adliye Nâzır Vekilliği yaptı. Âdil ve mücâdeleci bir tavrı vardı. Dil, din, felsefe ve ziraat ile alâkalı makaleleri; Yeni Asır, Tan, Tasvir-i Efkâr, Vakit, İkdam gibi gazetelerde, Servet-i Fünun ve Sebîlürreşad dergilerinde yayınlandı. Din konusunda muhafazakâr, dil konusunda millî görüşe sâhipti.
Kitabı yayına hazırlayan Eski Türk Edebiyatı dalında Doç. Dr. Güler Doğan Averbek’in Türkçesi hayranlık uyandırıyor.
‘Bildiklerim’ isimli kitap, Yalnızca ‘Dîvâu Lügati’t-Türk ve Emiri Efendi’ başlıklı yazı için alınıp okunmaya değer. Kültürle alâkalı insanlarımızın vazife aşkı, günümüz bürokratlarının büyük ekseriyetine örnek olacak mükemmeliyettedir.
KİLİSLİ MUALLİM RİFAT BİLGE: 1874 yılında Kilis’te dünyâya geldi. Memleketinde iken rüşdiye tahsilinin yanı sıra klasik usulde de öğrenim gördü. 1892’de girdiği Dârülmuallimîn’den 1899’da mezun oldu. 1908’de Hukuk Mektebi’ni bitirdi. 1901’de başladığı muallimlik vazifesine farklı müesseselerde 1946’ya kadar devam etti. Bu zaman zarfında Unkapanı Rüşdiyesi, Fevziye Rüşdiyesi, Dârülmuallimîn, Üsküdar İdâdisi, Vefa İdâdisi, İstanbul Sultanisi, Kabataş Sultanisi, Medresetü’l-Kuzât, Gazi Osman Paşa Sultanisi, Dârülmuallimât, Darülfünun ve İstanbul Üniversitesinde vazife îfa etti. Muallimliğin yanı sıra Türk dili, edebiyatı, kültürü, târihi alanında mühim eserleri neşirle meşgul oldu. 1915’te Âsâr-ı İslâmiye ve Milliye Tetkik Encümeni üyesi oldu ve bu sâyede pek çok mühim eseri tespit etti. Ayrıca İstanbul kütüphânelerindeki nâdir eserleri belirlemekle görevlendirilen Kütüphâneler Tetkik Komisyonu’nda görev aldı. 22 Şubat 1953’te Ankara’da vefat etti. Neşrettiği eserler: *Dîvânu Lügati’t-Türk, *Hilyetü’l-İnsân ve Halbetü’l-Lisân, *el-Kavânînü’l-Külliyye li-Zabti’l-Lügati’t-Türkiyye, *el-İdrâk Haşiyesi, *Kitâbu Ahkâmi’l-Kur’ân, *Arznâme, *Bezmü Rezm, *Evliya Çelebi Seyahatnâmesi (7-8. ciltler), *Gülzâr-ı Savâb, *Devhatü’l-Küttâb, *Keşfü’z-Zunûn, *Keşfü’z-Zunûn Zeyli, *Hediyyetü’l-Ârifin, *Kitâb-ı Dede Korkud ala Lisân-ı Tâife-i Oğuzân, *Ferhengnâme-i Sâ’dî Tercümesi, *Dîvân-ı Türkî-i Sultan Veled. Telif eserleri: Otuz Ders yâhud Yeni Sarf-ı Arabî ile Otuz Ders yâhud Yeni Nahv-i Arabî’dir. Bilge’nin mânileri derlediği bir çalışmasının yanı sıra muhtelif tercümeleri ve çeşitli dergilerde yayınlanmış makaleleri bulunmaktadır.
2-NASIL ÖLDÜLER: Vecdi Bürün
Ölenlerin ardından yazılan şiirler, vefat edenlerin ardından kaleme alınan rahmet ve anma yazıları, Türk kültüründe önemli bir yere sâhiptir.
Bu tür yazı ve şiirler ‘Mersiye’ olarak isimlendirilir. Türk edebiyatının en parlak ürünleridir. ‘Mersiye’, vefat edenin kaybı sebebiyle duyulan derin üzüntüleri ifâde etmek için yazılan ağıt şiirlerini adlandırmak için kullanılan edebî bir terimdir.
Mersiyeler genellikle mesnevî ve terkib-i bent nazım biçimlerinde yazılmıştır. Ünlü divan şâiri Bâkî’nin Kanunî Sultan Süleyman Han’ın vefatı üzerine yazdığı Kanunî Mersiyesi, bu türün en güzel örneklerindendir. Divan Edebiyatı klasik çağında orta uzunlukta ve tamamı beyitlerden oluşan bir şiir iken; 8 beyitten ve bunu tamamlayan bendlerden oluşan bir yapıya dönüşmüştür. Arapça ve Farsça kelimeler çok olduğundan dili ağırdır.
