5.5 C
Kocaeli
Cumartesi, Mayıs 2, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 155

19 Mayıs’a Bir Gün Kala…

İzmir 1919 yılında 19 Mayıs’a günler kala bir gün içinde yüzlerce ABD, İngiliz, Fransız, İtalyan askeri gemilerinin desteği ile Yunan askeri tarafından işgal edildi. Bugün bunu hatırlamayanları, konuşmayanları, yazıp çizmeyenleri lanetliyoruz. Unutmadık, unutmayacağız!

Bir garip sessizlik var değil mi?

Bir mafya konuşuluyor, Filistin konuşuluyor, pandemi konuşuluyor, seçim konuşuluyor ama Türk Milletinin bağrına hançer gibi saplanmış Yunan işgali ve 19 Mayıs’ın yıldönümlerinde bunların doğru düzgün lafı bile edilmiyor!

 Sizce de ilginç değil mi?

Demek birileri hatırlamamızı istemiyor!

Ancak biz başta İzmir olmak üzere Türkiye’nin düşman çizmesi altında çiğnenişini! Hançerin böğrümüze saplandığı bu önemli günleri unutmuyoruz…

İzmir’in işgal edildiği 15 Mayıs’ta düşmana ilk kurşunu atarak şehit olan Hasan Tahsin’i ve diğer şehit olan insanlarımızı rahmet ve minnetle anıyoruz… Bu durumu görerek arkadaşları ile bir 19 Mayıs günü Samsun’a ayak basarak silah arkadaşları ile kurtuluş mücadelesini başlatan Mustafa Kemal Atatürk ve diğer kahramanları unutmuyoruz.

Atatürk’ten emanet aldıkları vatanı korumak için şehadet şerbetini içen kadın, erkek, çoluk çocuk, ihtiyar demeden Türkiye’yi bugünlere getiren bütün insanlarımızı unutmuyoruz… Gazilerimizi unutmuyoruz…

Onları rahmetle ve minnetle anıyoruz.

Yunan Ordusunu bir bardak Türk kanı içerek takdis eden Hrisostomosları da unutmuyor benzerlerini de dikkatle takip ediyoruz!

Türk vatanı Türk Milletine aittir gerçeğini bir kez daha dosta düşmana duyuruyoruz…

Bu düşüncelerle başta Türk gençliği olmak üzere, 19 Mayıs Büyük Türk Milletine kutlu olsun.

19 Mayıs 1919, Kurtuluş’un ve Cumhuriyet’in İlk Adımıdır. Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı Kutlu Olsun

19 Mayıs 1919’un, sayısız zaferle dolu olan tarihimizde özel bir yeri ve önemi vardır.  19 Mayıs 1919, Türk milletinin, millî önderi Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün öncülüğünde önce Milli Mücadele’yi kazanarak Kurtuluş’a, sonra Türkiye Cumhuriyeti devletini kurarak bağımsızlığa ve daha sonra da toplumun her alanında yapılan devrimlerle çağdaş hayata uzanan zaferler ve başarılarla dolu uzun, meşakkatli ve kutlu yolun başlangıcı, ilk adımıdır.

        Mustafa Kemal, l9 Mayıs l919’da Samsun’a çıkıp Milli Mücadele bayrağını açıp özgürlük ateşini yakmasaydı, milletçe tarih sahnesinden silinecek, egemenlik ve bağımsızlığımızı kaybedecektik.  Her türlü olumsuzluğa rağmen yüksek bir vatan sevgisi ile çıktığımız yolda, bir taraftan düşmanla savaşırken, bir taraftan da 23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni açarak Cumhuriyet’e giden yolda önemli bir adım daha attık. Böylece hem egemenliğin tek kişi yönetiminden Türk milletine geçeceğinin mesajını verdik, hem de Milli Mücadele’nin arkasında millet iradesinin olduğunu bütün dünyaya duyurduk. Lozan Barış Antlaşması ile de, bütün dünyaya, milli varlığımızı ve milli vatanımızı kabul ettirdik. 19 Mayıs 1919’da başlattığımız Milli Mücadele’yi 29 Ekim 1923’te Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kurarak taçlandırdık. Ardından toplum hayatımızın her alanında gerçekleştirilen ve birbirini tamamlayan devrimlerle, modern dünyanın saygın bir üyesi haline geldik.

  19 Mayıs 1919, bize umudumuzu kaybedeceğimiz zor günlerde yol gösterecek en önemli rotadır. Unutmayalım ki, Atatürk’ün Amasya Tamimi’nde dediği gibi “Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.” Bu kural her dönemde geçerlidir ve her zaman bizi uyanık olmaya, hürriyet ve istiklâlimize sahip çıkmaya davet etmektedir. Bunun için muhtaç olduğumuz kudret, damarlarımızdaki asil kanda mevcuttur.”

 NE MUTLU TÜRK’ÜM DİYENE!

19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı’nın Tarihçesi

 “1919 senesi Mayısının 19. günü Samsun’a çıktım.”

15 Ekim 1927 Cumartesi günü Cumhuriyet Halk Fırkası Büyük Kongresi’nde, saat 10’da kürsüye çıkan Atatürk, Nutuk olarak adlandırılan konuşmasına bu cümleyle başlıyor.

Sonradan “Gençlik ve Spor Bayramı” olarak adlandırılacak olan 19 Mayıs günü ile başlayan Nutuk’un, asırlardan beri çekilen milli musibetlerden doğan uyanışın ve bu aziz vatanın her köşesini sulayan kanların bedeli olarak elde edilen Cumhuriyet ve değerlerinin, doğrudan doğruya Türk Gençliğine emanet edildiğini açıklayan Gençliğe Hitabe ile son bulması bir tesadüf müydü?

Cumhuriyetimizin kurulmasını sağlayan önemli günleri uygun olarak anmak ve kutlamak, öyle inanıyorum ki, bütün vatandaşlarımız için milli bir görevdir. Gelin “19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı” olarak adlandırılan Milli Bayramımızın ortaya çıkmasındaki tarihi süreci konuşalım.

Bildiğiniz üzere, Millî Mücadele döneminde 4 gün, milli bayram olarak kabul edilmiştir. Bunlar;

“23 Nisan Bayramı” – 23 Nisan 1921 tarihli 112 sayılı kanun[1] ile

2 Kasım “Hâkimiyet Bayramı” – 24 Ekim 1923 tarihli 362 sayılı kanun[2] ile

29 Ekim “Cumhuriyet Bayramı” – 19 Nisan 1925 tarihli 628 sayılı kanun[3] ile

Ve 30 Ağustos “Zafer Bayramı” – 1 Nisan 1926 tarihli ve 795 sayılı kanun[4] ile kabul edilmişlerdi.

1926 yılından itibaren 4 ayrı kanun ile kabul ve ilan edilmiş bulunan milli bayramlar, 27 Mayıs 1935 tarihli 2739 numaralı kanun[5] ile tek bir kanunda birleştirilmiş ve “Hâkimiyet Bayramı” yürürlükten kaldırılmıştı.

19 Mayıs’ın “Gençlik ve Spor Bayramı” adıyla bir milli bayram olarak kabul edilmesi ise ancak; 20 Haziran 1938 tarihinde kabul edilen ek kanun[6] ile mümkün olmuştu. Ne yazık ki, sadece 4 ay 21 gün sonra, Mustafa Kemal Atatürk aramızdan bedenen ayrılacak ve yıllarca severek katıldığı “Gazi Günü” ve “Jimnastik şenliklerini” resmi bir bayram olarak kutlayabilme fırsatını bulamayacaktı.

Aslına bakılırsa, 1926 tarihinden beridir mahalli olarak Samsun’da, “Gazi Günü” ismiyle yapılan kutlamalar ve daha Osmanlı Döneminden beri bir “Jimnastik Şenlikleri” düzenlenmesi girişimi, iki ayrı olay olarak ilerlemiş ancak “Gençlik ve Spor Bayramı” adıyla 19 Mayıs’ta buluşmuşlardı.

Türkiye’de beden eğitimi dersine programında ilk yer veren okul Mekteb-i Sultani’ydi. Yani günümüzün Galatasaray Lisesi. Bu dersi alan öğrenciler arasında 412 numaralı Selim Sırrı Bey de bulunmaktaydı.

Gençler için her yıl düzenli bir spor bayramı yapılması fikri, ömrünü Türk sporuna ve beden eğitimine adamış olan Selim Sırrı Tarcan’a aittir.

