22.7 C
Kocaeli
Cumartesi, Ekim 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 153

4 Eylül 1919 Sivas Kongresi

2 Eylül 1919 günü Sivas Türk milletinin kara bahtını değiştirecek olağanüstü bir güne hazırlanıyordu. 2 Eylül 1919 gününün sabahında erkenden uyanan Sivas halkı, bir yandan müstevlilerin Türk yurdundaki işgallerinin, katliamlarının, tecavüzlerinin kendisine verdiği derin bir ıstırabın hüznünü yaşarken, bir yandan da kurtuluşun tek ümidi olan Millî Mücadele’nin lideri olarak görülen Mustafa Kemal Paşayı şehirlerinde misafir edecek olmanın coşkun sevincini yaşıyordu…

Sivaslılar kurtuluşun tek ümidi olan Millî Mücadele’nin lideri olarak görülen Mustafa Kemal Paşayı çok görkemli bir törenle karşılamaya hazırlamışlardı. Bu görkemli karşılama töreni için şehirde ne kadar fayton, yaylı araba varsa hepsi bu işe tahsis edilmişti…

Mustafa Kemal Paşayı karşılamak için Erzincan yolu istikametine yönelen atlı ve arabalı Sivas ahalisi yanında yaya olarak gidenler de çok sayıdaydı. Erzincan yolu istikametine yönelen Sivas ahalisi Kılavuz tepesinde toplanarak Mustafa Kemal Paşayı ve beraberindekileri getirecek olan otomobillerin gelişini gün boyunca sabırla beklemişlerdi. Kalabalık bir halk kitlesi de şehrin girişinde toplanarak, şehre dört beş kilometre olan bir mesafede çadırlar kurmuştu. Mustafa Kemal Paşa’yı ve beraberindekileri getiren otomobillerin Seyfebeli’de görülmesi ile birlikte Sivas halkını da coşkun bir sevinç dalgasına kapılıyordu…

Bir süre sonra Kılavuz tepesinde duran ve Mustafa Kemal’i taşıyan otomobile doğru koşan Sivaslılar onun elini öperek ona, “Hoş geldiniz!” diyorlardı. Hoş geldiniz faslından kısa bir süre sonra hareket eden kafile güneş batmak üzereyken şehre giriyordu. Kılavuz tepesinde karşılamaya çıkamayan Sivaslılar caddenin iki yanını doldurmuş bir halde iken alkış tufanı arasında Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarını karşılayarak bağırlarına basıyorlardı…

Gelen heyet içinde bulunan Rauf Orbay hatıralarında o günü şöyle anlatmıştır: “… Eylül’ün ikinci günü Sivas’a vardık ve başta Vali Reşit Paşa, Kolordu Kumandanı Selahattin Bey ile asker, sivil, talebe ve halkın kütleler halinde katıldığı parlak merasimle karşılandık.”…

Bin Dokuz Yüz On Dokuz Yılının Eylül Ayının Dördüncü Günü Sivas’ta;

1.Gazi Mustafa Kemal Paşa Asker (Mirliva- Tuğ. Gen.) Erzurum’u temsilen,

2.Raif (Dinç) Hukukçu Erzurum’u temsilen,

3.Bekir Sami (Kunduk) Mülkiyeli Vali Sivas’ı temsilen,

4.Hüseyin Rauf (Orbay) E. Deniz Subayı Sivas’ı temsilen,

5.Fevzi (Baysoy) Din adamı (Şeyh) Erzincan’ı temsilen,

6.Refet (Bele) Asker (Albay) Canik’i(Samsun) temsilen,

7.Süleyman (Boşanlı– Boşnak) Çiftçi – Denizci Canik’i(Samsun) temsilen,

8.Kara Vasıf (Karakol Cemiyeti) Emekli Albay Antep’i temsilen,

9.İsmail Hami (Danişment) Mülkiyeli- Tarihçi İstanbul’u temsilen,

10.İsmail Fazıl (Cebesoy) Emekli General İstanbul’u temsilen,

11.Hikmet (Boran) Tıbbiye Öğrencisi İstanbul’u temsilen,

12.Ahmet Nuri İlmiye sınıfı Hocası Bursa’yı temsilen,

13.Osman Nuri (Özpay) Hukukçu- Avukat Bursa’yı temsilen,

14.Necati (Kurtuluş) Askerlikten İstifa Bursa’yı temsilen,

15.Asaf (Doras) Hukukçu Bursa’yı temsilen,

16.Hüseyin (Bayraktar) Tüccar Eskişehir’i temsilen,

17.Hüsrev Sami (Kızıldoğan) Subay Eskişehir’i temsilen,

18.Halil İbrahim (Sipahi) Tüccar- Belediye Başkanı Eskişehir’i temsilen,

19.Mehmet Şükrü (Koçzade) Hukukçu Afyonkarahisar’ı temsilen,

20.Salih Sıtkı (Kesrioğlu) Mülkiyeli Afyonkarahisar’ı temsilen,

21.Bekir Gümüşizade Öğretmen Afyonkarahisar’ı temsilen,

22.Abdurahman Dursun (Yalvaç) Öğretmen Çorum’u temsilen,

23.Mehmet Tevfik (Ergun) Öğretmen Çorum’u temsilen,

24.İbrahim Süreyya (Yiğit) Mutasarrıf Alaşehir’i (Saruhan) temsilen,

25.Macit (Suner) Hâkim (Yargıç) Alaşehir’i (Manisa) temsilen,

26.Mehmet Şükrü (Dalamanlı) Hukukçu Denizli’yi temsilen,

27.Yusuf (Başağazade) Hukukçu – Ziraatçı Denizli’yi temsilen,

28.Necip Ali (Küçüka) Hukukçu –Yargıç Denizli’yi temsilen,

29.Hakkı Behiç (Bayiç) Mülkiyeli Denizli’yi temsilen,

30.Sami Zeki Emekli Subay Kastamonu’yu temsilen,

31.Tatlızade Nuri Efendi Eşraf Kastamonu’yu temsilen,

32.Halit Hami (Mengi) Tüccar- Belediye Başkanı Bor’u (Niğde) temsilen,

33.Mustafa (Soylu) Öğretmen Niğde’yi temsilen,

34.Yusuf Bahri (Tatlıoğlu) Çiftçi Yozgat’ı temsilen,

35.Osman Remzi (Öğüt) Memur Nevşehir’i temsilen,

36.Mazhar Müfit (Kansu) Valilikten istifa Denizli’yi-Hakkâri’yi temsilen,

37.Nuh Naci (Yazgan) Tüccar Kayseri’yi temsilen,

38.Ahmet Hilmi (Kalaç) i Kaymakam Kayseri’yi temsilen,

39.Ömer Mümtaz (İmamzâde) Tüccar Kayseri’yi temsilen,

40.İhsan Hamit (Tigrel) Eğitimci Diyarbakır’ı

temsilen hazır bulunan milletin güzide evlatlarının katılımı ile toplanan Sivas Kongresi; bin dokuz yüz on dokuz yılının Eylül ayının on birinci günü tamamlanıyordu…

Sivas Kongresine katılan milletin güzide evlatları; Türk milletini temsilcileri olarak esaretten kurtuluşun tek ümidi olan Millî Mücadele’nin liderliğine Mustafa Kemal Paşa’yı seçerek, Erzurum Kongresinde alınan kararların ulusallaştırarak göbeğinden millete bağlı olan yeni bir otorite ortaya çıkartıyordu…

Göbeğinden millete bağlı olan bu yeni otorite; Heyet-i Temsiliyeyi bütün vatanı temsil eder hale getirerek milli birlik ve beraberliğin büyük oranda sağlarken, Misak-ı Milliden asla taviz verilmeyeceğini, Mondros Mütarekesinin ve Mandacılığın kesin olarak reddedildiği bütün dünyaya ilan ederken, Kuva-yı Milliye cepheleri arasında kumanda birliğini de sağlıyordu…

Sivas Kongresiyle birlikte aynı zamanda tam bağımsızlık ve milli egemenlik ilkelerini temel ve değişmez prensip olarak kabul ederek tam bağımsızlığı ve milli egemenliği gerçekleştirecek olan Büyük Millet Meclisi döneminin kapısı da aralanıyordu… Yani Sivas Kongresinde Türkiye Cumhuriyet’inin temeli atılıyordu…

Sivas Kongresinin banisi olan Gazi Mustafa Kemal Paşaya ve Bu Kutlu Kongrede Yüce Türk Milletini temsilen ona yoldaşlık eden o 39 mübarek yiğide ve de o günün yiğit Sivas halkına sonsuz minnet ve rahmet olsun.

Tırtıldan Kelebek “Oluş”

1953’te DNA sarmalı keşfeden Watson ve Crick 1962’de Nobel Ödülünü aldılar. DNA’dan RNA; RNA’dan protein zincirinin elde edildiği görüşünü doğrulukla belirttiler. Diğer yandan, bu reaksiyonun tersten olamayacağını( bir kanıt olmadığı halde) öne sürdüler. “Geni”mutlak kılan bu anlayış (bütün dünyada)yerleş(miş)ti. Hatta 2001’de insan genomunun nükleotid sırası bulunduğunda( İnsan Genom Projesi tamamlandığında) insanın genomu yani genlerin toplamı olduğu düşüncesi yerleşmişti. Bu anlayışa göre insanın biyolojik kaderi genler tarafından belirlenmekteydi. İnsanlar genleri kadar yaşayan, genleri kadar hasta, genleri kadar başarılı( zeki) hatta genleri kadar mutlu varlıklardı. (Kılıç, 2024: 92)

Genetiğin (bu) santral dogması, hücrelerimizdeki bilginin yalnızca tek bir yönde – DNA’dan RNA’ya ve proteinlere- aktığı doktrinidir. Bu tanım genlerin ifadesini modüle etmede çevrenin rolü nedeniyle, artık çürütülmüştür. Yeni bir terim olan ve genin dışında olarak ifade edilen “epigenetik”, bilim dünyasında en yeni ortaya çıkan alanlardan biri haline gelmiştir. Epigenetik, DNA dizilerindeki biyokimyasal değişiklikleri içermez, bunun yerine, bizi hastalığa karşı duyarlı hâle getirebilecek farklı genleri etkinleştirir veya devre dışı bırakır.

