5.5 C
Kocaeli
Cumartesi, Mayıs 2, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 156

Başbuğ Atatürk’ü Kavramak

Atatürk’çü olduğunu vurgulayarak aydın geçinen, mensubu olduğu halkına küçümseyerek bakan sosyal yobazlarla, Atatürk’ü dinsiz, ayyaş gösteren milliyetsiz din yobazlarının, izzeti nefislerinde samimi namus taşıyorlarsa; Başbuğ Atatürk’ün bu vasıflarını vicdanlarında değerlendirsinler:

*

İstiklal Harbi günlerinde, Sakarya Meydan Muharebelerinin en kritik dönemlerinde, top seslerinin Ankara’dan duyulmaya başlandığı ve Büyük Millet Meclisi’nin Kayseri’ye nakledilmesinin bile düşünüldüğü günlerde, Atatürk, günlük çalışmalarının büyük bir kısmını yürüttüğü ve bugün müze olarak değerlendirilen Ankara Tren İstasyon’undaki evde, bir sabah erken kalktığı bir sırada Çavuş Ali Metin’e:

‘’Acele olarak Fevzi Paşa’yı telefonla ara, bul ve hemen buraya gelmesini söyle’’diyor.

Ali Metin, Fevzi Paşa’yı telefonla arayıp bulduğunda, Fevzi Paşa da Atatürk’ün yanına gelmek üzere hemen evden çıkmakta olduğunu söylüyor. Fevzi Paşa, Atatürk’ün yanına gelince, Atatürk ona bir kâğıt kalem uzatıp:

‘’Bugün gördüğün rüyayı yaz ve bana ver.’’diyor.

Kendi de bir kâğıt kalem alıp aynı şekilde o gün gördüğü rüyayı, Fevzi Paşa’ya vermek üzere yazmaya başlıyor. Yazma işi bittikten sonra, her iki paşa da karşılıklı olarak yazdıklarını alıp okuyorlar ve okuma işi bittikten sonra birbirilerine bakıp sevinçle gülümsüyorlar.

Her ikisinin de yazdıklarını kendi kâğıtlarından okuyan Çavuş Ali Metin, her iki kâğıtta da şu rüyanın yazılmış olduğunu görüyor:

Hz. Peygamber Efendimiz, Hacı Bayram-ı Veli’ye diyor ki:

‘’Mustafa’ya söyle, korkmasın, sonunda zafer onların olacak.’’

Bilindiği gibi, aynı gecede rüyalarında Hz. Peygamber Efendimiz, Hacı Bayram-ı Veli’ye bu sözleri söylerken rüyayı gören o iki muzaffer komutanın o günkü isimleri, ‘’Mustafa Kemal’’ ve ‘’Mutafa Fevzi’’dir.

*

26 Ağustos 1922 gece vakti Atatürk’ün Kocatepe’ye çıktığını gören Postacısı Çorumlu Musa Çavuş, arkasından kendisi de tepeye çıkar. Atatürk’ü, ellerini açmış dua eder vaziyette görünce yaklaşıyor ve Atatürk’ün hıçkırıklarını duyuyor. Biraz daha yaklaşınca anlıyor ki Mustafa Kemal Paşa hıçkırıklarla ağlayarak dua ediyor.

Atatürk Kocatepe’de ki duasında;

“Allah’ım! Bu yüce Türk Milletine giriştiği bu kutsal davada yardım et, onun bu kutsal davasını başarıya eriştir. Bu millet büyük, asil bir millettir. Bu milleti giriştiği bu davada muzaffer eyle. Sen Türk ordusunu muzaffer et. Türklüğün, Müslümanlığın düşman ayakları altında esaret zinciri altında kalmasına müsaade etme!” diye yakarıyor.

Atatürk’ün imzasıyla 28 Nisan 1920’de yayınlanan TBMM’nin Memlekete Bildirisi aşağıda ki dua ile biter;

Ta ki, son din yurdunu yitirmesin, ta ki, milletimiz köle olmasın.

Allah’ın lâneti düşmana yardım edenlerin üzerine olsun. Allah’ın yardımı ve tevfiki milletimizi ve yurdumuzu kurtarmak için çalışanların üzerinden eksik olmasın.

Ve bu şehamet (cesaret ve yiğitlik) meydanlarında rahmet-i Rahman’a kavuşan şehitlerimizin muazzez ervahına (aziz ruhlarına) hep beraber Fatihalar ithaf edelim…

*

Atatürk bütün ömrünü, Türk milletinin bağımsızlığını sağlamak, Türk milletini korumak ve yükseltmek uğrunda harcamıştır. Söylev ve demeçlerinde en çok kullandığı kavramlar da Türk, Türk milleti / ulusu, Türklük, millet, milliyet kavramlarıdır.

 Atatürk’ü itibarsızlaştırmanın, daha dün Türk’ün tokatını yiyen emperyal güçlerin projesi olduğunu biliyor musunuz?

İçte bazı çevrelerin ‘’Ne Mutlu Türküm Diyene’’ ifadesine, bekli de bunu Atatürk söyledi diye, peşin hükümle ısrarla karşı çıktıkları ve reddettikleri sonucu kaldırıldı.

Bu sözün anlamı, ne mutlu bir insana ki kendini Türk milletine mensup olarak hissedebiliyor şekline anlaşılmaktadır. Bu söz kültür milliyetçiliğinin bir ifadesidir.

Türk toplumunun milli devlete geçişini takiben kavmi kültürden milli kültüre geçişinin bir göstergesidir.

Zihinleri kan ve soy asabiyeti ile işgal edilmiş ve maalesef Türk düşmanlığı ile şartlandırılmış olanlar; mensubiyet şuurunu kavrayamadıklarından her şeyi ırkçılıkla suçlamaktadırlar.

Biline ki;’’Türke düşman olan, Islama hiçbir zaman dost olamaz’’

*

Türke düşman dış odakların ve yerli işbirlikçilerinin ülkenin üniter yapısını bozarak Federasyona dönüştürmek olduğunu; arkasından ülkeyi parçalamak amaçlı niyetlerini biliyor muyuz?

Milli kimliği tanımayan sözde ümmetçiliğe bürünen milliyetsiz, vatansız münafık Emevi devşirmelerinin icraatları;

 Haram yemek, yalan konuşmak, iftira atmak, hazineye el uzatıp fukara hakkı yemekten ibaret!

Başbuğ Atatürk’ün Türklük şuurunu her zeminde zinde tutması, Türk Dünyasının yeniden organize olması, güçlenmesi hayali, projesi ile siz asalakların derdi olmadığını biliyoruz elbette.

Gazze’de Üç Kadın

Kadın olmak, suç mu? Kadın, çile demek; kadın, gözyaşı demek; kadın, yüksek irade demek; kadın, samimi rıza, samimi teslimiyet demek. Kadın, yol açan, toparlayan, üreten, yaşatmak için yaşayan demek. Gazze’de kadın, bunların hepsi ve daha fazlası demek.

Bir Siyonist Yahudi İsrail meclisinde konuşuyor: “Bize şu an saldıranlar, daha önce öldürmediğimiz annelerin çocukları. Erkekler zaten ölecek. Çocukları da öldürmeliyiz. Gelecekten emin olmak istiyorsak bu kadınları da yok etmeliyiz. Yoksa onların doğuracağı çocuklar, ileride başımıza bela olacaklardır. Filistin’de tek bir Müslüman kalmayana kadar savaş devam etmelidir. Ateşkese karşıyız.” Amerikan senatosunda, bir diğer Siyonist Hristiyan senatör, İsraillilerin varlıklarını korumak için, atom bombası dâhil, her türlü silahı kullanma haklarının olduğunu söylüyor.

Bunun adı, soykırım. Henüz insan olma vasfı kazanamamış beşer türünün, insanlığa karşı işleyebileceği daha ileri bir zulüm olamaz. Tarih, böyle bir nefret türünü henüz kaydetmiş değil.

Gazze’de yaşanan savaş değil, tam bir katliam. İsrail’in karşısında orantılı askeri güç yok. Bombayla yıkılan evlerinin altında kalan erkekler, kocalarının ve çocuklarının cesedinin başında haykırarak ağlayan kadınlar, az önce atılan bomba ile babasını, annesini, kardeşlerini kaybetmiş, kendisi de yaralanmış çocuklar… Güvenle sığınılacak bir metrekare bir yer bile kalmamış.

İşte Gazze’de bir sokak… Çaresizliğin resmi… Her yer yıkıntı… Elinden bırakamadığı kızıyla birlikte feryat eden, gözü yaşlı bir kadın… Boğazını yırtarcasına haykırıyor: “Yorulduk, vallahi yorulduk. Yeter artık başımıza gelenler, yemin ederim ki yorulduk. Her gün bir yerden bir yere gidiyoruz. Ya Rab daha nereye gidelim, ya Rab nereye gidelim? Allah’ım canımızı al artık. Kimse yanımızda değil. Arap ülkeleri nerede? Başımıza neler geldiğini görmüyorlar mı? Bizi gören yok. Ya Rabbi, vallahi kimsenin umurunda değil…”

Bu feryatlar, insan vicdanını yakıyor, beşeriyetin gözleri kör, kulakları sağır; ne görüyor, ne duyuyor.