Selim Bey eğitimini tamamladıktan sonra bir süre jimnastik öğretmenliği yaptı, 1909’da İsveç’e gönderildi. Beden Eğitimi Yüksek Öğretmen Okuluna devam eden Selim Sırrı Bey, ülkemize geri döndüğünde, beden eğitiminin bilimsel olarak yapılması ve yaygınlaştırılması için çaba sarfetti. 1916 yılının 29 Nisan günü Kadıköy’de, şimdi yerinde Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu Stadyumu bulunan, dönemin İttihad Spor Kulübü’nün sahasında ilk kez “İdman Bayramı” Selim Sırrı Bey’in gayretleriyle gerçekleştirilmişti.[7]

İstanbul’un çeşitli okullarından katılan yaklaşık 200 öğrenci, o gün gerçekleştirilen jimnastik gösterilerine ve spor müsabakalarına katılmışlardı. Gösterilerden önceki geçit töreni sırasında gençlere bir de marş okutulmuştu.

Selim Sırrı Bey, İsveç’te bulunduğu sırada bir şarkı duymuş ve bu şarkının notalarını not etmişti. Felix Korling’in “Tre trallande jäntor” yani “Tralalla diyen Üç Kız” isimli şarkısının[8] melodisi, viyolonist ve bestekâr Zeki (Üngör) Bey’in yardımıyla yeniden düzenlemiş, okul marşlarına söz yazan Şair Ali Ulvi (Elöve) Bey’in Türkçe güftesi ile birlikte yeni bir marş oluşturulmuştu.

Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarının 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktıktan sonra yolda okudukları[9] bu marşı duyanlarınız, hemen hatırlayacaklardır.

Atatürk’ün de çok sevdiği ve bugünlere kadar erişen “Dağ Başını Duman AImış…” marşı işte bize o günlerin hediyesiydi.

Ertesi yıl, 11 Mayıs 1917 Cuma günü Kadıköy’de bulunan yine aynı sahada İkinci İdman Bayramı gösterileri için toplanılmıştı. Osmanlı İmparatorluğu’nun yıllardır içinde bulunduğu Birinci Dünya Savaşı hiç iyi gitmiyor, cephelerden iyi haberler gelmiyordu. Bu durumda, sadece İstanbul’da iki sene sürdürülebilen İdman Bayramları, bir daha düzenlenemedi.

Ülkemiz Ekim 1914’te girmiş olduğu Büyük Savaş’tan, 30 Ekim 1918’de Mondros Ateşkes Antlaşması’yla çok büyük kayıplar vererek çıkabildi. Osmanlı orduları 4 yıl süren bu zorlu savaşta, birbirinden çok uzak yerlerde Çanakkale, Kafkasya, Irak, Suriye, Filistin, Hicaz, Yemen, Süveyş Kanalı, Makedonya, Galiçya ve Romanya cephelerinde savaşmıştı.

1918’in Eylül ayında Almanya ve Osmanlı devletiyle birlikte savaşan Bulgar cephesi çöktü; Bulgaristan 29 Eylül 1918’de ateşkes istediler. Almanya ile doğrudan bağlantısını kaybeden Osmanlı devleti de 5 Ekim 1918’de ateşkes istemişti.

30 Ekim 1918’de ateşkes imzalandığında Atatürk, Suriye-Irak cephesinde Yıldırım Orduları Grup Komutanlığı’nda 7. Ordu’nun komutanıydı. Mustafa Kemal Paşa ateşkes şartlarını duyar duymaz hemen itiraz eden nadir komutanlardan birisiydi.

Osmanlı Savaş Bakanlığı’na, ateşkes antlaşmasının maddelerinin belirsizlik ve işgale sebep olacağını söylemiş ve bunlara açıklık getirilmesini istemişti.[10] Bir yandan sorduğu konuların yanıtlarını beklemeden, kendisine bağlı askeri birliklere bir talimat göndererek, işgallere gerekirse silahla karşı çıkılmasını istedi.[11] Tam 8 gün telgraf savaşı veren Mustafa Kemal Paşa, İstanbul hükümetine açıkça tavır koymuştu. Bu 8 gün süren sinir harbinin sonucunda İstanbul Hükümeti İngilizlerin ilerleyişine karşı çıkılmamasını istediğinde;

“İngilizlerin aldatıcı önerilerini ve hareketlerine şirin görünmeye çalışacak emirleri uygulamaya yaradılışım el vermediğinden komutayı hemen teslim etmek üzere yerime atayacağınız kişinin ivedilikle emir ve bildirilmesini özellikle istirham ederim.” diyerek görevi bıraktığını açıkladı.[12]

İstanbul yönetimi, Mustafa Kemal’in karşı çıkışlarından hiç de memnun kalmamıştı. İngilizlerin istekleri yerine getirilmeliydi. Bu sebeple Yıldırım Orduları Grubu 10 Kasım 1918 günü dağıtıldı, böylece Mustafa Kemal’in sadece 11 gün süren ordular komutanlığı elinden alındı ve İstanbul’a geri çağrıldı.

Tarih Mustafa Kemal’i haklı çıkarmıştı.

İtilaf Devletleri’nin 5 yıl sürecek olan işgaline maruz kaldı…

Kaderin bir cilvesi gibi, Mustafa Kemal Paşa 13 Kasım 1918 günü Haydarpaşa Garı’na vardığı zaman, aralarında Yunan kruvazörü Averof’un da bulunduğu işgal güçleri ortak donanması gövde gösterisi yaparak yavaş yavaş İstanbul Boğazı’na doğru yol alıyordu.

Kemal, yaveri Cevat Abbas ve Dr. Rasim Ferit Bey, bir süre işgal donanmasının Marmara Denizi’nden geçişlerini hüzünle seyretmek zorunda kaldılar. O sırada Mustafa Kemal’in ağzından: “Hata ettim, İstanbul’a gelmemeliydim. Ne yapıp edip Anadolu’ya dönmenin çaresine bakmalı.” cümlesi döküldü.[13]

Evet, Mustafa Kemal, belki de ilk defa bir hata yaptığını itiraf ediyor, bu hatasını telafi etmek ve memleketin işgalden kurtulmasını sağlayabilmek için, İstanbul’da tam 6 ay çeşitli planlar yapmış, kurtuluşun yollarını aramıştı.

Bu süre içerisinde, hükümette görev alıp Harbiye Nazırı olmayı denedi. Çeşitli nedenlerle bu plan başarılı olamadı. Barışçıl yolla hükümette yer alamayınca, ihtilalci bir yolla iktidara gelmek yolunu seçecekti. Gerekirse padişahı tahttan indireceklerdi. Bunun için gizli bir ihtilal örgütü bile kurmuşlardı: Ayyıldız Cemiyeti!

Tüm bu çabalar sonuçsuz kalınca, İstanbul’a ayak bastığı gün söylediği gibi Anadolu’ya geçerek işgal güçlerinin erişemeyeceği bir yerde çalışmalara başlama kararı aldı ama bunu nasıl yapacaktı?

Bu süre zarfında İngilizler de boş durmuyorlar, İttihat ve Terakki Partisi ile ilişkili gördükleri kişileri tutuklayarak Malta’ya sürüyorlardı. Tutuklamalar işbirlikçi Damat Ferit hükümeti zamanında yapılıyordı. Özellikle Mustafa Kemal’in en yakın arkadaşı Fethi Okyar’ın tutuklanması vatanseverleri son derece tedirgin etmişti. Acaba sıra Mustafa Kemal’e ne zaman gelecekti?

İşgal güçleri Türkiye’de asayişi sağlayabilmek için şiddet kullanıyordu. Bu şiddetin en ibret verici örneği, Yozgat’taki “tehcir olayı” sebep gösterilerek sanık olarak yargılanan Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in 10 Nisan günü Beyazıt Meydanı’nda asılarak idam edilmesiydi. Bu olay halk üzerinde derin bir etki bırakmıştı.

Karadeniz bölgesinde Türk çetelerin Rum halka zarar verdikleri yönünde propaganda haberleri ortaya çıktı ve İşgalci Devletler Damat Ferit Hükümetinden önlem alınmasını istediler. Bu olayları işgal devletleri lehine önleyebilmek adına, Anadolu’ya ordu müfettişleri gönderilmesi karar verilmişti.

İttihatçı olmadığı ve padişaha bağlılığı emin görünen Mustafa Kemal Paşa bu görev için önerildi.