Mersiyenin kısa bir bölümünün günümüz Türkçesiyle açıklaması:
Ey şan ve şöhret düşüncesinin tuzağına ayağı bağlı olan kişi, bu kararsız dünyânın işleriyle uğraşma hevesi daha ne zamana kadar sürecek?
Ömrünün ilkbaharının son bulup lâle renkli yüzünün güz yaprağına döneceği o günü düşün.
Sonunda senin de hayat kadehine feleğin elinden bir taş gelecek ve yerin, kadehin son yudumu gibi toprak olacak.
Gerçek insan, yüreği ayna gibi temiz ve lekesiz olan insandır. Eğer sen de insansan, göğsünde bu kaplan kini ne arıyor?
Bâkî, ibret alması gereken gözünde bu gaflet uykusu ne zamana kadar sürecek? Sana aslanpençeli pâdişâhın başına gelen olay ibret alman için yetmez mi?
O, mutluluk ülkesinin usta binicisi pâdişâhın atına, dolaşırken dünyâ alanı dar gelirdi.
Macar kâfirleri onun kılıcının suyuna baş eğdiler. Fransız kâfirleri de kılıcının cevherinin tadını tadıp beğendiler.
Taze gül yaprağı gibi yüzünü yavaşça yere koydu. Devran hazinecisi de onu değerli bir mücevher gibi sandığa yerleştirdi.
Yahyâ Kemal Beyatlı’nın ölüm hakkındaki ‘Sessiz Gemi’ başlıklı şiiri de çok kişinin dilindedir:
Artık demir almak günü gelmişse zamandan
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.
Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol;
Sallanmaz o kalkışta ne mendil, ne de bir kol.
Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli,
Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli,
Biçare gönüller! Ne giden son gemidir bu!
Hicranlı hayatın ne de son mâtemidir bu.
Dünyâda sevilmiş ve seven nâfile bekler;
Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler.
Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden,
Birçok seneler geçti; dönen yok seferinden.
Bu harikulâde şiirin oluşturduğu hüznü, bir espri ile dağıtmaya çalışalım:
Ses sanatkârı Hümeyra’nın, şiirden bestelediği şarkının meşhur olduğu günlerde, devlet memuru alımı için yapılan mülâkatta, adaylardan birine, bu şiirin kime âit olduğu sorulur. Aday, geçer not aldığının sevinci ve heyecanıyla soruyu cevaplandırır: ‘Hümeyrâ…’
***
Erdem Beyazıt (1939-2008) tarafından kaleme alınan şiir de derin mânâlıdır:
Ölüm bize ne uzak bize ne yakın ölüm.
Ölümsüzlüğü tattık bize ne yapsın ölüm
Bir başka şâirimiz de ölüm gerçeğini şöyle yorumluyor:
Öldük, ölümden bir şeyler umarak.
Bir büyük boşlukta bozuldu büyü.
Nasıl hatırlamazsın o türküyü,
Gök parçası, dal demeti, kuş tüyü,
Alıştığımız bir şeydi yaşamak..
Şimdi o dünyadan hiçbir haber yok;
Yok bizi arayan, soran kimsemiz.
Öylesine karanlık ki gecemiz,
Ha olmuş ha olmamış penceremiz;
Akarsuda aksimizden eser yok.
Kısa süreli olarak hüzünlü kalmak ihtiyacını hissedenlere hürmeten, bu şiirin yazarını sormamak isâbetli olur.
Eserde nasıl öldükleri açıklanan şahısların kısa hayat hikâyeleri hatırlanmasına vesile olmak niyeti ve ruhlarına birer fâtiha okunması temennisiyle kitabın ilk sayfasında veriliyor:
*Osman Gazi Osmanoğullannın ilk Padişahı. *Sultan Murat Han Hüdavendigâr. *Sultan Yıldırım Bayezıt Han. *Sultan İkinci Murat Han. *Fâtih Sultan Mehmet Han. *Sultan İkinci Bayezıt Han. *Yavuz Sultan Selim Han. *Kanuni Sultan Süleyman Han .*Sultan İkinci Selim Han. *Sultan Üçüncü Murat Han. *Sultan Üçüncü Mehmet Han. *Sultan Birinci Ahmet Han. *Sultan Genç Osman. *Sultan Dördüncü Murat Han. *Sultan İbrâhim Han. *Sultan Dördüncü Mehmet Han (Avcı Mehmet) *Sultan İkinci Süleyman Han. *Sultan İkinci Ahmet Han. *Sultan Üçüncü Ahmet Han. *Sultan Mustafa Han.