Başka bir Gazze sokağı… Sağlam ev kalmamış. Ancak orada, inanmışlığın, onurlu duruşun sahnesini görüyor, kendimizden utanıyoruz. Kadın, orta yaşlı, sol koluna bir çanta takmış, sağ eliyle de oldukça eski bisikleti yürütüyor. Onu, beş yaşlarında bir çocuk takip ediyor. Gazzeli her anne gibi o da haykırıyor: “Sen razı olana kadar, elhamdülillah Rabb’im. Sen razı olduğunda ve razı olduktan sonra da elhamdülillah… Bu, Allah’ın takdiri; bu, O’nun muradı…Biz bu dünyanın insanı değiliz, bizim ahiretimiz var. Bizim Cennet’imiz var. Dünya, dünya ehline kalsın. Biz sadece ahireti istiyoruz.”

Gazze’de içinden şehit çıkmayan ev, yaralanmayan çocuk, gözünden yaş akmayan kadın bulamazsınız. Ne yapabileceğini bilemeyen, çaresiz oğlu tarafından teselli edilmeye çalışılan kadın, vicdan ve ahlak yoksunlarını çıldırtırcasına şunları dillendiriyor: “Ey Allah’ım, hastalandım, “Hamdolsun” dedim. Evim bombalandı, ”Hamdolsun” dedim. Oğlum esir düştü, “Elhamdülillah” dedim. Oğlum şehit oldu, “Elhamdülillah” dedim. ”Hamdolsun” diyeceğim başka bir şey yok mu? Bu dünyada beni sınayacak başka sıkıntılar yok mu? Var ise onlar için de “Elhamdülillah” diyeyim. Allah’ım sen razı oluncaya kadar “Hamdolsun”. Oğlum, Allah için feda oldu. Hoşça kal oğlum. Sen Allah’ın huzurundasın. Resulullah’a selam söyle, sevgili oğlum.”

Böyle bir teslimiyet, böyle bir tevekkül örneğine okuduğum tarihin hiçbir sayfasında rastlamadım. Belki sahabe döneminde vardır. Mehmet Akif, örneğine az rastlanabilecek bu tip sahnelerin kahramanlarını, “Çanakkale Şehitlerine” adlı şiirinde “Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhidi / Bedr’in aslanları ancak bu kadar şanı idi.” dizeleriyle tarihin hafızasına kaydetmiş.

Siyonist Yahudilerin varlıklarından korktukları bu kadınlar, inanıyorum ki, duruşlarıyla, annelikleriyle, doğurup yetiştirecekleri çocuklarıyla insanlığı ahlaksız Siyonist esaretinden kurtaracaklar, birer özgürlük savaşçısı olarak gelecek kuşaklar için rol model olacaklardır. Gök kubbe altında hiçbir şey gizli ve karşılıksız kalmaz, Gazze’deki mazlumların çığlıkları yakın zamanda bir tsunami gibi, önce zalimleri, sonra onlara yardım ve yataklık yapan iri ülkelerin kör ve sağır yöneticilerini boğacaktır.

Her nefesinde ölümü soluyan, dünyacı bütün değerleri ayaklarının altına alarak kendini şehitliğe adayan Gazzeli kadın, ölerek yaşıyor ve yaşatıyor. Onun hissettiklerini, düşündüklerini anlamak zor, hele, birkaç istisna dışında, Batılı kadınların anlaması hiç beklenmez.

Gazze’de yaşananlar, beşeriyetin turnusolü, kadın cinsinin mihenk taşı, bu haliyle tarihin kara sayfası, insanlığın yüzkarası.

Gazzeli kadın, korkma; güç sende; çünkü haklısın. Haklılar, güçlüdür. Zalimler, korkaktır. Utansın; Doğu, Batı, Güney, Kuzey. Yıkılsın zalim İsrail.

Seni anlamayan, senden ve bizden değildir.

Özgür Özel Yanlış Düşünüyorsunuz, Kutsal Olan Arapça Değil, Dinimizdir

CHP Genel Başkanı Özgür Özel, Soma’da Suriyeli meselesi ve Arapça tabelalar konusunda “Bizim belediye başkanlarımız çiğ popülizmin aktörleri olmayacaktır. Arapça tabelalara yapılan saygısızlık ana dili Arapça olan milyonlarca Türk vatandaşına yapılmış olur. Kur’an-ı Kerim’in ana dili de Arapçadır” dedi.

Özgür Özel’in bu konuşmasında birkaç önemli yanlış var.

1.Belediye Başkanlarının Arapça tabelalar hakkındaki tavrı çiğ popülizm değildir. Bu yasal bir zarurettir. Tabelalarda yabancı diller ancak yüzde 25 oranında kullanılabilir. Yüzde 75’i Türkçe olmak zorundadır.

2.Türkiye vatandaşı olan ve anadili Arapça olan hiçbir vatandaşımız Arapça tabelaların kaldırılmasından rahatsız olmaz. Milyonlarca Arap kökenli vatandaşımız hepimiz kadar milliyetçi ve vatanseverdir. Eğer kastedilen Suriyeli sığınmacı Araplarsa, onların bu konuda bir görüş belirtme hakları yoktur.

3.”Kur’an-ı Kerim’in anadili Arapçadır” ifadesi ile Arapçanın kutsal bir dil olduğu kastediliyorsa bu tamamen yanlıştır. Diller kutsal değildir, kutsal olan dinlerdir.

İlahiyat Profesörü

 Şahin Filiz’in dediği gibi “Arapça Kur’an dili değildir; Kur’an Arapçadır, o kadar.  Arapça yazan tabelalar da âyet-i kerime değildir ki haklı olarak kaldırıldığında Türk halkı incinmez, memnun olur.”

Sayın Özel unutmayınız ki, Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi dili Türkçedir. Halkına da Türk milleti denir. Batı dilleri de dâhil Türkçe dışında her dil, yabancı dildir.

Atatürk Türkiye Cumhuriyeti’ni Türk kimliği üzerine kurmuş, Türkçeyi yabancı diller boyunduruğundan kurtararak bu milli devletin resmi dili yapmıştır.

Atatürk’ün kurduğu CHP’sinin Genel Başkanının belediyelerin yaptığı bu doğru tasarrufa karşı çıkmak, ancak Suriyeli Sığınmacıların Türkiye’de kalıcı olmalarını isteyenleri sevindirmekte, CHP’li olmadığı halde CHP’ye oy veren milyonlarca Türk milliyetçisini de üzmektedir. Derhal bu yanlış söyleminizi düzeltip tabelalardaki yabancı kelimelerle mücadele eden belediye başkanlarınızın önünü açınız.

Dâvâ’nın Dâvâsı Kurgulanmış Bir Dâvânın Arka Plânı

Râşit Demirtaş ve Mâhir Durakoğlu; sanıkları sâdece devletlerinin yaşaması ve milletlerinin bekası için çırpınan milliyetçi gençlerin 12 Eylül 1980 askerî darbesinin oluşturduğu göstermelik duruşmalar sırasında mâruz kaldığı insanlık ve hukuk dışı muameleleri anlatıyor. Çünkü bu dâvâda yargılanan sâdece şahıslar değil, Türk Milleti’nin mukaddesleridir, Türk milliyetçiliğidir.

1980 yılı Mart ayında CIA üst düzey yöneticisi Ruzi Nazar bir aracı vasıtasıyla Almanya’dan Alparslan Türkeş’e gönderdiği haberde; Türkiye’de yakında bir askerî darbe olacağını, darbeyi genelkurmay başkanı ile kuvvet komutanlarının yapacağını, hedefin Türkeş, maksadın ise ‘yeni bir sistem’ olduğu belirtiliyordu. Türkeş durumu Başbakan Demirel’e iletir. Aralarındaki konuşmanın özeti: Demirel: ‘Sizce çâre nedir?’ Türkeş: ‘Genelkurmay başkanı Kenan Evren ve kuvvet komutanları derhal emekliye sevk edilsin.’ Bu tavsiyenin gereği yapılmadı.

İşin garipliği, ilk gözaltına alınanlar milliyetçi gençler götürülürken görevli Havacı Yarbayın söyledikleri ile anlaşılır: ‘Bir hatâ yaptınız, vatanı bizden çok sevdiniz, buna hakkınız yoktu.’

Bu söz, 3 Mayıs 1944 olayları sebebiyle Ankara valisi Nevzat Tandoğan’ın: (1894-1946) ‘Ulan öküz Anadolulu! Milliyetçilik lâzımsa bunu biz yaparız. Komünizm gerekirse onu da biz getiririz.’ Lâfını hatırlatıyor.

36 sene değişmeyen zihniyet…

***

Mamak Mahkemelerinin mazlum ve mağdur sanığı Abdullah Kılıç anlatıyor:

Bir gün 30 kişi getirdiler. Töb-Der’in yöneticileri… 36 kişi olduk. Ve önümüze bir kapuska yemeği artığı koydular. Yâni Allahülâlem kovasından oraya konmuş yemekler. Bir tane tahta kaşık verdiler, ‘sırayla içeksiniz lan’ dediler. Bir tahta kaşık… Bana hiç zor gelmedi, çünkü ben anamla bir kaşıkla tencerenin kapağından bir ay yemek yedim. O tâlimi 5 yaşındayken almışım ben. Şöyle böyle diyenler, önce kötü bir dayak yedi. Sonra oturdular mecbûren kaşık, elden ele geçti; o artık yemekleri o tek kaşıkla bitirdik. Sonra işkence, dövme her türlü zulüm var.

