Nene Hatun, 1857 yılında Erzurum’un Çeperli Köyü’nde dünyaya gelmiş, 22 Mayıs 1955 tarihinde zatürre hastalığından 98 yaşında Erzurum’da vefat etmiş ve düşmana karşı kahramanca savunduğu Aziziye Tabyası’nın yanına defnedilmiştir. Nene Hatun 19. Yüzyılda yaşamış, fakat öyküsü, kahramanlığı ve cesareti dillerden hiç düşmemiştir. “ 93 Harbi “ diye adlandırılan 1877 – 1878 yıllarında yapılan Osmanlı – Rus Savaşı’nda genç yaşında göstermiş olduğu kahramanlık ile gönüllerimizde taht kurmuştur.
Ruslar, 9 Kasım 1877 yılında ve Ermeni komitacıların desteğiyle Aziziye Tabyasını ele geçirerek Osmanlı askerlerinin birçoğunu öldürmüşlerdir. Bu haberi duyan Erzurum halkı ellerine geçirdikleri kazma, kürek, balta, sopa ve tüfekle Tabyalarda sağ kalan askerlerle birleşerek saldırıya geçmişler, “ Seni bana Allah verdi, ben de seni O’na emanet ediyorum “ diyerek beşikteki bebeğiyle vedalaşan Nene Hatun’da vatan sevgisi uğruna cepheye koşmuştur. Aziziye Tabyası’nda göğüs göğse bir savaş başlamış ve Tabyayı ele geçiren Rus askerleri darmadağın edilmiş ve yaklaşık olarak 2500 civarında Rus askeri öldürülmüş ve Tabya düşmandan geri alınmıştır. Çatışmalarda Nene Hatun yaralanmasına rağmen diğer yaralıların tedavilerinde yardımcı olmak için hemşirelik yapmış, yemek pişirmiş, su taşımış ve hizmetten hizmete koşarak adeta destanlaşmıştır.
Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Erol Kürkçüoğlu Anadolu Ajansı muhabirine, Osmanlı – Rus Savaşı’nın kazanılmasında Nene Hatun, Topal Gülüzar, Nane Hanım gibi nenelerin büyük emeği olduğunu belirtmiş ve o günlerde vatanı savunmak için insanların günlerce uyumadığını şöyle belirtiyor: “ O savaşın kazanılması için kadınlarımız da erkeklerimizin yanında yer almıştır. Osmanlı – Rus Savaşı ordu – millet bütünleşmesiyle kazanılmıştır. Onun için bu büyüklerimizi her zaman saygıyla anmamız lâzım. Gerçekten hepimizin nenesi Nene Hatun’dur. Vatan müdafaası noktasında annelerimiz ve nenelerimiz bu mücadelenin içinde yer almıştır.”
Nene Hatun, Erzurum’daki Aziziye Tabyasını düşmana karşı savaşarak adını Türk tarihine altın harflerle yazdıran bir vatan kahramanıdır. Başarılarından dolayı, hayatının son günlerinde 8 Mayıs 1955 yılında Türk Kadınlar Birliği tarafından “ Yılın Annesi “ seçilmiştir. Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından da “ Üçüncü Ordunun Nenesi “ ünvanı verilmiştir. Dönemin NATO Orduları Başkomutanı Amerikalı General Matthew Ridgway’ın dikkatini çekmiş, vatanı, bayrağı, namusu ve şerefi için Türk kadınının neler yapabileceğini göstermiştir.
Ülkemizde vatanı için canını, kanını hiç çekinmeden veren aziz şehitler; yüzünü, gözünü, kolunu, ayağını kaybeden kahraman gaziler vardır. Bugün üzerinde yaşadığımız bir vatanımız var diyebiliyorsak, bunu aziz şehitlerimize ve kahraman gazilerimize borçluyuz. Bu yüzden, her zaman şehit ve gazilerimize şükran duygularıyla saygı göstermeliyiz. Nene Hatun, Kara Fatma, Şerife Bacı, Şahin Bey, Gördesli Makbule, Tayyar Rahmiye, Fatma Bacı, Sütçü İmam, Nezahat Onbaşı, Yörük Ali Efe, Hafsa Sultan gibi pek çok kahraman düşmanla savaşarak ve mücadele ederek şehit düşmüşler, gazi olmuşlardır. Üzerinde yaşadıkları vatanı kutsal bildikleri için hiçbir karşılık beklemeden canlarını severek vermiş ve birçoğu da gazilik ünvanına kavuşmuştur. Şehitlerimize Allah’dan rahmet diler, yaşayan gazilerimize de sonsuz minnet ve şükranlarımızı sunarız.
Kaynaklar:
Akın Aktaş, Arşiv Bilgileri Işığında Nene Hatun, ETÜ Yayınevi,
Ragıp Karadayı, Nene Hatun, Babıali Kültür BKY, 2017,
Mehmet Koçyiğit, Nene Hatun Kız Anadolu Lisesi Üzerine Tarihsel Bir İnceleme, Atatürk Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü Yüksek Lisans Tezi, 2014,
İbrahim Uçar, Nene Hatun – Anadolu yiğitleri 3, Çilek Yayınları, 2018,
M. Talat Uzunyaylalı, Nene Hatun, Atatürk Üniversitesi Yayını, Erzurum, 2015,
Ahmet Haldun Terzioğlu, Hakkı Suat Yılmazer, Nene Hatun – Vatan Sevgisinin Önemi.
Rus emperyalizmi 1853-1856 yılları arasındaki Kırım Savaşı ile Kafkas halklara kıyım yaparak tarihe bir insanlık suçu daha ekledi. Kırım’ın işgaline karşı göğüs gererek topraklara asker gönderilmesini engelleyen Müslüman Çerkesler, Çarlık Rusyası’nın hedefi haline gelerek 21 Mayıs 1864 yılında zorla sürgüne gönderildi. Tarihe kanlı bir sayfa açan Rus Çarlığı, Büyük Kafkasya Sürgünü’ne imza attı. Bugün o sürgünün 160. yıl dönümü kaydediliyor.
21 MAYIS BÜYÜK KAFKASYA SÜRGÜNÜ
Çerkeslerin, Çarlık Rusyası’nın ana hedeflerinden biri haline gelmesi özellikle 1853-1856 yılları arasında gerçekleşen Kırım Savaşı ile birlikte oldu. Kırım Savaşı’nda Kafkasya’da bulunan Şeyh Şamil taraftarları ile birlikte Müslüman Çerkesler, Rusya’nın bölgeye kuvvet ayırmasına ve Kırım’daki cephelere destek göndermeyi engellemesine neden oldu. Rusya bu gelişmeden sonra Karadeniz kıyısında bulunan Müslüman topluluklarını yok etmeye yönelik emperyalist politikalarını hızlandırdı.
Bu Müslüman toplulukları içerisinde Kırım Tatarları, Çerkes Adigeler, Abhazlar ve Nogaylar bulunuyordu. 1860’lı yıllara gelindiğinde Rusya’nın kontrol altına alamadığı tek alan, Çerkes halklarının bulunduğu bölgeyi kapsıyordu. Rusya bu tarihten itibaren Çerkesleri sürgün ederek, Karadeniz kıyılarından çıkarma planlarını devreye soktu.
Rus Çarı II. Aleksandr ile Maykop’ta görüşme fırsatı yakalayan Çerkesler, kendilerinin uzlaşmak istediklerini ve bunun karşılığında sürgün politikasından vazgeçilmesini istediklerini bildirdiler. Ancak Çar II. Aleksandr, Çerkeslere “Ya göç edersiniz ya da Kuban Irmağı havzasındaki topraklara yerleşirsiniz” cevabını verdi. Çerkesler ise bataklıklar ile dolu sıtma tehlikesi yüksek olan ve Kozak milislerinin cirit attığı bir bölgeye asla yerleşmek istemediler. Bunun sonucunda Çarlık Rusyası 1862’de “Çerkeslerin göçüne izin veren” bir karar çıkardı.
Bu kararın hemen ardından Rus birlikleri Çerkeslerin yaşadıkları bölgeye sevk edildiler. Direnişçi Çerkes yerleşimleri yakıldı ve insanlar katledildi. 1 yıllık bir direnişten sonra Çerkes halkları Ubıhlar dışında ateşkes istemek zorunda kaldı. Çerkeslerin Abadzeh kolunun bir kısmı sürgünü bir kısmı ise Kuban’a yerleşmeyi kabul etti. Şapsığlar ise Osmanlı’ya sürgün edilmek için kış koşullarının ortadan kalkmasını talep ettiler. Osmanlı İmparatorluğunun da isteği ile Şapsığlara Mart 1864’e kadar yerlerinde kalma hakkı tanındı.
1 MİLYON ÇERKES SÜRGÜN EDİLDİ
24 Mart 1864’te Ruslar Soçi’yi alarak Ubıh direnişine de son verdiler. Buradan sonra daha güneydeki Abhaz topluluklarının yerleşimlerine saldırarak buradaki halkların direnişi de kanlı bir şekilde bastırıldı. Birçok Çerkes halkı, Hristiyanlığa geçmeyi kabul etmeyenler dışında sürgüne tabi tutuldu. Geride kalan Çerkes halklarının sayıları ise keskin bir şekilde azaldı.
Çerkes Sürgününde Rus kaynaklarına göre 1863-64 yılları arasında Osmanlı topraklarına 418 bin kişi göç ettirilmiştir. 1858-65 yılları arasında göç edenlerin toplam sayısı da 493 bindir. Bunlar arasında 30 bin Türk soylu Nogay olduğu da bilinmektedir. İngiliz savaş tarihçisi W.E.D.Allen’e göre, o zamanki Osmanlı topraklarına yerleştirilmiş olan Çerkeslerin (Adıge) sayısı 600 binden fazladır. Amerikalı Justin McCarthy, sürülen Çerkes ve diğer Kafkas topluluklarının sayısının 1.200.000 dolayında olabileceğini, bunun ancak 800 bin kadarının hayatta kalabildiğini belirtiyor. Sağ kalan nüfusun 600 bini 1856-64 arasında, 200 bini de 1864 sonrasında göç etmiştir.