Eserin SUNUŞ Yazısı:
Ölüm insan hayatının en önemli ve değişmez kanunu olması, sonrasının bilinmezliği dolayısıyla insan zihnini hep meşgul etmiştir. İnsanlar dînî inançları veya çeşitli düşünce sistemleri aracılığıyla ölüm kavramının ne olduğunu mânâlandırmaya çalışmıştır. Ölüm ve ölümle ilgili düşünceler sâdece dînî inançların ve düşünce sistemlerinin değil, edebiyat ve sanat eserlerinin de temel konularından biri olmuştur. Cihanşümul bir gerçek olması sebebiyle gerek dünya edebiyatında gerekse bizim edebiyatımızda ölüm temasını değişik yönleriyle ele alıp değerlendiren, çeşitli edebî türlerde yazılmış çok sayıda eser bulunmaktadır.
Türk kültür ve edebiyatını, dolayısıyla da Türk şiirini gerek dünya görüşüyle gerekse düşünce ve inanç yaklaşımlarıyla uzun süre derinden etkileyen, bu tesirini günümüze kadar da devam ettiren Yunus, bir kısım şiirlerinde kişiyi ürperten soğuk mezar tasvirleri yapmasına rağmen, ölümü ebedî âleme açılan bir kapı olarak telakki etmiştir. Aynı zamanda Tasavvuf cereyanının Anadolu’da yerleşmesine ve yayılmasına da vesile olan bu gönül şâiri, bu iç âlem fâtihi, ölüm duyarlılığı içinde terennüm ettiği mısralarına;
‘Ten fânîdir can ölmez
Çün gitti geri gelmez
Ölürse tenler ölür
Canlar ölesi değil’
demiştir. Ölüm, insan hayatının tabîi akışı içinde kaçınılmaz bir hayat gerçeği olarak insanın yanı başındadır. Vecdi Bürün’ün anlatımlarına göre ölüm ‘her nefis ölümü tadacaktır’ emri mucibince bir defa ve son defa geçilen, dönüşü olmayan, farklı dünyâya bir köprüdür. İnsanlar yaşadıkları gibi ölüm ânı da herkes için ibret dolu bir sahnedir. İlginize sunduğumuz ‘Nasıl Öldüler’ isimli eserde de din ve vatan gayretleri ile örülü bir ömrün neticesinde gül bahçesine girer gibi fâni âlemden bâki âleme giden Osmanlı târihinin mümtaz şahsiyetlerinin kahramanlıklarına ve son anlarına yer verilmiştir. Osmanlı târihinin önemli kahramanlarına âit detaylara yer veren, akıcı bir üslup ve ilmî bir dikkatle kaleme alınan kitapta birçok bilinmeyene de açıklık getirilmiştir. Târihin birçok büyük kahramanlarının ölüme yaklaştıkları anların duygu ve düşüncelerini aksettiren bu değerli eser târihî araştırmaları ile haklı bir şöhrete ulaşmış bulunan Peyami Safa’nın rahle-i tedrisinden geçmiş değerli edip Vecdi Bürün’ün kaleminden çıkmıştır. Metinler önce Büyük Doğu mecmuasında tefrika edilmiş ardından
Ötüken Neşriyatın bastığı ilk eserlerden biri olarak 1964 yılında okuyucuya sunulmuştur. Nasıl Öldüler, Ötüken Neşriyat kurucularından Ahmet İyioldu’nun kalemine şöyle gelmiştir:
‘Bizim ilk yayınımız merhum üstat Necip Fâzıl Kısakürek’in ince, küçük bir piyesi olan ‘Reis Bey’dir. Esâsen bizim ilk bastığımız eserlere şöyle hızlıca bir göz attığınızda göreceksiniz ki çeşitli alanlarda bir yayın yapma fikrimiz var. 1964 yılında ‘Reis Bey’ ile başladık. Yine 1964’te ‘Nasıl Öldüler’ adıyla, Osmanlı padişahlarının kısa hayat hikâyelerini anlatan bir kitap bastık. Bu kitabı Özdemiroğlu Osman Paşa’nın soyundan gelen ve Peyami Safa’nın da çok yakın bir dostu olan Vecdi Bürün ağabeyimiz yazmıştır.