Kafeste 40-50 kişi kalıyordu, sağ-sol ayrımı yoktu. Şubat ayının dondurucu soğuklarında beton zemin üzerinde bir battaniye atılıp 3-4 tutukluya üzerini örtmesi için bir battaniye veriliyordu. Birbirlerinin sıcaklığıyla ısınıyorlardı. Tutuklular her nöbet değişiminde sayım için uyandırıldıklarından uykuya hasretti. Nöbete yeni gelen komutan veya er, yeniden yatmalarına izin vermez, İstiklal marşı söyletip beğenmezse ellerini demir parmaklıklardan dışarı çıkartıp sıra dayağı çekerdi. Şişen eller demir parmaklıklardan içeri girmezdi.

Kafesteyken yürüyüş esnasında asker “kıt’a dur” komutu verince durduk. O anda kurşuna dizileceğimizi düşünerek yanımdaki arkadaşa ‘kardeş bizi öldürecekler, hakkını helal et’ dediğimi duymuşlar. Beni kafesten çıkarıp alt katta gaz odası denilen boş bir odaya götürdüler. Orada beni 1,5-2 saat cop, tekme, palaska ile dövdüler. Sonra tekrar kafese götürüp attılar.

Kafes geceleri beton üstünde yatmak, sürekli küfür, aşağılanma tâlim, dayak, tekrar tâlim, sonra tekrar dayak demekti. Şanslı olanlar birkaç günde kafesten geçti. Bazılarının kafesteki eğitimi (!) 2-2,5 gün devam etti. Bu arada pek çok insan, kafes günlerinde hayatı boyunca taşıyacağı hastalıklara yakalandı. Kafes, Mamak Cezâevi hayatının unutulması mümkün olmayan bir kesitiydi. Fakat beterin beteri vardı. (s: 132,133)

Cengiz Gökçek’in protestosu:

12 Eylül’den bu yana bize karşı farklı bir uygulamanın bir örneğine daha bugün şâhit olduk. Bizden önceki siyâsî parti mensupları mahkemelere askeriyenin otobüsleriyle getirilirken, biz 6 metrekarelik hapishâne arabasının içerisinde, 4 kişi ayakta olmak üzere 19 kişi, genel başkanımızın da kalp krizi rahatsızlığı geçirmesine rağmen böyle bir uygulamanın içerisinde 45 dakikadan beri hava almayan kapalı bir kutu içerisinde buraya getirildik.

Nitekim bu uygulamalar, bizim dışımızda MSP’ye, AP’ye ve hattâ askerî cezâevinde tutuklu bulunan, siyâsî vasfı olmayan âdi mahkûmlara dahi uygulanmayan bir uygulamadır. Bu uygulamalara ve yöneticilere, devlete şeref kazandırmayacaktır.

Huzurunuzda bu uygulamayı yapanları protesto ediyorum efendim.  (s: 212, 213)

***

Liderlerin iddianâne hakkındaki görüşleri:

  Alparslan Türkeş: Türk Milliyetçiliğini suçlama gayretkeşliğinin ciddiyetsiz belgesi olan bu iddianame, taleplerinin ağırlığı karşısında çok hafif kalmakla peşin hükümlülüğünü, ideolojik taassup içinde hazırlandığını ortaya koymaktadır… Atatürk ve milliyetçilik anlayışı ve devletimizin temel felsefesi faşizmle suçlanmış, sanık sandalyesine oturtulmuş bulunmaktadır. Türk Milliyetçiliğinin ‘faşizm’ olarak nitelenmesi çok üzüntü verici, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin geleceği bakımından çok zararlıdır. Bundan sonra Türkiye’yi bölmek isteyenler, Cumhuriyet Türkiye’sinin temellerinden biri olan Türk Milliyetçiliğini suçlamak için hu iddianameyi bir vesika imiş gibi kullanacaklardır. (s: 224)

Sâdi Somuncuoğlu: İddianâme Türk Milliyetçiliği düşüncesini ağır şekilde suçlamaktadır. Yıllarca bize yöneltilen suçlamalarda olduğu gibi, ‘Milliyetçi Hareket Partisi, Türk Milliyetçiliğine inanan bir parti değil, faşist bir partidir’ suçlaması yapılıyor. İddianame; ‘Milliyetçi Hareket Partisi Türk Milliyetçisidir, Türk Milliyetçiliği ülküsünü savunur, bu faşizmdir’ diyor. Onun için üzüntü ve esefle ifâde etmek mecburiyetindeyim ki, devlet adına hazırlanan bir iddianame devletin anayasasındaki, devletin varoluş felsefesindeki temel düşünceye faşist damgası vurmamalıydı. (s: 224)

Nevzat Kösoğlu: Üzülerek ifade ediyorum ki, Türkiye’de hiçbir Marksist yazı, bu metin kadar Türk Milliyetçiliğine saldırgan, kaba ve tahripkâr olmamıştır… Türk düşünce hayatının, Türk siyâsî hayatının en büyük isimleri Ziya Gökalp’ten Kemal Atatürk’e kadar ne yazık ki bu bakış açısı içinde bir itham sağanağı altında yerlerini almak mecbûriyetinde kalmışlardır.

İddianame özetle: ‘Örgütün Düşünce Yapısı‘ bölümünde, ‘Genelde târihi süreç içinde benzer fikir akımlarının gelişimi‘ başlığı altında Alman nazizmi, Mussolini faşizmi ve Franko falanjizmi ile Türk Milliyetçiliğini benzer fikir akımları olarak değerlendirmiş; Türk Milliyetçiliğinin faşizm, nazizm ve falanjizmden çok önce târih sahnesine çıktığını bile hesaba katmamıştır. Böylece Ziya Gökalp’ten başlayarak milliyetçi şahısların, Türk Derneği’nden başlayarak milliyetçi derneklerin, Türk Yurdu’ndan başlayarak milliyetçi dergilerin faşizm veya benzer bir fikirle suçlanması gibi, kabul edilmesi imkânsız bir netice ortaya çıkmıştır. (s 224, 225)

Alparslan Türkeş başta olmak üzere MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Dâvâsı’nın sanıkları, ilk günden itibaren dâvâyı açanların amacının, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin temel felsefesi olan Türk Milliyetçiliği’ni sanık sandalyesine oturtmak olduğunu öne sürdüler. Bütün savunmalarda bu hususu vurguladılar. MHP ve Ülkücü Kuruluşlar ile başta Türkeş olmak üzere MHP mensupları ve Ülkücülerin; aşırı solun ideolojik ve silahlı saldırılarına hedef olmasının sebebi de Türk Milliyetçiliği fikrini savunmaları ve hâkim kılma mücadelesi yapmalarıydı!

***

Dönemin Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in Milliyetçi Hareket Partisi hakkındaki görüşleri:

Kahramanmaraş’ta öldürülen iki öğretmenin cenâze töreninde Milliyetçi Hareket Partisi militanları ve dinci yobazlar tarafından başlatılan katliam kısa sürede bütün şehre yayılmış, şehirdeki emniyet kuvvetleri ve askerî birliklerle dahi katliam önlenememiş…’

Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı kendi genel merkezi kurşunlandı diye akan bütün kanların sorumluluğunu Ecevit’e yüklüyor. Dinime küfreden bâri Müslüman olsa. Kendi taraftarları kan dökmüyor mu? Soldakilere nazaran azınlıkta olduklarından belki daha az kan döküyorlar, ama döküyorlar. İşin acı tarafı Ülkücü kuruluşların Milliyetçi Hareket Partisi Genel Merkezinden yönlendirildikleri 12 Eylül 1980 harekâtından sonra ortaya çıktı ve bu yüzden ilgililer mahkemeye verildiler.

MHP’ye çatılması onu güçlendiriyor. AP, 3 parlamenterlik MHP’yi hükümete almakla onu büyüttü. CHP’nin devamlı çatması bu şer teşekkülü güçlendirdi. Yarın bir seçim olsa belki de 40 parlamenterle ortaya çıkacak, bir dert olacak.

Yurdun içinde duruma bir çare bulunamaması ve bilhassa iki büyük partinin birbirlerine olan zıt tutumu, anlaşmaz tutumu, Silahlı Kuvvetlerde MHP sempatizanı grupçuklar oluşturmaya başladı. Bunun bir sebebi de değersiz olan, zararlı olan bu partiye sanki büyük bir güçmüş gibi önem verilerek yapılan hücumlardır. (s: 294)

Mete Han’ın (MÖ 234-174) hükümdarlık döneminde (204-174) beliren ve gelişen Türk milliyetçiliği düşüncesi, Türk milletinin bağımsızlığı, âdil ve güvenlik içerisinde müreffeh bir hayat yaşaması temeline oturtulmuş bir idealdir. Türkiye Cumhuriyeti bu ideali benimseyen vatanseverler tarafından kurulmuştur. Devleti kuran irâdenin ilk teşkilâtı Türk Ocakları’dır. Milliyetçi düşünce bu ocakta gelişmiş ve benimsenerek yaygınlaşmıştır. Ne var ki ‘Türkiye, yönetimi Türklere bırakılamayacak kadar önemli bir ülkedir’ zihniyetinin dâhildeki temsilcileri, yardakçıları ve yardımcıları tarafından Türk milliyetçiliği fikriyatı aleyhinde 1931 yılında Türk Ocaklarının kapatılmasıyla hedefe ulaşan muhalif düşünceler, 1944 yılında toplu tevkiflerle büyük fakat geçici bir başarı elde etmiştir. En büyük kırım ve yıkım hâdisesi de 12 Eylül 1980 askerî darbesiyle sağlanmıştır. Devletin ve ordunun üst kademe yönetimi, kayıtsız şartsız emri altına aldığı adliye teşkilâtı ve basın organları ile güçlüden yana olan eyyamcıların desteğinde büyük bir kırım gerçekleştirmiş, aklı sıra milleyitçi düşünceyi tasfiye etme trajik başarısını elde etmiştir.  