Mustafa Kemal Paşa Genelkurmay İkinci Nazırı Kazım Paşa ile birlikte kendisine ordu müfettişi olarak verilecek görevlerin geniş tutulmasını sağlayacak bir kararname hazırladılar.

29 Nisan 1919 Salı günü, Harbiye Nazırı Şakir Paşa, Mustafa Kemal Paşa’yı bakanlığa çağırdı ve kendisine 9. Ordu birlikleri müfettişliğine atandığını bildirdi.

15 Mayıs 1919’da Yunanistan İzmir’i işgal etmesinden bir gün sonra, Kemal Paşa ve beraberindeki kişiler Bandırma Vapuruna binerek yola çıktılar ama bir şehirden, başka bir şehire gitmek için İşgal kuvvetlerinden vize almak zorunda olunan bu günlerde, bindikleri vapur, düşman askerleri tarafından durdurulmuştu.

Mustafa Kemal Paşa ne olduğunu sordu. Vapurda silah ve cephane aradıklarını söylediler. Bunun üzerine yaverine dönerek:

“Bu sersem adamlar işte böyle… Yalnız demire, çeliğe ve silah gücüne dayanırlar. Maddeden başka bir şey bilmezler. Bağımsızlık ve özgürlük uğrunda savaşa kararlı bir ulusun kudret ve gücünü anlamaktan acizdirler. Biz silah ve cephane değil, ülkü, inanç dolu kafa götürüyoruz…” [14] demişti.

İstanbul’dan ayrılan Mustafa Kemal Paşa 19 Mayıs 1919 tarihinde Samsun’a ayak basmıştı.

İşgale karşı hürriyet ümidi getiren ve Millî Mücadele’nin ilk adımı kabul edilen 19 Mayıs gününü Samsunlular unutmadılar ve 1926 tarihinde “Gazi Günü” ilân ederek kutlama törenleri düzenlediler.

Her sene devam eden bu kutlamalar aslında ilk başta sporla ilgili bir kutlama içermiyordu. Fabrika ve demiryolu binalarında bulunan düdüklerin çalmasıyla başlayan, parkta yapılan törenin ardından Gazi Evinin önüne gelinerek günün anlam ve önemini belirten konuşmalar yapılmasıyla devam ediliyor, sonra Mecidiye Caddesini takiben belediye binasına gidiliyordu. Akşam belediyede bir şükran balosu veriliyor ve gece şehirde fener alayları düzenleniyordu.[15]

30 Eylül 1926 günü Atatürk, Ankara Çankaya köşkünde Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı Kongresi adına Millî Eğitim Bakanı Mustafa Necati Bey başkanlığındaki spor heyetini kabulü kabul eder ve onlarla konuşmasında “gürbüz, yavuz evlâtlar istediğini” belirtir.[16]

Maarif Vekilliği’nin 25 Şubat 1927 tarihinde yürürlüğe giren ye 10 maddeden oluşan “Talebe Bayramı Hakkında Talimatnamesi”nin son maddesinde “İdman Bayramı”ndan söz ediliyordu. Buna göre her yılın mayıs ayının beşinci günü, okulların bayram günüydü.[17]

10 Mayıs 1928 günü Ankara okullarının beden eğitimi şenliği Cumhuriyet döneminin ilk “Mektepliler Bayramı” olarak Ankara’da bulunan İstiklâl Spor sahasında kutlandı. Atatürk de öğrencilerin geçit törenini izleyenler arasındaydı.

17 Mayıs 1929’da “İdman Bayramı” ve “Jimnastik Şenlikleri” ismiyle öğrencilerin spor şenlikleri, 19 Mayıs günü ise “Gazi Günü” düzenlendi.

1930 senesinde “Jimnastik Şenlikleri” 24 Mayıs günü düzenlenmişti.

1935 senesinde ise kutlamalarda bir farklılık olduğu anlaşılıyor. Atatürk’ün Samsun’a ayak bastığı 19 Mayıs gününün “Atatürk Günü” olarak kabul edilmesi Güneş Kulübü’nün teklifi üzerine Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı merkezince karar altına alınıyor.[18]

Gerçekten gazetelerin birkaç gün sonraki sayısına bakıldığında, 24 Mayıs gününün “Atatürk Spor Günü” olarak kutlandığını görebiliyoruz.[19] Bu tarihe kadar ayrı ayrı düzenlenen Spor ve Jimnastik Bayramları ve Atatürk Günü için ayrı kutlamalar yapılmadığı dikkatimizi çekiyor.

1937 yılından itibaren Cumhuriyet Halk Partisi 19 Mayıs tören ve kutlamalarının yürütme görevini üstlenmişti. Aynı yıl Millî Eğitim Bakanlığı bir genelge yayınlamış, Türk Silahlı Kuvvetleri de yapılacak jimnastik gösterilerine ilişkin 19 Mayıs Spor ve Gençlik Bayramı Kutlama Talimatnamesi yayınlamıştı.[20]

1938 yılının 19 Mayıs gününden önce kutlamalar için hazırlıkların nasıl yapıldığı, 19 Mayıs gününün aslında Türk Milleti için ne ifade ettiği, Atatürk’ün Samsun’dan Sivas’a uzanan işgal altındaki mücadeleyi anlatan yazıların gazete sütunlarını doldurduğunu görebiliyoruz. Ertesi günlerde ise halkın büyük bir coşku ile katılarak kutlamaların yapıldığını okuyabiliyoruz.

Resmi bir bayram olarak henüz kabul edilmemiş olsa da Atatürk’ün Samsun’a ayak bastığı 19 Mayıs günü, halkın çoğunluğu tarafından bir bayram günü olarak kabul edilmiş ve her yıl kutlanmasına karar verilmişti.

Bu durumda geriye yapılacak tek bir şey kalmıştı: Meclis’in 19 Mayıs gününü resmi bir bayram olarak ilan etmesi!

Atatürk hasta olarak katıldığı son 19 Mayıs kutlamalarından bir ay kadar sonra, 20 Haziran 1938 tarihinde “Ulusal Bayram ve Genel Tatiller Hakkındaki 2739 Sayılı Kanun’a Ek Kanun” çıkarılarak, 19 Mayıs günü “Gençlik ve Spor Bayramı” olarak kabul edilmiştir.[21] 1981 yılına gelindiğinde ise çıkarılan 2429 sayılı kanun ile bayramın ismi 19 Mayıs “Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı” değiştirilmiştir.[22]

Gördüğünüz üzere, yıllarca İdman Bayramı, İdman Şenlikleri, Mektepler Bayramı, Mektepliler Bayramı, Jimnastik Şenlikleri veya Jimnastik Bayramı ve Okullar Bayramı gibi farklı isimlerle ve mayıs ayının farklı günlerinde yapılan spor ve jimnastik şenlikleri, Atatürk’ün Samsun’a ayak bastığı 19 Mayıs günüyle birleştirilmiş ve sonunda 1938 tarihinde “Gençlik ve Spor Bayramı” adıyla milli bir bayram olarak kabul edilmiştir ama 19 Mayıs günü ile söyleyecek sözlerimiz burada bitmiyor.

Bildiğiniz üzere Birleşik Krallık ve İngiliz Dominyonları kralı VIII. Edward 1936 senesinin 4 Eylül günü ülkemizi ziyarete gelmişti.[23] Ziyaret yaklaşık olarak 2 gün sürmüştü.[24] Bizzat tanıdığı Atatürk’ün doğum günü için özel ve içten bir kutlama telgrafı gönderileceğini söylemiş olan Kral VIII. Edward, bu ziyaretten yaklaşık 2 ay sonra, İngiltere Büyükelçisi Morgan aracılığıyla Atatürk’ün doğum gününün bildirilmesini rica etmişti.[25]

O sırada Atatürk’ün yanında bulunan Afet İnan, annesi Zübeyde Hanım’dan işittiğine göre, bir bahar mevsiminde doğmuş olan Atatürk’ün bu soru üzerine biraz düşündükten sonra “Bu bir 19 Mayıs günü niçin olmasın?” diyerek cevapladığını söylüyor. Verilen resmi cevapta: “Reisicumhur Atatürk’ün 19 Mayıs 1881 tarihinde doğmuş olduklarını arz ederim.” denilmekte.

Atatürk’ün ömrü, “Benim doğum günüm” dediği 19 Mayıs’ı “Gençlik ve Spor Bayramı” adıyla resmi bir bayram olarak kutlamaya yetmemişti ama onun bedenen aramızdan ayrılışından yıllar sonra bile bugünün, Türk Gençliği olarak, bizim için taşıdığı önem ve bize bıraktığı emaneti koruma isteği değişmedi.