500 BİN ÇERKES RUSLAR TARAFINDAN KATLEDİLDİ
Sürgüne katılan nüfusun en az dörtte birinin yolculuk, kamp yaşamı ve yeni yerleşim yeri sırasında öldüğü kabul edilmektedir. Rusların doğrudan öldürdüğü Adige sayısı ise 500 binden fazla olarak tahmin edilmektedir. Çerkesya’yı boşaltma işi 1864 yılı Haziran ayı ortalarında tamamlanmış, kuzeyde Kuban Irmağı ağzından güneyde Bzıb (Psıbe) Irmağı ağzına (şimdi Abhazya’da) değin uzanan Karadeniz kıyılarında tek bir Çerkes bile bırakılmamıştı. Orta Kuban ve Orta Laba ırmakları solundaki bataklık ovalara yerleştirilenlerle birlikte, bu yerlerde toplanmış olarak, geride sadece 80 bin kadar bir Adige nüfusu kalmıştır. Bu 80 bin sayısı Adige tarihçisi Samir Hatko’ya göre ertesi yıl, 1865’de 51 bine düşmüştü.
RUSLAR YIĞINLAR HALİNDE GEMİLERE DOLDURDU
Rus politikası, Çerkes nüfusu bir an önce Rusya sınırları dışına göndermek ve onlardan ebedi kurtulmak biçiminde uygulanmıştır. Karadeniz kıyısına yığılan sivil nüfus, nine ve dedelerce de doğrulandığı gibi, Rus askerlerinin süngü ve dipçik darbeleriyle de zorlanarak, bazı durumlarda oturmaya bile yer kalmayacak biçimde ve yığınlar halinde gemilere doldurulmuştur. Bu yüzden zayiat da büyük olmuştur. Osmanlı yönetimi ile koordineli olarak, Batum, Trabzon, Giresun, Ordu, Samsun, Sinop, Kefken, Burgaz, Varna ve Köstence’de göçmen kampları kurulmuştur. Ancak bu kamplar salgın hastalıklar nedeniyle bir ölüm kampına dönüşmüştür ve kampların etrafı toplu Çerkes mezarlıkları haline gelmiştir.
Devlet, insan sayarak kimlik verse de o kişiye “İnsan gibi insan ol.” deriz. Cinsiyeti erkek de olsa ona “Önce adam ol, sonra karşıma gel.” deriz.
İnsan ve adam olmak, bir kimlik ve cinsiyet işi değil; o, bir nitelik, keyfiyet, ayrıcalık…
“Güvenilecek insan kalmadı.”, “Bizden adam olmaz.” cümlelerini sık duyuyorum.
İnsan da olunur, bizden adam da olur. Ne zaman? Bizi bizden alan her şeyi reddedip bizi biz yapan o yüce gücü yakaladığımız zaman; ölçüsüzlük kaosundan kurtulup bir ölçüye göre yol haritamızı çizdiğimiz zaman.
Mevcut hayat tarzımızın dışına çıkmaya, onu reddetmeye ne kadar hazırız? Hükmettiğimizi zannettiğimiz eşyanın kölesi olduğumuzun farkında mıyız? Para, makam, mal mülk, şöhrete esir olmuş nefsimiz veya egomuz, özgürleşmemize izin verir mi? Bu izni koparamazsak “insan” da “adam” da olamayız.
Düğününe çeyrek altınla giden Kayserili genç kendi düğününde çeyrek altın getirmeyen arkadaşını mahkemeye vererek çeyrek altının güncel tutarının iadesini talep etmiş. Düğünlerde yapılan bağışların bir yardımlaşma veya hayır olduğunu bilmeyerek bunu ticarileştiren kişi sizce insan mı?
Ankara’da kendini peygamber olarak tanıtan 3 kişi, vatandaşlardan 2.5 milyon TL toplayarak vatandaşların dini duygularını istismar eden ve onların cehaletinden faydalanan bu kişiler insan mı?
Türkiye’de beyzbol oynanmadığı halde, beyzbol sopası satışı patlamış. En çok beyzbol sopasını taksici ve dolmuşçular alırken, en çok satılan il ise Adana olmuş. Doğrudan kamu hizmeti yapan insanların bile kendini güvende hissetmediği için savunma veya en ufak bir anlaşmazlıkta muhatabına saldırma amacıyla silah alması insan ya da adam olma niteliklerinden hangisine uyar?
Türkiye’de 600 bin yaşayan ölünün emekli maaşlarını çektiği tespit edilmiş ve bu konuda geniş çaplı soruşturma başlatılmış. Kişinin öldüğünün bilinmemesi ve ona emekli maaşının ödenmesi devletin ayıbı. Ölen kişi adına devletten tüyü bitmemiş yetimin hakkını gasp edenlere ben ne insan ne de adam derim.
Çorum’da Hayvanları Koruma Derneğinin açılışında koyun keserek kara mizah örneği olacak bir samimiyetsizliğe imza atan insanlara herhalde türünün yüzkarası denir.
Kadıköy’de intihar etmek için çatıya çıkan adam, kendini izleyenler, “Atla, Atla” diye tempo tutunca, intihardan vazgeçip onların üzerine işerse o kişiye ne denir?
Uyuşturucu ile Mücadele Derneği başkanının, bonzai kullanmak iddiasıyla tutuklanmasına güler misiniz, ağlar mısınız?
TÜBİTAK’ta sahte diplomaları araştırmakla görevli birimin başındaki kişinin, diplomasının sahte olduğunu öğrendiğimde ben de “Bu ülkede güvenebileceğim ne insan ne adam kalmış, tuz kokmuş.” derim.
Dünyanın her yerinde ve insanlık tarihinin her döneminde, oranları farklı da olsa, benzeri problemler hep yaşanmış ve yaşanacaktır. İnsan müşkil varlıktır, zor anlaşılır. O, hem âlimdir hem cahildir, hem adildir hem zalimdir, hem yücedir hem aşağılıktır.
Biz, bir gün kendimize gelip bu kokuşmuş düzenin televizyon dizilerini evlerimizden, parasını cebimizden, fikirlerini zihnimizden, özü bozulmuş gıdalarını midemizden kovarsak önce insan sonra adam oluruz. İnancımıza ve kültürümüze hiçbir şekilde uymayan kanunların, yönetimimizi esir aldığını; bankaların, topraklarımızı; ilaçların, bedenlerimizi işgal ettiğini fark edersek biz insan da adam da oluruz.
Böyle bir idrakle bilincini dönüştüren toplumda izzet, babanın; hürmet, annenin; şefkat, evladın süsü olacaktır. Eş için sevgi, çocuk için terbiye, dost için vefa ne güzel hediyelerdir. Toplumun ihtiyacı hizmettir, komşunun ihtiyacı dertleşmektir. Ölü için en güzel bağış, duadır. Dünya ve ahiret için en doğru yatırım, karşılıksız iyiliktir, yardımseverliktir.
Adam olmak, bireysel gerekliliktir; insan olmak, toplumsal sorumluluktur. Kendimizi keşfederek varlık nedenimizi sorgulamayı ve kendimizi buna göre konumlandırmayı gerektirir adam olmak. İnsan olmak, kendimiz dışındaki her varlığa karşı hem borcumuz hem görevimizdir. Dünyanın herhangi bir yerindeki canlının acısını duyabilmek, insan olma derecemizi göstergesidir. Bunun için Maide suresi 32. ayette “İşte bu yüzdendir ki İsrailoğulları’na şöyle yazmıştık: Kim, bir cana veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya karşılık olmaksızın (haksız yere) bir cana kıyarsa bütün insanları öldürmüş gibi olur. Her kim bir canı kurtarırsa bütün insanları kurtarmış gibi olur. Peygamberlerimiz onlara apaçık deliller getirdiler; ama bundan sonra da onlardan çoğu yine yeryüzünde aşırı gitmektedirler.” buyrulmuştur.
Bozgunculuk çıkarmak, aşırıya kaçmak, haksız yere insan öldürmek adam ve insan olamamanın eseridir, bir ölçüsüzlüktür. Bir ölçüsü olmayanın hiç ölçüsü yoktur veya pek çok ölçüsü vardır. Pek çok ölçüsü olanın, pek çok da ilahı vardır.
Ben şunu gördüm, öğrendim, anladım: Varlığını, Allah’a kul olma bilinciyle izah edenlerin istikametleri doğru, duruşları sağlam; kendileri de hem adam hem insan olabiliyor.
Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu’nun telif ettiği eser 13,5 X 21 santim ölçülerinde 342 sayfadır.
Maksudoğlu Hoca’nın, ‘Giriş’ mâhiyetindeki ‘Kimlik Konusu’ başlıklı yazısı ‘Kimliği meydana getiren en mühim unsur, kültürdür; bir milletin kültürü de, yüz yıllar boyunca, yaşadığı tecrübelerle, ‘yaşanmışlıklarla târih içinde meydana gelir; milletin târihi, bunun için çok değerlidir’ cümlesinden ibârettir. Asıl konuya Prof. Dr. Mehmet Kaplan’ın (1915-1986) ‘Türk Milletinin Kültürel Değerleri’ başlıklı yazısı ile giriliyor:
İlim ve fikir adamlarının çoğu ‘kültür’ kelimesine ‘tabiat’a zıt bir mânâ vermektedir. İnsanoğlunu diğer hayvanlardan ayıran taraf, tabiatta bulduğu ile yetinmemesi, onu değiştirmesi, kendi emrinde kullanması ve aşmasıdır. Bu maksatla vücuda getirilen maddî ve mânevî her şey, ‘kültür’ sahâsına girer.
Bir Türk için halıdan, kilimden, yoğurttan, şiş kebabından, Süleymâniye Câmii’nden, Yûnus’tan, Hacı Bektaş’tan, Erzurum barlarından, Aydın Harmandalı zeybeğinden, Köroğlu’ndan, misâfirperverlikten, ana-babaya, yaşlılara saygı göstermekten, haksızlığa karşı çıkmaktan, zayıfı kollamaktan daha tabiî ne olabilir? Balık için deniz ne ise, Türk için de yüzyıllar boyunca içinde yaşadığı kültür odur.
Bir kültürün içinde yaşamak başka, onun üzerinde düşünmek başka bir şeydir.
Türkler, kendilerine has kültür değerlerini bilmedikleri, onlar üzerinde kafa yormadıkları, onların millî varlık bakımından taşıdıkları değeri ölçmedikleri için, pek çok şey kaybetmişlerdir. Bir millet, kendisini hiçe sayarak yabancıların mânevî kölesi olursa, er geç maddî kölesi de olur. Hikmetin esası, ferdin ve milletin kendi kendisini bilmesidir. ‘Millî şuur’ kendi milletinin varlığını tanımak ve bilmek demektir.