Dâvâ’nın Dâvâsı işte bu trajik başarının bilinmeyen çirkin, gayri insânî ve hatta ‘vahşet’ olarak isimlendirilebilecek olayları bütün çıplaklığı ile ve belgelere dayanarak ortaya koymaktadır. 

Eseri hazırlayanlara, hazırlanmasına vesile ve yardımcı olanlara, meydana gelen eserin en mükemmel şekilde okuyucuya sunulmasını sağlayanlara gönül dolusu teşekkürler ve duâlar…  

DERKENAR:

MUHSİN YAZICIOĞLU ANLATIYOR

Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu, milletimizin kültür köklerine aşkla bağlı yüksek dozlu beton gibi sağlam bir Türk Milliyetçisi idi. Emrolunduğu gibi dosdoğru bir adamdı. Vakar sahibiydi. Bir yiğit, bir güzel liderdi. Hiç kimiseye en ufak bir kötülüğü olmamıştır. Buna rağmen onu Mamak zindanlarında 2,5 m2’lik bir hücrede 5,5 yıl ezdikten, 7,5 yıl hürriyetini gasb ettikten sonra beraatine karar verdiler.

Muhsin Yazıcıoğlu nlatıyor:

12 Eylül’den sonra, Mamak Askerî Cezaevinde tutukluydum. Bize verilen emre göre onbaşılar dâhil bütün subay ve astsubaylara ‘komutanım!’ diye hitap ediyorduk. Onlar da bize umûmiyetle ‘ulannn! veya ‘lannn’ diye sesleniyorlardı. Sebepsiz yere ellerimize, omuz başlarımıza, diz kapaklarımıza copla vuruyorlardı. Bir gün, benden birkaç yaş küçük bir onbaşıya seslendim:

Komutanım!                                                                                                                                                                                                                  –Ne var ulannn!                                                                                                                                                                                                                   –Kaç gündür annemden, kardeşimden mektup bekliyorum; gelmedi. Lütfen idâreye sorar mısınız? Bana mektup var mı acaba?                                                                                                                                                                                                                                          –Dün de sordun ya ulannn! Sana gelmemiş demedim mi?                                                                                                                                                   Komutanım, dün 24 saat geride kaldı. Bugün gelmiş olabilir. Lütfen!                                                                                                                    –Beni babanın uşağı mı sanıyorsun ulannn? Uzat sağ avucunu!                                                                                                                              -Komutanım, dün de o copla sağ avucuma vurdunuz. Vallahi şahadet parmağımda şişme var! Sol avucuma vursanız olmaz mı?                                                                                                                                                                                                                               -Olmaz ulannn! Burada da mı sağcılık solculuk mes’elesi var? Ben, hangi avucunu aç diyorsam onu açacaksın ulannn!                                                                                                                                                         -Peki, komutanım!                                                                                                                                                                                                                                -Peki, yok ulannn! ‘Emredersin komutanım!’ diyeceksin, anladın mı?                                                                                                              -Emredersiniz komutanım!

Aradan yıllar geçti. Ben, Mamak’tan beraat ederek çıktım ve milletvekili seçildim. Bir gün, Sivas’tan Ankara’ya giderken bindiğim otobüs Sorgun ’da yemek molası verdi. Lokantaya girer girmez o onbaşıyı gördüm. Bir masada tek başına yemek yiyordu. Göbeklenmiş, saçları dökülmüştü; fakat yüzü aynı yüzdü! Yolcuları kendime siper edinerek gittim; bir masaya oturdum. Ama gözümün ucuyla da ona bakıyordum. Önünde bir kap yemek vardı. Garsonu çağırdım. Adamı göstererek dedim ki:                                                                                                                                                      –Şu adamın masasına benden bir sütlaç götür!                                                                                                                                                     Garson, sütlacı götürüp adamın masasına koydu. Adam, ‘yemiyorum, kaldır götür!’ diyerek itiraz etti. Garson dedi ki:                –Bu sütlacı, şu masada oturan adam sana ısmarladı!                                                                                                                                                        Adam, masasından kalkıp önüme geldi. Yüzüme bakmaya başladı.                                                                                                            –Beni tanıdın mı komutanım dedim. Hani Mamak’ta bana çok iyiliğin dokunmuştu (!) Copunu nereye bıraktın copunu?                                                                                                                                                                                                                              Adam beni tanıdı. Yüzü kıpkırmızı oldu. Elime uzandı.                                                                                                                                                -Ağabey, elini ayağını öpeyim! Hakkını helâl et. Bize demişlerdi ki: ‘Bunlar vatan haini! Bu vatan hainlerine göz açtırmayın! Burunlarından getirin bunların!’ Biz de orada emir kuluyduk. Hakkını helâl et, ağabey!                                                                  -Hakkımı helâl etmeseydim sana sütlaç ısmarlar mıydım? Haydi, git tatlını ye! dedim.

Ismarladığım tatlıyı yemeden lokantadan çıkıp gitti.

Şimdi Galatasaray-Fenerbahçe maçlarını düşünelim! Takımların taraftarları maça nasıl büyük bir hınçla, büyük bir öfkeyle geliyorlar. Bazılarının ellerinde döner bıçakları bile var. Birbirlerine âdetâ düşman iki grup. Belki karşı tarafta akrabalarından olanlar da oturuyor. Bu önemli değil; kendi takımı, kendi taraftarları önemli. Onun için karşı takımın taraftarlarına sövüp sayıyorlar. Mamak’ta da çok düşündüm. Bu ordu bizim ordumuz. Ordusuz millet, ordusuz devlet olur mu? Olmaz. Ama bu Harp Okuluna girenleri âdetâ futbol takımının taraftarları gibi yetiştiriyorlar. Onlar vatansever; devleti, milleti onlar koruyorlar. Onlar devrimci, ilerici, Atatürkçü, biz başıbozuk takımındanız. Her şeyi en iyi onlar biliyorlar. Biz hiçbir şey bilmiyoruz. Biz onlar kadar vatanı sevmiyoruz (!) Biz Atatürk’ü anlamıyoruz, sevmiyoruz! Biz başıbozuk takımıyız. O bakımdan adamların ellerine fırsat geçti mi vurup kırmaya, anamızdan emdiğimizi burnumuzdan getirmeye başlıyorlar. Böyle safsata olur mu? Yâni onlar Fenerbahçeli ise bizlere Galatasaraylıymışız gibi bakıyorlar. Ben biliyorum ki, Mamak’ta bizi dövdükleri zaman, ‘vatan hainlerini‘ dövdüklerini sanıyorlardı.

Bizler Harp Okulunda okuyan çocuklarımıza öğretmeliyiz ki, vatan hainlerine bile tekme tokat girişmemeliyiz. Suçlular, suçlarını çeksinler; fakat zulüm neden? Sövüp saymak, vurup kırmak neden?

O gün, Sorgun’da, kendisine sütlaç ısmarladığım komutanım, o sütlacı yemeden, yiyemeden savuştu gitti. Ona verdiğim bu dersi ölünceye kadar unutamayacaktır!

Yavuz Bülent Bâkiler: Muhsin Başkan. Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları. Üçüncü Baskı, İstanbul 2010

14,5 X 22 santim ölçülerinde sert kapaklı iplik dikişli Iwory kâğıda bısılı 907 sayfalık eser, 2023 yılında yayınlandı.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş. İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50   Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr 

RAŞİT DEMİRTAŞ: 1960 yılında Konya’nın Hadim ilçesinde doğdu. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesinden mezun oldu. Yüksek Lisansını, Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Sinema – Televizyon bölümünde yaptı. 1987 yılından itibaren TRT’de prodüktör olarak çalışmakta ve belgesel film yapmaktadır. Yaptığı belgeseller Sedat Simavi Vakfı, Altın Safran Belgesel Film Yarışmaları, Türkiye Yazarlar Birliği, Birleşik Sanatçılar Derneği, Azerbaycan Lider Kadınlar Cemiyeti, Azerbaycan Üniversite Mezunu Kadınlar Birliği, Azerbaycan Muharebe Gazisi Kadınlar Cemiyeti tarafından ödüllendirilmiş, birçok festivalde gösterilmiştir. Festival ve yarışmalarda jüri, seçici kurul üyelikleri de bulunan Demirtaş hâlen çalışmaya devam etmektedir. Evli ve iki çocuk babasıdır.
MÂHİR DURAKOĞLU: 1952 yılında Gümüşhane’de doğdu. Ankara’da Atatürk İlkokulu, Atatürk Ortaokulu ve Gazi Lisesi’ni bitirdikten sonra 1973’de Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Uzun süre yurdun çeşitli yerlerinde Cumhuriyet Savcılığı ve Cumhuriyet Başsavcılığı görevlerinde bulundu, Yargıtay Cumhuriyet Savcılığından emekli. Evli ve iki evlat sâhibi. 