Türkçe Tarih nokta kom adresinde tümüyle belgelere dayanarak hazırlanan bilimsel içerikli tarih içeriklerine ücretsiz bir şekilde ulaşabilirsiniz. Bu içerikleri beğendiyseniz, sosyal medya kanallarımızı takip etmeyi ve içerikleri çevrenizde bulunan arkadaşlarınızla paylaşarak bizlere destek olabileceğinizi unutmayın.

19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramımız kutlu olsun!

Kaynak:

[1] 23 Nisan’ın mîllî bayram addine dair kanun, Kanun No. 112, kabul tarihi: 23 Nisan 1921

[2] 12 rebiyülevvel gecesiyle gününün millî bayram addine dair kanun, Kanun No. 362, kabul tarihi: 24 Ekim 1923

[3] Cumhuriyetin ilânına müsadif 29 Teşrinievvel gününün milli bayram addi hakkında kanun, Kanun No. 628, kabul tarihi: 19 nisan 1925

[4] Zafer bayramı kanunu, Kanun No. 795, kabul tarihi: 1 Nisan 1926

[5] Ulusal bayram ve genel tatiller hakkında kanun, Kanun No. 2739, kabul tarihi: 27 Mayıs 1935

[6] Ulusal bayram ve genel tatiller hakkındaki 2739 sayılı kanuna ek kanun, Kanun No. 2739, kabul tarihi: 20 Haziran 1938

[7] Mekteplilerin İdman Bayramı ve Samsun posta tarihi, Türkiye Barolar Birliği Yayınları, Birinci Basım, Mayıs 2010, Ankara, s. 10

[8] Tre trallande Jäntor (Three Singing Lassies), Charles G. Widdén,

[9] Mazhar Müfit Kansu, Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber, Cilt 1, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 5. Basım, 2009, Ankara, s. 163

[10] Harp Tarihi Vesikaları Dergisi, E.U. Basımevi, Ankara, Mart 1959, Sayı: 27, Vesika No: 707, 714,

[11] Harp Tarihi Vesikaları Dergisi, E.U. Basımevi, Ankara, Mart 1959, Sayı: 27, Vesika No: 707

[12] Atatürk’ün Bütün Eserleri; Kaynak Yayınları, C.2, s. 241-287

[13] Yusuf Hikmet Bayur, Atatürk, Hayatı ve Eseri, Ankara, 1963/1990, s. 189

[14] Prof. Dr. Yurdakul Yurdakul, Atatürk’ten hiç yayınlanmamış anılar, Truva Yayınları, 8. Basım 2009, s. 60-61

[15] Dursun Ali Akbulut, Samsun’un Gazi Günü ya da 19 Mayıs Bayramı, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Cilt: XI, Sayı: 33, s. 776

[16] Utkan Kocatürk, Kaynakçalı Atatürk Günlüğü, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Birinci Basım, Ankara, s.279

[17] Mekteplilerin İdman Bayramı ve Samsun posta tarihi, s. 21

[18] Tan, 20 Mayıs Pazartesi, 1935, s.1 ve 8

[19] Tan, 25 Mayıs Pazartesi, 1935, s.1 ve 10

[20] Dr. Turgut İleri, Amasya’da İlk 19 Mayıs Bayramı Kutlamaları, Journal of Turkish Studies, Volume 13/16, Summer 2018, s. 119

[21] Ulusal bayram ve genel tatiller hakkındaki 2739 sayılı kanuna ek kanun, Kanun No. 2739, kabul tarihi: 20 Haziran 1938

[22] Ulusal Bayram ve Genel Tatiller Hakkında Kanun. Kanun No. 2429, kabul tarihi: 17 Mart 1981.

[23] İngiliz Kralı Edvard bugün İstanbul’a şeref verecekler, Cumhuriyet, 4 Eylül Cuma, 1936, s.1

[24] Muhterem misafirimiz dün gece şehrimizden ayrıldı, Cumhuriyet, 7 Eylül Pazartesi, 1936, s.1

[25] Afet İnan, M. Kemal Atatürk’ün Doğumunun 100. Yıldönümü (19 Mayıs 1981) Türk Tarih Kurumu’nun Kuruluşunun 50. Yıldönümü (15 Nisan 1981), Belleten, Ekim 1980, Cilt 44 – Sayı 176, s. 641

Gazeteler:

Akşam, Anadolu, Cumhuriyet,  Hakimiyet-i Milliye, Tan, Ulus, Vatan, Yeni Sabah

Genel olarak yararlanılan diğer kaynak eserler:

Afet İnan, M. Kemal Atatürk’ün Doğumunun 100. Yıldönümü (19 Mayıs 1981) Türk Tarih Kurumu’nun Kuruluşunun 50. Yıldönümü (15 Nisan 1981), Sayı: Ekim 1980, Cilt 44 – Sayı 176, s. 629-642

Dursun Ali Akbulut, Samsun’un “Gazi Günü” ya da 19 Mayıs Bayramı, Sayı: Kasım 1995, Cilt XI – Sayı 33, s. 771-779

Hakan Uzun, Milletin İradesiyle Oluşan Bir Bayram: Atatürk’ü Anma 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı ve Atatürk Döneminde Kutlanışı, Karadeniz Araştırmaları. Yıl 2010, Cilt: 24 Sayı: 24, s. 109-125

Prof. Dr. Osman Köse, Gelenekten Moderniteye Samsun, Canik Belediyesi Kültür Yayınları, Samsun: Ocak 2014

Osman Tolga Şinoforoğlu, Selim Sırrı Tarcan ve İsveç Jimnastiği, Beden Eğitiminde İsveç Modelinin II. Meşrutiyet Dönemi Türk Eğitim Sistemine Entegrasyonu, Spor Yayınevi, Ankara: 2020

Çırpınırdı Karadeniz Şiirinin Yazarı Ahmet Cevat

            Ahmet Cevat, 5 Mayıs 1892 tarihinde, Azerbaycan’ın Şemkir İlçesi, Seyfali Köyü’nde doğmuş, 6 yaşına geldiğinde babasını kaybetmiş, annesi ve üvey kardeşleriyle birlikte hayata tutunmaya çalışmıştır. Daha sonraki yıllarda, Gence’de Şah Abbas Mescidi bünyesinde faaliyet gösteren medresede eğitim ve öğretime başlamış ve burada Rusça, Farsça ve Arapça dillerini öğrenmiştir. Tarihe ve özellikle edebiyata büyük ilgi duymuş, edebiyat öğretmeni Abdullah Sur’dan etkilenerek ondan çok şey öğrenmiştir. Şiirlerini genellikle bu medresede yazmış, çeşitli dergi ve gazetelerde şiirleri yayınlanmıştır. Medresedeki eğitimini 1912 yılında tamamlamış ve arkadaşı Abdullah Şaik ile birlikte “ Kafkas Gönüllü Kıtası “ na katılmıştır.

            Trakya’da Osmanlı güçleriyle birlikte Bulgar ordusuna karşı savaşmış, daha sonra İstanbul’da milli şair ve yazar Mehmet Emin Yurdakul ile tanışmış, dost sohbetlerine katılmış ve bir müddet sonra Azerbaycan’a dönerek Gence’de öğretmenliğe başlamıştır. Ahmet Cevat burada şiirleri ve yazılarıyla halkına moral veriyor ve o debdebeli ve kargaşalı günlerde Türk dünyasına umut ışığı olan bir milli kahraman ve vatanseverdir. Birinci Dünya Savaşı yıllarında, Anadolu’da cereyan eden olayları muhtelif gazete ve dergilerde haber olarak yazmış ve 1915 yılında, Azerbaycan’dan Doğu Anadolu’da yaşayan Türklere yardım götüren heyete katılmıştır.

            Ahmet Cevat, Kafkas İslam Ordusu’yla birlikte Azerbaycan’ın Yamasal Dağı’ndaki cephede Rus, Ermeni ve İngiliz güçleriyle savaşmış, 15 Eylül 1918 tarihinde, Türk Savunma Sanayi’nin öncüsü ve “ Bakü Fatihi “ olarak da tanınan Nuri Paşa’nın ordusuyla birlikte Bakü’ye girenlerin arasında yeralmıştır.