DNA dizisinin klinik fenotipin (canlının dış görünüşü) tek belirleyicisi olmadığının anlaşılması, aynı DNA’yı taşıyan tek yumurta ikizlerinin genellikle hastalık uyumsuz olduğu, ikiz­lerden birinin hasta, diğerinin sağlıklı olduğu gözleminin bir sonucu olarak belir­lenmiştir. Epigenetik araştırmalar çevre, sosyal durum, psikososyal faktörler ve beslen­menin bireyin genetik bilgi ifadesini nasıl etkilediğini ortaya çıkarmayı amaçlar. Çok hücreli organizmalarda, gelişim sırasında ortaya çıkan epigenetik belirteçlerin yavrulara geçme potansiyeli nedeniyle, aynı genotip değişken fenotipleri ortaya çıkarabilir. Araştırmalar, embriyogenez sırasında tek hücrenin bölünmesi ve farklı­laşması fenomeninin epigenetik ile sıkı bir şekilde ilişkili olduğunu belirlemiştir. Monozigotik ikizler aynı genetik bilgiye sahiptir, ancak içinde yaşa­dıkları ve büyüdükleri çevre tarafından belirlenen, sağlık ve hastalık fenotipinde farklılıklara yol açan farklı bir epigenetik profile sahip olabilirler. (Hülyam Kurt, Emine Yağcı, 2023: 389-390)

Bu sonuç  DNA, RNA, protein yolunun tersten de doğru olabileceğini göstermektedir. Protein yapısını değiştiren her şey her aksiyon potansiyeli, her çevresel faktör, hatta düşünce DNA’yı değiştirebilir. Bu bilimsel bilgi insanı gen yapısının tutsağı olmaktan çıkarmakta, düşüncesine ve yaratıcılığına DNA’sını bile etkileyebilecek güç ve özgürlük alanı sağlamaktadır. (Kılıç, 2024: 92)

Son yıllarda (2013’den itibaren) beyin- bilinç-zihin anlayışımızda büyük değişiklikler oldu bu yenilik nöron teorisinden bütüncül enformasyon ağı yani “connetctome” yani nörozihin teorisine geçiştir Buna göre bilinci oluşturan yaklaşık 100 milyar nörondan oluşan organ olan beyin değil 2 üzeri 100 milyar olasılık içeren bir enformasyon sistemi bütünüdür. Bu anlayışa göre beyin zihin yaratan organdır nörozihin ise et olan beyin ile ilgili bilgi ağı bütünü olan zihin arasındaki ara yüzdür ( beyin ile zihin arasındaki ilişkiyi tek bir uçağı bir nörona benzetirsek uçak ile havayolu şirketi arasındaki ilişkiye benzetebiliriz. İkisi arasında nasıl bir ilişki varsa nöron ile zihin arasında da bu şekilde bir ilişki vardır. Bu bir organizasyon yaratır ve aynı nöron ile zihin arasındaki ilişkiyi ortaya koyar). Laniakea (ölçülemeyen sonsuzluk-bütün evren birbiriyle ilişkili enerji ağıdır), (Laniakea, tüm evrenin enerji olduğunu, her noktasının diğeriyle bağlantısallık ve bütünsellik içinde olduğunu ortaya koyan bir kavramdır. Bütün Evren tüm bilinen enerji biçimlerine göre tek bir yapı olarak incelendiğinde ve bütün olarak bir bilgisayar programına konulduğunda biz bütün yapının birbiriyle entegre ve bütünsel bir sistem içerisinde olduğunu görüyoruz. Kısacası evrende her şey bütünlük içinde ve her şey birbiriyle bağlantısallık halindedir. Biz maddenin esaslılığından değil enerjinin esaslılığından yola çıkmak zorundayız.) (Kılıç, 2024: 91-92),  epigenetik ve connectom (nörozihin) demektedir ki insanlar tek bir vücudun hücreleri gibi bütünlük ve bağlantısallık içinde var olurlar. Ve bunu güçlü olanın genine aktardığı, güçlünün doğal seleksiyonunda ona geçtiği “gen bencil”dir kültüründe değil kooperasyonun ve işbirliğinin önde olduğu anlayışta yaparlar (Kılıç, 2024: 92-93)

Düşüncenin maddeyi biyoloji ve bilinci şekillendirme yeteneği vardır. Bilimsel dönüşümlerin benzerlik kurulabileceği en güzel biyolojik dönüşümlerden biri tırtılın kelebek olmasıdır. Kelebek olacak tırtılın önce kendi kabuğundan vazgeçmesi ve kendi varlığına gelecekteki varlığı için eritmesi gerekir. Her tırtıl kelebek olamaz, kelebek olacak tırtılın yeterince “imaginal celss” hayalci hücreler (hayal gücü kuvvetli hücreler) yetiştirmesi gerekir. Bu hayalci hücreler (hayal gücü kuvvetli hücreler)  diğer tırtıl hücreleri ile aynı genom yapısındadır Ama bu hücreler tırtıl olmaktan sıkılan rahatsız hücrelerdir. Farklıdırlar rahatsızdırlar. Diğer tırtıl hücreleri büyürler gelişirler günü geldiğinde ölmeyi seçerler Apoptosa (Apoptozis) (hücrenin programlanmış ölümü) uğrarlar. Bu hayalci hücreler (idealist hücreler)  ise yaşamayı ve yaşatmayı seçerler ve sayı eğer belirli bir eşiği aşarsa kelebeğin vücudunu oluşturmaya başlarlar. Ölümden, kaostan ve savaştan yeni bir dünya bir kelebek yaratırlar. Bir tırtılın kelebek olup olmayacağını belirleyen, hayalci hücrelerin (hayal gücü kuvvetli hücreler)  sayısıdır. Bazı hayalci hücreler değişime girerken ölümden kaostan ve savaştan yeni bir dünya yani bir kelebek yaratırlar (Kılıç, 2024: 94). Türker Kılıç “Tırtıldan Kelebek Olma Okulu” yazısını şu sözlerle noktalar: 

“Sizler bizim ve güzel ülkemizin hayalci hücreleri (hayal gücü kuvvetli hücreler) olun ve güzelliği, yaşamı, yaratmayı ve çalışmayı seçin. Seçin ki önce kendinizi sonra dünyamızı bir kelebek güzelliğine kavuşturun.  Kelebekler tırtıllardan güçlüdür” (Kılıç, 2024: 94).

Bazı insanlar hayat boyu kendilerine verilmiş yeteneklerin farkına varmak istemeden yaşayabilirler. Bu bir nevi tırtılların tutsaklığı gibidir. Hâlbuki insanlardaki zihin kabiliyeti evrene ait olduğunun bilinç düzeyi bağlantısallığına geçtiğinde kelebekler gibi özgürlüklere kanaat açabilirler. Bu özgürlüğü bekleyen tehlikeler olsa da onlar gökyüzünü, toprağı, ateşi, ağacı, yaprağı, çiçeği ve suyu “görür”ler. Görmek “keşfetmek”tir. Keşfetmek “olmak” demektir. Olmak ise “sonsuz”a Hawaii dilindeki Laniakea (Ölçülemeyen Cennet’e) (Sonsuz enerjiye) ulaşmaktır. Türk ve Altay mitolojisinde “Uçmağ”a (Uçmak, Ocmah, Uçmah) kanatlanmak, “uç”mak ve yükselmektir. Bu noktada yani düşünen insanın (gönül insanının) Sonsuz Cennet anlamındaki Laniakea’yı (sonsuz enerjiyi) yahut Uçmağ’ı da aşması gerekmektedir: Yunus Emre: “Hakkın gerçek âşıkları, istemezler Cennet’leri/Cennet’ten dahi ileri gider, makamın tutmağa/Tutulmadı Yunus canı, geçti Tamu’dan, Uçmak’tan/Yola düşüp Dost’a gider, ol aslına uyakmağa (İnsanın“ben”ışığının yok olması-Tanrı’da yok olmak-Tanrı’ya kavuşmak) (Dindi, 2022: 260). Yunus Emre’nin anlamakta zorlanabildiğimiz çok boyutlu sözleri “psiko-sosyal teoloji” araştırmalarına uygun olarak bizlerin düşünce ufuklarını açacağa benzemektedir. Tırtılın kelebek oluşundan anlam kuramları oluşturan insan nesli bunu bir adım daha öteye götürerek Yunus Emre düşüncesinden bilimin birçok modellemesini ve sosyal hayatı değiştirebilecektir.

Kaynaklar:

1-Emrah Dindi,  Türk Dervişi Yunus Emre’de Bezirgân Dindarlığın Eleştirisi, Turcology Research, 2022/ 73: 255-264.

         2-Hülyam Kurt, Emine Yağcı, Epigenetik ve Zihin Sağlığı, Beyin Biyokimyası, Editörler: Doç. Dr. Fatih Kar – Doç. Dr. Ceyhan Hacıoğlu, Aralık 2023 Nobel Akademik Yayıncılık, Ankara.

3-Türker Kılıç, Yeni Bilim: Bağlantısallık Yeni Kültür: Yaşamdaşlık  “Beyin Nedir’den, “Yaşam Nedir”e Bir Bilim Serüveni, Ayrıntı Yayınları, 2024- İstanbul.

Nasıl müstemleke olunur?