13 Mayıs Türk Dil Bayramı, Karamanoğlu Mehmet Bey kimdir?

13 Mayıs Türk Dil Bayramı, Karamanoğlu Mehmet Bey kimdir? Türkçe ile ilgili çalışmaları nelerdir, Karamanoğlu Mehmet Bey’in Türkçeyi resmi dil ilan etmesi, Karamanoğlu Mehmet Bey Türkçe ile ilgili sözü, Karamanoğlu Mehmet Bey nasıl oldu, Karamanoğlu Mehmet Bey eserleri, Karamanoğlu Mehmet Bey Fermanı Şiiri, Karamanoğlu Mehmet Türk dili için neler yapmıştır?

13 Mayıs Türk Dil Bayramı, Karamanoğlu Mehmet Bey kimdir?

       13 Mayıs Türk Dil Bayramı, Karamanoğlu Mehmet Bey kimdir?

Türk tarihinde önemli bir yeri olan Karamanoğlu Mehmet Bey kimdir?

13 Mayıs 1277’de yayımladığı bir fermanla, unutulma tehlikesiyle karşı karşıya kalan Türkçenin kaderini değiştiren Karamanoğulları Beyliği hükümdarı Mehmet Bey, “Bugünden sonra hiç kimse sarayda, divanda, meclislerde ve seyranda Türk dilinden başka dil kullanmaya.” fermanıyla Türk tarihine damgasını vurmuş bir önderimizdir. Atatürk ile birlikte, Türkçenin Diriliş Hareketi Derneğinin manevi kurucusudur.

İşte, Karamanoğlu Mehmet Bey hakkında tüm ayrıntılar…

Karamanoğlu Mehmet Bey’in Hayatı

Tam doğum tarihi bilinmeyen Karamanoğlu Mehmet Bey, babası Kerimüttin Karaman Bey’in öldürülmesinden sonra 8 yıl kardeşleriyle birlikte gözden uzak yaşamış, 21 yaşında beyliği toparlayarak beyliğin başına geçmiştir. Kerimüttin Karaman Bey’in büyük oğludur. 1261-1277 yılları arasında beyliği idare etmiştir.

Karamanoğlu Mehmet Bey kendini çok iyi yetiştirmiştir. Niğde Emiri Hatiroğlu Şerafettin, Memluk sultanına güvenerek Moğollara karşı isyan ettiği sırada Karamanoğlu Mehmet Bey de onun tarafını tutmuştur. Bundan dolayı Şerafettin Bey Ermenek tarafı askeri kumandanlığını Karamanoğlu Mehmet Bey’e vermiştir. Bundan sonra Mehmet Bey her yıl Selçuk hazinesine göndermekte olduğu vergiyi kesmiştir. Ermenek kumandanlığının eski sahibi Bedrettin İbrahim, Karamanoğlu Mehmet Bey üzerine bir kuvvet göndermiştir. Bunun üzerine sarp yerlere çekilmiş olan Mehmet Bey, Göksu Derbendinde ani bir taarruzla Bedrettin kuvvetlerini bozguna uğratmıştır.

1276 yılında gerçekleşen bu olay Karamanoğullarının şöhretinin artmasına sebep olmuştur. Karamanoğlu Mehmet Bey kazandığı başarıları Memluk Sultanı Baybars’a bildirmiştir. Sultan Baybars’ın Elbistan sahrasında 15 Nisan 1277’de Moğol kuvvetlerini yenmesi Karamanoğlu Mehmet Bey’i cesaretlendirmiştir.

Mehmet Bey, Memluk sultanının Moğol ve Selçuklu kuvvetlerini yendiğini haber alınca Aksaray’a hücum etmiş ancak başarılı olamamıştır. Onun zamanında Niğde, Aksaray, Kayseri, Sivas, Ankara, Konya, Akşehir, Afyon ve Kütahya Karamanoğlu hâkimiyetine katılmıştır. Konya’yı zapt ederek, babası Karaman Bey’in intikamını almıştır. Mehmet Bey Konya’yı aldıktan sonra Selçuklu tahtına, Sultan II. İzettin Keykavus’un oğlu Gıyasettin Siyavuş’u (Cimri) 12 Mayıs 1277’de çıkartmıştır.

Karamanoğlu Mehmet Bey’in Konya’da kalması Moğol baskısından dolayı uzun süreli olmamıştır. Kendisi ancak Konya’da 37 gün kalmıştır. Moğol baskısından dolayı Mut taraflarına gitmiştir. Konya önlerine gelen Sahip Ata ise Mehmet Bey’i takip etmeye başlamıştır. Mehmet Bey hükümdar ilan ettiği Siyavuş’u savaşa sokmayarak onu içerlerde müstahkem bir yere gönderdikten sonra kendisi iki kardeşi, amcaoğulları ve bir kısım kuvvetle Moğollara saldırmıştır. Moğollar Mehmet Bey ile kardeşlerini ve amcaoğullarını öldürmüşlerdir. Bu olay 1277 tarihinde gerçekleşmiştir.

Karamanoğlu Mehmet Bey, 1277 yılında Karadağ yakınlarındaki Kızıldağ’da Selçuklu sultanı ile birleşen Tatar Hasan Giray Han ve ordularıyla girdikleri savaşta kardeşleri Halil ve Kasım Beylerle birlikte şehit olmuştur. Bazı kaynaklarda yanındaki şehit olan kardeşleri Tanu ve Zekeriya olarak nakledilmiştir. Mezarı Karaman’ın Ermenek ilçesine bağlı Balkusan Köyü’nde bulunmaktadır.        

Karamanoğlu Mehmet Bey’in Türkçeyi resmi dil ilan etmesi

Türkçenin Kaderini Değiştirdi

Geçmişi binlerce yıl önceye dayanan, dünyanın dört bir yanında milyonlarca insan tarafından konuşulan Türkçe, 13. yüzyılda halk arasında konuşulmasına karşın devlet yazışmalarında kullanılmamaya başlandı. Unutulma tehlikesiyle karşı karşıya kalan Türkçenin kaderi, Konya çevresinde kurulan Karamanoğulları Beyliği hükümdarı Mehmet Bey’in 13 Mayıs 1277’de yayımladığı bir fermanla değişti. Türkçe, Mehmet Bey’in “Bugünden sonra hiç kimse sarayda, divanda, meclislerde ve seyranda Türk dilinden başka dil kullanmaya.” fermanıyla resmi dil oldu ve itibar kazandı.

Karamanoğlu Mehmet Türk dili için neler yapmıştır?

Türk kültürünün korunması, gelecek nesillere aktarılması ve millet bilincinin sağlanmasında en temel miras olan Türkçenin öneminin vurgulandığı bu fermanla, Türkçe ilk defa resmi dil kabul edildi. Bu adımla yeniden hayat bulan Türkçe, devlet dilinde ağırlığı bulunan Arapça ve Farsça’ya karşı önemli bir ağırlık kazanmış oldu.

Türk kültürünün yaşatılması noktasında en önemli tarihi olaylar arasında sayılan Türkçenin resmi dil olarak kabulü, her yıl 13 Mayıs’ta “Türk Dil Bayramı” ismiyle kutlanıyor. Karaman, Ermenek ve Balkusan köyünde düzenlenen Türk Dil Bayramı ve Karamanoğlu Mehmet Bey’i anma etkinlikleriyle Türkçenin korunmasının önemine dikkat çekiliyor.

2007’de Karaman’da adını taşıyan üniversite açılan Karamanoğlu Mehmet Bey’in hayatı ve Türkçe için yaptığı büyük katkı günümüzde, okullarda öğrencilere anlatılmaya ve gelecek nesillere öğretilmeye devam ediyor.

Karamanoğlu Mehmet Bey’in Sözleri ve Düşünceleri

Dil” Yitirilirse; “İl” de Yitirilir… Dile ihanet, Ulusa da ihanettir…

Tarih, 1277…

Karamanoğlu Beyliği’ndeyiz…

Karamanoğlu Mehmet Bey, ünlü fermanını vermiş:

-“Bundan böyle dergâhta, bargâhta, mecliste ve meydanda Türkçeden başka dil kullanılmaya”…

Hay maşallah!

Evet, böyle söylemiş ünlü Türk Beyi…

O günlerde artık Selçuklu Devleti yıkılmaya yüz tutmuştu.

Anadolu’da çok sayıda beylikler ortaya çıkmaktaydı.

Anadolu Selçuklu Devleti’nde bilim dili Arapça, sanat dili Farsçaydı.

Örneğin Asaf Bey, Asafname’yi Arapça yazmıştı…

Gönüller sultanı Mevlana da ünlü rubailerini Farsça yazıyordu……

Bir derviş olan Yunus Emre ise şiirlerini arı duru Türkçe okuyordu…

Ya elim al kaldır beni

Ya vaslına erdir beni

Çok ağlattın, güldür beni

Gel gör beni aşk n’eyledi?

***

Ben yürürüm ilden ile

Şeyh sorarım dilden dile

Gurbette hâlim kim bile?

Gel gör beni aşk n’eyledi?

Kentleri Farsça ve Arapça tutmuştu…

Ancak Anadolu’da kırsalda yaşayan Türk, ne Arapçadan anlıyordu, ne Farsçadan…

O Türkülerini Türkçe söylüyor, halk öykülerini Türkçe anlatıyor, ağıtlarını Türkçe yakıyordu…

Arapça bilim yapan ilim ehli, Sultan’a sunuyordu yapıtını, kese kese altın umarak…

Şairler de feodal beylere ve seçkin aristokrat zümreye…

Halk ozanları ve dervişleri de kırsalda, obalar arasında, köylerde; düğünlerde, toylarda okuyorlardı…

Ne paranın, ne pulun peşindeydiler… Yarı aç yarı tok, halkın vicdanı, dili olmuşlardı.