            Yazdığı bütün şiirleri, ana vatan ve orduya ithaf edilmiştir. Bu konuda Ziya Gökalp, 1918 yılında Yeni Mecmua’da şu değerlendirmeyi yapmıştır: “ Ruslarla savaştığımız sırada Kafkasya’da intişar eden bir şiir mecmuası elimize geçti. Koşma isimli bu kitabın nazımı Ahmet Cevat isimli bir Türk’tür. Bu milliyetperver şairin bütün şiirleri, Osmanlı Türklerine, ana vatana, orduya ithaf edilmiştir.”

            1918 – 1920 yılları sanatının en verimli dönemi olmuş ve bu dönemde Azerbaycan’ı öven ve metheden, halka moral veren şiirler yazmış, Türk dünyasının fikir, düşünce ve dava adamı İsmail Gaspıralı’nın “ dilde, fikirde, işte birlik “ prensibini beğenmiş ve yaşayan Türkçenin Türk dünyasının ortak dili olduğunu savunmuştur.

            Yapmış olduğu faaliyet ve önemli açıklamalarından dolayı, komünist yönetim döneminde Bakü’den uzaklaştırılmış, bu milli ve istiklal şairinin “ İstiklal Uğruna Şiirler “  kitabı 1928 yılında İstanbul’da neşredilmiştir. Azerbaycan’ın bağımsızlığı için yaptığı çalışmalar, , milli duygulara hitap eden şiirler yazmasından ve bazı şiirlerinin Türkiye’de yayınlanmasından dolayı sürekli olarak takibat altında tutulmuştur.

            “ Çırpınırdı Karadeniz “ şiiri, Azerbaycan’ın milli ve bağımsızlık şairi Ahmet Cevat tarafından yazılmıştır. Bu şiir, Nuri Paşa’nın kumandasında Azerbaycan Türklerini Ermeni ve Rus soykırımından kurtarmak için yaptığı fedakârlığa atfen Gence’de 15 Aralık 1915 tarihinde yazılmış ve Üzeyir Hacıbeyli tarafından bestelenmiştir. Bu şiir sadece Azerbaycan’da değil, aynı zamanda Türkiye’de de sevilmiş ve Türk Milliyetçileri tarafından marş haline getirilmiştir.

            Bu büyük şair ve kahraman dava adamı, Stalin tarafından “ Türk casusluğu ve Türklere yardım etmek “ suçlamasıyla tutuklanmış ve daha sonra Bakü’de 13 Ekim 1937 tarihinde kurşuna dizilerek şehit edilmiştir. O, şair gibi doğdu, şair gibi yaşadı ve şair gibi şehit oldu.

            Hepimizin duygularına tercüman olan “ Çırpınırdı Karadeniz “ şiiri, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra, bağımsızlığına yeniden kavuşan Azerbaycan’da, Azerbaycan Parlamentosu tarafından milli marş olarak kabul edilmiştir.

            Ahmet Cevat, her şeyini ve hatta canını bile kaybetmiş ama Azerbaycan’ın istiklale kavuşacağı ümidini hiç kaybetmemiş bir milli kahraman ve istiklal şairidir. Bu uğurda canlarını çekinmeden veren bütün şehitlere Allah’tan rahmet diler, kahraman gazilere de saygı ve şükran duygularımızı sunarız.

KAYNAKLAR:

Afina Memmedli, Ahmet Cevat ve Türkiye, 2010 Bakü,

Rahman Salmanlı, İstiklal Şairi Ahmet Cevat Hakkında, 2003 Azerbaycan,

Sabir Piroğlanov, Ahmet Cevat Hakkında Anılar, 2005 Azerbaycan.

19 Mayıs 1919 ‘un Yol Haritası

19 Mayıs 1919, Türk milletinin, millî önderi Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün öncülüğünde önce Milli Mücadele’yi kazanarak Kurtuluş’a, sonra Türkiye Cumhuriyeti devletini kurarak bağımsızlığa ve daha sonra da toplumun her alanında yapılan devrimlerle çağdaş hayata uzanan zaferler ve başarılarla dolu uzun, meşakkatli ve kutlu yolun başlangıcı ve ilk adımı olan bugünün derin mana ve önemini kavramak her Türk gencinin hafızasına nakşedilmelidir.
*
Dünya tarihinde hiçbir örnek yoktur ki, gericilikten yoksulluğa, işgalden teslimiyete giden yolda, bir ulusun kaderi bir “vapur”un yolculuğu ile başlasın…
Derme çatma bir geminin ufuk çizgisinde kayboluşunu anlatmıyor o vapur…
Tam aksine, o vapur yolculuğunun uygarlık ve aydınlanma için tarihin ufkunu açtığını da kabul ediyor tüm dünya…
Çünkü bozuk pusulasına rağmen, bir ülkenin kaderi için en yaşamsal yolcusundan yine bir ulusun kurtuluşu için en kritik dönemecine kadar hedefine ulaşmış bir vapurdur o…
Türkiye Cumhuriyeti’ni Osmanlının küllerinden var eden, dünya tarihini sarsacak boyuttaki Kurtuluş mücadelesinin bir vapurun yolculuğundan bir Meclis’in açılışına kadar geçen süreyle ilgili çarpıcı saptamalar da yapmıştır Gazi Mustafa Kemal Atatürk…
Bandırma Vapuru’nun yolculuğunu anlamayanlar, Samsun’a düşen ilk adımı sindiremeyenler; Atatürk’e, laikliğe, cumhuriyete, rejime saldırırken, -hatta bazı tetikçi alçaklar gibi küfür etmeye kalkışırken- aşağıdaki satırları okumadan, sakın ola çizgiyi aşmasınlar!!!
Diyor ki Gazi Paşamız;

  • “Ulus yorgun ve yoksul bir durumda…”
  • “Hükümet, güçsüz, onursuz, korkak…”
  • “Ordunun elinden silâhları ve cephanesi alınmış…”
  • “Başsız kalmış olan ulus, karanlık ve belirsizlik içinde, olup bitecekleri bekliyor.”
  • “Komutanlar ve subaylar, genel savaşın bunca sıkıntı ve güçlükleriyle yorgun, yurdun parçalanmakta olduğunu görmekle yürekleri kan ağlıyor, kurtuluş yolu aramakta…”
  • “Ortada bir avuç Türk’ün barındığı bir ata yurdu kalmış, son olarak, bunun da paylaşılmasını sağlamak için uğraşılmakta…”
    “Böyle bir ulus, tutsak yaşamaktansa yok olsun, daha iyidir.”
  • “Öyleyse, ya bağımsızlık, ya ölüm!..”
    *
    — Gazi Mustafa Kemal Paşa Osmanlı subayı olarak 9. Ordu müfettişliği göreviyle Samsun a hareket etmiş olsa da asıl amacı kurtuluş savaşına halkı hazırlamak ve örgütlemekti–
    Ona bunu icbar eden bizzat Mustafa Kemal’dir. İngilizler, Mustafa Kemal’in Anadolu’ya ne niyetle geçtiğini bildikleri için onu durdurmaya çalışmış ama başaramamıştır. Zaten Mustafa Kemal’de, Bandırma vapuru kaptanına, böyle bir tehlike olduğunda en yakın yerde gemiyi karaya oturtma talimatı vermiştir. Geminin karaya oturması demek Mustafa Kemal’in Samsun’a olmasa bile herhangi bir noktada Anadolu’ya ayak basması demektir. Anadolu ise, İstanbul’da yapılan Teşkilatlanma vesilesiyle zaten Mustafa Kemal’i beklemektedir.
    *
    O eşsiz liderin, günümüzün sandıktan çıkmış siyasi muktedirlerini disiplinsize edecek temel sorumluluklarını vurgulayarak ders veren uyarısıyla yazımızı taçlandıralım:
    ‘’ Bir millette, özellikle bir milletin iş başında bulunan yöneticilerinde özel istek ve çıkar duygusu, vatanın yüce görevlerinin gerektirdiği duygulardan üstün olursa, memleketin yıkılıp kaybolması kaçınılmaz bir sondur’’.
    ‘’Arkadaşlar, efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır.’’
    *
    Kuvayı Milliye kadrosuyla Türk Halkının önüne düşerek oluşturduğu güçle, Emperyal güçlerin desteğiyle Anadolu’yu işkâl eden Yunan ordularına karşı verdiği başarılı Kurtuluş Savaşları sonucu Anadolu’yu Türk Milletine yeniden bağımsız bağlantısız vatan yapan Başbuğ Mustafa Kemal ATATÜRK’Ü şükran ve minnetle yat etmek her namuslu Türk vatandaşının vatandaşlık borcudur; vicdani borcudur.
    *
    Bugün Başbuğ Atatürk’ün doğum günü; bugün senin doğum günün; bugün Türk Ulusunun doğum günü…
    Ondokuz Mayıs Atatürk’ü anma Gençlik ve Spor Bayramı Türk Milletine Kut Olsun

A.Kemal GÜL
( 18 Mayıs 2024)

Seviye de Seviyesizlik de Bulaşıcıdır

İntegral zor olduğu için müfredattan çıkarılmış. Kime sordular, kendilerine mi zor geldi bilmiyorum. Daha önce de bir bakanımız evrimin hem zor hem de ispatlanmamış bir teori olduğu için müfredattan çıkarıldığını söylemişti. İki gerekçesi de yanlıştı. Böylece bütün dünya yanılırken biz, Suudi Arabistan, Oman, Cezayir, Fas ve Lübnan’dan sonra evrim hakkındaki gerçeği keşfeden altıncı ülke olduk.