Geçen yıl, Ziya Gökalp’in baş eseri Türkçülüğün Esasları’nın 100. yayım yılıydı. Yeni Ufuk Dergisi etrafında toplanan gençler yeniden kurdukları Töre-Devlet Yayınevinden kitabın pek hoş bir baskısını çıkardılar ve Ankara’da bir sempozyum düzenlediler. Bu yıl ise Gökalp’i kaybedişimizin 100. yılı. Her iki yıl dönümü için de benden yazı istendi.

Bugün bazılarının tehlike olarak değerlendirdiği Türkçülük tahsiline bendeniz çok erken başladım. Dolayısıyla Akçura’yı, Gökalp’i, Sadri Maksudi’yi lise çağlarımda okudum. Anladığım o zamanki kapasitem kadardı herhâlde. Böyle yıl dönümleri, bu temel eserleri tekrar okumama vesile oluyor ve bu fikir zirvelerinin yazdıklarını bir daha ve bugünkü donanımımla okuyorum. Yüz yıl önceki vukuflarını, bilgi ve derinliklerini daha iyi anlıyor ve takdir ediyorum. Keşke onların seviyesini ve zamanın bilimiyle iç-içeliklerini devam ettirebilseydik.

Türkçü ve bilimci Gökalp

Geçen asrın Türkçüleri, bilimi öne çıkarır. Dev eseri Atatürk- Entelektüel Biyografi’de de Prof. Hanioğlu, Atatürk’ün fikir yapısını iki kelimeyle özetler: Türkçü ve bilimci. Bu fikir adamları da tıpkı öyledir: Türkçü ve bilimci. Sadri Maksudi’nin baş eserinin adı, Milliyet Duygusunun Sosyolojik Esasları’dır. İngilizler, İstanbul’daki Türkçüleri toplayıp Malta’ya götürdükleri ve yargıladıkları sırada Gökalp’in yaptığı pek hoştur. Ziya Bey, bütün Türk tutsakları toplar ve onlara sosyoloji, evet sosyoloji dersi verir.

Aşağıdaki satırlar, yıldönümlerinin yeniden okumalarında özellikle dikkatimi çekti. Gökalp, Malta’dan sonra da ders veriyor: Toplum birimlerinin tarih içinde gelişmesi, Tönnies- Weber sosyolojisinin cemaat – cemiyet (gemeinschaft – gesellschaft ) ayrımı uyguladığı müfredatın maddeleri. Fakat özellikle üstünde durduğu, kimlerin müstemleke olup kimlerin olamayacağı.  Siyah vurgular bana aittir.

“Fakat, millîyet devresi nihayet, diğer Avrupa kavimleri için de hulul etti. Hollandalılar, Fransızlar ilh kendi kendini idare eden millet hâlini almaya başladılar. Tarih, umumi bir kaide olarak gösteriyor ki her nereye millîyet ruhu girdiyse, orada büyük bir terakki ve tekâmül cereyanı doğdu. Siyasi, dinî, ahlaki, hukuki, bedii, ilmî, felsefi, iktisadi, lisani hayatların hepsine gençlik, samimilik ve taravet geldi. Her şey yükselmeye başladı. Fakat bütün bu terakkilerin fevkinde olarak yeni bir seciyenin husul bulduğunu da yine bize mukayeseli tarih haber veriyor. Millî vicdan nerede teşekkül etmişse, artık orası müstemleke olmak tehlikesinden ebediyen kurtulmuştur.”

Millî vicdan ve manda

“Filhakika, bugün Milletler Cemiyeti, Almanya’yı bir müstemleke hâlinde Fransa’ya takdim etse, acaba Fransızlar bu hediyeyi kabule cesaret edebilirler mi? Macaristan’ı ve Romanya’nın, Bulgaristan’ı Yunanlıların mandası altına koymak istese bu iki devlet şu mandaları kabule yanaşabilir mi? Şüphesiz hayır! Çünkü mandater olmak isteyen bir devlet mandası altına girecek memlekette kolayca hâkim olmak ister. Hâlbuki millî vicdanı uyanmış bir ülkeye kocaman ordular gönderilse bile, orada en küçük bir nüfuz kazanmak mümkün değildir. İngilizlerin Trakya ile İzmir’i Yunanlıların, Adana ve havalisini Fransızların, Antalya’yı İtalyanların mandası altına vermesi, İstanbul’u kendi eline geçirmek içindi. Bütün bu devletler, Anadolu millî vicdanın uyandığını, Yunan ordularının millî kıyam karşısında buz gibi eridiğini görünce bu ham sevdalardan vazgeçmeye başladılar. Amerika’nın ne Ermenistan’da, ne de Türkiye’de manda kabulüne yanaşmaması da buralardaki millî vicdanın şiddetini görmesinden dolayıdır. Hâlbuki İngilizlerle Fransızlar Arabistan’ı aralarında taksim etmekte hiçbir mahzur görmediler. Çünkü bütün aşiretleri cemie hayatı yaşayan, şehirleri henüz cemiyet devresine gelmemiş olan Arabistan’da millî vicdanın henüz uyanmamış olduğunu biliyorlardı.”

“Tarihin ve halihazırın bu şahadetleri bize gösteriyor ki bugün Avrupa’da millî vicdana malik olmayan hiçbir kavim kalmamıştır. Binaenaleyh Avrupa’nın hiçbir ülkesinde müstemleke tesisine imkân yoktur.”

Emperyalizmi desteklemek?

Hemen ünlü siyaset bilimci, İngiliz “Yeni Sol”unun öncülerinden sayılan Tom Nairn’in sözlerini hatırladım:

“Enternasyonalizm… şaşkın Marksistlerin ve kozmopolit entelektüellerin ideolojisidir… sosyalizmin artık imkânsız hâle geldiği dünyada ilerici ve demokratik bir geleceğe ancak küçük devletlerin milliyetçilikleri desteklenerek ulaşılabilir. Milliyetçiliğe muhalefet, kesinlikle eski veya yeni imparatorlukları desteklemek demektir ve ‘metropol solu’nun posizyonu işte tam budur.”

Aynı tespit. Ancak arada 79 yıl fark var.

Bugüne dönelim. Türkiye Cumhuriyeti muhakkak ki Türk milliyetçiliği ve kayıtsız şartsız Türk egemenliği üstüne kuruldu. Gökalp’e göre bu yüzden müstemleke olması mümkün değildir. O hâlde Türkiye’yi illa müstemleke yapmak istiyorsanız ne yapmalısınız? Şüphesiz, önce millî vicdanı uyutmalısınız. Mesela “Türk demek ayıptır, ırkçılıktır.” diye başlayabilirsiniz. Cumhuriyetin temel değerlerine “Kemalizm” diye saldırabilirsiniz.

Bu satırların yazarı yarım yamalak bir asteğmendir ama şüphe yok ki Mustafa Kemal’in askeridir.

Mutfak

     Yeryüzünü “Mutfak” olarak nitelemek, neler hatırlatmıyor ki insana. Şöyle bir düşünelim: Mutfak evde olur. Ev insanın barınağıdır. İnsanın yaşayabileceği şekilde yapılmış. İnsana göre hazırlanmış. Bütün ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde düzenlenmiştir. Ev insan için, insan düşünülerek, insan tarafından yapılmıştır.

     Demek ki dünya da bir evdir. Mutfak ise evin en önemli bir köşesidir. Öyleyse dünya denen evi, bir yapan var. Bostan denen kazanları mutfağa bir güzel yerleştiren var. İnsanın ağzına lâyık yemekleri bu kazanlarda bir pişiren var. Demek ki her bir bostanın “Bismillah” demesi; kudret mutfağından bir kazan olup çeşitli yemekleri pişirerek bizlere sunması, onların kendi başlarına hareket etmediklerinin göstergesidir. Bu işlerin onların başı altından çıkmadığının belirtisidir.

     Belli ki, sebepler sırf zâhirî olup görünüştedir. Her şeyin Allah adını anıyor olması, her şeyin O’nun adına bizlere hizmet etmesi demektir. Çünkü her bir inek, deve, koyun ve keçi gibi mübarek hayvanlar “Bismillah” der. Rahmet feyzinden bir süt çeşmesi olur. Bizlere Rezzak / Rızık verici Allah nâmına en lâtif, en nazîf ve âb-ı hayat gibi bir gıdayı takdim ediyorlar.

     Evet, her bir inek, deve, koyun ve keçi gibi mübarek hayvanları; birer süt çeşmesi olarak vasfetmek / nitelemek lâzım. “Süt çeşmesi” deyimi, süt veren hayvanların bu verimliliklerinin tam bir ifadesidir. Zira bu bereketli hâllerini onlara Yüce Allah veriyor. Çünkü “Çeşme” lâfzı, rast gele ortaya çıkması mümkün olmayan bir yapıyı ortaya koyuyor. Düşünerek taşınarak, bir fayda sağlamak maksadıyla yapılan bir imar faaliyetini gözler önüne seriyor.

     Ayrıca, süt veren bütün hayvanlar hareketli birer fabrika gibidir. Üstelik çoğalan birer fabrika. Halbuki insanın bunca aklıyla, ottan yapamadığı sütü, akılsız hayvanların, üstelik eli yetişmediği, gözü görmediği yerde, fışkı ortasında yapıp çıkarması mümkün mü? Elbette değil.

     Nitekim süt sağılan hayvanları “Süt Çeşmesi” olarak nitelememiz; bizleri tekrar tekrar düşünmeye sevketmeli. “Görenedir görene, köre ne?” durumuna bizleri düşürmemeli.

     Süt’ü “âb-ı hayat” gibi, bir gıda olarak dikkat nazarına almak gerekiyor. Çünkü dünya âlem biliyor ki, süt hârika bir gıda. Bütün yavruların her ihtiyacı, bu ak sıvıda depolanmış. Kendi başlarının çaresine bakacak zamana kadar, süt onların en besleyici, en güzel ve en kolay hazmedilen  gıdaları. Hayat verici, hayata bağlayıcı bir âb-ı hayat / hayat suları.