Seçkinlerin bulunduğu saraylardan ve konaklardan Türkçe kovulmuştu…

Ama Türkçe, dipdiri halkın yüreğinde, onun gönlündeydi…

Anadolu’da yaşayan azınlıklar ise kendi dillerini konuşuyorlardı:

Ermenice, Rumca ve daha niceleri…

Anadolu Selçuklu Devleti’nin çökmeye yüz tuttuğu ve Moğol akınlarına karşı koyamadığı, Anadolu’da büyük iç kargaşaların ve taht kavgalarının ortaya çıktığı bir dönem yaşanıyordu.

Memluk Sultanı Baybars ile Moğolların karşı karşıya geldiği bu ortamda, Karamanoğlu Mehmet Bey bir aykırı ve “asi” ilan edilmişti bu dönemde… Ancak onun bu sözleri, karanlığın ortasına atılmış gür bir ışık topuydu…

Görmüştü ki, Türkçe kendi evinde tutsaktır…

Anadolu’yu kendine yurt yapma uğraşısı içindeki Türk, bu kez kendi içinden kendini saran bu kültür emperyalizmine karşı, iç dürtüleriyle karşı durmuş ve var gücüyle haykırmıştı:

– “Artık Yeter!”

Türk, kendi ilinde, kendi töresini bile yaşayamaz duruma gelmişti. Onu yıkılmanın eşiğine düşmanın kılıcı değil; işte bu aymazlık getirmişti…

Dil olmadan töre, töre olmadan dil mi olurdu?

O’nun bu fermanıyla birlikte, Anadolu’yu saran koyu karanlık, bir anda aydınlanmaya başlamış; adım adım yurt yüzeyini sarmıştı…

Bu çok eski Türk atalarının, ozanlarının; Dedem Korkutların ve Yunus Emrelerin utkusuydu aslında…

Türkçe koyu bir çamur yığının içinden başını çıkarmış; binlerce yıllık gelenek, bir anda uç vermişti…

Dönemin ünlü Fars tarihçilerinden İbn-i Bibi, o döneme ilişkin notlarını tutarken, Karamanoğlu Mehmet Bey’in bu çıkışını özenle kaleme almış ve bu büyük uyanışı tarih babanın defterine kaydetmişti…

Oysa Türkçe, çok eski devirlerde Türk Ulusu’nun kültür beşiğiydi…

Türk hakanları Türkçeye özel bir önem vermişlerdi. Orhun ve Göktürk anıtları; binlerce yıllık Türkçe sözcükleri tarihin bağrına kazımıştı…

Türkçe, Türk’ü kucağına almış; onun kulağına Oğuznamelerden; Dede Korkutlardan; Kutadgu Bilig (Bilginin Kutsallığı) adlı yapıtlardan nice Türkçe sözcükleri, örfü ve Türklüğe ait değerleri esintiler halinde fısıldayıp duruyordu.

Türkçe Türkün kimliğiydi…

Türkçe yaşarsa; Türk yaşardı.

Bu bağ, binlerce yıllık süreç içinde, dün ve bugün; bütün Türk Milleti’ni bağlayan en yüce değerdi.

Dili; Türk’ün tarihi ve o tarihin şekillendiği coğrafya tamamlıyordu.

Ya sonra ne oldu?

Karamanoğlu Mehmet Bey’in açtığı bu ışıklı yol; Osmanlı Devleti kuruluncaya kadar sürdürüldü…

İlk Osmanlı sultanları; törenin bir parçası olarak Türkçe konuşuyor ve Türkçe fermanlar yazıyorlardı…

Örneğin Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethettiğinde, bu muştuyu Türkçe “fetihnameler”i Uygur ve Göktürk alfabeleri ile yazdırarak duyurmuştu…

Halkla yönetenler arasında bir kopukluk yoktu…

Derken 15. Yüzyılın sonlarında bu durum değişmeye başladı.

Türkçe yeniden Farsça ve Arapça sözcüklerin istilasına uğradı.

Ve bu zamanla öyle bir noktaya geldi ki; sarayda ve yönetici elit zümre arasında konuşulan dil kendi içinde kalarak halka inemedi. Çünkü dilin içinde artık, Türkçeden çok Arapça ve Farsça sözcükler yer alıyordu.

Türkçe yeniden öz yurdunda öksüz kalmıştı.

Anadolu’da Türk, yine Türkçe konuşuyordu; ancak başında kendine hükmedenlerin dilinden hiçbir şey anladığı yoktu.

Yönetenler; Türkçe konuşan Türk’ü “avamdan” görerek küçümsemeye; onu kaba bir taşralı gibi görmeye başladı. Türk ise; Anadolu bozkırlarında, kendi geleneğini ve dilini yaşayışının ve töresinin bir parçası olarak korumayı sürdürdü…

Böylece halkın içinden Karacaoğlanlar, Pir Sultan Abdallar, Köroğlular ortaya çıktı…

Onlar, Anadolu’da küçümsenen Türklerin yürekli ozanlarıydı…

Şöyle diyordu Karacaoğlan:

Ala gözlüm benim ile gidersen,

Bahar ayları gelsin de gidelim.

Dağlar almış ılgımını, karını,

Yollar çamur, kurusun da gidelim.

***

Erisin dağların karı erisin,

İniş seli düz ovayı bürüsün.

Türkmen ili yaylasına yürüsün,

Ak kuzular melesin de gidelim.

Saraydan ise Nef’iler çıkıyordu:

Bir dolu nûş et, şarab-ı nab gelsün çeşmine

Mest olursan nâza başla hab gelsün çeşmine,

Gamzene pür-tâb iken takat getirmez âftâb

Bade aklı var ise bitâb gelsün çeşmine.

İş burada kaldı mı?

Hayır…

Zaman içinde halkın konuştuğu Türkçe yalın biçimini korurken; sarayın konuştuğu Türkçe, bütünüyle Arapça ve Farsça sözcüklerin istilasına uğradı…

Sarayla halk arasındaki kopukluğun dilden kaynaklandığını İkinci Meşrutiyet öncesinde Türk aydını açık olarak gördü…

Onların ön ayak olmasıyla dilde sadeleşme çabaları başladı.

1901 yılında Şemsettin Sami’nin yazmış olduğu Kamus-i Türki adlı Türkçe sözlük önemli bir adımdı.

Sonra edebiyatta “Yeni Lisan” akımı başladı…

Ömer Seyfettin gibi, o dönemin ölçülerine göre son derece yalın dille Türkçe öyküler ve şiirler yazan aydınlar ortaya çıktı…

Ünlü kültür bilimcisi Ziya Gökalp’in görüşleri ve araştırmaları sürece büyük bir ivme kazandırdı.

Bunu, ulusal kurtuluş savaşının sonunda Atatürk’ün öncülük ettiği Büyük Türk Aydınlanması izledi…

Halk yöneteni, yöneten de halkı anlamıyorsa; bunun aydınlanmanın önündeki en büyük sorun olduğunu düşünen Gazi Mustafa Kemal Atatürk; şu ünlü sözünü söyledi:

-“Yurdunu emperyalist saldırılardan korumasını bilen Türk Ulusu; dilini de bu sömürgeciliğin elinden kurtaracaktır!”

Atatürk’ün bu sözü; ta 1277 tarihinde Karamanoğlu Mehmet Bey’in ünlü fermanıyla birleşmiş; büyük Türk Milleti’nin ruh dünyasıyla bütünleşilmişti…

Evet:

Dil yitirilirse il de yitirilirdi…

Dile ihanet, ulusa ihanetti…

Artık yeni algı buydu.

Ve 1931 yılında Türk Dil Kurumu kuruldu…

Başta Halkevleri ve öğretmenler başta olmak üzere, Anadolu’nun geneline dağılmış olan Türkçe sözcükler tek tek toparlanarak önce Derleme, ardından da Tarama sözlüklerinde yayınlandı…

Öğretmenler arı gibi çalışıyor; halkın arasında gezerek, türküleri, ağıtları, öyküleri derliyorlardı. Sonra da bunları Halkevlerine ve Türk Dil Kurumuna iletiyorlardı.

Böylece Türk Dil Kurumu tarafından yayınlanan ilk Türkçe Sözlük ortaya çıktı…

Geldik bugüne

Bugün neredeyiz?

“Türkçe bilim dili olur mu?” tartışmaları bile yaşadık, yaşıyoruz…

Olur, aslan gibi olur.

Oldu, daha da iyi olacak…

TDH Derneği olarak yılmadan savaşıyoruz ve savaşacağız. Hem batı dillerine hem doğu dillerine karşı dilimizi koruyacak ve yücelteceğiz…

Kimliğimizi unutmuyacak ve unutturmayacağız.

Biliyoruz ki;

“Dili elinden alınmış bir ulus, usu (aklı) elinden alınmış bir ulustur!”

Suat Özer TDH DERNEĞİ Gn. Bşk. Yrd.

https://www.turkcenindirilisi.com/turkce/13-mayis-turk-dil-bayrami-karamanoglu-mehmet-bey-kimdir-h100

Üç Tarz-ı Siyaset…

Malumunuz Yusuf Akçura “Üç Tarz-ı Siyaset” başlıklı makalesini 1904 yılında yazdı. Yani bundan tam 120 yıl önce!