Öğretilecek konular ikiye mi ayrılır? Zor konular ve kolay konular diye… Bu mantığa göre bir de orta zorlukta konular olmalı. Mesela toplama kolay, çıkarma biraz daha zor, çarpma daha ve bölme çok daha zor olmalı. Acaba toplamanın dışındakileri de müfredattan çıkarsak mı? Hiç olmazsa bölmeyi çıkaralım.

Ciddiyete dönüp şu soruyu sormak isterim: Konuları kolay ve zor diye ayırıp kolayları öğretip zorları öğretmemek doğru mu?

Ya başka ülkeler?

Bu sorunun cevabı çok yönlü.

Bir kere, kolay konu, zor konu ayrımını kabul etmiyorum. Eğitimci olacak insan, gerektiğinde entegrali, ilkokul öğrencisine bile anlatabilir. Asıl zorluk kavramların tabakalı yapısıdır. Bilgi üst üste konularak yükselir. Siz integralin anlaşılması için gereken kavramları daha önce verdiyseniz integral kolaydır. Veremediyseniz zordur, hem de çok zordur. Öğrenci doğru, eğri, alan, fonksiyon, grafik kavramlarını biliyorsa entegral, eğrinin altında kalan alandan ibarettir. Yok, o temeldeki kavramları doğru dürüst öğretemediyseniz integral çok zordur.

Düşünmeniz gereken bir başka yön, fen eğitiminde hangi seviyeyi – veya seviyesizliği –  hedeflediğiniz, neye razı olduğunuzdur. Bu hedefi, bu seviyeyi, sadece içe bakarak belirleyemezsiniz. Dünyadaki bilim ve teknoloji yarışında nerede bulunmak istediğinizi de bilmeniz gerekir. STEM denilen, bilim, teknoloji, mühendislik ve matematik eğitiminde ortanın üstünde yer almak istiyorsanız müfredatınız bir türlü, o dünyaya değer vermiyorsanız müfredatınız başka türlü olacaktır.

Tırmanmayan aşağıda kalır

Ortaöğrenim müfredatı, üniversite programlarını da etkiler. Belli konuları ortaöğrenimde öğrenmemiş öğrenciye üniversitenin vereceği, öğrenmişe vereceğinden farklıdır. Eğitimin bir ucundaki kalite, diğer ucunu etkiler. STEM yarışında ortaöğretim müfredatını hazırlayanların, ülke üniversitelerinin düzeyini de düşünmesi gerekir. Kimya profesörü eski bir öğrencim üniversiteden erken emekli olmuş. Üzüntüyle, sebebini sordum. “Çarpım tablosu bilmeyen öğrencileri mühendis yapmaya çalışmaktan bıktım.” dedi.

Nihayet ve belki en önemlisi: Eğitimi kolaylaştırmak makul bir politika mıdır? Bu soruya şiddetle “Hayır!” derim. Okuyucularım muhakkak ki hayatta belli bir yere gelmiş insanlardır. Kendinize sorun, bulunduğunuz yere gelirken hiç zorlukla karşılaşıp onu aştınız mı? Birikiminizi aştığınız zorluklarla sağladığınızı söyleyebilir miyim? Hiç zorlanmadan yıllarını geçirmiş bir insan, zorluklarla hayatını kazanıp belli bir düzeye yükselmiş insanla bir olur mu? Hiç yokuş tırmanmamış bir insan yokuş tırmanmışlara göre aşağı seviyelerde kalmaya mahkûmdur. İnsan ancak dik yokuşlara tırmanarak yükselir.

Vücut geliştiricilerin kullandığı bir slogan vardır: “No pain, no gain”. Acı yoksa kazanç da yoktur, anlamındadır. Bu sadece kas geliştirmekte değil, beyin geliştirmekte de geçerlidir.

Seviyesizlik bulaşıcıdır

Batıda bazı şirketler üst düzey eleman ararken şartlar arasında doktora derecesi de istiyorlar. Falan dalda doktora değil. Sadece doktora… Mesela bir sanayi şirketi, üst kademelerde istihdam edeceği adayın edebiyat, felsefe veya tarih doktorasını da tercih sebepleri arasında sayıyor. Veya bir avukatlık şirketi, fizik doktorasına da değer veriyor. Böyle bir şirketin üst düzey yöneticisine bu tutumlarının gerekçesi sorulmuş. Cevap şöyle: “Doktora, bir insanın sabır, odaklanma, kendini konuya vakfetme, mesai düşünmeden günler, aylar boyunca kesintisiz çalışabilme yeteneklerini gösterir. Konusu ne olursa olsun bunu yapabilmiş bir insan bizim için değerlidir.” Bu tutumu şöyle de özetleyebilirsiniz: Doktora zordur, zorluğu aşmış insan değerlidir. Tabii doktora gibi doktoradan, yani bilime daha önce bilinmeyen bir bilgiyi eklemiş, bilime katkı sağlamış doktoradan bahsediyorum. Böyle olmayana doktora denmesi hocaların ve jürilerin ayıbıdır. Onlar utanmalı.

Zorlu bir yokuşu tırmanmışlarla tırmanmamışlar bir değildir. Biri yüksektedir; öbürü aşağılarda. Doktora hayattaki geliştirici yokuşlardan biridir. Sanattan iş hayatına, devlet hizmetinden zihin emeğine kadar her alanda yükselmek için zorlu yokuşlar tırmanılır.

Seviye de seviyesizlik de bulaşıcıdır. Bizim sifonumuz çekildi artık. Döne döne düşüyoruz.

Seviye de seviyesizlik de bulaşıcıdır – Milli Düşünce Merkezi (millidusunce.com)

Arapça Tabelalar Ve Özgür Özel

CHP Genel Başkanı Özgür Özel, partisinin yerel seçimlerdeki başarısından sonra, kendi tabanının da seçimde CHP’ye emanet oy veren diğer partilerin seçmenlerinin de tepkisini çeken açıklamalar yapmakta.

Cumhurbaşkanını AKP Genel Merkezinde ziyareti ve Devlet Bahçeli’yi MHP Genel Merkezinde ziyareti nedeniyle Özgür Özel için de “değişti” ve “yumuşatıldı” gibi sözlerle endişeli ve eleştirel ifadeler kullanılıyor.

Hatta bazıları seçim zaferinden sonra göz ameliyatı olup gözlükten kurtulan Özel’in artık dünyayı ve siyaseti başka türlü görmeye başladığını söyledi.

Özgür Özel’in bazı CHP’li Belediye Başkanlarının “Arapça tabelaları sökme ve Suriyelilerin nikah ücretini 10 katına çıkartma gibi uygulamaları” üzerine yaptığı açıklama CHP’ye oy veren milliyetçi kesimde hayal kırıklığı yaratmış görünüyor.

CHP Genel Başkanının ifadeleri tümden yanlış değil. Ama iki hususu ben de çok sakıncalı buldum.

Özgür Özel “Seçmenler Türkiye’de açlık, yoksulluk, işsizlik var iken Türkiye’ye bu kadar göçmen gelmesinden rahatsız ve tepkili.Bu tepkiyi siyasete ciro için bu tip açıklamalar, CHP’li bir kamu yöneticisinin yapması gereken açıklamalar değil. Bu politikalar CHP politikalarıyla uyuşan politikalar değil. Suriyeli meselesi yerel yöneticinin çözebileceği mesele değil.

“Arapça, Kur’an-ı Kerim’in yazıldığı ve okunduğu dildir. Belediye başkanının Arapça yazıyı yırtması vatandaşın bilinçaltında bir yara oluşturabilir.”