     Kaldı ki, her bir nebat / bitki, ağaç ve otların ipek gibi yumuşak kök ve damarları “Bismillah” der. Sert olan taş ve toprağı deler geçer. “Allah nâmına, Rahman nâmına” der. Her şey ona musahhar / hizmetkâr olur. Hakikaten ağaç ve otların kök ve damarları ipek gibi yumuşaktır. Böyle yumuşak bir kökün toprağı delip çıkması, toprağı çatlatıp gün yüzüne çıkması; elbette onların gücünden ileri gelmiyor. Belki onlara yol açmaları gerektiği ilham ve emrini alan unsurların gösterdikleri kolaylıklardan kaynaklanıyor.

     Bunun böyle olduğu, bitkilerin hiç umulmadık yerlerde; meselâ duvarların yüzey ve üstünde, beton ve taş aralarından hayata gözlerini açmalarıyla sâbittir. Yalçın kayalarda bile bir tohumun tutunması, orada barınması. Tüm olumsuzluklara rağmen yetişip büyümesi; yalçın kayaların bile tohuma nasıl kol kanat gerdiklerinin müşahhas / somut örnekleridir. Demek İlâhî Emir her şeyi, her şeyin yardımına koşturuyor.

     Evet, havada dalların havaya doğru uzaması ve meyve vermesi gibi, o sert taş ve topraktaki köklerin tam bir kolaylıkla yayılması, yer altında yemiş vermesi, aşırı sıcaklara rağmen aylarca nâzik, yeşil yaprakların yaş kalması; her şeyi tabiat yapıyor diyenlerin ağzına şiddetle tokat vuruyor. Kör olası gözüne parmağını sokuyor ve diyor ki: “En güvendiğin sertlik ve sıcaklık bile, emir altında hareket ediyorlar ki; o ipek gibi yumuşak damarlar birer Asâ-yı Musa (A.S.) gibi ‘Asânı taşa vur.’ dedik. (Bakara: 60) mealindeki âyetin emrine uyarak taşları parçalar. O sigara kâğıdı gibi ince nâzenin yapraklar, birer Hz İbrahim’in uzuv ve organları gibi, ateş saçan hararete karşı, ‘Ey ateş! Serin ve selâmetli ol.’ (Enbiya: 69) mealindeki âyetini okuyorlar.”

     Madem her şey “Bismillah” der. Allah namına, Allah’ın nimetlerini getirip bizlere veriyorlar. Biz de “Bismillah” demeli. O’nun namına alıp vermeliyiz vesselâm.

Eski Tas, Eski Hamam Dedikleri…

            Son mahalli seçimler sonrası siyasette ortamın normale dönmesi, karşılıklı saygı ve hoşgörünün yerleşmekte olduğu ümidi vatandaşların morallerini güçlendirmişti. Geleceğe olan güven artma eğiliminde idi. Filistin’de tavuk keser gibi çocuk, kadın demeden insanların öldürülmesi ve iki taraflı oynayan ABD’nin bu soykırımın patronu olması bütün Dünyada tepki ve nefreti üzerine çekmiştir. Cinayetleri ve soykırımı normal karşılayan adeta Netanyahu gibi geleceğin Ortadoğu projesini yürüten ABD’nin ve onun emir kulu olan Batılı ülkelerin bu durumda dahi İsrail’i desteklemeleri, her çeşit silah yardımı yapmaları yaşadığımız çağın bir utanç kaynağıdır.

            Dünyanın bu çirkin yüzü, NATO’yu ve BM’yi bile kendi çıkarları ve hedefleri doğrultusunda utanmadan kullananlar, siyasi bir depreme sebep olmuştur. Güneyimizde ABD’nin yıllardır PKK’yı desteklemesi, onu kara kuvvetleri gibi görmesi, kendisine bağlı devletçikler yaratma çabası ve Akdeniz’e uzanması, planlanan terör koridoru Türkiye için dikkat çekici örneklerdir. Batı ve sözde dostlarımız Türkiye’yi bölgesinde ve Dünyada tecrit etmeye çalışarak etkisiz hale getirme çabası içindedirler. Olumlu bazı gelişmelerin önünde devamlı bir sur gibi durmaktadırlar. Türkiye’nin Libya ile yaptığı antlaşma Yunanistan’a Akdeniz’de büyük bir alan kaybettirmiştir. Yunanistan’ın kaybı işgalci ABD’nin kaybıdır. Libya ile yapılan çok stratejik antlaşma, Türkiye’nin önünü açmış, ardından yanlışlar düzeltilerek önemli bir Afrika ülkesi olan Mısır’la kurulan son derece önemli ilişkilerle yakınlaşma bölgemizde olumlu değişikliklere gebedir. Demek ki Libya’da ve Akdeniz’de milli menfaatlerimizi koruyabilmek için “işimiz” varmış. “Mavi Vatan” anlayışına masal diyenler, işbirlikçiler vatani ahlaktan yoksun olduklarını ve ülkeyi yönetmeye hazır olmadıklarını göstermişlerdir. “Türkiye’nin orada, burada ne işi var” malum tekerlemesi ülke çıkarlarının ileride yeterince korunamayacağı endişelerini ortaya çıkarmıştır. Ege’de Rusya’ya karşı değil; bize karşı Yunanistan’ı korumak ve kollamak üzere kurulan ABD üsleri, ABD’nin genişlemesine hizmet etmekte ve Karadeniz’e çıkmayı kolaylaştıracağı ümidini taşımaktadır. Ukrayna – Rusya savaşı Ukrayna’nın Batı tarafından aşırı desteklenmesi barış ümitlerini zayıflatmaktadır. AB’nin KKTC’yi hedef tahtasına oturtması ve yok sayma alışkanlığı sürmektedir. Yıllardır Türkiye’nin yakasına mutlaka taviz almak niyetiyle dost ve düşman tarafından yapışılmıştır. Dost bildiğimiz çevreler ve ülkeler aile yapımızı ve ahlaki değerlerimizi çökertmek için, cinsel sapmaları teşvik etmek üzere LGBT gibi dernekleri bile kurmuşlardır. Kaldı ki, bunlar bazı ülkelerde kapatılmıştır. Çocuklarımıza yönelen onları birbiriyle tekrar çatıştırma çabaları, bağımlılık yaratan dijital saldırı, gençlerin sosyalleşmesini ve vatandaşlık şuurunu önleyici oyunlar devam etmektedir. Çocuklarımızı okul ve aileden koparmak için her şey yapılmakta, uyuşturucu terörü bir silah olarak Türkiye’ye karşı kullanılmaktadır. Andımızdan neden bu kadar çekinilir ve okullarda okunmaz olduğunu hala anlamış değilim. Anormal kapalı kıyafetlere tepki duyup, plaj kıyafetiyle ortada dolaşanlar yüz kızartıcı örneklerdir. Rehbersizlik dolayısıyla artan boşanmalar ve kadın cinayetleri çok düşündürücüdür. Savunma sanayiindeki gurur duyduğumuz üretimlerin sadece siyasi sebeplerle “teneke” diye aşağılanmaları bile görülmüştür.

            Harp Okulu mezuniyet töreninde bazı Teğmenlerimizin “Mustafa Kemal’in askerleriyiz”  şeklinde ant okumaları maalesef siyasi malzeme bile yapılmıştır. Son yılarda Atatürksüz Atatürkçülük yapmaya çalışanlar ve Atatürk çizgisinden uzaklaşan bazı milletvekilleri “Atatürk’ün askeriyiz” ifadesine karşı çıkmışları ve reddetmelerine rağmen, gerekli bir işlem yapılmamıştır. Konu kapatılmıştır. “Anayasadan 66. madde çıkarılmazsa Türkiye demokratikleşemez” diyen hanım siyasetçi de iktidar kanadında ortaya çıkmış ve kendisine önemli görevler verilmiştir. “Türk olmadığımızı biz partimiz sayesinde öğrendik” diyen birisi milletvekilliği ile ödüllendirildi. 40.000’in üzerinde şehit veren, vatan toprağına sahip çıkan Hamas’a bile terörist damgasını vuranlar oldu. Bu üzücü ve düşündürücü saldırıları ve örnekleri çoğaltmak mümkündür.      

            Bütün bunlar yaşanırken siyasetçilerimizin bir kısmı kendilerine geçmişten miras bırakılan kavga ve hakaret ile maalesef birbirine saldırdılar. Siyasette rakip olmak, düşman olmayı hiçbir zaman gerektirmez. Dostlarımız ve yüce Türk Milleti “Türkiye İttifakı”nın hep arayışı içinde olmuştur. Ülkemizin bu dönemde buna fazlasıyla ihtiyacı vardır.

Milliyetseverlik…

* Bu yazı BÖRK Dergisinde yayınlanmıştır..

Günümüzde milliyetçilikten ne anlamamız gerektiği konusu biz Türkler tarafından çok doğru bir şekilde ortaya konulmalıdır.

Milliyetçilik bana göre, içinde yaşadığımız toplumu, üzerinde yaşadığımız vatanı, kullandığımız dili, sahip olduğumuz kültürü ve birlikte oluşturduğumuz tarihi sevmek ve bu değerlere gönülden bağlı olmak demektir.

Ne yazık ki, böyle, olması ve anlaşılması gereken “milliyetçilik” kavramı ülkemizde bilerek ve kasten yapılanlar nedeni ile olumsuz yerlere çekilmeye çalışılmıştır. Bu durum uzun uzadıya anlatılması gereken nedenler ile hâlen devam etmektedir. Örneğin Faşizm bile milliyetçilik ile yan yana getirilmeye çalışılmıştır.

Bir kelimeye doğru anlamlar yükleyebilmek için o kelimenin tarihsel süreçlerde neyi ifade ettiğini bilmek gerekir. Örneğin Mehmet Akif Ersoy’un İstiklâl Marşı’mızda ifade ettiği “ırk” sözcüğü aslında Türk Milletini anlatmaktadır. Günümüzde ise ırk başka bir anlam taşımaktadır.