VECDİ BÜRÜN: Şâir, yazar, romancı, armatör. 1918’de İstanbul’da doğdu. Ömrünün son yıllarını tutkuyla bağlandığı Beykoz’un Çubuklu Mahallesi’nde yaşadı. 3 Şubat 1997’de de vefat etmiştir Daha iki yaşındayken babasını kaybeden Bürün, henüz beş yaşındayken annesinin babası olan felsefeci Mustafa Meylî Efendi’den Osmanlıca okuma ve yazma ile Fransızca öğrenmiştir. İlk tahsilini Turan Ana Mektebinde, orta tahsilini Galatasaray’da tamamlamıştır. Paris sefâretinde görevli amcası Osman Bey, onu yanına aldırıp Condorcet Lisesi’ne girmesini sağlamıştır. Lise ikinci sınıftayken amcasının yakın dostu olan meşhur Fransız romancısı ve Nobel edebiyat ödüllü (1952) François Mauriac (1885-1970) ile tanışmıştır. Câhit Sıtkı Tarancı ile beraber Fransa’da felsefe okumak isteyen Vecdi Bürün, 2. Dünya Savaşı sebebiyle İstanbul’a döndü. Felsefe bölümünü bitirince Prof. Dr. Hilmi Ziya Ülken’in ısrarına rağmen üniversitede kalmayan Bürün 1970’lı yılların sonlarında Heybeliada Lisesinde felsefe öğretmenliği yapmıştır. Türk edebiyat dünyasının en tanınmış kalemlerinden olan Peyami Safa’nın arkadaşı, biraz zor konuşan ve ara sıra hafifçe kekeleyen, canlı bir târih Vecdi Bürün ömrünün son yıllarında kendisi ve eşi için yapılan tedâvi masraflarını, aldığı cüzi miktardaki emekli maaşı ile karşılayamadığından yayınevlerine dışarıdan işler yapmıştır. Prof. Dr. Ali Seyyar onu şöyle anlatmıştır: Epey yaşlı, kısa boylu ve belki de 30-40 yıldan beri giydiği takım elbisesiyle yine de şık görünümlü olmayı başaran bir İstanbul beyefendisisiydi. Hayatımda böyle kibar, nâzik, incelikli, mütevazı, bilgili ve kültürlü bir insan görmedim desem mübalağa etmiş sayılmam. (…) Fransız lisanına çok iyi hâkim olan ve kendisiyle okul yıllarımdan kalma Fransızca ile konuşmuş olduğum Vecdi Bürün, sohbetlerimizde Fransız edebiyatına dâir derin bilgilerini benimle paylaştı. Vecdi Hayri Bürün, mevcut bilgilerimize göre yazı hayatına İnsan Dergisi’nin 1 Mayıs 1941 Târihli 14. sayısında çıkan ‘Portreler 1’ başlıklı şiiri ile girmiştir. Aynı zamanda armatörlük yapan Vecdi Bürün, 20. yüzyıl Türk romanının önemli isimlerinden Peyami Safa’nın ve Cahit Sıtkı’nın teşvikiyle kendisini tamamıyla yazı hayatına vermiştir. Hikâye, fıkra, tiyatro tenkitleri, makale ve romanları ile yazarlığını devam ettiren Vecdi Bürün, pek çok gazete ve dergide telif ve tercüme yazılar yayımlamıştır. Gazetecilik hayatına ilk önce dönemin önemli gazetesi olan İkdam’da başlayan Vecdi Bürün; Son Havadis, Yeni İstanbul, Yeni Sabah, Son Posta, Türkiye, Ortadoğu, Son Saat, Son Dakika, Akşam, Vakit, Haber, Yeni Sabah, En Son Dakika, Milliyet, Dünya gibi gazeteler ile İnsan, Çınaraltı, Türk Düşüncesi, Büyük Doğu, Düşünen Adam, Varlık, La Bozde Türk, Yenilik, Akbaba, Papağan, Orkun gibi dergilerde yazmıştır. Yazdığı süreli yayınlarda çeşitli idârî görevlerde bulunan Bürün farklı yaş ve ilgi sahasına hitap eden pek çok eser kaleme almıştır. Telif Eserleri: 1-Kansız İhtilal: (1960), 2-Nasıl Öldüler: (1964); 3-Sosyalizm İhaneti, Ahmet Güner’le: (1976);4-Peyami Safa ile 25 Yıl: (1978);5-Eyüp: (1990). Çocuk Kitapları: 1-Dördüncü Murad: (1973);2-Feza Korsanları: (1974); 3-Genç Osman: (1973); 4-Küçük Akıncı: (1973);5-Fatih’in Çocukluğu: (1972). Tercümeleri: 1-Dostoyevski’den (Andre Suares): (1971);2- Clark Darlton’dan (Sürgündeki Yıldız): (1971);3-(Leopold Schwarzschild’den) Kendi Vesikalarıyla Marx’ın Yıkılışı: (1973);4-, (Paul Coles’den) Avrupa’da Osmanlı Tesirleri: (1975);5-(General Netcheolodon’dan) Rus İhtilali ve Yahudiler: (1975): 6-(Joseph Freiherr Von Hammer-Purgstall’den) Osmanlı Devleti Târihi: (1273-1856): (1986); 7-(Von Urban’dan) Cinsi Başarının sırları: (1976); 8-(K. H. Scheer, E Darlton ve E Clark’dan): Sürgündeki Yıldız (1971)
ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.
İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50 Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.trwww.otuken.com.tr
“Bismillah” demek, Allah’a bağlı olduğumuzun bilincinde olmaktır. Bu ise hürriyetimizin elimize verilmesiyle eş anlamlıdır. Tuhaf değil mi, hem bağlıyız, hem hür! Bu olacak şey mi? Bu nasıl iş derseniz, sevgili okurlar! Burada biraz duralım. Çünkü burada ince bir iş var! Daha doğrusu, işin püf noktası burada.
Bu âdeta”Kısasta hayat var!” mealindeki âyeti anımsatıyor. Ne diyor âyet? “Öldüren öldürülür!” Peki nerede kaldı hayat? Biraz düşünecek olursak, gerçekten kısastan hayat fışkırıyor. Bu çok enteresan bir âyet. Sözünde ölüm, anlamında hayat var! Neden derseniz? Öldürmeye kalkışan, öldürüleceğini bilirse, öldürmekten cayar.
Böylece, hem öldüreceği kişi hayata kavuşmuş, hem de kendi hayatını kıyas dolayısıyla öldürülmekten korumuş oluyor. Ben, işte bir taşla iki kuş vurmak diye buna derim be dostlar! Âyet, sözde ölümden bahsediyor. Fakat sonuçta hayat kurtarıyor. Âyet bu üslûbla, caydırıcı bir rol oynuyor.
Aynen bunun gibi, “Bismillah” sözüyle Allah’a bağlanırken, O’nun emri altına güle oynaya girmeyi canımıza minnet bilirken, aslında bizler hürriyet andı içmiş oluyoruz. Artık hürsünüz müjdesini almış bulunuyoruz. Artık serbestsiniz buyruğuyla karşılaşıyoruz. Nasıl mı? Örneklerle açıklamaya çalışalım:
İnsan için başka mülk yok ki, oraya gitsin. İnsan için başka mahlûk yok ki, ona sığınsın. İnsan için başka Tanrı yok ki, ondan yardım istesin. Öyleyse mülk sahibinin yaratıklarından, mülk sahibine teslim ol, kurtul. Yâni “Bismillah” de, kulluğunu göster. “Bismillah” de, hür ol. “Bismillah” de, sultan ol.
Çünkü Padişahın elinden tuttuğu kimseye, onun mülkünde onun adamları içinde, ona yan bakan çıkar mı hiç? Çıkmaz tabii. Çünkü, aslında kul olan hürdür. Bahçıvanın, sarayın adamı olmasından dolayı saray bahçesinde hür olması gibi. Demek ki, bağlanmak hür olmanın ta kendisi. Demek ki, görünüşte hür olmak, aslında esaretin ta kendisi! Çünkü istediği gibi hareket ettirmezler, istediğini yaptırmazlar, istediğini söyletmezler.
Demek ki, görünüşte kayıt kuyut altında bulunmak, aslında hür oluşun ta kendisidir. Çünkü Hakk’a kul olan, halka sultan olur. Yâni Hakk’a uyana, herkes uyar. Çünkü Hakk’a uyana uyulması, zaten mahlûkata ilhamen emredilmiştir.
Sarayın bahçıvanı, saray bahçesinde rahatça, istediği gibi gezer tozar. Kimse bir şey demez. Çünkü intisabı / bağlanışı var. Çünkü o; sarayın adamı. Çünkü o, oraya mensup. O bağı koruduğu sürece; saray bahçesinde istediği gibi dolaşabilir. Herkes onun, o mensubiyetini bilir. Ona ses çıkarmazlar. Ona engel olmazlar. Hatta ona görünmezler bile. Yoklarmış gibi davranırlar. Bahçıvanın, bahçe kendisininmiş gibi hissedip, rahatça hareket edebilmesi gibi. Üstelik bahçıvan, sarayda tasarruf sahibidir. Bahçeyi istediği şekilde tanzim edip düzenler. Bu yetkiye de sahiptir.
İşte biz insanlar da, dünya sarayında, saray sahibini tanıdığımız, ona bağlı, ona mensup olduğumuz takdirde, o bahçıvan gibi hürüz serbestiz. Sarayda söz ve tasarruf sahibiyiz. Demek ki, kulluğumuzda sultanlığımız, sultanlığımızda kulluğumuz gizli. Evet Allah’a kul olan, dünyada sultandır. Âhirette de sultan olacaktır.