Türklerin Anadolu’da ve Balkanlar’da vücuda getirdikleri kültür ve medeniyet, târihin en güzel, en üstün, en insanî, en ince medeniyetlerinden biridir,
Türklerin en belirgin özelliği, ‘hür ve müstakil olarak yaşama’ dünyâya hâkim olma irâdesidir. Türk târih ve kültüründe bunu gösteren pek çok örnek vardır. Fakat Türk, münâsebette bulunduğu veya idâresi altına aldığı kavimlere saygılı ve âdil olmasını da bilmiştir. Anadolu Türkünün başarısını sadece kılıç kuvvetiyle izaha kalkışmak çok yanlış bir görüştür. Anadolu Türk devlet ve medeniyetini kuranlar sâdece gaziler değildir. Mevlâna, Hacı Bektaş Veli ve Yunus Emre gibi, bütün insanlığı sevgi ile kucaklayan ve birleştiren velilerin de bunda büyük rolü vardır. Anadolu’yu fetheden Türkler her yerde câmiler, medreseler inşa etmişler ve tekkeler kurmuşlardır. Bunlar Türklerin yiğitlik ve kahramanlığına adâleti, sevgiyi, müsâmahayı, zarâfet ve inceliği katmışlardır.
Atı, arabayı, bronzu, hayvan takvimini ve gök dinini Çin’e Chou’lar sokmuştur. (Bk. Çin Târihi, Ankara 1947, s. 31- 34). Chou’lardan sonra Çin’de daha birçok Türk hanedanı kurulmuştur. Fakat bunların çoğu büyük Çin denizinde erimiştir. 8. yüzyılda Orhun nehri kıyılarında dikilen Göktürk kitabelerinde Çin tesirinden büyük bir dehşet ve korku ile bahsedilir. Göktürk kitabeleri hayret verici bir uyanıklıkla Türklere, kendi millî kültürlerine sıkı sıkıya sarılmalarını vasiyet eder.
Bulgarlar 9. yüzyıldan önce Türktüler. Fakat bu asırlardan sonra Tuna Bulgarları Slav ve Hıristiyan kültürünün tesiri altında kalarak, millî şahsiyetlerini kaybetmişlerdir. (Tuna Bulgarları 864 yılında Hristiyan oldular, Pars Han’ın adı Boris oldu. İdil (Volga) Bulgarları ise, 922 yılında girdikleri İslâm sâyesinde Türklüklerini korumuşlardır. Tataristan’da yaşayan Türkler, bunlardır, Türkçenin kuzey lehçesini konuşurlar. Mani dinine 764 yılında giren Uygurlar da Türklüklerini kaybettiler. (Doğu Türkistan’daki Türklere, yanlış olarak ‘Uygur’ denilmektedir.)
Çin’de büyük bir devlet kuran Tabgaç’lar da Budizmi kabul ettikten sonra yok olmuşlardır. Türk târihinde daha buna benzer bir yığın örnek vardır.
Mehmet Maksudoğlu eserinde doğru zannedilen birçok yanlışı düzeltmektedir. Bu konudaki iddialarını: ‘…alışılmış, yaygın hâle gelmiş yanlışları düzeltmek için ortaya koyduğum görüşleri her Osmanlı târihçisi ile her zeminde tartışmaya hazırım’ sözleriyle meydan okurcasına ileri sürüyor. Konu ile olan derin bağlantısını da şöyle açıklıyor: ‘Osmanlı Devleti’nin vârisi ve devamı olduğumuz gibi, Osmanlı’nın; Avrupa’nın Dünyâya açılarak şekillenmesinde etkisi vardır. Osmanlı gerçeği anlaşılmadan, hâkim kültürün temsilcisi Avrupa’nın, onun kültürel ve politik uzantısı olan Amerika’nın, dolayısıyla Dünya’nın bugünkü durumu anlaşılamaz.’
Maksudoğlu Hoca’nın ‘Osmanlı târihçisinde olması gereken vasıflar’ başlığı altında ültimatom görünümündeki beyanı son derece mühimdir:
*İslâm’ı ve ilk târihini iyi öğrenmeli, bilmeli (Akabe bey’atlarını, Rânûnâ vâdisinde ilk Cumayı, ilk dört Halîfe’ye bey’atı, Hz. Ebû Bekir’in kesin tutumunu bilmelidir: ‘namaz kılan Müslümanlarla savaşacak mısın?’ diyenlere: ‘Resûlullah çağında zekât olarak hayvan bağı değersiz bir ip parçasını bile vermezlerse harbederim’ diye, İslâm’ın bütünlüğünü savunuşunu, ufacık bir eksikliğe göz yumsa idi kaç bin çeşit İslâm’ın ortaya çıkacağını görmesindeki devlet adamlığını farketmelidir.
*Bey’atı, mâhiyetini, şartlarını, bilmelidir. Çünkü Osmanlı, İslâmî hâkim kılmak görevindeydi ve bey’at, mihverdir.
*Müslüman bir devlet incelenirken, ‘Anayasa İdâre Hukuku’ demek olan ‘el Ahkâmus sultâniyye’ kitaplarından haberi olmazsa, Osmanlı’yı, diğer hükümetler gibi ele almak tuzağına, zavallılığına düşer. (Aslında; devletin, aynı zamanda -2 erkli- İslâmî bir yönetim tarzı, usulü olduğunun farkında olmalıdır.)
*Osmanlı, mühim gördüğü kuruma, nîçin ‘hümâyûn’ sıfatını vermiştir, farkına varmalıdır: Burada, Osmanlı’yı, diğer sosyo-ekonomik kuruluşlardan ayırıcı özellik vardır.
*Fey’ konusunu bilmezse, Merzifonlu’nun Viyana’yı 1683 yılında alabilecek iken nîçin almadığını anlayamaz; lojistik, köprü konularını papağan gibi tekrarlar.
*Cizye’nin mâhiyetini bilmezse, Tanzîmât’ın artçı depremi olan İslahatı anlayamaz, yıkımı başarı olarak görme, gösterme yanlışını, papağan gibi tekrar eder durur, mârifet yaptığını zanneder.
*Arapça (bilmezse; diğerleri gibi, bîat der, fâkih der, târikat der), Farsça’ya da âşinâlığı olmalıdır.
*Arşive girmezse, olmaz.
*Kullandığı kelimelere dikkat etmezse; kapitülasyon, imparatorluk, Bizans diye saçmalar, ‘imtiyâzât’ yerine ‘kapitülasyon’ demenin, Kanûnî’nin Fransuva’ya teslimiyeti anlamına geldiğini fark etmez, Osmanlı’yı, üniformalı eşkıyâ yapar, Roma imparatorluğuna Bizans diyerek, oryantalistlerin Türkiye’nin altını oyma değirmenine su taşır.)
*Tanzimat’taki kırılmayı bilmezse, görünmez ağları zihninde taşımağa devam eder.
*Oryantalistler hakkında bilinçli olmazsa, yandı gülüm keten helva; onların dediğini, Türk diline aktarır, papağanlık yapar.
*Anahatlarıyla Avrupa târihini bilmelidir: Westfalia’dan haberi olmalıdır. Bizim, o gelişmelere ihtiyâcımız var mıydı düşünmelidir.
*Duruş sâhibi olmalıdır; duruş sâhibi olmak, olayları objektif olarak vermeğe engel değildir. Misâl: İngiliz târihçi ve gazeteci Alan John Percivale Taylor (1906-1990) Alman târihini, objektif olarak öyle sunar ki ön sözde yaptığı değerlendirme için ‘hiçbir milletin târihi böyle değerlendirmeye dayanamaz’ derler, ‘ben belgeleri konuşturdum’ der, geri adım atmaz. (Alman târihini böyle, objektif olarak yazan İngiliz târihçi, Osmanlı târihini nasıl yazar?)
*Öte yandan, İngilizler, A man for ali seasons filminde olduğu gibi, olayları, ‘olduğu gibi’ verir; ama öyle sunar ki ne Kralı’na hiyânetle suçlanan Thomas More suçlu olur, ne de onun kellesini kestiren Sekizinci Henri zâlim olur:
*More; inancına uygun yaşayan bir mü’min olarak sunulur, Henri de; ülkesini Katolik tasallutundan kurtaran büyük siyâsî lider olarak gösterilir.
*Bir de bizim bâzı târihçilerimizin, Osmanlı Târihini nasıl anlattığını, sözgelimi, ünlü bir profesörün, Osmanlı târihini, Fransızcadan aktararak anlattığını hatırlayalım.
*Türkiye; şuurlu, duruş sâhibi, alt yapısını sağlamış, oryantalistleri gerçek yerine oturtmuş gerçek târihçilerine kavuşma yoluna girmiştir, gören gözlere, gün ışımıştır. Bilim dünyâmızda, ciddî tavırlarla komiklik yapan oryantalistlerin gerçek durumu anlaşıldıkça, genellikle Müslümanların Târihi, Türk Târihi ve özellikle Osmanlı Târihi konusunda, bundan böyle, ortalığı kaplayan, kültür istilâsı zemininde yazılmış, târih sanılan mâlûmât deposu kitapların etkisi silinecek, zihinlerdeki çarpık Osmanlı tasavvuru ortadan kalkacaktır. Osmanlı, gerçek olarak anlaşıldıkça, ‘bir zamanlar, zihinlerimize nasıl da Osmanlı karikatürü yerleştirilmiş!’ denilecektir.
Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu’nun telif ettiği Türk Kimliği isimli eser, değerlendirmelerin, bilgilerin özetlendiği hacmi küçük muhtevâsı zengin bir eserdir.
Böyle, bilinmesi mutlaka gerekenleri vurguladıktan sonra, engin Türk Târihini, çok özet olarak gözden geçirip, bu günümüzün belirlenmesinde başlıca etken olan Osmanlı’yı, olayları objektif olarak sunup değerlendirmelerle sunuyor.