Bizim kast ettiğimiz şey yani milliyetçilik ırkçılık anlamına gelen bir kavram değildir. Ancak Türk ve Türkiye düşmanları milliyetçiliğimizi kötülemek için uzun yıllardır onu ırkçılık ile özdeşleştirmeye çalışmışlardır. Bugünde bu konuda olumsuz gayretler sürmektedir.

Bu yüzden Türk Milliyetçiliği son yüzyılda karanlık mihraklar tarafından ırkçılıkla suçlanmış ve bu yolla “milliyetçilik” kavramı sulandırılmaya ve mecrasından uzaklaştırılmaya çalışılmıştır.

Halbuki Türk Milliyetçiliği anlayışımız insanı ve tüm canlıları sevmeye dayanır. Ahmet Yesevi, Yunus Emre, Hacı Bayram Veli, Hacı Bektaş-ı Veli ve diğerleri bu sevgi yolunun ışığı olan sönmez aydınlatıcılarıdır… Bunun yanına yurt sevgisi yani toprak sevgisi de eklenmelidir.

Milliyetçilik adına yaptırılan(!) en büyük yanlışlardan biri de bu kavramın siyaseten kullanılmıştır olmasıdır. Halbuki Türk Milliyetçiliği sadece bir siyasi kurumun değil milleti bir bütün olarak çevreleyen ve kucaklayan bir anlayıştır.

Osmanlı-Türk İmparatorluğu her ne kadar bir Türk devleti de olsa; çok dilli, çok kültürlü birçok etnik kimlikten oluşuyordu. Osmanlı-Türk devletinin doğal mirasçısı Türkiye Cumhuriyeti’de kurulduğu topraklar üzerinde bu durum benzerlikler gösteriyor. Bu nedenle Cumhuriyet’i kuran irade çok doğru bir şekilde “milletleşme projesi” başlattı. Bu proje “Ne Mutlu Türk’üm Diyene” anlayışına dayanan milleti, ülkeyi sevmek ve yeni kurulan devlete bağlılığı öne çıkarıyordu. Bu sebeple Mustafa Kemal Atatürk kendisinin en önemli vasfının bir “Türk Milliyetçisi” olmak olduğunu defaatle vurguladı.

Cumhuriyet’in milliyetçiliği de içeren ki, Cumhuriyet’i kuran Cumhuriyet Halk Partisi’nin Altı Ok’undan biri de milliyetçiliktir, “milletleşme projesi” iç ve dış düşmanları bugün olduğu gibi geçen tüm süreçte çok rahatsız etti. İç ve dış düşmanlar bu konuda ittifak ederek belli projeler ile “milliyetçilik” ve “milliyetçiler”i ötekileştirmeye çalıştı. Bunda da nispeten başarılı oldular.

Ancak burada şu örneği vermek istiyorum ki, her ne kadar “milliyetçilik” bir partinin ya da partilerin içine hapsedilmek istense de, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 100.yılı vesilesiyle tüm yurt sathında Türk bayrakları ile sokaklara dökülen vatandaşlarımızın her biri aslında birer “milliyetçi” olduklarını herkese göstermişlerdir. Onlar kimseyi ayırt etmeden “insanları seviyorum, ülkeme ve devletime bağlıyım” diye duygu ve düşüncelerini halleriyle ifade ettiler. Bundan daha iyi bir “milliyetçilik” anlayışının dışa vurumu olabilir mi?

Ziya Gökalp, milleti tarif ederken: “Millet, ne ırki, ne kavmi, ne coğrafi, ne siyasi, ne de iradi bir zümre değildir. Millet, lisanı, dince, ahlakça ve güzel sanatlarca müşterek olan yani aynı terbiyeyi almış fertlerden mürekkep bulunan bir zümredir” diyor. İşte biz burada tarif edilen milleti seven ve ona her yönüyle bağlı olan “milliyetçilik” kavramını yüceltmek ve bu kavramı toplumun tamamına mâl etmek zorundayız…

Hasan Ali Yücel ; “… bir topluluğun “millet” olabilmesi için sanıldığının aksine çok güçlü bir süreç gerekir. Topluluklar için “milliyet” önemli bir tekâmül basamağıdır. Fertte şahsiyet ne ise toplumlarda da milliyet odur… bir toplumun milli bir varlık haline yükselebilmesi için “tarih boyunca derin bir cehit (evrim)” geçirmesi gerekir.” demektedir. Bizler bu evreleri geçirerek millet hâline gelmiş olan topluluğu seven, sayan ve ona yürekten bağlı olan bir “milliyetçilik” anlayışı içindeyiz. Adına Türk Milleti dediğimiz insan topluluğunun da kahır ekseriyetinin benzer düşünceler içinde olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Binbir saldırı ile içi boşaltılmaya çalışılan “milliyetçilik” için son kafa bulandırıcı söylem “Atatürk Milliyetçiliği” ifadesinin kullanıma sokulmuş olmasıdır. Kimse çıkıp demiyor ki; Atatürk bizzat kendisi Türk Milliyetçisi olduğunu defaatle söylemiştir diye! Bununla kalmamış Türk Milletinden neyin anlaşılması gerektiğini birçok kez izah etmiştir.

Her ne kadar “milliyetçilik” kavramından çok hoşnut olsam da, toplumun kafasındaki karışıklıkları gidermek için günümüzde “milliyetseverlik” tanımının kullanılmasının daha doğru olduğunu düşünüyorum. Belki böyle yaparak Türk Milletine karşı milliyetçilik kavramı üzerinden yürütülen tuzakları da boşa çıkartabiliriz…

Siyaseten “milliyetçilik” kavramının belli siyasi kuruluşlar ve siyasetçiler tarafından kullanılmış olması bu ulvi kavramın istismarına yol açmıştır. Çünkü milliyetçilik topyekûn Türk Milletine ait bir özellik olması gerekir! Yani hepimiz milliyetçi olmalıyız… Anayasal olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin devletine vatandaşlık bağı olan herkes Türktür… Bu nedenle anayasal olan bu tarifle milliyetçiliğe de ulaşmak çok zor olmayacaktır. Kimsenin vatan ve millet sevgisi siyasi bir saikle sınırlanamaz. Bu nedenle milliyetçilik kavramı ayrıştırıcı değil birleştirici anlamda kullanılmalıdır.

Milliyetçilik dar bir çerçeveye hapsedilmemelidir. Ne yazık ki, bugüne kadar bunun tam tersinin olduğunu izliyoruz.

Milliyetçiliğin daha iyi anlaşılabilmesi için bir hususun yerine oturtulması gerekir. O da “devlet milliyetçiliği”nin değil “millet milliyetçiliği”nin esas alınmasıdır. Bu sebeple milliyetçilik öncelikle devlet için değil millet için var olmalıdır. Zaten devlet milletin teşkilatlanmış halidir. Onun için “milliyetçi” demek kendisi ile aynı potada erimiş insanlara dil, din, mezhep, meşrep farkı gözetmeksizin karşılıksız hizmet etmek demektir. Yani Gagavuz, Çuvaş, Tuva, Uygur, Kazak, Özbek, Kırgız, Türkmen demeden herkesi seçmek zorundayız.

Milliyetçilik benim kullanmayı teklif ettiğim ve sevdiğim tabir ile “milliyetseverlik”; olaylar ve gelişmeler karşısında hür ve müstakil bir irade sergilemektir, tahakkümcü ve emperyalist anlayışlar karşısında dik durmaktır, adaletten yana olmaktır., bilimi üstün tutmaktır… Böyle olmayanların milliyetçilikleri şekilden ibarettir ve ben onlara “milliyetçi görünümlüler” sıfatını yakıştırmaktayım.

Türk Milletinin her bir ferdi ve özellikle kendini milliyetçi veya milliyetsever olarak tanımlayanlar okumalı ve düşünmeli “milliyetçilik” kavramının altını doğru bir şekilde doldurmalı ve yaşamında bu ölçü üzerine hareket etmelidir.

Unutulmasın ki; milletler ve devletler milliyetçilerin omuzları üzerinde yükselir…

Ötüken Neşriyat’tan İki Adet Hikâye Kitabı

1-Efeli Hayriye 2-Vaktinden Evvel Bir Zemherir

Efeli Hayriye

Savaş bitince onları okullarda görürüz, öğretmenlik görevi üstlenmiş, Kürşatlar yetiştirir.   Kimilerinin de eli kalem tutar, Kürşatlarımızın, her işe koşan Asenal

Asenalarımızın kiminin eli hançer tutar, savaşlara katılır. Kimi cepheye mermi taşır.

Kiminin elinde sargı bezi ve tentürdiyot,  gazilerimize pansuman yapar, onların yaralarını sarar. Kimi sahra çadırında aş hazırlar.

arımızın hikâyelerini yazar.

Onların hizmeti de diğerleri kadar kıymetlidir. Hedefi yeni Asenalar, yeni Kürşatlar yetiştirmektir.

Hepsinin ‘say’i meşkûrdur, adı şeref listesindedir. Madalyası, okuyucularının gönlüdür.

***

Sümer Tek Hanımefendi’nin ‘Han kapısında göçünü toplayıp uçmağa varan atalarının hâtırâsına…’ armağan ettiği eserinde her biri yekdiğerinden güzel, okunası 23 adet hikâye var. Hangisinden örnek alınsa, diğerlerine haksızlık olacaktı. Hepsinden alınsa, bu yazının hacmini aşacaktı. Yazarının tercihine ayak uyduruldu. Kitaba adını veren birinci hikâyenin bir bölümü, tadımlık olarak okuyucuya sunuldu.