Unutmuş olabiliriz ama bu makale o tarihlerde Mısır Kahire’de “Türk” adı ile Türkçe neşriyat yapan bir gazetede yayınlandı. Bu Türk’ün ve Türkçe’nin ne kadar geniş bir coğrafyaya yayıldığının sadece ufak bir göstergesidir.

Yusuf Akçura bu makalesinde, Osmanlı’yı kurtarmak için ortaya çıkmış olan “Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük” akımlarını ele alır ve bu akımların olumlu olumsuz yanlarını ayrıca da ne kadar uygulanabilir olduklarını anlatır.

Günümüzde nasıl başta Avrupa olmak üzere Batı’yı insan hakları ve adalet konusunda samimi bulmuyorsak o dönemin Türk aydınları da aynı düşünceydiler. Onlara göre Osmanlıcılık ve İslamcılık siyasetleri Batı mahreçliydiler.

Örneğin bir Jön Türk olan Şerafettin Mağmumi 1900’lü yılların başında “Medeni milletlerin (Avrupa) diline doladıkları adalet ve insaniyet sözlerine inanmak tam bir ahmaklıktır ve bu olağanüstü bir kandırmacadır.” demektedir. Yani günümüze baktığımızda da değişen bir şey yoktur…

Dönemin şartları içerisinde, çeşitli milletleri, dinleri, kültürleri bünyesinde barındıran bir imparatorluk olan Osmanlı’nın içinden bir “Osmanlı Milleti” çıkarmak imkansız gibidir!

Zaten Osmanlı tebası olan Sırplar, Rumlar, Bulgarlar, Makedonlar, Karadağlılar, Arnavutlar ve benzerleri bunu hiç istememiş ve kabullenmemişlerdir…

Yusuf Akçura bu konuya değinmekle beraber “… Bu yüzden zannımca, artık Osmanlı Milleti meydana getirmekle uğraşmak, beyhude bir yorgunluktur.” demektedir.

İslam birliği yani İslamcılık onun anlatımlarına göre “… İslam mümin olan kimselerin cinsiyet ve milliyetlerini bitirir; lisanlarını kaldırmaya çalışır, mazilerini, ananelerini unutturmak ister…”

“İslam birliği siyasetinin uygulanmasında dahili maniler az güçlük ile katlanılabilecek surettedir. Lâkin harici maniler pek kuvvetlidir. Gerçekten bir taraftan İslam devletlerinin hepsi Hristiyan devletlerinin nüfuzu altındadır…. bir iki müstesna dışında bütün Hristiyan devletleri Müslüman tebaya maliktir… (böyle bir birlik siyasetini) menfaatlerine aykırı gördüklerinden ortaya çıkmasına her suretle karşı koymak isterler ve bütün İslâm devletleri üstündeki nüfuz ve iktidarları sayesinde bu istediklerini icra edebilirler.” Günümüzde de öyle değil mi?

Gelelim, Türkçülük konusunda Yusuf Akçura’nın neler söylediklerine; “Osmanlı ülkelerindeki Türkler hem dini hem de ırki bağlar ile pek sıkıdır. Yalnız dini olmaktan ziyade Türk olmadığı halde bir dereceye kadar Türkleşmiş olan Müslüman unsurlar daha çok Türklüğü benimseyecek ve henüz hiç benimsememiş unsurlarda Türkleştirilebilecekti.”

Buradan anlıyoruz ki, Atatürk’te Yusuf Akçura ve benzer fikirleri taşıyanlardan etkilenerek Cumhuriyet’in kuruluşu ile “milletleşme projesi”ni devreye sokmuş ve bunun anahtarını da “Ne Mutlu Türk’üm Diyene” sözü ile ortaya koymuştur.

Yusuf Akçura zihnini meşgul eden, Osmanlı Devleti için “Osmanlıcılık/İslamcılık/Türkçülük” siyasetlerinden hangisinin daha faydalı ve uygulanabilir olduğunun cevabını aramış ve düşüncelerini Türklük konusunda birlik olmak gerektiği konusunda taçlandırmıştır.

Ancak biz nasıl bir toplumuz ki, yüzyılı aşkın bir süredir aklımızı, fikrimizi meşgul eden bir konuda neden halen ittifak edemiyoruz?

Şunu bilmeliyiz ki, 120 yıl önce kaleme alınan bu makale sırasında var olan dünya şartları günümüzde yaşadıklarımız ile büyük benzerlikler içermektedir.

İçimizdeki farklı etnisitelerin ayrılmak başta olmak üzere bir çok oyun çevirdiğini görüyoruz… Ne elde ederlerse etsinler Osmanlı’da olduğu gibi bir türlü doymak bilmiyorlar. Kripto siyaseti de, artık canımıza “tak” ettirdi!

İslam dünyası, Haçlı güçlerinin temsilcisi olan Batı’nın işgali altında. Yani 120 yıl önceki işgal sürüyor ve bundan kurtulmak için İslam Dünyasının bir çabası da yok!

Bize kalan ise varlığımızı sürdürmek ve menfaatlerimizi korumak için Türklük şemsiyesinin altında girmekten başka çare bırakmıyor…

Atatürk’ün ölümünden sonra, devlet ve siyaset rayından çıkarak günümüze kadar ulaşan Osmanlıcılık ve İslamcılık akımlarının etkisinde kalmıştır. Hatta onları desteklemiştir. Böylelikle hayatta kalabileceğini düşünmüştür. Buna “yeni anayasa” hazırlıkları da dahildir.

Halen insanlarımıza ve devletimize düşman olan odaklar, bize faydasından ziyade zararı olduğu görülen Osmanlıcılık ve İslamcılık akımlarını destekliyor ve Türkiye’yi bir işgal ve yıkım hareketine dönüşen göçlere karşı İslami referanslar vererek buna göz yummamız isteniyor! İnsan ister istemez “devlet nerede?” diye soruyor…

Yüzyıllara dayalı bu sorunu kararlı bir şekilde fikri uzlaşma ile çözememiş bir toplumun geleceği pek parlak olmaz diye düşünüyorum.

Kanaatime göre bütün bunlara bir nokta koyup, Akçura’nın 120 yıl önce dediklerine kulak kabartıp, milli ve kültürel varlığımızı tabii ki bunların yanında vatanımızı ve menfaatlerimizi korumak için Türk olduğumuzu hatırlamak ve bir an önce acilen Türkleşmek (!) zorundayız…

Türkiye ve Bulgaristan’da Hukuk ve Refah İlişkisi

“Hukuk devleti talebi” sadece aydın kesimi ilgilendiren soyut ve felsefi bir konu değildir. Doğrudan ülkenin ve insanların refahını ilgilendirir. Bu yüzden zaman zaman “ne kadar hukuk o kadar refah” mesajlı yazılar yazıyorum.

Bu yazdıklarımın önemini kısa bir gezi yaptığım Bulgaristan’da daha iyi anladım. Bu gezi esnasında çeşitli gözlemler, görüşmeler ve okumalar yaptım. Bulgaristan hakkında öğrendiğim bazı bilgileri özetliyorum:

Bulgaristan Avrupa Birliği üyesi ve AB’nin vizesiz seyahat bölgesi Schengen’e dâhil bir ülke. Fakat “Bulgaristan’da yaygın yolsuzluk önemli bir sosyoekonomik sorun. Bulgaristan AB’de en çok yolsuzluk olan ülkelerin başında gelmekte.

Ülke ayrıca nüfusun 1990’dan bu yana her yıl azalması sorunu nedeniyle demografik bir krizle karşı karşıya. 1988’de yaklaşık 9 milyonu gören ülke nüfusu şu anda 6 milyonun birazcık üzerinde.”

Araştırmalara göre dünyada nüfusu en fazla azalan ülke Bulgaristan. 2050’ye kadar nüfusunun dörtte birini daha kaybedeceği hesaplanıyor. Şu anki trend devam eder ise Bulgaristan’ın nüfusu bu yüzyılın sonunda 3 milyonun altına düşecek.

Şu anda resmen 6 milyonun üzerinde olduğu bildirilen nüfus gerçekte 6 milyonun da hayli altında imiş. Çünkü “bazı siyasi amaçlar yüzünden” ölen kişilerin hepsinin nüfustan kaydı düşülmezmiş.

Bulgaristan, gezilerimde gördüğüm kadarıyla, cennet gibi tabiata sahip bir ülke. Müthiş verimli topraklara sahip, yemyeşil bir ülkenin bu kadar göç vermesi akıl alır gibi değil. Tek izahı kötü yönetim olabilir.

Nüfusun neredeyse üçte birinin kaybı korkunç bir durum. Bunun iki temel sebebi var: İlki doğurganlığın azalması, ikincisi hukuku ve ekonomisi gelişmiş ülkelere yoğun göç.

Bulgarlar Bulgaristan’da yaşamak istemiyorlar.

Göçenler daha çok genç ve işgücü olarak nitelikli nüfus. Mesela çok sayıda doktor göç etmiş. Bu bakımdan aktif nüfus oranı düşüyor. Bulgaristan nüfusunun üçte birden fazlası 60 yaşın üzerinde.  Doğurganlık azalırken ölüm oranları yükselmekte.