AKIL FİKİR YAYINLARI
Alemdar Mahallesi, Alayköşkü Caddesi, Küçük Sokak Nu: 6/3 Cağaloğlu, Fatih, İstanbul
Prof. Dr. MEHMET MAKSUDOĞLU: Eskişehir’in İhsaniye Mahallesinde 1939 yılında doğdu. Eskişehir (şimdiki adıyla Atatürk) Lisesini 1956’da, Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’ni 1960yılında bitirdi. İzmir İmam-Hatip Lisesinde, 1960-61 öğretim yılında Hadis, Arapça, İngilizce ve Farsça öğretti. A.Ü. İlâhiyat Fakültesinde, 1961 yılı Temmuz ayında İslâm Târihi Kürsüsünde asistan oldu. Tunus’ta 2 yıl kaldı, teziyle ilgili mahallî kaynakları inceledi. Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesinde 1966’da ‘Tunus’ta Osmanlı Hâkimiyeti’ konulu teziyle doktor oldu. İngiltere’de Cambridge Üniversitesi, (Faculty of Oriental Studies’te) üç yıl (1967- 70) Türkçe öğretti, oryantalist zihniyeti yakından tanımak imkânı buldu. Yedek Subaylığında, bir askerî okulda Târih ve İngilizce öğretti. İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsünde dokuz (1973-82) yıl Arapça öğretti. 1983’de Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesinde Yardımcı Doçent, 1986’da doçent, 1995’de profesör oldu. Malezya’daki Milletlerarası İslâm Üniversitesinde dört yıl (1991-1995) Târih ve Medeniyet Bölümü Başkanı olarak görev yaptı. Orada iken yazdığı ‘Osmanlı History’, bu üniversite tarafından bastırıldı. 1996 yılı Eylül ayında, doğup büyüdüğü Eskişehir’deki Osmangazi Üniversitesi İlâhiyat Fakültesine kurucu Dekan olarak atandı. Kazakistan’ın Türkistan beldesindeki Milletlerarası Hoca Ahmed Yesevî Türk-Kazak Üniversitesinde 2004-2005 öğretim yılında Târih ve Arapça öğretti. 2006-2007 öğretim yılında Hollanda’da Rotterdam İslâm Üniversitesinde Arapça olarak ‘İslâm Târihi’ öğretti. Yayınlanmış çok sayıda makalesi ve birkaç kitabı vardır.
DERKENAR:
OSMANLI DÜŞMANLIĞI
OĞUZ ÇETİNOĞLU
Bâzı aydınlarımızda ‘Osmanlı düşmanlığı’ var. Bu düşmanlığı, cumhuriyet ilk döneminde mâzur görmek bir dereceye kadar mümkündü. Türkiye’de bir rejim değişikliği yapanların, getirdikleri rejimin tutunması için (çirkin bir hareket olmakla birlikte) eski sistemi kötülemek ihtiyacını duyuyorlardı. Aradan yüz yıl geçtikten, Cumhuriyet rejimi ve demokrasi sistemi tam mânâıyla yerleştikten sonra düşmanlığı devam ettirmenin hoş görülecek bir tarafı olamaz.
Bu düşmanlığı devrim yobazları başlattılar, Türkiye’de komünist sistemin hayranları desteklediler. Komünizm, doğduğu topraklarda yerle yeksan oldu, inkılaplar geri dönülemeyecek şekilde benimsendi. Artık Osmanlı düşmanlığı için hiçbir sebep kalmadı. Bu gaflet uykusundan uyanmak gerekir. Türk târihini, 1923 ile başlatanlar bile hatâlarını anlayıp seslerini kestiler. ‘Onlar Osmanlı idi, biz Türk’üz!’ gibi mugalâtaları kimse aklına bile getirmiyor. Artık herkes biliyor: Osmanlı, Türk’tü. Osmanlı’ya düşmanlık Türk’e düşmanlıktır. Bu gerçeği idrak edemeyenler, türlü iftiralarla Osmanlı düşmanlığı düşüncesini yaşatmaya çalışıyorlar. Bu hareketlerinin sebebi, pâdişahlık düzenini getirmeye çalışanlara gözdağı vermek ise, milletimiz Cumhuriyetin ve demokrasinin faziletini idrak etmiştir. Geçmişe dönülmesine izin vermez.
Türk milleti, Türk’e ait maddî ve mânevî bütün varlıklara olduğu gibi, ırkına ve dinine hizmet eden şahıslara hürmette de kusur etmez. Üstelik kültürümüz bize, ölülerimizi hayırla yâd etmemizi emrediyor. Bu gerçekler, Mustafa Kemal Atatürk için de geçerlidir.
Türk’ü târih sahnesinden silmek isteyenler; Osmanlıyı ve pâdişahları sevmezler hattâ nefret ederler. Onlarla aynı duyguları paylaşanlara bizler nefretle bakmayız. Çünkü kin, intikam, nefret, garaz… temiz kalplerde barındırılmaması gereken kirli duygulardır.
Sebepler dairesinden zuhur eden, hâdise ve olayları; sebeplere isnat edip dayandırmamak gerekir. Mal sahibi zannedilen sebepler, mal sahibi değillerdir. Asıl mal sahibi, onların arkasında iş gören ezelî olan İlahî kudrettir. Onlar, ancak o kudretten gelen hakikî tesir ve etkileri ilân ve neşretmekle vazifeli ve görevlidirler. Demek, sebepler dairesi, hükûmetin kalem dairesi yerindedir ki, yukarıdan gelen emirlerin tebligatı / bildirimleri o daireden yapılır. Çünkü izzet / şeref ve azamet perdeyi gerektirir. Allah’ın tevhid ve celâli de şirketi / ortaklığı reddeder. Tesiri sebeplere vermez.
Evet, Ezel Sultanı olan Allah’ın memurları vardır, ama icraatçıları / işleri bizzat yapanlar değillerdir ki, Allah’ın saltanat ve rububiyetinde ortak olsunlar. Ancak o memurların görevi dellâllıktır ki, kudretin icraatını ilân ederler. Veya o memurlar nazır / bakıp gözeten müşahit / gözlemcilerdir ki, gördükleri yaratılış emirlerine karşı yaptıkları itaatla, kabiliyetlerine göre bir çeşit ibadet yapmış olurlar. Demek sebepler, ancak ve ancak kudretin izzetini, rububiyetin haşmet ve heybetini izhar / ortaya koymak için konulmuş birtakım vasıta ve araçlardır. Yoksa, kudretin acz ve ihtiyacı için, yardım eden yardımcı değillerdir. İdarecilerin memurları ise, onların ihtiyaç ve aczlerini gidermek için, tayinlerine zaruret hâsıl olan yardımcı ve ortaklardır. Velhasıl, Allah’ın memurlarıyla insanın memurları arasında en ufak bir münasebet / ilişki ve bağ yoktur.
Çünkü Allah’ın izzet ve azameti ister ki, sebepler; İlahî kudret önünde birer perde olsun, aklın nazarında. Allah’ın tevhid ve celâli de ister ki, sebepler ellerini çeksinler İlahî olan hakikî tesirden.
x
“Yeryüzünde hareket eden hiçbir canlı yoktur ki, onun rızkını vermek Allah’a ait olmasın.” (Hud Suresi: 6) ayeti kerîmesiyle, rızık taahhüt altına alınmış / rızık için söz verilmiştir. Yani rızkı temin edip sağlamaya Allah, söz vermiştir. Fakat rızık iki kısımdır: Biri hakikî / asıl rızık; varlığın yaşamasını sağlayan, olmazsa olmaz olan zarurî ve hayatî rızık. Diğeri mecazî rızık; yani gayri zarurî / zarurî ve lüzumlu olmayan; yersiz tercihler ve ihtiyaçtan uzak yiyecek ve içeceklerden oluşan sunî / yapay rızıklardır.
Ayette taahhüt altına alınan / söz verilen, zarurî olan rızıkdır. Evet, hayatı koruyacak derecede gıda veriliyor. Cisim ve bedenin semizliği ve zaafiyeti, rızkın çok ve az olduğuna bakmaz. Nitekim, denizin balıklarıyla, karanın patlıcanları buna en güzel şahit, delil ve misaldirler. Mecazî / garanti edilmeyen rızık ise, ayetin taahhüdü / söz verilmişliği altında değildir, ancak sa’y / çalışma ve kisbe / kazanmaya bağlıdır.
x
Masum bir insana veya hayvanlara gelen felâket ve musibetlerde; insanın anlayamadığı bazı sebep ve hikmetler vardır. Yalnız, Allah’ın varlıklar üzerindeki irade düstur ve prensiplerini içeren fıtrî kanun ve kurallar; aklın vücuduna tâbi değildir ki, aklı olmayan bir şeye tatbik edilmesin. O İlahî hikmetler kalp, his ve istidada bakar. Bunlardan meydana gelen fiillere; o İlahî kanunların hükümleri tatbik edilerek cezalandırılır.
Meselâ, bir çocuk eline aldığı bir kuş veya sineği öldürse, Allah’ın kanunlarından olan şefkat hissine aykırı hareket etmiş olur. İşte bu karşı gelişten dolayı, düşüp başı yarılsa, bunu hak etmiş sayılır. Çünkü, bu musibet, o karşı gelişe bir çeşit cezadır.
Veya dişi bir kaplan, öz yavrularına olan aşırı sevgi, şefkat ve himaye ediş hissini nazara almayarak; zavallı ceylanın yavrucuğunu parçalayarak yavrularına rızık yaparsa; sonra, o da bir avcı tarafından öldürülür.
Şefkat hissine aykırı davrandığından ötürü, ceylana yaptığı aynı musibete uğrar.
Çünkü, kaplan gibi hayvanların helal rızıkları, ölü hayvanlardır. Sağ hayvanları öldürüp rızık yapmaları; uymak zorunda kalmaları gereken İlahî kanun ve kurallara göre haramdır.
x
Bir beyin hücresi, samanyolunun minnacık, küçücük bir benzeridir.
Tıpkı insanın, kâinatın bir benzeri olması gibi.
Çünkü kâinat, insanın maddeten açılımından ibarettir.
Kocaeli Aydınlar Ocağı tarafından, 25 Mayıs 2024 Cumartesi günü saat 14:00’de Belsa Plaza’daki Leyla Atakan Kütüphanesi Konferans Salonu’nda, Kocaeli Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölüm Başkanı Doç.Dr. Esma Torun Çelik’in konuşmacı olarak katılacağı, “Atatürk, Cumhuriyet ve Türk Tarih Tezi” konulu bir konferans düzenlenecektir.
Kendisiyle Yıldız Sunta Mdf’de iş görüşmesinde tanışmıştık. Daha makam odasına girer girmez ilk sözü “Ben 75 yaşındayım. Allah’tan tek bir dileğim var, bunu 100’e tamamlasın” dedikten sonra sağ el işaret parmağını havaya kaldırarak “Ama tamamlayacak, anlaştık biz” demişti. Ben de kendisine “İnşallah, Allah sağlıklı ve uzun ömür nasip etsin” diye cevap verdikten sonra hızla ayağa kalkıp elini uzatmış ve “Hayırlı olsun diyelim mi?” demişti. Yanımızda bulunan İ.K. Müdürü Tahsin Bey bu 10 saniyelik görüşmenin hayatında gördüğü en kısa iş görüşmesi olduğunu ifade etmişti.