*********************************

Özgür Özel’in Sözleri Endişe Verici

Ben iflah olmaz bir iyimser olarak Özgür Özel’in iyi niyetli olduğunu düşünmek istiyorum.

AKP içinde bir kesimin Arapça’ya ve Arap adet ve geleneklerine kutsal gibi baktıklarını biliyoruz.  Arapça’yı sanki İslam’ın bir olmazsa olmaz parçası gibi gördükleri ve seçmenin kafasını karıştırmak için istismar edebileceklerini düşünmüş olabilir.

Son Cumhurbaşkanı seçimi öncesi muhalefetin Cumhurbaşkanı adayı Kılıçdaroğlu farkında olmadan, kazara bir seccadeye ayakkabısı ile bastı diye dünya O’na dar edilmedi mi?

Ben bu olay üzerine Hak Hukuk Ahlak Çiğnenebilir, Seccade Asla! Başlıklı bir yazı yazma ihtiyacı duymuştum.

Özgür Özel’in bu korkusunda kısmen haklılık payı var ama “Arapça Kur’an dilidir, Arapça tabelanın indirilmesi vatandaşı yaralar” ifadesini kullanmakta kesinlikle yanlış ve sakıncalı.

Vatandaşın, Arapça bilmediği için, bir kağıt üzerinde yazılı Arapça metin gördüğünde Kur’an ayeti olabileceği kabulüyle hürmet gösterdiği doğrudur. Ancak dükkan, market, büro, muayenehane gibi işyerlerinde asılı veya camlara yazılı Arapça tabelaların kutsal olmadığını bilmeyen vatandaşımız yoktur sanırım.

CHP Genel Başkanı bu açıklamasıyla “6 milyon Arap vatandaşımızın”oylarını kazanmak istemiş olabilir. “6 milyon Arap vatandaşımız var bizim” ifadesi de Özgür Özel’e ait.

Önceki açıklaması çok tepki çekince tevil etmek veya daha iyi anlaşılmasını sağlamak için yaptığı açıklamada kullandı bu yanlış ve sakıncalı tabiri.

*********************************

Anayasa’dan Türk Adını Çıkarmak

Üniter devletin kurucu partisi CHP’nin lideri “6 milyon Arap vatandaşımız var bizim” sözlerini sarf etmemeliydi. Özgür Özel‘in etnik farklılıklar üzerinden siyaset yapan AKP ve DEM Parti’yi eleştiren bir kitleyi temsilen söylediği söz kabul edilemez.

Anayasa madde 66’ya göre, “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür.” Arap kökenli de olsalar, Ukraynalı da olsalar vatandaş ise hepsi Türk vatandaşıdır ve ayrıştırılması doğru değildir.

Hele hele bu madde AKP’nin öncülük ettiği yeni Anayasa’da kaldırılmak isteniyor ise. Bu maddenin değiştirilmesi veya kaldırılmasını isteyen partilerin AKP, DEM, Hüda-Par, Deva Partisi olduğu SP, YRP ve Gelecek Parti’nin de değiştirmekten yana olabileceği biliniyor. CHP, MHP, İYİ Parti, Zafer Partisi, BBP, DP bu madde ve Anayasanın ilk 4 maddesinin tartışmaya açılamaz olduğunu savunuyordu.

CHP Genel Başkanı “6 milyon Arap vatandaşımız var bizim” cümlesiyle Anayasa’nın 66. maddesinin kaldırılmasına zemin hazırlayan bir mesaj vermiş olabilir mi?

Öyleyse, CHP’nin içindeki marjinal bir grup hariç, CHP’li seçmenin tepkisi büyük olur.  Özgür Özel “dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olur.”

Erdoğan ve Bahçeli ile görüşmelerinde Özgür Özel bu konuda bir taviz verdiyse ve iş ciddileşince MHP ve BBP de rotayı AKP’nin gösterdiği yöne çevirirse vay halimize.

Referandum yapılsa halkımız bu maddenin kaldırılmasına izin vermez. Ama Meclis’te 360 milletvekilinden fazlası “evet” derse Anayasa’daki Türk kimliği silinebilir.

*********************************

Türkçe Olmayan Bütün Tabelalar Sorundur

Arapça tabelalara tepkinin daha yoğun olması çoğunluğu Suriyeli Arap olan sığınmacıların oluşturduğu gettolara tepkinin yansımasıdır.

Fakat Türkiye’nin hemen her yerinde başta İngilizce olmak üzere diğer yabancı dillerdeki marka ve tabela hakimiyeti zaten gündemimizde olmalıydı. Zaman zaman bazı belediyeler bu konuda tedbir almaya yeltenmişse de başarılı olamadılar.

Çünkü yasal mevzuat ve denetim yetersizdi. Halkımızın da böyle bir derdi yok. Hatta Türk firmaları yabancı marka izlenimi verecek isimler koyduklarında daha fazla satış yapıyorlar.

TBMM’de grubu olan partilerin de bu konuda bir çözüm üretme niyeti olmadığı görülüyor. En azından iktidar kanadının böyle bir derdi olmalı ki bir çözüm üretilebilsin.

Yasal düzenlemede de bazı zorluklar çıkacaktır. Türk şirketlerinin Türkçe marka ve tabela kullanması zorunlu hale getirilebilir. Ama yabancı firmaların ve ihracat yapan Türk firmalarının marka ve tabelaları konularında farklı düzenlemeler gerekebilir.

Bu zorluklar aşılabilir. Yeter ki devleti yönetenlerde Karamanoğlu Mehmet Bey’in iradesi olsun.

“Bugünden sonra hiç kimse sarayda, divanda, meclislerde ve seyranda Türk Dilinden başka dil kullanmaya” diye bir kanun çıkartabilsinler.

Kâinata Bakış Tarzı

    Cenabı Hakk’ın masivasına / Kendisinden başka bütün mahlûkatına / yarattığı tüm varlıklara,

     Yani kâinata, mâna-i harfiyle ve O’nun, yani Allah’ın hesabına bakmak gerekir.

     Mâna-i ismiyle, yani sebepler adına bakmak hatâdır.

     Çünkü, her şeyin iki ciheti var. Bir ciheti / yönü Hakk’a bakar.

     Diğer tarafı da, mahlûkata / yaratılmışlara bakar.

     Halka / mahlûkata bakan cihet, Hakk’a bakan cihete tenteneli bir perde veya

     Şeffaf bir cam parçası gibi, altında Hakk’a bakan dayanak noktasını gösterecek,

     Bir perde gibi olmalı.

     Bu durumda, nimete bakıldığı zaman Mün’im / Nimeti Veren,

     San’ata bakıldığı zaman Sâni / San’atla yaratan,

     Sebeplere nazar edildiği vakit;

     Müessir-i Hakikî / Gerçek Tesir Edici olan Allah, zihne ve fikre gelmeli.

     Hiçbir şey, bir zerre / bir molekül ve atom bile mâna-i ismiyle,

     Yani bizzat kendisine bakan ve kendisini tanıtan mânası ile mastar / kaynak olamaz.

     Fakat, bir zerre, mâna-i harfiyle yani o şeyin kendisini değil de,

     Sanatkârını, ustasını ve sahibini bilip tanıtan mânasıyla;

     Sema ve göğün yıldızlarının göründüğü yer ve mekân olur.

     Gaflet ile o zerreye mastar / kaynak zannıyla bakıldığında, İlahî san’at; tabiata mal edilmiş olur.

     Kâinata, mâna-i harfiyle / Sanatkârını gösteren mâna ve anlamı ile,

     Yani başkasına hizmetkâr ve âlet oluş yönüyle bakmalı.

     Kâinata, mâna-i ismiyle / bizzat kendisine bakan ve kendisine işaret eden yönüyle,

     Kısaca müstakil / bağımsız varlıklar imiş gibi bakmamalı.

     Çünkü, sanatkârca yaratılan her varlıkta, iki cihet var: 

     Biri, kendi zât ve sıfâtından ibarettir.

     Diğer ciheti; Sânia / sanatkârca yaratan Allah’a ve Esma-i Hüsna /

     Allah’ın Güzel İsimleri’nden kendisine olan tecellî ve görüntülere bakar. 

     İkinci cihetin dâiresi, daha geniş ve anlamı daha çok.

     Zira, bir harf kendi zâtına bir harf miktarı – o da bir vecihle – delâlet eder / delil ve alâmet olur,

     Kâtibine çok vecih ve yönler ile delâlet eder / onu gösterir.