****

Sohbet ettiğimiz kişiler “AB üyesi olduğumuz halde hala rüşvet çok yaygın” diye şikayetçiler. Hukuk dışı mafyatik yöntemlerle mala çökmeler, hukukun bu işlere alet edilmesi gibi eylemler yaygınmış.

Türkiye yargısında işçi işveren ilişkisinden kaynaklanan davalarda kanunlar genellikle işçiden yana olduğu için yüzde 90 mertebesinde işçiler davayı kazanır. Bulgaristan’da bu oranlar tam tersineymiş. Genellikle işveren taraf davaları kazanırmış. İşçiler Mahkemelerde haklarını alamayacaklarına inandıkları için işe iade ve işçilik alacaklarına dair dava açma oranı çok düşükmüş.

Rüşvet sebebiyle başka ülkelerden gelip yatırım yapacak Türkler ve diğer yabancı sermaye sahipleri kendilerinden istenen yüksek rüşvetler sebebiyle başka ülkeleri tercih ediyormuş. Romanya bile, hukuku daha iyi olduğu için, Bulgaristan’dan daha çok “yatırım yapılabilir ülke” kabul ediliyormuş.

*********************************

Ne Kadar Hukuk O Kadar Refah

Bulgaristan’ın durumunu gördükten sonra, Türkiye’yi daha iyi değerlendirebilmek için, 19.12.2022 tarihli köşe yazımın bir bölümünü tekrar paylaşıyorum:

MEB’nın 2019’da yaptığı araştırmasına göre, “Türkçede öğrencilerin üçte ikisi orta düzey ve altında. Bu öğrenciler deyimleri, atasözlerini, hiciv ve nüktelerdeki mesajları anlayamıyor. Neden-sonuç ilişkisi kuramıyor.”

Bu yüzden halkımızın çoğu hukuk, adalet, kuvvetler ayrılığı, bağımsız yargı gibi soyut kavramların ekonomi ve siyasetle sebep sonuç ilişkisini kavrayamıyor.

Oysaki “ne kadar hukuk o kadar ekmek” demek.

Hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü ilkelerinden uzaklaşılması toplumda, iç ve dış yatırımcılarda güven azalmasına yol açıyor. Yabancı sermaye girişi ve kalıcı yatırımları olumsuz etkiliyor. Bu da ekonomik dengeleri bozuyor. 

Hukuktan uzaklaşıldıkça yolsuzluk, hırsızlık ve usulsüzlük yapanların cesareti artıyor. Sade vatandaşın “adalet” duygusu zarar görüyor.

Yargının siyasallaşması sonucu hiç kimse özgürlüğü ve mal varlığı konularında kendisini güvende hissetmiyor.

Güvensizlik ve öngörülemezlik ekonomide gelişmeyi önlüyor.

Yapılan araştırmalar gösteriyor ki, “bir ülkede hukukun üstünlüğü ilkesi ne kadar yerleşmişse o ülke o kadar refah içindedir.”

Yani Hukukun Üstünlüğü Endeksinde 117. sırada olan Türkiye’nin Küresel Refah Endeksinde 93. sırada olması tesadüf değil.

Hukukun üstünlüğü ilkesi “Her türlü eylem ve işlemin bağımsız ve tarafsız bir yargı denetimine tabi olmasını” gerektirir. Hiçbir kişi veya zümreye suç işleme imtiyazı tanınamaz.

“Hukukun üstünlüğü” kavramı “ülkelerin adalet sağlayabilme yeterliliğinin” bir ölçüsü. 

Hukukun üstünlüğü “devlet gücünün ve kurumların hukuk ile sınırlanması ve bunun üzerinde hiçbir güç olmaması” demek.

Hukukun üstünlüğü ilkesini yaşatan bir devlet olabilmek, hem dünyada saygın bir devlet olmanın ve hem de güçlü bir ekonominin olmazsa olmaz şartıdır.

Bu yüzden hukuksuzluğa tepki vermek ekmek ve refah istemek demektir.

*********************************

Tersine Dönen Dengeler

Bulgaristan AB’nin en fakir ülkelerinden biri. Fakat kişi başı GSYİH 2023 yılında Türkiye’de 13 bin 384 dolar iken Bulgaristan’da 16 bin 87 dolar oldu. (2003 yılında Türkiye’de bu değer 4 bin 685 dolar iken Bulgaristan’da 2 bin 711 dolardı.)

2018 yılı Nisan ayında 1 Bulgar levası= 2,5 TL idi. Şimdi ise 1 leva= 17,8 TL mertebesinde. Yani son 6 yıl içinde TL, Bulgar levası karşısında, 7 kat değer kaybetmiş durumda.

Bu bakımdan yakın illerdeki Bulgarlar akın akın Edirne’ye alışverişe geliyorlar. Gümrük kapısında malzemeleri kontrol edilen bir araçta mutfak/ banyo temizlik malzemelerine kadar her türlü günlük tüketim malzemelerinin alındığını ve Bulgaristan’a götürüldüğünü gördüm. Hemen her şeyi alıyorlar, çünkü bize pahalı gelen her şey onlar için artık çok ucuz.

Bir başka değişen denge de şu: Özal döneminde Bulgaristan’dan Türkiye’ye göçmen gelenlerin bir kısmı Bulgaristan’a dönüyormuş.

Bulgaristan kötü yönetimden yakınıyor. Bulgarlar AB ülkelerine göçüyor. Türkiye’deki Bulgaristan kökenli göçmen Türkler ise Bulgaristan’a dönüyor.

Peki, bu verilere göre, Türkiye nasıl yönetiliyor olabilir?

Müslüman  Bakış  Tarzı

   Herkes elhamdülillah müslüman. Fakat dört başı müslüman olmak, istenilse de kolay değil.

     Hatasız, eksik ve nâkıs bir müslüman olmamak için,

     Şüphesiz devamlı bir gayret ve çaba içinde olmak gerek.

     Fakat insan, her hareket ve sözünde

     Müslümana yakışmayacak durumlara düşmekten; -istese de- uzak kalamaz!

     Elbette akîde ve inanca aykırı olarak sarf edilen söz ve yapılan davranışlar;

     İnkâr, inançsızlık ve hâşâ dinsiz oluştan kaynaklanmıyor.

     Kasıtsız ve şuursuz oluş; yani gafletten, kulun da onaylaması mümkün olmayan,

     Gayri ihtiyarî düşüncelerden ileri gelmekte.

     Bu hâller; kimseyi ne dinden, ne imandan ne de İslâmdan çıkarır. Yani çıkarmaz.

     Sadece dinin, açık emirlerine karşı suç ve günah işlemiş olur!

     Allah affeder veya etmez O’nun bileceği bir husus.

     Allah; münkir ve inkârcı olmayan kullarını, suç ve günah işledikleri zaman;

     Hemen cezalandırmaz. Bir ömür boyu, pişman olmaları, tövbe etmeleri için zaman tanır.

     Eğer ânında cezalandırsaydı, dünyada kimse kalmazdı!

     Binaenaleyh, bu gibi kimseleri: “Bu ne biçim müslüman?”,

   “Ben böyle bir kimseyi müslüman saymam!”, “O müslüman olamaz!” gibi ifadelerle

     Hemen silip atmak; çok yanlış, üstelik mânevî vebali büyük.

     Çünkü iman bir kalp işi. İmanın olup olmadığını ise, ancak Allah bilir.

     Bu tarz fikir yürütüşler; akîde ve inançların taklidî olup, tahkikî olmayışdan,

     Körü körüne bir inanç sahibi olmaktan ve inancı

     İlmî bir temele oturtmayış gibi sebeplerden ötürüdür.

     Bu menfî bakış tarzı ve keyfî hüküm veriş;

     Bir bakıma, bu gibileri kâfir olarak görmek (!) ve bilmekdir (!)  ki,

     Hiç yoktan insan, kendini büyük bir tehlikeye atmış olur!

     Zira kâfir diye nitelediği kimse, kâfir değilse, kendisi kâfir olur! Ebedî hayatı kaybeder!

     Kaldı ki, insan hüsnü zanna memur. Menfî ve olumsuz düşünmemekle görevli.   

     Toplumda namaz kılmayan, oruç tutmayan, daha bunlar gibi,

     Allah’ın birçok emir, nehiy ve yasaklarını yerine getirmeyen niceler var!

     Bunlar Allah’ı inkâr etmedikçe, Allah’a şirk / ortak koşmadıkça,

     Elbette mü’mindir, müslimdir; fakat günahkârdırlar.

     Bir an evvel Allah’a yönelerek af ve mağfiretine sığınmaları gerekir.

     Dediğimiz gibi, Allah affeder veya etmez O’nun bileceği bir iş.

     Ama şu husus unutulmamalı ki, zerre kadar imanı olan;

     Er geç ebediyyen kurtuluştadır.

     Zaten zerre kadar imanı olmamak, gerçekten çok zor.

 x

     Evet, imandan düşmek, İslâmdan çıkmak,

     Değil öyle, o kadar kolay.

     Mü’min ve müslim vasfından sıyrılmak,

     Değil öyle, hemen olacak şey.

 x

     Zaten kul, cennete bir kişi girecek deseler;

     O kişi ben olabilirim diye ümit etmekle,

     Cehenneme bir kişi atılacaksa, o kişi ben olmayayım diye,

     Ciddî bir gayret ve çaba göstermekle, mükellef ve yükümlü.

     Çünkü yeis / ümitsizlik; her türlü kemâl, olgunluk

     Ve gelişmenin önündeki en büyük engel.