 İyi okumalar efendim…

Selçuklu Veziri Celâlettin Karatay tarafından İpekyolu’nun Kayseri-Malatya güzergâhı üzerinde 1240 yılında yaptırılan Karatay Hanı Kervansarayı kutlu akşamlarından birini yaşıyordu. Hayli yüksek duvarlarıyla kale görüntüsüne sâhip hanı aydınlatan çıralar coşkuyla şahlanıyor, âdeta gökyüzündeki yıldızları kıskandırıyordu.

Penceresi, Gölyeri’ndeki harmana bakan küçük odada tatlı bir telaş vardı. Nesiller boyunca hanın idâresini üstlenen Sunguroğulları’nın kıymetlisi Hayriye ile büyük âlimlerden Bekir Hoca’nın oğlu İsmail’in kuracağı yuvanın heyecanı sarmıştı dört bir yanı.

Çanakkale Cephesi’nde savaşan Sunguroğlu Hüseyin’in eşi Hatice, küçük kızının kınasını kararken duâlar ediyor, bacısını hazırlamakta olan büyük kızı Sâre’yi hüzünlü bir tebessümle seyrediyordu.

Annesinin el emeği göz nuru olan kıyâfetiyle kardeşini donatırken dudakları kıpır kıpır eden Sâre, işliğin üzerine kenarları işlemeli üç eteğini giydirdi, beline şalını doladı. Onun da üstüne işlemeli önlüğünü bağladı. Yün çoraplar ve deri yemenilerin kınalı ayakları sarması uzun sürmedi.

Sırada, damadın düğün hediyesi olan en görkemli parça vardı. Kardeşinin geceden siyah saçlarını iki yana belik ördü. Yanlarından, boncuk ve kare akik taşlarla süslü gümüş yanak dövenler sarkan, alnı gümüş pullarla işli fesi, güzeller güzeli kardeşinin başına özenle taktı. Çift katlama yapığını bağlayıp gelin alını örttü.

Selvi boyu, ince beli, zümrüt yeşil gözleri, ipeksi beyaz teni, beline kadar inen uzun ve gür saçlarıyla asâlet sembolü gibi duran küçük kızına hayranlıkla bakan Hatice Aba, kınasını yaktığı zarif elleri bağlarken daha fazla dayanamadı. Yaşmağının altındaki bulutlu gözlerinden Nisan yağmurları dökülmeye başladı. Kınalı kuzusunun boynuna sımsıkı sarıldığı anda Gölyeri’ne bakan pencereye odaklanan gözlerinde, yıllar önce yaşadığı o kıyamet günü canlandı.

Seferberlik zamanıydı.  

Sabah erkenden, şimdi gelin ettiği Hayriye’sini de alıp madımak toplamaya gitmişti.

Üç yaşındaki can paresi önüne koyduğu yumurtalarla oynarken bir yandan işini görüyor diğer yandan kuzusu göle doğru gitmesin diye göz ucuyla onu tâkip ediyordu.  

  Uzaktan seslenerek gelen muhtarın, adını ünlemesiyle doğrulup ona doğru baktı.    

  Yüzündeki acı ifâdeyle telaşlı bir şekilde yaklaşan muhtar, elindeki kâğıdı uzattı.

  ‘Hüseyin’den haber var.’  

Heyecandan eli ayağına dolandı Hatice’nin, önlüğündeki madımaklar harmana saçıldı. 

‘Benim okumam yazmam yok ki. Hele bir oku, Hüseyin’imden ne haber var?’     

Pusulada ne yazdığını gayet iyi bilen ve yutkunmakla yetinen muhtara, soran gözlerle baktı. 

‘Okusana muhtar. Ne yazıyor kâğıtta?’    

Çaresiz okumaya başladı.

‘Çanakkale Cephesi’nde muharip asker er Hüseyin Sungur, yakalandığı amansız sıtma hastalığından şehitlik makamına ermiştir. Allah şehadetini kabul eylesin.’

İki kişinin bile güreşte yenemediği, iki yıldır cephede düşman kurşunlarının yıkamadığı yiğidinin şehadet haberi, yüreğini yangın yerine çevirdi. Donuklaşan gözlerinden çıkan alevler bedenini sardı, bir anda küle dönen varlığını harmana savurdu. Olduğu yere yığılıp kaldı.

Annesinin düştüğünü gören Hayriye, sanki ne olup bittiğini anlamış gibi kapandı ayaklarına, ağlamaya başladı.

Akrabaları tarafından hana getirildikten sonra kendine gelebildi Hatice. Hâlâ ağlamakta olan Hayriye’sini beşiğine yatırdı. Babasının kokusu ve nişanıyla büyüsün diye kuzusunun göğsüne şehit eşinin künyesini koydu.

Yetim Hayriye; dedesi İsmail Çavuş, Halil ve Tevfik emmileri tarafından büyütüldü.

Babasının eksikliğini göstermemek için etrafında pervane oluyordu herkes.

Yaşı ilerlediği için hanın tapu ve idâresini büyük oğlu Halil’e bırakan İsmail Çavuş, şehit oğlunun emâneti, biricik torunu Hayriye’nin üzerine daha bir titrer oldu.

Eli silah tutanlar cephedeydi. Bütün yük, kadınların ve ihtiyarların omuzlarındaydı.

Akşam karanlığı çökünce handakiler ve köylüler, dışarıya ışık sızmasın, gölgeleri belli olmasın diye pencerelerine hayvan derileri geriyorlardı.

Yaşından olgun ve korkusuz bir çocuktu Hayriye. Emmileri bu hâllerini gördükçe,

‘Yiğit yeğenim.’ yahut ‘Efe’m.’ diye seviyorlardı kendisini.         

Yaşı ilerledikçe her işin ucundan tutuyor, herkesin yardımına koşuyordu. Başı dik, gözü pekti. Elinde değneğiyle dolaşıyor, her işe korkusuzca atılıyor, haksızlığa uğrayanların yanında yer alıyordu.

Atları çok seviyordu Hayriye, at koşturmayı öğreten Halil emmisiyle yarışmaktan ayrı bir keyif alıyordu.

Artık yaşının geldiğini düşünen Halil emmisinin yönlendirmesiyle elindeki değneği bırakıp handaki ve köydeki kadınları korumak üzere silah tâlimlerine başladı. Kendisine duyulan güveni boşa çıkarmayıp kısa sürede iyi bir nişancı oldu.

Başında fesi, bel kuşağında silahı, elinde değneğiyle alalı atına biniyor, dörtnala dolaşıyordu köy ve civarında. Erleri, oğulları cephede olan kadınların ihtiyaçlarını görüyor, onları koruyup kolluyordu.

Yaşı on dörde değdiğinde herkesin sevdiği, saygı duyduğu, erkeklerin bile çekinerek baktığı ‘Hayriye Efe’ olarak anılmaya başlandı,

‘Efeli’m!’ diye seviyordu annesi, ‘Ömrün babana benzemesin Efeli, aynı baban gibi yiğitsin.’ diyordu…

Hikâye böyle devam ediyor ve ‘mutlu son’ ile bitiyor.

SÜMER TEK: 1976 senesinde Kayseri’nin Koçcağız köyünde doğdu. İlkokulu Kayseri ve Ankara, Ortaokul ve Liseyi Alanya’da okudu. Alanya Turizm Meslek Lisesi Halkoyunları Ekibi’nin ekip başı olarak ilçe, il ve Türkiye şampiyonlukları kazandı. Öğrenim hayatı boyunca yüzme, basketbol, voleybol ve motorsiklet olmak üzere çeşitli spor dallarında faaliyet gösterdi. Etimesgut Belediyesi Hanım Faaliyetleri Binası’nda Fatma Korkmaz Hoca’dan tezhip meşk etti. Yaptığı eserleriyle sergilere katıldı. Çocukluk yıllarında annesi halı dokurken tezgâhın başında hayranlıkla baktığı motiflere ilgi duyarak araştırmaya başladı. İlerleyen yıllarda el nakışı (Türk işi), makine nakışı, dikiş (mahallî kıyafetler) üzerine kurslar alarak kendini bu alanlarda geliştirdi. Aldığı eğitimler sırasında edindiği tecrübelerini kaleme alarak hikâyelerinde işlemeye başladı. Önceleri kendi Facebook hesabında yayınladığı hikâyeleri, sonraki dönemde Söğüt, Kayıp Kayıt, Türk Edebiyatı ve Altı Sütun dergilerinde yayımlandı. Evli ve dört kız annesidir.

Vaktinden Evvel Bir Zemherir

Taner Ay’ın, 12 X 19,5 santim ölçülerindeki 104 sayfalık eserinde her biri 7’şer bölümlük 3 hikâye yer alıyor: *Vaktinden Evvel Bir Zemherir. *Gecikmiş Bir Ferverdînde. *Hecîr Vaktinde Üşümek.

Eskilerin ‘zemherir’ dediği ‘şiddetli kış’, günümüzde ‘karakış’ olarak ifâde ediliyor. Kışın en şiddetli dönemidir.

Bu hikâyede 1902-1916 yılları arasındaki İstanbul’un mahalleleri, sokakları, evleri ve insanları, kitap kapağında resmi bulunan döneminin tanbur üstâdı Tanbûrî Cemil Bey ekseninde anlatılıyor.

Öyle bir anlatış ki… okuyucu okuduğunun farkında değil. Tiyatro veya film seyrediyor gibi… Ne de olsa yazar, hukuk tahsilinden sonra diplomasını bir kenara koyup yazarlığı tercih etmiş usta bir kalem erbabıdır. 

Ustalık sâdece ifâdede değil, 1902-1916 yılları arasındaki örf ve âdetlerinin en ince teferruatına kadar nakledilmesiyle taçlanmaktadır. Söz konusu tâcın evsafı hakkında bilgi edinmek isteyenlere tadımlık bir bölüm hâlinde aşağıdadır:

Gelin adayı Sâide’ye tâlimat verilir:

‘Sakın görücülerin yüzlerine bakma, sonra sana yüzü gözü açık serbest kız derler. İskemleye içinden mim deyip otur ki, ağzın küçük görünsün.