Bafra’dan Almanya’ya gemilerle tütün ticareti yapan bir dedenin torunu ve büyük çaplı tomruk ticareti yapan bir babanın oğlu olarak dünyaya gelmişti. Yiğit lakabıyla anılır. Kendisini seven herkesin “Ağa” olarak adlandırdığı Ahmet Yıldız bu dünyaya doğuştan bir ağa olarak gelmişti.
Eski Adalet Bakanları’ndan Hikmet Sami Türk sınıf arkadaşıydı. Sınıf arkadaşları arasından çıkan pek çok üst düzey bürokrat ve siyasetçi vardı. Kendisi de okusaydı, kesinlikle ülkenin siyasi tarihinde iz bırakan isimlerden biri olurdu. Çünkü müthiş keskin bir zekâsı vardı. Ancak O ortaokuldan sonra hayatını hep babasının işlerine yardım ederek geçirdi. Ticarete çekirdekten başladı.
Hayatı hep zor yoldan çalışarak geçti. Kartal’da, Gaziantep’de ve son olarak Kocaeli’de sanayicilik yaptı. Hep çalıştı, hep üretti, insanlara iş ve istihdam sağladı.
Fabrika kurduğu bölgedeki insanlara öncelik vermek âdetiydi. Bu âdetini Uzunbey’de kurduğu fabrikasında da devam ettirdi.
Çalışanlarına çok değer verirdi. Kamuoyuna hep farklı yansısa da Yıldız Sunta işçisi her zaman kendi sektöründe Türkiye genelinde en yüksek maaşı alan işçiydi. Hatta Yıldız Sunta’daki bu maaş koşulları başta aynı sektörde faaliyet gösteren kardeşleri olmak üzere sektördeki diğer firmalar tarafından eleştirilirdi. “Bize kötü örnek oluyorsun” derlerdi. Ama Ahmet Yıldız her zaman çalışanını kollardı. Kazanmayı bildiği kadar kazancını paylaşmayı da bilirdi.
Sohbetlerimizde sık sık “Bu işçi milleti temiz insanlardır. Eşinizden bir bardak su isteseniz getirmez ama işçinizden isteseniz önce eliyle bardağı tertemiz yıkar öyle getirir. Aman ha bu insanların hakkına girmeyin” derdi.
Her toplantımızda mutlaka toplantı konusuna ilişkin bir hatırasını uzun uzun anlatırdı. Sohbet ederken kendine mahsus bir takım deyişlerle sohbetini tatlandırırdı. “Herkes sakız çiğner ama kimse Ayşe Kadın gibi patlatamaz” gibi orijinal özdeyişleri vardı.
Siyasetçilere hangi partiden olursa olsun pek öyle değer veren biri değildi. Maddi imkânlarını siyasi çevrelerle ilişkilerini kuvvetli tutmak için kullansaydı şirketinin akıbeti çok daha farklı olabilirdi. Hangi parti olursa olsun ziyaret edene kapısı açıktı. O kadar. Ahmet Yıldız siyasi ilişkiler kurmaya pek tenezzül etmezdi.
Pazarlık yapmayı çok severdi. Satın aldığı ürün veya hizmet ne olursa olsun karşısındakinin elini tutar sıkı bir pazarlığa tutuşurdu. Pazarlığı daha az ödemek için değil keyif için yapardı.
80’ine merdiven dayamasına rağmen her gün aynı disiplinle işine gelir ve fabrikadaki en ufak bir cıvata eksikliğine kadar her şeyi takip ederdi. Şirket işleriyle iştigal etmek O’nu dinç tutuyordu. Ahmet Yıldız’ın o yaşta hala üretken olmasının ardında bu çalışma tutkusu vardı.
Burada ve/veya başka hiçbir yerde açıklamayacağım bir takım nedenlerden dolayı şirketi finansal sorunlar yaşayınca bu durum sağlığına da sirayet etti. Gün aşırı şirkete ve hatta evine hacze gelinmesi O’nu doğal olarak yıprattı. O netameli günlerde dertleşirken “Hayatta başınıza her şey gelebiliyor. Ben daha önce de battım ama sonra kurtardım. Yine batabiliriz. Ama bu yaşta başıma gelmemeliydi.” demişti.
Kendisine çok daha önce konkordato ilan etmesini teklif ettiğim zaman kabul etmemişti. “Evet kendimizi korumaya alırız ama ticari itibarımız biter. O işe giremem.” demişti. Ancak zor oyunu bozuyor işte. Üst üste gelen hacizlerden biraz olsun nefes alabilmek için konkordato ilan etmek zorunda kalmıştı.
Konkordato sürecinde şirketine müşteri aramaya başladı. Kurtuluşun başka yolu yoktu. Şirketini almak isteyen bazı kimseler ki bu kimseler arasında en yakınları da vardı, şirketi yok pahasına elde etmek istiyorlardı. Bu durum da O’nu ayrıca üzdü. Ama boyun eğmedi. O durumda bile başını dik tutmayı bildi ve bu karakterli duruşunun ödülünü de elde etti.
Ama dedik ya şirket işleyişini takip etmek O’nu dinç tutuyordu ama şirketi elinden gidince geriye uğraşacak bir şeyi de kalmadı. Muhtemelen bu yüzden Allah’tan tek dileği olan 100 yaşına erişmeyi göremedi.
Şakirin Camii’nin avlusunda cenaze namazı için beklerken, dikkat çeken en önemli husus cenaze namazı için bekleyen kalabalığın önemli bir kısmının Ahmet Yıldız’ın yanında çalışan kişiler olmasıydı. Kendisini yaklaşık beş yıldır görmeyen bu kadar insan, bu güzel insana karşı son vazifelerini eda etmek ve tabutunun başında sorulacak olan “Hakkınızı helal ediyor musunuz?” sorusuna can-ı gönülden “Helal olsun!” demek için oradaydılar. Bu insanların büyük bir çoğunluğu cenaze namazı sonrasında kabristanda da defin işlemine eşlik ettiler ve “Ağa’yı” dualarla uğurladılar.
Cenaze sonrasında bir çalışanının söylediği söz çok önemliydi; “Ben bu firmaya başladığımda hiçbir şeyim yoktu. Bugün neye sahipsem Ahmet Yıldız’ın bana iş vermesi sayesindedir. Mekânı cennet olsun.” Bu söz, patronum diye geçinen cümlesinin kulağına küpe olsun. Çalışanlarının hakkını yiyen, çalışanlarını Ahmet Yıldız kadar hoşnut edemeyen patron tayfasının kulaklarına küpe olsun.
Bütün hayatı zorluklarla mücadele içinde geçtikten sonra, çok kişiye iş ve aş sağlamış biri olarak ve öte yandan kimseye hele de çalışanlarına borç bırakmayarak son nefesini verdi. Bu dünyadan bir Ahmet Yıldız geçti. Mekânı Cennet olsun. Allah tüm sevenlerine sabır versin.
Milli Eğitim’in ilk amacı Türkçemizi iyi öğretmek, insanlarımızınokuduklarını iyi anlamasını, yorumlayabilmesini sağlayabilmek, duygu ve düşüncelerini güzel ve akıcı bir Türkçeyle anlatma becerisikazandırmak olmalıdır.
“Formüle etme, yorumlama ve akıl yürütme” gibi becerileri olmayan, atasözleri ve vecizelerdeki soyut kavramları bile anlayamayan bir gençliğimiz var. Bu nitelikteki gençlerin eğitim alanında ve hayatta başarılı olmalarını beklemek hayal. “Başarılı” derken kastettiğim dünyadaki akranları ile yarıştıkları alanlarda rakiplerinden daha iyi olmalarıdır.
PİSAtestlerinde dünya sıralamasındaki yerimize bakmaya lüzum yok. Etrafınıza bir bakınız. Güzel Türkçe konuşan ve yazan kaç genç veya orta yaşlı tanıyorsunuz?
****
Birkaç meslek grubunu ve bazı istisnai özellikli insanlarımızı hariç tutalım. Gelişmiş ülkelerdeki meslektaşlarının bilgi seviyesine erişebilenlerin oranı sizce ne kadardır? Çok az.
Dünya çapında siyasetçi, dünya çapında sanatçı, dünya çapında bilim adamı yetiştirebiliyor muyuz? Çok az.
Gençlerimizin yüzde kaçı alanında dünya çapında olmayı hedefliyor? Onlara böyle bir hedef gösterecek, bu hedefe ulaşmak için motive edecek bir devletimiz var mı? Hayır.
Peki, kendi dilini, dinini ve tarihini bile öğretememiş bir eğitim sisteminden daha iyisini beklemek mümkün mü?
Hadi daha acısını sorayım: Bilmem kaçıncı defa değişen eğitim müfredatını hazırlayanların böyle bir derdi var mı?
********************************
Ezberlemek Ama Neyi?
PISA Direktörü Andreas Schleicher “Türk öğrencilerin bir şeyi ezberlemek ve onu kâğıda dökmek konusunda iyi notlar aldığını fakat ellerindeki bilgiyi yaratıcı bir şekilde uygulamakta başarısız olduğunu” söylüyor. “Ezberlemek ve kâğıda dökmek ise artık dünyada daha önemsiz. Değişen dünyada yeni yetenek çeşitlerine ihtiyacınız var. Ve Türk sistemi buna uyum sağlayamadı” diyor.
EZBER konusundan ne anladığımız çok önemli.
Bu hafta, Yağmur Tunalı’nın “İki Gözüm Türkçe” kitabını ve bu kitaba Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun’un yazdığı muhteşem önsözü okudum. Ercilasun Hoca bu önsözde “Ezberlemek” konusunda, çok doğru bulduğum, aşağıdaki değerlendirmeleri yapıyor.
****
Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun, Yağmur Tunalı’nın “Dil, şiir ve müzikle öğrenilir… Dilin ölçüsü müzikten gelir” gibi cümlelerine hak veriyor. Ve kendinden önceki nesillerin, edebiyatımızın her döneminden şiirleri nasıl bir ahenkle ezberden okuduklarını hayıflanarak hatırlıyor.
İlk ve orta öğretimden itibaren o güzelim şiirleri ezberleyen Cumhuriyet’in ilk nesil aydınlarının konuşmalarında da ayrı bir ahenk vardı. ‘Ezbercilik’ kavramına kurban giden bu şiirler okul kitaplarında da yer alır ve öğretmenler tarafından öğrencilere ezberletilirdi.