     Kâtibini, bakanlara târif ve tavsif eder / onu vasfeder.

     Evet, Ezelî Kudret kitabından olan san’atlı bir varlık,

     Kendi nefsine, kendi cirmi / cismi kadar ve bir bakıma delâlet eder, onu gösterirken,

     Ezelî Nakkaş olan Allah’a pek çok yönlerden delâlet eder / delil, alâmet ve işaret olur.

     Sanki, kendisine tecellî eden isimlerden uzun bir kasîde okur.

     Bundan dolayı, Allah’ın masivasına / kâinatına yapılan muhabbet / sevgi iki çeşittir.

     Birisi yukarıdan aşağıya nâzil olur / iner. Diğeri aşağıdan yukarıya çıkar.

     Bir insan, en evvel muhabbetini Allah’a verirse, onun muhabbeti dolayısıyla,

     Allah’ın sevdiği her şeyi sever. Mahlûklara taksim ettiği muhabbeti,

     Allah’a olan muhabbetini noksanlaştırmaz, aksine arttırır.

     İkinci kısım ise, önce sebepleri sever. Bu muhabbetini Allah’ı sevmeye vesile yapar.

     Bu kısım muhabbet, hepsini muhafaza edemez, dağılır. Bazen de kuvvetli bir sebebe rastlar.

     Onun muhabbetini, mâna-i ismiyle tamâmen cezbeder, helâkete / mânen yıkımına sebep olur.

     Şayet Allah’a vâsıl olsa da, vusûlü / vâsıl olması nâkıs ve eksik kalır.

     Demek ki, dünyanın iki yüzü var.

     Bir yüzü, az çok zahirî / görünürde bir ünsiyet / ülfet olunacak, bir güzelliği varsa da,

     Bâtını / içi daimî / devamlı bir vahşet ve ürkütücülük ile doludur.

     İkinci yüzü, filcümle / tamâmen, zâhiren / görünüşte vahşetli / ürkütücü ve korkunç ise de,      Bâtınen / içyüzü bakımından, dâimî / sürekli ünsiyet ve ülfet edileceklerle doludur. 

Dilimiz, Türkçemiz

Dil” Yitirilirse; “İl” de Yitirilir… Dile ihanet, Millete de ihanettir…/Karamanoğlu Mehmet Bey!

                Türk Milleti olarak örf, anane ve geleneklerimiz arasında çok güzel hasletlerimiz olmasına rağmen, milletimizin geleceğinin varoluş-yokoluş ikileminin arasında zaman zaman git-geller yaşadığı da bir gerçektir. Üzülerek belirtmeliyim ki, bunların en başında dünya milletleri arasında asimilasyona en yatkın millet olarak Türk Milletini sayabiliriz.

                Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Sayın Prof. Dr. Mustafa Erkal “Etnik Tuzak” adlı eserinde bu konuyu sosyolojik açıdan çok net olarak açıklamıştır. Sayın Mustafa Erkal: “Bilecik Söğüt’teki Oğuzların Bozok kolunun Kayı boyuna bağlı Karakeçili aşireti, ne ise, Diyarbakır’da yaşayan ve ben Kürdüm diyen insanların büyük çoğunluğu da aynı “Kara Keçililer” aşiretine mensuptur.” Der. Burada yaşayan Türkler, öncelikle eğitimsizlik(saldım çayıra Mevlâm kayıra), sonra komşularımız, İran, Irak, Suriye üçgeninde Türklüklerini maalesef unutmuşlardır.

                Asimile olan insan, tabiidir ki, dilini de kaybeder. Dilini kaybeden, milliyetini vatanını da kaybeder. Anadolu Selçuklu devletinin yıkılış dönemlerinde bilim dili Arapça, sanat dili ise Farsça idi. Anadolu’da Selçuklular haricinde Karamanlar ve başka beylikler de vardı. Kendi aralarında kültür birliği, bununda en önemli unsurlardan dil birliğinin olmayışından milletleşemediler. Bu nedenle hepsi de birer birer yıkılıp tarihe karıştılar.

                Selçuklu döneminde saray çevresinde bulunan yazar, düşünür ve şairler eserlerini farsça yazarlardı. Bunların en başında da “Asafnağme”yi yazan Asaf Bey, ünlü düşünürümüz Mevlâna Celalettin Rûmî’ de rubailerini Farsça yazanlar arasındaydılar. Onların çağdaşları Yunus Emre, Karacaoğlan, Dadaloğlu gibi ozanlarımız ise halk dili olan güzel Türkçemizi kullanıyorlardı ve biz hâlâ onların konuştuğu dili konuşuyoruz.

                Dilin önemi konusunda Üstad Cemil Meriç’e kulak verelim: “Kamus,(Lügat) bir milletin hafızası, yani kendisi; heyecanıyla, hassasiyetiyle, şuuruyla. Kamusa uzanan dil namusa uzanmıştır. Her mukaddesi yıkan Fransız İhtilâli, tek mukaddese saygı göstermiş; Kamusa…Heyhat! Batıda cinnet bile terbiyeli. Batının en talihsiz fikir adamı, bir ba’s-ü ba-del mevt(öldükten sonra tekrar dirilmek) hayaliyle avunabilir. Türk yazarı böyle bir teselliden de mahrum. Dil, Penelop’un örgüsü 24 saatte örülüp sökülüyor.” (Oğuz Çetinoğlu: Ses Bayrağımız Türkçe)          

                Türkçe, geçmişi binlerce yıl önceye dayanan, dünyanın dört bir yanında milyonlarca insan tarafından konuşulan 13. yüzyıla gelinceye kadar devlet yazışmalarında ve halk arasında yazılıp konuşulmasına rağmen, bu yüzyıldan sonra devlet yazışmalarında kullanılmamaya başlandı. Unutulma tehlikesiyle karşı karşıya kalan Türkçenin kaderi, Konya çevresinde kurulan Karamanoğulları Beyliği hükümdarı Mehmet Bey’in 13 Mayıs 1277’de yayımladığı bir fermanla değişti. Türkçe, Mehmet Bey’in: “Bugünden sonra hiç kimse sarayda, divanda, meclislerde ve seyranda Türk dilinden başka dil kullanmaya.” fermanıyla resmi dil oldu ve Türkçe lâyık olduğu itibarı kazandı.

                Türk dil Bayramının 747. Yılını kutladığımız şu günlerde CHP Genel Başkanı Özgür Özel Soma Maden faciası davasını takip etmek için gittiği Soma’da: “Yasal düzenleme gereğince yabancı dilde tabelalar için bir düzenleme var. Belediye başkanlarımıza tüm diller için bu düzenlemeye uymaları gerektiğini söyledik. Arapça bir yazıyı kanuna uygun yazışmalar ve ihtarlar yapıp, ilgilisine sökmek için süre vermeden ya da sökmüyorsa belediyenin ilgili birimiyle yapmadan, belediye başkanın kendi eliyle yırtması fazladan bir popülizmdir. Bu doğru değil. Ayrıca bu ülkede 6 milyona yakın vatandaşının, Türkiye vatandaşının, Hatay, Şanlıurfa, Mardin, Batman’da yaşayan 6 milyon vatandaşımızın ana dili Arapçadır. Arapçaya yapılan hürmetsizlik o kişilere karşı yapılan hürmetsizlik olarak algılanıyor. O yüzden nezaketi koruyalım. Ayrıca Kur’an-ı Kerim Arapçanın orijinal dilidir.

                Hangi yönden bakarsanız bakın her yönüyle çarpık ve gerçeklerden uzak bir konuşma. Siyasiler, sırf oy kazanmak uğruna bu gibi konuşmalarıyla, Türk Milletinin dilini kültürünü hafife alıyor, kanunlarımızın çiğnenmesine resmen çanak tutuyor.

                Eğer Türkiye kendi sınırları içerisinde yaşayan 6 milyon Arap vatandaşına Türkçeyi öğretemediyse bu gelmiş geçmiş Türk yöneticilerin büyük suçudur. 600 sene üç kıtayı hâkimiyeti altında tutan Osmanlı, maalesef kendi dilini ve kültürünü o uzak diyarlara taşıyamamıştır. 1900’lü yıllarda Kuzey Afrika’yı istila eden Fransa, 135 senede Fas, Tunus, Cezayir halklarına ana dilleri gibi Fransızca konuşmayı öğretmiştir. Eğer bu âlemde ebediyen egemen olarak yaşamak istiyorsak, kendi hatalarımız la da yüzleşelim lütfen.