Halayık, görücülerin karşısına bir iskemle getirip koymuş, ardından gümüş tepsi içinde fağfûrî fincanlarla kahve ikramında bulunmuş ve bir kenara çekilmişti. Saîde, uzun üç etekli entarisi, onun altındaki dökme şalvarı ve ayaklarındaki sarı işlemeli çedikleriyle içeriye gelip başı önüne eğik vaziyette görücülerin karşısındaki iskemleye oturmuştu. Görücü olarak gelenlerden Beyhan, kahvesini ağır ağır içerken Saîde’yi tepeden tırnağa kadar inceledi. Halayık boş fincanları toplayıp mutfağa inerken Saîde de onun peşinden odadan çıkmıştı. Beyhan, ‘Maşallah, maşallah!’ diyerek Saîde’yi taltif ederken, Zihniyâr Hanım da Saîde’yi oğlu Cemil’e istemişti. Akşam ezanından sonraysa, Defter-i Hâkân-i müdürlerinden Ahmed Nazif Bey eve gelince Emîne Eflâknûr Hanım usulen meseleyi kocasına açmıştı. Ahmed Nazif Bey, zevcesinin ve onun Âdile Sultan Sarayı’ndan arkadaşının niyetlerini önceden bildiğinden, sâdece kerimesinin Cemil ile izdivacını münâsip bulduğunu ifâde etmişti. Bu görücü faslından birkaç gün sonra da, Zihniyâr Hanım, yetiminin ağabeyi Ahmed ile birlikte gidip, Saîde’yi Allah’ın emri ve Peygamber’in kavliyle resmen istemişti. Ahmed Nazif Bey, ‘İçeri mi yoksa dışarı mı?’ diye sorunca, ağabeyi Ahmed de ‘Dışarı!’ diyerek Saîde’nin damadın evine gelin gideceğini belirtmişti. Bu mesele halledildikten sonra iki tarafın şerefine uygun miktarda bir mehr-i müeccel kararlaştırılmış ve Taşkasap’ta nikâhları kıyılarak düğünleri yapılmıştı. Gelin güveyin evine gideceği için çeyizi pazartesi gönderilmiş, salı gelin hamamı, çarşamba kına gecesi, perşembe yüz yazısı, cuma da paça günü yapılmıştı. Bunlar Cemil’in nefret ettiği âdetlerdi ama vâlidesinin kalbini kırmamak için sesini çıkartmamıştı.’

Yeni evlilerin durumunu, kitabı okuyacakların takdirine bırakıp o dönemin sokak ve gece hayatı hakkında yazarın verdiği bilgilere göz atalım:

Namazında niyazında olmamasına rağmen, Gedik Paşa Yokuşu’ndayken şehrin ezansız mahallelerinden birinde de yaşayamayacağını düşündü. Müslüman mahallelerindeki câmi avlularında, mezarlıklarda ve yangın yerlerinde bütün gün körebe, esir almaca, topaç çevirme, pilav pişti, kapamazsın, uzuneşek, aşık atma, seke seke ben geldim ve ceviz açma oynayan çocukların seslerini sever, sur dışından uzun tüylü çomarlarıyla, sıska beygirleriyle ve karazağ cücüğü şoparlarıyla kalaya gelen Çingenelerin hengâmesineyse bayılırdı. Mahalle hayatında bir ‘Haydi kocaoğlan hamamda kocakarılar nasıl bayılıyor, göster!’ emriyle tef çalarak ayı oynatılmasına, bir de çocukların kedi köpek kovalayıp, teneke çalarak kirpileri rahatsız etmelerine tahammülsüzdü. Çingenelerden kara gözlü hoşor bir kadının, kapı önüne kalay için kap kacak çıkaran vâlidesine sırtındaki şoparını gösterip, ‘Hoy miday, hoy miday! Te bu şoparım yetimdir, veresin buncağıza paracık!’ deyip, Zihniyâr Hanım’ın uzattığı meteliği aldıktan sonra da elindeki tefiyle kıvrak bir Todi şarkısına başlamasını ise hiç unutamıyordu. Cemil, hoşorun sesini pek beğenmiş, dayanamayıp, kısarak boylu ve köse çehreli bir Çingeneye onun kim olduğunu sormuştu. Adamın Cemil’i yanlış anladığı muhakkaktı. Ağrılı gözleriyle Cemil’e bakıp, ‘Enişte, onun mangaptutu pek fazladır lâkin terlayni karı kimseciklere yüz vermez!’ demiş ve hoşorun çalkalanan kalçalarına doğru gırnatasını üflemişti. Cemil, ne Kantocu Peruz’da ne de Şamram Hanım’da öyle bir sesin olmadığına emindi. Günler, haftalar, aylar ve yıllar geçmiş ama kara gözlü o hoşoru bir daha görememişti.

Cemil, nikâhından evvelki rivâyetleri, hep duymazlığa gelmişti. Taşkasap’ta hakkında neler söylenmemişti ki! Veremli bir kıza âşık olduğu, kız vefat edince de her gün onun mezarına gidip tanbûr çalıp ağladığı en bilineniydi. Hattâ, kızın mezarını kazıp onun kemiklerinden birini topraktan çıkarttığını ve içi kadife bir kutuda sakladığını söyleyen câzû kocakarılar dahî bulunuyordu. Oysa, izdivacına kadar, hiçbir cins-i latif, muhtemelen o Çingene hoşoru kadar kendisini efsunlamamıştı. Cemil, kadında ruhi ve fiziki güzelliğin bir arada olmasına meftundu. Hayli fazla dilberi görmüştü ama âgazı kelamlarıyla dil-i nâ-mihribânlıkları anında zuhur etmiş, bu sebeple târifi imkânsız bir efsürdedil olarak yıllarca rindane hayat sürmeyi yeğlemişti.

 ……………..

Karabıçak’a girince, soldaki uzun mermer tezgâha baktı. Barba görünürde yoktu, ikindi ile akşam arası gelen dört kaşlı esnaf kalfalarıysa çoktan tezgâh başını bırakıp bekâr odalarına gitmişlerdi. Şarap fıçılarının durduğu karşı duvarın dibindeki bir masaya oturup, mastoriye bir muğbeçe göndermesi için seslendi. Buradaki alınları kâküllü ve şakakları zülüflü muğbeçeler Sakız Adası’ndan suretimahsusa getirilmişlerdi. Dışarıdaki feci soğuğa rağmen göğsü açık ve kolları sıvanmış beyaz gömlek üstüne önü çapraz kavuşur sırma işleme yelek ile kara bezden yapılma bol ağlı tiril tiril bir şalvar giymiş olan muğbeçe gelip Rum ağzıyla sormuştu:

‘Kalinihta, kalos orisate. Mastika i duziko?’                                                                                                                                Cemil, muğbeçelerin hepsinin dilimizi mükemmel derecede konuşabildiklerini bildiğinden, ona Türkçe cevp verdi:

‘Bana Deniz Kızı Rakısı, yanına da unutma bizi dolması ve limon suyunda ezilmiş tahin helvası getir.’

Siparişi alan muğbeçe tezgâha dönerken, Cemil sağına soluna bakındı. Buranın kalender meşrep müdâvimleri henüz içtima etmemişlerdi. Siyah perdesi çekilmiş pencerenin önündeki masadaysa, herhâlde kar yüzünden Samatya’daki Büyük Kuleli’ye kadar gidememiş olan Adalı bir saz ekibi oturmuş, nûş ediyorlardı. Bir pedimu şişeyi getirip bırakınca, Cemil kadehine domuz sıkısı ölçeğinde rakı koyup, üzerine az su ekledi. Zeminin birkaç basamak yukarısındaki şirvandan inen barba, Cemil’i görünce hemen Adalı saz ekibinin yanına gidip, onlara bir şeyler fısıldadı. Mastikalarını bırakan Adalılar hep birden dönüp şaşkınlık içinde Cemil’e bakmışlardı. Barba da Cemil’in masasına gelip, ricacı oldu.

‘Hadi, şu adamlara birazcık çal, sonra yerine koyarsın.’

Barba, Cemil’in kemeresini yanından hiç ayırmadığını ve onu koyduğu torbayı abasının sol iç cebinin yanındaki bir düğmeye iliştirdiğini biliyordu. Barbadan cesaret alan Rum çalgıcılardan biri gelip eteğini öpünce, Cemil utanıp kemençesini çıkardı.

Kısa bir akordun ardından nikriz, arazbâr ve karcığar nağmeleriyle taksime girdi; peşinden bir sirtoya kaptırınca lavtacılar da ona refakate başladılar. Direklerarası’ndan gelen Kanbur Nazif, Tıflı Hasan ve Karakulağın Lütfi meyhâneye girdiklerinde, Karabıçak, bir kleftiko bir taksim, bir kalamatiano bir taksim ve bir rebetiko bir taksim ile âdeta yıkılıyordu. O güne kadar hiç kimse Cemil’i böyle kan ter içinde delirmişcesine çalarken görmemişti.

Barba, kilosuna rağmen nasıl becerdiyse, tezgâhın üzerine çıkıp bağırdı:                                               ‘Duzikolar benden, keras!’                                                                                                                                                               ‘Yasu!’

Karabıçak’tan yükselen sesleri kim duyarsa sazını kapıp içeriye dalmış, kimisi Cemil’in elini, kimisi de eteğini öpmüştü. Cümbüşün nihayetinde Cemil ayağa kalktı ve oradakilerden birinin elindeki tanbûru isteyip konuştu: ‘Bugün mahdumum Mes’ûd dünyaya teşrif ettiler. Bu sebeplele şimdi zevcem Saîde Hanım ve mahdumum Mes’ûd için bir ferahfezâ peşrev icra etmek istiyorum.’