Her şeyde olduğu gibi ‘ezber’ kavramında da şaşkındık. ‘Eğitimimiz ezbere dayanıyor’ deyip geçiyorduk. Bu hüküm içindeki ‘ezber’i de şiir ezberlemek, önemli tarihleri ezberlemek zannediyorduk.
Oysa eğitimde YANLIŞ OLAN EZBER başkaydı.Öğrencinin kitaptaki veya hocadan tuttuğu notlardaki cümleleri ezberlemesi ve sorulara kendi cümlelerini kurmadan bu ezber cümlelerle cevap vermesiydi.
Şiir ezberlemek, önemli olayların tarihlerini ezberlemek, ülkelerin başkentlerini ezberlemek, formül ezberlemek aksine ŞARTTI. Ama biz buruda da yanılgıya düştük ve şiirsiz, tarihsiz nesiller yetiştirdik.”
Ercilasun Hoca, haklı olarak, bu sorunu daha büyük bir meselenin bir parçası olarak görmekte: “İlk ve orta öğretimimiz âdeta hiçbir şey öğretmeme anlayışı üzerine yürümektedir. Türkçe ve edebiyat da (matematik ve fen bilimleri de. RS) bundan nasibini almaktadır.”
Bence sadece ilk ve orta öğretim değil, yüksek öğretim/ üniversiteler de bu genellemeyi hak eden bir niteliksizlik içinde.
*******************************
Çok Yararlı Ezberler
Ahmet Bican Ercilasun’un bu satırlarını okuyunca, Prof. Dr. Turan Yazgan’ın önderliğinde yaptığımız,1990’daki Özbekistan- Azerbaycan seyahatimizden bir hatıram canlandı. Yol arkadaşlarımızdan Şair- Milletvekili Adil Erdem Beyazıt ile Bakü’de bize rehberlik eden Azerbaycanlı doçent arkadaş adeta bir şiir resitali vermişlerdi. Bir saatten fazla, çoğu Türk Divan Edebiyatı şairlerinden karşılıklı olarak ezbere okudukları şiirlerden duyduğum lezzet unutulmazdı. Aynı şiirler bir kitaptan veya bilgisayardan okunsaydı böyle bir tadı duyamazdım sanıyorum.
Yağmur Tunalı yazmıştı: 1991 Ağustos ayında, Prof. Dr. Turan Yazgan ile Ebülfezl Elçibey gece karanlığında, dizlerine kadar, Hazar Denizi’ne girerler. Bu iki dava adamı birbirine sokulmuş olarak, uzun bir süre, vecd içinde Türklük için dualar eder ve karşılıklı olarak şiirler okurlar.
“Turan Hoca’nın hafızasında bu kadar şiir olduğuna o vakte kadar şahit olmamıştım. Elçibey’in de Türkiye şairlerini ne kadar iyi bildiğine şaşırmıştım. Pek çok şairden bazı beyitler söylemiş ve ‘Sakarya Türküsü’ şiirini tam metin ezbere okumuştu.”
Bu iki dev insanın ezberlerinde bu kadar şiir olmasa, bu hal yaşanabilir miydi?
Şiirler, şarkılar ve türkülerin, bir şekilde hafızamıza yerleştiğinde, onların çağrışım yaptırdığı duygu ve düşüncelerin zenginliği ile gönlümüzün ve beynimizin kazandıklarının kıymetini ölçemeyiz bile.
****
Hafız Olan Tefsirciler
Kur’an-ı Kerim’i baştan sona ezberleyen ve ezbere okuyabilenlere “hafız” deniyor. Kur’an’ın anlamını bilmeden ezbere okumanın faydası konusu tartışmalıdır. Bu konuyu uzmanlarına bırakalım.
Ama Kur’an-ı Kerim’in anlamını bilerek okuyan, tefsir yapan veya İslami ilimler alanında çalışanlar için hafız olmanın çok büyük avantaj sağladığı açıktır.
İslami konularda bilgi ve görüşlerini dinlediğimiz değerli hocalarımız var. Bu hocaların, özellikle yorumlarını doğrudan Kur’an ayetlerine dayandıranları takdir ediyorum. Bunların, bir konudan bahis açıldığında, “falan surenin falan numaralı ayetleri ile filanca surenin şu numaralı ayetinde Allah şöyle buyuruyor” diye hemen konu ile alakalı sureleri ezbere okumaları ve yorumlamalarını hayretle ve imrenerek dinlerim.
Bu tür bilim insanlarının ezberi de ellerindeki bilgiyi yaratıcı bir şekilde yorumlamaya hizmet ettiği için yararlı ezberdir.
Ama yüzyıllardır çeşitli dini, siyasi akımların etkisi ile ortaya çıkan belli uygulamaları ve rivayetleri ezberlemenin ve bunları sorgulamadan tekrar etmenin bir yararı olmadığı kanaatindeyim.
Diyor ve Maruz Kaldığı Mobbing Uygulamasını Anlatıyor.
GİRİŞ
Yıldız Teknik Üniversitesi (YTÜ) eski rektörü Prof. Dr. Bahri Şahin hâlihazırda Gelişim Üniversitesi rektörüdür. Önceki görevi sırasında aynı üniversitede görevli Prof. Dr. Süleyman Doğan’a kumkumaları ile birlikte mobbing uygulamıştır.
İnsanlık suçu mobbing uygulamalarına mâruz kalanların çoğunluğu, sessiz kaldıklarından mağdurların sayısı gün geçtikçe artmakta, hizmetler büyük ölçüde aksamaktadır. Prof. Doğan, hem maruz kaldığı mobbing uygulamalarından kurtulmak, hem de aynı haksızlığa mâruz kalanları, dâvâcı olmaya teşvik etmek maksadıyla mahkemeye başvurmuş ve dâvâyı kazanmıştır.
Meseleyi bir röportaj mevzuu hâlinde ve basın yoluyla kamuoyuna duyurmanın mağdurların sayısının azalmasına katkı sağlayacağını düşündüm.
Diğer taraftan mahkeme kararlarıyla hakkı teslim edilen Prof. Doğan’ın yargı sürecinde edindiği deneyimleri de siz okurlarla paylaşmasına fırsat tanınmış olacaktır. (O. Ç.)
Oğuz Çetinoğlu: Mobbing uygulamasına mâruz kaldığınız iddiasıyla açtığınız dâvâyı kazandınız. Sizi mahkemede savunan Avukat kızınızı tebrik ederim. Sâdece dâvâyı değil, bir süreliğine de olsa gasbedilen Profesörlük unvanınızı da kazandınız. Hayırlara vesile olur inşallah… Kamuoyuna yansımıyor olsa da sizin durumunuzda olan başka insanların da bulunduğu biliniyor. Bu haksız ve çirkin muâmeleye teşebbüs edenlerin azalmasına vesile olmak maksadıyla, kamuoyuna duyurulmasında fayda görüyorum. Röportaj teklifimi kabul ettiğiniz için teşekkür ederim. Konunun uzağında olanlar için ‘mobbing’ kavramının açıklaması ile sohbetimize başlayabilir miyiz?
Prof. Dr. Süleyman Doğan: Hay hay. İşyerinde mobbing ifadesini ilk kez Caroll Brodsky, 1976 yılında yazdığı, ‘Tâciz Edilmiş Çalışan’ adlı kitabında (bu kitabın referans olarak düşülmesi gerekir) kullanmıştır. Ağır iş şartlarının incelenmiş olduğu bu kitapta, iş yerinde yaşanmış olan psikolojik şiddete bir bölüm ayrılmıştır. Ancak iş yerinde psikolojik şiddeti ayrıntılı bir biçimde ilk defa Alman psikolog Heinz Leymann ele almıştır. Leymann’a göre mobbing ‘Her gün veya birkaç ay süre ile birinin veya birkaç kişinin diğer şahıslara, moralini ve huzurunu bozucu davranışlarda bulunmasıdır.’
Mobbing nedir? Sorusana gelince, mobbing, genellikle iş veya çalışma ortamında bir kişiye yöneltilen sürekli, sistematik ve kötü niyetli davranışları ifâde eden bir terimdir. Bu davranışlar, hedef alınan kişinin psikolojik olarak zor durumda kalmasına, stres yaşamasına, özgüveninin zedelenmesine ve iş gücünün düşmesine sebep olabilir.
Mobbinge karşı çıkmak ve tedbir almak önemlidir. İşverenlerin ve çalışanların mobbingi önlemeye yönelik politikaları desteklemesi, iletişimi iyileştirmesi ve çalışanlar arasında saygılı bir işyeri kültürünün teşvik edilmesi gerekmektedir.
Mobbing kavramının üç tarafı vardır; mağdurlar, zorbalar ve seyirciler. Mobbinge mâruz kalan kişiye ‘mağdur’ denir. Mobbing eylemini uygulayan kişi zorbadır. Üçüncü olarak ise mobbing durumuna doğrudan etkisi olmayan fakat bu duruma şâhit olan ve genelde ses çıkarmayan diğer çalışanlar da seyirci olarak adlandırılmaktadırlar. İş yerinde hedef alınan kişi veya kişilere yönelik belirli süre devam eden; onların çalışma şevkini kıran, psikolojik olarak yıpratan kasıtlı kötü niyetli davranışlar mobbingin kapsamına girebilmektedir. İş yerinde mobbing türleri iki kategoride toplanmaktadır. Birincisi aynı hiyerarşik seviyede bulunan, birbirleriyle fonksiyonel düzeyde ilişkileri olan çalışanların birbirlerine karşı mobbing kapsamına girecek tutum ve davranışları yatay mobbing olarak değerlendirilmektedir. Bu tür davranışlar, özellikle eşit statüde bulunan ve rekabet hâlindeki kişiler arasında uygulama alanı bulur.
İkinci olarak, dikey mobbing mevcuttur. Ülkemizde mobbingin en çok görülen şekli budur. Hiyerarşik düzende yukarıdan aşağıya veya aşağıdan yukarıya şeklinde gerçekleşebilmektedir. Meselâ bir âmirin, müdür vb. üst makamdaki kişinin görevinin vermiş olduğu yetki gücünü astına karşı kötü niyetle kullanması bu kapsamdadır. Aşağıdan yukarıya doğru, yani diğer adıyla ters mobbingte ise ast konumundakiler birleşerek üstün yetkesini aşındırırlar. Bu mobbing hâlinde zorbalar, birden fazladır. Bu hususta astlar dışlama, sabote etme stratejisiyle hareket etmektedirler. Âmirlerinin talimatlarını yerine getirmeme, âmir hakkında asılsız söylentiler çıkarma vb. davranışlarda bulunmaktadırlar. Bu hareketlerin asıl maksadı da kendiişlerinin düzen içinde yerine getirilmesinden sorumlu âmirlerinin, üstlerine karşı başarısız gösterilmesidir. Bir nevi bizim üstümüz bu işe lâyık değil, gördüğünüz gibi düzeni sağlayamıyor demektedirler
Çetinoğlu: Sizin olayınız nasıl başladı?