Allah’a kul olmayan, mahlûkata kul ve esir olmak zorundadır. Görünüşte kendisini sultan bile sansa neye yarar? Çünkü kendisine cephe alan, kendisine yabancı tüm varlık karşısında korkak ve hiç hükmündedir. Her şey onu korkutur. Her şey onu üzer. Her şey ona düşmandır. Bütün mahlûkatı karşısına alanın sultanlığı; köleliğin ta kendisidir. Sultanlığı kuru bir avunmadan ibarettir. İşte “Bismillah” dememizin, Allah adına harekete geçmemizin sebebi budur.
Çünkü Allah, hakkıyla mâbuddur. Kendisine tapılmaya lâyık tek varlıktır. İşte sırf bu yüzden Allah; zâtı için sevilir. Ve sevilmeli. Çünkü kalpler, ancak Allah’ı anmakla doygunluğa ulaşır. İşte “Bismillah” dememizin, Allah adına harekete geçmemizin, gerçek sebebi budur.
Cenabı Hakk, insanı; kâinatın kapılarını Bismillah anahtarıyla açarak; kâinatı tefekküre / gözlemlemeye çağırıyor. İnsanın Bismillah sayesinde Dârü’s-Selâm olan Cennet yurduna gireceğini. Orada ebedî / sonsuz olarak kalacağını müjdeliyor.
İtibarlı bir kitap serisinin Yapay Zekâ (YZ) kitabını görünce sevindim. Aman ne güzel. İşi bilen birileri bana anlatacak diye. Şöyle kuş bakışı… Kitap, YZ’nın neleri yapıp neleri yapamayacağını anlatmaya kalkmış. Diyor ki YZ nihayet sayılarla uğraşır, kelimelerle değil. Dolayısıyla ondan kelimeyle, metinle ilgili başarılar beklemeyin. Sanat da insanlara aittir. YZ’dan grafik sanatıyla ilgili fazla bir beklentiniz de olmasın…
Zamanım kıymetli. Okumayı oracıkta bıraktım. Biliyorsunuz YZ’nın ortalığı kasıp kavurduğu konular tam da bunlar. Metin yazmak. Grafik, resim. Tercüme işinde de canlı tercümanların hem en verimli yardımcısı hem en endişe veren rakibi.
Ne yapsın zavallı kitap. Yazarlar alana hâkim. 2022 yılında bilinenleri pek güzel incelemişler. Tek kusurları bilgilerinin tarihi. Birkaç ay bekleselerdi 2023’te ChatGPT çıkacaktı. Sonra DeepL. Sonra Midjourney vs, vs… Bunları görmeden yazarlar “YZ kelimeleri bir dilden diğerine çevirse de içlerindeki anlamı bilemez.” diyor. Doğrudur. Bilemez. Ama şakır şakır çevirir ve her gün daha başarılı çevirir. Grafikleri de, resimleri de nasıl isterseniz öyle çizer, hazırlar ve her gün daha başarılı hazırlar.
Kim daha zeki?
Geçen hafta bu işlerin bir ustasını dinledim. Şu anda YZ’nin zekâsının deha seviyesine eriştiğini, bu gidişle birkaç yılda binli IQ’lara gideceğini söylüyor. Binli IQ! 160- 180 Einstein düzeyidir. Binli ne demek hayal edemiyorum. (Einstein’ın zekâsını önce 150- 160 yazdım, sonra Co-Pilot’a sordum, Einstein’ın IQ’su 160- 180 dedi…)
İnsan beyninde 86 milyar nöron var. YZ’nın sinir ağlarında on yılda 100 binlerce “nod”dan milyar noda geldik. YZ’de “nod”, isterseniz düğüm deyin, kabaca nörona karşılık geliyor ve her yeni model bir öncekinin sağına iki veya üç sıfır ekliyor. Yüz katı, bin katı şeklinde…
Şu anda bildiğimiz sinir ağları nöron ~ nod, düğüm sayısında insan beyninin yüzde biri civarında. Demek ki bu tempoyla 2025, bilemediniz 2026 gibi insan beyninin nöron sayısını geçmesini bekleyebiliriz. Fakat YZ’de bir özellik daha var. İnsan beyninde sinirler saniyede bir veya iki defa mesaj iletirken YZ’da bu sayı bilgisayar saati hızında. Yani saniyede trilyon defa ve daha yukarılarda… Bu hızlar da yıldan yıla binle çarpılarak artıyor.