Cemil’in tanbûra dokunuşuyla birlikte meyhâneyi sükûtun uhrevi sesi kuşattı, içeride bir hava cereyanı olmamasına rağmen bütün lambaların alevleri oynaşıp bir bir söndüler. O karanlıkta ölülerinin ruhları saklandıkları yerlerden çıkıp, kederlerini pür hayal eden tanbûrun sihirli nağmesini dinlemeye oturdular.

Devamı kitabın 30. ve sonrasındaki sayfalarda…

İyi okumalar Efendim!

TANER AY: 1957 yılında Bafra’da doğdu. Son yıllarda Rüzgâra Yazanlar (1984 Yayınevi), iki ciltlik Edebiyatımızda Unutulanlar ve Kaybedenler (Ötüken Neşriyat) ve İsmail Sâib Sencer (Zeytinburnu Belediyesi) kitapları yayımlandı. Halen Karar gazetesinde, Söğüt, Sözcükler, Ayarsız ve Şiraze dergilerinde şehir kültüründeki edebiyatımıza ve kültür insanlarına ilişkin yazıları yayımlanmaktadır.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

  İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50  

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr 

A ş k e d e r

 Adını aşk koydular içimdeki kederin

Derin üşümüşsün kurt yalnızlıkları

Bağırsam – çağırsam İsrâ seksendört

Bir dağ kasabası poyraz azığı

Allah’a bir arzuhâl

Farz-ı muhâl

Bir çığlık dediler yaşamak bildim

Bir giz gördüm izlerinde ulaklar

Kulaklarımda insanlığın ritmi

Timsahın avını ısırdığı gibi döndüre döndüre

            dişlemişlerdi dünyayı

Cemaat sevabı buymuş

Birinden duymuş

Bildiridir imanın eylem boyutu

Sular gibi arık olasın ey toprak

Şimdi mevsim candan özge

Keşke bir nefes öleydin

Göz koyup dirilişe

Sıfır endişe

İkitaş’a Sığmayan İnsan: Muammer Beg

“Eskişehir gazeteleri 07.12.2015 tarihinde şu başlıkla çıkmıştı: Eskişehir Valisi Sayın Güngör Azim TUNA İhtiyaç Sahiplerine Yardım Eden Tülomsaş emeklisi Muammer İKİTAŞ ve Orhangazi Camii’nde imam olarak görev yapan İmam Abdülvahit MERMER’e Teşekkür Plaketi Verdi”.

“Valilik makamında düzenlenen programda Vali TUNA, ihtiyaç sahiplerine yardımlarda bulunan MERMER ve İKİTAŞ’ı çalışmalarından dolayı tebrik etti. Kış aylarına girdiğimiz bugünlerde Eskişehir’de yaşayan binlerce ihtiyaç sahibi insanın olduğuna dikkat çeken Tuna, konuşmasının devamında şunları söyledi: Bunların içerisinde evinde yakacağı olmayan, ihtiyaç maddeleri olmayan vatandaşlarımız var. Onları düşünmek zorundayız. Fakat birileri var ki onlar daha çok düşünüyor bu durumları. Maalesef bu insanlarımızın sayısı çok fazla değil. Kurumsal olarak bu yardım çalışmaları yapılıyor elbette, fakat bireysel olarak yapılan yardımların yeri çok önemli. Bu sebepten ötürü Abdülvahit MERMER ve Muammer İKİTAŞ vatandaşlarımızı tebrik ediyorum. Muammer Bey Tülomsaş emeklisi, Abdülvahit Bey ise ilimizde imamlık yapıyor. Kendilerini çevrelerindeki insanlara yardım etmek için adamış olmaları insanlık adına, şehrimiz adına onur vericidir”.

Bu teşekkürde bahsi geçen yardımsever insanlardan dostumuz Muammer İKİTAŞ Beyi 01.09.2024 tarihinde kaybettik. O Telaferli Türkmenlerin Muammer Dayısıdır. Açta açıkta, yolda yokuşta kalmışın kardeşi, arkadaşı, dostudur. O Akabe’yi (Sarp Yokuşu) aşan bir yiğit insandır.

Beled Suresi 11-16. Ayetlerde buyrulmaktadır: “Fakat insan, sarp yokuşu (zor geçit) (Akabe) aşamadı (Fakat o, sarp yolu göze alamadı.). O sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bileceksin? İnsanları bütün sömürü ve boyunduruklardan kurtarmaktır (Özgürlüğü zincirlenenin bağını çözmektir o) veya açlık ve perişanlık gününde doyurmaktır o (yahut [kendi] aç iken (başkasını) doyurmaktır), Yakınında, çevrende bulunan sahipsiz, kimsesiz kalmışları yahut hiçbir şeyi olmayan yoksulu (toprakta sürünen bir yoksulu) doyurmaktır”.

Muammer İKİTAŞ Sarp Yokuşu aşmayı göze alan bir insandı. O sarp yokuşu tırmandı ve onu aştı. Son nefesinde dostları, ailesi ve Türkmen evlatlarından Abdülmevcut’un şahitliğinde ÜÇ KEZ KELİME-İ ŞAHADET getirdikten sonra(01.09.2024) ruhunu teslim edip sonsuza kanatlandığını tüm dostları işitti. Cenazesi üzerine, kabrinin dostlarının gözyaşları ile ıslanmış toprağına, varlığı yakmadan ısıtan güneşe, esen rüzgâra şahit oldu (02.09.2024).

Yedi sekiz ay önce ağır bir akciğer ve kalp rahatsızlığından Yoğun Bakıma yatırılmış Prof. Dr. Birgül YELKEN, Doç. Dr. Ebru KARAKOÇ ve ekibinin gayretleri ile tekrar hayata tutunmuştu. Göğüs Hastalıklarından Prof. Dr. Güntülü AK ve Prof. Dr. Muzaffer METİNTAŞ ve ekibinin her zaman ki destekleri ile sağlıklı günlerini yaşıyordu.

Muammer İKİTAŞ Myastenia gravis hastalığına rağmen Türkmenlerin Irak’tan IŞID (DAEŞ) terör örgütünün zulmünden Türkiye’ye sığınmaları ile insanüstü bir gayretle Türklüğün yetim evlatları için gece gündüz koşturuyordu. İşte Sarp Yokuşu aşmak buydu. Onların küçük büyük her derdi onun da derdi oluyordu. Ufacık bebeleri sünnet ettirmekten gençleri evlendirmeye kadar onun meşguliyet alanına giriyordu. Prof. Dr. Şahin KABAY’ı Kütahya’dan davet edip çocukları sünnet ettirmekten hastaların sağlığına, vefat edenin defnedilmesine kadar her yerde Türkmenlerin Muammer Dayısı vardı. Arkadaşı ve dostu Hüseyin ŞEN de omuz omuza onunla birlikte ömürlerinin sarp yokuşunu garip ve kimsesiz insanlar için sarf etti. Atilla AYVA, Ferruh SİNGER ve Eskişehir Türk Ocağının değerli üyeleri ve birçok Sivil Toplum Kuruluşu da onlarla birlikte koşmaya çalıştılar. Fakat şunu ifade edebilirim ki Muammer İKİTAŞ öncü olmak üzere Hüseyin ŞEN’le yürek yüreğe Akabe’yi aşan kartalın kanatları oldular.

Şüphesiz Aziz Türk Milleti Eskişehir ve Tüm Türkiye’de birçok fedakâr insanın omuzlarında Türklüğün, insanlığın ve tüm varlığın dertleri ile dertlenmeye devam ediyor. Çözüm yolları bulmaya çalışıyor. Bu gayretleri mutlaka sonuçsuz kalmayacaktır. Necm Suresi/ 39. Ayette buyrulduğu gibi: “İnsan için, yalnızca çalışmasının, gayretinin, halis niyetlerinin karşılığı vardır”

Muammer İKİTAŞ’ın bir taziye yazısına sığmayacak çalışmalarının ve gayretlerinin mutlaka gelecek nesillere anlatılması gerekiyor. Vefa, fedakârlık, karşılıksız yardım, başkaları için yaşamak ve tüm güzel hasletlerin cem olduğu şahsiyetleri gençler ve tüm insanlık bilmelidir.

Bir gün çalışacağı işyerinin giriş mülakatında ona sorarlar:

-Soyadın “İkitaş” ne anlama geliyor. Muammer Bey cevap verir: -“Hayat doğum ve ölüm arasında yani iki taş arasında” der. Evet, hayat kimimiz için İKİTAŞ arasında, Muammer Can dostumuz içinse bu soyada sığdı denilmeyecektir. Muammer Can gibi insanlar “İKİTAŞ” arasına değil “İKİ CİHAN”A da sığmayanlardır. Onlar Hakk’a Yunus Emre gibi seslenir:

“Cennet Cennet dedikleri / Birkaç köşkle birkaç huri/İsteyene sen ver onu/BANA SENİ GEREK SENİ”

–Bizde Hak ile Hakikat olmuş “MUAMMER İKİTAŞ” gönüllü “KAMİL İNSANLARA” şu mısralarla GÜL*’e GÜL*’e (Selam söyle) diyelim:

*GÜL: İslâm tasavvufunda Sevgililer Sevgilisi, Kâinatın yaratılma gayesi İki Cihan Serverı HZ. MUHAMMED’i (O’NA, ASHAB-ı GÜZİNE ve EHL-İ BEYTİNE SELAM OLSUN) remz eder

 “Sen Maksuduna erdin/ Maksudu canda buldun/ İkitaş’a sığmadın/ANA (DEHRE)** SEN GEREK SENİ”

**ZAMANA (ANA) (DEHRE) SENİN GİBİ İNSANLAR GEREKTİR.

EKTİĞİN İYİLİK TOHUMLARI ARTARAK ÇOĞALSIN SONSUZA KADAR EKSİLMESİN.