Prof. Dr. Doğan: Cumhurbaşkanımızın tâyin edeceği rektör adaylarının belirlenmesi için Doç. Dr. unvanıyla vazife gördüğüm Yıldız Teknik Üniversitesi’nde 2016 yılında rektör seçimlerinde Prof. Dr. Faruk Yiğit’in seçilmesi için gayret gösterdim ve de çalıştım. Onun karşısında ise bana sistematik mobbing uygulayan 2016-2020 yılları arasında YTÜ rektörü olan Prof. Dr. Bahri Şahin var idi. Tercihimi güvendiğim aday olan Prof. Dr. Faruk Yiğit için kullandım. Diğer adaylar hakkında olumsuz bir söz söylemedim. Destek vermediğim Prof. Dr. Bahri Şahin seçimlerde ilk sırada yer aldı. Cumhurbaşkanı da onu rektör tâyin etti. Rektör seçimlerinde birinci geldiğinde ve rektör olarak görevlendirildiğinde eski dekanımız Prof. Dr. Ulvi Avcıata ve YTÜ’den emekli Prof. Dr. Alparslan Açıkgenç hocalarla makamında gidip tebrik ettim. Bahri Şahin daha önce dekan olduğu zaman ve bendenizde enstitü müdür yardımcısı olduğum dönemde yanıma iki defa gelip gitmişliği de vardır. Ancak rektör olunca bir anda değişti. Kral gibi davranmaya başladı. Bir derebeyi gibi davrandı. Üniversitede idârî ve akademik personele mobbing uyguladı. Rektör olunca sırf kendisini desteklemediğim için beni üniversiteden ayrılmaya zorlayacak şekilde baskı uyguladı.
Çetinoğlu: Neler yaptı?
Prof. Dr. Doğan: Efendim, neler yapmadı ki saymakla bitmez. Önce doktora öğrenci danışmanlığını tehdit yoluyla elimden alıp genel sekreter vekili Yavuz Erişen’e verildi. Mücâdele ederek tekrar aldım. Bu defa televizyonda kendi alanımla ilgili konuşma yaptığım için soruşturmalar açtı. Haksız ve hukuksuz bir şekilde önceden ceza verici soruşturmalar açtırdı. Devletin verdiği rektörlük gücünü zulme dönüştürdü. İftira, yalan ve sistematik mobbing artarak devam etti. Görevinin son iki yılında mükerrer olmak üzere 30 soruşturma açtırdı. Üzüldüğüm bir şey ise sözde akademisyen olan bazı insanlar önceden anlaşarak belirlenen cezalarla soruşturma başkan ve üyeleri oldular. Bunun karşılığında idârî makamlara bile gelenler oldu. Bu operasyonun kumpas içeren yönü, Rektörlük tâlimatını harfiyen yerine getirmeye baştan ayarlı komisyon ve komisyonun teşekkül ettirilen üye yapısından da açıkça anlaşılmaktadır. Bahse konu komisyonu oluşturan üyelerin kimlikleri dikkate alındığında anılan komisyonun daha işin başında yönlendirilmiş ve tâlimatla hareket etmişlerdir. Akademisyen arkadaşına ceza vermeden geri durmadılar. Buna çok üzüldüm. Gördüm ki akademisyen de olsa bir insan insan değilse, omurgası yoksa her türlü kötülük beklenir. Sabık Rektör Bahri Şahin, göreve geldiği günden itabâren yetkisini aşan, görevi kötüye kullanma ve iftira ve tehdit suçlarını işlemeye devam etti. Eski rektör yardımcısı A.Göksel Ağargün’ün ve yakın çevresindekiler hasmane tutumlarda bulundular. Bu tutumlarından kaynaklı baskı, tehdit ve şantajı (şantajları) kesintisiz bir surette devam etti. Daha sonra uzun bir uğraş, itiraz ve mücadeleden sonra Aylin (Yavaş) Akınlar isimli öğrencinin doktora danışmanlığını tekrar aldım. Doktor danışmanığını benim riyasetimde bitirdi. Öğrenci de mağdur oldu. Ve hatta üniversite öğrencime kadro vermediler, o da Bandırma 17 Eylül Üniversitesi’ne gitmek mecburiyetinde kaldı. O süreçte öğrenci Aylin Yavaş Akınlar tarafından verilen iki ayrı belgede evrakta sahtecilik yapıldığını açıkça göstermektedir. İki evraktaki imzaların da kime ait olduğu ve kimler tarafından evrakların değiştirildiği de belirsizdir. Belgelerde bu durum çıplak gözle dahi görülebilmektedir. Bunu yapan ve yaptıran sözde hak ve hukuk savunucusu Yavuz Erişen’dir. YTÜ kampüsünde çalışan hemen herkesin bilgisinde olan ve diline düşen bu açık mobbing ve yıldırmak şeklindeki Rektörlük uygulamalarının (fiillerinin veya yaptırımlarının da) şiddeti, çeşitliliği ve sürekliliği sınır tanımaz boyutlara ulaşmıştır. Bu uygulamalar benim üzerinde akıl mantık, hukuk ve insaf sınırlarının hayli ötesine geçmiştir. Bu konuda Prof. Dr. Sezgin Çelik’in (YTÜ Öğretim üyesi) ve Uluslararası Antalya Bilim Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. İsmail Yüksek (Bahri Şahin’den önceki YTÜ Rektörü) tanıklığına müracaat edilebilir.
Çetinoğlu: Bu arada siz Ortadoğu Gazetesi’nde, ‘Rektörlerin Anatomisi’ başlıklı bir yazı kaleme aldınız. Sâbık Rektör Şahin’in göreve gelmesiyle ilgili beyanda bulundunuz? Bu nasıl oldu?
Prof. Dr. Doğan: Efendim, bu yazıdan önce de 17 Mart 2017 târihinde günlük Yenibirlik Gazetesi’nde üniversitelerin yönetimi ile ilgili bir yazı kaleme aldım ve burada duyarlı bir öğretim üyesi ve yazar olarak üniversitelerin aksayan meseleleriyle ilgili bir yazı yazdım. Bu yazıdan da sabık rektör Şahin çok rahatsız oldu. Çünkü yazı onun yaptığı yanlışlıklara da işâret ediyordu. 13 Mart 2019 târihinde günlük Ortadoğu Gazetesi’nde, ‘Akademik Bakış’ köşesinde ‘Rektörlerin Anatomisi’ başlıklı yazının yayımlanmasından sonra Rektör Şahin ve Genel Sekreter Vekili Yavuz Erişen gazeteyi arayıp benim hakkında olur olmaz iftira ve karalamalarda bulunmuşlardır. Eski Rektör Bahri Şahin’e yazının sadece iki paragrafında açıkça şu iki soru sorulmuştur:1- Rektörün göreve gelir gelmez kendine son model, lüks yabancı bir araba alması, 2- Üniversite genel sekreterini, idârî kadrodaki mevcut görevliyi alıp yerine akademisyen atamasıdır. Bu iki hususu yazmak hangi vicdan, izan ve adaletle suçlanabilir? bunları yazmak ne zaman suç olup soruşturma açılabilmektedir. Rektör burada da görevini kötüye kullanmıştır. Bunları kamuoyuyla paylaşmak ve eleştirmek ne zaman suç olmuştur. Kaldı ki bunları ben uydurmadım. Aynen vaki olmuştur. Tamamen objektif olan yazı ve tespitlerdir. Gerçeği yansıtan bu yazıdan dolayı sözde kurulan komisyon tarafından kıdem durdurma ve maaştan kesme gibi ağır bir ceza ile cezalandırıldım. Rektör görevini kötüyü kullanarak ceza vermiş mahkeme bunu bozmuştur. Her verdiği ceza mahkeme tarafından haksız görülerek bozulmuştur.
Çetinoğlu: Bu arada siz Profesörlüğe terfi ettirildiniz. Terfinin prosedürünü anlatır mısınız?
Prof. Dr. Doğan: Efendim öncelikle şunu belirteyim, kanunî, insanî, özlük ve akademik hakkı olan profesörlük kadrosunun ilân edilmesini talep ettikçe rektörlüğün değişik yaptırımlarına mâruz kaldım. Rektör Bahri Şahin görevini kötüye kullanarak yönetim ekibiyle birlikte bendenize yönelik tehdit, baskı ve şantajlarına boyun eğmeyişim ve profesörlük kadrosunu ısrarlı talebi karşısında birtakım operasyonlar çekilmeye çalışıldı bendenize. Profesörlük atamasının prosedürü, rektörlüğün YÖK’ten kadro istemesiyle mümkündür. Rektör Şahin, benim mâsum kadro talebime karşılık vermeyip zulüm üstüne zulüm yapmıştır. Doçent olan bir öğretim üyesi üniversite daimi kadroya (kadrosuna) geçer. Aradan geçen beş yıldan sonra üniversite senetosu tarafından belirlenen kriterleri sağlıyorsa, rektörlük YÖK’ten izin alarak kadro ilan eder ve doçent olan öğretim üyesi profesörlüğe terfi eder. Bir mânâda profesörlük pâyesi üniversitenin verdiği bir kadro ile mümkün olmaktadır.
Çetinoğlu: Gasbedilen hakkınızı nasıl elde ettiniz?
Prof. Doğan: Rektör Şahin’in husumet besleyerek kasıtlı bir şekilde benim üzerimde, elinde olmayan bir yetkiyi kullanmaya çalışması hukuka uygun değildir. Olmayan yetkiyi varmış gibi kullanıyor olması açıktan bir yetki gaspı ve görevi kötüye kullanmaktır. Rektör Şahin döneminde gasbedilen profesörlük kadrosunu alamadım. Haksız ve hukuksuz olduğu için Sayın Cumhurbaşkanımız ikinci defa Yıldız Teknik Üniversitesine Bahri Şahin’i rektör atamamıştır. Şahin, rektörlükten ayrıldıktan sonra şimdi görevde bulunan Rektör Prof. Dr. Tamer Yılmaz görevlendirilmiştir. Tamer Yılmaz’a da bana profesörlük kadrosu verilmemesi için baskı yapmıştır. Nihâyet beş yılın ardından 16 Haziran 2022 târihinde profesörlük kadromu alabildim.