Kırılma noktası
Peki, ne yapalım? Bize ne? Bize şu: Bu tırmanış ekonomiden savunmaya, eğitimden kamuoyu manipülasyonuna, sosyal medyadan istihbarat uygulamalarına beklenmedik kırılmalara gebe. Ekonomistler verimlilik artışından bahsediyor. Bahsetmekte haklılar. Fakat “verimlilik artışı” diye düşündüğünüz anda mevcut ekonominin verimliliğinin artışından bahsediyorsunuz demektir. Mevcut savunmanın, mevcut eğitimin, vs… Fakat kırılma mevcudun daha iyi ve daha hızlı yapılması değil şu anda mevcut olmayanın, hatta şu anda hayal edilmeyenin çok yakın zamanda karşınıza çıkması demek. Buna hazırlıklı olmalıyız. Hatta bunu yapanlardan, yaratanlardan olmalıyız.
Yapay Zekâ “gelen dalga”nın muhakkak ki ana bileşenlerinden biri ama dalgalar tek başına gelmez. Büyük veri bir başka yön. Kuantum bilgisayarlarıyla hızların sağına altı sıfır daha eklenmesi bir başka yön. DNA’nın manipülasyonu da. Sonra bunların tamamının bir araya getirdiğinizde her birinin yarattığı etkiler… Toplanmıyor. Çarpılıyor.
Teknolojideki kırılmalar, ülkelerin refah ve güç sıralamasını değiştirme potansiyeline sahiptir. Gerçi YZ ve 21. yüzyılın yeni alanlarında başı çekenler yine en zengin ve en güçlü ülkeler. Fakat ileri teknolojilerde o lige girmek için ekonomik engeller, barajlar yok. Temeller atmak, betonlar dökmek, fabrikalar kurmak gerekmiyor. Sadece bilmek, bilerek izlemek ve yenilikleri yaratmak gerekiyor. Mesela bu satırlar yazılırken YZ’de öncülük yapan ülkelerden biri Birleşik Arap Emirlikleri.
Uygulamadan teoriye doğru
Yapay zekâ insan zekâsından hızlı olabilir, daha zeki de olabilir ama son analizde yapay zekâyı yaratan insan zekâsıdır. Bizim yapmamız gereken insanımızı, özellikle genç zekâlarımızı bu büyük kırılma çağına hazırlamak ve desteklemekten ibaret. Hemen. Şimdi. Çünkü bir yıl bile bu patlamada çok uzun bir zaman.
Bu hazırlama ve desteklemeyi nasıl yapacağız? Saydığım alanların hiçbiri standart hâle gelmiş akademik bölümler, fakülteler değil. Bütün büyük atılımlardaki gibi birçok uzmanlığın kesişme noktasından doğuyor.
Kendimi, bilgisayar ve yazılım mühendisliklerinin doğduğu 1960’lı yıllardaki gibi hissediyorum. O mühendislikler o tarihte yoktu. Adları bile yoktu. Eğitim uygulamadan teoriye doğru gelişti. Konuları, önce araştırma ve doktora düzeyinde keşfedip öğrendik, bölümler ondan sonra kuruldu.
YÖK’ün de dikkatini çekmek isterim. Gelişmenin bu aşamasındaki dallara iyi tanımlı, durmuş oturmuş dalların kurallarını uygulayamazsınız. Mesela YZ konusunda lisansüstü bölüm kurmak için önce lisans bölümü kurulmalıdır diyemezsiniz, çünkü yukarıda saydığım konuların tamamı henüz doktora ve ileri araştırma düzeyindedir. Bugün yapacağınız lisans müfredatı, iki yıl sonra anlamsız hâle gelebilir.
“Bismillah” sözcüğünü sırf dilimizle söylemekle yetinmek olmaz. Elbette “Bismillah”a sarılmanın ilk adımı sözel olacak. İkinci adımı ise gönülde yer tutmak, gönülde iz bırakmak, gönülde yerleşmek sûretiyle kendini göstermelidir. Üçüncü adımındaysa bu söz; sır, güç ve hissiyatımızda hâkimiyetini kurmak şeklinde tecellî etmelidir.
Çünkü “Bismillah” lâfzını zikretmek; insanın sırf Allah’ı mânen görmesi, sırf O’nu bilmesi, sırf O’nu tanıması ve sırf O’nun istediği şekilde hareket edeceğini pekiştirmesi demektir. Yoksa sırf lâfını ettiğimiz takdirde, bu sözün bizleri düşüreceği durum bizleri düşündürmeli. Çünkü hiç insan, “Ateş, ateş” diyerek ısınabilir mi? Zehir içip de, zehirlenmeyeceğini sanmak kadar şuursuzluk olabilir mi?
“Bismillah” kelimesinin etkili olacağına, tabii ki inanacağız. Fakat gereğini yapmak şartıyla. Ancak üstümüze düşeni yerine getirmekle bu tılsımlı söz etkisini gösterebilir. Kendisinden bekleneni verebilir. Tılsımın açılması ise, tam bir teslimiyetten geçer. Ancak kalbi selimle açılır.
Hz. Mevlânâ bir gün talebeleriyle bir çayırlığa gider. Otururlar. Hz. Mevlânâ’yı çepeçevre sarıp sohbetini dinlemeye başlarlar. Fakat hiçbir şey anlamazlar. Çünkü çayırdaki yüzlerce kurbağanın vırak vırakları, Hz. Mevlânâ’nın sözlerini bastırır ve anlaşılmasını engeller. Bu durum karşısında Hz. Mevlânâ, yerinden yavaşça doğrulur. Kurbağalara doğru döner. Yanındakilerin duyabileceği bir sesle şöyle seslenir:
“Ya siz konuşun ben dinliyeyim. Ya ben konuşayım siz dinleyin!”
Bir anda vıraklamalar kesilir. Çayırdan çıt çıkmaz olur! Nasıl oldu da, çayırlık sessizliğe büründü derseniz, derim ki: Hz. Mevlânâ Hazretleri, insan olarak yeryüzünün halifesi olduğunu kurbağalara karşı gösterebilmiş. Kendisine uymaları gerektiğini onlara hatırlatabilmiş. Daha doğrusu “Bismillah” kimliğiyle, “Bismillah” parolasıyla, “Bismillah” hüviyetiyle onların karşısına çıkmasını bilmiştir.
Evet, “Bismillah” tılsımını bizim dudaklarımız da söylüyor. Söylüyor ama, dudaktan dudağa fark var! “Bismillah” lâfzını Papağan da söyleyebilir. Fakat ne olur? Ne olacak; sözü insan sözü, ama özü insan olmadığı için bir şey ifade etmez.
İşte bizler de “Bismillah” lâfzını ağzımızdan eksik etmiyoruz ama papağancasına. Asıl olan ise insancasına söyleyebilmek. Lâkin sakın ha, bu sözlerim moralinizi bozmasın. Elbette herkes “Bismillah”ın hakkını tam olarak yerine getiremez. Bu bizi ümitsizliğe asla yöneltmesin. Çünkü ameller, niyetlere göre değer ve anlam kazanır. Biz her yerde, her zaman bu: “Ne büyük tükenmez bir kuvvet” olan “Bismillah” kelâmını söylemeli. Her yerde, her zaman bu: “Ne çok bitmez bir bereket” olan kelâmı dile getirmeliyiz.
Çünkü niyetimiz hâlis, çünkü niyetimiz muhlis / ihlaslı, çünkü niyetimiz içten ve samimidir. İnşâllah bu parolamız, Allah katında makbul sayılacak, O’nun rahmet kapılarının açılmasına da vesile olacaktır. Bizler bu “Ne büyük tükenmez bir kuvvet, ne çok bitmez bir bereket” olan parola hükmündeki “Bismillah” kelâmını her fırsatta söylemekle, İlâhî mecrâda olduğumuzu da kanıtlamış oluyoruz. Mecrada olana ise netice müyesser olur. Öyleyse bu söze devam vesselâm.
Kaldı ki “Yeis, mâni-i her kemâldir.” Yâni ümitsizlik, her gelişmenin engelidir. Yüce Allah’ın en sevmediği kul, kendisinden umudu kesen kimsedir. Velhasıl: “Ne büyük tükenmez bir kuvvet, ne çok bitmez bir bereket” olan “Bismillah” sözüne devam etmeliyiz. Çünkü bizler hep yolda olmakla yükümlüyüz. Vardırmak O’nun işi. Biz bize düşeni yapmaktan sorumluyuz. Tabii O’nun işine karışmamak da baş görevimiz. Hani karıncaya sormuşlar: “Nereye?” Cevap vermiş: “Kâbe’ye.” “Bu ayaklarla mı gideceksin?” diye sorduklarında ise şöyle karşılık vermiş: “Hiç olmazsa yolunda ölürüm ya!”
Evet bizler yolunca, yolda olmaktan geri kalmayalım. Varırız varmayız, sonuç alırız almayız, o bizim işimiz değil.
Öyleyse bizler İslâm Nişanı ve her hayrın başı olan “Bismillah” denen bu mübarek kelimeyi, ömrümüzün sonuna kadar parolamız olarak telâffuz etmekle mükellef ve yükümlüyüz.