Çetinoğlu: Dâvâyı ne zaman ve hangi gerekçelerle açtınız?
Prof. Dr. Doğan: Sâbık Rektör tarafından önceden ceza vermeye programlı komisyonlarda tarafından idârî cezalar verilince, bendeniz avukatım ve kızım Sevde Nur Doğan Uyur aracılığyla idârî mahkemeye başvurdum. Sağ olsun avukatım ve kızım Sevde Nur, bütün dâvâları kazandı. Her dâvâda rektör ve Yıldız Teknik Üniversitesi rektörlüğünü mahkûm ettirdi. Üniversiteden avukatlık ücretlerini aldı. Aslında tazminat ve avukatlık ücretlerini haksız ve hukuksuz yere dâvâ açtırıp kaybeden sabık rektör Bay Bahri Şahin’in ödemesi gerekir. Sabık Rektör Bay Şahin hakkında, YÖK’e ve Cumhuriyet Savcılığına suç duyurusunda bulundum. Bu soruşturma ve Dâvâlar 2017 yılında başladı 2023 yılına kadar devam etti. Eski Rektör Şahin 10.000 lira mânevî tazminata mahkûm oldu. Bu kazandığım tazminatı Yıldız Teknik Üniversitesi Öğrencilerine burs olarak vereceğim. Şimdi hâlen Gelişim Üniversitesi Rektörü olan Bay Bahri Şahin hakkında maddî tazminat ve iftira dâvâları açacağım. Çünkü böyle bir durumda başka rektörlerde zulüm yapmasın diye bu mücadeleye devam edeceğim. Ben çok açılar çektim, başkaları çekmesin. Kimse haktan ve hukuktan ayrılmasın diye…
Çetinoğlu: Rektör ne kadar süre ile görev yaptı, ne sebeple rektörlüğü sona erdi?
Prof. Dr. Doğan: Efendim, sabık rektör bay Bahri Şahin dört yıl 2016-2020 tarihleri arasında görev yaptı. Yaptığı haksız ve hukuksuzluklar yüzünden ikinci defa Cumhurbaşkanlığı tarafından YTÜ’ye rektör olarak atanması uygun görülmedi. İşin garip tarafı bu zulümleri yapan Bay Bahri Şahin, özel İstanbul Gelişim Üniversitesi Rektörü oldu ve hâlen bu görevine devam ediyor. Aslında mahkeme kararıyla zulmü sübut bulmuş birinin derhal görevinden el çektirilmesi gerekir. Çünkü aynı zulmü orada da yapma ihtimali yüksektir.
Çetinoğlu: Rektörlüğü devam ederken dâvâ açabilir miydiniz?
Prof. Dr. Doğan: Elbette. Görevde iken de verdiği cezaları idârî mahkeme taşıdım ve hepsini de kazandım. Ancak YÖK bu zulümlere kısmen engel olsa da gereken hassasiyeti göstermiyor. Aslında zulmü sâbit olan rektörü YÖK resen görevden el çektirmeli diye düşünüyorum. YÖK Başkan ve üyelerine de haksız yapmayayım. Çünkü bana verilen bazı cezalar YÖK’ten döndü. Ancak sâbık rektöre gereken ceza verilmedi.
Çetinoğlu: Dâvâyı kazandınız, gasbedilen hakkınızı elde ettiniz… Başka?
Prof. Dr. Doğan: Dâvâyı kazandıktan sonra Anadolu Ajansı muhabiri bu zulümle ilgili benimle mülakat yaparak meseleyi haberleştirdi. Haber tüm ajans, gazete ve sosyal medyada geniş bir yer buldu. Milyona yakın insanlar bu haberleri gördü. Akademisyen, rektör, dekan, avukat, öğretmen, öğrenci, aydın ve sivil toplum başkanları arayıp beni tebrik ettiler ve takdirlerini belirttiler. Bendeniz bu durumla ilgili avukatım yoluyla YTÜ rektörlüğüne beş yıllık maddî kaybımla ilgili hesabımın yapılarak tarafıma ödenmesini ve bana haksız ve hukuksuz yere komisyonda ceza verenlere gereken soruşturmanın açılması için yazılı talepte bulundum. Ayrıca YÖK’e de müracaat ederek sabık rektör Bay Bahri Şahin’in Özel Gelişim Üniversitesi görevinden alınması için yazılı talepte bulundum. Şimdi rektör ve bana ceza veren komisyon başkan ve üyeler hakkında iftira Dâvâları açmaya hazırlanıyorum.
Çetinoğlu: Profesörlüğe terfiniz onaylanmadığı için ücret kaybınız oldu mu?
Prof. Dr. Doğan: Efendim hem maddî hem de mânevî büyük kaybım oldu. Yukarıda belirtiğim gibi sorumlular hakkında gerekli hukûkî mücâdeleme sonuna kadar devam edeceğim.
Prof. Dr. Doğan: Mobbing genellikle aşağılayıcı, küçümseyici, tehdit edici, dedikoducu veya dışlayıcı davranışlar şeklinde ortaya çıkar. Örnekler arasında sürekli eleştiriler, sahte iddialar, alay etme, fizikî veya söslü saldırılar, izole etme, önemli bilgileri gizleme veya kişinin çalışma yeteneklerini küçümseme gibi durumlar yer alabilir. Mobbing, hem kurban hem de işveren açısından ciddî sonuçlara yol açabilir. Kurbanın ruh sağlığını ve genel hayat kalitesini olumsuz etkileyebilirken, işverenin de çalışanların verimliliği ve çalışma şevki ve işyerinin umûmî durumu üzerinde olumsuz etkiler yaratabilir. Mobbinge mâruz mutlaka mahkemeye müracaat etmeli ve haklarını aramalıdırlar. Çünkü mobbing bir insanlık suçudur. Bu suçla mücâdele edilmelidir. Gücü eline geçiren bunu bir baskı aracı, yıldırma aracı olarak kullanırsa o zaman adâlet diye bir şey kalmaz. Kerim devlet hem adaletli hem de merhametli olan devlettir. Onun için mobbing ile topyekûn mücâdele etmek gerekir.
Çetinoğlu: Teşekkür ederim. Bu sohbetimizle mobbing uygulamalarının azalmasına vesile olabilirsek toplumumuza, mobbingzedelere armağanımız olsun.
Prof. Dr. Süleyman Doğan: Bana bu fırsatı verdiğiniz için müteşekkirim!
Prof. Dr. SÜLEYMAN DOĞAN: 1965 yılında Aksaray’ın Ortaköy ilçesi Devedamı (eski kasaba) köyünde doğdu. İlkokulu köyünde, ortaokulu Kırşehir ve Ortaköy’de ve lise öğrenimini Ortaköy lisesinde tamamladı. Ayrıca dışarıdan İstanbul Küçükköy İmam-Hatip lisesinde fark derslerini vererek bitirdi. Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesinden mezun oldu (1988). 1995 yılında İngiliz Kültür’ün bursunu kazanarak İngiltere’de, Birmingham Üniversitesinde Politika ve Uluslararası İlişkiler alanında Master Programını tamamladı. Pedagoji alında yaptığı çalışmalarla Pedagoji (Eğitim bilimleri) doktoru unvanını aldı (1999). Yine çocuk ve âile eğitimi ve âile sosyolojisi üzerine yaptığı çalışmalarla Eğitim Sosyolojisi alanında doçent oldu (2012). Devlet Planlama Teşkilatı Ulusal Ajans proje değerlendirmesinde bağımsız (AB) hakemi dış uzmanı olarak görev yaptı (2005–2008). Uluslararası Malezya Üniversitesinde bir müddet araştırmacı öğretim üyesi olarak bulundu (2008). 2009’dan beri Yıldız Teknik Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, İnsan ve Toplum Bilimleri Bölümünde Öğretim Üyesi olarak görev yapmaktadır. 2022 yılında Profesör oldu. Yazar Doğan, uzun yıllar çeşitli günlük gazete ve dergilerde muhabir, editör ve köşe yazarı olarak çalışmıştır. Moldova, Gagavuz Özerk Cumhuriyeti Meclisi tarafından verilen devlet nişanı sâhibidir (2001). Çevre konusunda yaptığı çalışmalarıyla ‘Kelaynak Kuşları Zorda’ başlıklı çalışması, 2002; ‘Boğazlarımız Yolcu Geçen Hanı’ başlıklı çalışması, 2004) INEPO (Milletlerarası Çevre Olimpiyatları Projesi) mlletlerarası çevre basın ve jüri özel ödülü kazanmıştır. Gazeteci ve ilim adamı olarak 60 ülkeye seyahat etmiştir. Doğan, Türkiye Yazarlar Birliği (1994-), Türk Felsefe Derneği (2008-) üyesi ve Türkiye İlim ve Edebiyat Eseri Sahipleri Meslek Birliği (İLESAM, 2010-) ve Telif Hakları Derneği kurucu üyesi ve genel başkan yardımcısıdır (2016). 30’u milletlerarası olmak üzere 100’den fazla ilmî yayını vardır. Başta TÜBİTAK olmak üzere millî ve milletlerarası birçok kurum, kuruluş ve dergilere hakemlik ve ilmî jüri üyeliği yapmaktadır. Yayınlanmış Kitaplarından bazıları: Afganistan’da kim kazandı? (1993), Keşmirden Geliyorum (1995), Eğitimde Başarının Şartları (1998), Şimdiki Çocuklar Harika (2001), Çocuklar Küçük Bir Şey Değildir (2002), Mutlu Âile Mutlu Çocuk (2003), Başarıya Yürüyenler (2005), Varolmanın Yolunda Zengin Olmak (Editör, M. Uyar ve M. Çetin ile birlikte) (2005), Âilenin Aynası Çocuk (2006), Âilede Sevgi Eğitim (Editör) (2009), Mesnevi’den Pedagojik Telkinler (2013), Konuşmak Lâzım (C. Doğan ile birlikte 2015),Rektörlerin Gözüyle Üniversitelerimiz (2016), Hayatı Güzelleştiren Hikâyeler (2020), 100 Soru Cevapta Eğitim Felsefesi (2020), Postmodern Medya (Editör, 2020), Rektörler Konuşuyor (2020), Koronaya 100 Mektup (2020), Profesörler Geçidi (2021), Sorularla Sosyoloji ve Eğitim Sosyolojisi (2021). 10 adet ilmî kitap bölüm yazarlığı, ayrıca akademik bazı dergilerde hakemlik ve editörlüğü devam etmektedir.